Hz. Mâriye annemiz, yukarı Mısır’da Nil nehrinin doğu kısmında Hafn köyünde dünyaya gelir. Babası Şem’ûn adında Mısırlı bir Kıptî, annesi ise Rum asıllı bir Hıristiyan’dır. Hayatı gençlik yıllarına kadar bu köyde geçer. Gençlik çağına geldiğinde kendini kız kardeşi Sîrîn ile birlikte İskenderiye kralının sarayındaki hizmetçileri arasında bulur.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra hicretin yedinci yılında birçok kral, din adamı ve kabile reisine mektup göndererek onları İslam’a davet eder. Bu amaçla Hz. Hâtib b. Beltea’yı da Bizans’ın İskenderiye valisi ve Mısır Mukavkısı olan Cüreyc b. Mînâ’ya gönderir. Saraya varınca yetkililer onu kralla görüşürler. Hükümdar, onu çok iyi karşılar.
Geri dönerken Allah Resûlü’nün mektubuna cevap yazar. Efendimiz’e bin miskal altın, yumuşak kumaştan yapılmış yirmi elbise, Mâriye ve Sîrîn isminde iki kız kardeş, Mabûr isminde yaşlı bir köle, Yafûr adında bir merkep, Düldül adı verilen beyaz bir katır ve güzel cam bir bardak hediye eder. (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe, 6)
Çok geçmeden Hz. Hâtib yanındakilerle beraber yola koyulurlar. Mâriye ve Sîrîn vatanlarından ayrılmanın verdiği acı ile gözyaşlarını tutamazlar. Hz. Hâtib, onların ayrılık acısıyla duydukları ızdırabı anlayış¬la karşılar. Yol boyunca onlara Arap ülkelerinin köklü tarihinden bahseder. Asırlar boyu zaman mefhumunun Mekke ve Hicaz etrafında ördüğü kıssaları, mitolojik olayları anlatır.
Sonra sözü döndürüp Efendimiz’e getirir. Onlara İslam’ı ve Allah Resulü’nü anlatır. İki genç kızın kalbi İslam’a ve onun şerefli Peygamberine açılır. Anlatılanlardan etkilenen hanımlar Müslüman olurlar. Mabûr ise hemen Müslüman olmayıp Medine’de Allah Resûlü’nü ve Müslümanları görünce iman eder.
Hz. Hâtib b. Ebî Beltea, Medine’ye dönünce mektubu ve hediyeleri Allah Resûlü’ne takdim eder. Efendimiz, Mâriye ile Sîrîn’i Ümmü Süleym’in evinde konuk eder. Bir süre sonra Sîrîn’i şair sahabilerden Hz. Hassân b. Sâbit’le evlendirir. Hz. Mâriye ile de kendileri nikahlanır.
Bu evlilikteki hikmet
Efendimiz’in Hz. Mâriye ile evlendiğini duyan Mısırlılar buna çok sevinirler. Nasıl sevinmesinler ki İnsanlığın İftihar Tablosu onların enişteleri olmuştur.
Nitekim Allah Resûlü, “Kıptîlere mâlik olduğunuzda onlara iyi davranın. Çünkü onlarla benim aramda akrabalık ve zimmet hukuku vardır.” (Taberî, Târîh 4/268) buyurur ve, “Mısır Kıptîleri konusunda Allah’tan korkun. Zira günün birinde siz onlara karşı zafer kazanacaksınız ve hiç şüpheniz olmasın ki o gün onlar, sizin Allah yolundaki yardımcı ve destekçileriniz olacaktır.” demek suretiyle daha o günden geleceğin temellerini atar.
Daha sonraları Mısır, Müslümanlar tarafından fethedildiğinde, Resûlullah’ın bu akrabalığı etkisini gösterir. Bu fetih sırasında Bizanslılarla savaşan Müslümanlara karşı Mısırlılar tarafsız kalarak destek verirler.
Hz. Mâriye anne oluyor
İlerleyen günlerde Hz. Mâriye annemiz, hamile kalır. Doğum günleri yaklaşınca Allah Resûlü Ebu Râfi’nin eşi Selma Hatun’a Hz. Mâriye ile ilgilenmesini söyler. Günler akıp giderken Allah Resûlü bir sabah sahabilerine:
- Bu gece bir çocuğum oldu. Ona atam İbrahim’in ismini verdim, buyurur.
Efendimiz’in buyurduğu gibi Hz. Mâriye o gece sabaha yakın sancılanmaya başlar. Kendisine ebelik yapan Selma Hatun hicretin sekizinci yılı Zilhicce ayında doğum yaptırır. Efendimiz’in nur topu gibi bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Doğum işlemleri bitince Selma Hatun sevinçle evden çıkıp eşinin yanına koşar.
- Allah Resûlü’nün bir oğlu oldu! diyerek bu müjdeyi Efendiler Efendisi’ne iletmesin ister. Oradan ayrılan Ebu Râfi soluk soluğa Efendimiz’in yanına gider.
- Yâ Resûlallah! Müjde bir oğlunuz oldu, der. Efendimiz, eşi Hz. Mâriye’nin yanına gider. Eve girince ilk olarak onu tebrik eder. Sonra oğlunu kucağına alır. Öpüp okşayarak sever. Doğumunun yedinci günü, berberi Ebû Hind’e oğlunun saçını tıraş etmesini ister. Saçın ağırlığınca gümüş parayı fakirlere sadaka olarak dağıtır. Sonra akika kurbanı olarak iki koç kestirip dağıtır. Sevgili oğluna İbrâhim adını verir. (İbn Abdilberr, İstîab, 4/1912)
Araplarda çocuğun sütanneye verilmesi âdetti. Durumu bilen anneler Allah Resûlü’nün sevgili oğlu İbrahim’in sütannesi olmak için birbirleriyle âdeta yarışa girerler. Bu yarışta ön saflarda olan Hz. Havle binti Münzîr (Ümmü Bürde) Allah Resûlü’nün kapısını çalmakta erken davrananlardandır.
- Yâ Resûlallah! Müsaade buyurursan İbrahim’i oğlumla birlikte ben emzireyim, diye ricada bulunur. Allah Resûlü:
- Olur, buyurarak oğlu İbrahim’i süt emmesi için ona verir. Aile İbrahim’e gözleri gibi bakar. Hz. Mâriye oğlunu özlediği zaman gidip görür, bağrına basarak hasret giderir.
Acı gün
Küçük İbrahim’in doğumunun üzerinden henüz 16-18 ay geçmiştir. İbrahim hastalanmıştır. Efendimiz, Mescid-i Nebevî’de oturduğu bir gün oğlu İbrahim’in hastalığının ilerlediği haberini alır. Allah Resûlü yanında bulunan Hz. Abdurrahman b. Avf ve birkaç sahabe ile birlikte oğlu İbrahim’i görmeye gider. Eve gidip oğlunu kucağına alınca İbrahim’in vefat etmek üzere olduğunu görür. Onu büyük bir şefkatle bağrına basar. Bu halde Efendimiz’in kucağında ruhunu teslim eder. Allah Resulü, bu sırada sessizce gözyaşı döküyordur.
Resûlullah’ın gözlerinden süzülen yaşlara muttali olan bir sahâbî:
- Yâ Resûlullah, der. “Sen de mi ağlıyorsun? Hâlbuki sen, ölünün arkasından ağlamayı yasaklamamış mıydın!?”
Efendimiz, o sahâbînin şahsında herkese ders niteliğinde şu hakikati ifade eder:
- Şüphesiz ki göz, yaş döker, kalb de mahzun olur. Biz, Yüce Rabbimiz’in râzı olacağından başka bir şey söylemeyiz. Benim yasakladığım şey, üst baş yırtarak ve cahiliyye günlerinde olduğu gibi ölünün arkasından feryâd ü figân ederek ortalığı velveleye vermektir.
Daha sonra da yıkanıp kefenlenen ve namazı kılınan küçük İbrahim’i alır ve Cennetü’l-Bakî’ye götürüp Hz. Osman İbn-i Maz’ûn’un yanına emanet eder. Defin işi bittikten sonra ashâbından su ister ve onu, oğlu İbrahim’in mezarının üzerine serper.
Bu arada biricik yavrusunu kaybeden Hz. Mâriye’nın gözyaşı bir türlü dinmiyordu. Cenaze hazırlıkları yapılırken durmaksızın ağlar. Cenaze namazından sonra gözyaşları içinde kabristana gider. Son yolculuğunda oğlunun yakınında olur. Oğlu İbrahim’i dualarla cennete uğurlar. (Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, 1/542)
Aynı gün Medîne’de güneş tutulması olur ve:
- İbrahim’in vefatından dolayı güneş tutuldu, diyenler çıkar. Allah Resulü bu haber kulağına ulaşır ulaşmaz minbere çıkar ve:
- Ey insanlar, diye seslenir. “Şüphe yok ki güneş ve ay, Allah’ın âyetlerinden iki âyettir. Ne birisinin doğumu ne de ölümünden dolayı tutulurlar. Güneş ve ay tutulmasına şahit olduğunuz zaman hemen mescitlere koşun ve bu hâl geçip de açılıncaya kadar Allah’a dua edip namaz kılın!”
Allah Resûlü’nden sonra fazla yaşamayan Hz. Mâriye annemiz, Efendimiz’in vefatından yaklaşık 5 yıl sonra vefat eder. Cenazesini duyan insanlar dönemin halifesi Hz. Ömer’in de teşviki ile akın akın mescide koşarlar. Büyük bir kalabalık toplanır. Hz. Ömer cenaze namazını bizzat kıldırır. Sonra Bakî’ kabristanına defnedilir. (İbn Sa'd, Tabakât, 8/216)
BİR SORU-BİR CEVAP
“İman hem nurdur, hem kuvvettir” ne demek?
Soru: “Bediüzzaman Hazretleri’ne ait, “İman hem nurdur, hem kuvvettir.” sözünü açıklayabilir misiniz? Bu cümle bize hangi hakikatleri anlatıyor?” Arzu H.
Evet Üstad Hazretleri ne güzel buyurmuş: İman hem nurdur, hem kuvvettir.
İman nurdur; çünkü nasıl ki, sağlam bir yapıya sahip göz, yeteri kadar ışıkla buluştuğunda maddi dünyamızı aydınlatır. Duru bir gönül ile birleşen iman da manevi dünyamızın aydınlatıcısıdır.
Baş gözü dünyayı, kalb gözü hakikati görür. Göze lazım olan kozmik ışık, kalbe gerekli olan imanın nurudur. Nursuz kaldıklarında ikisi de göremiyor. Gözün görme kusurlarından salim olması, kalbin de manevi hastalıklardan beri olması gerekir. Eğer zaten bu hastalıklardan birisi veya bir kaçı mevcutsa, mutlaka tedavi edilmeleri şarttır.
Işığın derecesine göre görme netleşir. İman ve marifetin derecesine göre de basiret netleşir, eşyanın hakikati görülmeye ve anlaşılmaya başlar. Günah ve gafletle perdelenen gözler, hiçbir şeyi olduğu gibi göremezler. Zayıf iman, ateş böcekleri gibi kendini gösterse bile görücü ve gösterici olamaz.
O’na güven, O’na dayan!
İman kuvvettir; çünkü kendi gücüne dayanan kendisi kadar, O’nun gücüne dayanan ise onu hissedebildiği ölçüde kendini güçlü hisseder. Bu durum özgüven tabiriyle ifade edilen halin yokluğu demek değildir. Allah’a güvenmek kesinlikle kendine güvensizlik değil, bilakis Allah’tan dolayı güvensizliğin yok olması halini ifade eder.
Bizim sandığımız güç de aslında O’nundur. Bizim talebimiz bile söz konusu değilken bize bahşedilmiştir. Onu arttırmak elimizde değildir. Bu gerçeğin farkında olan insan artık kendisine değil, her zaman O’na güvenir/güvenmeli:
“Eğer Allah size yardım ederse, size üstün gelecek hiç kimse olamaz. Şayet o sizi yardımsız bırakırsa, artık O’ndan sonra kim size yardım edebilir ki? Öyleyse müminler yalnız Allah’a güvenmelidirler.” (Âl-i İmran, 3/160)
Tıpkı kendisine nemalanma imkânı verilmeyen tohum gibi o da bir süre sonra inanma istidadını tamamen kaybedebilir ve çürüyebilir. İman çekirdek ve tohum, İslam ağaç, ahlak da meyve gibidir. Hep çekirdek halinde kalan iman ağaç olamadığı gibi meyve de veremez.
Rabbimiz cümlemize kamil manada iman nasip eylesin...
ÖRNEK HAYATLAR
Sadelik ve samimiyet O’nun ayrılmaz bir parçasıydı
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün insanlık için örnek bir hayat yaşamıştı. Hayatında iki önemli esas vardı: Sadelik ve samimiyet.
Devlet başkanı olmasına rağmen, bir kral gibi değil de halktan biri gibi yaşamıştı. Bu onun bilinçli tercihiydi. Sahabeden Hz. Ebû Hüreyre ve Hz. İbn Abbâs anlatıyorlar:
“Bir gün Cebrail (a.s.) Allah Resûlü’nün (s.a.s.) yanına gelip oturdu. Cebrail’in konuşma sırasında gözü hep semada idi. O sırada yanlarına gökten bir melek indi. Meleği takdim eden Cebrail (a.s):
- Bu, bu güne kadar yeryüzüne inmeyen bir melektir. Size bir mesaj getirmek için indi, dedi. Melek:
- Allah, beni size gönderdi. Size kul peygamber mi yoksa kral peygamber mi olmak istediğini sormamı istedi, dedi.
- Kul peygamber olmayı tercih ediyorum! diyen Efendimiz, tercihini açıkça belli etti. Bu olaydan sonra kulluğunu daha belirgin şekilde gösteren Efendimiz, Rabbine ulaşıncaya kadar bir yere yaslanarak (Arap toplumunda kibir/büyüklenme işareti sayılır.) yemek yemedi.” (Tirmizî, Şemâil, 140)
Sade bir hayat yaşıyordu
Sahabeden Hz. Abdullah b. Büsr anlatıyor:
“Bir keresinde Allah Resûlü’ne (s.a.s.) bir miktar koyun eti ikram ettim. Dizleri üzerine çökerek yemeye başladı. Orada bulunun bir bedevi, onu bu durumunu şaşkınlık içinde izledi. Sonunda dayanamadı:
- Nasıl oturuyorsun? diyerek hayretini dışa vurdu. Efendimiz:
- Şüphesiz Allah beni zorba ve kibirli biri değil mütevazı ve kerem sahibi bir kul olarak yarattı, diye cevap verdi.” (İbn Mâce, Etime 6)
Seçimini yeri geldikçe ifade eden Allah Resûlü (s.a.s.) “Ben köleler gibi oturarak yemek yiyen bir kulum!” buyurur, yere oturarak yemek yerdi. (Tirmizî, Şemâil, 133)
Hiç bir ayrım yapmadan tüm ihtiyaç sahiplerinin sorununu çözmek için koşar, bir meclise girdiğinde sahabilerin ayağı kalkmasını istemez: “Acem yöneticilerinin birbirlerini tazim ederek ayağı kalktığı gibi kalkmayın!” buyururdu. (İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-eser, 2/402)
Hayatı boyunca sade bir hayat yaşamayı tercih eden Peygamber Efendimiz, Mekke döneminde kendisine defalarca yapılan makam ve servet gibi dünyevî vaadleri her seferinde reddetmişti. Uzak kaldığı bu hususlardan, ailesinin ve çocuklarının da beri olmasını sağlamıştı.
Zaferler başını döndürmedi
Gerek zekât ve sadakanın yasak olduğu aile efradına bakıldığında, gerekse, kendisine bir kolye takma izni bile verilmeyen kızı Fatıma’ya bakıldığında onun bu hassasiyeti daha iyi anlaşılacaktır.
Medine döneminde de elde ettiği çeşitli muvaffakiyetler, zaferler ve malî imkânlardan sonra hiç değişmemesi, O’nun yüce ve yüksek ahlâkının doğruluk derecesini gösterir. Zaten büyük zafer ve fetihlerden sonra bile bakışının bulanmaması, başının dönmemesi, vazifesini başladığı gibi bitirmesi, peygamberliğinin en parlak delillerinden birisi değil mi?
Bütün ümmete O’nun (s.a.s.) izinde iman ve Kur’an dolu bereketli bir hayat duasıyla...
[Dr. Ali Demirel] 14.12.2018 [Samanyolu Haber]
Efendimiz’in Mısır’lı eşi Hz. Mâriye annemiz [Dr. Ali Demirel]
Suriyelilere 32 milyar, Gazze’ye 550 milyon dolar [İlker Doğan]
Başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP iktidarı temsilcilerinin iddiasına göre 7 yılda Suriyeli göçmenler için harcanan para 32 milyar doları buldu. Bu rakama nasıl ulaşıldığını veya paranın nereye harcandığını hiç kimse bilmiyor. 2005’ten 2017 yılına kadar Filistin’e yapılan toplam yardım miktarı ise resmi açıklamaya göre sadece 550 milyon dolar.
Filistin, AKP iktidarının en fazla suistimal ettiği konuların başında geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2002’den bu yana neredeyse her yıl Gazze’ye gideceğini tekrar etti durdu. Ancak aradan 16 yıl geçmesine rağmen bir türlü gitmedi/gidemedi. Her katliamın ardından ekranlara çıkan AKP temsilcileri, İsrail’e veryansın ediyor. Fakat hiçbir şey değişmiyor. Eldeki veriler Filistin’in en büyük saldırıların, en kanlı bombalamaların da AKP’nin iktidarda olduğu son 16 yılda yaşandığını gözler önüne seriyor.
10 YILDA 396 MİLYON DOLAR
2015 yılı mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tansu Bilgiç, Türkiye’den Gazze dahil Filistin’e yapılan yardımlara ilişkin önemli bilgiler vermişti. Bilgiç’in verdiği rakamlara göre, Türkiye’den son 10 yıl içinde Filistin’e yapılan yardımlar 369 milyon dolara ulaşmıştı. Söz konusu rakamın içerisinde sivil yardımların da olduğunu açıklamıştı Bilgiç.
İKİ YIL İÇİN 200 MİLYON DOLAR TAAHHÜT!
2014 yılında Kahire’de düzenlenen ‘Gazze’nin Yeniden İnşası ve Filistin Konferansı’nda Türkiye 2015-2017 yılları için Filistin’e proje bazında 200 milyon dolar yardım taahhüt edildi. Dünya Bankası, 19 Nisan 2016’da yaptığı açıklamada, vaadedilen uluslararası yardımın büyük bir bölümünün yerine getirilmediğini duyurdu. Yayınlanan rapora göre, taahhüt ettiği yardımı göndermeyen ülkeler arasında Türkiye de vardı. Avrupa Birliği yüzde 72, Almanya yüzde 88, Türkiye yüzde 32, Suudi Arabistan yüzde 10, Katar da yüzde 15 oranında yardım taahhüdünü yerine getirdi.
13 YILDA 550 MİLYON DOLAR
Dışişleri Bakanlığı’nca Haziran 2017’de yapılan açıklamada, 2016 yılı sonu itibariyle söz konusu taahhüdün 138,3 milyon dolarlık bölümü yerine getirildiği açıklandı. Ayrıca geçtiğimiz yıl sonunda da Filistin’e 10 milyon dolar hibe kararı alındı. Bütün rakamları bir araya getirdiğimizde son 13 yılda Filistin’e yapılan yardımların toplam miktarının yaklaşık 550 milyon dolar civarında olduğu görülüyor. Savaştan kaçan 3,5 milyon Suriyeli göçmen için 6 yılda 32 milyar dolar harcadığını iddia eden Türkiye, yaklaşık 5 milyon Filistinli için 13 yılda sadece 550 milyon dolar bütçe ayırmış…
[İlker Doğan] 14.12.2018 [TR724]
Filistin, AKP iktidarının en fazla suistimal ettiği konuların başında geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2002’den bu yana neredeyse her yıl Gazze’ye gideceğini tekrar etti durdu. Ancak aradan 16 yıl geçmesine rağmen bir türlü gitmedi/gidemedi. Her katliamın ardından ekranlara çıkan AKP temsilcileri, İsrail’e veryansın ediyor. Fakat hiçbir şey değişmiyor. Eldeki veriler Filistin’in en büyük saldırıların, en kanlı bombalamaların da AKP’nin iktidarda olduğu son 16 yılda yaşandığını gözler önüne seriyor.
10 YILDA 396 MİLYON DOLAR
2015 yılı mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tansu Bilgiç, Türkiye’den Gazze dahil Filistin’e yapılan yardımlara ilişkin önemli bilgiler vermişti. Bilgiç’in verdiği rakamlara göre, Türkiye’den son 10 yıl içinde Filistin’e yapılan yardımlar 369 milyon dolara ulaşmıştı. Söz konusu rakamın içerisinde sivil yardımların da olduğunu açıklamıştı Bilgiç.
İKİ YIL İÇİN 200 MİLYON DOLAR TAAHHÜT!
2014 yılında Kahire’de düzenlenen ‘Gazze’nin Yeniden İnşası ve Filistin Konferansı’nda Türkiye 2015-2017 yılları için Filistin’e proje bazında 200 milyon dolar yardım taahhüt edildi. Dünya Bankası, 19 Nisan 2016’da yaptığı açıklamada, vaadedilen uluslararası yardımın büyük bir bölümünün yerine getirilmediğini duyurdu. Yayınlanan rapora göre, taahhüt ettiği yardımı göndermeyen ülkeler arasında Türkiye de vardı. Avrupa Birliği yüzde 72, Almanya yüzde 88, Türkiye yüzde 32, Suudi Arabistan yüzde 10, Katar da yüzde 15 oranında yardım taahhüdünü yerine getirdi.
13 YILDA 550 MİLYON DOLAR
Dışişleri Bakanlığı’nca Haziran 2017’de yapılan açıklamada, 2016 yılı sonu itibariyle söz konusu taahhüdün 138,3 milyon dolarlık bölümü yerine getirildiği açıklandı. Ayrıca geçtiğimiz yıl sonunda da Filistin’e 10 milyon dolar hibe kararı alındı. Bütün rakamları bir araya getirdiğimizde son 13 yılda Filistin’e yapılan yardımların toplam miktarının yaklaşık 550 milyon dolar civarında olduğu görülüyor. Savaştan kaçan 3,5 milyon Suriyeli göçmen için 6 yılda 32 milyar dolar harcadığını iddia eden Türkiye, yaklaşık 5 milyon Filistinli için 13 yılda sadece 550 milyon dolar bütçe ayırmış…
[İlker Doğan] 14.12.2018 [TR724]
Süreçle yüzleşme [Veysel Ayhan]
-Çektikleri mihnetlerle amudi olarak velayet yollarına sülûk eden mazlum ve mağdurlar bu yazının konusu dışındadır-
Hz. Bediüzzaman 15-16 yaşlarındadır. Siirt’te medresede bir yandan ders alırken diğer yandan kendinden büyük mollalara ders vermektedir.
Tartışılmaz zekâsı ve ilmi seviyesi diğer mollaların kıskançlığını celbeder. Çekemezler. Atacak iftira, uyduracak yalan ararlar. Bir sabah, ‘Molla Said’ sabah namazında medresenin mescidine gelmez. Ve hemen ‘Molla Said namaz kılmıyor’ yalanını uydurur, yayarlar. Vakit ikindiyi bulduğunda fitne yeterince yayılmıştır. ‘Molla Said’ bunlardan habersiz dereden ikindi için abdest almaktadır ki bir arkadaşı yaklaşır,
“Seyda, sen abdest mi alıyorsun, senin için namazı bıraktı diyorlar.” der.
‘Molla Said’ bunu duyunca ürperir ama tepki vermez, düşünceye dalar. Gece ders tekrarı yaparken yorgunluktan bir ara başını rahleye dayamış, uyuyakalmıştır. Sabah namazı vaktinin çıkmasına az kala uyanmış hemen abdest alıp namazı odasında kılmıştır. Bunları düşündükten sonra başını kaldırır medrese arkadaşına şunu der:
“Evet, temelsiz bir şey, insanlar içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir. Onun için iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itabı, diğeri insanların kınaması. Bunun esas sebebi ise geceleyin adet edindiğim vird-i şerifi okumadan uyuyakalmış olmamdır. İşte insanların ruhu buna temas etmişse de, tamamını kavrayamayıp namazı bırakmakla beni itham etmişler.”
Bu, 15-16 yaşında bir insan için emsalsiz bir seviyedir. Belki okumadığı o evradını sabah okuyacaktı ama Allah, milyonlarca insanın imanına vesile edeceği bu müstesna ruh için tavizsiz bir hayatı takdir buyurmuştu. Daha o yaşta gece ibadeti ve evrad-ı ezkar Bediüzzaman’ın hayatında en önemli esası ve vazgeçilmez bir rüknü olmuştu.
Konumuz bu değil. Konumuz Bediüzzaman’ın o anki tavrı.
Bu, her şeyden önce bir mümin refleksi. Önce ‘itham’ın kaderi bir yönü var mı ona bakma, sonra muhasebe yapma…
‘Molla Said’, itham edenleri muhatap almıyor. Kafayı onlara takmıyor. “Vay yalancılar, vay şunlar vay bunlar…” demiyor.
Her türlü durumda önce nefsini tevbih edip ırgalıyor.
İFTİRALAR KARŞISINDA MÜ’MİN REFLEKSİ
Temelde kaba bir tasnifle 2 tür insan vardır.
1- Ne olursa olsun yapılan suçlamaları kabul etmeyen, direkt reddeden, asla hata yapmayan, özür dilemeyen ve her türlü kusurdan müberra olanlar(!) Her hata ve kusur ithamında zeytinyağı gibi üste çıkanlar, her suç için zihninde ‘otomatik zanlı listesi’ hazır olanlar.
2- Her ne olursa olsun suçlamaları peşin hükümsüz olarak değerlendiren, nefsini acımasız bir savcı gibi sorgulayan hatalarıyla yüzleşebilenler. Gerektiğinde komplekssizce özür dileyenler.
Yapılan her türlü itham, yalan ve iftira bizi önce muhasebeye sevk etmeli.
Bir hadis-i şerifte, “Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı Müslüman’ın günahlarını bağışlar.” buyruluyor. Bu, tamam. Kâinatta tesadüf yoktur. Mü’min her hadiseyi tevil edip ondan Hakk’ın muradını ve mesajını anlamaya çalışır. Kendi çözemiyorsa şûra’ya veya istişareye sunar. ‘Başıma/başımıza bu geldi, acaba nerde yanlış yaptık?’ demeli.
‘OKU’MAYI SÖKMEK…
Diyelim ki yalana çok hassasım. Ama biri bana ‘yalancı’ diyor. Düşünmeliyim: ‘acaba ben geçenlerde şakadan veya ‘beyaz’ bir yalan söyledim, bu onun faturası mı?’
Yoksa ‘maslahat için kizbe tevessül ettim’ ondan mı?’
Biri bana ‘müfteri’ diyor. Ki bu açık bir iftira.
Demeliyim ki: ‘Acaba zihnimde bazı yanlış zanlar mı barındırıyorum?’ ‘Acaba ben nefsime yapılan iftiralara öfkeleniyorum ama Hizmet’e yapılan iftiralara karşı duyarsızım da bu, o hissizliğimin faturası mı?’ ‘Yoksa zihnimde bazı müminleri su-i zan ile aşağıda gördüm, ademe mahkûm ettim ve kibre girdim de ondan mı?’
Biri ‘Himmet’ime laf etti. Ama ben namusumdan öte ona hassasiyet gösteriyorum. ‘Cüzdanımdaki kendi parama himmet parasını temas ettirmiyorum’
E o zaman?.. Acaba bir yerde?
‘Allah’a ait olan bu şeye gerektiği kadar titiz davranmama söz konusu mu?’
‘A fakirine verilmek için aldığımı yanlışlıkla B fakirine mi verdim?’
‘Bir yerde az da olsa israfa mı kaçtım?’
Veya emanete riayette kusur mu yaptım?
Koyun hissesi diye bana verilenle sığır hissesi mi aldım? Liste ile bana verilen emanetlere bir bakıma hıyanet mi ettim?
Veya,
‘Acaba ne yaptım, acaba neyi atladım?’
‘Farkına varmadan eşime, çocuklarıma veya mesai arkadaşlarına veya başka birine zulüm mü ettim?’
‘Birini mi kırdım, kul hakkına mı girdim?’ demeliyim.
Tüm bunları kara kara düşünmeli, deli gibi araştırmalıyım.
Müfterilerin ve yalancıların canı cehenneme.
Allah’ı kaybetme onlara bela olarak kâfi. Beni ilgilendirmez.
Ben kendi hassasiyetlerimi sürekli sorgulamalıyım.
ZİHNİ ARAYIŞ DUASI
Zaten bu zihni arayışım, yanlışımı fark etmem için reddedilmeyecek bir dua olacaktır.
Çoban, koyunu ikaz için şuursuz bir taş atar. Koyun kalkıp ‘Bu taş nerden geldi? Güzel güzel otluyorum burada, lanet olsun bu taşa…’ gibi şeyler derse mesajı anlamamış olur. Mesaj şunları ima ediyor olabilir: ‘Dikkat et yanlış bitkileri yiyorsun veya haram meraya tecavüz ediyorsun veya akşam old dönüyoruz.’
İnsan koyun değil, esbaba takılmamalı. Allah’ın daha sonra intikamını alacağı ‘kılıçları’, yani ‘zalimleri’i muhatap almamalı. Zulüm cephesine toz zerresi kadar güç veya değer atfetmemeli.
Yani ‘taş veya kılıç’la cedelleşme komikliğine düşmemeli.
SON UYARI
Bir mümine İlahi mesaj taşımayan hiçbir musibet ulaşmaz. Mümin aklıyla hadiselerden mesajları süzebilen insandır. ‘İkra’ (oku) ayetinin, ‘hadiseleri oku’ anlamını göz ardı etmemeliyim. Kontrol kalemini elime almalı nefsi ve içtimai bünyemde ‘taş’ isabet eden her uzvumu bir bir denetlemeliyim. O İlahi ‘mesajları’ nimet bilip gözyaşlarıyla bireysel ve kurumsal olarak istiğfar etmeli; kafamıza inen taşlara, vücudumuzu yaralayan kılıç darbelerine ‘ah of… demek, şikâyet etmek, ne zaman bitecek’ demek körlüğüne düşmemeliyim.
‘Nasıl düşünmek lazım’ sorusunun cevabı ‘Kırık Testi’ müellifinde:
“Acaba ben huzur-u kibriyaya yakışmayan ne gibi bir halt karıştırdım ki böyle bir sıkıntıya maruz kaldım? Çünkü kâinattaki hiçbir hadisede rastlantı yoktur. Dikkatli bir nazarla hayat süzüldüğünde görülecektir ki, esasında çok küçük musibetler bile birer ikazdır ve her hadisenin bir sinyal yanı vardır. İnsan o ikazı anlayabilir, Allah’a teveccüh eder ve o belaya kefaret olabilecek bir hayır ortaya koyarsa, bunlar, Allah’ın inayetiyle daha büyük kaza ve belaların def edilmesine vesile olur.”
Ve son ikaz:
“Müteyakkız insan, çok küçük bir hata ve arızanın bile kendisiyle beraber nicelerini baş aşağı götüreceğinin farkında olan bir pilot gibi görür kendisini. Görür de baş aşağı yere çakılmaya sebebiyet vermemek için sürekli teyakkuz hâlinde bulunur.”
Allah, Hizmet’i ve Hizmet arkadaşlarımızı “baş aşağı götürecek” olan hata ve “cinayet”lerden muhafaza buyursun! (13 Eylül 2015)
[Veysel Ayhan] 14.12.2018 [TR724]
Hz. Bediüzzaman 15-16 yaşlarındadır. Siirt’te medresede bir yandan ders alırken diğer yandan kendinden büyük mollalara ders vermektedir.
Tartışılmaz zekâsı ve ilmi seviyesi diğer mollaların kıskançlığını celbeder. Çekemezler. Atacak iftira, uyduracak yalan ararlar. Bir sabah, ‘Molla Said’ sabah namazında medresenin mescidine gelmez. Ve hemen ‘Molla Said namaz kılmıyor’ yalanını uydurur, yayarlar. Vakit ikindiyi bulduğunda fitne yeterince yayılmıştır. ‘Molla Said’ bunlardan habersiz dereden ikindi için abdest almaktadır ki bir arkadaşı yaklaşır,
“Seyda, sen abdest mi alıyorsun, senin için namazı bıraktı diyorlar.” der.
‘Molla Said’ bunu duyunca ürperir ama tepki vermez, düşünceye dalar. Gece ders tekrarı yaparken yorgunluktan bir ara başını rahleye dayamış, uyuyakalmıştır. Sabah namazı vaktinin çıkmasına az kala uyanmış hemen abdest alıp namazı odasında kılmıştır. Bunları düşündükten sonra başını kaldırır medrese arkadaşına şunu der:
“Evet, temelsiz bir şey, insanlar içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir. Onun için iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itabı, diğeri insanların kınaması. Bunun esas sebebi ise geceleyin adet edindiğim vird-i şerifi okumadan uyuyakalmış olmamdır. İşte insanların ruhu buna temas etmişse de, tamamını kavrayamayıp namazı bırakmakla beni itham etmişler.”
Bu, 15-16 yaşında bir insan için emsalsiz bir seviyedir. Belki okumadığı o evradını sabah okuyacaktı ama Allah, milyonlarca insanın imanına vesile edeceği bu müstesna ruh için tavizsiz bir hayatı takdir buyurmuştu. Daha o yaşta gece ibadeti ve evrad-ı ezkar Bediüzzaman’ın hayatında en önemli esası ve vazgeçilmez bir rüknü olmuştu.
Konumuz bu değil. Konumuz Bediüzzaman’ın o anki tavrı.
Bu, her şeyden önce bir mümin refleksi. Önce ‘itham’ın kaderi bir yönü var mı ona bakma, sonra muhasebe yapma…
‘Molla Said’, itham edenleri muhatap almıyor. Kafayı onlara takmıyor. “Vay yalancılar, vay şunlar vay bunlar…” demiyor.
Her türlü durumda önce nefsini tevbih edip ırgalıyor.
İFTİRALAR KARŞISINDA MÜ’MİN REFLEKSİ
Temelde kaba bir tasnifle 2 tür insan vardır.
1- Ne olursa olsun yapılan suçlamaları kabul etmeyen, direkt reddeden, asla hata yapmayan, özür dilemeyen ve her türlü kusurdan müberra olanlar(!) Her hata ve kusur ithamında zeytinyağı gibi üste çıkanlar, her suç için zihninde ‘otomatik zanlı listesi’ hazır olanlar.
2- Her ne olursa olsun suçlamaları peşin hükümsüz olarak değerlendiren, nefsini acımasız bir savcı gibi sorgulayan hatalarıyla yüzleşebilenler. Gerektiğinde komplekssizce özür dileyenler.
Yapılan her türlü itham, yalan ve iftira bizi önce muhasebeye sevk etmeli.
Bir hadis-i şerifte, “Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı Müslüman’ın günahlarını bağışlar.” buyruluyor. Bu, tamam. Kâinatta tesadüf yoktur. Mü’min her hadiseyi tevil edip ondan Hakk’ın muradını ve mesajını anlamaya çalışır. Kendi çözemiyorsa şûra’ya veya istişareye sunar. ‘Başıma/başımıza bu geldi, acaba nerde yanlış yaptık?’ demeli.
‘OKU’MAYI SÖKMEK…
Diyelim ki yalana çok hassasım. Ama biri bana ‘yalancı’ diyor. Düşünmeliyim: ‘acaba ben geçenlerde şakadan veya ‘beyaz’ bir yalan söyledim, bu onun faturası mı?’
Yoksa ‘maslahat için kizbe tevessül ettim’ ondan mı?’
Biri bana ‘müfteri’ diyor. Ki bu açık bir iftira.
Demeliyim ki: ‘Acaba zihnimde bazı yanlış zanlar mı barındırıyorum?’ ‘Acaba ben nefsime yapılan iftiralara öfkeleniyorum ama Hizmet’e yapılan iftiralara karşı duyarsızım da bu, o hissizliğimin faturası mı?’ ‘Yoksa zihnimde bazı müminleri su-i zan ile aşağıda gördüm, ademe mahkûm ettim ve kibre girdim de ondan mı?’
Biri ‘Himmet’ime laf etti. Ama ben namusumdan öte ona hassasiyet gösteriyorum. ‘Cüzdanımdaki kendi parama himmet parasını temas ettirmiyorum’
E o zaman?.. Acaba bir yerde?
‘Allah’a ait olan bu şeye gerektiği kadar titiz davranmama söz konusu mu?’
‘A fakirine verilmek için aldığımı yanlışlıkla B fakirine mi verdim?’
‘Bir yerde az da olsa israfa mı kaçtım?’
Veya emanete riayette kusur mu yaptım?
Koyun hissesi diye bana verilenle sığır hissesi mi aldım? Liste ile bana verilen emanetlere bir bakıma hıyanet mi ettim?
Veya,
‘Acaba ne yaptım, acaba neyi atladım?’
‘Farkına varmadan eşime, çocuklarıma veya mesai arkadaşlarına veya başka birine zulüm mü ettim?’
‘Birini mi kırdım, kul hakkına mı girdim?’ demeliyim.
Tüm bunları kara kara düşünmeli, deli gibi araştırmalıyım.
Müfterilerin ve yalancıların canı cehenneme.
Allah’ı kaybetme onlara bela olarak kâfi. Beni ilgilendirmez.
Ben kendi hassasiyetlerimi sürekli sorgulamalıyım.
ZİHNİ ARAYIŞ DUASI
Zaten bu zihni arayışım, yanlışımı fark etmem için reddedilmeyecek bir dua olacaktır.
Çoban, koyunu ikaz için şuursuz bir taş atar. Koyun kalkıp ‘Bu taş nerden geldi? Güzel güzel otluyorum burada, lanet olsun bu taşa…’ gibi şeyler derse mesajı anlamamış olur. Mesaj şunları ima ediyor olabilir: ‘Dikkat et yanlış bitkileri yiyorsun veya haram meraya tecavüz ediyorsun veya akşam old dönüyoruz.’
İnsan koyun değil, esbaba takılmamalı. Allah’ın daha sonra intikamını alacağı ‘kılıçları’, yani ‘zalimleri’i muhatap almamalı. Zulüm cephesine toz zerresi kadar güç veya değer atfetmemeli.
Yani ‘taş veya kılıç’la cedelleşme komikliğine düşmemeli.
SON UYARI
Bir mümine İlahi mesaj taşımayan hiçbir musibet ulaşmaz. Mümin aklıyla hadiselerden mesajları süzebilen insandır. ‘İkra’ (oku) ayetinin, ‘hadiseleri oku’ anlamını göz ardı etmemeliyim. Kontrol kalemini elime almalı nefsi ve içtimai bünyemde ‘taş’ isabet eden her uzvumu bir bir denetlemeliyim. O İlahi ‘mesajları’ nimet bilip gözyaşlarıyla bireysel ve kurumsal olarak istiğfar etmeli; kafamıza inen taşlara, vücudumuzu yaralayan kılıç darbelerine ‘ah of… demek, şikâyet etmek, ne zaman bitecek’ demek körlüğüne düşmemeliyim.
‘Nasıl düşünmek lazım’ sorusunun cevabı ‘Kırık Testi’ müellifinde:
“Acaba ben huzur-u kibriyaya yakışmayan ne gibi bir halt karıştırdım ki böyle bir sıkıntıya maruz kaldım? Çünkü kâinattaki hiçbir hadisede rastlantı yoktur. Dikkatli bir nazarla hayat süzüldüğünde görülecektir ki, esasında çok küçük musibetler bile birer ikazdır ve her hadisenin bir sinyal yanı vardır. İnsan o ikazı anlayabilir, Allah’a teveccüh eder ve o belaya kefaret olabilecek bir hayır ortaya koyarsa, bunlar, Allah’ın inayetiyle daha büyük kaza ve belaların def edilmesine vesile olur.”
Ve son ikaz:
“Müteyakkız insan, çok küçük bir hata ve arızanın bile kendisiyle beraber nicelerini baş aşağı götüreceğinin farkında olan bir pilot gibi görür kendisini. Görür de baş aşağı yere çakılmaya sebebiyet vermemek için sürekli teyakkuz hâlinde bulunur.”
Allah, Hizmet’i ve Hizmet arkadaşlarımızı “baş aşağı götürecek” olan hata ve “cinayet”lerden muhafaza buyursun! (13 Eylül 2015)
[Veysel Ayhan] 14.12.2018 [TR724]
Övsen bir dert, sövsen başka dert [Tarık Toros]
Yerel seçimlerde kazanmak için kimi aday göstermeli?
Bu düşüncelere iki dakika ara verin, bir şey anlatacağım:
**
Son iddianame 10 Aralık’ta ortaya çıktı.
DHA yayımladı.
Savcı orada diyor ki:
-Bu örgüt adamlarını farklı alanlarda mevzilendirir.
-Elemanlarının deşifre olmaması için örgüt lideri “Bana açıkça galiz bir şekilde küfür edin” demiştir.
-Bu yaklaşım dikkate alınmalıdır.
-Şekil olarak örgüte karşı olmak,
-Ağır şekilde eleştirmek,
-Örgütle davalı ya da davacı olmak,
-Hatta açıkça hakaret etmek,
-Başlı başına örgütü desteklememek ya da esasta örgüt üyesi olmamak sonucunu doğurmaz.
**
“Kimse güvende değil”in belgesi nedir, diye sorulursa…
Bunu gösterebilirsiniz.
Ve siz bu yargıyla…
Canınızı sıkan herkesi,
15 yıla kadar hapis istemiyle tutuklayıp hücreye tıkabilirsiniz.
**
İddianame, Sözcü gazetesi yazarları Emin Çölaşan ve Necati Doğru için düzenlendi.
Yayın yönetmeni Metin Yılmaz ve internet sorumlusu iki kişi daha dosyada.
Duruşma günü, 18 Ocak 2019.
**
Peki, iddianame ortaya çıkınca muhalefetin tepkisi ne oldu?
Savcının tezlerini doğrular biçimde küfretmeye devam ettiler.
Yahu…
Yargı, galiz şekilde küfretmenizi aleyhinizde delil olarak koymuş dosyaya.
Ne demeye “aynı suçu” işlemeye devam edersiniz ki…?
**
Espri bir yana -ki durum mizah kadırmayacak kadar ciddi- övsen bir dert, sövsen başka bir dert.
**
Bu sitede ve eGazete’de iki yılı aşkın süredir yazıyorum.
İlk yazılardan birinin başlığı şuydu:
Ben oynamıyorum deme dönemi (15 Kasım 2016, TR724)
O yazıda özetle şunu söyledim:
Türkiye’de artık egemenlerin uygulamalarını hayretle karşılama dönemi bitmiştir. Dönem, “Ben oynamıyorum dönemi”dir. Laf yetiştirmeye çalışanlara, bildiri yayımlayanlara bakıp hayret ediyorum. Bitti o dönem. Üç seneyi geçti, Saray’a karşı hangi kazanımınız var? Bir tane gösterebilir misiniz? Bırakın kendi kendilerine seçime girsinler, tek parti olarak… Bırakın Parlamento’da tek başlarına yasa yapsınlar… Bırakın kendileri çalıp kendileri oynasın. Ama siz oynamayın. Dikta, en büyük gücü, kendini destekleyenlerden değil… Korkaklardan ve dilsiz şeytanlardan alıyor. Ben oynamıyorum deyin bakalım ne olacak! Eninde sonunda oyundan atılacaksınız zaten.
**
Ankara’daki tren kazasında Bakanlığı eleştiriyorsunuz.
“Lokomotifin orada olmaması gerekiyordu” dedi diye.
Hiç kendinize sordunuz mu:
Peki biz olmamız gereken yerde miyiz?
**
O trene biniyorsanız, güvende değilsiniz.
Acı ama böyle.
**
Şimdi…
Bir kez daha yenilmek ve egemenlere meşruiyet alanı açmak için…
Kaldığınız yerden, belediye başkan adaylarını düşünmeye devam edebilirsiniz
[Tarık Toros] 14.12.2018 [TR724]
Bu düşüncelere iki dakika ara verin, bir şey anlatacağım:
**
Son iddianame 10 Aralık’ta ortaya çıktı.
DHA yayımladı.
Savcı orada diyor ki:
-Bu örgüt adamlarını farklı alanlarda mevzilendirir.
-Elemanlarının deşifre olmaması için örgüt lideri “Bana açıkça galiz bir şekilde küfür edin” demiştir.
-Bu yaklaşım dikkate alınmalıdır.
-Şekil olarak örgüte karşı olmak,
-Ağır şekilde eleştirmek,
-Örgütle davalı ya da davacı olmak,
-Hatta açıkça hakaret etmek,
-Başlı başına örgütü desteklememek ya da esasta örgüt üyesi olmamak sonucunu doğurmaz.
**
“Kimse güvende değil”in belgesi nedir, diye sorulursa…
Bunu gösterebilirsiniz.
Ve siz bu yargıyla…
Canınızı sıkan herkesi,
15 yıla kadar hapis istemiyle tutuklayıp hücreye tıkabilirsiniz.
**
İddianame, Sözcü gazetesi yazarları Emin Çölaşan ve Necati Doğru için düzenlendi.
Yayın yönetmeni Metin Yılmaz ve internet sorumlusu iki kişi daha dosyada.
Duruşma günü, 18 Ocak 2019.
**
Peki, iddianame ortaya çıkınca muhalefetin tepkisi ne oldu?
Savcının tezlerini doğrular biçimde küfretmeye devam ettiler.
Yahu…
Yargı, galiz şekilde küfretmenizi aleyhinizde delil olarak koymuş dosyaya.
Ne demeye “aynı suçu” işlemeye devam edersiniz ki…?
**
Espri bir yana -ki durum mizah kadırmayacak kadar ciddi- övsen bir dert, sövsen başka bir dert.
**
Bu sitede ve eGazete’de iki yılı aşkın süredir yazıyorum.
İlk yazılardan birinin başlığı şuydu:
Ben oynamıyorum deme dönemi (15 Kasım 2016, TR724)
O yazıda özetle şunu söyledim:
Türkiye’de artık egemenlerin uygulamalarını hayretle karşılama dönemi bitmiştir. Dönem, “Ben oynamıyorum dönemi”dir. Laf yetiştirmeye çalışanlara, bildiri yayımlayanlara bakıp hayret ediyorum. Bitti o dönem. Üç seneyi geçti, Saray’a karşı hangi kazanımınız var? Bir tane gösterebilir misiniz? Bırakın kendi kendilerine seçime girsinler, tek parti olarak… Bırakın Parlamento’da tek başlarına yasa yapsınlar… Bırakın kendileri çalıp kendileri oynasın. Ama siz oynamayın. Dikta, en büyük gücü, kendini destekleyenlerden değil… Korkaklardan ve dilsiz şeytanlardan alıyor. Ben oynamıyorum deyin bakalım ne olacak! Eninde sonunda oyundan atılacaksınız zaten.
**
Ankara’daki tren kazasında Bakanlığı eleştiriyorsunuz.
“Lokomotifin orada olmaması gerekiyordu” dedi diye.
Hiç kendinize sordunuz mu:
Peki biz olmamız gereken yerde miyiz?
**
O trene biniyorsanız, güvende değilsiniz.
Acı ama böyle.
**
Şimdi…
Bir kez daha yenilmek ve egemenlere meşruiyet alanı açmak için…
Kaldığınız yerden, belediye başkan adaylarını düşünmeye devam edebilirsiniz
[Tarık Toros] 14.12.2018 [TR724]
Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetinin hikmeti nedir? [Prof. Dr. Osman Şahin]
Sünûhât Risalesi’nde, hakikatli bir rüyada, âlem-i İslâm’ın mukadderatını meşveret eden ruhanî bir meclis tarafından bu asrın hesabına Eski Said’den sordukları “Bu Alman mağlûbiyetiyle neticelenen bu harpte Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetinin hikmeti nedir?” suâline karşı verdiği cevabı şöyledir: “Eğer galip olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet namıyla âlem-i İslâm, hususan Haremeyn-i Şerifeyn gibi mevâki-i mübârekeye, Anadolu’da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmil ve tatbik edilecekti. İnâyet-i ilâhiyeyle onların muhafazası için kader mağlûbiyetimize fetva verdi.”
Kastamonu Lahikası’nda ise, Osmanlı Devleti neden savaşa tarafsız kalmak veya galip tarafın safında yer almak suretiyle kayıplarını telafi edebilme imkanına sahip iken, neden böyle bir yol görülemedi ve zararlı olan yol tercih edildiğine dair bir suale, manevi bir taraftan şu şekilde cavap verildiğini söylerler: “Sen, yirmi sene evvel mânevî suâle verdiğin cevap, senin bu suâline aynı cevaptır. Yani, eğer galip tarafı iltizam edilseydi, yine mimsiz medeniyet namına gâlibâne mümanaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi âlem-i İslâm’a, mevâki-i mübârekeye teşmil ve tatbik edilecekti. Üç yüzelli milyon İslâm’ın selâmeti için bu zâhir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.”
Osmanlı siyasileri artık istikameti muhafaza edemedikleri için, kader-i ilahi, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına fetva vermiştir. Eğer galip olunsa ve hilafet devam etseydi, İslam alemine yanlış bir İslam ve medeniyet anlayışı, bu devlet idarecileri tarafından kolaylıkla transfer edilerek tatbik edilecekti. Son bir kaç asır içerisinde dünya genelinde çok farklı fikri akımlar ortaya çıkmış ve bu fikirler insanlar üzerinde çok etkili olmuşlardır. İslam ise bütün safvetiyle artık yeryüzünde temsil edilememektedir. Müslüman ilim adamları da gelişen bu fikri akımların etkisinden kurtulamamışlardır. İslami toplumların duygu ve düşünce dünyalarında çok ciddi tahribatlar meydana gelmiştir.
İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’anın tamiri…
O günkü şartlar altında bu fikri ve içtimai yapıdaki arızaların tamiri, İslam’ın birey ve toplum hayatında tekrar ikamesi mümkün gözükmüyordu. Toplumdaki ferdler çok yaralıydı ve yapılacak küçük ameliyatlarla tedavi edilemezlerdi. Çok daha çaplı bir tedaviye ihtiyaç vardı. Üstad hazretleri şu sözleri ile buna işaret etmektedirler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’caziyle o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.”
MEHMET AKİF’İN ON DÖRT ASIR ÖNCESİ FETRET DÖNEMİNİ ANLATAN “BİR GECE” ŞİİRİNDE VE DİĞER ŞİİRLERİNDE İFADE ETTİKLERİ GİBİ KARANLIKLARIN KARANLIKLARI TAKİP ETTİĞİ VE ÜMİTLERİN SÖNMEYE YÜZ TUTTUĞU BİR DÖNEME GİRİLMİŞTİ. MANA ALEMLERİNDE ASIR “FELAKET VE HELAKET ASRI” OLARAK İFADE EDİLİYORDU.
Bin seneden beri birikerek gelen, müfsit âletler ile dehşetli yaralanan kalb-i umûmî, efkâr-ı âmme ve vicdan-ı umumînin tamiri için herşeyden önce zeminin ona hazır hale gelmesi, zihinlerin inanç ile ilgili yanlış anlayış ve telakilerden temizlenmesi gerekiyordu. Bunun gerçekleşmesi için de İslam gelmeden önce yaşanan fetret dönemine benzer bir dönemin yaşanmasına ihtiyaç vardı.
Felaketler ve yıkılmaların hikmetleri…
Kader-i İlahi’nin, yaşanmış olan o felaketlere ve yıkılmalara izin vermesinin hikmetlerinden birisi olarak, yirminci asırda bütün İslam aleminde, böyle bir yenilenmenin meydana gelebilmesi için gerekli şartları hazırlaması da düşünülebilir. Osmanlı Devleti yıkılmış, hilafet müessesisi ortadan kaldırılmış ve İslam ülkeleri ekseriyeti itibarıyla esaret altına girmişlerdir. Esaret altında olmayan devletler ise seküler hale gelerek tamamen batılı bir mahiyet almışlardır. Bu yıkılışların önünü almak için sarfedilen gayretler neticesiz kalmış ve buna engel olunamamıştır. Sonuç itibarıyla birinci dünya savaşından sonra bütün dünyada, İslam adına bir fetret dönemine girilmiştir. Mehmet Akif’in on dört asır öncesi fetret dönemini anlatan “Bir Gece” şiirinde ve diğer şiirlerinde ifade ettikleri gibi karanlıkların karanlıkları takip ettiği ve ümitlerin sönmeye yüz tuttuğu bir döneme girilmişti. Mana alemlerinde asır “felaket ve helaket asrı” olarak ifade ediliyordu.
Asr-ı Saaddet’te yaşandığı gibi, bu fetret ortamında İslam yeni baştan neşvü nema bulacaktı. Tekrardan Cenab-ı Hak Kudreti ile İslamı sıfırdan ikame edecekti. Kıyametten önce dünya bir kere daha böyle bir dirilişe şahitlik edecekti. Allah Resul’unun (sav) “kardeşlerime selam olsun” muştusuna mazhariyeti netice verecek yeni bir kutlular dönemi başlayacaktı. İlk dirilişin kahramanları, O’nun (sav) arkadaşları olarak vasıflanmış iken, ikinci dirilişin kahramanları, O’nun (sav) ahir zamanda gelecek kardeşleri olarak yerlerini alacaklardı. İslam ilk geldiği andan bugüne kadar hiç bir zaman bu şekilde bir fetret dönemi yaşamamıştı. İki fetret dönemi birbirine çok benzemektedir. Buradan yaşanacak hadiselerin de benzer şekilde olacağı, aynı şekilde meşakkatli olacağı ve ashab efendilerimiz (r.anhüm) ne yaşamışlarsa, günümüz hakikat erlerinin de aynı şeyleri yaşayacakları anlaşılabilirdi.
İkinci diriliş adına ortaya çıkan akımlar…
Bu oluşan yeni ortamda, İslam’ın tekrar ikamesi adına günümüze kadar devam eden çalışmaları iki ana akım altında toparlayabiliriz.
Birinci Akım: Hala Osmanlı’da olduğu gibi, bir İslam Devleti kurmaya çalışan ve siyasi yoldan hedefine ulaşmaya çalışan siyasal İslamcılar. Kitleleri hareket geçirerek kolayca hedeflerine ulaşabileceklerini düşünenler de diyebiliriz. Tarihden gelen İslami kimlikleri uyandırarak , toplumu bilinçlendirebileceklerini, devleti ele geçirince de tepeden aşağıya insanları müslümanlaştırabileceklerini ve bu şekilde İslam’ı ikame edebileceklerini iddia eden anlayış. Bu yol daha kolaydı, muvaffak olunduğunda ise mensuplarına dünyevi bir takım imkanlar vaad etmekteydi. Maalesef toplum yapısı ve bireyler böyle bir hedefi gerçekleştirebilecek bir kıvama sahip olmadıkları için, bu çalışmalar tam hedefine ulaşamamış, hayal kırıklıkları yaşanmış ve insanların ümitleri kırılmıştır. Dünya’daki güç dengelerinin olumsuzluğu da ortaya çıkan zararların şiddetini arttırıcı olmuştur. Bu konuyu daha önceki iki yazıda ele almıştık (“Doğu’da yaşanan problemler ve yanlış batı kıyası” ve “İslam devlet eliyle mi temsil edilmeli?” yazıları).
İkinci Akım: Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile temsil edilen, İslam’ın tekrar ikamesi adına, küllî bir tahribatı ve değil sadece İslâmiyetin, diğer dinlerin de ihtiyaç duyduğu problemlerin çözümü için, öncelikle bozulan kalb-i umûmî, efkâr-ı âmme ve vicdan-ı umumînin tamirine ihtiyaç olduğu ve bunun için de her şeyden önce iman problemlerinin çözümüne yoğunlaşmak gerektiğini ifade eden akımdır. Bu çok zor ve meşakkatli olan bir yoldu. Mensuplarına da dünya adına bir şey vaad etmediği gibi, tam tersine sahabe efendilerimizin (r.anhüm) yaşadıkları gibi çile ve sıkıntılar onları bekliyordu.
KUR’AN’IN ETRAFINDAKİ SURLARIN YIKILMASINDAN, OSMANLI DEVLETİNİN YIKILACAĞI VE ARTIK KUR’AN HAKİKATLERİNİN BİR DEVLET ELİYLE MÜDAFAASINA VE TEMSİLİNE BUNDAN SONRA İHTİYAÇ DUYULMAYACAĞI ANLAMI DA ÇIKARILABİLİR.
Bediüzzaman Hazretleri, bu asırda devlet eliyle böyle bir dirilişin gerçekleştirilemeyeceğini, bir manevi müşahedesini anlatırken açıklamaktadır. Üstad Hazretleri Birinci Dünya Savaşından önce bir vâkıâ-ı sâdıkada Ararat denilen Ağrı Dağının infilak ettiğini ve mühim bir zatın ona “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.” diye emrettiğinden bahsederler. Bu müşahedeyi, büyük bir infilak ve inkılâp olacağı ve Kur’an’ın etrafındaki surların kırılacağı, Kur’an’ın kendi kendini müdafaa edeceği ve kendisinin, Kur’an’ın i’câzının izharına namzet olacağı şeklinde tevil ederler.
Kur’an’ın etrafındaki surların yıkılmasından, Osmanlı Devletinin yıkılacağı ve artık Kur’an hakikatlerinin bir devlet eliyle müdafaasına ve temsiline bundan sonra ihtiyaç duyulmayacağı anlamı da çıkarılabilir. Son asırda meydana gelen önemli inkılâplardan sonra tebliğ ve temsil metodu da değişmeliydi. “Medenilere galebe ikna iledir” ile prensip haline gelen, bireylere tek tek İslam’ın anlatılmasına ve temsiline ihtiyaç vardı. Maddi güç ve kuvvetle, devlet baskısıyla değil, Kur’an’ın manevi olan elmas kılıcıyla kalplerin fethedilmesi gerekiyordu.
Bir sonraki yazıda ikinci akım ile devam edelim inşaAllah….
[Prof. Dr. Osman Şahin] 14.12.2018 [TR724]
Kastamonu Lahikası’nda ise, Osmanlı Devleti neden savaşa tarafsız kalmak veya galip tarafın safında yer almak suretiyle kayıplarını telafi edebilme imkanına sahip iken, neden böyle bir yol görülemedi ve zararlı olan yol tercih edildiğine dair bir suale, manevi bir taraftan şu şekilde cavap verildiğini söylerler: “Sen, yirmi sene evvel mânevî suâle verdiğin cevap, senin bu suâline aynı cevaptır. Yani, eğer galip tarafı iltizam edilseydi, yine mimsiz medeniyet namına gâlibâne mümanaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi âlem-i İslâm’a, mevâki-i mübârekeye teşmil ve tatbik edilecekti. Üç yüzelli milyon İslâm’ın selâmeti için bu zâhir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.”
Osmanlı siyasileri artık istikameti muhafaza edemedikleri için, kader-i ilahi, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına fetva vermiştir. Eğer galip olunsa ve hilafet devam etseydi, İslam alemine yanlış bir İslam ve medeniyet anlayışı, bu devlet idarecileri tarafından kolaylıkla transfer edilerek tatbik edilecekti. Son bir kaç asır içerisinde dünya genelinde çok farklı fikri akımlar ortaya çıkmış ve bu fikirler insanlar üzerinde çok etkili olmuşlardır. İslam ise bütün safvetiyle artık yeryüzünde temsil edilememektedir. Müslüman ilim adamları da gelişen bu fikri akımların etkisinden kurtulamamışlardır. İslami toplumların duygu ve düşünce dünyalarında çok ciddi tahribatlar meydana gelmiştir.
İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’anın tamiri…
O günkü şartlar altında bu fikri ve içtimai yapıdaki arızaların tamiri, İslam’ın birey ve toplum hayatında tekrar ikamesi mümkün gözükmüyordu. Toplumdaki ferdler çok yaralıydı ve yapılacak küçük ameliyatlarla tedavi edilemezlerdi. Çok daha çaplı bir tedaviye ihtiyaç vardı. Üstad hazretleri şu sözleri ile buna işaret etmektedirler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’caziyle o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.”
MEHMET AKİF’İN ON DÖRT ASIR ÖNCESİ FETRET DÖNEMİNİ ANLATAN “BİR GECE” ŞİİRİNDE VE DİĞER ŞİİRLERİNDE İFADE ETTİKLERİ GİBİ KARANLIKLARIN KARANLIKLARI TAKİP ETTİĞİ VE ÜMİTLERİN SÖNMEYE YÜZ TUTTUĞU BİR DÖNEME GİRİLMİŞTİ. MANA ALEMLERİNDE ASIR “FELAKET VE HELAKET ASRI” OLARAK İFADE EDİLİYORDU.
Bin seneden beri birikerek gelen, müfsit âletler ile dehşetli yaralanan kalb-i umûmî, efkâr-ı âmme ve vicdan-ı umumînin tamiri için herşeyden önce zeminin ona hazır hale gelmesi, zihinlerin inanç ile ilgili yanlış anlayış ve telakilerden temizlenmesi gerekiyordu. Bunun gerçekleşmesi için de İslam gelmeden önce yaşanan fetret dönemine benzer bir dönemin yaşanmasına ihtiyaç vardı.
Felaketler ve yıkılmaların hikmetleri…
Kader-i İlahi’nin, yaşanmış olan o felaketlere ve yıkılmalara izin vermesinin hikmetlerinden birisi olarak, yirminci asırda bütün İslam aleminde, böyle bir yenilenmenin meydana gelebilmesi için gerekli şartları hazırlaması da düşünülebilir. Osmanlı Devleti yıkılmış, hilafet müessesisi ortadan kaldırılmış ve İslam ülkeleri ekseriyeti itibarıyla esaret altına girmişlerdir. Esaret altında olmayan devletler ise seküler hale gelerek tamamen batılı bir mahiyet almışlardır. Bu yıkılışların önünü almak için sarfedilen gayretler neticesiz kalmış ve buna engel olunamamıştır. Sonuç itibarıyla birinci dünya savaşından sonra bütün dünyada, İslam adına bir fetret dönemine girilmiştir. Mehmet Akif’in on dört asır öncesi fetret dönemini anlatan “Bir Gece” şiirinde ve diğer şiirlerinde ifade ettikleri gibi karanlıkların karanlıkları takip ettiği ve ümitlerin sönmeye yüz tuttuğu bir döneme girilmişti. Mana alemlerinde asır “felaket ve helaket asrı” olarak ifade ediliyordu.
Asr-ı Saaddet’te yaşandığı gibi, bu fetret ortamında İslam yeni baştan neşvü nema bulacaktı. Tekrardan Cenab-ı Hak Kudreti ile İslamı sıfırdan ikame edecekti. Kıyametten önce dünya bir kere daha böyle bir dirilişe şahitlik edecekti. Allah Resul’unun (sav) “kardeşlerime selam olsun” muştusuna mazhariyeti netice verecek yeni bir kutlular dönemi başlayacaktı. İlk dirilişin kahramanları, O’nun (sav) arkadaşları olarak vasıflanmış iken, ikinci dirilişin kahramanları, O’nun (sav) ahir zamanda gelecek kardeşleri olarak yerlerini alacaklardı. İslam ilk geldiği andan bugüne kadar hiç bir zaman bu şekilde bir fetret dönemi yaşamamıştı. İki fetret dönemi birbirine çok benzemektedir. Buradan yaşanacak hadiselerin de benzer şekilde olacağı, aynı şekilde meşakkatli olacağı ve ashab efendilerimiz (r.anhüm) ne yaşamışlarsa, günümüz hakikat erlerinin de aynı şeyleri yaşayacakları anlaşılabilirdi.
İkinci diriliş adına ortaya çıkan akımlar…
Bu oluşan yeni ortamda, İslam’ın tekrar ikamesi adına günümüze kadar devam eden çalışmaları iki ana akım altında toparlayabiliriz.
Birinci Akım: Hala Osmanlı’da olduğu gibi, bir İslam Devleti kurmaya çalışan ve siyasi yoldan hedefine ulaşmaya çalışan siyasal İslamcılar. Kitleleri hareket geçirerek kolayca hedeflerine ulaşabileceklerini düşünenler de diyebiliriz. Tarihden gelen İslami kimlikleri uyandırarak , toplumu bilinçlendirebileceklerini, devleti ele geçirince de tepeden aşağıya insanları müslümanlaştırabileceklerini ve bu şekilde İslam’ı ikame edebileceklerini iddia eden anlayış. Bu yol daha kolaydı, muvaffak olunduğunda ise mensuplarına dünyevi bir takım imkanlar vaad etmekteydi. Maalesef toplum yapısı ve bireyler böyle bir hedefi gerçekleştirebilecek bir kıvama sahip olmadıkları için, bu çalışmalar tam hedefine ulaşamamış, hayal kırıklıkları yaşanmış ve insanların ümitleri kırılmıştır. Dünya’daki güç dengelerinin olumsuzluğu da ortaya çıkan zararların şiddetini arttırıcı olmuştur. Bu konuyu daha önceki iki yazıda ele almıştık (“Doğu’da yaşanan problemler ve yanlış batı kıyası” ve “İslam devlet eliyle mi temsil edilmeli?” yazıları).
İkinci Akım: Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile temsil edilen, İslam’ın tekrar ikamesi adına, küllî bir tahribatı ve değil sadece İslâmiyetin, diğer dinlerin de ihtiyaç duyduğu problemlerin çözümü için, öncelikle bozulan kalb-i umûmî, efkâr-ı âmme ve vicdan-ı umumînin tamirine ihtiyaç olduğu ve bunun için de her şeyden önce iman problemlerinin çözümüne yoğunlaşmak gerektiğini ifade eden akımdır. Bu çok zor ve meşakkatli olan bir yoldu. Mensuplarına da dünya adına bir şey vaad etmediği gibi, tam tersine sahabe efendilerimizin (r.anhüm) yaşadıkları gibi çile ve sıkıntılar onları bekliyordu.
KUR’AN’IN ETRAFINDAKİ SURLARIN YIKILMASINDAN, OSMANLI DEVLETİNİN YIKILACAĞI VE ARTIK KUR’AN HAKİKATLERİNİN BİR DEVLET ELİYLE MÜDAFAASINA VE TEMSİLİNE BUNDAN SONRA İHTİYAÇ DUYULMAYACAĞI ANLAMI DA ÇIKARILABİLİR.
Bediüzzaman Hazretleri, bu asırda devlet eliyle böyle bir dirilişin gerçekleştirilemeyeceğini, bir manevi müşahedesini anlatırken açıklamaktadır. Üstad Hazretleri Birinci Dünya Savaşından önce bir vâkıâ-ı sâdıkada Ararat denilen Ağrı Dağının infilak ettiğini ve mühim bir zatın ona “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.” diye emrettiğinden bahsederler. Bu müşahedeyi, büyük bir infilak ve inkılâp olacağı ve Kur’an’ın etrafındaki surların kırılacağı, Kur’an’ın kendi kendini müdafaa edeceği ve kendisinin, Kur’an’ın i’câzının izharına namzet olacağı şeklinde tevil ederler.
Kur’an’ın etrafındaki surların yıkılmasından, Osmanlı Devletinin yıkılacağı ve artık Kur’an hakikatlerinin bir devlet eliyle müdafaasına ve temsiline bundan sonra ihtiyaç duyulmayacağı anlamı da çıkarılabilir. Son asırda meydana gelen önemli inkılâplardan sonra tebliğ ve temsil metodu da değişmeliydi. “Medenilere galebe ikna iledir” ile prensip haline gelen, bireylere tek tek İslam’ın anlatılmasına ve temsiline ihtiyaç vardı. Maddi güç ve kuvvetle, devlet baskısıyla değil, Kur’an’ın manevi olan elmas kılıcıyla kalplerin fethedilmesi gerekiyordu.
Bir sonraki yazıda ikinci akım ile devam edelim inşaAllah….
[Prof. Dr. Osman Şahin] 14.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Ey arkadaş! [Naci Karadağ]
Önce kimleri parantezin dışına aldığımı belirteyim:
Hangi gelişme olursa olsun siyasi gücün lehine bir gövde gösterisine dönüştüren ve tek merkezden yönlendirilen, tarihe belki en sefil örneklerin liste başı olarak geçecek havuz mukimi arkadaşları kastetmiyorum bu hitapta. Zira bu süreçte aklın, mantığın, vicdanın askıya alınmasında bir yarışa giriştikleri için meslek kriterlerini filan hiç gündeme getirmiyorum bile… Onlar, ‘en yalaka benim ben’ yarışında birinciliği bırakmama derdine düşmüşler, kendi hallerine bırakmak lazım…
Onlar muaflar bu sesleniş ve serzenişten…
Ama “fırsat bu fırsat, hazır cemaat şeytanlaştırılmışken, koltuk çıkalım, vurana yardım edelim, zalime ortak olalım” diyen ulusalcı arkadaşlara bir çift sözüm var mesela… Tamam, Ergenekon sürecinden beri biriktirildiğiniz, -kimilerinizinki haklı olabilir- bir öfke ve nefret var… Ve tamam; günahınız kadar sevmezsiniz cemaat kavramını; dindar insanların da sizin gibi yaşam hakkını savunurken pek bir gönülsüz olursunuz. Örneğin sizden –Evet maalesef bu ‘öteki’ kelimesini pek seversiniz ama en kral ötekileştirmeyi siz yaparsınız- bir meslektaşınız gözaltına alındığında adliyeye koşa koşa giderken, cemaatten bir meslektaşınızı görmezden gelmek, kulağınızın üzerine yatmak, ellerinizi ceplerinize sokup ıslık çalmak gibi bir standart geliştirmiş de olabilirsiniz. Ama kaynayan kazanda fokurdayan su sizi de haşlayacak biliyorsunuz değil mi?
“Hele bir cemaatin işini bitirsinler, sonra bunların da hesabını görürüz” diyen Ergenekon’un pusucularını da söyleyecek pek bir şey yok. Soner Yalçın ve şürekâsının devri bu devir… Sonsuza kadar AKP iktidarına razılardır eminim. Belki de, iktidar ile hesaplaşma gününü bekliyorlar ve bunun için cemaatin tam ölüp ölmediğinden emin olmak istiyorlar. Liderlerinin dediği gibi, belki de onlara “bu iktidarın işini bitirmek 10 dakikalık bir şeydir” bilemiyorum.
Ama “sol cenah” içindeki vicdanı ölmemiş, yapılan zulümlere karşı üzüntü duyanlar olduğundan da eminim. Kimseden kahramanlık bekleyecek halimiz yok elbette. Lakin en azından ‘bir tekme de biz atalım’ psikozundan çıkmayı deneseniz ey arkadaş!
SEVGİLİ BÜYÜĞÜM, DEĞERLİ HOCAM, MUHTEREM REKTÖR YARDIMCIM. SEN ZANNEDİYOR MUSUN Kİ, “BİR YANLIŞLIK VAR, FİŞLEMELERİ BİZZAT YAPTIM, İSPİYONLAYACAKTIM, BENİ GÖREVDEN NİYE ALDINIZ” DEMENİN SENİ VE CEMAATİNİ KURTARACAĞINI? KIRKINCI, FIRINCI, BİRİNCİ YA DA BAŞKA BİR NUR CEMAATİNDEN OLMANIN SIRANIN SANA GELMEYECEĞİNİN GARANTİSİ OLDUĞUNU DÜŞÜNEREK KENDİ KENDİNİ KANDIRMAKTAN NE ZAMAN VAZGEÇECEKSİN?
Ve sen; ey arkadaş!
Hani “yahu bir yanlışlık var. Ben başka cemaattenim, benim vakfıma niye çöküyorsunuz?’ diye feveran eden akademik arkadaşım. Sevgili büyüğüm, değerli hocam, muhterem rektör yardımcım. Sen zannediyor musun ki, “Bir yanlışlık var, fişlemeleri bizzat yaptım, ispiyonlayacaktım, beni görevden niye aldınız” demenin seni ve cemaatini kurtaracağını? Kırkıncı, Fırıncı, Birinci ya da başka bir Nur cemaatinden olmanın sıranın sana gelmeyeceğinin garantisi olduğunu düşünerek kendi kendini kandırmaktan ne zaman vazgeçeceksin?
Örgütlü cehaletin büyük bir zalimlikle ülkenin yıllarca ve binbir emekle yaptığı birikimi yok ederken ve belki de Türk tarihinin en büyük eğitim hamlesi yerle bir edilirken, “bize de bir şey çıkar mı acaba?” diye el ovuşturan filanca tarikatın, falanca grubun müntesibi arkadaşım! Sözüm sana da…
Şimdi, bir takım binalara, arsalara, okullara, dershanelere ya da başka şeylere konmak için fırsat bekliyor olabilirsin ama ülkenin yuvarlandığı cehennem çukurunun farkına vardığın gün iş işten geçmiş olacak. Çatı, herkesin tepesine büyük bir gürültüyle inerken, her gün gittiğin secdede belki de ufak bir vicdan burkuntusuyla bir damla gözyaşı akıtacaksın. Buraya not ediyorum işte… Ama bir faydası olmayacak tabi… Atı alan değil Üsküdar’ı, başka yerleri de geçmiş olacak…
Ülkücü arkadaşım, vatanperver, milletsever kardeşim. Bilmem kaç ülkede kendi milletinin bayrağını dalgalandıran bir hareketin intikam uğruna linç edilmesine liderinin siyasi çıkarları için gözünü kapamak kurtarmayacak. Ne seni ne de partini…
Kendi çıkarından ve ikbalinden başka hiçbir şeyi artık umursamadığı apaçık görülen Bahçeli ve dar kadrosunun ülkenin gerçek vatansever ve milliyetperverlerini de biçtiğini göremeyecek kadar kör mü oldunuz?
ÜLKÜCÜ ARKADAŞIM, VATANPERVER, MİLLETSEVER KARDEŞİM. BİLMEM KAÇ ÜLKEDE KENDİ MİLLETİNİN BAYRAĞINI DALGALANDIRAN BİR HAREKETİN İNTİKAM UĞRUNA LİNÇ EDİLMESİNE LİDERİNİN SİYASİ ÇIKARLARI İÇİN GÖZÜNÜ KAPAMAK KURTARMAYACAK. NE SENİ NE DE PARTİNİ…
Dolayısıyla ne siz ne de partiniz kurtulacak bu sosyal katliamdan, altında kalacak, kurtulamayacaksınız.
Emin ol yüzünü başka yöne çevirmen kurtarmayacak. Zira, sana günün yirmi dört saati şeytanlaştırılmış düşman ve dış güç göstererek kendi içine kapattırmaya çabalayan zihniyet, güzelim memleketini bir mayıs böceği gibi büklüm büklüm edip nemli dehlizlerde kaybolduğunu izlettirecek sana. Sen de dizlerini dövmek isteyeceksin ama ne halin kalacak, ne de mecalin…
Hasılı kelam;
Havuzcu ve Ergenekoncuların dışında olan…
Ey cemaatçi, tarikatçı, ülkücü, solcu arkadaşım…
Şu an yaşanan bir korku filminin en ağır sahnesi gibi gelebilir sana ama inan bana bu filmin finali hiç de iyi değil. Biliyoruz, çünkü başta Avrupa olmak üzere bu tür berbat filmleri yakın tarihte çok izledi. Orta Doğu’da ve Türk cumhuriyetlerinde hala vizyonda olan bir film bu…
Biliyorum, sözüm pek kâr etmeyecek sana ama ben yine de buraya not düşmüş olayım dedim…
[Naci Karadağ] 14.12.2018 [TR724]
Hangi gelişme olursa olsun siyasi gücün lehine bir gövde gösterisine dönüştüren ve tek merkezden yönlendirilen, tarihe belki en sefil örneklerin liste başı olarak geçecek havuz mukimi arkadaşları kastetmiyorum bu hitapta. Zira bu süreçte aklın, mantığın, vicdanın askıya alınmasında bir yarışa giriştikleri için meslek kriterlerini filan hiç gündeme getirmiyorum bile… Onlar, ‘en yalaka benim ben’ yarışında birinciliği bırakmama derdine düşmüşler, kendi hallerine bırakmak lazım…
Onlar muaflar bu sesleniş ve serzenişten…
Ama “fırsat bu fırsat, hazır cemaat şeytanlaştırılmışken, koltuk çıkalım, vurana yardım edelim, zalime ortak olalım” diyen ulusalcı arkadaşlara bir çift sözüm var mesela… Tamam, Ergenekon sürecinden beri biriktirildiğiniz, -kimilerinizinki haklı olabilir- bir öfke ve nefret var… Ve tamam; günahınız kadar sevmezsiniz cemaat kavramını; dindar insanların da sizin gibi yaşam hakkını savunurken pek bir gönülsüz olursunuz. Örneğin sizden –Evet maalesef bu ‘öteki’ kelimesini pek seversiniz ama en kral ötekileştirmeyi siz yaparsınız- bir meslektaşınız gözaltına alındığında adliyeye koşa koşa giderken, cemaatten bir meslektaşınızı görmezden gelmek, kulağınızın üzerine yatmak, ellerinizi ceplerinize sokup ıslık çalmak gibi bir standart geliştirmiş de olabilirsiniz. Ama kaynayan kazanda fokurdayan su sizi de haşlayacak biliyorsunuz değil mi?
“Hele bir cemaatin işini bitirsinler, sonra bunların da hesabını görürüz” diyen Ergenekon’un pusucularını da söyleyecek pek bir şey yok. Soner Yalçın ve şürekâsının devri bu devir… Sonsuza kadar AKP iktidarına razılardır eminim. Belki de, iktidar ile hesaplaşma gününü bekliyorlar ve bunun için cemaatin tam ölüp ölmediğinden emin olmak istiyorlar. Liderlerinin dediği gibi, belki de onlara “bu iktidarın işini bitirmek 10 dakikalık bir şeydir” bilemiyorum.
Ama “sol cenah” içindeki vicdanı ölmemiş, yapılan zulümlere karşı üzüntü duyanlar olduğundan da eminim. Kimseden kahramanlık bekleyecek halimiz yok elbette. Lakin en azından ‘bir tekme de biz atalım’ psikozundan çıkmayı deneseniz ey arkadaş!
SEVGİLİ BÜYÜĞÜM, DEĞERLİ HOCAM, MUHTEREM REKTÖR YARDIMCIM. SEN ZANNEDİYOR MUSUN Kİ, “BİR YANLIŞLIK VAR, FİŞLEMELERİ BİZZAT YAPTIM, İSPİYONLAYACAKTIM, BENİ GÖREVDEN NİYE ALDINIZ” DEMENİN SENİ VE CEMAATİNİ KURTARACAĞINI? KIRKINCI, FIRINCI, BİRİNCİ YA DA BAŞKA BİR NUR CEMAATİNDEN OLMANIN SIRANIN SANA GELMEYECEĞİNİN GARANTİSİ OLDUĞUNU DÜŞÜNEREK KENDİ KENDİNİ KANDIRMAKTAN NE ZAMAN VAZGEÇECEKSİN?
Ve sen; ey arkadaş!
Hani “yahu bir yanlışlık var. Ben başka cemaattenim, benim vakfıma niye çöküyorsunuz?’ diye feveran eden akademik arkadaşım. Sevgili büyüğüm, değerli hocam, muhterem rektör yardımcım. Sen zannediyor musun ki, “Bir yanlışlık var, fişlemeleri bizzat yaptım, ispiyonlayacaktım, beni görevden niye aldınız” demenin seni ve cemaatini kurtaracağını? Kırkıncı, Fırıncı, Birinci ya da başka bir Nur cemaatinden olmanın sıranın sana gelmeyeceğinin garantisi olduğunu düşünerek kendi kendini kandırmaktan ne zaman vazgeçeceksin?
Örgütlü cehaletin büyük bir zalimlikle ülkenin yıllarca ve binbir emekle yaptığı birikimi yok ederken ve belki de Türk tarihinin en büyük eğitim hamlesi yerle bir edilirken, “bize de bir şey çıkar mı acaba?” diye el ovuşturan filanca tarikatın, falanca grubun müntesibi arkadaşım! Sözüm sana da…
Şimdi, bir takım binalara, arsalara, okullara, dershanelere ya da başka şeylere konmak için fırsat bekliyor olabilirsin ama ülkenin yuvarlandığı cehennem çukurunun farkına vardığın gün iş işten geçmiş olacak. Çatı, herkesin tepesine büyük bir gürültüyle inerken, her gün gittiğin secdede belki de ufak bir vicdan burkuntusuyla bir damla gözyaşı akıtacaksın. Buraya not ediyorum işte… Ama bir faydası olmayacak tabi… Atı alan değil Üsküdar’ı, başka yerleri de geçmiş olacak…
Ülkücü arkadaşım, vatanperver, milletsever kardeşim. Bilmem kaç ülkede kendi milletinin bayrağını dalgalandıran bir hareketin intikam uğruna linç edilmesine liderinin siyasi çıkarları için gözünü kapamak kurtarmayacak. Ne seni ne de partini…
Kendi çıkarından ve ikbalinden başka hiçbir şeyi artık umursamadığı apaçık görülen Bahçeli ve dar kadrosunun ülkenin gerçek vatansever ve milliyetperverlerini de biçtiğini göremeyecek kadar kör mü oldunuz?
ÜLKÜCÜ ARKADAŞIM, VATANPERVER, MİLLETSEVER KARDEŞİM. BİLMEM KAÇ ÜLKEDE KENDİ MİLLETİNİN BAYRAĞINI DALGALANDIRAN BİR HAREKETİN İNTİKAM UĞRUNA LİNÇ EDİLMESİNE LİDERİNİN SİYASİ ÇIKARLARI İÇİN GÖZÜNÜ KAPAMAK KURTARMAYACAK. NE SENİ NE DE PARTİNİ…
Dolayısıyla ne siz ne de partiniz kurtulacak bu sosyal katliamdan, altında kalacak, kurtulamayacaksınız.
Emin ol yüzünü başka yöne çevirmen kurtarmayacak. Zira, sana günün yirmi dört saati şeytanlaştırılmış düşman ve dış güç göstererek kendi içine kapattırmaya çabalayan zihniyet, güzelim memleketini bir mayıs böceği gibi büklüm büklüm edip nemli dehlizlerde kaybolduğunu izlettirecek sana. Sen de dizlerini dövmek isteyeceksin ama ne halin kalacak, ne de mecalin…
Hasılı kelam;
Havuzcu ve Ergenekoncuların dışında olan…
Ey cemaatçi, tarikatçı, ülkücü, solcu arkadaşım…
Şu an yaşanan bir korku filminin en ağır sahnesi gibi gelebilir sana ama inan bana bu filmin finali hiç de iyi değil. Biliyoruz, çünkü başta Avrupa olmak üzere bu tür berbat filmleri yakın tarihte çok izledi. Orta Doğu’da ve Türk cumhuriyetlerinde hala vizyonda olan bir film bu…
Biliyorum, sözüm pek kâr etmeyecek sana ama ben yine de buraya not düşmüş olayım dedim…
[Naci Karadağ] 14.12.2018 [TR724]
Devler sürprize şans tanımadı! [Hasan Cücük]
Şampiyonlar Ligi’nde grup maçları tamamlandı. Adını ikinci tura yazdıran 16 takım ile yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam edecek 8 takım belli oldu. Son 8 takım ise Avrıpa defterini dürüp, yerel ligine döndü. Grup maçlarında sürpriz yaşanmadı.
A Grubu’nda lider Borussia Dortmund, ikinci Atletico Madrid oldu. Her iki takım geçen yıl gruplarında üçüncü olarak UEFA Avrupa Ligi’ne devam etmişlerdi. Uzun bir aradan sonra gruptan çıkan Atletico Madrid, UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanarak taraftarının gönlünü almıştı. Dortmund 10 gol atıp, kalesinde 2 gol gördü. Alman ekibi Bundesliga’da bu sezon gösterdiği başarıyı Avrupa’ya taşımayı başardı. Grubun sonuncusu ise geçen yıl olduğu gibi bu yılda Monaco oldu. Ligue 1’de düşme hattında olan Monaco, Avrupa defterini de kapatmış oldu.
B Grubu’nda kuralar çekilirken mutlak favori olarak Barcelona gösterilmişti. Katalan ekibi beklentileri boşa çıkarmadı. İkincilik için Tottenham, İnter ve PSV’nin eşit şansları vardı. PSV’nin erken havlu attığı yarışta ikincilik mücadelesi son dakikaya kadar devam etti. Averajla rakibini geride bırakan Tottenhan adını son 16 turuna yazdırırken, İnter’e UEFA Avrupa Ligi yolu düştü. İngiliz futbolunun son yıllardaki yükselen değeri Tottenham gruptan çıktı ama 9 gol atıp kalesinde 10 gol görmesi ilerisi için umut vermedi.
C Grubu için her ne kadar ‘ölüm grubu’ yorumu yapılsa da ilk iki için PSG ve Liverpool’a şans veriliyordu. PSG, Neymar, Cavani, Mbappe ve Di Maria gibi yıldızları, Liverpool ise Klopp yönetminde geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde finale kalarak gücünü göstermişti. PSG’nin 11 puanla lider çıktığı grupta, takımların deplasmandaki başarısız perfoamansı dikkat çekti. Özellikle Liverpool 3 deplasman maçını da kaybederek, kulüp tarihinin en kötü performanslarından birini gösterdi. Napoli ile aynı puanı toplayan Liverpool, averajla adını ikinci tura yazdırdı. 28 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi’ne katılan Kızılyıldız ise grubun sonuncusu oldu.
D Grubu bizi yakından ilgilendiriyordu. Temsilcimiz Galatasaray’ın yer aldığı gruptan FC Porto lider, Schalke 04 ise ikinci olarak çıktı. FC Porto 16, Schalke 11 puan toplarken, Galatasaray 4 ve Rus temsilcisi Dinamo Moskova 3 puan topladı. Grupta yer alan 3 şampiyondan ikisi elendi. FC Porto 16 puanı 15 golle toplarken, Schalke 04 kalesinde 4 gol görerek, grubun en az gol yiyen takımı oldu.
E Grubu’nda favorinin adı Bayern Münih olurken, ikincilik için ibre Benfica’dan yanaydı. Ancak maçlar tamamlandığında Bayern Münih’in favori gösterenleri yanıltmayıp lider olurken, ikinci sırada sürpriz bir ekip vardı. Bu takım Ajax’tı. Bir zamanların Avrupa futbolunun önde gelen kulübü olan Ajax tam 13 yıl aradan sonra gruptan çıkma başarısını gösterdi. Benfica 7 puanla yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam ederken, AEK Atina bu sezon grup maçlarında puan alamayan tek takım olarak evine döndü.
F Grubu’nda Manchester City, grubun mutlak favorisiydi. Ancak ilk maçında hem de sahasında Lyon’a yenilmesi bu yılın en şaşırtan skorlarından biri oldu. Pep Guardiola’nın alebeleri ilerleyen maçlarda kendini toplarlayıp grubu lider bitirmeyi başardı. City, iki maçtada Lyon’u yenme başarısını göstemedi. City galibiyetinin moraliyle gruplara başlayan Lyon, topladığı 8 puanla grubun ikincisi oldu. Shakthar Donets’in 6 puanla üçüncü olduğu grupta son sırada Alman temsilcisi Hoffenheim yer buldu.
G Grubu’nda son 3 yılın Şampiyonlar Ligi kupasının sahibi Real Madrid’in varlığı favorinin kim olduğunu gösteriyordu. Ancak teknik adam değişikliği ve bu sezon ligde gösterdiği istikrarsızlık Real Madrid taraftarını endişelendiriyordu. Neyseki sürprize izin vermedi. Gruptan 12 puanla Real Madrid lider çıkarken, yedek ağırlıklı çıktığı son maçta sahasında CSKA Moskova’ya 3-0 yenilmesi Avrupa kupalarında aldığı en apır iç saha hezimeti oldu. Cengiz Ünder’li Roma ikinci olurken, 7 puanlı iki takımdan Viktoria Plzen’a UEFA Avrupa Ligi yolları, CSKA’ya Moskova’ya dönmek düştü.
H Grubu’nda Manchester United ve Juventus’un favori liği kadar Cristiano Ronaldo’nun eski takımına karşı ortaya koyacağı performans merak ediliyordu. Ligde zirveden uzaklaşan Manchester United için Devler Ligi ayrı bir öneme sahip oluyordu. Juventus’un lider çıktığı grupta United ikinci oldu. Valencia topladığı 8 puana rağmen ancak üçüncü olabildi. Tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele eden İsviçre temsilcisi Young Boys ise 4 puanla grup sonuncusu oldu.
[Hasan Cücük] 14.12.2018 [TR724]
A Grubu’nda lider Borussia Dortmund, ikinci Atletico Madrid oldu. Her iki takım geçen yıl gruplarında üçüncü olarak UEFA Avrupa Ligi’ne devam etmişlerdi. Uzun bir aradan sonra gruptan çıkan Atletico Madrid, UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanarak taraftarının gönlünü almıştı. Dortmund 10 gol atıp, kalesinde 2 gol gördü. Alman ekibi Bundesliga’da bu sezon gösterdiği başarıyı Avrupa’ya taşımayı başardı. Grubun sonuncusu ise geçen yıl olduğu gibi bu yılda Monaco oldu. Ligue 1’de düşme hattında olan Monaco, Avrupa defterini de kapatmış oldu.
B Grubu’nda kuralar çekilirken mutlak favori olarak Barcelona gösterilmişti. Katalan ekibi beklentileri boşa çıkarmadı. İkincilik için Tottenham, İnter ve PSV’nin eşit şansları vardı. PSV’nin erken havlu attığı yarışta ikincilik mücadelesi son dakikaya kadar devam etti. Averajla rakibini geride bırakan Tottenhan adını son 16 turuna yazdırırken, İnter’e UEFA Avrupa Ligi yolu düştü. İngiliz futbolunun son yıllardaki yükselen değeri Tottenham gruptan çıktı ama 9 gol atıp kalesinde 10 gol görmesi ilerisi için umut vermedi.
C Grubu için her ne kadar ‘ölüm grubu’ yorumu yapılsa da ilk iki için PSG ve Liverpool’a şans veriliyordu. PSG, Neymar, Cavani, Mbappe ve Di Maria gibi yıldızları, Liverpool ise Klopp yönetminde geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde finale kalarak gücünü göstermişti. PSG’nin 11 puanla lider çıktığı grupta, takımların deplasmandaki başarısız perfoamansı dikkat çekti. Özellikle Liverpool 3 deplasman maçını da kaybederek, kulüp tarihinin en kötü performanslarından birini gösterdi. Napoli ile aynı puanı toplayan Liverpool, averajla adını ikinci tura yazdırdı. 28 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi’ne katılan Kızılyıldız ise grubun sonuncusu oldu.
D Grubu bizi yakından ilgilendiriyordu. Temsilcimiz Galatasaray’ın yer aldığı gruptan FC Porto lider, Schalke 04 ise ikinci olarak çıktı. FC Porto 16, Schalke 11 puan toplarken, Galatasaray 4 ve Rus temsilcisi Dinamo Moskova 3 puan topladı. Grupta yer alan 3 şampiyondan ikisi elendi. FC Porto 16 puanı 15 golle toplarken, Schalke 04 kalesinde 4 gol görerek, grubun en az gol yiyen takımı oldu.
E Grubu’nda favorinin adı Bayern Münih olurken, ikincilik için ibre Benfica’dan yanaydı. Ancak maçlar tamamlandığında Bayern Münih’in favori gösterenleri yanıltmayıp lider olurken, ikinci sırada sürpriz bir ekip vardı. Bu takım Ajax’tı. Bir zamanların Avrupa futbolunun önde gelen kulübü olan Ajax tam 13 yıl aradan sonra gruptan çıkma başarısını gösterdi. Benfica 7 puanla yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam ederken, AEK Atina bu sezon grup maçlarında puan alamayan tek takım olarak evine döndü.
F Grubu’nda Manchester City, grubun mutlak favorisiydi. Ancak ilk maçında hem de sahasında Lyon’a yenilmesi bu yılın en şaşırtan skorlarından biri oldu. Pep Guardiola’nın alebeleri ilerleyen maçlarda kendini toplarlayıp grubu lider bitirmeyi başardı. City, iki maçtada Lyon’u yenme başarısını göstemedi. City galibiyetinin moraliyle gruplara başlayan Lyon, topladığı 8 puanla grubun ikincisi oldu. Shakthar Donets’in 6 puanla üçüncü olduğu grupta son sırada Alman temsilcisi Hoffenheim yer buldu.
G Grubu’nda son 3 yılın Şampiyonlar Ligi kupasının sahibi Real Madrid’in varlığı favorinin kim olduğunu gösteriyordu. Ancak teknik adam değişikliği ve bu sezon ligde gösterdiği istikrarsızlık Real Madrid taraftarını endişelendiriyordu. Neyseki sürprize izin vermedi. Gruptan 12 puanla Real Madrid lider çıkarken, yedek ağırlıklı çıktığı son maçta sahasında CSKA Moskova’ya 3-0 yenilmesi Avrupa kupalarında aldığı en apır iç saha hezimeti oldu. Cengiz Ünder’li Roma ikinci olurken, 7 puanlı iki takımdan Viktoria Plzen’a UEFA Avrupa Ligi yolları, CSKA’ya Moskova’ya dönmek düştü.
H Grubu’nda Manchester United ve Juventus’un favori liği kadar Cristiano Ronaldo’nun eski takımına karşı ortaya koyacağı performans merak ediliyordu. Ligde zirveden uzaklaşan Manchester United için Devler Ligi ayrı bir öneme sahip oluyordu. Juventus’un lider çıktığı grupta United ikinci oldu. Valencia topladığı 8 puana rağmen ancak üçüncü olabildi. Tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi gruplarında mücadele eden İsviçre temsilcisi Young Boys ise 4 puanla grup sonuncusu oldu.
[Hasan Cücük] 14.12.2018 [TR724]
İngiliz Mahkemesi dedi ki: Türkiye’de suçlar geriye yürütülüyor (Akın İpek Kararı-1) [Aziz Kamil Can]
Hukukun gelişim sürecinde evrensel kabul edilen en önemli ilkelerden birisi “suç ve cezada aleyhe geriye yürümezlik” ilkesidir.
En zorba devletler bile bu ilkeyi çiğnememeye özen gösterirler. Fakat maalesef Türkiye, bu ilkeyi çiğneyen zorba bir devlet olarak tarihin karanlık sayfaları arasında çoktan yerini almış bulunmaktadır.
Son yıllarda akıl, vicdan ve hukuk ile örtüşmeyecek biçimde yüzbinlerce insan ile ilgili suçlamalar geçmişe yürütülerek, keyfi biçimde bu insanlar cezalandırılmaktadırlar.
Neyse ki bu durum uluslararası kuruluş ve mahkemelerin gözünden kaçmıyor. Birçok insan hakları dernekleri, uluslararası kurumlar ve mahkemeler bu hukuksuzluğa açıkça işaret ederek, suçlanan kişilerin beraatlarını istemekte ve adeta Türkiye’yi bu ve diğer birçok evrensel hukuk ilkeleri altında mahkûm etmektedirler.
Birleşmiş Milletler birimleri, hükümetin suçları geriye yürütmek suretiyle insanların mağduriyetine sebebiyet vererek suç işlediğini belirten kararlar vermektedir.
Kısa bir süre önce bu yöndeki ilginç bir karar da İngiliz mahkemesi tarafından açıklandı.
İngiltere Westmınster Sulh Ceza Mahkemesi, Talip Büyük, Ali Çelik ve Hamdi Akın İpek’in Türkiye’ye iade edilmesi ile ilgili yürüttüğü davada, Hükümetin iade gerektiren suçların işlendiğine dair hiçbir kanıt gösteremediğini belirterek, davalıları yargılama sürecinde tahliye etmiş ve 28 Kasım 2018 tarihinde de nihai kararını vererek, yöneltilen suçlamalardan beraatlarına ve iade talebinin reddine karar vermiştir.
Bildiğiniz gibi Adalet Bakanlığı, Türk Ceza Kanunu ve özel ceza yasalarında ne kadar suç türü varsa, bu suçların (darbe, örgüt kurma, casusluk, kumpas-gerçi böyle bir suç da yok ama hükümet yazdı ise vardır demektir- sahtecilik, kara para aklamak, dolandırıcılık, yalan beyan, şantaj, telefon dinlemek, özel veri toplamak, vd.) sanıklarca işlendiğini iddia etmek suretiyle, İngiltere’den iade talebinde bulunmuştu.
Bakanlık ayrıca verdiği 87 sayfalık talep dilekçesinde, davalılar hakkındaki taleplerinin politik hedef gütmediğini, her bir davalıya AİHS 3. madde ile uyumlu hapishane koşulları sağlanacağını, 6. maddeye uygun olarak adil yargılanacaklarını ve hiçbirinin önyargı veya ayrımcılığa maruz kalmayacağını beyan etmişti.
Bu kadar ciddi suçlamalar karşısında normal bir ülkeden, elle tutulur, hukuken yeterli bir delil ibrazının beklenilmesi doğaldır. Hele ki bu talep, Avrupa Konseyi üyesi bir ülke tarafından, resmi olarak İngiltere gibi bir ülkeye yöneltilmişse! Ancak karar içeriğinden böyle bir delil sunumunun sağlanamadığını ve hatta karardan sonra mahkemeyi yanıltmaya yönelik sahte bir belgenin bile ibraz edildiğini anlıyoruz.
Mahkeme hâkimi, yargılama sırasında iddia edilen tüm suçlamalar için Bakanlık yetkililerini ve bunun karşısında davalıların savunmasını dinlemiş ve gerekçeli kararın “mevcut taleplerle ilgili olgusal ayrıntılar” başlığı altında öncelikle şu tespitte bulunmuştur:
“Türkiye, bu üç davalının FETÖ örgütü üst düzey yöneticileri olduklarını ve buna bağlı olarak Haziran 2016’ya kadar Hareket içinde nezaretleri altındakilere ‘FETÖ’ amaçlarına ulaşmak için belli suçları işlemeleri talimatı verdiklerini, …dolayısıyla … işlenen ya da teşebbüs edilen suçlar için ‘örgüt çerçevesi içinde’ sorumlu tutulmaları gerektiğini iddia etmektedir.
16 Haziran 2016’da Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi FETÖ’nün illegal Silahlı Terör Örgütü kabul edilmesi gerektiğine karar vermiştir. Temmuz 2016’da yüzlerce Türk vatandaşının öldüğü ve binlercesinin yaralandığı başarısız bir darbe olduğu belirtilmiştir. Söz konusu Temmuz 2016 olayları bu mahkemeye sunulan taleplerde bu davalıların önüne konulmamıştır.”
İngiliz Mahkemesi, burada sanıklar için bir suç tarihi belirleme çabası içerisine girmiştir. Darbe olaylarına ilişkin sanıkların bağlantılarını ortaya koyan bir kanıtın Hükümetçe mahkeme önüne konulmadığını tespit etmiştir.
Öte yandan her ne kadar bu Hareketin devletin resmi ve yetkili makamlarınca “silahlı bir terör örgütü” olduğu ilk kez zikredilmiş ve kamuoyunda duyulmuş ise de, ilk derece mahkemesinin kararının kesinleşmesi Temmuz 2017 tarihine aittir.
Ayrıca 16 Haziran 2016 tarihine kadar, harekete ait olduğu iddia edilen kurumların (banka, kolej, dernek, sendika vb) birçoğu, bu tarihten 2-3 ay sonrasına kadar devletin resmi izni ve denetimi ile varlığını devam ettirmiştir.
Dolayısıyla İngiliz Mahkemesi önüne “suç delili” olarak davalıların en azından bu tarihten sonraki faaliyetleri ortaya konulmalıydı. Ancak hem Türkiye’de devam eden yargılamalardan hem de mahkemelerce “suç” kabul edilen unsurlardan böyle olmadığını, sınırsız şekilde geçmişe doğru gidilebildiğini görmekteyiz.
Mahkeme hâkimi, olaya ilişkin olarak tanık beyanlarına da başvurmuştur. Örneğin savunma tanığı olarak dinlenen Prof. Sir Jeffrey Jowell’in özgeçmişi hakkında şu bilgiler kayda geçirilmiştir: “Venedik Komisyonu eski üyesi, Hukukun Egemenliği için Bingham Centre eski başkanı, Ocak 2015’te hazırlanan ve Temmuz 2015’te yayınlanan Türkiye’de Hukukun Üstünlüğü ile ilgili kapsamlı Rapor’un çok seçkin yazarlarından biri olan Prof. Jowell, University College London’da Hukuk Profesörüdür. 2001’de İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Egemenliği’ne hizmetlerinden ötürü kendisine Şövalye nişanı verilmiştir.”
Mahkeme, kararın gerekçesinde tanık beyanlarına istinaden şu tespitlerde bulunmuştur:
“Prof. Jowell Türkiye’de Aralık 2013 ve sonrasında meydana gelen, bu mahkemenin göz önüne alması gereken konularla ilgili olan, önemli olaylar dizini anlatmıştır. Prof. Jowell, zarar verici rüşvet suçlamalarının başlayacağı korkusuyla Türk hükümetinin, bu aramaların devlet içinde ‘paralel yapı’ olarak adlandırılan Fethullah Gülen’in taraftarları tarafından ‘adli bir darbe’nin bir parçası olarak yapıldığını öne sürdüğünü söylemektedir. Sayın Erdoğan, FETÖ Hareketini bir terör örgütü olarak ilan etmiş ve bütün üyelerini bulup ‘mahvedeceğini’ söylemiştir. Sonrasında Türkiye’de adli uygulamaların bazı yönlerine acilen önemli değişiklikler getirildi.
Prof. Jowell’a göre, bu gelişmelerin ardından Türk yetkililer tarafından olağandışı baskılar başlatıldı. O günden bu yana yaklaşık 40,000 polis, devlet memuru, hakim ve savcı Gülen hareketine sözde destekleri ve/veya bağlantıları olduğu gerekçesi ile ya görevlerinden alındı ya da görev yerleri değiştirildi. Prof. Jowell, önde gelen bir Türk anayasa hukukçusunun, hükümetin bu adımlarının genel olarak ‘yolsuzluk suçlamalarını örtbas etmek için devam eden adli soruşturmaya müdahale çabası’ şeklinde değerlendirdiğini ifade etti. Kanımca, Prof. Jowell yakın zamanda Türkiye’ye gitmemiş olmasına rağmen güvenilir ve ikna edici bir tanık. Oldukça detaylı bir araştırma yaptığı konusunda tatmin oldum ve Prof Jowell’ın belirttiği gibi; Türk Hükümeti’nin yaptığı bu talebin,
– Siyasi nedenlere dayanan bir talep olduğu konusunda somut delil bulunduğu,
– Davalıların siyasi görüşleri nedeniyle çok olumsuz cezaevi şartlarına maruz kalma ihtimalinin kuvvetli risk taşıdığı,
– Davalıların Türkiye’ye iade edilmeleri halinde gözaltında önyargılı/ayrımcı muameleye maruz kalacağı konularında ikna oldum.”
Tanık anlatımları, hükümetin iddiaları, sanık savunmaları ve mahkeme gerekçesi incelendiğinde;
Yöneltilen tüm suçlamaların, darbe teşebbüsü öncesi hükümet izin ve ruhsatına tabi legal faaliyetlere yönelik olduğu ve darbe girişimden sonra hükümetin çıkardığı yasalar ve keyfi idari uygulamalar ile geçmişteki bu hukuki eylemleri suç olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır.
Nitekim İngiliz mahkemesi de tıpkı BM, AK ve İHD organları gibi bu kanaate vararak, geçmişte suç olmayan (ve aslında halen de suç olmayan) eylemlerden sanıkların sorumlu tutulmasının kabul edilemeyeceğini ve üstelik iddialar ile ilgili olarak ikna edici kanıtların da gösterilmediğini, Temmuz 2016 olaylarının, mahkemeye sunulan taleplerde davalıların önüne konulamadığını belirtmiştir.
Mahkeme, Prof. Jowell’in; sanıkların, iadelerinin akabinde kötü muamele görecekleri, adil yargılanamayacakları, Türkiye’de hukukun üstünlüğünün mevcut durumdaki olumsuzluğu yönündeki görüşlerine katılmıştır. Mahkeme, Gülen Hareketinin üst sıralarını oluşturduğu söylenen kişilere karşı Türkiye’de düşmanca bir atmosfer olduğunu da kabul etmiştir.
Mahkemenin işaret ettiği çok önemli diğer bir husus ise, Türkiye’deki ceza yargılamalarının adil olduğuna ilişkin verilmiş herhangi bir örnek karar bulunmadığıdır.
Bu arada Adalet Bakanı’nın, “Hiçbir ülke, FETÖ’yü terör örgütü kabul edip iade talebimizi olumlu karşılamadı.” demesi de hukuksuzluğun açık itirafıdır. Bu da şunu gösteriyor ki, Türkiye’de iktidar ve uzantıları oluşturdukları sahte darbe girişiminden Cemaati sorumlu tutsa da, o kadar sahte belge, rüşvet ve baskılara rağmen dünyada kimse buna inanmıyor.
Kısaca bu karar ile bir kere daha ortaya çıktı ki, Türkiye’de keyfi suçlamalarla insanlara zulüm yapılmaktadır. Gülen’in iadesi için ABD’ye gönderilen dosyalarda, İpek ve diğerlerinin iadesi için İngiltere’ye gönderilen belgelerde, BM, İHD ve AK kurumları nezdindeki dosya ve raporlarda yapılan savunmalarda Hükümetin haklılığını ortaya koyan tek bir örnek bile yok. İngiliz Mahkemesi de buna dikkat çekmiştir. Bakalım uluslararası alanda ülkeyi daha ne kadar rezil edip kendi yolsuz ve hukuksuz ömürlerini uzatacaklardır.
Gelecek yazımızda, bu davaya konulan Adalet Bakanlığının sahte belgesini ele alacağız.
[Aziz Kamil Can] 14.12.2018 [TR724]
En zorba devletler bile bu ilkeyi çiğnememeye özen gösterirler. Fakat maalesef Türkiye, bu ilkeyi çiğneyen zorba bir devlet olarak tarihin karanlık sayfaları arasında çoktan yerini almış bulunmaktadır.
Son yıllarda akıl, vicdan ve hukuk ile örtüşmeyecek biçimde yüzbinlerce insan ile ilgili suçlamalar geçmişe yürütülerek, keyfi biçimde bu insanlar cezalandırılmaktadırlar.
Neyse ki bu durum uluslararası kuruluş ve mahkemelerin gözünden kaçmıyor. Birçok insan hakları dernekleri, uluslararası kurumlar ve mahkemeler bu hukuksuzluğa açıkça işaret ederek, suçlanan kişilerin beraatlarını istemekte ve adeta Türkiye’yi bu ve diğer birçok evrensel hukuk ilkeleri altında mahkûm etmektedirler.
Birleşmiş Milletler birimleri, hükümetin suçları geriye yürütmek suretiyle insanların mağduriyetine sebebiyet vererek suç işlediğini belirten kararlar vermektedir.
Kısa bir süre önce bu yöndeki ilginç bir karar da İngiliz mahkemesi tarafından açıklandı.
İngiltere Westmınster Sulh Ceza Mahkemesi, Talip Büyük, Ali Çelik ve Hamdi Akın İpek’in Türkiye’ye iade edilmesi ile ilgili yürüttüğü davada, Hükümetin iade gerektiren suçların işlendiğine dair hiçbir kanıt gösteremediğini belirterek, davalıları yargılama sürecinde tahliye etmiş ve 28 Kasım 2018 tarihinde de nihai kararını vererek, yöneltilen suçlamalardan beraatlarına ve iade talebinin reddine karar vermiştir.
Bildiğiniz gibi Adalet Bakanlığı, Türk Ceza Kanunu ve özel ceza yasalarında ne kadar suç türü varsa, bu suçların (darbe, örgüt kurma, casusluk, kumpas-gerçi böyle bir suç da yok ama hükümet yazdı ise vardır demektir- sahtecilik, kara para aklamak, dolandırıcılık, yalan beyan, şantaj, telefon dinlemek, özel veri toplamak, vd.) sanıklarca işlendiğini iddia etmek suretiyle, İngiltere’den iade talebinde bulunmuştu.
Bakanlık ayrıca verdiği 87 sayfalık talep dilekçesinde, davalılar hakkındaki taleplerinin politik hedef gütmediğini, her bir davalıya AİHS 3. madde ile uyumlu hapishane koşulları sağlanacağını, 6. maddeye uygun olarak adil yargılanacaklarını ve hiçbirinin önyargı veya ayrımcılığa maruz kalmayacağını beyan etmişti.
Bu kadar ciddi suçlamalar karşısında normal bir ülkeden, elle tutulur, hukuken yeterli bir delil ibrazının beklenilmesi doğaldır. Hele ki bu talep, Avrupa Konseyi üyesi bir ülke tarafından, resmi olarak İngiltere gibi bir ülkeye yöneltilmişse! Ancak karar içeriğinden böyle bir delil sunumunun sağlanamadığını ve hatta karardan sonra mahkemeyi yanıltmaya yönelik sahte bir belgenin bile ibraz edildiğini anlıyoruz.
Mahkeme hâkimi, yargılama sırasında iddia edilen tüm suçlamalar için Bakanlık yetkililerini ve bunun karşısında davalıların savunmasını dinlemiş ve gerekçeli kararın “mevcut taleplerle ilgili olgusal ayrıntılar” başlığı altında öncelikle şu tespitte bulunmuştur:
“Türkiye, bu üç davalının FETÖ örgütü üst düzey yöneticileri olduklarını ve buna bağlı olarak Haziran 2016’ya kadar Hareket içinde nezaretleri altındakilere ‘FETÖ’ amaçlarına ulaşmak için belli suçları işlemeleri talimatı verdiklerini, …dolayısıyla … işlenen ya da teşebbüs edilen suçlar için ‘örgüt çerçevesi içinde’ sorumlu tutulmaları gerektiğini iddia etmektedir.
16 Haziran 2016’da Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi FETÖ’nün illegal Silahlı Terör Örgütü kabul edilmesi gerektiğine karar vermiştir. Temmuz 2016’da yüzlerce Türk vatandaşının öldüğü ve binlercesinin yaralandığı başarısız bir darbe olduğu belirtilmiştir. Söz konusu Temmuz 2016 olayları bu mahkemeye sunulan taleplerde bu davalıların önüne konulmamıştır.”
İngiliz Mahkemesi, burada sanıklar için bir suç tarihi belirleme çabası içerisine girmiştir. Darbe olaylarına ilişkin sanıkların bağlantılarını ortaya koyan bir kanıtın Hükümetçe mahkeme önüne konulmadığını tespit etmiştir.
Öte yandan her ne kadar bu Hareketin devletin resmi ve yetkili makamlarınca “silahlı bir terör örgütü” olduğu ilk kez zikredilmiş ve kamuoyunda duyulmuş ise de, ilk derece mahkemesinin kararının kesinleşmesi Temmuz 2017 tarihine aittir.
Ayrıca 16 Haziran 2016 tarihine kadar, harekete ait olduğu iddia edilen kurumların (banka, kolej, dernek, sendika vb) birçoğu, bu tarihten 2-3 ay sonrasına kadar devletin resmi izni ve denetimi ile varlığını devam ettirmiştir.
Dolayısıyla İngiliz Mahkemesi önüne “suç delili” olarak davalıların en azından bu tarihten sonraki faaliyetleri ortaya konulmalıydı. Ancak hem Türkiye’de devam eden yargılamalardan hem de mahkemelerce “suç” kabul edilen unsurlardan böyle olmadığını, sınırsız şekilde geçmişe doğru gidilebildiğini görmekteyiz.
Mahkeme hâkimi, olaya ilişkin olarak tanık beyanlarına da başvurmuştur. Örneğin savunma tanığı olarak dinlenen Prof. Sir Jeffrey Jowell’in özgeçmişi hakkında şu bilgiler kayda geçirilmiştir: “Venedik Komisyonu eski üyesi, Hukukun Egemenliği için Bingham Centre eski başkanı, Ocak 2015’te hazırlanan ve Temmuz 2015’te yayınlanan Türkiye’de Hukukun Üstünlüğü ile ilgili kapsamlı Rapor’un çok seçkin yazarlarından biri olan Prof. Jowell, University College London’da Hukuk Profesörüdür. 2001’de İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Egemenliği’ne hizmetlerinden ötürü kendisine Şövalye nişanı verilmiştir.”
Mahkeme, kararın gerekçesinde tanık beyanlarına istinaden şu tespitlerde bulunmuştur:
“Prof. Jowell Türkiye’de Aralık 2013 ve sonrasında meydana gelen, bu mahkemenin göz önüne alması gereken konularla ilgili olan, önemli olaylar dizini anlatmıştır. Prof. Jowell, zarar verici rüşvet suçlamalarının başlayacağı korkusuyla Türk hükümetinin, bu aramaların devlet içinde ‘paralel yapı’ olarak adlandırılan Fethullah Gülen’in taraftarları tarafından ‘adli bir darbe’nin bir parçası olarak yapıldığını öne sürdüğünü söylemektedir. Sayın Erdoğan, FETÖ Hareketini bir terör örgütü olarak ilan etmiş ve bütün üyelerini bulup ‘mahvedeceğini’ söylemiştir. Sonrasında Türkiye’de adli uygulamaların bazı yönlerine acilen önemli değişiklikler getirildi.
Prof. Jowell’a göre, bu gelişmelerin ardından Türk yetkililer tarafından olağandışı baskılar başlatıldı. O günden bu yana yaklaşık 40,000 polis, devlet memuru, hakim ve savcı Gülen hareketine sözde destekleri ve/veya bağlantıları olduğu gerekçesi ile ya görevlerinden alındı ya da görev yerleri değiştirildi. Prof. Jowell, önde gelen bir Türk anayasa hukukçusunun, hükümetin bu adımlarının genel olarak ‘yolsuzluk suçlamalarını örtbas etmek için devam eden adli soruşturmaya müdahale çabası’ şeklinde değerlendirdiğini ifade etti. Kanımca, Prof. Jowell yakın zamanda Türkiye’ye gitmemiş olmasına rağmen güvenilir ve ikna edici bir tanık. Oldukça detaylı bir araştırma yaptığı konusunda tatmin oldum ve Prof Jowell’ın belirttiği gibi; Türk Hükümeti’nin yaptığı bu talebin,
– Siyasi nedenlere dayanan bir talep olduğu konusunda somut delil bulunduğu,
– Davalıların siyasi görüşleri nedeniyle çok olumsuz cezaevi şartlarına maruz kalma ihtimalinin kuvvetli risk taşıdığı,
– Davalıların Türkiye’ye iade edilmeleri halinde gözaltında önyargılı/ayrımcı muameleye maruz kalacağı konularında ikna oldum.”
Tanık anlatımları, hükümetin iddiaları, sanık savunmaları ve mahkeme gerekçesi incelendiğinde;
Yöneltilen tüm suçlamaların, darbe teşebbüsü öncesi hükümet izin ve ruhsatına tabi legal faaliyetlere yönelik olduğu ve darbe girişimden sonra hükümetin çıkardığı yasalar ve keyfi idari uygulamalar ile geçmişteki bu hukuki eylemleri suç olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır.
Nitekim İngiliz mahkemesi de tıpkı BM, AK ve İHD organları gibi bu kanaate vararak, geçmişte suç olmayan (ve aslında halen de suç olmayan) eylemlerden sanıkların sorumlu tutulmasının kabul edilemeyeceğini ve üstelik iddialar ile ilgili olarak ikna edici kanıtların da gösterilmediğini, Temmuz 2016 olaylarının, mahkemeye sunulan taleplerde davalıların önüne konulamadığını belirtmiştir.
Mahkeme, Prof. Jowell’in; sanıkların, iadelerinin akabinde kötü muamele görecekleri, adil yargılanamayacakları, Türkiye’de hukukun üstünlüğünün mevcut durumdaki olumsuzluğu yönündeki görüşlerine katılmıştır. Mahkeme, Gülen Hareketinin üst sıralarını oluşturduğu söylenen kişilere karşı Türkiye’de düşmanca bir atmosfer olduğunu da kabul etmiştir.
Mahkemenin işaret ettiği çok önemli diğer bir husus ise, Türkiye’deki ceza yargılamalarının adil olduğuna ilişkin verilmiş herhangi bir örnek karar bulunmadığıdır.
Bu arada Adalet Bakanı’nın, “Hiçbir ülke, FETÖ’yü terör örgütü kabul edip iade talebimizi olumlu karşılamadı.” demesi de hukuksuzluğun açık itirafıdır. Bu da şunu gösteriyor ki, Türkiye’de iktidar ve uzantıları oluşturdukları sahte darbe girişiminden Cemaati sorumlu tutsa da, o kadar sahte belge, rüşvet ve baskılara rağmen dünyada kimse buna inanmıyor.
Kısaca bu karar ile bir kere daha ortaya çıktı ki, Türkiye’de keyfi suçlamalarla insanlara zulüm yapılmaktadır. Gülen’in iadesi için ABD’ye gönderilen dosyalarda, İpek ve diğerlerinin iadesi için İngiltere’ye gönderilen belgelerde, BM, İHD ve AK kurumları nezdindeki dosya ve raporlarda yapılan savunmalarda Hükümetin haklılığını ortaya koyan tek bir örnek bile yok. İngiliz Mahkemesi de buna dikkat çekmiştir. Bakalım uluslararası alanda ülkeyi daha ne kadar rezil edip kendi yolsuz ve hukuksuz ömürlerini uzatacaklardır.
Gelecek yazımızda, bu davaya konulan Adalet Bakanlığının sahte belgesini ele alacağız.
[Aziz Kamil Can] 14.12.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)