Türkiye, Venezuela olur mu? [Turhan Bozkurt]

Türkiye, Venezuela olur mu? Bu soruya cevap vermeden önce Venezuela hakkında bilgilerimizi tazeleyelim.

Dünyanın en zengin petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen 2014’ten bu yana bir ekonomik krizden diğerine savrulan Güney Amerika ülkesi Venezuela dünyanın en yüksek enflasyonu ile boğuşuyor.

Enflasyonun bazı aylarda yüzde 1,5 milyona kadar tırmandığı için bir kilo et alabilmek için 10 milyon Venezuela Bolivarı ödemek gerekiyor. 

66,6 AYLIK MAAŞLA BİR KİLO ET ALINABİLİYOR

Asgari ücretin 2020 yılında 40 bin bolivardan (2 dolar) 150 bin bolivara (7,7 dolar) çıkarıldığı dikkate alındığında bir kilo kırmızı et alabilmek için 66,6 ay çalışmak gerekiyor.

Hiper enflasyon ülkesinin nüfusu kayıtlarda 32 milyon olarak geçse de açlık ve sefaletten kaçan yüz binlerce kişi son bir umutla komşu ülkeler Brezilya’ya akın ediyor.

4 ARALIK 2018: AKP lideri Erdoğan (solda), Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile başşehir Caracas'ta bulunan Devlet Başkanlığı Sarayı'nda görüştü. Türkiye aynı yıl Venezuela'dan 1 milyar dolar tutarında altın ithal etmişti.

İdeolojisini “Bolivarcılık, demokratik sosyalizm ve Marksizm” diye özetleyen rejim Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) genel başkanı Hugo Chavez’in 2013’te kanserden hayatını kaybetmesinin akabinde “Chavez’in sağ kolu” diye nitelenen Nicolas Maduro ile yoluna devam ediyor.

OTOBÜS ŞOFÖRÜ MADURO ARTIK DEVLET BAŞKANI

Belediye otobüs şoförlüğü yaparken bir gün Venezuela’nın başına geçeceğini ne kadar hayâl ettiği bilinmese de Maduro iktidara geldiği günden beri selefi Chavez döneminin otoriter eğilimini daha da sertleştirdi.

Krizi örtbas etmek için medya ve sermaye üzerindeki tazyiki artıran Chavez’in tarz-ı idaresi yıllardır süre gelen, giderek derin bir toplumsal ve insani krize dönüşen ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklara çare olmadı.

Bilakis petrol denizi üzerinde yüzen bir ekonomi sefaletin timsali hâline geldi.

Ford ve Good Year gibi dünya devleri ülkeyi terk ederken, Venezuela 8 yıldır resesyonda (ekonomik durgunluk).

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) mali müeyyideleri kalkmadıkça Latin Amerika ülkesinin belini doğrultması mümkün görünmüyor.

BİR DÖNEMİN PARLAYAN YILDIZIYDI

Oysa Venezuela 1960'lı-70'li senelerde Latin Amerika'nın en zengin ülkelerinden biriydi. Fert başına milli gelir İspanya, İsrail ve Yunanistan'dan, işçi, ücretleri ise diğer Latin Amerika ülkelerindeki ücretlerden daha yüksekti.

Venezuela'da iki yıldır eski para birimi "Güçlü Bolivar" yerine, 5 sıfır atılmış "Egemen Bolivar" tedavülde. Paradan 5 sıfır atılmasına rağmen enflasyonun sebep olduğu sayı patlaması çuvala sığmıyor.

2 kilogram 400 gram ağırlığındaki bir tavuk başşehir Caracas'ta 14 milyon bolivara satılılıyor. Tavuğu almak için harcanan toplam paranın maddi ağırlığı da neredeyse tavuk kadar.

Venezuela'da bir kilo kırmızı et 9-10 milyon bolivar.

Türkiye her ne kadar Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın ucube başkanlık sisteminin ikinci yılında krizle boğuşsa da Venezuela olmaz.

Zira Türkiye ekonomik büyüklük olarak Venezuela’yı geride bırakmış ve neredeyse 40 yıldır dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında bulunmayı başarmış dinamik bir ekonomidir.

TÜRKİYE GÜNDEN GÜNE ERİYOR

Türkiye'nin petrol ve doğalgazı olmadığı hâlde Turgut Özal döneminde Batı ile entegre bir iktisadi modelin benimsenmesi, yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve Avrupa Birliği perspektifi sayesinde 2013 yılına gelindiğinde millî gelir (GSYH) 950 milyar dolara yükselmişti.

Ancak o tarihten bu yana demokrasi ve hukuk erozyonuna paralel ekonomik çöküş de hızlandı. 2019 yılı sonunda millî gelir 706 milyar dolara indi.

Bilvesile tekrar altını çizeyim: Devletler şirketler ya da şahıslar gibi batmaz. Sadece borcu artar, faiz ödemelerinin bütçeden aldığı pay katlanır, eğitim ve sağlık yatırımlarına harcanacak milyarlarca lira, para kazanan kesimlere aktarılır.

Ancak gelir pastası küçüldükçe herkesin cebindeki para azalır, alım gücü zayıflar. Türkiye’de olan tam da budur.

Fert başına gelir de 12 bin 408 dolardan 9 bin dolara kadar geriledi ki Koronavirüs salgını ile yeniden nükseden ekonomik kriz yılında (2020) söz konusu gelir daha da gerileyecek.

Geliri her geçen yıl azalan, dış borcu 450 milyar dolara yaklaşan, Merkez Bankası’nda muhafaza edilen kefen parasına kadar harcamış bir iktidarın elinde bile Türkiye, Venezuela olmaz.

İki ülke arasındaki iktisadi ve içtimai dinamikler çok farklı.

YARDIMLAŞMA KRİZDE CAN SİMİDİ OLUYOR

Zira içtimai, kültürel ve İslamîyet’in tanzim ettiği manevi değerler iktidarlar için hep can simidi oldu. 2001 krizinde bir gecede on binlerce bankacı işsiz kalmıştı. İşsiz kalanların imdadına yine aileleri yetişmişti.

“Yardımlaşma ve paylaşma”, bir başka ifade ile ekmeğini ortadan ikiye bölüp verme fedakârlığı insanların kriz dönemlerinde ayakta kalmasını sağlıyor.

Her ne kadar tahrif edilen tarafları olsa da geleneksel geniş aile modeli, kâğıt üzerinde “sosyal” olan ve krizin müsebbibi devlet idarecilerinin ihmal ve kusurlarını telafi edecek kadar tesirli bir reçete.

Uzağa gitmeye lüzum yok.

Kurban Bayramı’na sayılı günler kaldı. Yine imkânı olanlar büyükbaş hisse veya küçükbaş kurbanlık için kenara ayırdığı paralarla nice yoksul ve yardıma muhtaç hâneye el uzatacak.

Hayırsveverlik “terör örgütü üyeliği” sayılsa da insanlar bir yolunu bulup yine muhtaçların imdadına yetişecek.

RAMAZAN DA KURBAN DA BİR VESİLE

Et fiyatlarının cep yaktığı bir dönemde Kurban Bayramı kırmızı etin tadını unutmuş milyonlarca kişinin göz hakkının ifasına da vesile oluyor.

AKP iktidarının Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile sivil ölüme terk ettiği 1 milyona yakın insan, Ramazan’da fıtır sadakası ve zekâtlarla, Kurban Bayramı’nda taksim edilen kurban etleri ile el uzatılıyor.

Özel sektörde bile çalışmasını dahi müsaade edilmeyen KHK mağdurlarına ailelerinin ve kara gün dostlarının vefası olmasaydı Türkiye’nin mevcut krizi daha şiddetli sarsıntılara dönüşebilirdi.

Kurban ve zekât gibi İslamiyet’in tesis ettiği müesseselerin siyasetçiler tarafından istismar edildiği bir vakıa olarak karşımızda dursa da özü itibarıyla mahzun bir gönlün elemini dindirmek bütün dünyevi hesapları anlamsız hâle getirecek kadar ulvi bir davranıştır.


ARABA TALİ YOLA SAPTIĞINDA HEDEFİNİ UNUTMA

Gelip geçici hâdiseler değil, ulvi galelerin peşinde koşan insanlar devletlerin ana güzergâhını tayin eder. Araba arada tali yola saptığında toz dumandan görüş bulanıklaşabilir.

O esnada ana güzergâhın işaretleri, değerleri hatırdan çıkarılmaz ve onlara karşı vefa gösterilirse araba er ya da geç çıktığı yola tekrar dönecektir.

TÜRKİYE VENEZUELA OLMAZ, ÇÜNKÜ...

Bu yüzdendir ki Türkiye, Erdoğan gibi sadece kendi akrabalarını ve yandaşlarını ihya etmekten başka bir gayesi kalmamış bir siyasetçiye rağmen Venezuela olmaz.

Venezuela’da olduğu gibi halkın maruz kaldığı sefalet, işsizlik ve ülke dışına göç farklı şiddette olsa da Türkiye’de de devam edecek. 

Diğer taraftan kitleler hâlinde insanların sokaklara dökülüp marketleri yağmalaması vs. gibi taşkınlık noktasına Türkiye’de hiç gelinmeyecek.

Yazılı olmayan gelenekler duvarın o tarafına geçilmesini hep engelledi. Aynı husus bugün de geçerli.

Kurban da 14 asırlık mazisi ile ekonomik krizin tahribatını asgariye indiren mühim bir sosyal sigortadır.

Arka sokaklarda isimsiz hayırseverler herhangi bir beklenti içine girmeden mümkün oldukça daha fazla sayıda muhtaç insana kol/kanat germeye devam edecek.

Varsın birileri hayırseverlikte yarışanların yeşerttiği iklimi dünyalıkları namına sürülecek tarla olarak görsün.

Mefkûre insanı yaşatmaksa gerisi teferruattır.   

[Turhan Bozkurt] 10.5.2020 [Samanyolu Haber]

Namaz Sonrası Tesbihat [Hüseyin Yağmur]

Hüseyin Yağmur’la Dua Köşesi

Sevgili dostlar bu günkü duamız Hz.Ebu Eyyub el-Ensari’den..
Mihmandar-ı Resulullah..
Hz. Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari radıyallahu anh.
Efendimizin akrabalarından..
Hicret sonrası Medine’de yedi ay kadar Efendimizi evinde misafir eden..
Hazırladığı iki kişilik yemek iki yüz kişiye yetecek şekilde evinde bereket mucizesi cereyan eden..
Seksen küsur yaşına rağmen Kostantiniye’yi fethetmek üzere hazırlanan orduya iştirak eden..
Cephede vefatından önce de “bir isteğin var mı” denilince:

"Sizlere vasiyetim olsun: Öldükten sonra cesedimi, burada bırakmayın! Gâzilerin girebildikleri, en uzak yere götürün! Bizans topraklarının, Kostantiniye’ye en yakın noktasına defnedin. Zîrâ Peygamber Efendimiz; “Kostantiniyye’de kalenin yanında salih bir kişi defnolunacaktır" buyurmuştu diyen...

Sekiz asır sonra fetihle birlikte kabri Akşemseddin tarafından keşfen bulunan..
O günden beri İstanbul’un şeref misafiri olarak kabul edilen meşhur sahabi...
İşte bu büyük sahabi Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bir kimse on defa,

“Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr”

“Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir. Mülkünde ortağı yoktur. Mülkünde hükümranlık O’na aittir. Bütünüyle Hamd O’na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter”. derse, Hz. İsmâil aleyhisselâm’ın neslinden dört tane hürriyetini kaybetmiş insanı hürriyetine kavuşturmuş gibi sevap kazanır.” (Buhârî, Daavât 64; Müslim, Zikir 30)

Kaf Suresindeki şu ayetler beş vakit kılınan farz namazları, ilaveten eda edilen sünnetleri ve sonrasında yapılan tesbihatı işaret etmektedir.


“O halde sen onların söylediklerine karşı sabret. Gerek güneşin doğuşundan, gerek batışından önce Rabbine hamd ederek ibadet et! Geceleyin de, secdelerin peşinden de Ona ibadet et!” (Kaf Suresi, 39-40)
Tefsirciler, “secdelerin peşinden yapılan tesbihattan” maksat, farzdan sonra kılınan nafile namazlar ve namazdan sonra yapılan zikir ve tesbihat olabilir demişlerdir.
"Secdelerin peşinden Allah'ı tesbih etme" ifadesinden Mücahid'in Abdullah b. Abbas'tan naklettiği bir görüşe göre, namazdan sonra tesbih çekmektir.

Yine bu manayı teyit eden Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edilen başka bir hadisi şerifde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Her namazdan sonra kim otuz üç defa “sübhânallah", otuz üç defa “elhamdülillâh”, otuz üç defa “Allâhü ekber” der, yüze tamamlamak için de “lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” derse, günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir.” (Müslim, Mesâcid 146)

Ka'b İbnu Ucre (radıyallâhu anh) anlatıyor:

"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Namazın takipçileri (muakkıbât) var. Onları her namazın peşinden söyleyenler -veya yapanlar- cennet ve mükâfaat hususunda hüsrâna uğramazlar. Bunlar otuz üç adet tesbih, otuz üç adet tahmid, otuzdört adet tekbir'dir". [Müslim, Mesâcid 144, (596); Tirmizî Daavât 25, (3409); Nesâî, 91, (3, 75).]

Hadiste geçen "muakkıbât"ın lügat anlamı takipçiler demektir. Bundan kastedilen ise tesbihât'dır. Tesbihler namazın akabinde ve peş peşe söylendiği için böyle isimlendirilmiştir.

Hadiste zikri geçen "tesbih"ten maksad sübhânallah kelimesidir, "tahmid" ile elhamdülillah, "tekbir" ile de Allahu ekber kelimesi kastedilmiştir.

Cenab-ı Allah namazlarını hakkıyla kılmaya ve sonrasında da tesbihatı devamlı yapmaya bizleri muvaffak eylesin..
Amin...

 [Hüseyin Yağmur] 10.5.2020 [Samanyolu Haber]

Darbe ve benzeri söylemler kime hizmet ediyor?-3 [Prof. Dr. Osman Şahin]

Süreçte Tiran ve avenesinin cemaati bölebilmek için ısrarla üzerinde tahşidat yaptıkları konular herkes tarafından bilinmektedir. Hizmet insanları arasındaki bağları koparabilirlerse- bir sonraki adımda da Hocaefendi’den kopararak- bu insanları kendilerine bağlayarak sürü haline getirebileceklerini düşünüyorlardı. Bunda muvaffak olamayınca hepiniz suçlusunuz ve sizler toptan teröristsiniz söylemine geçtiler.

Bu iddialarını destekleyecek herhangi bir durum, bir gerçek ya da deliller söz konusu olmadığından, delil uydurarak üretme, algı ve propaganda yöntemleri ile bunlara toplumu hazırlama ve ikna etme gibi yollara başvurdular.

Daha ortada hiçbir şey yokken “Bana tabi olup itaat etmezseniz, elimdeki hakimleri, savcıları, devlet imkanlarını kullanarak ne yapar eder, sizlerin topunuzu terörist ilan ederim” şeklinde cemaate ve başındaki insana tehditler savuruyorlardı. Kendi pisliklerini örtbas etmek adına her türlü gayr-ı meşrû yollara başvurabileceklerini çok rahat bir şekilde söyleyebiliyorlardı.

Diğer taraftan Ergenekon davalarındaki sanıklar, haklarında açılan davalardan ve mahkumiyetlerden kurtulacaklarına, tekrar eski güçlerine kavuşacaklarına, intikamlarını alabileceklerine ve kendilerine düşman olarak kabul ettiklerinden kurtulabileceklerine dair yapılan planlarını uygulayabileceklerine yüzde yüz emin olduklarından, çok rahat bir şekilde basına “Hepsinden intikam alacağız. Hepsini statlara dolduracağız, çocuklarına varıncaya kadar hepsini aç ve susuz bırakacağız vs…” şeklinde açıklamalarda bulunuyorlardı. Bunu yaparken de en ufak bir tereddüt eseri göstermeden, kesin olarak bunu yapacaklarını söylüyorlardı.

Hükümet cephesindeki söylemler de farklı değildi. Onlar da hizmet mensuplarına hatta çocuklarına varıncaya kadar yapacakları zulümleri haykıra haykıra anlatıyorlardı.

Bu iki cephe ittifak etmişti. Bunlar açısından her şey netti, plan üstüne planlar yapılıyor ve sadece bunun nasıl icra edilebileceğinin çalışmaları yapılıyordu. Söylemeye gerek var mı? Kendi organize ettikleri terör eylemlerini cemaate mal etmeden tutun, hizmet evlerine, kurumlarına silahlar ve terörle ilişkili yayınlar yerleştirmek suretiyle bir terör ve silah örgütü görüntüsü vermeye kadar çeşit çeşit planlar...

Ama bunların hiç birisinde başarılı olamadılar. Bütün yaptıkları oyunlar boşa çıkmıştı. “Allah’ın lütfu” olarak ifade ettikleri bir çakma darbe planını sahneye koyuncaya kadar bir netice alamadılar.
Şer şebekeleri Hizmet’i bitirme adına bütün hazırlıklarını tamamlamış ve bunları uygulamaya karar vermişlerdi…

Her türlü profesyonel destekler kullanılarak bu sahte darbe planlanmıştı. Bu darbenin suçu da cemaate fatura edilecekti. Yıllarca cemaat üzerine yaptıkları çalışmaları, ister Cemaat içerisindeki kendi adamlarını, isterse manipüle edebilecekleri cemaatle ilişkili bazı insanları kullanarak ve bunlar üzerinden bu planlarını destekleyecek birtakım eylemleri sahneye koyarak, kendi organizeleri olan darbe planına cemaati ve cemaat insanlarını bulaştırmak adına her türlü oyun, taktik, usul kullanılarak çakma bir darbe gerçekleştireceklerdi. Bu şekilde darbenin bütün faturası cemaate yıkılacak, ülke ve dünya kamuoyu nezdinde cemaat suçlu hale getirilecek ve böylece cemaati yok etme adına her yaptıkları şey meşru hale gelecekti.

Plan büyüktü ve esbap planında bu planı uygulayabilecek her türlü imkanlara sahiptiler. Kadro, para, devlet gücü, karanlık ağlar ve ilişkiler, medya, siyaset vs... Siyasal İslam üzerinden yapılan toplum mühendisliğiyle halk da zaten bu işe hazır hale getirilmişti. Toplumda var olan ve iyice kökleşmiş bazı hastalıklar da (cehalet, tarafgirlik, taassup, menfaatperestlik, dünyevilik vs…) buna dahil edilince sebepler açısından her şey tamamdı.

Bu plan her halükârda uygulanacaktı, bunun için gerekli bütün sebepler oluşturulmuştu. 15 Temmuz çakma darbesi veya başka bir bahane ile uygulamaya geçilecekti. Eylem planlarına ve mağdur edeceklerinin listelerine varıncaya kadar her şey hazırlanmıştı. Cemaat içerisine de uzanarak gerekli çalışmalar yapılabilmişti. Aslında planlar yeni değildi, uzun yıllar boyu çalışılarak alt yapısı oluşturulmuştu.

Bütün bunlar ile Şualar’da ifade edilen, Üstad Hazretleri ve talebelerinin 1940’lı yıllarda yaşadıkları ne kadar da örtüşüyor: “Kardeşlerim, Gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nispeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaktılar. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.”

Siz ne yaparsanız yapın bu plan sahnelenecekti. Hizmet hareketi içerisinden birilerinin bu işe bulaştırılmasına yani bahanelere ihtiyaçları vardı. Bu hususta da yıllarca Hizmet hareketini çok iyi çalışmışlardı. İnsanların zaaflarını, onları nasıl manipüle edebileceklerini, nasıl oyuna getirebileceklerini, psikolojilerine varıncaya kadar incelemişlerdi.

Zannedilmesin ki, eğer bu hususta kusurlu olan Hizmet’teki bazı insanlar olmasaydı, bu ifritten süreç yaşanmayacaktı. Esbap açısından bundan kurtulmak çaresi yoktu. Aynen Üstad hazretlerinin ifade ettikleri gibi plan çok büyüktü. Toptan bitirmeyi planlamışlardı. Ama Allah (CC) şer şebekelerinin bu planladıklarını rahmeti ve inayetiyle yüzden bire indirdi. O yüzde bire izin vermesinde de birçok hikmetler vardı… Zamanın tefsiriyle anlamaya başladığımız nice hikmetleri...

Bu yüzden Hizmet insanlarının atf-ı cürümlerde bulunmak suretiyle asıl güçlerini kaybetmelerinin ve birbirlerine düşmelerinin bir faydası yoktur. Bu şekilde kendi içinde hesaplaşmalara, parçalanmalara ve birbirlerine düşmeye girmemelidirler. Onlara düşmanlık yapanların arzuladıkları yollara tevessül etmemelidirler. Tam tersine, başlarındaki büyüklerinin defaatle ifade ettikleri gibi daha da bir kenetlenmelidirler. Hocaefendi’nin çok tekrar ettikleri gibi, yaşananlardan ders almak adına yapılması gereken geçmişi sorgulamaları değil geçmişten ibret almalarıdır. Yaşadıkları tecrübelerin ışığı altında tekrar aynı oyunlara düşülmemesi adına tedbirler almalıdırlar.

Dünya kamuoyunda Tiran ve avenesinin bütün imkanlarına rağmen ispatlayamadıkları hususlara sahiplenmek ne kadar anlamsız bir harekettir!..

Hizmet insanlarının bu darbe girişimine bulaştırılanları ortaya çıkarmak, onları ifşa etmek gibi bir derdi olmamalıdır. Bu onların vazifesi değildir. Darbeye bulaşanlar varsa bunları ortaya çıkarmak ve mahkeme etmek devletin vazifesidir. Kaldı ki hükümetin bu süreçte kurduğu darbe komisyonlarını bile lağvedip hükümsüz hale getirdiği ortadadır. Gerçekten darbe tam manasıyla araştırılsa arkasında kendileri çıkacağı için böyle bir yola başvurmak zorunda kalmışlardır. Böyle bir ortamda, Hizmet insanlarının vazifeleriymiş gibi, Tiran ve çevresine malzeme üretmeye katkı sağlayacak şekilde, sözde hakperestlik adına veya cemaatin kendi faydasına gibi söylemlerin arkasına sığınarak kendi içindeki suçluları ortaya çıkarmak çabasına girilmesi ne kadar anlamsızdır.

Eğer yapılacak darbe soruşturmalarında Hizmet suçlu çıkacak olsaydı, o işin sonuna kadar gidecek ve kesinlikle bu fırsatı kaçırmayacaklardı. Ama tam tersine bu işi örtbas edebilmek için her yola başvurmuş ve darbe ile alakalı her şeyin üstünü kapatma yoluna gitmişlerdir. Bütün dünyada onları haklı çıkaracak böyle bir fırsatı neden zayi etmişlerdir dersiniz?!.

Çakma darbenin bütün detaylarına kadar hâkim ve eğer cemaat suçlu olsaydı bunu ortaya çıkarma adına her türlü imkanlara sahip olan mevcut hükümetin ortaya koyamadıkları ve ispat edemedikleri hususlarda, zihinlerde cemaat aleyhine ifhamlar oluşturmaya matuf çabaları ve söylemleri hiçbir şekilde insafla bağdaştırmak mümkün değildir.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 10.5.2020 [Samanyolu Haber]

İlahi Dergah’ın Kapısına Dokunmadır Kurban [Fikret Kaplan]

Kurban, O’nun (cc) kapısının tokmağına dokunmadır…
O kurbana niyet etme bir dokunmadır…
Ücretini hazırlama bir dokunmadır…
Gitme bir dokunmadır…

‘Bu bayram da evde yokuz deyip!’ o mağdurlara kurban götürme…

Ne olursa olsun, hangi engel önüne çıkarsa çıksın yine insanlığa hizmet coşkusuyla kurban isteme, gezip onları dağıtma…
“İyi misiniz, başka bir isteğiniz var mı?” deme…
O bir parça et ile birlikte tebessümü, iyilik duygusunu… hediyeleri, oyuncakları… götürme o tokmağa ayrı bir dokunmadır…

Zilhicce’nin o ilk günlerinde… Arefe ve Bayram gibi mübarek zaman dilimlerinde mazlumlar için daha bir yana yakıla inleyip dua etme Rahmete bir dokunmadır!..

Kement vurulmuş, ellerine-ayaklarına zincir vurulmuş…
Hürriyetleri ellerinden alınmış, çocuklarından ayrılmış, eşlerinden koparılmış mağdurları, mazlumları, mehcûrları…
Mahrumiyet içinde, ma’zûliyet içinde yaşayanları…düşünüp vefanın gereği onların adına birer kurban kesme bugün belki İlahi Dergah’ın kapısının tokmağına en etkili dokunmadır… Onların adına çok güçlü ve etkili bir paratonere başvurmadır…

İnsan vefat etmiş anne babası, yakınları ve büyükleri için dua ve istiğfarda bulunabilir, Kur’an okuyabilir, sadaka verebilir, hac ve umre yapabilir… sevabını onlara bağışlayabilir.
Ama geçmişlerimiz ve özellikle de bu süreç boyunca vefat eden tanıdıklarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz adına kurban kesmek -inşaallah- onların ruhlarını memnun ve mesrur edecektir…

Bütün bunlar, O’nun (cc) kapısının tokmağına dokunmadır… Böyle bir fırsatı neden kaçıralım ki?!!

‘Onlara Adem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti…’ (Mâide Suresi, 27-29)

Kâbil ve Hâbil, her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Halbuki, bu nimetlerin bütününü ona veren Allah’tı (cc) ve Allah’ın onun vereceği herhangi bir şeye de ihtiyacı yoktu. Amaç onun niyetini ölçmekti.
Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Çünkü, değil mi ki Rabbi ondan bir kurban istemişti, en iyisini, beğendiğini getirip vermişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı.

İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.

Aslında bütün ibadet ü taatlerde Allah’a kurbeti hedefleme, O’nun (cc) kapısının tokmağına bir dokunmadır…

“Allah’ım, ben bu ibadetimi Senin için yaptım.” deme ve bunu içten içe duyma İlahi Dergah’a dokunmadır...

Kurban ibadetini eda ederken de kasdü’l-kalb olarak tarif ettiğimiz niyeti çok sağlam tutmak…
Canın yongası olan malını verirken aynı zamanda verebileceği şeyleri de hatırlamak ve emre amade olduğunu göstermek dokunmadır…

Nitekim Hazreti İbrahim ve İsmail’in (as) durumu anlatılırken:

“İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.” (Saffat Suresi,103) buyrularak, onların ubûdiyetteki sırrı ve emre itaatteki inceliği kavradıklarına ve ona göre bir tavır aldıklarına işaret edilmiştir.

O yüzden, Kurban, “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir.

Eğer bir insan kurban ibadetini baştan böyle sağlam bir niyete bağlarsa, hazırlık içerisine girerse onun kurbanla ilgili bütün fiilleri ibadet hükmüne geçecek ve İlahi Dergah’a yaklaşacaktır…dokunacaktır… 

Zilhicce’nin ilk on gününde başlayan ve Arafe günü İhlâs Sûresi’nin zikri ile devam eden bu Kurban hazırlığının, teşrik tekbirleri ile küllileşmesi, duyguları yüceltmesi, tefekkürü enginleştirmesi...
Mahlûkatın halifesi ünvanıyla insanın, Rabbin dergâhında, masivadaki zikirleri takdim ederken diğer yandan kurbanla sosyal hayattaki birliktelik ve uhuvvete destek vermesi...İlahi Dergah’a bir dokunmadır.

Böylece, bütün bunların yapılmasını sembolize eden kurbanı da telef olmayıp, burada dağıtılınca bitmeyip sıratta ona burak hizmeti mertebesiyle mükâfatlandırılacaktır…

İşte kurban mevsiminde, kurbanla hiss-i semahatlerin ortaya konulması, gönüllerin fethedilmesi ve kesilen kurbanların etlerinden yedirilmesi, O’nun (cc) kapısının tokmağına bir dokunmadır. İlahi Rahmete bir davetiyedir…

Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, Cenâb-ı Hak kesilen kurbanları sahipleri için öbür tarafta en çok ihtiyaç duyacakları yerde bir binek yapacaktır. Bu durum karşısında insan orada bir taraftan takdir duyguları, diğer taraftan da taaccüp hisleriyle “Acaba şu kurbanlardan hangisine binsem?” diyecektir.

Ama, o mübarek kurbanın hem kendimiz hem de bugün enkaz altında kalan arkadaki kardeşlerimizin kurtuluşuna vesile olması için gecemizi gündüzümüzü Rabbe açılan rampalar olarak düşünmeli ve Dergah-ı İlahiye’nin kapısının tokmağına sımsıkı sarılmalıyız. Rabbimizden kesilecek Kurbanlar hürmetine, Arafat’ta kalkan eller hürmetine ferec ve mahreç dilemeliyiz. 

Böyle bir şeyin şerefesinde miyiz, arefesinde miyiz, arefeyi bayrama bağlayan gecesinde miyiz? Onu kestirmek mümkün değil! Fakat inşaallah Kurban vesilesiyle o meseleye ümit içinde yakın duruyoruz. Yakın duranları da Allah (celle celâluhu) hizlana, hicrana maruz bırakmaz.

Bugünleri değerlendirme adına atacağımız her adım, her an, her söz o kurban mevsimi bitinceye kadar peşi peşine hiç yılmadan usanmadan dua etmek gibi bir ibadettir...
Bu fiili ve kavli dualara ne zaman icabet edileceğini ancak Cenâb-ı Hak bilir.
Biz ‘Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kesiver.’ (Kevser Suresi, 2) ilahi emre karşı vefamızı, sadakatimizi, samimiyetimizi, sabit-kadem olduğumuzu ortaya koymuş olursak; O (cc) da ahlak-ı sübhanisiyle bize muamelede bulunacaktır…

Allah’ın rızası gözetilerek yapılan en küçük işin dahi dergah-ı ilahîde çok kıymetli olduğu, kesilen kurbanların yeryüzünün dört bir yanında akıtılan kanları durduracak bir paratoner olarak da görülebileceği, Hak katında böyle bir vesile sayılabileceği ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden bunun da beklenebileceği belirtiliyor…

Yüce Allah, Recep, Şaban ve özellikle de Ramazan günlerini nasıl iyi değerlendirip Kadir Gecesi’ne ulaşmamızı istiyorsa aynen onun gibi Kurban Bayramı’na da Zilhicce’nin ilk on gününü maneviyatla geçirip bu mübarek bayram sabahına ulaşmamızı murad ediyor.

Ve Kurban Bayramı’nda kesilen kurbanlara Bediüzzaman’ın işarî bir müjdesi var:

“Rahmân’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda mücâhede işinde vefat eden bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, ahirette cismânî bir vücud-u baki vererek Sırat üstünde sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.”

Madem, kurban olarak kesilen o koyuna, o davara ahirette cismani bir vücud-u baki verilerek Sırat üstünde sahibine burak olma mertebesi verilecek o halde o bineğe binecek olan sahibi de ona binecek keyfiyette olmalı. İçte ve dışta çok iyi hazırlık yaparak bu maneviyatı yakalamaya çalışmalı. Yoksa Kurban, bayram sabahı uyanıp kan akıtıp sadece et dağıtmak demek değildir. Nitekim:

“Fakat onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır.” (Hacc Suresi, 37) âyet-i kerimesinde bu hususa işaret edilmektedir. Evet, eğer insan Allah’la irtibat, Allah’la münasebete geçme veya Allah’ın muamelesine bir vesile olması gibi mülâhazalara gönlünü bağlayarak bu ibadeti ifa ederse, öbür tarafta çok farklı zenginlik ve sürprizlerle karşı karşıya kalacaktır.

O halde, “Allah’ım, Sen benden hayvan boğazlamamı istedin, ben de bu emri yerine getiriyorum. Eğer kendimi boğazlamamı emretseydin ben seve seve bu emri de tatbik ederdim. Eğer dinimi, namusumu, nefsimi, malımı veya ülkemi müdafaa adına bir gayret gerekiyorsa ben ona da amade ve teşneyim.” diyerek Rıza ufkunda niyetimizi samimi olarak ortaya koymalıyız… 

Burada yapılan bütün bu ameller, bir yönüyle basit ve küçük görülebilir. Fakat öte tarafta bunlar geriye döndüğünde hayret ve şaşkınlık içerisinde:

“Allah’ım, Sen ne ganiymişsin. Bu küçük şeyleri aldın, nemalandırdın, büyüttün, genişlettin, farklılaştırdın, ebedileştirdin ve şimdi de bize sunuyorsun.” diyeceğiz.

Bu açıdan burada kurban ibadetini bir iç zenginliği ve kalp itminanıyla yerine getirmek için öncesinde çok iyi hazırlık yapmalı ve bu Kurban mevsiminde bize düşen ne gibi sorumluluklar varsa hakkıyla yerine getirmeye gayret etmeliyiz. 

“Ağacın altında seninle biat ettikleri zaman…” (Fetih, 18)

Son olarak… Hudeybiye Seferi ve Fetih Suresinde geçen Rıdvan Biat’ı da içinde bulunduğumuz Zilkade ve Zilhicce’nin o maneviyatlı günlerinde olmuştu.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Hudeybiye’de:
“Allahü Teâla, bana biât yapılmasını emretti!” diye seslendi.
Müslümanları Allah yolunda dine sahip çıkmaya çağırdı. İlk biat eden Ebû Sinan el-Esedî oldu. “Rasûlullah (s.a.s.)’in gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum.” dedi.

Hudeybiye’de bodur bir ağacın altında bütün Müslümanlar sırayla Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) ellerini tutarak bağlılıklarını bildirdiler.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Osman adına da bir elini diğeriyle tuttu, onu da böylece bîata kattı. Yalnızca Cedd b. Kays adlı münâfık, devesinin arkasında gizlendi, bîata katılmadı.

Cenâb-ı Hak, bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle beyân eder:

“And olsun ki, o ağacın altında sana bîat eden mü’minlerden Allah râzı oldu. Kalplerinde olanı bildiği için Allah onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı. Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü Allah’ın kudreti her şeye galiptir ve hikmeti her şeyi kuşatır.” (Fetih Sûresi, 18-19)

Şimdi biz de sahabenin o gün içinde olduğu o ağır şartlar içerisindeyiz ve Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) eli elimizin üzerinde. Gelin bu hizmetlere sahip çıkacağımıza dair O’na söz verelim. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem), Hz. Osman adına bir elini diğeriyle tutarak onu da bîata kattığı gibi biz de hapishanede, zindanda, hücrede kalmış arkadaşlarımızın elini, elimizle birlikte manen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) elinin altında tutalım ve ilk biat eden Ebû Sinan el-Esedî gibi:

‘Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) gönlündeki muradı ne ise, onun gerçekleşmesi üzerine biat ediyorum ve Nam-ı Celil-i Muhammedî’yi dünyanın her yerine ulaştırmak için bütün gayretimi sarf edeceğime söz veriyorum.’ diyelim.

Zilhicce’ye ve Kurban’a yaklaştığımız bugünlerimiz mübarek olsun, Rabbim bu Kurban’ı hizmetlerimiz için hayır ve bereketlere vesile kılsın.

[Fikret Kaplan] 10.5.2020 [Samanyolu Haber]

İkindi namazı niçin bu kadar önemli? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “İkindi namazıyla alakalı hadis-i şeriflerde pek çok tahşidatın yapıldığını görüyoruz. İkindi namazına bu kadar önem verilmesinin sebebi ne olabilir?” (Leyla Ş.)

Beş vakit namaz, dinin direği, ibadetlerin özü, imanın ikiz kardeşi, mü’minin miracıdır. Her vakit namazının diğerlerinden farklı olarak kendine has bazı hususi özellikleri vardır. Her bir namaz vakti, kainatta önemli dönüşümlerin yaşandığı anlara denk gelir.

Kur’an-ı Kerim’de, “Namazlara, hele orta namaza (ikindi namazına) dikkat edin ve kalkıp huşû ile Allah’ın huzurunda durun.” (Bakara, 2/238) buyrulurak ikindi namazına (salat-ı vusta) özel olarak dikkat çekiliyor.

Ancak, bu noktada ikindi namazının kaçırılmasıyla ilgili şiddetli ikazların bulunduğunu da belirtmek gerekiyor.

İbn Ömer’in (r.a.) rivayet ettiği bir hadiste Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “İkindi namazını kaçıran kimse, sanki evlad u iyalini de malını da elinden kaçırmış kimse gibidir.” (Buhari, Mevakitü’s-Salat, 552)

Belki ilk bakışta bir vakit namazın terk edilmesinin böyle bir musibete benzetilmesini büyük bir ceza olarak düşünebiliriz. Halbuki ahirete müteveccih işlerin en küçüğü, fani dünyanın en büyük işlerinden daha büyüktür. Çünkü ahirete yönelik ameller sonsuza bakıyor. Evet, Allah rızası için gerçekleştirilen bir dakikalık amel, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Çünkü o amel artık, ebedileşmiş, sonsuzlaşmıştır.

İkindi namazının kasten terk edilmesiyle ilgili başka bir hadis-i şerif de şöyle: “Kim ikindi namazını kasten terk ederse ameli bâtıl olur.” (Buhari, Mevakitü’s-Salat, 553)

İkindi vakti adeta manevi tahsilat vakti gibidir. Gündüzün sonuna yaklaşılırken, kişi ikindi namazını kıldığında gün boyu yapıp ettiklerini, çalışıp çabalamalarını güzel bir niyet ile sevap hanesine kaydettirebilir. Aksi halde kılmadığı namaz ile böyle büyük bir mükafatı da elinden kaçırmış olacaktır.

Bir gece Resul-i Ekrem (s.a.s.), dolunaya bakıp şöyle buyurur: “Siz nasıl şu ayı hiçbiriniz zahmete düşmeksizin görebiliyorsanız, Rabbiniz’i de de öylece göreceksiniz. Artık güneşin doğuşundan ve batışından evvelki namazların hiçbirinden alıkonmamak için elinizden ne gelirse onu yapmaya çalışınız.” (Buhari, Mevakitü’s-Salat, 554)

Bilindiği üzere ehl-i sünnet, mümin kulların cennette Cemalullah’ı müşahede edebileceği hususunda ittifak etmiştir. Cennetin Cuma yamaçlarında Cemalullah’ı müşahedeyi arzulayan bir insan, bütün iradesini ortaya koyarak her türlü engeli bertaraf edip sabah ve ikindi namazını kılma gayreti içinde olmalıdır. Tabi diğer namazları da...

Gece-gündüz dönüşümlü olarak gökler ötesi alemlere gidip gelen bir kısım meleklerin sabah ve ikindi namazlarında bir araya gelmeleri, adeta devir-teslim törenlerini bu iki namaz esnasında gerçekleştirmeleri mevzuunu anlatan hadis-i şerif de ikindi namazının faziletiyle alakalı akla gelebilecek hadislerden birisi.

İlgili hadis-i şerifte Allah Resulü’nün (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivayet ediliyor: “Birtakım melekler geceleyin, diğer takım melekler de gündüzün birbirini müteakip size gelirler. Bunlar sabah ve ikindi namazlarında birleşirler. Sonra içinizde kalmış olan melekler semaya yükselirler. Rabbileri namaz kılmış kullarının hallerini en iyi bildiği halde yine o meleklere: “Kullarımı ne halde bıraktınız?” diye sorar. Onlar da: Biz onları namaz kılar halde bıraktık ve yanlarına da namaz kılarken varmıştık, derler.” (Buhari, Mevakitü’s-Salat, 555)

Bizim için ne kadar hoş, ne kadar latif, ne kadar müjde dolu bir hadîs-i şerif! Aynı zamanda “İkindi namazı niçin bu kadar önemli?” sorusunun da cevabını da öğrenmiş oluyoruz.

O ulvî varlık melekler, sabah ve ikindi namazlarında saflarımızın arasına katılıyor, bizimle omuz omuza namaz kılıyor. Bu arada temiz, nezih, yüce duygu ve düşüncelerini ilham halinde ruhlarımızın içine akıtıyor ve sonra sanki bütün hayatımızı namazda geçiriyormuşuz gibi bir hüsn ü zan düşüncesi içinde Rabbimizin huzurunda bizim hakkımızda hüsn ü şehadette bulunuyorlar.

Yazımızı şu hadis-i şerifle notlamış olalım:

“Her kim salat-ı berdeyni (yani iki serinlik vakti olan sabah ve ikindi namazını) kılarsa cennete girdi gitti!” (Buhari, Mevakitü’s-Salat, 574)

[Dr. Ali Demirel] 10.5.2020 [Samanyolu Haber]

15 TEMMUZ KONUŞMALARI

Tr724 Yazarları Adem Yavuz Arslan, Tarık Toros, Levent Kenez, Bülent Korucu ile
15 TEMMUZ KONUŞMALARI

15 Temmuz nedir? O güne nasıl gelindi?

‘Operasyon’un başladığı gün ve sonrasında yaşananlar?

Aktörler, çelişkiler…

Köprü, Marmaris, Cihat Yaycı, Semih Terzi, Ömer Halisdemir, Fidan-Akar-Erdoğan ve dahası…

7 BÖLÜM halinde YouTube.com/Tr724’te

Her gün;

Türkiye | 21:00
Avrupa | 20:00
ABD (New York) | 14:00

TR724 15 TEMMUZ KONUŞMALARI | Bölüm-1 | 9 Temmuz 2020 Perşembe
15 Temmuz nedir? O güne nasıl gelindi?


TR724 15 TEMMUZ KONUŞMALARI | Bölüm-2 | 10 Temmuz 2020 Cuma
15 Temmuz: ‘Darbe’ günü
Türkiye | 21:00
Avrupa | 20:00
ABD (New York) | 14:00

[TR724] 10.7.2020

Abbâsiler ve Osmanlılar döneminde hilafet (4) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Halifeliğin Osmanlılara geçişinin Yavuz Sultan Selim’le gerçekleştiği yönünde yaygın bir kanaat vardır. Ne var ki daha önceki padişahlar tarafından da “halife” ünvanı kullanılmıştır.

Son Emevî Halifesi Mervan b. Muhammed’in bir ayaklanma neticesinde öldürülmesiyle birlikte h. 132 yılında Emevî hilafeti sona erdi, Abbâsî hilafeti başladı. Abdullah b. Muhammed tarafından kurulan Abbâsî hilafeti pek çok açıdan Emevîlerin devamı oldu.

Abbasi Dönemi

Abbâsîler, Emevîlere tepki olarak ortaya çıktı. Bu yüzden Abdullah b. Muhammed, Beni Ümeyye’nin kanını dökmekte o kadar ileri gitti ki kendisine çok kan dökücü anlamına gelen “Seffah” lakabı verildi. Abbâsîler kurulduktan kısa bir süre sonra Emevîler tarafından tayin edilen bütün valileri görevden aldı ve yerlerine kendi soylarından gelen kişileri atadılar.

Abbâsîler, Emevî hilafeti aleyhine oluşan kötü imajı ve nesep itibarıyla Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) yakın olmanın avantajını çok iyi değerlendirdi ve kısa zamanda güçlendiler. Emevîlerin aksine Abbâsî halifelerinde halifelik vurgusu daha belirgindir. Muhtemelen Şia tarafından ortaya konulan “imam portresinin” de etkisiyle halifeler oldukça aşkın bir statü kazandılar. Bu statülerini de Ehl-i Beyti öven bir kısım âyetlerle, insanları Emevîlerin zulmünden kurtarmış olmakla, hâkimiyetin Allah tarafından kendilerine bahşedildiğini ileri sürmekle vs. meşrulaştırmaya çalıştılar.

İkinci Abbâsî halifesi Ebu Cafer el-Mansur’un Arafat günü Bağdat’ta okuduğu şu hutbe, halifelerin bu aşkın ve ilahî otoritesini açıkça ortaya koyar: “Ey insanlar! Şüphesiz ki ben Allah’ın yeryüzündeki sultanıyım (otoritesiyim). Sizi O’nun yardım ve yönlendirmesiyle yönetirim. Ben, O’nun fey’inin (mallarının) bekçisiyim. Allah’ın dilemesiyle iş yapar ve O’nun iradesiyle mallarını bölüştürür ve O’nun izniyle veririm.” (Taberî, Târihu’r-rusul ve’l-mulûk, 4/533)

O, bu sözleriyle bir taraftan konum ve mertebesini insanlar arasında dengi olmayan, erişilmesi ve ulaşılması mümkün olmayan bir yere yükseltirken, diğer yandan da sorumluluktan ve denetlenmekten kurtulmuş oluyordu. Emevî halifeleri, cebri ideolojiyi öne çıkarmakla, Allah’ın kader ve takdirine sığınmakla meşruiyet elde ederken; Abbâsî halifeleri göreve gelişlerini ve siyasi icraatlarını doğrudan “Allah’ın irade ve isteğine” dayandırdılar. Bunun ise istibdadın ve diktacı bir yönetim anlayışının kapısını açacağında şüphe yoktu.

Halifeler Cuma namazlarında ve resmi törenlerde Resûl-i Ekrem’in bürdesini giyer; halifelik alameti olarak Allah Resûlü’nün âsâsını yanlarında taşır; çevrelerinde görüşlerine başvurdukları din âlimleri bulundurmaya önem verirlerdi. Emevî sultanlarından farklı olarak “Sultanullahi fi’l-ard (Allah’ın yeryüzündeki sultanı)”, “Zıllullahi fi’l-ard (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi)” gibi yeni lakaplar, ünvanlar edinmişlerdi. Halifelerin İslâm ile bağı azaldıkça İslâmî ünvanları çoğalmıştır da diyebiliriz. Halifeler kullandıkları abartılı ünvanlarla kendilerine kutsiyet kazandırmaya, otoritelerini güçlendirmeye ve halk nazarında itibar elde etmeye çalışmışlarsa da bunda muvaffak oldukları söylenemez.

Abbasiler döneminde lüks ve şatafat daha da attı. Halifeler, oluşan saray hiyerarşisi ve debdebesi yüzünden halktan daha da koptular. Emevîlerin Bizans’tan etkilenmelerinden çok daha fazla Abbâsîler, Sâsânîlerden etkilendiler. Farsların sultan ideolojisi, siyaset ve yönetim anlayışı, idari yapısı ve kültür dokusu Abbâsîleri ciddi etkisi altına aldı. Giyim kuşam ve saray teşrifatı konusunda Sâsânî etkisi iyice kendisini hissettirdi. Emevîlerle birlikte başlayan lüks ve şatafat Abbâsîlerde tavan yaptı. Krallar gibi yaşamaya başladılar. Pahalı giysiler, mükellef sofralar, sırma tahtlar, özel törenler ortaya çıktı. Özellikle bazı halifeler israfta, eğlencede, lükste aşırıya kaçtılar.

Sıradan insanlar için halifelerin huzuruna girmek onlarla görüşmek neredeyse imkânsız hale geldi. Geliştirilen hâciplik müessesi halifeyi bir taraftan muhtemel suikastlara karşı korurken diğer yandan da halkın meşgul etmesini önledi. Halifelerle görüşmeler özel prosedürlere bağlandı, bunun için belirli vakitler ve özel salonlar tahsis edildi. Ordunun içinde halifeyi korumakla görevli özel bir muhafız birliği oluşturuldu.

İsmine “hilafet” denilse de Emevîlerde olduğu gibi veraset ve saltanat sistemi devam etti ve halifelik aynı hanedan içindeki fertler arasında dolaştı. Yani Emevîlerin yıkılışıyla birlikte saltanat bir ailenin elinden çıkıp başka bir ailenin eline geçti. Me’mun, hanedan dışından birisi olan Ali er-Rıza’yı veliaht olarak tayin etmek istediyse de hanedan içinde ortaya çıkan tepki üzerine geri adım atmak zorunda kaldı. Bununla birlikte Abbâsîlerde, kabilecilik anlayışının, devlet yönetimindeki etkisi zayıfladı. Kabilenin siyaset sahnesinden çekilmesiyle onun yerini “seçkinler sınıfı” aldı. Devlet daha evrensel özellikler kazandı. Bir yönüyle “kabile devletinden” “halife devletine” geçildi. (Cabirî, Arap-İslâm Siyasal Aklı, s. 446)

İkinci halife Mansur’un kadılık teklifini reddeden Ebu Hanife’yi zindana attırması, Me’munun Kur’ân’ın mahluk olduğu görüşüne katılmadığı için Ahmed b. Hanbel’i hapsetmesi, İbn Aclân ve Süfyan es-Sevrî gibi büyük âlimlerin eziyete maruz kalmaları gibi hâdiseler de göstermektedir ki istibdat ve zulüm Abbâsîler döneminde de devam etti. Fakat bu dönemde ilim ve fikir hayatında çok önemli gelişmelerin yaşandığını, pek çok medresenin açıldığını, tercüme faaliyetlerinin başladığını, farklı ilim dallarına dair çok önemli eserlerin telif edildiğini belirtmekte fayda var.

Elbette hilafete liyakatları ve yönetim şekilleri açısından Abbâsî halifelerinin hepsi aynı seviyede değildi. Mesela Emevîlerdeki Ömer b. Abdülaziz dönemi gibi Abbâsîlerde de Mehdi ve Harun Reşid dönemleri Dört Halifenin çizgisine yakın oldu. Mehdi, halife olduğunda ilk hutbesinde şunları söyledi: “Üzerime büyük bir yük giydirildi Allah’ın huzurunda mü’minlerin emiri olarak hesap vereceğim. Ey Müslümanlar, itaat hususunda yüzümüze karşı nasıl davranıyorsanız gıyabımızda da aynısını yapın ki biz de iyiliğiniz için gayret edelim. Aranızda adaleti yayanlara ve size yardımcı olanlara siz de itaat ediniz. Allah’a yemin olsun ki ömrümü size hizmet yolunda (iyilik yapanları mükafatlandırıp kötülük yapanları cezalandırarak) tüketeceğim.” (Suyûtî, Târihu’l-hulefâ, s. 202) Mehdi kendi döneminde âlimlere sahip çıktı, zararlı cereyanlara karşı ilmî kitaplar yazdırarak mücadele etti ve İslâm’a önemli hizmetler yaptı.

Aynı şekilde Harun Reşid de dindarlığıyla, dünyaya değer vermemesiyle, ilim ehline hürmetkârlığıyla biliniyordu. Mehdi gibi o da halifeliğe layık birisiydi. İmam Azam’ın meşhur talebesi İmam Ebu Yusuf’u Abbâsî devletinin baş kadısı tayin eden de Harun Reşid idi. Ebu Yusuf, dinin hükümlerini söylemekte ve uygulamakta oldukça objektif davranmış, Harun Reşid de onun fetvalarına değer vermişti. Fakat bu iki halifenin ikisi de saltanat geleneğini devam ettirdi ve kendilerinden sonra veliaht tayin ettiler.

Yükselme dönemlerinde Abbâsî halifeleri bir dereceye kadar adalet ve doğruluk üzere hareket etti; Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerine bağlı kalmaya çalıştılar. Mu’tasım döneminden itibaren (h. 218) ise keyif ve arzuya göre hareket etme, zulüm, istibdat, israf ve ihtişam artmaya başladı. Bütün bunlar da zamanla devletin zayıflamasına sebep oldu.

Merkezî otoritenin zayıflamasıyla birlikte devlet sınırları içinde yeni yeni devletler ortaya çıktı. Fakat bu devletlerin hükümdarları halifelik iddiasında bulunmadı, Abbâsî halifesinin manevi otoritesini kabul ettiler. Hatta belirli bir toprak parçası üzerinde bağımsızlıklarını ilân eden hükümdarların meşruiyet kazanabilmesi adına halife tarafından resmen tanınması gerektiği yönünde bir anlayış oturmaya başladı. Zira halifenin, hükümdara devlet kurma yetkisi vermesinin, halk nazarında önemli bir rolü vardı. Bunun farkında olan hükümdarlar da halifeyle ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor, ona hürmette kusur etmiyorlardı. Hatta bir yönüyle kendilerini halifenin hizmetine adıyorlardı. Bütün bu gelişmelerle birlikte halifelerin sahip oldukları siyasi ve dünyevi otoriteleri de zayıflamaya başladı ve halifelik dinî ve manevî bir otorite olmaya doğru yol aldı.

Büveyh’in oğlu Ahmed’in 334 yılında Bağdat’a gelmesinden itibaren halife siyasal otoritesini iyice kaybetti. Abbâsî halifesi Müstekfî-Billah, Ahmed’i emiru’l-ümera tayin etti ve ona Muizzuddevle lakabını verdiyse de Ahmed, halifenin gözlerine mil çektirerek onun yerine Muî’lillâh’ı geçirdi. Bununla birlikte Bağdat’ta 110 yıl sürecek olan Büveyhîler’in hâkimiyeti başladı. Bu dönemde halifeler Büveyhî sultanlarının hâkimiyeti altına girdiklerinden bütün siyasi ve askerî otoritelerini kaybettiler.

Nihayet 447’de Abbâsî halifesinin daveti üzerine yola çıkan Tuğrul Bey, Bağdat’a gelerek Büveyhî liderini hapse attı, asileri cezalandırdı. Böylece Abbâsî halifesi Şiî hanedanının baskısı altından kurtularak yeniden bağımsızlığını kazandı. Fakat bu sefer de Selçuklular siyasal gücü ellerine aldılar. Zira Abbâsî halifesi, Tuğrul Bey’e “Doğu ve Batının meliki” ünvanını verdi; devlet idaresini, düzen ve asayişin temin edilmesini ona bıraktı. Dolayısıyla halife yine siyasal iktidardan yoksun kaldı.

656/1258 yılında Hülagu’nun Bağdat’ı ele geçirmesi ve halifeyi öldürülmesiyle birlikte Abbâsî hilafeti sona erdi. Bu olayın ardından üç yıl boyunca İslâm dünyası halifesiz kaldı. 659 yılında Memlük sultanı Baybars’ın son halifenin amcası olan Ebu’l-Kasım Ahmed’i (Müstansır-Billâh) Mısır’a çağırması ve büyük bir merasimle hilafet makamına oturtması ve adına sikke bastırmasıyla birlikte halifelik için yeni bir dönem daha başladı.

Fakat bu dönem öncekilerden farklı oldu. Zaten uzun bir süredir dünyevî otoriteleri iyice zayıflayan halifeler, bundan sonra yönetim ve siyasete hiç müdahale etmediler. İsimleri sultanla birlikte hutbelerde okunsa, sikkelerde yer alsa ve sultanlara kılıç kuşatmaya, kendilerine arz edilen menşurları imzalamaya devam etseler de bütün siyasi ve dünyevî iktidarlarını kaybettiler. İbn Kayyım el-Cevziyye’nin şu ifadeleri halifelerin bu dönemdeki konumlarına işaret etmesi açısından dikkat çekicidir: “Günümüzde Kur’ân ve Sünnet nasları, tıpkı adlarına hutbe okunan ve sikke basılan fakat hiçbir yetki ve nüfuzları olmayan halifeler konumuna indirgenmiştir.” (İbn Kayyim, İctimâ‘u’l-cüyûşi’l-İslâmiyye, s. 82)

Belirli bir dönemden sonra halifelerin etki ve yetkileri sadece manevî ve dinî alanla sınırlı kalmış olsa da; hilafet makamı Müslümanlar arasında hep itibarını korudu. Ellerinde güç ve imkân olmasına rağmen sultanların halifelere dokunmamaları, halifeliği kaldırma girişiminde bulunmamaları ve onların manevî otoritelerinden istifade etmeyi kendi meşruiyetleri adına gerekli görmeleri de bu makamın büyüklüğünü göstermesi açısından önemlidir. Ne var ki insanlara hükmünü uygulatabilecek bir güç ve otoriteden mahrum olan bir kişinin gerçek anlamıyla halife (imam/devlet başkanı) olması mümkün değildir. Hoca Şükrü, maddi güç ve siyasi nüfuzdan mahrum kalan halifelerin durumunu, kendisiyle teberrük olunan tarikat şeyhlerine benzetmiştir.

Osmanlı Dönemi

Abbâsîlerin zayıflaması ve yeni yeni devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte bazı hükümdarlar hilafetsiz saltanat, bazıları da saltanatsız hilafete sahip oldular. Hilafet-saltanat ayrılığı Mısır’ı fethedip (923/1517) son Mısır-Abbâsî halifesini İstanbul’a getirten ve törenle halifeliği ondan devralan (bu olayın gerçekliği hakkında şüpheler vardır) Yavuz Sultan Selim’le sona erecektir. Hilafet ve saltanat birlikteliği 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatının lağvedilmesine kadar devam etti. Bu tarihte Büyük Millet Meclisi tarafından yeni halife olarak Abdülmecid Efendi atanmış olsa da onun elindeki bütün siyasi yetkiler alınmıştır.

Veraset sisteminin Osmanlılarda da devam etmesi ve hükümdarların tamamının aynı hanedan üyeleri arasından çıkması hilafet ahkâmı adına bir eksikliktir. Aynı şekilde devletin aşırı kutsanmasının, şehzade katline fetva verilmesinin, siyaseten katl meselesinin yer yer suiistimallere sebep olmasının, bazı padişahların müstebit uygulamalara yönelmesinin ve özellikle gerileme döneminde lüks ve şatafatın artmasının da kamil hilafetin zıddına icraatlar olduğunda şüphe yoktur.

Fakat diğer taraftan yönetim anlayışının hak ve adalet üzerine oturması, uzun asırlar boyunca dinin muhafaza edilmesi, İslâm’a büyük hizmetler yapılması, İslâm hukukunun uygulamada olması, Müslümanların büyük çoğunluğunun birlik ve beraberliğinin sağlanması, din ve vicdan hürriyetinin korunması, halkın huzur, refah ve emniyet içinde yaşaması, azınlıkların din ve inançlarına müdahale edilmemesi gibi pek çok açıdan hilafetin gereklerine bağlı kalınmıştır.

Halifeliğin Osmanlılara geçişinin Yavuz Sultan Selim’le gerçekleştiği yönünde yaygın bir kanaat vardır. Ne var ki daha önceki padişahlar tarafından da “halife” ünvanı kullanılmıştır. Bunu ilk kullananın da I. Murad olduğu ifade edilir. Ondan sonraki padişahların da yazışmalarında halifelik ünvanını kullandıkları ve başka ülke hükümdarları tarafından da bu ünvanın kabul edildiğine dair bilgiler tarih kitaplarında mevcuttur. Sadece Fatih Sultan Mehmet’in bu ünvanı hiç kullanmadığı ifade edilir. Fakat Yavuz Sultan Selim’le birlikte Osmanlı padişahlarının hilafetlerinin, ülke sınırları dışında yaşayan Müslümanlar tarafından da benimsenmeye başladığı söylenebilir.

Bununla birlikte Osmanlı sultanlarından hiçbirisi II. Abdülhamid ölçüsünde hilafet üzerinde durmamıştır. Onun zamanında kabul edilen Kanun-u Esasi’nin 3. maddesinde Osmanlı sultanlarının “hilafet-i kübray-ı İslâmiyeyi” haiz oldukları ifade edilirken, 4. madde de ise padişahın hilafeti gereğince İslâm dininin koruyucusu ve bütün Osmanlı teb’asının hükümdarı olduğu belirtilir ve böylece Osmanlı hilafeti anayasal bir hüviyete bürünür.

II. Abdülhamid, Batılı devletlerin her geçen gün artan baskı ve sömürülerine karşı, İslâm dünyasının desteğini kazanabilme ve Müslümanların birlik ve beraberliğini koruyabilme adına hilafet müessesesinin etki ve nüfuzundan ciddi istifade etti. Neticede o, bu konudaki çalışmaları sayesinde İslâm dünyasını hilafet etrafında birleştirmeyi başardı ve ortak bir kamuoyu oluşturdu.

Batı sömürgeciliğinin tırmandığı bir dönemde Abdülhamid’in hilafet vasıtasıyla Müslümanları İslâm etrafında birleştirmesi, başta İngiltere olmak üzere Batılı devletleri endişelendirdi. Zira onların sömürgelerinde yoğun Müslüman nüfusu yaşıyordu. Bunun üzerine özellikle İngiltere, Osmanlı’nın tesirini kırma adına hilafet aleyhine ciddi bir propaganda başlattı. Bir taraftan Kureyş soyundan gelmediği gerekçesiyle Abdülhamid’in halifeliğinin meşru olmadığını ileri sürüyor, diğer yandan da Mekke emirini halife ilan etmek üzere girişimlerde bulunuyorlardı. Bütün bunlar karşısında Abdülhamid de söz konusu iddialara cevap verme adına halifelik etrafında çok sayıda risale ve broşür yazdırdı.

Bütün bu gelişmeler Müslüman kamuoyunun ilgi ve dikkatini önemli ölçüde hilafet üzerine çekmişti. 1922 de TBMM’de çetin geçen müzakereler neticesinde hilafetin sadece dinî ve manevî muhtevalı bir kurum olarak yoluna devam edeceğinin kabul edilmesi; 1924 de ise yine uzun süren müzakere ve münakaşalar neticesinde “Halife hal’ edilmiştir. Hilafet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır.” şeklindeki kanun ile halifeliğin kaldırılması ise hilafet etrafındaki tartışmaları oldukça alevlendirmiştir. Özellikle Hindistan’daki Hilafet Hareketi, halifeliğin yeniden tesisi adına ciddi girişimlerde bulunmuş, Mısır’da da özellikle el-Menar dergisi etrafında hararetli tartışmalar yapılmış ve üst üste kongreler tertip edilmiştir.

Bir sonraki yazımızda Osmanlı sonrası ortaya çıkan hilafet tartışmaları üzerinde duracağız.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 10.7.2020 [TR724]

Ayasofya, bir esaretten diğerine… [Tarık Toros]

1453’te “ortaçağ” kapanmış, “yeniçağ” başlamıştır.

İstanbul’un “fethine” dair hadis sahihtir, “fatih” ve askerleri dinen kutsanmıştır.

Ayasofya ise müslüman dünyada mühim semboldür.

Başta Fatih’in hocası Akşemseddin olmak üzere velayet mertebesindeki din ulemasının bakış açısı, kıble tutmayınca binanın Hz. Hızır tarafından döndürülmesi gibi kimi ilahi işaretler ve rivayetler, dilden dile anlatılır.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Peki İslamcı camiada Ayasofya’nın kodları nedir?

Bilinen ve pek dillendirilmeyen iki tür kodlama vardır.

Lokalde:

-Ayasofya esirdir. Tekrar cami olması “Türkiye’nin kurtuluşu” demektir.

Genelde:

-Mescid-i Aksa’nın esaretten kurtuluşu “dünyanın kurtuluşu” demektir.

Mescid-Aksa, hususiyet veya kudsiyet yönüyle Ayasofya’dan ayrılır.

Müslümanların ilk kıblesidir.

**

Devletlerden bağımsız olarak…

Ortaçağ ve öncesinde, savaşlarda ele geçirilen şehirlerdeki simge mabetler dönüştürülmüştür.

Kiliseye çevrilmiş camiler vardır, İspanya’daki Kurtuba Camii, katedral yapılmıştır.

“Kılıç hakkı” denen olay budur.

**

Ayasofya’da atlanan şey:

Müze yapılmadan üç sene önce “geçici olarak” ibadete kapatılmasıdır.

1931 sonlarında, ABD merkezli Bizans Enstitüsü uzman göndererek tarihi mozaikleri ortaya çıkarma talebinde bulunmuş. Bu kabul edilmiş ve “cami” hüviyeti değişmeye başlamış. 

Aynı günlerde Türkçe ezan çalışmaları başlıyor, 1932’de uygulamaya geçiyor.

Bilinen gerekçeler dışında, Ayasofya’ya dair uluslararası bir taahhüt olabilir.

Ulusal egemenliğini tesis etmiş bir devletin, tarihi bir eser üzerinde şöyle veya böyle tasarruf hakkı vardır.

12 bin yıllık Hasankeyf sulara gömülürken ses etmeyenler, Ayasofya için ayağa kalktı.

Düşündürücüdür.

**

Cumhurbaşkanı, bir kararname ile işi bitirebilirdi, topu özellikle yargıya attı.

Ayrıca, konu Danıştay’ın önüne şimdi gidiyor değil.

2005 yılında benzer bir başvuru reddedilmiş.

Başvuru sahibi dernek, Dava Daireleri Kurulu’na götürmüş, orası da ret vermiş.

Anayasa Mahkemesi’ne götürmüşler. Çok değil iki sene önce, 2018’te oradan da ret yanıtı gelmiş.

**

Müze kararındaki tuhaf Atatürk imzası, sahtelik iddiaları, vesaire.

Mustafa Kemal, 24 Kasım 1934’te “Atatürk” soyadını almış, aynı gün Ayasofya kararnamesini imzalamış. Haliyle ilk imza denemesinde yani Ayasofya kararında imzanın ham halini kullanmış.

Dönem öyle bir dönem ki, Atatürk’ün uçan kuştan değil sinekten dahi haberi vardır.

Müze olarak açıldıktan birkaç gün sonra Şubat 1935’te Ayasofya’yı ziyaret etmiştir.

**

Tarihi değiştirecek halimiz yok.

Niye cami yapılmış, neden kapatılmış.

Niçin müzeye çevrilmiş. Kısaca anlattım.

Bugün tekrar camiye çevrilmesi konusunun ardında buz gibi siyasi amaçlar var.

AKP rejiminin ajandasına göre iş tutuluyor.

Her ne planlanıyorsa kokusu çıkacaktır.

Bırakın öyle kalsın, demek de bir haktır.

[Tarık Toros] 10.7.2020 [TR724]

Bir Türkan Saylan değil elbette! [M.Nedim Hazar]

Aslında size iletişim müdürü Fahrettin’in son mekanı olan gökdelenin hikayesini yazacaktım. Ve buradan Ortadoğu insanın kişisel ezikliğinin gökdelenlerle olan ilişkisi üzerine birkaç kelam edecektim ki önüme yaşlı bir kadının görseli düştü. 75 yaşında bir hanımefendi olan Melek İpek (ki onu tanıyanların hemen hepsi ona Melek Anne der) kendi evinden iktidarın paralı elemanları tarafından zorla çıkarılıyor.

Kucağında bir tek Kur’an-ı Kerim var. Öylece çıkıyor yıllardır oturduğu evinden.
Görünen o ki malına mülküne çöken çetenin yüreği bir türlü soğumamış ve soğuyacak gibi görünmüyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Aklıma bir süre önce vefat eden ve özellikle ulusalcılar ile Ergenekon cenahının azizeleştirdiği Türkan Saylan geldi.

Belki de haklı olarak her fırsatta Türkan Saylan’ı gözümüze sokan bu çevrelerin umurunda bile olmadı Melek Anneye yapılanlar.

Türkan Saylan ile ilgili yaptığımız değerlendirmeyi hatırlayacaksınız.

Melek İpek’i tanıyan herkesin ortak bir kanaati var; bugüne kadar kimseye kötülük yapmadığı gibi hayatı boyunca kendisine kötülük yapanlara bile iyilik dilemekten başka bir şey yapmadı.

Siyasetteki gerçek yüzü 17-25’ten sonra ortaya çıkan Manisalı Lawrence Bülent Arınç bile bu hakkı teslim etti.

Melek Anne’nin elini öptüğü foto ile üzerine gelenlere şunları söylemişti:

“Melek İpek bir iyilik meleğidir. Elini öpmek suç değildir. Bugün olsa yine öperim”

Bu iyilik meleğini boğmaya çabalıyor bugün iktidarın gizli ve açık ortakları.

Melek Anne son derece vakur ve teslimiyet içinde.

Evine gelen maaşlı uşaklara ufak bir serzenişte bulunuyor o kadar.

Utanmak nedir bilirler mi emin değilim ama bakışlarını sağa sola kaçırıyor evini gasp etmeye gelen uşaklar.

Sağcısıyla solcusuyla, ulusalcısıyla İslamcısıyla tüm kesim dut yemiş bülbül gibi.

Türkan Saylan’ın sadece evinin aranmasına kıyamet kopartıp olaylardan yıllar sonra bile her fırsatta bunu tepe tepe kullananlar, hayırdan başka hiçbir şey yapmamış olan 70’ini aşkın Melek İpek’in aylarca göz altında tutulmasına, baskı altına alınmasına, 12 yıl cezaya çarptırılmasına seslerini çıkarmıyorlar.

Şu anki mevcut zalim düzen ne kadar sürer bilmiyorum.

Siyasal İslamcı çete kendi kendini yemeye başladığında bile, başkalarının acısını önemsemeyeceklerinden eminim.

Hele hele Ergenekon cenahı.

Zerre kadar vicdanları, adalet hisleri ve ahlakları olmadığından yüzde yüz eminim.

3 aylık bebeği zerre miktar vicdan sızısı çekmeden hapse yollayanlar, anne ve babasını tutukladıkları üç beş yaşındaki çocukları gözlerini kırpmadan sokakta bırakanların vicdan taşımadığını artık kimse inkar edemez.

Gözümüzün önünde yaşanıyor her şey.

Hepimiz şahidiz.

Mallarına çöken çetenin tetikçileri yarın “biz emir altındaydık” filan diyerek kurtaramaz. Hele hele Türkan Saylan görseli paylaşanlar hiç ağızlarını açmasınlar.

Çürümüş bir vicdandan daha rezil olan bir şey varsa, yarısı çürümüş olan bir vicdandır!

[M.Nedim Hazar] 10.7.2020 [TR724]