Be hey utanmazlar! [Ercümend Perver]

Onunla; Orta okul birinci sınıfa yeni başladığım 1983 yılı Ekim ayı başlarında kalacak bir ev ararken tanıştım. O, o zamanlar esnaf olan babasının yanında çalışıyordu. Son derece sert mizaçlı olan babasının aksine o son derece mülayim güler yüzlü tatlı dilli, bedenen oldukça zayıf, ahlaken zarif mi zarif; baktığınızda Allah’ı hatırlatan dünyalar tatlısı bir insandı. 

İnsan böyle bir tarifte her zaman yaşlı, piri fani birini tasavvur edebiliyor. Bahsettiğim abi o zamanlar yirmi yaşlarında idi. Ailecek tanıdığım bu güzel insanın anne ve babası Hak karşısında boynu kıldan ince ama haksızlık karşısında kükreyen bir arslanı andırıyorlardı. Biraz usül konusunda eksikleri olsa da evlatlarının tamamını hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye davasına adamış, Allah’tan başkasından korkmadıkları gibi “İyya ke’nağbûdü” sırrını idrak etmiş “Hasbunallahu ve niğmel vekili” sadece diline değil kalbine de söyletmiş Allah’a tevekkülü tam yiğit mi yiğit bir anne baba idi. 

Bu aileyi şimdi kırk bin (O zamanlar otuz bin idi) nüfuslu bir ilçede tanımayan yoktu. Hele bu abiyi kırk bin nüfusun akıl baliğ olmayanları saymazsak ilçenin tamamı tanır. Çünkü sağcısı solcusu, her türlü meslek ve meşrepten başı sıkışan ona gelir. Borç isteyen, okula giden köylü çocuğuna kalacak bir yer arayan, maddi imkanları olmayanların burs bulması için kapısını ilk çaldığı bu abi idi. Allah bu abiyi adeta ahirete müteveccih olsun diye ellinden bir çok şey, teker teker aldı. Bir çok acıyı dünyada tattırdı. Küçük yaşta yavrusunu kaybetti. Sonra ilçede en büyük giyim mağazası onundu. Bir vesileyle orayı bir arkadaşına devretti. Farklı bir iş yapmak istediğinde o an için ilçeye bir kız yurdu yapılması gerekiyordu. Uzun zamandan beri gündemdeydi ama ciddi paraya ihtiyaç vardı. Abi, gözünü kırpmadan parasının tamamını verdi. Elinde bir şey kalmamıştı. Bu arada babası yatağa düştü onunla ilgilenmek zorunda kaldı. 

İş yapamaz olmuş babasının başından ayrılamıyordu. Görenleri imrendirecek “İşte evlat dediğin böyle olur” dedirten bir ilgi ve alaka gösteriyordu babasına. Bu hal uzun bir süre devam etti. Sonra Allah rahmet eylesin babasını kaybetti. Babasından kalan iki dönümlük bir üzüm bağı vardı. Onunla ilgilenip rızkını temine çalışırken bir gün eski model “Broadway" marka otomobiliyle büyük bir kaza atlattı. Arabanın kaza yerindeki hali ancak arabadan anlayanların “Bunlar bir araba parçaları” diyeceği şekilde paramparça olmuştu. İşte böyle bir kazadan burnu bile kanadan kurtulan abimizin psikolojisinde hiç bir değişiklik yoktu. Maddi manada “Dünya yıkılsa umrunda değil” derler ya hani. Neşesinden hiç bir şey eksilmemiş yine o mütebessim çehresiyle etrafına tebessümler dağıtmaya devam ediyordu. 

Aradan çok geçmeden annesini kaybetti. Mübarek bir kadındı. Bu abi gibi dört tane daha yiğit yetiştirmişti ama onlar kendi ilçelerinde değil dünyanın başka coğrafyalarında imana ve İslam'a susamış gönülleri ihya etmek için hicret etmişlerdi. 

17 - 25 Aralık'tan sonraydı. Bir yaz günü tatilimi memlekete geçirmek için gittiğimde; O’nu eski model bir bisiklete binerken gördüm. Çok duygulandım. Kendisine belli etmemeye çalışsam da o anladı. “Abi nasılsınız” dedim “Yalan dünyanın boş işleri, uğraşıyoruz” dedi. Sonra takıldım biraz “Abi sen nasıl paralelsin yahu, Mossad ajanlığı sizde, KGB sizde, CIA sizde ama hala züğürt yaşıyorsunuz. Biraz paraya kıy da kendine şöyle Ferrari filan al” dedim. Gülüştük…

Şimdi koca ilçede kime sorsanız hakkında hüsnü şahadette bulunulan bu abiyi on beş Temmuz darbe tiyatrosundan sonra devrin zalimleri göz altına aldılar. Önce malına el koydular. Mal dediğiniz de; babasından kalan bir üzüm bağı ve bir gecekondu ev. Bir zamanlar maddi imkanları oldukça iyi olan abimizin zaman içerisinde bir emekli maaşından başka bir şeyi kalmamıştı. O da zalimin adamları tarafından elinden alındı. Gözaltında günlerce işkence ettiler. İtirafçı adı altında masum insanlara iftira atması için. Zaten bedenen çok zayıf olan abimiz iyice zayıflamış, ellerinde ölmesinden korkan bazı polisler konuşturamayacağını anlayınca savcıya rapor etmişler, “Bu adam konuşmaz” diye. Savcı da tutuklanmak üzere mahkemeye sevk etmiş. Tabi sonra malum hapishane. 

O gündür bu gündür hapishanede olan abimize kafayı takan savcı, daha sonra eşini de göz altına alarak bir kez daha karakola getirterek işkencelere eşinin gözü önünde devam ediyorlar. Yapılan işkenceleri anlatmaya ne bizim ahlakımız, ne de yüreğimiz müsaade ediyor. Şu kadarını söyleyeyim ki; bu abiye yapılan işkenceyi dünyanın en vahşi canavarlarına yaptırmak isteseniz yaptıramazsınız. Ama sureten insan kılıklı aşağılık mahluklar pervasızca yapabiliyorlar. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bedenen son derece zayıf bir abi. Boyu 175 gibi. 60 kilo olan abimiz 8 gün işkence gördükten sonra 5 kilo daha zayıflıyor. Bir kez daha konuşturamayacağını anlayan zalimler tekrar hapishaneye götürüyorlar abiyi. Bu arada eşini bir müddet daha orada tuttuktan sonra denetimli serbest bırakıyorlar. Çok geçmeden ablamız yaşadığı stresten kanser hastalığına yakalanıyor. Şimdi hastanede kemoterapi tedavisi görüyor. 

Ey dün menfaatiniz için abimizin eşiğini aşındıranlar! Neredesiniz? Yarın mahkeme-i kübrada karşılaşırsanız, iyilikten başka bir şey görmediğiniz bu abiye zulmedenleri desteklediğinizden dolayı nasıl hesap vereceksiniz? Hele onu ihbar edenler, rahat uyuyor musunuz yatağınızda. İçiniz ferahladı mı abiye yapılanları duydukça? Keyfiniz geldi mi şimdi? Tüttürüyor musunuz gerine gerine zevkle sigaralarınızı? Hey zavallılar, hayat dünyadan ibaret değil. Bir de yerin altı var. Orada hangi bahaneye sarılacaksınız? Haa bir de akrabalar var ki bahaneleri evlere şenlik: “Biz ona dedik bu davadan vazgeç diye”

Be hey utanmaz haysiyetsizler! Çocuğunuzu dershaneye üç beş kuruş daha ucuza kaydettirmek için yüz suyu dökerken de bunları söyleseydiniz ya...

Siz bu satırları okurken “Ercümend Bey biraz ağır olmadı mı” diyebilirsiniz. Ama siz şu anda benim buraya yazmadığım işkence ve abiye yapılan gayr-ı ahlaki şeyleri bilmiyorsunuz. Gerek aileyi gerek siz okuyucularımı rencide edeceğinden ve de yapılanları anlatmamıza ahlakımız müsaade etmediğinden bunları yazamıyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki duyduğunuzda sabah akşam bunlara lanet okuyacağınızdan eminim.

[Ercümend Perver] 10.3.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Bir derin devlet operasyonu: Malatya suikastı [Ali Emir Pakkan]

Hizmet hareketine, "terör örgütü" dediler ama ortada terör eylemi yoktu! 15 Temmuz darbe senaryosunu yazıp, oynadı ve cemaatin üzerine yıktılar! Bu bir derin devlet operasyonuydu!

Eskiden; bir veya bir kaç tetikçi tutulur, suikast düzenlenir, cinayet, kim "düşman" ilan edildi ise üzerine atılırdı. Sonrası kolaydı. Emniyet ve adliye gözaltı ve tutuklamalara başlardı!

İşte " 1952  Malatya hadisesi" böyle bir derin devlet operasyonuydu!

Anlatayım...

1950'de DP'nin iktidara gelmesi ile demokrasi havası esti. Derin yapılar rahatsızdı. DP, irtica ile yeterince mücadele etmemekle suçlanıyordu. Adnan Menderes'in eliyle milliyetçi, muhafazakar ve dindarlara darbe vuracak büyük bir plan yapıldı!

22 Kasım 1952’de Başbakan Menderes’le birlikte Malatya’ya giden Vatan gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Üzmez tarafından vuruldu. Türkiye, bu suikast girişimi ile sarsıldı! Yalman yaralı kurtuldu. Lise talebesi Üzmez, tutuklanarak hapse kondu. 

Malatya suikastından sonra ülkede (derin devletin beklediği gibi) hava değişti. İktidarın dinî hareketlere karşı tavrı sertleşti. Menderes’in suikasttan sonra konuyla ilgili ilk değerlendirmesi şöyleydi: “Bu meselede siyasi maksada dayanan bir iş varsa mutlaka meydana çıkarılacaktır. Bu vatanın neresinde olursa olsun, politika ve fikir adamları silahla tehdit edilemez. Buna cüret edeceklerin, hatta bunu akıllarından geçirecek olanların kafalarını bin parça etmeye kudretimiz var.”

Bu demeçten bir süre sonra, sadece Malatya suikastıyla doğrudan ilgili görülen sanıklara karşı değil, dinî ve milliyetçi çevrelerdeki kişi ve kuruluşlara karşı da sert tedbirler alındı. Ülke çapında bir cadı avı başlatıldı. İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere 25 ilde operasyonlar yapıldı. Milliyet Gazetesi “600 kişilik bir liste”den bahsediyordu! (Şimdilerde 600 bin kişiye çıktı sayı) 

Gazetelere baskınlar düzenlendi.

Malatya Sulh Ceza Hâkimliği, 25 Ocak 1953’te soruşturma çerçevesinde İslam Demokrat Partisi Genel Başkanı Cevat Rifat Atilhan, Samsun’daki Büyük Cihat gazetesi sahibi Mustafa Bağışlayıcı, Büyük Doğu gazetesinin sahibi Necip Fazıl Kısakürek ve Mustafa Cemil Dağ hakkında tutuklama kararı çıkardı. 

9 Mart 1953’te gözaltındakiler trenle Ankara’ya sevk edildi. Elleri kelepçeli olarak merkez cezaevine gönderildiler. Savcı, iddianamede Üzmez ve Kısakürek dâhil 6 kişinin idamını istiyordu.

Suikast girişimiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan Bediüzzaman Said Nursî’ye de dava açıldı, talebeleri tutuklandı. 

1953’te dalga dalga devam eden tutuklamalar, soruşturmalar ve davalardan bazıları şöyleydi:

27 Aralık 1952: Bediüzzaman Said-i Nursî hakkında, dini siyasete alet etmekten dava açıldı. 

4 Ocak 1953: Necip Fazıl gözaltına alındı, Büyük Doğucular hakkında çeşitli illerde soruşturma başlatıldı. 

22 Ocak: Osman Yüksel Serdengeçti gözaltına alındı, Milliyetçiler Derneği mahkeme kararıyla kapatıldı. 100’e yakın şubesi savcılıklarca mühürlendi. 

30 Ocak: Milliyetçiler Derneği mensubu iki milletvekili Sait Bilgiç ve Tahsin Tolga, DP’den ihraç edildi. 

Temmuz 1953: Millet Partisi hakkında, Sulh Mahkemesi’nde kapatma davası açıldı.

36 sanıklı Malatya davasında Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti ve Cevat Rıfat Atilhan bir yılı aşan tutuklu yargılamalardan sonra beraat etti. Hüseyin Üzmez ile suçu işlemesine yardım eden 11 sanık ise mahkûm edildi. 

Üzmez 20 yıl, 8 sanık on ikişer yıl, 3 sanık beşer yıl hapis cezasına çarptırıldı. 10 yıl hapis yattıktan sonra çıktı ve hukuk tahsilini tamamlayarak avukat oldu. 14 Ekim 2014’te ölen Üzmez, Akit'te yazıyordu. Gözaltında iken, Yalman ile hastanede yüzleştirilmiş ve şu itirafta bulunmuştu; "Vurmasaydım, beni öldüreceklerdi. Suikaste memur edildim." (Vatan, 29 Kasım 1952)

DP'nin ilk büyük hatası, hukuku askıya alan tek parti dönemi uygulamalarını sürdürmesi oldu! 1957'den sonra baskılar toplumun bütün kesimlerini kapsadı!

Bugün Hizmet hareketi, tarihin en acımasız derin devlet operasyonu ile karşı karşıya; Suça batmış AKP eliyle bir kitle yok edilmek isteniyor! Yakında tetikçilerin itiraflarını bol bol okuyacağız!

[Ali Emir Pakkan] 10.3.2017 [Samsnyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com Twitter: @AliEmirPakkan @TYolculuk

Avrupa’ya gelen ilk Türklerin yaşadığı hasret bu müzede [Haber-İzlenim: Hasan Cücük]

Avrupa’ya ilk gelen gurbetçilerin hikayesi ortaktır. Sirkeci’den kalkan bir trenle adını bilmedikleri ülkeye, daha doğrusu, meçhule yolculuktu yaptıkları. Daha iyi bir hayat için geldikleri gurbette türlü sıkıntılar çektiler. Dil bilmiyorlardı, yol bilmiyorlardı. Yıllarca en kötü şartlarda çalıştılar. Aradan yıllar geçti, yaşadıkları sıkıntılar günümüz için adeta bir masala döndü. İlk kuşağın yaşadıklarının ‘masal olmadığı’, Avrupa’da ilk kez oluşturulan bir müzede sergilenmeye başladı.

‘OĞLUM İKİ SENE ÇALIŞIP DÖNECEĞİZ’

Danimarka’nın ilk Türkiye kökenli milletvekili olarak tarihe geçen Hüseyin Araç, ilk kuşağın yaşadıklarının yakın tanığı. 1972’de 16 yaşındayken babasının çalıştığı Danimarka’nın ikinci büyük şehri Arhus’a gelen Araç, yurdundan, yuvasından ve sevdiklerinden uzakta hasreti yaşayanların çilesini hem çeker, hem de tanıklık eder. Gündüzleri fabrikada çalışır, akşamları dil okuluna gider. Babasının “Oğlum, iki sene çalışıp memlekete döneceğiz, orada okursun” sözlerinin yıllar geçtikçe gerçekliğini yitirdiğini görür. İşçi olarak başladığı Danimarka’daki yaşamına okulunu bitirip tercüman olarak devam eder. 1993’te Arhus Belediye Meclisi üyeliğine seçilen Hüseyin Araç, 2005’te Danimarka Meclisi’nin ilk Türkiye kökenli milletvekili olur.

Halen Arhus Belediye Meclisi üyesi olan Araç, ilk kuşağın birer birer vefat etmesi ve yeni neslin onların çektiklerini masal sanmasından dolayı ‘müze ev’ için harakete geçer. Konuyu ilk olarak yıllarca üyesi olduğu Arhus Belediyesi yetkililerine açar. Türklerin şehre yaptığı katkıya bir teşekkür olarak projeye belediye tam destek verir. Daha sonra Arhus kültürel miras müzesi ‘Den Gamle By’ın (Eski Şehir) kapısı çalınır. Şehrin kültürel mirasının sergilendiği ve tarihi dokunun korunduğu müzenin yetkilileri Türklere ait ‘müze ev’ için memnuniyetle yer vereceklerini belirtir.

‘MÜZE ODA’DAN ‘MÜZE EV’E

Ancak asıl zorluk Hüseyin Araç için şimdi başlar. 1970’lerde kullanılan eşyaların bulunması oldukça zor olur. Tüm tanıdıklara haber salınır, radyolardan ilan edilir. Elinde o yıllara ait eşyaları olanların kendileriyle irtibata geçmesi istenir. Bazıları ‘hatırası var’ diyerek elindeki eşyaları vermek istemez. İkna seansları uzun sürer. Harcanan emekler boşa gitmez. Üç yıl içinde gerekli eşyalar toplanır. Hüseyin Araç’ın düşündüğü ‘müze oda’dır. Çünkü o yıllarda genelde tek odalı evlerde 5-6 kişi kalmaktadır. Ancak müze yetkileri iki odalı bir evin daha uygun olacağını belirtmesiyle Türklerin yaşadıklarının canlı şahidi ‘müze ev’ açılır.

Bir gurbetçi çocuğu olarak rahmetli babamdan çektikleri sıkıntıları dinlemiştim. Tek odalı, kalorifersiz evlerde geçen hasret yıllarını uzun uzun anlatırdı. Müze evi ziyaret ederken bir anlamda babamın ve ilk gurbetçilerin çilesine tanıklık edecektim.

‘BANT DOLDURMA’YLA GEÇEN GÜNLER

Öyle de oldu. Merdivenlerden çıkıp kapıdan içeriye adımımızı attığımızda yanık yanık gurbet türküleri bizi karşılıyor. Odada bir koltuk ve o yıllarda çok moda olan bir halı duvarda asılı. Eşya olarak bir çekmeceli dolap var. Masanın üstünde vakit öldürme adına o yılların vazgeçilmezi iskambil kağıtları duruyor. Ve tabii ki efkâr ve hasret bastırınca üst üste yakılan sigaralar… Odada açık olan televizyonda da o yıllara ait görüntüler dönüyor.

Pencerenin önünde eski bir teyp ve kasetler var. 1970’ler gazetenin, televizyonun ve radyonun olmadığı yıllardır. Vatan hasreti, dinlenen yanık türkülerle giderilirdi. ‘Bant doldurma’ gurbetçilerin yakından bildiği bir terim. Kasete ‘bant’ diyen gurbetçiler, yazılı iletişim için mektubu, sesli iletişim için ‘doldurdukları bantları’ kullanırdı. Teyp kasedine konan kasetle kayıt tuşuna basılır, sılada bıraktıklarına önce büyüklerden başlanarak selam yollanırdı. Sonra yaşadığı yer hakkında bilgiler verilir, mesaj mutlaka ya bir şiir ya da bir türkü ile bitirilirdi.

Sıladakiler kasedi alır ve tüm ailenin toplandığı bir mecliste dinlerdi. Aynı kaset bu kez cevap olarak doldurulup geriye gönderilirdi. Sıladaki herkes sırasıyla büyüklerden başlayıp duygu ve selamlarını iletirdi. Çoğu zaman duygular coşar, gözler buğulanır, ses titrerdi. Evin büyükleri devreye girer, ‘Gurbette zaten’ deyip üzülmemesi için o kısım geriye sardırılır, yeniden kayıt yapılırdı. Nereden mi biliyorum? Dedim ya, ben de gurbetçi çocuğuyum.

TÜRK BUZDOLABI

Müze evin ikinci odasında benzer durum var. Masanın üstünde eski bir nüfus cüzdanı, eski bir pasaport ve o yıllarda sılaya gönderilen para havalelerin makbuzları. Sehpanın üstünde iki telefon ahizesi asılı. Birini kulağıma götürdüğümde gurbettteki oğlu Mehmet’e sıladaki annenin hüzünlü sözlerini dinliyorum. “Mehmedim yavrum” diye başlayan mektup, hasret cümleleri ve sıladan havadislerle devam edip “seni aklından hiç çıkarmayan çilekeş anan” ile son buluyor. Diğer ahizeyi kaldırdığımda, gurbetten sıladaki ‘Karagözlü’ye yazılan şiir yankılanıyor, her satırında özlem ve hasret olan. Duvarda saz, yerde eski bir bavul, o yıllara ait saat, traş bıçağı, tarak duruyor.

Müzeyi gezerken Danimarka’ya ilk kuşağın kazandırdığı ‘Türk buzdolabı’ kavramıyla tanışıyorum. Gurbete para kazanmak için gelindiği için o yıllarda ‘fuzuli’ masraflar yapılmaz. Buzdolapları pahalı olduğu için çözüm bulmak zor olmaz. Danimarka’nın iklim şartlarının soğukluğundan dolayı bozulacak süt, yağ gibi gıdalar bir poşete konup camdan dışarı sarkıtılır. Böylece bu ürünlerin bozulması engellenir. Bu buluşun adı ‘Türk buzdolabı’ olarak tanımlanır. Müze evin penceresinden sarkan poşetin Türk buzdolabı olduğunu da anlamış oluyorum böylece.

[Hasan Cücük] 10.3.2017 [TR724]

Nasıl tevbe etmeliyiz? [Faik Can]

Günah, insanın kendisine yaptığı en büyük ihanettir. İnsanın Rabbine başkaldırması ve isyan etmesidir. Günahın insan mahiyetinde meydana getirdiği zararları rakamlarla açıklamak mümkün değildir. Günahın etkisiyle oluşan iç deformasyonu tamir etmek ancak ve ancak ciddi, yürekten, halis ve samimi bir tevbe ile mümkündür. Günahlar karşısında en büyük sığınağımız olan “tevbe” mevzuunda, şu hususlara özellikle dikkat etmeliyiz:

1.Günaha karşı vicdani tepki koymalıyız

Bu, insanın o andaki ruhî durumu ile yakından alâkalıdır. Öyle an olur ki, insan işlediği bir günah karşısında başını yere koyar, feryâd u figân eder, dua dua yalvarır, af diler. Öyle an da olur ki, ne ağlamaları ne âh u vâhları onu tatmin eder ne de feryatları içindeki yangını söndürür. İşte insanı içten içe sürekli rahatsız eden bu hüzün Allah katında, sözle yapılan tevbeden daha makbul ve daha geçerli olur…

Her hangi bir günah işledikten sonra insan “Ah! Ben ne yaptım! Vücudumun bütün zerreleri adedince her an Allah’a müteveccih olmam gerekirken, günah işledim. Şeytanın Rabbime küstahça söylediği sözleri haklı çıkarır bir alçaklıkta bulundum. Kudreti Sonsuz’un bana ihsan ettiği fevkalade mahiyetime zift sürdüm. İrademi kullanıp bu basit tuzağa düşmemeliydim…” diyerek hemen oracıkta bir secde ile içini dökebiliyorsa yahut içini kaplayan hüzünle dünya ona dar geliyorsa, hakiki tevbeyi yakalamış demektir.

Tevbe, aslında bir nedamet, pişmanlık ve bir iç yangınıdır. Her günahın, gönülden bir pişmanlıkla kalbin ritimlerini ve damarlardaki kanın akış hızını değiştirecek şekilde bir mukabele görmesi çok önemlidir.

2.Günahın ömrünü kısa tutmalıyız

Bir yerde sürçüp günah işlediğimizde veya günah atmosferine kaydığımızda, hiç vakit kaybetmeden kalkıp tevbe ve istiğfar ile arınmalıyız. Bunu hemen yapmalı ve asla tehir etmemeliyiz. Çünkü bir saat sonra sırtımızdaki bu Kafdağı’ndan ağır yükle, Rabbimizin huzuruna gitmeyeceğimize dair elimizde bir senet yoktur. Muhterem Hocaefendi’nin tabiriyle “Nezih ruhlar, işledikleri günahlardan temizlenmedikçe rahat edemez ve onların gözlerine uyku girmez…”

Günaha bir saniye bile ömür bağışlamak, kişinin kendi aleyhinedir. Ve bundan daha önemlisi de, Allah’a karşı yapılan bir saygısızlığa karşı, müsamahalı olmak demektir. Hiçbir günahın bir saniye bile yaşamaya hakkı yoktur. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Günah, tevbe ile çabucak silinmezse, kalbi ısıran zehirli bir yılan hâline gelir.” Ve kalb bir defa lekelenince yeni lekelere açık hale gelir. Böylece insan fasit bir daire içine düşer. Her günah yeni bir günahı doğurur ve nihayet “Hayır hayır, onların kalbi pas bağladı.” (Mutaffifîn sûresi, 83/14) sırrı zuhur eder. Bundan dolayı insanları günahlar karşısında dikkatli ve uyanık hâle getirmeye çalışmak çok önemlidir.

3.Günahı hak ettiği çirkinlikte görmeliyiz

Yapacağımız tevbelerde en önemli hususlardan biri de günahı kerih (çirkin) görmektir. Günah çirkin görülmezse ondan yılandan çiyandan kaçar gibi kaçma azmi de gösterilemez. Kaçamayınca da bir daha o günahı işlememe kararlılığı içinde tevbe etmek mümkün olmaz. Elimizde bulunan çok nadide bir kristal vazoyu düşürüp kırdığımızda duyduğumuz teessürden daha fazlasını işlediğimiz günahın hâsıl ettiği tahribat karşısında duymalıyız. Çünkü işlediğimiz her günahla, elimizdeki hayat fanusumuz kirlenip kırılıyor demektir.

4.Günah ne kadar büyükse tevbesi de ona göre olmalıdır

Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah zift dolu bir kuyuya düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama çıkmak büyük bir gayret ister. İşlediğimiz günahın Allah’la münasebetlerimize ne kadar büyük zarar verdiğini düşünerek tevbeyi de o ölçüde tamir edici bir sağlamlıkta yapmamız gerekir.

5.Günahı günah olarak bilmeliyiz

İçimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her düşünce, en az o günahı işlemek kadar günahtır. Meselâ, zina yapan bir insanın, zaman zaman içinden: “Allah bu zinayı niçin yasak etti ki?” diye itiraz etmesi veya haram-helâl demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, “Kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu!” şeklinde düşünmesi o günahı işlemekten daha büyük günahlardır.

En büyük günah ise, günaha karşı vurdumduymaz bir tavır içinde bulunmak ve onu umursamamaktır. Böyle biri “kel en’ami belhüm edall” (A’râf sûresi, 7/179) tokatını yemiş ve hayvandan da aşağı bir dereceye düşmüştür.

Bediüzzaman Hazretleri bizleri günaha karşı uyarırken: “Günahtan yılandan çiyandan kaçar gibi kaçınız.” der. Burada günahı aslan veya kaplan gibi büyük hayvanlarla değil de yılan ve çiyan ile anlatması dikkat çekicidir. Zira aslan ve kaplan yiğitçe ve mertçe saldırır. Daha gelmeden onu hisseder ve ona göre tedbirinizi alabilirsiniz. Fakat akrep, yılan ve çiyan öyle değildir. Onların ne zaman ve nereden saldıracakları belli olmaz. İşte günah da böyle akrep ve çiyan gibi kalleştir. Böyle bir kalleşliğe karşı teyakkuzda bulunmak Allah’a karşı vefamızın gereğidir.

Türlü imtihanlarla sınandığımız bir dönemde yeni günahlara yelken açmadan eskilerin bütün kirinden, pasından kurtulmaya bakmak en akıllıca iş olsa gerek.

[Faik Can] 10.3.2017 [TR724]

Borsa, Borsa olalı böyle cambazlık görmedi [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Borsa İstanbul’da (BIST) neler oluyor? Enflasyondan işsizliğe hemen her veri kriz zilleri çalarken BIST, Türk Lirası nevinden rekorlar kırıyor. Doların 3,70 TL’yi aşmasının şirket bilançolarını nasıl delik deşik ettiğini Borsa’yı takip eden ihtisas sahibi kimseler bilmiyor olamaz. Mevzu bilip bilmemek değil ki!

Vergi gelirlerinden ayrılan 25 milyar TL yardım bütçesi AKP tarafından nasıl istismar ediliyorsa Borsa da alenen referandum için kullanılıyor. Hesap çok basit: Borsa yükselecek ve halk ekonominin krizde olmadığına ikna olacak. Düne kadar Borsa için ‘ne vakitten beri ekran ekonomisi reel sektörün yerini aldı’ minvalinde sözler sarfeden AKP kurmayları, referanduma doğru Borsa’yı anlatmaya doyamıyor: “Fitch’e kapak olsun. Borsa 90 bini aşacak.”

Piyasayı bir yere kadar manipüle edebilirsiniz. Doları düşürmek için MİT bavulları ile ya da katar katar paraları piyasaya sürdüğünüz gibi Borsa’yı da pekâlâ yukarı çıkarabilirsiniz. Er ya da geç bunun kokusu çıkar. Neticede işlemlerin tutarı, hisse fiyatı gibi müşahhas veriler var. Bunu bile bile Borsa’yı siyasî talimatla işletmeye kalkmak şuna benziyor: Belediye, pazar yerinde tespit ettiği esnaflara çok pahalıya ya da ucuza mal sattırıyor. Bu ortaya çıktığında o pazarda kimse tezgâh açmak istemez. O pazarda ilan edilen fiyatların sıhhati de netameli hale gelir.

FİTCH KARARINI BOŞA DÜŞÜRMEK İÇİN…

Fitch’in Türkiye’nin notunu ‘çöpe attığı’ 28 Ocak 2017’den itibaren BIST’teki hareketlerin manipülasyon koktuğunu birkaç kez ifade ettim. Borsa’da işlem hacmi endeksin 90 bin puana yaklaştığı son iki günde 4 milyar 82 milyon lira idi. Endeks darbe teşebbüsünden bir gün evvel, 14 Temmuz 2016 Perşembe günü 82 bin 590 puana kadar yükseldiğinde hacim 3 milyar 997 milyon lira idi. Neredeyse aynı tutarda hisse alış verişi yapılsa da endeks şimdi 8 bin puan daha yukarıda.

Üstelik o tarihte kur 3 TL bile değildi. Şirketler henüz kur farkından mütevellit zarar etmemişti. Mesela ilk 9 ayda 664 milyon lira kâr eden Türk Telekom 2016 senesini 724 milyon lira zararla kapattı. Dolayısıyla Borsa’yı sürükleyecek kârlılık, ciro artışı gibi parametreler adeta çakıldı.

FAAL OLMAYAN ŞİRKET BORSA’DAYMIŞ!

Daha iki gün evvel Bakan Medya, ‘aktif bir faaliyeti olmadığı için’ kottan çıkarıldı. Borsa’ya 3 Haziran 2013’te girdiği ilk günde şüpheli işlemden ceza alan bu şirketin kottan çıkarılması için 4 sene beklenmesinin sebebi hikmeti bilinmiyor. Banker Kastelli bu insanları görse ne derdi acaba? Ortada şirket yok, Borsa’da hisseleri alınıp satılıyor. ‘Kumarhane’ deyince alınan idareciler vazifelerini yapsaydı yüzlerce kişi içi boş şirkete para yatırmaz ve batmazdı. Yatırımcının bu şekilde alenen dolandırıldığı bir atmosferde ‘endeks şu kadar puan arttı’ ambalajıyla oynanan oyunlardan hükümetin, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Borsa İstanbul idaresinin birinci derecede mesuliyeti bulunuyor.

HİNTLİ HERİF-YATIRIM FİNANSMAN YAKINLIĞI

Borsa üzerindeki sis bulutu hâlâ tam manası ile dağılmamış olsa da Londra’daki Hintli Herif’in talimatlarını İstanbul’da hangi aracı müessese üzerinden yaptığı artık sır değil. En fazla işlemde Yatırım Finansman Menkul Değerler AŞ’nin imzası var. Net alım sıralamasında 2017’nin ilk 2 ayında 1 milyar 230 milyon liraya çıkan Yatırım Finansman’ı takip eden UBS, Gedik Yatırım ve Tera’nın toplam alımları bu seviyeye ancak ulaşabiliyor. Yatırım Finansman, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın iştiraki.

Boğaz’ın İstinye sırtlarında aylardır bir hayaletin dolaştığını belirten Bloomberg News’in iddiası hayli çarpıcı: “Borsacıların ‘herif’ dedikleri bu oyuncu, bazen piyasa ortalamasının iki katına çıkarak günde 450 milyon dolarlık işlem yapıyor. Borsadaki oyuncular, ismini cismini bilmedikleri bu yatırımcının işlem sıklığının ve büyüklüğünün giderek artması sebebiyle tedirgin oluyor.”

Tutarlı olmayan hareketleri ne kadar saklayabilirsiniz ki! THY, Türk Telekom gibi lokomotif şirketler gerilediği halde Borsa nasıl yükseliyor? Tahmin edilemeyen sert yükselişlerle daha da artan şüpheler, algoritmalar ve yüksek hızlı işlemler (High Frequency Trading-HFT) fısıltı gazetesinden başka mecrada makes bulamıyor. Zira Saray’ın Borsa operasyonunu yazacak gazeteciler gözünü mahpushanede açabilir.

İPUCU ESKİ CEO’NUN O SÖZLERİNDE…

2017 başından bu yana gösterge endekste yüzde 1 ve fevkinde kayıp veya kazanç kaydedilen her üç günün ikisinde Yatırım Finansman’ın al/sat talimatları tayin edici oldu. 12 günün 8’inde Yatırım Finansman en büyük net alıcı ya da en büyük net satıcı oldu. Yatırım Finansman, siyasî ve iktisadî risklerin en üst seviyeye çıktığı 2017 senesine dâir nasıl bir beklenti ile hareket ediyor kimse bilmiyor.

Umumî bir temayül olsa Borsa’nın hacmindeki artış 100 milyon lira gibi komik bir tutarda kalmazdı. Hacim neredeyse yerinde sayarken, yüzde 200-300 düşen hisseler varken endeksin 8 bin puan birden yükselmesi hiç inandırıcı değil.

Yatırım Finansman’ın eski CEO’su Şeniz Yarcan, 2016’da piyasadaki sıradışı hareketlere ilişkin Dünya gazetesine şöyle bir beyanat vermişti: “Bir yatırımcı değil, algoritmalarla işlem yapan büyük, yeni bir fon-yatırımcı profili.” Yatırımcı değilse ne? Fon perdesi çekilince ötesine gitmek zorlaşıyor haliyle.

İstanbul Portföy ortağı Turgay Ozaner’in şu sözleri de manidar: “Günlerce uğraşmamıza rağmen, aracı şirketlerin birinden öbürüne atlayan bu yatırımcıyı tespit edemedik. Gizemli kişiyle ilgili kimse kesin bir şey bilmiyor. Burası Türkiye.”

BORSA’DA SİSTEM DEĞİŞTİ, BÖYLE OLDU!

Borsa İstanbul’un 2016 sonunda bilgisayar hesaplamaları üzerinden yeni bir sisteme geçtiğini de hatırlatmak isterim. Seçim gecesi trafoya kedilerin girdiği Türkiye’de sistem değişikliğinin tedai ettirdiği şeyler hiç normal değil.

Sistem değişti. Hintli Herif ortaya çıktı. Yatırım Finansman tek başına Borsa’yı parmağında oynatıyor. Bütün bunlar olup biterken SPK ve Borsa İstanbul komik gong çalma merasimleri tertip ediyor. Borsa’ya yeni şirket ve yatırımcı gelmediği için mevcut şirketlerden sırası gelen için ‘kutlama’ gongu çalıyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 32. Başkanı Franklin Delano Roosevelt (d. 30 Ocak 1882–ö. 12 Nisan 1945) sanki Türkiye’nin bugünlerini tarif etmiş: “Bütün insanların bir avuç yönetici tarafından idare edildiği bir devlet sistemi kurmak isteyenler buna Yeni Düzen ismini verir. Oysa ne yenidir ne de düzendir.”

[Semih Ardıç] 10.3.2017 [TR724]

Dünya duydu, Türk halkı duyamadı! [Erhan Başyurt]

“Susarlar sesini boğmak isterler
Yarımdır kırıktır sırça yüreğin
Çığlık çığlığa yarı geceler
Kardeşin duymaz eloğlu duyar

Çoğalır engeller yürür gidersin
Yüreğin taşıyıp götürür seni
Nice selden sonra kumdan ötede
Kardeşin duymaz eloğlu duyar

Yıkılma bunları gördüğün zaman
Umudu kesip de incinme sakın
Aç yüreğini bir merhabaya
Kardeşin duymaz eloğlu duyar”

Zülfü Livaneli’nin sözleri ve bestesi kendisine ait bu şarkısını herhalde bilmeyen yoktur.

Türkiye bir süredir tam da böyle bir süreci yaşıyor.

Kardeşin duymuyor, eloğlu duyuyor!

***

AKP iktidarı, Türkiye’de inanılmaz boyutta ve sistematik bir insan hakları ihlali yaşatıyor.

Cezaevleri, haklarında İddianame bile yazılmamış, tek somut delil olmayan masum insanlarla doldu taştı.

AKP, hırsızları, dolandırıcıları, tecavüzcüleri çıkarıp, yerine binlerce masum insanı hapse dolduruyor.

Yaşlılar, kadınlar, yeni doğum yapmış anneler demir parmaklıkların arkasına konuyor.

Yürek yakan hikayeler yaşanıyor.

Bebeklerinden koparılan ve sütlerini toprağa sağan yeni doğum yapmış anneler, anne ve babaları uydurma suçlamalarla hapse konan yalnız başlarına yaşamak zorunda bırakılan küçücük çocuklar…

***

Uydurma bir ‘silahlı terör örgütü’ üzerinden 200 bin insanın ekmeğiyle oynandı.

İşsiz bırakıldılar. Açlığa mahkum edildiler.

Sokakta limon satan öğretmenler, temizliğe giden savcılar, inşaatta çalışan gazeteciler, taksi şoförü akademisyenler artık sıradanlaşan dram hikayeleri…

***

Vakıf mallarına, özel şirketlere keyfi şekilde el konuyor ve yandaşlara pay ediliyor.

30 milyarlık helal kazanca ve tapuya el koydukları, gasp ettikleri için “gurur” duyuyorlar.

***

Ailesinden veya yakın çevresinden zulme uğramayan, en az bir mağdur olmayan yok gibi…

Yakından bildikleri karıncaya bile zarar vermeyen bu insanların, silahlı terör örgütü ile suçlanmalarını, terörist yaftası yapıştırılmasını sessizce seyrediyorlar.

Hatta hiçbir şey olmamış gibi ‘vurdumduymaz’ davranıyorlar.

Kendilerini avutmak için teselli nevinden ‘o iyi biri ama kandırıldı’ diyorlar.

Yüz binlerce insan gözlerinin önünde zulme uğruyor onlar için her şey güllük gülistanlık!

***

Adalet askıda, adil yargılama yok, bağımsız yargı yok edilmiş.

Anayasa Mahkemesi bile siyasi talimatlara uygun hareket edip, mağdur başvurularını değerlendirmeye almıyor. Zulme zaman kazandırmaya, hukuksuzluklara alan açmaya çalışıyor.

Bankaya para yatırmak, özel okula öğrenci göndermek gibi tamamı yasal faaliyetler nedeniyle, insanlara ‘terörist’ muamelesi yapılıyor.

Vicdanlar kör, kulaklar sağır…

***

Neyse ki, özgür dünya aynı şekilde ‘üç maymunu’ oynamıyor.

‘Görmedim, duymadım, konuşmadım’ demiyor.

Avrupa Birliği ve Avrupa Birliği Parlamentosu tepkili.

Avrupa Konseyi, Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu ve Avrupa Konseyi Parlamentosu tepkili…

Türkiye, sistematik insan hakları nedeniyle hukuki ve siyasi ‘izlemeye’ alınıyor.

Sırbistan, Ermenistan ve Moldova ile aynı ‘demokrasi liginde’ kabul ediliyor.

BM İnsan Hakları İzleme Komitesi, insan hakkı ihlallerini kapsamlı bir raporla duyurdu.

ABD İnsan Hakları Raporu insan hakları ihlallerine geniş ayırdı.

Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası İnsan Hakları İzleme Komitesi, PEN International ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü detaylı raporlar yayınlayıp tepki gösteriyor.

Türk halkının görmediği, görmezden geldiği ihlalleri uluslararası örgütler kayıt altına alıyor. Hükümeti uyarıyor. Medya özgürlüğünü savunuyorlar.

***

Sevindirici son bir gelişme de, geç de olsa artık AİHM’in Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarını beklemeden bazı başvuruları öncelikle inceleme kararı vermesi.

Şahin Alpay ve Nazlı Ilıcak’ın başvuruları kabul edildi.

70 yaşının üstü iki gazeteci, 9 aydır hukuksuz şekilde hapiste tutuluyor.

Demokrasi havarisi ve geçmiş darbelere karşı çıkan iki güzel insan, delilsiz ‘darbecilik’ ile suçlanıp ilerleyen yaşlarına ve hastalıklarına rağmen hapse konularak manevi işkence yapılıyor.

Gerçekleri topluma cesurca anlatmasınlar diye ‘esir’ tutuluyorlar.

Umarım bu davalar, hukuksuzca tutuklanan diğer 200 gazeteci ve masum 45 bin insan için de bir an önce emsal niteliğinde sonuçlanır.

***

Zülfü Livaneli’nin o çok sevilen şarkısında olduğu gibi;

NİCE SELDEN SONRA, KUMDAN ÖTEDE

KARDEŞİN DUYMAZ ELOĞLU DUYAR…

[Erhan Başyurt] 10.3.2017 [TR724]

Şevki Yılmaz, ‘Saltanat Hadisi’ni yorumlayabilir mi? [Abdullah Salih Güven]

Şevki Yılmaz’ın çok gürültü koparan açıklaması ile alakalı “Allah’a iftira, Allah adına ahkâm kesme” şeklinde özetlenebilecek ilk düşüncelerimi yazmış; sözünü ettiği hadis hakkındaki yorumlarımı bir sonraki yazımda kaleme alacağımı belirtmiştim.

Yılmaz’ın “16 Nisan ile alakalı hadis var, müjde var,” diye kesik kesik yarım cümleler halinde delil gösterdiği hadis, literatürde saltanat hadisi olarak bilenen “Hilafet otuz yıldır, sonra saltanat olacaktır” hadisiymiş. Hadis mi, hadis diye rivayet edilen beyan yani hadis rivayeti mi yoksa hadis malzemesi mi demeliyim? Bu kararı yazının sonunda siz vereceksiniz.

MÜSNED’DEKİ HADİS VE YILMAZ’IN YORUMU

İmam ve vaiz efendilerin vaaz ve konuşmalarına konu ettiği şekliyle verdiğimiz bu rivayetin Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen versiyonu Şevki Yılmaz’ın yorumuna mesned olduğu için, onu esas alalım. Rivayet aynen şöyle:

“Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (Ahmed b. Hanbel, 4/273).

Şevki Yılmaz yaptığı izahta anladığım kadarıyla şunu söylüyor: 4 tane dönem var. İlki, nübüvvet dönemi ki Efendimizin vefatıyla sona ermiştir. İkincisi, nübüvvete benzeyen hilafet sistemi ki 30 yıl süren Raşit halifeler dönemidir. Üçüncüsü; Emevilerle başlayan ve asırlarca devam eden “ısırıcı saltanat” dönemi. Dördüncü ceberut saltanat dönemi. Bu dönemin başlangıcı ve kimler tarafından temsil edildiğini söylemese de, ülkemiz özelinde Kemalizm’i ya da şu ana kadar devam eden Cumhuriyet rejimini buna dâhil ettiği ifadelerinin mantukundan anlaşılıyor. Ve nihayet  “nübüvvet sisteminde bir hilafet” diye anlatılan beşinci dönem ki yine onun ifadelerinden anlaşılan bu dönem 16 Nisan referandumu sonrası Erdoğan’ın başkanlığı ile hayata geçecektir. Yılmaz’ın hadisle bağlantılı olarak yaptığı açıklamalardan benim yaptığım çıkarım bu. Müjde, Erdoğan hilafeti. Başlangıç tarihi 16 Nisan 2017. Konuşması Youtube ortamında duruyor. İsteyenler tekrar tekrar izleyerek benim çıkarımımın doğru veya yanlışlığını test edebilir.

KİMLERİN ‘YORUM’ EHLİYETİ OLABİLİR?

Nedir Yılmaz’ın bu söyledikleri? Hadis rivayetini merkeze alan indi ve sübjektif bir yorumdur. Hadisin şerhidir. Üretilmiş düşüncedir. İçtihadi bilgidir. Hem kabule hem de ret edilmeye açıktır. Din ve siyaset ilişkisini merkeze alarak söylenecek itirazlar bir tarafa, bir insan bu düşünceleri ürettiği ve ürettiği düşünceleri açık yüreklilikle söylediğinden dolayı linç edilemez. Linç ameliyesi İslam dininin düşünce ve ifade hürriyetine adına getirdiği sınırları aşmak olur. Ama…

‘Ama’sı şu; Şevki Yılmaz bu işin ehli midir? Burada asıl cevaplandırılması gereken ilk soru budur. Türkiye kamuoyunda daha çok siyasetçi kimliği tanınan Yılmaz, bir hadis hakkında yorum yapma yeterliliğine sahip midir? Dikkat ederseniz yetkisi demiyorum. Resmi bir unvandan, Diyanet İşlerinde üst düzeylerde görevli veya İlahiyat Fakültelerindeki akademisyenlere ait olduğu zannedilen bir yetkiden bahsetmiyorum. Resmi değil dinin tabiatına uygun olan sivil İslam’dan, ilmi kifayetten, yeterlilikten söz ediyorum.

Ben şahsen kendisini tanımıyorum. Dini ilim tahsilinde nerede durduğunu da bilmiyorum. Bu özelliklerini öğrenmek için hususi bir araştırma da yapmadım. Hüsnüzan ediyorum. Bir mümin, Hz. Peygamberin (sas) bir hadisi hakkında yanlış anlaşılmalara ve yönlendirmelere de konu olabilecek böyle bir beyanı dile getirdiğine göre demek ki ilmi yeterliliğe sahiptir diye düşünüyorum. Bunun dünyevi-uhrevi sorumluluğunu da almaya hazır demek ki diyorum. Literatürde içtihadın yani düşünce üretmenin “ehlinden sâdır, mahalline müsadif” olması aranan ilk şarttır. Yılmaz, bu bağlamda kendini yeterli görüyorsa benim buna diyeceğim bir şey olamaz.

Fakat söylediklerine itiraz edilmesine, karşıt düşünceler üretilmesine, barika-i hakikatin ortaya çıkması adına başkalarının düşüncelerini seslendirmesine de mani olmamalı Yılmaz. Her düşünce bünyesinde bir iddia barındırır. Mademki o iddiayı seslendirdin, farklı düşünceleri seslendiren kişilere “kiralık maşa, yalan söylüyor” türü itham ve hakaretlerle karşılık vermeyi kendisine yakıştıramadığımı itiraf edeyim. İlmi nezaket ve sorumluluk, insani zarafet, entelektüel soğukkanlılık karşıt düşünceleri de dinlemeyi, okumayı, izlemeyi gerektirir. Nitekim okuduğunuz şu satırlar bunun en net göstergelerinden biridir.

HADİS ÇALIŞMALARINA GÖRE ‘SALTANAT HADİSİ’

Şimdi, Yılmaz’ın şahsi ilmi yeterliliği bir kenara, söylediklerine odaklanalım. Basit bir soru, Yılmaz’ın hadis dediği rivayet, gerçekten hadis midir? Bizatihi Hz. Peygamber’in (sas) ağzından mı çıkmıştır yoksa ilerleyen dönemlerde siyaseten kendini haklı göstermek, taraftar toplamak, iktidarda kalmak, muhaliflerini sindirmek için üretilen siyasi rivayetler kategorisinde bir beyan mıdır? Hadis usulündeki hadisin sıhhatini belirleyen kriterler açısından bakıldığında, bir başka tabirle sened ve metin kritiği yapıldığında karşımıza çıkan sonuç nedir? Aradan geçen 15 asır içinde yapılan hadis çalışmaları bu bağlamda ne diyor?

Bu soruların cevapları başlangıç açısından oldukça önemli. Çünkü bunlara verilecek cevaplar Yılmaz’ın yapmış olduğu yorumların sıhhatini ve geçerliliğini belirleyecek ana unsurdur. Söz gelimi eğer onun hadis dediği şey, hadis değilse zaten her şey başlamadan bitmiş, söylediği düşünceler büyük bir boşluğa düşmüş ve üzerinde konuşmaya bile değer olmayacak sözler olarak ortada kalakalacaktır. Ama hadisin, gerçekten Hz. Peygamber’e aidiyeti sahihse, metin kritiği açısından da İslam’ın genel geçer ilkelerine muhalif değilse, o zaman yapılan yorumu Yılmaz’ın düşüncesi olarak bir yere koyabilir, yukarı da dediğim gibi kabullenebilir ya da ret edebilirsiniz.

Saltanat hadisi diye bilinen bu hadis başta olmak üzere hilafet, siyaset, iktidar kavramlarını ihtiva eden rivayetler üzerinde, en kapsamlı çalışmalardan biri İlyas Canikli’ye aittir. Canikli, Ankara İlahiyat Fakültesi bünyesinde yapılan “Hilafet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” adli doktora çalışmasında bu ve benzeri rivayetleri derinlemesine tahlil etmiştir. Canikli’nin yaptığı bu tetkikata göre, rivayet farklılıkları mahfuz, muhtevası hemen hemen aynı olan bu hadis Ebu Davud, Tirmizi, Ahmed b. Hanbel, Taberanı, Mervezi, Şeybanı, Heysemi, Tayalisi ve İ.Hibban’da geçmektedir.

Bütün bu rivayetlerde Hz. Peygamber’den hadisi rivayet eden tek bir sahabi vardır: Sefine. Lakabı Ebu Abdurrahman’dır. Efendimizin hizmetinde bulunmuş, Hz. Ali ve Ümmü Seleme’den de hadis rivayetleri vardır. Cabiri’nin tabiriyle Arap’ın siyasal aklı, Hz. Peygamber’in vefatını takiben halife kim olacak diye başlayan ve neredeyse hayatın bütün karelerine hâkim olan hilafet, siyaset, iktidar-muhalefet tartışmalarını, bu tartışmaların açtığı kulvarda ilerlerken karşımıza çıkan iç savaşları bir bütün olarak düşünecek olduğumuzda böylesi önemli bir mevzuu sadece ve sadece bir sahabinin rivayet etmesi oldukça düşündürücüdür. Zira tarihi zemin, Efendimize ait bu ve benzeri sözlerin tabir caizse pazar bulduğu, başka bir ifadeyle en çok ihtiyaç duyulduğu bir zemindir.

SENET BAKIMINDAN SAĞLIKLI DEĞİL

Devam edelim; hadisin rivayet silsilesinde bir o kadar garip olan ikinci husus, rivayetin ikinci tabakada da tek bir kişi tarafından rivayet edilmesidir. Ravi, Said b. Cumhan. Hadis usulündeki kavramla ifade edecek olursak hadis birinci ve ikinci tabakada “ferdi mutlak”tır. Üçüncü tabakada karşımıza çıkan beş tane ravi var. Daha sonrasında ise Ahmet b. Hanbel (ölümü hicrî 241, miladî 855’dir) ile başlayan ve yaşam sürelerine bağlı olarak başka ravilerin de ilavesiyle yukarıda zikrettiğimiz kitaplarda bu hadis yer almıştır.

Hadis ravilerini inceleyen, onların güvenilir kişiler olup olmadığı, hadisleri ile amel-edilip edilmeyeceği meselesini kendine inceleme alanı olarak belirleyen cerh ve ta’dil yazarları söz konusu raviler hakkında ne diyor? Bir gazete makalesinin sınırlarını aşan bu hususu yukarıda refere ettiğimiz doktora tezine havale ederek onun ulaştığı sonuç paragrafını aktaralım: “Saltanat rivayetinin daha sonraki nesillere ulaşmasını sağlayan Saîd b. Cumhan’ın birçok yönden cerh edildiği, Hammad b. Seleme’nin münker rivayetler yaptığı, Abdüssamed b. Abdilvâris’in meçhul bir hadisçi olduğu, Hasreç b. Nubâte’nin hadis rivayetinde zayıf olduğu, münkeru’l-Hadis sıfatıyla anıldığı ve rivayetlerinde tek kaldığı, haberleriyle amel edilemeyeceği, Abdülvâris b. Saîd’in de cerh ve ta’dîl yönünden durumu göz önüne alındığında, söz konusu saltanat rivayetinin sened bakımından sıhhatli olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla bu rivayet hakkında daha sağlıklı tespitler de bulunmak için metin tetkîkinin de yapılması gerekmektedir.”

METİNDEN GELEN ŞÜPHELER

Metne geldiğimizde; ilginçtir 30 sene ilk dört halife ve 6 aylık Hz. Hasan’ın toplam hilafet dönemi ile tamamlanmaktadır. İlginçtir deyişimin nedeni, hesaplamanın milimetrik oluşudur. 30 sene, Hz. Hasan’ın hilafetten çekildiği gün itibariyle günü gününe tamamlanmaktadır. Bu da ister istemez iki şeyi akla getirmektedir. Bir; Hz. Peygamberin gelecekle alakalı gaybî haberler cümlesinden bir mucizesi. İki; Muaviye b. Ebi Süfyan taraftarlarının meşru halifeye isyan ederek kılıçla elde ettikleri iktidarı yani saltanatı meşru göstermelerin için uydurdukları bir haber. Allah’ın Resulüne, onun da ümmetine bildirmesi mahfuz, İslam’ın genel geçer ilkesi gaybın Allah’tan başkası tarafından bilinemeyeceğidir.

Bu zaviyeden bakınca söz konusu rivayetin saltanatı meşru gösterme adına ortaya atıldığını akıldan uzak tutulmaması gereken bir ihtimaldir. Hele buna o dönemde aynı istikamette uydurulmuş ve uydurma olduğu aksine ihtimal vermeyecek netlikte tespit edilmiş başka rivayetler de olduğunu ilave edersek, bu ihtimalin gerçekliği ilkine nispetle bir adım öne çıkmaktadır. Nitekim 15 asırlık geleneğimiz içinde yerini alan devasa âlimlerimizin büyük bir çoğunluğu saltanatın din eliyle meşrulaştırılması için bu rivayetin uydurulduğu kanaatindedirler.

YİNE SALTANAT İÇİN İSLAM KULLANILIYOR

Meselenin akademik bağlamda ele alınabilecek ve detaylıca incelenebilecek başka yönleri de var. Onu ilgilenenler için gerekli yerlere havale edip Şevki Yılmaz’a dönelim. Benim şahsi kanaatim nasıl Emeviler döneminde saltanatı ele geçirme, ya da ele geçirilen saltanatı muhafaza etme ve devam ettirme için Hz. Peygamber’i bu ve benzeri rivayetlerle konuşturmuşlar, Yılmaz’ın yaptığı da bundan farklı değil. Hayallerini süsleyen siyasi emellerini, hilafetin ihyasını, halife olarak gönüllerinde var olan Erdoğan’ın hâkimiyetinin teminini sağlamak amacıyla, sözünü ettiğimiz rivayeti kullanıyor. Rivayetin sonundaki “…nübüvvet sisteminde bir hilafet” cümlesi de Yılmaz’a tam da istediği malzemeyi veriyor. 16 Nisan referandumu ve tabii ki buradan çıkacak ‘evet’ oylarının çokluğu ile hayallerindeki sisteme kavuşacaklarını ümidini besliyorlar.

Olamaz mı? Olabilir. Bir insan bu emelleri besleyemez mi? Besleyebilir. Bunların tahakkuku için çalışma yapamaz mı? Yapabilir. Ama bir tek şartla, hepimizin dini olan İslam’ın ne yüce kitabını ne de Peygamber Efendimiz’i (sas) kullanmak şartıyla. Madem siyasetten bahsediyoruz, yönetim şeklinin, devlet sisteminin değişikliğini konuşuyoruz, argümanların tamamıyla rasyonel aklın sınırları içinde sunulması, sistemin getiri ve götürülerini bir bütün halinde ele alınmasını çok daha sağlıklı bulurum. “Bunu kimse önleyemez. Boşuna uğraşmayın.” sözleri ile uzun soluklu mesafe alınamaz.

ANCAK SÜKÛT İLE CEVAPLANACAK SÖZLER

Yılmaz konuşmasının sonunda, bazı büyük âlimlerin beyanlarından hareketle Türkiye’nin yeni bir doğum gerçekleştirdiğini ifade ettikten sonra şunları diyor:

“Musa’yı (as) nasıl Firavun öldüremediyse, Türkiye bebeğini de yeryüzünün firavunları öldüremeyecek. (Burada ağlıyor ASG) Çünkü Türkiye Kâbe’yi korur. Nöbeti büyük. Türkiye gidince Beytullah gider. 16 Nisan’da ‘evet’ oyu demek Beytullah’ta ebabil kuşu olmak demek, siccil taşı olmak demektir. Türkiye Kâbe’den, Kabe Türkiye’den, Resullullah (as) Türkiye’den korunur. Onun için bizde bir şey yok. Kimse kendinde bir şey aramasın. Allah bu Türkiye’yi ebabil kuşu ile Anadolu’yu yıllarca görevlendirdi. (Bu cümle ile ne demek istediğini ben anlamadım ASG). Bu görevi TR den kimse alamayacak.”

Bu son sözler üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki; yazının uzamasından hareketle bunlara kocaman bir sükûtla cevap vermek isterim. Neden? Bir; “Bazen susmak, uzun bir hutbeden daha beliğdir” İki; neresini düzelteceksiniz?

[Abdullah Salih Güven] 10.3.2017 [TR724]

HSYK ve avaneleri; hepiniz oradaydınız… [Konuk Yazar: Yusuf Harzem]

Bu yazı geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden, 29 yaşındaki Danıştay Tetkik Hakimi Mehmet Tosun için bir meslektaşı tarafından kaleme alınmıştır.

Henüz otuzuna varmamıştı. Hayatının baharındaydı. O yaştaki herkes gibi onun da geleceğe dönük planları vardı…

2014 yılı yaz aylarıydı. Bir türlü geçmek bilmeyen öksürük ve yüksek ateş üzerine hastaneye gitti. Kendisini yorgun ve bitkin hissediyordu. Yapılan tetkik ve tahliller sonucu akciğerlerinde önemli sorunlar tespit edildi. Hastalığı ilerlemiş, bağışıklık sistemi çökmek üzereydi. Hastaneye yatırdılar…

Bekardı. Hastanede kendisine bakabilecek durumu yoktu. Köyden annesi geldi. Başında refakatçi olarak bekledi. Oğlunun üzerine titrerdi… Ne zorluklarla okutmuştu onu… Oğlu üzülsün istemezdi. O görmeden, başucunda gizli gizlice ağlardı…

Babası kamyon şoförüydü. Hayatın zorluklarını yaşamıştı. Kendi çektiklerini çekmesin diye, oğlu okusun istedi. Oğlu okudu. Onları hayal kırıklığına uğratmadı…

Ateşini düşüremiyorlardı bir türlü. Oysa kendisi 80 kilodan 45’e düşmüştü! Günden güne eriyordu. Çevresinde sevilen biriydi. Herkes durumuna üzülmüştü…

Uzunca bir süre hastanede kaldı. Neyse ki durumu az da olsa kontrol altına alınabilmişti. Haftanın 2 günü hastaneye gelmek kaydıyla, taburcu ettiler…

Bağışıklık sistemindeki sorun nedeniyle sürekli steril ortamda bulunması gerekiyordu. Oksijen cihazına bağlı olarak yaşamını sürdürebilirdi. Tedavi süreci sıkıntılı ve masraflı olmuştu… Daha uzun süre devam etmeliydi. İlaçları pahalıydı… Ailesi olmasa hastane masraflarını bile zor karşılardı.

Kendisini biraz iyi hissedince görevine başladı. Yoğun bir işi vardı. Mesai arkadaşları, yükünü almaya gayret ettiler. Durumuna rağmen özveri ile çalışması takdir toplardı… Bu arada hastalığı da olumlu bir seyre girmiş, evlilik planları yapıyordu…

Tam bu sırada müessif 15 Temmuz Darbe girişimi oldu! Kendisi ile hiçbir ilgisi olmayan bir olayın hayatında yeni kırılmalara neden olabileceğini nerden bilebilirdi ki!

Hastalıktan yakasını tam olarak kurtaramadan şimdi de başka bir sayfa açılıyordu hayatında… Bir yargıcın, hem de canı ile boğuşan bir yargıcın darbe girişimi ile ne ilgisi olabilirdi?

15 Temmuz öncesi Danıştay Tetkik Hakimi olarak görev yapmaktaydı… Darbe girişimden kısa süre sonra binlerce meslektaşı gibi, HSYK tarafından bir gecede görevinden uzaklaştırıldı… Halbuki Anayasa’nın 159. Maddesinde Hakimlerin suç işlemesi halinde nasıl yargılanabilecekleri düzenlenmişti. Bu usule uyulmadı…

Görevden uzaklaştırıldığı gün hakkında Cumhuriyet Savcılığı tarafından gözaltı kararı verildi. Sabahın köründe Polisler evini bastı. Hastalığına aldırmaksızın kollarına kelepçe takıp götürdüler.

OHAL KHK’si ile 24 saat olan gözaltı süresi 30 güne çıkartıldığı için. uzunca bir süre gözaltında tutuldu. Halbuki o, oksijen cihazına bağlanmalı, ilaçlarını almalıydı. Ama kimselere anlatamadı hastalığını, dinletemedi… Çünkü o, darbeci terörist olmakla suçlanıyordu!

Sorgusunda, üniversite hazırlık kursuna gidip gitmediği, öğrenciliğinde nerde kaldığı, HSYK seçimlerinde bağımsız adayları destekleyip desteklemediği gibi darbeyle terörle hiç ilgisi olmayan tuhaf sorular soruldu! Elbette bir delil ortaya konulmadı… Konulması da mümkün değildi.

Savunmasında, 2802 Sayılı Yasanın 88.Maddesini hatırlattı. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali dışında, Hakimler hakkında yakalama kararı verilemeyeceğini, arama yapılamayacağını, sorguya çekilemeyeceğini anlattı. Evinden alındığını, her hangi bir suçunun veya bir suç üstü halinin bulunmadığını izah etti etmesine de memlekette hukuk kalmadığı için usule ilişkin itirazlarına aldıran olmadı… Sonunda hastalığını ve tedavi sürecini anlattı. Raporlarını sundu. Adli kontrolle serbest bırakılmıştı.

Tutuklanmadığına sevinmeli miydi, bilemedi… Zira bir çok meslektaşı, darbeye karıştığı söylenen askerlerden bile daha önce, delilsiz olarak tutuklanmıştı!. Terörist muamelesi görmek ağırına gidiyordu. Bunu hiç bir zaman gururuna yediremedi. Hem kendine hem de tanıdığı meslektaşlarına üzülüyordu…

İhraç kararına karşı yapmış olduğu yeniden inceleme talebi, HSYK tarafından Kasım ayında reddedildi. Oysa yanlışlığın düzeleceğine inanıyordu. Suçu yoktu. Kararda kendisiyle ilgili en ufak bir gerekçe bulunmuyordu. Büyük haksızlığı kendisine yediremiyordu. Ümidi kırılmıştı…

Bin bir emekle okulunu bitirmiş, mesleğini eline almıştı. Önce hastalık nedeni ile sağlığı bozulmuş, şimdi de haksız olarak mesleği elinden alınıyordu…

Henüz ihraç kararı kesinleşmeden alması gereken aylığı ve Sosyal Güvenlik hakkı iptal edilmişti. Sağlık güvencesi kalmamıştı. Oysa tedavisinin devam etmesi gerekiyordu…

Yapılanlar hukuka aykırıydı. Başvurularından olumlu bir sonuç alamadı.. İşin üzerine çok fazla gidemedi, çünkü bir yandan da tutuklanma endişesi taşıyordu… Ülkede işleyen normal bir hukuk düzenin kalmadığının farkındaydı…

Hastalığıyla zaten yeterince üzdüğünü düşündüğü ailesini, üzüntülü görünerek ikinci kez üzmek istemiyordu…Derdini içine atmaktan başka çaresi yoktu. Bağışıklık sistemi bu kadar üzüntüyü kaldıramazdı.

Kimselere sesini duyuramadı. Üzüntüleri birikti birikti, ağır ağır yoruldu kalbi.

Ve geçtiğimiz gün; O yargıç..

Muğlalı garip bir ananın, çilekeş bir babanın oğlu…

Geride evliliğinin henüz başında, gözü yaşlı bir eş bırakarak…

Öldü… Evvelsi gün; gömüldü!..

Hukuksuzca ölüme mahkum ettiler onu!..

Hukuka ihaneti gördük.

Cinayeti gördük!

“HSYK ve diğerleri… Ordaydılar…”

Ey hukuk cinayetlerinin aveneleri!

Bununla birlikte zerre kadar üzülmediğinizi biliyoruz.

Gün gelecek o toprağın altına siz de uzanacaksınız…

Burada yakanıza yapışıp, işlediğiniz cinayetin hesabının soracak biz varsak, Mahşer meydanında da hayatının baharında topağa düşmüş bir Yargıcı bekliyor bulacaksınız!..

*

Not: Bu yazı, yakalandığı kanser hastalığı yüzünden iki kez ağır beyin ameliyatı geçirmiş olmasına rağmen, hayati tehlike içinde, 8 aydır cezaevinde tutulan, eski Ankara Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş’e ithaf edilmiştir.

Hâkim Mehmet Tosun’un vefatından ibret alınarak bir an önce tahliye edilmez ise göz göre göre bir hukuk cinayeti daha işlenmiş olacaktır! Sebep olanlar yakalarını kurtaramazlar…

[Yusuf Harzem] 10.3.2017 [TR724]

Avrupa Konseyi köprüden önceki son çıkışı gösterdi [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin (AKPM) denetim komisyonu Türkiye’yi tekrar denetim sürecine düşürmesi kararı aldı. Bu kararla Türkiye 13 yıl aradan sonra tekrar demokrasi liginde bir alt kümeye düşüyor. Raporda darbe girişimi ile ilgili Erdoğan’ın “Allah’ın Lütfu” ifadesi yer alırken, hukuksuzluklar madde madde sıralanmış. Ayrıca İşkence komitesinin raporunun yayınlaması konusunda AKP hükümetine çağrı yer alıyor.

Türkiye, kurucu üyesi olmakla övündüğü Avrupa Konseyi’nin, temel insan hakları başta olmak üzere demokrasi ve özgürlük alanındaki birçok ilkesini ayaklar altına aldı. AKP hükümetinin çabaları ve reformlarıyla 2004 yılında denetim sürecinden çıkarılan Türkiye, yine AKP hükümetinin çabalarıyla 13 yıl sonra tekrar denetim sürecine düşüyor. 8 Mart’ta Paris’te toplanan AKPM denetim komisyonu, Türkiye’nin tekrar (monitoring) siyasi denetleme sürecine alınması yönündeki raporu oy çokluğuyla onayladı. Son söz Nisan ayında toplanacak olan AKPM genel kurulda söylenecek.

AKP üst lige çıkardı 13 yıl sonra küme düşürdü

13 yıllık serüvenin özellikle son 3 yılında insan hakları ver özgürlükler adına işlenmedik cinayet kalmadı. Konsey, 3 senedir rayından çıkan demokrasiyi tekrar yerine oturtmak için çaba sarf ededursun AKP olanca hızıyla ülkeyi uçuruma sürüklüyor. Darbe girişimden sonra Eylül ve Ocak aylarından iki defa toplanan AKPM Türkiye’yi denetim sürecine almamak için mühlet üstüne mühlet verdi. Bu mühlet bir taraftan da eleştirilere sebep oldu.

16 Nisan’da referandum kararı alan Türkiye’ye söz söylemek için artık çok geç olacak. 24-28 Nisan tarihlerinde toplanacak olan AKPM, siyasi denetim kararı alsa bile, Türkiye’de çoktan rejim değişmiş olabilir.

Köprüden önce son çıkış

Raporda 15 Temmuz darbe bahanesiyle, Türkiye’de basta Hizmet hareketi olmak üzere ve muhalif kesime yönelik baskı ve insan hakları ihlalleri madde madde sıralanıyor. Gözaltına alınan 100 binlerce insan, tutuklanan 40 bin kişi, kapatılan gazeteler, tutuklanan milletvekilleri, akademisyenler, iş adamları ev hanımları, hapishanelerde işkence altında eziyet gören askerler, polisler hâkim ve savcılar raporda yer alıyor. Hükümete son uyarıların yapıldığı raporda, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT)nin hazırladığı işkence raporunun yayınlaması yönünde çağrıda bulunuyor.

‘Allah’ın lütfu’ denilen darbenin ağır bilançosu

Raporda en dikkat çeken noktalardan birisi de darbe girişimden sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı “darbe Allah’ın Lütfu” açıklaması.  Erdoğan’ın bu ifadeyi kullandığı ve 16 Temmuz’dan itibaren başlattığı tasfiyeler, yargıyı kontrol altına almaşı ve muhalif medyayı tamamen ortadan kaldırması maddeler halinde sıralanmış. 150 bin memur (subay, polis, hâkim, savcı, öğretmen, bürokrat, akademisyen, doktor) görevden alındı. 100 bin kişi yargılandı. 40 bin kişi hapishanelerde. Bu sebeple ülkede sosyal uyum ve istikrarı yara alırken ülke genelinde korku ikliminin esmesine sebep oluyor.

Darbe bahanesiyle; 30 bin öğretmen çalışma izinleri iptal edildi, 6 bin akademisyen, 3 bin 994 adli personel, 173 HSYK üyesi, görevden alındı, 177 medya organı kapatıldı, 200’e yakın gazeteci tutuklandı, 2 bin 500 gazeteci işini kaybetti, 2 bin 100 okul yurt ve üniversite kapatıldı, 199 tanesi Kürt STK’sı olmak üzere 370 STK ve 1,800 dernek kapatıldı ve mallarına el konuldu. Teröre finans sağlamak gerekçesiyle Bank Asya TMSF’ye devredildi.

Tüm bunlar yaşanırken 2010 yılında bireysel başvuru yolu açılan AYM’nin, önünde bulunan 50 bin başvurun incelenip incelenmeyeceğine dair herhangi bir karar almaması dikkat çekiyor.

Venedik komisyonun kötü gidişe dur diyor

15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle Hizmet Hareketi’ne yönelik zulüm detaylarıyla işlenmiş. Binlerce okul, yüzlerce dernekler, sağlık kurumları, vakıflar federasyon ve özel ticari işletmelerin, taşınır veya taşınmaz tüm mal varlıklarına el konulduğu raporda açıkça ifade ediliyor.

Komisyon’dan sızan taslak halindeki rapora göre, yeni anayasayla birlikte Türkiye’nin tek adam rejimine gittiği bir kez daha belirtiyor. Güçler ayrılığı ilkesinin ortadan kalkacağı ifade edilirken yargının bağımsızlığını  tamamen kaybedeceği uyarısında bulunuyor. Avrupa Konseyi’nin Venedik komisyonundan istediği raporun tam metni 10-11 Mart tarihinde yayınlayacak.

Normalleşme için son çağrı

Raporda Türkiye’nin tekrar demokratik yönetim biçimine dönmesi, toplumda normalleşmenin olabilmesi, adalet ve özgürlüklerin yeniden Avrupa Konseyi standartlarına erişebilmesi için acil yapılması gerekenler sıralanmış.

1- OHAL bir an önce kaldırılmalı

2- Toplu görevden almalara son verilsin

3- OHAL komisyonu hızlı, bağımsız, şeffaf ve etkili çalışmalı

4- Tutukluların avukatlara eririmi engellenmemeli

5- Vatandaşlıktan çıkarmayı on gören hüküm kaldırılmalı

6- Eğitim hakkının korunması maddeleri yer alıyor

7- Gözaltına alınan milletvekillerinin tamamı serbest bırakılma

8- Adil yargılama yolu açılmalı

9- Tutuklu gazeteciler serbest bırakılmalı

10- Referanduma OHAL olmadan seçmenlerin özgürce oy kullanabilecekleri bir ortam oluşturulmalı

İşkence raporları yayınlanmalı

Başarısız darbe girişimden sonra, Uluslararası İnsan Hakları Derneği ve Uluslararası Af Örgütü gibi uluslararası ve yerel insan hakları dernekleri tarafından bir dizi işkence ve kötü muamele iddiaları gündeme getirildi. CPT’nin Kasım ayında hazırladığı Türkiye’de işkence raporu yayınlanması için 4 aydır hükümetin onayını bekliyor.

CHP milletvekiline 37 bin şikayet ulaştığını ifade edilirken meclis alt komisyon üyesi Mehmet Metiner’in “F..Ö üyesi”  iddiasıyla işkence ve kötü muameleye maruz kalanları ziyaret etmeyeceğini açıklamasını şaşırtıcı buluyor.

Referandum konusunda soru işaretleri var

Komite Türk halkının seçimine saygı duyacağını ifade ederken, diğer taraftan ufukta görünen tehlikeye son bir kez dikkat çekiyor. Referandum Türkiye’nin siyasi sisteminden derin değişime yol açacak. Özellikle güneydoğuda sokağa çıkma yasakları varken ve ülke OHAL durumundayken referanduma gidilmesinin ciddi soru işaretleri bırakacağı ifade ediliyor.

Referanduma giderken partilerin eşit oranda kampanya yapabilmeleri için fırsat eşitliği sağlanması gerekli. Bu konuda ciddi endişeler. Adil kampanya ortamı sağlanmalı. Ayrıca medyanın özgürce hareket edebilmesi gerek. AKPM endişelerinden dolayı referandumu izlemek için 30 kişilik geçi bir komite oluşturmaya karar verdi.

[Mehmet Dinç] 10.3.2017 [TR724]