Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’nin Suriye başlattığı harekat sıraında savaş suçu işlediğini iddia etti. Örgüt, TSK ve müttefiki Suriye Milli Ordusu’na (eski adıyla Özgür Suriye Ordusu) bağlı milisleri Suriye’nin kuzeydoğusunda ağır insan hakları ihlallerinde bulunmak ve savaş suçu işlemekle suçladı.
Af Örgütü’nden Cuma günü Berlin’de yapılan açıklamada, Suriye’nin kuzeydoğusunda sivillerin de yaralandığı veya öldürüldüğü belirtildi. “Meskûn yerlere keyfi saldırılara ilişkin yoğun kanıtlar” olduğuna dikkat çekilerek bir apartman, bir fırın ve bir okula saldırı düzenlendiği ifade edildi. Bunun yanı sıra Suriyeli Kürt siyasetçi Hevrin Halef’in Suriye Milli Ordusu’nun bir parçasını oluşturan Ahrar el-Şarkiye adlı gruba mensup kişiler tarafından öldürüldüğü bilgisi yer aldı.
Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Af Örgütü’nün hazırladığı rapor 12 ile 16 Ekim tarihleri arasında aralarında doktor, ilk yardım personeli, kaçmak zorunda kalan siviller, gazeteciler ve yardım örgütlerinin temsilcilerinin bulunduğu 17 görgü tanığının ifadesine dayanıyor.Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Kumi Naidoo, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik askeri harekâtının bölgede yaşayan siviller üzerinde “korkunç etkilerinin” olduğunu belirterek “Yine evlerinden kaçmak zorunda kaldıklarını, bombardıman, kaçırılma ve öldürülme korkusu altında yaşadıklarını” söyledi.
Ölen sivillerin sayısına ilişkin bilgiler çelişkili
Türkiye’nin askeri harekâta başladığı 9 Ekim’den beri bölgede kaç sivilin öldüğüne dair çelişkili bilgiler bulunuyor. Af Örgütü’nün açıklamasına göre, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt yönetimin sağlık yetkilileri 17 Ekim’e kadar aralarında 18 çocuğun bulunduğu en az 218 sivilin öldüğü bilgisini verdi. Af Örgütü, Türk yetkililerin 15 Ekim’de 18 sivilin öldüğü, 150 sivilin yaralandığı bilgisini verdiğini aktardı.
Londra merkeli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin verilerine göre askeri harekâtın başlamasından bu yana bölgede en az 72’si sivil olmak üzere yaklaşık 500 kişi öldürüldü, 300 binden fazla kişi de evlerini terk etmek zorunda kaldı.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bugün İstanbul’da yabancı basın mensuplarıyla düzenlediği toplantıda konuyla ilgili bir soruya yanıt verdi. Suriye Milli Ordusu içinde bu tür hataları yapanların bulunduğunu belirten Erdoğan, ordunun konuyu araştırdığını ve istihbarat yöntemleri ile sorumluların bulunacağını ifade etti.
[TR724] 18.10.2019
3 yıldır tutuklu babasını bekleyen Azra organ bağışçısı arıyor
Nadir görülen Jourbet Sendromu hastalığıyla dünyaya gelen Azra Nur Ağır (13), böbrek yetmezliği tedavisi görmeye başladı. Tutuklu babasıyla en son 2 ay önce görüşebilen Azra artık diyalizle yaşayacak.
BOLD ÖZEL– 15 Temmuz’dan sonra başlayan süreçte en çok zararı anne babası tutuklu olan çocuklar ile hasta çocuklar gördü. On iki gündür Ankara Cebeci Tıp Fakültesinde tedavi gören Azra Nur Ağır, 3 yıldır babasının yolunu gözleyen doğuştan mental geriliği olan bir çocuk. Şimdi de böbrek yetmezliği nedeniyle hastaneye kaldırıldı.
Annesi Nevin Ağır, “Kızım şu anda diyalize bağlandı. Hastalığı artık son dönem böbrek yetmezliği evresinde. Diyalizle yaşamını uzatmaya çalışıyorlar. Her çocuk babaya düşkün olur ama bu tür çocuklar aşırı düşkün oluyor. Hastalığı babası hapse girdikten sonra geriledi. Alternatif bütün tedavileri yaptık. Eşim hapse girdikten sonra fiziksel olarak da zihinsel olarak geri gitti. Algılaması, zeka seviye ilerlemişken geriledi. Stres, üzüntü tetikliyor.” dedi.
Azra’nın böbrek nakli olması gerektiğini belirten Nevin Ağır, “Ben yakında zamanda tiroid kanseri geçirdim, ameliyat oldum. O yüzden veremiyorum. Test sonuçları olumlu çıkarsa babası vermek istiyor ama şu anda uysa bile hapiste olduğu için veremez. Doktor ‘cezaevi ortamı hasta için risk taşıyor’ dedi. Geliş gidişler, uzayan prosedürler, sıkıntılı bir süreç. Önce kadavradan nakil yapmak istiyor doktor. Anne baba ikinci alternatif.” ifadelerini kullandı.
Organ nakli için başvuruda bulunduklarını ama ne zaman cevap geleceğini bilmediklerini belirten Ağır “Belki sesimizi duyup organ bağışlamak isteyenler olur. Bu tür hastalıklar kök hücre gibi. Belki bir umut olur” diye devam etti.
Azra Nur Ağır, 12 gündür hastanede tedavi görüyor. Annesi, hasta kızını haftada bir Kırşehir’den Ankara’ya tedavi için getirip götürüyor.
KIRŞEHİR-ANKARA ARASINDA HASTA ÇOCUKLA YOLCULUK
Kırşehir’de ikamet eden Ağır ailesi, Azra’nın hastalığı nedeniyle önceleri 2-3 ayda bir Ankara’ya gidip gelirken artık haftada bir hastane yollarına düşüyor. “Bundan sonrası da çok hassas. 3 saat sürüyor iki şehir arası. Yollarda zorluk çekiyor ama yapacak bir şey yok. Kırşehir’de diyaliz imkanı bulunmuyor. 16 yaş üstündeki çocuklara bakılabiliyor. Devletin oradaki imkanları böyle. Kızıma şimdi ev diyalizi yapılıyor. Karından sıvı veriliyor. Gelişim çağındaki çocuklarda böyle başlanıyor. Ev diyalizi deniliyor buna.” diye konuştu.
JOURBET SENDROMU
İki çocuk sahibi olan hemşire Nevin Ağır, 13 senedir Azra Nur Ağır’a bebek gibi bakıyor. Jourbet Sendromu genetik bir hastalık. Bu tür çocuklarda, zeka ve algı seviyesi yaşıtlarına göre geride oluyor. Yürüme, konuşma, görme, anlama sonradan tedavilerle geliştiriliyor. En belirgin özelliği orta beyinciğin çalışmaması. Vücudun denge sistemi tamamen iflas ediyor. Göz bebekleri ortada durmuyor, kenara kayıyor, gidip geliyor. Ergenlik döneminde ise böbrek yetmezliği ortaya çıkıyor. Görünürde normal ve herhangi bir sıkıntısı yokmuş gibi görünen Azra, motor kasları çalışmadığı için de ihtiyaçlarını gideremiyor, kişisel bakımlarını annesi yapıyor.
COĞRAFYA ÖĞRETMENİ
24 Temmuz 2016’da tutuklanan baba Mevlüt Ağır, yaklaşık 3,5 yıldır Kırşehir Cezaevinde kalıyor. Özel bir dershanede coğrafya öğretmeni olarak görev yapan Mevlüt Ağır örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası şu anda Yargıtay’da.
TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da sosyal medya hesabından Mevlüt Ağır’ın tahliye edilmesini istemiş ve “13 yıldır serebral palsi hastası, orta beyincik gelişmediğinden yürüme, konuşma, görme ve mental gerilik var. Kendi ihtiyaçlarını karşılamada destek istiyor. Kronik böbrek yetmezliği var. Babası 3 yıldır tutuklu. Çocukta hastalık ilerledi, dialize giriyor. Baba tahliye!” demişti.
BABASI TUTUKLU HASTA ÇOCUKLAR
Azra gibi babası tutuklu bulunan birçok hasta çocuk bulunuyor. Anne ve babası birlikte tutuklanan çocuklar Tenkil sürecinde yaşadığı üzüntüden dolayı ağır hastalıklara yakalandı. Bir yıl önce kemik kanseri teşhisi konulan Ahmet Burhan Ataç’ın (8) hastalığı anne ve babasının birlikte tutuklandığı 20 Şubat 2018 dönemine denk geliyor. Ahmet Burhan’ın annesi tahliye edildi ama babası Harun Reha Ataç, Mersin Tarsus Cezaevinde 19 aydır tutuklu.
Yaklaşık 2 ay önce lösemi teşhisi konulan 4,5 yaşındaki Ali İhsan Başer Kayseri Şehir Hastanesinde tedavi görüyor. Ali İhsan’ın babası İsa Başer, 24 aydır Amasya Cezaevinde tutuklu. 9 aydır lösemi tedavi gören Eymen Küçükaydoğan’ın babası da 20 aydır tutuklu.
[BoldMedya] 18.10.2019
BOLD ÖZEL– 15 Temmuz’dan sonra başlayan süreçte en çok zararı anne babası tutuklu olan çocuklar ile hasta çocuklar gördü. On iki gündür Ankara Cebeci Tıp Fakültesinde tedavi gören Azra Nur Ağır, 3 yıldır babasının yolunu gözleyen doğuştan mental geriliği olan bir çocuk. Şimdi de böbrek yetmezliği nedeniyle hastaneye kaldırıldı.
Annesi Nevin Ağır, “Kızım şu anda diyalize bağlandı. Hastalığı artık son dönem böbrek yetmezliği evresinde. Diyalizle yaşamını uzatmaya çalışıyorlar. Her çocuk babaya düşkün olur ama bu tür çocuklar aşırı düşkün oluyor. Hastalığı babası hapse girdikten sonra geriledi. Alternatif bütün tedavileri yaptık. Eşim hapse girdikten sonra fiziksel olarak da zihinsel olarak geri gitti. Algılaması, zeka seviye ilerlemişken geriledi. Stres, üzüntü tetikliyor.” dedi.
Azra’nın böbrek nakli olması gerektiğini belirten Nevin Ağır, “Ben yakında zamanda tiroid kanseri geçirdim, ameliyat oldum. O yüzden veremiyorum. Test sonuçları olumlu çıkarsa babası vermek istiyor ama şu anda uysa bile hapiste olduğu için veremez. Doktor ‘cezaevi ortamı hasta için risk taşıyor’ dedi. Geliş gidişler, uzayan prosedürler, sıkıntılı bir süreç. Önce kadavradan nakil yapmak istiyor doktor. Anne baba ikinci alternatif.” ifadelerini kullandı.
Organ nakli için başvuruda bulunduklarını ama ne zaman cevap geleceğini bilmediklerini belirten Ağır “Belki sesimizi duyup organ bağışlamak isteyenler olur. Bu tür hastalıklar kök hücre gibi. Belki bir umut olur” diye devam etti.
Azra Nur Ağır, 12 gündür hastanede tedavi görüyor. Annesi, hasta kızını haftada bir Kırşehir’den Ankara’ya tedavi için getirip götürüyor.
KIRŞEHİR-ANKARA ARASINDA HASTA ÇOCUKLA YOLCULUK
Kırşehir’de ikamet eden Ağır ailesi, Azra’nın hastalığı nedeniyle önceleri 2-3 ayda bir Ankara’ya gidip gelirken artık haftada bir hastane yollarına düşüyor. “Bundan sonrası da çok hassas. 3 saat sürüyor iki şehir arası. Yollarda zorluk çekiyor ama yapacak bir şey yok. Kırşehir’de diyaliz imkanı bulunmuyor. 16 yaş üstündeki çocuklara bakılabiliyor. Devletin oradaki imkanları böyle. Kızıma şimdi ev diyalizi yapılıyor. Karından sıvı veriliyor. Gelişim çağındaki çocuklarda böyle başlanıyor. Ev diyalizi deniliyor buna.” diye konuştu.
JOURBET SENDROMU
İki çocuk sahibi olan hemşire Nevin Ağır, 13 senedir Azra Nur Ağır’a bebek gibi bakıyor. Jourbet Sendromu genetik bir hastalık. Bu tür çocuklarda, zeka ve algı seviyesi yaşıtlarına göre geride oluyor. Yürüme, konuşma, görme, anlama sonradan tedavilerle geliştiriliyor. En belirgin özelliği orta beyinciğin çalışmaması. Vücudun denge sistemi tamamen iflas ediyor. Göz bebekleri ortada durmuyor, kenara kayıyor, gidip geliyor. Ergenlik döneminde ise böbrek yetmezliği ortaya çıkıyor. Görünürde normal ve herhangi bir sıkıntısı yokmuş gibi görünen Azra, motor kasları çalışmadığı için de ihtiyaçlarını gideremiyor, kişisel bakımlarını annesi yapıyor.
COĞRAFYA ÖĞRETMENİ
24 Temmuz 2016’da tutuklanan baba Mevlüt Ağır, yaklaşık 3,5 yıldır Kırşehir Cezaevinde kalıyor. Özel bir dershanede coğrafya öğretmeni olarak görev yapan Mevlüt Ağır örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası şu anda Yargıtay’da.
TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da sosyal medya hesabından Mevlüt Ağır’ın tahliye edilmesini istemiş ve “13 yıldır serebral palsi hastası, orta beyincik gelişmediğinden yürüme, konuşma, görme ve mental gerilik var. Kendi ihtiyaçlarını karşılamada destek istiyor. Kronik böbrek yetmezliği var. Babası 3 yıldır tutuklu. Çocukta hastalık ilerledi, dialize giriyor. Baba tahliye!” demişti.
BABASI TUTUKLU HASTA ÇOCUKLAR
Azra gibi babası tutuklu bulunan birçok hasta çocuk bulunuyor. Anne ve babası birlikte tutuklanan çocuklar Tenkil sürecinde yaşadığı üzüntüden dolayı ağır hastalıklara yakalandı. Bir yıl önce kemik kanseri teşhisi konulan Ahmet Burhan Ataç’ın (8) hastalığı anne ve babasının birlikte tutuklandığı 20 Şubat 2018 dönemine denk geliyor. Ahmet Burhan’ın annesi tahliye edildi ama babası Harun Reha Ataç, Mersin Tarsus Cezaevinde 19 aydır tutuklu.
Yaklaşık 2 ay önce lösemi teşhisi konulan 4,5 yaşındaki Ali İhsan Başer Kayseri Şehir Hastanesinde tedavi görüyor. Ali İhsan’ın babası İsa Başer, 24 aydır Amasya Cezaevinde tutuklu. 9 aydır lösemi tedavi gören Eymen Küçükaydoğan’ın babası da 20 aydır tutuklu.
[BoldMedya] 18.10.2019
Kamboçya’da gözaltına alınan Karaca’nın eşinden çağrı: Eşimi bize getirin
Kamboçya’da Türk Büyükelçiliği’nin verdiği sahte belge ve bilgilerle gözaltına alınan Osman Karaca’nın eşinden tüm dünyaya çağrı: “Eşimi bize getirin. Gerçekten çaresiziz.”
BOLD – Kamboçya’daki Türk Büyükelçiliği’nin verdiği sahte bilgi ve belgelerle gözaltına alınan ve Türkiye’ye iade edilmesi riski bulunan Hizmet Hareketi gönüllüsü Osman Karaca’nın eşi, Twitter üzerinden tüm dünyaya çağrı yaptı: “Eşimi bize getirin. Gerçekten çaresiziz.”
14 Ekim’de Kamboçya’nın başkenti Pnom Penh’te gözaltına alınan Osman Karaca’nın eşi Grace Lalrinmawii Karaca Twitter hesabı üzerinden Türkçe, İngilizce ve İspanyolca paylaşımlarla eşinin salıverilmesi için kampanya başlattı.
KARACA: YAŞAMINDAN ENDİŞELİYİM, KORKUYORUM
Meksika vatandaşı olan Grace Lalrinmawii Karaca, eşinin gözaltına alınmasının üzerinden 4 gün geçtiğini belirterek, “Onun için endişeliyim ve korkuyorum. Yaşamından endişeliyim” dedi.
Karaca, Meksika Dışişleri Bakanlığı, Vietnam’daki Meksika Büyükelçiliği, Kamboçya’daki Meksika fahri konsolosluğu ve Meksika İnsan Hakları Dairesi ile temasa geçtiklerini ve yardım istediklerini belirtti.
KAMBOÇYA İÇİŞLERİ BAKANLIĞINA GÖTÜRÜLDÜ
Eşinin gözaltına alınmasına şahit olan Osman Karaca’nın bir arkadaşının kendisine ilettiklerini anlatan Grace Lalrinmawii Karaca, eşinin bankadaki bir işlemi sırasında 8 polis tarafından gözaltına alındığını ifade etti.
Grace Lalrinmawii Karaca, “Polisler, direnmeleri halinde kendisini zor kullanarak ve sürükleyerek götüreceklerini söylemişler. Yanındaki arkadaşı araçla polislerin arkasından gitmiş ancak polisler engellemiş. Polislerden birisi, Karaca’yı Kamboçya İçişleri Bakanlığı’na götürdüklerini söylemiş.” dedi.
HİÇKİMSEYLE GÖRÜŞTÜRÜLMÜYOR, YASAL HAKLARI VERİLMİYOR
Karaca, “Herkesten, Kamboçya ve Meksika Hükümeti’nden kocamı bulmama yardım etmelerini talep ediyorum. Onu bize getirin. Gerçekten çaresiziz.” dedi.
Eşinin Kamboçya’daki bir üniversitede eğitim danışmanlığı işine kabul edildiğini ve Kasım ayında Kamboçya’ya taşınmayı düşündüklerini ifade eden Karaca, “Kamboçya Hükümeti onu bütün yasal ve güvenlik haklarından mahrum olarak gözaltında tutuyor. Hiç kimseyle görüştürmüyor” ifadelerini kullandı.
OSMAN KARACA’NIN GÖZALTINA ALINMASI
Kamboçya’daki Türk Büyükelçiliği, Meksika vatandaşı olan Karaca’nın Meksika vatandaşı olmadığı ve geçerli bir seyahat belgesi olmadığına ilişkin Kamboçya Hükümeti’ne bilgi vermişti. Osman Karaca bunun üzerine 14 Ekim’de başkent Pnom Penh’te terörle mücadele polisleri tarafından gözaltına alınmıştı.
Türk Büyükelçiliği’nin yalanını Vietnam’da bulunan ve Kamboçya makamları nezdinde akredite Meksika’nın Vietnam Büyükelçiliği ortaya çıkarmıştı.
Karaca’nın gözaltından salıverilmesi ve iadesinin önüne geçmek için Vietnam’daki Meksika Büyükelçiliği 15 Ekim’de bir yazı yazarak Karaca’nın Meksika vatandaşı olduğunu belirtti ve pasaportunun bir kopyasını da yazıya eklemişti.
GRACE LALRINMAWII KARACA’NIN KONUŞMASININ TAM METNİ *
“Merhaba benim adım Grace Lalrinmawii Karaca, Meksika’da yaşayan, yasal bir Meksika vatandaşıyım. Eşim Osman Karaca 14 Ekim 2019 tarihinde Kamboçya’ da bir bankada polis tarafından zor kullanılarak tutuklandı. 4 gün geçmesine rağmen kendisinden hiçbir haber alamadım. Çok endişeliyim ve hayatının tehlikede olmasından korkuyorum.
Meksika’daki dış işleri bakanlığı ile iletişime geçtik. Vietnam’da bulunan Meksika Elçiliği ve Kamboçya’daki konsolosluklar ile de. Bir de Meksika’daki insan hakları ofisi ile iletişim kurduk. Kaçırıldığına tanık olan bir kişinin ifadesine göre eşim banka hesabının blokunu kaldırmaya çalışıyordu.
Bir polis gelip eğer onlarla gelmezse ve karşı koyarsa onu zorla götüreceklerini söylemiş.
Zor kullanarak dışarıda bekleyen arabaya götürülmüş. Bir arkadaşı onu takip etmeyi denemiş fakat kasten arabasının önünü kapatmışlar.
Ama bir arkadaşı gitmeden önce onu Kamboçya’daki içişleri bakanlığına götüreceklerini söyledi.
Ben Kamboçya ve Meksika devletleri dahil herkesten eşimi bulmam için yardım etmelerini ve bize getirmelerini istiyorum. Gerçekten çok çaresisiz. Sekiz yıl önce Kamboçya’da çalışıyorduk çünkü orası bizim ikinci evimiz gibiydi. Eşime Kamboçya’daki Praga Üniversitesi’nde eğitim danışmanı olması için iş teklif edilmişti ve oraya gideceği için çok mutluydu. Kasım ayında taşınmayı planlıyorduk.
Çocuklarım da yasal olarak Meksika pasaportuna sahipler. Kamboçya devletinin eşimi hiçbir yasal güvenlik hakkına erişimi olmadan ve dışarıdan kimse ile iletişim erişimi olmadan göz altında tutmalarının büyük şokunu yaşıyorum.” (Çeviri: Kuaybe Sönmez)
[BoldMedya] 18.10.2019
BOLD – Kamboçya’daki Türk Büyükelçiliği’nin verdiği sahte bilgi ve belgelerle gözaltına alınan ve Türkiye’ye iade edilmesi riski bulunan Hizmet Hareketi gönüllüsü Osman Karaca’nın eşi, Twitter üzerinden tüm dünyaya çağrı yaptı: “Eşimi bize getirin. Gerçekten çaresiziz.”
14 Ekim’de Kamboçya’nın başkenti Pnom Penh’te gözaltına alınan Osman Karaca’nın eşi Grace Lalrinmawii Karaca Twitter hesabı üzerinden Türkçe, İngilizce ve İspanyolca paylaşımlarla eşinin salıverilmesi için kampanya başlattı.
KARACA: YAŞAMINDAN ENDİŞELİYİM, KORKUYORUM
Meksika vatandaşı olan Grace Lalrinmawii Karaca, eşinin gözaltına alınmasının üzerinden 4 gün geçtiğini belirterek, “Onun için endişeliyim ve korkuyorum. Yaşamından endişeliyim” dedi.
Karaca, Meksika Dışişleri Bakanlığı, Vietnam’daki Meksika Büyükelçiliği, Kamboçya’daki Meksika fahri konsolosluğu ve Meksika İnsan Hakları Dairesi ile temasa geçtiklerini ve yardım istediklerini belirtti.
KAMBOÇYA İÇİŞLERİ BAKANLIĞINA GÖTÜRÜLDÜ
Eşinin gözaltına alınmasına şahit olan Osman Karaca’nın bir arkadaşının kendisine ilettiklerini anlatan Grace Lalrinmawii Karaca, eşinin bankadaki bir işlemi sırasında 8 polis tarafından gözaltına alındığını ifade etti.
Grace Lalrinmawii Karaca, “Polisler, direnmeleri halinde kendisini zor kullanarak ve sürükleyerek götüreceklerini söylemişler. Yanındaki arkadaşı araçla polislerin arkasından gitmiş ancak polisler engellemiş. Polislerden birisi, Karaca’yı Kamboçya İçişleri Bakanlığı’na götürdüklerini söylemiş.” dedi.
HİÇKİMSEYLE GÖRÜŞTÜRÜLMÜYOR, YASAL HAKLARI VERİLMİYOR
Karaca, “Herkesten, Kamboçya ve Meksika Hükümeti’nden kocamı bulmama yardım etmelerini talep ediyorum. Onu bize getirin. Gerçekten çaresiziz.” dedi.
Eşinin Kamboçya’daki bir üniversitede eğitim danışmanlığı işine kabul edildiğini ve Kasım ayında Kamboçya’ya taşınmayı düşündüklerini ifade eden Karaca, “Kamboçya Hükümeti onu bütün yasal ve güvenlik haklarından mahrum olarak gözaltında tutuyor. Hiç kimseyle görüştürmüyor” ifadelerini kullandı.
OSMAN KARACA’NIN GÖZALTINA ALINMASI
Kamboçya’daki Türk Büyükelçiliği, Meksika vatandaşı olan Karaca’nın Meksika vatandaşı olmadığı ve geçerli bir seyahat belgesi olmadığına ilişkin Kamboçya Hükümeti’ne bilgi vermişti. Osman Karaca bunun üzerine 14 Ekim’de başkent Pnom Penh’te terörle mücadele polisleri tarafından gözaltına alınmıştı.
Türk Büyükelçiliği’nin yalanını Vietnam’da bulunan ve Kamboçya makamları nezdinde akredite Meksika’nın Vietnam Büyükelçiliği ortaya çıkarmıştı.
Karaca’nın gözaltından salıverilmesi ve iadesinin önüne geçmek için Vietnam’daki Meksika Büyükelçiliği 15 Ekim’de bir yazı yazarak Karaca’nın Meksika vatandaşı olduğunu belirtti ve pasaportunun bir kopyasını da yazıya eklemişti.
GRACE LALRINMAWII KARACA’NIN KONUŞMASININ TAM METNİ *
“Merhaba benim adım Grace Lalrinmawii Karaca, Meksika’da yaşayan, yasal bir Meksika vatandaşıyım. Eşim Osman Karaca 14 Ekim 2019 tarihinde Kamboçya’ da bir bankada polis tarafından zor kullanılarak tutuklandı. 4 gün geçmesine rağmen kendisinden hiçbir haber alamadım. Çok endişeliyim ve hayatının tehlikede olmasından korkuyorum.
Meksika’daki dış işleri bakanlığı ile iletişime geçtik. Vietnam’da bulunan Meksika Elçiliği ve Kamboçya’daki konsolosluklar ile de. Bir de Meksika’daki insan hakları ofisi ile iletişim kurduk. Kaçırıldığına tanık olan bir kişinin ifadesine göre eşim banka hesabının blokunu kaldırmaya çalışıyordu.
Bir polis gelip eğer onlarla gelmezse ve karşı koyarsa onu zorla götüreceklerini söylemiş.
Zor kullanarak dışarıda bekleyen arabaya götürülmüş. Bir arkadaşı onu takip etmeyi denemiş fakat kasten arabasının önünü kapatmışlar.
Ama bir arkadaşı gitmeden önce onu Kamboçya’daki içişleri bakanlığına götüreceklerini söyledi.
Ben Kamboçya ve Meksika devletleri dahil herkesten eşimi bulmam için yardım etmelerini ve bize getirmelerini istiyorum. Gerçekten çok çaresisiz. Sekiz yıl önce Kamboçya’da çalışıyorduk çünkü orası bizim ikinci evimiz gibiydi. Eşime Kamboçya’daki Praga Üniversitesi’nde eğitim danışmanı olması için iş teklif edilmişti ve oraya gideceği için çok mutluydu. Kasım ayında taşınmayı planlıyorduk.
Çocuklarım da yasal olarak Meksika pasaportuna sahipler. Kamboçya devletinin eşimi hiçbir yasal güvenlik hakkına erişimi olmadan ve dışarıdan kimse ile iletişim erişimi olmadan göz altında tutmalarının büyük şokunu yaşıyorum.” (Çeviri: Kuaybe Sönmez)
[BoldMedya] 18.10.2019
Hutbeler siyasetin emrinde: Gece cihat hutbesi dağıtıldı sabah uçtu
Diyanet gece “cihadı” anlatan Cuma hutbesini dağıttı, ABD ile yapılan anlaşma sonrası hutbenin konusu kamu ve kul hakkı olarak değiştirildi.
BOLD – Her perşembe akşamı yüklenen cuma günleri camilerde görevli imam tarafından okunan hutbe metni, ABD ile yapılan anlaşma sonrasında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından gece yarısı değiştirildi.
BARIŞ HAREKATI ANLATILIYORDU
Dün akşam yüklenen “Dualarımız Mehmetçiğimiz için” başlıklı hutbe, gece “Kul ve kamu hakkı” başlıklı hutbe ile değiştirildi. Değişikliğin gerekçesi açıklanmadı. Değiştirilen hutbede Barış Pınarı Harekatı da şu şekilde anlatılıyordu: “Barış Pınarı dedi yürüyüşünün adına. Yanında da arkadaşları, eşten dosttan tanışları, kardeşleri… Kimimizin evladı, kimimizin kardeşi… Bizim çocuklarımız, hepimizin ciğerpareleri…”
DEĞİŞTİRİLEN HUTBE: DUALARIMIZ MEHMETÇİĞİMİZ İÇİN
Aziz Kardeşlerim!
Bu mübarek saatte, bu icabet ve bereket vaktinde bir tanıdığımdan bahsedeceğim size. “Vatan” deyince gerisini unutuveren bir delikanlıdan…
Siz de bileceksiniz; adını Fahr-i Kâinat’ın adıyla anıp “Mehmetçik” dediğimiz kahramandır o… Bazılarınız onu tarih sayfalarından tanırsınız. Güçlü, atılgan, zeki, becerikli ve gözü pekti. Daima ön safta olmak isterdi. Durmazdı, durmak nedir bilmezdi. Cepheden cepheye koşarken arkasında bazen bir bacağını, bazen bir kolunu, bazen bir gözünü bırakır, ama vatan sevgisini daima ileride, en önde tutar, “Vatan sağ olsun!” derdi, “Yeter ki vatan sağ olsun!”
Kıymetli Müslümanlar!
Peygamberimiz buyuruyor ki, “Allah, sadece kendi yolunda cihad etmek ve kelime-i tevhidi doğrulamak üzere sefere çıkan kimseyi cennete sokmaya veya çıktığı evine sevap ve ganimet ile döndürmeye kefil olmuştur.” Mehmetçiğimiz bu muştuyla yine yürüdü. Mevsimlerden en çok baharı, aylardan en ziyade Ağustos’u severdi ama şu Ekim günlerinde de yürüdü. Terörden bunalanlara barış, huzuru kaçırılanlara huzur, yüreği tutuşanlara serinlik dağıtmak üzere…
Barış Pınarı dedi yürüyüşünün adına. Yanında da arkadaşları, eşten dosttan tanışları, kardeşleri… Kimimizin evladı, kimimizin kardeşi… Bizim çocuklarımız, hepimizin ciğerpareleri…
Aziz Müminler!
Mehmetçik, geceleri gündüze, gündüzleri geceye sığdırmak için zamanı ve mekânı unutmuş koşuyor… Mehmetçik, teriyle ve kanıyla dünya tarihini yeniden yazıyor. Onun kanını bıraktığı sınırlarımızda, yalnızca ülkemizin değil, bütün insanlığın kaderi hercü mercden kurtuluyor.
Bu öyle bir insanlık mücadelesi ki, “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün olan sizlersiniz.” buyuran Yüce Kitabımız, barış yolunda kahraman ordumuza umut oluyor. Bu öyle bir iman ve vatan aşkı ki, Kur’an bu aşkla toprağa düşen canları şöyle anlatıyor: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.”
Değerli Kardeşlerim!
Hiç şüpheniz olmasın ki, Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla, hainlerin oyunları bozulacak, zalimlerin tuzakları ayaklarına, hileleri başlarına dolanacaktır. Mehmetçik siperleri tuttukça, bütün düşmanlarımızın da, onların içimize saldıkları zavallıların da hayalleri hakikatlerimize; tuzakları imanımıza çarpacak, kışkırttıkları terör selinin içinde kendileri boğulacaktır. Ordumuz barış uğruna ilerledikçe, ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde masumlar, kadınlar, çocuklar güven ve huzura kavuşacaktır.
Aziz Müminler!
Mehmetçik ki, bir sancağın gölgesinde, alnında yıldızlar parlayan cevherimiz, hazinemizdir… Mehmetçik ki, vatan, bayrak, millet ve devlet uğruna tek yürek olan kahramanlık destanımızdır… Mehmetçik, dünyanın iyiliği için cephede, insanlık adına siperdedir. Ve onlar omuz omuza, sırt sırtayken; mazlumların ve hakları ellerinden alınanların imdadına koşarken yerde ve gökte, uzakta ve yakında bütün dualarımız onlaradır, onlar içindir. Teri damladığında merhamet, kanı döküldüğünde rahmet olsun diye… Onlar içindir Fetihler, Fatihalar, Yasinler… Ve âminler onlar içindir…
Âmin! Ey varlığın Aziz ve Kerîm olan Rabbi! Ey âlemlerin Rahman ve Rahim olan Rabbi!.. Süt kesilmiş bebeler aşkına, sütü çekilmiş nineler aşkına… Yücelerden yüce olan babına geldik, rahmetini istemeye cenabına geldik. Adını andık ve nuruna durduk; günahkâr ellerimizle, huzuruna durduk. Askerimiz için yardım diliyor, ordumuza zafer istiyoruz. O asker ki Senin adınla çıktılar yola, her birini her adımda nusrete kandırdıklarından eyle; barış aşkıyla yandırdıklarından; huzur kaftanıyla kuşandırdıklarından eyle… Canlarını koru meşakkatten, afetten; bedenlerini koru yorgunluktan, bıkkınlık ve gafletten…
Ey dünyada orduları celal ile var eden var, ey ahirette şehitlere cemalini ihsan eden yâr!
Varlığına inandık, birliğine inandık; Sana sığındık ve Sana güvendik. Gayrı, İslam ümmetini birbiriyle sınandırma İlahi, fitne ateşinde masumları yandırma İlahi. Terör elindeki mazlumları kurtar karanlık düşüncelerden, uyandır gaflettekileri sabahı olmayan gecelerden… Bu yolda dostlarımızı yerindirme, düşmanları sevindirme İlahi. Hainlerin tuzaklarını ayaklarına, hilelerini başlarına dolandır ya Rabbi; el ovuşturanları da tutuşturdukları ateşlerde yandır ya Rabbi. Rahmetini kesme kahraman ordumuzdan, bereketini alma cennet yurdumuzdan. Tasasını çektiklerimizden emin eyle bizleri; karanlık yollarda rehber-i din eyle bizleri. Hezimete uğrat terörün uşaklarını ve efendilerini ve zalimlerin kendilerine kırdır yine kendilerini.
Ey bütün noksanlardan münezzeh olan Allah’ım! Şehitlerimize ikramını, gazilerimize dermanını eriştir. Acısı olanların acısını dindir, umudumuzu zafere eriştir. Duamızı Kâbe’de edilen dualara say, harekâtımızı Nebi yolunda gazalara say. Rahmetini kesme üzerimizden diye yalvarıyoruz; merhametini esirgeme bizden diye yalvarıyoruz… Ezanımızı dindirtme ya Rab! Vatanımızı böldürtme ya Rab! Bayrağımızı indirtme ya Rab! Başımızı eğdirtme ya Rab; Mehmetçiklerin ayağına taş değdirtme ya Rab! Bir an evvel zafer bulup şanla dönsünler; en kısa zamanda huzurla dönsünler… Ayetinde dediğin gibi; yeryüzünde bizi kudret sahibi eyle ve bizim elimizle Firavunların, Hâmânların ordularına, korktukları şeyleri yaşat ya Rab!.. Âmin, ve’lhamdülillahi Rabbi’l-Âlemin…
CUMADA OKUNAN HUTBE: KUL VE KAMU HAKKI
Muhterem Müslümanlar!
Peygamber Efendimiz bir gün, ashâbına “Müflis kimdir biliyor musunuz?” diye sordu. Orada bulunanlar, “Malını mülkünü kaybetmiş, iflas etmiş kimsedir Yâ Resûlallah” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurdu: “Aksine gerçek müflis şu kimsedir: Kıyamet günü kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını dövmüştür. İhlâl ettiği bu hakların karşılığı olarak onun iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır.”
Kıymetli Müslümanlar!
İslam, hak ve hakikat, hukuk ve adalet dinidir. “Hak” kavramı, hem sorumluluklarımızı hem de korumamız gereken değerleri ifade eder. Hayat ve huzur kaynağımız olan vahiy, bizleri hakka sahip çıkmaya davet eder. Rabbimizin Esmâ-i Hüsnâsından biri de “el-Hak”tır. Dolayısıyla hakka riayet eden insan, aslında doğrunun ve hakikatin yani Cenâb-ı Hakk’ın emir ve rızasının yanında yerini almış olur.
Değerli Müminler!
İnsanoğlu anne karnında canlandığı andan itibaren can güvenliği ve hayat hakkına sahiptir. Rabbimiz, “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.”2 buyurarak bu ilkeye işaret eder.
Her insanın malını ve meşru kazancını koruma hakkı vardır. Haksız yollarla mal elde eden, ticarete hile karıştırarak müşterisini aldatan ve işçisinin hakkını tam olarak ödemeyip gasp eden kişi, harama el uzatmış demektir.
İnsanın kişilik değerleri, şerefi, namusu ve inancı da dokunulmazdır. Bir başkasının değerlerine hakaret etmek, adını karalamak, yalan ve iftira ile itibarını zedelemek en önemli hak ihlalleri arasında yer alır. Hak ihlali ise kanunlarımıza göre suç, dinimize göre de büyük bir vebal ve günahtır.
Muhterem Müslümanlar!
İmanın gereği, hayatın her alanında mutedil, insaflı ve hakkaniyetli davranmaktır. Kendi haklarını koruduğu kadar çevresindekilerin de haklarını korumak, mümin olmanın şiarıdır. Kişisel menfaatleri için diğer insanların, hatta hayvanların ve tabiatın hakkını çiğneyen kimse, kısa vadede kazançlı çıktığını zannetse de aslında ziyanda ve iflastadır.Hak duyarlılığı, en yakın aile fertlerinden başlamak üzere, her hak sahibine hakkını vermeyi gerektirir. Anne-babamızın haklarına saygı duymak, eşimizin haklarını sevgiyle ve özenle teslim etmek, çocuğumuzun haklarını şefkatle korumak hepimizin sorumluluğudur. Akrabalık ilişkilerinde, bilhassa iş ortaklığı, düğün ve miras paylaşımı gibi konularda zerre miktarı hak geçmemesi için uğraşmak hepimizin görevidir.
Aziz Müminler!
Kul hakkının, toplumun tamamına sirâyet ettiği alan ise kamu hakkıdır. Kamu hakkı, kul hakkına göre çok daha ağır sorumluluğu olan bir emanettir. Bu emanete ihanet etmek, kişiyi hem dünyada hem de ahirette hüsrana sürükler. Nitekim Yüce Rabbimiz, “Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Kim emanete, devlet malına hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı, boynuna asılı olarak gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir.”3 buyurmuştur. Rahmet elçisi (s.a.s) ise bu konuda ümmetini şöyle uyarmıştır: “Kimse hakkı olmayan bir karış toprağı bile almasın! Eğer alırsa, kıyamet gününde Allah yedi kat yeri onun boynuna dolar.”4 Bir başka hadisindeise şöyle demiştir: “Kim bir işte görevlendirilip yaptığı işin karşılığı bir ücret alıyorsa, onun bu ücret dışında alacağı her şey emanete hıyanettir.”5
Değerli Müslümanlar!
Hakkaniyete dayalı ilişkilerin dünyada huzura, ahirette ise kurtuluşa vesile olduğunu unutmayalım. Özel hayatımızda her türlü kul hakkını ihlal etmekten sakınalım. Saçı bitmedik yetimin hakkını düşünerek, kamu görevini ağır bir emanet olarak kabul edelim. Zira ihlal edilen kamu hakkı, zayi edilen vakıf malı, aynı zamanda binlerce kul hakkı demektir. Her hayırlı işin sevabı olduğu gibi, her ihmal ve hatanın da kul ve kamu hakkı doğuracağını bilerek yaşayalım.
[BoldMedya] 18.10.2019
BOLD – Her perşembe akşamı yüklenen cuma günleri camilerde görevli imam tarafından okunan hutbe metni, ABD ile yapılan anlaşma sonrasında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından gece yarısı değiştirildi.
BARIŞ HAREKATI ANLATILIYORDU
Dün akşam yüklenen “Dualarımız Mehmetçiğimiz için” başlıklı hutbe, gece “Kul ve kamu hakkı” başlıklı hutbe ile değiştirildi. Değişikliğin gerekçesi açıklanmadı. Değiştirilen hutbede Barış Pınarı Harekatı da şu şekilde anlatılıyordu: “Barış Pınarı dedi yürüyüşünün adına. Yanında da arkadaşları, eşten dosttan tanışları, kardeşleri… Kimimizin evladı, kimimizin kardeşi… Bizim çocuklarımız, hepimizin ciğerpareleri…”
DEĞİŞTİRİLEN HUTBE: DUALARIMIZ MEHMETÇİĞİMİZ İÇİN
Aziz Kardeşlerim!
Bu mübarek saatte, bu icabet ve bereket vaktinde bir tanıdığımdan bahsedeceğim size. “Vatan” deyince gerisini unutuveren bir delikanlıdan…
Siz de bileceksiniz; adını Fahr-i Kâinat’ın adıyla anıp “Mehmetçik” dediğimiz kahramandır o… Bazılarınız onu tarih sayfalarından tanırsınız. Güçlü, atılgan, zeki, becerikli ve gözü pekti. Daima ön safta olmak isterdi. Durmazdı, durmak nedir bilmezdi. Cepheden cepheye koşarken arkasında bazen bir bacağını, bazen bir kolunu, bazen bir gözünü bırakır, ama vatan sevgisini daima ileride, en önde tutar, “Vatan sağ olsun!” derdi, “Yeter ki vatan sağ olsun!”
Kıymetli Müslümanlar!
Peygamberimiz buyuruyor ki, “Allah, sadece kendi yolunda cihad etmek ve kelime-i tevhidi doğrulamak üzere sefere çıkan kimseyi cennete sokmaya veya çıktığı evine sevap ve ganimet ile döndürmeye kefil olmuştur.” Mehmetçiğimiz bu muştuyla yine yürüdü. Mevsimlerden en çok baharı, aylardan en ziyade Ağustos’u severdi ama şu Ekim günlerinde de yürüdü. Terörden bunalanlara barış, huzuru kaçırılanlara huzur, yüreği tutuşanlara serinlik dağıtmak üzere…
Barış Pınarı dedi yürüyüşünün adına. Yanında da arkadaşları, eşten dosttan tanışları, kardeşleri… Kimimizin evladı, kimimizin kardeşi… Bizim çocuklarımız, hepimizin ciğerpareleri…
Aziz Müminler!
Mehmetçik, geceleri gündüze, gündüzleri geceye sığdırmak için zamanı ve mekânı unutmuş koşuyor… Mehmetçik, teriyle ve kanıyla dünya tarihini yeniden yazıyor. Onun kanını bıraktığı sınırlarımızda, yalnızca ülkemizin değil, bütün insanlığın kaderi hercü mercden kurtuluyor.
Bu öyle bir insanlık mücadelesi ki, “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün olan sizlersiniz.” buyuran Yüce Kitabımız, barış yolunda kahraman ordumuza umut oluyor. Bu öyle bir iman ve vatan aşkı ki, Kur’an bu aşkla toprağa düşen canları şöyle anlatıyor: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.”
Değerli Kardeşlerim!
Hiç şüpheniz olmasın ki, Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla, hainlerin oyunları bozulacak, zalimlerin tuzakları ayaklarına, hileleri başlarına dolanacaktır. Mehmetçik siperleri tuttukça, bütün düşmanlarımızın da, onların içimize saldıkları zavallıların da hayalleri hakikatlerimize; tuzakları imanımıza çarpacak, kışkırttıkları terör selinin içinde kendileri boğulacaktır. Ordumuz barış uğruna ilerledikçe, ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde masumlar, kadınlar, çocuklar güven ve huzura kavuşacaktır.
Aziz Müminler!
Mehmetçik ki, bir sancağın gölgesinde, alnında yıldızlar parlayan cevherimiz, hazinemizdir… Mehmetçik ki, vatan, bayrak, millet ve devlet uğruna tek yürek olan kahramanlık destanımızdır… Mehmetçik, dünyanın iyiliği için cephede, insanlık adına siperdedir. Ve onlar omuz omuza, sırt sırtayken; mazlumların ve hakları ellerinden alınanların imdadına koşarken yerde ve gökte, uzakta ve yakında bütün dualarımız onlaradır, onlar içindir. Teri damladığında merhamet, kanı döküldüğünde rahmet olsun diye… Onlar içindir Fetihler, Fatihalar, Yasinler… Ve âminler onlar içindir…
Âmin! Ey varlığın Aziz ve Kerîm olan Rabbi! Ey âlemlerin Rahman ve Rahim olan Rabbi!.. Süt kesilmiş bebeler aşkına, sütü çekilmiş nineler aşkına… Yücelerden yüce olan babına geldik, rahmetini istemeye cenabına geldik. Adını andık ve nuruna durduk; günahkâr ellerimizle, huzuruna durduk. Askerimiz için yardım diliyor, ordumuza zafer istiyoruz. O asker ki Senin adınla çıktılar yola, her birini her adımda nusrete kandırdıklarından eyle; barış aşkıyla yandırdıklarından; huzur kaftanıyla kuşandırdıklarından eyle… Canlarını koru meşakkatten, afetten; bedenlerini koru yorgunluktan, bıkkınlık ve gafletten…
Ey dünyada orduları celal ile var eden var, ey ahirette şehitlere cemalini ihsan eden yâr!
Varlığına inandık, birliğine inandık; Sana sığındık ve Sana güvendik. Gayrı, İslam ümmetini birbiriyle sınandırma İlahi, fitne ateşinde masumları yandırma İlahi. Terör elindeki mazlumları kurtar karanlık düşüncelerden, uyandır gaflettekileri sabahı olmayan gecelerden… Bu yolda dostlarımızı yerindirme, düşmanları sevindirme İlahi. Hainlerin tuzaklarını ayaklarına, hilelerini başlarına dolandır ya Rabbi; el ovuşturanları da tutuşturdukları ateşlerde yandır ya Rabbi. Rahmetini kesme kahraman ordumuzdan, bereketini alma cennet yurdumuzdan. Tasasını çektiklerimizden emin eyle bizleri; karanlık yollarda rehber-i din eyle bizleri. Hezimete uğrat terörün uşaklarını ve efendilerini ve zalimlerin kendilerine kırdır yine kendilerini.
Ey bütün noksanlardan münezzeh olan Allah’ım! Şehitlerimize ikramını, gazilerimize dermanını eriştir. Acısı olanların acısını dindir, umudumuzu zafere eriştir. Duamızı Kâbe’de edilen dualara say, harekâtımızı Nebi yolunda gazalara say. Rahmetini kesme üzerimizden diye yalvarıyoruz; merhametini esirgeme bizden diye yalvarıyoruz… Ezanımızı dindirtme ya Rab! Vatanımızı böldürtme ya Rab! Bayrağımızı indirtme ya Rab! Başımızı eğdirtme ya Rab; Mehmetçiklerin ayağına taş değdirtme ya Rab! Bir an evvel zafer bulup şanla dönsünler; en kısa zamanda huzurla dönsünler… Ayetinde dediğin gibi; yeryüzünde bizi kudret sahibi eyle ve bizim elimizle Firavunların, Hâmânların ordularına, korktukları şeyleri yaşat ya Rab!.. Âmin, ve’lhamdülillahi Rabbi’l-Âlemin…
CUMADA OKUNAN HUTBE: KUL VE KAMU HAKKI
Muhterem Müslümanlar!
Peygamber Efendimiz bir gün, ashâbına “Müflis kimdir biliyor musunuz?” diye sordu. Orada bulunanlar, “Malını mülkünü kaybetmiş, iflas etmiş kimsedir Yâ Resûlallah” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurdu: “Aksine gerçek müflis şu kimsedir: Kıyamet günü kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını dövmüştür. İhlâl ettiği bu hakların karşılığı olarak onun iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır.”
Kıymetli Müslümanlar!
İslam, hak ve hakikat, hukuk ve adalet dinidir. “Hak” kavramı, hem sorumluluklarımızı hem de korumamız gereken değerleri ifade eder. Hayat ve huzur kaynağımız olan vahiy, bizleri hakka sahip çıkmaya davet eder. Rabbimizin Esmâ-i Hüsnâsından biri de “el-Hak”tır. Dolayısıyla hakka riayet eden insan, aslında doğrunun ve hakikatin yani Cenâb-ı Hakk’ın emir ve rızasının yanında yerini almış olur.
Değerli Müminler!
İnsanoğlu anne karnında canlandığı andan itibaren can güvenliği ve hayat hakkına sahiptir. Rabbimiz, “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.”2 buyurarak bu ilkeye işaret eder.
Her insanın malını ve meşru kazancını koruma hakkı vardır. Haksız yollarla mal elde eden, ticarete hile karıştırarak müşterisini aldatan ve işçisinin hakkını tam olarak ödemeyip gasp eden kişi, harama el uzatmış demektir.
İnsanın kişilik değerleri, şerefi, namusu ve inancı da dokunulmazdır. Bir başkasının değerlerine hakaret etmek, adını karalamak, yalan ve iftira ile itibarını zedelemek en önemli hak ihlalleri arasında yer alır. Hak ihlali ise kanunlarımıza göre suç, dinimize göre de büyük bir vebal ve günahtır.
Muhterem Müslümanlar!
İmanın gereği, hayatın her alanında mutedil, insaflı ve hakkaniyetli davranmaktır. Kendi haklarını koruduğu kadar çevresindekilerin de haklarını korumak, mümin olmanın şiarıdır. Kişisel menfaatleri için diğer insanların, hatta hayvanların ve tabiatın hakkını çiğneyen kimse, kısa vadede kazançlı çıktığını zannetse de aslında ziyanda ve iflastadır.Hak duyarlılığı, en yakın aile fertlerinden başlamak üzere, her hak sahibine hakkını vermeyi gerektirir. Anne-babamızın haklarına saygı duymak, eşimizin haklarını sevgiyle ve özenle teslim etmek, çocuğumuzun haklarını şefkatle korumak hepimizin sorumluluğudur. Akrabalık ilişkilerinde, bilhassa iş ortaklığı, düğün ve miras paylaşımı gibi konularda zerre miktarı hak geçmemesi için uğraşmak hepimizin görevidir.
Aziz Müminler!
Kul hakkının, toplumun tamamına sirâyet ettiği alan ise kamu hakkıdır. Kamu hakkı, kul hakkına göre çok daha ağır sorumluluğu olan bir emanettir. Bu emanete ihanet etmek, kişiyi hem dünyada hem de ahirette hüsrana sürükler. Nitekim Yüce Rabbimiz, “Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Kim emanete, devlet malına hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı, boynuna asılı olarak gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir.”3 buyurmuştur. Rahmet elçisi (s.a.s) ise bu konuda ümmetini şöyle uyarmıştır: “Kimse hakkı olmayan bir karış toprağı bile almasın! Eğer alırsa, kıyamet gününde Allah yedi kat yeri onun boynuna dolar.”4 Bir başka hadisindeise şöyle demiştir: “Kim bir işte görevlendirilip yaptığı işin karşılığı bir ücret alıyorsa, onun bu ücret dışında alacağı her şey emanete hıyanettir.”5
Değerli Müslümanlar!
Hakkaniyete dayalı ilişkilerin dünyada huzura, ahirette ise kurtuluşa vesile olduğunu unutmayalım. Özel hayatımızda her türlü kul hakkını ihlal etmekten sakınalım. Saçı bitmedik yetimin hakkını düşünerek, kamu görevini ağır bir emanet olarak kabul edelim. Zira ihlal edilen kamu hakkı, zayi edilen vakıf malı, aynı zamanda binlerce kul hakkı demektir. Her hayırlı işin sevabı olduğu gibi, her ihmal ve hatanın da kul ve kamu hakkı doğuracağını bilerek yaşayalım.
[BoldMedya] 18.10.2019
Erdoğan'ın dünürüne bir tebligat yolladı, başına gelmeyen kalmadı
Dava dosyasına göre her şey, arabulucu avukat Seher Okşar Kadırgan’a arabuluculuk sistemi üzerinden gelen bir dosya ile başladı. 2017-2018 yıllarında Baykar Makina adlı şirketin bir taşeronuna bağlı olarak çalıştığını iddia eden Harun İlkay Zengin adlı kişi, tazminat ile diğer haklarını almak için Baykar Makina’ya dava açtı. Mahkemeye gitmeden önce dosya, zorunlu olarak arabulucuya gönderildi.
Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan habere göre 4 Ekim 2018’de gelen dosya üzerine arabulucu Kadırgan, Baykar Makina ve alacaklı İlkay Zengin’e arabuluculuk görüşmesi için davet mektubu gönderdi. Baykar Makina’nın sahibi Özdemir, bunun üzerine arabulucu Kadırgan’a önce ihtirname gönderdi. Bayraktar, ihtarnamede şirketinin milli teknolojiler ürettiği için devlet, millet düşmanları ve PKK yandaşları tarafından saldırıya uğradığını iddia etti. Bayraktar, Kadırgan hakkında da görevi kötüye kullanma iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.
SAVCILIK DAVA AÇTI
Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı, avukat Kadırgan hakkında görevi kötüye kullanma suçundan iddianame düzenledi. Büyükçekmece 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 15 Ekim’de görülen ilk duruşmada avukat Kadırgan, sanık olarak hâkim karşısına çıktı. Kadırgan, taraflara davet mektubu gönderdiğini belirterek bunun üzerine kendisini arayan Özdemir Bayraktar’ın “Senden bana bir şey geldi, sahtekâr. Ben seni biliyorum, senin amacın ne? Bu kişi bizde çalışmamış. Gör sana neler yapacağım” dediğini anlattı.
‘BİR DAHA ARAMA'
Daha sonra Bakırköy Emniyet Müdürü’nün aradığını anlatan Kadırgan, şunları kaydetti:
“Bakırköy Emniyet Müdürü, bana ‘sen benim babamı’ üzmüşsün, izahat ver dedi. Babanız kim diye sordum. Özdemir Bayraktar, dedi. Daha sonra Adalet Bakanlığı’ndan beni aradılar. Bir daha karşı tarafı sakın arama dediler. Adalet Bakanlığı’ndan hakkımda idari soruşturma açıldığı, savunma yapmam gerektiğine dair yazı geldi. Savunma yazdım, gönderdim. Onun arkasından Büyükçekmece Başsavcılığı’ndan arandım. Hakkımda suç duyurusu olduğu, ifadeye gelmem gerektiği söylendi. İfademi verdim. Bu hukuksuz durumun sona ereceğini düşünürken, jet hızıyla bütün devlet mekanizması kısa sürede üzerime yollandı. Türk yargı sistemini kimsenin bu şekilde keyfi olarak kullanmaya hakkı yoktur.”
Mahkeme, taraflara davetname göndermenin arabuluculuk açısından görevi olup olmadığı konusunda Adalet Bakanlığı’na yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteledi.
BÜLBÜL: HUKUK SKANDALI
Dava sürecini takip eden Adalet Komisyonu üyesi CHP Aydın Milletvekili avukat Süleyman Bülbül, açılan davanın tam bir hukuk skandalı olduğunu belirterek “Müşteki Özdemir Bayraktar’ın hazırlık ve dava sürecinde bir kere bile ifadesi alınmamış. Buna hukukun üstünlüğü değil üstünlerin hukuku uygulaması denir. Buna hukuk tanımazlık denir” dedi.
[Samanyolu Haber] 18.10.2019
Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan habere göre 4 Ekim 2018’de gelen dosya üzerine arabulucu Kadırgan, Baykar Makina ve alacaklı İlkay Zengin’e arabuluculuk görüşmesi için davet mektubu gönderdi. Baykar Makina’nın sahibi Özdemir, bunun üzerine arabulucu Kadırgan’a önce ihtirname gönderdi. Bayraktar, ihtarnamede şirketinin milli teknolojiler ürettiği için devlet, millet düşmanları ve PKK yandaşları tarafından saldırıya uğradığını iddia etti. Bayraktar, Kadırgan hakkında da görevi kötüye kullanma iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.
SAVCILIK DAVA AÇTI
Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı, avukat Kadırgan hakkında görevi kötüye kullanma suçundan iddianame düzenledi. Büyükçekmece 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 15 Ekim’de görülen ilk duruşmada avukat Kadırgan, sanık olarak hâkim karşısına çıktı. Kadırgan, taraflara davet mektubu gönderdiğini belirterek bunun üzerine kendisini arayan Özdemir Bayraktar’ın “Senden bana bir şey geldi, sahtekâr. Ben seni biliyorum, senin amacın ne? Bu kişi bizde çalışmamış. Gör sana neler yapacağım” dediğini anlattı.
‘BİR DAHA ARAMA'
Daha sonra Bakırköy Emniyet Müdürü’nün aradığını anlatan Kadırgan, şunları kaydetti:
“Bakırköy Emniyet Müdürü, bana ‘sen benim babamı’ üzmüşsün, izahat ver dedi. Babanız kim diye sordum. Özdemir Bayraktar, dedi. Daha sonra Adalet Bakanlığı’ndan beni aradılar. Bir daha karşı tarafı sakın arama dediler. Adalet Bakanlığı’ndan hakkımda idari soruşturma açıldığı, savunma yapmam gerektiğine dair yazı geldi. Savunma yazdım, gönderdim. Onun arkasından Büyükçekmece Başsavcılığı’ndan arandım. Hakkımda suç duyurusu olduğu, ifadeye gelmem gerektiği söylendi. İfademi verdim. Bu hukuksuz durumun sona ereceğini düşünürken, jet hızıyla bütün devlet mekanizması kısa sürede üzerime yollandı. Türk yargı sistemini kimsenin bu şekilde keyfi olarak kullanmaya hakkı yoktur.”
Mahkeme, taraflara davetname göndermenin arabuluculuk açısından görevi olup olmadığı konusunda Adalet Bakanlığı’na yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteledi.
BÜLBÜL: HUKUK SKANDALI
Dava sürecini takip eden Adalet Komisyonu üyesi CHP Aydın Milletvekili avukat Süleyman Bülbül, açılan davanın tam bir hukuk skandalı olduğunu belirterek “Müşteki Özdemir Bayraktar’ın hazırlık ve dava sürecinde bir kere bile ifadesi alınmamış. Buna hukukun üstünlüğü değil üstünlerin hukuku uygulaması denir. Buna hukuk tanımazlık denir” dedi.
[Samanyolu Haber] 18.10.2019
Türkiye'nin itibarı: 55 ülke arasında 44'üncü sırada
Forbes dergisi için, uluslararası danışmanlık şirketi Reputation Institute (RI) tarafından hazırlanan "Dünyanın En İtibarlı Ülkeleri" araştırmasının sonuçlarını yayımladı. Cumhuriyet'te yer alan habere göre, Türkiye listenin 44. sırasında.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe'de yapılan 'Saray'ı, "İtibardan tasarruf olmaz" ifadeleriyle savunduğunu hatırlatan Cumhuriyet; uluslararası danışmanlık şirketi Reputation Institute (RI) tarafından hazırlanan "Dünyanın En İtibarlı Ülkeleri" araştırmasının sonuçlarına göre Saray'ın itibarı artırmadığını savundu.
ABD, Kanada, Almanya, Fransa, talya, Japonya, İngiltere ve Rusya’da 58 bin kişiyle görüşülerek yapılan ankete göre, dünyada en itibarlı ülke İsveç.
Cumhuriyet'in Türk Rus'tan derlediği habere göre; etkili devlet yönetiminden çevreciliğe, yerli ürünlerinin dünyadaki saygınlık ve yaygınlığından o ülkede yaşama arzusuna, ekonomik gelişmişliğe kadar farklı kriterler değerlendirildi.
Araştırmaya göre en itibarlı 10 ülke şunlar: İsveç, İsviçre, Norveç, Finlandiya, Yeni Zelanda, Kanada, Danimarka, Avustralya, Hollanda ve İrlanda.
Forbes'in 55 ülkelik sıralamasına göre; Vietnam, Mısır, Katar gibi ülkeler Türkiye'den daha itibarlı.
İşte Forbes'dan alıntıyla, 55 ülkelik sıralama
1. Sweden
2 .Switzerland
3. Norway
4. Finland
5. New Zealand
6. Canada
7. Denmark
8. Australia
9 .Netherlands
10. Ireland
11. Japan
12. Spain
13. Austria
14. Belgium
15. Italy
16. Portugal
17. Singapore
18. United Kingdom
19. Germany
20. Czech Republic
21. France
22. Greece
23. Thailand
24. Taiwan
25. Peru
26. Poland
27. Malaysia
28. Chile
29. Argentina
30. Vietnam
31. South Korea
32. United Arab Emirates
33. Indonesia
34. Brazil
35. Philippines
36. United States
37. India
38. South Africa
39. Egypt
40. Mexico
41. Qatar
42. Israel
43. Romania
44. Turkey
45. China
46. Algeria
47. Bangladesh
48 Colombia
49. Venezuela
50. Nigeria
51. Russia
52. Saudi Arabia
53. Pakistan
54. Iran
55. Iraq
[Samanyolu Haber] 18.10.2019
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe'de yapılan 'Saray'ı, "İtibardan tasarruf olmaz" ifadeleriyle savunduğunu hatırlatan Cumhuriyet; uluslararası danışmanlık şirketi Reputation Institute (RI) tarafından hazırlanan "Dünyanın En İtibarlı Ülkeleri" araştırmasının sonuçlarına göre Saray'ın itibarı artırmadığını savundu.
ABD, Kanada, Almanya, Fransa, talya, Japonya, İngiltere ve Rusya’da 58 bin kişiyle görüşülerek yapılan ankete göre, dünyada en itibarlı ülke İsveç.
Cumhuriyet'in Türk Rus'tan derlediği habere göre; etkili devlet yönetiminden çevreciliğe, yerli ürünlerinin dünyadaki saygınlık ve yaygınlığından o ülkede yaşama arzusuna, ekonomik gelişmişliğe kadar farklı kriterler değerlendirildi.
Araştırmaya göre en itibarlı 10 ülke şunlar: İsveç, İsviçre, Norveç, Finlandiya, Yeni Zelanda, Kanada, Danimarka, Avustralya, Hollanda ve İrlanda.
Forbes'in 55 ülkelik sıralamasına göre; Vietnam, Mısır, Katar gibi ülkeler Türkiye'den daha itibarlı.
İşte Forbes'dan alıntıyla, 55 ülkelik sıralama
1. Sweden
2 .Switzerland
3. Norway
4. Finland
5. New Zealand
6. Canada
7. Denmark
8. Australia
9 .Netherlands
10. Ireland
11. Japan
12. Spain
13. Austria
14. Belgium
15. Italy
16. Portugal
17. Singapore
18. United Kingdom
19. Germany
20. Czech Republic
21. France
22. Greece
23. Thailand
24. Taiwan
25. Peru
26. Poland
27. Malaysia
28. Chile
29. Argentina
30. Vietnam
31. South Korea
32. United Arab Emirates
33. Indonesia
34. Brazil
35. Philippines
36. United States
37. India
38. South Africa
39. Egypt
40. Mexico
41. Qatar
42. Israel
43. Romania
44. Turkey
45. China
46. Algeria
47. Bangladesh
48 Colombia
49. Venezuela
50. Nigeria
51. Russia
52. Saudi Arabia
53. Pakistan
54. Iran
55. Iraq
[Samanyolu Haber] 18.10.2019
Kendi Dilinden Fethullah Gülen Hocaefendi
Fethullah Gülen Hocaefendi, kendi hakkında ileri sürülen iddialara cevap veriyor.
[Samanyolu Haber] 18.10.2019
Hicret esnasında sahabiler hangi sıkıntıları yaşamıştı? [Dr. Ali Demirel]
Yücel Men Hoca ile yaptığımız röportaja kaldığımız yerden devam edelim.
- Mülakatımızın ilk bölümünde sahabenin hicret esnasında türlü türlü zorluklar yaşadıklarını söylemiştiniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz? Ne tür zorluklar yaşadılar?
- Hicret sürecinde sahabileri zorlayan hususlardan birisi yolculuk için tercih ettikleri güzergahtaki tehlikelerdi. Takip edildikleri için rahat yol alamayan Muhacirler, çoğunlukla gece hareket ediyor, çölün ve coğrafyanın beraberinde getirdiği birçok tehlikeyle karşı karşıya kalıyorlardı.
Mesela ilk Müslümanlardan Hz. Hâris İbn-i Hâlid’in hanımı Hz. Rayta Bint-i Hâris, oğlu Musa, kızları işe, Zeyneb ve Fâtıma Habeşistan hicreti sürecinde yolda içtikleri zehirli su sebebiyle vefat etmişlerdi.
- Bunu ilk defa duydum.
- Evet. Başka böylesi hadiseler de yaşanıyor.
- Mesela hocam?
- Mesela ilklerden olan Hz. Hâlid İbn-i Hizâm, hicret ederken yolda kendisini bir yılan ısırmış ve Habeşistan’a varamadan vefat etmişti.
Bu hadise üzerine “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resûlüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir...” (Nisâ Sûresi, 4/100) ayeti nazil olmuş ve Hz. Hâlid gibi yolda kalanların Allah tarafından ötelerde özel olarak mükafatlandırılacağı haber verilmiştir.
Aynı şekilde ilk Müslümanlardan Hz. Mistah İbn-i Üsâse de hicret ederken Hishâs isimli mevkide bir yılan tarafından sokulmuş ve Medine’ye, nöbetleşe Hz. Ubeyde, Hz. Tufeyl ve Hz. Husayn İbn-i Hâris’in sırtında gelebilmişti. Bu üç kardeş onu, neredeyse 400 km sırtlarında taşımıştı.
- 400 km sırtlarında taşıyorlar. Bu ne büyük bir fedakarlık! Peki hocam o süreçte servetine el konulan sahabilerin de olduğunu biliyoruz. Bunu da açabilir misiniz?
- Elbette. Mesela Hz. Süheyb İbn-i Sinan, yıllardır çalışıp biriktirdiği parasını, Mekkelilerin gaspından gizlemek için bir yere saklamış ve Medine’ye hicret etmek için yola koyulmuştu.
Müslümanları dinlerini yaşama hususunda rahat bırakmayanlar hicret yolunda da boş durmuyorlardı. Mekke’deki hareketliliği yakından takip ediyor ve birisinin hicret ettiğini haber alınca peşine düşüp yolunu kesiyorlardı. Şimdi de Hz. Süheyb’in karşısına dikilmişlerdi.
Gözleri Süheyb’in alın teriyle yıllardır kazanıp biriktirdiği servetindeydi. Hz. Süheyb, onlardan kendisini ve ailesini, parasını sakladığı yeri söyleyerek kurtarmış ve hicretine devam etmişti.
15 gün süren yolculuğu boyunca sadece bir kez yemek yiyebilmiş ve gözleri iltihaptan neredeyse görmez hale gelmişti.
Üstelik o, pekçok muhacir gibi 500 km’lik hicret yolunu yürüyerek kat etmiş ve Kuba’ya ulaşmıştı. O’nun yolda başına gelenleri öğrenen Efendimiz, üç kere “Süheyb kârlı çıktı!” buyurmuştu.
Bu hadise üzerine “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.” (Bakara Sûresi 2/207) ayeti inmiş ve Allah yolunda yapılan fedakarlıkların karşılıksız bırakılmayacağı haber verilmişti.
- Hocam siz bunları söylerken aklıma Hz. Ali’nin hicreti geldi. O da pek çok zorluklar yaşamıştı hicret ederken...
- Evet hocam aynen öyle. Hicret sürecinde Mekkeliler Hz. Ali’yi üç gün hapsetmiş ardından da serbest bırakmışlardı. O da Allah Resûlü’ne kavuşmak için hemen yola koyulmuştu. Kuba’ya vardığında ayakları kan revan içerisindeydi. Onun bu halini gören Efendimiz, gözyaşlarına tutamayıp ağlamıştı.
Yine, Hz. Seleme İbn-i Hişâm, Hz. Ayyâş İbn-i Ebî Rebî‘a ve Hz. Velîd İbn-i Velîd, Medine’ye hicret etmek için yola koyulduklarında bazı Kureyşliler, onları geri getirmek maksadıyla peşlerine düşmüş ama yakalayamamışlardı. Zahru’l-Harre’ye vardıklarında Hz. Velid İbn-i Velid’in parmağı kesilmiş ve kanamaya başlamıştı. Bunun üzerine o şunları söylemişti:
“Sen kanayan bir parmaktan başka nesin?
Allah yolundadır, senin karşılaştığın…”
- Bunları sizden duyunca hocam aklıma günümüzün muhacirlerinin yaşadıkları geldi. Ne kadar da benziyor. Adeta izdüşümü gibi. Sözün burasında başka bir soru sormak istiyorum. Hicret sürecinde birçok sıkıntı yaşayan Muhacirleri hüzne boğan diğer bir gelişmenin de Mekke’nin o zor şartlarında yapıp inşa ettikleri ya da baba yadigarı, içerisinde doğup büyüdükleri evlerinin ve eşyalarının Mekkeliler tarafından gasp edilip satılması olduğunu biliyoruz.
- Evet aynen öyle. Mesela ailecek Müslüman olan, Habeşistan’a ve Medine’ye hicret eden Cahş ailesinin evi, Mekkenin ileri gelenleri tarafından yağmalanmıştı. Evin kendisi de bu ailenin dünürü Ebû Süfyan tarafından gasp edilip başkalarına satılmıştı.
Bu gelişmeyi haber alan Abdullah İbn-i Cahş, koşup Allah Resûlü’nün yanına gelmiş, Efendimiz de onu ve ailesini, gasp edilen evlerine karşılık Cennet’te kendilerine verilecek köşkle müjdelemişti.
Aslında Allah Resûlü’nün durumu da diğer muhacirlerden farklı değildi. O’nun da babasından kendisine miras kalan doğduğu ev ile Hz. Hatice’nin kendisine hediye ettiği ve içerisinde 27 yılını geçirdiği, çocuklarının dünyaya geldiği, Kur’an’dan pekçok surenin indiği evi, amcasının oğlu Akîl tarafından gasp edilip satılmıştı.
Pazartesi devam edeceğiz inşallah...
[Dr. Ali Demirel] 18.10.2019 [Samanyolu Haber]
- Mülakatımızın ilk bölümünde sahabenin hicret esnasında türlü türlü zorluklar yaşadıklarını söylemiştiniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz? Ne tür zorluklar yaşadılar?
- Hicret sürecinde sahabileri zorlayan hususlardan birisi yolculuk için tercih ettikleri güzergahtaki tehlikelerdi. Takip edildikleri için rahat yol alamayan Muhacirler, çoğunlukla gece hareket ediyor, çölün ve coğrafyanın beraberinde getirdiği birçok tehlikeyle karşı karşıya kalıyorlardı.
Mesela ilk Müslümanlardan Hz. Hâris İbn-i Hâlid’in hanımı Hz. Rayta Bint-i Hâris, oğlu Musa, kızları işe, Zeyneb ve Fâtıma Habeşistan hicreti sürecinde yolda içtikleri zehirli su sebebiyle vefat etmişlerdi.
- Bunu ilk defa duydum.
- Evet. Başka böylesi hadiseler de yaşanıyor.
- Mesela hocam?
- Mesela ilklerden olan Hz. Hâlid İbn-i Hizâm, hicret ederken yolda kendisini bir yılan ısırmış ve Habeşistan’a varamadan vefat etmişti.
Bu hadise üzerine “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resûlüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı hak etmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir...” (Nisâ Sûresi, 4/100) ayeti nazil olmuş ve Hz. Hâlid gibi yolda kalanların Allah tarafından ötelerde özel olarak mükafatlandırılacağı haber verilmiştir.
Aynı şekilde ilk Müslümanlardan Hz. Mistah İbn-i Üsâse de hicret ederken Hishâs isimli mevkide bir yılan tarafından sokulmuş ve Medine’ye, nöbetleşe Hz. Ubeyde, Hz. Tufeyl ve Hz. Husayn İbn-i Hâris’in sırtında gelebilmişti. Bu üç kardeş onu, neredeyse 400 km sırtlarında taşımıştı.
- 400 km sırtlarında taşıyorlar. Bu ne büyük bir fedakarlık! Peki hocam o süreçte servetine el konulan sahabilerin de olduğunu biliyoruz. Bunu da açabilir misiniz?
- Elbette. Mesela Hz. Süheyb İbn-i Sinan, yıllardır çalışıp biriktirdiği parasını, Mekkelilerin gaspından gizlemek için bir yere saklamış ve Medine’ye hicret etmek için yola koyulmuştu.
Müslümanları dinlerini yaşama hususunda rahat bırakmayanlar hicret yolunda da boş durmuyorlardı. Mekke’deki hareketliliği yakından takip ediyor ve birisinin hicret ettiğini haber alınca peşine düşüp yolunu kesiyorlardı. Şimdi de Hz. Süheyb’in karşısına dikilmişlerdi.
Gözleri Süheyb’in alın teriyle yıllardır kazanıp biriktirdiği servetindeydi. Hz. Süheyb, onlardan kendisini ve ailesini, parasını sakladığı yeri söyleyerek kurtarmış ve hicretine devam etmişti.
15 gün süren yolculuğu boyunca sadece bir kez yemek yiyebilmiş ve gözleri iltihaptan neredeyse görmez hale gelmişti.
Üstelik o, pekçok muhacir gibi 500 km’lik hicret yolunu yürüyerek kat etmiş ve Kuba’ya ulaşmıştı. O’nun yolda başına gelenleri öğrenen Efendimiz, üç kere “Süheyb kârlı çıktı!” buyurmuştu.
Bu hadise üzerine “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah da kullarına pek merhametlidir.” (Bakara Sûresi 2/207) ayeti inmiş ve Allah yolunda yapılan fedakarlıkların karşılıksız bırakılmayacağı haber verilmişti.
- Hocam siz bunları söylerken aklıma Hz. Ali’nin hicreti geldi. O da pek çok zorluklar yaşamıştı hicret ederken...
- Evet hocam aynen öyle. Hicret sürecinde Mekkeliler Hz. Ali’yi üç gün hapsetmiş ardından da serbest bırakmışlardı. O da Allah Resûlü’ne kavuşmak için hemen yola koyulmuştu. Kuba’ya vardığında ayakları kan revan içerisindeydi. Onun bu halini gören Efendimiz, gözyaşlarına tutamayıp ağlamıştı.
Yine, Hz. Seleme İbn-i Hişâm, Hz. Ayyâş İbn-i Ebî Rebî‘a ve Hz. Velîd İbn-i Velîd, Medine’ye hicret etmek için yola koyulduklarında bazı Kureyşliler, onları geri getirmek maksadıyla peşlerine düşmüş ama yakalayamamışlardı. Zahru’l-Harre’ye vardıklarında Hz. Velid İbn-i Velid’in parmağı kesilmiş ve kanamaya başlamıştı. Bunun üzerine o şunları söylemişti:
“Sen kanayan bir parmaktan başka nesin?
Allah yolundadır, senin karşılaştığın…”
- Bunları sizden duyunca hocam aklıma günümüzün muhacirlerinin yaşadıkları geldi. Ne kadar da benziyor. Adeta izdüşümü gibi. Sözün burasında başka bir soru sormak istiyorum. Hicret sürecinde birçok sıkıntı yaşayan Muhacirleri hüzne boğan diğer bir gelişmenin de Mekke’nin o zor şartlarında yapıp inşa ettikleri ya da baba yadigarı, içerisinde doğup büyüdükleri evlerinin ve eşyalarının Mekkeliler tarafından gasp edilip satılması olduğunu biliyoruz.
- Evet aynen öyle. Mesela ailecek Müslüman olan, Habeşistan’a ve Medine’ye hicret eden Cahş ailesinin evi, Mekkenin ileri gelenleri tarafından yağmalanmıştı. Evin kendisi de bu ailenin dünürü Ebû Süfyan tarafından gasp edilip başkalarına satılmıştı.
Bu gelişmeyi haber alan Abdullah İbn-i Cahş, koşup Allah Resûlü’nün yanına gelmiş, Efendimiz de onu ve ailesini, gasp edilen evlerine karşılık Cennet’te kendilerine verilecek köşkle müjdelemişti.
Aslında Allah Resûlü’nün durumu da diğer muhacirlerden farklı değildi. O’nun da babasından kendisine miras kalan doğduğu ev ile Hz. Hatice’nin kendisine hediye ettiği ve içerisinde 27 yılını geçirdiği, çocuklarının dünyaya geldiği, Kur’an’dan pekçok surenin indiği evi, amcasının oğlu Akîl tarafından gasp edilip satılmıştı.
Pazartesi devam edeceğiz inşallah...
[Dr. Ali Demirel] 18.10.2019 [Samanyolu Haber]
Annem Gibi Kokuyorsunuz [Harun Tokak]
Son bahar rüzgârlarının darbeleri ile yere düşen her bir yaprak, hazan halısını nakış nakış, ilmek ilmek dokuyor.
Hazan halısı üzerinde son muhacirle yürüyoruz.
Üzerinde mütevazı bir elbise, orta boylu, yüzü; hasadı yeni kaldırılmış kıraç bir arazi gibi hüznün harman yeri, ağır yük taşımak için yaratılmışçasına omuzları geniş bir yiğit…
Genç görünmesine rağmen kavruk yüzünde oluşmuş çizgiler, hiçbir tebessümün gizleyemediği derin acıların işaretçisi.
Geçen gün birlikte çalıştığı birinin onun için, “rol model bir insan, örnek alınacak bir kardeş” sözleri karşısında, “sadece böyle güzel insanları tanımak için bile bu gurbet diyarlarına gelinir” diye düşündüm.
Bir müddet sonra pek çokları gibi o da buralardan gidecek. Geride en güzel hatıralar bırakarak bir bir gidenler gibi.
Önden gidenler gibi onunla da rüyalarda buluşacağız.
Artık ışık sızdırmayacak pencereler,
Yoldan geçmeyecek kimseler,
“Çay var mı?” diye sormayacak
Dost canlısı sesler.
Yüreğimize oturacak yine derin bir sızı
Geceler karanlık, gündüzler kan kırmızı
Kim sorar hatırımızı
Yine bir istasyon bin ayrılık…
Önce bir ıslık, sonra yavaş yavaş dönmeye başlayan tekerlekler
Yanaklara süzülen yaşlar, sallanan yorgun eller
Bir mendil gibi havada asılı kalan kederler,
Hâlbuki ne sevdalarımız vardı.
Neyse…
İki kafadar rüzgâra karşı yürümeyi sevsek de sonbahar rüzgârlarına efelenmenin doğru olmadığını biliyoruz.
Üst-başımız kavi.
Büyülü gölün kıyısında, her bir rüzgar darbesiyle sağanaklaşan sarı konfeti yağmurları altında bir müddet daha öylece yürüyoruz.
Elbiselerinden soyunmuş üryan ağaçlar, sonbahar güneşinin solgun ışıklarında ısınmaya çalışıyor.
Son muhacir, “bu gün telefonuma bir hikâye düştü, çok dokunaklı size de okumak istiyorum’’ diyor.
Önce yine bir kardeşimizin yaşadığı acılar diye düşünüyorum. Yine taş duvarlardan ya da soğuk sulardan yükselen bir ağıt var sanıyorum. Çünkü onlarla oturuyor onlarla kalkıyoruz.
Yüreğimiz o acılarla o kadar yorgun ki…
Ama değilmiş…
Başladı okumaya…
“Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Mediha Öğretmen bir yıl önce Mustafa’yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. Ayrıca Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Mediha Öğretmen onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar yapmaktan ve kâğıdın üstüne kırmızı işaretler koymaktan zevk alır oldu.
Mediha Öğretmenin okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa’nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.
Mustafa’nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?
İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor?
Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa’nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek.
Mustafa’nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.
Bunları okuyunca, Mediha Öğretmen problemi kavradı ve kendinden utandı.
Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa’nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.
Mustafa’nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.
Mediha Öğretmen onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini paketten çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı:
“Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyorsunuz”
Çocuklar gittikten sonra, Mediha Öğretmen en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Mediha Öğretmen, Mustafa’ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıftaki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra, Mediha Öğretmenin kapısının altında Mustafa’dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafa’dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Mediha Öğretmenin tüm yaşamındaki en iyi ve en favori öğretmen olduğunu yazmıştı.
Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama şimdi ismi biraz daha uzundu.
Mektup şöyle imzalanmıştı,
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor.
Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.
Mustafa yakında evleneceğini yazıyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini, evlenme töreninde öğretmeninin damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Mediha Öğretmen bunu kabul etti.
Düğün günü Mediha Öğretmeni’ni karşısında gören Prof. Mustafa Yılmaz çok sevindi. Elini öperken öğretmeninin kolundaki taşları düşmüş olan bileziği fark etti. Dahası, öğretmeni yine tıpkı annesi gibi kokuyordu. Çünkü Mustafa’nın hediye ettiği parfümden sürünmüştü.
Birbirlerini kucaklarken Prof. Mustafa, Mediha Öğretmenin kulağına şöyle fısıldadı:
"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim.”
[Harun Tokak] 18.10.2019 [Samanyolu Haber]
Hazan halısı üzerinde son muhacirle yürüyoruz.
Üzerinde mütevazı bir elbise, orta boylu, yüzü; hasadı yeni kaldırılmış kıraç bir arazi gibi hüznün harman yeri, ağır yük taşımak için yaratılmışçasına omuzları geniş bir yiğit…
Genç görünmesine rağmen kavruk yüzünde oluşmuş çizgiler, hiçbir tebessümün gizleyemediği derin acıların işaretçisi.
Geçen gün birlikte çalıştığı birinin onun için, “rol model bir insan, örnek alınacak bir kardeş” sözleri karşısında, “sadece böyle güzel insanları tanımak için bile bu gurbet diyarlarına gelinir” diye düşündüm.
Bir müddet sonra pek çokları gibi o da buralardan gidecek. Geride en güzel hatıralar bırakarak bir bir gidenler gibi.
Önden gidenler gibi onunla da rüyalarda buluşacağız.
Artık ışık sızdırmayacak pencereler,
Yoldan geçmeyecek kimseler,
“Çay var mı?” diye sormayacak
Dost canlısı sesler.
Yüreğimize oturacak yine derin bir sızı
Geceler karanlık, gündüzler kan kırmızı
Kim sorar hatırımızı
Yine bir istasyon bin ayrılık…
Önce bir ıslık, sonra yavaş yavaş dönmeye başlayan tekerlekler
Yanaklara süzülen yaşlar, sallanan yorgun eller
Bir mendil gibi havada asılı kalan kederler,
Hâlbuki ne sevdalarımız vardı.
Neyse…
İki kafadar rüzgâra karşı yürümeyi sevsek de sonbahar rüzgârlarına efelenmenin doğru olmadığını biliyoruz.
Üst-başımız kavi.
Büyülü gölün kıyısında, her bir rüzgar darbesiyle sağanaklaşan sarı konfeti yağmurları altında bir müddet daha öylece yürüyoruz.
Elbiselerinden soyunmuş üryan ağaçlar, sonbahar güneşinin solgun ışıklarında ısınmaya çalışıyor.
Son muhacir, “bu gün telefonuma bir hikâye düştü, çok dokunaklı size de okumak istiyorum’’ diyor.
Önce yine bir kardeşimizin yaşadığı acılar diye düşünüyorum. Yine taş duvarlardan ya da soğuk sulardan yükselen bir ağıt var sanıyorum. Çünkü onlarla oturuyor onlarla kalkıyoruz.
Yüreğimiz o acılarla o kadar yorgun ki…
Ama değilmiş…
Başladı okumaya…
“Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Mediha Öğretmen bir yıl önce Mustafa’yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. Ayrıca Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Mediha Öğretmen onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar yapmaktan ve kâğıdın üstüne kırmızı işaretler koymaktan zevk alır oldu.
Mediha Öğretmenin okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa’nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.
Mustafa’nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?
İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor?
Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa’nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek.
Mustafa’nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.
Bunları okuyunca, Mediha Öğretmen problemi kavradı ve kendinden utandı.
Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa’nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.
Mustafa’nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.
Mediha Öğretmen onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini paketten çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı:
“Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyorsunuz”
Çocuklar gittikten sonra, Mediha Öğretmen en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Mediha Öğretmen, Mustafa’ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıftaki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra, Mediha Öğretmenin kapısının altında Mustafa’dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafa’dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Mediha Öğretmenin tüm yaşamındaki en iyi ve en favori öğretmen olduğunu yazmıştı.
Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama şimdi ismi biraz daha uzundu.
Mektup şöyle imzalanmıştı,
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz ( Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor.
Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var.
Mustafa yakında evleneceğini yazıyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini, evlenme töreninde öğretmeninin damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Mediha Öğretmen bunu kabul etti.
Düğün günü Mediha Öğretmeni’ni karşısında gören Prof. Mustafa Yılmaz çok sevindi. Elini öperken öğretmeninin kolundaki taşları düşmüş olan bileziği fark etti. Dahası, öğretmeni yine tıpkı annesi gibi kokuyordu. Çünkü Mustafa’nın hediye ettiği parfümden sürünmüştü.
Birbirlerini kucaklarken Prof. Mustafa, Mediha Öğretmenin kulağına şöyle fısıldadı:
"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim.”
[Harun Tokak] 18.10.2019 [Samanyolu Haber]
Dünyaya açılırken anakronizme düşmemek… [Niyazi Şanlı]
Einstein’ın söylediği gibi “Aynı şeyleri tekrar edip farklı sonuçlar beklemek ahmaklıktır.” Yine Mevlana da derki “Dünle beraber gitti, cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım…”
Yaklaşık bir buçuk yıl önce Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan fertlerden biriyim. Gelirgelmez ilk yaptığım şey başıma gelenlerin kaderin bir sevki olduğunu düşünmek ve o doğrultuda ilk iş olarak gece gündüz “dil” öğrenmek oldu. Hep sıfır beklenti ve kimseye yük olmamalıyım, düşüncesini taşıdım. Hâlâ aynı noktadayım. Avrupa’da yaşayan ve daha önce buraya gelmiş, Türkiye’deki hadiseleri yaşamamış ve sadece basından takip etmiş arkadaşlardaki ve hatta bu olayları yaşayan bir kısım arkadaşlarda gördüğüm manzara benim baktığım yerden iç açıcı değil.
Önyargılarınızdan kurtulmanın zamanı geldi hatta geçiyor. Neymiş efendim; Avrupalılar soğukmuş da araya mesafe koyuyormuş da onlarla irtibata geçmek zormuş. Külliyen yanlış. Yaşadığım birkaç örnekle başlayayım…
Anakronizm en kısa ifadesiyle yaşanılan dönemin şartlarını anlamamak ve geçmişteki yöntem ve düşüncelerle bugünü düşünmek ve yaşamak olarak özetlenebilir. Ben bunu aşmayı denedim. Asylpension’da (Mülteci kampı) kalırken tiyatro kursuna gittim. Tiyatro hocası çok üzgün ve kötü bir haber aldığım gün kursa gitmediğim için beni kafeye davet edip derdimi dinledi ve teselli etti. Hatta o gün ondan ayrılınca yolda ağladım. Neden yıllarca emek verdiğim ve iyiliği için çalıştığım, çocuklarını okuttuğum insanlar bana sahip çıkmadı da burada beni tanımayan bir insan derdimi dinliyor, dedim kendi kendime ve işin doğrusu zoruma da gitti. Aynı tiyatro hocası İmke Hanım, oturum alıp ayrılacağım zaman beni evine davet etti. Eşi ve çocuklarıyla tanıştırdı, beraber mangal yaptık, çiftliğini gezdirdi. Pansiyonda kaldığım dönemde bana psikolojik yardım veren Elsabeth Hanım vardı. Ki onu da ömür boyu unutmayacağım. Oturum alıp başka bir şehre taşındıktan sonra defalarca e-posta yazıp “Ev buldun mu, bir problemin var mı?” deyip sormanın yanı sıra arkadaşlarını arayıp bana ev bulmaya çalıştı. Yine gönüllü olarak Almanca dersi veren Maria Teyze, ailesiyle tanıştırdı, ablası ve eniştesinin yanına götürdü, beraber hem anne ve babasının hem de ikinci dünya savaşında ölen dedelerinin mezarına gittik, dua ettik. Untermieter (kiracının kiracısı) olarak evinde kaldığım Chris Bey ise her türlü yardımı yapıyor. O kız arkadaşının yanına taşındı ama evdeki tüm eşyaları bana ücretsiz olarak bıraktı. Keza devlet de göçmenlerin bir an önce entegre olması için her türlü altyapıyı hazırlamış ve yardım ediyor.
Mazeretleri, bahaneleri bir kenara bırakalım artık. Avrupa toplumunun içine karışalım. Avrupa’da sivil toplum çok yaygın ve her köşe başında her türden dernek var. Kendi gettomuza sıkışmak yerine o derneklere üye olalım ve insanlarla tanışalım. Bunun meyvelerini kısa sürede göreceğiz. Ben yaşadığım yere gelir gelmez Amnesty İnternational, Greenpeace ve Yazarlar Derneğine üye oldum ve toplantılarına katılıyorum. Eskiler ve yeni göç eden arkadaşlar kendi kabiliyet ve durumlarına göre bir sivil toplum örgütüne devam edebilirler. Başka türlü bu insanlara derdimizi, düşüncemizi nasıl anlatacağız?
Almanca “parallelgesellschaft” diye bir sözcük var. Toplumun içinde ayrı bir toplum oluşturup kendi içinde yaşayıp gitmek ve yaşadığı toplumla arasına kalın duvarlar örerek kendi dünyasında yaşayıp gitmek anlamına geliyor. Yani Türk berberine, lokantasına, marketine, komşusuna gidip o dar çevrenin dışına çıkmadan yaşamak. Mesela Almanya’da veya Fransa’da on sene yaşayıp da çok akıcı hatta hadis ve ayet tercüme edebilecek kadar o ülkenin dilini öğrenmemenin ve buna çeşitli bahaneler bulmanın izahını biri bana yapabilir mi? Kurduğunuz küçük dünyadan çıkın ve lütfen globalleşin, aksi takdirde zaten önümüzdeki birkaç yıl içinde olayların da zorlamasıyla kimse “anakronik” makamını koruyamayacak.
Avrupa’da bireyselleşme çok ön planda ve çok değerli. Herkes Hizmet içinde bundan sonra konumu ile değil; bireysel becerileri, bilgileri ve birikimleri ile yer alacak ve öyle devam edebilecek. Aksi takdirde bir köşede çürümeye mahkum olacak.
Yıllardır Avrupa’da yaşıyanlar var. Yerel insanlardan (Alman, Avusturyalı, Fransız vs.) dostları yok, komşulukları yok, onların evlerine gidebilecek kadar yakın ilişkileri yok maalesef. Bu çok acı bir şey. Çok klişe olmakla beraber çok da doğru bir söz var: Her kriz kendi içinde yeni fırsatlar doğurur. Yaşadığımız kriz ve travma bize büyük fırsatlar da sunuyor ama bir kısım arkadaşlar bunun farkında değil, bir kısmı da anakronizm belası hastalığına tutulmuş ve orada debelenip duruyor. Hizmet cebri ve fiili olarak artık dünyanın her yerinde. Bundan sonra yeni bir formda ve yeni yöntemlerle devam etmek zorundayız. Aksi takdirde mevcudu kaybetme ve kült bir sivil toplum hareketi olarak kalmak ve güdükleşmekle karşı karşıya kalabiliriz. Hizmet Hareketi mensupları bu anakronizmden kurtulmak ve daha global, daha özgürlükçü, daha şeffaf düşünmek, yaşamak ve yöntemler bulmak zorunda. Meselelerimizi başka türlü anlatamayız. İşin acı tarafı şu ki; bazı arkadaşlarım ünsiyet ve anakronizm hastalığına tutulduklarının ve yaşadığımız devrin gerisinde kalıklarının farkında bile değil.
Ortadoğu kafasından, şark kurnazlığı yöntemlerinden, her şey yerli yerindeymiş gibi hareket etmekten vazgeçilmediği sürece kan kaybetmeye devam edeceğiz maalesef. Klişelerimizden, kalıplaşmış düşüncelerimizden bir an önce kurtulalım, diye yalvarmak istiyorum aslında.
İnsandaki değişim iç dinamiklerin zorlamasıyla olur. Bu dinamikler ise sevgi ve acıdır. Hepimiz çok büyük bir acı çekiyoruz ve bunu fırsata çevirip değişimlerimizi gerçekleştirerek yeni bir formda hizmete devam edebiliriz, etmek zorundayız. Artık hiçbir şey eski formunda devam etmeyecek. Aynı yöntemleri tekrar ederek ve aynı düşüncelerle hareket ederek yeni bir sonuç elde etme ihtimalimiz sıfır. En başta yazdığım Einstein’ın sözünü buraya tekrar yazayım: “Aynı şeyleri tekrar edip farklı sonuçlar beklemek ahmaklıktır.”
Son olarak…
Hizmet Hareketi mensupları son beş yılda yaşananlardan sonra büyük bir travma yaşıyor. Benim gördüğüm manzara ise şöyle: Mahşer yerinde gibiyiz ve herkes başının çaresine bakmak zorunda, öyle olmasa bile herkes kendi hikâyesini yaşamak ve yazmak zorunda, tüm acılarını da herkes iç dünyasında yaşıyor.
O nedenle; eski çamlar bardak oldu.
Mevlana’nın dediği gibi “Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Eskisi ve yenisiyle dünyanın her yerindeki arkadaşlar,
Her türlü eleştiriye açık olmalı hatta eleştirenleri baş tacı yapmalı.
Daha şeffaf, demokratik ve hesap verebilir bir yönetim sergilemeli.
Global düşünmeli ve bunu uygulamalı.
Eski yöntem ve uygulamaları kenara bırakmalı.
Kendilerini yenilemeli ve geliştirmeli.
En kısa sürede topluma entegre olmalı ve yerel insanlarla dostluk kurmalı.
Dili en iyi şekilde öğrenmeli.
Ve Sivil toplumun bir parçası olmalı.
[Niyazi Şanlı] 18.10.2019 [TR724]
Yaklaşık bir buçuk yıl önce Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan fertlerden biriyim. Gelirgelmez ilk yaptığım şey başıma gelenlerin kaderin bir sevki olduğunu düşünmek ve o doğrultuda ilk iş olarak gece gündüz “dil” öğrenmek oldu. Hep sıfır beklenti ve kimseye yük olmamalıyım, düşüncesini taşıdım. Hâlâ aynı noktadayım. Avrupa’da yaşayan ve daha önce buraya gelmiş, Türkiye’deki hadiseleri yaşamamış ve sadece basından takip etmiş arkadaşlardaki ve hatta bu olayları yaşayan bir kısım arkadaşlarda gördüğüm manzara benim baktığım yerden iç açıcı değil.
Önyargılarınızdan kurtulmanın zamanı geldi hatta geçiyor. Neymiş efendim; Avrupalılar soğukmuş da araya mesafe koyuyormuş da onlarla irtibata geçmek zormuş. Külliyen yanlış. Yaşadığım birkaç örnekle başlayayım…
Anakronizm en kısa ifadesiyle yaşanılan dönemin şartlarını anlamamak ve geçmişteki yöntem ve düşüncelerle bugünü düşünmek ve yaşamak olarak özetlenebilir. Ben bunu aşmayı denedim. Asylpension’da (Mülteci kampı) kalırken tiyatro kursuna gittim. Tiyatro hocası çok üzgün ve kötü bir haber aldığım gün kursa gitmediğim için beni kafeye davet edip derdimi dinledi ve teselli etti. Hatta o gün ondan ayrılınca yolda ağladım. Neden yıllarca emek verdiğim ve iyiliği için çalıştığım, çocuklarını okuttuğum insanlar bana sahip çıkmadı da burada beni tanımayan bir insan derdimi dinliyor, dedim kendi kendime ve işin doğrusu zoruma da gitti. Aynı tiyatro hocası İmke Hanım, oturum alıp ayrılacağım zaman beni evine davet etti. Eşi ve çocuklarıyla tanıştırdı, beraber mangal yaptık, çiftliğini gezdirdi. Pansiyonda kaldığım dönemde bana psikolojik yardım veren Elsabeth Hanım vardı. Ki onu da ömür boyu unutmayacağım. Oturum alıp başka bir şehre taşındıktan sonra defalarca e-posta yazıp “Ev buldun mu, bir problemin var mı?” deyip sormanın yanı sıra arkadaşlarını arayıp bana ev bulmaya çalıştı. Yine gönüllü olarak Almanca dersi veren Maria Teyze, ailesiyle tanıştırdı, ablası ve eniştesinin yanına götürdü, beraber hem anne ve babasının hem de ikinci dünya savaşında ölen dedelerinin mezarına gittik, dua ettik. Untermieter (kiracının kiracısı) olarak evinde kaldığım Chris Bey ise her türlü yardımı yapıyor. O kız arkadaşının yanına taşındı ama evdeki tüm eşyaları bana ücretsiz olarak bıraktı. Keza devlet de göçmenlerin bir an önce entegre olması için her türlü altyapıyı hazırlamış ve yardım ediyor.
Mazeretleri, bahaneleri bir kenara bırakalım artık. Avrupa toplumunun içine karışalım. Avrupa’da sivil toplum çok yaygın ve her köşe başında her türden dernek var. Kendi gettomuza sıkışmak yerine o derneklere üye olalım ve insanlarla tanışalım. Bunun meyvelerini kısa sürede göreceğiz. Ben yaşadığım yere gelir gelmez Amnesty İnternational, Greenpeace ve Yazarlar Derneğine üye oldum ve toplantılarına katılıyorum. Eskiler ve yeni göç eden arkadaşlar kendi kabiliyet ve durumlarına göre bir sivil toplum örgütüne devam edebilirler. Başka türlü bu insanlara derdimizi, düşüncemizi nasıl anlatacağız?
Almanca “parallelgesellschaft” diye bir sözcük var. Toplumun içinde ayrı bir toplum oluşturup kendi içinde yaşayıp gitmek ve yaşadığı toplumla arasına kalın duvarlar örerek kendi dünyasında yaşayıp gitmek anlamına geliyor. Yani Türk berberine, lokantasına, marketine, komşusuna gidip o dar çevrenin dışına çıkmadan yaşamak. Mesela Almanya’da veya Fransa’da on sene yaşayıp da çok akıcı hatta hadis ve ayet tercüme edebilecek kadar o ülkenin dilini öğrenmemenin ve buna çeşitli bahaneler bulmanın izahını biri bana yapabilir mi? Kurduğunuz küçük dünyadan çıkın ve lütfen globalleşin, aksi takdirde zaten önümüzdeki birkaç yıl içinde olayların da zorlamasıyla kimse “anakronik” makamını koruyamayacak.
Avrupa’da bireyselleşme çok ön planda ve çok değerli. Herkes Hizmet içinde bundan sonra konumu ile değil; bireysel becerileri, bilgileri ve birikimleri ile yer alacak ve öyle devam edebilecek. Aksi takdirde bir köşede çürümeye mahkum olacak.
Yıllardır Avrupa’da yaşıyanlar var. Yerel insanlardan (Alman, Avusturyalı, Fransız vs.) dostları yok, komşulukları yok, onların evlerine gidebilecek kadar yakın ilişkileri yok maalesef. Bu çok acı bir şey. Çok klişe olmakla beraber çok da doğru bir söz var: Her kriz kendi içinde yeni fırsatlar doğurur. Yaşadığımız kriz ve travma bize büyük fırsatlar da sunuyor ama bir kısım arkadaşlar bunun farkında değil, bir kısmı da anakronizm belası hastalığına tutulmuş ve orada debelenip duruyor. Hizmet cebri ve fiili olarak artık dünyanın her yerinde. Bundan sonra yeni bir formda ve yeni yöntemlerle devam etmek zorundayız. Aksi takdirde mevcudu kaybetme ve kült bir sivil toplum hareketi olarak kalmak ve güdükleşmekle karşı karşıya kalabiliriz. Hizmet Hareketi mensupları bu anakronizmden kurtulmak ve daha global, daha özgürlükçü, daha şeffaf düşünmek, yaşamak ve yöntemler bulmak zorunda. Meselelerimizi başka türlü anlatamayız. İşin acı tarafı şu ki; bazı arkadaşlarım ünsiyet ve anakronizm hastalığına tutulduklarının ve yaşadığımız devrin gerisinde kalıklarının farkında bile değil.
Ortadoğu kafasından, şark kurnazlığı yöntemlerinden, her şey yerli yerindeymiş gibi hareket etmekten vazgeçilmediği sürece kan kaybetmeye devam edeceğiz maalesef. Klişelerimizden, kalıplaşmış düşüncelerimizden bir an önce kurtulalım, diye yalvarmak istiyorum aslında.
İnsandaki değişim iç dinamiklerin zorlamasıyla olur. Bu dinamikler ise sevgi ve acıdır. Hepimiz çok büyük bir acı çekiyoruz ve bunu fırsata çevirip değişimlerimizi gerçekleştirerek yeni bir formda hizmete devam edebiliriz, etmek zorundayız. Artık hiçbir şey eski formunda devam etmeyecek. Aynı yöntemleri tekrar ederek ve aynı düşüncelerle hareket ederek yeni bir sonuç elde etme ihtimalimiz sıfır. En başta yazdığım Einstein’ın sözünü buraya tekrar yazayım: “Aynı şeyleri tekrar edip farklı sonuçlar beklemek ahmaklıktır.”
Son olarak…
Hizmet Hareketi mensupları son beş yılda yaşananlardan sonra büyük bir travma yaşıyor. Benim gördüğüm manzara ise şöyle: Mahşer yerinde gibiyiz ve herkes başının çaresine bakmak zorunda, öyle olmasa bile herkes kendi hikâyesini yaşamak ve yazmak zorunda, tüm acılarını da herkes iç dünyasında yaşıyor.
O nedenle; eski çamlar bardak oldu.
Mevlana’nın dediği gibi “Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Eskisi ve yenisiyle dünyanın her yerindeki arkadaşlar,
Her türlü eleştiriye açık olmalı hatta eleştirenleri baş tacı yapmalı.
Daha şeffaf, demokratik ve hesap verebilir bir yönetim sergilemeli.
Global düşünmeli ve bunu uygulamalı.
Eski yöntem ve uygulamaları kenara bırakmalı.
Kendilerini yenilemeli ve geliştirmeli.
En kısa sürede topluma entegre olmalı ve yerel insanlarla dostluk kurmalı.
Dili en iyi şekilde öğrenmeli.
Ve Sivil toplumun bir parçası olmalı.
[Niyazi Şanlı] 18.10.2019 [TR724]
Süper Lig’den Bölgesel Amatör Lig’e: Bucaspor [Hasan Cücük]
Türkiye’nin 3. büyük şehri olan İzmir’i futbolda uzun yıllardır Altay, Karşıyaka, Göztepe ve Altınordu takımları temsil etti. Şimdilerde İzmir’i Süper Lig’de sadece Göztepe temsil ediyor. Göztepe 7 hafta sonunda topladığı 9 puanla 11. sırada yer alıyor. İzmir’in gözde ekibi Altay ise TFF 1. Lig’de mücadele edip, Süper Lig’e çıkma hayalleri kuruyor. Altay ile birlikte TFF 1.Lig’de yer alan bir başka İzmir ekibi Altınordu ise puan sıralamasının altlarda yer buluyor. Karşıyaka ise 3. Lig Grup 2’de tutunmaya çalışıyor. İzmir futbolunun bir zamanlarda Süper Lig’deki temsilcilerinden Bucaspor ise dramatik bir düşüş yaşayıp, dibe vuran bir ekip oldu.
Bucalı gençler Süleyman Atakan, Bekir Eromat, Niyazi Gökgönül, Hasan Yalçınkaya ve Niyazi Aktaş tarafından 11 Mart 1928’de kurulan sarı-lacivertli renkli Bucaspor, İzmir’in 6. kulübü oluyordu. Karşıyaka (1912), Altay (1914), İzmirspor (1923), Altınordu (1923) ve Göztepe’den (1925) sonra ilk adı Buca İdman Yurdu olarak kurulan kulübün ilk başkanlığını dönemin belediye başkanı Muzaffer Ersezgin üstlendi. 1937’de Altay ve Altınordu ile birleşerek Üçokspor adını aldı. 1939’da kulüpler, eski haline geri döndü.
Şimdilerde önlenemeyen bir düşüş yaşayan Bucaspor, mücadele ettiği Bölgesel Amatör Lig (BAL) 10. Grup’da dibe vurmuş bulunuyor. Salih Uçan, Hasan Kabze, Mehmet Batdal, Emre Güral ve Ozan İpek gibi isimleri Türk futboluna kazandıran Bucaspor, son yıllarda önlenemeyen bir çöküş yaşadı.
Bu sezon grubunda oynadığı 4 maçta puanla tanışamayan ve eksi 12 averajla son sırada yer alan Bucaspor ’İzmir’in Fırtınası’ olarak anıldığı yıllar yerine şimdilerde taraftarlarını kahretmeye devam ediyor. Bucaspor, ilk olarak 2008-09 sezonunda 2. Lig’de şampiyon olup tarihinde ilk defa TTF 1. Lig’e adını yazdırdı. Aynı sezon yeni stadına da kavuşan sarı-lacivertliler, 2009-10’da TFF 1. Lig’de kaliteli kadrosuyla rakiplerinin korkulu rüyası olup, tarihi bir başarıya imza attı. Sezon sonunda Süper Lig’e yükseldi. Bucaspor’un çöküşü büyük umutlarla geldiği Süper Lig’de başladı ve kötü gidişata bir türlü engel olunamadı.
2010-11 sezonunda Süper Lig’e yükselen Bucaspor, İzmir’in 7 senelik Süper Lig özlemine son veren takım oluyordu. Bucasor’un tarihinde 8 Mayıs’ın ayrı bir yeri vardı. 8 Mayıs 2010’da adını Süper Lig’de mücadele edecek takımlar arasında yazdıran Bucaspor, tam bir yıl sonra 8 Mayıs 2011’de sezonun bitimine 2 hafta kala ligden düşmeyi garantiliyordu.
Tarihinde ilk kez çıktığı Süper Lig’de tutunmak için kadrosuna yüksek maliyetli oyuncular dahil etti. Süper Lig’e çıktığı sezon küme düşmesinin maliyeti oldukça ağır oldu. O dönemden sonra sürekli maddi sorunlarla uğraşan ve özellikle eski yabancılarına olan borçları yüzünden FIFA dosyalarıyla boğuşan Bucaspor, her sene transfer yasağı ve puan silme cezalarıyla karşı karşıya kaldı. Bucaspor, 2012-13 sezonunda toparlanıp 1. Lig’de Play-Off oynasa da ayağa kalkamadı. Artık maddi krizleri aşamayan sarı-lacivertliler birçok yıldızı yetiştirdiği altyapısına da sorunları yansıttı. Eğitim gören futbolculara erzak ve malzeme bulmakta dahi zorlanan Bucaspor, 2014-15’te 1. Lig’e veda etti. 2015-16 ve 2016-17 sezonunda 2. Lig’de kıl payı kalan Bucaspor, ertesi sene ise 3. Lig’in yolunu tuttu. Geçen sezon 3. Lig’de 28 puanla sonuncu olan İzmir ekibi, 35 yıl sonra amatör kümeye döndü.
Üst üste lig düşen Bucasor, adeta kaderine terk edildi. Zorluklar ve apar topar kurduğu kadroyla katıldığı BAL’da da ilk 4 hafta umduğunu bulamadı. Yıllar sonra yeniden Buca İlçe Stadı’na dönen takım, Çiğli Belediyespor’a 4-0 yenilerek sezona başladı. Buca, sonraki haftalarda Gebzespor’a 5-0, Bağcılarspor’a 2-0 ve Atlasspor’a 2-1 yenildi. Alınan kötü sonuçların ardından teknik direktör Nedim Akgül istifa etti. Bucasporlu futbolcuların ve teknik ekibin ise sezon başından bu yana paralarını alamadıkları iddia edildi. Taraftarlar ise sosyal medya üzerinden isyan bayrığı açarak Bucaspor’un sahipsiz bırakıldığını ve takımın hızla Süper Amatör Lig’e sürüklendiğini vurguladı.
Süper Lig’de 2010-11 sezonunda mücadele eden Bucaspor, sezonu 16. sırada tamamladı. Ancak hafızalarda kalan başarısı Türkiye Kupası’nda çeyrek finale kalması oldu. Konyaspor’u deplasmanda 1-0 yenerek Türkiye Kupası’nda gruplara kalmayı başaran Bucaspor, gruplarda ilk maçında Malatyaspor’u evinde 2-1 ile geçti. Fenerbahçe’yi 3-2 yenerek tarih yazan Bucaspor, Gençlerbirliği’ne 2-1 yenilmesine rağmen deplasmanda Ankaragücü’nden beraberlik kopararak çeyrek finale çıkmayı başardı. Çeyrek finalde Gençlerbirliği’ne deplasmanda 2-0, evinde 2-1 kaybeden Bucaspor, çeyrek finalde elendi fakat tarihinin en büyük kupa başarısını elde etti.
[Hasan Cücük] 18.10.2019 [TR724]
Bucalı gençler Süleyman Atakan, Bekir Eromat, Niyazi Gökgönül, Hasan Yalçınkaya ve Niyazi Aktaş tarafından 11 Mart 1928’de kurulan sarı-lacivertli renkli Bucaspor, İzmir’in 6. kulübü oluyordu. Karşıyaka (1912), Altay (1914), İzmirspor (1923), Altınordu (1923) ve Göztepe’den (1925) sonra ilk adı Buca İdman Yurdu olarak kurulan kulübün ilk başkanlığını dönemin belediye başkanı Muzaffer Ersezgin üstlendi. 1937’de Altay ve Altınordu ile birleşerek Üçokspor adını aldı. 1939’da kulüpler, eski haline geri döndü.
Şimdilerde önlenemeyen bir düşüş yaşayan Bucaspor, mücadele ettiği Bölgesel Amatör Lig (BAL) 10. Grup’da dibe vurmuş bulunuyor. Salih Uçan, Hasan Kabze, Mehmet Batdal, Emre Güral ve Ozan İpek gibi isimleri Türk futboluna kazandıran Bucaspor, son yıllarda önlenemeyen bir çöküş yaşadı.
Bu sezon grubunda oynadığı 4 maçta puanla tanışamayan ve eksi 12 averajla son sırada yer alan Bucaspor ’İzmir’in Fırtınası’ olarak anıldığı yıllar yerine şimdilerde taraftarlarını kahretmeye devam ediyor. Bucaspor, ilk olarak 2008-09 sezonunda 2. Lig’de şampiyon olup tarihinde ilk defa TTF 1. Lig’e adını yazdırdı. Aynı sezon yeni stadına da kavuşan sarı-lacivertliler, 2009-10’da TFF 1. Lig’de kaliteli kadrosuyla rakiplerinin korkulu rüyası olup, tarihi bir başarıya imza attı. Sezon sonunda Süper Lig’e yükseldi. Bucaspor’un çöküşü büyük umutlarla geldiği Süper Lig’de başladı ve kötü gidişata bir türlü engel olunamadı.
2010-11 sezonunda Süper Lig’e yükselen Bucaspor, İzmir’in 7 senelik Süper Lig özlemine son veren takım oluyordu. Bucasor’un tarihinde 8 Mayıs’ın ayrı bir yeri vardı. 8 Mayıs 2010’da adını Süper Lig’de mücadele edecek takımlar arasında yazdıran Bucaspor, tam bir yıl sonra 8 Mayıs 2011’de sezonun bitimine 2 hafta kala ligden düşmeyi garantiliyordu.
Tarihinde ilk kez çıktığı Süper Lig’de tutunmak için kadrosuna yüksek maliyetli oyuncular dahil etti. Süper Lig’e çıktığı sezon küme düşmesinin maliyeti oldukça ağır oldu. O dönemden sonra sürekli maddi sorunlarla uğraşan ve özellikle eski yabancılarına olan borçları yüzünden FIFA dosyalarıyla boğuşan Bucaspor, her sene transfer yasağı ve puan silme cezalarıyla karşı karşıya kaldı. Bucaspor, 2012-13 sezonunda toparlanıp 1. Lig’de Play-Off oynasa da ayağa kalkamadı. Artık maddi krizleri aşamayan sarı-lacivertliler birçok yıldızı yetiştirdiği altyapısına da sorunları yansıttı. Eğitim gören futbolculara erzak ve malzeme bulmakta dahi zorlanan Bucaspor, 2014-15’te 1. Lig’e veda etti. 2015-16 ve 2016-17 sezonunda 2. Lig’de kıl payı kalan Bucaspor, ertesi sene ise 3. Lig’in yolunu tuttu. Geçen sezon 3. Lig’de 28 puanla sonuncu olan İzmir ekibi, 35 yıl sonra amatör kümeye döndü.
Üst üste lig düşen Bucasor, adeta kaderine terk edildi. Zorluklar ve apar topar kurduğu kadroyla katıldığı BAL’da da ilk 4 hafta umduğunu bulamadı. Yıllar sonra yeniden Buca İlçe Stadı’na dönen takım, Çiğli Belediyespor’a 4-0 yenilerek sezona başladı. Buca, sonraki haftalarda Gebzespor’a 5-0, Bağcılarspor’a 2-0 ve Atlasspor’a 2-1 yenildi. Alınan kötü sonuçların ardından teknik direktör Nedim Akgül istifa etti. Bucasporlu futbolcuların ve teknik ekibin ise sezon başından bu yana paralarını alamadıkları iddia edildi. Taraftarlar ise sosyal medya üzerinden isyan bayrığı açarak Bucaspor’un sahipsiz bırakıldığını ve takımın hızla Süper Amatör Lig’e sürüklendiğini vurguladı.
Süper Lig’de 2010-11 sezonunda mücadele eden Bucaspor, sezonu 16. sırada tamamladı. Ancak hafızalarda kalan başarısı Türkiye Kupası’nda çeyrek finale kalması oldu. Konyaspor’u deplasmanda 1-0 yenerek Türkiye Kupası’nda gruplara kalmayı başaran Bucaspor, gruplarda ilk maçında Malatyaspor’u evinde 2-1 ile geçti. Fenerbahçe’yi 3-2 yenerek tarih yazan Bucaspor, Gençlerbirliği’ne 2-1 yenilmesine rağmen deplasmanda Ankaragücü’nden beraberlik kopararak çeyrek finale çıkmayı başardı. Çeyrek finalde Gençlerbirliği’ne deplasmanda 2-0, evinde 2-1 kaybeden Bucaspor, çeyrek finalde elendi fakat tarihinin en büyük kupa başarısını elde etti.
[Hasan Cücük] 18.10.2019 [TR724]
Allah (cc) hakkında hüsn-ü zan ve intizâr-ı ferec [Prof. Dr. Osman Şahin]
Fetih sure-i celilesinde “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır” bir yerde müminlere, bir diğer yerde ise kafirlere ve münafıklara yönelik olarak geçmektedir. Lafız olarak tamamen aynı olan bu iki ayet-i kerimeden, Allah (cc) hakkındaki zanların nasıl olması gerektiği ve eğer buna uygun hareket edilmezse akibetlerin nasıl kötü olacağına dair işaretler vardır. Bu ayetin İlk geçtiği yerden önceki ayette, Allah’ın (cc) mümin kullarına sekine (güven, itminan ve huzur) indirdiği ve böylece var olan imanlarını daha da ziyadeleştirdiğinden bahsettikten sonra bu ayeti kerime gelmektedir.
Müminlerin hakiki tevhide ulaşmaları adına, suredeki ilk ayette de ifade edildiği gibi (“Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik”) aslında elde edilen ve edilecek olan fetihlerin tamamının Allah’a (cc) ait olduğu ve O’nun (cc) tarafından verildiği hakikatına vurgu yapılmaktadır. Bütün ordular Allah’a(cc) aittir. Bu fetihlerin elde edilmesi için O’nun hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Sizi hiç kullanmadan da bu başarıları ve fetihleri gerçekleştirebilir. Ayetin devamında, Allah’ın (cc) Alim ve Hakîm olduğu ifade edilmektedir. Hakim ismi gereği esbaba riayet ile mükellefsiniz ama neticeleri sebeplerden değil, hakiki fail olan Allah’tan (cc) beklemelisiniz. Bu şuurla hareket ettiğinizde, Allah’ın (cc) size lütüfları daha fazla olacak ve siz elde etmek istediğiniz neticelere daha kolay ulaşabileceksiniz.
Ayetin ikinci defa geçtiği yerden önce ise Kafirler ve münafıklar ele alınmaktadır. Medine-i Münevvere’deki münafıklar ve Mekke-i Mükerreme’de bulunan müşrikler, Kabe’ye umre için gelen müslümanların bozguna uğratılacağını, bitireleceğini düşünüyorlardı. “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır” hakikatı ile onların Allah (cc) hakkındaki zanlarının yanlışlığı, ayetin devamında zikredilen Allah’ın (cc) Azîz ve Hakîm olduğu beyanı ile de O’nun (cc), Hakim isminin gereği esbabı halkederek, Azîz isminin ifade ettiği gibi kafirlerin ve münafıkların hakkından gelecek kudrete sahibi olduğu ve önceki ayette ifade edildiği gibi Allah (cc) hakkındaki zanlarının (Öte yandan, Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkekler ve münafık kadınlar, müşrik erkek ve müşrik kadınları cezalandırması içindir. ) cezası olarak kötü akıbete maruz kalacakları ve bundan dolayı Cehenneme yuvarlanıp gidecekleri ele alınmaktadır.
Al-i İmran suresi Uhut Savaşı hakkında nazil olan 152-154. ayetlerde Allah (cc) hakkındaki zanlar ve günümüzdeki hadiselere işaret eden önemli hususlar vardır. 152. Ve 153. ayette mü’minlere olan Allah’ın (cc) inayeti sayesinde kafirlere galebe çalındığından, sonrasında verilen emirlere isyan ederek bazılarının dünya malına meyletmesinden dolayı Allah’ın (cc) inayetini geri çekerek imtihan ettiğinden ve böylece bozguna uğradıklarından, bunun üzerine Allah’ın (cc) keder üstüne keder verdiğinden, bu verilen sıkıntıların ise onların günahlarının affına vesile olması ve aynı zamanda kaybedilenlere ve başlarına gelen felaketlere üzülmemeleri için verildiğinden bahsedilmektedir.
154. ayette ise indirilen sekine sayesinde oluşan Allah’a (cc) itimat sayesinde bazı mü’minlerde uyku hali ortaya çıktığından, diğer taraftan bazılarının ise cahiliyedeki su-i zanlara benzer şekilde Allah (cc) hakkında kötü düşüncelere kapıldıklarından bahsedilmektedir. Bunlar diyorlardı ki: “bizim emir komutada ya da işlerin kararlaştırılmasında bir payımız yoktu”. Bu sözlerinin arkasında aslında şunu demek istemişlerdi: “eğer bizi dinlemiş olsaydınız şimdi öldürülenler ölmeyecek ve bizler de bu kötü duruma düşmeyecekdik”. Ayeti kerimede bunlara cevaben “Bütün yetki ve karar Allah’ındır. Siz evlerinizde dahi olsaydınız haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı. Allah, sizin içinizde olanı sınamak ve kalplerinizi her türlü vesveseden ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki bunu başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir.” şeklinde cevap verilmektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri, bu ayetten günümüzdeki yaşanan hadiselere de ışık tutan ve Allah (cc) hakkında su-i zanna girmemek gerektiğini ifade eden şu manaları çıkarmaktadırlar: “Zira Allah’ın takdirini geri çevirmek ve değiştirmek mümkün değildir. Ve bundan dolayı Allah’a su-i zan (kötü zan) da bulunmamalıdır. Allah bunları inananlara yardımı olmadığından değil, nice nice hikmet ve iyi şeyler için ve özellikle içinizdeki ihlas (samimiyet) ve nifakı(bozgunculuk) tecrübe âleminde imtihana çekmek ve kalblerinizdeki gizli şeyleri, vesveseleri, şüpheleri günahları tasfiye ve temizlemek için böyle yapmıştır. Şunu da bilmeli ki Allah sinelere arkadaş olan ve onlardan ayrılmayan sırları ve gizlilikleri tamamen bilir. Şu halde öyle imtihanlara çekmesi de bilmediğinden değildir. Bunda, Rabb olmanın gerektirdiği bir seçme sırrı vardır ki, bununla müminler alışkanlık kazanır, münafıkların da durumları ortaya çıkar.”
Süreçte yaşananlara da aynı bakış açısıyla bakmamız gerekmektedir. Allah (cc) dinine hizmet eden sevdiği kullarına yardım etmediğinden bunlar başa gelmemektedir. Allah (cc) nice hikmetlere binaen bu işlerin olmasına izin veriyor. Bunlardan bir tanesi de içimizdeki samimi olanlar ile nifak içerisinde olanların ortaya çıkmasıdır. Allah (cc) onların kimler olduğunu muhakkak ki çok iyi bilir. Ama hem bizim bilmemiz, hem içimizdeki münafıkların dökülmesi ve aynı zamanda mü’minleri imtihanlara tabii tutarak müstakbelde yaptıracağı güzel işleri yapabilecekleri kıvama ulaştırmak için böyle yapmaktadır.
Allah (cc) hakkında hüsn-ü zan içerisinde bulunmanın önemli bir göstergesi de Allah’ın (cc) hep kendilerini kurtaracağına inanma, bunun beklentisi içerisinde olma (intizâr-ı ferec) ve hiç bir zaman Allah’ın (cc) rahmetinden ümit kesmemedir.
Hocaefendi “En Faziletli İbadetlerden: “İntizâr-ı Ferec”” başlıklı bamtelinde, hep Allah’tan (cc) bizleri bela ve musibetlerden kurtaracağı beklentisi içerisinde olmanın önemine dikkat çekmektedirler: “Tirmizî’de İbn-i Mesûd hazretlerinden nakledilen bir hadis-i şerifte, İnsanlığın İftihar Tablosu (sav) Efendimiz, en faziletli ibadetlerden biri olarak “intizâr-ı ferec” (kurtuluş beklentisi içinde olma) konusunu nazara veriyor. “Ferec”, olumsuz bir şeye maruz kalınca, insanın ondan sıyrılması, o işin dışına çıkması demektir. Bu, farklı şekillerde olabilir; değişik durumlara göre, değişik şekilde “çıkış”lar söz konusudur…
Sonra, وَأَفْضَلُ الْعِبَادَةِ انْتِظَارُ الْفَرَجِ “İbadetlerin belki en faziletlilerindendir, intizâr-ı ferec.” Bir hazf-ı icaz var burada; yani, belki ibadetlerin en faziletlilerinden bir tanesi de “intizâr-ı ferec”dir. Kuyuya düşmekten, balık tarafından yutulmaktan, arkada Firavun ordularıyla karşı karşıya kalmaktan, kırk haramîlerin gelip sizi hac yolunda soymalarından… Bütün bunlardan sıyrılma adına -esasen- bir beklentiye girme, “intizâr”. Biz de dua ederken, ondan mülhem, اَللَّهُمَّ اجْعَلْ لَنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım! Bize bir ferec, bir çıkış yolu, bir mahreç ihsan eyle!” diyoruz. Biz, Allah’ın izni ve inayetiyle durduğumuz yerde duracak, sürekli halimizi Cenâb-ı Hakk’a -o peygamberler gibi- arz edecek ve bir intizâr-ı ferec içinde oturup-kalkacak, hep o mülahaza ile hayatımızı sürdürmeye çalışacağız. Bu niyette olduğumuz sürece, bu niyet ettiğimiz meselelerin realize edilmesine terettüp edecek sevaplar terettüp edecek.”
Mevlâ-yı Müteâl Hakkında Hüsn-ü Zan…
Hocaefendi “Biz, Hüsn-ü Zanna Memuruz!..” başlıklı Kırık Testi’de Allah (cc) hakkındaki hüsn-ü zannın önemini ise şöyle ifade etmektedirler: “Diğer taraftan, insanlar hakkında her zaman hüsn-ü zanna memur olan mü’minlerin, Yüce Yaratıcı’nın muamelelerine karşı sû-i zan ifade eden hoşnutsuzlukları da asla düşünülemez. Bir mü’min her şeyden ve herkesten evvel Mevlâ-yı Müteâl hakkında hüsn-ü zan sahibi olmalıdır. “Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.” meâlindeki kudsî hadis de Allah Teâlâ’ya hüsn-ü zan beslemenin ehemmiyetini ve bunun ne büyük bir vesile-i necât olduğunu nazara vermektedir.”
Hesap neticesinde cezaya müstahak görülen bir kulun Cehenneme götürülürken, sürekli arkasına bakmasının ve bir beklenti içerisinde olduğu tavırları sergilemesinin nedeni kendisine sorulduğunda, “Hep recâm oydu ki, bana da merhametinle muamele edesin ve beni de bağışlayasın!.” diye cevap vermesi üzerine, Cenab-ı Hak (cc) tarafından “Ben kulumun zannı üzereyim, götürün onu Cennet’e” ferman edilmiştir. Böyle mazhariyetlere ulaşmak için, Allah (cc) hakkındaki zanlarımızı hep pozitif manada beslemek gerekmektedir.
Aynı Kırık Testi’de bu kudsî hadis -i şerifden, günümüzde yaşanan hadiseler yorumlanırken nasıl istifade edilmesi gerektiği ile ilgili çok enfes tesbitler yapılmaktadır: “Evet, “Beni çeşit çeşit nimetleriyle sevindiren, sırat-ı müstakîme yönlendiren, sürçmelerimi bağışlayan ve günahlarımı yarlığayan bir Rabb’im var.” demek, hüsn-ü zannın ifadesidir. Fakat, bir de, hayatımız adına takdir buyurulan her meselede bizim saadetimizin esas alındığına ve her şeyin bir profil gibi bizim üzerimize işlenmiş olduğuna inanmak vardır ki, Rabbimiz hakkındaki hüsn-ü zannımızın tamamiyeti bu inanca bağlıdır. Cenâb-ı Hak dilerse, bizi sürgün eder, sizi başka bir imtihana tâbi kılar, bir başkasını zindana atar; ama ne yaparsa yapsın, Rabbimizin her icraatı neticede bizim faydamızadır; hep bizi bir yere celbetmeye, cezbetmeye ve ebedî mutluluğa ulaştırmaya matuftur. Namaz, oruç, hac ve zekat gibi mükellef bulunduğumuz ibadetlerden zahirî bela ve musibetlere kadar mazhar olduğumuz ya da maruz kaldığımız her şey bizim lehimize planlanmıştır. İşte, bu hakikate gönülden iman etmek Mevlâ-yı Müteâl hakkındaki hüsn-ü zannın doruk noktasını tutmaktadır.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 18.10.2019 [18.10.2019]
Müminlerin hakiki tevhide ulaşmaları adına, suredeki ilk ayette de ifade edildiği gibi (“Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik”) aslında elde edilen ve edilecek olan fetihlerin tamamının Allah’a (cc) ait olduğu ve O’nun (cc) tarafından verildiği hakikatına vurgu yapılmaktadır. Bütün ordular Allah’a(cc) aittir. Bu fetihlerin elde edilmesi için O’nun hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Sizi hiç kullanmadan da bu başarıları ve fetihleri gerçekleştirebilir. Ayetin devamında, Allah’ın (cc) Alim ve Hakîm olduğu ifade edilmektedir. Hakim ismi gereği esbaba riayet ile mükellefsiniz ama neticeleri sebeplerden değil, hakiki fail olan Allah’tan (cc) beklemelisiniz. Bu şuurla hareket ettiğinizde, Allah’ın (cc) size lütüfları daha fazla olacak ve siz elde etmek istediğiniz neticelere daha kolay ulaşabileceksiniz.
Ayetin ikinci defa geçtiği yerden önce ise Kafirler ve münafıklar ele alınmaktadır. Medine-i Münevvere’deki münafıklar ve Mekke-i Mükerreme’de bulunan müşrikler, Kabe’ye umre için gelen müslümanların bozguna uğratılacağını, bitireleceğini düşünüyorlardı. “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır” hakikatı ile onların Allah (cc) hakkındaki zanlarının yanlışlığı, ayetin devamında zikredilen Allah’ın (cc) Azîz ve Hakîm olduğu beyanı ile de O’nun (cc), Hakim isminin gereği esbabı halkederek, Azîz isminin ifade ettiği gibi kafirlerin ve münafıkların hakkından gelecek kudrete sahibi olduğu ve önceki ayette ifade edildiği gibi Allah (cc) hakkındaki zanlarının (Öte yandan, Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkekler ve münafık kadınlar, müşrik erkek ve müşrik kadınları cezalandırması içindir. ) cezası olarak kötü akıbete maruz kalacakları ve bundan dolayı Cehenneme yuvarlanıp gidecekleri ele alınmaktadır.
Al-i İmran suresi Uhut Savaşı hakkında nazil olan 152-154. ayetlerde Allah (cc) hakkındaki zanlar ve günümüzdeki hadiselere işaret eden önemli hususlar vardır. 152. Ve 153. ayette mü’minlere olan Allah’ın (cc) inayeti sayesinde kafirlere galebe çalındığından, sonrasında verilen emirlere isyan ederek bazılarının dünya malına meyletmesinden dolayı Allah’ın (cc) inayetini geri çekerek imtihan ettiğinden ve böylece bozguna uğradıklarından, bunun üzerine Allah’ın (cc) keder üstüne keder verdiğinden, bu verilen sıkıntıların ise onların günahlarının affına vesile olması ve aynı zamanda kaybedilenlere ve başlarına gelen felaketlere üzülmemeleri için verildiğinden bahsedilmektedir.
154. ayette ise indirilen sekine sayesinde oluşan Allah’a (cc) itimat sayesinde bazı mü’minlerde uyku hali ortaya çıktığından, diğer taraftan bazılarının ise cahiliyedeki su-i zanlara benzer şekilde Allah (cc) hakkında kötü düşüncelere kapıldıklarından bahsedilmektedir. Bunlar diyorlardı ki: “bizim emir komutada ya da işlerin kararlaştırılmasında bir payımız yoktu”. Bu sözlerinin arkasında aslında şunu demek istemişlerdi: “eğer bizi dinlemiş olsaydınız şimdi öldürülenler ölmeyecek ve bizler de bu kötü duruma düşmeyecekdik”. Ayeti kerimede bunlara cevaben “Bütün yetki ve karar Allah’ındır. Siz evlerinizde dahi olsaydınız haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı. Allah, sizin içinizde olanı sınamak ve kalplerinizi her türlü vesveseden ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki bunu başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir.” şeklinde cevap verilmektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri, bu ayetten günümüzdeki yaşanan hadiselere de ışık tutan ve Allah (cc) hakkında su-i zanna girmemek gerektiğini ifade eden şu manaları çıkarmaktadırlar: “Zira Allah’ın takdirini geri çevirmek ve değiştirmek mümkün değildir. Ve bundan dolayı Allah’a su-i zan (kötü zan) da bulunmamalıdır. Allah bunları inananlara yardımı olmadığından değil, nice nice hikmet ve iyi şeyler için ve özellikle içinizdeki ihlas (samimiyet) ve nifakı(bozgunculuk) tecrübe âleminde imtihana çekmek ve kalblerinizdeki gizli şeyleri, vesveseleri, şüpheleri günahları tasfiye ve temizlemek için böyle yapmıştır. Şunu da bilmeli ki Allah sinelere arkadaş olan ve onlardan ayrılmayan sırları ve gizlilikleri tamamen bilir. Şu halde öyle imtihanlara çekmesi de bilmediğinden değildir. Bunda, Rabb olmanın gerektirdiği bir seçme sırrı vardır ki, bununla müminler alışkanlık kazanır, münafıkların da durumları ortaya çıkar.”
Süreçte yaşananlara da aynı bakış açısıyla bakmamız gerekmektedir. Allah (cc) dinine hizmet eden sevdiği kullarına yardım etmediğinden bunlar başa gelmemektedir. Allah (cc) nice hikmetlere binaen bu işlerin olmasına izin veriyor. Bunlardan bir tanesi de içimizdeki samimi olanlar ile nifak içerisinde olanların ortaya çıkmasıdır. Allah (cc) onların kimler olduğunu muhakkak ki çok iyi bilir. Ama hem bizim bilmemiz, hem içimizdeki münafıkların dökülmesi ve aynı zamanda mü’minleri imtihanlara tabii tutarak müstakbelde yaptıracağı güzel işleri yapabilecekleri kıvama ulaştırmak için böyle yapmaktadır.
Allah (cc) hakkında hüsn-ü zan içerisinde bulunmanın önemli bir göstergesi de Allah’ın (cc) hep kendilerini kurtaracağına inanma, bunun beklentisi içerisinde olma (intizâr-ı ferec) ve hiç bir zaman Allah’ın (cc) rahmetinden ümit kesmemedir.
Hocaefendi “En Faziletli İbadetlerden: “İntizâr-ı Ferec”” başlıklı bamtelinde, hep Allah’tan (cc) bizleri bela ve musibetlerden kurtaracağı beklentisi içerisinde olmanın önemine dikkat çekmektedirler: “Tirmizî’de İbn-i Mesûd hazretlerinden nakledilen bir hadis-i şerifte, İnsanlığın İftihar Tablosu (sav) Efendimiz, en faziletli ibadetlerden biri olarak “intizâr-ı ferec” (kurtuluş beklentisi içinde olma) konusunu nazara veriyor. “Ferec”, olumsuz bir şeye maruz kalınca, insanın ondan sıyrılması, o işin dışına çıkması demektir. Bu, farklı şekillerde olabilir; değişik durumlara göre, değişik şekilde “çıkış”lar söz konusudur…
Sonra, وَأَفْضَلُ الْعِبَادَةِ انْتِظَارُ الْفَرَجِ “İbadetlerin belki en faziletlilerindendir, intizâr-ı ferec.” Bir hazf-ı icaz var burada; yani, belki ibadetlerin en faziletlilerinden bir tanesi de “intizâr-ı ferec”dir. Kuyuya düşmekten, balık tarafından yutulmaktan, arkada Firavun ordularıyla karşı karşıya kalmaktan, kırk haramîlerin gelip sizi hac yolunda soymalarından… Bütün bunlardan sıyrılma adına -esasen- bir beklentiye girme, “intizâr”. Biz de dua ederken, ondan mülhem, اَللَّهُمَّ اجْعَلْ لَنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا “Allah’ım! Bize bir ferec, bir çıkış yolu, bir mahreç ihsan eyle!” diyoruz. Biz, Allah’ın izni ve inayetiyle durduğumuz yerde duracak, sürekli halimizi Cenâb-ı Hakk’a -o peygamberler gibi- arz edecek ve bir intizâr-ı ferec içinde oturup-kalkacak, hep o mülahaza ile hayatımızı sürdürmeye çalışacağız. Bu niyette olduğumuz sürece, bu niyet ettiğimiz meselelerin realize edilmesine terettüp edecek sevaplar terettüp edecek.”
Mevlâ-yı Müteâl Hakkında Hüsn-ü Zan…
Hocaefendi “Biz, Hüsn-ü Zanna Memuruz!..” başlıklı Kırık Testi’de Allah (cc) hakkındaki hüsn-ü zannın önemini ise şöyle ifade etmektedirler: “Diğer taraftan, insanlar hakkında her zaman hüsn-ü zanna memur olan mü’minlerin, Yüce Yaratıcı’nın muamelelerine karşı sû-i zan ifade eden hoşnutsuzlukları da asla düşünülemez. Bir mü’min her şeyden ve herkesten evvel Mevlâ-yı Müteâl hakkında hüsn-ü zan sahibi olmalıdır. “Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.” meâlindeki kudsî hadis de Allah Teâlâ’ya hüsn-ü zan beslemenin ehemmiyetini ve bunun ne büyük bir vesile-i necât olduğunu nazara vermektedir.”
Hesap neticesinde cezaya müstahak görülen bir kulun Cehenneme götürülürken, sürekli arkasına bakmasının ve bir beklenti içerisinde olduğu tavırları sergilemesinin nedeni kendisine sorulduğunda, “Hep recâm oydu ki, bana da merhametinle muamele edesin ve beni de bağışlayasın!.” diye cevap vermesi üzerine, Cenab-ı Hak (cc) tarafından “Ben kulumun zannı üzereyim, götürün onu Cennet’e” ferman edilmiştir. Böyle mazhariyetlere ulaşmak için, Allah (cc) hakkındaki zanlarımızı hep pozitif manada beslemek gerekmektedir.
Aynı Kırık Testi’de bu kudsî hadis -i şerifden, günümüzde yaşanan hadiseler yorumlanırken nasıl istifade edilmesi gerektiği ile ilgili çok enfes tesbitler yapılmaktadır: “Evet, “Beni çeşit çeşit nimetleriyle sevindiren, sırat-ı müstakîme yönlendiren, sürçmelerimi bağışlayan ve günahlarımı yarlığayan bir Rabb’im var.” demek, hüsn-ü zannın ifadesidir. Fakat, bir de, hayatımız adına takdir buyurulan her meselede bizim saadetimizin esas alındığına ve her şeyin bir profil gibi bizim üzerimize işlenmiş olduğuna inanmak vardır ki, Rabbimiz hakkındaki hüsn-ü zannımızın tamamiyeti bu inanca bağlıdır. Cenâb-ı Hak dilerse, bizi sürgün eder, sizi başka bir imtihana tâbi kılar, bir başkasını zindana atar; ama ne yaparsa yapsın, Rabbimizin her icraatı neticede bizim faydamızadır; hep bizi bir yere celbetmeye, cezbetmeye ve ebedî mutluluğa ulaştırmaya matuftur. Namaz, oruç, hac ve zekat gibi mükellef bulunduğumuz ibadetlerden zahirî bela ve musibetlere kadar mazhar olduğumuz ya da maruz kaldığımız her şey bizim lehimize planlanmıştır. İşte, bu hakikate gönülden iman etmek Mevlâ-yı Müteâl hakkındaki hüsn-ü zannın doruk noktasını tutmaktadır.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 18.10.2019 [18.10.2019]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Erdoğan’a hakaret ve kaçırılan ‘taviz’ skandalı! [Erhan Başyurt]
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Suriye’nin doğusuna girme ısrarı, telafisi güç krizlere doğru Türkiye’yi sürüklüyor.
Gelişmeler baş döndürücü hızla ilerliyor, ekseriyet Erdoğan’ı hedef alsa da Türk halkına ağır ekonomik ve siyasi faturalar çıkarıyor.
Tüm dünyada haber ve alay konusu olan Trump’ın 9 Ekim tarihinde Erdoğan’a gönderdiği mektup tam bir skandallar silsilesi…
Trump, Türkiye’nin Suriye operasyonunun başladığı gün, çoğu kaynağa göre saat farkı nedeniyle savaş başladıktan sonra ulaştı, Erdoğan’a hitaben mektup kaleme aldı.
Mektup, diplomatik teamüller ve nezaketten çok uzak. Bir tehdit ve hakaret mektubu.
Trump, Erdoğan’a 3 paragraflık kısa mektupta söyle sesleniyor;
‘’Sayın Cumhurbaşkanı, gelin iyi bir anlaşma yapalım! Binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulmak istemezsiniz ve biz de Türk ekonomisini mahvetmekten sorumlu olmak istemeyiz ve bunu yaparız. Size bunun bir örneğini Pastör Brunson olayında yaşatmıştım.
Sorunlarınızın bazılarını çözmek için çok uğraştım. Dünyayı yüzüstü bırakmayın. Harika bir anlaşma yapabilirsiniz. General Mazlum sizinle müzakere etmek istiyor ve daha önce vermedikleri bazı ödünleri vermeye niyeti olduğunu söylüyor. Size güvenerek, (Mazlum Kobani’nin) bana yazdığı, elime yeni ulaşan mektubu da ekliyorum.
Eğer bu işi doğru ve insani bir şekilde yaparsanız tarih de sizi iyi yazar. Eğer iyi şeyler olmazsa, sizi sonsuza dek hep bir şeytan olarak görürler. Sert adamı oynama. Aptallık etme! Seni sonra arayacağım”
Mektubun tercümesini BBC Türkçe servisinden aldım. Zira çok farklı çeviriler yapmak da mümkün. Mesela, ‘sert adamı oynama’ yerine ‘kaba adamı oynama’ ya da ‘kabadayılık yapma’ demek de mümkün.
Tek sayfada 3 kısa paragrafta 3 skandal ve mesaj var.
Birincisi, Erdoğan’a açık hakaret var.
‘Binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulmak istemezsiniz…’’, ‘’doğru ve insani şekilde yaparsanız…’’ ve ‘’sert adamı oynama, aptallık yapma’’…
Erdoğan, kendisini eleştiren kadın gazetecileri bile meydanlarda hakaret edip hedef gösterirken, ‘aptallık etme’ diyen Trump’a bugüne kadar tek kelime etmedi, edemedi.
Trump ile bu mektubu aldıktan sonra da telefonla konuştu, konuşabildi.
Son olarak Trump’ın, Türkiye ve YPG arasında arabuluculuk için gönderdiği heyeti (Skynews’e heyetle görüşmem, muhatabım Trump’tır dediği halde) dün kabul etti.
İkincisi, Türkiye’ye açık tehdit var.
Türk ekonomisini mahvetmekle açıktan tehdit ediyor. ‘’Bunu yaparız…’’ diyor.
Erdoğan’a, Pastör Brunson’ı hatırlatıyor. ‘’O zaman yaşatmıştım…’’ diyor.
Mektup, Pastör Brunson’un Trump’ın ekonomik yaptırımına boyun eğerek serbest bırakıldığını, Türkiye’de bağımsız ve adil bir yargının olmadığının da teyidi.
Erdoğan, bu açıktan yazılı tehditlere de kendisine yapılan açık yazılı hakaret gibi sessiz kaldı. Boyun eğdi.
Kendi masum vatandaşlarını hukuksuzca cezalandırmak için ‘kurt’ kesilen iktidar, güç ve tehdit karşısında ‘kuzuya’ dönüyor.
Üçüncüsü, operasyon batağa dönüşmeden, Türkiye’nin istediklerini diplomasi yoluyla ‘taviz’ ile elde etme fırsatını kaçırdığını gösteriyor.
Trump, diplomatik teamüllere aykırı şekilde, vaadin bağlayıcı olması için kendisine gönderilen özel mektubun bir kopyasını da Erdoğan’a gönderiyor.
Kanaatimce skandal mektubun en önemli kısmı bu… Ne var ki, kamuoyuna yansıyan tehdit ve hakaret ifadelerinin gerisinde kalıyor.
Trump, YPG’nin müzakere etmek istediğini ve daha önce vermedikleri bazı ödünleri (tavizleri) vermeye niyetli olduğunu söylüyor.
‘’Harika bir anlaşma yapabilirsiniz. General Mazlum sizinle müzakere etmek istiyor ve daha önce vermedikleri bazı ödünleri (tavizleri) vermeye niyeti olduğunu söylüyor. Size güvenerek, (Mazlum Kobani’nin) bana yazdığı, elime yeni ulaşan mektubu da ekliyorum…’’
Trump’ın ‘General Mazlum’ dediği isim Suriye Demokratik Güçleri’nin komutanı.
Türkiye tarafından ‘kırmızı bülten’ ile aranıyor. PKK’nın özel kuvvetler komutanlığını bir dönem üstlenmiş ve Suriye savaşı sonrası bölgeye gönderilmiş.
Gerçek adı, Ferhat Abdi Şahin… Afrin doğumlu… Öcalan, Suriye’de iken 1990’larda karargahında idari işlerde görev almış biri…
ABD, uzun süredir Suriye’de SDG ile ortak konumundaydı. Binlerce ton silah yardımını SDG’ye yapıldı ve eğitim verildi. Mazlum Kobani, Trump ile direkt telefon ile de görüşebilen bir isim…
İleride, Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi Suriye’nin kuzeyinde ikinci bir Çekiç Güç hikayesinin bu ilişkiden doğacağından şüphe yok.
Türkiye’nin tüm bu süreçler boyunca seyirci kaldığını not edelim ve tekrar mektupta ortaya konulan ‘‘daha önce vermedikleri tavizleri’’ ifadesine dönelim…
Türkiye bu teklifi ve oluşan barış yoluyla kazanma fırsatını elinin tersi ile iterek, savaşı tercih ederek, ’’terör örgütü ile masaya oturmam’’ diyerek kendini ve halkı kandırıyor.
PKK ile Oslo’da ve İmralı’da Öcalan ile defalarca masaya oturdular.
Hatta, Kandil’in Oslo görüşmelerine direkt temsilci göndermesi için Erbil’e MİT tarafından özel uçak gönderildiği bile ortaya çıktı.
Dahası, terör örgütleriyle görüşme ve müzakereleri, MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılması üzerine, suç olmaktan çıkaran yasa çıkardılar ve görevli olanlara dokunulmazlık getirdiler.
İktidarın YPG hassasiyeti de aynı şekilde sonradan nükseden bir olay…
Kobani’ye, Barzani’nin ağır silahlarını Türkiye üzerinden şov yaparak göndermesine ve ağır silahları orada bırakmasına Türkiye izin verdi.
Kobani’da yaralanan YPG milisleri, Türkiye’de tedavi edildi.
YPG’nin siyasi kanat sorumlusu Salih Müslim, Ankara’da kırmızı halı ile karşılandı, ağırlandı…
Süleyman Şah Türbesi’nden, sanduka yine YPG desteğinde ortak operasyon ile nakledildi ve YPG bölgesine izinle gömüldü.
Türkiye, son olarak ABD ile müşterek operasyonları da YPG bölgesinde, YPG’nin 12 km çekilerek boşalttığı bölgelerde gerçekleştirdi…
Sonuç olarak, YPG taviz vermeye razı idiyse, ABD çekilmiş Türkiye sınıra dayanmış iken, yazılı bir taahhüt varken Türkiye bunu tek kurşun atmadan fırsata dönüştürmek ve kazanımlar elde etmek yerine savaşı tercih ettiyse, diplomasi yerine savaşı tercih ettiyse, ülkeyi bir batağa sürüklediyse, bundan daha büyük bir skandal olmaz…
Türkiye, ‘General Mazlum’un Trump’a vadettiği tavizi içeren mektubu bir an yayınlamalı.
Şayet taviz vaadi açık olduğu halde müzakere yerine savaş tercih edildiyse, sivil ve asker kayıpları verdiğimiz, bölgede sivillerin de hayatları kaybetmesine neden olduğumuz kanlı bir süreç tercih edildiyse, bundan daha büyük skandal olmaz…
Şayet ‘‘daha önce verilmemiş tavizler’’ yazılı taahhüt edilmişse, Türkiye buna rağmen ABD’nin ekonomik ve askeri yaptırımlarına, Avrupa ülkelerinin kınama ve askeri ambargolarına maruz kalacak sürece sürüklendiyse, Erdoğan’ın ‘’sivil katliamları’’ nedeniyle insanlık suçu işlemekle suçlandığı bir noktaya gelindiyse, bundan daha büyük skandal olmaz…
Şayet ‘taviz’ vaadi kati ve netse, YPG ile ABD ilişkisini sınırımızda bitirelim derken, YPG’liler bu kez de yıllarca PKK’nın hamiliğini yapan Esed yönetiminin kucağına itildilerse, Türkiye artık Afrin ve Idlib’te bile tutunamayacaksa, bundan daha büyük skandal olmaz…
Türkiye, kaba ve tek adama dayalı siyasetin, dış politikayı iç politikaya malzeme yapma arayışının bir kez daha kurbanı oluyor.
Gerginlik tırmandırma ve kriz büyütme siyaseti, fırsat ayağa gelmişken diplomatik yoldan kazanca dönüştürülemedi ve ülke ekonomik ve siyasi bir batağa sürüklendiyse, bundan daha büyük skandal olmaz…
[Erhan Başyurt] 18.10.2019 [TR724]
Gelişmeler baş döndürücü hızla ilerliyor, ekseriyet Erdoğan’ı hedef alsa da Türk halkına ağır ekonomik ve siyasi faturalar çıkarıyor.
Tüm dünyada haber ve alay konusu olan Trump’ın 9 Ekim tarihinde Erdoğan’a gönderdiği mektup tam bir skandallar silsilesi…
Trump, Türkiye’nin Suriye operasyonunun başladığı gün, çoğu kaynağa göre saat farkı nedeniyle savaş başladıktan sonra ulaştı, Erdoğan’a hitaben mektup kaleme aldı.
Mektup, diplomatik teamüller ve nezaketten çok uzak. Bir tehdit ve hakaret mektubu.
Trump, Erdoğan’a 3 paragraflık kısa mektupta söyle sesleniyor;
‘’Sayın Cumhurbaşkanı, gelin iyi bir anlaşma yapalım! Binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulmak istemezsiniz ve biz de Türk ekonomisini mahvetmekten sorumlu olmak istemeyiz ve bunu yaparız. Size bunun bir örneğini Pastör Brunson olayında yaşatmıştım.
Sorunlarınızın bazılarını çözmek için çok uğraştım. Dünyayı yüzüstü bırakmayın. Harika bir anlaşma yapabilirsiniz. General Mazlum sizinle müzakere etmek istiyor ve daha önce vermedikleri bazı ödünleri vermeye niyeti olduğunu söylüyor. Size güvenerek, (Mazlum Kobani’nin) bana yazdığı, elime yeni ulaşan mektubu da ekliyorum.
Eğer bu işi doğru ve insani bir şekilde yaparsanız tarih de sizi iyi yazar. Eğer iyi şeyler olmazsa, sizi sonsuza dek hep bir şeytan olarak görürler. Sert adamı oynama. Aptallık etme! Seni sonra arayacağım”
Mektubun tercümesini BBC Türkçe servisinden aldım. Zira çok farklı çeviriler yapmak da mümkün. Mesela, ‘sert adamı oynama’ yerine ‘kaba adamı oynama’ ya da ‘kabadayılık yapma’ demek de mümkün.
Tek sayfada 3 kısa paragrafta 3 skandal ve mesaj var.
Birincisi, Erdoğan’a açık hakaret var.
‘Binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulmak istemezsiniz…’’, ‘’doğru ve insani şekilde yaparsanız…’’ ve ‘’sert adamı oynama, aptallık yapma’’…
Erdoğan, kendisini eleştiren kadın gazetecileri bile meydanlarda hakaret edip hedef gösterirken, ‘aptallık etme’ diyen Trump’a bugüne kadar tek kelime etmedi, edemedi.
Trump ile bu mektubu aldıktan sonra da telefonla konuştu, konuşabildi.
Son olarak Trump’ın, Türkiye ve YPG arasında arabuluculuk için gönderdiği heyeti (Skynews’e heyetle görüşmem, muhatabım Trump’tır dediği halde) dün kabul etti.
İkincisi, Türkiye’ye açık tehdit var.
Türk ekonomisini mahvetmekle açıktan tehdit ediyor. ‘’Bunu yaparız…’’ diyor.
Erdoğan’a, Pastör Brunson’ı hatırlatıyor. ‘’O zaman yaşatmıştım…’’ diyor.
Mektup, Pastör Brunson’un Trump’ın ekonomik yaptırımına boyun eğerek serbest bırakıldığını, Türkiye’de bağımsız ve adil bir yargının olmadığının da teyidi.
Erdoğan, bu açıktan yazılı tehditlere de kendisine yapılan açık yazılı hakaret gibi sessiz kaldı. Boyun eğdi.
Kendi masum vatandaşlarını hukuksuzca cezalandırmak için ‘kurt’ kesilen iktidar, güç ve tehdit karşısında ‘kuzuya’ dönüyor.
Üçüncüsü, operasyon batağa dönüşmeden, Türkiye’nin istediklerini diplomasi yoluyla ‘taviz’ ile elde etme fırsatını kaçırdığını gösteriyor.
Trump, diplomatik teamüllere aykırı şekilde, vaadin bağlayıcı olması için kendisine gönderilen özel mektubun bir kopyasını da Erdoğan’a gönderiyor.
Kanaatimce skandal mektubun en önemli kısmı bu… Ne var ki, kamuoyuna yansıyan tehdit ve hakaret ifadelerinin gerisinde kalıyor.
Trump, YPG’nin müzakere etmek istediğini ve daha önce vermedikleri bazı ödünleri (tavizleri) vermeye niyetli olduğunu söylüyor.
‘’Harika bir anlaşma yapabilirsiniz. General Mazlum sizinle müzakere etmek istiyor ve daha önce vermedikleri bazı ödünleri (tavizleri) vermeye niyeti olduğunu söylüyor. Size güvenerek, (Mazlum Kobani’nin) bana yazdığı, elime yeni ulaşan mektubu da ekliyorum…’’
Trump’ın ‘General Mazlum’ dediği isim Suriye Demokratik Güçleri’nin komutanı.
Türkiye tarafından ‘kırmızı bülten’ ile aranıyor. PKK’nın özel kuvvetler komutanlığını bir dönem üstlenmiş ve Suriye savaşı sonrası bölgeye gönderilmiş.
Gerçek adı, Ferhat Abdi Şahin… Afrin doğumlu… Öcalan, Suriye’de iken 1990’larda karargahında idari işlerde görev almış biri…
ABD, uzun süredir Suriye’de SDG ile ortak konumundaydı. Binlerce ton silah yardımını SDG’ye yapıldı ve eğitim verildi. Mazlum Kobani, Trump ile direkt telefon ile de görüşebilen bir isim…
İleride, Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi Suriye’nin kuzeyinde ikinci bir Çekiç Güç hikayesinin bu ilişkiden doğacağından şüphe yok.
Türkiye’nin tüm bu süreçler boyunca seyirci kaldığını not edelim ve tekrar mektupta ortaya konulan ‘‘daha önce vermedikleri tavizleri’’ ifadesine dönelim…
Türkiye bu teklifi ve oluşan barış yoluyla kazanma fırsatını elinin tersi ile iterek, savaşı tercih ederek, ’’terör örgütü ile masaya oturmam’’ diyerek kendini ve halkı kandırıyor.
PKK ile Oslo’da ve İmralı’da Öcalan ile defalarca masaya oturdular.
Hatta, Kandil’in Oslo görüşmelerine direkt temsilci göndermesi için Erbil’e MİT tarafından özel uçak gönderildiği bile ortaya çıktı.
Dahası, terör örgütleriyle görüşme ve müzakereleri, MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılması üzerine, suç olmaktan çıkaran yasa çıkardılar ve görevli olanlara dokunulmazlık getirdiler.
İktidarın YPG hassasiyeti de aynı şekilde sonradan nükseden bir olay…
Kobani’ye, Barzani’nin ağır silahlarını Türkiye üzerinden şov yaparak göndermesine ve ağır silahları orada bırakmasına Türkiye izin verdi.
Kobani’da yaralanan YPG milisleri, Türkiye’de tedavi edildi.
YPG’nin siyasi kanat sorumlusu Salih Müslim, Ankara’da kırmızı halı ile karşılandı, ağırlandı…
Süleyman Şah Türbesi’nden, sanduka yine YPG desteğinde ortak operasyon ile nakledildi ve YPG bölgesine izinle gömüldü.
Türkiye, son olarak ABD ile müşterek operasyonları da YPG bölgesinde, YPG’nin 12 km çekilerek boşalttığı bölgelerde gerçekleştirdi…
Sonuç olarak, YPG taviz vermeye razı idiyse, ABD çekilmiş Türkiye sınıra dayanmış iken, yazılı bir taahhüt varken Türkiye bunu tek kurşun atmadan fırsata dönüştürmek ve kazanımlar elde etmek yerine savaşı tercih ettiyse, diplomasi yerine savaşı tercih ettiyse, ülkeyi bir batağa sürüklediyse, bundan daha büyük bir skandal olmaz…
Türkiye, ‘General Mazlum’un Trump’a vadettiği tavizi içeren mektubu bir an yayınlamalı.
Şayet taviz vaadi açık olduğu halde müzakere yerine savaş tercih edildiyse, sivil ve asker kayıpları verdiğimiz, bölgede sivillerin de hayatları kaybetmesine neden olduğumuz kanlı bir süreç tercih edildiyse, bundan daha büyük skandal olmaz…
Şayet ‘‘daha önce verilmemiş tavizler’’ yazılı taahhüt edilmişse, Türkiye buna rağmen ABD’nin ekonomik ve askeri yaptırımlarına, Avrupa ülkelerinin kınama ve askeri ambargolarına maruz kalacak sürece sürüklendiyse, Erdoğan’ın ‘’sivil katliamları’’ nedeniyle insanlık suçu işlemekle suçlandığı bir noktaya gelindiyse, bundan daha büyük skandal olmaz…
Şayet ‘taviz’ vaadi kati ve netse, YPG ile ABD ilişkisini sınırımızda bitirelim derken, YPG’liler bu kez de yıllarca PKK’nın hamiliğini yapan Esed yönetiminin kucağına itildilerse, Türkiye artık Afrin ve Idlib’te bile tutunamayacaksa, bundan daha büyük skandal olmaz…
Türkiye, kaba ve tek adama dayalı siyasetin, dış politikayı iç politikaya malzeme yapma arayışının bir kez daha kurbanı oluyor.
Gerginlik tırmandırma ve kriz büyütme siyaseti, fırsat ayağa gelmişken diplomatik yoldan kazanca dönüştürülemedi ve ülke ekonomik ve siyasi bir batağa sürüklendiyse, bundan daha büyük skandal olmaz…
[Erhan Başyurt] 18.10.2019 [TR724]
Aptallık etmedi [Levent Kenez]
Kağıt üzerindeki anlaşmalarda herkesin kendisinin kazandığını iddia edeceği maddeler olur ki zaten imzalanabilsin. ABD’liler büyük bir iş başardıklarını iddia ediyorlar halbuki girebilirsin diye yeşil ışık yakanlar da onlardı. Erdoğan ve avanesi de Türkiye’nin kazandığını iddia ediyorlar ki harekat başlarken kamuoyuna söyledikleri neredeyse hiçbir somut şey gerçekleşmeyecek. Bizimkinin iddia ettiği mahiyette ve genişlikte bir güvenlik bölgesi de oluşmayacağı gibi artık rejim ve elbette Rusya’nın elinin güçlendiği bir durumla karşı karşıyayız. Amerika’dansa Rusya’nın sahada daha güçlü olmasını ehven görenlerin yakında ne kadar yanıldıklarına şahit olacağız.
Mermi atmadan Esed’in ordusu sahada yeni yerler kazanırken yakında Türkiye’nin artık Suriye’yi tamamen terk etmesinin masaya geleceği günlere doğru ilerliyoruz. Henüz saha sıcak olduğu için yemeği bir soğuyunca yiyecekler.
İşin özeti, “girebilirsin” dediler girdi, “dur” dediler durdu, yakında da “çık” diyecekler çıkacak. En nihayetinde adamın kendi toprağı dedikten sonra zaten bunun yolu da açılmış oldu.
Erdoğan bir kez daha ne kadar pragmatist, kendi çıkarını düşünen, anında u dönüşü yapabilecek, karşısında güç gördüğü zaman tornistan yapan bir lider olduğunu gösterdi.
Şimdi son durumun iç kamuoyuna nasıl büyük bir başarı olarak pazarlandığına tanık olacağız.
Suriye’ymiş, YPG’miş aslında bunların hiçbirinin Erdoğan’ın zerre umurunda olmadığını söylemeye bile gerek yok. Suriye’ye zaten sadece ve sadece iç siyaset hedefleri için girmişti. Gelen tepkinin büyüklüğünde ve direk Erdoğan ve ailesini ve kazanımlarını hedef alacak yere gitmeye başladığında da Suriye’den çıkıyor.
Rus uçağı düşürüldüğünde Rusya’nın birazını paylaştığı istihbaratla nasıl hizaya geldiğini biliyoruz. Uydu görüntüleri, Berat’ın Bilal’ın işleri derken bir anda Putin’in ayağına gidip özür dilediğini biliyoruz.
Şimdi Trump’ın bir tek açıktan bilmemnenin çocuğu demediği mektubunu sineye çekmek, ve buna bir tepki vermemiş olmak aslında tam Erdoğanlık bir şey. Çünkü ABD’nin kişisel olarak kendisine ve Türkiye’deki durumuna nasıl zara vereceğin gördüğü için büyük hakaretleri yutmayı çok önemsemiyor. Neticede dostluk-düşmanlık yok sadece çıkar var bunu biliyor. Trump’ın senin birçok işini halletmeye çalıştığım kısmı önemli. Buralar Trump’ı aşıyor Amerika’da. Bu sebeple ABD’de devam edecek davalar ile ilgili yine bir umut Trump’ın kapısına gidecek. Trump bunu çok iyi bildiği için öyle bir mektup yazabiliyor.
Şimdi Ankara’ya kadar ayağımıza gelip aman diyen bir Amerika olduğunu sıkça duyacağız.
Protokol teamülleri gereği Pence ile yan yana oturması bile masaya yenik başlamak iken bunun dün havuzda ABD’ye bir jest olarak yapıldığı vurgulanıyordu. Nasıl yani adamlar küfür ede ede gelip bir de geldiklerinde jestle mi karşılanıyorlar? Evet, aynen öyle…
Erdoğan’ın karizmayı bir kez daha dağıtıp epey alay konusu olmasına rağmen iç siyaset açısından hepsi olmasa bile önemli argümanlar elde ettiğini düşünüyorum.
Bir kere bütün dünyaya rağmen Suriye’ye giren bir lider var. Bu imaja epey yatırım yapacaklar.
YPG’yi yani PKK’yı yendiklerini söyleyip duracaklar.
Rusya’ya da ABD’ye de tezlerini kabul ettirdiklerini anlatacaklar.
Operasyonun zaten amaçlarına ulaştığı için bitirildiği ve en az zayiatla başarının kazanıldığını anlatacaklar.
Tepemiz atarsa yine gireriz, bütün dünya ne kadar kararlı olduğumuzu gördü, sabrımızı test etmesinleri grup toplantılarında duymaya devam edeceğiz.
Ancak bir de şu var. Erdoğan bu süreçte ileri de bütün kazanımlarını yok edecek yaralarla da ayrıldı son savaşından.
Bir kere dünyada artık iyice yalnız ve tartışmasız bir nefret objesi. Bunu tamir etmek için yine verecek tavizler olacak ve Türkiye’nin hiç ihtiyacı olmadığı alımlar olacak.
Ekonomik olarak büyük yaptırımların önüne geçmiş olsa da artık Türkiye yabancı sermeyenin geleceği bir ülke değil . Volkswagen örneğinde olduğu gibi artık büyük yatırım görmek hayal. Çıkışlar da artacak. Yine geçen sefer bahsettiğimiz gibi ülkenin imajının büyük zarar görmesinden dolayı turizmde çok büyük sıkıntılar çıkacak.
İç siyasette yeni partilerin sesini kesebilmişti ama arzu ettiği kadar yoğunlukta bir muzaffer olarak dönemiyor. Yakın zaman sonra yeniden yeni parti işleri dillenmeye başlayacak ve bu sefer Erdoğan elindeki mahkemelerle sonuca gitmeyi deneyecek.
Mültecileri tuttuğu ve kendisine çizilen sınırları ihlal etmediği sürece Türkiye içinde ne yaparsa yapsın kimsenin karışmadığı bir lükse sahip Erdoğan İstanbul seçimleri sonrası bir daha aynı oy oranlarına ulaşmayacağını görünce panik yapmış ve Kürt nefreti üzerinden tekrar oyları konsolide edeceğini planlamıştı. Suriye operasyonu bu planın bir aşamasıydı. Planını uygulamaya devam edecek.
Ekonomik gidişat, ABD’nin ne kadar daha terbiye edeceği, yeni oluşumlar, ittifaklardaki denge ve Suriye’den çıkışın takvimine göre yeniden planlar yapılacak gibi görünüyor.
[Levent Kenez] 18.10.2019 [TR724]
Mermi atmadan Esed’in ordusu sahada yeni yerler kazanırken yakında Türkiye’nin artık Suriye’yi tamamen terk etmesinin masaya geleceği günlere doğru ilerliyoruz. Henüz saha sıcak olduğu için yemeği bir soğuyunca yiyecekler.
İşin özeti, “girebilirsin” dediler girdi, “dur” dediler durdu, yakında da “çık” diyecekler çıkacak. En nihayetinde adamın kendi toprağı dedikten sonra zaten bunun yolu da açılmış oldu.
Erdoğan bir kez daha ne kadar pragmatist, kendi çıkarını düşünen, anında u dönüşü yapabilecek, karşısında güç gördüğü zaman tornistan yapan bir lider olduğunu gösterdi.
Şimdi son durumun iç kamuoyuna nasıl büyük bir başarı olarak pazarlandığına tanık olacağız.
Suriye’ymiş, YPG’miş aslında bunların hiçbirinin Erdoğan’ın zerre umurunda olmadığını söylemeye bile gerek yok. Suriye’ye zaten sadece ve sadece iç siyaset hedefleri için girmişti. Gelen tepkinin büyüklüğünde ve direk Erdoğan ve ailesini ve kazanımlarını hedef alacak yere gitmeye başladığında da Suriye’den çıkıyor.
Rus uçağı düşürüldüğünde Rusya’nın birazını paylaştığı istihbaratla nasıl hizaya geldiğini biliyoruz. Uydu görüntüleri, Berat’ın Bilal’ın işleri derken bir anda Putin’in ayağına gidip özür dilediğini biliyoruz.
Şimdi Trump’ın bir tek açıktan bilmemnenin çocuğu demediği mektubunu sineye çekmek, ve buna bir tepki vermemiş olmak aslında tam Erdoğanlık bir şey. Çünkü ABD’nin kişisel olarak kendisine ve Türkiye’deki durumuna nasıl zara vereceğin gördüğü için büyük hakaretleri yutmayı çok önemsemiyor. Neticede dostluk-düşmanlık yok sadece çıkar var bunu biliyor. Trump’ın senin birçok işini halletmeye çalıştığım kısmı önemli. Buralar Trump’ı aşıyor Amerika’da. Bu sebeple ABD’de devam edecek davalar ile ilgili yine bir umut Trump’ın kapısına gidecek. Trump bunu çok iyi bildiği için öyle bir mektup yazabiliyor.
Şimdi Ankara’ya kadar ayağımıza gelip aman diyen bir Amerika olduğunu sıkça duyacağız.
Protokol teamülleri gereği Pence ile yan yana oturması bile masaya yenik başlamak iken bunun dün havuzda ABD’ye bir jest olarak yapıldığı vurgulanıyordu. Nasıl yani adamlar küfür ede ede gelip bir de geldiklerinde jestle mi karşılanıyorlar? Evet, aynen öyle…
Erdoğan’ın karizmayı bir kez daha dağıtıp epey alay konusu olmasına rağmen iç siyaset açısından hepsi olmasa bile önemli argümanlar elde ettiğini düşünüyorum.
Bir kere bütün dünyaya rağmen Suriye’ye giren bir lider var. Bu imaja epey yatırım yapacaklar.
YPG’yi yani PKK’yı yendiklerini söyleyip duracaklar.
Rusya’ya da ABD’ye de tezlerini kabul ettirdiklerini anlatacaklar.
Operasyonun zaten amaçlarına ulaştığı için bitirildiği ve en az zayiatla başarının kazanıldığını anlatacaklar.
Tepemiz atarsa yine gireriz, bütün dünya ne kadar kararlı olduğumuzu gördü, sabrımızı test etmesinleri grup toplantılarında duymaya devam edeceğiz.
Ancak bir de şu var. Erdoğan bu süreçte ileri de bütün kazanımlarını yok edecek yaralarla da ayrıldı son savaşından.
Bir kere dünyada artık iyice yalnız ve tartışmasız bir nefret objesi. Bunu tamir etmek için yine verecek tavizler olacak ve Türkiye’nin hiç ihtiyacı olmadığı alımlar olacak.
Ekonomik olarak büyük yaptırımların önüne geçmiş olsa da artık Türkiye yabancı sermeyenin geleceği bir ülke değil . Volkswagen örneğinde olduğu gibi artık büyük yatırım görmek hayal. Çıkışlar da artacak. Yine geçen sefer bahsettiğimiz gibi ülkenin imajının büyük zarar görmesinden dolayı turizmde çok büyük sıkıntılar çıkacak.
İç siyasette yeni partilerin sesini kesebilmişti ama arzu ettiği kadar yoğunlukta bir muzaffer olarak dönemiyor. Yakın zaman sonra yeniden yeni parti işleri dillenmeye başlayacak ve bu sefer Erdoğan elindeki mahkemelerle sonuca gitmeyi deneyecek.
Mültecileri tuttuğu ve kendisine çizilen sınırları ihlal etmediği sürece Türkiye içinde ne yaparsa yapsın kimsenin karışmadığı bir lükse sahip Erdoğan İstanbul seçimleri sonrası bir daha aynı oy oranlarına ulaşmayacağını görünce panik yapmış ve Kürt nefreti üzerinden tekrar oyları konsolide edeceğini planlamıştı. Suriye operasyonu bu planın bir aşamasıydı. Planını uygulamaya devam edecek.
Ekonomik gidişat, ABD’nin ne kadar daha terbiye edeceği, yeni oluşumlar, ittifaklardaki denge ve Suriye’den çıkışın takvimine göre yeniden planlar yapılacak gibi görünüyor.
[Levent Kenez] 18.10.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)