Amatör göçmen ve hayalet [Can Bahadır Yüce]

Buraya gelirken iz sürmek aklımda yoktu. Fanny Stevenson benim için bir Ortabatı kentinde doğmuş, toplumun dayattığı kuralları hiçe saymış, edebiyat tarihinin önemli yazarlarından birinin hayatını etkilemiş bir kadındı. Ötesini pek merak etmiyordum.

Derken bir yaz akşamı papağanlı kadını gördüm.

Aslında her şey geçen yıl, uzatmalı kışın bir türlü sonra ermediği mart ayında karlı bir sabah başlamıştı. Halk kütüphanesinin raflarında Robert Louis Stevenson adına rastlayınca yıllardır görmediğim bir dostla karşılaşmış gibi sevinmiştim. Çocukluk okumalarımdan anımsadığım başka hiçbir ad bugün bende aynı duyguyu uyandırmıyor. Belleğimin kitaplığında Stevenson’u hep ayrı bir yere koyduğumu o an fark ettim. (Borges de onun kitaplarını hep ayrı bir rafta tutarmış.) Yeniden Stevenson okumalarım böyle başladı.

Belki sayısız çocuğa dünyanın çok büyük olduğunu öğrettiği için Robert Louis Stevenson adının büyülü bir tınısı var. Gördüğümüz ufkun ötesinde serüvenlerin beklediğine bizi o ikna etmişti. Kasım ayını ruhunda duyar duymaz denize açılmak isteyen bu adam kaç kuşağı etkiledi? Kahramanları gibi Stevenson’ın da en mutlu olduğu yer denizlerdi. (Thoreau’nun ona “gerçek gezgin” dediğini geç öğrendim.) “Lewis” olan adını kulağa Fransızca gelmesi için “Louis” yapması bile başka denizlere açılma iştahının dışavurumu gibidir. Zaten 44 yaşında, bir adada beyin kanamasından öldüğünde bir bakıma yersiz yurtsuzdu. Stevenson’ı anlayabilmek için belki de yersiz yurtsuzluk duygusunu gerçekten kanıksamak gerekiyor.

Öteki deniz kaçaklarını (Melville, London, Conrad) okuduğum halde niçin en çok Stevenson’a yakınlık duyduğumu kolay açıklayamam. Yine de tanışsaydık en iyi dostum olurdu gibi geliyor bana. Kişiliği de yazısı gibiymiş—ola ki düş kırıklığı yaşamazdım.

Stevenson’ın on yıllarca kanon dışı bırakılmış olması ‘çocuk yazarı’ olarak algılanmasıyla açıklanabilir. Örneğin, 1968-2000 arasında Norton Antolojisi’nde adı anılmıyor. Henry James’in dostluğu ikinci sınıf bir yazar gibi görülmesini önlese de değerinin bilinmesi zaman almış. Üstelik yazısı yükselen bir seyir izliyor: Dumas’dan Conrad’a doğru kaydığı söylenebilir. Virginia Woolf onu ikinci sınıf bir çocuk ve korku yazarı saymış örneğin. Çocuk kitabı yazmanın, hele şöhretli bir çocuk kitabı yazmanın en büyük tehlikesi budur. Öte tarafta, Stevenson insanda hemen mektup yazma arzusu uyandıracak kadar güçlü bir mektup yazarı, belki Byron’dan sonra İngiliz dilinin en büyük mektupçusu.

Fanny Stevenson’ın hikâyesini yeniden Stevenson okumaları yaparken öğrendim. Yazarın hayatının aşkı Fanny, yaşadığım Ortabatı kentinde doğmuş. Hatta çift, 1870’lerde New York’tan buraya bir yolculuk yapmış. (Geçen yıllarda şu tuhaf güzergâhı öyle çok kat ettim ki, aynı yolu geçmiş olmaları bile onlara yakınlık duymam için yeter.) Stevenson’ın Amerika yolculuğunu anlattığı kitabına “Amatör Göçmen” adını verdiğini öğrenince onu kendime daha yakın hissettim.

Fanny’nin bir ilham kaynağı mı yoksa Stevenson’ı yoldan çıkaran kötücül bir kadın mı olduğu tartışması sürüp gider. Yazar onunla evliliğini “hayatımda yaptığım en iyi hareket” diye anlatsa da, mektuplarında Fanny’den “şiddet düşkünü arkadaş” olarak bahsediyor. Eşine “Sevgili tuhaf kadın” diye hitap etmesi konuyu büsbütün içinde çıkılmaz hale getiriyor. Her şeyini –servetini, sağlığını, ailesiyle ilişkilerini– tehlikeye atıp kendisinden 10 yaş büyük o kadının peşinden California’ya kadar gidişini açıklamak kolay değil.

Robert Louis Stevenson bir sürgündü. Ülkesini belli belirsiz özlüyor, bazen İskoçya’nın serin vadilerini düşlediğini gizlemiyordu. (Bir biyografisinin adı Sürgün Rüyaları’dır.) Yazıya ve Fanny’ye tutunma çabasını belki bu açıdan da görmeli: Fanny onu güneşli okyanuslara götürecek kılavuzdu.

Fanny sıradan bir kadın değildi. Binbir Gece Masalları’nın devamı olarak tasarladıkları “Dinamitçi” öyküsünü Stevenson’la birlikte yazdılar. Beni daha çok ilgilendiren ise Define Adası’nı kaleme alırken Fanny’nin yazarın yanında olması. O benzersiz roman edebiyat tarihine omzunda papağan olan korsan imgesini (Uzun John Silver’ı) armağan etmişti.

İşte bütün bunlar aklımdayken, bir sonyaz akşamı, omzunda mavi-yeşil papağan olan kadını gördüm. Işığın altında capcanlı duran kadın gittikçe bir siluete dönüşüp karanlıkta kayboldu.

Bunu bir işaret sayıp Fanny’nin doğduğu evi görmek, o ilginç kadının nasıl bir Ortabatı mahallesinde büyüdüğünü anlamak istedim. Fanny Vandegrift Osbourne olarak 1840’da doğduğu iki katlı ev artık yerinde değildi.

Bugün Pasifik Okyanusu’ndaki Samoa Adası’nda Robert Louis ile Fanny yan yana yatıyorlar. Mezarları maviliklere bakıyor. (Define Adası yazarına elbette bu yakışırdı.) Samoa dilinde Stevenson’a Tusitala derlermiş: Hikâye anlatıcısı. Bu yüzden, tepedeki o tek mezar ada halkı için neredeyse kutsal. Fanny kocasından 20 yıl sonra ölünce külleri aynı yere gömülmüş. Şimdi Define Adası’nda Jim’in büyülenerek anlattığı, kıyıları döven vahşi denizin sesiyle sessizlik arasında, sonsuz uykudalar.

Neredeyse Stevenson ailesiyle geçen günlerin sonunda, onların şehrinde bir akşam sol omzunda papağan olan kadını görmek Fanny’nin hayaletiyle karşılaşmak gibiydi. Bunu hayatla edebiyatın yer değiştirdiği bir oyun saydım.

Papağanlı kadına bir daha rastlamadım.

[Can Bahadır Yüce] 12.12.2018 [Kronos.News]

Sarı Yeleklilerin lideri kim olacak? [Emre Demir]

Fransa’da yakın siyaset tarihinin köşe taşları Cumhurbaşkanlarının ‘halka hitap’ konuşmalarından oluşur. Bu ülkede cumhurbaşkanlarının az medya karşısına çıkması, az ve öz konuşması beklenir.

Cumhurbaşkanları, geleneksel olarak yılda 2 kez gazetecilerin tüm sorularını cevapladığı bir basın toplantısı düzenler, bir de yılbaşında geçen yılın icraatlarını ve yeni yılda yapacaklarını anlatmak için halka hitap eder.

Bunların dışında cumhurbaşkanları sadece çok önemli gelişmeler olduğu takdirde halka seslenir. 1 aydır devam eden Sarı Yelekliler isyanı, sonunda Macron’u halka hitap konuşması yapmaya mecbur kıldı.

Cumhurbaşkanı adayı olduğu günden bu yana iletişim ekibi tarafından ustaca ‘genç ve dinamik lider’ imajı çizilen Macron bu sefer kötü bir ışıklandırma altında yorgun ve hafif kirli sakalla kameraların karşısına çıktı.

Önce bu isyanın çıkmasındaki sorumluluğunu kabul etti ve bugüne kadar Fransızları kızdıran ve polemiklere yol açan sözlerinden dolayı özür diledi. 13 dakikalık konuşmasında asgari ücreti 100 euro arttırma, ek çalışma saatlerinden verginin kaldırılması gibi somut vaatlerde bulundu. Konuşmanın ardından bugün devam eden gösteriler ve şiddet olayları bu konuşmanın yeterli olmayacağını gösteriyor.

Her cumartesi meydanlara inen Sarı Yeleklilerin 4. haftası bu oluşumun geleceği açısından bir dönüm noktası oldu. Hükümetin hafta boyunca şiddet olaylarına dikkati çekmesi ve can kaybından endişe ettiğini açıklaması, Mayıs 1968’den sonra ilk kez bu kadar geniş çaplı güvenlik önlemleri alması, daha gösteriler başlamadan “daha saldırgan” olması beklenen 1400 kişiyi sabahtan gözaltına alması ve geniş kitlelerin muhtemel şiddet olaylarından endişe duyması nedeniyle önceki haftalara göre daha sakin geçti.

Fransa çapında toplam 130 bin kişi gösteriye katıldı. Bu rakam büyük görünebilir. Ancak, Fransa’da demiryolu işçilerinin 3 günlük ücretli tatili iptal edilince daha büyük katılımlı gösteriler olabiliyor.

Sokak gösterileri, sosyal hareketler Fransız halkının DNA’sıdır. Ancak Sarı Yelekliler eylemlerinin Fransa ve hatta Avrupa için önemi katılımcı rakamlarıyla ölçülemez. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un seçilmesinden ve hatta benzine yapılan zamlardan çok daha önce başlamış, belki 20 yıldır devam eden sessiz bir öfkenin spontane ve anarşik bir isyanla patladığını da gösteriyor.

Bu insanları sokağa döken sadece alım gücünün düşmesi ya da artan vergiler değil, artık siyasi kararları etkileyecek güçlerinin kalmamış olması. Kimisi ellerindeki son ayrıcalıkları da kaybedecekleri korkusuyla daha fazla göçmenin ülkeye girmesini istemiyor, kimisi daha az vergi ödemek için binbir çeşit çözüm üreten zengin patronları. Talepleri olabildiğince geniş ve muğlak, parmağını uzatarak suçladıkları kesimler de bir o kadar birbirinden farklı. Kısacası, Fransa’da alt ve orta sınıfların kimlik arayışından, kökleşmiş korku ve endişelerinden beslenen yeni bir popülizm doğuyor.

Sarı Yeleklilerin kısa vadede nasıl bir değişime yol açacağı şimdilik meçhul. Ancak orta vadede Fransız siyasetinin ya sol popülizm ya da sağ popülizm olmak üzere iki farklı kutuba gitmesi yüksek bir ihtimal. Bu zıt kutuplara doğru keskinleşen iki siyasi ihtimali diğer ülkelerdeki örnekler üzerinden anlamak daha kolay.

ABD’de Wall Street’e karşı yapılan Occupy eylemleri ve sonrasında Bernie Sanders’ın başkanlık yarışında siyaseten vucüt bulan sol ile Donald Trump’un kişisel karizmasında buluşan faşizan sağ popülizm. İtalya’da sosyal medyadan doğan ve iktidara gelen sistem karşıtı sol popülist Beppe Grillo partisi ile aşırı sağcı Andrea Salvini arasında yaşanan çekişme. Fransa’daki isyan, Anglo-sakson dünyada ve Kıta Avrupasında yaşanan büyük dönüşümün bir parçası. Fransa da muhtemelen bir sonraki seçimde kendi Sanders’ını ve Trump’ını çıkaracak.

Marion Maréchal

Fransa’nın bugünkü koşullarda yeni bir Trump çıkarması daha muhtemel görünüyor. 2022 veya olmazsa 2028’de aşırı sağın Fransa’da iktidara gelmesi artık şaşırtıcı olmaz. Ancak, Trump’ın Fransa’daki muadili Ulusal Cephe Partisi’nin mevcut lideri Marine Le Pen değil. Bugün 30 yaşındaki Marion Maréchal Le Pen, hem Katolik çevrelerin desteğini alıyor hem de genç nüfusta önemli bir desteğe sahip. ABD’de popülizmin tecessüm etmiş hali her gün McDonalds’dan hamburger yiyen obez bir zenginken, Fransa’da Trump’ın muadilinin sarışın genç bir kadın olması şaşırtıcı olmaz.

Not: Türk medyasının Fransa’daki isyanları büyük bir iştahla izlemesi ve müdakkik bir gazetecilik gayretiyle izlemesi takdire şayan. Öncelikle Fransa’daki olayların Türkiye basınında bu kadar geniş yer bulması bir tesadüf değil. Dünya medyasında Fransa’daki olaylara en geniş yer veren dış basın kurumları tartışmasız Rus Hükümetinin finanse ettiği RT ve Sputnik. Türkiye’nin yoğun ilgisi de aynı çerçevede okunabilir. Popülist otoriter rejimler ABD ve AB ülkelerindeki iç karmaşaları savaşı andıran görüntüler eşliğinde vermeyi önemsiyor. Hem kendi seçmenine ‘Batı çöküyor ve biz yükseliyoruz’ anlatısını tasdik ettirmek için, hem de polis şiddetinin sadece kendi ülkelerine has olmadığını göstermek için bu görüntüler hayati önemde. Türk basınında sık sık yazılan Fransa’nın AB ordusunu teklif ettiği için ABD’nin böyle bir tuzak kurduğu iddiası, aslında Rotshchild’lerin bu eylemleri organize ettiği tezi Paris’ten bakınca ‘absürd komedi’ kategorisinde değerlendirilebecek komplo teorileridir. Ancak Fransa’yla ilgili bu yazılanları okumak bize Fransa’yı anlamak için değil ama Türk medyasının hâl-i pür melâlini anlamak için değerli veriler sunuyor. İhtimal ki, Türk medyasının komplo teorilerinden beslenen gazetecilik optiği İstanbul’un, Ankara’nın gerçeklerini de Paris’teki gibi ıskalıyor.

 [Emre Demir] 11.12.2018 [Krons.News]

Çağın hastalığı: Haset ve tedavi yolları [Dr. Ali Demirel]

Haset nedir?

Haset kelimesi, çekememezlik, başkasında olan sağlık, zenginlik ve benzeri nimetlerden dolayı rahatsız olarak kişiden o nimetin gitmesini istemek, kıskanmak manâlarına gelir. Haset ile kıskançlık genelde karıştırılır. Anlamları birbirine yakındır. Ancak kıskançlıkta daha ziyade “Onda olmasın, bende olsun!” duygusu hakimdir. Haset ise karşısındaki insanda hiçbir nimet olmamasını istemekle beraber ona kötülük gelmesi arzusu içinde olmaktır.

Haset, kalpte bulunan, insanı kötülüklere sürükleyebilen en önemli gayr-i ahlâkî özelliklerden ve psikolojik rahatsızlıklardan birisidir. Bu hastalık, bilgisizlik ve tamahkârlığın birleşmesi ve kaynaşması ile daha da kronik bir hale gelebilir.

Haset, çirkin huyların en zararlılarından olmakla birlikte derecesi itibarı ile farklı olabilmektedir. Kimi insanda haset virüsü bir an için gelip gider. Kiminde ise bünyeye iyice yerleşir, bütün benliğine hâkim olur ve gittikçe de artar. İşte asıl üzerinde durulması gereken ve tehlikeli olan haset türü budur. Zira böylesi insanlar, zamanla haset ettiği kişi veya kişilere hayat hakkı tanımamaya kadar varan bir kin ve nefret içinde olabilirler.

Efendimiz haset hastalığını nasıl anlatıyor?

Hadislerde haset kelimesinin hem yukarıdaki anlamda hem de “gıpta” mânasında kullanıldığını görüyoruz. Bir hadiste, “İki kimseye haset etmek câizdir” denildikten sonra bunlardan birinin Allah tarafından kendisine verilen serveti hak yolunda harcayan, diğerinin de Allah’ın verdiği ilimle amel edip bu ilmi başkasına öğreten kimse olduğu belirtilmiş (Müsned, 2/9; Buhârî, İlim, 15), böylece haset kelimesi “imrenme, hayırda rekabet” anlamında kullanılmıştır ki buna gıbta diyoruz.

Öte yandan hadislerde, “Bir şeyi sahibinden kıskanmak, onu çekememek” mânasındaki haset hastalığı hakkında oldukça sert ifadeler yer alır. Buna göre, “Bir kulun kalbinde imanla haset bir arada bulunmaz” (Nesâî, Cihâd, 8); “Ateşin odunu yakıp bitirmesi gibi haset de iyilikleri mahveder.” (İbn Mâce, Zühd, 22)

Bir başka hadiste de kinle hasedin önemli sosyal problemlere yol açan ahlâkî hastalıklar olduğuna işaret edilir. (Müslim, İman, 243)

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) başka bir hadislerinde ise müminlerin kardeş olduğunu bildirerek hasetten, kıskançlıktan, kin duymaktan uzak durmamızı belirtmiş ve bizlere şu öğütte bulunmuştur: “Dedikodunun peşine düşmeyin. Başkalarının kusurlarını araştırmayın. Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Kin gütmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!” (Buhârî, Edeb, 57)

Haset virüsü vücuda nasıl yayılır?

Haset, ciddî bir psikolojik hastalıktır. Nitekim bazı psikiyatristler hasedi, belli aşamalara ayırarak şöyle sıralarlar: Rekabet hissiyle dışa vuran kıskançlık, hazımsızlığa, hazımsızlık mukabele şeklinde ortaya çıkan çekememezliğe, çekememezlik de hezeyana dönüşür.

Bu yüzden ciddî bir manevî hastalık olan haset, bir su-i ahlâka dönüşmeden, insanın hoşgörü ve başkalarına ait meziyetlere tahammülünü arttırma çalışmaları yapması, kendi kabiliyetlerini geliştirme ile uğraşması, kıskançlığın derecesini azaltabilecektir.

Bir insanda haset hastalığı varsa, onun için birçok çekememezlik sebebi hazır demektir. Bu ise insanın istikametini bozan bir durumdur.

Haset hastalığı böyle sürüp giderse, önceleri bir kişi veya iki kişiye karşı hissedilen bu duygu genişler ve insanın tamamen his ve duygu dünyasını kaplar, bütün iyilik ve güzelliklere kapalı hâle gelir ve hatta saldırganlaşır.

Bu saldırganlık hâlinden, muhatabını gıybet etmek, iftira ile karalamak gibi düşmanlık duygularına varıncaya kadar daha farklı hastalıklara girme ihtimali vardır.

Aslında nefsin kölesi olmuş böyle bir insanın alnı secdeden kalkmasa da hayır adına oraya buraya koştursa da içinden bu duyguları söküp atmadıkça, görünme, alkışlanma, insanların nazarında mevki sahibi olmak gibi arzuları yok olmadıkça, hakiki insan olmayı zevk etmesi zor olacaktır.

Çünkü böylesi zavallı ruhların bütün derdi, karşısındakini küçük düşürmek olduğu için yine küçük düşen kendisi olacaktır. Başkalarının ayağını kaydırmayı, bitirmeyi düşünürken kendi ayağı kayacak, kendisini bitmeye doğru götürecektir.

Haset hastalığı ilk defa ne zaman ortaya çıktı?

Her şey bir İlahî ferman ile başlamıştı. Hâlbuki ne de güzel bir hayatı vardı İblis’in. Cennet’te idi. Allah’a ibadet ve itaatle vaktini geçiriyor, günden güne de O’nun katındaki yerinin yükseldiğini hissediyordu. Bu hissediş onu daha çok kamçılıyor, manevi hayatın derecelerinde mesafeler kat etmeye devam ediyordu.

Nerden çıkmıştı şimdi bu? İyice huzursuz olmaya başlamıştı son zamanlarda. Şimdiden içinde bir düşmanlık hissi belirmeye başlamıştı bu çamurdan yaratılacak olan varlığa karşı. Haset içini kemiriyordu.

Allah, “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurmuştu: İblis hilafet makamını kendine layık görüyordu. Yıllarca Allah’a itaat ve ibadetle eğilmiş olan nefsi artık başkaldırmış ve sürekli vesvese verir olmuştu.

Demek Rabb ne cinler âleminden ne de meleklerden var edecekti halifeyi. Ama melekler nurdan, cinler ise ateşten yaratılmışlardı. Yani maddeleri itibariyle yeryüzünde var edilecek halifeden daha üstün idiler. Çünkü o halifenin çamurdan yaratılacağını duymuştu.

Melekler sadece kendilerine emredileni yapıyorlardı. Yani mutlak bir itaat içerisinde idiler. Dolayısıyla yeryüzünde halife olabilecek iradeye sahip değillerdi. Cinler ise nefs sahibi idiler. Yani sürekli bir imtihanla yaşıyorlardı. Nefislerinin kötü yönlendirmelerine karşı durabildikleri ölçüde Allah’a daha yakın hale geliyorlar, nefislerine itaat ettikleri zaman ise O’ndan uzaklaşıyorlardı.

Kendisi ise yıllarca ibadet ve itaatle Allah’a en yakın varlıklardan birisi olmuştu. Şimdiye kadar nice nimetlere mazhar olmuştu. Hem kendi maddesi olan ateş tabi ki çamurdan daha üstün idi. Aslında her yönüyle hilafete layık olan kendisi idi.

Nasıl kendisi layık olmasın ki Allah onu “…(insandan) daha önce, (vücudun gözenekleri-ne) nüfuz eden çok sıcak ateşten” (Hicr, 15/27) yaratmıştı. Nüfuz edici, zehirleyici, yakacak mahiyette bir ateş... Ateşin en iyisinden, güneşin ateşinden, yıldırımları oluşturan bir ateş… Ateşin dumansız olanından, en halisinden, en safından bir ateş...” (Rahman, 55/15)

Özünde bulunan hafiflik, yakıcılık, sürat, irti¬fa gibi üstün özellikler hiç çamurun özellikleriyle bir tutulabilir miydi?

Âdem topraktan idi ve toprağın unsurlarını taşıyordu. Kendi cevheri olan ateşin özelliklerine karşılık toprağın cevherinde ağırlık, cid¬diyet, hilim, vakar, hayâ, tevazu ve sebat gibi vasıflar vardı ama içindeki haset duygusu ile nefsinin vesveseleri ona gerçekleri göstermiyordu. Adeta gözünün önüne takılan bir kılın esiri olmuş, yıllardır gördüğü hakikatleri artık göremez hale gelmişti.

İblis, bu düşünceler içerisinde hasmını daha yakından tanımaya karar verecekti. Hz. Âdem daha iskelet hâlinde iken bir şekilde onun boşluklarından girip vücuduna nüfuz edecekti. Sonra da, “Ben bunu mağlup edebilirim. Bunda çok boşluklar var.” diyecekti. (Müslim, Birr, 111) Çünkü insanın kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanı başında bir de şeytanın yağdıracağı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek bir alıcı görmüştü. (Tirmizî, Tefsir, 35)

Ve günü geldiğinde Allah tarafından Hz. Adem’in varlığına secde emri gelmişti. (Bakara, 2/234) İblis de orada idi. İşte korktuğu başına gelmişti. Şimdi ne yapacaktı? Şimdiye kadar hiç böyle bir imtihanla karşılaşmamıştı. Meleklerin hepsi de secde etmişlerdi. Bekleyen bir kendisi kalmıştı. Şuuru, vicdanı ve gözünün önünde olan her şey secde etmesini söylüyordu.

Hatta aklı bile İlahi Ferman’ı dinlemesi gerektiğini fısıldıyordu ama ah nefsi yok muydu? Ona bir türlü söz dinletemiyordu. İçindeki fırtınalar ve feryatlar ona, “Sen Âdem’den üstünsün, sen zaten meleklerden de üstün idin, nasıl çamura secde edersin!?” diyor diğer yandan ise Rabbin gazabı ve ferman dinlememenin ebedi cezası gözlerinin önüne geliyordu. Büyük bir çıkmazda idi; ya itaat edip kurtulacak ya da isyan edip ebedi olarak Huzur’dan kovulacaktı.

İşte tüm bu cinnet duyguları içerisinde birden şimşek gibi kararını veren İblis “Ben, ondan hayırlıyım. Beni bir tür ateşten yarattın; onu ise bir tür çamurdan yarattın!” (A’râf, 7/12) diyerek semada ilk isyanın, İlahi Ferman’a karşı ilk direnmenin başlatıcısı oldu.

Hâlbuki övündüğü ve kendisini üstün gördüğü maddi temeli de kendinden değildi. Onu da Allah yaratmıştı. Ama hasedi, kibri yüzünden tüm bunları unutuvermişti. Hasedi onu baştan çıkarmıştı.
Bu şekilde haset hastalığı şeytan ile birlikte ortaya çıkmış oluyordu. Bundan sonra en temel gayesi şu olacaktı şeytanın: Ya bizzat kendisi insanlığı ateşe sürükleyecek veya insanlar içinden kendisine tapan kulları aracılığıyla bunu yapacaktı.

Bu hedefe ulaşmak için ise insandaki en zayıf damarlar olan; tatmin olmayan hırstan, dehşetli hasetten ve sınır tanımaz kin ve öfkeden içeriye girecekti. Kendisinin gayyaya düşmesine sebep olan bu okları, insanlığın mahvı adına yine onlara doğrultacaktı acımasızca.

Haset hangi tehlikelere kapı aralar?

Haset duygusu, her şeyden önce kişinin kendisini rahatsız edecek bir duygudur. Çünkü bu duygunun etkisi altındaki bir insan, karşısındaki kişinin sahip olduklarından dolayı haset duyduğunu anlasa, bencilliğinden ötürü kısmen de olsa rahatsızlık hisseder.

Bu rahatsızlığının yanı sıra, iç dünyasının derinliklerinde mahrum kalmış olma duygusunu beslemek ve büyütmek, hasta değilse bile insanı ruhen çökertebilecek hale getirebilir. Böyle bir insan, enerjisinin büyük bir kısmını, kendisi ve başkaları arasında gereksiz mukayeselerle harcar. Bu da diğer insanlara karşı haset duymasına, onlarla kendisi arasında iletişim, arkadaşlık ve dostluğu ile ilgili engellerin oluşmasına sebep olur.

Haset, insanın kendi hayatı ile ilgili olumlu bir şeyler yapmasına, sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmesine mani olur. Ayrıca insanı lüzumlu işlerinde ve öncelikli sorumluluklarında hareketsiz ve tutuk bir halde bırakır. Hasedin büyüklüğüne göre ahlakî bozukluk daha da büyük hale gelebilir.
Hasetçi bir zihin, tabir caizse haset tarafından yoldan çıkarılmıştır. Ama kişinin bundan haberi yoktur. Haset eden, anlaşılmaz bir şekilde kendisinde bulunmayan nimetlerin yokluğundan dolayı rahatsızlık duymaktadır. Bu rahatsızlık, aynı zamanda âdil olmaya, Cenâb-ı Hakk’ın adaletine, sağduyuya ve diğer erdemlere karşı da olumsuz bir tavır takınmadır.

Haset eden kimse nefsinin kölesi gibi yaşamaktan, bir beden hamalı olmaktan kurtulamaz. Çünkü hayalleri kirli, düşünceleri hep başkalarını ezme ve yıkma yönünde olduğu için bayağı ve adi, fikirleri ise hep sisli, bulanık ve bir yanar-döner gibi zikzaklıdır. Gönül dünyasını kin, nefret, kibir ve tahammülsüzlük sardığı için doğru göremez, doğru düşünemez ve doğru değerlendirme yapamaz.
İyiliklere karşı kötülük ve vefasızlıkla mukabelede bulunur, güzellikleri -eğer başkasından gelmişse- çirkin görür. Çünkü ona göre tek güzel, tek doğru kendisidir. Bundan dolayı kendisine dayandırılmayan en önemli insani değerlerin, yine insanlığın istifadesine sunulmasına karşı dahi savaş ilan eder.

Sanki o bu haliyle “İyilik ve güzellikler benim tarafımdan yapılıyorsa yapılsın ve o zaman iyilik; iyidir…” demeye çalışmaktadır. Hatta bu İblisçe düşünce o kadar ileriye gidebilir ki, “Eğer ben Cennet’e giremeyeceksem başkaları da girmesin” sapkınlığına kadar götürebilir insanı.

Haset hastalığının özellikleri nelerdir? 

1. Haset virüsü öyle tehlikeli bir virüstür ki insanı içten içe kemirir. “Neden bende değil de onda?” sorusu beyninde dolanır durur her daim. Eğer kendince mantıklı bir sebep bularak bu soruyu yok etmezse haset, yeni kıvılcımlanan ateş gibi yavaş yavaş büyümeye başlar. Bir zaman sonra da öyle büyür ki insanın içindeki bütün duyguları yok eder.

En yakın arkadaşıymış, akrabasıymış, kardeşiymiş, hiç sorun değil değildir. Hele bir de kendisini o kişiden üstün görüyorsa haset ateşi söndürülmesi imkânsız bir yangın olarak insanın iç âlemini cehenneme çevirir. Bu yangın o kişiyi yakar, yavaş yavaş eritir.

2. Hasetçinin içi daralır, uykusu kaçar. Haset edilenin perişanlığı istenirken, hasetçi perişan olur. Bunun yanında haset edilen kimsenin durumunda bir bozulma, bir kötüleşme olmaz. O halde, kişi bir âhiret hesabı ve korkusu çekmese bile aklın gereği olarak bu yararsız azaptan kurtulmayı istemelidir.

3. Biraz düşününce, haset eden aslında karşısındaki kişiye değil de Allah’ın takdirine kızmış, onu kabullenmemiş demektir. Çünkü her şeyi veren Allah’tır ve bizim bilmediğimiz şekilde herkese adil bir dağıtım yapmaktadır. Eğer kişi bunu düşünmez ve başkasının elindekine göz dikerse bu sefer kendi elindekinden de mahrum olur.

4. Haset hastalığının en kötü özelliklerinden birisi karşıdaki kişi bir sebeple hasedini açığa vurmadıkça bunu bilememektir. Çok yakın birisidir, yediğin içtiğin ayrı gitmiyordur ama aslında içten içe seni çekemiyordur. İşlerin kötü giderken sana şirin görünür. Ama şansın döner de o kişinin önüne geçmeye başlarsan ilk fırsatta gerçek yüzünü gösteriverir.

5. Diğer bir kötü yanı da sen göze batmamak istersin, umursamazsın, arkadaşının da seninle sevineceğini düşünürsün. Hatta mutlu olur diye heyecanlı heyecanlı anlatırsın. Ama bu yaptıkların karşındakine ters yansır. Çeşitli bahaneler ileri sürerek uzaklaşmaya başlar. Hele bir de onun el attığı yerler kurur da senin sahip olduklarına sahip olamazsa. İşte o zaman o kişiyi tanıyamazsın artık.

Hastalığın dereceleri nelerdir?

1. İnsan, haset ettiği kişide bulunan nimetin yok olmasını ister. Bu nimet kendi eline geçsin veya geçmesin önemsemez. Yeter ki kıskanılan kişi o nimeti kaybetsin, zarara uğrasın. Kıskançlığın ve hasedin en tehlikelisi budur.

2. Kişi, haset ettiği kişinin sahip olduğu nimetin kendisine geçmesini ister. Amaç, o nimete sahip olmaktır.

3. Başka bir kişideki nimetin aynısını veya benzerinin kendisinde olmasını ister. Kendisi de sahip olamayacaksa, karşısındaki kişinin de sahip olmasını istemez.

4. Başka birinin sahip olduğu nimetin benzerinin kendisinde de olmasını ister. Ancak kıskandığı kişinin nimetinin yok olmasını istemez.

Bu maddelerden sadece sonuncusu zararsızdır.

İnsan niçin haset eder?

1. Düşmanlık: Birisine karşı beslenen düşmanlık sonucunda haset ve kıskançlık duyguları gelişir. Bunun sonucunda kavga, tecrid etme, yok etme, vb. çekişmeler ortaya çıkar.

2. Birisinin üstünlük taslamasına karşılık: Bir insanın başka bir insana karşı üstünlük taslaması ve diğer insanları küçük görmesi durumunda, buna karşı kıskançlık ve haset duyguları oluşabilir.

3. Amacına ulaşamama endişesi: Kişinin belirlediği hedeflere, amaçlara ulaşmasında karşındaki kişiyi rakip görmesinden dolayı kıskançlık oluşabilir.

4. Makam, mevki sevgisi ve liderlik arzusu: Bazı insanlardaki aşırı statü, makam, mevki, hükmetme hırsı, kıskançlığa ve haset duygulara sebep olabilir.

5. Kötü huyluluk ve cimrilik: Bazı kişiler gereksiz yere insanlardaki nimetleri kıskanarak Allah’ın nimetine karşı cimrilik ederek bu duygularının esiri olurlar.

6. Kibir: Haset etmenin en büyük sebeplerinden birisi de kendini beğenme diyebileceğimiz kibirdir. Bundan dolayıdır ki haset eden körkütük bir hazımsızlık heykeli haline gelir ve piri sayılan İblis’i sevindirir. Kibirlenen, kibrinden dolayı hak ve hukuk çizgilerini göremez, duyamaz ve hissedemez. Çünkü hakikat perdesi kibirlilere kapalıdır.

Bu nedenlerle insanlarda; güzellikte, bilgide, düşüncede, malda, parada, makam-mevkide, şöhrette kendisinden daha üstün olan kişileri gördüklerinde ya da öyle olduklarına inandıklarında, kıskançlık duyguları oluşabilir.

Hasetten korunma yolları nelerdir?

Şimdi de haset hastalığına maruz kaldığını düşünen bir kimsenin, korunma yollarına bakmaya çalışalım.

Rabbimiz Felak suresinde şöyle buyurur:

“De ki: Sabahın Rabbine sığınırım: Yarattığı şeylerin şerrinden; Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden; Düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden; ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.” (Felak, 113/1-5)

Bu sure-i şerifede dört şeyin şerri/kötülüğünden Cenâb-ı Hakk’a sığınılması emredilmiştir. Kendisinden Allah’a sığınılması emredilen bu kötülük kategorileri:

1. Mahlukların şerri,
2. Gece karanlığı vesilesi ile meydana gelebilecek şerler,
3. Büyü yapanların şerleri ve,
4. Haset ettiği zaman hasetçinin şerri.

Burada özellikle son hususu ele almak istiyoruz. Haset eden kişi, haset ettiğine fiilî zarar vermeye kalkabileceği gibi, hasetçinin kalbinin ve tavırlarının ürettiği şerareler de göz değmesinde olduğu gibi haset edilen kişiyi etkileyebilir. Belki bir gün bu şerare ve etkiler daha müşahhas olarak tesbit de edilebilir.

Her ne olursa olsun Kur’an-ı Kerim’de yer yer vurgulandığı üzere Allah dilemedikçe kimseye bir zarar erişmez. Yine Allah dilemedikçe kimseye bir fayda da erişmez. Ayrıca bir kimseye bir zarar eriştiğinde de bunu Allah’tan başka da kimse savamaz.

Şu halde Allah’a samimi sığınma, kişiyi kendisine gelecek şerlerden koruyacağı gibi gelen zararlı giderme de birinci derecede ödemlidir.

Efendimiz (s.a.s.), yatağına yatmadan önce mübarek ellerini birleştirir, İhlâs, Nâs ve Felak surelerini bir arada üç defa okur, avuçlarına üfledikten sonra bütün vücudunu sıvazlar, öyle yatardı (Buharî, Fedâilü’l-Kur’an, 14; Müslim, Selâm, 50). En başta bu uygulama bize bir rehber olabilir.

Haset edenin şerrinden sığınmak için daha başka tedbirler de alınabilir. 

1. Haset edenin yaptığına sabretmeli ve sabırsız davranarak onun seviyesine inmemelidir.

2. Haset eden Allah’tan korkmasa, halktan utanmasa ve hatta terbiye dışı davranışlarda bulunsa da haset edilen kişi takva ve adaleti elden bırakmamalıdır.

3. Kalbinde haset edene pek yer vermemeli ve fazla düşünmemelidir. Onu fazla düşünmek, ona mağlup olmanın başlangıcı olur.

4. Haset edene karşı kötü muamele yapmamalıdır. Onu bağışlamalı, hatta belki imkan varsa ona iyilikte bulunulmalıdır. Haset edenin kendisine ne gibi kötülükler düşündüğüne de aldırmamalıdır.

5. Hasede uğrayan Allah’a olan itimadında sebat göstermelidir. Çünkü bir insanın kalbinde Allah’a itimat kökleşmişse, o insan hiçbir kimseden korkmaz.

Haset hastalığının tedavi yolları nelerdir?

1. Hasetten vazgeçmek için onun zararını bilmek yeterlidir. Fakat bunun yanında, haset eden kimsenin bir insanı aldatma, ona nasihat etmeyi terk etme, insanları sevmek yolundaki İslâm’ın açık emirlerini kâle almama, insanların zarara uğramaları halinde bundan en çok sevinecek olan insî ve cinnî şeytanların emellerine alet olma gibi hiç de küçümsenmeyecek suç ve günahların işlenmiş olacağı unutulmamalıdır.

Bu menfi özellikleriyle kalbin saflığını ve temizliğini gideren ruhi ve kalbi bir hastalık olan haset, Nebiler Serveri’nin ifadeleriyle ateşin odunu yakıp yok etmesi gibi insanın iyi huy ve amellerini de yıkıp yok eder. (Ebu Davud, Edeb, 44)

2. Haset eden kimsenin içinde sürekli bir çekememezlik ateşi yanar. Bu ateş onu yakar, yavaş yavaş eritir. Çünkü haset eden, haset ettiği kimsede nimetin arttığını gördükçe rahatsızlık ve sıkıntısını çoğalır. Hasetçinin göğsü daralır, uykusu kaçar. Adeta amansız bir hastalığa düşer. Bu ise kişinin ancak kendine düşman olanların isteyebileceği bir durumdur.

Daha önce de ifade edildiği gibi haset öncelikle haset edenin kendisini ezer, mahveder, yandırır. Bunun yanında haset edilen kimseye o hasedin zararı ya azdır ya da hiç yoktur. Öyleyse akıllı kişi, âhiret hesabı ve korkusunu temel alarak aklının gereğini yerine getirmeli ve bu yararsız azaptan kurtulmayı istemelidir. Hasedin âhirette sebep olacağı ceza da oldukça önemsenmelidir.

3. Hasedi tedavi etmenin bir diğer yolu, bu menfi duygunun isteklerini yerine getirmeyerek, hatta aksini yaparak haset duygusuna hükmedebilmeyi öğrenmektir. Mesela içteki haset duygusu birisini kötülemesini istediğinde kişi, bunu şeytanın kendisi için hazırladığı tuzağa düşmek demek olduğunu anlayarak tersini yapmaya çalışmalı ve nefsine ağır da gelse o kişiyi övmelidir.

Haset duygusu, kendisinden birisine karşı kibirli davranmasını istediğinde, bu duygusuna karşı koyarak tevazu göstermelidir. Yine haset duygusu cimriliği, vermemeyi fısıldadığında, cömert davranmalı, kendisini verme konusunda zorlamalıdır. Kişinin bu türden müspet davranışları, karşısındaki insanı memnun eder ve onun tarafından da sevilmesine sebep olur.

Bu şekilde karşılıklı sevgi başlar ve zamanla haset hastalığı da yok olur. Baştan zorla yapılan bu davranışlar zamanla insanın kişiliği, ikinci bir fıtratı haline gelerek kökleşir. Neticede şeytan bu gelişmeden hoşnut olmayacak, olumlu gelişmeyi engellemek isteyecektir.

Müspet davranışlarının kendine olan güvensizlikten, bir takım endişe ve korkulardan ileri geldiğini öne sürerek onu yoldan çıkarmaya çalışacaktır. Fakat mü’min şeytanın vesvesesine kendisini kaptırdığında sapacağını, ziyana uğrayacağını unutmayarak, daimi bir gayret ve çaba içerisinde bulunmada Allah’tan sabır ve azim dileyecektir.

4. Haset eden eğer aklı başında biriyse düşünmeli, hatasını anlamalı ve karşısındakinden hak helalliği istemelidir. Bu kötü düşünce yine geldiğinde “Ben ondan daha layığım.” diye düşünmek yerine “O benim arkadaşım, mal-mülk-imkân arkadaşımdan daha önemli değil, bugün ona veren Allah yarın bana da verir.” diyerek arkadaşlık duygusuna zarar vermemelidir. Asla unutmamalıdır ki; Müslüman gıpta eder, münafık haset eder.

Hocaefendi hasedi nasıl anlatıyor?

“Nasıl ki gayrimeşru şehvet hisleri karşısında insanın, iradesinin hakkını vermesi onu bir iffet abidesine dönüştürür; başkalarına verilen güzellikler karşısında kişinin hasede düşmemesi, hırs göstermemesi onu bir istiğna kahramanı hâline getirir; aynen öyle de vifak ve ittifakın sağlanması için insanın, iradesinin hakkını verip kendisine rağmen yaşaması onu bir fazilet âbidesi hâline getirir.
Evet birileri, mü’min olduklarını iddia etmelerine rağmen size akıl almaz kötülükler yapabilirler. Yürüdüğünüz yollara taşlar, dikenler atabilirler. Yollarınızı yürünmez hâle getirip, yürüdüğünüz istikametteki köprüleri yıkabilirler. Sizi toplumdan bütün bütün tecrit etmek isteyebilirler. Ama eğer siz, vifak ve ittifak hatırına birer fazilet âbidesi olmaya namzetseniz, bütün bunları görmezden gelmeli, “Bu da geçer yâ Hû!” deyip yolunuza devam etmelisiniz.

Yürüdüğünüz yollardaki köprüler yıkıldığında, başka bir yerde kendinize ipten tahtadan yeni köprüler kurmalı; ayrılığı kendilerine şiar edinmişlere rağmen ayrılığa düşmeden Allah’ın izni ve inayetiyle yürüyüşünüze devam etmelisiniz.

Onlar, kıskançlık ve hasetle sizden kilometrelerce uzağa savrulmuşlardı. Hakkınızda, “Hareketin önünü kesin. Hayat hakkı tanımayın. Onların hakkından gelin.” gibi laflar ediyorlardı. Hem de bütün bu zulümleri irtikâp ederken onların ciddî ve makul hiçbir gerekçeleri yoktu. Bilâkis onları buna sevk eden saik, rekâbet hissiydi, kıskançlıktı, hasetti. En masumlarında bile bir hiss-i tenâfüs vardı. Kendilerine göre alan bölmeye, bölüşmeye çalışıyorlardı.

İşte bir hak yolcusunun bütün bunları görmezlikten gelerek, sanki yokmuş gibi kabul ederek hep durduğu yerde durması onun adına çok büyük bir fazilettir.”

Yazımızı bir dua ile bitirelim: Rabbimiz bizi haset hastalığından ve bu hastalığın yaymış olduğu her türlü kötülükten muhafaza buyursun.

[Dr. Ali Demirel] 13.12.2018 [Samanyolu Haber]

Ebu Cehil'in kardeşi bile olsa [Safvet Senih]

Dr. Reşit Haylamaz Hocamız, “Bizim Firavun” isimli kitabında orijinal ve enteresan olaylardan bahsediyor:

Ebu Cehil’in kardeşleri arasında en aktif olanı, şüphesiz Hâris İbn-i Hişam’dı. Ebu Cehil ile ana-baba bir kardeşti. Hakkında şiirler yazılacak kadar itibar gören önemli bir isimdi. Kavmi onu el üstünde tutar, hürmette kusur etmezdi. Bedir, Uhud, Hendek gibi yerlerde İslam’a karşı kılıç kullanmış, kardeşi Ebu Cehil’in bayraktarlığını yaptığı her yerde fiilen o da bulunmuştur. Hz. Seleme ve Hz. Ayyaş’a işkencede Ebu Cehil’in veziri gibidir; Kuba’ya  kadar Ebu Cehil’le gelip Hz. Ayyaş’ı işkence için yeniden Mekke’ye getirmede ona yardım eden de odur.

Nihayet günler Mekke Fethine geldiğinde o da karşı koymak istemiş, ancak gayretlerinin neticesiz kalacağını görünce de bir kenara saklanmayı tercih etmiştir. Hatta bu sıralarda Hz. Ali’nin peşine düştüğü Hâris İbn-i Hişam’a, Ebu Talib’in kızı Ümmü Hânî EMAN  VERMİŞ  ve ancak bu vesileyle canını kurtarabilmiştir. Resulullah (S.A.S.) bu hadiseyi duyunca ona: “Senin eman verdiğine biz de eman verir ve sözünün arkasında dururuz, buyurmuş ve böylelikle Hâris İbn-i Hişam için de aydınlık günler başlamıştır.

Gerçekte fethi, Hz. Hâris kendi iç dünyasında yumuşamıştır; Ebu Cehil’den kalma ne kadar huy ve haslet varsa hepsini bir kenara bırakmış, geçmişinin  üzerine kalın bir çizgi çizerek yepyeni bir dünyaya adım atmıştır. Bundan böyle o, hassaslardan daha hassas ve nezihlerden daha nezih bir hayat yaşayacaktır.

Mekke Fethinden yaklaşık on dokuz gün sonra yaşanan Huneyn’e katılan Hz. Hâris, Herâzinliler ile yaka-paça olurken, aynı zamanda kardeşi Ebu Cehil’in bayraktarlığını yaptığı yirmi bir yıllık karanlık dünyasına da  kılıç sallıyordu.

Allah Resulü (S.A.S.), müellife-i  kulûb olarak ona da o gün yüz deve vermiştir.

Cebrail Aleyhisselamın getirdiği Vahyi merak etmiş ve bir gün Peygamber Efendimize (S.A.S.); “Sana vahiy nasıl geliyor?” diye vahyin mâhiyetini sormuştu. Şöyle bir almıştı: “Bazen vahiy, zil sesine benzer şekilde gelir ki, bu bana en ağır gelen ve en çetin olanıdır. Cebrail benden ayrılıp gittiğinde söylediklerinin hepsini ezberlemiş olurum. Bazen de Melek, insan suretinde gelir, benimle konuşur, ben de onun dediklerini ezberlemiş olurum.”

Bundan sonraki günlerinde o artık samimi bir Müslüman olarak, eski günlerindeki hatalarını affettirebilmek için cepheden cepheye koşuyor ve İslâmiyet için gayret gösteriyordu. Bunlar için vatandan ayrı kalmak gerekiyorsa, onu yapıyor, ailesinden ve malından, mülkünden ayrılmak gerekiyorsa, buna da, evet, diyordu.

Artık sevilen bir insandı. Mücahede için Mekke’yi terk edip bir nefer olarak Şam cihetine gideceği duyulunca, Mekkelilerin yüreğine bir hüzün çökmüştü… Gidiyordu gitmesine ama, Mekkeliler buna râzı değillerdi… Neredeyse herkes vedalaşmak için yollara dökülmüş, onu uğurlamaya gelmişti. Yıllarca Ebu Cehil’in işkencelerine şahit olan Batha mevkiinin üst tarafına geldiğinde durmuştu. Onun durduğunu gören arkasındaki insan seli de durmuştu. Ağlıyorlardı! Onların ağlayışlarını görünce o da kendini tutamadı ve ağlamaya başladı. Hüzünle kendisini süzen bakışlara bir şey demek gerekiyordu. Döndü ve şunları söyledi:

“Ey insanlar! Bugün ben, ne nefsimi düşündüğüm için, ne de sizin  beldenizden daha hayırlı bir beldeyi murâd ettiğimden dolayı Mekke’yi terk edip gidiyorum. Bilakis mesele çok daha ciddi! Bizden önce bu yolda ne babayiğitler yollara dökülüp bayrağı göğüsledi. Halbuki onlar ne bizden daha yaşlı ve tecrübeli idiler ne de bizden daha saygın kişilerdi! Bizler ise, olduğumuz yerde kalakaldık. Vallahi Mekke dağları altın olsa ve bizler onları Allah yolunda sarfetmiş olsak da onların bir günlerine yetişemeyiz. Allah’a yemin olsun ki onlar bizi dünyada geçip gittiler, bırakın da şimdi biz, onlarla Âhiret yurdunda birlikte olacak adımlar atalım! İşte benim bugün gidişimin sebebi de bundan başkası değil… Mesele çok daha büyük: Bugün biz, Allah yolunda mücaheye gidiyoruz.”
Hz. Hâris, amcası Velid İbn-i Muğîre’nin kızı ve Halid İbn-i Velid’in kızkardeşi ile evli idi… Hz. Hâris’in Ümmü Hakîm adındaki kızı Ebu Cehil’in oğlu İkrime ile evli idi. Ümmü Hakîm, Mekke Fethi’nin ikinci günü Müslüman oldu, sonra da kocası İkrime için, Efendimizden (S.A.S.) eman olarak peşinden Yemen’e kaçan İkrime’yi bulup ikna ederek huzur-ı Peygamberiye (S.A.S.) getirdi ve  Müslüman olmasına vesile oldu. Müslüman olduktan sonra Hz. İkrime, Efendimizden (S.A.S.) kendisi için istiğfar talebinde bulundu.  Efendimize (S.A.S.) o güne kadar müşriklik döneminde yaptıklarının iki mislini İslam adına yerine getireceğinin sözünü verdi ve gerçekten bu sözüne sâdık bir Müslüman  olarak geçirdi. Kur’an-ı Kerim’i ellleriyle sımsıkı tutar yanağına yaslayarak “Rabbimin  kelâmı!” diye hıçkıra hıçkıra ağlardı… Nihayetinde Yermük Savaşında, oğlu ve iki amcasıyla birlikte şehid oldu… İşte bunlar, Ebu Cehil’in kardeşleri, oğlu ve torunu idiler… Onun için hiç kimse bizim ebedî düşmanımız olmamalıdır. Efendimizin (S.A.S.) “Bu ümmetin Firavunu Ebu Cehildir.” buyurduğunu biliyoruz. Gerçekten  öyle yaşamış öyle de ölmüştür ama, işte en yakınları da düşmanlığı bırakıp en doğru yolda hayatlarını feda etmişlerdir.

[Safvet Senih] 13.12.2018 [Samanyolu Haber]

En cömert ülkeleri anketinde 146 ülke içinde Türkiye 132’inci sırada

Araştırma şirketi Gallup’un Dünyanın En Cömert Ülkeleri araştırmasında, Türkiye 146 ülke arasında 132’inci oldu. Şirketin her yıl yaptığı ankette insanların, tanımadıkları ihtiyaç sahiplerine maddi yardımda bulunma, zaman ayırma ve yardım etme eğilimleri değerlendiriliyor.

2017’de gerçekleştirilen Gallup’un anketinde sorulan üç soru şöyle;

Son bir kaç ay içinde,

‘Bir hayır kuruluşuna para bağışladınız mı?’, ‘Bir kuruluşta gönüllü çalışma yaptınız mı?’ ve ‘İhtiyacı olan bir yabancıya ya da tanımadığınız birine yardım ettiniz mi?’

BBC’nin haberine göre, şirket bu sorularla bireylerin topluma olan bağlılıklarını ölçmeyi amaçladıklarını söylerken, sorulara alınan yanıtlar üzerinden bir sivil topluma katılım endeksi oluşturuldu.

Bu endekste sırasıyla Endonezya, Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD ilk üç sırayı alırken, Türkiye 132’inci oldu. Son üç sıradaysa, Çin, Yunanistan ve Yemen bulunuyor.

GELİR DÜZEYİ VE SİVİL TOPLUMA KATILIM İLİŞKİSİ
Şirketten yapılan açıklamada, insanların bu sorulara verdikleri yanıtlarla, kişi başına düşen milli gelir, uzun süreli işsizlik ve sağlık harcamaları gibi dış ekonomik faktörler arasında güçlü bir bağ olduğu da vurgulandı.

Ancak kişi başına düşen gelir ve sivil topluma katılım endeksi arasındaki bağ güçlü olsa da, en çok sivil topluma katılan ülkeler her zaman en müreffeh ülkeler olmuyor.

Alt orta gelir seviyesindeki Endonezya endekse birinci sırayı alırken, Myanmar ve Kenya gibi ülkelerde listeye üst sıralardan girdi.

Araştırma, 2017’de 146 ülkedeki 153 bin kişiyle yapılan görüşmelerle oluşturuldu.

Elde edilen sonuçlara göre dünya genelinde her 10 kişiden dördünden fazlası (yüzde 43) ihtiyacı olan bir yabancıya ya da tanımadıkları birine yardımcı olduklarını söyledi. Yüzde 27’lik daha düşük bir oran para bağışı yaptıklarını belirtirken, katılımcıların yüzde 18’i gönüllü çalıştıklarını vurguladı.

[TR724] 13.12.2018

Cezaevinde müvekkillerine yapılan işkenceye şahit oldu: “Bunları yapanlar, kameranın ve avukatın olmadığı yerlerde neler yapmaz”

Kırıkkale Cezaevi’nde müvekkilleriyle görüşmeye giden Avukat Ayşegül Çağatay, işkence seslerine şahit olduğunu söyledi. Müvekkillerine yapılan işkenceyi duyduğunu söyleyen Çağatay, “Avukatın olduğu bir ortamda tutsaklara bunları yapanlar, kameranın ve avukatın olmadığı yerlerde neler yapmazlar ki” diye tepki gösterdi. Suç duyurusu ve şikâyetlerin sonuçsuz kaldığını belirten Çağatay, cezasızlık politikasının baskı ve işkenceyi artırdığını söyledi.

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, Kırıkkale F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan müvekkilleri Orhan Namlı, Deniz Biter ve Mehmet Özdemir ile 19 Kasım tarihinde görüşmeye giden avukat Ayşegül Çağatay, cezaevinde yaşanan hak ihlallerini anlattı. Rahatsızlık geçiren tutukluların hastaneye götürülmeyi talep ettikten aylar sonra hastaneye götürüldüğünü dile getiren Çağatay, bu durumun hızlı müdahale edilmesi gereken hastalıklar yönünden hayati tehlike yarattığını belirtti.

KELEPÇELİ MUAYENE DAYATMASI

Hastane sevkleri yapıldığında ise tutuklulara hücre tipi ring araçlarının dayatıldığını ve hastanelerde kelepçeli muayene dayatıldığını kaydeden Çağatay, “Tutsaklar insana yaraşır bir şekilde, bağımsız muayene olma taleplerini doktora ilettiklerinde genellikle olumsuz yanıt almaktadırlar. Doktor kelepçeyi açtırmak istediğinde eşlik eden jandarma tutanak tutacağını söyleyerek buna engel olmaktadır. Bu açıkça insan haklarına ve İstanbul Protokolü’ne aykırı bir durumdur” dedi. Çağatay, müvekkillerinin okumayı talep ettikleri bazı yayınların yasal olmasına rağmen verilmediğini söyledi.

KOLLARI TERS BÜKÜLÜP HÜCREYE ATILDILAR

Tutukluların bu uygulamaları protesto etmek amacıyla 13 Kasım’dan bu yana koğuşlardan her çıkışlarında “tedavi hakkı ve yayın hakkı” talebiyle oturma eylemi başlattığını aktaran Çağatay, şöyle devam etti: “İlk olarak 13 Kasım’da noter görüşü dönüşünde Nazım Şafak Korkmaz oturma eylemi yapmış. Müvekkilimin kolları ters bükülerek, ağzı ve burnu kapatılıp nefessiz bırakılarak hücresine götürülmüştür. Onun bu şekilde sürüklenerek getirilmesine tepki gösteren hücre arkadaşı Murat Yüksel’i ve Nazım Şafak Korkmaz gardiyanlar tarafından elleri arkadan ters kelepçeli ve ayakları da kelepçeli biçimde süngerli odaya götürülüp, yaklaşık 3 saat orada kelepçeli tutulmuşlardır.”

DOKTOR GÖRMEZDEN GELDİ, RAPOR VERMEDİ

13 Kasım tarihinde yine Cankat Özen ve Mehmet Tunçay isimli tutukluların da oturma eylemi yaptıkları sırada gardiyanlar tarafından darp edildiğini anlatan Çağatay, “Bu saldırıdan kaynaklı vücutlarında oluşan darp izlerini rapor altına aldırmak istemişler olayın hemen üzerine revire çıkarılmaları gerekirken 15 Kasım’da revire çıkarılmışlardır. Revirde görev yapan doktor vücutlarındaki izleri görmezden gelerek hiçbirini kayda geçmemiş ve müvekkilleri adli rapor almak üzere hastaneye sevk etmemiştir. Bu revir dönüşünde de yine müvekkiller durumu protesto etmek için oturma eylemi yapmışlar ve burada da saldırıya uğramışlardır” diye konuştu.

‘ŞİŞLİK VE MORLUĞU GÖRDÜM’

14 Kasım tarihinde darp edilen müvekkili Mehmet Özdemir’in ayak başparmağının şişmiş olduğunu ve morardığını belirten Çağatay, “Müvekkilin ayağında bir kırık ya da çatlak oluşmuş olma ihtimali bulunmaktadır. Buna rağmen öğleden sonra çıkarıldığı SEGBİS duruşmasından dönüşte de yine saldırıya uğramıştır. Müvekkil doktora götürülmeyi darp raporu almayı talep etmiştir ancak tüm taleplerine rağmen 15 Kasım’da revire çıkarılmış ve hastaneye sevk yazısı yazılmıştır. Müvekkil avukat görüşüne ayakkabı giyemediği için terlikleri ile gelmiştir, tarafımca şişlik ve morluk gözlemlenmiştir” ifadelerini kullandı.

‘İşkenceye tanıklık ettim’

Çağatay, şöyle devam etti: “Bana cezaevi uygulamalarını protesto etmek için görüş sonrasında oturma eylemi yapacaklarını ve haklarına dair taleplerini bağıracaklarını, işkence olduğu takdirde ise işkenceye dair slogan atacaklarını söylediler. İlk iki müvekkilimden sadece taleplerini dile getiren sesler duydum. Sonraki müvekkilim ile görüşmem sona erdikten sonra ‘Tedavi hakkımız engellenemez, kitap yayın hakkımız engellenemez’ sloganı atan müvekkilimin sesi haykırış halini almış ve attığı sloganlar değişmiştir. Müvekkilim ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’ şeklinde slogan atmaya başlamıştır. Bunun üzerine hemen avukat görüş odasından çıkarak kurumdaki nöbetçi amir ile görüşmeyi talep etmem üzerine ikinci müdürü ile görüştüm. Ancak bir işlem yapılmadı. Sonrasında görüştüğüm müvekkilim Mehmet Özdemir ve Deniz Biter’in de aynı şekilde işkence edilme seslerine şahitlik ettim.”

Çağatay, “Avukatın olduğu bir ortamda tutsaklara bunları yapanlar kameranın ve avukatın olmadığı yerlerde neler yapmazlar ki” diye sordu. Suç duyurusu ve şikâyetlerin sonuçsuz kaldığını belirten Çağatay, cezasızlık politikasının baskı ve işkenceyi artırdığını söyledi.

DUYARLILIK ÇAĞRISI

Çağatay, şunları ekledi: “Faşizmin yükseldiği dönemlerde dışarıdaki baskının iki katı cezaevlerinde uygulanır ve buradan topluma mesaj verilir. Ancak tutsaklar hukuki başvuruları ve direnme kültürüyle bu politikalara karşı durmaktadırlar. Bizler onların seslerini görünür kılmaya ve duyurmaya çalışmalıyız.”

[TR724] 13.12.2018

Bir lokmanın yolculuğu

Yemeğe oturduğumuzda veya herhangi bir meyveyi yemeye başladığımızda, pek çoğumuz farkında olmadan, çok hızlı bir şekilde, sanki yangından mal kaçırır gibi önümüzdeki nimeti bitiriyoruz. Acaba bu sırada nimetin asıl Sahibini hatırlamamız için gerekli olan tefekkürü yapabiliyor muyuz? İsterseniz bir baklava dilimini veya bir elmayı yerken her zamankinden farklı bir anlayışla, tefekkür etmeye fırsat tanıyarak, yavaş yavaş yemeye başlayalım…

Ağzımıza aldığımız baklavanın unu, içindeki tereyağı ve cevizi veya bir elmanın rengi, kokusu, etli kısmını teşkil eden vitamin ve minerallerin lezzet verecek şekilde hassas terkipler halinde hazırlanıp sunulması ile birlikte bunları algılayacak koklama, tat alma duyularının uygunluğu nasıl da tam uyum içinde yaratılmıştır… Şayet gıdaların iştah açıcı görüntüleri ve lezzetleri olmasaydı veya dilimize ve burnumuza bu özellikler verilmeseydi, muhteşem bir tablonun yarısının eksik kalması gibi olmaz mıydı?

Aslında meseleyi ilk başlangıcından almak, kâinat, insan ve Allah arasındaki münasebetin bütünlüğünü anlama açısından daha faydalı olacaktır. Yokluk âlemlerinden, daha doğru bir ifadeyle, Rabbimizin sonsuz ilmine dayanarak esir maddesinden, atom altı parçacıklardan geçerek yaratılan bir karbon atomunun kimliğine bürünerek bu akıl yürütmeyi atomun kelâm-ı nefsi ile kendi kendine konuşmasıyla da sürdürebiliriz.

Karbon Atomu Konuşursa

Rabbim beni elementler içinde çok hususi bir konumda yaratmış. Çekirdeğimin etrafında hareket eden elektronlarımın en dış yörüngesinin sekiz elektron olması gerekirken, sadece dört elektron yerleştirmesi sayesinde dört ayrı atomla bağ yapabilmem mümkün kılınmış ve böylece bütün organik bileşiklerin kaynağı olma hususiyetine sahip olmuşum. Oksijen, hidrojen, azot, kükürt veya başka karbon atomlarıyla sonsuz sayıda terkipler meydana getirme, suyla ve havayla birlikte hayatın maddî temelini teşkil etmiştir. Aklınıza gelen bütün canlıların teşkilinde, benimle beraber saydığım diğer elementler istihdam edilir. Canlıların temel yapıtaşı olan hücrelerin duvarlarından temeline ve bütün organellerine kadar her şey, protein, karbonhidrat, yağ ve vitamin gibi organik bileşiklerin kullanılmasıyla yaratılmaktadır. Tabiî ki toprak, hava ve su dışındaki, hayatın temelindeki dördüncü unsur olan Güneş’i unutmamalıyız. Çünkü Güneş olmasaydı; toprak, su ve havadaki atomlar olarak, çok büyük organik moleküller inşa edebilecek enerjiyi bulamadığımız için küçük moleküller hâlinde kalır ve hayata vesile olamazdık. Güneş’in ışınlarını teşkil eden foton denilen enerji paketçikleri benim diğer moleküllerle yaptığım kimyevî bağlarda enerji olarak tutulur. Yeşil bitkilerin yapraklarındaki klorofil molekülü vesilesiyle yaratılan bu fotosentez hadisesiyle, topraktan gelen su ve mineraller ile havadaki karbondioksit bir araya getirilerek, akılları durduracak mükemmel bir reaksiyon zinciriyle önce glikoz şeklindeki nispeten basit şekerler sentezlenir. Daha sonra her bitki kendine verilen özel metabolizmasıyla bu glikozu daha büyük moleküller olarak yağa, proteine ve diğer organik bileşiklere çevirirler. Meselâ zeytin, fındık ve fıstık bitkileri glikozu yağa dönüştürebilirken, nohut, fasulye ve mercimek proteine, buğday, pirinç ve patates ise nişastaya dönüştürür, başka bir ifadeyle, Kerim Rabbimizin hikmetli ihsanlarında birer memur gibi hizmet ederler.

MAKALENİN DEVAMI ÇAĞLAYAN DERGİSİ‘NDE

[TR724] 13.12.2018

İadesi istenen Türk gazeteci için tam sayfa dayanışma ilanı [Necdet Çelik]

Ankara’nın ‘terörizm’ suçlamasıyla iadesini istediği Türk gazeteci Kamil Demirkaya’yla dayanışma için, Romanya’nın en çok tirajlı gazetesinde tam sayfa ilan yayımlandı.

Zaman Bulgaristan’ın eski genel müdürü ve Zaman Romania çalışanı Kamil Demirkaya’nın iade talebine ilişkin Romanya kamuoyunun tepkileri sürüyor. Geçen hafta Demirkaya’nın iadesinin reddi için imza kampanyası düzenleyen Declic adlı sivil toplum kuruluşu, desteğini bugün ülkenin en çok satan gazetesine verdiği tam sayfa ilanla sürdürdü.

KANIMIZ PAHASINA KAZANDIĞIMIZ DEĞERLER

Libertatea (Hürriyet) adlı gazetede yayımlanan ilanda, ‘1989 devriminde kanımız pahasına kazandığımız insan hakları ve düşünce hürriyeti hakkımızın çiğnenmesine izin vermeyeceğiz.’ ifadeleri dikkat çekti. İmza konulan uluslararası anlaşmalara atıf yapılan ilanda Romanya makamlarına, ’muhalifleri ömür boyu hapse varan cezalara mahkum eden bir siyasi yönetime, vatandaşlarını iade etmemesi’ çağrısı yapıldı.

İLAN PARASI BAĞIŞLA TOPLANDI

Bugün yayınlanan ilanın bedeli, bağışçılardan karşılandı. Gönüllülerin yaptığı bağışlarla ilan için gereken 3700 ley (792 euro) saatler içinde toplandı. Bağış toplamaya devam eden Declic yönetimi, artan paranın sosyal medyada yeni projelerin tanıtımında kullanılacağını duyurdu.

7100 İMZA TOPLANMIŞTI

Gazeteci Kamil Demirkaya’nın iade talebiyle ifade verdiği gün Declic’in başlattığı imza kampanyasına, 7100 kişi destek vermişti.

Demirkaya’nın iade talebine sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra, Rumen gazetecilerden ve bazı AB parlamenterlerinden sert tepkiler gelmişti.

Bükreş Temyiz Mahkemesi, Demirkaya’nın iadesine dair kararını yarınki duruşmada verecek.

Gazeteci Demirkaya için yayımlanan ilanın tam metni şöyle:

Türk Gazeteci Kamil Demirkaya ile Dayanışma

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sırf gazetecilik görevini yapmasından kaynaklanan basit bir nedenle, Kamil Demirkaya’nın iadesini istedi.

Romanya taahhüt ettiği uluslararası yükümlülükleri yerine getirmeli, siyasi yönetimin muhalifleri ömür boyu hapse varan cezalarla mahkum ettiği ülkeye, vatandaşlarını iade etmemelidir.

Türkiye, hali hazırda gazetecilerin tutuklandığı, hatta işkence gördüğü bir ülkedir.

1989 devriminde kanımız pahasına kazandığımız insan hakları ve düşünce hürriyeti hakkımızın çiğnenmesine izin vermeyeceğiz.

Yaklaşık 7 bin kişi artık Türk gazeteciyle dayanışmasını göstermiştir. Sen de imzala!

[Necdet Çelik] 13.12.2018 [TR724]

Ayakkabılarınız ve yüzüğünüz dar geliyorsa dikkat!

Kilo aldığınızı düşünüyorsunuz, yüzüğünüz parmağınızı sıkıyor, ayakkabınız artık küçük geliyor, ellerinizde, ayak bileklerinizde ve bacaklarınızda şişlikler meydana geliyor… Bu yaşadığınız sorunlar her zaman kilo artışının değil vücudunuzda biriken ödemin habercisi olabilir. İç hastalıkları Uzmanı Dr. Görkem Sucu, ’’Altında yatan başka hastalıklar olabileceği için, ödem titizlikle takip ve tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır.’’ diyor.

Çok uzun süre oturmak veya aynı pozisyonda uzun süre kalmak, çok fazla tuz tüketmek ve hamileliğin ödeme yol açabileceğine işaret eden Dr. Sucu, bazı ağrı kesicilerin, steroid ilaçların, hipertansiyon ve diyabet ilaçlarının da bu rahatsızlığa sebep olabileceğini söylüyor. Dr Görkem Suscs’ya göre, östrojen kullanımı da ödeme sebebiyet verebilir. Ciddi ve uzun süreli protein eksikliği de kanda protein eksikliğine bağlı ödeme yol açabilir.

Kalp veya böbrek yetmezliği olanlar dikkat!

Kalp yetmezliği olan hastalarda kalbin alt bölmelerinden biri veya her ikisi de kanı etkili bir şekilde pompalama yeteneklerini kaybeder. Bunun sonucunda bacaklarda, ayak bileklerinde, karında ve bazen akciğerde sıvı birikmesi olabilir. Böbrek yetmezliğinde veya böbrekten protein kaybında, bacaklarda, göz çevrelerinde veya vücudun diğer bölümlerinde ödem oluşabilir.

Tuz tüketimini azaltın

Ödemin temel sebebi fizik muayene ve tıbbi öykü ile anlaşılmaktadır. Kan tahlilleri ve radyolojik tetkiklerle bu tanılar desteklenebilir. Tedavide önemli olan ödeme sebep olan hastalığın tedavisidir. Altta yatan hastalığa göre tedavi yöntemi değişmektedir. Tuz kısıtlaması genel prensiptir. Günlük ihtiyaçtan fazla tuz alımı vücutta sodyum denilen mineral ile beraber su tutulumuna sebep olacağından, aşırı tuz alımından kaçınılmalıdır. İlaç yan etkisi olarak ortaya çıkan ödemlerde ilaç değişikliği veya doz ayarlaması genellikle yeterlidir. Bazı durumlarda ödemli bölgenin kalpten yüksekte tutulması, masaj ve egzersiz gibi yöntemler ödemin azalmasına yardımcı olabilir. Ödemli bölgelerde enfeksiyon gelişimine yatkınlık olabilir, oluşan yaralar geç iyileşebilir. Bu sebeple ödemli bölgeler mümkün olduğunca temiz tutulmalıdır. Venöz yetmezlikte varis çorapları, ilaç tedavisi ve ameliyat gerekebileceği gibi; böbrek, karaciğer (siroz) ve kalp yetmezliği gibi kaynaklı ödemlerde genellikle ilaç tedavisi tercih edilir.

Ödem deyip geçmeyin, şikayetlerinizi önemseyin

Ani başlayan nefes darlığı, solunum güçlüğü, göğüs ağrısı gibi durumlar, hızlı tedavi gerektiren akciğer ödemi belirtisi olabilir. Bu durumlarda acil bir uzmana başvurmak gerekmektedir. Bacakta tek taraflı şişlik ve kalıcı ağrı, bacak damarlarında oluşan kan pıhtısından kaynaklanabilir. Bu pıhtı damarlar yoluyla akciğere gelerek akciğer damar tıkanıklığına (akciğer embolisi) sebep olabilir. Bu durum ani solunum güçlüğü ve yan/sırt ağrısı ile kendini belli eden acil bir durumdur. Bunun dışında ödem sıklıkla bir sağlık sorununun belirtisi olması sebebiyle her zaman önemsenmeli ve takip edilmelidir.

[TR724] 13.12.2018

Avrupa’da neyin hayaleti dolaşıyor? [Yavuz Altun]

Fransa’daki “sarı yelekliler” hareketinin Avrupa’da birkaç ülkeye daha sıçraması, sorunların sadece Fransızlara özgü olmadığını gösteriyor.

Peki, nedir bu sorunlar?

Fransız iktisat tarihçisi Thomas Piketty’ye göre, Fransa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra tedavüle sokulan vergi sistemi, gelir dağılımının eşitlikçi bir şekilde yürütülmesini sağlıyordu. Ancak 1990’lardan itibaren, küreselleşmeyle birlikte gelir adaletsizliği de arttı.

Hatta Piketty’nin bir hayli ses getiren kitabı, 21. Yüzyılda Kapital (2014), dünyanın gündemine yeniden bu gelir eşitsizliği meselesini sokmayı başarmıştı. (Bu arada Piketty dâhil 50’ye yakın ekonomist ve politikacı zenginlere daha fazla vergi getirmeyi hedefleyen bir ekonomi programı önerdiler.)

Ama ondan da önce, 2011’de, ABD’deki meşhur finans bölgesi Wall Street’in yakınındaki Zuccotti Park’ta toplanan Occupy Wall Street hareketi, “Yüzde 1” kavramını günlük hayatın bir parçası hâline getirmişti. Her ne kadar “siyaseten” etkisiz gibi görülse de (tıpkı bizdeki Gezi ayaklanması gibi) dile getirilenler gerçekti ve kafayı kuma sokmakla kaybolmayacaklardı.

Oxfam’ın Haziran’da yayınladığı bir rapor ise, dünya üzerindeki 42 kişinin servetinin, 3.7 milyar insanın toplam servetine eşdeğer olduğunu ortaya koydu. 2017’deki hesaplamalara göre küresel servetin yüzde 82’si, yüzde 1’lik bir dilimde toplanmış durumda. Yani yıllar geçtikçe durum düzelmiyor.

Bütün bunlara 2008’deki global ekonomik krizde su yüzüne çıkan bir gerçek de eklendi: Devletler, halktan topladıkları vergilerle öncelikle bankaları ve finans kurumlarını kurtarmak zorunda kaldı. Onların oynadığı finansal oyunların faturası, doğrudan halka mal edildi.

Avrupa özelinde ise durum biraz daha farklı. Küresel rekabet hız kazanırken, hem sosyal devlet uygulamaları hem de Avrupa Birliği’nin getirdiği regülasyonlar, Avrupalı işadamlarını git gide daha fazla rahatsız etmekte.

Birçok Avrupa devleti, onları memnun edebilmek için bir takım değişikliklere gitmeyi tercih etti. Fransa’nın Macron’dan önceki devlet başkanı François Hollande, Sosyalist Parti’dendi ve ilk yıllarında zenginlerin vergilerini arttırma yoluna giderek, geniş halk kesimlerinde bir miktar memnuniyet kazanmıştı. Fakat görev süresinin sonlarında popülaritesinin Fransa tarihinin “en kötü” devlet başkanlarından Nicolas Sarkozy’den bile geriye düşmesinin sebebi, ülkedeki “iş güvenliği” yasalarıyla oynamak istemesiydi. Bugün Macron’un popülaritesi de bir hayli düşük.

Çin’in agresif şekilde dünya piyasalarına saldırması, hem ABD’de hem de Avrupa’da iş dünyasının haklı haksız taleplerde bulunmasına yol açtı. Maliyetleri düşürmek, daha rekabetçi olabilmek ve verimliliği arttırmak (işçileri daha fazla çalıştırmak aslında) için Avrupa’nın “sosyalist” damarının çatlaması gerekliydi.

Bütün bu küresel rekabet meselesi, İngiltere’nin AB’den ayrılmasını ve ABD’de Donald Trump’ın seçilmesini etkiledi desek abartmış olmayız.

Her ne kadar mesele “sessiz yığınların” ses çıkarması gibi lanse edilse de, aslında Batı’da “patronların” rahatsızlığı daha ön planda.

Patronlar devletleri bir takım düzenlemelere zorladıkça, huzursuzluk tabanda kuvvet kazanmaya başladı. Evet, mesela Trump şimdi Amerikan şirketlerini ABD’de üretim yapmaya çağırıyor ve böylece Amerikalılara iş vaadini gerçekleştireceğini umuyor fakat şirketlerin yeniden ülkelerine dönmesi için verilen teşvikler, yine Amerikan halkının cebinden çıkıyor.

Buradaki açmaz, daha da öfkelenen kitleleri ve onların öfkesi üzerinden siyaset yapmayı sürdüren popülistleri netice veriyor.

Meselenin bir diğer yönü göçmenler. Ekonomik problemler arttıkça, “dışarıdan gelen” ve pastadaki payın küçülmesine sebep olduğu düşünülen göçmenler, hedef hâline geliyor.

Macron da “sarı yeleklilere” hitap ettiği konuşmasında, göçmen meselesini daha ciddi ele alacaklarını söylemek durumunda kaldı. Ekonomisi bir hayli güçlü Almanya’nın da bu konudaki hâli ortada. Avrupa’nın üçüncü büyük ekonomisi İtalya, neredeyse tamamen göçmen karşıtı çizgiye kaydı.

Belçika’da sağ parti N-VA, açık açık “Ya bir göç ülkesi olacağız, ya da sosyal devlet ikisi birden olmamız imkânsız,” demeye başladı.

Politikacıların yoksulluğun faturasını zenginlere değil de, diğer yoksullara (göçmenlere) kesmesi, klasik pişkinlik. Ancak kitleler buna inanmaya hazır olunca, kaçınılmaz olarak bir şeyler yapmak zorunda hissediliyor.

Bu yönüyle Fransa’daki “sarı yelekliler” hareketi (ki Avrupa’da sarı yelek bir hayli yaygın bir esvap olduğundan, yaygınlaşması da kolay bir hareketti) hem sağdan hem de soldan katılımcı çekmeyi başardı. Macron’un uygulamaya koymak istediği “patronlardan yana” uygulamalara karşı zaten Hollande’ın son döneminden bu yana sokakta olan sol-sosyalist hareketler ayaklandı. Buna, göçmen karşıtı alt-orta sınıf eklemlendi.

Emmanuel Macron da geri adım atmak zorunda kaldı ve iki şey vaat etti: Maaşlara zam, göçmenler konusunda daha fazla ihtimam.

Bunlar çözüm olur mu?

Önümüzdeki Cumartesi “sarı yelekliler” yine sokakta olacaklarını duyurdular ama zaten sayıları azalma trendine girdi. Bazıları bunu gösterilerin Christmas’a denk gelmesine bağladı. Tatil zamanı yani. Ama göstericilerin nereye kadar gidebilecekleri de zaten tartışma konusuydu.

Bu arada Belçika’da koalisyon hükümeti, Birleşmiş Milletler’in aracılığında göçmenlerin yararına olacak bir paktı imzalama konusunda ayrı düştükleri için dağıldı. Flaman milliyetçisi N-VA (ki göç bakanlığını elinde tutuyordu) çekilme kararı aldı.

Amerika, uzun yıllar toplumsal eşitsizliği “Amerikan rüyası” pazarlama tekniği ile satmayı başardı. Barack Obama’nın sosyal devlet adımı Obamacare, ciddi bir muhalefetle karşılaştı. ABD’de iktidardan talep “daha fazla iş” oluyor genelde.

Avrupa’da ise sosyal devlet, toplumsal eşitliğin belkemiği olarak görülüyor ve buradan taviz verilmek istenmiyor. Popülist partiler, göçmenleri bahane edip sosyal devlet uygulamalarını ufak ufak geriye döndürürken, küresel rekabette geriye düşmek istemeyen liberal partiler de aslında bir bakıma sosyal devletin kapsamını daraltmak peşinde.

Avrupa’da sol partilerin (tepki oylarının adresi olan Yeşil Parti’leri saymazsak) bu yaşanan dönüşümlere hitap edemeyişinin temelinde de biraz bu yatıyor.

“Sarı yelekliler” nereye kadar gider bilinmez. Fakat asıl merak edilen şu: Avrupa ülkeleri, hem sosyal eşitliğe dayanan toplumsal yapısını korumayı, hem göçmen meselesinden doğan gerginliği doğru yere kanalize edebilmeyi, hem de patronların küresel rekabet konusundaki taleplerini karşılamayı aynı anda başaran bir politika üretebilecek mi?

Bu soru, önümüzdeki on yılın sorusudur muhtemelen. Cevabını umarım zor yollarla öğrenmeyiz.

[Yavuz Altun] 13.12.2018 [TR724]

”Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin…” Ey Erdoğan yargısı; Quo Vadis? (2) [Ramazan Faruk Güzel]

Şu yazıyı kaleme aldığımız sırada -AİHM kararına rağmen- rehinelik durumu devam etmekte olan HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın Silivri’deki duruşması devam ediyordu.

Demirtaş’ı yargılamak için toplanmıştı heyet ama şimdi Demirtaş onları yargılıyor, bütün tarihin ve dünyanın gözü önünde! Bir önceki yazımda ‘Erdoğan Yargısı’nın -adeta bir Amok Koşucusu gibi gittikçe artan- ölümüne koşusunun bir özetini çıkarmıştık. Zira son gündemi bir hayli yoğun ve çılgınca idi… Bu çılgın gidişatını uluslararası arenaya da taşımıştı artık.

Bu gidişatını özetlerken, bu sui generis (nevi şahsına münhasır) yargıya, Hz. İsa ile Aziz Peter arasında geçen bir hadiseden yola çıkarak “Quo vadis?” (Nereye gidiyorsun?) diye sormuştum. O rivayette havari Peter, İmparator Neron’un zulmünden ve çarmıhtan kurtulmak için Roma’dan kaçarken yolda Hz. İsa’ya rastlar ve ona ‘Nereye gittiğini’ sorduğunda, onun ‘Roma’ya tekrar çarmıha gerilmeye’ gittiğini öğrenir, bunun üzerine görevini tekrar hatırlayan Peter kendisini toparlar, asli işine geri döner ve nesiller boyu Aziz (Saint) olarak anılmasını sağlayacak faaliyetlere girişir.

Bu yazılarımız da eski bir mesai arkadaşları olarak, ‘Yargı’ya tekrar asli görevlerini hatırlatma, yoksa başına gelebilecekleri bildirme adına bir çağrı. Bunu yapmakla mesleklerinin azizleri olarak anılabileceklerini, yoksa zelil olarak tarihe geçebileceklerini ikaz etme de denebilir.

EĞER HAK İÇİNSE… YA DEĞİLSE?!

Muktedirlerin güdümüne giren ve bir plan dahilinde yapılan çalışmalarla hedef aldıkları beş bin kadar meslektaşlarını kurmaca bir darbe ile meslekten atan, özgürlüklerinden eden ve hatta canlarından eden bir yargıdan bahsediyoruz.

Kendi içlerinden çıkan, öz evlatları, kardeşleri sayılan bu ayrıştırılmış insanları kupkuru bir insanlık çöllüne bıraktılar, ademe mahkum ettiler. Hz. İbrahim (a.s.) Hâcer ile İsmâil’i Mekke’nin bulunduğu yere bırakıp  giderken Hacer, “Ey İbrahim! Bizi bu ıssız ve kimsesiz vadide bırakıp da nereye gidiyorsun?” (Fe eyne tezhebun?) diye seslenmişti. Ses alamayınca bu sefer:

“ Bizi burada bırakmanı sana Allah emrettiyse amenna. Öyleyse Allah bize yeter.” diye eklemişti Hz. Hacer… Bu kadar yargı mensubunu yokluk çölüne atan bu yargı, bunu ‘Allah için, Hak /Hukuk için’ yaptı ise eyvallah. Yok eğer bunu hasedinden, kıskançlığından, bir ‘Tek Adam’ın gözüne girmek için yaptı ise, onun rızası için yaptı ise… Ne diyelim! Haset ve kıskançlık duyguları ile kuyulara attıkları Yusuf’u yıllar sonra karşılarında gören ‘Kardeş Katili’ kardeşlerinin: “Kâlû tallâhi lekad âserekellâhu aleynâ ve in kunnâ le hâtıîn.” “…Ve biz, elbette günahkârlardan olduk.” diyeceklerdir elbet!..

Kuyularda çıkış yolları arayan bizlere kalan ise: “Artık bana düşen, güzelce sabretmek” (Yusuf/18) demek! Atıldıkları zindan ise “davet ettikleri şeyden daha sevimli.” (Yusuf/33)

SİZDEN ÖNCE O MAKAMDAKİLER

Hatırlar mısınız Ergenekon savcıları vardı, hakimleri vardı bir zamanlar, güçlü/ kudretli; neredeler şimdi, ne oldu? İstedikleri paşayı alıyorlardı, istedikleri gibi dosyaya yön verebiliyorlardı. Dönemin başbakanı onların kefili idi, hatta “Ben bu dosyanın savcısıyım” diyerek onlara mesai arkadaşlığı yapıyordu. Aslında o dosyaların hem en-başsavcısı, hem başyargıcı idi. “Bazen bir kitap bombadan daha tehlikelidir” diyerek Ahmet Şık gibi gazetecilerin kitapları hakkında ictihadlar oluşturuyordu.

O başbakan (Erdoğan) öyle ki kendi zırhlı arabasını dahi o savcıların en meşhuruna, Zekeriya Öz’e tahsis ediyordu, onun için: “Heykeli dikilmesi” gerekir diyorlardı. Şimdi aynı kişiler, o savcılara ağza alınmayacak küfürler ediyorlar.

“O davalar haklı mıydı, haksız mıydı?”, o tartışmalara girmek istemiyorum. Bu konuda yazılmış bir makalem, bir de yapılmış röportajım var, bazı şeyleri tekrar etmeme adına, oradaki ifadelere havale ediyorum. Ki daha söylenecek çok şey vardır ama mevzumuz o değil. Zaten o davalar hakkında konuşması gerekenler de, o davalara bakmış olan hakim ve savcılar. Ergenekon ve Balyoz davalarına bakmış olan hakim, savcıların büyük kısmı hapiste ve hatta hücredelerde sanırım. Zekeriya Öz gibi etkili isimler ise kayıp, nerede oldukları bilinmiyor. Almanya’da oldukları yazılıp çiziliyor. Nerede oldukları bilinmez ama iktidarın da zaten onların ülkede olmasını istemedikleri kesin. Çünkü onlar konuşsa, kendilerine verilmiş talimatları açıklasalar vs, iktidarı bir hayli zor duruma sokacaklardır.

Ama onlar ısrarla konuşmuyorlar. Hala hayattalar mı bilmiyorum. Ülke şu an mafya mantığı ile yönetildiğine göre, bu yönetim onları sağ istemez artık, onların konuşmasını önlemek için de herşeyi yapar. Ve şu an da o savcıları bahane ederek ülkede yüzbinlerce insana zulmediyorlar. “O savcılar Cemaatçi idi!” diyorlar. Ortada böyle bir önkabül var. İtham edilenlerin hiç birisi bunu kabul etmedi. HSK da bu konuda olayı zımmen reddedecek kararlar aldı şu son dönemlerde. Fakat “O savcıların Cemaatçi olduğu” önkabulü ile, Cemaat mensubu olmakla, hatta FETÖ denilmekle yüz binlerce insana zulmediliyor. Ortada tam bir “Karakuşi Adalet” var. O savcılar yaşıyorsa çıkıp bu yaşananlara, ithamlara bir şeyler demeli. Onlara sorulamayanları, hukuk ve adalet adına bir şeyler demek isteyen herkese soruyorlar, hesap sorurcasına: “Ama Ergenekon’da da…”

Benim gibi kendi halindeki bir ceza hakimine bile kaç kere soruldu. Lakin ben, kendi davalarımdan sorumluyum. Sorulursa da onlardan hesap veririm. Hatam olduysa da hatalarımı savunmam, arkasında durmam. (Kimsenin avukatı, vekili de değilim. Ki, vekaletsiz iş görmek de suçtur zaten..) Varsa hatam çıkar özür dilerim, bir izahım varsa da çıkar açıklarım. Bagajımda da kimsenin yükü yok. Kim hata yaptıysa, yanlış yaptıysa yanlıştır arkadaş! Yanlışı kim, ne saiklerle yapmış olurlarsa olsunlar, yapılanın adı yanlıştır.

Dedim ya, mevzumuz başka. Mevzumuz şu, bir zamanlar siyasilerin, hükümetlerin el üstünde tuttukları yargı mensupları, işleri bitince bir anda köşeye atılabilirler. Hatta döner dosyanın bütün hatalarını, veballerini de onların üstüne yükleyip bir kenara çekilirler. Türkiye’deki kirli siyasetin “raconu” bu!

HAKİMİN KENDİNE HAKİMLİĞİ..?!

Önünüze dosya geldiğinde bakmayacak mısınız yani? Yargı mensubusun, hakim ya da savcı; önüne hangi dosya gelirse gelsin bakacaksın, eğer bakmana mani (akrabalık, yakınlık vs gibi) özel bir durum yok ise… Ama içeriği ne olursa olsun adil bir yargı mensubu işini yapar, kanun ve hukuk çerçevesinde. Hele hakimler, kararları ile konuşurlar. İşini yaparsın, kimseye zulmetmezsin, kararını verir geçersin. Nerede siyasilere, dışarıdan birilerinin telkinlerine kulak vermeye başlarsan, konjonktürel hesaplara girersen, işte orada işin biter! İçilecek bir bardak berrak suya bir damla necaset damladığında bütün suyu mundar etmesi gibidir bu.

Bu, sadece siyasi telkinler için değil, sosyal, ailevi, medyatik telkinler de olabilir… Sana yanaşıp kulağına fısıldayabilirler; “Şöyle kararlar versen iyi olur, hem Türklük için, hem vatan için, hem bilmem ne için”… Farazi konuşmuyorum. Yaşadıklarımdan yola çıkarak yazıyorum bunları. “Böyle karar verirsen bakanlık, hükümet memnun kalır bak, bunun karşılığını da görürsün.” Ya da sağdan yaklaşıp, daha çeltirici telkinlerle… Kimin üzerinden bu hesaplar: Bir insanın yaşamı ve özgürlüğü üzerinden.

Senin tek kıstasın Hak/ Adalet olduktan sonra, başkalarının telkini sana vızıltıdan ibarettir. “inançlı birisiyim” de diyorsan, bil ki “bir saat adaletle hükmetmek bir yıllık ibadetten evladır”. Kuran, gerçek inananı şöyle tanımlar: “… Ve Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.)”

Sen istikametini doğru al, sonra korkma kınayanın kınamasından.

BİZLER DE O KÜRSÜLERDEYDİK

İhraç olmadan önce Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görevli bir hakim idim.  Bu mahkemeyi bilenler bilir; zamanında KCK’sından, Tahşiyesine, oradan Hizbullah’ına, akla gelecek hemen her terör davasına bakmış meşhur bir mahkeme. Doğu deyince Diyarbakır’ın önemi öne çıkarken, mahkemeleri arasında da 6. ACM daha bir bahse konu olmuş…

O yargılama esnasında sanıklardan çokça duyulmuş bir cümle var: “Gün gelecek sizler yargılanacaksınız, bizim durduğumuz yerde sizler duracaksınız.” Bu cümleye, Ergenekon yargılamalarında da çokça rastlanmış. Bu bir temenni miydi?

Bence bir öngörü. (Sosyal medyaya düşen konuşmalara göre ETÖ’den yargılananlara bunun sözü verilmiş, oradan biliyorlardır, o ayrı.) Bence eski yargılamadakiler şunu çok iyi biliyorlardı:

Bu ülke, bu topraklar bir medcezirer deryası. Siyasi gel-gitlere göre mağrurlar ve mağdurlar, yargılayanlar ve yargılananlar yer değiştirir dururlar. Dönemin şehvetine kapılanlar ve haddi aşanlar olabilir; bunlar ileride müstahakını bulur. Ama arada düzgünce işini yapmaya çalışanlar da yanar gider; “kurunun yanında yaşta yanar” hesabı…

Bizim mahkemeye dönelim, kendi gerçekliğime… O KCK vb davalara bakan yargı mensupları şimdi nerelerdeler, ne haldeler? Muhtemelen çoğu hapiste. O mahkemelerin devamına yetişmiş birisi olarak ben de ülkesinden çok uzaklarda… Devlet ve iktidar şimdi olmuş olacak herşeyden bizleri sorumlu tutuyor. Diyarbakır’da görev yapmış olan neredeyse bütün hakim savcılar darbeden bile sorumlu tutuluyor, yargılanıyor. Ben de onlardan birisiyim; darbeden en az 10 ay önce yurtdışına çıkmış olmama rağmen.

Ama bu siyasilere bir günah keçisi lazım. Her yaptıkları manevradan sonra makas değiştirirken, “aldatıldık” deyip birilerini kurban ediyorlar. “Günah keçisi”ni bilirsiniz değil mi:

“Günah keçisi”, suçsuz olduğu halde başkalarının suçu üzerine yüklenilen kişi ya da topluluklara denir. Kaynağı, Eski Ahit’deki Kefaret Günü ayinlerine kadar uzanır. O dönemler Yahudiler günahlarını, kurayla seçtikleri bir erkek keçiye yükler ve bu garibanı Kudüs dışında bir uçurumdan aşağıya atarlarmış. Bu ritüeli de Azazel adlı kötü ruhu yatıştırmak ve kavimlerini “günahlarından arındırmak” için yaparlarmış. Antik Yunanistan’da ise bu işi daha da abartmışlar;  veba ve benzeri afetleri “def etmek için(?)” -günah keçisi olarak- insanları kullanmışlar!

Günümüz Türkiyesi için ne kadar tanıdık değil mi?!

“Derin Devlet”i, “Askeri Vesayet”i, “Doğu’nun bölünmesini önleme, terörle mücadele” gibi iddialı ülküler(?) doğrultusunda bir çok kamu görevlisi (hakim, savcı, asker, polis vs) seferber oldu dönem dönem. 80 öncesinde “Gızıl Gomanistler”e karşı ülkeyi savunma ülküsüyle hayatlarını ve özgürlüklerini feda eden ülkücüler çok iyi bilir bu devlet tezgahını! “Kadim” denilen devlet, dönem dönem insanları birilerine karşı kullanır, sonra atar, yoluna devam eder. Önceliği insan olsa öyle bir devletin, bir insanın bile burnunun kanamaması için önce kendisini düzeltir. Ama karşımızda şizofren, paranoyak bir devlet zihiyeti var ve tedavi kabul etmiyor.

HERKESE DÜŞEN: MUHASEBE!

Herkesi muhasebeye çağırırken, ben de kendimle ilgili kısma hazırım…

Avukatlıktan hakimliğe geçmiş birisi idim. Avukatlığım dönemimde de aktif bir çalışma hayatım vardı. Sık sık yurtdışına çıkıyordum, eğitim faaliyetlerine katılıyordum ve yurtdışı gezilerimde eski JİTEMCİ Abdülkadir Aygan gibi isimlerle, Kemal Burkay gibi Kürt aydınları ile görüşme, konuşma imkanım oldu. Canlı şahitleri ile devletin ne kadar bir canavara dönüşebileceğini gördüm. Aygan’ın, Diyarbakır’da “Devletin bekası için öldürülen insanlara” dair anlattıkları halen kulaklarımda çınlar. Ya da Öcalan’ın avukatlığını da yapmış olan Hüseyin Yıldırım’ın Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkencelere dair anlattıkları!

Bu bilinçle hakimliğe geçtiğimde hep temkinle hareket etmeye çalıştım. “Devlet refleksi” adı altında insana nasıl yaklaşılabileceğini bilerek hep teyakkuz ile hareket etmeye çalıştım. Ta ki odamı basıp ihraç ettikleri güne kadar… Kırılma, gönül koyma; olmadı desem yalan olur, insanız sonuçta. Linç kampanyası ile adım adım geldikleri, kendimi güvende hissetmediğim noktada ülkemi terk ederken o kadar kendimi özgür ve içhuzuru içinde hissetmiştim ki!.. Bonservisini eline almış bir futbolcu gibi istediği yere gidebilecektim artık. Çünkü her nereye gitsem, ne yapsam: “Ülke ve millet için daha faydalı ne yaparım?” saiki ile geri dönme güdüsü içindeydim önceden… Şimdi ise gemileri yakılmış olarak, sadece karşı kıyı vardı benim için.

Hatalarım, yanlışlarım olmuştur. Ama kastım olmadı! Yanlışlarımla yüzleşmeye hazırım. Yanlış yaptıklarıma özür dilemeye, izahat isteyenlere açıklama yapmaya hazırım. Ya diğer hakim, savcılar? Çoğu hapiste, konuşabilecek durumda değil. Kimini hükümle birlikte saldılar, Yargıtay’dan gelecek neticeyi bekliyorlar, başlarının üstündeki “Demokles kılıcı” ile. Yurtdışına çıkabilen bir avuç insan ise kendisini halen güvende hissetmiyor. Çünkü “Erdoğan’ın Kolları” her yere uzanabiliyor. Ve herkesin Türkiye’de bir yakını, bir akrabası, bir ailesi var. En ufak bir kımıldanmanızda geride kalanlarınıza zulmediyorlar! (Aynı çaresizliği İran rejiminden kaçıp gelenlerde de gördüm; dinledim, kahroldum.)

Bana da soruyorlar: “Sen niye konuşuyorsun, tuzun kuru herhalde.” Biz ağaç koğuğundan çıkmadık, bizim de kalanlarımız var ve onlara da sıkıntı veriyorlar sürekli olarak. Ama birilerinin konuşması gerekmez mi?! Tecrübe olarak, kapasite olarak en sıradan insanlardan birisiyim, belki bana söz düşmez, o kadar ihraç olanlar arasında. Ama herşeye rağmen, ben payıma düşeni yapıyorum.

DEMİRTAŞ YARGILIYOR!

Malumunuz, AİHM kararına rağmen HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş halen rehine. Şu satıları yazdığım sırada da Silivri’de duruşması devam ediyor. Ne olduğunu, ne olabileceğini 21 Kasım tarihli bir yazımızda kaleme almaya çalışmıştık, tekrarına girmiyorum.

Demirtaş’ı yargılamak için toplanmıştı heyet ama şimdi Demirtaş onları yargılıyor, bütün tarihin ve dünyanın gözü önünde! Ve onlara en ağır hükmü veriyor, onları yokluğa mahkum edereki onlardan adalet istemeyerek! (“Yaşım 90’a da gelse, ağzımda diş kalmasa gelirim, yine de sizden tahliye istemem. Çünkü ben siyasi tutukluyum.”)

Kürtlerin içinden çıkmış olan gözü pek alim Said Nursi’in duruşunu hatırlatıyor:

“Ey hakimler! Ben hukukumu kanun dairesinde istiyorum. Kanun namına kanunsuzluk edenleri, cinayetle itham ediyorum.” “Hâkim kendisi müddei olsa, elbette “kimden kime şekva edeyim, ben dahi şaştım.” “Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dâvâ etmek ve onlara müracaat etmek bir haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâp etmek istemem vesselâm.” Hukuksuz yargılamaları böyle reddeden Nursi, meydanlara çıkıp, “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye haykırmış da… İşte, Sn Demirtaş’ın yargılamaları, o eski “Tek Partili” ve İttihat ve Terakkili “İstibdat dönemleri”ni hatırlattı.

Demirtaş’ın duruşma salonundaki şu sözleri tarihidir ve muhatabı bütün yargı mensuplarıdır:

“Tutanağa şu şerhi geçip çekilin. “Bu koşullarda, yargı baskı altındayken, kamuoyunda oluşturulan algılar ve siyasetçilerin yaptığı açıklamalar bizim bu dosyada bağımsız ve tarafsız yargılama yapmamızı imkansız hale getirmiştir”.

Ve Demirtaş, bir hakikati çarpıyor yüzlerine bütün siyasi davalara bakanlara:

“Hukuku uygulayacak bir mahkeme gelecektir. Bugün gelmez, yarın gelir. Çünkü AKP hep iktidarda kalmayacak. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, Erdoğan’a mı kalacak? Krala yaslanan düşer”

Hakka dayanan ise, düşse de, elinden herşeyi alınsa da başı dik gezer.

Adliyenin üçte birisi boşaltılırken, 5 bine yakın yargı mensubu kardeşleri hiçlik kuyusuna atılırken sessiz kalanlar… Şimdi muhalif siyasilere, vatandaşlara –adalet mekanizması kullanılarak- zulmedilirken lal kesilenler, hatta ortak olanlar:

Gün gelecek, sizler de o kürsülerden indirileceksiniz, öyle ya da böyle. Güce referans ettiğiniz Tek Adamlar da gidecek. Mesele şu: Hangi hislerle gideceksiniz? Öyle elinizi kolunuzu sallayarak gidebilecek misiniz? Hesabınızı verebilecek misiniz?

Hz. Ömer’den rivayet bir hadis vardır:

”Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.”

Hesabınızı ona göre yaptıysanız, buyrun o zaman! Bir hadiste “Utanmadıktan sonra”, başka bir yerde de “Allah’tan korkmadıktan sonra” “dilediğini yap” buyruluyordu.  Zaten bunlar yoksa da, bütün bu dediklerimi yok sayın zaten!

[Ramazan Faruk Güzel] 13.12.2018 [TR724]

Bize müstehaktır! [Naci Karadağ]

Türkiye’de kime sorsak olan biten hakkında net olarak bir şey bilmediğini her akşam TV ekranlarına kurulan geyik masalarından anlamak mümkün. İktidar yalakası, muhalefeti, solcusu, ülkücüsü tek düşman karşısında birleşmiş gibi. Tüm kötülüklerin tek kaynağı var şimdiki Türkiye gündeminde: FETÖ.

Bu ortak şeytan konsensüsüyle başlıyor tartışmalar. Sonra fikirler o kadar çatallaşıp, zıtlaşıyor ki bir şey anlamak mümkün değil. Bizzat anlatanların da bir şey bildiğini ve anladığını zannetmiyorum.

Oysa başkaları için durum böyle değil.

Mesela yaşı başı yerinde, saçı ağarmış, aklî melekesi yerinde olan bir İtalyan’ı yoldan çevirip sorduğunuzda size çok net bir tablo çiziyor. “Ha sizin ‘Reis’ ha bizim ‘Duçe’, fark yok” diyor örneğin.  Üniversitelerde Mussolini’yi koruyacağına yemin etmeden işe başlatılmayan akademisyenlerden, gazete editörlerinin bizzat Duçe tarafından atanmasına kadar yaşanan benzerliklerin altını çiziyor. Zamanla faşist parti sertifikası olmayana yaşam hakkı tanınmamasını anlatıyor İtalyanlar. Şirketlerin, derneklerin nasıl devletleştirildiğini, agresif milliyetçiliğin nasıl adım adım yüceltildiğini naklediyor aklı başında her İtalyan. ‘Faşizmin sözlük tanımına bakın’ deyip gösteriyorlar ayrıca: “Faşizm: Demokratik bir düzen yerine otoriter ve milliyetçi bir düzen kurmayı amaçlayan rejim.”

Bir Rus’a sorduğunuzda çok farklı tepki almıyorsunuz… “Stalin’in ne anlama geldiğini biliyor musun?”diye sorarak başlıyor mesela tarih bilen bir Rus. Gürcistan’da küçük bir kasabada fakir bir ailenin çocuğu olarak doğan Losif Vissarionovich Djugashvili’nin nasıl Rusça’da “Demir Adam” anlamına gelen “Stalin” ismini aldığını anlatıyor özetle. Annesinin dindar oluşundan ve oğluna din eğitimi aldırmasından bahsettikten sonra bir toplumu nasıl uçuruma sürüklediğini anlatıp, Türkiye’de bugün yaşananlarla paralellikler kuruyor.

Bu kadar mı?

Değil elbette…

Örneğin İngiliz tarihçi Alan Bullock, Stalin ile Hitler’in hayatını beraber incelediği kitabı “Hitler and Stalin: Parallel Lives” (Evet evet, kitabın ismi bu!..) ideolojinin iki farklı ucunda görünen bu iki diktatörün hemen hemen aynı kaynaklardan beslendiklerini ve aynı hedefe benzer motivasyonlarla halklarını perişanlığa sürüklediklerini anlatır. Hitler’in savaşı kaybetmeye yakın bir anda yaşadığı en büyük pişmanlığı ise, “Ben de Stalin gibi tüm yakın arkadaşlarımı idam etmeliydim” cümlesiyle nakleder.

Dolayısıyla Avrupa coğrafyasında herhangi birine sorun, size hemen şu cevabı verecektir: “Türkiye’de oynanan filmi çok iyi biliyoruz, çünkü biz daha önce yaşayarak izledik!”

Hele de Almanlar…

Bu nedenle, havuz medyası tetikçileri ve iktidarın angaje entelektüelleri yabancı basının tepkilerini komplo teorilerine yahut lobi çalışmalarına bağlıyorlar ama gerçek öyle değil, bunu görememeleri de doğal, çünkü tüm diktaya giden serüvenin idrak kilitlenmesi yaşayan güruhu benzer şaşkınlığı yaşamış. Kimsenin ekstradan bir halkla ilişkiler çalışması yapmasına gerek yok. Çünkü hemen her Alman bu filmi canı yanarak izlemiş, hala etkisini yaşayanlar var hatta.

Bir Afgan’a sorarsanız şayet, Taliban Rejiminin doğuş süreciyle, Türkiye’nin son beş yıllık toplumsal yarılma süreci arasında benzerlik kuracaktır size. Afgan Devleti’nin 94’te nasıl ırk, toplumsal farklılık ve mezhep üzerinden bölünüp, kendi içine kapanan bir toplum oluşturulduğunu; katı ve bağnaz rejime koşar adım gittiklerini anlatırken şaşırtıcı benzerlikleri göreceksinizdir emin olun.

İsterseniz Afrika’ya geçip oraya soralım. Hatta bizzat günümüz iktidarının stratejist ve teorisyenlerinin kaleme aldıkları raporlara bakalım: “Afrika ülkelerinin ve bölgesel örgütlerin geliştirdiği güvenlik odaklı politikalar kıtaya sürdürülebilir bir barış, güvenlik ve istikrar getiremedi. Bölgesel güvenlik merkezli ve sürekli düşman üretmeye yönelik politikalar Afrika ülkelerinde siyaset, ekonomi ve sosyal istikrar üzerinde olumsuz etkilere yol açtı ve yeni radikal hareketlerin ve terör gruplarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Örneğin; Nijerya’da Boko Haram ve Somali’de Eş-Şebab terör örgütleri 2000’li yılların başından itibaren Afrika’daki en tehlikeli ve radikal terör grupları olarak ortaya çıktı.”

İktidar böyle de muhalefet denilen kesimin farklı mı olduğunu sanıyorsunuz.

Öyle çamlar deviriyorlar, o kadar duyarsızlaşmış durumdalar ki, meseleyi sadece “Aptallar işte” tepkisiyle geçiştirmek mümkün değil.

İktidar değişse Erdoğan’a rahmet okutacak kadar zalimleşme potansiyeli var başta MHP, CHP hatta HDP’de…

Çünkü prensipler, demokrasi, özgürlük ve haklar üzerinden değil, “FETÖ ile mücadele öyle olmaz ama” cümlesiyle başlıyorlar.

Bakın CHP’nin Meclis’teki politika ürettiğini zanneden vekillerine. Şaklabanlığa varan soytarılığı muhaliflik adı altındoa millet yedirmeye çalışıyorlar.

Bir densiz vekil “Maklube denen FETÖ’nün kutsal yemeği” gibi aklı sıra mizah bile yapmaya kalkışıyor.

Medya deseniz durum daha vahim.

Bakınız dünyanın en sayfın 8 yayın organı ortak olarak ülkedeki çete-mafya devletini çok ciddi ve tarihi bir haber yaptı. Başkentin göbeğinde kaçırılan insanlar, işkence ve yok ediş…

Bu kapkaranlık tabloyu bugüne kadar ucundan bile ele almayan ve utanmadan kendine “muhalif” diyebilen basın, hadi kendisi haber yapamıyor ama bu yapılmış hazır habere bile tek satır vermedi…

Bakınız veremedi demiyorum vermedi diyorum. Çünkü Havuz’dan farkı yok Cumhuriyet’in Birgün’ün, Evrensel’in filan…

Kendine demokrat süsü veren bir kaç çakma muhalif haber sitesi de dahildir buna.

Hasılı kelam bu ülkede olan bitenler sadece bir kaç islamcı zalimin millet sulmetmesi değil; medyasıyla, siyasetiyle ve hatta halkıyla zalimleşen, insanlıktan çıkan, otoriterleşip, kendisinden başkasına hayat hakkı tanımayan bir tablonun neticesidir ve ülke olarak hak edilen bir noktadır.

Hatırlayacaksınız…

İktidar yetkilisi “Başımıza ne geldiyse yanlış Suriye politikası yüzünden geldi” itirafı bir dil sürçmesi değildi, bir sürecin neticesinin bilinç dışı itirafıdıydı. Çünkü bir düşmana odaklanıp bütün enerjinizi nefret merkezli olarak buraya yönlendirirseniz, bir süre sonra düşmanınıza dönüşmeniz kaçınılmaz oluyor. Bu sebeple Suriye’nin Türkiyeleşmesini beklerken Türkiye Suriyeleşmeye başladı.

Esad’ın demokrat olması talebiyle çıkılan yolda, bizim yöneticilerimiz ‘Esadlaşma’ güzergâhına girdiler.

Halk Suriye halkına dönüştü…

Medya havuzuyla, diğerleriyle Suriye medyası oldu..

Siyasetçiler zaten hiç bir zaman değil democrat, normal sıradan bir Afrika ülkesi politikacısı düzeyinde bile olamadılar.

Tarih ve günümüz bize, ülke olarak aldığımız yolun adım adım bir felakete doğru olduğunu söylüyor…

Biz ise, iktidar ve gizli ortaklarının birbirine gösterdikleri şeytanı taşlamakla meşgulüz.

Ve biz, bizzat mazlumlar da müstehakız, çünkü geçmişten ders çıkardığımız gibi, bugün de ders almaktan uzak saçma sapan şeylerle kalmayan enerjimizi harcamakla meşgulüz…

Hasılı kelam:

Müstehaktır başımıza her ne geliyorsa ve gelecekse!

[Naci Karadağ] 13.12.2018 [TR724]

Sosyolojik kanser [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye Kıbrıs’a inanılmaz büyüklükte bir askeri üs kurma kararı alıyor. Aynı zamanda siyasi otorite Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) Fırat’ın doğusunda harekâta başlatma kararı aldığını duyuruyor. TSK’da cadı avı devam ediyor ve her gün onlarca asker klasik gerekçeyle içeri alınıyor. Barış Akademisyenleri’nden en son Nuray Mert 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bir taraftan da Fransız polisinin Sarı Yelekliler eylemlerinde kullandığı orantısız güç üzerinden Türkiye’de rejim güzellemesine girişildi. Selahattin Demirtaş hala rehin. Onunla beraber onlarca HDP’li Kürt milletvekili hapiste. Belediye başkanlarını unutmayalım! Halkın oyuyla göreve gelmiş yüzlerce Kürt büyükşehir ve belde belediye başkanları ve diğer yerel siyasetçiler hukuken zayıf bile diyemeyeceğim komediden gerekçelerle hapse atıldı. Farklı dünya görüşlerinden yüzlerce gazeteci, mesleklerini icra ettiklerinden dolayı takibata uğratıldı ve içeri tıkıldı.

Aralarında Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mümtaz’er Türköne, Mehmet Baransu gibi çok tanınmış olanları var. Elbette bir gazetecinin veya yazarın ününden bağımsız olarak, salt uğradıkları kaksızlık ölçüsünce savunulmalı hakları, kabul! Ama rejimin pervasızlığını göstermesi bakımından, dünyadaki birçok uluslararası PEN kuruluşunun ve insan hakları örgütlerinin yakın takibindeki bu önemli isimlerin halen hapishanede keyfen tutuluyor olmaları, düşündürücü değil mi? Hapishaneler mevcut haliyle tam bir işkence merkezi. Hepsinin kapasite aşım sorunu mevcut. Bu, içeride tutulan siyasi tutukluların (düşünce suçlularının) yatacak yerlerinden kullandıkları günlük su miktarına dek her konuda ağır koşullar altında varlık savaşımı verme zorunluluklarına işaret ediyor! Başka bir ifadeyle, süründürüyorlar insanları – yıldırmak için. Sadece onları değil, ailelerini de yıldırdıklarını sanıyorlar! HDP örgütlerine polis baskınları haberleri sıradanlaştı. Hayko Bağdat’a “kılıç artığı” diyor profesörün biri. Rus genelkurmayı, IŞİD petrolünün hala daha Türkiye rotası üzerinden pazarlandığını resmen söylüyor. AB Türkiye delegasyonu lokanta ziyareti yapıp fotoğraflarını Twitter hesabından paylaşıyor. Afiyet olsun da, ben Türkiye’ye üzülmüyorum artık, AB’ye üzülüyorum, o derece garabet bir durum yani yaşanan! Sözcü yazarlarına “FETÖ” takibatı yapılıyor – Sözcü hala “FETÖ’cü” olmadığını izah etmek için on takla atmakla meşgul. Emin Çölaşan’a bile uzanıyorlar – bunun anlamı “güç bizde, ayağınızı denk alın!” dışında ne olabilir? Bu arada birçok demokratik ülkeden deneyimli gazeteciler Türkiye’deki işkence meselesine değindiler geçen gün – önemlidir! Yavuz Baydar Ziverbey Köşkü’nde yapılan işkencelerin bugünkü işkencelerin yanında devede kulak kaldığını düşünüyor, kendisine tümüyle katılıyorum. İlhan Selçuk’un Ziverbey Köşkü adlı bir kitabı vardı, 20’li yaşlarda okumuş, etkisinde kalıp ağlamıştım. Bu bir dramdır. 1970’lerden beri santimetre ilerleme olmadığını, ilkellik ve barbarlığın nesilden nesle devredildiğini gösteriyor!

Türkiye gündemi bu kadar yoğunken, bu olayları nasıl toparlayacağız? Tüm bunların ortak noktası nedir demeyecek miyiz? Çünkü olayları birbirinden kopuk inceliyoruz ister istemez. Teşhisim şudur benim: Bu yaşananların tümü, bir toplumsal çözülmeye işaret ediyor. Yaşanan, adeta insanlıktan çıkış, insan olma özekliklerinin erimesi ve yok olmasıdır! Moleküler seviyede, hücresel düzeyde bir sorun var. Baştaki faşo bir gitsin, düzelir her şey nasılsa, türü beklentilere katılmıyorum. Doğrusu çok naif bir beklenti bu! Dahası, bugün Türkiye’de yaşananların medeniyetsel seviyede muhasebesinin yapılmasının zamanının artık gelip neredeyse geçtiğini söylemeliyim! Tablo bu!

Açayım mı biraz izninizle? Bakınız; medeniyet derken, içinde din, kültür, örf, adet, geçerli normlar ve “olması gereken” ve “olmaması gereken” davranışlar gibi birçok parça var. Medeniyetler buhran yaşayabilir. Bugün bizim coğrafyamızda büyük bir buhran var. Kişisel düzeyden başlayıp, makro siyasi seviyelere dek, yapısal sorunlar, düzenli tekrarlanan hatalar mevcut. Ortadoğu (İslam kültür havzasındaki) toplumlar, en mikro seviyeden makro düzeylere kadar, yaşadıkları çağın sorunlarına doğru tanı koyamıyor, efektif çözümler üretemiyor, devamlı “sihirli” doğruları geçmişin idealize edilen mitleştirilmiş “uygarlığında” arıyor. Yeni bir şey üretmekten korkulan, çünkü yeni bir şey üretmenin dinen ve töresel olarak reddi üzerine inşa edilmiş olan bir geçmişimiz var. Şiddetin teolojideki yerinden kadının özgürleştirilmesine, diğer medeniyetlerle (dinlerle) ortak yaşamın (teolojik referanslarla savunularak) nasıl inşa edileceğinden çevresel felaketlere yönelik özgün reflekslerin geliştirilmesine, kitle imha silahlarına yaklaşımdan İslam dünyasının içine bulaşmış olan terörizm virüsüne, yaşanan her şiddet sonrası, birinci taziye cümlesinin ardından “ama” ve “fakat” ile başlayan “meşrulaştırıcı” ve şiddetin “gerekçesini ve sebebini” açıklayıcı ezik suç ortaklığı tutumuna kadar, her şeyin sorgulandığı bir medeniyet kritiği lazım

İki sayfalık bir makaleye ne sığar? Ama ben yine de riski göze alıp denemeye girişeyim, izninizle!

Yapı budur. Sosyolojik bir kanser var! Bu kanserli dokudur, rejimin üzerine oturduğu yapı! Ama özne insandır. Mesele iyi anayasa veya yasa değil, o anayasayı veya yasayı uygulayacak olandır. Ya da o anayasa ve yasanın süjeleridir. İnsanların vahşiliği bu kadar kolay kabullenmelerini sorgulamayalım mı? Toplumun adalet mevhumuna ilişkin inanılmaz orandaki etik (ahlaki) boşluğunu görmezden mi gelelim? Şiddete eğilimin neden Türkiye toplumunda (ve bugünkü Müslüman toplumlarda) bu denli yaygın olduğunu es mi geçelim? Temel değerler bakımından, günlük yaşamda uygulanan etik normlardaki çifte standardı, güçlünün gayrı meşru güç kullanımını meşrulaştırıcı mekanizmanın kendi kültürel temellerimizdeki yerini büyüteç altına almayalım mı hiç? İslami kültürde kabul gören takıyye denen lanet olası “stratejinin” sadece siyaseti değil, mikro düzeyden makro seviyelere dek tüm sosyolojimizi zehirlediğini, insanları şahsiyetsizleştirdiğini, ilişkilerde güven erozyonu oluşturduğunu, toplumsal kutuplaşmalara sebebiyet verdiğini, ahlaksal bir karadelik yarattığını yazmayalım mı? İlm-i siyaset denen siyaset konseptinde, “köprüyü geçene kadar ayıya dayı de!” türünden bir riyakârlığın ve mürailiğin neden olduğu bireysel seviyedeki ve toplumsal düzeydeki tahribatı, kafamızı kuma gömerek görmeyelim mi acaba?

Yıllarca İslam medeniyetinin (dininin demiyorum, celallenmeyin hemen!) diğer medeniyetlerden üstün olduğu söylemiyle nesiller yetiştirildi. Oysa medeniyetlerin yaşayan organizmalar olduğu gerçeğine aykırı bir varsayımdı bu. Tıpkı bir bahçe gibi, medeniyetler de bakılmak, ilgilenilmek ister. En önemlisi de, yine tıpkı bir bahçede olduğu gibi, ayrık otlarından ayıklanmak, sulanmak, bezenmek ister. Uygarlıklar gelişebilir. Ama uygarlıklar gerileyebilir de. Uygarlıkları iyi ve yaşanılası yapan kuramsal boyut (nazariye) değildir. Uygulama, teoriden öndedir. Bu nedenle bana “bak ama kitapta yazan bu değil!” argümanlarıyla gelmeyin, külliyen reddediyorum bu tutumu. Dahası, sorunun asıl kaynaklarından birinin bu “defansif” tutum olduğunu düşünüyorum. Örf ve ananeler için de aynı düşünceleri taşıyorum. Ama medeniyetlerin esas kaynağının din olduğu varsayımından hareketle, bugün Türkiye’de yaşanan durumun, İslami kültür coğrafyasında neden bu kadar yaygın olduğunu düşünmeden, sırf Türkiye mikro kozmosuna odaklanarak pek bir sonuç alamayacağımız kanaatindeyim doğrusu.

Hala yaşanılan bir Batılı ülkede teolojik güzellemeler yaparak “gerçek İslam bu değil” tutumuna devam edildiğini hüzünle izliyorum. Uygulanmakta olan neyse, medeniyet de odur. Nokta. Bireysel seviyede yaşanan örnek tutumlar elbette var – bunu kim reddedebilir? Hatta bu sayı zulme uğrayanların yaptıkları pozitif refleksiyonlarla giderek artıyor da. Ancak ana akım uygulama (yani yüzde doksan dokuz!) görecelileştirilerek adalet mevhumundan uzaklaştırılmış, ahlaksızlaştırılmış (ahlaktan arındırılmış), şiddete temayüllü, en azından şiddeti (çeşitli şekillerde ve gerekçelerle) meşrulaştıran, zulmü (yine farklı meşrulaştırıcı temellerde) görmezden gelen, hatta ona ortak olmaktan imtina etmeyen bir tutum içinde. Bakın, bu var ve bu varken “yok” demek, derde çare olmayacak, bunu size garanti edebilirim! Elbette bireysel bazda (yukarıda işaret ettiğim üzere) herkes kendisini bundan tenzih edebilir. Ancak, dürüst olan, toplumsal bazda büyük bir uygarlık sorunuyla karşı karşıya kaldığımızı görür. Ve umarım bunu artık konuşmaya, başkalarıyla paylaşmaya, tartmaya, düşünmeye başlar. Bu yaşanılan, sosyolojik kanserin yayılmasından kaynaklı etkiler. Baştaki gider, bu iş de biter türü basitleştirmeler, kanseri aspirin kullanarak tedavi etmeye çalışmak gibi, irrasyonel  bir tutumdur.

Ne yapılmalı? Ne yapılabilir?

Bunun cevabını size ben veremem. Ben gördüğüm sorunu, teşhis ettiğim hastalığı sizlerle paylaşırım. Katılırsınız veya katılmazsınız, bu her bireyin kendi takdiridir. Umudum, bu meselenin konuşulması, bireysel seviyede muhasebelerin yapılması, patolojinin sebepleri üzerinde fikir alışverişinde bulunulması! Arınma gerekli ve olmalı. Bu arınmanın ilacı eleştirmektir. Eleştirel tutum ister istemez medeniyetin ağırdan da olsa kımıldamasına, tozlarını silkelemesine, aklın, gülümsemenin, umudun, sevginin, toleransın (hoşgörü demiyorum!), dürüstlüğün, dik duruşun, eşitlik ve adaletin yeniden kendisini toparlamasına yol açacaktır. Mürailiği boğacak olan budur. Tüm bunların başarılması için benim size âcizane tek bir tavsiyem olabilir: birey olun ve düşünün.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.12.2018 [TR724]

Geçmiş olsun! [Levent Kenez]

Gidişatın böyle olacağı belliydi.

Artık mahkemelerde savcılar; cemaate karşı olmanın, onun aleyhinde faaliyet göstermenin cemaate destek verilmediği hatta cemaatten olunmayacağı anlamına gelmediğini söylüyor.

Yani kısaca geçmiş olsun.

Türkiye’de iki canlı insan türü yaşamaktadır. ‘Fetöcüler’ ve ‘Fetöcü’ olacaklar.  Artık ‘fetö fetö’ diye böğürmenin ileriye dönük bir garantisi kalmamıştır.

Bugün hiç umulmadık kişiler için hazırlanan iddianamelerdeki o isimleri çıkartın yerine herhangi bir ismi yazın onun da hapse girmesi için yeterlidir.  Benzer şeylerin Erdoğan’ın bir süredir haz etmediği ama dokunmadığı eski arkadaşlarına da sıçrayacağını düşünüyorum.

Peki bunu neden yapıyorlar? Hükümete muhalif olduğu su götürmez ve cemaat ile olan ilgisi anca nefret olabilecek kişilere ‘Fetö’ zırvasından neden dava açıyorlar?

Cemaat’e yapılan hukuksuz ve kanunsuz eylemlerin zulüm boyutuna ulaşmış olmasından dolayı olur da birkaç kişinin vicdanı rahatsız olur diye öncelikle bunun önünü kesmek istiyorlar. Cemaatle mücadelenin bir psikolojik harp şeklinde icra edildiğinin bir ispatıdır bu.

Bir diğeri ilk akla geldiği gibi korku salmak. Emin Çölaşan’a bile ‘Fetö’den dava açıldıysa bize neler yaparlar diye düşünülsün istiyorlar. Bu da herkesin çok daha yüksek sesle ‘fetö fetö’ diye bağırması demek oluyor ki Cumhuriyet, Sözcü ve bilimum çağdaş, modern, aydınlanmacı, halkçı,sosyalist, solcu neşriyatın yaptığı da budur. Ve yine bu Demokles kılıcı sayesinde herkese bir kez daha bir sınır çekiyorlar.

Diğer bir şey de terbiye etmek tabi ki. İnsanı özgürlüğünden mahrum etmek bu rejimin en etkili silahı. Cumhuriyet yazarlarında denenen ve başarılı olan bu yönteme göre hapisten çıkan ya da soruşturma geçiren birisinin çok da etliye sütlüye karışmama eğilimi gösterdiğini gördüler. Delikanlılığa laf gelmesin diye hala hükümet muhalifliğine devam etseler de tonları her zaman ülkede sanki demokrasi-sandık varmış gibi. Zamanlı-zamansız çoğu zaman aptalca cemaati yazdıklarına ve sosyal medya mesajlarına konu ediyorlar, akıllarınca kendilerine sigorta yapıyorlar. Ama savcılar bunun bir işe yarayan bir metot olmadığını defalarca gösterdi halbuki.

Diğer bir husus da aydın olarak toplumda algılananların çapı bellidir. “Masum insanlara terörist dendi, kadınlar yerlerde sürüklendi, zavallı masumlar hapishanelere tıkıldı, bebekler hapse atıldı, işkenceler ayyuka çıktı, yüzden fazla insan öldürüldü, onbinlerce insan işini kaybetti; cemaat bitiriliyor diye sustuk şimdi sıra bize geldi” demeyecek hiç kimse. Kimsenin de böyle bir beklentisi olmasın. Hükümet adamın sülalesini içeri tıksa ‘Fetö’yle en çok ben mücadele ettim demeye devam edecek. Çünkü kendisini hapse atanın kendisini hapisten çıkaracak tek güç olduğunu bildiği için gerçekleri bilse de zavallı davranmak zorunda. Erdoğan daha Gezicilere ne kadar açıktan küfredebilir bilmiyorum, daha ne söylerse Gezicilerin gözleri açılır? Gezi’de öne çıkan bir figürün annesinin yavrusunu kurtarmak için ama ‘Fetö’cü’ savcılar tekerlemesi gerçekten ibreti alemdi.

‘Çözüm sürecini cemaat bitirdi’ yalanını çok sevenlerin eline hükümetin tutuşturduğu kağıdı okuyan Sırrı Süreyya’nın hapse girdiğini görüp hala utanmadıkları gibi.

Hoş ‘Fetöcü’lüğün bu kadar ayağa düşmesinden memnun falan da değilim. Bir dönem TR724’te fena yazılar yazmayan benim de çok sevdiğim Barbaros J. Kartal’ın dediği gibi ‘Sizinle bizi aynı örgüte üye yazan adaletsizliğe tüküreyim‘. Ama bu gidişle ülkenin kendisi kocaman bir örgüt olacak.

Bence artık yurtdışında yaşayıp ecnebilere, fon aldıkları yerlere, PKK’lılara şirin gözükmek için bizim cemaatle ilgimiz yok diye on takla atanların da biraz rahatlaması lazım. 2-3 mağduriyet haberi girip ardından hükümetin ne kadar jargonu varsa kullananların ikiyüzlülüğü çok aşikar.

Bir de şu var tabi ki. Emin Çölaşan ve Necati Doğru ile birlikte tekrar gündeme geldiği için biz de gazetecileri örnek verelim. İçeride iki yüzden fazla gazeteci var. Çoğu da cemaat ile ilişkilerinden dolayı içerideler. Ve onlara terörist deniyor. İçeride rekor sayıda gazeteci varken gözlerini kapamış adamlar şimdi kendi mahallerine dokununca feryat ediyor. Sen gazeteci içerdeki terörist öyle mi? Sana bunu öğreten kim? Erdoğan. Ve sen Erdoğan muhalifisin öyle mi? Erdoğan’ın kelimeleri ile Erdoğan’a muhalif yapan mis gibi muhalefet. Özgür Özel IQ’sunda bir muhalefet dizayn etmek Erdoğan’ın en büyük başarısıdır. İçeride bir süre yatıp terbiye olup çıkan bir Cumhuriyetçi de benzer şeyleri söylemişti utanmadan.

Şimdi havuzdan 1-2 tanesi, genelde kullanışlı aptal olanları bunu sık yapıyor, ‘Fetö’ davaları sulanıyor diye mıy mıy ağlarlar. Bu davalar sulanmadı. Tam tersine su katılmamış hale geliyor. Su katılmamış hukuksuzluk.

Özellikle havuzdakilerin durumu vahim. En fazla mil kim yapacak rekabetinin yaşandığı bu alemde her birinin kaderi kebapçı Murat gibi bir karakterin iki dudağına bakıyor. Beter olun.

[Levent Kenez] 13.12.2018 [TR724]