Emirhan Doğancılı, 15 Temmuz’da 20 günlük erdi. O gece eline silah dahi almadı. Ama 7 kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Annesi Emine Kaya oğlunun tanıklıklarını anlattı.
BOLD ÖZEL – Müebbet hapis cezasına çarptırılan erlerin anneleriyle yaptığımız video-röportajlara devam ediyoruz. Ev hanımı Emine Kaya (40), 15 Temmuz’un 3. yıl dönümünden bir gün sonra küçük oğlu İbrahim’i askere gönderdi. Tıpkı büyük oğlu Emirhan Doğancılı’yı 2016 Haziran’da gönderdiği gibi. Ama çok endişeli. Ya onun da başına bir şey gelirse diye korkuyor. 15 Temmuz’da 20 günlük er olan Emirhan Doğancılı, o gece Kartal Kışlasında çıkarılıp Acıbadem Türk Telekom’un önüne götürülen 33 erden biri.
15 Temmuz gecesinde Telekom’un önünde Acıbadem muhtarı dahil 6 vatandaş şehit oldu. Daha silah tutmasını bilmeyen erlere orada bulundukları için 20 Nisan 2018’de, adam öldürmeye yardım etmekten 6 kez, anayasal düzeni bozmaktan da 1 kez olmak üzere toplam 7 müebbet verildi.
Emirhan Doğancılı’nın annesi Emine Kaya ise, “Oğlumun mahkemesi 2 yıl sürdü. Hepsine gittim. Bütün ifadeleri dinledim. Şehitlerin aileleri mahkemede, ‘erler suçsuzdur’ dedi, tahliyesini talep etti. Oğlum o gece eline silah almadığını söyledi. Balistik incelemeleri temiz. Şehit olan vatandaşların 3’ünün keskin nişancılar tarafından vurulduğu mahkeme kayıtlarına geçti. Tüm bunlara rağmen 20 günlük ere nasıl müebbet veriliyor anlamış değilim” diyor.
CİĞERLERİNDEN İKİ KEZ AMELİYAT OLDU
Biz Bursa’da yaşıyoruz. İki erkek, bir kızım var. Büyük oğlum Emirhan Doğancılı 23, İbrahim 20, kızım Berra 5 yaşında.
Emirhan’ın sağlık durumu zaten kötüydü. Ben askere göndermek istemedim. Ciğerlerinden iki kez ameliyat oldu. Hem sağdan hem soldan. Birinden ameliyat oldu. 10-15 gün sonra diğerinden. Su toplamış. Doktor ikisi birlikte su toplasaydı hayatını kaybedebilirdi demişti. Üşütmüş, biraz da alkolü, sigarası vardı.
Doktoru çok iyi bakılması, yemesine, içmesine dikkat edilmesi lazım dedi. Sigara içmemesi lazım dedi. İstanbul Gülhane Askeri Tıp Akademisine (GATA) gittik, askere gidebilir mi diye. Doktorumuz ‘gidemezsin ama yine de sen bilirsin’ dedi. Gitme dedim ya da biraz geç git dedim oğluma ama “Anne ben gideceğim, arkadaşlarım hepsi askerde, askerlik yapmayana kız vermiyorlar. Yarın öbür gün askerliğini yapamadı, çürük bu diye kendime laf söyletmem” dedi. Beni dinlemedi, gitti.
TANIMADIKLARI BİR KOMUTAN ‘TATBİKAT VAR’ DİYE ALIP GÖTÜRÜYOR
Emirhan acemi birliğini Samsun’da yaptı. 20 gün oradaydı. Usta birliği İstanbul Kartal Kışlası idi. 15 Temmuz olduğunda 20 günlük erdi. Komutanları ‘tatbikat var’ diye onları otobüse bindirmiş. Oğlum anlattığına göre akşam sekiz gibi koğuşta yatıyorlarmış. Hiç tanımadıkları bir komutan gelmiş ve Acıbadem’deki Telekom binasının önüne götürmüşler.
“Anne bizi Telekom’un oraya götürdüler. Halk önce bize alkış tuttu, su verdi. ‘En büyük asker bizim asker’ dedi. Bizi çok güzel çiçeklerle karşıladılar” dedi. “Ama sonra ne olduğunu anlamadık. Yarım saat sonra küfretmeye, ‘asker kışlaya’ diye bağırmaya başladılar. Yukarıdan uçaklar geçiyor, etraftan silah sesleri geliyordu” diye ifade etti bulundukları ortamı.
SİLAHLARIN BALİSTİK İNCELEMESİ TEMİZ ÇIKTI
Oğlum ile beraber o gün Acıbadem Telekom’a götürülen 34 er var. Bir er, hastalık nedeniyle tahliye edildi. 33’ü tutuklandı. İki yıl devam etti mahkemeleri. Biz hemen hemen her mahkemeye gittik.
Mahkeme çok güzel gidiyordu. Bütün görüntüler, erlerin silahlarının balistik sonuçları her şey temiz çıktı. Benim oğlum o gece eline silah dahi almamış. 6-7 kişi daha var eline silah almayan. Bu mahkemede ispatlandı. Son mahkemede savcı “Eline silah almayanlar isimlerini söylesin” dedi. Benim oğlum ile birlikte 6-7 kişi ayağa kalktı söyledi.
3 VATANDAŞI KESKİN NİŞANCILAR ŞEHİT ETTİ
O gece Acıbadem’de 6 vatandaş şehit oldu. Bunlardan 3 kişiyi, başlarındaki komutanları vuruyor. Vurulanlardan biri muhtar. Sonra o komutanlardan biri de ölüyor. Diğer 3 vatandaşı ise keskin nişancıların vurduğu mahkeme kayıtlarına geçti. Şehit olanların aileleri de “Bize erler ateş etmedi, onlar yakınımızdaydı, kurşunlar arkadan geldi” diye ifade verdiler.
ŞEHİT AİLELERİ ERLERİN TAHLİYESİNİ İSTEDİ
Mahkemede şehit yakınlarından iki bayan vardı. Biri genç, biri yaşlı. Zannedersem şehit olanlardan birinin annesi ve eşiydi. Erleri dinledikten sonra tahliyesini istediler, vatan sağolsun dediler. Bunların hepsi kayıtlarda var. 33 erin hiçbiri ne adam öldürdü, ne yaraladı. Sadece birkaç kişi havaya ateş etmiş. Yere ateş eden var. Başlarındaki komutanları, arkadaşlarının başına silah dayamış, ‘Bunlar terörist, ateş edeceksiniz, etmezseniz ben sizin kafanıza sıkacağım’ gibi cümleler kullanmış.
20 GÜNLÜK ERE 7 KEZ MÜEBBET
Biz çok ümitliydik tahliye edileceğinden. Sonunda ne oldu bilmiyorum. 20 Nisan 2018’de çocuklara 7 şer kez müebbet verildi. 6 müebbet adam öldürmeye yardım etmekten, 1 müebbet de anayasal düzeni bozmaktan. Suçsuz, günahsız, 20 günlük ere nasıl müebbet veriliyor, anlamış değilim. Tahliye olan er, karar açıklanırken hakime bir kağıt geldiğini ve hakim kağıda baktıktan sonra yüzünün değiştiğini, asıldığını söyledi.
KÜÇÜK OĞLUMU ASKERE GÖNDERDİM, KORKUYORUM
İbrahim Doğancılı, abisinden 3 yıl sonra askere gitti. Vatani görevini Ankara Etimesgut’ta yapıyor.
Benim çocuğumun cezaevinde psikolojisi bozuldu. “Anne bir suçum olsa gam yemeyeceğim. Haksız yere yatmak zoruma gidiyor” diyor. 16 Temmuz 2019’da ufak oğlumun asker kınasını, eğlencesini yaptım. Onu da askere gönderdim. 21 Temmuz’da Ankara Etimesgut’a teslim oldu. Birkaç gün sonra 9 Ağustos 2019’da yemin töreni var. İnanın korkuyorum, acaba başına bir şey gelir mi diye. Ama o gitmek istedi. ‘Anne ben gideceğim, vatani görevimi yapacağım’ dedi.
Abisinin arkadaşları geldi kınasına. İnanın onların yüzüne bakamıyorum. Neden diye soracaksınız. Kimi evlendi, kimi çocuk sahibi oldu, kimi iş güç sahibi. Benim oğlum cezaevinde. İbrahim’e nasıl kısa yaptıysam Emirhan’ı da öyle askere gönderdim. Daha elinin kınası bitmemişti.
SUÇLUYU SUÇSUZU AYIRSINLAR
Neden oğlum suçsuz yere yatıyor, müebbet aldı. Bunu özellikle Cumhurbaşkanımıza söylüyorum. Biraz vicdanı varsa, onun da evlatları var, o da baba. Benim tek suçum oğlumu askere göndermek, onun da tek suçu asker gitmek. Cumhurbaşkanımızın sesimizi duymasını istiyorum. Yeter artık, üç yıl oldu. Suçluyu suçsuzu ayırsınlar. Ben evladımı cezaevine göndermedim, asker ocağına gönderdim.
Emirhan Doğancılı, kız kardeşi Berra ve annesiyle Silivri Cezaevinde.
40 YAŞINDAYIM, DARBE KELİMESİNİ İLK KEZ DUYDUM
Biz fetöden yargılanıyoruz. Biz fetö nedir bilmeyiz, gariban kendi halinde aileleriz. Oğullarımı yoklukla büyüttüm. Benim oğlum çalışmak için ilkokulu bıraktı. 14 yaşından beri çalışıyordu. Ayakkabı tamircisinde işe girdi.
Asker parasını kendi biriktirdi. Davul zurna bile tutamadık, müzik setimiz vardı, asker eğlencesini öyle yaptık. Küçük oğlan askere gitmeden önce abisini görmek istiyordu. Ama gidemedi. “Anne yol parasını ağabeyime göndereyim, harçlık yapsın” dedi.
O gece ben çok korkmuştum. 40 yaşındayım, ilk defa duydum ‘darbe’ kelimesini. İstanbul’da darbe çıkmış, Ankara’da darbe çıkmış diyorlar. Nedir bu diye soruyorum herkese. Bütün gece oğlumdan telefon bekledim. Telefonu kapalı, ulaşamıyorum. Sabaha karşı saat 04.30 gibi beni aradı. “Otobüsteyiz, bekliyoruz, bir şey yok, merak etme beni” dedi. Bir daha görüşemedik.
Ertesi gün babasını karakoldan aradı. Bir hafta sonra gördüm oğlumu. Ne olduğunu anlayamamıştı, yanında ölenler olduğu için psikolojisi bozulmuştu. Komutanlarının iki kişiyi öldürdüğünü görmüş. Sonra onun da öldüğünü görmüş. Ama öldürenleri görmediğini söyledi. Oğlum aklıma gelince nefes alamıyorum, canım çok yanıyor inanın. Evladımın fotoğraflarına bakamıyorum. Suçsuz yere yatması çok dokunuyor.
[Sevinç Özarslan] 7.8.2019 [TR724]
ADALET YOLCULUKLARI –III [Safvet Senih]
Nil Herper’in cemaat ve bordların dikkat etmeleri gereken hususlar üzerindeki tesbitlerine devam ediyoruz:
51. Verilen hizmetlerde, diğer insanları, o insanların kendi düşünceleri ve çıkarları ötesinde de, başka şeylerinde olabileceği ihtimaline inandıramama; insanları başkalarıyla işbirliğine, yeni yol, çözüm ve fırsatları aramaya yönlendirememe;
52. Elektronik iletişim, mail veya sosyal medyayı kullanan idareciler, bunu sadece haber, mesaj veya bilgi göndermek sanmamalı; halbuki bunlar, bu aynı miktarda feed back-geri dönüşüm almak için de kullanılmalı; ve gelen geri dönüşümlere göre, daha iyisi düşünülüp ayarlanmalı;
53. Bilgilendirme, besleme ve iletişim hiç sekteye uğratılmamalı; bu mânâda, yazılı, görsel ve elektronik medyalar, en kaliteli ve en yetkin bir şekilde kullanılmalı;
54. Medya yolu ve yöntemleri ile, gönüllü ve destekçiler, takdir ve tebcil edilmeli, onların katkı ve kaynakları gözden uzak edilmemelidir; bu bilgilendirmeler ile, katılımcıların şuuru arttırılırken, uzaktan seyredenlere de işin muteber olduğuna dair deliller, örnekler sunulur;
55. İster içeride dayanışmayı sağlayacak bağlar, isterse dışarıda kendilerinden farklı insan ve gruplara ulaştıracak köprüler kurulurken, hakiki değerleri muhafaza etmek, ama aynı zamanda, yenilerin gelebilmesi için de sınırların esnek tutulması; diğer insanların da iştirak edebileceği nitelikle, esnek-geçirgen olması;
56. Hareket ve katılımcıları, kendilerini tekrar ve tekrar keşfetmeli, rehabilite etmeli, şarj etmeli ve geliştirmeli;
57. Karşılıklı sevgi, saygı, ortak değerler, adanmışlık tesis etme; müsbet-yapıcı bir çalışma ve işbirliği oluşturma; devamlılık; değişime açık olma; herkesi saygı ile dinleme ve eşit muamele; tenkide tepkiyle reaksiyon göstermeme; esneklik; kollektif ve takım çalışma havası ve isteği oluşturma; hüşyar, müşfik, ileri görüşlü, ümitvar ve sabırlı olma; ortak yolda yürüme düşünce ve duygusu; herkesin güç ve yeteneklerinden maximum faydalanma; ve gerekirse başkaları ile işbirliği ve koalisyona gidebilme; ve huzurlu bir atmosfer ve sinerji oluşturma;
58. Uzun soluklu olmak, yüksek mutabakat, demokratik ve katılımcı yolllar ile resmi kararlar alabilme ve uygulamaya vabestedir;
59. Sıkıntı veya kriz hallerinden önce oluşturulan karşılıksız dostluklar, muktedirlik, iş yapabilirlik, itimat, şahsi mütekabiliyetler ve yüksek inanç gibi hususlar, sıkıntı hallerinde belirsizliğe ve büyük strese engel olur, ve dayanıklılığa, kalıcılığa, esnekliğe ve çabuk iyileşmeye sevkederler;
60. Hizmetler, basit mânâda 3-5 kişiye hayır yapmaktan, daha çok kişiye, sistemik bir şekilde, hayır ve hizmet yapmaya yönelmeli; cemeatçı sunum, tavır ve hizmetler yerine, meselenin içtimai hümanist olduğu gösterilmeli-sunulmalı ki, cemeata karşı olanlar, her türlü hayırlı ve faydalı ise itiraz edemesinler;
61. Hizmetler ve vizyon, her seferinde, temeli aynı olsa da, daha olgun, ileri (geliştirilmiş), ve entellektüel bir şekilde anlatılıp sunulmalı; ilk baştaki temizlik, saygınlık, asıl ve esas korunsa da, bunlar zaman ve zemine göre yeni açılımlar yapmayı daraltmamalı, önüne geçmemeli;
62. Hizmetler ve idaresi, inanç-merkezli, akıl-mantık besleme ve takviyeli, ve esnek olmalı ki, kapıları herkese açık tutsun, herkesi samimi dinlesin; istişare ve ortak karar verme-alma olsun; ortak değerlere eşit sahip çıkma-yaşama hasıl edilsin; böylece mutabakat oluşsun-oluşturulsun;
63. Bord, ilk hizmetlerin başlangıcında, koydukları sınırlı bakış açıları ve metodları ile kalmamalı, ama daha çok ve değişik kesimlerden yeni insan, grup ve kaynaklara ulaşabilmek için, yeni atılım ve açılımlara girmeli; yeni yeni kaynaklar, besleyici ve destekleyici fikirler üretilebilmeli;
64. Bord, gittikçe daha güçlü, daha kabiliyetli, daha muktedir, daha vizyoner bir bord oluşturmalı; gerektiğinde, bazı bord üyelerini, rotasyona tabi tutarak, yenilemeli-yenilenmeli ve genişlemeli;
65. Hizmetlere ve sahiplerine zarar getirmemek için, bord daim, elini taşın altına koyup, gerektiğinde, risk de almalı;
66. Hizmet ve sistemler, eşit, adil, tutarlı, istikrarlı ve kanuni bir çerçevede işletilmeli; Kurumsal ve sistematik işlerde, şahsi menfaat ve meseleler, işin içine karıştırılmamalı; şahsi çıkar, düşünce ve planların, umumum menfaatini maskelememesi ve engellememesi uğruna doğru, dürüst ve hakperest olunmalı;
67. Hedef ve amaçlar, açık ve net olmalı; en yalın ve doğru bir şekilde ifade edilmeli; maddi ve manevi destek ve katkılar, her türlü şaibe ve yanlış anlaşılmalardan uzak tutularak ve hesap da verilerek, kayıpların önüne geçilmeli; çıkılan o ilk ve asıl amaçlardan, yolun ortasında başka yol, iş ve işlemlere sapma olmamalı;
68. Zaman, tecrübe, itibar, emniyet, güven, istişare, adalet, ortak çalışma, mutabakat, uzun zamana vabeste işler yapma; sabır, idame, ortak ve evrensel, sosyal-kültürel-dini değerler (normlar) devamlı işlenip, samimiyetle yayılmalı, paylaşılmalı; “Kalıcı ve kollektif başarılara odaklanmalı”; Şahsi, ferdi ve kurumsal alanlarda, kollektif dayanışma ve devamlılık sağlanmalı;
69. İşe sahip çıkıp destekleyenler, her zaman beslenmeli, bilgilendirilmeli, takdir ve teşekkür edilmeli, mükafatlandırılmalı; kendilerine daim danışılmalı, fikir ve hisseleri alınmalı; bu insanlar, ileride yapılacak işlerde geri dönüşümleri alınıp itibar edilerek yola çıkılacağına inandırılmalı;
70. Temel ve taban devamlı yoklanmalı; onlardan geri dönüşüm alınmalı; yapıcı tenkitlerine reaksiyon gösterilmemeli; insanların, dinlenildiklerine, kale alındıklarına, geri dönüşüm ve endişelerinin yerine ulaştığına dair bir şüpheleri olmamalı; söylüyoruz söylüyoruz hiç bir şey olmuyor, hiç bir şey değişmiyor, dediğimiz yetkililer, bord veya CEO’ya gitmiyor zannı oluşturulmamalı;
71. Hizmet edilecek insan, toplum, şartlar ve zamanı doğru okuma;
72. Seküler toplumda iş yapabilme anlayış ve yetenekleri oluşturma; yani, bir cemaata ve liderine değil, onların geniş tabanda umumi menfaat için kurduğu içtimai hizmet, sosyo-kültürel proje ve hümanist değerlere dikkat çekilip vurgu yapılması. (O zaman, devlet ve politikalar, sekülerizm olsa da, yapılanlara sahip çıkabiliyormuş…)
73. İnanç ve dine karşı alerjisi olanları da hesaba katip, değer ve hizmetleri, yine ahlaki/etik ve hümanist değerler içinde ele alma: bir dine yada cemaata hizmet ediliyor zannî yerine, bütün insanlığa hizmet ediliyor kanaati oluşturulmalı;
(Devam edeceğiz…)
[Safvet Senih] 7.8.2019 [Samanyolu Haber]
51. Verilen hizmetlerde, diğer insanları, o insanların kendi düşünceleri ve çıkarları ötesinde de, başka şeylerinde olabileceği ihtimaline inandıramama; insanları başkalarıyla işbirliğine, yeni yol, çözüm ve fırsatları aramaya yönlendirememe;
52. Elektronik iletişim, mail veya sosyal medyayı kullanan idareciler, bunu sadece haber, mesaj veya bilgi göndermek sanmamalı; halbuki bunlar, bu aynı miktarda feed back-geri dönüşüm almak için de kullanılmalı; ve gelen geri dönüşümlere göre, daha iyisi düşünülüp ayarlanmalı;
53. Bilgilendirme, besleme ve iletişim hiç sekteye uğratılmamalı; bu mânâda, yazılı, görsel ve elektronik medyalar, en kaliteli ve en yetkin bir şekilde kullanılmalı;
54. Medya yolu ve yöntemleri ile, gönüllü ve destekçiler, takdir ve tebcil edilmeli, onların katkı ve kaynakları gözden uzak edilmemelidir; bu bilgilendirmeler ile, katılımcıların şuuru arttırılırken, uzaktan seyredenlere de işin muteber olduğuna dair deliller, örnekler sunulur;
55. İster içeride dayanışmayı sağlayacak bağlar, isterse dışarıda kendilerinden farklı insan ve gruplara ulaştıracak köprüler kurulurken, hakiki değerleri muhafaza etmek, ama aynı zamanda, yenilerin gelebilmesi için de sınırların esnek tutulması; diğer insanların da iştirak edebileceği nitelikle, esnek-geçirgen olması;
56. Hareket ve katılımcıları, kendilerini tekrar ve tekrar keşfetmeli, rehabilite etmeli, şarj etmeli ve geliştirmeli;
57. Karşılıklı sevgi, saygı, ortak değerler, adanmışlık tesis etme; müsbet-yapıcı bir çalışma ve işbirliği oluşturma; devamlılık; değişime açık olma; herkesi saygı ile dinleme ve eşit muamele; tenkide tepkiyle reaksiyon göstermeme; esneklik; kollektif ve takım çalışma havası ve isteği oluşturma; hüşyar, müşfik, ileri görüşlü, ümitvar ve sabırlı olma; ortak yolda yürüme düşünce ve duygusu; herkesin güç ve yeteneklerinden maximum faydalanma; ve gerekirse başkaları ile işbirliği ve koalisyona gidebilme; ve huzurlu bir atmosfer ve sinerji oluşturma;
58. Uzun soluklu olmak, yüksek mutabakat, demokratik ve katılımcı yolllar ile resmi kararlar alabilme ve uygulamaya vabestedir;
59. Sıkıntı veya kriz hallerinden önce oluşturulan karşılıksız dostluklar, muktedirlik, iş yapabilirlik, itimat, şahsi mütekabiliyetler ve yüksek inanç gibi hususlar, sıkıntı hallerinde belirsizliğe ve büyük strese engel olur, ve dayanıklılığa, kalıcılığa, esnekliğe ve çabuk iyileşmeye sevkederler;
60. Hizmetler, basit mânâda 3-5 kişiye hayır yapmaktan, daha çok kişiye, sistemik bir şekilde, hayır ve hizmet yapmaya yönelmeli; cemeatçı sunum, tavır ve hizmetler yerine, meselenin içtimai hümanist olduğu gösterilmeli-sunulmalı ki, cemeata karşı olanlar, her türlü hayırlı ve faydalı ise itiraz edemesinler;
61. Hizmetler ve vizyon, her seferinde, temeli aynı olsa da, daha olgun, ileri (geliştirilmiş), ve entellektüel bir şekilde anlatılıp sunulmalı; ilk baştaki temizlik, saygınlık, asıl ve esas korunsa da, bunlar zaman ve zemine göre yeni açılımlar yapmayı daraltmamalı, önüne geçmemeli;
62. Hizmetler ve idaresi, inanç-merkezli, akıl-mantık besleme ve takviyeli, ve esnek olmalı ki, kapıları herkese açık tutsun, herkesi samimi dinlesin; istişare ve ortak karar verme-alma olsun; ortak değerlere eşit sahip çıkma-yaşama hasıl edilsin; böylece mutabakat oluşsun-oluşturulsun;
63. Bord, ilk hizmetlerin başlangıcında, koydukları sınırlı bakış açıları ve metodları ile kalmamalı, ama daha çok ve değişik kesimlerden yeni insan, grup ve kaynaklara ulaşabilmek için, yeni atılım ve açılımlara girmeli; yeni yeni kaynaklar, besleyici ve destekleyici fikirler üretilebilmeli;
64. Bord, gittikçe daha güçlü, daha kabiliyetli, daha muktedir, daha vizyoner bir bord oluşturmalı; gerektiğinde, bazı bord üyelerini, rotasyona tabi tutarak, yenilemeli-yenilenmeli ve genişlemeli;
65. Hizmetlere ve sahiplerine zarar getirmemek için, bord daim, elini taşın altına koyup, gerektiğinde, risk de almalı;
66. Hizmet ve sistemler, eşit, adil, tutarlı, istikrarlı ve kanuni bir çerçevede işletilmeli; Kurumsal ve sistematik işlerde, şahsi menfaat ve meseleler, işin içine karıştırılmamalı; şahsi çıkar, düşünce ve planların, umumum menfaatini maskelememesi ve engellememesi uğruna doğru, dürüst ve hakperest olunmalı;
67. Hedef ve amaçlar, açık ve net olmalı; en yalın ve doğru bir şekilde ifade edilmeli; maddi ve manevi destek ve katkılar, her türlü şaibe ve yanlış anlaşılmalardan uzak tutularak ve hesap da verilerek, kayıpların önüne geçilmeli; çıkılan o ilk ve asıl amaçlardan, yolun ortasında başka yol, iş ve işlemlere sapma olmamalı;
68. Zaman, tecrübe, itibar, emniyet, güven, istişare, adalet, ortak çalışma, mutabakat, uzun zamana vabeste işler yapma; sabır, idame, ortak ve evrensel, sosyal-kültürel-dini değerler (normlar) devamlı işlenip, samimiyetle yayılmalı, paylaşılmalı; “Kalıcı ve kollektif başarılara odaklanmalı”; Şahsi, ferdi ve kurumsal alanlarda, kollektif dayanışma ve devamlılık sağlanmalı;
69. İşe sahip çıkıp destekleyenler, her zaman beslenmeli, bilgilendirilmeli, takdir ve teşekkür edilmeli, mükafatlandırılmalı; kendilerine daim danışılmalı, fikir ve hisseleri alınmalı; bu insanlar, ileride yapılacak işlerde geri dönüşümleri alınıp itibar edilerek yola çıkılacağına inandırılmalı;
70. Temel ve taban devamlı yoklanmalı; onlardan geri dönüşüm alınmalı; yapıcı tenkitlerine reaksiyon gösterilmemeli; insanların, dinlenildiklerine, kale alındıklarına, geri dönüşüm ve endişelerinin yerine ulaştığına dair bir şüpheleri olmamalı; söylüyoruz söylüyoruz hiç bir şey olmuyor, hiç bir şey değişmiyor, dediğimiz yetkililer, bord veya CEO’ya gitmiyor zannı oluşturulmamalı;
71. Hizmet edilecek insan, toplum, şartlar ve zamanı doğru okuma;
72. Seküler toplumda iş yapabilme anlayış ve yetenekleri oluşturma; yani, bir cemaata ve liderine değil, onların geniş tabanda umumi menfaat için kurduğu içtimai hizmet, sosyo-kültürel proje ve hümanist değerlere dikkat çekilip vurgu yapılması. (O zaman, devlet ve politikalar, sekülerizm olsa da, yapılanlara sahip çıkabiliyormuş…)
73. İnanç ve dine karşı alerjisi olanları da hesaba katip, değer ve hizmetleri, yine ahlaki/etik ve hümanist değerler içinde ele alma: bir dine yada cemaata hizmet ediliyor zannî yerine, bütün insanlığa hizmet ediliyor kanaati oluşturulmalı;
(Devam edeceğiz…)
[Safvet Senih] 7.8.2019 [Samanyolu Haber]
peygamberyolu.com sitesini ziyaret ediyor musunuz? [Dr. Ali Demirel]
Arkadaşlarımızla yaptığımız görüşmelerde genelde siyer eksenli sohbetler yapıyoruz. Sohbet sonrası en çok sorulan soru şu:
- Abi, anlattıklarınızın detayını okuyabileceğimiz Türkçe bir kaynak var mı?
Ana kaynaklarımız elbette Arapça. Ancak Türkçe kaynak soran arkadaşlarımıza bir grup siyer aşığı tarafından hazırlanan peygamberyolu.com sitesini tavsiye ediyoruz.
Kendisini düzenli bir şekilde güncelleyen site, İslam tarihi alanında uzman akademisyenler tarafından hazırlanıyor. Arkadaşlarımızın siyerle alakalı sorduğu soruların cevaplarını bu portalda bulmaları mümkün.
Dokuz ana bölümden oluşan site ilk olarak Efendimiz’in hayatını bütün incelikleriyle nazarlara sunuyor. O’nun Mekke ve Medine yıllarını, hicretini, dualarını, mucizelerini, tıp adına uygulama-tavsiyelerini ve hikmet dolu sünnetlerini mercek altına alıyor.
İkinci olarak siyer felsefesi başlığı altında insanı, hayatı, dini, fert ve toplumu ilgilendirilen konularla alakalı yaşanan gelişmeler, krizler ve problemler, nebevî metodolojilerle masaya yatırılıyor.
Üçüncü olarak sitenin en dikkat çekici ve ana omurgasını oluşturan yeri, “Efendimiz’in risalet günlüğü” bölümü.
Bu bölümde Efendimiz’e peygamberlik geldiği günden itibaren hangi gün hangi ayetin geldiği, öncesinde nelerin yaşandığı ve gelen ayetle neyin ne kadar değiştiği, Efendimiz’in, hangi beyanını nerede ve kime söylediği, hangi sahabenin ne zaman Müslüman olduğu, hangi hükmün ne zaman ve hangi aşamalarla gündeme geldiği ve konuyla ilgili son noktanın ne zaman konulduğu gibi hususları okuyabilirsiniz.
Dördüncü bölümde Efendimiz’in peygamberliği, Kur’an’la irtibatı, beyanları, kadın haklarıyla alakalı düzenlemeleri, kulluk hayatı derinlemesine izah ediliyor. Ayrıca bu bölümde Efendimiz’le alakalı aktüel sorulara da cevaplar veriliyor.
Beşinci bölümde hakkında yazılan ve O’nu daha yakından tanımamızı sağlayacak kitaplar tanıtılıyor. Siyer, Sünnet ve İslam tarihiyle alakalı akademik bakış açısıyla kaleme alınmış makaleler bulunuyor.
Altıncı bölümde sahabenin hayatı mercek altına alınıyor.
Yedinci bölümde Allah Resûlü’nün ayak bastığı mekanlar, o mekanlarda yaşanan hadiselerle birlikte nazarlara sunularak coğrafyanın diliyle siyere yeni bir bakış getiriliyor.
Son iki bölümde ise herkesi yakından ilgilendiren aile ve çocuk üzerine çalışmalar yayınlanıyor.
Bize düşen ise hazır halde önümüze konun bu enfes yazıları sadece okumak.
Bu okumaları, evimizde eşimiz ve çocuklarımızla her gün düzenli yapılabileceğimiz gibi, arkadaşlarımızla beraber de ders tadında okuyabilir, müzakerelerde bulunabiliriz.
Bu şekilde zihin dünyamız O’nun hayatıyla nurlanacağı gibi aynı zamanda bilinmeyen yönleri veya yanlış bilinen yönleriyle Efendimiz ve ashabını daha yakından tanıma fırsatı bulmuş olacağız.
Ayrıca süreçle birlikte bir tohum misali dünyanın dört bir yanına dağılan gönül elçileri, iletişim halinde oldukları insanlara hangi konuları önceleyerek muhatap olmaları gerektiğini ifade eden Nebevî metodolojiyi de öğrenmiş olacaklar.
Asr-ı saadet ile günümüz arasında yepyeni bir bağ kuran bu güzel siteyi düzenli ziyaret edebilir, aynı zamanda twitter hesabını da takip edebilirsiniz.
https://www.peygamberyolu.com/
https://twitter.com/_peygamberyolu
[Dr. Ali Demirel] 7.8.2019 [Samanyolu Haber]
- Abi, anlattıklarınızın detayını okuyabileceğimiz Türkçe bir kaynak var mı?
Ana kaynaklarımız elbette Arapça. Ancak Türkçe kaynak soran arkadaşlarımıza bir grup siyer aşığı tarafından hazırlanan peygamberyolu.com sitesini tavsiye ediyoruz.
Kendisini düzenli bir şekilde güncelleyen site, İslam tarihi alanında uzman akademisyenler tarafından hazırlanıyor. Arkadaşlarımızın siyerle alakalı sorduğu soruların cevaplarını bu portalda bulmaları mümkün.
Dokuz ana bölümden oluşan site ilk olarak Efendimiz’in hayatını bütün incelikleriyle nazarlara sunuyor. O’nun Mekke ve Medine yıllarını, hicretini, dualarını, mucizelerini, tıp adına uygulama-tavsiyelerini ve hikmet dolu sünnetlerini mercek altına alıyor.
İkinci olarak siyer felsefesi başlığı altında insanı, hayatı, dini, fert ve toplumu ilgilendirilen konularla alakalı yaşanan gelişmeler, krizler ve problemler, nebevî metodolojilerle masaya yatırılıyor.
Üçüncü olarak sitenin en dikkat çekici ve ana omurgasını oluşturan yeri, “Efendimiz’in risalet günlüğü” bölümü.
Bu bölümde Efendimiz’e peygamberlik geldiği günden itibaren hangi gün hangi ayetin geldiği, öncesinde nelerin yaşandığı ve gelen ayetle neyin ne kadar değiştiği, Efendimiz’in, hangi beyanını nerede ve kime söylediği, hangi sahabenin ne zaman Müslüman olduğu, hangi hükmün ne zaman ve hangi aşamalarla gündeme geldiği ve konuyla ilgili son noktanın ne zaman konulduğu gibi hususları okuyabilirsiniz.
Dördüncü bölümde Efendimiz’in peygamberliği, Kur’an’la irtibatı, beyanları, kadın haklarıyla alakalı düzenlemeleri, kulluk hayatı derinlemesine izah ediliyor. Ayrıca bu bölümde Efendimiz’le alakalı aktüel sorulara da cevaplar veriliyor.
Beşinci bölümde hakkında yazılan ve O’nu daha yakından tanımamızı sağlayacak kitaplar tanıtılıyor. Siyer, Sünnet ve İslam tarihiyle alakalı akademik bakış açısıyla kaleme alınmış makaleler bulunuyor.
Altıncı bölümde sahabenin hayatı mercek altına alınıyor.
Yedinci bölümde Allah Resûlü’nün ayak bastığı mekanlar, o mekanlarda yaşanan hadiselerle birlikte nazarlara sunularak coğrafyanın diliyle siyere yeni bir bakış getiriliyor.
Son iki bölümde ise herkesi yakından ilgilendiren aile ve çocuk üzerine çalışmalar yayınlanıyor.
Bize düşen ise hazır halde önümüze konun bu enfes yazıları sadece okumak.
Bu okumaları, evimizde eşimiz ve çocuklarımızla her gün düzenli yapılabileceğimiz gibi, arkadaşlarımızla beraber de ders tadında okuyabilir, müzakerelerde bulunabiliriz.
Bu şekilde zihin dünyamız O’nun hayatıyla nurlanacağı gibi aynı zamanda bilinmeyen yönleri veya yanlış bilinen yönleriyle Efendimiz ve ashabını daha yakından tanıma fırsatı bulmuş olacağız.
Ayrıca süreçle birlikte bir tohum misali dünyanın dört bir yanına dağılan gönül elçileri, iletişim halinde oldukları insanlara hangi konuları önceleyerek muhatap olmaları gerektiğini ifade eden Nebevî metodolojiyi de öğrenmiş olacaklar.
Asr-ı saadet ile günümüz arasında yepyeni bir bağ kuran bu güzel siteyi düzenli ziyaret edebilir, aynı zamanda twitter hesabını da takip edebilirsiniz.
https://www.peygamberyolu.com/
https://twitter.com/_peygamberyolu
[Dr. Ali Demirel] 7.8.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
Akın İpek: Ayırım yapmadan sadece iyilik yaptık, bize eziyet edenleri Allah’a havale ediyorum
Kayyım atanması suretiyle el konulan Koza İpek Holding davasında savcı, Akın İpek’in kardeşi Cafer Tekin İpek için 90, annesi Melek İpek için ise 20 yıl hapis talebinde bulundu.
Savcı ayrıca kayyım atanan şirketlerdeki aile üyelerine ait hisselere müsadere yoluyla devlet tarafından el konulmasını da talep etti. Talebe ilişkin açıklama yapan İşadamı Akın İpek, annesi Melek İpek gibi ‘Allah’a havale ediyorum’ mesajını paylaştı. Akın İpek sosyal medya hesabından, “Biz, Allah’ın CC rızasından başka bir şey beklemeden, ayırım yapmadan sadece iyilik yaptık insanlara… Ülkemize eserler kazandırdık. Kötülük nedir bilmeyiz… Ben de, içi yanan hacı annem gibi; Bize bu eziyeti yapanları inandığım ve güvendiğim Allah a CC havale ediyorum…” paylaşımında bulundu.
2015 yılında hukuki olmayan gerekçelerle el konulan Koza İpek Holding davasında Koza İpek Holding sahibi Akın İpek, kardeşi Cafer Tekin İpek ile annesi Melek İpek’in de aralarında olduğu 20 kişinin yargılanıyor. Davada yöneltilen suçlamalar ise “terör örgütüne üye olmak”, “Vergi Usul Kanunu’na muhalefet”, “güveni kötüye kullanmak”, “özel belgede sahtecilik” ve “ruhsatsız silah bulundurmak” iddiaları.
Duruşma sonunda ara kararını açıklayan mahkeme, yakalama emrinin beklenmesine, savunmaların hazırlanabilmesi için sanıklara ve avukatlara süre verilmesine, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına hükmetti. Davanın bir sonraki duruşması Ekim ayında görülecek.
Savcı ayrıca kayyım atanan şirketlerdeki aile üyelerine ait hisselere müsadere yoluyla devlet tarafından el konulmasını da talep etti. Talebe ilişkin açıklama yapan İşadamı Akın İpek, annesi Melek İpek gibi ‘Allah’a havale ediyorum’ mesajını paylaştı. Akın İpek sosyal medya hesabından, “Biz, Allah’ın CC rızasından başka bir şey beklemeden, ayırım yapmadan sadece iyilik yaptık insanlara… Ülkemize eserler kazandırdık. Kötülük nedir bilmeyiz… Ben de, içi yanan hacı annem gibi; Bize bu eziyeti yapanları inandığım ve güvendiğim Allah a CC havale ediyorum…” paylaşımında bulundu.
2015 yılında hukuki olmayan gerekçelerle el konulan Koza İpek Holding davasında Koza İpek Holding sahibi Akın İpek, kardeşi Cafer Tekin İpek ile annesi Melek İpek’in de aralarında olduğu 20 kişinin yargılanıyor. Davada yöneltilen suçlamalar ise “terör örgütüne üye olmak”, “Vergi Usul Kanunu’na muhalefet”, “güveni kötüye kullanmak”, “özel belgede sahtecilik” ve “ruhsatsız silah bulundurmak” iddiaları.
Duruşma sonunda ara kararını açıklayan mahkeme, yakalama emrinin beklenmesine, savunmaların hazırlanabilmesi için sanıklara ve avukatlara süre verilmesine, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına hükmetti. Davanın bir sonraki duruşması Ekim ayında görülecek.
[TR724] 7.8.2019Biz, Allah ın CC rızasından başka bir şey beklemeden, ayırım yapmadan sadece iyilik yaptık insanlara...— Akın İpek (@akinipek01) August 6, 2019
Ülkemize eserler kazandırdık.
Kötülük nedir bilmeyiz...
Ben de, içi yanan hacı annem gibi; Bize bu eziyeti yapanları inandığım ve güvendiğim Allah a CC havale ediyorum...
Brezilya yargısı iadeyi oy birliğiyle reddetti: Ali Sipahi terörist değil, iade talebi siyasi
Brezilya’nın en üst yargı organı Federal Yüksek Mahkeme, Türkiye’nin iadesini istediği Hizmet Hareketi gönüllüsü Ali Sipahi hakkında kararını verdi. Yüksek mahkeme 5 yargıcın oy birliği ile bu talebi reddetti.
“Gülen harekeketinin herhangi bir terör eylemine karıştığına ilişkin kanıt bulunmadığı”na işaret eden Brezilya Başsavcılığı, Sipahi’nin iade edilmemesinı istedi.
Oy birliğiyle alınan kararı açıklayan mahkeme başkanı Yargıç Edson Fachin, Ali Sipahi’nin terörist olmadığını ve siyasi gerekçeli iade talebinin redddildiğini açıkladı.
10 yıldan uzun süredir bu ülkede müteercim olarak çalışan ve Brezilya vatandaşı olan Ali Sipahi’nin avukatı, müvekkilinin Bank Asya’ya para yatırdığı için iadesinin istendiğini belirtti.
Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi Başkanı Mustafa Göktepe, gelişmeyi şöyle duyurdu: ”Adalet yerini buldu! Brezilya Yüksek Mahkemesi, Türk Hükümeti tarafından iadesi istenilen Hizmet Hareketi gönüllüsü arkadaşım @alisipahibr‘nin iadesini oybirliği ile reddetti. Hizmet’in ve Ali’nin terorist olmadığını ve bu talebin siyasi olduğuna hükmetti.”
[TR724] 7.8.2019
“Gülen harekeketinin herhangi bir terör eylemine karıştığına ilişkin kanıt bulunmadığı”na işaret eden Brezilya Başsavcılığı, Sipahi’nin iade edilmemesinı istedi.
Oy birliğiyle alınan kararı açıklayan mahkeme başkanı Yargıç Edson Fachin, Ali Sipahi’nin terörist olmadığını ve siyasi gerekçeli iade talebinin redddildiğini açıkladı.
10 yıldan uzun süredir bu ülkede müteercim olarak çalışan ve Brezilya vatandaşı olan Ali Sipahi’nin avukatı, müvekkilinin Bank Asya’ya para yatırdığı için iadesinin istendiğini belirtti.
Brezilya-Türkiye Kültür Merkezi Başkanı Mustafa Göktepe, gelişmeyi şöyle duyurdu: ”Adalet yerini buldu! Brezilya Yüksek Mahkemesi, Türk Hükümeti tarafından iadesi istenilen Hizmet Hareketi gönüllüsü arkadaşım @alisipahibr‘nin iadesini oybirliği ile reddetti. Hizmet’in ve Ali’nin terorist olmadığını ve bu talebin siyasi olduğuna hükmetti.”
[TR724] 7.8.2019
HRW: “Emniyette gözaltında tutulan 4 kişiyle ilgili sorumlular hesap vermeli”
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), 2019 Şubatında kaçırılan, şimdi de Ankara’da polis tarafından gözaltında tutulan dört kişiye ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada dört kişinin aileleriyle yaptıkları görüşmelerin detaylarına da yer verildi. Yaşanan bu süreçte sorumlulardan hesap sorulması istendi.
Açıklamada, gözaltındaki bu dört kişiye avukatlarının erişiminin yasaklaması kararının, bu kişilere zorla kaybedilmeleriyle ilgili bilgileri gizlemeleri için baskı uygulanmakta olduğuna ilişkin kaygı uyandırdığı belirtildi.
Bianet’in aktardığı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Yetkililer 28 Temmuz günü, Salim Zeybek, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Erkan Irmak adındaki bu dört kişinin gözaltında tutulduklarını kabul ettiler, ancak geçtiğimiz Şubat ayından bu yana nerede olduklarını açıklamadılar ve söz konusu kişilerin bu süre zarfında ne devletin ne de devletin yetkilendirdiği kişilerin gözetiminde olmadıklarını ima ettiler.
“Söz konusu kişiler, Şubat ayında, farklı tarihlerde alıkonmuşlardı ve o günden beri resmen kabul edilmeyen bir alıkonma merkezinde tutuldukları varsayılıyordu. Şubat ayında kayboldukları bildirilen, Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen isimli kişilerin nerede oldukları ise halen belirsizliğini koruyor.”
“Sorumlulardan yasalar önünde hesap sorulmalı”
İnsan Hakları İzleme Örgütü program direktör vekili Tom Porteous, şöyle dedi:
“Avukatların bu kişilerle görüşmesi, Türkiye’de yürürlükte olan yasalara aykırı olarak engelleniyor ki bu da yetkililerin bu kişilerin geçen beş buçuk ay boyunca ne yaşamış olduklarına ilişkin hakikati örtbas etmeye çalıştıkları yönündeki kuşkularımızı artırıyor.
“Bu kişilerin başına Şubat ayından bu yana ne geldiğinin tam olarak öğrenilmesi ve zorla kaybedilme olduğu farz edilen bu vakalara adı karışmış herkesten yasalar önünde hesap sorulması gerekir.
“Dört kişinin polis tarafından gözaltında tutulurken ortaya çıkmasının ardından, Türkiyeli yetkililerin acilen Mustafa Yılmaz ile Gökhan Türkmen’in de nerede olduklarını belirlemek amacıyla adım atması lazım.
“İnsanları zorla kaybetmek menfur bir suç ve çok sayıda AİHM kararının da kanıtladığı gibi Türkiye, 1990’larda insanları zorla kaybettiğini gösteren korkunç bir sabıka kaydına sahip.”
“Doktor kontrollerinden geçirilmelerine izin verilmeli”
Açıklamada şu noktalara dikkat çekildi:
*Dört kişinin ailelerinin yakınlarını polis görevlilerinin nezaretinde ziyaret etmesine iki kez izin verilmiş olsa da, ailelerin avukatlarının söz konusu kişilerle görüşmesi tamamen engellenmiş durumda.
*Aileler söz konusu kişilere Şubat ayından beri nerede olduklarını sorduklarında, adamlar yanıt vermek konusunda isteksiz davranmışlar, polisler de müdahale ederek onlara daha fazla soru sorulmasını engellemişler.
*Türkiyeli yetkililer, yasal olarak, aileler tarafından seçilmiş avukatların söz konusu kişilere erişimine izin vermek ve onlarla gizli ve özel görüşme yapmalarını sağlamakla yükümlüler. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, dört kişinin tam ve bağımsız bir tıbbi kontrolden geçirilmesine de izin verilmesi gerekiyor.
“Kayıpken başlarına gelenleri anlatmak istemediler”
İnsan Hakları İzleme Örgütü, dört kişinin eşleriyle, kocalarına yaptıkları kısa ziyaretler hakkında konuştu.
Görüşmelerden öne çıkanlar şöyle:
*Aileler kocalarının nerede olduğunu öğrenmek için, aylardır bir kamuoyu kampanyası yürütüyor ve yetkililere suç duyurularında bulunuyorlardı.
*Aileler dört kişinin bembeyaz göründüklerini, çok kilo vermiş olduklarını ve kayıp oldukları aylar boyunca başlarına gelenler konusunda konuşmak istemediklerini anlattılar.
*Söz konusu kişilerin eşleri, polis görevlilerinin onlara soru sormalarını veya durumları ile ilgili herhangi bir şey öğrenmelerini engellediğini anlattılar.
*Eşler, ayrıca, her bir kişinin, polis görevlilerinin nezaretinde, avukatla görüşmek istemediğini söylediğini ve eşlerinden kamuoyunda kampanya yapmaya veya suç duyurularında bulunmaya son vermelerini ve hatta uluslararası kurum ve örgütlere yaptıkları şikâyetleri geri çekmelerini istediklerini belirttiler.
*Bu görüşmelerin polis görevlilerinin huzurunda yapılmış olması, söz konusu kişilerin içe dönük bir şekilde konuşmaları ve son beş ay ile ilgili herhangi bir bilgi verememeleri veya vermekten korkmaları, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bu kişlerin bilgi saklamaları ve alıkonmalarıyla ilgili olarak uydurulmuş bir öyküye iştirak etmeleri için baskı gördükleri yönündeki endişelerini artırıyor.
*Yetkililer söz konusu kişilerin Türkiye hükümetinin bir terör örgütü olarak gördüğü ve 15 Temmuz darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Fethullah Gülen cemaati ile bağlantılı olduklarından kuşkulanıyorlar.
*Daha önce devlete bağlı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda çalışan Zeybek, eşi tarafından en son 21 Şubat tarihinde, güvenlik görevlilerinin gözetimindeyken görülmüş. Görevliler Zeybek’i eşiyle birlikte Edirne’ye doğru yol aldıkları bir otomobili bir süre takip ettikten sonra alıkoymuşlar.
*13 Şubat günü çok sayıda görgü şahidi, eski bir öğretmen olan Kaya ile, mali müşavir olan Ugan’ın, Ankara’da kaldıkları apartmanda, çok sayıda sivil ve üniformalı polis memuru tarafından gözaltına alındığını görmüşler. Eski bir öğretmen olan Irmak’ın karısı ise, eşinin 16 Şubat gecesi İstanbul’daki evlerinden çıktıktan sonra, iki kişi tarafından götürüldüğünü görmüş.
*Bu vakaların hepsinde aileler eşlerinin nerede olduğunu öğrenmek için büyük çaba sarfettiler, Türkiye’de, başta savcılık olmak üzere, çok sayıda yetkiliyle iletişime geçtiler, yaşananlarla ilgili delil topladılar ve Türkiye yetkililerinden bilgi talep etmek için sosyal medya kampanyaları yürüttüler. Ancak savcılıklar etkin bir soruşturma yürütmediler, yapılan suç duyularını görmezden geldiler ve aileler de Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundular. Söz konusu başvuru henüz karara bağlanmamış durumda.
*Aileler ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de (AİHM) başvurdular.
*Yılmaz ve Türkmen’in akibetleri belirsizliklerini korumaya devam ediyor ve Türkiyeli yetkililerin onların da açıklanmayan bir alıkonma merkezinde tutulup tutulmadıklarını derhal soruşturması gerekiyor. Bir fizyoterapist olan Yılmaz’ın, 19 Şubat günü Ankara’daki evinden çıktıktan sonra, iki adam tarafından kaçırıldığını ve siyah bir VW Transporter marka araba ile götürüldüğünü gösteren güvenlik kamerası kayıtları var. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu’nda çalışan Türkmen ise, 7 Şubat günü Antalya’da kaybolmuş.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, en son 2017 yılında yayınladığı “Gözaltında: Türkiye’de Polis İşkencesi ve İnsan Kaçırma” başlıklı raporunda Türkiye’de yaşanan insan kaçırma ve zorla kaybetme vakalarını belgelemişti.
[TR724] 7.8.2019
Açıklamada, gözaltındaki bu dört kişiye avukatlarının erişiminin yasaklaması kararının, bu kişilere zorla kaybedilmeleriyle ilgili bilgileri gizlemeleri için baskı uygulanmakta olduğuna ilişkin kaygı uyandırdığı belirtildi.
Bianet’in aktardığı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“Yetkililer 28 Temmuz günü, Salim Zeybek, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Erkan Irmak adındaki bu dört kişinin gözaltında tutulduklarını kabul ettiler, ancak geçtiğimiz Şubat ayından bu yana nerede olduklarını açıklamadılar ve söz konusu kişilerin bu süre zarfında ne devletin ne de devletin yetkilendirdiği kişilerin gözetiminde olmadıklarını ima ettiler.
“Söz konusu kişiler, Şubat ayında, farklı tarihlerde alıkonmuşlardı ve o günden beri resmen kabul edilmeyen bir alıkonma merkezinde tutuldukları varsayılıyordu. Şubat ayında kayboldukları bildirilen, Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen isimli kişilerin nerede oldukları ise halen belirsizliğini koruyor.”
“Sorumlulardan yasalar önünde hesap sorulmalı”
İnsan Hakları İzleme Örgütü program direktör vekili Tom Porteous, şöyle dedi:
“Avukatların bu kişilerle görüşmesi, Türkiye’de yürürlükte olan yasalara aykırı olarak engelleniyor ki bu da yetkililerin bu kişilerin geçen beş buçuk ay boyunca ne yaşamış olduklarına ilişkin hakikati örtbas etmeye çalıştıkları yönündeki kuşkularımızı artırıyor.
“Bu kişilerin başına Şubat ayından bu yana ne geldiğinin tam olarak öğrenilmesi ve zorla kaybedilme olduğu farz edilen bu vakalara adı karışmış herkesten yasalar önünde hesap sorulması gerekir.
“Dört kişinin polis tarafından gözaltında tutulurken ortaya çıkmasının ardından, Türkiyeli yetkililerin acilen Mustafa Yılmaz ile Gökhan Türkmen’in de nerede olduklarını belirlemek amacıyla adım atması lazım.
“İnsanları zorla kaybetmek menfur bir suç ve çok sayıda AİHM kararının da kanıtladığı gibi Türkiye, 1990’larda insanları zorla kaybettiğini gösteren korkunç bir sabıka kaydına sahip.”
“Doktor kontrollerinden geçirilmelerine izin verilmeli”
Açıklamada şu noktalara dikkat çekildi:
*Dört kişinin ailelerinin yakınlarını polis görevlilerinin nezaretinde ziyaret etmesine iki kez izin verilmiş olsa da, ailelerin avukatlarının söz konusu kişilerle görüşmesi tamamen engellenmiş durumda.
*Aileler söz konusu kişilere Şubat ayından beri nerede olduklarını sorduklarında, adamlar yanıt vermek konusunda isteksiz davranmışlar, polisler de müdahale ederek onlara daha fazla soru sorulmasını engellemişler.
*Türkiyeli yetkililer, yasal olarak, aileler tarafından seçilmiş avukatların söz konusu kişilere erişimine izin vermek ve onlarla gizli ve özel görüşme yapmalarını sağlamakla yükümlüler. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, dört kişinin tam ve bağımsız bir tıbbi kontrolden geçirilmesine de izin verilmesi gerekiyor.
“Kayıpken başlarına gelenleri anlatmak istemediler”
İnsan Hakları İzleme Örgütü, dört kişinin eşleriyle, kocalarına yaptıkları kısa ziyaretler hakkında konuştu.
Görüşmelerden öne çıkanlar şöyle:
*Aileler kocalarının nerede olduğunu öğrenmek için, aylardır bir kamuoyu kampanyası yürütüyor ve yetkililere suç duyurularında bulunuyorlardı.
*Aileler dört kişinin bembeyaz göründüklerini, çok kilo vermiş olduklarını ve kayıp oldukları aylar boyunca başlarına gelenler konusunda konuşmak istemediklerini anlattılar.
*Söz konusu kişilerin eşleri, polis görevlilerinin onlara soru sormalarını veya durumları ile ilgili herhangi bir şey öğrenmelerini engellediğini anlattılar.
*Eşler, ayrıca, her bir kişinin, polis görevlilerinin nezaretinde, avukatla görüşmek istemediğini söylediğini ve eşlerinden kamuoyunda kampanya yapmaya veya suç duyurularında bulunmaya son vermelerini ve hatta uluslararası kurum ve örgütlere yaptıkları şikâyetleri geri çekmelerini istediklerini belirttiler.
*Bu görüşmelerin polis görevlilerinin huzurunda yapılmış olması, söz konusu kişilerin içe dönük bir şekilde konuşmaları ve son beş ay ile ilgili herhangi bir bilgi verememeleri veya vermekten korkmaları, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bu kişlerin bilgi saklamaları ve alıkonmalarıyla ilgili olarak uydurulmuş bir öyküye iştirak etmeleri için baskı gördükleri yönündeki endişelerini artırıyor.
*Yetkililer söz konusu kişilerin Türkiye hükümetinin bir terör örgütü olarak gördüğü ve 15 Temmuz darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Fethullah Gülen cemaati ile bağlantılı olduklarından kuşkulanıyorlar.
*Daha önce devlete bağlı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda çalışan Zeybek, eşi tarafından en son 21 Şubat tarihinde, güvenlik görevlilerinin gözetimindeyken görülmüş. Görevliler Zeybek’i eşiyle birlikte Edirne’ye doğru yol aldıkları bir otomobili bir süre takip ettikten sonra alıkoymuşlar.
*13 Şubat günü çok sayıda görgü şahidi, eski bir öğretmen olan Kaya ile, mali müşavir olan Ugan’ın, Ankara’da kaldıkları apartmanda, çok sayıda sivil ve üniformalı polis memuru tarafından gözaltına alındığını görmüşler. Eski bir öğretmen olan Irmak’ın karısı ise, eşinin 16 Şubat gecesi İstanbul’daki evlerinden çıktıktan sonra, iki kişi tarafından götürüldüğünü görmüş.
*Bu vakaların hepsinde aileler eşlerinin nerede olduğunu öğrenmek için büyük çaba sarfettiler, Türkiye’de, başta savcılık olmak üzere, çok sayıda yetkiliyle iletişime geçtiler, yaşananlarla ilgili delil topladılar ve Türkiye yetkililerinden bilgi talep etmek için sosyal medya kampanyaları yürüttüler. Ancak savcılıklar etkin bir soruşturma yürütmediler, yapılan suç duyularını görmezden geldiler ve aileler de Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundular. Söz konusu başvuru henüz karara bağlanmamış durumda.
*Aileler ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de (AİHM) başvurdular.
*Yılmaz ve Türkmen’in akibetleri belirsizliklerini korumaya devam ediyor ve Türkiyeli yetkililerin onların da açıklanmayan bir alıkonma merkezinde tutulup tutulmadıklarını derhal soruşturması gerekiyor. Bir fizyoterapist olan Yılmaz’ın, 19 Şubat günü Ankara’daki evinden çıktıktan sonra, iki adam tarafından kaçırıldığını ve siyah bir VW Transporter marka araba ile götürüldüğünü gösteren güvenlik kamerası kayıtları var. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu’nda çalışan Türkmen ise, 7 Şubat günü Antalya’da kaybolmuş.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, en son 2017 yılında yayınladığı “Gözaltında: Türkiye’de Polis İşkencesi ve İnsan Kaçırma” başlıklı raporunda Türkiye’de yaşanan insan kaçırma ve zorla kaybetme vakalarını belgelemişti.
[TR724] 7.8.2019
İşin uzmanı da anlamadı: Hazine, neden ve hangi kriterle özel sektöre ortak oluyor?
Resmi Gazete’de bugün yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne göre Hazine, Cumhurbaşkanı kararı ile yurt içindeki ya da yurt dışındaki şirketlerin sermayelerinde ortaklığı olabilecek.
Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı hakkındaki cumhurbaşkanlığı kararnamesinin 217. maddesi, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın görev ve yetkilerini düzenliyor. 217. maddeye eklenen yeni bölüme göre Hazine, artık yurt içi ve yurt dışındaki şirketlerle ortaklık kurabilecek.
İktisatçı Mahfi Eğilmez sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda bu düzenlemenin amacının ve kriterlerin ne olduğunu anlamadığını ifade etti. Eğilmez konuyu bilenlerin anlatmasını istedi.
YANDAŞ ŞİRKETLER KURTARILACAK
Ekonomi yazarı Nedim Türkmen ise yeni düzenlemenin borçlu ve iflas noktasındaki şirketler için çıkarıldığını söyledi. Türkmen, “Devlet parayı verecek ve şirketi kurtaracak” diye konuştu.
Ayrıca bugün Resmi Gazete’de yayımlanan başka bir kararla, yatırımlardaki devlet yardımlarında faiz desteğine ‘kâr payı desteği’ de eklendi.
Cumhurbaşkanı kararıyla, 2012’de yürürlüğe giren ‘Yatırımlarda Devlet Yardımları Hakkında Karar’da yer alan tüm ‘faiz desteği’ ibareleri, ‘faiz ve kâr payı desteği’ olarak değiştirildi. Aynı kararda yer alan ‘büyük ölçekli yatırımlar’ ibaresi de yürürlükten kaldırıldı.
[TR724] 7.8.2019
Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı hakkındaki cumhurbaşkanlığı kararnamesinin 217. maddesi, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın görev ve yetkilerini düzenliyor. 217. maddeye eklenen yeni bölüme göre Hazine, artık yurt içi ve yurt dışındaki şirketlerle ortaklık kurabilecek.
İktisatçı Mahfi Eğilmez sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda bu düzenlemenin amacının ve kriterlerin ne olduğunu anlamadığını ifade etti. Eğilmez konuyu bilenlerin anlatmasını istedi.
YANDAŞ ŞİRKETLER KURTARILACAK
Ekonomi yazarı Nedim Türkmen ise yeni düzenlemenin borçlu ve iflas noktasındaki şirketler için çıkarıldığını söyledi. Türkmen, “Devlet parayı verecek ve şirketi kurtaracak” diye konuştu.
Ayrıca bugün Resmi Gazete’de yayımlanan başka bir kararla, yatırımlardaki devlet yardımlarında faiz desteğine ‘kâr payı desteği’ de eklendi.
Cumhurbaşkanı kararıyla, 2012’de yürürlüğe giren ‘Yatırımlarda Devlet Yardımları Hakkında Karar’da yer alan tüm ‘faiz desteği’ ibareleri, ‘faiz ve kâr payı desteği’ olarak değiştirildi. Aynı kararda yer alan ‘büyük ölçekli yatırımlar’ ibaresi de yürürlükten kaldırıldı.
[TR724] 7.8.2019
Akıl almaz vicdansızlık: Karnındaki bebeğini kaybeden Hanife Çiftçi’yi tekrar cezaevine götürmüşler
Hamile olmasına rağmen geçen ay tutuklanan Hanife Çiftçi, cezaevinde iken 31 Temmuz’da rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı. Karnındaki bebeğini kaybettiği anlaşılan Çiftçi, buna rağmen aynı gön saat 16.00-17.00 aralarında Osmaniye 1 No’lu Ceza İnfaz Kurumu’na götürüldü.
Olaya isyan eden Çiftçi’nin eşi Salih Çiftçi, “Bu vicdansızlığı aklımız almıyor.” dedi.
3 çocuk babası Salih Çiftçi, 4’üncü bebeğe hamile olan eşinin yaşadıklarını sosyal medya hesabından anlattı. Çiftçi’nin olayla ilgili paylaştığı bilgiler şöyle:
“Eşim Hanife Çiftçi 27 Haziran 2019’da 7 haftalık hamile iken tutuklandı. Gebeliği riskli olması sebebiyle karakol, savcılık ve Sulh Ceza Hakimliğinde hem eşim hem avukatımız kanamalı ve riskli gebelik olduğunu söylemeleri ve zabıtlara geçirmiş olmalarına rağmen tutuklandı.
Tutuklama kararına karşı yapılan itiraza RED verildi. Eşimin iddianamesi 09 Temmuz 2019’da Osmaniye 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiş olup 2019/158 İddianame Değerlendirme numarası aldı.
Avukatımız 10 Temmuz 2019’da Osmaniye 2. Ağır Ceza Mahkemesi 2019/158 İddianame Değerlendirme numaralı dosyasına eşimin sağlık durumunu anlatan ve riskli gebelik olduğunu içeren Tensip ile Tahliye talebi dilekçesini anılan mahkemeye sundu.
29 Temmuz 2019’da kapalı görüşe gittiğimde eşimin Osmaniye Devlet Hastanesi Kadın Doğum Polikliniğine kaldırıldığını öğrendim. 12 haftalık bebeğimizin anne karnında kalbinin durduğu için kürtaj oldu.
Kürtaj sonrası mikrop kapma riskinin göz önünde bulundurularak tahliye edilmesini talep ettik. Osmaniye 2. Ağır Ceza Mahkemesi tüm tahliye taleplerimizi reddetti. Bebeğini düşürmüş bir kadın hala cezaevinde. İlk duruşması 02 Ekim 2019’da.
Cezaevinde bebeği karnında ölen bir kadın 31 Temmuz 2019’da 16.00-17.00 sıralarında tutuklu bulunduğu Osmaniye 1 Nolu Ceza İnfaz Kurumuna götürülmüştür. Bu vicdansızlığı aklımız almıyor.”
[TR724] 7.8.2019
Olaya isyan eden Çiftçi’nin eşi Salih Çiftçi, “Bu vicdansızlığı aklımız almıyor.” dedi.
3 çocuk babası Salih Çiftçi, 4’üncü bebeğe hamile olan eşinin yaşadıklarını sosyal medya hesabından anlattı. Çiftçi’nin olayla ilgili paylaştığı bilgiler şöyle:
“Eşim Hanife Çiftçi 27 Haziran 2019’da 7 haftalık hamile iken tutuklandı. Gebeliği riskli olması sebebiyle karakol, savcılık ve Sulh Ceza Hakimliğinde hem eşim hem avukatımız kanamalı ve riskli gebelik olduğunu söylemeleri ve zabıtlara geçirmiş olmalarına rağmen tutuklandı.
Tutuklama kararına karşı yapılan itiraza RED verildi. Eşimin iddianamesi 09 Temmuz 2019’da Osmaniye 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiş olup 2019/158 İddianame Değerlendirme numarası aldı.
Avukatımız 10 Temmuz 2019’da Osmaniye 2. Ağır Ceza Mahkemesi 2019/158 İddianame Değerlendirme numaralı dosyasına eşimin sağlık durumunu anlatan ve riskli gebelik olduğunu içeren Tensip ile Tahliye talebi dilekçesini anılan mahkemeye sundu.
29 Temmuz 2019’da kapalı görüşe gittiğimde eşimin Osmaniye Devlet Hastanesi Kadın Doğum Polikliniğine kaldırıldığını öğrendim. 12 haftalık bebeğimizin anne karnında kalbinin durduğu için kürtaj oldu.
Kürtaj sonrası mikrop kapma riskinin göz önünde bulundurularak tahliye edilmesini talep ettik. Osmaniye 2. Ağır Ceza Mahkemesi tüm tahliye taleplerimizi reddetti. Bebeğini düşürmüş bir kadın hala cezaevinde. İlk duruşması 02 Ekim 2019’da.
Cezaevinde bebeği karnında ölen bir kadın 31 Temmuz 2019’da 16.00-17.00 sıralarında tutuklu bulunduğu Osmaniye 1 Nolu Ceza İnfaz Kurumuna götürülmüştür. Bu vicdansızlığı aklımız almıyor.”
[TR724] 7.8.2019
Hepimiz muhaciriz [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Yerel seçimlerde istediğini elde edemeyen AKP, bunun faturasını çok farklı yerlere kesmeye devam ediyor.
AKP’nin seçim sonrası hedefindeki gruplardan birisi de Suriyeliler oldu. Yıllardır Suriyeli göçmenleri “din kardeşlerimiz ve mağdur muhacirler” olarak takdim eden AKP, şimdi de binlerce Suriyeliyi geri göndermekle övünmeye başladı.
Bu tür söylemlerin çok kötü yansımalarının olması kaçınılmaz gözüküyor. Çünkü artık Türkiye’de bütün nahoş olayların faili olarak önce Suriyeli muhacirler suçlanarak linç olaylarına zemin hazırlanıyor.
Hicret ve Muhacirlik
“Hicret”, “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” anlamına gelse de daha çok “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılmakta ve genel olarak “Gayrimüslim bir ülkeden (darülharp) İslâm ülkesine göç etmeyi” ifade etmektedir.
Özelde ise Hz. Peygamber’in ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göçü için “hicret” ifadesi tercih edilmektedir. Bu nedenle Medine’ye göç eden Müslümanlara “muhacir”, Resul-i Ekrem’e ve muhacirlere yardım eden Medineli Müslümanlara da “ensar” denilmiştir.
“Muhacir” ifadesi Osmanlı literatüründe 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ve kaybedilen topraklardan mevcut Osmanlı topraklarına sığınmak zorunda kalanlar “göç eden, hicret eden ve göçmen” karşılığı olarak “muhacir” olarak adlandırılmıştır.
İnsanlar Niye “Muhacir” Olur?
“Göç” insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. İnsanlar çeşitli nedenlerle yaşadıkları yerleri terk etmişler ve bazen de büyük kitleler şeklinde göçler yaşanmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de de Peygamberimiz öncesi dönemlere ait pek çok göç hadisesi yer almaktadır. Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Şuayb ve Hz. Musa hicret eden peygamberlere örnek verilebilir.
Bu göçlerin en önemli nedeni bu peygamberlere kavimlerinin yaptıkları baskılardır. Yine Peygamberimizin hicreti de benzer nedenlere dayanmaktadır.
Dünya genelindeki göçlerse insanların maruz kaldıkları dini ve siyasi baskılar, ekonomik sıkıntılar, savaşlar, soykırıma kadar varan kitlesel zulümler gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır.
Göçler Türkiye tarihinin de en önemli gerçeklerinden birisidir. Kırım’ın Ruslar tarafından işgaliyle 1770’lerde başlayan süreç, Osmanlı’nın son yıllarına kadar devam etmiş ve bugünkü Türkiye’nin demografik yapısı da bu şekilde oluşmuştur.
1989 Göçü
Ülkemizin yakın dönemde karşılaştığı en büyük göç hadisesi, Suriye’deki iç savaş nedeniyle milyonlarca Suriyeli muhacirin Türkiye’ye göçüyle yaşanmıştır. Suriyelilerin en az Türkiye’de kalan miktarı kadarının dünyanın farklı yerlerine gittikleri dikkate alındığında göçün boyutu daha iyi anlaşılmaktadır.
Türkiye 1991’de de Körfez Savaşı sırasında benzer bir göç süreci yaşamış ve Kuzey Irak Kürtleri bir tampon bölge oluşturularak orada tutulmuşlardı.
Bunlardan önce Türkiye’nin maruz kaldığı önemli bir göç dalgası da Bulgaristanlı soydaşlarımızın göçüydü. Son dönemlerini yaşayan komünist Bulgar yönetimi ve başındaki Todor Jivkov’un Bulgaristan Türklerine yönelik izledikleri baskılar, bu göçün nedenini oluşturmaktaydı.
Komünist yönetim döneminde okulları kapatılan ve Türkçe eğitim hakları ellerinden alınan Türkler, 1984’ten itibaren daha büyük baskılara maruz kaldılar. Sünnet ve mevlitler yasaklandığı gibi ölen kişilerin Müslüman geleneklerine göre defnedilmesine de izin verilmedi.
Bardağı taşıran son damla ise Bulgarca isim almanın zorunlu hale getirilmesi oldu. Önce Pomaklara daha sonra da Türklere yönelik gerçekleşen bu uygulamaya karşı çıkanlar hapse atıldı ya da o dönemin sembolü olan Belene Kampı’na gönderildi. Baskılar sadece ad değiştirmekten ibaret kalmıyor, Türkçe konuşmak, Türk müziği dinlemek ve geleneksel kıyafetleri giymek bile yasaklanıyordu.
Dönemin başbakanı Turgut Özal ise farklı bir hamle yaparak ismi “Naum Şalamanov” olarak değiştirilen Olimpiyat Şampiyonu Türk asıllı Bulgar halterci Naim Süleymanov’u (Süleymanoğlu) Avusturalya’dan Türkiye’ye getirerek dünya kamuoyunun dikkatinin Bulgaristan’a yoğunlaşmasını sağladı. Böylece asimilasyonun boyutu ortaya çıktı.
Sonrasında ise karşılıklı olarak sınırlar açılarak yüzbinlerce Bulgaristan Türkü Türkiye’ye göç etti. Göç edenlerin sayısı kısa bir sürede 320.000 oldu. Komünist Bulgar yönetiminin baskı politikası aynı zamanda kendi sonlarının da habercisiydi. Nitekim kısa bir süre sonra komünist rejim yıkıldı ve rejimin sembolü olan Jivkov tutuklanarak hapse mahkûm edildi.
Bulgaristan’dan 1950-1951 Göçleri
1989 göçü Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye ilk göçü değildi. Benzer gelişmeler Soğuk Savaş Dönemi’nin başlarında yaşanmış ve Bulgaristan Türkleri baskılar sonucunda göç etmek zorunda kalmışlardı.
Bulgaristan’ın baskı politikalarına yönelmesinde Türkiye’nin Sovyet karşıtı blokta yer alarak Kore’ye asker göndermesi, ABD ile anlaşma yapması ve Marshall Yardımı almaya başlaması etkili olmuştu.
Bulgaristan bu dönemde “tek bir Bulgar ulusu” oluşturmayı temel politika olarak benimsemiş ve sayıları bir milyona yaklaşan Pomakları ve Türkleri asimile etmeyi planlamıştı. Bu amaçla Türk okulları devletleştirilmiş, toprakları da kooperatifleştirilmeye başlanmıştı.
Asimilasyonun diğer boyutunda ise Pomaklar ve Türkler din değiştirmeye zorlanmakta, kıyafetlerine müdahale edilmekte, camiler kapatılmakta, bayram merasimleri ve sünnetler engellenmekteydi.
Bu baskılar sonucunda Bulgaristan’dan büyük bir göç hareketi başlamış ve Türk elçiliğinin verdiği vizelerle 1950-1951’de 200.000 Bulgaristan Türkü Türkiye’ye gelmiştir.
Bu göç sürecinin farklı bir yönü de Soğuk Savaş’ın etkisiyle ABD’nin Türkiye’ye destek vermesiydi. ABD Marshall Planı çerçevesinde göçmenler için yardım da yapmıştı.
İnsanların evlerini barklarını bırakarak mallarını bile satamadan Türkiye’ye göç etmeleri, kamuoyunda ciddi bir etki yapmış ve düzenlenen kampanyalarla göçmenler için önemli miktarda para toplanmıştı.
Göçlerin önemli bir sonucu da ailelerin parçalanması, anne babaların çocuklarından insanların akrabalarından ayrı kalmalarıdır. 1950-1951 göçü de beraberinde bu tür problemler getirmiş, aile birleşimi ancak 1968’de iki devlet arasında yapılan anlaşmayla çözülebilmiştir.
Yugoslavya’dan Göçler
Cumhuriyet devrindeki göçler sadece Bulgaristan’dan gerçekleşmemiş, Romanya ve Yugoslavya’dan da göç olmuştur.
Yugoslavya’nın izlediği baskı ve asimilasyon politikaları sonucunda Arnavut ve Türk azınlıklar, yönlerini Türkiye’ye çevirerek bir arayışa girmişlerdi. Yugoslavya’dan gerçekleşen göçlerin nedenleri de Bulgaristan göçleriyle benzerlik göstermektedir.
Tarım reformu, şeriat mahkemelerinin kapatılması, feracenin yasaklaması, kolhoz sisteminin uygulanmasıyla göçler başlamış, “ya kolhoza ya Türkiye’ye” önemli bir slogan haline gelmiştir. Yugoslavya’nın sosyalist idarecileri de “Müslümanların kaderciliğinin gelişmeyi engellediği” düşüncesiyle göçü teşvik etmişlerdir.
Cumhuriyet dönemi göçlerinin önemli bir özelliği de Osmanlı Devleti etnik mensubiyet gözetmeden bütün Müslümanları ülkesine kabul ederken Türkiye’nin sadece Türkleri almak istemesidir. Bu durum Yugoslavya göçlerinde Arnavut, Boşnak ve Çingenelerin kapsam dışında tutulmasına ve göçlerin Türk nüfusun yoğun olduğu Makedonya bölgesinde yoğunlaşmasına neden olmuştur.
1953’de Makedonya’da 200.000’den fazla “Türk nüfus” yaşamaktaydı. Bunların bir kısmı Arnavut veya Pomak olduğu halde sonradan Türkleşen ya da Yugoslav hükümetinin tercihiyle “Türk” olarak kaydedilen kişilerdi.
1953’de iki taraf arasında imzalanan antlaşmayla “Türk olan, Türklüğü benimseyen veya Türkiye’de kendisine destek olabilecek akrabası olan” kişilere serbest göçmen vizesi verilmiş ve göç başlamıştır. Cumhuriyet dönemi boyunca Yugoslavya’dan gelen göçmenlerin toplam sayısı 300.000’i geçmiştir.
Farklı Bir Göç: Mübadele
Kurtuluş Savaşı’nın önemli sonuçlarından birisi de Türkiye ve Yunanistan’ın “ulus devlet” sürecinin bir aşaması olarak kendi topraklarındaki azınlık nüfusu diğer ülkeye göndermeleriydi.
Bu konuda Lozan Antlaşması’nda Yunanistan’daki Müslüman nüfusun, Türkiye’deki Rum nüfusla mübadele edilmesi maddesi yer almış ancak Batı Trakya Müslümanları ve İstanbul Rumları muaf tutulmuştu.
Antlaşma sonrasında Yunanistan’dan 500.000 civarında Müslüman mübadil Türkiye’ye gelirken Türkiye’den de 1.500.000 kadar Rum Yunanistan’a gönderildi.
Mübadelenin diğer göçlerden farkı, göç için Müslüman ve Rum halkın fikrine başvurulmamasıydı. Mübadeleyle iki devletin kararıyla yüzbinlerce insan yüzlerce yıldır yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldılar.
Ya Öncesi?
Türkiye’nin göç hikâyesi elbette bunlardan ibaret değil. 1770’lerde Kırım’la başlayan göçler Rusların yayılma süreci ve Balkan devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla 1914’e kadar devam etti.
Rusların Karadeniz’in kuzeyinde başlayan yayılma süreçleri, Tatarların Balkanlar ve Anadolu’ya göçlerine neden olurken Kafkaslardaki ilerlemeleri ise Çerkez, Gürcü ve Çeçen Müslüman unsurların Anadolu’ya göç etmeleriyle sonuçlandı.
En büyük göç dalgası ise 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda yaşandı. Rus ordularının bugünkü Bulgaristan topraklarına girmeleriyle yoğunlaşan katliamlar yüzbinlerce Müslümanın önce İstanbul’a sonrasında da Anadolu’ya göçleriyle sonuçlandı. Benzer bir göç dalgası da Kafkaslardan gerçekleşti.
Daha sonraki yılların önemli bir göç süreci de Balkan Harbinin kaybedilmesiyle ortaya çıktı. Yaşadıkları yerlerin Balkan devletlerinin işgaline uğramasıyla buraların Müslüman halkının bir kısmı Osmanlı topraklarına göç ettiler.
Bütün bu göç dalgaları bugünkü Türkiye’nin demografik yapısını oluşturdu. Yaşadıkları yerlerde hayat hakkı kalmayan insanların tek bir seçeneği kalıyordu: Göç etmek.
Milyonlarca Müslüman doğup büyüdükleri, atalarının yüzyıllardan beri yaşadığı yerleri, her şeylerini bırakarak göç etti. Elbette geride “vatan” bildikleri topraklar, yılların hatıraları, acıları, sevinçleri kaldı.
Bugünkü Türkiye’nin önemli bir bölümünü çeşitli nedenlerle göç etmiş insanlar oluştururken günümüzde de her şeyini bırakarak memleketini terk etmek zorunda kalan “Suriyeli muhacirlere” düşmanlığın anlamsızlığı çok açıktır.
Daha geriye gidildiğinde Anadolu Türklerinin benzer nedenlerle ve göçlerle bu topraklara geldikleri dikkate alındığında geriye söylenecek tek bir söz kalıyor: “Hepimiz muhaciriz”.
Kaynaklar: A. Önkal, “Hicret”, C. 17, A. Saydam, “Muhacir”, C. Ek 2, TDV İA; N. Ersoy Hacısalihoğlu, “1984-1985 İsim Değiştirme Meseleleri ve Uygulamaları”, Ö. E. Lütem, 1984-1989 “Türkiye’nin Bulgaristan Politikası ve 89 Göçü”, 89 Göçü, YTÜ Yayınları, C. 1, İstanbul, 2012; H. İnanç, B. Yazıcı, “Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göçler, Bulgaristan Diasporası ve Uluslaşma”, BYDSBD, 2018, S. 4; C. Tekin, “Yugoslavya’dan Türkiye’ye Göçlerin Nedenleri (1950-1958)”, SÜ SBED, S. 39.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 7.8.2019 [TR724]
AKP’nin seçim sonrası hedefindeki gruplardan birisi de Suriyeliler oldu. Yıllardır Suriyeli göçmenleri “din kardeşlerimiz ve mağdur muhacirler” olarak takdim eden AKP, şimdi de binlerce Suriyeliyi geri göndermekle övünmeye başladı.
Bu tür söylemlerin çok kötü yansımalarının olması kaçınılmaz gözüküyor. Çünkü artık Türkiye’de bütün nahoş olayların faili olarak önce Suriyeli muhacirler suçlanarak linç olaylarına zemin hazırlanıyor.
Hicret ve Muhacirlik
“Hicret”, “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” anlamına gelse de daha çok “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılmakta ve genel olarak “Gayrimüslim bir ülkeden (darülharp) İslâm ülkesine göç etmeyi” ifade etmektedir.
Özelde ise Hz. Peygamber’in ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göçü için “hicret” ifadesi tercih edilmektedir. Bu nedenle Medine’ye göç eden Müslümanlara “muhacir”, Resul-i Ekrem’e ve muhacirlere yardım eden Medineli Müslümanlara da “ensar” denilmiştir.
“Muhacir” ifadesi Osmanlı literatüründe 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ve kaybedilen topraklardan mevcut Osmanlı topraklarına sığınmak zorunda kalanlar “göç eden, hicret eden ve göçmen” karşılığı olarak “muhacir” olarak adlandırılmıştır.
İnsanlar Niye “Muhacir” Olur?
“Göç” insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. İnsanlar çeşitli nedenlerle yaşadıkları yerleri terk etmişler ve bazen de büyük kitleler şeklinde göçler yaşanmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de de Peygamberimiz öncesi dönemlere ait pek çok göç hadisesi yer almaktadır. Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Şuayb ve Hz. Musa hicret eden peygamberlere örnek verilebilir.
Bu göçlerin en önemli nedeni bu peygamberlere kavimlerinin yaptıkları baskılardır. Yine Peygamberimizin hicreti de benzer nedenlere dayanmaktadır.
Dünya genelindeki göçlerse insanların maruz kaldıkları dini ve siyasi baskılar, ekonomik sıkıntılar, savaşlar, soykırıma kadar varan kitlesel zulümler gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır.
Göçler Türkiye tarihinin de en önemli gerçeklerinden birisidir. Kırım’ın Ruslar tarafından işgaliyle 1770’lerde başlayan süreç, Osmanlı’nın son yıllarına kadar devam etmiş ve bugünkü Türkiye’nin demografik yapısı da bu şekilde oluşmuştur.
1989 Göçü
Ülkemizin yakın dönemde karşılaştığı en büyük göç hadisesi, Suriye’deki iç savaş nedeniyle milyonlarca Suriyeli muhacirin Türkiye’ye göçüyle yaşanmıştır. Suriyelilerin en az Türkiye’de kalan miktarı kadarının dünyanın farklı yerlerine gittikleri dikkate alındığında göçün boyutu daha iyi anlaşılmaktadır.
Türkiye 1991’de de Körfez Savaşı sırasında benzer bir göç süreci yaşamış ve Kuzey Irak Kürtleri bir tampon bölge oluşturularak orada tutulmuşlardı.
Bunlardan önce Türkiye’nin maruz kaldığı önemli bir göç dalgası da Bulgaristanlı soydaşlarımızın göçüydü. Son dönemlerini yaşayan komünist Bulgar yönetimi ve başındaki Todor Jivkov’un Bulgaristan Türklerine yönelik izledikleri baskılar, bu göçün nedenini oluşturmaktaydı.
Komünist yönetim döneminde okulları kapatılan ve Türkçe eğitim hakları ellerinden alınan Türkler, 1984’ten itibaren daha büyük baskılara maruz kaldılar. Sünnet ve mevlitler yasaklandığı gibi ölen kişilerin Müslüman geleneklerine göre defnedilmesine de izin verilmedi.
Bardağı taşıran son damla ise Bulgarca isim almanın zorunlu hale getirilmesi oldu. Önce Pomaklara daha sonra da Türklere yönelik gerçekleşen bu uygulamaya karşı çıkanlar hapse atıldı ya da o dönemin sembolü olan Belene Kampı’na gönderildi. Baskılar sadece ad değiştirmekten ibaret kalmıyor, Türkçe konuşmak, Türk müziği dinlemek ve geleneksel kıyafetleri giymek bile yasaklanıyordu.
Dönemin başbakanı Turgut Özal ise farklı bir hamle yaparak ismi “Naum Şalamanov” olarak değiştirilen Olimpiyat Şampiyonu Türk asıllı Bulgar halterci Naim Süleymanov’u (Süleymanoğlu) Avusturalya’dan Türkiye’ye getirerek dünya kamuoyunun dikkatinin Bulgaristan’a yoğunlaşmasını sağladı. Böylece asimilasyonun boyutu ortaya çıktı.
Sonrasında ise karşılıklı olarak sınırlar açılarak yüzbinlerce Bulgaristan Türkü Türkiye’ye göç etti. Göç edenlerin sayısı kısa bir sürede 320.000 oldu. Komünist Bulgar yönetiminin baskı politikası aynı zamanda kendi sonlarının da habercisiydi. Nitekim kısa bir süre sonra komünist rejim yıkıldı ve rejimin sembolü olan Jivkov tutuklanarak hapse mahkûm edildi.
Bulgaristan’dan 1950-1951 Göçleri
1989 göçü Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye ilk göçü değildi. Benzer gelişmeler Soğuk Savaş Dönemi’nin başlarında yaşanmış ve Bulgaristan Türkleri baskılar sonucunda göç etmek zorunda kalmışlardı.
Bulgaristan’ın baskı politikalarına yönelmesinde Türkiye’nin Sovyet karşıtı blokta yer alarak Kore’ye asker göndermesi, ABD ile anlaşma yapması ve Marshall Yardımı almaya başlaması etkili olmuştu.
Bulgaristan bu dönemde “tek bir Bulgar ulusu” oluşturmayı temel politika olarak benimsemiş ve sayıları bir milyona yaklaşan Pomakları ve Türkleri asimile etmeyi planlamıştı. Bu amaçla Türk okulları devletleştirilmiş, toprakları da kooperatifleştirilmeye başlanmıştı.
Asimilasyonun diğer boyutunda ise Pomaklar ve Türkler din değiştirmeye zorlanmakta, kıyafetlerine müdahale edilmekte, camiler kapatılmakta, bayram merasimleri ve sünnetler engellenmekteydi.
Bu baskılar sonucunda Bulgaristan’dan büyük bir göç hareketi başlamış ve Türk elçiliğinin verdiği vizelerle 1950-1951’de 200.000 Bulgaristan Türkü Türkiye’ye gelmiştir.
Bu göç sürecinin farklı bir yönü de Soğuk Savaş’ın etkisiyle ABD’nin Türkiye’ye destek vermesiydi. ABD Marshall Planı çerçevesinde göçmenler için yardım da yapmıştı.
İnsanların evlerini barklarını bırakarak mallarını bile satamadan Türkiye’ye göç etmeleri, kamuoyunda ciddi bir etki yapmış ve düzenlenen kampanyalarla göçmenler için önemli miktarda para toplanmıştı.
Göçlerin önemli bir sonucu da ailelerin parçalanması, anne babaların çocuklarından insanların akrabalarından ayrı kalmalarıdır. 1950-1951 göçü de beraberinde bu tür problemler getirmiş, aile birleşimi ancak 1968’de iki devlet arasında yapılan anlaşmayla çözülebilmiştir.
Yugoslavya’dan Göçler
Cumhuriyet devrindeki göçler sadece Bulgaristan’dan gerçekleşmemiş, Romanya ve Yugoslavya’dan da göç olmuştur.
Yugoslavya’nın izlediği baskı ve asimilasyon politikaları sonucunda Arnavut ve Türk azınlıklar, yönlerini Türkiye’ye çevirerek bir arayışa girmişlerdi. Yugoslavya’dan gerçekleşen göçlerin nedenleri de Bulgaristan göçleriyle benzerlik göstermektedir.
Tarım reformu, şeriat mahkemelerinin kapatılması, feracenin yasaklaması, kolhoz sisteminin uygulanmasıyla göçler başlamış, “ya kolhoza ya Türkiye’ye” önemli bir slogan haline gelmiştir. Yugoslavya’nın sosyalist idarecileri de “Müslümanların kaderciliğinin gelişmeyi engellediği” düşüncesiyle göçü teşvik etmişlerdir.
Cumhuriyet dönemi göçlerinin önemli bir özelliği de Osmanlı Devleti etnik mensubiyet gözetmeden bütün Müslümanları ülkesine kabul ederken Türkiye’nin sadece Türkleri almak istemesidir. Bu durum Yugoslavya göçlerinde Arnavut, Boşnak ve Çingenelerin kapsam dışında tutulmasına ve göçlerin Türk nüfusun yoğun olduğu Makedonya bölgesinde yoğunlaşmasına neden olmuştur.
1953’de Makedonya’da 200.000’den fazla “Türk nüfus” yaşamaktaydı. Bunların bir kısmı Arnavut veya Pomak olduğu halde sonradan Türkleşen ya da Yugoslav hükümetinin tercihiyle “Türk” olarak kaydedilen kişilerdi.
1953’de iki taraf arasında imzalanan antlaşmayla “Türk olan, Türklüğü benimseyen veya Türkiye’de kendisine destek olabilecek akrabası olan” kişilere serbest göçmen vizesi verilmiş ve göç başlamıştır. Cumhuriyet dönemi boyunca Yugoslavya’dan gelen göçmenlerin toplam sayısı 300.000’i geçmiştir.
Farklı Bir Göç: Mübadele
Kurtuluş Savaşı’nın önemli sonuçlarından birisi de Türkiye ve Yunanistan’ın “ulus devlet” sürecinin bir aşaması olarak kendi topraklarındaki azınlık nüfusu diğer ülkeye göndermeleriydi.
Bu konuda Lozan Antlaşması’nda Yunanistan’daki Müslüman nüfusun, Türkiye’deki Rum nüfusla mübadele edilmesi maddesi yer almış ancak Batı Trakya Müslümanları ve İstanbul Rumları muaf tutulmuştu.
Antlaşma sonrasında Yunanistan’dan 500.000 civarında Müslüman mübadil Türkiye’ye gelirken Türkiye’den de 1.500.000 kadar Rum Yunanistan’a gönderildi.
Mübadelenin diğer göçlerden farkı, göç için Müslüman ve Rum halkın fikrine başvurulmamasıydı. Mübadeleyle iki devletin kararıyla yüzbinlerce insan yüzlerce yıldır yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldılar.
Ya Öncesi?
Türkiye’nin göç hikâyesi elbette bunlardan ibaret değil. 1770’lerde Kırım’la başlayan göçler Rusların yayılma süreci ve Balkan devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla 1914’e kadar devam etti.
Rusların Karadeniz’in kuzeyinde başlayan yayılma süreçleri, Tatarların Balkanlar ve Anadolu’ya göçlerine neden olurken Kafkaslardaki ilerlemeleri ise Çerkez, Gürcü ve Çeçen Müslüman unsurların Anadolu’ya göç etmeleriyle sonuçlandı.
En büyük göç dalgası ise 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda yaşandı. Rus ordularının bugünkü Bulgaristan topraklarına girmeleriyle yoğunlaşan katliamlar yüzbinlerce Müslümanın önce İstanbul’a sonrasında da Anadolu’ya göçleriyle sonuçlandı. Benzer bir göç dalgası da Kafkaslardan gerçekleşti.
Daha sonraki yılların önemli bir göç süreci de Balkan Harbinin kaybedilmesiyle ortaya çıktı. Yaşadıkları yerlerin Balkan devletlerinin işgaline uğramasıyla buraların Müslüman halkının bir kısmı Osmanlı topraklarına göç ettiler.
Bütün bu göç dalgaları bugünkü Türkiye’nin demografik yapısını oluşturdu. Yaşadıkları yerlerde hayat hakkı kalmayan insanların tek bir seçeneği kalıyordu: Göç etmek.
Milyonlarca Müslüman doğup büyüdükleri, atalarının yüzyıllardan beri yaşadığı yerleri, her şeylerini bırakarak göç etti. Elbette geride “vatan” bildikleri topraklar, yılların hatıraları, acıları, sevinçleri kaldı.
Bugünkü Türkiye’nin önemli bir bölümünü çeşitli nedenlerle göç etmiş insanlar oluştururken günümüzde de her şeyini bırakarak memleketini terk etmek zorunda kalan “Suriyeli muhacirlere” düşmanlığın anlamsızlığı çok açıktır.
Daha geriye gidildiğinde Anadolu Türklerinin benzer nedenlerle ve göçlerle bu topraklara geldikleri dikkate alındığında geriye söylenecek tek bir söz kalıyor: “Hepimiz muhaciriz”.
Kaynaklar: A. Önkal, “Hicret”, C. 17, A. Saydam, “Muhacir”, C. Ek 2, TDV İA; N. Ersoy Hacısalihoğlu, “1984-1985 İsim Değiştirme Meseleleri ve Uygulamaları”, Ö. E. Lütem, 1984-1989 “Türkiye’nin Bulgaristan Politikası ve 89 Göçü”, 89 Göçü, YTÜ Yayınları, C. 1, İstanbul, 2012; H. İnanç, B. Yazıcı, “Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göçler, Bulgaristan Diasporası ve Uluslaşma”, BYDSBD, 2018, S. 4; C. Tekin, “Yugoslavya’dan Türkiye’ye Göçlerin Nedenleri (1950-1958)”, SÜ SBED, S. 39.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 7.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Hayırseverliğe 90 sene hapis! [Semih Ardıç]
Koza İpek Holding davasında savcı talep ettiği cezaları mahkemeye bildirdi. Savcı, Cafer Tekin İpek’in 90 sene, Melek İpek’in ise 20 sene hapse mahkum edilmesini talep etti.
O Melek İpek ki ismi gibi melek! Devlete okullar bağışlamış, yardıma muhtaç herkese el uzatmış bir hayırsever.
Dün İpek ailesinin kapısından ayrılmayan Bülent Arınç, Melek Hanım’a 20 sene hapis cezasına ne der acaba?
KARINCAYI İNCİTMEMİŞ İNSANLARA CANİ MUAMELESİ
İçinde hamile kadının bulunduğu arabaya saldıran baklavacı kardeşleri ilk duruşmada tahliye eden mahkemeler karıncayı incitmemiş insanlara cani muamelesi yapıyor.
“Silahlanın. Kanları ile banyo yapacağız.” diyen mafya lideri Sedat Peker’i kapıda karşıladıktan sonra “takipsizlik” kararı veren savcılar tek suçu hayırseverlik olan İpek ailesinin terör örgütü üyesi olduğunu iddia edebiliyor.
Ankara 24’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde Cumhuriyet savcısının esasa dair mütalaasına kalırsa Türkiye’de en azılıCafer Tekin İpek “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 15 sene, 14 defa Vergi Kanunu’na muhalefetten 70 sene, Sermaye Piyasası Kanunu’na (SPK) muhalefet suçundan beş sene olmak üzere toplam 90 sene hapse mahkum edilmeli.
DİYET BORÇLARINI ÖDÜYORLAR
Hukukun “iktidarın köpeği” olarak kabul edildiği şu zillet devrinde bu cezaları talep eden savcılar mevcut düzene olan diyet borçlarını ödüyor.
Üç seneden beri devam eden davada İpek ailesinin iddia edilen suçlarla irtibatını gösteren tek delil bulunamadı. Hukuk zerre kadar cari olsaydı bu dosya çoktan kapatılmış, Cafer Tekin İpek ve diğer tutuklular tahliye edilmişti.
Hâl böyle iken Saray’a yaranmak için azılı katiller için bile telaffuz edemedikleri cezaları karıncayı incitmemiş insanlara reva görüyorlar.
Savcı göze girme yarışında hızını alamadı ve davada ismi geçen 20 kişiye ait hisselere müsadere yoluyla devlet tarafından el konulmasını talep etti.
HALKA AÇIK BİR ŞİRKETTE NASIL VERGİ KAÇIRILIR?
Vergi Kanunu ya da SPK’ya muhalefet iddiasında bulunan savcılar Koza İpek Holding’e kayyım atanmasında hüccet kabul ettikleri bilirkişi raporunda ne yazdığını unuttu herhalde.
İşini bilir-kişi Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı’ya göre “Türkiye gibi kayıt dışılığın böylesine mükemmel bir muhasebe şüphe uyandırıyordu.”
Türkiye’nin en nadide holdinglerinden birine el koyarken “kayıt sistemi mükemmel” diyeceksiniz, ceza isterken de “kayıp-kaçak var” iddiasında bulunacaksınız, öyle mi?
Madencilik ve matbaa şirketi Borsa İstanbul’da (BİST) işlem gören bir gruba vergi kaçakçılığı ithamında bulunan bir savcıya hak ve adaletten bahsetmenin manası var mı?
Sıradan bir şirket senede bir kere bile teftiş edilmezken halka açık şirketler üçer aylık dönemler halinde her kuruşun hesabını verir. Vaktinde vergi rekortmeni ödülü verdikleri şirketlere şimdi vergi kaçakçılığı suçlaması yapılıyor.
KARA PARA VE GÖMÜLMÜŞ ALTINLAR NE OLDU?
Bu arada hani kara para aklanmıştı? Nerede o suçun delilleri? Sarayın kalemşorları “kara para” iftirasını attıklarında Akın İpek, “İddia ettikleri şekilde tek kuruş bulsunlar bütün servetimi onlara bağışlayacağım.” demişti.
Kendi tesis ettikleri mahkemeler bile böyle bir suçu ispat edemiyor. İpek’in otelinde güvenlik kameralarını kapatıp gece yarılarında kazı bile yaptılar. Gömülen altınları bulacaklardı güya!
Savcının sunduğu mütalaa bütün bu iftiraların asılsız olduğunun itirafıdır. Ehl-i vicdan sahibi herkes gayet iyi biliyor ki İpek ailesinin tek suçu var. O da hayırseverlik.
Amerika’da, İngiltere’de veya herhangi bir medeni memlekette devlet başkanları tarafından taltif edilecek bu insanlar Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan tarafından cezalandırılıyor.
Erdoğan Hizmet Hareketi’nden öcünü bu şekilde alıyor. Fakir talebeye burs veren insanlara terörist muamelesi yapıyor.
AKIN İPEK, AKP’NİN İNGİLTERE’YE GÖNDERDİĞE DOSYADAN YARGILANDI, BERAAT ETTİ
Mahkeme 14 Ekim’de yeniden toplanacak. Muhtemelen o duruşmada karar verilecek. Ümit edelim ki mahkeme heyeti, savcının hezeyanlarından ibaret mütalaaya göre değil, vicdan ve hukukun işaret ettiği kararı verir.
Aynı dosya ile Akın İpek’in İngiltere’den iadesi talep edilmişti. İngiliz mahkemesi İpek’in beraatine ve iade talebinin reddine karar vermişti. İpek ailesinin suçsuzluğunu tescil eden o karar dururken AKP’nin adliyedeki uzantısı savcıların ithamları ne İpek ailesine ne de Boydak ailesine yapışabilir.
Sanayi ve madencilik gibi Erdoğan ve şürekâsının uzak durduğu sektörlerde dünya çapında rüştünü ispat etmiş ailelerin mağduriyeti ve hakları iade edilmeden Türkiye belini doğrultamayacak.
SANAYİCİ CEZALANDIRILIYOR, TEFECİYE GÜN DOĞDU
AKP’nin gasp gettiği Boydak Holding’in hakikî sahiplerinden Mustafa Boydak’ın dikkat çektiği gibi mülkiyet hakları iade edilmeden ve tutuklu işadamları hürriyetlerine kavuşturulmadan iktisadî krizin aşılması mümkün değil.
Mülkiyet hakkını çiğneyen bir iktidar canını sıkan her şahıs ya da şirketi zorbalıkla cezalandırıyor.
Böyle bir ekonomide olsa olsa “yatırımcı” kılıklı tefecilere; Galip Öztürk, Fadıl Akgündüz, Sedat Peker ve Çiftlikbank’ın kurucusu Tosuncuk gibi işadamı görünümlü dolandırıcılara gün doğar.
Dün dövizden, bugün faizden “arbitraj” geliri eden lobileri ihya eden AKP vergi rekortmenlerinin terör örgütü üyesi olduğuna inanmamızı istiyor. Böylece büyük soygun herkesin dikkatinden kaçırılıyor.
Bu karanlık devir er ya da geç bitecek. Hayırseverliğe 90 sene hapis cezası isteyen savcılar o gün insan içine çıkamayacak.
Tekrar ediyorum. İpek ve diğerlerinin tek suçu var: O da hayırseverlik!
[Semih Ardıç] 7.8.2019 [TR724]
O Melek İpek ki ismi gibi melek! Devlete okullar bağışlamış, yardıma muhtaç herkese el uzatmış bir hayırsever.
Dün İpek ailesinin kapısından ayrılmayan Bülent Arınç, Melek Hanım’a 20 sene hapis cezasına ne der acaba?
KARINCAYI İNCİTMEMİŞ İNSANLARA CANİ MUAMELESİ
İçinde hamile kadının bulunduğu arabaya saldıran baklavacı kardeşleri ilk duruşmada tahliye eden mahkemeler karıncayı incitmemiş insanlara cani muamelesi yapıyor.
“Silahlanın. Kanları ile banyo yapacağız.” diyen mafya lideri Sedat Peker’i kapıda karşıladıktan sonra “takipsizlik” kararı veren savcılar tek suçu hayırseverlik olan İpek ailesinin terör örgütü üyesi olduğunu iddia edebiliyor.
Ankara 24’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde Cumhuriyet savcısının esasa dair mütalaasına kalırsa Türkiye’de en azılıCafer Tekin İpek “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 15 sene, 14 defa Vergi Kanunu’na muhalefetten 70 sene, Sermaye Piyasası Kanunu’na (SPK) muhalefet suçundan beş sene olmak üzere toplam 90 sene hapse mahkum edilmeli.
DİYET BORÇLARINI ÖDÜYORLAR
Hukukun “iktidarın köpeği” olarak kabul edildiği şu zillet devrinde bu cezaları talep eden savcılar mevcut düzene olan diyet borçlarını ödüyor.
Üç seneden beri devam eden davada İpek ailesinin iddia edilen suçlarla irtibatını gösteren tek delil bulunamadı. Hukuk zerre kadar cari olsaydı bu dosya çoktan kapatılmış, Cafer Tekin İpek ve diğer tutuklular tahliye edilmişti.
Hâl böyle iken Saray’a yaranmak için azılı katiller için bile telaffuz edemedikleri cezaları karıncayı incitmemiş insanlara reva görüyorlar.
Savcı göze girme yarışında hızını alamadı ve davada ismi geçen 20 kişiye ait hisselere müsadere yoluyla devlet tarafından el konulmasını talep etti.
HALKA AÇIK BİR ŞİRKETTE NASIL VERGİ KAÇIRILIR?
Vergi Kanunu ya da SPK’ya muhalefet iddiasında bulunan savcılar Koza İpek Holding’e kayyım atanmasında hüccet kabul ettikleri bilirkişi raporunda ne yazdığını unuttu herhalde.
İşini bilir-kişi Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı’ya göre “Türkiye gibi kayıt dışılığın böylesine mükemmel bir muhasebe şüphe uyandırıyordu.”
Türkiye’nin en nadide holdinglerinden birine el koyarken “kayıt sistemi mükemmel” diyeceksiniz, ceza isterken de “kayıp-kaçak var” iddiasında bulunacaksınız, öyle mi?
Madencilik ve matbaa şirketi Borsa İstanbul’da (BİST) işlem gören bir gruba vergi kaçakçılığı ithamında bulunan bir savcıya hak ve adaletten bahsetmenin manası var mı?
Sıradan bir şirket senede bir kere bile teftiş edilmezken halka açık şirketler üçer aylık dönemler halinde her kuruşun hesabını verir. Vaktinde vergi rekortmeni ödülü verdikleri şirketlere şimdi vergi kaçakçılığı suçlaması yapılıyor.
KARA PARA VE GÖMÜLMÜŞ ALTINLAR NE OLDU?
Bu arada hani kara para aklanmıştı? Nerede o suçun delilleri? Sarayın kalemşorları “kara para” iftirasını attıklarında Akın İpek, “İddia ettikleri şekilde tek kuruş bulsunlar bütün servetimi onlara bağışlayacağım.” demişti.
Kendi tesis ettikleri mahkemeler bile böyle bir suçu ispat edemiyor. İpek’in otelinde güvenlik kameralarını kapatıp gece yarılarında kazı bile yaptılar. Gömülen altınları bulacaklardı güya!
Savcının sunduğu mütalaa bütün bu iftiraların asılsız olduğunun itirafıdır. Ehl-i vicdan sahibi herkes gayet iyi biliyor ki İpek ailesinin tek suçu var. O da hayırseverlik.
Amerika’da, İngiltere’de veya herhangi bir medeni memlekette devlet başkanları tarafından taltif edilecek bu insanlar Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan tarafından cezalandırılıyor.
Erdoğan Hizmet Hareketi’nden öcünü bu şekilde alıyor. Fakir talebeye burs veren insanlara terörist muamelesi yapıyor.
AKIN İPEK, AKP’NİN İNGİLTERE’YE GÖNDERDİĞE DOSYADAN YARGILANDI, BERAAT ETTİ
Mahkeme 14 Ekim’de yeniden toplanacak. Muhtemelen o duruşmada karar verilecek. Ümit edelim ki mahkeme heyeti, savcının hezeyanlarından ibaret mütalaaya göre değil, vicdan ve hukukun işaret ettiği kararı verir.
Aynı dosya ile Akın İpek’in İngiltere’den iadesi talep edilmişti. İngiliz mahkemesi İpek’in beraatine ve iade talebinin reddine karar vermişti. İpek ailesinin suçsuzluğunu tescil eden o karar dururken AKP’nin adliyedeki uzantısı savcıların ithamları ne İpek ailesine ne de Boydak ailesine yapışabilir.
Sanayi ve madencilik gibi Erdoğan ve şürekâsının uzak durduğu sektörlerde dünya çapında rüştünü ispat etmiş ailelerin mağduriyeti ve hakları iade edilmeden Türkiye belini doğrultamayacak.
SANAYİCİ CEZALANDIRILIYOR, TEFECİYE GÜN DOĞDU
AKP’nin gasp gettiği Boydak Holding’in hakikî sahiplerinden Mustafa Boydak’ın dikkat çektiği gibi mülkiyet hakları iade edilmeden ve tutuklu işadamları hürriyetlerine kavuşturulmadan iktisadî krizin aşılması mümkün değil.
Mülkiyet hakkını çiğneyen bir iktidar canını sıkan her şahıs ya da şirketi zorbalıkla cezalandırıyor.
Böyle bir ekonomide olsa olsa “yatırımcı” kılıklı tefecilere; Galip Öztürk, Fadıl Akgündüz, Sedat Peker ve Çiftlikbank’ın kurucusu Tosuncuk gibi işadamı görünümlü dolandırıcılara gün doğar.
Dün dövizden, bugün faizden “arbitraj” geliri eden lobileri ihya eden AKP vergi rekortmenlerinin terör örgütü üyesi olduğuna inanmamızı istiyor. Böylece büyük soygun herkesin dikkatinden kaçırılıyor.
Bu karanlık devir er ya da geç bitecek. Hayırseverliğe 90 sene hapis cezası isteyen savcılar o gün insan içine çıkamayacak.
Tekrar ediyorum. İpek ve diğerlerinin tek suçu var: O da hayırseverlik!
[Semih Ardıç] 7.8.2019 [TR724]
Nainggolan neden Galatasaray’a gelmedi? İşte cevabı [Hasan Cücük]
Radja Nainggolan, Serie A’da adından başarıyla söz ettiren bir orta saha oyuncusu. Babası Endonezyalı, annesi Belçikalı. İlginç saç stili, sert şutları ve sinirlerine hakim olamaması Radja Nainggolan’u tanımlayan özellikleri. Geçen sezon Roma’dan İnter’e transfer olan Nainggolan adı uzun süre Galatasaray’la anıldı. Ancak sürpriz bir şekilde bir yıllığına Cagliari’ye kiralık olarak gitti. Bu sürprizin altında ise bir dram yatıyor.
Temmuz 2014’te Roma kadrosuna katılan Radja Nainggolan, ortaya koyduğu futbolla taraflı tarafsız herkesin takdirini kazandı. Roma’ya gelmeden önce 4 yıl Cagliari formasını giymişti. Roma yolunu açan Cagliari başarısı olmuştu. 2018 Dünya Kupası’nda boy göstermeyi bekleyen Nainggolan, kadroda olmamanın şokunu yaşamıştı. Tepkisini ise Belçika milli takımını bıraktığını açıklayarak gösterdi. Temmuz 2018’de ise Roma’ya veda edip Serie A’nın bir başka köklü kulübü İnter’e transfer olurken, ödenen bonservis ücreti 38 milyon Euro oldu.
İnter formasıyla sezon boyunca 29 maça çıkan Nainggolan, 6 gole imza attı. Sezon boyunca tüm kulvarlarda ise 36 maçta ter döktü. Zaman zaman disiplinsiz davrandı. Cezası ise geçtiğimiz aralık ayında geçici kadro dışı bırakılmak oldu. İnter’de mutlu olmayan Nainggolan, Çin liginden gelen cazip tekliflere olumlu cevap vermedi. Transfer teklifleri sadece Çİn liginden gelmiyordu. Birçok kulüp Nainggolan’ı kadrosunda görmek istiyordu.
Yıldız oyuncu geçtiğimiz yıllarda, Serie A’ya alıştığını belirtip, yeni bir kültür ve lige alışacak yaşı artık geçtiğini söylüyordu. Nainggolan’ı kadrosunda görmek isteyen takımlardan biri de Galatasaray’dı. Kiralamak için İnter’in kapısını çalan sarı-kırmızılı ekip, beklediği cevabı alamıyordu. Sadece Galatasaray değil, Serie A dışından gelen tüm transfer tekliflerine Nainggolan ısrarla hayır diyordu. Bunun gerekçesi ise oldukça dramatikti. İtalyan eşi kanserdi.
Radja Nainggolan, hayat arkadaşı Claudia ile Cagliari formasını giyerken tanıştı. Kısa süre sonra hayatlarını birleştiren çiftin iki çocuğu var. Çiftin hayatlarını kabusa çeviren haberi mayıs ayında aldılar. Eşi kanserdi. Derhal tedaviye başlandı. Kemoterapi başladı. Sağlığıyla ilgili haberi instagram hesabından haziran içinde duyuran Claudia, ‘Hayatım bir kabus oldu’ diyordu. ‘Bir ay boyunca uyandığımda yaşadıklarımın bir kabus olmasını istiyorum ama her seferinde gerçekle yüzleşip kabusu yaşıyorum’ diyen Claudia, bu zor süreçte eşinin ve yakın dostlarının desteğini gördüğünü ifade etti.
Eşinin ailesi Cagliari’de yaşıyordu. Bu zor süreci birlikte atlatmak için Nainggolan, eşine destek için radikal bir karar alıp, Cagliari’ye kiralık olarak gitti. Radja Nainggolan, 2010’da annesini kanserden kaybetmişti. Babası küçük yaşta annesini terkettiği için hayata tutunduğu dal olarak gördüğü annesinin kaybı derinden etkilemişti. Şimdi aynı hastalığa eşinin yakalanması, hayatını bir kez daha alt üst etti. Kariyerini ve gelen cazip teklifleri bir kenara bırakıp, eşinin yanında olmayı seçti.
[Hasan Cücük] 7.8.2019 [TR724]
Temmuz 2014’te Roma kadrosuna katılan Radja Nainggolan, ortaya koyduğu futbolla taraflı tarafsız herkesin takdirini kazandı. Roma’ya gelmeden önce 4 yıl Cagliari formasını giymişti. Roma yolunu açan Cagliari başarısı olmuştu. 2018 Dünya Kupası’nda boy göstermeyi bekleyen Nainggolan, kadroda olmamanın şokunu yaşamıştı. Tepkisini ise Belçika milli takımını bıraktığını açıklayarak gösterdi. Temmuz 2018’de ise Roma’ya veda edip Serie A’nın bir başka köklü kulübü İnter’e transfer olurken, ödenen bonservis ücreti 38 milyon Euro oldu.
İnter formasıyla sezon boyunca 29 maça çıkan Nainggolan, 6 gole imza attı. Sezon boyunca tüm kulvarlarda ise 36 maçta ter döktü. Zaman zaman disiplinsiz davrandı. Cezası ise geçtiğimiz aralık ayında geçici kadro dışı bırakılmak oldu. İnter’de mutlu olmayan Nainggolan, Çin liginden gelen cazip tekliflere olumlu cevap vermedi. Transfer teklifleri sadece Çİn liginden gelmiyordu. Birçok kulüp Nainggolan’ı kadrosunda görmek istiyordu.
Yıldız oyuncu geçtiğimiz yıllarda, Serie A’ya alıştığını belirtip, yeni bir kültür ve lige alışacak yaşı artık geçtiğini söylüyordu. Nainggolan’ı kadrosunda görmek isteyen takımlardan biri de Galatasaray’dı. Kiralamak için İnter’in kapısını çalan sarı-kırmızılı ekip, beklediği cevabı alamıyordu. Sadece Galatasaray değil, Serie A dışından gelen tüm transfer tekliflerine Nainggolan ısrarla hayır diyordu. Bunun gerekçesi ise oldukça dramatikti. İtalyan eşi kanserdi.
Radja Nainggolan, hayat arkadaşı Claudia ile Cagliari formasını giyerken tanıştı. Kısa süre sonra hayatlarını birleştiren çiftin iki çocuğu var. Çiftin hayatlarını kabusa çeviren haberi mayıs ayında aldılar. Eşi kanserdi. Derhal tedaviye başlandı. Kemoterapi başladı. Sağlığıyla ilgili haberi instagram hesabından haziran içinde duyuran Claudia, ‘Hayatım bir kabus oldu’ diyordu. ‘Bir ay boyunca uyandığımda yaşadıklarımın bir kabus olmasını istiyorum ama her seferinde gerçekle yüzleşip kabusu yaşıyorum’ diyen Claudia, bu zor süreçte eşinin ve yakın dostlarının desteğini gördüğünü ifade etti.
Eşinin ailesi Cagliari’de yaşıyordu. Bu zor süreci birlikte atlatmak için Nainggolan, eşine destek için radikal bir karar alıp, Cagliari’ye kiralık olarak gitti. Radja Nainggolan, 2010’da annesini kanserden kaybetmişti. Babası küçük yaşta annesini terkettiği için hayata tutunduğu dal olarak gördüğü annesinin kaybı derinden etkilemişti. Şimdi aynı hastalığa eşinin yakalanması, hayatını bir kez daha alt üst etti. Kariyerini ve gelen cazip teklifleri bir kenara bırakıp, eşinin yanında olmayı seçti.
[Hasan Cücük] 7.8.2019 [TR724]
Ahlaksızlıkta yok birbirlerinden farkları [Alper Ender Fırat]
Yaşları müsait olup, seksenli ve doksanlı yılların gazete ve televizyonlarındaki haberleri hatırlayanlar vardır muhakkak, medyanın dönemsel irtica hortlamaları olurdu. Bir düğmeye basılır gibi ülkeye irtica geliverir, Hürriyet’inden, Milliyet’ine, Cumhuriyet’inden Güneş’ine ne kadar gazete ve televizyon varsa bir anda irtica haberleriyle dolar taşardı. Bu konuya özel sayfalar hazırlayan gazeteler olurdu. Solcu, sağcı, ortacı fark etmeden, neredeyse tamamı yalan üzerine kurulmuş ve aynı yerden servis edilmiş haberler okurduk.
Birbirine karşıtmış gibi görünen Yeni Şafak, Akşam, NTV, Birgün, Sputnik Türkiye, Cumhuriyet ve havuzun diğer yayın organlarının Abdulhamit Bilici’yle ilgili haberi, aynı alçak üslupla yayınladıklarını görünce 90’lı yıllar geldi aklıma. Aynı yerin talimatıyla yapılmış irtica haberlerinden hiçbir farkı yoktu. Bu saydığım medya organlarının sadece Abdulhamit Bilici’yle ilgili değil, hizmetle ilgili tüm haberleri de birbiriyle aynı. Yalan haber yapıp çamur atmaları, zalimleri ve politikalarını desteklemeleri birbirinden hiç farklı değil. Seçim öncesi PKK’nın AKP’nin işine yarayacak tarzda ortaya çıkartılması gibi, burada da şebeke kritik zamanda eldeki bütün taşlarını sahaya sürmekten çekinmiyor.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu bu ülkenin bütün tarlalarının derin devlet tarafından sürülmüş olduğunu boş yere söylemedi. Adı Birgün, Aydınlık ya da Yeni Şafak olması ve görünürde birbirine karşıymış gibi durması fark etmiyor. Gerçek olan bir şey var ki derin şebeke, bunların kılcallarına kadar sirayet etmiş durumda.
Bunu, şebekenin operasyonları sırasında çok daha net görebiliyoruz. Bir solcuda, bir Müslümanda daha doğrusu insan olan her gazetecide olması gereken asgari ahlak kurallarını bir kenara bırakıp operasyonun birer parçası haline geliyorlar. Bunu Abdulhamit Bilici hakkında yapılan haberde bir kez daha çok net gördük. Ahlaksızlıkta yok birbirlerinden farkları.
Ama bu haber bir şeyi açık seçik ortaya çıkardık ki Türkiye’nin en büyük haber ajansına yıllarca Genel Müdürlük yapmış, en son Zaman Gazetesi’ne yayın yönetmeni olmuş bir isim dünyalık neredeyse hiçbir şey istiflememiş. Üstelik sabah akşam utanmazca söylendiği gibi CİA’nın desteklediği falan da yokmuş. Yaşamak için hala alın teri dökmeye devam etmesi gerekiyormuş.
Sadece o mu Ekrem Dumanlı da dünyalık hiçbir şey biriktirmemişti. Her gün hazine odalarına girip bir çay kaşığı bile almaya tenezzül etmeden oradan çıkmıştı. Bugün o da gazetenin diğer tepe yöneticileri gibi çocuklarının nafakasını çıkarmak için alın teri dökmeye devam etmesi gerekiyor. Bunun nasıl bir onur, nasıl bir özgürlük olduğunu havuz canlısı haline gelmiş kalemlerin anlayabilmesini beklemiyoruz zaten. Ama kendine solcu, emekçi diyen gazetelerin bu tarz haberleri yapmalarının izah edilir yanını bulamıyorum.
Mesela aynı durum havuz medyasının tepe yöneticilerinin başına gelseydi onlar da çocuklarının nafakası için böyle çalışmak zorunda kalırlar mıydı? Yoksa yedi cetlerine yetecek kadar dünyalık biriktirdiler mi?
Bu sorunun cevabı çok açık, hepsi hak etmedikleri bir zenginliğe ulaştı. Yandaş kavgalarında ortalığa dökülen ‘Rezidansta oturan-yalıda oturan’ ağız dalaşları bunu gösteriyor. Bilici hakkındaki ‘UBER yapan yayın yönetmeni’ haberinin yapıldığı zamanda Türkiye, iki yıl öncesine kadar adı sanı duyulmamış bir aktroll (Tuğrul Selmanoğlu) 700 bin liralık arabasının fotoğrafını konuşuyordu. Valilik ve belediyelerin baş konuklarından olan kerameti kendinden menkul ‘gazeteci-yazar’ın lüks hayatı bugünkü medyanın içler acısı halinin özeti gibiydi.
Yandaş medya 17-25 yolsuzluklarına sadece ideolojik yaklaşımla sahip çıkmıyor. Büyük lokma yiyenlerin artıkları bile bu akbabaları beslemeye fazlasıyla yetiyor. 10 yıl önce kirasını ödemekte zorlananlar şimdi büyük işadamlarına muadil bir yaşam sürüyor. Bedelini de şeref olarak ödüyorlar.
[Alper Ender Fırat] 7.8.2019 [TR724]
Birbirine karşıtmış gibi görünen Yeni Şafak, Akşam, NTV, Birgün, Sputnik Türkiye, Cumhuriyet ve havuzun diğer yayın organlarının Abdulhamit Bilici’yle ilgili haberi, aynı alçak üslupla yayınladıklarını görünce 90’lı yıllar geldi aklıma. Aynı yerin talimatıyla yapılmış irtica haberlerinden hiçbir farkı yoktu. Bu saydığım medya organlarının sadece Abdulhamit Bilici’yle ilgili değil, hizmetle ilgili tüm haberleri de birbiriyle aynı. Yalan haber yapıp çamur atmaları, zalimleri ve politikalarını desteklemeleri birbirinden hiç farklı değil. Seçim öncesi PKK’nın AKP’nin işine yarayacak tarzda ortaya çıkartılması gibi, burada da şebeke kritik zamanda eldeki bütün taşlarını sahaya sürmekten çekinmiyor.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu bu ülkenin bütün tarlalarının derin devlet tarafından sürülmüş olduğunu boş yere söylemedi. Adı Birgün, Aydınlık ya da Yeni Şafak olması ve görünürde birbirine karşıymış gibi durması fark etmiyor. Gerçek olan bir şey var ki derin şebeke, bunların kılcallarına kadar sirayet etmiş durumda.
Bunu, şebekenin operasyonları sırasında çok daha net görebiliyoruz. Bir solcuda, bir Müslümanda daha doğrusu insan olan her gazetecide olması gereken asgari ahlak kurallarını bir kenara bırakıp operasyonun birer parçası haline geliyorlar. Bunu Abdulhamit Bilici hakkında yapılan haberde bir kez daha çok net gördük. Ahlaksızlıkta yok birbirlerinden farkları.
Ama bu haber bir şeyi açık seçik ortaya çıkardık ki Türkiye’nin en büyük haber ajansına yıllarca Genel Müdürlük yapmış, en son Zaman Gazetesi’ne yayın yönetmeni olmuş bir isim dünyalık neredeyse hiçbir şey istiflememiş. Üstelik sabah akşam utanmazca söylendiği gibi CİA’nın desteklediği falan da yokmuş. Yaşamak için hala alın teri dökmeye devam etmesi gerekiyormuş.
Sadece o mu Ekrem Dumanlı da dünyalık hiçbir şey biriktirmemişti. Her gün hazine odalarına girip bir çay kaşığı bile almaya tenezzül etmeden oradan çıkmıştı. Bugün o da gazetenin diğer tepe yöneticileri gibi çocuklarının nafakasını çıkarmak için alın teri dökmeye devam etmesi gerekiyor. Bunun nasıl bir onur, nasıl bir özgürlük olduğunu havuz canlısı haline gelmiş kalemlerin anlayabilmesini beklemiyoruz zaten. Ama kendine solcu, emekçi diyen gazetelerin bu tarz haberleri yapmalarının izah edilir yanını bulamıyorum.
Mesela aynı durum havuz medyasının tepe yöneticilerinin başına gelseydi onlar da çocuklarının nafakası için böyle çalışmak zorunda kalırlar mıydı? Yoksa yedi cetlerine yetecek kadar dünyalık biriktirdiler mi?
Bu sorunun cevabı çok açık, hepsi hak etmedikleri bir zenginliğe ulaştı. Yandaş kavgalarında ortalığa dökülen ‘Rezidansta oturan-yalıda oturan’ ağız dalaşları bunu gösteriyor. Bilici hakkındaki ‘UBER yapan yayın yönetmeni’ haberinin yapıldığı zamanda Türkiye, iki yıl öncesine kadar adı sanı duyulmamış bir aktroll (Tuğrul Selmanoğlu) 700 bin liralık arabasının fotoğrafını konuşuyordu. Valilik ve belediyelerin baş konuklarından olan kerameti kendinden menkul ‘gazeteci-yazar’ın lüks hayatı bugünkü medyanın içler acısı halinin özeti gibiydi.
Yandaş medya 17-25 yolsuzluklarına sadece ideolojik yaklaşımla sahip çıkmıyor. Büyük lokma yiyenlerin artıkları bile bu akbabaları beslemeye fazlasıyla yetiyor. 10 yıl önce kirasını ödemekte zorlananlar şimdi büyük işadamlarına muadil bir yaşam sürüyor. Bedelini de şeref olarak ödüyorlar.
[Alper Ender Fırat] 7.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Siz yine de çok şey etmeyin [Levent Kenez]
Tabii ki bir şeydir, bir anlam ifade etmiyor demiyorum ama abartmaya gerek yok. Kaçırılan KHK’lılar veya Gökhan öğretmen ile ilgili ikiyüzlü popüler isimlerin ya da cibilli cemaat muhaliflerinin paylaşımlarından çok bir şey üretmeye gerek yok.
Ne yani yaşananlar gündeme geliyor bu da mı olmasın? Bir şey yazmasalar yazmadı olur, paylaşsalar neden paylaştı olur! ‘Hasta mısın kardeşim’.
Yok, hayır. Bu da değil.
Cemaatin uğradığı zulmü bunlar tasdiklese n’olur tasdiklemese n’olur?
Fikri belki bunların yazdığını okuyunca değişir dediğin adamın yıllarca bir kez bile bir kötülüğünü görmediği komşusunu, akrabasını, iş arkadaşını, çocuğunun öğretmenini almışlar terörist diye. Bilmiyorlar mı sanki? Her şeyin farkında değiller mi sanıyorsunuz?
Bunların yazdıklarını bir lütufmuş gibi görmeyi kastediyorum. Kim vicdanı ile bir haksızlığa karşı çıkmış veya bundan rahatsız olmuşsa eyvallah. Küçümsemek yanlış olur. Ama bunlardan bir beklentiye girmek yersiz.
Gökhan Açıkkollu… Zavallı öğretmen bugün mü öldü? Başına gelenleri medya camiasındakiler bugün mü duydu? İlk defa duyan başkaları muhakkak vardır ama medya mahallesindekiler ilk günden beri biliyordu. Bugün ne öğrendilerse aynı mecralar aynı siteler 3 yıl önce de 2 yıl öncede 1 yıl öncede birçok kez dile getirmişlerdi. Merhum öğretmenin eşi kendini paraladı duyurmak için. Ve çok da önemli işler yaptı. Bugün duayen gazeteci, acar muhabir takımından hangisi haber yapabildi. Tamam korku iklimi vardı şuydu, buydu. Bunların bir kısmı zaten yurtdışında. Hiçbir riskleri yok. Korkuysa Erdoğan’a en çok ben giydirdim diye yarış olsa aday olurlar. Gittikleri yerlerde epey de bunun havasını atıyorlar. Mesele salt cesaret meselesi değil mesele ikiyüzlülük.
Ankara’nın göbeğinde devlet insan kaçırdı. Herkes de biliyordu MİT’in kaçırdığını. Bu insanların gizli bir yerde tutulduğunu ve işkence gördüklerini de. Daha önce bunlar başına gelen cemaatten olsun sol örgütten olsun insanlar çıkıp anlattı mahkemede. Soldan sağdan defalarca yazıldı. Bir kaç siyasetçi istisna hangisi dile getirmeye cesaret edebildi.
Bugün artık görüntülerin dehşeti karşısında ki bunun gazeteciliğini yine tukaka yaptıkları insanlar yapıyor. Hem de binlerce kilometre uzaktan. Dün belge geliyordu diyorlardı bugün ne var? Hadi siz oradasınız siz yapın o zaman. Cevabı belli değil mi? Bir kaç şey yazmak zorunda hissedenlere kanaat önderi muamelesi yapmak yanlış. Bugün çok insani bir konudan destek vermiş gibi görünen yarın sırf onu yazdığı için zamansız alakasız ‘fetö fetö’ diye yine havlayacak. Kendi egolarını mağdurlar üzerinden tatmin eden tipler bunlar.
Mağdur yakınlarına kimse bir şey diyemez. Çaresizlik her kapıyı çaldırır. Ciğeri beş para etmez adama da derdini anlattırır. Bunların bak elimize düştüler terbiyesizliğine ve üsluplarına sözüm.
Bu sürecin vicdanlı kişileri zaten kendisini belli etti. Samimiyetleri ile bunu ispatladılar. Bundan sonra uyanmış, fark etmişler çıkabilir mi? Elbette çıkabilir, değerlidir ancak bir ileri iki geri yapana dikkat. Suret-i haktan görünüp vitrin yapana yersiz sevgi gereksiz. Bu süreç acı olduğu kadar da öğretici bir süreç. Geçmiş yıllardaki empati eksikliği bir çoğumuza ders oldu ancak kimsenin şüphesi olmasın asla ve asla bunların iddia ettiği gibi de bir tablo yoktu. Kimse zulmü alkışlamadı kimse bir başkasının acısından mutlu da olmadı. Yalan söylüyorlar. İftira atıyorlar.
“150 bin işinden ekmeğinden olan kişiler arasında ideolojik ayıklama yapanlara çiçek verme. On binlerce insanın haksız yere hapis yattığını bile bile susanların bir tweetine kanma” diyorum acizane.
Bir de fetöcü de olsaymışcılar, biz onların yaptığını yapmayacağızmışçılar var bir de. Hele bunları zerre ciddiye alanlara şaşarım. Ergenekon davaları ile cemaate yapılanları kıyaslayanlar ve buradan “ettiler, buldular” diyenler ikiye ayrılır. Birincisi cahiller. Bu çok net, ne bir tek iddianame okumuştur ne bir tane olay bilir, ne de hadi anlat bakalım desen iki cümle kurabilir. Papağan gibi tekrarlar dururlar. Diğerleri de çok ama çok operasyoneller. Evet mağduriyetin niceliği olmaz. Eyvallah. Ama hakkaniyet diye bir şey var öyle değil mi? Sizin yıllardır anlattıklarınızın yekünü bugün ufak bir ilin bir adliye sarayının bir mahkeme salonunda yaşanıyor. Ve bunu da çoluğuna çocuğuna kadar yapacağız diyen siz yapıyorsunuz. Beraber yargılandığınız adamlar yapıyor. Her gün sövdünüz dincilerle birlikte. Sizinle kavga bitmez. Sizden dolayı. Çünkü sizin gerçek derdinizin ne olduğu gayet aşikar. Yazılsa komplo denir siz de itiraf etmeye cesaret edemezsiniz.
Velhasıl devletin dayağını dün yemiş, bugün yemiş, yarın yiyecek onlar eşit vatandaşlık bağlamında kimsenin kimseye karışmadığı, kimsenin kimseye tahakküm etmediği bir ülkede yaşamak isteyecek bir irade ortaya koyabilecek mi? Bence mesele bu. Bunun cevabı epey zor günlerden ve dönemlerden sonra belli olacak.
[Levent Kenez] 7.8.2019 [TR724]
Ne yani yaşananlar gündeme geliyor bu da mı olmasın? Bir şey yazmasalar yazmadı olur, paylaşsalar neden paylaştı olur! ‘Hasta mısın kardeşim’.
Yok, hayır. Bu da değil.
Cemaatin uğradığı zulmü bunlar tasdiklese n’olur tasdiklemese n’olur?
Fikri belki bunların yazdığını okuyunca değişir dediğin adamın yıllarca bir kez bile bir kötülüğünü görmediği komşusunu, akrabasını, iş arkadaşını, çocuğunun öğretmenini almışlar terörist diye. Bilmiyorlar mı sanki? Her şeyin farkında değiller mi sanıyorsunuz?
Bunların yazdıklarını bir lütufmuş gibi görmeyi kastediyorum. Kim vicdanı ile bir haksızlığa karşı çıkmış veya bundan rahatsız olmuşsa eyvallah. Küçümsemek yanlış olur. Ama bunlardan bir beklentiye girmek yersiz.
Gökhan Açıkkollu… Zavallı öğretmen bugün mü öldü? Başına gelenleri medya camiasındakiler bugün mü duydu? İlk defa duyan başkaları muhakkak vardır ama medya mahallesindekiler ilk günden beri biliyordu. Bugün ne öğrendilerse aynı mecralar aynı siteler 3 yıl önce de 2 yıl öncede 1 yıl öncede birçok kez dile getirmişlerdi. Merhum öğretmenin eşi kendini paraladı duyurmak için. Ve çok da önemli işler yaptı. Bugün duayen gazeteci, acar muhabir takımından hangisi haber yapabildi. Tamam korku iklimi vardı şuydu, buydu. Bunların bir kısmı zaten yurtdışında. Hiçbir riskleri yok. Korkuysa Erdoğan’a en çok ben giydirdim diye yarış olsa aday olurlar. Gittikleri yerlerde epey de bunun havasını atıyorlar. Mesele salt cesaret meselesi değil mesele ikiyüzlülük.
Ankara’nın göbeğinde devlet insan kaçırdı. Herkes de biliyordu MİT’in kaçırdığını. Bu insanların gizli bir yerde tutulduğunu ve işkence gördüklerini de. Daha önce bunlar başına gelen cemaatten olsun sol örgütten olsun insanlar çıkıp anlattı mahkemede. Soldan sağdan defalarca yazıldı. Bir kaç siyasetçi istisna hangisi dile getirmeye cesaret edebildi.
Bugün artık görüntülerin dehşeti karşısında ki bunun gazeteciliğini yine tukaka yaptıkları insanlar yapıyor. Hem de binlerce kilometre uzaktan. Dün belge geliyordu diyorlardı bugün ne var? Hadi siz oradasınız siz yapın o zaman. Cevabı belli değil mi? Bir kaç şey yazmak zorunda hissedenlere kanaat önderi muamelesi yapmak yanlış. Bugün çok insani bir konudan destek vermiş gibi görünen yarın sırf onu yazdığı için zamansız alakasız ‘fetö fetö’ diye yine havlayacak. Kendi egolarını mağdurlar üzerinden tatmin eden tipler bunlar.
Mağdur yakınlarına kimse bir şey diyemez. Çaresizlik her kapıyı çaldırır. Ciğeri beş para etmez adama da derdini anlattırır. Bunların bak elimize düştüler terbiyesizliğine ve üsluplarına sözüm.
Bu sürecin vicdanlı kişileri zaten kendisini belli etti. Samimiyetleri ile bunu ispatladılar. Bundan sonra uyanmış, fark etmişler çıkabilir mi? Elbette çıkabilir, değerlidir ancak bir ileri iki geri yapana dikkat. Suret-i haktan görünüp vitrin yapana yersiz sevgi gereksiz. Bu süreç acı olduğu kadar da öğretici bir süreç. Geçmiş yıllardaki empati eksikliği bir çoğumuza ders oldu ancak kimsenin şüphesi olmasın asla ve asla bunların iddia ettiği gibi de bir tablo yoktu. Kimse zulmü alkışlamadı kimse bir başkasının acısından mutlu da olmadı. Yalan söylüyorlar. İftira atıyorlar.
“150 bin işinden ekmeğinden olan kişiler arasında ideolojik ayıklama yapanlara çiçek verme. On binlerce insanın haksız yere hapis yattığını bile bile susanların bir tweetine kanma” diyorum acizane.
Bir de fetöcü de olsaymışcılar, biz onların yaptığını yapmayacağızmışçılar var bir de. Hele bunları zerre ciddiye alanlara şaşarım. Ergenekon davaları ile cemaate yapılanları kıyaslayanlar ve buradan “ettiler, buldular” diyenler ikiye ayrılır. Birincisi cahiller. Bu çok net, ne bir tek iddianame okumuştur ne bir tane olay bilir, ne de hadi anlat bakalım desen iki cümle kurabilir. Papağan gibi tekrarlar dururlar. Diğerleri de çok ama çok operasyoneller. Evet mağduriyetin niceliği olmaz. Eyvallah. Ama hakkaniyet diye bir şey var öyle değil mi? Sizin yıllardır anlattıklarınızın yekünü bugün ufak bir ilin bir adliye sarayının bir mahkeme salonunda yaşanıyor. Ve bunu da çoluğuna çocuğuna kadar yapacağız diyen siz yapıyorsunuz. Beraber yargılandığınız adamlar yapıyor. Her gün sövdünüz dincilerle birlikte. Sizinle kavga bitmez. Sizden dolayı. Çünkü sizin gerçek derdinizin ne olduğu gayet aşikar. Yazılsa komplo denir siz de itiraf etmeye cesaret edemezsiniz.
Velhasıl devletin dayağını dün yemiş, bugün yemiş, yarın yiyecek onlar eşit vatandaşlık bağlamında kimsenin kimseye karışmadığı, kimsenin kimseye tahakküm etmediği bir ülkede yaşamak isteyecek bir irade ortaya koyabilecek mi? Bence mesele bu. Bunun cevabı epey zor günlerden ve dönemlerden sonra belli olacak.
[Levent Kenez] 7.8.2019 [TR724]
Sürgün gazeteci ne iş yapar? [Adem Yavuz Arslan]
Biz gazeteciler için ‘haberin-yazının öznesi’ olmak iyi bir şey değildir. Gazeteci haberi yapar, yazısını yazar, fotoğrafını çeker.
Gerisini okura, izleyiciye bırakır.
Ancak son yıllarda – istemesek de- kendimize dair şeyler yazıp çizmek zorunda kalıyoruz.
Bir çoğu da tashih ve tarihe not mahiyetinde.
HAVUZ’UN HELAL KAZANÇLA İMTİHANI
Bu kez de öyle oldu.
Erdoğan’ın devlet ihalelerine katılan iş adamlarından topladığı rüşvetlerle kurduğu Havuz medyası, bu kez de kapatılıp yağmalanan Zaman Gazetesi’nin son genel yayın yönetmeni Abdülhamit Bilici’nin Uber şoförü olarak çalışmasını diline doladı.
‘Kariyeri’nde Kabataş Yalanı ve Sümeyye Suikasti gibi kurgu haberler olan Akşam Gazetesi’nin “Uber Fetö” diye manşete çektiği habere (!) göre Abdülhamit Bilici ‘kaçtığı’ Washington DC’de Uber yaparken Akşam muhabiri Yavuz Atalay’a denk gelmiş.
Normal şartlarda Akşam’ın haberine gülüp geçmek lazım ama tarihe not düşme ve Havuz’un haberlerine balıklama atlayan sözüm ona bağımsız gazete ve haber kanallarına da bir çift laf şart oldu.
Öncelikle bir tavsiye: Haberi yapan Akşam’ın Washington muhabiri Yavuz Atalay’ı not edin derim. Bu çocukta büyük yetenek var, Erdoğan rejiminin medya düzeni içinde iyi yerlere gelebilir.
Mesela bir defasında Trump’ın damadı Jared Kushner ile Akşam’a özel röportaj yapmıştı. Manşette yer alan haberde Kushner Erdoğan’a hayranlığını anlatmış ve “Türkiye ile kavga edilmez” demişti.
Gerçi Kushner’in röportajdan haberi olmadığı, haberde yer alan ifadelerin kurgu olduğu hemen ortaya çıkmıştı ama sonuçta Akşam’ın sicilinde Kabataş ve Sümeyye Suikasti yalanları olduğu için kimse şaşırmadı.
Acar muhabir Yavuz Atalay bir defasında da Washington’daki Dulles Havalimanı’nın fotoğrafını koyup “İşte Cemaatin yeni üssü” haberi yazmıştı.
Bir başka haberinde de Fethullah Gülen’i 100 bin dolar karşılığı dul bir Afrikalı ile evlendirmişti!
Normalde bu haberlere imza atan birinin sokağa bile çıkamaması gerekir ama Havuz’da kariyer yapmanın yolu sürekli ve büyük yalanlar söylemekten geçiyor.
Gelelim habere.
Abdülhamit Bilici bir yılı aşkın süredir Uber yapıyor. Yani olayın yeni bir tarafı yok. Kaldı ki Bilici bunu saklamadı. Röportajlarında ve konferanslarında anlattı.
Akşam bir gazete olmuş olsaydı böyle bir haberi ‘bayat’ der ve kullanmazdı. Üstelik haberin diğer ayakları da eksik. Akşam’dan gazetecilik etiği beklemek anlamsız ama biz yine de olması gerekeni hatırlatmış olalım.
Devam edelim.
Bilici Uber yapıyorsa ne olmuş? Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde uzun yıllar gazetecilik yapmış, son on yılı yöneticilikle geçmiş bir gazeteci sürgünde ve geçinmek için şoförlük yapıyorsa bu alaya alınacak bir durum değildir.
Bilakis takdir edilmelidir.
Ayrıca Akşam bu haberi ile bugüne kadar yaptıkları “Cemaatin yönetim kademesi himmet paraları ile yurt dışına kaçtı, lüks içinde yaşıyorlar” yalanlarını da afiyetle yemiş oldu.
Gerçi bu arkadaşların ahlaki kaygıları, okurlarının da hafızası ve sorgulaması yok. Dün ‘yurt dışında lüks içinde yaşıyorlar’ yazınca alkışlayanlar bugün ‘geçinmek için Uber yapıyor’ deyince de alkışlıyor.
Bu tekzibin önemi şurada: Havuz’un Cemaat’e yönelik suçlamaları, ithamları bir bir çökecek. Hepsinin yalan olduğunu kendileri söyleyecek, yazacaklar.
Ayrıca, Cemaat’in en önemli kurumlarından olan Zaman’ın yayın yönetmeni Uber yaparak geçiniyorsa, Havuz’un iddia ettiği gibi bu hareketin ardında ABD, AB, İsrail yada bilmem kim yokmuş.
Havuz’da bir medya yöneticisinin 25 dairesinin olduğunu düşünürseniz aynı pozisyonda bulunan Bilici’nin işsiz kalınca Uber yapmak zorunda kalması bir başka gerçeği daha ortaya koyuyor. Demek ki bu insanlar Türkiye’deki dönemlerinde de mütevazi ve temiz yaşamışlar.
Biz kendimizi biliyorduk, Havuz sayesinde herkes öğrenmiş oldu.
ONLAR SÜRGÜN BİZ KAÇAK
‘Uber Fetö’ haberinin bir diğer boyutu ise medyanın olaya bakışında.
Malum olduğu üzere Türk medyasının yüzde 90 küsürü Erdoğan rejiminin doğrudan kontrolü altında.
Kısaca Havuz Medyası denen bu yapının dışında kalan bir avuç gazete ve televizyon ise ayrı bir körlük yaşıyor.
Son olayda olduğu gibi.
Akşam gibi yalan haberleri ile bilinen bir gazete Bilici’yi alaya almaya çalışan bir haber yapıyor ve sözüm ona ‘özgür ve bağımsız’ gazeteler aynen alıp kullanıyorlar.
Mesela Cumhuriyet ve Birgün.
Bir dönemlerin haber kanalı NTV. Hadi Odatv ve Nedim Şenergiller platonik Cemaat sevdalısı olduğu için baktıkları her yerde Cemaati görüyorlar da Cumhuriyetçilere, Birgüncülere ne oluyor?
Kaldı ki Türk solunun tarihi sürgünlerle doludur.
Bu noktada bir çitfe standardı daha not düşmek şart. Türk medyasının hakim ekseriyeti kendi mahallesinde yaşar. Demokratlıkları, etik değerleri kendi mahallesinden insanlar için çalışır.
Mesela dindar muhafazakar medyayı sevmezler. Özellikle de Cemaat medyasına karşı derin bir ‘kıskançlık-kin’leri vardır.
Bu patalojik durumun yüzde 10’u söz konusu medyanın hataları neden olduysa geri kalan yüzde 90’ı ‘genlerinden’ gelir.
Mesela Cumhuriyetten Engin Aydın’ın 12 Eylül darbesi sonrası Almanya’da sürgün olmasını, 6 yıl taksicilik yapmasını övünerek anlatırlar ama Zaman yada Bugün’den birisi aynı şeyi yaparsa burun kıvırırlar.
Söz konusu olan Can Dündar olan olunca ‘sürgün’ Bilici olunca ‘kaçak’ olur.
Malesef bu açıdan Havuz medyası ile ‘diğerleri’ arasında pek bir fark yok.
SÜRGÜNDE NE İŞ YAPILIR?
Peki sürgün gazeteci ne iş yapar?
Bu sorunun cevabı bulunduğunuz ülkeye göre değişir. Eğer Avrupa’da iseniz ABD’de olan meslektaşlarınıza oranla biraz daha avantajlısınızdır.
Güçlü bir sosyal devlet geleneği olan Avrupa ülkeleri sürgündeki gazetecilere, akademisyenlere azda olsa destek veriyor. Ancak ABD ‘vahşi kapitalizmin’ anası olduğu için hayat sürgünler için ekstra zor. Herhangi bir destek olmadığı gibi temel sağlık hizmetlerine erişim de mümkün değil.
Bilmediğiniz bir denizde yüzmek için sürekli çırpınmak zorunda kalan acemi yüzücüler gibisiniz.
Çalışmak hem de çok çalışmak zorundasınız.
Erdoğan rejiminin zulmünden bir şekilde kendini kurtarabilen herkes, hangi meslek grubundan gelirse gelsin, Uber yapmak, pizza dağıtmak gibi işler yapmak zorunda.
Türkiye’de iken çok başarılı olmuş doktorlar, mühendisler, akademisyenler tanıyorum bu tip işlerde çalışmak zorunda kalan. Bu durum o insanların yetersizliğinden kaynaklanmıyor.
Gelinen ülkenin yasal düzenlemeleri, teamülleri var ve sizin onlara uyum sağlamanız zaman alıyor.
Biz gazetecilerin işi ekstra zor çünkü Türkiye’de çalışabileceğimiz herhangi bir mecra kalmadı. Uluslararası medya da çalışmak için hem yasal hem pratik engeller var. Ayrıca bizimle ilgili öyle bir karalama kampanyası var ki bir çok medya kuruluşu Erdoğan rejimi ile muhatap olmaktan çekiniyor.
NASIL UBERCİ OLDUK ?
Bu yüzden Bilici Uber’de yalnız değil. Başka gazeteciler, akademisyenler, doktorlar, bürokratlarda Uber yaparak geçimini sağlıyor.
Ben de onlardan biriyim.
15 Temmuz darbe tiyatrosu sonrası gazetelerimiz kapatıldığı için işsiz bırakıldık. Pasaportlarımız iptal edildiği için de başka bir ülkeye gidemiyoruz.
Bende 15 Temmuz’dan bu yana Uber yaparak ailemi geçindiriyorum. Bir yandan gazeteciliğimi sürdürüyorum bir yandan Uber yaparak ayakta kalmaya çalışıyorum.
Bu durum övünülecek ya da utanılacak bir şey değil.
Sonuçta sürgüne giden ve bu tip işleri yapan ne ilk ne de son gazeteciyim. 2,5 yılda binlerce yolcu taşıdım. Gündüz gazeteciliği sürdürüp gece direksiyona geçtim. Öyle insanlarla tanıştım, öyle diyaloglar yaşadım ki bir kitap yazmam şart oldu. Hatta öyle insanlarla tanıştım ki, Havuzcular duysa ‘keşke bu adamı işsiz bırakmasaydık’ der.
Başta da dediğim gibi, haberin-yazının öznesi olmak hoş bir şey değil. Ancak Havuz’un arsız yalanlarına karşı doğruları yazmak, söylemek gerekiyor.
HAVUZUN DERDİ
Bu tip yalanları yazanlar aslında neyin ne olduğunu biliyorlar. Ama onlara göre yalan söylemekte bir behis yok.
Önce ‘yurt dışına kaçtılar, Himmet paraları ile lüks hayat yaşıyorlar’ yalanını yazdılar, söylediler. Burada amaçları Cemaat’in tabanı ile tavanı arasında fitne çıkarmaktı.
Mesela benim oturduğum iki odalı ve ABD standartlarına göre sıradan bir apartman dairesini “havuzlu lüks villa” diye yazmaktan çekinmediler.
Hatta o kadar saçmaladılar ki, Ersoy Dede benim Walmart’tan aldığım beş dolarlık basit terliği “500 dolarlık terlik giyiyor” diye köşesine taşıdı.
Şimdi de “Cemaat bitti, bitiyor” algısını oluşturmak için “Uber yapmak zorunda kaldılar” söylemini dolaşıma soktular. Oysa ki bu insanların Uber yapması, pizza dağıtması, inşaatlarda çalışması herşeyden önce Havuz’un tekzibidir.
BAŞARI HİKAYELERİ ARTIYOR
Sürgün olmak, göçmen olmak zordur.
Özelliklede ilk yıllar. Ancak iyi yetişmiş, birikimli insanlar uyum sürecini atlattıktan sonra başarı hikayeleri yazmaya başlıyorlar.
Aynı şey sürgündeki Cemaat mensupları içinde geçerli.
İlk dönemlerinde Uber yapan, pizzacıda çalışan, inşaatta amelelik yapan isimler şimdilerde beyaz yakalı işler bulmaya başladılar.
Dün pizza dağıtırken bugün önemli şirketlerde işe giren bürokratlar tanıyorum. Ya da teknoloji şirketlerinde, iyi üniversitelerde kadro alan sürgün isimler biliyorum.
Hatta bunlardan birisi eşim.
Türkiye’de iken 28 Şubat zulmünü yaşamış, derece ile girdiği İTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümünden başörtüsü yüzünden atılma noktasına gelmişti.
Daha sonra bir şekilde okulu bitirdi ama bu kez de çalıştığı Bank Asya, Erdoğan rejimi tarafından kapatıldı.
Benim yüzümden o da sürgün oldu.
Ancak yılmayıp, üç çocuklu bir anne olarak kendini geliştirmeye devam etti ve bugün ABD’nin kalburüstü finans-teknoloji şirketlerinden birinde mühendis olarak çalışıyor.
Bir süre sonra bu tip başarı hikayeleri daha yaygın hale gelecek. Bakalım havuzcular o zaman ne yumurtlayacaklar ?
[Adem Yavuz Arslan] 7.8.2019 [TR724]
Gerisini okura, izleyiciye bırakır.
Ancak son yıllarda – istemesek de- kendimize dair şeyler yazıp çizmek zorunda kalıyoruz.
Bir çoğu da tashih ve tarihe not mahiyetinde.
HAVUZ’UN HELAL KAZANÇLA İMTİHANI
Bu kez de öyle oldu.
Erdoğan’ın devlet ihalelerine katılan iş adamlarından topladığı rüşvetlerle kurduğu Havuz medyası, bu kez de kapatılıp yağmalanan Zaman Gazetesi’nin son genel yayın yönetmeni Abdülhamit Bilici’nin Uber şoförü olarak çalışmasını diline doladı.
‘Kariyeri’nde Kabataş Yalanı ve Sümeyye Suikasti gibi kurgu haberler olan Akşam Gazetesi’nin “Uber Fetö” diye manşete çektiği habere (!) göre Abdülhamit Bilici ‘kaçtığı’ Washington DC’de Uber yaparken Akşam muhabiri Yavuz Atalay’a denk gelmiş.
Normal şartlarda Akşam’ın haberine gülüp geçmek lazım ama tarihe not düşme ve Havuz’un haberlerine balıklama atlayan sözüm ona bağımsız gazete ve haber kanallarına da bir çift laf şart oldu.
Öncelikle bir tavsiye: Haberi yapan Akşam’ın Washington muhabiri Yavuz Atalay’ı not edin derim. Bu çocukta büyük yetenek var, Erdoğan rejiminin medya düzeni içinde iyi yerlere gelebilir.
Mesela bir defasında Trump’ın damadı Jared Kushner ile Akşam’a özel röportaj yapmıştı. Manşette yer alan haberde Kushner Erdoğan’a hayranlığını anlatmış ve “Türkiye ile kavga edilmez” demişti.
Gerçi Kushner’in röportajdan haberi olmadığı, haberde yer alan ifadelerin kurgu olduğu hemen ortaya çıkmıştı ama sonuçta Akşam’ın sicilinde Kabataş ve Sümeyye Suikasti yalanları olduğu için kimse şaşırmadı.
Acar muhabir Yavuz Atalay bir defasında da Washington’daki Dulles Havalimanı’nın fotoğrafını koyup “İşte Cemaatin yeni üssü” haberi yazmıştı.
Bir başka haberinde de Fethullah Gülen’i 100 bin dolar karşılığı dul bir Afrikalı ile evlendirmişti!
Normalde bu haberlere imza atan birinin sokağa bile çıkamaması gerekir ama Havuz’da kariyer yapmanın yolu sürekli ve büyük yalanlar söylemekten geçiyor.
Gelelim habere.
Abdülhamit Bilici bir yılı aşkın süredir Uber yapıyor. Yani olayın yeni bir tarafı yok. Kaldı ki Bilici bunu saklamadı. Röportajlarında ve konferanslarında anlattı.
Akşam bir gazete olmuş olsaydı böyle bir haberi ‘bayat’ der ve kullanmazdı. Üstelik haberin diğer ayakları da eksik. Akşam’dan gazetecilik etiği beklemek anlamsız ama biz yine de olması gerekeni hatırlatmış olalım.
Devam edelim.
Bilici Uber yapıyorsa ne olmuş? Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde uzun yıllar gazetecilik yapmış, son on yılı yöneticilikle geçmiş bir gazeteci sürgünde ve geçinmek için şoförlük yapıyorsa bu alaya alınacak bir durum değildir.
Bilakis takdir edilmelidir.
Ayrıca Akşam bu haberi ile bugüne kadar yaptıkları “Cemaatin yönetim kademesi himmet paraları ile yurt dışına kaçtı, lüks içinde yaşıyorlar” yalanlarını da afiyetle yemiş oldu.
Gerçi bu arkadaşların ahlaki kaygıları, okurlarının da hafızası ve sorgulaması yok. Dün ‘yurt dışında lüks içinde yaşıyorlar’ yazınca alkışlayanlar bugün ‘geçinmek için Uber yapıyor’ deyince de alkışlıyor.
Bu tekzibin önemi şurada: Havuz’un Cemaat’e yönelik suçlamaları, ithamları bir bir çökecek. Hepsinin yalan olduğunu kendileri söyleyecek, yazacaklar.
Ayrıca, Cemaat’in en önemli kurumlarından olan Zaman’ın yayın yönetmeni Uber yaparak geçiniyorsa, Havuz’un iddia ettiği gibi bu hareketin ardında ABD, AB, İsrail yada bilmem kim yokmuş.
Havuz’da bir medya yöneticisinin 25 dairesinin olduğunu düşünürseniz aynı pozisyonda bulunan Bilici’nin işsiz kalınca Uber yapmak zorunda kalması bir başka gerçeği daha ortaya koyuyor. Demek ki bu insanlar Türkiye’deki dönemlerinde de mütevazi ve temiz yaşamışlar.
Biz kendimizi biliyorduk, Havuz sayesinde herkes öğrenmiş oldu.
ONLAR SÜRGÜN BİZ KAÇAK
‘Uber Fetö’ haberinin bir diğer boyutu ise medyanın olaya bakışında.
Malum olduğu üzere Türk medyasının yüzde 90 küsürü Erdoğan rejiminin doğrudan kontrolü altında.
Kısaca Havuz Medyası denen bu yapının dışında kalan bir avuç gazete ve televizyon ise ayrı bir körlük yaşıyor.
Son olayda olduğu gibi.
Akşam gibi yalan haberleri ile bilinen bir gazete Bilici’yi alaya almaya çalışan bir haber yapıyor ve sözüm ona ‘özgür ve bağımsız’ gazeteler aynen alıp kullanıyorlar.
Mesela Cumhuriyet ve Birgün.
Bir dönemlerin haber kanalı NTV. Hadi Odatv ve Nedim Şenergiller platonik Cemaat sevdalısı olduğu için baktıkları her yerde Cemaati görüyorlar da Cumhuriyetçilere, Birgüncülere ne oluyor?
Kaldı ki Türk solunun tarihi sürgünlerle doludur.
Bu noktada bir çitfe standardı daha not düşmek şart. Türk medyasının hakim ekseriyeti kendi mahallesinde yaşar. Demokratlıkları, etik değerleri kendi mahallesinden insanlar için çalışır.
Mesela dindar muhafazakar medyayı sevmezler. Özellikle de Cemaat medyasına karşı derin bir ‘kıskançlık-kin’leri vardır.
Bu patalojik durumun yüzde 10’u söz konusu medyanın hataları neden olduysa geri kalan yüzde 90’ı ‘genlerinden’ gelir.
Mesela Cumhuriyetten Engin Aydın’ın 12 Eylül darbesi sonrası Almanya’da sürgün olmasını, 6 yıl taksicilik yapmasını övünerek anlatırlar ama Zaman yada Bugün’den birisi aynı şeyi yaparsa burun kıvırırlar.
Söz konusu olan Can Dündar olan olunca ‘sürgün’ Bilici olunca ‘kaçak’ olur.
Malesef bu açıdan Havuz medyası ile ‘diğerleri’ arasında pek bir fark yok.
SÜRGÜNDE NE İŞ YAPILIR?
Peki sürgün gazeteci ne iş yapar?
Bu sorunun cevabı bulunduğunuz ülkeye göre değişir. Eğer Avrupa’da iseniz ABD’de olan meslektaşlarınıza oranla biraz daha avantajlısınızdır.
Güçlü bir sosyal devlet geleneği olan Avrupa ülkeleri sürgündeki gazetecilere, akademisyenlere azda olsa destek veriyor. Ancak ABD ‘vahşi kapitalizmin’ anası olduğu için hayat sürgünler için ekstra zor. Herhangi bir destek olmadığı gibi temel sağlık hizmetlerine erişim de mümkün değil.
Bilmediğiniz bir denizde yüzmek için sürekli çırpınmak zorunda kalan acemi yüzücüler gibisiniz.
Çalışmak hem de çok çalışmak zorundasınız.
Erdoğan rejiminin zulmünden bir şekilde kendini kurtarabilen herkes, hangi meslek grubundan gelirse gelsin, Uber yapmak, pizza dağıtmak gibi işler yapmak zorunda.
Türkiye’de iken çok başarılı olmuş doktorlar, mühendisler, akademisyenler tanıyorum bu tip işlerde çalışmak zorunda kalan. Bu durum o insanların yetersizliğinden kaynaklanmıyor.
Gelinen ülkenin yasal düzenlemeleri, teamülleri var ve sizin onlara uyum sağlamanız zaman alıyor.
Biz gazetecilerin işi ekstra zor çünkü Türkiye’de çalışabileceğimiz herhangi bir mecra kalmadı. Uluslararası medya da çalışmak için hem yasal hem pratik engeller var. Ayrıca bizimle ilgili öyle bir karalama kampanyası var ki bir çok medya kuruluşu Erdoğan rejimi ile muhatap olmaktan çekiniyor.
NASIL UBERCİ OLDUK ?
Bu yüzden Bilici Uber’de yalnız değil. Başka gazeteciler, akademisyenler, doktorlar, bürokratlarda Uber yaparak geçimini sağlıyor.
Ben de onlardan biriyim.
15 Temmuz darbe tiyatrosu sonrası gazetelerimiz kapatıldığı için işsiz bırakıldık. Pasaportlarımız iptal edildiği için de başka bir ülkeye gidemiyoruz.
Bende 15 Temmuz’dan bu yana Uber yaparak ailemi geçindiriyorum. Bir yandan gazeteciliğimi sürdürüyorum bir yandan Uber yaparak ayakta kalmaya çalışıyorum.
Bu durum övünülecek ya da utanılacak bir şey değil.
Sonuçta sürgüne giden ve bu tip işleri yapan ne ilk ne de son gazeteciyim. 2,5 yılda binlerce yolcu taşıdım. Gündüz gazeteciliği sürdürüp gece direksiyona geçtim. Öyle insanlarla tanıştım, öyle diyaloglar yaşadım ki bir kitap yazmam şart oldu. Hatta öyle insanlarla tanıştım ki, Havuzcular duysa ‘keşke bu adamı işsiz bırakmasaydık’ der.
Başta da dediğim gibi, haberin-yazının öznesi olmak hoş bir şey değil. Ancak Havuz’un arsız yalanlarına karşı doğruları yazmak, söylemek gerekiyor.
HAVUZUN DERDİ
Bu tip yalanları yazanlar aslında neyin ne olduğunu biliyorlar. Ama onlara göre yalan söylemekte bir behis yok.
Önce ‘yurt dışına kaçtılar, Himmet paraları ile lüks hayat yaşıyorlar’ yalanını yazdılar, söylediler. Burada amaçları Cemaat’in tabanı ile tavanı arasında fitne çıkarmaktı.
Mesela benim oturduğum iki odalı ve ABD standartlarına göre sıradan bir apartman dairesini “havuzlu lüks villa” diye yazmaktan çekinmediler.
Hatta o kadar saçmaladılar ki, Ersoy Dede benim Walmart’tan aldığım beş dolarlık basit terliği “500 dolarlık terlik giyiyor” diye köşesine taşıdı.
Şimdi de “Cemaat bitti, bitiyor” algısını oluşturmak için “Uber yapmak zorunda kaldılar” söylemini dolaşıma soktular. Oysa ki bu insanların Uber yapması, pizza dağıtması, inşaatlarda çalışması herşeyden önce Havuz’un tekzibidir.
BAŞARI HİKAYELERİ ARTIYOR
Sürgün olmak, göçmen olmak zordur.
Özelliklede ilk yıllar. Ancak iyi yetişmiş, birikimli insanlar uyum sürecini atlattıktan sonra başarı hikayeleri yazmaya başlıyorlar.
Aynı şey sürgündeki Cemaat mensupları içinde geçerli.
İlk dönemlerinde Uber yapan, pizzacıda çalışan, inşaatta amelelik yapan isimler şimdilerde beyaz yakalı işler bulmaya başladılar.
Dün pizza dağıtırken bugün önemli şirketlerde işe giren bürokratlar tanıyorum. Ya da teknoloji şirketlerinde, iyi üniversitelerde kadro alan sürgün isimler biliyorum.
Hatta bunlardan birisi eşim.
Türkiye’de iken 28 Şubat zulmünü yaşamış, derece ile girdiği İTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümünden başörtüsü yüzünden atılma noktasına gelmişti.
Daha sonra bir şekilde okulu bitirdi ama bu kez de çalıştığı Bank Asya, Erdoğan rejimi tarafından kapatıldı.
Benim yüzümden o da sürgün oldu.
Ancak yılmayıp, üç çocuklu bir anne olarak kendini geliştirmeye devam etti ve bugün ABD’nin kalburüstü finans-teknoloji şirketlerinden birinde mühendis olarak çalışıyor.
Bir süre sonra bu tip başarı hikayeleri daha yaygın hale gelecek. Bakalım havuzcular o zaman ne yumurtlayacaklar ?
[Adem Yavuz Arslan] 7.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Devlet, Anadolu ve Analar! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Sizlerle iki annenin, iki Arzu’nun acı hikayesini paylaşacağım. Gazeteci anne Arzu Yıldız ile öğretmen anne Arzu Akçakaya’nın hikayesi.
Arzu Yıldız gazeteciliğin ötesinde pek az insan hakları aktivistinde bulabileceğimiz cesarette ve gözü peklikte bir hanım. Türkiye’de bir seminerde tanışmıştım kendisiyle. Yazılarından, medya konuşmalarından takip ettiğim bu yürekli hanımefendiyi tanıyınca takdir hislerime engel olamadım. Haksızlık karşısında kabına sığmayan ve isyan eden bir duruşu vardı. İktidar, güç, baskı onu yıldırmıyor, gördüğü hukuksuzluğu, zulmü haykırmasına engel olamıyordu.
Arzu Yıldız’ın iki çocuk sahibi bir anne olduğunu duyduğumda kendisine olan saygım iyice arttı. Zira anne olmak şefkat ve merhamet sahibi olmanın yanında temkinli, dikkatli olmayı gerektiren dünyanın en kutsal göreviydi. Anneler dışında dünyada hiçbir varlık kendisinden önce başkasını düşünmez. Anneler dışında hiçbir varlık başka bir canlı için gözünü kırpmadan tehlikeye atılmaz. Ama Arzu Yıldız ailesine, bebek yaştaki çocuklarının varlığına rağmen adalet, hakkaniyet duygusu baskın gelen ve hak-hukuk için herşeyi göze alabilen kahraman bir şahsiyet!
15 Temmuz’dan önce AKP zulmüne açıkça karşı çıkan, yiğitçe açıklamalar yapan, seküler kimliğine rağmen dindar bir topluluğu uğradığı zulüm nedeniyle tereddüt etmeden savunan bu yürekli kadın, 15 Temmuz tiyatrosunu müteakip ülkesini ve ailesini terketmek zorunda kaldı. Yaşadığı diğer zorluklar, meşakkatler bir yana, bir annenin bebeğinden ayrılmak zorunda kalması ve analık duygusunu, bebeğine hasretini bastırması olağanüstü bir sabır gerektiriyor olmalı. Nitekim bu annelik, babalık duygusunun gücünün farkında olan Türkiye’deki mafyatik düzen insanları bebekleriyle, çocuklarıyla, eşleriyle tehdit etmekten, sınamaktan çekinmedi. Çocukların, eşlerin telefonlarından babalara seslendi “sen gelirsen eşini, çocuğunu bırakırız!” diye rehine siyaseti izledi. Vahşetin sınırlarını genişletti, akla gelmez fiziki işkencelerin yanında manevi, duygusal işkenceler yaptı. Güya hapisteki kişiyi konuşturmak için eşini, kızını hapse attı. İşkence seanslarında gözünün önünde eşine, kızına tecavüz etmekle tehdit etti insancıkları.
Arzu Yıldız’ın facebook sayfasında paylaştığı, ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığında 7 aylık olan bebeğiyle 3 yıl sonra buluşma hikayesi, beni duygulandırdı, ağlattı. Baba olarak bile evladın hasretine dayanmak, kendinden bir parçayı bırakıp yıllarca ondan uzak kalmak dayanılmaz bir hasret iken, bir anne için bu çok daha dayanılmaz bir acı olmalıydı.
Arzu Yıldız 3 yıl sonra bebeğiyle, kendi ifadesiyle tekrar tanışıyordu. Zira 3.5 yaşındaki kızı kendisini tanımıyordu. Ona bir yabancı, el gibi bakıyor ve öz annesinden tedirgin oluyordu. İnsanoğlunun anneye en çok ihtiyaç duyduğu dönemde, asli görevi insanlara hukuk, huzur, güvenlik sağlamak olan devlet anne ile bebeği ayırıyor, anaları ülkesini, bebeğini terketmek zorunda bırakıyordu.
Ve maalesef bu uygulama, iktidarı yazdıklarıyla, konuştuklarıyla rahatsız eden muhalif bir gazeteciye, Arzu Yıldız’a mahsus değildi. Erdoğan’ın her şeyi kontrol edip tek adam haline geldiği Türkiye Cumhuriyeti son 4-5 yılda onbinlerce anayı çocuklarından, eşlerinden ayırıp hapislere doldurdu. Binlerce bebeği demir parmaklıklar ardında, izbe odalarda, soğuk duvarlar arasında yaşamaya mahkum etti; etmeye devam ediyor.
ARZU ÖĞRETMEN VE DAMLA’SI
Diğer hikaye adeta Türkiye’nin son dönemde yaşadıklarının özeti gibi. Birkaç gün önce, çöpe atmak zorunda bırakıldığı kitapta “parmak izi var” diye, 10 aylık Damla bebek ve annesi Arzu öğretmen cezaevine gönderildi. Şu vaka tek başına ülkedeki fecaati, zulmü ortaya koyuyor. İnsan bu olayda hangi absürdlüğe, hukusuzluğa üzülmesi gerektiğini şaşırıyor. Sadece bir vakada iç içe zulüm, eziyet, hukusuzluk, duyarsızlık, saçmalık görmek mümkün. Arzu öğretmen ve bebeğinin hapse gönderilmesinde:
Bir eğitimcinin bir gecede “yasaklı”, “terör unsuru” haline gelen kitaplarını çöpe atmak zorunda kalmasına mı üzülürsün!
Bir öğretmenin işinden atılmasına, öğrencilerinden koparılmasına mı üzülürsün!
Çöpe atılmış dini kitaptan “delil” toplamaya çalışan devletin düştüğü zavallı duruma mı üzülürsün!
Anayasada ve yasalarda var olan açık hükme, İslamın ve evrensel hukukun ilkelerine rağmen bebekli bir annenin ısrarla hapse konulmak istenmesine mi üzülürsün!
Anaların, bebeklerin uğradığı zulüm, eziyet karşısında lal kesilmiş aydınlara, merhametini yitirmiş topluma mı üzülürsün!
Kendi mahallesinden çıkan zalimin zulmünü görmeyip, hatta alkışlayıp sadece kendi mazlumuna hak tanıyan bölünmüş halka mı üzülürsün!
Analara zulmedilirken, bebekler hapislere doldurulurken hala devleti kutsayan, “devletin bir bildiği vardır! Suçları olmasa hapse atılmazlar!” diyen devletçi zihniyete mi üzülürsün!
TOPLUM SORGULAMA YAPMAK ZORUNDA
Türk toplumu bir sorgulama, özeleştiri yapmak zorunda. Devlet soyut bir varlık. Önemlidir, gereklidir, ama kutsal değildir; sorgulanmaz, eleştirilmez değildir. Mutlak biat edilecek, her dediğine boyun eğilecek ilahi bir yapı değildir. Aksine İslami, insani, hukuki, vicdani açıdan devlet denetlenmesi, sorgulanması, hesaba çekilmesi gereken bir yapıdır. Birey ve devlet karşı karşıya geldiğinde maalesef bazen korkudan, bazen yanlış devlet ezberinden dolayı devletin yanında yer alıyor ve devlete bireyi yem ediyor; hakkı, adaleti güce feda ediyoruz. Ama yeri gelince “Ertuğrul Gazi’ye atfedilen “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünü kullanmaktan çekinmiyoruz.
Özellikle muhafazakarlar, dindarlar devletle ilişkisini sorgulamak, devlete bakışını değiştirmek zorunda. Nasyonal sosyalizmden, faşizmden tevarüs edilen, devleti ve ait olunan kollektif yapıları (tarikat, mezhep, sosyal grup vb) kutsayan anlayışın İslamla ilgisi yok. İslamda kutsal olan insandır, bireydir, candır, haktır, mülkiyettir, özgürlüktür. Kur’anın hiçbir yerinde, hiçbir hadiste, kaynakta devletin kutsallığına, sorgulanmazlığına dair tek kelime bulamazsınız. Ama insanı önceleyen, koruyan, insanların hukukunu gözeten binlerce ayet, hadis kaynak bulursunuz. İslam devleti yüceltmez, ama cenneti anaların ayaklarının altına koyar (İbn Hanbel, V, 198). Ayet: analara, babalara “üf bile demeyin” (İsra:23) der. İslamda analara saygıyı, hürmeti emreden, analığı yücelten çok şey bulursunuz. Kaldı ki bu zulümler devletin tüm yetkilerini ele geçirmiş hukuksuzca kullanan bir eşkiya grup tarafından işlenmektedir. Onları sorgulamak, onlara karşı çıkmak devleti yıkmak ve yıpratmak da değildir.
Ey dindarlar, sağcılar, milliyetçiler, cemaatler, tarikatler! Savaş hukunda bile analara, bebeklere, kadınlara dokunulmaz. Siz analara zulmedilirken, bebekler hapislere doldurulurken hangi ölçüye, vicdana, hukuka göre zalim devletin yanında yer alıyor ve anaların ahını alıyorsunuz?
Ey adında “ana” olan Anadolu halkları! Gözlerinizin önünde analara, bebelere, kadınlara bunca zulüm eziyet varken hala sesinizi çıkarmayacak mısınız? Hala devleti bir zulüm aygıtına dönüştüren gücün yanında mı yer alacaksınız?
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 7.8.2019 [TR724]
Arzu Yıldız gazeteciliğin ötesinde pek az insan hakları aktivistinde bulabileceğimiz cesarette ve gözü peklikte bir hanım. Türkiye’de bir seminerde tanışmıştım kendisiyle. Yazılarından, medya konuşmalarından takip ettiğim bu yürekli hanımefendiyi tanıyınca takdir hislerime engel olamadım. Haksızlık karşısında kabına sığmayan ve isyan eden bir duruşu vardı. İktidar, güç, baskı onu yıldırmıyor, gördüğü hukuksuzluğu, zulmü haykırmasına engel olamıyordu.
Arzu Yıldız’ın iki çocuk sahibi bir anne olduğunu duyduğumda kendisine olan saygım iyice arttı. Zira anne olmak şefkat ve merhamet sahibi olmanın yanında temkinli, dikkatli olmayı gerektiren dünyanın en kutsal göreviydi. Anneler dışında dünyada hiçbir varlık kendisinden önce başkasını düşünmez. Anneler dışında hiçbir varlık başka bir canlı için gözünü kırpmadan tehlikeye atılmaz. Ama Arzu Yıldız ailesine, bebek yaştaki çocuklarının varlığına rağmen adalet, hakkaniyet duygusu baskın gelen ve hak-hukuk için herşeyi göze alabilen kahraman bir şahsiyet!
15 Temmuz’dan önce AKP zulmüne açıkça karşı çıkan, yiğitçe açıklamalar yapan, seküler kimliğine rağmen dindar bir topluluğu uğradığı zulüm nedeniyle tereddüt etmeden savunan bu yürekli kadın, 15 Temmuz tiyatrosunu müteakip ülkesini ve ailesini terketmek zorunda kaldı. Yaşadığı diğer zorluklar, meşakkatler bir yana, bir annenin bebeğinden ayrılmak zorunda kalması ve analık duygusunu, bebeğine hasretini bastırması olağanüstü bir sabır gerektiriyor olmalı. Nitekim bu annelik, babalık duygusunun gücünün farkında olan Türkiye’deki mafyatik düzen insanları bebekleriyle, çocuklarıyla, eşleriyle tehdit etmekten, sınamaktan çekinmedi. Çocukların, eşlerin telefonlarından babalara seslendi “sen gelirsen eşini, çocuğunu bırakırız!” diye rehine siyaseti izledi. Vahşetin sınırlarını genişletti, akla gelmez fiziki işkencelerin yanında manevi, duygusal işkenceler yaptı. Güya hapisteki kişiyi konuşturmak için eşini, kızını hapse attı. İşkence seanslarında gözünün önünde eşine, kızına tecavüz etmekle tehdit etti insancıkları.
Arzu Yıldız’ın facebook sayfasında paylaştığı, ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığında 7 aylık olan bebeğiyle 3 yıl sonra buluşma hikayesi, beni duygulandırdı, ağlattı. Baba olarak bile evladın hasretine dayanmak, kendinden bir parçayı bırakıp yıllarca ondan uzak kalmak dayanılmaz bir hasret iken, bir anne için bu çok daha dayanılmaz bir acı olmalıydı.
Arzu Yıldız 3 yıl sonra bebeğiyle, kendi ifadesiyle tekrar tanışıyordu. Zira 3.5 yaşındaki kızı kendisini tanımıyordu. Ona bir yabancı, el gibi bakıyor ve öz annesinden tedirgin oluyordu. İnsanoğlunun anneye en çok ihtiyaç duyduğu dönemde, asli görevi insanlara hukuk, huzur, güvenlik sağlamak olan devlet anne ile bebeği ayırıyor, anaları ülkesini, bebeğini terketmek zorunda bırakıyordu.
Ve maalesef bu uygulama, iktidarı yazdıklarıyla, konuştuklarıyla rahatsız eden muhalif bir gazeteciye, Arzu Yıldız’a mahsus değildi. Erdoğan’ın her şeyi kontrol edip tek adam haline geldiği Türkiye Cumhuriyeti son 4-5 yılda onbinlerce anayı çocuklarından, eşlerinden ayırıp hapislere doldurdu. Binlerce bebeği demir parmaklıklar ardında, izbe odalarda, soğuk duvarlar arasında yaşamaya mahkum etti; etmeye devam ediyor.
ARZU ÖĞRETMEN VE DAMLA’SI
Diğer hikaye adeta Türkiye’nin son dönemde yaşadıklarının özeti gibi. Birkaç gün önce, çöpe atmak zorunda bırakıldığı kitapta “parmak izi var” diye, 10 aylık Damla bebek ve annesi Arzu öğretmen cezaevine gönderildi. Şu vaka tek başına ülkedeki fecaati, zulmü ortaya koyuyor. İnsan bu olayda hangi absürdlüğe, hukusuzluğa üzülmesi gerektiğini şaşırıyor. Sadece bir vakada iç içe zulüm, eziyet, hukusuzluk, duyarsızlık, saçmalık görmek mümkün. Arzu öğretmen ve bebeğinin hapse gönderilmesinde:
Bir eğitimcinin bir gecede “yasaklı”, “terör unsuru” haline gelen kitaplarını çöpe atmak zorunda kalmasına mı üzülürsün!
Bir öğretmenin işinden atılmasına, öğrencilerinden koparılmasına mı üzülürsün!
Çöpe atılmış dini kitaptan “delil” toplamaya çalışan devletin düştüğü zavallı duruma mı üzülürsün!
Anayasada ve yasalarda var olan açık hükme, İslamın ve evrensel hukukun ilkelerine rağmen bebekli bir annenin ısrarla hapse konulmak istenmesine mi üzülürsün!
Anaların, bebeklerin uğradığı zulüm, eziyet karşısında lal kesilmiş aydınlara, merhametini yitirmiş topluma mı üzülürsün!
Kendi mahallesinden çıkan zalimin zulmünü görmeyip, hatta alkışlayıp sadece kendi mazlumuna hak tanıyan bölünmüş halka mı üzülürsün!
Analara zulmedilirken, bebekler hapislere doldurulurken hala devleti kutsayan, “devletin bir bildiği vardır! Suçları olmasa hapse atılmazlar!” diyen devletçi zihniyete mi üzülürsün!
TOPLUM SORGULAMA YAPMAK ZORUNDA
Türk toplumu bir sorgulama, özeleştiri yapmak zorunda. Devlet soyut bir varlık. Önemlidir, gereklidir, ama kutsal değildir; sorgulanmaz, eleştirilmez değildir. Mutlak biat edilecek, her dediğine boyun eğilecek ilahi bir yapı değildir. Aksine İslami, insani, hukuki, vicdani açıdan devlet denetlenmesi, sorgulanması, hesaba çekilmesi gereken bir yapıdır. Birey ve devlet karşı karşıya geldiğinde maalesef bazen korkudan, bazen yanlış devlet ezberinden dolayı devletin yanında yer alıyor ve devlete bireyi yem ediyor; hakkı, adaleti güce feda ediyoruz. Ama yeri gelince “Ertuğrul Gazi’ye atfedilen “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünü kullanmaktan çekinmiyoruz.
Özellikle muhafazakarlar, dindarlar devletle ilişkisini sorgulamak, devlete bakışını değiştirmek zorunda. Nasyonal sosyalizmden, faşizmden tevarüs edilen, devleti ve ait olunan kollektif yapıları (tarikat, mezhep, sosyal grup vb) kutsayan anlayışın İslamla ilgisi yok. İslamda kutsal olan insandır, bireydir, candır, haktır, mülkiyettir, özgürlüktür. Kur’anın hiçbir yerinde, hiçbir hadiste, kaynakta devletin kutsallığına, sorgulanmazlığına dair tek kelime bulamazsınız. Ama insanı önceleyen, koruyan, insanların hukukunu gözeten binlerce ayet, hadis kaynak bulursunuz. İslam devleti yüceltmez, ama cenneti anaların ayaklarının altına koyar (İbn Hanbel, V, 198). Ayet: analara, babalara “üf bile demeyin” (İsra:23) der. İslamda analara saygıyı, hürmeti emreden, analığı yücelten çok şey bulursunuz. Kaldı ki bu zulümler devletin tüm yetkilerini ele geçirmiş hukuksuzca kullanan bir eşkiya grup tarafından işlenmektedir. Onları sorgulamak, onlara karşı çıkmak devleti yıkmak ve yıpratmak da değildir.
Ey dindarlar, sağcılar, milliyetçiler, cemaatler, tarikatler! Savaş hukunda bile analara, bebeklere, kadınlara dokunulmaz. Siz analara zulmedilirken, bebekler hapislere doldurulurken hangi ölçüye, vicdana, hukuka göre zalim devletin yanında yer alıyor ve anaların ahını alıyorsunuz?
Ey adında “ana” olan Anadolu halkları! Gözlerinizin önünde analara, bebelere, kadınlara bunca zulüm eziyet varken hala sesinizi çıkarmayacak mısınız? Hala devleti bir zulüm aygıtına dönüştüren gücün yanında mı yer alacaksınız?
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 7.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)