Emine Örnek’in eşi: 4 aylık bebeğim ve 5 yaşındaki oğlumla ortada kaldım

Gece baskınıyla gözaltına alınan ve 4 aylık bebeği olmasına rağmen tutuklanan Emine Örnek’in eşi Mehmet Örnek, “İki çocuğumla ortada kaldım, Mahmut Samet’i susturamıyorum.” diyor.

TUBA DEMİR 23 Haziran 2020 GÜNDEM

13 Haziran gecesi evine yapılan baskın sonrası ev hanımı Emine Örnek (30) gözaltına alınıp aynı gece tutuklandı. Biri 4 aylık diğeri 5 yaşında iki çocuğu olan Emine Örnek’in eşi Mehmet Örnek o gece yaşananları Kronos’a anlattı.

Bakırköy Kadın ve Çocuk Cezaevi’nde tutulan Emine Örnek, HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun sosyal medyada duyurduğu, tutuklanan bebekli annelerden sadece biri. Yasalara aykırı bir şekilde tutuklu bulunan Emine Örnek’in eşi muhasebe uzmanı Mehmet Örnek (33) olay gecesini şöyle anlatıyor:

“Gece 00:30’da polisler eve baskın yaptı. Ellerinde kameralar açık bir şekilde video çekerek içeri girdiler. Bağırıp çağırarak hepimizi salona topladılar. Ağza alınmayacak argo kelimeler kullandılar. Üzerimize yürüdüler, bizi dövmeye kalktılar. Cebimizdeki paraları çıkartıp fotoğraflarını çektiler. Sürekli bağırıyorlardı, argo kelimeler kullanıyorlardı, kadın bir polis vardı, özellikle o sürekli hakaret ediyordu. Biz başlangıçta ne olduğunu anlamadık. Gece bir anda kapı çaldı, tabii kim olduğunu bilmiyoruz. Belki o sırada insanlar uyuyordu ama bağrışmalarla tüm binayı ayağa kaldırdılar. Niye kapıyı açmıyorsunuz diyerek üzerimize yürüdüler. Bizi dövmeye kalktılar. Telefonlarımıza el koydular. Biri hariç diğerleri sivil giyinmişti, içeri giriş tarzlarından bunlar polis olamaz diye düşündük, korktuk. İnsanlık dışı, vahşice bir muamele ile karşı karşıya kaldık. İnsanca muamele edip, kapıyı düzgün bir şekilde çalıp, biz polisiz deseler kapıyı açardık ama onlar kapıyı zorlayıp direk içeri girdiler. Gecenin bir saati kılık kıyafet olarak da hem ben hem eşim uygun olmayabiliriz ama onlar bunu hiç önemsemedi, direk girdiler.”

ÜZERİME YÜRÜYÜP DÖVMEYE KALKTILAR

Kendisi de 2017 ile 2018’de bir yıl hapis yatan ve mahkemesi devam eden, olup bitene bir anlam veremediklerini söyleyen Örnek, “öylece donup kaldık” diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Tahminen on beş kişiydiler. Bir kadını almaya bu kadar insan gelmiş. Tek tesellim o sırada çocuklarımın uyuyor olmasıydı. Beş yaşında olan oğlum bu olup bitene şahit olsaydı nasıl bir travma yaşardı düşünmek bile istemiyorum. Benimle ilgili değişik sorular sordular. ‘Neden benimle ilgili sorular sordular anlamıyorum, benim için gelmediniz ama benimle ilgili sorular soruyorsunuz.’ dedim. Kimliğimi istediler cep telefonuma el koydular. Avukatımı aramak istediğimi söyledim izin vermediler, emniyette ararsın dediler. Israrla avukatımı aramak istediğimi söyledim ama dinlemediler, iki kişi üzerime yürüyüp dövmeye kalktı. Ne yapacağımızı şaşırdık. Eşimi ve misafirimiz olan eşimin arkadaşını alıp götürdüler. İki çocukla birlikte bu şekilde bıraktılar beni.”

KOMŞULARIM DA YARDIMCI OLMADI

Olay inceleme yeri ekipleri ev araması yaparken evin altını üstüne getirmişler. Normal bir arama yapılmamış Örnek çiftinin evinde. “Ev hırsız girmişçesine dağıtıldı. Sabahın 5’ine kadar sürdü bu durum” sözleriyle korku dolu gece ile ilgili şu ayrıntıları veriyor Mehmet Örnek:

“Telefonumu aldıkları için o sırada kimseye ulaşmak da mümkün olmadı. Ne avukatımı ne akrabalarımı, hiç kimseyi arayamadım. Komşulardan yardım istedim, üst komşunun kapısını çaldım ışığı yanıyordu ama bana kapıyı açmadı, diğer komşuya gittim o da telefonu veremem, o zaman arasaydın gibi laflar etti. Gelen ekipler nasıl insanlık dışı davrandıysa komşularım da aynı şekilde davrandılar. Ben öylece elim kolum bağlı çaresiz bir şekilde kalakaldım. Gün aydınlandıktan sonra iki çocuğumu da alıp bir taksiye atladım ve telefon etmek için başka bir yere gittim. Sonra avukatımı aradım ve onun aracılığıyla eşime ulaştım.

5 YAŞINDAKİ OĞLUM BÜYÜK BİR TRAVMA YAŞIYOR
Daha önce ben de tutuklu kaldım, annesi şu an beş yaşında olan oğluma benim işte olduğumu söyleyerek onu avuttu. Oğlum bana çok bağlı bir çocuk olduğu için psikolojisi çok bozuldu. Ben hapisten çıktıktan sonra iş bulup çalışmaya başladım. Oğlum her sabah kalktığında, ‘Anne babam işe gitti mi, akşam dönecek mi?’ diye endişelenerek aynı soruyu soruyordu eşime. Şu anda yine aynı durumu yaşıyoruz. Bu sefer de eşim tutuklandı. Ben de oğluma aynı şeyi söyledim, annesini işte biliyor. Kafasında yine aynı düşünce var. Daha önce babam gitti işe, uzun süre gelmedi, şimdi de annem gitti uzun süre gelmeyecek diye düşünüyor. Beş yaşında olan bir çocuğun yaşadığı travmayı düşünmek bile istemiyorum. Çocuğumun ikinci kez aynı durumu yaşaması ileride ona nasıl etkileyecek bilemiyorum.”

ANNE SÜTÜ YERİNE MAMA İLE BESLENİYOR

Anne Emine Örnek tutuklandıktan sonra 4 aylık bebek Mahmut Samet’in sürekli ağlayan halleri sosyal medyada HDP’li milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından yayınlanmıştı. Çocuğunu susturamadığını ve sürekli ağladığını söyleyen baba Mehmet Örnek anne sütüne alışan Mahmut Samet’in mama yemediğini ve bu konuda çok zorlandığını şöyle anlatıyor:

“4 aylık bebeğimiz Mahmut Samet ihtiyacı olan anne sütünden mahrum. Bu da gelişimini önemli ölçüde etkiliyor. Mama vererek beslemeye çalışıyorum ama bu yeterli olmuyor. Mama yemek istemiyor, çok zor alıştırdım. İlk başlarda hep ağlıyordu, zor susturuyordum. Birkaç yerden süt anne teklifleri geldi ama kabul edemedim, çünkü eşimle görüşemiyoruz, pandemi nedeni ile 14 günlük karantina süresi devam ediyor. Bu konuda ne düşündüğünü bilemediğim için gelen teklifleri kabul edemedim. Şu an nasıl bir yerde, kaç kişiyle kalıyor ya da tek mi kalıyor bilmiyorum. Sütünü sağıyordur, ama nereye döküyordur bilmiyorum. Yakın bir zamanda çıkar mı, eğer çıkarsa Mahmut Samet’i emzirebilecek mi ya da Mahmut Samet emecek mi bilmiyorum. Yine ayrı bir psikolojik sorun karşımıza çıkıyor.

ÇALIŞAMIYORUM, GEÇİMİMİ NASIL TEMİN EDECEĞİM?

Eşi tutuklandıktan sonra çocuklara bakmakta zorlanan Mehmet Örnek işe gidemediği için maddi olarak da büyük sıkıntı yaşıyor. Çocuklara bakacak kimse olmadığı için çalışamayan baba Örnek, çok zor durumda olduğunu ve çalışamadığını söylüyor. Çalışmaya başlasam çocuklara kim bakacak, çocuklara baksam geçimimi nasıl temin edeceğim diyen Mehmet Örnek sözlerine şöyle tamamlıyor:

“Mahmut Samet süt emerken en azından mama masrafım yoktu. Ama şimdi ekstra mama masrafı çıktı. Mama fiyatları çok pahalı, ne yapacağımı bilmiyorum. Çocuklarımın ihtiyacını bir gelirim olmadan nasıl karşılayacağım? Herkes bilir, çocuk büyütmek, bezini, mamasını almak ihtiyaçlarını karşılamak belirli bir masraf gerektiriyor. Bu ayın 25’inde eşimin mahkemesi var, tek dileğim tahliye edilmesi ve çocuklarımın annesine kavuşması.

YASAL OLAN ŞEYLER SUÇ SAYILDI

Eşim Bylock kullanmak ve Bank Asya’ya para yatırmak ile suçlanıyor. Tüm dünyada kullanılan bir program bu ülkede suç sayılıyor. Yasal bankaya para yatırmak suç sayılıyor. Binlerce insan bu gerekçelerle içerideler. Ben ve eşim de bu havuza dahil olduk. Bu sebeple çocuklarımız da büyük bir mağduriyet yaşıyor.

Yasalara göre 4 aylık bebeği olan bir annenin tutuklanmaması gerekiyor ama eşim tutuklu. Avukatımız iki kez dilekçe verdi, dilekçelerimiz reddedildi, mahkeme gününü bekleyin dediler, bizimle görüşmek istemediler. Ayın 25’ini bekliyoruz.

Hangi yürek dört aylık masum bir bebeğin bu durumda olmasını kabullenebilir? Mahkemede nasıl bir karar çıkar, mahkeme başkanı ne der bilemiyorum ama eşimin tahliye edileceğinden ümitliyim, ümidimi kaybetmek istemiyorum, çocuğum inşallah annesine kavuşacak.”


23.6.2020 [Kronos.News]

10 aydır kayıp olan Yusuf Bilge Tunç’un babası: Mobese kayıtları incelenmedi

ANKARA – HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 6 Ağustos 2019 tarihinden beri kayıp olan Yusuf Bilge Tunç’un babası Mustafa

KRONOS 23 Haziran 2020 GÜNDEM

ANKARA – HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 6 Ağustos 2019 tarihinden beri kayıp olan Yusuf Bilge Tunç’un babası Mustafa Tunç’u konuk etti. Gergerlioğlu’na konuşan Tunç’un babası, “Mobese kayıtları incelenmedi, BTK ise 10 ay sonra telefon incelemesi kararı aldı” dedi. Gergerlioğlu ise “Yusuf Bilge Tunç 6 Ağustos 2019 dan beri kayıp ve bu konuda @TC_icisleri konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmadı!” dedi.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildikten sonra ailesini geçindirmek için toptancıda çalıştığı sırada ortadan kaybolan eski Sanayi Bakanlığı çalışanı Yusuf Bilge Tunç’un babası yaşadıklarını HDP Milletekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na anlattı.

“3 AY SON OLAY YERİ İNCELEMESİ OLDU AMA…”

Oğlunun 10 aydır kayıp olduğunu söyleyen baba Mustafa Tunç, “Başvurmadığımız yer kalmadı. Oğlumdan hiçbir haberimiz yok. Çocuğumun arabasının bulunduğu yerde durumu izleyen ilk savcı olay yerinde inceleme yapılmayacağını söyledi. Durumu inceleyen ikinci savcı ise 3 ay sonra olay yerinde inceleme istedi ama o zamana kadar çocuğumun arabası yıkanmıştı” şeklinde konuştu.

ÇOCUKLARI BABALARININ KAYIP OLDUĞUNU BİLMİYOR

Mobese kayıtlarının incelenmesini istediklerini ancak hiçbir inceleme yapılmadığını belirten baba Tunç, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun ise 10 ay sonra telefon incelemesi kararı aldığını söyledi. İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’na seslenen baba Tunç, “Oğlumun bulunmasını istiyorum. Çocuklara babalarının kaçırılmasıyla ilgili açıklama yapmadık. Babalarının bir arkadaşının ihtiyacını karşılamak için gittiğini telefon çekmediğinden konuşamadığımızı söylüyoruz. Dedesinin de yalan söylemeyeceğini düşündüğünden inanıyorlar” şeklinde konuştu.

“ATEŞ SADECE DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKIYOR”

Kamuoyundan oğlu için destek isteyen baba Tunç, “Ne yazık ki ülkemizde ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. Başkaları bununla ilgilenmiyor. Bunu aşmamız lazım. Madem insanız insanlığın ortak değerlerine sahip çıkmalıyız” diye konuştu.

23.6.2020 [Kronos.News]

Hata ve Hatalar Müzesi [Alin Özinial]

Keman motifi taşıyan objeler ilk andan beri ilgimi çekmişti, dayanamayıp sormuştum en sonunda. “Onlar Maestro'nun eserleri” demişti bu “küçük mahpus dünyasındaki” tecrübeli mihmandarım.

ALİN OZİNİAN 22 Haziran 2020 YAZARLAR

İçerde gülü, bahçeyi düşünmek fena,
Dağları, deryaları düşünmek iyi.
Durup dinlenmeden yazmayı,
Bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana,
Bir de ayna dökmeyi.
Yani içerde on yıl, on beş yıl,
Daha da fazla hatta
Geçirilmez değil,
Geçirilir,
Kararmasın yeter ki
Sol memenin altındaki cevahir!

Nazım Hikmet, Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler

Gönüllü karantina uzuyor. Gönülsüzce.

Evden çalışmak, kendini toplumdan soyutlamak en baştaki cazibesini neredeyse tamamen kaybetti. Daha önce tecrübe etmediğimiz bir üç ay yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz.

Erivan’ın en güzel mevsimini, baharı kaçırdım. Dev meydanlara çıkan, geniş ara sokakları üzerindeki kaldırım kafelerinde bu yıl elimizde kadehlerle, güneş batarken aylaklık edemedik. Memleketi hatta dünyayı kurtaracak ya da gerçek aşkın ne olduğunu tartıştığımız sohbetler yapamadık bu bahar.

Sağlık olsun demeli. Yoksa üzülüyor insan çok, bünyeye zarar.

Sokak kafeleri neyse Vernisaj’a bile gidemedik. Vernisaj, başka bir deyişle şehrin resim ve el sanatları pazarı Erivan’ın en soluk aldıran yerlerindendir. En yorgun hissettiğiniz, umutsuzluğa kapıldığınız anda bile pazarının içindeki küçük yürüyüş sizi kendinize getirir.

“Küçük” Ermenistan’ın kaldırıma tünemiş sigara tüttüren ya da satranç oynayan büyük sanatçılarının eserlerini görür, üstüne üstlük iki kelam edersiniz. El işi yapan kadınlar ile hayatının zorluklarından bahseder, tezgâh açmaya utanan sanatçıların mallarını sergileyen satıcılara içten içe kızar “Acaba tüm satışı hiç el sürmeden sahibine veriyor mu?” diye kuşkulanırsınız.

Birkaç yıl önce, Vernisaj’ın tam arkasına düşen küçük vitrinli bir mağaza takıldı gözüme. Üzerinde Ermenice harfler ile “Mahpushane Sanatı” yazısını okuduğumda gözlerime pek itimat etmedim, Daha dikkatli bakıp, Latin harfleri ile “Prison Art” yazısını görünce, büyük bir merakla mağazaya doğru yürümeye başladım.

Bu minik mağazanın, Erivan’da alışık olduğumuz el işi hediyelik eşya mağazalarından ilk görüşte hiçbir farkı yoktu, buranın bir “Hatalar Müzesi” olduğunu henüz anlamamıştım o an.

Genç tezgahtar kadın “Hediye için mi bakıyorsunuz?” dediğinde, “Cezaevindeki insanlar mı yapıyor bunları?” diye sormuştum. İlgimden memnun anlatmıştı, 2005’de açmışlardı bu mağazayı. Her giren şaşırıyor, ne güzel diyor ama bir şey almaya çekiniyordu.

Neden mi? Çok basit; bir mahkûmun elinin değdiği, onun yaptığı herhangi bir şeyi ne eve götürmek ne de hediye etmeyi içlerine sindiremiyordu insanlar.

“Ne acı” demiştim, “Siz gazeteci misiniz?” diye sormuş ve eklemişti; kadınlar içeriye ayak basmıyorlar genelde, turistler bile, hiç hoşlanmıyorlar bu dükkândan…

Cezaevinde bulunan kişilerin el sanatlarını geliştirmenin yanında onlara “dış dünya” ile bir iletişim yolu açabilmek için tasarlanmıştı bu dükkân. Her bütçeye uygun, minik kilimler, süs eşyaları, tespihler, mücevher kutuları ve daha birçok hediyelik eşya vardı.

Genç kadınla sohbet, kahve eşliğinde devam etmişti. Korona’yı tanımadığımız, maske takmadığımız, karşımızdaki ile sosyal mesafeye dikkat etmenin ne demek olduğunu bilmediğimiz zamanlar. Sanki bin yıl önce…

Kahve henüz bitmemişti ki, otuzlu yaşların sonunda bir adam gelmişti elinde yeni “ürünler” dolu bir koli ile. Ortak olmuştu sohbete. O mağaza ve cezaevi arasındaki köprüydü. Tüm sanatçı mahkumları tanıyor, “Tek tek söylerim hangisinin kimin eseri olduğunu” diyordu.

Tüm kilimlerin, Ermenistan’ın tek kadın ve çocuk cezaevi olan ve Abovyan Cezaevindeki kadınların el işi olduğunu söylemişti.

Yazıya sığdırılamayacak kadar çok ve ağır hikâye anlattı o gün bana, o adam. Her biri aslında çok bilindik, her biri can sıkıcı, kötü ve vahşi hikayeler. Ve her biri insana ait hikayeler.

Tespihleri yapanların genelde 10 yıldan fazla ceza aldığını, Haç motifleri kullananların tövbe ettiğini, gül ve farklı çiçekleri kullananların cezaevine bir gönül ilişkisi sonucu düştüklerini anlattı.

Mücevher kutularını hırsızlık suçundan yargılanıp ceza alanlar yapıyordu, nar motifini kullanalar “Ermenistan’a bağlılıklarını” cezaevinde de olsalar göstermek istiyorlardı.

Keman motifi taşıyan objeler ilk andan beri ilgimi çekmişti, dayanamayıp sormuştum en sonunda. “Onlar Maestro’nun eserleri” demişti bu “küçük mahpus dünyasındaki” tecrübeli mihmandarım.

Türkiye’deki gazetelerin üçüncü sayfalarından alışık olduğumuz bir hikâye anlatmıştı. Baş rollerde; aşık kız ve oğlan ve onları ayırmaya çalışıp başarılı olan bir kız annesi vardı. Askerden döndüğünde sevgilisinin artık bir kocası olduğunu duyan 21 yaşındaki “Maestro”, kayınvalidesi saydığı kadına uyguladığı şiddet sonucu onu öldürmüştü.

Kemanına sarılıp sanata çevirememişti içindeki ateşi, bıçağa sarılıp almıştı hayattan “intikamını”.

Suç. Günah. Trajedi. Ya da hayatın altından kalkılmayan sınavı, adı her neyse karşımda duran keman şeklindeki ahşap heykelciklere yapışmıştı…

“Bir görsen, karıncayı incitmez Maestro, kapıyı bile sert kapatmaz, hâkim olamamış işte bir anlık sinirle hata yapmış…” demişti adam.

Hata. Bu dükkandaki her şey bir anlık ya da uzun planlanan hataların eseriydi aslında ve o yönüyle bakıldığında gerçekten önce kanınızı donduruyor ardından çok derin bir hüznün hızla terk edemeyeceğiniz kapılarını açıyordu önünüze.

Dükkânda kilimler dışında her şey farklı ağaçlardan yapılmıştı ve nedense dükkâna ilk girdiğim andan beri Nazım Hikmet’in “Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine: bir çekmece, bir yüzük…” dizelerini hatırlatmıştı.

“Sen cezaevinde kaldın mı?” sorusunu bir türlü soramadığım mihmandarımın en sonunda 19 yaşında soyduğu bir evde yakaladığını ve 14 yıl cezaevinde kaldığını öğrenmiştim.

Bugün, 3 yıl sonra yine gittim o dükkâna. Bu kez maskemle ama.

Tandılar beni, buyur ettiler, sohbet ettim ama oturmadım. Maestro’yu sordum, cezaevlerinde korona olup olmadığını. Yokmuş. Maestro’nun yaptıklarından bir minik keman aldım. Nasıl güzel, nasıl narin, nasıl kendine özgü bir keman.

Babalar gününde babama armağan etmek için. Herkes hata yapar, biraz da kendime onu kanıtlamak için.

[Alin Özinial] 23.6.2020 [Kronos.News]

Bahçeli’den Mümtazer Türköne paylaşımı: Davası tekrar değerlendirilmeli, haksızlık varsa acilen düzeltilmeli

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, kapatılan Zaman gazetesinin yazarlarından tutuklu Mümtazer Türköne’nin davasının tekrar değerlendirilmesini istedi. Bahçeli, “Dileğim bir haksızlık varsa bunun acilen düzeltilmesidir” dedi.

BOLD – Bahçeli, sosyal medya hesabından 15 Temmuz’un ardından tutuklanan ve 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen yazar Mümtazer Türköne’nin davasının yeniden görülmesi çağrısında bulundu.

Silivri Cezaevinde tutuklu Mümtazer Türköne’yi öğrencilik yıllarından beri tanıdığını, Türköne’nin ülkücü şehit Mustafa Türköne’nin ağabeyi olduğunu belirten Bahçeli, “Bugün Ülkücü şehidimiz Mustafa Türköne’nin şehadetinin 41.yıldönümüdür. 23 Haziran 1979’da 21 yaşındayken şehit düşmüştü. Ağabeyi Mümtaz’er Türköne ise cezaevindedir. Mümtaz’er Türköne’yi öğrencilik yıllarından itibaren tanırım. Aleyhe de pek çok yazısı ve beyanatı olmuştur” ifadesini kullandı.

ACİLEN DÜZELTİLMELİ

Türköne’ye bir haksızlık varsa bunun acilen düzeltilmesini dileyen Bahçeli,  “Ülkücü şehidimizin ağabeyi olan ve geçmişte davamıza emek vermiş Mümtaz’er Türköne’nin gerçekten suçlu olup olmadığına karar verecek yegâne merci Türk adaletidir. Adil ve hakkaniyetli yargılamayla Mümtaz’er Türköne’nin üzerine atılı isnatların netleşmesi de mümkün olacaktır. Dileğim bir haksızlık varsa bunun acilen düzeltilmesidir. Osman Kavala’nın, Altan kardeşlerin, Nazlı Ilıcak’ın ve daha pek çok sorunlu kişinin masum gösterilmeye çalışıldığı bir yerde şehit ağabeyi Mümtaz’er Türköne’nin davası tekraren ve titizlikle değerlendirilmelidir. Ahde vefa imandandır diyorum. Ve adaletin tecellisini ümit ediyorum” dedi.

ADALET HAK VE HUKUK NEYİ ÖNGÖRÜYORSA AYNEN YAPMAKTIR

Tutuklu HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’la ilgili de açıklama yapan Bahçeli, Anayasa Mahkemesinin Demirtaş’la ilgili kararını hatırlattı. Bahçeli, “En son, terörist Demirtaş ile ilgili hak ihlali kararı verilmesi, üstelik Türk devletinin 50 bin lira tazminat ödemesine hükmedilmesi haklı olarak vicdanları sızlatmıştır. Adalet suçu aklamak, suçluyu temize çıkarmak değil, hak ve hukuk neyi öngörüyorsa aynen yapmaktır” ifadesini kullandı.

[Bold Medya] 23.6.2020

Pankreas kanseri tutuklu gazeteci Mevlüt Öztaş tahliye edildi

Üç ay önce pankreas kanseri teşhisi konulan gazeteci Mevlüt Öztaş tahliye edildi. CHA Uşak muhabiri Öztaş, 2018’den beri cezaevinde tutuluyordu.

BOLD – Hasta tutuklu Mevlüt Öztaş tahliye edildi. 7 Nisan’dan beri Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi gören Öztaş, ‘cezaevinde kalamaz’ raporuna rağmen 6 Haziran’da taburcu edilip tekrar Afyon Cezaevine gönderilmişti. KHK’yla kapatılan Cihan Haber Ajansı’nın Uşak muhabiri Mevlüt Öztaş 2018’den beri tutukluydu.

Mevlüt Öztaş’ın tahliyesini kızı Büşra Öztaş duyurdu. Öztaş, “Mücadelenin ilk zaferi. Size ismime yakışır bir haber getirdim. Babam tahliye oldu. Avukatımıza, ayrıca babamı hiç tanımadan sadece bir insan olduğu için derdimizi dinleyip dertlenen canım Haluk Levent abime çok teşekkür ederim. Abi iyi ki varsın sen bu ülkenin ümidisin” dedi.

“İYİ Kİ VARSINIZ”

Babasının tahliye edilmesi için destek olan herkese teşekkür eden Öztaş, Mücadelemizin başından beri her türlü yardımı yaparak bize destek olan @gergerliogluof,  Babamın durumunu dile getiren beni geri çevirmeyen @MSTanrikulu da ayrıca çok teşekkür ederim. İyi insanlar hala var, babamın durumu geleceğe dair herkese umut olsun. İyi ki varsınız. Son 3 ayda tanıştığım ama belki de şimdiye kadar tanıdığım insanlardan daha sağlam bir bağ kurduğum can dostlarım, bizi tanıyan tanımayan gerek sosyal medyadan gerek hukuki yollardan yardım eden tüm gönlü bizimle olan derttaşlarım, hepiniz ayrı ayrı iyi ki varsınız.” ifadelerini kullandı.

[Bold Medya] 23.6.2020

Nusaybini haraca bağlayan Polis müdürüne 22 yıl ceza verip salıverdiler

Nusaybin halkını haraca bağlayan, işadamlarını fişleyip, işkenceyle yüklü miktarda para alan polis çetesinin amiri 22 yıl ceza verilip bırakıldı.

Mardin’in Nusaybin ilçesinde Hendek Operasyonları döneminde suç şebekesi kurdukları gerekçesiyle dönemin İlçe Emniyet Müdürü Kadir Şen, Terörle Mücadele (TEM) Şube Amiri Ünal Uyar, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Grup Amiri Serkan Bekir Aşali, bazı polis memurları ve Çağlar Köyü Korucubaşısı Fikret Aslan’ın da aralarında bulunduğu 1’i tutuklu 11 sanığın yargılandıkları davada karar çıktı.

Kurdukları suç şebekesi ile iş insanlarını şantaj ve tehditle, gözaltına alıp, işkence yaparak ya da sahte delillerle tutuklayarak haraca bağlamakla suçlanan 11 kişi hakkındaki dava, tehdit ve şantajla haraç alınmak istenen iş insanı M.Ş.B.’nin şikayeti ile başlatılan soruşturma sonucunda 2019 Şubat ayında açılmıştı.

MA’nın haberine göre; Mardin 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde dün görülen son duruşmaya TEM Şube Amiri Ünal Uyar, tutuklu olduğu cezaevinden, tutuksuz İlçe Emniyet Müdürü Kadir Şen de İzmir’den SEGBİS aracılığı ile katıldı Diğer sanıkların katılmadığı duruşmada avukatları hazır bulundu.

Görülen duruşmada “özel hayatın gizliliğini ihlal etmek”, “işkence yapma”, “kamu görevlisinin suçu bildirmemesi”, “başkasını bir malı teslimi veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılmak suretiyle yağma” suçlamalarından yargılanan sanıklar hakkında karar çıktı.

“BEN DEĞİL DEVLET YARGILANIYOR”

Yaptığı savunmada hakkındaki suçlamaları reddeden TEM Şube Amiri Ünal Uyar, kendisini “terörle etkin mücadele edilmiyor diye konuştuğum için suçluyum. Burada sadece ben yargılanmıyorum. Türkiye Cumhuriyet devletini yargılıyorsunuz” diyerek savundu.

İLÇE EMNİYET AMİRİNE BERAAT

Diğer sanık avukatların savunmalarının ardından mahkeme heyeti kararını verdi. Sanık polis memuru Sami Öz’ün henüz yakalanamamış olması nedeniyle dosyasının ayrılmasına ve hakkında yeniden yakalama emri verilmesine karar kılan mahkeme, dönemin Nusaybin İlçe Emniyet Müdürü Kadir Şen ve sivil sanık Murat Turan hakkında “somut delil elde edilemediği” gerekçesiyle beraat kararı verdi.

KORUCUBAŞI, POLİS VE AMİRLERE İŞKENCEDEN CEZA

Mahkeme, sanık polis memurları Ümit İnan Ekinci ve Sedat Özdemir hakkında “işkence” suçundan 5’er yıl, polis memuru Alparslan Başkurt hakkında “işkence” suçundan 5 yıl, “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçundan 3 yıl, korucu Süleyman Aslan ile Mehmet Salih Başak’a “nitelikli yağma” suçundan 10’ar yıl hapis cezası verip, filin teşebbüs aşamasında kalması nedeniyle cezalarını yarı oranında indirerek 5’er yıl hapis cezaları verdi.

Çağlar Köyü Korucubaşısı Fikret Aslan hakkında ise “birden fazla kişi ile yağma” suçundan 10 yıl hapis cezası veren mahkeme, teşebbüs aşamasında kalması nedeniyle cezayı 7 yıl 6 aya düşürdü. Mahkeme, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Grup Amiri Serkan Bekir Aşali hakkında da “kamu görevlisinin suçu bildirmemesi” suçundan 1 yıl 6 ay hapis cezası verip, sanığın suçu işlediği esnada kolluk görevlisi olması nedeniyle artırıma giderek cezasını 2 yıl 3 aya çıkardı.

22 YIL 6 AY HAPİS CEZASI VERİP TAHLİYE ETTİLER

Mahkeme, iki yıldır tutuklu olan dönemin Nusaybin TEM Amiri Ünal Uyar hakkında ise, “işkence” suçundan 7 yıl, “ateşli silahları 6136 sayılı yasaya aykırı şekilde bulundurma” suçundan 5 yıl ve 500 gün adli para cezası veren mahkeme, her iki suçtan verilen cezalarda “pişmanlık duyduğu kanaati oluşmadığı”ndan indirim uygulamadı.

Heyet, yine “birden fazla kişi ile yağma” suçundan 10 yıl hapis cezası verip, suçun teşebbüs aşamasında kalması nedeniyle cezasında indirim uygulayarak 7 yıl 6 aya düşürdüğü Uyar hakkında “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçundan da 3 yıl hapis cezası verdi.

Dava dosyasının tek tutuklu sanığı olup, toplamda 22 yıl 6 ay hapis cezası verilen Uyar’ın tahliyesine karar verildi.

BELEDİYE EŞBAŞKANI HALA TUTUKLU

Hapis cezası verilerek tahliye edilen TEM Şube Amiri Ünal Uyar’ın ismi, tutuklu Nusaybin Belediyesi eski Eşbaşkanı Sara Kaya’nın yargılandığı davada sıklıkla geçiyor.

Uyar ile aynı gün görülen dava duruşmasında Kaya’ya 16 yıl hapis cezası verildi, ancak tahliye edilmedi. 2017 yılından beri tutuklu olan Kaya ve avukatları, başından beri dava dosyasındaki delillerin Ünal Uyar tarafından oluşturulduğunu ve dosyanın “kumpas” olduğunu dile getirmelerine rağmen, bu yönde inceleme yapılması talepleri kabul edilmedi.

Belediye Eşbaşkanı Kaya’nın avukatı Kamuran Tanhan, TEM Şube Amiri Ünal Uyar’ın yargılandığı dosya ile birlikte Nusaybin’de kolluk kuvvetleri tarafından neler yapıldığının net bir şekilde açığa çıktığını ifade etti. Tanhan, “Bu dosya sadece yargıya yansıyan dosya. Bu dosya gösteriyor ki bizim iddialarımızın dayanağı var ve Ünal Uyar’ın sahte deliller yarattığına dair inceleme mutlaka yapılmalı” dedi.

“Müvekkilim bir belediye eşbaşkanı ve kaçma şüphesi yok” diyen Tanhan, “Müvekkilime Ünal Uyar’ın oluşturduğu deliller ile 16 yıla varan hapis cezası verildi. Yaklaşık 4 yıldır tutuklu. Ama bu delilleri yaratan ve işkence, yağma yapan ve görevini kötüye kullandığı apaçık belli olan Ünal Uyar ise, mahkemenin deyimi ile pişmanlık göstermemiş olmasına rağmen bir buçuk yıl tutuklu kalıp, tahliye ediliyor. Siyaset yapan bir insanı tahliye etmeyi aklının ucundan geçirmeyen mahkemeler, işlediği suçlar ile toplum için bir tehdit olduğu açık olan bir kişiyi almış olduğu cezaya rağmen tahliye edebiliyorlar” tepkisinde bulundu.

[Samanyolu Haber] 23.6.2020

CNN Türk ve NTV editörü anlattı: Çok kirlendik, atsalar gideceğiz ama atmıyorlar

Televizyon programlarına kimler konuk oluyor, kimler olamıyor; kimin üstü çizili, kim başgedikli; buna kim ya da kimler karar veriyor?

Journos.com'dan Müjgan Halis, isminin gizli kalması kaydıyla biri NTV, diğeri CNN Türk editörü iki gazeteciye bu soruyu sordu.

Gazeteci Halis'e konuşan NTV ve CNN Türk editörlerine göre iddia edildiği gibi bir “kara liste” yok. Yani birilerinin, “Şunlar şunlar ekranlarınıza çıkmayacak” diye televizyonlara verdiği bir isimler toplamı söz konusu değil. Ancak “önüne tik atılmış” bir beyaz liste olduğu doğru. O listede kimlerin yer aldığını anlamak için de, televizyonların sık sık ağırladığı isimlere bakmak yeterli.

‘Bazı CHP’liler yasaklı ama hepsi değil’

Uzun yıllardır NTV’nin mutfağında çalışan gazeteciye göre “kara liste” televizyon yöneticilerinin kafasında. “Herhangi bir HDP’liyi kesinlikle yayına almazlar mesela” diyerek başladığı sözlerini şöyle sürdürüyor bu gazeteci: “Ancak sadece HDP’liler de değil, mesela CHP’den Özgür Özel’i de almazlar, çünkü etkili konuşuyor. Etkili muhalifleri almayı tercih etmiyorlar, örneğin CHP’den daha halim selim tipler tercih edilir.”

Aynı editör, kanal ayırt etmeden pek çok yerde sık sık görülen isimlere de dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor.

NTV çok ayağa düşmek istemez, Habertürk İmamoğlu’nu da çıkarır

Bu arada tüm televizyonları, hatta iktidara en yakın olanlarını bile aynı sepete atmamak gerekiyor. Kanalların birbirinden farklılık gösterdiğini söyleyen aynı editör bunu şöyle açıklıyor:

“CNN Türk, Habertürk, NTV; her birinin bu konudaki yöntemleri, üslupları birebir aynı değildir. Örneğin NTV çok ayağa düşmek istemez. CNN Türk ise A Haber’in bir benzeri artık. Habertürk, Ekrem İmamoğlu gibi bir muhalifi de çıkarır, ama son kertede ‘devlete’ döner.”

NTV editöründen sonra soruları yanıtlayan ve uzun yıllardır CNN Türk editör masasında görev alan diğer gazeteci de elden ele dolaşan bir ‘kara liste’nin olmadığını doğruluyor. “Yayına alınabilecekler var, geri kalanlar ise kara liste” deyip ekliyor: “Eskiden ‘şu çıkmasın, onun yerine bu çıksın’ vardı. Şimdi minnak bir havuz, onun gerisi full kara liste.”

‘Ne kadar kullanışlı olacaklarına göre verilecek bir karar’

CNN Türk editörü güncel bir örnek de veriyor. Ona göre, küresel salgın döneminde kafalardaki “yayına alınmayacaklar” listesinin başını Türk Tabipleri Birliği (TTB) temsilcileri çekiyor. Bu durumun sadece CNN Türk için değil, bütün ana akım için geçerli olduğunu vurguluyor editör.

Aynı editöre göre artık Türkiye medyasını “havuz” diye nitelendirmek yanlış ve eksik. Çünkü ona göre daha önce “havuz” olarak nitelenen medya, Aydın Doğan’dan sonraki süreçte bir “okyanusa” dönüşmüş durumda.

CNN Türk’e, İYİ Parti’nin de ve hatta gerekirse HDP’lilerin de konuk olabileceğini söyleyen editör şöyle diyor: “Bu, ne kadar kullanışlı olacaklarına göre verilecek bir karardır. Mesela HDP’den biri dese ki ‘Ben canlı yayında CHP’ye çakacağım,’ hemen yayına alınır, konuşturulur. İş böyle yürüyor.”

‘Çok kirlendik, atsalar gideceğiz, atmıyorlar’

Çalışma ortamı ve gazetecilik yapma hâli müdahaleye bu kadar açıkken, haberciler nasıl hâlâ bu kuruluşlarda çalışabiliyor? Bunu merak eden çok kişi var. Bu konuda açık konuşuyor CNN Türk editörü:

“Çok kirlendik, biliyorum, yatacak yerimiz olmayacak. Ben artık kendimi temize de çekemiyorum. Atsalar gideceğiz, atmıyorlar. İçeride bir sürü tazminatımız var. Son tahlilde işlerine de yarıyoruz, çünkü yayına öyle ya da böyle nitelik katıyoruz. Onları leş gibi bir yayın yapmaktan kurtarıyoruz. Mesela geçenlerde açıklanan Anayasa Mahkemesi kararı, CNN Türk yayınlarında eleştirildi ve anında reyting çöktü. Sen CNN Türk’te CHP’yi bu kadar açık eleştirirsen, reyting düşer tabii, çünkü izleyen kitle CHP’li. E, CHP’liler de izlemezse kim izler ki bu kanalı?”

Haberin tamamı için TIKLAYINIZ

[Samanyolu Haber] 23.6.2020

Gurbette Yeni Bir Hayat [Mehmet Ali Şengül]

Allah’ın Hz. Adem’i (AS) cennetten -li-hikmetin- dünyaya göndermesiyle başlayan, hemen hemen bütün peygamberlere yaşattığı şerefli hicret hayatını; günümüzde onlara ait dâvâyı temsil eden, iman ve Kur’an hadimi ehl-i imana da  Allah (cc) yaşatmaktadır. Esas itibariyle ehl-i iman için hicret, en büyük şereftir.

Kur’an-ı Muciz-ül beyanda  Enfal sûresi 74 ve 75.âyetlerde Allah Teâla Hazretleri; “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onlara kucak açıp yardım eden Ensar var ya, işte gerçek mü’minler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır” , “Bunlardan sonra iman edip hicret edenler, sizinle beraber cihad edenler var ya, işte onlar da sizdendir. Allah’ın hükmüne göre, akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar, birbirlerine vâris olmaya daha lâyıktırlar. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla bilir.”
Ve yine Nisa sûresi 100. âyette Cenâb-ı Hakk; “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resûlüne hicret niyetiyle çıkar da, yolda ecel gelip kendini yakalarsa, o da mükâfatı haketmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a aittir. Allah Gafur’dur, Rahim’dir (affı, merhameti ve ihsanı boldur).“

Âl-i imran sûresi 195.âyette de; “Onların Rabbi de dualarına şöyle icâbet buyurdu: “Sizden gerek erkek, gerek kadın hayır işleyen hiçbir kimsenin çalışmasını zâyi etmem. Çünkü siz birbirinizdensiniz, birbirinizden farkınız yoktur. Benim rızam için hicret edenlerin, vatanlarından sürülenlerin, Benim yolumda işkenceye, zarara uğrayanların, Benim yolumda savaşanların ve öldürülenlerin, elbette kusurlarını örtecek ve elbette onları Allah tarafından mükâfat olarak içinden ırmaklar akan cenetlere yerleştireceğim. En güzel ödüller Allah’ın yanındadır.“  buyurmaktadır.

Mü’minler, Allah Teala‘dan hep afiyet istemeli, huzur ve saâdet dolu bir hayat için elinden geleni yapmalıdırlar. Fakat, beklenmedik iradesini aşan hadiseler karşısında da insanlar, yılmadan, diklenmeden, inatlaşmadan, hak bildiği dâvâdan geriye adım atmamalı ve ölüm pahasına da olsa, hakta sebat etmelidirler.

Mü’minler beklenmedik, iradeleri dışı karşılarına çıkan ve maddî- mânevî kendilerini sarsan, yaşadıkları her türlü sıkıntıları, hadiseleri doğru okumaya çalışmalı ve iman ve Kur’an dâvâsı adına onları en iyi şekilde değerlendirmelidirler.

Mü’minler, içinde bulundukları bu sıkıntılara ve hâdiselere, tarihî ve dinî açıdan, Kur’an ve Resûlullah’ın (SAV) değerlendirmesiyle bakmalı ve okumalı; hayatlarını, hizmetlerini onlara göre, temkinli ve dikkatli bir şekilde organize etmelidirler.

Mü’minlere düşen vazife, daima müsbet hareket etmek olmalıdır. Yapmış oldukları hizmetin Rıza-ı İlâhiye’ye uygun olmasına hassasiyet göstermeli ve vazife-i İlahiye’ye hiçbir zaman müdahil olmamalıdırlar.(Lem’alar)

Asayişi  muhâfaza adına, fitne ve fesat çıkarmak isteyenlere alet olmamalı, her türlü sıkıntılara karşı sabırla muamelede bulunmalı, sebeplerde kusur yapmadan, iradi olarak üzerine düşeni yapmalı ve  neticeyi Cenâb-ı Hakk’a bırakmalıdırlar.

Müslümanlar, emri İlahi’yi ihlasla, samimiyetle, inanarak yerine getirip temsil etmelidirler. Onların istinad noktası , güç kaynağı Allah’tır. Hadiseler karşısında Allah’a dayanıp güvenmelidirler. Ne varki mü’minler, kendilerine terettüp eden mes’uliyet ve sorumluluklar mevzuunda hassas davranmalıdırlar.

Müslümaların en önemli vazifelerinden birisi de; düşenlerin elinden tutmaktır. Dünya ve âhiret hayatını tehlikeye atanlara karşı, gücü yettiğince el uzatıp onları uyarmak ve ye’s içinde boğulan nesle sahip çıkmak ve ümitle şahlandırmaktır.

Kökü derinlere inmeyen ağaç, fırtınalara dayanamaz. Kök derinlerde ise, dalı budak kırılsa da arkadan daha güçlü gelir. Kalbleri iman erkanıyla güçlenen mü’minler, Allah’ın izniyle hiçbir zaman devrilmezler, düşseler bile yine kalkmasını bilirler.

Müslümanlar, imanda kalbi derinliğe ve tefekküre, amelde ihlâs, samimiyet ve ciddiyete önem vermeli, bunları asla inkıtaya uğratmamalıdırlar. İnsan, Allah ve Rasullüllah’la (SAV) münâsebeti sağlam tutmalı, yoksa kaybettiğinin farkına bile varamayabilir.
İnsanlar dünyada, Allah’ın rızâsını, Efendimiz’in (SAV) hoşnutluğunu ve âhiret hayatını kazanmak ve oraya hazırlanmak üzere, iman ve ahlâk, topluma yararlı bir insan olmak, insanları hiç ayırmadan insan olduğu için sevgi, şefkat ve merhametle muâmelede bulunarak ahiretlerine yardımcı olmak üzere, talim ve terbiye görmek üzere gönderilmiştir.

Emr-i İlâhi olan ecel, nerede ve ne zaman geleceği belli değildir. Mü’minler, Allah’ın huzuruna  iman ve şehâdetle gidebilmeleri adına, bir defaya mahsus Allah’ın lütfettiği fırsatları, gençliğini ve ömrünü en iyi şekilde değerlendirip  zâyi etmeme ve ölümsüz âlemi kazanabilmek için ciddi gayret göstermelidirler.

Hicret şerefine mazhar olmuş ehl-i iman; bulundukları ülkelerde, dinin temel prensipleri  olan iman ve ahlâklarını koruyarak, hiçbir zaman problem olmamalıdırlar. Bulundukları topluma -asimile olmama kaydıyla- entegre olarak, diyaloğa önem vermeli ve temsil yoluyla değerlerini anlatabilmelidirler. Böylece toplum barışına ve insanlık hizmetine katkıda bulunmuş olacaklardır.

[Mehmet Ali Şengül] 23.6.2020 [Samanyolu Haber]

Musevi Müslüman Bir Haham ve Uhud Savaşı [Abdullah Aymaz]

İslamiyet ve Diğer Dinler  üzerine çalışan, Kur’an, İncil, Tevrat ve Zebur’da  ortak noktalar üzerinde araştırma yapan bir arkadaşımız, bir hahamın mektubunu bana  gönderdi. Ben de kendilerinden izin alarak Haham Allen S. Maller’in bu mektubunu sizlere takdim ediyorum. Diyor ki:
“60 yılı aşkın bir süredir bir Reform Hahamı olarak, bana hiç kimse tarafından  Hz.Muhammed ile ilgili Yahudiliğin görüşleri sorulmadığı halde; yüzlerce insan (% 98'i Hristiyan) bana Hz. İsa Hakkında Yahudiliğin görüşlerini sormuştur.  Pek çok dindar Hristiyan,  Hz.İsa nın bir Yahudi olmasına rağmen Yahudilerin ona inanmamasını, aslen Yahudi olmayan Hristiyanların ise Hz.İsa’yı Tanrı'nın Oğlu ve Yahudilerin Mesihi kabul etmeleri tarihi bir gerçek olarak görmektedirler. Pek çok Hristiyan, ancak günümüzde bu sayı çok olmasa da, bütün Yahudilerin Hristiyanlığa dönmelerini dört gözle bekliyorlar, en azından Hz.İsa'nın İkinci  Gelişi ile bunun olacağını düşünüyorlar.

“Müslüman ülkelerindeki Yahudiler, hiçbir zaman böyle bir inceleme altında değillerdi. Orta Çağlarda Hz.İsa hakkında Yahudilerin ifadeleri ile Hristiyan ifadeleri birbirine ters düşerken, Hz. Muhammed hakkında çok az Yahudi İfadelerine rastlamaktayız. Bunun sebebi, Müslüman ülkelerinde Yahudiler -Müslümanlar arasındaki polemikler, Hristiyan dünyasında Hristiyan-Yahudi polemiklerinden çok daha az olmasındandır.

“Konu ile ilgili daha ileri bilgiler vermeden önce , Hz. Muhammed ile ilgili kendi görüşlerimi ilişkilendirmem gerekiyor, böylece bir Reform Hahamı olarak Yahudiliğe nasıl baktığımı tam olarak anlayabilirsiniz.  Hz. Muhammed'in kendisi Arabistan'da İslam'ı yaydığı 7. yüzyılda, Yahudilerin çoğu Arabistan ve Ortadoğu'da yaşamaktaydı ve Ortodoks  Yahudileriydi. Medine Yahudileri Hz.Muhammed'in Peygamber öğretilerine daha açık olsalardı ya da Mekke'deki Siyasi Yapı farklı olsaydı, Reform Yahudiliği 13 yüzyıl önce Arabistan'da başlamış olurdu, oysa ki iki yüzyıl önce Orta Avrupa'da yeni başladı.

Siyer yazarı İbn-i İshak, Uhud Savaşında Hz.Muhammed (sas) safında savaşan bir Haham’dan bahsetmektedir: Haham Mukhayrik. Kendisi 3 büyük Yahudi kabilesi ile yakınlığı olan Thalaba kabilesinden. Kendi dedeleri yüzyıllardır Medine'de yaşamış ve 19 Mart 625 yılında Uhud Savaşının yapıldığı cumartesi günü Sahabelerin yanında savaşarak vefat etmiştir. Kendisi gerek kendi kabilesini gerekse de Medine'deki Yahudi cemaatini Uhud Savaşında Hz.Muhammed (sas) safında savaşmaya çağırırken görüyoruz. Yahudi Cemaatinin erkekleri onun bu çağrısına: “Ama bugün cumartesi, yani Şabat günü (On emirde dinlenme günü, savaşılması ve ticaretin haram olduğu gündür) , Mekkeliler biz yahudilere saldırmaz, onların derdi Müslümanlar ile“ demişlerdi. Bunun üzerine Haham Mukhayrik, kendisinin Savaşa katılacağını şayet kendisi Savaşta vefat ederse, tüm malvarlığını Hz.Muhammed(sas)’e miras bıraktığını açıkladı. Kendisi Savaşa katıldı, ağır yaralandı ve vefat etti. Hz.Muhammed(sas)'in, “Yahudilerin en iyisi vefat etti.” iltifatına mazhar oldu ve Haham Mukhayrik’in bıraktığı mirası Medine'deki fakir çocuklara dağıttı. Savaşın Haram olduğu Şabat günü, bir Hahamın savaşa dahil olması, bende Haham Mukhayrik‘in Hz.Muhammed'i bir Allah'ın elçisi/peygamber kabul ettiğini düşündürmektedir. Diğer türlü katılmaması gerekirdi. Çünkü Tevrat’ta Allah şöyle demektedir : Rabbin  senin için aranızdan, kardeşlerinden benim gibi (Hz.Musa) bir peygamber çıkaracak; onu dinleyeceksin;(Tesniye 18:9-15)
İhtimal Haham Mukhayrik tevratın bu Ayetinde Hz. Muhammed (sas) görmüştü.

“Bugün dünyadaki 13 milyon Yahudi'den çoğunluğu gerek İsrail'de ve gerekse de dünyanın diğer ülkelerinde artık Ortodoks Yahudisi değil. 6 milyon Yahudi'nin yaşadığı ABD ve Kanada'daki Ortodoks olmayan Yahudilerin çoğunluğu Reform Hareketindedir. Reform Yahudiliği neredeyse 200 yıl önce modernize ve liberalleştirici bir yaklaşım ile‚ ‘Aslına dönüş’e başladı.

“Ben bir Reform Hahamıyım ve İslam'ı ilk kez Kudüs'teki İbrani Üniversitesi'nde ve daha sonra resmi olarak bir üniversitede (UCLA) öğrencilik döneminde ilgimi çekti. İslam öğrenimime 60 yılı aşkın bir süredir devam ediyorum, Akademik olarak başladığım bu öğrenimim Teolog olarak dönüş yapma durumunda. Bir süredir kendimi bir Reform Hahamı ve bir ‘Müslüman Yahudisi’ olarak görüyorum.

“Aslında ben bir ‚‘Müslüman Yahudisiyim’, yani Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz.Yakup'un Rablerinin Rızasına boyun eğen ‘Sadık bir Yahudi'yim’, ve bir Reform Hahamıyım. Bir Haham olarak,  Allah’ın Hz.İbrahim ile yaptığı Sözleşmeye sadığım (ki, Hz.İbrahim  Hanif Müslümandır) ve Allah’ın  Sina Dağı'nda İsrail halkıyla yaptığı antlaşma ve emirlere bağlıyım. Ayrıca Kur'anın bir prensibi olan şu Ayete katılıyorum : “Leküm dînüküm ve liye dînî”  (İbranicede  lanu dinu valakha dinkha'da)   ‘Sizin dininiz  size, benim dinim bana’ (Kur'an-ı Kerim 109: 6)

“Bir Reform Haham  olarak şuna inanıyorum ; Yahudi manevi liderleri Zamanın sosyal ve tarihsel koşulları değiştikçe ve geliştikçe Yahudi geleneğini değiştirmeleri gerekmektedir. Ayrıca, Hahamların Yahudileri daha dindar hale getirebilmeleri için , Yahudiliğin yaşanabilir olması ve pratik yaşamı zorlaştıracak yasakları genişletmemesi gerektiğine inanıyorum.

“Bunlar aslında, Hz.Muhammed'in 14 yüzyıl önce öğrettiği, ancak bizim 19. yüzyılın başlarında Reform Yahudiliğinin yükselişinden öğrendiğimiz birçok dersten ikisi. Birçok yönden, Kuran'da ve Hz.Muhammed’in  hadis ve ifadelerinde Ortodoks Yahudiliği ve İnancı hakkındaki vurguları ancak  12-13 yüzyıl sonra görmekteyiz. .Bu çerçevede, Hz. Muhammed'i bir “Reformist Yahudiliğin Peygamberi” olarak ifade edebilirim."

Bize diyaloglar konusunda nereden nereye, demek düşüyor!

[Abdullah Aymaz] 23.6.2020 [Samanyolu Haber]

İslam Nerde... Onlar Nerde... [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, iman ve islam iki önemli kavram. Mümin ve müslim veya bizdeki kullanılan şekliyle Müslüman kavramlarının da dinimizde çok önemli yeri vardır. İslam silm kökünden gelir. Silm: selamet, esenlik, güven ve huzur demektir. İman da emniyet ile aynı kökten gelir. Mümin kendisine güven duyulan kimse demektir.

İmam Buhârî ve Ebû Dâvûd’un naklettiği bir hadiste Efendimiz şöyle buyurmaktadır: 

“Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir.” (Buhârî, iman 4; Ebû Dâvûd, cihad 2.)

Başka bir hadis-i şerifte de Allah Resûlü, mü’minin tarifini şöyle yapar:

“Hakikî mü’min, insanların malları ve canları konusunda kendisine karşı güven duydukları kimsedir.” (Tirmizî, iman 12; Nesâî, iman 8).

Bu hadis-i şeriflerde mü’min kimseden beklenen, silm, selâmet, güvenlik  ve huzur atmosferi içine girip, o atmosferde kendini eritebilmesi.. ve diğer mü’minlere, eliyle veya diliyle herhangi kötülüğünün dokunmamasıdır.

Türkiye’de 18 yıldır iktidarda olan, mümin ve Müslüman olduklarını da her fırsatta  bütün dünyaya ilan eden AKP ve onun yöneticileri, onca ihtilal, darbeler tarihinde bir benzeri görülmedik şekilde mümin, gayri mümin ayırd etmeden zulmüne devam ediyor. Önce toplumdaki güven ortamını bombaladılar.. Bir zamanlar çocukluğumuzda duyardık, Rusya’da komünizmin ilk yıllarında oğul babasını ihbar edermiş, kimse kimseye güvenemezmiş, diye..

Şu habere bir bakın lütfen..

Cumhuriyet Gazetesinin haberine göre Türkiye’de ihbarcılık furyası bir dönem komünizm Rusya’sına rahmet okutacak seviyelere ulaşmış. Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün verilerine göre Türkiye’de saat başı 20 kişi ihbar ediliyormuş. 2019 yılında 176 bin 380 kişi hakkında ihbarlar üzerinden savcılık dosya açmış.

İhbarcılık kültürüne ilişkin bir rapor hazırlayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, baskı, otoriterleşme ve ayrımcılık politikaları hız kazandıkça, iktidar ve menfaat odaklı bir ihbarcılık kültürünün oluştuğu tespitinde bulunuyor.

İhbarcılık 2019 yılında yüzde 131 artışla 207 bin 408’e çıkmış.. Her 3 dakikada bir savcılıklara ihbarda bulunulmuş. Son iki yılda hakkında ihbarda bulunulan kişi sayısı 297 bin 225 olarak kayıtlara geçmiş.

Son yıllarda asılsız ihbarlarla hayatları karartlılan yaklaşık 300 bin insan.. (O insanlardan biri de bu fakir..2016 yılında benim hakkımda da böyle asılsız bir ihbarla sistem harekete geçip soruşturma başlatmıştı. Konuyu araştıran bir idareci böyle isim ve adres bulamadık demişti.) Güven ortamı öylesine sarsılmıştı ki, daha uğursuz 15 Temmuz hadisesi olmadan önce camide bu fakiri linç etme girişiminde bulunmuşlardı. Camide bile insanlar birbirine güven duyamaz hale gelince, gerisini artık siz farz edin.

Çevresiyle beraber milyonları bulan bu insanlar asılsız ihbarlarla mahkemelerle uğraşıyor, pek çoğu suçsuz yere hapishanelerde hapis yatıyor..

Aileleri ne durumda bu insanların onu kimse bilmiyor, bu acı tabloya dikkat çeken insan sayısı ise yok denecek kadar az maalesef..
Bir hatıra.. 90’lı yıllardı..İstanbul Üsküdar’da bir taziyede bir dönem bakanlık ve meclis başkanlığı da yapan bir zatla sohbet ederken, “Allah katında ayların sayısı 12'dir” ayet-i kerimesini  söyleyince birden hayret içinde biraz da yadırgayarak, böyle bir ayet mi var demişti. Yıllardır o manzarayı unutamam.. Her gün bangır bangır bağırarak Müslümanlıkların ilan etseler de, ne kadar Kur’an kültüründen uzak olduklarını o gün hayretler içinde seyretmiştim...

Şimdi biz yine vazifemizi yaparak başta kendi nefislerimize sonra da onlara bazı ayet ve hadisleri hatırlatalım:
 “Kim şu peşin dünya zevkini isterse, Biz de dilediğimiz kimse hakkında ve dilediğimiz miktarda, o dünya imkanlarını ve zevkini ona veririz. Ama sonra ona cehennemi mekân kılarız,O da yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya atılır.” (İsra suresi, 18)

“Veyl olsun, cehennemdeki veyl vadisi onları bekliyor..Ahirete inanmalarına rağmen, bile bile dünyalık peşinde koşar, dünyayı âhirete tercih ederler. İnsanları Allah yolundan çevirir de o yolu eğri büğrü göstermek isterler. İşte onlar haktan, doğru yoldan çok uzak bir sapıklık içindedirler.” (İbrahim suresi, 3)

Kendilerine emanet edilen o makamları ihalelerle, çifter çifter maaşlarla ranta çeviren,  kendi milletini dindarlık cübbesi altında soyan bu soyguncuları, ayet o kadar açık ve net ifade ediyor ki,  hiç bir tefsire ihtiyaç bırakmıyor..

Toplumdaki güven ortamını dinamitleyen bu huzur bozucular hakkında bakın Allah Resûlü ne buyuruyor:

“Emaneti olmayannı, insanlar yanında güvenilmez olarak bilinen kimsenin imanı da yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/135; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/195; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/97).

Emin olmaya özen göstermek önemli olduğu kadar, hıyanete girmemek de o derece önemlidir. Kendisine güven duymuş ve iktidara taşımış kendi toplumuna, hainlik yapan insanlar hakkında şu ürpertici ifade de yine Allah Resûlü’ne aittir:
“Allah, kıyamet gününde, evvel-âhir bütün insanları bir araya topladığında her haksızlık yapan vefasız için bir sancak dikilecek ve: ‘İşte falan oğlu falanın haksızlığı ve vefasızlığı budur.’ denilecektir.” (Buhârî, edeb 99; Müslim, cihad 9-16 (Lafız Müslim’den.)
Efendimizin bir duasıyla bitirelim:
Kendisi daima bu duayı okur ve ümmetine de tavsiye ederdi:

“Allah’ım, açlıktan Sana sığınırım; o ne kötü bir arkadaştır. Hıyanetten de Sana sığınırım; o ne kötü sırdaştır.” (Ebû Dâvûd, vitr 32; Nesâî, istiâze 19, 20.)

[Hüseyin Yağmur] 23.6.2020 [Samanyolu Haber]

9 milyar kullanıcı bilgisi deşifre oldu!

Yapılan son araştırmaya göre 2019’da yaşanan tüm veri ihlallerinin yüzde 29’unda kimlik bilgisi doldurma saldırısının kullanıldığı tespit edildi. Veri ihlali sırasında sızdırılan kullanıcı adları ve şifrelerinin Dark Web’de 2 dolara satıldığını dile getiren Komtera Teknoloji Kanal Satış Direktörü Gürsel Tursun, büyük şirketler ya da KOBİ’ler fark etmeksizin kimlik bilgisi doldurma saldırısına karşı uygulanması gereken 5 adımı sıralıyor.

Günümüzde birçok şirket, hackerlerin saldırılarından dolayı veri ihlalleri yaşıyor. Yaşanan ihlallerle hem maddi kayıp hem de itibar kaybı yaşayan şirketler, verilerinin sızdırılmasıyla farklı bir saldırı yoğunluğuyla da karşı karşıya kalıyor. Öyle ki dünya genelinde güvenliği aşılmış 9 milyar adet kullanıcı bilgisi bulunuyor.

Özellikle sızdırılan kullanıcı adları ve şifrelerinin başka hackerler tarafından diğer hesaplara erişim için kullanıldığına dikkat çeken Komtera Teknoloji Kanal Satış Direktörü Gürsel Tursun, kimlik bilgisi doldurma saldırısı olarak bilinen bu saldırı türüne karşı 5 öneride bulunuyor.

Hackerlerin Yeni Silahı Kimlik Bilgisi Doldurma

Bilgisayar korsanlarının bir veri ihlali sırasında sızdırılmış kullanıcı adlarını ve şifrelerini kullanarak bir kullanıcının hesabında oturum açmaya çalıştığı bir tür siber saldırı olan kimlik bilgisi doldurma, şirket verilerini ciddi derecede hedef alıyor. Verizon tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, geçen yıl yaşanan veri ihlallerinin %29’unda kimlik bilgisi saldırısı tespit edildi. Veri ihlallerinden sonra sızdırılan kimlik bilgilerinin birçok alanda kullanılarak hem şirket hem de bireysel olarak zararlar oluşmasına olanak tanıdığını aktaran Gürsel Tursun, ortak kullanıcı bilgileri ile erişilen sistemlerin çok kolay bir biçimde hackerlerin kullanımına açıldığına dikkat çekiyor.

2 Dolara Dark Web’de Satılıyor

Gerçekleşen bir veri ihlali sonrası elde edilen bilgiler internetin karanlık yüzü olarak bilinen Dark Web’de satışa çıkarılıyor. Hackerlerin kendi aralarında gerçekleştirdikleri pazar ortamında sızdırılan kullanıcı bilgileri 2 dolara alıcılarını buluyor. En son ünlü yayın platformu Disney+ gerçekleşen veri sızıntısında milyonlarca kullanıcının bilgilerinin satışa çıkarıldığını da hatırlatan Gürsel Tursun, platformlara ya da şirketlere gerçekleşen saldırıların başka boyutlarda tekrardan tehlike yaratabildiğini ve bunun neticesinde hem şirket hem de kullanıcıların da çeşitli zararlar görebildiğini aktarıyor.

Güvenliği Aşılmış 9 Milyar Adet Kimlik Bilgisi Mevcut

Günümüzde kullanıcı bilgilerini elde etmek oldukça kolay görünüyor. Hatta Google’da bunun üzerine birçok bilgiye de kullanıcılar ulaşabiliyor. Durum böyle iken güvenliği aşılmış kimlik bilgilerinde de ciddi bir sonuç oluşuyor. Veri ihlalleri ile ilgili bildirimleri içeren bir site olan “Have I Been Pwned” (HIBP), yüzlerce veri havuzundan yaklaşık 9 milyar güvenliği aşılmış kimlik bilgisinin olduğunu raporluyor. Bunların en büyük nedenlerinden birinin de hem şirketlerin güvenlik prosedürlerinin zayıf olması hem de çalışanlarının dikkatsizliği olduğunu belirten Komtera Teknoloji Kanal Satış Direktörü Gürsel Tursun, büyük şirketler ya da KOBİ’ler fark etmeksizin kimlik bilgisi doldurma saldırılarına karşı uygulanabilecek 5 öneride bulunuyor.

Kimlik Bilgisi Doldurma Saldırılarına Karşı Alınabilecek 5 Önlem

  1. Parola yönetimi konusunda kullanıcı bilincini artırın. Birçok çalışan hala hesaplar arasında aynı parolaları yeniden kullanmaya devam ediyor. Kullanıcı parolası alışkanlıklarını geliştirmek, kimlik bilgisi doldurma saldırılarına karşı savunmada gerekli bir başlangıç. Çalışanları en iyi uygulamalar konusunda eğitmek ve parolalarını daha düzenli bir şekilde değiştirmelerini hatırlatmak, bilgisayar korsanlarının başarılı bir saldırı başlatmasını zorlaştırabilir.
  2. Çok faktörlü kimlik doğrulaması uygulayın. Çok faktörlü kimlik doğrulaması, izin verildiği ve kullanılabilir olduğu her hesapta etkinleştirilmelidir. Bu, bir tehdit saldırganının nüfuz etmesini zorlaştıran başka bir katman ekliyor.
  3. Anormallik algılama araçlarını kullanın. Şirketlerin, ihlal edilmiş bir şifre veya normalden daha fazla sayıda başarısız kimlik doğrulama girişimi gibi risk sinyallerini tanımlamaya yardımcı olabilecek kurumsal düzeyde online tehdit istihbarat araçlarını edinmesi gerekiyor. Bir web sitesini ziyaret eden IP adreslerinin miktarında ani veya olağandışı bir artışı belirlemek ya da kötü amaçlı etkinliklerin gerçekleştiği konusunda bir ipucu bulmak işleri kolaylaştırıyor.
  4. Parola yöneticilerini dağıtın. Kullanıcıların her güvenli hesap için benzersiz ve güçlü parolalar oluşturmasına yardımcı olan ve ortak parolaları yeniden kullanma sorununu azaltmaya yardımcı olabilecek çeşitli kurumsal parola yöneticilerinin kullanılması gerekiyor.
  5. Güvenliği web sitesi tasarımına gömün. Güvenlik uzmanlarının ve web geliştiricilerinin, web sitelerini CAPTCHA’lar ve MFA gibi mevcut her türlü karşı önlemleri kullanması da hackerlere karşı alınabilecek önemli savunma adımlarından görülüyor.


23.6.2020 [TR724]

John Bolton’ın kitabı: Erdoğan’ı dinlerken Mussolini’yi dinliyormuş gibi hissediyordum

Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un Başkan Donald Trump yönetimindeki Beyaz Saray’da geçirdiği 17 ayı anlattığı “Olayın Olduğu Oda” (The Room Where It Happened) adlı kitabı bugün yayımlandı. Balton’un kitabı piyasaya çıkmadan alınan ön siparişlerle birçok ülkede Amazon’un en çok satan kitaplar listesinde bir numaraya yerleşmişti.

Kitapta, Türkiye ve AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a özel bir yer ayrılıyor. Erdoğan’la ilgili olan bir kısımdaki şu ifadeler dikkat çekiyor: “(Erdoğan’ı) dinlerken, ki her zaman arada tercüman olur, Roma’daki balkonundan konuşan Mussolini’yi dinliyormuşum gibi hissediyordum. Tek farkı, telefonda aynı ton ve ses düzeyiyle konuşan kişi Mussolini değil, Erdoğan’dı.”

Bolton kitabında Erdoğan’ı “radikal İslamcı” olarak nitelendiriyor. Kitabının bir bölümünde sadece Beyaz Saray’daki bazı üst düzey yetkililerin değil, Avrupalı ve Orta Doğu’daki ABD müttefiki bazı ülke liderlerinin de Erdoğan konusunda Trump’ı uyardıklarını söyleyen Bolton, ancak Trump’ın bu uyarıları ciddiye almadığını söyledi.

Bolton, “Trump, Brunson olayından kısa bir süre sonra yine ‘kanka’ moduna döndü. İşin ilginç tarafı, medyanın Trump’ı duygusal açıdan Müslüman karşıtı olarak tanımlamasına karşın, Avrupa ve Orta Doğu’daki bazı önemli müttefik liderlerin ve kendi danışmanlarının ısrarlı çabalarına karşın Erdoğan’ın kendisinin radikal bir İslamcı olduğu gerçeğini bir türlü kavrayamadı. Erdoğan, Türkiye’yi Kemal Atatürk’ün laik devletinden çıkararak İslamcı bir devlete dönüştürmek için uğraşıyordu. Müslüman Kardeşlere ve Orta Doğu’daki diğer radikallere destek veriyor, Hamas ve Hizbullah’a finansal destek sağlıyor, İsrail’e karşı aşırı derecede düşmanca davranıyor ve İran’ın ABD yaptırımlarını delmesine yardımcı oluyordu. Ancak bunların hiçbirisi Trump üzerinde etkili olmuyordu” dedi.

Trump yönetimi, Beyaz Saray tarafından yapılan incelemenin henüz tamamlanmadığı ve çok sayıda gizli bilgiyi ifşa ettiği gerekçesiyle kitabın yayınlanmasına engel olmaya çalışmıştı. Ancak Federal Mahkeme, yapılan itirazı reddetmişti.

ABD basınında kitabın yayınından önce yer alan haberlerde, kitabın Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Halkbank konusunda geçen konuşmalar geniş yer bulmuştu.

Ancak Bolton kitabında, Halkbank hakkındaki yargı süreciyle ilgili yapılan değerlendirmeler ve Trump ile Erdoğan arasında diğer bazı görüşmelerin yanı sıra ABD vatandaşı Pastör Andrew Brunson’ın tutukluluğu, Suriye iç savaşı ve S-400 konusuyla ilgili kendi tanıklığına ve bazı iddialara da yer veriyor.

Brunson’ın yargılanmasıyla ilgili süreçte neler yaşandı?
BBC’nin aktardığı haberde, John Bolton, kitabında Erdoğan’ın Brunson’ı “pazarlık kozu” olarak kullanmak istediğini belirtiyor.

Kitapta, Erdoğan’ın Ağustos 2018’de Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de düzenlenen NATO zirvesinin ardından Halkbank ve S-400 satın alımı nedeniyle uygulanması muhtemel yaptırımları görüşmek üzere Trump’ı aradığı belirtildi ve şu ifadelere yer verildi:

“Devam eden soruşturma, Erdoğan ve ailesinin Halkbank’ı kendi kişisel çıkarları için kullandığı ve damadını Maliye Bakanı olarak atamasının ardından bunun daha da arttığı yönündeki iddialar nedeniyle Erdoğan’ı yakından ilgilendiriyordu. Erdoğan’a göre, Halkbank’a yöneltilen suçlamaların arkasında (Fethullah) Gülen ve ‘hareketi’ vardı. Dolasıyla ailesinin giderek zenginleşmesinin ötesinde, tüm bunların kendisine yönelik bir komplonun parçası olduğunu düşünüyordu.

“Amerikal savcıların, Halkbank davasını düşürmesini istiyordu. Ancak artık savcılar bir kere kanca atmış olduğu için bu ihtimal oldukça düşüktü.

“Son olarak, Erdoğan, Ankara’nın Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini satın almasından dolayı Kongre’de bekleyen F-35’lerin Türkiye’ye satışının durdurulmasını öngören tasarıdan endişeliydi. Bu satın alımın tamamlanması halinde, bu işlemin gerçekleşmiş olması 2017 yılında çıkartılan bir yasa uyarınca Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını zorunlu kılıyordu. Özetle, Erdoğan’ın endişe edecek çok şeyi vardı.

“Ancak, Trump’ın talepleri ise çok azdı: Erdoğan’ın kendisine söz verdiğini düşündüğü gibi, Brunson ne zaman serbest bırakılarak, Amerika’ya dönebilecekti. Erdoğan sadece yargı sürecinin devam ettiğini ve Brunson’ın hapiste değil, ev hapsinde olduğunu söylemişti.”

Brunson, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Fethullah Gülen Yapılanması ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı. Yapılan yargılamanın ardından Brunson “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçundan 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı ancak cezaevinde geçirdiği süre yeterli görülerek, serbest bırakıldı ve hakkında yurtdışı çıkış yasağı kaldırıldı.

Trump: “İşte bu yüzden kimse Erdoğan ile iş yapmıyor”
Brunson, ABD’ye geri döndü ve Beyaz Saray’da Trump ile bir araya geldi.

Bolton, Trump’ın hatalı bir şekilde Erdoğan’ın sözlerini Brunson’ın ülkesine dönmesine izin verilmeyeceği biçiminde yorumladığını ve öfkelendiğini belirtti. Bolton, Trump’ın “İşte bu yüzden kimse Erdoğan ile iş yapmıyor” dediğini öne sürdü.

Kitapta, Trump’ın ABD’nin, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yaptırım uygulamasına karşılık olarak Türkiye’nin de benzer bir karar almasının “küçük düşürücü bir hamle” olarak yorumladığı da öne sürüldü.

Bolton, “Amerika ile gerilimin artmasından kaygılanan Türkler, Brunson’a karşılık Halkbank hakkındaki soruşturmanın düşürülmesi gibi bir çıkış noktası aradı ya da en azından biz aradıklarını zanettik. En hafif tabiriyle bu çok uygunsuz bir durumdu ancak Trump, Brunson’ın (Türkiye’den) çıkmasını istiyordu. Dolayısıyla (ABD Dışişleri Bakanı Mike) Pompeo ve (Hazine Bakanı Steve) Mnuchin muhataplarıyla müzakere etmeye başladı. Ben, Mnuchin ve Pompeo yaptığımız üçlü değerlendirmelerde, bunun Adalet Bakanlığı’na bağlı New York Güney Bölgesi Savcılığı’nın tam mutabakatı olmadan sağlanamayacağı konusunda hemfikir olduk” yazdı. Kitapta, böyle bir anlaşmayı savcılığın “haklı olarak” kabul etmediği aktarıldı.

Bolton, bu dönemde Trump’ın damadı Jared Kuchner’in devreye girerek, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı telefonla aradığını da ifade etti.

Kitapta yer alan iddialara göre, Trump, Almanya Başbakanı Merkel ile yaptığı görüşmede Türkiye’ye birkaç gün içerisinde “çok sert yaptırımlar” uygulayacağını söyledi ve bu dönemde Katar da Brunson konusunda bir anlaşma sağlamak için yardımcı olmayı önerdi.

Bolton, Brunson’ın serbest kalmasının Trump’ı “çok mutlu ettiğini” ve kendisiyle Beyaz Saray’da görüşmek için talimat verdiğini de aktardı.

Trump, Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeydoğusuna operasyon isteğine ne yanıt verdi?
Türkiye, Ekim 2019’da Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt gruplara yönelik Barış Pınarı Harekatı’nı başlattı. Ancak bu harekattan önce uzun bir süre boyunca Türkiye, “terörle mücadele” kapsamında bu bölgeye bir operasyon yapmak istediğini söylüyordu.

Bolton’ın kitabında Trump ile Erdoğan’ın 14 Aralık 2018’de yaptıkları telefon görüşmesinde de bu konunun gündeme geldiği belirtiliyor. Kitaba göre, Trump, Bolton’a Suriye’den çıkmak istediklerini söyledi ve Bolton da, “Erdoğan’a da bunu doğrudan söylemesinden korktum” diye yazdı.

”Trump, Halkbank konusunda anlaşma çok yakın olduğunu söyledi; Erdoğan çok minnettar oldu, İngilizce bile konuştu”
Bolton, Trump’ın konuşmanın başında Erdoğan’a Halkbank konusunda bir anlaşma sağlanmasına çok yakın olduklarını ve bu süreci Albayrak ile birlikte yürüteceklerini söylediğini aktararak, konuşmayla ilgili şunları yazdı:

“Erdoğan, çok ama çok minnettar oldu. Hatta İngilizce bile konuştu. Sonra konuyu Suriye’ye getirdi. Erdoğan, Türkiye’nin ulusal güvenliğine tehdit olarak tanımladığı ve Washington ile Ankara arasındaki ilişkileri zehirleyen YPG ve f.tö terör örgütü konusunda Türkiye’nin beklentilerinin Trump tarafından bilindiğini söyledi.

“Yine de Erdoğan, gerçeğin aksine Amerika’nın 30-40 bin yeni savaşçı sağlamak başta olmak üzere YPG güçlerini eğittiğinden yakındı. Trump’ın siyasi iradesi ile ABD’nin sahadaki askeri faaliyetleri arasındaki tezatlıktan şikayet etti ve bunun da kafasında bazı soru işaretleri bıraktığını söyledi. Erdoğan, Türkiye’nin hem IŞİD hem de PKK’dan kurtulmak istediğini söylemiş olsa da bana göre ‘PKK’ ifadesiyle genel anlamda Kürt savaşçıların tamamını kast ediyordu.”

Bolton’ın anlatımına göre, Trump, Erdoğan’a da Türkiye’nin IŞİD ile mücadeleyi üstlenmesi halinde Suriye’den çekilmeye hazır olduklarını söyledi. Trump aynı konuşmada Erdoğan’a askeri konularda Bolton ile, Halkbank konusunda da Mnuchin ile birlikte çalışmalarını söyledi.

Kitaba göre, bu konuşmadan yaklaşık 10 gün sonra Trump bir kez daha Erdoğan ile telefonda görüşmek istedi. Bolton, bu görüşmenin perde arkasına ilişkin şunları aktardı:

“Trump, Erdoğan’a birincisi Suriye’deki ABD askerlerine saldırmayın, ikincisi de Kürtleri değil, IŞİD’i hedef alın mesajı vermek istedi. Her ikisi de çok doğru noktalardı ancak Erdoğan’la bir önceki konuşması ve ondan sonra yapılan açıklamalar bunların hayata geçirilme olasılığını düşürüyordu.

“Hal hatır sorma ve açılış cümlelerinden sonra, Trump ilk olarak Erdoğan’a IŞİD’den kurtulmasını istediğini ve Türkiye’nin ihtiyacı olması halinde destek vereceklerini söyledi. İkinci olarak, Erdoğan’a IŞİD’le mücadelede kendi saflarından birçok kişiyi kaybetmiş olan Kürtlerin peşine düşmemesini ve onları öldürmemesini söyledi.

“Türkiye ve Kürtlerin kalan IŞİD güçlerinin peşine birlikte düşmeleri gerekiyordu. Trump, bu stratejinin Erdoğan için değişim olacağının farkında olduğunu söyledi ancak ABD’de Kürtlere büyük bir destek olduğunu vurguladı. Bundan sonra Trump, çok önemli bir dönüm noktası olduğunu düşündüğü bir konuyu gündeme getirdi: ABD ile Türkiye arasındaki ticaretin artırılması.

“Bunun üzerine Erdoğan, Kürtleri sevdiğini, Kürtlerin de kendisini sevdiğini söyleme zahmetine katlandı ancak YPG-PYD-PKK’nın Kürtleri manipüle ettiğini ve temsil etmediklerini söyledi. Hükümetinde Kürt milletvekilleri ve bakanlar olduğuna, Kürtlerine kendisine büyük bir sevgisi ve sempatisi olduğuna ve kendisinin Kürt bölgelerinde büyük mitingler düzenleyebilen tek lider olduğuna dikkat çekti. Teröristler dışında kimseyi öldürmek istemediğini söyledi.

“Tüm bu lafları daha önce de duymuştuk ve bu, tipik bir Erdoğan rejimi propagandasıydı.”

Bolton bu görüşmeden birkaç hafta sonra Ocak 2019’da Türkiye’ye geldi. Kitabında, Erdoğan’ın TBMM’de konuşma yapacağı gerekçesiyle kendisiyle görüşmesini iptal ettiğini belirtti.

Bolton, “Dönüş yolunda Pompeo’ya Türkiye temaslarımla ilgili bilgi verdim. Türkiye ile Kürtler konusundaki görüşlerimizin uzlaştırılamaz olduğu ve Türkiye’nin ‘gerçekten çok dikkatli’ davranması gerektiği konusunda görüş birliğine vardık” yazdı.

Erdoğan hakkında hangi değerlendirmeler yer alıyor?
Bolton’ın kitabında Erdoğan hakkında genel olarak olumsuz sıfatlar kullandığı görülüyor.

Erdoğan’ı “radikal İslamcı” olarak nitelendiren Bolton, göreve ilk başladığı dönemlerde Suriye hükümetinin kimyasal silah kullandığı iddiaları üzerine bu ülkeye bir hava operasyonu düzenlenmesi gündeme geldiğinde Erdoğan ile Trump’ın yaptığı bir telefon görüşmesine katıldığını aktardı.

Bolton, “Erdoğan görüşmesi ise ayrı bir deneyim oldu. Kendisini dinlerken, ki her zaman arada tercüman olur, Roma’daki balkonundan konuşan Mussolini’yi dinliyormuşum gibi hissediyordum. Tek farkı, telefonda aynı ton ve ses düzeyiyle konuşan kişi Mussolini değil, Erdoğan’dı” dedi.

Bolton, kitabının bir bölümünde sadece Beyaz Saray’daki bazı üst düzey yetkililerin değil, Avrupalı ve Orta Doğu’daki ABD müttefiki bazı ülke liderlerinin de Erdoğan konusunda Trump’ı uyardıklarını ancak Trump’ın bu uyarıları ciddiye almadığını öne sürdü.

Bolton, “Trump, Brunson olayından kısa bir süre sonra yine ‘kanka’ moduna döndü. İşin ilginç tarafı, medyanın Trump’ı duygusal açıdan Müslüman karşıtı olarak tanımlamasına karşın, Avrupa ve Orta Doğu’daki bazı önemli müttefik liderlerin ve kendi danışmanlarının ısrarlı çabalarına karşın Erdoğan’ın kendisinin radikal bir İslamcı olduğu gerçeğini bir türlü kavrayamadı. Erdoğan, Türkiye’yi Kemal Atatürk’ün laik devletinden çıkararak İslamcı bir devlete dönüştürmek için uğraşıyordu. Müslüman Kardeşlere ve Orta Doğu’daki diğer radikallere destek veriyor, Hamas ve Hizbullah’a finansal destek sağlıyor, İsrail’e karşı aşırı derecede düşmanca davranıyor ve İran’ın ABD yaptırımlarını delmesine yardımcı oluyordu. Ancak bunların hiçbirisi Trump üzerinde etkili olmuyordu” dedi.

ABD’de Cumhuriyetçi Parti’yi destekleyen, muhafazakar kesimin dış politika konusundaki en önemli isimlerinden biri olan Bolton, Nisan 2018 ile Eylül 2019 arasında Trump yönetiminde Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinde bulundu.

Cumhuriyetçi başkanlar döneminde önemli görevlerde bulunan Bolton, geçmişte ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği ve Adalet Bakan Yardımcılığı pozisyonlarında da görev yapmıştı.

23.6.2020 [TR724]

Şampiyon kim olacak?

Hasan Cücük ve Necati Kola, SporVizyon’da kaldığı yerden devam eden Süper Lig’i masaya yatırdı.

Şimdi soru şu: Kim şampiyon olacak?

Başakşehir mi, Trabzonspor mu? Sivassapor mu? Galatasaray mı?


23.6.2020 [TR724]

Faiz indi, evler uçtu! [Yusuf Dereli]

Türkiye’de konut fiyatlarında özellikle son iki ayda inanılmaz bir artış yaşandı. Konut kredi faiz oranlarının kamu bankalarında binde 64’e kadar çekilmesi ev fiyatlarını uçurdu. İstanbul’da iki ay önce 380-400 bin TL aralığında olan 2+1 evler bugün 500 bin lira. Söz konusu evi iki ay önce binde 95 faiz oranıyla 400 bin TL kredi çekerek alanlar toplamda yaklaşık 660 bin TL civarında ödeyecekti. Bugün faiz oranları binde 64’e indi ancak evin vatandaşa maliyeti 740 bin lirayı buluyor! Söz konusu faiz indiriminin vatandaşın işine yaramadığı ortada. Şimdi herkes şu sorunun cevabını arıyor; bu faiz indirimi kime yaradı?

Kamu bankaları ‘normalleşme’ sürecine geçiş ve sosyal hayatın canlanması için dört yeni kredi paketini bu ayın başında hayata geçirdi; konut kredisi, taşıt kredisi, sosyal hayatı destek ve tatil destek kredisi. Paketlerin içinde en dikkat çekeni konut kredisinde yapılan yeni düzenleme oldu. Ziraat Bankası, Halkbank ve VakıfBank’tan yapılan ortak açıklamaya göre binde 99 olan kredi faiz oranı yeni binalar için binde 64’e ikinci el konutlarda ise binde 74’e çekildi.

YÜZDE 10 PEŞİNAT YETERLİ!

Bankalar tarafından yapılan ortak açıklamaya göre, bu ‘tarihi’ imkandan daha geniş kesimlerin istifade edebilmesi için müşteri başına verilebilecek kredi miktarı sınırlandırıldı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de krediye konu olacak konutlar için 750 bin TL, diğer şehirler için ise en fazla 500 bin TL’ye kadar kredi kullandırılabilecek. Ayrıca kredi kullanımında yüzde 10’dan başlayan, düşük peşinat oranı uygulanacağı açıklandı.

FIRSATÇILAR SAHNEDE!

Kredi faizlerinin düşmesiyle ev almak için umutlanan vatandaşlar, ev fiyatlarının yüzde 20’ye yakın artmasıyla şok oldu. İki ay önce İstanbul’da 380-400 bin TL aralığında olan 90 M2’lik 2+1 evler bugün 500 bin lira! İki ayda fiyat artışı yüzde 25’e yakın… İnanılmaz bir manipülasyon ve fırsatçılık var. Aynı şekilde iki ay önce 600-630 bin TL aralığında olan 3+1 evlerin bugünkü fiyatı 750 bin TL’ye kadar fırladı.

VATANDAŞA YARAMADI

Kamu bankalarının faiz indiriminin vatandaşa yaramadığı açık. Zira iki ay önce binde 95’lerden 10 yıllık 400 bin TL kredi çeken vatandaş, toplamda 660 bin TL ödeyecekti. Bugün aynı evi almak için 500 bin TL kredi çekmek zorunda. Toplamda ödeyeceği para ise düşük kredi faiz oranına rağmen 740 bin lirayı buluyor. Vatandaşın sadece iki aydaki zararı 80 bin lira! Bu rakam 2+1 ev için geçerli.

İKİ AYDA 120 BİN TL ZARAR!

İki ay önce 600 bin TL krediyle 3+1 ev almış olsaydınız binde 95 faiz oranıyla yaklaşık 1 milyon TL ödeyecektiniz. Bugün aynı ev için 750 bin TL kredi aldığınızda toplamda ödeyeceğiniz para 1 milyon 120 bin TL’yi buluyor! Zararınız 120 bin TL’den fazla! Faiz indiriminin vatandaşa yaramadığı ortada. Peki bu para kimin cebine gidiyor? Müteahhitlere göre parayı daireleri daha önce satın alan tüccarlar kazanıyor. Tüccarlara göre ise asıl parayı kazananlar müteahhitler.

DURMUŞ YILMAZ: BUNA SERBEST PİYASA DENİR Mİ?!

Konut fiyatlarındaki fahiş artış eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın da gündemindeydi. Yılmaz, tweet’inde, “Sosyal medyada gördüm. Evet konut kredi faizleri düşük, ama burada da görüldüğü gibi satıcı banka fiyatı üç günde 90.000 TL artmış. Kazanan kim? Buna serbest piyasa denilebilir mi?” dedi.

[Yusuf Dereli] 23.6.2020 [TR724]

Bir kutu çikolatanın koltuğundan ettiği politikacı: Mona Sahlin [Hasan Cücük]

Mona Sahlin adı sadece İsveç ile sınırlı kalmadı. Genç yaşında girdiği parlamentoda kariyer basamaklarını bir bir tırmanan Sahlin’i dünya çapında üne kavuşturan olay, politik başarısı değil yaşadığı talihsizlik oldu. Ülkenin en eski partisi Sosyal Demokratlar’ın başkanlığına seçilen ilk kadın olan Sahlin, başbakanlık koltuğuna oturmadan politik kariyerine nokta koydu.

İsveç Sosyal Demokratlar’ı 1980’li yıllarda efsane lideri Olof Palme ile altın dönemini yaşıyordu. Takvim yaprakları 1982’yi gösterirken yapılan parlamento seçimlerinde Sosyal Demokrat Parti’den iki genç kadın milletvekili seçiliyordu. Biri Mona Sahlin diğeri Anna Lindh’di. 25 yaşında olan ikiliden Sahlin, Lindh’den 3 ay daha küçüktü. Gelecek vaat eden iki politikacıdan biri mutlaka gelecekte parti başkanlığına oturup, ülkeyi yönetecek isim olacaktı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Henüz 25 yaşındayken 1982’de meclise ‘en genç milletvekili’ olarak giren Mona Sahlin için daha o yıllarda ‘geleceğin başbakanı’ yorumu yapılıyordu. 1990 yılında çalışma bakanı olan Sahlin, 1994 yılında başbakan yardımcılığına getirildi. Sahlin, 1982’de başladığı Meclis kariyerinde adım adım zirveye ilerliyordu. Ağustos 1995 yılına gelindiğinde Başbakan ve Sosyal Demokrat Parti başkanı Ingvar Carlsson hem başbakanlığı hem de parti başkanlığını kısa süre sonra bırakacağını açıkladı. Yerine aday gösterdiği isim ise, başbakan yardımcısı ve eşitlik bakanı olan Mona Sahlin’di. 38 yaşında olan Mona Sahlin her iki görev için gün sayarken, ekim ayında hayatını değiştirecek gelişme yaşandı.

Ekim 1995’te Expressen gazetesi, Sahlin’in devletin kendisine tahsis ettiği kredi kartıyla özel harcamalar yaptığını ve aynı zamanda Sahlin’in bu kartı ATM’den para çekmek için kullandığını ortaya çıkardı. Devletin bakanlara tahsis ettiği kredi kartları özel işler için kullanılmazdı. Ancak  özel harcamaların kısa bir süre içerisinde geriye ödenmesi halinde bu durum büyük bir sorun teşkil etmiyordu. Ancak bu haberin üzerinden fazla bir süre geçmeden aynı gazeteden yeni iddialar gündeme geldi.  Bir hafta sonra Expressen bir haber daha yayınladı ve Sahlin’in bu kredi kartıyla kendisine kıyafet aldığını, araba kiraladığını ve bu kredi kartını kendi özel yurt dışı seyahatlerinde kullandığını yazdı. Kendisine tahsis edilen kartla Toblerone gibi ufak tefek atıştırmalıklar da aldığı belirtiliyordu.

Devletin tahsis ettiği kredi kartından Toblerone çikolataları da aldığı için Sahlin’in adının karıştığı skandal, Toblerone Vakası olarak tanımlandı. Gelişmeler üzerine Sahlin, parti başkanlığı yarışından çekildiğini açıkladı. Daha bir kaç ay öncesinde ülkeyi yönetmeye hazırlanan bir politikacı olan Sahlin, şimdi hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Sahlin, düzenlediği basın toplantısında, “Kendi faturalarını ödemeyen birinin başbakan olması mümkün mü?” sorusunu dile getirdi ve hemen ardından kendi sorusunu yanıtladı: “Elbette değil.” Kararını verip, politikaya veda etti.

Devlete ait kredi kartını özel işleri için kullanan Sahlin hakkında Başsavcı Jan Danielson soruşturma başlattı. Ocak 1996’ya kadar süren soruşturma sonunda Başsavcı Danielson, Sahlin’in suç işlemediğine kanaat getirerek, dava açılmasına gerek olmadığına hükmetti. Sahlin, devletin kendisine tahsis ettiği kredi kartıyla yaptığı tüm özel harcamaların tutarını hazineye geri ödemiş ve hatta fazladan 15 bin kron ödeme yapmıştı.

Politik yaşamını noktalayan Sahlin, ticarete atılırken, bir taraftan da televizyonda program yaptı. 1998’de yeniden politikaya dönen Sahlin, milletvekili seçildi. 1998-2006 arasında istihdam, adalet ve entegrasyon bakanlığı yapan Sahlin’in 1995 elinden kayıp giden parti başkanlığı önüne bir kez daha 2006’da çıktı. 2006’da yapılan seçimler sonunda Sosyal Demokratlar iktidarı kaybedince parti başkanı Göran Persson koltuğu bırakma kararı aldı.

Ülkenin en eski partisinin başkanlığı için ilk kez kadınların adı geçiyordu. Margot Wallström, Carin Jämtin ve Mona Sahlin parti başkanlığı için yarışırken, koltuğun sahibi Sahlin oldu. 18 Ocak 2007’de Sosyal Demokrat Parti’nin ilk kadın genel başkanı olan Sahlin, ülkenin ilk kadın başbakanı olma hayali ise 4 yıl sonra yapılan seçimlerde gerçeğe dönüşmedi. Ekim 2010’da yapılan seçimlerde partisi istediği oy oranına ulaşıp, iktidara gelemeyince Sahlin için kariyerinin sonu göründü. Mart 2011’de parti başkanlığından ayrılan Sahlin, politik yaşama geri dönüşü olmayacak bir şekilde veda etti.  İsveç hükümeti tarafından 2012’de Uluslararası Olimpiyat Komitesi genel sekreterliğine aday gösterildi ama seçilemedi.

Geleceğin başbakanı olarak gösterilen Mona Sahlin, 1982’de adımını attığı parlamentoda uzun yıllar bakanlık yaptı ama başbakanlık nasip olmadı. Sosyal Demokratlar’ın ümit bağladığı bir diğer kadın politikacı Anna Lindh’in hikayesi ise trajik bir sonla bitti. Lindh’in hikayesi bir başka yazı konusu olacak.

[Hasan Cücük] 23.6.2020 [TR724]

Yalanlar üstüne [Av. Nurullah Albayrak]

Türkiye’nin son yıllarını tarif etmek istesek en uygun tanımlamalardan birisi ‘yalanlar üstüne kurulu bir düzen’ ifadesi olacaktır. AKP iktidarı temsilcilerinin açıklamaları, iddiaları ve iktidar destekçisi medyanın haberlerinin neredeyse tamamı yalanlar üstüne kurulu.

Gazetelere nasıl manşet atıldığını, medyanın nasıl kullanıldığını, Bilal Erdoğan, Berat ve Serhat Albayrak kardeşlerin birlikte nasıl çalışmalar yaptığını, internete düşen ses kayıtlarında bizzat kendilerinden dinlemiştik. İşimiz gereği yaptığımız çalışma neticesinde yalanlar üzerine kurulu sistemi bizzat test ettiğimizi de ifade edebilirim.

Özellikle 17/25 Aralık sonrasında iktidar medyasını takip etmek durumunda kaldık. O dönem itibariyle her gün yeni bir iftira, yalan ve uydurma haberle karşılaşıyorduk. İktidar medyasının hukuki, ahlaki, vicdani ya da kabul edilebilecek herhangi bir ilkesi olmadığından dolayı her haberle ilgili araştırma yapıyor ve iddianın gerçek olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorduk. Mübalağa olduğu düşünülmesin, iddiaların neredeyse tamamına yakınının iftira, yalan ya da uydurma olduğunu teyit ederek öğrendik.

15 Temmuz sonrasında ise iş o kadar büyüdü ki yalan, iftira ve uydurma haberleri takip etmek neredeyse imkansız hale geldi. Ancak, biz yine de yalan haberleri takip edip, doğrularını paylaşmaya çalışıyoruz. Bu kapsamda iktidar medyasının nasıl haber yaptığına bir örnek üzerinden birlikte bakalım.

Öncelikle şunu belirletim; sahtecilik yaparak birilerine zarar verilmek isteniyorsa, uydurma belgelerle insanların hayatları karartılmaya çalışılıyorsa ve yapılan sahtekarlık gerçekmiş gibi pazarlanmaya çalışılıyorsa bu davranışın hukuken de ahlaken de kabul edilmesi mümkün değildir. Bu tür hukuksuzluk ve ahlaksızlığı yapanların aynı cemiyetten, camiadan, cemaatten, gruptan olması bu eylemlerin hukuksuz ve ahlaksız olduğu gerçeğini değiştirmez.

Recep T. Erdoğan’ın teyzesinin oğlu Cengiz Er’in sahibi olduğu internet sitesinde, Fatih Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan hakkında bir haber yapıldı. Güya bir akademisyen tarafından atıldığı iddia edilen mesajlarda Şerif Ali Tekalan’ın kendisine nasıl yardımcı olduğunu, sayesinde profesör kadrosuna atanacağını ifade ediyor. Sahtecilik, uydurma, iftira, komplo ve hakaretin haber diye sunulduğunu yazının içerisinde yer alan iddiaların gerçek olmadığını teyit ettiğinizde anlayabiliyorsunuz. Cemaat mensubu olan kişilerin gıyabında her türlü suçlama yapılmasına rağmen onların görüşlerinin alınmasına gerek bile duyulmamasının bu dönemin yaygın habercilik anlayışı olduğunu da belirtmek gerekir. Bu haber içerisinde yer alan muhatapların da konu hakkında ne dedikleri sorulmamış. Şerif Ali Tekalan hocaya bu iddialar sorulsaydı haberde yer alan kişiyi tanımadığını, bu şekilde bir yazışma olmadığını, haberde yer alan iddiaların tamamının iftira olduğunu söyleyecekti. Ancak amaç, toplumu bilgilendirmek değil de yönlendirmek olduğu için sormaya gerek yok.

TEKALAN’A SORDUM

Şerif Ali Tekalan hocaya haberde yer alan iddiaları ben sordum. Yazıştığı iddia edilen kişiyi tanımadığını, görüşmediğini, herhangi bir nedenle mesajlaşmadığını ve iddiaların tamamen uydurma olduğunu söyledi. 

İktidarın ve iktidar destekçisi medyanın Goebbels’in “Büyük Yalan” teorisini uyguladıklarını biliyoruz. Bu teorinin en önemli ayaklarından birisi de, “Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması da o kadar kolaylaşır.” prensibi.

Bu prensip doğrultusunda hazırlanmış bir haberden bahsediyorum. Yanlış anlaşılmasın prensipten kastedilen, iftiranın hangi sistem dahilinde hayata geçirileceğine dair kullanılan metot.

Haberde, sahte olarak oluşturulmuş içeriklerin yer aldığı yazışmalar paylaşılarak, ortaya çıkan durumun ‘Akademinin Susurluk’u’ olduğu, gizli kişilerle gizli görüşmeler yapıldığı, konunun savcılıkta ve YÖK’te olduğu yazılmış.

Sahte belgelerle yapılan komplonun tüm sürecini gösteren belge niteliğinde bir haber ve haberde yer alan detaylar sayesinde de sahteciliğin nasıl yapıldığını görebiliyoruz.

Haberden anlaşıldığı üzere, Şırnak Üniversitesinde doçent olan bir akademisyenin profesör olmasını istemeyen/çekemeyen bazı kişiler tarafından bir komplo planı yapılmış. Bu plan da doğal olarak konjonktüre uygun şekilde hazırlanmış. Öncelikle akademisyen imamı olarak bir isim belirlenmesi gerektiğini düşünerek, Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan’a “Akademi imamı” sıfatını yakıştırmışlar.

İkinci aşama olarak, Şerif Ali Hoca’ya ait yazışma içerikleri uydurmak için sahte sosyal medya hesabı açmışlar ve Şerif Ali hocayla profesör olmasını engellemek istedikleri akademisyen arasında yazışma yapılmış gibi görüntüler oluşturmuşlar. Yazışma içeriğine de tabi ki dikkat etmişler ve konjonktüre uygun şekilde yazıları hazırlamışlar. Yazışmaları okuyanların ilk okuduklarında üniversitede gizli işler döndüğünü düşünmeleri istenmiş ve yazışmalar da ona uygun kurgulanmış. Yaptıkları sahtecilikle oluşturdukları kumpasın netice alabilmesi için kamuoyuna duyurulması, savcılık ve YÖK’ün dikkatini çekmesi gerektiğini düşündükleri için de haber olarak paylaşılmasını bu iş için hazır bekleyen internet siteleri üzerinden yapmışlar.

Alın size açık bir komplo örneği. Savcılık harekete geçti mi, YÖK nasıl bir tavır sergiledi, profesör olmasını istemedikleri akademisyen bu iftiralar karşısında  ne yaptı bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz ortada açık bir komplonun olduğu gerçeğidir.

Anlaşılamayan durum ise bu kişilerin yaptıkları sahteciliğin attıkları iftiranın ortaya çıkmasından neden endişe etmedikleri. Bunun cevabı da galiba iktidarın uygulamalarında saklı. İhbarcılığı teşvik eden sistem, bünyesinde sahtecilik ve iftirayı da barındırdığı için, bu tür davranışları sistem benimsiyor ve destekliyor. 

Konunun özü komplo, sahtecilik, iftira aranıyorsa öncelikle bakılması gereken yer iktidarın uygulamaları olmalı…


[Av. Nurullah Albayrak] 23.6.2020 [TR724]

Ya herkes yürür ya hiç kimse! [Erhan Başyurt]

Evrensel ortak değerler ve temel insan hakları ortak paydasında birleşmek, sadece kendimiz için değil herkes için bu hakları savunmak…

‘Öteki’ne de yapılsa, hak ihlalinin karşısında durmak…

Demokrasi ve insan haklarına geri dönülsün istiyorsak, başka da yol yok!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


İktidar, her geçen yıl biraz daha otoriterleşiyor.

Otoriterleşme, ulusalcılık ile at başı gelişiyor.

‘Siyasal islamcı’ AKP’nin ideolojik dayanağı en az ‘dincilik’ kadar artık ‘milliyetçilik’tir…

***

İktidar, muhaliflerini bölüyor… Kimisine hain, kimisine terörist, kimisine de ajan diyor…

Sonra da tek tek muhaliflerini tasfiye ediyor, hapse atıyor.

Demokrasi yanlısı gruplar da kendi aralarındaki kimlik ve ideolojik bagaj farklılıkları nedeniyle bu temel insan hakları ihlallerini, ‘muhalif ama öteki’ne uygulandığı için görmezden geliyor.

***

Mesela, KHK ile işlerinden atılan insanlar iki üç kişi ile meydanlarda seslerini duyurmak istiyorlar ama polis her defasında şiddet kullanıp müdahale ediyor.

Saçlarından sürüklüyor. Şiddet uyguluyor.

Olmadı gözaltına alıyor.

Şayet eylem medyatik olmaya başladıysa, meydana çıkmalarını veya slogan atmalarını beklemeden yolda iken gözaltına alıyorlar…

İktidar yanlıları, KHK mağdurlarını görmezden geliyor.

İnsan hakları diye bir dertleri yok zaten…

“Söz konusu koltuksa, gerisi teferruattır…” düşüncesi ile hareket ediyorlar.

Güç sarhoşluğu içinde, bir gün destek verdikleri bu hukuksuzlukların kendilerine de dönüp dokunacağını hayal bile etmiyorlar…

Anlamadığım muhalif gruplar da, bu hak ihlallerine sert tepki vermiyor, hak arayışlarını desteklemiyor.

Kimisi, iktidarın kitlesel hukuksuz tasfiyelerine içten içe destek veriyor, kimisi de eylemciler ile farklı ideolojide oldukları için sessiz…

***

Oysa söz konusu olan evrensel bir ortak değerin ve bir temel hakkın ihlali…

Gösteri ve protesto temel bir insan hakkı. Uluslararası hukuk ve anayasa ile de güvence altında.

Şiddet içermiyorsa, kamu güvenliğini tehdit etmiyorsa, önceden izin alınmaksızın gerçekleştirilebilir.

Yürüyüş yapmak, pankart açmak, slogan atmak yasak değil, aksine temel bir hak…

KHK’lılar ile aynı düşünmüyor bile olsanız, hatta karşı düşüncede bile olsanız, ihlal edilen temel insani hakkı savunabilmektir esas olan…

***

KHK’lılar yürüyemez…

HDP’liler hiç yürüyemez…

Kim yürüyebilir?

AKP önünde kendileri için toplanan yardım paralarının akıbetini soran 15 Temmuz gazilerine bile polis şiddet kullanarak müdahale etti?

Sonu var mı bunun?

Şimdi de baro başkanlarının Ankara’ya girişini engellediler.

Baro başkanları da yürüyemediler…

Dün meslektaşları haksız ithamlarla hapse atılırken sessiz kalan 60 ilin baro başkanları, dün hakları ihlal edilen KHK’lı ve HDP’liler için sessiz kalan baro başkanları bugün kendileri de  şehre sokulmuyor…

Sınırı ve sonu olmayan, bir kısır döngü… Önlenemeyen her mağduriyet yeni mağduriyetlerin tetikçisi oluyor…

Kötülüğün sıradanlığı, kötülük sarmalına dönüşüyor ve bir kara delik gibi her gün yeni bir kesimin temel haklarını yutuyor.

***

İktidar açısından destek ve yandaş yürüyüşleri, iktidarın hedef gösterdiği isim ve ülkelere yönelik protestolar dışında her türlü gösteri ve protesto yasak!

Daha açıkçası, tüm otoriter rejimlerde olduğu gibi, tek adama muhalefet etmek yasak!

Dolayısıyla her birine ayrı bir kılıf uydurup, şiddet kullanıp, eze eze bastırıyorlar.

***

Sorun demokrasi yanlılarının da, evrensel ortak değerler ve temel insan hakları paydasında bir araya gelememeleri.

Şu gerçeği unutmayalım!

Gazetecilik yaptığı için, farklı düşündüğü için 6 yazısı gerekçe gösterilerek tutuklanan Gültekin Avcı’nın hakkını savunmadan, Müyesser Yıldız’ı savunmanız bir anlam ifade etmiyor.

Tersi de geçerli…

Ahmet Altan’ın hakkını savunmadan, Osman Kavala’nın tahliyesini savunmanız hiçbir anlam ifade etmiyor.

Tersi de geçerli…

Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğünü savunmadan, diğer siyasi tutukluların haklarını savunmak da bir anlam ifade etmiyor.

Tersi de geçerli…

***

Daha kötüsü, bu isimlerden birisi kamuoyu tepkisi ile bırakıldığında, diğerlerine yönelik daha fazla baskı ve hak ihlalinin yolu açılmış oluyor.

İktidar ile muhalif kesimler arasında ‘ötekileri’ ezmek için ‘zımmi ittifak’ gerçekleşmiş oluyor.

Bu destek bir süre sonra, suyun kayayı zamanla aşındırması gibi, zımmi destek veren ‘demokrasi yanlısı’ diğer kesimleri de usul usul biçmek için kullanılıyor.

***

İfade ve fikir hürriyeti, temel bir insan hakkı olarak savunulmadıkça, herkes için savunulmadıkça hiç kimse için temin edilmiş olmaz…

Gösteri ve yürüyüş hakkı, KHK mağdurları için, HDP için savunulmadıkça baroların başkanları için de temin edilemez.

Bugün HDP yürüyüş yapamıyorsa, karşı çıkmazsanız, ortak tepki ile iktidara geri adım attıramazsanız yarın CHP’ye de İYİ Parti’ye de yürüyüş yaptırmazlar.

Ya herkes özgür olur ya da hiç kimse…

Ya herkes demokratik haklarına erişir ya da hiç kimse…

Unutmayın! Herkes için savunmadığımız hiç bir hak, kendimiz için de garanti altında olmaz.

Ya hep ya hiç !

[Erhan Başyurt] 23.6.2020 [TR724]

Rejim avukatı [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Barolar Ankara’ya yürüyor. Demirel’in dediği gibi, “yollar yürümekle aşınmaz!” dönemleri çok gerilerde kaldı. Anayasal hakların büyük çoğunluğu gibi, 34. Madde’de yazan gösteri ve yürüyüş hakkı askıda. Bu, despotik bir sistemdir. Ve insanların bu durumu anlama konusunda büyük sıkıntısı var. Avukat da olsalar, bu maalesef böyle!

Metin Feyzioğlu’na, bir zamanlar tıpkı bugün Ekrem İmamoğlu’na gösterilen ilgi-alaka gösteriliyordu. Türkiye’nin “sosyaldemokrat umudu” Feyzioğlu’ndan, bugün rejimin avukatı Feyzioğlu’na, köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye, iyi-kötü, kör-topal da olsa AB ile tam üyelik müzakere eden ve bu uğurda dönüşmekte olan, işleyen bir hukuk devletiyken, bugünkü Ortadoğu Baas tipi Kemalo-İslamofaşist Türk-İslam sentezcisi, Avrasyacı yapıya büründü. Tüm antidemokratik ve anti-özgürlükçü akımlar tek potada birleşti. Aralarındaki dünya görüşü farklılıklarını ilerideki bir kapışma tarihine dek ertelediler.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bugün, ortak düşman addettikleri liberallere, Kürtlere, “FETÖ’cü” dedikleri Gülen Cemaati’ne, KHK’lı “vatan hainlerine” (!) ülkeyi dar eden bir ortam var. Bu ortamı korumak, devletin yeni tanımlanmış çıkarları oldu. Hoş, eskiden de çok matah demokrat bir profil mevcut değildi Türkiye’de. Ancak en azından güçlü sayılabilecek bir AB lobisi, Batılılaşmaya inanan ve bunun için bazı evrensel standartların Türkiye’de yerleşmesi gerektiğini düşünen bazı ilerici güçler, bu demode ve çağdışı faşizan yapıların karşısında bir kutup oluşturmaktaydı. Şu an bu kutup o kadar ufaldı ve güçsüzleşti ki, son derece ağırlıklı bir sosyokültürel ve ekonomi-politik faşizme safları tümden terk etti. Birçoğu içeride. Ve bu ortamda, rejimin avukatı, demokrasiden yana bir eğilim içinde olan meslektaşlarının rejimi protesto eden yürüyüşlerine karşı, devletin “menfaatlerini korumaktan” bahsediyor.

Avukatların görevi, devletin menfaatini korumak olamaz. Avukatlık nosyonu ve misyonu, müvekkilin hakkını ve hukukunu savunmaktır. Müvekkille avukatı arasında çok özel bir ilişki vardır. Avukatlar, müvekkillerine ilişkin mahrem bilgileri, muhteviyatına bakmaksızın asla ve asla herhangi bir özel veya tüzel kişiyle, devlet birimiyle, savcılıkla veya yargıçlarla paylaşamaz. Esasında bu avukatlığın özü, bir bakıma Hipokrat yeminidir. Devletin menfaatlerine uygun hareket eden avukat olamaz. Devletin menfaatleri zaten devamlı değişir. Devleti yönetenler, devletin politikalarını belirler. Her yeni yönetici elit, iktidara geldikten sonra bu politikalara kendince çeki düzen verir, onları revize eder, hatta bazen tümüyle iptal ederek yerine yeni politikalar üretir. Dolayısıyla, avukatların mesleklerini icra ederken, devlet çıkarlarını (menfaatlerini) gözetmek gibi bir seçenekleri yoktur. Özellikle de devletin düşünce suçu ürettiği, daha doğrusu fabrike ettiği ortamlarda, yani demokrasiden uzaklaşıldığında, avukatlar “düşünce suçlularını” onları kriminalize eden rejime karşı savunurken, devlet menfaatine hareket edemezler. Eğer bu olursa, bilin ki rejim hem savcı, hem hâkim hem de avukattır. Ve ortada adalet değil, bir vodvil vardır! Metin Feyzioğlu gibi hukuk profesörü, Türkiye Barolar Başkanı konumunda biri, bunları bilmez mi? Bilir! Ama bunları bilmekle uygulamak arasında çok büyük farklılıklar var. Ve bu da bugünkü rejimin yolsuz bir rejim olmasının, ekonomik olmayan yönüne ilişkin bir şeydir. Kokuşmuşluk, salt ekonomik yolsuzlukla olmuyor. Aynı zamanda güç ihtirasına ilişkin yolsuzlukla da oluyor.

Bunları tespit ettikten sonra, önemli bir konuya değinmekte yarar var. O da, baroların yeknesak olmadığıdır. Esasında barolar Türkiye gibi kutuplaşmış ve fay hatlarıyla bölünmüş toplumlarda salt pür meslek kuruluşları değildir. Ve bu, buraya yazıldığından çok daha ciddi ve endişe verici bir konudur. Zira bu durum aynen mevcut sosyolojik paralel toplumların barolara yansımasıdır. Öyle bir dönemden geçiyor ki Türkiye, mesela Grup Yorum’un bir üyesinin avukatlığını yapan bir hukukçu, Grup Yorum’un suçlandığı terör davası çerçevesinde suçlanıyor ve kriminalize ediliyor. Veya PKK’lı olduğu öne sürülen bir zanlının avukatı, PKK’lı olmakla suçlanıyor ve hapse giriyor! Ya da “FETÖ” suçlamaları çerçevesinde sosyal soykırımla yüzyüze kalan bir KHK’lının avukatı, “FETÖ’cü” ilan edilerek hem mesleki haklarından oluyor, hem de kodese tıkılıyor! Avukatlık bugün Türkiye’de en tehlikeli mesleklerin başında geliyor. Ve bu durumda zaten birçok avukat, meslektaşlarının başına gelenlerden dolayı gönüllü rejim avukatlığı yapıyor!

Bu ortamda, tüm gücüne karşın, rejim baroları kendisi için bir tehdit olarak algılıyor. Özellikle doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerindeki kentlerde bulunan barolar, insan hakları konusunda daha keskin duyargalara sahip olduğundan, onlar hedefte. Metin Feyzioğlu gibiler, bu tür barolardan nefret eder. Çünkü ulusalcı Kemalofaşist ideoloji dışında her yaşam biçimini kriminalize eden bir gelenekten geliyorlar. Esasında Ankara’ya yürüyen baroların bir bölümü kısmen endoktrinizasyondan, kısmen de mahalle baskısından, soluğu Anıtkabir’de almak istemekteydiler. Fakat rejim artık bu tür hamlelere bile tok. Öyle ki, avukatlar darp edildiler. Ve rejime karşı gelmiş olmanın olağan bedelini ödediler, ödüyorlar.

Rejim bu tür “bozguncu” baroları içindeki üye avukatlarıyla beraber etkisiz hale getirmek için, çoklu baro sistemine geçmeyi planlıyor. Yani baroları baypas edecekler. Ve işlerine devam edecekler. Ne de olsa “demokrasilerde çare tükenmez”, değil mi?

İslamcılar, AKP milletvekili Cahit Özkan’ın dediği gibi, yürüyüş-gösteri falan gibi şeyleri demokrasinin tam tersi bir fiil olarak algılıyor. Onlar için demokrasi, dört yılda bir seçimlerde oy kullanmak, sonra da dört yıllığına bir İslamcı dukalığa tam yetki vermektir. Erdoğan’ın tramvay analojisinde anlatmak istediği şey tam da buydu. İslamcılar için demokrasi, iktidarı ele geçirme amacıdır. Muktedir olduktan sonra demokrasi ayak bağıdır. Anayasada yazsa da, gösteri ve yürüyüş hakkı gibi şeyler “arızadır” ve bunlardan haz etmezler. Oysa kendi kızları ve eşlerinin başörtüsü sorunu için yollara dökülüp baskıcı sistemi protesto etmeyi en doğal hakları addetmişlerdi. Doğrusu Kemalist eski Türkiye, bun konuda İslamcılara bugünkü rejimden çok daha bonkör davranmıştı! Ayrıca davranmamış olsa ne olur? Bugünkü uygulamayı haklı mı çıkartır? Dolayısıyla İslamcılar için demokratik gereklilik dönemi bitti. Artık muktedirler. Ve kendilerinden farklı düşünenler ve kendi faşizmlerinin mağduru olanların hakları hak değil. Onlar isyancılar. Ve anladıkları dilden onlara yanıt vermek, İslamcıların doğal hakkı! Öyle mi?

En büyük korkuları, bugün kendilerinin uyguladığı metotların yarın kendileri için harfiyen uygulanması. Zaten olacağı bu. Eninde sonunda su testisi su yolunda kırılacak. O zamana dek, rejim kendine sadık avukatları üretmek ve işini sağlama almak amacında. Tıpkı kendilerine sadık savcı ve yargıçları ürettikleri gibi! Tıpkı kendilerine sadık kahverengi gömlekli Gestapo polis ve bekçileri ürettikleri gibi! Tıpkı kendilerine sadık rejim köpeği bir bürokrasi ürettikleri gibi!

Anayasasız bir rejimde, Kemalo-İslamofaşist bir mutant anomalide, Türkiye ve toplumu çırpınıp duruyor. Daha doğrusu debeleniyor. Bu debelenmeden dolayı, her geçen gün biraz daha batıyor. Rejimin avukatlarını yaratmak, bu batıştaki bir sonraki aşama sadece. Herkes dibi bulduk diyor. Ama her geçen gün yeni diplere ulaşılıyor. Ve batış bir türlü son bulmuyor.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.6.2020 [TR724]