Kabine üyelerine 4 günde bir koronavirüs testi!

Uzman doktorlar koronavirüs salgınının önlenmesi için test sayısının artırılmasını isterken, AKP hükumetinin bakanlarına her dört günde bir koronavirüs testi yapıldığı öğrenildi.

BOLD –  T24’ün haberine göre, kabine üyesi bakanlara her dört günde bir Koronavirüs testi uygulandığı ve böylelikle bakanların sağlık durumlarının yakından takip edildiği öğrenildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bünyesindeki sağlık kuruluşunda görev yapan bir doktorda koronavirüs şüphesi yaşanması yeni bir gelişmeyi ortaya çıkardı. TBMM bünyesinde devlet hastanesi statüsünde faaliyet gösteren sağlık merkezinde kulak-burun- boğaz (KBB) uzmanı olarak görev yapan doktorda koronavirüs şüphesi yaşanması Meclis yönetimini alarma geçirmişti. Covid-19’daki semptomlardan bazılarını göstermesi nedeniyle izolasyona alınması sonrasına sağlık kurumu yönetimi söz konusu doktorun baktığı hastaları da uyarıp kontrole gelmelerini tavsiye etmişti.

BAKANLARA 4 GÜNDE BİR TEST

Doktorun KBB uzmanı olması nedeniyle koronavirüs testlerinin hastalara uygulanmasında görev alması Meclis’teki milletvekilleri ile Kabine üyelerinin durumumu da gündeme getirdi. Bu kapsamda Türkiye’de ilk Covid-19 vakası çıkmasıyla birlikte sürekli görev başında olan kabine üyelerinin de sık sık kontrol geçirildiği ortaya çıktı. Salgın nedeniyle ülkede uygulanan kısmi sokağa çıkma kısıtlamasına rağmen mesailerine devam eden kabine üyelerinin her dört günde bir koronavirüs testinden geçtiği öğrenildi.

ACİL OLARAK SONUÇLANDIRILIYOR

Devlet görevlilerinden alınan örneklerin acil olarak sonuçlandırıldığı ve böylelikle bakanların sağlık durumlarının yakından takip edildiği belirtildi. Türkiye’deki salgın sürecinde şu ana kadar hiçbir kabine üyesinin şüpheli durumuna rastlanmadığı yetkililerce ifade edildi.

Meclis doktorunun Koronovirüs test sonuçlarının negatif çıktığı açıklanmıştı.

[BoldMedya] 30.3.2020

Koronavirüs salgınının en belirgin özelliği: Yalnızlık

Dünyayı saran Kovid-19 salgınında can kayıplarının acısı çok daha acı. Hastalığa yenik düşenler, son nefeslerini yalnız veriyor, yakınlarını kaybedenler yitirdiklerinin yanında olamıyor. Evde tecrit edilen insanlardan bekarlar da yalnızlığı değişik bir şekilde tadıyor.

BOLD – Salgının en fazla etkilediği ülkelerde yaşamını yitirenler, cenaze törenleri düzenlenmeden sessizce, apar topar, tanımadıkları görevlilerce toprağa veriliyor. Bazı Avrupa ülkelerinde ölenlerin bazıları ise yakılıyor. Hastalığın yayılmasını engellemek için alınan önlemler, insan hayatında telafisi olmayan acılar bırakıyor.

Hayatını kaybedenler, en yakınlarına “hoşçakal” diyemeden bu dünyadan ayrılıyor. Geride kalanlar ise yakınlarının son anlarında onlara destek olamıyor.

Sosyal mesafenin hayatımızın ortasına yerleşip insanları birbirinden uzaklaştırdığı şu günlerde koronavirüs salgını, acılı ailelerin yas tutması da ellerinden aldı. Yaşamını yitirenler, cenaze törenleri düzenlenmeden sessizce, apar topar, bazen tanımadıkları görevlilerce toprağa veriliyor

TECRİT, BEKARLARI DAHA FAZLA ETKİLİYOR

Yalnızlığın bir diğer boyutunu ise karantina dolayısıyla evlerinde tek başına yaşamak zorunda kalan bekarlar yaşıyor.

Toplumun büyük bölümünün eve kapanmasının, yalnız yaşayan bekarları ciddi biçimde olumsuz etkilediği belirtiliyor. Evli ve çocuklu ailelerde korona krizi sırasında iletişim artarken, bekarlar arasında yalnızlığın arttığı belirtiliyor.

Psikologlar, koronavirüs önlemleri kapsamında uygulanan tecritin, bekar ve yalnız yaşayanlarda endişe ve depresyon gibi şikayetlere yol açabileceğini vurguluyor.

[BoldMedya] 30.3.2020

Otizmli Hamza Tarık’ın annesinden feryat: Çok çaresizim, eşimi serbest bırakın! [Sevinç Özarslan]

Hülya öğretmen kanserken gözaltına alındı, eşi tutuklandı, biri ağır otizmli iki oğluyla başbaşa kaldı. Saldırganlaşan oğluyla yaşadıklarını anlattığı video yürek parçalayıcı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Otizmli Hamza Tarık Durmuş’un (15) dramını geçtiğimiz günlerde HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından duyurmuştu. Babası 8 aydır tutuklu, annesi ise 4. evre lenf kanserini atlatmış bir kadındı.

Yamanlar Kolejinde Biyoloji öğretmenliği yapan anne Hülya Durmuş (39), bu kez bir video çekerek çocuğunun durumunu kendisi anlattı.

Otizmli Hamza Tarık’ın annesinden feryat: Çok çaresizim, eşimi serbest bırakın!

Hülya öğretmen kanserken gözaltına alındı, eşi tutuklandı, biri ağır otizmli iki oğluyla başbaşa kaldı. Saldırganlaşan oğluyla yaşadıklarını anlattığı video yürek parçalayıcı.

15 ve 4,5 yaşında iki oğlunun olduğunu söyleyen Hülya Durmuş, “Büyük oğlum yüzde 98 otizmli. Ağır engelli. Aynı zamanda zihinsel engelli. Küçük oğlum Burak çok şükür sağlıklı. Eşim ve ben KHK ile kapatılan kurumlarda öğretmen olarak çalışıyorduk. 15 Temmuz’dan sonra ikimiz de işsiz kaldık. Çok zor günler geçirmeye başladık.” cümleleriyle sözlerine başlıyor.

Yaşadıkları sıkıntıların etkisiyle Ocak 2018’de lenf kanserine yakalanan Hülya Durmuş, 10 ay boyunca yoğun kemoterapi tedavi gördü. Kanser 4. evresindeydi. Agresif bir türdü ve bütün vücuduna yayılmıştı. Ama atlattı.


Hülya Durmuş, 10 ay boyunca tedavi gördükten sonra lenf kanserini atlattı. Oğlu ile geçirdiği zor günler nedeniyle hastalığının yeniden nüksetmesinden korkuyor.

YAMANLAR KOLEJİNDE ÇALIŞTIĞIM İÇİN GÖZALTINA ALINDIM

Bu süreçte eşinin çeşitli işlerde çalışarak hem geçimlerini sağladığını hem de oğluna ve kendisine baktığını belirten Durmuş, “Tam tedavim bitti, iyileştim derken 23 Ekim 2018’de Yamanlar Kolejinde öğretmen olduğum için gözaltına alındım.” dedi.

Durmuş, 4. evre kanser hastası olduğu için tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldı. Fakat hakkında açılan dava bitmeden bu kez eşi İbrahim Durmuş 24 Temmuz 2019’da gözaltına alındı. Gaziemir Körfez Dershanesi Şube Müdürü olarak görev yapan baba Durmuş, 8 aydır İzmir Buca Cezaevinde tutuklu. İkinci mahkemede 7 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

BABASI GİDİNCE DAHA ÇOK KIRIP DÖKMEYE BAŞLADI

Eşinin tutuklanmasıyla birlikte engelli oğlu için hayatın daha da zorlaştığını belirten Dumuş, “Çünkü babasına çok düşkündü. Evde ne var, ne yok kırıp dökmeye başladı. Kendine ve bana zarar vermeye başladı. Babası her zaman onu yürüyüşe götürüyordu, bisiklet sürdürüyordu, paten kaydırıyordu. Babasının gitmesiyle birlikte tüm beden temizliği, sakal tıraşından, özbakım becerilerine kadar bütün yük benim üzerime bindi. Ben de rahatsız olduğum için çocuğumla tastamam ilgilenemedim.” ifadelerini kullandı.

REHABİLİTASYON MERKEZLERİ KABUL ETMEDİ

Rehabilitasyon merkezlerine başvurduğunu ama oğlunun kabul edilmediğini anlatan Durmuş, “Çok ağır olduğu için almak istemediler. Tarık öyle bir hala geldi ki, kakasını eline alıp yüzüne, gözüne, ağzına sürmeye başladı.” diye konuştu.

ÇOK ÇARESİZİM, LÜTFEN EŞİMİ BIRAKIN!

Hülya Durmuş, küçük oğlunun bu durumdam çok olumsuz etkilendiğini, abisiyle asla bir odada baş başa kalamadığını söyleyerek ekledi: “Çok korkuyor abisinden. Çünkü Tarık’ın çok şiddetli krizleri oluyor. Vuruyor, kırıyor. Çok çaresizim, bitmiş bir durumdayım. Eşim cezaevinden bir an önce çıksın yanımıza gelsin istiyorum. Korona salgınıyla birlikte ben de risk grubundayım. Eşim sağlıkla yanımıza gelsin, bizi sağlıklı bir şekilde bulsun. Lütfen sesimi duyun, derdime çare olun, eşimi bırakın!”

OĞLUMUZU KAPLICAYA GÖTÜRMEK SUÇ SAYILDI

Telefonla görüştüğümüz Hülya Durmuş, eşinin hakkındak suçlamalarla ilgili ise şöyle devam etti:

“Tarık babasıyla her gün denizdeydi. Kışın da kaplıcalardaydık. O bile suç oldu. Manisa Salihli’de Kurşunlu kaplıcaları var. Her kış oraya gidiyorduk, Tarık havuzda suyu çok seviyor. O gün kaldığımızda başka birileri daha kalmış, çakışmış, niye onlarla aynı gece oradaydın! Biz çocuk için oradayız, bunu anlatamadık. Babası gittikten sonra Tarık denizde teyzesini boğmaya kalktı. Deniz bile artık onu sakinleştirmiyor.

8 KERE TELEFON, 2 KEZ TELEVİZYONU KIRDI

Annem, kızkardeşim ben bir Tarık’a bakamaz hale geldik. Bu halimle bile her gün iki saat Tarık’a yürüyüş yaptırıyorum. Ağzında maskeyle. Evde durmuyor. Evde kalınca kapıların camlarını kırıyor. 8 kere telefonu, 2 kere televizyonu kırdı. Kontrol edemez hale geldim. Sürekli takipteyim. Onu da istemiyor. Bize de vuruyor, eti koparırıcasına ısırıyor. Ama babasıyla aşırı duygusal bir bağları vardı.

AÇIK GÖRÜŞTE YERDE YUVARLANIYORLAR

Açık görüşe götürdüğümde hiç sorun yapmıyor, orada yerde yuvarlanıyorlar. Babasıyal güreşiyorlar. Biz kenara çekilip onları izliyoruz. Çocuk mutsuz, aşırı derecede mutsuz. Baba olmadığı için mutsuz ve depresyonda.”

[Sevinç Özarslan] 30.3.2020 [BoldMedya]

TTB: Ülkemiz göz göre göre enfekte hale getirildi

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, korona virüsü salgınının dünyaya ilan edilmesinden sonra, Türkiye’de salgına yönelik olarak pek çok hatalı ve eksik uygulama yapıldığını açıkladı.

KRONOS -30 Mart 2020

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez konseyi, “Salgının dünyaya ilân edilmesinden sonra Türkiye’de; İran’da salgının olduğu öğrenilmesine karşın, sınır kapıları tedricen kapatıldı, gelenlere etkin karantina uygulanmadı. Salgının var olduğu bilinen Avrupa ülkelerinden gelen 300 bini aşkın kişiye ateş taraması dışında herhangi bir kısıtlayıcı uygulama neredeyse yapılmadı” ifadelerine yer verdi.

‘İBADETLER EŞ ZAMANLI ENGELLENMEDİ’

“TTB tarafından yapılan, “Salgınla Mücadelede Doğru Yöntem, Epidemiyoloji Bilimine Uymaktır” başlıklı açıklamada covid-19 virüsüne karşı özgün bir ilaç ya da tedavinin henüz mümkün olmadığı belirtildi. Bu nedenle sağlıklı kişilerin hastalanmasının önlenmesinin büyük önem taşıdığını belirten TTB’nin açıklamasında karantina, izolasyon-ayırma ve tecrit-ayrı tutma salgın yönteminin doğru uygulanması gerektiği belirtildi. Salgının dünyaya ilân edilmesinden sonra Türkiye’de yapılanları özetleyen TTB’nin açıklamasının satır başları şu şekilde sıralandı:

  • İran’da salgının olduğu öğrenilmesine karşın, sınır kapıları tedricen kapatıldı, gelenlere etkin karantina uygulanmadı.
  • Salgının varolduğu bilinen Avrupa ülkelerinden gelen 300 bini aşkın kişiye ateş taraması dışında herhangi bir kısıtlayıcı uygulama neredeyse yapılmadı.
  • AB ile ilişkiler gerginleştiğinde ülkenin çok farklı kentlerinde yaşamakta olan göçmenler-sığınmacılar-mülteciler araçlarla, kitlesel olarak Yunanistan sınırında olan illerimize taşındı.
  • Yaklaşık bir hafta sonrasında yeniden, yine kitlesel olarak araçlarla eski ikametlerine taşındı. Böylece, yetkililer sorumluluklarının tam tersi bir uygulama ile etkenin yayılma riskini arttırmış oldu.
  • Suudi Arabistan’da da salgın olduğu ve Umre’de çok farklı ülke yurttaşlarıyla temas olacağı biliniyor olmasına karşın, Umre’den dönen milletvekilleri, bürokratlar başta olmak üzere, yirmi binin üzerindeki kişinin önemli bir bölümüne karantina uygulanmadı. Bu kişiler, ülkemizin hemen bütün illerinde bulunan evlerine gittiler. Olağan dönemlerde olduğu gibi akrabalarının, komşularının vb. kutlamalarını yakın temaslarla kabul ettiler.
  • Okullar ve üniversiteler tatil edilmesine karşın, eş zamanlı olarak askere alımlar/terhisler ile toplu ibadetler engellenmedi.

FİLYASYON İÇİN HANGİ ADIMLAR ATILDI

Sağlık Bakanı tarafından yapılan açıklamaya göre 29 Mart 2020 tarihi itibariyle test yapılan olgu sayısı ancak 65 bine ulaştı. Hastalık belirtisi olanların büyük bölümüne, temaslılara, sağlık kurumlarında hasta ve olası COVID-19’lularla teması olan sağlık emekçilerine sistemli olarak test yapılmadı. Filyasyon (bilinen hastalarla temaslıları, hastaları bulma) için hâlâ hangi adımların atıldığını bilmiyoruz. Bu nedenlerle, BİLİNEN/TANISI KESİNLEŞMİŞ hasta sayımız gün itibariye yalnızca 9 bin 217 kişi olarak açıklanabiliyor. Oysa, etkenin bilinen özellikleri ve olası hastalar ve/veya temaslılarla ilgili uygulamalar göz önüne alındığında, sayılarını söyleme olanağımız olmasa da hastalığın ülkenin hemen her yerinde ve yaygın olduğunu söyleyebiliriz.

ÜLKEMİZ GÖZ GÖRE GÖRE ENFEKTE HALE GETİRİLDİ

İlk doğrulanmış olgunun duyurulduğu günden bu yana salgın eğrisi incelendiğinde, başlangıçta salgını baskılama stratejisi uygulanacakmış gibi gözlenirken, sonrasında yukarıda beş maddede açıklanan yaklaşımlar yüzünden fiili olarak salgının etkisini azaltma stratejisine dönülmüş olması nedeniyle, ülkemiz göz göre göre enfekte hale getirilmiştir. Olgular ve temaslılar neredeyse hemen her yerdedir. Bu aşamadan sonra ülke çapında karantina uygulaması fırsatı kaçırılmıştır.

Karantina ve tecrit, epidemiyolojik veriler ışığında yerel/bölgesel olarak halen hızla ve kararlılıkla uygulanabilir. Ancak geldiğimiz noktada risk grupları (Çocukları ve torunlarıyla birlikte yaşamayan, çalışmak zorunda olmayan 65+ yaştakilerden yalnız ve/veya eşiyle yaşayanlarla, kanser, şeker, tansiyon, bağışıklık sistemi bozukluğu olan hastalar) dışında ülke çapında tecrit uygulamasının da bir anlamı kalmamıştır.

YAPILMASI GEREKEN ÇOK SAYIDA TEST VE KATI BİR İZOLASYON

Bugün ve sonrasında yapılması gereken Dünya Sağlık Örgütü’nün de önerdiği gibi çok sayıda test yaparak, katı bir izolasyon uygulamaktır. Suriyeli sığınmacılarla birlikte 90 milyona yakın kişinin yaşadığı ülkemizde, günde 30 binin üzerinde test yapılarak, test sonuçları pozitif olan olgular ile temaslıları ivedi olarak sağlıklı kişilerden ayrılmalıdır. İzolasyon, kişilerin evlerinde yapılacağı gibi, evlerde yapılamayacağı durum ve koşullarda İzolasyon için seçilen yurtlar ve oteller gibi mekânlar da kullanılabilir. Dünyada ve ülkemizdeki salgınlar tarihi incelendiğinde, salgın yönetiminde bilimsel bilginin yol göstericiliğine güven ve sürekli kullanımı ve bu alanın kavramlarıyla tanımlanmış uygulamalar kullanılarak salgınla mücadelede başarı kazanmak mümkündür.

SU, ISINMA ÜCRETSİZ SAĞLANMALI

Geldiğimiz aşamada, epidemiyolojik veriler ışığında belirlenecek bir süre için toplum hareketliğinin kısıtlanması yaygınlaştırılarak sürdürülmeli, aktif sürveyans ve filyasyonun yanı sıra, endikasyonu olan herkese test uygulanabilmesi sağlanmalı, hastane tedavisi gerekmeyen hastaların izolasyonuna ağırlık verilmelidir. Ayrıca olgu sayıları ve sağlık hizmeti kapasitesi iller bazında değerlendirilerek, gerektiğinde, çalışma koşulları ve fizik mesafeyi korumayı sağlayacak önlemler il bazında alınmalıdır.

ÜCRETLİ İZİN, İŞSİZLİK ÖDENEĞİNİN KAPSAMININ GENİŞLETİLMESİ…

Düzenli geliri olmayanların, günlük kazanabilenlerin, yoksulların günlük zorunlu gereksinimlerinin karşılanmasının mümkün olmadığı koşulları değiştirilmeden; toplum hareketliliğinin kısıtlanması başta olmak üzere tek başına salgına karşı alınması gereken önlemleri tartışmak yeterli değildir. Bugün yapılması gereken kamusal bir sağlık sisteminin gerekliliğini akıldan çıkarmadan; işçilerin, işsizlerin, yoksulların yaşamlarının ve sağlıklarının olumsuz etkilenmesini engelleyecek desteklerin (Ücretli izin, işsizlik ödeneğinin kapsamının genişletilmesi ve tutarının artırılması, önümüzdeki üç ay boyunca ücretsiz su-ısınma-elektrik verilmesi vb.) ivedi olarak sağlanmasıdır. Türkiye’nin kaynakları bu destekler için yeterlidir.

[Kronos.News] 30.3.2020

Tehlikeye dikkat çeken pandemi uzmanı Savran: ‘Devlet büyüklerimden özür dilerim’

Dokuz Eylül Üniversitesi Pandemi Servis Sorumlusu Doç. Dr. Yusuf Savran, tehlikeye dikkat çektiği videosunun farklı mecralara çekildiğini söyleyerek özür diledi.

BOLD- Türkiye henüz tehlikenin farkında değil çıkışı ile gündeme gelen Dokuz Eylül Üniversitesi Pandemi Servis Sorumlusu Doç. Dr. Yusuf Savran, Youtube hesabından, salgına ilişkin önemli bir uyarıda bulunmuştu. Videoda Türkiye’deki koronavirüs vakalarını değerlendiren Savran şu ifadeleri kullandı: “Vaka ve ölü sayımız İtalya’dan ilerde. Türkiye bu işin ciddiyetinin farkında değil. Lütfen evde kalın.”

Savran bugün bu açıklamaları yüzünden özür diledi.

FARKLI MECRALARA ÇEKİLDİ

Bir bilim insanı olarak salgının İtalya’da nasıl kontrol çıktığını gördüğünü söyleyen Savran, ”DSÖ verilerini inceledim. Böyle bir senaryonun ülkemizde yaşanmaması için böyle bir video çektim. Ancak üzülerek görüyorum ki sosyal medyada konu çok farklı mecralara çekildi. Devlet ve Salık Bakanlığımız süreci en başından beri titizlikler yürütmektedir” dedi

PANİĞE NEDEN OLDUYSA ÖZÜR DİLERİM

Sağlıkçılara Sağlık Bakanlığından, tüm tıbbi malzeme ve moral desteğinin verildiğini söyleyen Savran, ”Bakanlığın bilimsel verilerine güvenim tamdır. Devletini ve milletini çok seven bir hekim olarak, halkın sağlığını korumak adına verdiğim mesajlar yanlış anlaşıldı ve paniğe yol açtıysa,tüm d evlet büyüklerimden ve siz halkımdan özür dilerim” diye konuştu.

[BoldMedya] 30.3.2020

Cezaevinde ihmalle ölüme sürüklenen Nesrin Gençosman’ın ablasından çağrı [Sevinç Özarslan]

Tedavisi geciktirildiği için cezaevinde zatürreden hayatını kaybeden öğretmen Nesrin Gençosman’ın ablası Adalet Bakanı’na seslendi: Aileme yaşatılan acılar, başka aileleri yakmasın!

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Cezaeevinde ihmal sonucu hayatını kaybeden Kuran Kursu öğretmeni Nesrin Gençosman’ın ablası Zeynep Gençosman, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e çağrıda bulundu.

İNSANLIK ADINA SİZE SESLENİYORUM

“İnsanlık vazifem adına…” başlıklı bir mail yazıp Gül’e gönderen Gençosman, “O sıkıntılı sürecin bizzat şahidi olarak sesleniyorum: Aileme yaşatılan acılar, başka aileleri yakmasın. Yaşatılan ihmalller geri dönüşü mümkün olmayan hatalar yaşatmasın istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu aileleri tek başına dertleriyle bırakamaz, kendi vatandaşını ölüme terk edemez, etmez.” dedi.

Nesrin Gençosman hayatını kaybettiğinde 30 yaşındaydı.

KORONA SEMPTOLARININ AYNISI VARDI

Kardeşinin 11 Temmuz 2018’de tutuklanıp Ordu Cezaevi İnfaz Kurumuna gönderildiğini, o dönem adı konulmamış fakat COVİD-19 virüsünün oluşturduğu semptomların aynısını gösterdiğini ifade eden Gençosman, “Hastalığı ilerlemiş olmasına rağmen, cezaevi yetkilileri hastaneye sevk etmediği ve 5 gün sonra rahatsızlığının zatürreye dönüşmesi sonucu, entüübe halinde reanimasyon yoğun bakım servisine acilen kaldırılan ve 8 gün sonra yaşamını yitiren Nesrin Gençosman’ın ablası ve o sıkıntılı sürecin bizzat şahidi olarak sesleniyorum” ifadelerini kullandı.

YAŞAM HAKLARI ELİNDEN ALINMASIN

Zeynep Gençosman, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin yaşam haklarının ellerinden alınmasının yasal ve doğru olmadığını da sözlerine ekledi ve siyasi tutuklu ve hükümlülerin de ivedilikle tahliyesini takep etti.

[Sevinç Özarslan] 30.3.2020 [BoldMedya]

Libya’ya silah ticareti ve Erdoğan ailesi

Viktor Baranets; Libya’da ölen Türk askerlerinin tam sayısının açıklanmasının Türkiye’deki bir askeri darbeye neden olabileceğini düşünüyor. Sırrı ise silah ticaretinde…

BOLD ANALİZ

FATİH YURTSEVER

Libya’da Erdoğan’ın Silah Ticareti Tehlikeye mi Giriyor?

Türkiye’de ve dünyada tüm insanların gündemi korona virüsü ile mücadeleyken, Erdoğan için hayat korunaklı sarayında, doktor gözetiminde kaldığı yerden devam ediyor. Ancak son günlerde Libya’da ve Akdeniz’de yaşanan gelişmeler Erdoğan’ın huzurunu bozacağa benziyor.

İlk gelişme BBC muhabiri Benjamin Strick tarafından açık kaynak bilgileri kullanılarak hazırlanan “hayalet gemiler” gemiler konulu haberin yayımlanması ile başladı. Haberin yayımlandığı gün AB ülkeleri büyükelçileri BM Güvenlik Konseyi Kararları doğrultusunda, Libya’ya uygulanan silah ambargosunun kontrolü için 31 Mart tarihinde IRINA adlı bir harekatın başlatılmasına karar verdi.

Rusya Federal Haber Ajansı’nda 27 Mart tarihinde “Erdoğan’ın Hırsları Libya’da Onlarca Türk Askerinin Hayatına Mal Oluyor” konulu bir haber analiz yayımlandı. Analize göre; Türk askerleri Libya topraklarında ölmeye devam ediyor. Erdoğan, olası iç politik sonuçlarından dolayı kamuoyundan can kayıplarını saklıyor. Pravda gazetesinin askeri danışmanı emekli Albay Viktor Baranets; ölen Türk askerlerinin tam sayısının açıklanması halinde bunun Türkiye’deki bir askeri darbeye neden olabileceğini düşünüyor.

Türkiye’nin bölgede 2000 civarında askeri bulunuyor. Türk askerleri Mitiga sivil hava limanını askeri bir üs olarak kullanıyor. Şubat ayı başından itibaren General Hafter güçlerince yapılan saldırılar sonucunda 16 Türk askeri ile İHA’ları kontrol eden 2 sivil mühendis hayatını kaybetti. Yerel kaynakların iddiasına göre 22 Mart tarihinde Ain Zara Bölgesi’nde yaşanan çatışmalarda 50’den fazla Suriyeli para asker ile Türk askeri öldürüldü. General Hafter’e yakın kaynaklar Erdoğan rejiminin öldürülen askerlerin cesetlerini, yapılan çağrılara rağmen teslim almadığını iddia ediyor. Viktor Baranets söz konusu iddianın doğru olabileceğini, cesetlerin Türkiye gönderilmesinin halk nezdinde infiale neden olacağını ve bunun da Türkiye’de bir askeri darbeyi tetikleyeceğini düşünüyor.

Bu gelişmeler yaşanırken 28 Mart tarihinde NATO Deniz Muhafızı Harekâtına katılan Fransız firkateyninin Libya’ya silah taşıdığı, içerisinde hava savunma silah sistemleri bulunduğu gerekçesiyle Haydarpaşa Limanı’ndan kalkan PS PRAY adlı yük gemisinin rotasını değiştirmeye zorladığına yönelik haberler, Rus, Bulgar ve Yunan basınına düştü. Peki gerçekten Libya’da askerimiz ne için ölüyor, yaşanan bunca gelişmenin arkasında ne yatıyor?

Kitabın ortasından konuşmak gerekirse; Erdoğan rejimi BM Güvenlik Konseyi Karaları doğrultusunda uygulanan silah ambargosuna rağmen, Libya Ulusal Mutabakat Hükumetine silah satışından ciddi paralar kazanıyor. Bu paranın devletin kasasına girmediği aşikâr. BBC’de yayımlanan görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla araç ve silahların bir bölümü Sakarya Tank ve Palet fabrikasında üretiliyor. Yakın zamanda bu fabrikanın mali sıkıntılar bahane edilerek özelleştirme kapsamında Katar ve Ethem Sancak ortaklığına satılmasının arkasında da yatan esas nedenlerden birisi, söz konusu silah ticaretinin daha kolay yapılması.

Erdoğan rejimi silah ticaretini perdelemek ve olası asker kayıpları konusunda halktan gelebilecek tepkileri bertaraf etmek için, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının sınırlandırılmasını anlaşmasını imzaladı. Milli bir mesele olarak Doğu Akdeniz’ deki hak ve menfaatlerimizin korunmasının bu anlaşmaya bağlı olduğu konusunda yapılan bilgi bombardımanı sayesinde, Sarraç Hükumetinin desteklenmesi, silah ve asker sevkiyatı kamuoyunda ciddi şekilde tartışılmadı.

Ancak 18 Şubat tarihinde Trablusgarp Limanı’nda bulunan bir ticari gemiye yapılan saldırı sonucunda silah ticaretini koordine etmek için bölgede bulunduğu anlaşılan asker kökenli Mit mensuplarının öldürülmesine yönelik haberlerin Odatv İnternet Sitesinde yayımlanasından sonra gazeteciler Barış Pehlivan, Barış Terkloğlu ve Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel tutuklandı. Gazetecilerin tutuklanması Erdoğan rejiminin Libya konusunda ne kadar çamura battığının bir işareti olarak görülebilir. Eğer gözdağı verilmese, gazeteciler sindirilmeseydi, bu konunu üzerine gidilecek belki silah ticaretinin kirli yüzü ile gerçek ölü sayısı da ortaya çıkacaktı. Bu saatten sonra hapse girmeyi göze almadan bu konularda haber yapılamayacağı ortada. Türk kamuoyu bu tür haberleri dış medyadan öğrenmeye devam edecek.

Tabi bu konulara yönelik Rus medyasında haberlerin çıkmasını da pek hayra yormamak gerekiyor. Daha önce yaşanan benzer hadiselerde bu tür dosyalar masaya geldiğinde veya basına yansıdığında, Erdoğan rejimini kendi bekası için ülkenin geleceğini ipotek eden tavizler vermişti.

Libya ve Suriye konularında bugüne kadar Suriyeli mültecileri Türkiye’de tutma karşılığında Erdoğan rejiminin yaptıklarına sessiz kalmayı yeğleyen Avrupa ülkeleri, Erdoğan’ın mültecileri Yunan sınırına yığması karşısında tutum değiştirmişe benziyor. Akdeniz’de Libya’ya yönelik silah ambargosunun denetlenmesine yönelik 31 Mart tarihinde başlatılacak IRINA harekâtı bu değişimin somut göstergesi. Üstelik daha harekât başlamadan Fransız firkateyni tarafından silah yüklü olduğu iddia edilen yük geminin rotasını değiştirmeye zorlanması da bundan sonra yaşanacakların işareti olarak düşünülebilir.

ABD’de bir televizyon kanalına verdiği röportajda Başkan Trump “Ben Kürtlere ve Erdoğan’a anlaşın dedim, önce kabul etmediler, sonra kabul ettiler” ifadesini kullandı. Buradan da anlaşılacağı üzere Erdoğan için tek kırmızı çizgi kendi bekası. Bunun için silah ve petrol ticaretinden kazanacağı para. Erdoğan daha önce nasıl IŞID petrollerini pazarlayarak nasıl para kazandı ise, bugün de aynı ticareti devam ettirmek için PYD ile masaya oturabilir.

Libya meselesine bu zaviyeden bakılmadığı takdirde olayları tam olarak anlayamayız. Erdoğan mültecileri sınıra yığarak Avrupa’nın canını yaktı, ancak elindeki en büyük kozu da kullanmış oldu. Şimdi sıra Avrupa ülkelerinde. Bakalım Libya’dan Erdoğan kasasına para akışını engelleyebilecekler mi? Ya da Erdoğan bu sefer Avrupalılara hangi konuda taviz vererek silah ticaretini devam ettirecek?

[BoldMedya] 30.3.2020

Koronafobi ile baş etmenin 7 püf noktası!

Baş döndürücü bir hızla duygu ve düşünce dünyamızın tam ortasına çöreklenen koronavirüs korkusu, kendi kaosu ve bilinmezliği içerisinde kişide kontrol edilemez bir hale giderken, halk arasında ‘koranayak olduk’, ‘paranoyak olduk’ gibi söylemleri de beraberinde getirdi. Gerçek dışı bir korku, kaygı ve panik hali ile işlevselliğin bozulduğu durum “koronafobi” olarak adlandırılırken, kimseye güvenmeme, gerçek bilginin saklandığına inanma, herkes ve her şeye hastalığı kapmaya yönelik şüpheci bir bakış açısıyla yaklaşma, izolasyonun yarattığı duygudurumu, aşırı şüpheci bir bakış açısıyla her haberi değerlendirme gibi paranoyak düşüncelerin gelişmesi ‘koronoyak’ olarak tabir edilmeye başlandı. Kovid-19 pandemisinin insanları içinde bilinmezlik barındıran ve bu bilinmezlikten dolayı sevilmeyen gri alana soktuğunu belirten uzmanlar, “Hastalığın özellikleri dışında sürekli okuduğumuz haberler, sosyal medya, iletişim kanallarında maruz kaldığımız yanlış ve korkutucu bilgiler de bu kaotik duygudurumunu artırıyor. Tüm bu süreçte virüsü kapmasa bile birçok bireyde psikolojik ve fizyolojik başka sorunların ortaya çıktığını gözlemlemeye başladık. Bu tip durumlarda sağlık kaygısının tetiklediği psikolojik ve fizyolojik birçok belirti olabilmekte.” diyor.

Uzmanlar koronafobi ile baş etmenin de püf noktalarını açıkladı.

ANKSİYETE (KAYGI) KAYNAKLI RAHATSIZLIKLAR

Hastalığın riskleri ve bilinmezlikleri karşısında yoğun kaygı yaşanabilir. Kişi kendini sürekli endişeli, korku içinde ve negatif düşüncelerde bulabilir. Bu düşünceleri kendisi ve yakınları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kendisini sürekli; hastalığa yakalanacağı, hayatını kaybedeceği, başkalarına bulaştıracağı üzerine düşünceler içinde bulur. Özellikle bu düşünceler sırasında çarpıntı, nefes sıkışması, huzursuzluk, yerinde duramama, ellerde titreme, terleme gibi fiziksel tepkiler ortaya çıkar. Yoğun strese bağlı olarak kaygılı düşüncelerin yoğunlaştığı anlarda tansiyonda yükselme, nabız hızlanması gözlemlenir.

FOBİLER İLE OBSESİF (TAKINTILI) DÜŞÜNCELER VE KOMPULSİF (YİNELEYİCİ) DAVRANIŞLAR

Kişinin mevcut fobileri varsa ve özellikle sağlıkla bağlantılıysa tetiklenebilir, yeni fobiler ortaya çıkabilir, bunlara yönelik kaçınma davranışları artabilir. Bununla birlikte özellikle temizlik ve sağlığın korunmasına yönelik takıntılı düşünceler ve buna bağlı tekrarlayıcı davranışlar ortaya çıkabilir. Kişi her yerin, kendisinin, eve gelen giden herkesin sürekli pis olduğuna, virüs taşıdığına inanabilir. Ne kadar yıkarsa yıkasın, temizlerse temizlesin yeterince temiz olduğuna inanmaz, tekrar tekrar her yeri silme, yıkama, temizleme davranışları gösterir. Obsesif kompulsif davranışlar artacağı gibi, aşırı temizlik ve hijyen sağlama girişimleri kişinin vücudunda da buna bağlı hasarlara yol açar.

BİR ŞEY OLMADIĞI HALDE ‘VARMIŞ’ GİBİ HİSSETME!

Fizyolojik hiçbir temeli olmayan semptomlar ortaya çıkabilir. Özellikle korona semptomları (öksürük, ateş, boğaz ağrısı gibi) ortaya çıkabilir. Kişi ateşi olmadığı halde ateşi varmış gibi hissedebilir ya da boğazında ağrı ya da öksürecekmiş hissi gelebilir. Bu semptomlar özellikle hastalıkla ilgili konuşmalar yapıldığında, haberler izlenip okunduğunda ortaya çıkar.

UYKU VE YEME PROBLEMLERİ

Yaşanılan kaygıya bağlı olarak uykuya dalmada güçlük, uyku bölünmeleri ortaya çıkabilir, kabuslar artabilir, uyku kalitesi düşer. Özellikle yatmadan önce haberlere, sosyal medyadaki koronayla ilgili bilgilendirmelere bakıldıysa uykudaki bozukluk daha yoğun olabilir. Yine kaygıya bağlı olarak iştahta artma azalma ortaya çıkabilir. Özellikle sosyal izolasyon dönemi ile beraber can sıkıntısı ve rutinin değişimine bağlı olarak duygusal iştahta artış gözlemlenir.

ETİKETLEME (STİGMATİZASYON)

Salgınla beraber en sık karşılaşılan ve birçoğumuzun düşüncelerine yerleşen bir etiketleme de oldu. Virüsün çıkış noktası olan ülkenin insanları başta olmak üzere hasta olan bireyleri etiketleme ve buna yönelik negatif bir bakış açısı ve söylemler ortaya çıktı. Bununla beraber sosyal izolasyon süreci ile beraber bu etiketlemelere 65 yaş üstü bireyleri de ekledik. Bu tip durumlarda bir suçlu bulmak olayın bilinmezliği ile baş etmede yardımcı oluyor gibi gelmekte ve hemen bu yola başvurmaktayız. Bundan kaçınmanın önemini unutmamak lazım. Tüm etiketlemeler için geçerli olmakla beraber özellikle konu sağlık olduğunda etiketlediğimiz bireyin ertesi günü biz olmayacağının garantisi de yok.

AŞIRI KORUMACI VE KISITLAYICI TUTUM

Temel düşünce virüsü kapmamak ve çevremizi korumak olduğundan davranışsal değişimler kaçınılmazdır. Sağlığa yönelik aşırı ilgi ile beraber buna bağlı yeni alışkanlıklar ortaya çıkabilir. Kişi bu kaygısıyla beraber her duyduğu gördüğü bağışıklığına iyi gelecek şeyi yapmayı, yemeyi, içmeyi deneyebilir. Çocuklara karşı aşırı korumacı ve kısıtlayıcı bir tutum sergilenebilir.

DEPRESİF RUH HALİ

Özellikle süreç ilerleyip zaman geçtikçe, vaka sayılarının artması, maruz kalınan haberlerin içerikleri, kendi çevremizde hasta olan / olmayan bilgisi ve sosyal izolasyonu nasıl geçirdiğimize bağlı olarak depresif belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Yaşamı tehdit etme özelliğine sahip bir durum söz konusuyken bu tip belirtilerin ortaya çıkması olağan ve doğaldır. Önemli olan ne ölçüde yaşadığımız. Her türlü duygusal, psikolojik zorlanmada olduğu gibi burada da işlevselliğimizi etkileyip etkilemediğine göre değerlendirmek gerekmekte.

KORONAFOBİ İLE BAŞ ETMENİN 7 PÜF NOKTASI

Uzmanlar bu süreci en sağlıklı şekilde geçirmenin ve koronafobi ile baş etmenin püf noktalarını şöyle sıraladı:

*Gerçekçi tedbirler kaygıyla baş etmede ilk yoldur; tedbirinizi alın, sosyal izolasyona uyun ve kişisel hijyeninize özen gösterin. İşe gitmek zorundaysanız bu tedbirleri iş durumuna adapte edin.

*Gerçek ve doğru bilgiye ulaşın, sosyal medya ve whatsapp gruplarından gelen doğruluğu kanıtlanmamış bilgilere itibar etmeyin. Dünya Sağlık Örgütü, Sağlık Bakanlığı ve hastanelerin internet sitelerindeki bilgilendirmeleri dikkate alın.

*Konu ile ilgili sosyal çevrenizle konuşurken çok olumsuz olup birbirinizi korkutmaktan kaçının. Umursamaz ya da aşırı kaygılı olmak yerine gerçekçi bir noktada durmaya çalışın. Çocuğunuz da bu dönemde kaygılı olacaktır. Yaşına uygun kısa ve öz bilgilerle sorularını cevaplayın. Ona yönelik aşırı kısıtlayıcı davranışlarınızın onu çok daha korkutacağını unutmayın.

*Sosyal izolasyonla beraber uyku ve yemek düzeninizin bozulmaması için ufak esnetmelerle aynı ofisteki gibi bir düzeni evde de uygulayın. Pijamalarınızla çalışmayın, her gün günlük rutininize hazırlanın ve günü öyle geçirin.

*Evde aile ile geçirilen zamanın artması aslında birçok fırsatı da beraberinde getirir. Aile olarak iletişiminizi güçlendirmek, yeni alışkanlıklar geliştirmek ve bağlarınızı güçlendirmek adına bu süreci değerlendirin. Sosyal desteğin önemini unutmayın. Görüntülü konuşma gibi yöntemlerle sevdiklerinizle düzenli iletişiminizi sürdürün.

*Bir hobi edinin, varsa yeni bir tane daha edinebilir ya da mevcut hobinizi geliştirebilirsiniz. Nefes egzersizleri, yoga, meditasyon bu süreçte kaygıyla baş etmenize çok yardımcı olacaktır. Yazmanın gücünden faydalanın. Yoğun kaygı yaşadığınızda duygu ve düşüncelerinizi yazmak hem rahatlatacak hem de farklı bir perspektiften bakmanızı kolaylaştıracaktır.

*Kaygınızla baş edemediğinizi hissediyor, işlevselliğinizde bozulma gözlemliyorsanız telefon ya da e-mail yolu ile bir uzmanla iletişime geçip destek alma yöntemlerinizi kararlaştırın.

[TR724] 30.3.2020

Modelleme yapıldı: Türkiye'de en az 500 bin kişi virüsü taşıyor

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19), Türkiye’de de ilk vakanın görüldüğü 10 Mart’tan bu yana ciddi oranda artış kaydetti. Ancak Türkiye'de durum normalde bilinenden daha kötü olabilir.

ABD’de yaşayan Sağlık Ekonomisi Uzmanı Dr. İnan Doğan kendi geliştirdiği bir metodla Türkiye'deki vaka sayısını tahmin etmeye çalıştı. Dr. Doğan, Tokyo yakınındaki Yokohama Limanı'nda 4 Şubat'ta karantinaya alınan "Diamond Princess'' gemisindeki vakaların seyri ile ABD ve Güney Kore'deki bulaşma/iyileşme oranlarına bakılarak geliştirilen matematiksel modelleme metodunda Türkiye'deki gerçek koronavirüs (Kovid-19) vaka sayısının en az 500 bin kişi olduğunu öne sürüyor. Buna göre her 3 günde bir Türkiye'deki vak'a sayısı ikiye katlanarak ilerliyor. Dr. Doğan'ın yaptığı hesap şu ana kadar açıklanan verilerin de bu hesapla tutarlı olduğunu gösteriyor.

Ahvalnews.com'da yer alan Podcast programındaki Dr. İnan Doğan’ın hesaplamalarına göre, bugünler itibariyle Türkiye'de en az 500 bin kişi hastalık mikrobu taşıyor ve 20 Nisan’a kadar bu kişilerin yüzde 1'inin yani 5 bin kişinin hayatını kaybedeceği tahmin ediliyor.

[Samanyolu Haber] 30.3.2020

Korkutan analiz: “Korona virüs en hızlı Türkiye’de yayılıyor”

Dünyadaki koronavirüs vakalarını hazırladıkları grafikle izleyicileriyle paylaşan ABC News kanalının sunucusu, ‘hastalığın yayılma hızının dünyadaki tüm ülkelerden çok daha fazla olmasının düşündürücü’ dedi

Avustralya’da yayın yapan ABC News Kanalı dünyada hızla yayılan ve can alan koronavirüs salgınının ülkelere göre yayılma hızını, hazırladıkları grafikle, izleyicileriyle paylaştı. Sunum sırasında ABD’deki vaka sayısı ile İtalya’daki ölüm rakamlarını aktaran sunucu, daha sonra Türkiye’ye dikkatleri çekti.

Sunucu Türkiye’deki vaka sayısının az olmasına rağmen hastalığın yayılma hızının dünyadaki tüm ülkelerden çok daha fazla olmasının düşündürücü olduğunu belirtti.

 İşte o görüntüler


[Samanyolu Haber] 30.3.2020

Bilinçsiz Yapılan Spor Koronaya Karşı Direnci Düşürür [Nurullah Kaya]

Korona virüsünden en fazla yaşlılar ve bağışıklık sistemin zayıf olanlar etkileniyor. Bağışıklık sistemini bilinçsiz bir şekilde ve aniden güçlendirmeye çalışanların ise daha çok risk altında olabiliyor. Bunun nasıl gerçekleşebileceğini anlatalım. Şu dönemde evden dışarıya çıkmayan milyonlarca insan bilinçsiz spor yapıyor ve düzensiz besleniyor. Şöyle ki karbonhidrat, protein, vitamin ve şeker tüketimi zirveye çıktı. Beslenme işin ayrı bir boyutu. Bu yazımızda bilinçsiz spor yapanlara ve nasıl egzersiz yapmamız gerektiğine dikkat çekmek istiyorum.

HASTALIKLARA DAVETİYE ÇIKARTMAYIN

Tabii ki spor faydalıdır. Bilinçsizce olan egzersizler ve antrenmanlar ise böyle bir dönemde faydadan çok zarar getirebilir. Fizyolojimiz itibariyle egzersiz vücut için aslında dıştan gelen bir saldırıdır. Özellikle epeyce aradan sonra veya ilk defa uzun süren şiddetli egzersiz vücutta ciddi bir tahribat oluşturur. Vücudun temel koruyucu sistemi olan hücreler baskılanır ve dolaşımdaki bazı üretimler dururken bazılarında da artış meydana gelir. Bağışıklık sisteminin de olumsuz etkilendiği bu zaman zarfında zararlı mikroorganizmalar vücuda girebilir ve enfeksiyonlara neden olabilir. Yani özetle düzenli spor yapmayan kişilerde ani egzersizler bedeni çok güçsüz duruma düşürür ve hastalıklara davetiye çıkarabilir. Aksine düzenli olarak kademeli artan antrenmanlar vücudun direncini artıracağı gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarına karşı olumlu etki sağlar. Yaşlılıktan kaynaklanan birçok sorunun çözülmesine vesile olur.

BAHÇEDE ÇALIŞMAK DA BİR EGZERSİZDİR

Peki nasıl bir yol takip etmeliyiz? Cevap aslında çok basit. Bu vesileyle spora başlamalıyız ancak kesinlikle bilinçli olmalı ve acele etmemeliyiz. Uygulayacağımız spor programının başında dayanıklılık egzersizleri geliyor. Yoğunluğu hafif şiddette olan, kalp ve solunum sistemimizi güçlendiren bu aktivitelere dayanıklılık antrenmanları diyoruz. Bilimsel olarak aerobik antrenmanlar şeklinde ifade edilen bu egzersizler bahçede çalışma, çim biçme gibi hayatın içindeki süreklilik arz eden işler olabileceği gibi koşu, yürüyüş, bisiklet, yüzme gibi spor dallarını da içine alıyor. Herhangi bir sağlık sorunumuz yoksa ve normal bir fizyolojik yapıya sahipsek öncelikle haftada 3 kez yapabileceğimiz dayanıklılık antrenmanlarını 20 ile 40 dakika arasında tutabiliriz. Eğer kendimizi zayıf ve hayli hareketsiz hissediyorsak ve yaşımız da ilerlemişse günlük 10-15 dakikalık yürüyüşlerle başlayabiliriz. Sporun en önemli kurallarından birisini yani antrenman şiddetini artırmada acele etmemeyi ve düzenli egzersiz yapmayı aklımızdan çıkarmayalım. Kendimizi iyi hissettikçe yürüme, koşma ve bisiklet sürme süremizi 5’er dakika artırabiliriz. Egzersiz tempomuzu nasıl ayarlamalıyız sorusuna verilebilecek en güzel cevap, nabzımızın yükselmemesidir. Bunu anlamanın yolu da kolay. Yanımızdaki kişiyle veya cep telefonuyla rahatlıkla konuşabilecek bir tempodaysak sorun yok. Hepinize sağlıklı günler dilerim.

[Nurullah Kaya, Spor Uzmanı] 30.3.2020 [Samanyolu Haber]

Kovid-19'la ilgili hala cevabı net olmayan dokuz soru

Herkese çok daha fazla zaman geçmiş gibi gelse de, yeni tip koronavirüsün ortaya çıkışından bu yana sadece üç aydan biraz daha fazla bir zaman geçti.

Çin'den yayılan yeni tip koronavirüs (Kovid-19), sadece üç ay içinde tüm dünyayı derin bir korku ve krizin içine sürükledi.

Dünya genelinde bilim insanlarının olağanüstü çabalarına rağmen, henüz virüse karşı tam etkili olduğu kanıtlanmış bir ilaç ya da aşının bulunamaması kaygıları artıyor.

Kovid-19'la ilgili hâlâ yanıtı aranan bazı sorular var.

BBC Türkçe'de yer alan derlemeye göre bu sorular, dokuz maddede şöyle sıralanıyor:

1. Kaç kişiye bulaştı?

En basit ancak en kritik sorulardan birisi bu.

Dünya genelinde koronavirüs taşıdığı tespit edilen kişilerin sayısı yarım milyonu geçti ancak bu gerçek sayının aslında çok ufak bir kısmını temsil ediyor.

Ayrıca, virüsü taşıyan ancak hastalanmayan asemptomatik kişilerin sayısının bilinmemesi durumu daha da karmaşık bir hale getiriyor.

Antikor testinin geliştirilmesiyle birlikte kimlerin virüsü taşıyıp taşımadığı da tespit edilebilecek. Ancak bundan sonra virüsün ne kadar geniş bir kitleye ve ne kadar hızlı bir şekilde yayılmış olduğu anlaşılacak.

2. Aslında ne kadar ölümcül?

Dünya genelindeki gerçek toplam vaka sayısını bilmeden, ölüm oranını tespit etmek de mümkün değil.

Şu anda yapılan hesaplamalar, virüsü kapanların yüzde 1'inin hayatını kaybettiğini gösteriyor.

Ancak asemptomatik kişilerin sayısının çok olması halinde aslında ölüm oranı da daha düşük düzeylere gerileyebilir.

3. Belirtiler neler?

Koronavirüsün başlıca belirtileri ateş ve kuru öksürük. Esas olarak bu iki şikayetin olup olmadığı yakından izleniyor.

Bununla birlikte bazı hastalarda boğaz ve baş ağrısı ile ishal gibi şikayetlerin de görüldüğü bildiriliyor. Hatta bazı kişilerin koku ve tat hislerini kaybetmekten şikayet ettikleri de belirtiliyor.

Ancak en önemli soru burun akıntısı ve hapşırık gibi hafif ve grip benzeri belirtilerin Covid-19 için de geçerli olup olmadığı. Zira bazı Covid-19 hastalarında, burun ve geniz akıntısı ile hapşırık da görülüyor.

Yapılan araştırmalar, bu durumun olasılıklar dahilinde olduğunu ve grip olduğunu sanıp yeterli önlem almayan kişilerin de virüsün yayılmasına bilmeden katkıda bulunmuş olabileceğine işaret ediyor.

4. Virüsün yayılmasında çocukların rolü ne?

Çocukların da koronavirüse yakalanabileceği biliniyor. Ancak çocukların büyük bir bölümü, hastalığı hafif atlatıyor ve diğer yaş gruplarına kıyasla en düşük ölüm oranlarından birisi çocuklarda görülüyor.

Çocuklar genellikle park, okul, ziyaret gibi yerlerde genellikle çok sayıda insanla sosyalleştiği için bu tarz virüsler için süper yayıcı oluyor.

Ancak yeni tip koronavirüsün yayılmasında çocukların nasıl bir rol oynadığı henüz bilinmiyor.

5. Virüsün kaynağı ne?

Virüs, 2019 yılının sonunda Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıktı. Şehirdeki vakaların bir canlı hayvan pazarında kümelendiği tespit edildi.

Resmi olarak Sars-CoV-2 olarak adlandırılan yeni tip koronavirüs, yarasalarda görülen virüslerle benzerlik taşıyor.

Ancak virüsün yarasadan henüz bilinmeyen bir ya da daha fazla hayvan türüne geçtiği ve buradan da insanlara sıçradığı düşünülüyor.

Bu yayılma zincirindeki eksik parça henüz tamamlanmış değil ve bu zincir ileride başka virüsün yayılmasında da rol oynayabilir.

6. Yaz aylarında virüs etkisini yitirecek mi?

Grip ve nezle, kız aylarında yaza kıyasla daha çok görülüyor. Ancak havaların ısınmasının koronavirüsün yayılma hızını etkileyip etkilemeyeceği ise henüz bilinmiyor.

İngiliz hükümetinin bilim danışmanları, virüsün yayılımında mevsimlerin etkisinin olup olmadığının netleşmediğini belirtti. Havaların ısınması yayılımı yavaşlatacak bir etki yapacak olsa bile bunun nezle ve gribe kıyasla daha az olması bekleniyor.

Yaz aylarında koronavirüs salgınında bir yavaşlama olması halinde bile kış geldiğinde vakaların yeniden sıçrama yapması da olasılıklar dahilinde.

7. Neden bazı kişiler hastalığı daha ağır geçiriyor?

Virüsü kapanların çok büyük bir bölümü Covid-19'u hafif bir şekilde atlatıyor. Ancak kapanların yaklaşık yüzde 20'si daha ciddi sorunlar yaşıyor.

Bunun nedeni henüz bilinmiyor.

Ancak kişilerin bağışıklık sisteminin sağlamlığı ve genetik etkenlerin rol oynuyor olabileceği düşünülüyor.

Bu durumun nedenlerinin tam olarak tespit edilmesi, hastaların yoğun bakıma kaldırılacak kadar ağırlaşmalarını engelleyecek önlemlerin belirlenmesinin ilk adımı olarak görülüyor.

8. Bağışıklık ne kadar sürüyor ve virüsü ikinci kez kapma ihtimali var mı?

Virüse karşı bağışıklığın ne kadar sürdüğüne dair çok fazla spekülasyon ancak çok az kesin bilgi var.

Virüsü kapıp hastalanan ve daha sonra iyileşen kişilerin bağışıklık kazanması gerekiyor. Ancak Covid-19'un ortaya çıkmasından bu yana çok az bir zaman geçtiği için henüz bağışıklığın ne kadar dayanıklı olduğuna dair uzun vadeli bir veri bulunmuyor.

Hastalığın ikinci kez tespit edildiği söylenen hastalar için virüsten arındıkları yönündeki test sonuçlarının hatalı olabileceği yorumları yapılıyor.

İnsanların ne düzeyde bağışıklık kazandığı, bu virüsün uzun vadeli seyrinin anlaşılması için de kritik önem taşıyor.

9. Virüs mutasyona uğrar mı?

Virüsler her zaman mutasyona uğrar. Genetik kodlarında meydana gelen değişimlerin büyük bir bölümü önemli bir fark ortaya çıkarmaz.

Genel kanı, virüslerin uzun vadede daha az ölümcül hale geldiği yönünde. Ancak bu da kesin değil.

Virüsün mutasyona uğraması halinde, gripte olduğu gibi vücudun artık bu virüsü tanıyamaz hale gelmesinden ve tekrar bir salgına dönüşmesinden endişe ediliyor.

[Samanyolu Haber] 30.3.2020

Çin'de tepki çeken görüntü! Yarasa satmaya devam ediyorlar

Corona virüsü dünya çapında yıkıma devam ederken Çin'den tepki çeken görüntüler ortaya çıktı. Sosyal medyadaki fotoğraflara göre, pazarlarda yarasa ve benzeri hayvanların satışına devam ediliyor.

Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan corona virüsü, küresel çapta bir kriz boyutuna ulaşarak dünya genelinde 34 bini aşkın insanın ölümüne yol açtı.

Virüsün bir deniz ürünleri pazarından yayıldığı düşünülse de, yarasa ve pangolin gibi hayvanların etinin tüketilmesinin de payı olduğu iddia edilmişti. Çin’de önlemler kapsamında vahşi hayvanların satıldığı pazarların kapatıldığı duyurulmuştu.

Ancak virüsün etkisini kaybettiği ülkede yaşananlardan ders alınmamış gibi görünüyor. Sosyal medyada yayılan fotoğraflarda, söz konusu satışların yapılmaya devam ettiği öne sürüldü.

ESKİ HALİNE GERİ DÖNDÜ

Daily Mail’in haberine göre Çin’in güneyindeki şehrinde bir satıcının tezgahı ve afişi dikkat çekiyor.

Afişte yarasalardan kertenkele ve akreplere kadar birçok hayvanın satıldığı belirtiliyor.

Gazeteye konuşan bölgeden isimsiz bir kaynak, “Buradaki herkes salgının bittiğini ve endişelenecek bir şey olmadığını düşünüyor. Onlara göre bu artık başkalarının sorunu ve pazarlar corona virüsü salgınından önceki haline geri döndü” dedi.

[Samanyolu Haber] 30.3.2020

Dabbetü'l - Arz, M.1441 = H.2020 [Abdullah Aymaz]

Bir arkadaşımız, Kur’an’da  geçen bir âyette Dâbbetü’l-Arz ifadesinin hesabını yapıp, Beşinci Şua Risalesinde bu husustaki, Üstad Hazretleri'nin yorumunu da ekleyip göndermiş: “Nasıl ki, Firavun kavmine ÇEKİRGE  âfâtı ve BİT  belâsı… ve Kâbe tahribine çalışan Ebrehe kavmine EBÂBİL  KUŞLARI  musallat olmuşlar. Öyle de Süfyanın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana.. ve Ye’cüc ve Me’cüc’ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden.. ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle ARZ’dan bir canlı çıkıp musallat olacak, zîr u zeber (alt üst, karmakarışık) edecek, Allahü âlem (en doğrusunu Allah bilir)  o dâbbe (canlı) bir nev’dir (tek değil, bir türdür). Çünkü gayet büyük bir fert olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir canlı tâifesi olacak. Belki “Çevresindekiler Süleyman Peygamberin öldüğünü ancak dayandığı asâsını bir ağaç kurdunun yemesi neticesinde anlayabildiler.” (Sebe Suresi, 34/14) âyetinin işaretiyle o canlı dâbbetü’l-arz denilen AĞAÇ KURTLARIDIR ki, insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Müminler imanın bereketiyle ve (takva sahibi olmaları dolayısıyla) sefâhet ve suistimâlattan  (haramlardan) sakınmalarıyla kurtulmalarına işaret olarak, âyet iman hususunda o canlıyı konuşturmuş.” “Rabbimiz! Unutur ve hataya düşer de bir kusur işlersek, bizi o yüzden hesaba çekip muâheze etme.” (Bakara Suresi, 2/286)

Aslında bu ağaç kurdunun Hz. Süleyman Aleyhisselam'ın Asâsını kemirmesinin üzerinde de durmak gerekiyor. Şifre gibi işaretlerin olduğunu tahmin ediyorum. Hz. Süleyman’ın çok güçlü bir saltanatı vardı. İfritler, cinler emrindeydi. Bunlar büyük binalar yapıyor, denizin diplerine dalıyor, inci mercan v.s. cevheri çıkarıp getiriyorlardı… Hz. Süleyman hem en büyük ekonomiye hem de en üstün teknolojiye sahipti. Sırçadan saraya, önünde billur kaplı ve içinde suda yaşayan canlılar bulunan bir havuza sahipti. Havada uçarak bir günde iki aylık yola gidip gelebiliyordu… Elinin altında çok güçlü bir ordusu vardı. Ama onun dayandığı asasını, bir ağaç kurdu kemirip çürütmüş, onun için de Hz. Süleyman da düşüp kalmış ve böylece vefat ettiği anlaşılmıştı…

Peki bütün bunlardan ne anlamalıyız. Dâbbetü’l-arz kelimesinin 2020 senesi olan bu  yıla bakmasına ne demeli!  Bir tesadüf olabilir mi? Yoksa tamı tamına bir tevafuk mu var? 

Ayrıca eşrât-ı saat denilen Kıyamet Alâmetlerinden DUHAN yani duman meselesine gelince: “Fakat onlar, şüphe içindedirler. Din gerçeğiyle alay edip eğlenirler. O halde sen göğün, bütün insanları saracak olan bir duman çıkaracağı günü gözle. Bu, gayet acı bir azaptır.”  (Duhan  Suresi, 44/9-11  âyetleri)

Koronavirus meselesi müzakere edilirken Kıyamet Alâmetlerinden olan Duhan ile alâkasının olup olamayacağı üzerinde de  duruldu. Hadis-i Şeriflerin ifadesiyle, insanların ağızlarından burunlarından gireceği, sağlam imanlı takva sahiplerine nezle gibi tesir edip diğerleri için çok zararlı olacağı beyan ediliyor. Bütün dünyayı sarması açısından, (dûhan=duman)  havadan da gelebilen bu virüsle alâkası olduğu anlaşılabilir.

Duhan Suresinde bu dumandan haber verilmeden önce: “Fakat onlar bir şüphe içindedirler. Din gerçekleriyle alay edip eğleniyorlar. (44/9)  buyruluyor. Nisa Suresinde de “Ey iman edenler!  Allah’a, Resulüne, gerek Resulüne indirdiği, gerek daha önce indirdiği kitaplara iman edin (yani imanınızda  sebat edin)”  (4/136)  buyruluyor.

Cenab-ı Hak nasıl ki, Hz. Nuh Aleyhisselam döneminde bir tufan musibetiyle inkârcıları ve ahlâksızlık içinde yüzenleri temizleyerek insanlığa yeni bir fırsat verdi. Yepyeni bir dünya kurmak üzere bir hazırlık yaptı. Belki bu felâket de YENİ  BİR  DÜNYA…  YENİ  BİR  DÜNYA  deyip durduğumuz şarkımız için bir ihzariyedir. Belki de “ŞARKILARIN  SIRASI  BİZDE”dir…

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Üstad  Hazretlerinin bir  vâkıa-ı sâdıkada, Ağrı Dağı denilen Ararat  Dağının infilak edip dağlar gibi parçalarını fırlatıp yaymasının mânasının artık vakti gelmiştir de, zemini hazırlanmaktadır.

Biz insanlar Allah’ın bol bol verdiği nimetlere şükürsüzlüğümüz “Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz”  âyetinin Rahman Suresinde otuz defadan fazla tekrarlanmasıyla nankörlüğümüz yüzümüze vurulduğu gibi, Cenab-ı Hak, kibir ve gururumuzu, enaniyetimizi her zaman belâ ve musibetlerle yüzümüze vurup burnumuzu yerlere sürttüğü gibi bu sefer de gözle görülmeyecek  kadar küçük bir virüsle de haddimizi bildiriyor… 

Hac, umre yolları yasaklandı. Camiler mescid’ler kapatıldı… Bir imam ağlayarak şöyle feryad ediyordu:  “Düşünelim, ne yaptık da Allah bizi Kâbe’den ve Peygamberinin Mescidinden kovdu? Niçin Allah bize mescidlerin kapısını kapattı?” Biz niçin bu müthiş olayların hikmetini düşünmüyoruz? Cenab-ı Hak bir virüsle bizleri ve bütün insanlığı nasıl  dize getirdi, bu husus üzerinde derin derin düşünmeli değil miyiz? Nemrud’u bir sinekle, “En büyük rabbiniz ben değil miyim?”  diyen Firavun’un sarayına karıncaları musallat etmekle burunları yerlere sürten Cenab-ı Hak, sinek ve karıncalardan çok çok küçük bir virüsle âcizliğimizi muhtaçlığımızı bizlere itiraf ve ikrar ettirecek çok mühim mesajlar veriyor!.  Bilhassa ülkemizdekilere Kur’an’ın dört unsurundan bir unsuru olan adaleti terk ettikleri için ayrı bir ikazda bulunuyor. Bu ikazdan öte alarm olsa gerek. Ülkemizin 90 bin camisinde korona virüs belâsından kurtulma duaları okunuyor, çok güzel… Ama cezalar amel cinsindendir… Siz hâlâ haksızlık, adaletsizlik üzere haksızlık ve adaletsizlik yaparsanız, bu cezalar biter mi, durur mu zannediyorsunuz?..

Yunus Aleyhisselam'ın kavminin başına  belâ gelmek üzereyken ciddi bir pişmanlıkla tevbe ve istiğfar edip yalvarmakla kurutuldular… Kur’an-ı Kerim’i iyi anlamaya ve gereğiyle amel etmeye bakalım. Cenab-ı Hak ülkemizi  ve bütün insanlığı bu musibetlerden korusun…

[Abdullah Aymaz] 30.3.2020 [Samanyolu Haber]

Ha Yassıada Ha Sulh Ceza [Ali Emir Pakkan]

Evden eğitimde ilk ders: Menderes’in idamı.

Hemen tepkiler yükseldi; "Nasıl o sahneler ilkokul çocuklarına gösterilirmiş?"

Sağdan sola, hem eleştirenlere hem de eleştirilere baktım.

Hepsi haklı. Yalnız eksik.

Kimse  “siyasi islamcı” iktidara sormadı:

“Menderes’in idamı bir cinayetti. Doğru. Ama  siz bugün neden aynı cinayetleri işliyorsunuz?"

Bakın...

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurulan Yassıada mahkemeleri olağan mahkemeler değildi. Hukukun evrensel temel ilkelerinden tabii hakim kuralı çiğnendi. Menderes ve arkadaşlarını özel kurulmuş mahkeme ve özel atanmış hakim savcılar yargıladı. İdamına çoktan karar verilmişti.

Tıpkı AKP’nin hizmet hareketini bitirmek için özel olarak kurduğu sulh ceza hakimlikleri gibi. Bu özel mahkemelere de özel hakim ve savcılar atandı.

Hukuk cinayetleri işletiliyor.

Ülke kapalı bir cezaevine döndü.

Anneler bebekleri ile zindanda. Yazarlar, işadamları, öğretmenler... Daha niceleri uyduruk iddialarla mahkum edildi!

Kararları önceden verilmişti!

Bu kadar da değil iki dönem arasındaki benzerlikler.

Menderes ve arkadaşlarına Yassıada’da işkence edildi. Hayatını kaybeden milletvekili ve bürokratlar oldu. Savunma hakları kısıtlandı. Mahkeme başkanı duruşmalarda kestirip attı: "Ne yapalım sizi buraya tıkan irade böyle istiyor. "

Demokratların mallarına el kondu. Evlerinin önünde tenekeler çalındı. İdamlık iplik paraları bile ailelerden tahsil edildi. Çocukları okullarda aşağılandı. Medya onlardan “düşük”ler diye bahsediyordu.

Türkiye Turgut Özal ile o karanlık dönemin defterini kapattı. Merhum Cumhurbaşkanı 1990’da Menderes ve arkadaşlarının naaşlarını Devlet töreni ile İstanbul’a nakletti. Onlara bir anıt mezar yaptırdı. Devlet bu cinayetten dolayı özür diledi.

Yassıada yaslı ada, idamları veren Salim Başol, "zalim Başol" diye tarihe geçti.

27 Mayıs’ın muktedirleri öldüklerinde gazetelere tek satır haber olabildiler.

Lanetle anılıyorlar.

Yassıada mahkemeleri neyse sulh ceza hakimlikleri de odur.

Bugün aynı hukuk cinayetleri daha da vahşice işleniyor.

İktidar, Yassıada'dan biraz ders çıkarıyorsa salgın tehlikesindeki cezaevlerini bir an önce boşaltmalı, sulh cezaların varlığına da son vermelidir.

[Ali Emir Pakkan] 30.3.2020 [Samanyolu Haber]

Norveçli politikacı ve aktivistler: Türkiye’deki siyasi mahkûmları serbest bırakın!

Türkiye’de koronvirüs tedbirleri kapsamında çıkartılacak olan ‘İnfaz Yasası’nda siyasi tutuklu ve hükümlülerin kapsam dışında bırakılmasına Norveçli politikacı ve aktivistlerden tepki geldi.

Norveç’te faaliyet yürüten Den Nordiske Friheten (DNFriheten) Platformu, Türkiye’deki cezaevlerinde tutuklu bulunan siyasi mahkûm ve tutukluların çıkartılacak ‘İnfaz Yasası’ kapsamına alınması için bir kampanya başlattı. Kampanyaya Norveçli siyasiler ve aktivistler,  “Türkiye’deki siyasi mahkûmları serbest bırakın!” sözleriyle destek oldu.

Norveçli politikacı ve gazeteci Odd Anders With, Akademisyen Kari Synnes, din adamı Rolf Martin Synnes ve İvar Flaten yayınladıkları video ile destek verdi. Odd Anders With, sosyal medya hesabından paylaştığı video ile herkesi bu kampanyaya deste vermeye davet etti.

Norveç’in yardım kuruluşu Rødekors gönüllüsü Gry sveen de Türkiye’deki durumu özetleyen bir paylaşım yaparak destek istedi.


[BoldMedya] 29.3.2020

Oğlumun ‘baba’ çığlıklarını duyan yok mu? [Sevinç Özarslan]

Gelişim geriliği hastası Mesut’un annesi Tuba Yaslı, 15 gündür oğlunu sakinleştirmek için çırpınıyor. İki senedir çocuklarına tek başına bakan Yaslı, “Dayanacak gücüm kalmadı.” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 27 aydır İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu olan Ferruh Yaslı ve Tuba Yaslı’nın gelişim geriliği hastalığı bulunan 11 yaşındaki oğulları Mesut’un çığlıkları yürekleri sızlattı. Koronavirüs nedeniyle dışarı çıkamayan oğlunun 15 gündür daha çok hırçınlaştığını söyleyen Tuba Yaslı “Oğlumun çığlıklarının duyulmasını istiyorum.” dedi.

DOĞUMDA OKSİJENSİZ KALDIĞI İÇİN

14 yıllık evli olan Tuba-Ferruh Yaslı’nın iki çocukları var. Doğum esnasında oksijensiz kaldığı için nöbet geçiren Mesut konuşamıyor. Kendini bağırarak ifade ediyor. Ayağa kalkıp yürüyemiyor. Tamamen özel bakıma ve desteğe muhtaç.

Mesut dünyaya geldikten sonra hayatlarının hep bir koşturma içinde, hastanede, özel eğitimlerde geçtiğini belirten Tuba Yaslı, “15 gün küvezde yattı. Gelişimsel gerilik dedi doktorlar. Bugüne kadar hep Mesut’un tedavisiyle ilgilendik. Herkes sen çok güçlüsün, nasıl kaldırabiliyorsun diyor. Artık ben de kaldıramıyorum.” diye konuştu.

ARTIK SABRIM KALMADI

Son 15 gündür Mesut’un çığlıklarının aşırı derecede arttığını ifade eden Yaslı, “Günü bölersek yüzde 80 hep hırçın. Evden çıkaramıyoruz. Bu süreçte daha da bunaldı. 27 aydır babasını sadece 5 kere gördü. Kapalı alanlarda asla durmuyor. Bağırmaya başladı mı çaresi yok. Alttan komşu geliyor ne oluyor diye. Dolmuş şoförü Alsancak’ta yolun ortasında indirdi, ağlayan çocuğu götüremem diye.” ifadelerini kullandı.

Yaslı, İzmir’de Şehit Lütfü Gülşen Özel Eğitim Uygulamalı Okuluna 4 yıl devam eden oğlunun, geçen sene servisten düştüğü için uzun süre okuluna gidemediğini de ifade etti.

BAĞIRMA ABİ, BABAM GELECEK

Yaslı çiftinin küçük oğulları Mirza (5) ise annesinin ifadesiyle evin neşesi. Bir yaşından itibaren babasız büyüyen Mirza, küçücük yaşında abisini sakinleştirebilecek olgunluğa çoktan erişmiş. “Ağlama abi, az kaldı, babam gelecek.” diye onu teselli ediyor.

MALİ MÜŞAVİR

Cemaat soruşturmaları kapsamında Ocak 2018’de tutuklanan mali müşavir Ferruh Yaslı (39), 7,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

[Sevinç Özarslan] 29.3.2020 [BoldMedya]

CHP’li Ağbaba koronadan ölenlerin sayısının gizlendiğini belgeledi

Sağlık Bakanı Cumartesi Günü koronadan Türkiye genelinde 16 kişi öldüğünü açıkladı, oysa e-cenaze verilerinde sadece İstanbul’da 20 kişi öldüğü yazıyordu.

BOLD – CHP’li Veli Ağbaba, Sağlık Bakanının Türkiye’de ölen sayısının 16 olduğunu açıkladığı gün, sadece İstanbul’da koronavirüsten 20 kişinin hayatını kaybettiğini ve isimlerin e-devlet’te yer aldığını duyurdu. Bunun üzerine e-devlet üzerinden cenaze bilgilerine giriş engellendi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba twitter hesabından İstanbul’da 20 kişinin koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiğini ve bu bilgilere e-devlet cenaze bilgileri üzerinden ulaşılabildiğini duyurdu.

Ağbaba, “Koronavirüs nedeniyle İstanbul’da 20 kişi hayatını kaybetti. Bu isimler e-devlette var. Virüs yüzünden 1 ilde 1 günde 20 kişi ölüyor; ama ’81 ilde toplam 16 kişi öldü’ deniliyor. Bu bir skandaldır!! Bu saatten sonra kime nasıl inanacağız?” ifadelerini kullandı.

Veli Ağbaba’nın bu paylaşımının ardından e-devlet cenaze bilgileri sistemine giriş engellendi. Sisteme girmek isteyen vatandaşlar, “Sistemde yaşanan bir teknik aksaklık neden ile işleminiz tamamlanamadı” uyarısı ile karşılaşıyor.

‘GERÇEK BİLGİLER DERHAL AÇIKLANMALI’

Bunun üzerine Ağbaba bir başka paylaşımda bulunarak, “Attığımız ilk twitin hemen ardından e-devlette cenaze bilgileri sistemine giriş yasaklandı. En başından beri ısrarla altını çizdiğimiz ŞEFFAFLIK, artık malesef bitip tükenmiştir. @saglikbakanligi sistem kilitlemeyle uğraşacağına kamuoyuna GERÇEK bilgileri derhal açıklamalıdır!” dedi.

[BoldMedya] 30.3.2020

İmamoğlu: Vak'aların %60'ının olduğu İstanbul'da sokağa çıkma yasağı ilan edilsin

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, koronavirüs salgınıyla ilgili yaptığı açıklamada "Tehlikenin yüzde 60'ı İstanbul'da. Türkiye için olmasa bile İstanbul için sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli" dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, FOX TV’de koronavirüs salgınıyla ilgili açıklamalarda bulundu.

İmamoğlu'nun açıklamalarından öne çıkan başlıklar şu şekilde:

-  İstanbul’un yüzde 60’ı tehlike altında. Kent nüfusunun yüzde 15’i dışarı çıksa, 2.5 milyon kişi eder. Hava biraz iyileşince insanlar bir şekilde dışarıya çıkıyor. Türkiye için olmasa bile İstanbul için sokağa çıkma yasağı ilan edilebilir.

-  En büyük lojistik güç belediyeler. Yenikapı ve Maltepe sahra hastanesi kurulabilecek alanlar.

-  Barajlardaki doluluk oranı yüzde 65 ama bu dönem için iyi değil.

 - Belediyelerimiz faturalarla ilgili kesinti yapmayacağını açıkladı. Şu anda İstiklal Mücadelesi gibi mücadele veriyoruz. Bu bir seferberlik… Faturaların ertelenmesini, ÖTV ve KDV muafiyeti talep ediyoruz.

[Samanyolu Haber] 30.3.2020

Okullarda çalışanlar hastanelerde görevlendirildi: Bizi resmen ölüme gönderiyorlar

Okullarda çalışan personeller, eğitim ve deneyim olmadan karantina hastanesinde görevlendirildi. Uygulamaya tepki gösteren personel 'Resmen bizi ölüme gönderiyorlar' dedi.

Antalya Valiliği, İş-Kur aracılığıyla TYP (Toplum Yararına Program) kapsamında Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde çalışan personeli karantina hastanelerine gönderdi. Okulda hizmetli olarak çalışan, adını vermek istemeyen kadınlar, “Telefonla arayarak bilgi verdiler. Sağlık konusunda hiçbir eğitimimiz yok. Çoğumuz ilkokul mezunuyuz. Evde çocuklarımız var. Resmen bizi ölüme gönderiyorlar” dedi.

Antalya Valiliği bünyelerinde oluşturdukları İl İdare Kurulu tarafından alınan kararları önceki gün internet sitelerinde yayınladı. Bu kararlar çerçevesinde yayımlanan metinde, “TYP kapsamında Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde çalışan özel güvenlik görevlileri ile yardımcı personelin, ilçe kaymakamları tarafından ihtiyaca göre sağlık kurum ve kuruluşlarında görevlendirilmesine...” denildi.

İŞTEN ATMA TEHDİDİ: ‘RESMEN BİZİ ÖLÜME GÖNDERİYORLAR’

Cumhuriyet’ten Zehra Özdilek’in haberine göre bu kararla karantina hastanelerine gönderilen 45 yaşındaki ilkokul mezunu kadın, yaşananları şöyle anlattı: “Okul müdürüm perşembe günü beni arayarak karantina hastanesinde görevlendirildiğimi söyledi. Şok geçirdim. Sağlık konusunda hiçbir eğitim almadım. Bakmak zorunda olduğum iki küçük çocuğum ve yaşlı anne-babam var. Resmen bizi ölüme gönderiyorlar. Gitmezseniz işten atmakla tehdit ediyorlar. Her gün evime virüs getirme korkusuyla nasıl çalışabilirim?”

HASTANEYE GÖNDERİLEN DİĞER BİR PERSONEL: BEN POTANSİYEL RİSK GRUBUNDAYIM

Tansiyon ve astım hastası 46 yaşındaki bir kadın ise “Hiçbir sağlık kontrolünden geçirilmeden karantina hastanesinde beni nasıl çalıştıracaklar? Ben potansiyel risk grubundayım. Böyle tedbirsiz bir uygulamanın doğru olmadığını düşünüyorum” diye konuştu.

‘HİÇBİR DENEYİM VE EĞİTİMİM YOK’

48 yaşındaki bir kadın da “Devletimizin okulda yardımcı personel aradığını duyunca İş-Kur’a başvurdum. Ancak karantina hastanesinde çalışmak istemiyorum. Çünkü bu konuda hiçbir deneyimim ve eğitimim yok” dedi.

[Samanyolu Haber] 30.3.2020

“Evde Kalmak” Zor İş, Vesselam! [Kadir Gürcan]

“Bizim nesil daha başarılı!” kibrine kulak asmayan, ortayaş, aykırı bir jenerasyon içinde olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden sosyal medya ile arama çektiğim güvenlik şeridi ihlallerine tahammülüm yok. Virüs ortaya çıkmadan çok önce alınmış bir karantina bu. Evdeki çoluk-çocuğa sosyal medyadaki bilgileri paylaşmamaları hususunda bir ültimatom verdim. Halihazırda bir konsensus sağlamış durumdayız.

Ahir ömrümü, Kardasihans'ın günlük dedikoduları ile tüketmeye niyetim yok. Sosyal medyanın yıldızı bu aile. ABD siyasetinin Kardashian'ı da Donald Trump. Bu iki fenomeni ciddiye almayınca, takipçi sayısı, yüz binin altında olan amele takımını neden dikkate alayım ki?

Kerameti kendinden menkul aklı evveller ile ortak bir noktada buluşma ihtimalleri imkansızlık sınırında. Halbuki bugünün olay ve kişileri için, “iyi-kötü” değer yargılarını, sonraki kuşakların vermesi gerektiğini ıskalıyorlar. Kim bilir, belki de aksine bir kanaatten endişe ediyor olabilirler. Her şeyi iyi yaptığını zannedip, bütünüyle kaybetmek ne kötü bir kader olur!

Gençlik ve olgunluk yıllarını, iş, mesai, geçim, helal kazanma ve ayın sonunu en az hasarla getirme yorgunlukları içinde sürdürmüş ve şimdi emeklilik günlerini yaşayan bir önceki neslin incitildiğini, lüzumsuz bir hoyratlığa kurban edildiklerini düşünüyorum. Zorunlu “Evde kal!” kısıtlamasını yaş farkı ile atlatanların nasıl bir test ile yüzleşecekleri hususunda karar vermek için biraz erken. Virüs salgını sebebiyle alınan tedbirlere sözümüz yok ama, nezaket çerçevesine azami riayet edilmesi önemli bir husus. Hastalık endişesi ile izole etmek ile hayatın dışına itilmek arasındaki nazik çizgiyi birbirine karıştırmamalı.

Yıllar önce, bir sabah namazı sonrasında cemaatten birisinin omzuma dokunup, “İşe mi gidiyorsun? Ne güzel, her sabah evden ayrılıp gidebileceğin bir işin var!” demişti. O zaman, sıradan bir günlük konuşma diye düşündüğüm bu diyaloğun, derin bir hicran ve teessür olduğunu neden sonra anladım. Asıl olan emekli olmak değil, çalışma hayatı boyunca, emeklilik günleri için planlar üretip, çalışma günlerini uzatmak önemliymiş.

Türkiye'nin tek televizyon kanalına sahip olduğu yıllardı. 12 Eylül Cuma Sabahı, seksen ihtilalinden ilk haberdar olanlar, işçi servislerini dolduran kesimdi. Servis durağından beti benzi atmış, ellerindeki alüminyum sefer tasları (O zaman, fabrikalar yemek çıkarmıyordu. Herkes öğle yemeğini evinden götürüyordu) ile evine geri dönenler ne olup bittiğini anlamak için, günün ilerleyen saatlerini beklemek zorundaydılar. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti.

İhtilal havasının oluşturduğu tedirginliğin yanında, koca günü evde geçirmek de ayrı bir tasa oldu. Her gün şehirden sanayi sitesine, sanayi sitesinden şehre yapılan rutin akışın bir gün için bile aksaması moralleri altüst etmişti. Sabahın alaca karanlığında evden ayrılıp, akşam çöktükten sonra eve dönen mahallenin efsane delikanlıları gün ışığına yakalanmışlardı. Gün ortasında, sokak arasında avare dolaşmanın delikanlılığı zedeleyeceğini çok iyi biliyorlardı. Bana mı öyle geldi bilmiyorum ama, sanki o gün çocuklarla göz göze gelmemek için azami bir dikkat gösteriyorlardı. Sadece o mu? Bir hafta boyunca, tatil günü için biriktirilen masum kaçamak planları da Cuma sabahında ellerinde patlamıştı.

Kuşluk vaktine kadar evde sabreden mahallelinin, öğle üzeri, adım adım Köprü Başına, oradan Çınar altına, Cuma vakti gelince de, mahalle camiine değil de en uzak camiye doğru aktıkları gözlerden kaçmadı. Ne yani, Sıkıyönetim Cuma'ya da mı mani olacaktı? Herhalde, o güne kadar camiler öyle bir kalabalık ve bu o kadar da renkli cemaat görmemiştir. İhtilal sebebiyle alınan sıkıyönetim, daha ikindi vakti olmadan delik deşik olmuştu.

Türkiye'de salgın hastalık sebebiyle alınan tedbirler başladıktan sonra yeni ortama adapte olmak hiç kimse için kolay olmayacak. Özellikle sabah saatleri ve öğleden sonraki vakitlerini, işçi servislerinin kalktığı mekanlara yakın çay ocağı ve kahvehanelerde geçiren emekli büyüklerimizin evine alışmaları için vakte ihtiyaç var.

Geçenlerde bir yakınım, “Babamı evde tutmakta zorlanıyoruz. “Yahu beni bırakın! Ben şöyle kıyıdan kıyıdan kimseye görünmeden kahve civarında bir dolaşıp geleyim!” diye ısrar ediyor. Şimdilik, “Baba yakalanırsan emekli maaşını alırlar ona göre!” diyerek korkutuyoruz!” dedi. “Gönlünü hoş edin! O şimdi ufaktan Köprü başına, oradan Çınar altına, bir adım sonra da elli beş yıl her gün uğradığı işçi servisi durağına gitmenin yollarını düşünür!” diyerek kendi kendime güldüm. Eminin, bundan tam kırk yıl önce de aynısını yapmıştı.

Modern teknolojinin ürünlerini kullanma becerisi gösterenler için, evde kalmak “Körün aradığı bir göz Allah verdi iki göz!” çeşnisinde oldu. Akranlarım, bu açıdan kendilerini şanslı görebilirler. Sosyal medyanın sunduğu tutku ve tiryakiliklerde yaş sınırı da yok. On beş yaşındakilerin oynadığı bilgisayar oyunlarını elli yaşındaki meraklılar da takip edebiliyor. Çocuklarıyla oynadığı FortNite ya da Call of Duty oyunundan sonra, konsolu bir kenara bırakıp, hayata dair dersler için de sosyal medya mesajları hemen bir tuş ötede. Çocuk  ve gençlerin, zorunlu ev hapsini eğlenceye çeviren büyükleri hakkında ne düşünecekleri noktası kendilerini ilgilendiriyor. Bizi, kırk yıl önce, iş gününde eve hapsolmanın utancı ile gözlerini mahallenin veletlerinden kaçıran delikanlıların, şimdi evde estirdikleri tatlı terör ilgilendiriyor.

Gözüm telefonda. Sabah ayazında, emekli maaşını riske atma pahasına, usul usul, kimseye çaktırmadan servis durağına akmaya çalışırken yakalanan yakınımın, polis eşliğinde eve bırakıldığını duyarım. Onlar için evde kalmanın ne kadar yıpratıcı olduğunu tahmin edemezsiniz. Fazla üzerlerine gitmeyin!

[Kadir Gürcan] 30.3.2020 [TR724]

Yasa yapılmadan infaz düzenlemesiyle ilgili yönetmelik yayınlandı: İşte detaylar

Bugün yayımlanan Resmi Gazete’de, 2324 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararı ile Ceza İnfaz Kurumları’nın Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirleri’nin İnfazı hakkındaki 2006 tarihli tüzük yürürlükten kaldırılarak, yerine Ceza İnfaz Kurumları Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı hakkında yönetmelik yürürlüğe girdi.

Düzenlemeyi inceleyen ÖHD’li avukat Nuray Özdoğan, “Hükümet bu düzenlemeyle düşman infaz hukuku düzenleme ve uygulamalarına devam edeceğini açık etmektedir” dedi.

Mezopotamya Haber Ajansı’nın aktardığına göre, mamuoyunda “af” olarak anılan infaz düzenlemesi ve koşullu salıverilmeye dair AKP tarafından hazırlanan taslak, geçtiğimiz hafta içerisinde siyasi partilerle paylaşılmıştı. AKP’nin taslak hazırlıklarına rağmen infaz düzenlemesinin Cumhurbaşkanlığı tarafından böyle bir kararla yürürlüğe girmesi dikkat çekti.

Yeni yönetmeliği inceleyen Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Üyesi avukat Nuray Özdoğan, kamuoyunda “af” olarak anılan infaz düzenleme ve koşullu salıverilmeye dair yasa tasarısı yasallaşmadan, yönetmelik hükümlerinde düzenleme yoluna gidilmiş olmasını “kanunilik” ilkesinin çiğnenmesi olarak değerlendirdi. Özdoğan, “Eşit, ayrımsız, koşullu salıverilme beklentisi ve talebinin yüksek düzeyde olduğu bugünlerde, Meclis iradesinin hiçe sayılarak, yönetmelik ve kısmi düzenleme yoluna gidilmesi, süregelen hukuksuzlukların ne yazık ki virüsten daha hızlı hareket etme özelliğini de göstermektedir” dedi.

Bugün yürürlüğe giren yönetmelikle hükümetin önceliğinin yaşam hakkı, sağlık hakkı olmadığını bir kez daha görüldüğünü dile getiren Özdoğan, baskıcı düzenin devamını taşıyan bir yönetmelik oluşturulduğunu söyledi.

‘CEZASIZLIK POLİTİKASI ARTACAK’

Özdoğan, Cumhurbaşkanı tarafından yürütülecek yönetmelik düzenlemesine dair özellikle 32. maddede yer alan “Kurumların iç güvenliği düzenlemesinde yüksek güvenlikli cezaevleri ile diğer cezaevlerinin yüksek güvenlikli bölümlerinde kalan tutuklu ve hükümlülerle ilgili tutulan tutanaklarda görevlilerin sicilleri yazılacak, adları yazılmayacak haklarındaki tebligatlarda iş adreslerine cezaevlerine yapılacak” düzenlemeyle, infaz kurumlarındaki yoğun hak ihlalleri düşünüldüğünde, bu maddenin bir “cezasızlık düzenlemesi” olarak okunabileceğine işaret etti.

Yeni yönetmelikte yer alan 40’ıncı maddenin de gündemde olan infaz taslağıyla paralel şekilde konutta infazı düzenlediğine değinen Özdoğan, “Düzenlemede kadın veya 65 yaşını bitirmiş kişilerin 6 ay ve daha az hapis, 70 yaşını bitirmiş olanların 1 yıl, 75 yaşını bitirmiş olanların 3 yıl ve daha az süredeki hapis cezalarının konutta çektirilmesine hükmü veren mahkemenin karar verilebileceği düzenlenmiştir” diye belirtti.

Özdoğan, yeni yönetmelikte yer alan ve en fazla dikkat çeken yeni düzenlemeleri şöyle sıraladı:

“* İnfazın hastalık nedeniyle ertelenmesine ilişkin yeni düzenlemenin 42’nci maddesinde hamile olan ve doğum yaptığı tarihten itibaren 6 ay geçmemiş olanların infazının 6 ay erteleneceği, ancak koşullu salıverilmesine 6 yıldan fazla süre bulunanlarla eylem ve tutumları tehlikeli sayılanların bu hükümden yararlanamayacağına ilişkin bir düzenleme var. Yine ağır hastalık veya engellilik durumu nedeniyle yaşamını yalnız idame ettiremeyen ise toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmuyorsa iyileşinceye kadar infaz geri bırakılabilir.

* 43. Madde’de hükümlünün istemiyle infazının ertelenmesi bölümünde, eski tüzükten farklı olarak kasıtlı suçlarda 3 yıl, taksirli suçlarda 5 yıldan az olan hapis cezalarında 1 yılı geçmemek üzere 2 defa erteleme kararı verilebilecek. Terör örgütü ile cinsel saldırı suçları, disiplin veya tazyik hapsine mahkum olanlar hariç tutulmuştur.

KÜRTÇE YOK SAYILDI

* 56. Madde’de Türkçe bilmeyen yabancı uyruklu hükümlülere kendi dilinde, bu mümkün değilse Fransızca, Almanca, İngilizce dilinde hak ve yükümlülükleri anlatılır denmekte. Kürtçe bilmeyenlere dönük düzenlemeden kaçınıldığı anlaşılmaktadır. Anadili Kürtçe olan binlerce mahkum bu haktan mahrum bırakılmaktadır.

AVUKATLARIN BELGELERİNE EL KONULABİLECEK

* 72 Madde’de avukat noter görüşme hakkı düzenlenirken, normal koşullarda avukatın savunmaya ilişkin belgelerine el konulamamakta, incelenememekte iken, terör kapsamındaki suçlarda bu belgelerin fiziki olarak aranabilecektir.

* Terör ve çete kapsamındaki suçlarda hakim kararıyla 3 ay teknik cihazla hükümlünün iletişimin dinlenmesine karar verilebilecek, hakim bu süreyi arz ettiği tehlikeye göre müteaddit defalar uzatabilecektir. Yani sinirsiz bir iletişim dinleme, sinirsiz bir savunma hakki ihlali söz konusu olacaktır.

* Güvenliğin tehlikeye düşürüldüğü, örgütsel mesaj iletildiğine dair bilgi ve bulgu olduğunun tespit edilmesi halinde avukatın savunmaya ilişkin belgeleri incelenebilecektir.

* Eski tüzük 87 maddesinde süreli ve süresiz yayınlardan yaralanma hakkı düzenlenmiş iken, yönetmelikte bu düzenleme kaldırılmıştır. Mevcut durumda yasaklama kararı olmamasına rağmen idare ve gözlem kurul kararı ile muhalif olarak kodlanan yayınlar mahkumlara verilmemektedir.

GÖRÜNTÜLÜ GÖRÜŞME HAKKI

* Yönetmelikle olanağı bulunan cezaevlerinde telefonla görüntülü görüşme hakkı tanınmış ancak bu hak da sınırlı olarak tanınmıştır. Terör ve çıkar amaçlı suçlarda idare ve gözlem kurulunun kararı ile bu hakkın kullandırılması söz konusu olabilecektir. Bu hüküm tutuklulara da uygulanabilecektir.

* Yabancı hükümlülerin diplomatik temsilcilik veya konsoloslukları tarafından ziyaretlerine ilişkin düzenlemenin kaldırıldığı, heyet ziyareti resmi kurum kuruluş ziyareti, uluslararası sözleşmeler gereği yetkisi taninmiş kurum ve kuruluş ziyaretlerinin eski tüzük de bulunmasına rağmen yönetmelik de yer verilmediği anlaşılmaktadır.

* Disiplin cezalarıyla ilgili düzenlemede muğlaklık devam etmekte, sorunlu olan eski tüzükten daha belirsizlik içeren hukuki güvenlik ilkesine aykırı düzenlemeler yer almaktadır.”

‘CEZAEVLERİNDE KEYFİ UYGULAMALAR ARTACAK’

Yeni yönetmelikte yer alan düzenlemelerle tutuklulara yönelik her cezaevinde farklı keyfi uygulamalarla disiplin cezalarının uygulanacağını söyleyen Özdoğan, devamla şunları söyledi: “Keyfiliği arttıracak ucu açık düzenlemeler anayasal hakların ihlalidir. Nakille ilgili düzenlemede hükümlülerin kendi istekleri ile nakillerine dair düzenlemeye yer verilmemiştir. Siyasi mahkumların cezalandırma amaçlı ailelerinden uzak cezaevlerine nakledilmekte, bu konuda yüksek yargı ve uluslararası mahkemelerde ihlal kararları çıkmaktadır. Bu haliyle hükümlü isteği ile nakle açıkça yer vermemekle, nakil taleplerinin yönetmelik gerekçe gösterilerek ret edileceği bir süreci getirebilir.”

‘DÜŞMAN İNFAZ HUKUKU DEVAM EDECEK’

İnsan hakları, hukuk, tutuklu ve hükümlülere ait evrensel kuralların eşit, ayrımsız infaz düzenlemesini zorunlu kıldığını anımsatan Özdoğan, “Kamuoyu vicdanı, ağır salgın koşullarında çocuk, kadın, yaşlı ve hasta mahkumlar başta olmak üzere koşullu salıverilme beklentisi içinde iken, hükümet bu düzenleme ile siyasi nedenlerle tutuklu ve hükümlü bulunan muhalifleri göz ardı edeceğini, düşman ceza hukuku yanından düşman infaz hukuku düzenleme ve uygulamalarına devam edeceğini açık etmektedir” diye konuştu.

[TR724] 30.3.2020

Devlet hastanelerinin yoğun bakım ünitelerinde yer kalmadı!

İstanbul’daki yoğun bakım ünitelerinin tamamen dolu olduğunu söyleyen İstanbul Eczacı Odası Başkanı Cenap Sarıalioğlu, koronavirüs teşhisi konulan hastalara reçete yazılıp eczaneler gönderildiği için 4 eczacıya koronavirüs teşhisi konduğunu kaydetti.

Medyascope’de yer alan habere göre; koronavirüs nedeniyle hem Türkiye’de hem de dünyada sağlık çalışanları risk altında. Hastanelerde görev yapan doktor ve hemşirelerin yanı sıra bugün itibarıyla İstanbul’da dört eczacının koronavirüs testi pozitif çıktı. Hastalığa yakalanan eczacılar, şu anda kendilerini karantina almış vaziyette evlerindeler.

İstanbul Eczacı Odası Başkanı Cenap Sarıalioğlu, eczacıların karşı karşıya oldukları riski şöyle anlattı: “İstanbul’da kamu hastanelerinin yoğun bakım üniteleri tamamen dolu şu anda ve bundan dolayı yeni teşhis konmuş koronavirüs hastalarını bu hastanelere yatıramıyorlar. Bu hastaların reçetelerini yazarak kendilerini karantinaya almalarını söylüyorlar. Koronavirüs teşhisi konmuş bu hastalar da eczanelere geliyorlar. Bunun akabinde de eczane eczane dolaşıp virüs bulaştırıyorlar.”

ECZANELERE TEK TEK GİRİLECEK

Eczacıların önlemlerini kendi kendilerine aldıklarını belirten Sarıalioğlu, bu sabah itibarıyla İstanbul’da yeni bir uygulamaya geçtiklerini de belirtti: “Eczacılar, bizim önerilerimizle sosyal mesafe uygulaması yapıyorlar, maskeyle satış yapıyorlar, kartla alışverişi gerçekleştiriyorlar. Ama bugün geldiğimiz noktada dört eczacımız koronavirüs teşhisiyle yatıyorsa aldığımız tedbirler çok da işe yaramamış. Onun için bu sabah itibarıyla yeni bir tedbir almaya başladık. Hastalarımızı birer birer eczanelere alıyoruz. İstanbul genelinde aldık bu kararı.”

SARIALİOĞLU: “TEDBİR VAR AMA 65 YAŞ ÜSTÜ İNSANLAR DA GELİYOR”

Koronavirüs tedavisinde kullanılan bazı ilaçların da piyasada bulunmadığını söylerken, tedbirlerin doğru olduğunu ancak kontrollerin yapılmadığını vurgulayan Sarıalioğlu, “Tedbirler doğru ama kontrolü yapılamıyor. Örneğin, ’65 yaş üstü hastalar evlerinden çıkmasın’ dendi ama bu kontrol edilmiyor diye biliyorum. Çünkü eczanelerimize gelen hastalarımız var, 70-75 yaşında olan. Yasak olmasına rağmen bir taraftan da işlerini halletmek için alışverişini yapmaya gelen hastalarımız var. Tedbirleri uygulayamıyorsak tedbirlerin de bir anlamı kalmıyor.” dedi.

[TR724] 30.3.2020

Enes Kanter’den imza kampanyasına destek çağrısı

NBA oyuncusu Enes Kanter, Türkiye’de cezaevlerinde ayrım yapmadan herkesin Koronavirüs salgınına karşı tahliye edilmesi için başlatılan kampanya destek için çağrıda bulundu.

Sosyal medya hesabı Twitter’da bir video paylaşan yıldız basketbolcu, Change.org’da HDP’li vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun başlattığı ‘Yargı Paketinde Ayrımcılığa Yer Yok – Siyasi Mahpusa Da Eşit İndirim’ kampanyaya destek istedi.

Sosyal medyadaki ‘ZamanDaralıyor AcilTahliye’ hastag’ini de paylaşan Kanter, cezaevlerinde binlerce insanın bulunduğunu, iktidarın herkesi çıkaracağın ama politik suçluları içeride tutmaya devam edeceğini belirtti. “Lütfen yardım edin.” ifadelerini kullandı.

[TR724] 30.3.2020

Trolleri korona da durduramadı! İBB’yi karalamak için topluca otobüse binmişler

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) sosyal medyada yer alan 62 ve 146 No’lu otobüslerde yaşanan yolcu yoğunluğuyla ilgili görüntülere dair bir açıklama yaptı. İBB, Pazar sabahı 06.00’da bir duraktan 41 diğer duraktan 47 kişinin aynı anda otobüse bindiğini ve sürücünün sosyal mesafe uyarılarına aldırış etmeden seyahat ettiğini ortaya çıkardı.

Otobüs hattındaki yoğunluğun tuhaf olduğunu gözlemlenen İBB, video görüntülerini inceledi, seyrek yolcu bulunmasıyla bilinen hattı analiz etti.  Olayın organize şekilde planlandıktan sonra görüntülerin sosyal medyada yayınlandığı belirten İBB gerçeği kamuoyuyla paylaştı.

İşte İBB’nin olayın iç yüzünü anlattığı basın açıklaması:

‘‘Bugün sosyal medyada yer alan, İBB iştiraki Otobüs AŞ’ye ait 2 hatta yaşanan yoğunluğa dair aşağıdaki açıklamayı yapma ihtiyacı doğmuştur.

Değerli Basın Mensupları;

Bugün sosyal medyaya Otobüs AŞ işletmemize bağlı 2 hatta yaşanan yoğunluğa dair görüntüler yansımıştır. Pazar sabahı 06:00 sularında yaşanan bu yoğunluk bu zamana kadar görülmemiş bir hareketlilikti. Bunun üzerine öncelikle, araç içi görüntüler incelenerek yoğunluğun doğru olup olmadığını araştırdık. İnceleme neticesinde 2 hattımızda yoğunluk tespit edildi. Pazar sabahı 06:00 sularında yaşanan bu sıradışı hareketlilik üzerine, aynı hatlarda veri analizi yaptık. Hem 15 Mart 2020 Pazar günü hem de 22 Mart 2020 Pazar günü (geçen hafta) verileri ile bugünü karşılaştırdık. İncelememiz sonucunda ulaştığımız veri son derece ilginçti. Şimdi bu veriyi sizlerle paylaşıyoruz:

1-   62 No’lu Kağıthane-Kabataş Hattı / B1530 No’lu Araç

Bu hattımızda toplam durak sayısı 30’dur. 15 Mart 2020 Pazar günü 30 duraklı hattımızı toplamda 41 yolcu kullanmıştır. 22 Mart 2020 Pazar günü yani geçen hafta 30 duraklı hattımızı sadece 1 vatandaşımız kullanmıştır. Salgının boyutunun 1 haftada artması ve sokağa çıkma faaliyetlerinin çok daha azalmasına rağmen bugün yani 29 Mart 2020 Pazar günü bu hattımızdaki yolcu sayısı 71 olmuştur.

Burada asıl dikkat edilmesi gereken detay sadece 1 duraktan Fazilet Durağı’ndan araca aynı anda 47 yolcunun binişi olmuştur. Bu daha önce karşılaşılmamış bir durumdur. Aracı kullanan şoför uyarısına rağmen binişin gerçekleştiğini söylemiş ve 10 dakika sonra yeni araç geleceği söylendiği halde aynı anda 47 kişi otobüse binmiştir.

1 önceki hafta 30 durak boyunca sadece 1 yurttaşımızı taşıyan aracımıza önlemlerin arttığı 1 hafta sonra aynı anda Pazar sabahı 06:00’da 47 kişinin binmesi daha önce karşılaşılmamış bir durumdur. Bu şüpheli durum kameralarla da tespit edilmiştir. İdari makamlara bildirim yapılacaktır.

2-   146 No’lu Boğazköy-Bakırköy Hattı – A1737 No’lu Otobüs

Bu hattımızda görev yapan otobüsümüz tam 72 durak kat etmektedir. 15 Mart 2020 Pazar günü 72 duraklık hattımızı 51 vatandaşımız kullanmıştır. 22 Mart 2020 Pazar günü yani geçtiğimiz hafta 72 duraklık hattımızı sadece 31 vatandaşımız kullanmıştır. Salgının boyutunun 1 haftada artması ve sokağa çıkma faaliyetlerinin çok daha azalmasına rağmen bugün yani 29 Mart 2020 Pazar günü bu hattımızdaki yolcu sayısı 65’e çıkmıştır. Burada da dikkatimizi çeken hareketlilik sadece 2 duraktan 41 kişinin araca binmesi olmuştur. Bu da daha önce hattımızda Pazar sabahı 06:00 sularında yaşanmamış bir hareketliliktir. Binişler Araslı ve KİPTAŞ duraklarından gerçekleşmiştir.

Değerli Basın Mensupları;

Yaptığımız incelemelerde bu paylaşımların belirli bir siyasal görüşe yakınlığı ile tanınan hesaplardan başlatıldığı tespit edilmiştir. Özellikle daha önce siyasi görevlerde üstlenmiş bir kişi, bugünkü paylaşımında ‘Bak fotoğrafı çeken vatandaş gizli saklı da değil. Kendisi paylaşıyor. Bizim farkımız tüm bilgileri verdik, gidin bakın’ diyerek fotoğrafı ‘Onder’ isimli kullanıcının yaydığını açıkça doğrulamıştır. Söz konusu ‘Onder’ isimli şahsın sosyal medya hesabı tarandığında, bu kişinin Cumhuriyet Halk Partisi’ne, Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na, genel başkan yardımcılarına ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na sayısız hakaretleri tespit edilmiştir. Bu ekran görüntüleri de siz değerli basın mensuplarına ek dosyada sunulmuştur. Bu hakaretler için ayrıca savcılığa suç duyurusunda bulunulacaktır.

Nihayetinde, hiçbir Pazar sabahı 06:00 sularında yaşanmayan hareketliliğin sokağa çıkma oranının yüzde 90 azaldığı İstanbul’da bugün gerçekleşmesi şüphe ile karşılanmıştır. Sadece 1 hafta önce 1 kişinin bindiği otobüse 1 hafta sonra toplamda 71 kişinin binmesi üstelik bunun 47 tanesinin aynı duraktan olması, organize bir faaliyetin gerçekleştiğinin göstergesidir. Otobüs içi kalabalık fotoğraflarını sosyal medyaya yayan kişilerin hem bir siyasi parti ve genel başkanına hem de İBB ve başkanına çok sayıda hakaret mesajları paylaşması da, organize kötülüğe dair kuşkularımızı kuvvetlendirmiştir.

Ülke olarak küresel bir salgının yarattığı büyük sorunlarla el ele mücadele ederken, sırf İBB Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’nu karalamak için yapılan bu organize kötülüğü şiddetle kınıyoruz. Bu işin arkasında olan ve işe dahil olan herkesle delil toplama süreçlerinin ardından yargı önünde hesaplaşacağımızı belirtir, değerli İstanbul halkının bunun gibi çok sayıda iftira ve karalama kampanyalarına itibar etmemelerini rica ederiz.’’

[TR724] 30.3.2020

ZamanDaralıyor AcilTahliye [İlker Doğan]

Türkiye’deki cezaevlerinde bulunan 300 bin tutuklu ve hükümlünün hayatı yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle tehlikede. Cezaevlerinin yeni tip koronavirüsle mücadele kapsamında boşaltılması için önceki gece 1 milyon 250 bine yakın tweet atıldı. ‘ZamanDaralıyor AcilTahliye’ etiketiyle paylaşılan tweetlerde, iktidarın bu konudaki vurdumduymazlığına dikkat çekildi. Yeni infaz kanunun düzenlemesinin kapsamının bir an önce genişletilerek Meclis’e getirilmesi istendi. Zira mevcut düzenleme uyuşturucu satıcılarını, dolandırıcıları, hırsızları cezaevinden çıkarırken, siyasi suçluları ve ‘sözde’ terörle suçlananları kapsamıyor. Bir çok cezaevinde virüs görülmeye başlandı.

Bazı cezaevlerinde karantina koğuşları oluşturuldu. 7 kişilik koğuşlarda 35-40 kişinin kaldığı cezaevlerinde ‘sosyal mesafenin’ korunma imkanı mümkün değil. Cezaevlerinde salgının bir anda yayılma ihtimali ve riski yüksek. Böyle bir durumda sadece bir kaç hafta içerisinde binlerce tutuklu hayatını kaybedebilir. İşte bu nedenle Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachele, özellikli siyasi tutuklular konusunda Türkiye’ye ‘cezevlerini acil tahliye edin’ çağrısı yaptı.

AKP iktidarının ‘ekonomik’ kaygılar nedeniyle al(a)madığı tedbirler, yeni tip koronavirüsün yayılma hızını artırdı. Türkiye’nin birçok yerinde toplu mezarlar kazılmaya başlandı. Bir çok vakanın ‘normal’ ölüm gibi gösterilerek defnedildiği iddia ediliyor. Yoğun bakımlardaki doluluk oranı şimdiden yüzde 70’leri aştı. 46 yaşındaki Mustafa Uluç’un Kovid-19 testinin pozitif çıkmasına rağmen Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nin, ‘yer olmadığı’ gerekçesiyle hastayı evine gönderdiği geçtiğimiz günlerde medyaya yansımıştı. Benzer haberleri önümüzdeki günlerde daha sık duyabiliriz.

HASTA PROFİLİ DEĞİŞİYOR; YAŞ ORTALAMASI ARTMAYA BAŞLADI

9 Eylül Üniversitesi Pandemi Sorumlusu Doç. Dr. Yusuf Sarvan’ın verdiği bilgilere göre Türkiye’deki vakaların profili de korkutucu bir şekilde değişmeye başladı. Sarvan, ilk başlarda gelen hastaların genellikle 18-45 yaş aralığında olduğunu ancak bu durumun son günlerde değiştiğini söylüyor. Buna göre yeni vakalarda yaş ortalaması 50’nin üzerine çıkmış durumda. Bu ise ölüm oranının önümüzdeki bir kaç gün içerisinde artması anlamına geliyor.

ERDOĞAN, ‘BİLİM’E DİRENİYOR!

Kovid-19’un yayılmasını önlemenin en önemli yolu sosyal izolasyon ve fazla sayıda test. Avrupa’da ve dünyanın bir çok yerinde Kovid-19’un görüldüğü bütün ülkelerde OHAL ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak iddiaya göre, Bilim Kurulu’nun talebine rağmen AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘ekonomik kaygılar’ nedeniyle soğa çıkma yasağı kararı almamakta inat ediyor. ‘Gönüllülük’ esasına göre ‘evde kalın’ çağrıları yapılıyor; zira, 18 yıldır ülkeyi tek başına yöneten AKP iktidarı, zor günlerde vatandaşına destek olabilmek için kasada hiç bir şey bırakmadı! Ülkenin kefen parası olan ‘ihtiyat akçesi’ bile yandaş müteahhitlere aktarıldı.

TEST SAYISI YETERSİZ

Kovid-19’la mücadelede en etkili yollardan diğeri ise test. Türkiye hastalığı ortaya çıktığı 11 Mart’tan sonraki 10 günlük süreçte toplamda 20 bin test yapıldı. Günlük test sayısı ortalama 2 bin civarındaydı. Bugüne kadar yapılan test sayısı ise 60 bine yakın. Son günlerde yapılan test sayısı günlük 5-6 binlere çıktı ancak bu sayı yetersiz. Almanya’nın bir haftada yaptığı test sayısı 300 bin! Güneykore ise günlük 20 bin civarında test yapıyor…

TÜRKİYE’DE VAKALAR GÜNLERCE FARK EDİLMEDİ!

Gelen veriler Türkiye’nin İtalya’dan daha kötü durumda oluduğunu ve hastalığın yayılma hızının giderek arttığını gösteriyor. İtalya’da hastalığın ilk tespit edildiği 20 Şubat’tan bugüne kadar yaklaşık 11 bin kişi hayatını kaybetti. Nature dergisinin internet sitesinde alıntılanan bir araştırmaya göre, koronavirüs Çizme’nin kuzeyindeki Lombardiya bölgesinde Ocak ayı başından itibaren yayılmaya başladı ancak tespit edilemedi. Aynı durum ne yazık ki, Türkiye için de geçerli!

İLK VAKA 11 MART DEĞİL, DAHA ÖNCE!

33 yaşında sağlık çalaşına Dilek Tahtalı, geçtiğimiz hafta koronavirüsünden dolayı hayatını kaybetmişti. Tahtalı’nın 7 Mart tarihinde sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda hastalığın bütün verilerini yazdığı ortaya çıktı. Halbu ki Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de ilk vakanın 10 Mart’ta tespit edildiğini açıklamıştı. Sadece bu vaka bile Türkiye için durumun, sanılandan daha vahim olduğunu göstermeye yetiyor. 19 günde vaka sayısının 8 bini aşması da vehameti gözler önüne seriyor.

EN RİSKLİ YERLER: CEZAEVLERİ

Türkiye’de en riskli yerler olarak cezaevleri gösteriliyor. Zira, 1 kişilik odalara 5 ranza konularak toplam kapasitesi 235 bine kadar çıkarılan cezaevlerinde bugün 300 bin civarında tutuklu ve mahkum bulunuyor. 7 kişilik koğuşlarda 35-40 kişi kalıyor. Virüsün cezaevlerinde bir anda yayılması felaketle sonuçlanabilir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet de işte bu noktaya dikkat çekerek, acil çağrıda bulundu. Kalabalığın azalması için hükümetlerin acilen siyasi ve düşünce tutuklularını serbest bırakmalarını istedi.

1 GECEDE 1,2 MİLYON TWEET: ACİL TAHLİYE!

Cezaevlerinin yeni tip koronavirüsle mücadele kapsamında boşaltılması için önceki gece 1 milyon 250 bine yakın tweet atıldı. ‘ZamanDaralıyor AcilTahliye’ etiketiyle paylaşılan tweetlerde, iktidarın bu konudaki vurdumduymazlığına dikkat çekildi. Yeni infaz kanunun düzenlemesinin kapsamının bir an önce genişletilerek Meclis’e getirilmesi istendi. Zira mevcut düzenleme uyuşturucu satıcılarını, dolandırıcıları, hırsızları cezaevinden çıkarırken, siyasi suçluları ve ‘sözde’ terörle suçlananları kapsamıyor.

Dünya cezaevlerini boşaltıyor

Bütün dünyada Kovid-19 salgını nedeniyle cezaevleri boşaltıldı. ABD’de NY, Ohio, California, DC, Texas gibi eyaletlerde şimdilik sadece şiddet suçları dışındaki kısa süreli hapis cezaları ve yaşlıların cezaları ertelendi. İtalya’da, şartlı tahliye süresinin dolmasına en fazla 18 ay kalan herkes tahliye ediliyor. İran 85 bin adli suçlunun ceza infazı ertelendi. 10 bin siyasi hükümlü/tutuklu afla salıverildi. İngiltere’de kronik hastalığı olanlar ve 70 yaş üstü tutuklu ve hükümlülerin tahliyesi için çalışma yapılıyor. Bahreyn, BAE ve Mısır’da da tahliye çalışmaları yapılıyor.

[İlker Doğan] 30.3.2020 [TR724]

Koronavirüse yakalanan aile hekimine maaş cezası!

Koronavirüsü salgınıyla mücadele eden hekimler bir taraftan alkış ve ilave ödemelerle ödüllendirilirken diğer yandan virüse yakalanan aile hekimlerine maaş cezası kesildiği bildirildi.

Aile Hekimleri Federasyonu (AHEF) Başkanı Dr. Özlem Sezen, virüse yakalanan ya da şüphe nedeniyle 14 gün karantinaya alınan aile hekimlerinin maaşlarının çalışamadıkları gün oranında kesildiğini bildirdi.

Sezen, “Hekimler olarak hayatımızı ortaya atıp görev yaparken virüse yakalandık diye adeta cezalandırır gibi paramızın kesilmesi onurumuzu kırıyor.” dedi.

 HAK EDİŞ ÖDEMESİ

AHEF Başkanı Dr. Özlem Sezen, aile hekimleri ile aile sağlığı çalışanlarına diğer sağlık personeli gibi aylık maaş ödenmediğini, onun yerine aylık çalışılan gün sayısı, kayıtlı nüfus sayısı, gebe sayısı, bebek sayısı gibi faktörlere göre katsayılarla hesaplanan hak ediş ödemesi yapıldığını söyledi.

Sezen, hak ediş şeklinde ödeme yapılması nedeniyle ciddi mağduriyet yaşadıklarını, salgın sürecinde ise mağduriyetin en üst seviyeye çıktığını söyledi.

‘VEKİL BUL’ DENİYOR

Birçok aile hekiminin hastalık sebebiyle normal mesaisini yapamadığını anlatan Sezen, “Böylesine bir dönemde bile yerlerine çalışacak hekim ya da aile sağlığı elemanı bulmaları isteniyor. Bulamazlarsa çalışamadıkları gün kadar kesiliyor.” diye konuştu.

[TR724] 30.3.2020

TMK ve TCK’daki terör örgütü suç tanımlarındaki muğlaklık (1) [Aziz Kamil Can]

Önceki yazılarımızda terör suçlarının infazındaki çarpıklık izah edilmişti. Ancak sıkıntı sadece infaz ile ilgili değil, ayrıca terör suçunun tanımlandığı ilgili maddelerin muğlak, soyut ve geniş yoruma açık olması da ayrı bir sorun olup, AİHM’in birçok kararında bu durum eleştirilmiştir.

Bu hususta son yıllarda AİHM’de çok önemli üç karar çıktı. (Işıkırık / Türkiye, Başvuru no. 41226/09, 14 Kasım 2017; İmret / Türkiye, Başvuru no. 57316/10, 10 Temmuz 2018; Bakır ve Diğerleri / Türkiye, Başvuru no. 46713/10, 10 Temmuz 2018).

Bu kararlar hayati derecede ehemmiyet arz etmesine rağmen maalesef hukuk ve medya dünyasında pek yer bulmadı. Oysa bugün Türkiye’de muhalif tüm unsurlar, yani Kürt’ten Alevi’ye, solcudan cemaatçiye, kısaca hükümet için ne kadar rahatsızlık oluşturucu inanç ve fikir yapıları varsa anılan kararlara konu maddelerden soruşturmaya tabi tutulmaktadırlar.

Bahsedilen maddeler; Türk Ceza Kanunu’nun örgüt üyeliği ile ilgili yaptırımları ihtiva eden 220/6-7 ve 314/2-3. maddeleridir.

Aşağıda ayrıntısına yer verilecek olan bu maddeler ile ilgili AİHM’in ve birçok hukuki kurumun yaptığı tespite göre, bırakın bu maddelerin “hukukilik” kriterlerini, bunların “kanunilik” unsurlarını bile taşımadığı saptanmıştır.

Yukarıdaki üç kararda da başvurucular TCK’nın 220/6-7 ve 314/3. maddeleri yollamasıyla 314/2. maddesi gereğince silahlı terör örgütü üyesi olarak cezalandırılmış ve kararlar Yargıtay (hatta Işıkırık için Yargıtay Ceza Genel Kurulu) tarafından onanmıştır.

AİHM, tüm bu başvuruları, Terörle Mücadele Kanunu (TMK), TCK, inceleme tarihine kadar yapılan mevzuat değişiklikleri ve uluslararası kurumların görüşleri bağlamında değerlendirdikten sonra, anılan düzenlemelerin “kanunilik” unsurunu taşımadığını belirterek Türkiye’yi mahkum etmiştir.

Bir an için düşünelim! Bugün yüzbinlerce insan bu maddelerden yargılanıp ceza alıyor ama söz konusu hükümler, bağlı olduğumuz evrensel hukuk unsurları anlayışında “kanun” olarak bile kabul edilmiyor.

Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) 11 ve 12 Mart 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen 106. Genel Kurul toplantısında TCK’nın 216, 220, 299, 301 ve 314. maddeleri hakkında ayrıntılı bir görüş kabul etmiştir (CDL-AD(2016)002).

Komisyon’a göre, TCK’da silahlı örgüt ya da silahlı grup hakkında bir tanım bulunmamaktadır (prg. 98).

Bir ülke ki, yıllardır terör örgütlerinden bahsediyor, yüzbinlerce insanı yargılıyor, ama ceza yasasında “örgüt”ün bir tanımını yapamıyor. Hal böyle olunca Yargıtay, adeta kanun koyucu yerine geçerek, kendiliğince bir “örgüt” tanımını yapmaya çalışıyor, ama nihayetinde bu tanım dosya bazlı bağlayıcı olunca ilk yargılamada birçok mahkeme, özellikle şimdilerde olduğu gibi, Yargıtay’ın koyduğu tanımı dikkate almıyor. Öte yandan bırakın mahkemeleri, artık Yargıtay bile kendi içtihadına uymamaktadır.

AİHM, bahsedilen Yargıtay içtihadını Işıkırık kararında (prg. 34) şu şekilde açıklamaktadır:

“Yargıtay Ceza Genel Kurulu 3 Nisan 2007 tarihli kararında (E. 2006/10-253 K.2007/80) suç örgütlerinin -TCK’nın 220. maddesi anlamında– taşıması gereken ana ölçütleri listelemiştir. Grubun en az üç üyesi olmalıdır; grup üyeleri arasında katı veya gevşek hiyerarşik bir bağlantı olmalıdır ve üyeler arasındaki soyut bir bağlantı olması yeterli değildir; üyelerin suç işleme konusunda ortak kastı mevcut olmalıdır (henüz suç işlenmemiş olsa dahi); grup süreklilik teşkil etmelidir; örgütün yapısının, üye sayısının, araç ve gereçlerinin amaçlanan suçları işlemeye yeterli/elverişli olması gereklidir.

Yargıtay, ilgili şüphelinin eylemlerinin, şüphelinin örgütle ‘organik bağının’ olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığı, ya da eylemlerinin ‘örgütün hiyerarşik yapısı’ içerisinde bilerek ve isteyerek işlenmiş olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin anlaşılması amacıyla şüphelinin değişik eylemlerini, eylemlerin ‘devamlılığı, çeşitliliği ve yoğunluğu’nu göz önünde bulundurarak incelemiştir…”

TCK’da “örgüt” tanımı olmasa da AİHM, Yargıtay’ın bu sıkı kriterlerini dikkate almıştır. Ancak Venedik Komisyonu, Yargıtay içtihadında yer alan ölçütün gevşek bir şekilde uygulanması halinde özellikle Sözleşme’nin (AİHS) 7. maddesi kapsamında kanunilik ilkesi ile ilgili sorunlara mahal verebileceğine dikkat çekmiştir.

Fakat üstte belirtilen kriterlere bugün ne Yargıtay ne de yerel mahkemeler uymaktadırlar. Bu da AİHM ve Venedik Komisyon’un endişelerinin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir.

AİHM’in yer verdiği Venedik Komisyonu raporunda (prg. 107) “…bir fikrin farklı şekillerde ifade edilmesinin yerel mahkemeler önünde davalının silahlı örgüt üyeliğine karar verilmesindeki tek delil olmaması gerekir. Yegane delinin, ifade ediliş biçimlerinden ibaret olduğu durumlarda silahlı örgüte üye olmaktan verilen mahkumiyet, davalının ifade özgürlüğüne müdahale teşkil edecek olup, söz konusu müdahalenin gerekliliği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadında öngörülen ölçütler, özellikle de ‘şiddete teşvik’ ölçütleri, temelinde her davanın somut koşulları içerisinde incelenmelidir.” şeklinde geçen ifadeler, bugünkü yargılamaların içinin ne kadar boş ve hukuka aykırı olduğunu göstermektedir.

Terör örgütü üyeliği kapsamındaki soruşturmalarda tek bir dava yok ki “ifade veya geniş anlamı ile toplanma ve örgütlenme” özgürlüğü ile ilgili olmasın. Diğer yandan hangi üye, hangi eylemi ile bu doğal haklarını aşarak şiddete karışmış veya düzeni bozucu, anayasal düzeni şiddetle değiştirmeye teşvik edici eylemde bulunmuştur.

Hapisteki bebek mi, barışçıl yardım amaçlı kermes düzenleyen bayan mı, 80 yaşındaki evinde oturan ihtiyar mı, devletin açtığı bankaya para yatıran esnaf mı, bir resmi okula giden öğrenci mi, eleştirel yazılar yazan gazeteci mi, yıllarca yargılama faaliyeti yürüten beş bini aşkın hakim-savcı mı TMK, TCK, Anayasa ve AİHS’nin öngördüğü anlamda şiddet ve cebir eylemlerini yapmıştır. AİHM, Venedik Komisyonu ve Yargıtay’ın aradığı sıkı şartlar bu insanlar açısından gerçekten oluşmuş mudur?

Anılan Raporda da işaret edildiği (prg. 116) gibi, mahkemeler örgüt üyeliği tespitini, “kanunilik” unsuru sağlanamadığından, pratikte keyfi ve kötü niyetli bir şekilde uygulayabilmektedirler. Bu nedenle Venedik Komisyonu TCK 314/2. maddeye kaynaklık eden 220. maddenin 6 ve 7. fıkralarının yürürlükten kaldırılmasını tavsiye etmiştir.

Şüphesiz anılan maddelerin hukuki yoksunluklarını sadece AİHM ve Venedik Komisyonu tespit etmemiş, başka kurumlar da bu düzenlemeler ve uygulamaları hakkındaki eleştirilerini dile getirmişlerdir.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg (Işıkırık kararı prg. 35 vd) Türkiye’yi değişik tarihlerde ziyaret etmiş, 1 Ekim 2009, 12 Temmuz 2011 ve 10 Ocak 2012 tarihlerinde yayınladığı raporlarda; Terörle Mücadele Kanunu’ndaki ve TCK’nın 220. maddesindeki hükümlerin özellikle terör örgütüne üyeliğin kanıtlanmadığı ve bir eylemin ya da ifadenin bir terör örgütünün amaçları ya da talimatlarıyla kesiştiğinin düşünülebileceği durumlarda çok geniş bir takdir payı tanıdığını değerlendirmiştir.

Yine Türkiye’ye 6 ve 14 Nisan 2016 tarihleri arasındaki ziyaretinden sonra, Türkiye’deki ifade ve medya özgürlüğü üzerine 15 Şubat 2017 tarihinde yayımlanan memorandumda (CommDH(2017)5), Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks, TCK’nın 220/ 6 ve 7. fıkraları ve 314. maddesinin tamamen gözden geçirilmesi ihtiyacını vurgulamıştır (Işıkırık kararı prg. 37). Komiser, bu gözden geçirme yapılırken AİHM içtihatlarının ve yukarıda bahsi geçen Venedik Komisyonu görüşünün tam anlamıyla dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir.

Bu maddeleri eleştiren diğer bir kuruluş da İnsan Hakları İzleme Örgütü’dür. 1 Kasım 2010 tarihli raporda (İmret kararı prg 25 vd) şu tavsiyelere yer verilmiştir: “Türk Ceza Kanunu’nun ‘Suç işlemek amacıyla örgüt kurma’ başlıklı 220. maddesinde değişiklik yapılmalı; ayrıca muğlak, kanuni açıklıktan ve sarahatten yoksun, dolayısıyla keyfi uygulamalara konu olan 220 § 6 (örgüt adına suç işleme) ve 220 § 7 (örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme) maddeleri yürürlükten kaldırılmalıdır… Bu maddeler uyarınca sonuçlandırılan tüm davaların uluslararası insan hakları kapsamındaki yükümlülüklere uygunluğunun incelenmesi için bir inceleme kurulu kurulmalı; bu yolla Türk Ceza Kanunu’nun 314 § 2 ve 314 § 3 maddelerinin 220 § 6 ve 220 § 7 maddeleriyle birlikte uygulanması sonucu verilen ceza kararları bozulmalıdır.”

Uluslararası Af Örgütü de 27 Mart 2013 tarihinde, “Türkiye: İfade Özgürlüğünün Tam Zamanı” başlıklı bir rapor (İmret kararı prg 26 vd) yayımlamış ve bu maddelerin muğlaklık ve keyfi uygulamalarını eleştirerek, maddelerin yeniden ele alınması çağrısında bulunmuştur.

Gelecek yazımızda AİHM’in görüşünden ve TMK’da değişmesi zorunluluğu olan hükümlerden bahsedeceğiz.

[Aziz Kamil Can] 30.3.2020 [TR724]