Demek ki büyük lokmalar istenmişti... [Abdullah Aymaz]

Mehmet Feyzi Efendiyi anlatan eserinde İhsan Atasoy Bey, yurt içinde ve yurt dışında vaizlik ve müftülük görevlerinde bulunmuş Mustafa Akbal’dan şunları naklediyor:

“14 Aralık 1975 günü Tosya’dan 17 kişilik bir grup halinde Mehmed Feyzi Efendi'yi ziyaret etmiştik. Böbrek taşları sebebiyle şiddetle sancı geçirdiği bir zamana rastlamıştı. Herkesin ayrı ayrı hatırını sorduktan sonra dedi ki: ‘Küfür ve şerlerin azgınlaştığı zamanlarda zemin galeyana gelip bedel olarak BİR BÜYÜK LOKMA, BİR KURBAN İSTER. Öyle zamanlarda ufak lokmaları onu doyurmaz. Mevlana Celaleddin-i Rumî zamanında yer sarsıntıları gayet çoğalmış. Demişler ki: ‘Efendi Hazretleri bu nedir?’ Buyurmuş ki: ‘Zemin acıktı, büyük bir lokma istiyor! Nitekim birkaç gün sonra Mevlana Hazretleri ebedî âleme göçmüş. Meğer o lokma kendisiymiş.''

“Ramazan’dan beri azgınlaşan küfür ve isyana bedel olarak Kurban Bayramı arefesine rastlayan günlerde zemin büyük bir lokma istedi. O lokma da çok değerli ve çevresine pek faydalı bir âlim olan Ilgazlı Hacı Ahmed Efendi oldu. Onunla zâhiren bir ilgimiz yok gibi idiyse de bâtınen birbirimize bağlıydık. Onun öldüğü gece öyle bir sancım tuttu ki: ‘Tamam, ölümüm geldi!’ demiştim. Kuvvetli bir hisle öleceğimi zannetmiştim. Tevafuka bakınız ki, Merhum Ahmed Efendi ile hastalıklarımız da aynı idi. Onun hastalığı idrar yollarından, benim ki de böbreklerdendi. Bizim yerimize o merhum tercih edildi ve gitti. Biz de Allah’ın inayetiyle o şiddetli ölüm sancısından bir derece ferah bulduk.''

“Hem öteden beri âdetullaha göre bu arefede önemli bir hadise vuku bulur. ‘Âlimin ölmesi âlemin ölmesidir!’ Ilgazlı Hacı Ahmed Efendi’nin ölümü müminler için büyük bir kayıptır. Ölümü aynı güne isabet eden (…) gibi zındıkların ölümü de müminler için büyük bir müjde ve zaferdir.''

“Allah’a çok şükür, ehl-i küfür ve nifakın Ramazan’dan bu yana arafeye kadar sürdürdükleri azgınlık ve kurdukları çeşitli planlar, Kutbu’l-Azam’ın Arafat’ta yapmış olduğu duasıyla akîm kaldı, tesiri zîr ü zeber oldu. Ve uzaktan gelen bir mücahidin duası da buna eklendi.

“Hayırlı geçmesi Allah’tan arzu edilen bir ömür müddeti içinde sebepsiz olarak ölümün tâcilini (hemen acele gelmesini) istemek yersizdir, lüzumsuzdur. Fakat şer ve isyanla geçmek tehlikesi olan bir ömür için de ölüm daha iyidir.

“Sizlere her zaman arz ettiğim, gibi artık dostlara fazla yük olmaya başladık. Ölümümüze muntazır halde bekliyoruz. Hem yaşımız 63’ü itmam etti.”

Mehmed Feyzi Efendi biricik hayat arkadaşı hanımının erken vefatından sonra, zaten rahatsız olan bünyesi iyice sarsılır. Dünyaya karşı bağları iyice zayıflar. Eski hali görülmez olur. Artık kendi tabiriyle ‘Sükûtîlik’ yani sessizlik dönemine girer. Toprağa ait olduğunu ve ‘Turabîliğe’ yaklaştığını ifade eder. Ziyaretçileri kabul edemeyeceğine dair kapısına bir yazı astırır. Görüşmek için ısrar edenlere, ‘Artık bizi ölülerden sayın ve ruhumuza bir Fatiha okuyun!’ der.

Mehmed Feyzi Efendinin oğlu Münip Bey, son günlerini anlatırken şöyle der:

“1989’un Ocak ayının birinde ağır üşütmeden dolayı rahatsızlanmıştı. Ama sonra şifa buldu. Mart ayına girdiğinde heyecanlı bir ruh hali vardı. Bir hafta önce otururken düşünceli bir şekilde bana, Miraç Kandilini sormuştu.

“Haftaya cumartesi dedim. Yine de ‘Takvime bakarak söyle!’ dedi. Ben takvime baktım: ‘Evet  doğru, haftaya bugün’ dedim. Durdu: ‘Yahu’ dedi. ‘Uzun süredir bir misafir bekliyorduk gelmedi!’ Böyle bir takım şeyler söyledi. O zaman misafiri biz maddî mânada biri gelecek diye anlıyorduk. Derinliğine düşünemiyorsunuz. Tabii bu bir işaretti ama o anda biz anlamıyoruz.

“Vefat edeceği gün, ‘Artık gelenlere rahatsız olduğumu söyle, görüşemeyeceğim’ dedi. Derken kapı çaldı, ben de pazardan yeni gelmiştim. Çankırı Yapraklı’dan kalabalık bir grup gelmişti. Onlarla ayaküstü görüşüp salavatladı.”

“Son günlerinde, ilaçlarını ve yanından hiç eksik etmediği enfiyesini de almaktan vazgeçti. Uzun bir sefere hazırlanır gibiydi. 1989 Mart ayının 4’ü Cumartesi günü Fahr-i Âlem Efendimizin (S.A.S.) semalara yükseldiği Miraç Gecesi öncesiydi. Bir gün önce mutadı üzere Şeyh Şaban-ı Veli Camiine Cuma’ya çıkmıştı. İnebolu’dan ziyaretine gelen bir vatandaş onunla görüşmek üzere sıraya girmiş. Sırası gelince o zat elini öpmüş, fakat Mehmed Feyzi Efendi, elini bırakmamış, bir ayrılık hasreti içinde bir müddet tutmuş.”

Mehmed Feyzi Efendi, 4 Mart Cumartesi ikindi vaktinden önce namaza hazırlık için abdestini tazeler. O sırada minareden Ezan-ı Muhammedî okunur. Yavaş yavaş ruhu çekilmeye, bedeni yere doğru süzülmeye başlar. Doktorunu çağırırlar. Yakınlarının yardımı ile yatağına yatırılır. Dilinde daima ‘Allah Allah’ zikri vardır. Doktor gelir kendisine masaj yapmaya çalışır. Fakat nafile, ruhu bedenini terk etmeye başlamıştır. İkindi ezanlarıyla birlikte ruhunu Rahmana teslim eder…

Bilemiyoruz o tarihte nasıl bir belaya sadaka ve kurban olarak, bir büyük Lokma halinde gitti!..

Bu süreçte de Mustafa Kayapalı, Hüseyin Pembe gibi ve daha bilemediğimiz büyük lokmalar da birer kurban olarak ruhlarının ufkuna yürüdüler. Cenab-ı Hak hepsine rahmet eylesin…

[Abdullah Aymaz] 18.7.2017 [Samanyolu Haber] 
aaymaz@samanyoluhaber.com

Hizmet’e soykırımın yedinci aşaması: Alarm zilleri çalıyor! [Akif Umut Avaz]

Yarın çok geç olabilir. Sonradan yaşanacak pişmanlıkların, bugünkü ihmallere dair edilecek ah vahların, diz dövmelerin, saç baş yolmaların kimseye bir faydası olmayacak. İyice geç olmadan, iş işten geçmeden bir şeyler yapmalı! Ve ne yapılacaksa hiç gecikmeden, hemen şimdi yapılmalı…

Siyasal İslamcı/Ulusalcı ittifakıyla dehşet verici bir İslamofaşizme sürüklenen Türkiye’nin bütün emareleri belirmiş bir soykırımın utancına daha düçar olması zinhar engellenmeli. Demokratik ve hukuki tüm yollar denenerek kim ne yapabilecekse şimdi yapmalı… Ne yapılıp edilip bu gidişatı durduracak ulusal ve uluslararası etkin dinamikler harekete geçirilmeli.

YARIN DEĞİL BUGÜN, SONRA DEĞİL ŞİMDİ…

Türkiye’deki ve dünyadaki tüm demokratların, insanlığın ortak tecrübeyle eriştiği evrensel insani değerlere kıymet veren, hak ve hukuka, insan haklarına saygısı olan herkesin tek gündemi artık bu olmalı. Bir zulüm aygıtına dönüşen devlet azgın bir sapkınlar güruhunun elinde iyice zıvanadan çıkmadan, ülke telafisi mümkün olmayacak bir çılgınlığa maruz kalmadan birileri çıkıp bu gidişatı durdurmalı. Koşar adım bariz bir soykırıma giden bu süreç, Allah korusun çok geç olacak yarın değil, bugünden engellenmeli.

Önceki yazımızda ( http://www.tr724.com/15-temmuzdan-15-temmuza-erdogan-soykirimin-hangi-asamasinda-akif-umut-avaz/ ) Türkiye’nin bir soykırım süreci içerisinde olduğuna dikkat çekmiş ve “Soykırıma giden yolun taşlarını sistematik olarak döşeyen Erdoğan’ın, amaçladığı nihai noktaya henüz varmamış olması bu somut gerçeği değiştirmez,” demiştik. Bu konuda fiili ve hukuki sonuçlar doğuracak şekilde harekete geçilmesinin vaktinin geldiğine işaret etmiştik. Özellikle son bir yılda Hizmet Hareketi mensuplarına yapılan zulümlerin, soykırımın evrensel kabul görmüş hukuki tanımında yer alan eylemleri büyük ölçüde karşıladığının altını çizmiş ve bunları tek tek analiz etmiştik.

Hizmet Hareketi gönüllülerinin, yapılan zulümlerin soykırım olarak tanımlanması için sadece birinin bile yeterli olduğu soykırımın hukuki tanımındaki eylemlerin birçoğuna hedef olduğuna işaret etmiştik. Bu konuda zikredilen 5 sistematik eylemden 3’ünün –“Grubun üyelerinin öldürülmesi,” “Grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi,” “Grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması”– şu an Hizmet’e yönelik uygulamada olduğuna dikkat çekmiştik. Tam teşekküllü bir soykırımın gerçekleşmesi için uygun vasatın oluşmasını sağlayan tüm koşulların da Erdoğan dikta rejimi tarafından aşama aşama sağlandığını ifade etmiştik.

DİĞER TÜM AŞAMALAR ASLINDA SADECE BU AŞAMA İÇİN

1996’da sunduğu “Soykırımın 8 Aşaması” isimli raporda soykırıma giden süreçleri “öngörülebilen” ve “engellenemez olmayan” şeklinde niteleyen Soykırım Gözlem Örgütü (Genocide Watch) Başkanı Gregory Stanton’un soykırımdan önce, soykırım sırasında ve soykırımın ardından ortaya çıkan durum ve hareketlere dair bulgularını Türkiye’de yaşananlar özelinde analiz ederek Erdoğan rejiminin zulümlerinin bunlardan ne kadarına karşılık geldiğini belirlemiştik. Ve neticede, Erdoğan’ın bir soykırımın gerektirdiği 8 aşamadan 6’sını (sınıflandırma, simgeleme, dehümanizasyon, örgütlenme, kutuplaşma, hazırlık) tamamladığını, yedinci aşamaya (imha) münferit olarak, sekizinci aşamaya (inkâr) ise peşinen başladığını kaydetmiştik.

Bu yazıda ise, diğer tüm aşamaların sadece bir hazırlık süreci oluşturduğu soykırımın en kritik aşaması olan yedinci aşamaya (imha) dair şu an Türkiye’de yaşanmakta olanları gözden geçirmeye çalışacağız. O yazıda da ifade ettiğimiz gibi, uzmanlar, tüm diğer koşulların yerine gelmesinin bile bir soykırımın yapılması için yeterli olmadığını ve soykırımın gerçekleşebilmesi için faillerin güçlü bir merkezi otoriteye ve bürokratik bir örgütlenmeye olduğu kadar hastalıklı ve kriminal unsurlara da ihtiyacı olduğunun altını çiziyorlar.

Hiç bir insani, ahlaki ve hukuki değere saygısı olmayan Erdoğan ve dikta rejiminin bürokratik örgütlenme konusunda herhangi bir sıkıntısının olmadığı, gece gündüz tekrarladığı korku ve dehşet propagandasıyla on milyonlarca yandaşının ruh ve akıl sağlığını iyice bozduğu, hastalıklı ve kriminal yapılarla geliştirdiği alengirli ilişkileri, hapishanelerden on binlerce sapık, tecavüzcü, katil, psikopat vesaireyi saldığı, Suriye iç savaşı gerekçesiyle semirttiği radikal İslamcı cihadistler ve Sedat Peker başta olmak üzere çeşitli mafya örgütlerine ve organize suç çetelerine nasıl alan açtığı üzerinde durmuştuk.

KİRLİ UNSURLARIN, SUÇ ŞEBEKELERİNİN EN İŞLEVSEL OLDUĞU AŞAMA

Hizbullah ve el-Kaide gibi radikal İslamcı terör örgütlerinin Türkiye’deki uzantılarını açıktan destekleyen Erdoğan’ın, İBDA-C gibi radikal İslamcı terör örgütlerini de zulüm rejiminin kirli işlerine entegre ettiğini, bununla da yetinmeyip SADAT gibi silahlı paramiliter örgütler, Osmanlı Ocakları gibi milis güçleri oluşturduğunu kayıtlara geçirmiştik. Zaten emri altındaki polis teşkilatının ve ordunun belirli bir kısmının da artık bahsi edilen radikal terör yapılarından, suç örgütlerinden herhangi bir farkının kalmadığını da ifade etmiştik. İşte tüm bu kirli unsurların sistematik bir soykırım sürecinde en fazla ve herkesten ziyade işlevsel olabileceği aşamayı yedinci aşama (imha) oluşturuyor.

Kirli ve vahşi bir proje kapsamında önlerinde alabildiğine alan açılmış mafya gruplarının, organize suç çetelerinin, terör örgütlerinin, milis yapılanmalarının, keskin söylemlerle endoktrine edilerek silahlandırılmış fanatik kesimlerin, tüm diğer kriminal ve hastalıklı unsurların araçsallaştırılması hep bu aşamayla ilgili. Bu unsurlar, soykırıma giden sürecin siyasal, psikolojik, entelektüel(!) ve kültürel(!) hazırlıklarının tamamlanmasından sonra, yani sadece imha aşamasında devreye sokulurlar. Hedefe koyduğu kitleleri imhaya yönelik olarak son aylarda Erdoğan’ın sarfettiği insanlık dışı her söylemin, bu kirli ve karanlık unsurlarda derhal nasıl yankı bulduğuna hep birlikte şahitlik ediyoruz.

Türkiye’nin nüfusu 80 milyon olduğu halde, artık nasıl bir lapsus sızdırması ise, Erdoğan’ın son dönemdeki konuşmalarında Türkiye’den birkaç kere 50 ya da 60 milyon diye bahsetmesi akla türlü türlü şeyler getiriyor. İleride mutlaka kokusu çıkacak bu kasti dil sürçmesini(!) şimdilik kayıtlara geçirmekle yetinelim ve konumuza devam edelim.

GİDİŞATI GÖRMEMEK İÇİN KÖR YA DA APTAL OLMAK GEREKİYOR

Erdoğan’ın, tıpkı Hitler’in yaptığı gibi, yanına çekmeyi başardığı kalabalıkların düşünmesini engelleyerek, sadece maniple edilmiş his ve duygularıyla hareket eder hale getirmeyi başardığı görülüyor. Yine tıpkı Hitler gibi, yapacağı soykırıma giden sürecin gerektirdiği söylemi ya da fiili şiddeti de zamanı geldikçe devreye sokuyor. Son günlerde Türkiye’nin gündemine oturan tartışmalarla Hitler’in Yahudilere yaptıkları arasındaki benzerlikleri ve paralellikleri görememek için ya kör ya da aptal olmak gerekiyor.

Hitler, Yahudileri sarı yıldız ile işaretlenmiş bir bant taşımaya mecbur etmişti. Hukukun “h”sinden bînasip Erdoğan ise “FETÖcü” diye yaftaladığı on binlerce insan için ayırt edici turuncu kıyafetleri kamuoyunun gündemine sokmuş durumda. Kadın-erkek, yaşlı-çocuk demeden ve hiçbir somut suç delil göstermeden hapse tıkılan on binlerce Hizmet gönüllüsünün çalışma kamplarına gönderilmesi ya da erkeklerin uzun süreli askerliğe mecbur edilmeleri gibi hazırlıklar da zaman zaman duyulmuyor değil.

TÜRKİYE’NİN HUTU’LARI VE TUTSİ’LERİ…

Erdoğan’ın tasarladığı soykırım süreci her ne kadar Hitler’in Yahudilere yaptıklarını çağrıştırsa da, pek çok açıdan 1990’ların ilk yarısında Ruanda’da yaşanan soykırıma da benziyor. Hatırlayacak olursak. I. Dünya Savaşı sonrasında ülkeyi yöneten Belçika, nüfusun yüzde 90’ını Hutular oluşturmasına rağmen, yönetimde yüzde 9’luk bir azınlık olan Tutsileri öne çıkarmıştı. Oysa o güne kadar Hutular ve Tutsiler bir arada yaşıyor ve birbirlerinden farklı görülmüyorlardı.

1.Dünya Savaşı sonrasında Ruanda yönetimi BM kontrolüne verildi. Yapılan ilk seçimlerde Hutu milliyetçisi Hutu Özgürlük Hareketi iktidara geldi. Tutsilere karşı bilenmiş kalabalıkların desteğiyle kıyıma başladılar. Süreç içerisinde 20 bin ila 100 bin arasında Tutsi öldürüldü. 160 bin kadarı da komşu ülkelere sığındı. 1980 yılına kadar komşu ülkelerdeki Tutsi nüfusu 500 binlere kadar ulaştı.

Eğitimli ve kalifiye olmaları sebebiyle Tutsiler gittikleri ülkelerde de önemli konumlara geldiler. Ülkelerine dönüş için organize oldular. 1990-1992 arasında bir iç savaş yaşandı. Hutular, ”nihai çözüm” olarak soykırımı uygulamaya soktular. 1994 Nisan ayında başladıkları kıyımı tam 100 gün boyunca sürdürdüler ve 800 bin civarında Tutsi’yi katlettiler.

Gerçeklikle birebir örtüşmese de, Türkiye’nin demokratikleşme ve hukuk devleti olma yönünde attığı adımlarla dünyada model olarak gösterildiği AKP’nin ilk iki iktidar döneminde sanki gerçek iktidar Hizmet Hareketi’ymiş gibi bir algı oluşturuldu. Demokratikleşmenin gerektirdiği hukuki mücadeleler sırasında yapılan bazı hataların tamamı, Erdoğan ve AKP’nin olanlarda sanki hiçbir rolü ve sorumluluğu yokmuş gibi, ve tuhaftır ki yine bizzat Erdoğan ve AKP tarafından, Hizmet Hareketi’ne fatura edildi.

YER YARILIP DA YERİN DİBİNE GEÇECEKLERİNE ARSIZLIĞI KUŞANDILAR

Özellikle 17/25 Aralık 2013’te hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvette suç üstü yakalanan Erdoğan ve taifesi, yer yarılıp da yerin dibine geçeceklerine, zagonlarının genişliklerine dayanıp arsızlığı silah gibi kuşandılar ve ayakta kalmayı başardılar. Ellerindeki geniş devlet imkânlarını kullanarak yalan ve iftiralara dayalı yoğun bir kara propagandaya giriştiler. Propagandayla biledikleri kesimlerin nazarında Hizmet Hareketi’ni şeytanlaştırarak günah keçisi haline getirmeyi becerdiler.

Hizmet gönüllüleri Türkiye’de hiçbir zaman ana belirleyici, karar verici bir konumda olmadığı halde, ülkenin Tutsileri gibi sunularak Türkiye’nin Hutuları nazarında öyle algılanmaları sağlandı. Linç kültürünün yaygın olduğu bir ülkede gece gündüz kesintisiz sürdürülen kara propaganda, akla hayale gelmeyecek yalanlar ve iftiralarla nefret objelerine dönüştürüldüler. Ve nihayet, adım adım yol alarak İslamofaşist bir dikta rejimini kurmayı başaran Erdoğan ve mobilize ettiği azgın şebekeler tarafından fiilen ve fiziken imha edilme aşamasına kadar getirildiler.

Hedefe koyduğu her kesime karşı bir nefret jenaratörü gibi düşmanlık üretmekte mahirleşmiş Erdoğan’ın, kendi kurguladığı 15 Temmuz’un yıldönümünde yaptığı konuşmada ”Arkalarında kimler olduğunu çok iyi biliyoruz. Piyonlarını ezip geçmeden atları, veziri alıp şahı da mat edemeyiz. Önce bu hainlerin kafasını kopartacağız,” sözünü işaret fişeği gören ruh hastası radikal ve kriminal fanatikleri, Despot Erdoğan’a yaranma ve rol çalma telaşıyla olsa gerek, girişecekleri imha hareketinin sinyallerini vermek için adeta sıraya dizildiler.

CANLI CANLI KANCALARA GEÇİREREK İNFAZ ETME VAHŞETİ

Erdoğan’ın kontrolündeki Haber 7, dehşet veren resimler eşliğinde insanlığın ilkel devirlerinde ve Osmanlı’da kullanılan kalabalıkların önünde canlı canlı kancaya geçirilerek infaz etme yöntemini “FETÖ’cüler için ideal infaz yöntemi” başlığıyla paylaştı. Uyduruk ”FETÖ” yaftasıyla yargılananlara uygulanmasını istedikleri işkenceli, ilkel ve vahşi infaz şeklini ballandıra balandıra okuyucularına anlattı.

Kendi anlatımlarından doğru dürüst bir eğitim almamış olduğu, karaladığı saçmalıklardan kitapla, yazıyla doğru dürüst ilişkisi olmadığı anlaşılmasına rağmen Erdoğan yanlısı Milat, Yeni Söz ve benzeri bir çok gazete ve internet sitesinde köşe yazarlığı yapan Hüseyin Adalan isimli ipsiz, sapsız, lümpen bir tip, insanlık dışı tehditlerini bebeklerin katledilmesine kadar vardırabildi. “Vallahi FETÖye acıyanında katli vaciptir. Yüce Türk devleti muazzam kudretini göstermelidir. FETÖcülerin bebelerine kadar katli vaciptir.” şeklinde yazım hatalarıyla dolu nefret ve vahşet paylaşımları yapan bu paçoz tip, kabul etmeliyiz ki tam da Erdoğan’a uygun bir kıvam yakalamayı başarmış.

GÜCE YALTAKLANARAK GÜÇ DEVŞİREN MAFYADAN KATLİAM TEHDİDİ

Zalim güce yaltaklanarak güç devşiren bir mafya bozuntusu ise, “Cezaevleri de bir gün basılacak. Onları cezaevlerinde asacağız. Boyunlarından bayrak direklerine asacağız,” diyerek Erdoğan’ın hedefe koyduğu kesimleri ahlaksızca tehdit etti. Birçok resmi törende protokolde oturtulduğu yer devlet erkânının önünde yer alan Erdoğancı bu mafya elebaşı, darbe bahanesiyle haksız ve hukuksuz şekilde hapse atılan binlerce masum insanı katletmekle tehdit edecek kadar zavallılaştı.

Bir taraftan da Erdoğan’a vıcık vıcık yalakalığı ihmal etmeyen mafya lideri, “Diktatör dedikleri Sayın Cumhurbaşkanımıza dua etsinler. Yüce Allah korusun eceliyle bile olsa, Cumhurbaşkanımızın bu dünyadaki misafirliği biterse diktatör neymiş o zaman görecekler. Yüce Allah’ın izniyle onlara yakınlık duymuş, onlarla yol almış, onlarla daha sonrasında yolunu ayırmamış bütün herkesi en yakın bayrak direklerine asacağız. En yakın ağaçlara asacağız,” dedi.

Sonra da tehditlerini, belki de Erdoğan’ın 20-30 milyon olarak gördüğü ve millet hesabından düşürdüğü CHP’lilere yöneltti: “Neymiş, Maltepe Cezaevi’ni basacaklarmış, arkadaşlarını çıkaracaklarmış. Büyük bir devrimin başlangıcı olacakmış. Onların düşündüğü gibi cezaevleri de bir gün basılacak. Ancak vallahi onların hayal ettiği gibi değil. Dışarıda yakaladıklarımızın hepsini ağaçlara, bayrak direklerine astıktan sonra o cezaevlerine de gireceğiz. Onları cezaevlerinde de asacağız. Boyunlarından asacağız bayrak direklerine.”

‘TAŞLARI BAĞLAMIŞLAR KÖPEKLER SERBEST…’

Soykırım sürecinin en kıyıcı aşaması olan yedinci aşama için bir şairin “Taşları bağlamışlar, köpekler serbest / Eşkıya düze inmiş, yiğitler derdest” dediği şu yoz ve yobaz ortamından daha ideali bulunmaz herhalde. Bunu bilelim ve ileride eyvah dememek için ne yapılması gerekiyorsa yapmak için hukuki ve demokratik tüm yolları deneyelim. Yarın değil, hemen şimdi!

Tekrar ediyorum: Mutlak bir soykırıma varacak vahim sonuçları bugünden öngörülebildiği halde, şayet bu süreç çok geç olmadan engellen(e)mezse, böyle bir vahim süreci engelleme konumunda ve sorumluluğunda bulunan ulusal ve uluslararası tüm aktörler yaşanmakta olan bu soykırımın suç ortakları olarak tarihe geçeceklerinden şimdiden emin olabilirler.

[Akif Umut Avaz] 18.7.2017 [TR724]

Genç sivillerin erken emekliliği [Sefer Can]

AKP’nin demokrasi treninden henüz inmediği günlerde dikkat çeken bir ekip vardı: Genç Siviller. İsimlerinin hakkını verircesine, genç ve sivil oldukları gibi zıpırdılar. Zekice eylemlerle kendilerinden söz ettirir, geleceğe dair umut pompalarlardı. Takım elbise altına giydikleri Converse ayakkabı da zekice bir farkındalık oluşturma girişimiydi. Belki de en akılda kalan eylemleri ‘Darbeci baro Taksim’e hoşgeldin!’ pankartıydı. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşüne bir partinin organizasyonu olduğu için katılmayan baronun, CHP ile elele darbe soruşturmalarına karşı eylem yaptığı zamanlardı. Ve tam 12’den vuran bir protestoydu.

Genç Sivilleri anlık ve slogana dönüşmüş eylemlerden ibaret saymak haksızlık. Genç ve iyi eğitimli bir kitleydi; çoğulculuğu da yanına alınca ses getiren ve sonuç doğurma ihtimali yüksek işlere imza atıldı. ‘Darbelere DUR de!’ yürüyüşleri, kitlesel mobilizasyon ve taban hareketlenmesi adına önemli adımlardandı. Fakat beni en fazla umutlandıran Yassıada projesiydi. 1960 askeri müdahalesinin 50. yıl dönümünde Yassıada’nın “müze, enstitü ve sivil toplum merkezi” yapılması amacıyla imza kampanyası başlattılar. Bir 27 Mayıs günü adaya çıkarma yapıp Demokrasi Adası tabelası dahi astılar.

YASSIADA İLE ORTAK KADER: KAMULAŞTIRMA

Genç Siviller hareketi ile bu Yassıada projesi dramatik biçimde örtüşmeye başladı. AKP demokratikleşmeyi ‘özgürce bina dikmek’ olarak anladığını göstermeye başladığında acı son yaklaşıyordu. Türkiye’nin demokrasi müzesi olmayı hak eden ada bir anda müteahhitlerin gözdesi oldu. İmara açıldı, ağaçları kesildi; artık yat limanı gibi sektörel haberlerle gündeme geliyor. Genç Siviller de Yassıada’yla aynı kaderi paylaşıyor. Kamulaştırıldı ve imara açıldı. Projeye aykırı duran unsurlar, adadaki ağaçlara benzer şekilde budandı. Turgay Oğur ve Mücteba Kılıç gibi ‘demokrasi’ diye diretenler ayıklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kafasındakini bilmeyen uyumlu tipler, melez proje umuduna kapıldı. Kim bilir belki de yaşama alanı içinde bir müzenin daha iyi olabileceğini düşündüler. Aynı şekilde hayatın içinde bir sivillik daha ‘yararlı’ olabilirdi. Gençlik geçiyor, bari çeşme akarken testiyi doldurmak da fena fikir değildi. Hem demokrasi karın doyurmuyor ev kirasını bile denkleştirmelerine yetmiyordu. (Hilal Kaplan-Yıldıray Oğur kavgasıyla ortaya çıktı ki kimisi yalı kimisi rezidans sakini olmuştu.)

YALICILAR-REZİDANSÇILAR KAPIŞMASI

Kamulaştırılan genç sivillerin bir kısmı tam biat içinde sonuna kadar paralı asker haline geldi. Onlar mutlu-mesut yaşıyorlar; tetikçiliğin hakkını verdikleri sürece, ihtiyaç da devam ediyorsa sorun yaşamayacaklar. Ancak bazıları ‘biraz elit takılalım her işe gitmeyelim’ havasındaydı. Ahmet Davutoğlu döneminde bu bir nebze mümkündü. Tetikçiler ayak işlerini yapanlar ve kendilerini ağırdan satanlar olarak ayrılabiliyordu. Hilal Kaplan’ın öncülüğündeki Pelikanlar/Yalıcılar, Davutoğlu’nu gönderme operasyonunda aktif rol aldı. Onun tahkir edilerek gönderilmesi Yıldıray Oğur’un başını çektiği rezidansçıların da kaybettiği anlamına geliyordu. Yazdıkları 15 Temmuz destanı da onları kurtaramadı; önce Oğur, dün de Ceren Kenar, Türkiye Gazetesinden gönderildi. Kenar, Nasrettin Hoca’dan esinlenerek ‘zaten inecektim’ pozu yaptı ama o da geri tepti. Hem de en kirli tetikçiye infaz ettirdiler; ‘kovuldu’ açıklaması Cem Küçük’ten geldi.

Genç Siviller, hayal kırıklıklarıyla dolu yakın siyasi tarihin özeti olabilecek bir örnek. Diz çökmeyenler hapishanede, firarda ya da köşesine çekildi. Biatçılar erken emekliye ayrıldı. İyi bir emekliliğe yetecek kadar kazandılar ama diğerleri rahat bırakacağa benzemiyor. Hocacılar deyip Erdoğan’ı onlara karşı kışkırtmaya devam edecekler. Filmin sonunu henüz görmedik.

[Sefer Can] 18.7.2017 [TR724]

Yağmur için dua edersen çamurla da uğraşırsın [Tarık Toros]

Oscar Wilde der ki:

“Âlemin bana yaptığı ne kadar çok olursa olsun, benim bana yaptığım hepsinden fazladır.”

Bi güzel lafı daha vardır ama mevzumuzla çok alakalı değil:

“Kendime yalan söylemeye başladığımdan beri, kimseye inanmıyorum.” 

***

Türkiye’de şu son dönemde yaşananlara;

Geriye doğru 4-5 yıllık bir perspektifle bakan fena halde yanılır.

10 yıllık, 20 yıllık modellemeler de durumu anlatmaz.

En az bir asırlık bir projeksiyonunuz olacak.

Hatta, daha geriye, Osmanlı dönemine kadar irdeleyeceksiniz.

Neden mi?

Şundan:

Düne kadar, AKP için “28 Şubat’ın ürünü” denmiyor muydu?

Peki, niye böyle deniyordu;

-28 Şubat, dindarlara yaşamı dar etmişti.

-Muhafazakârları, ticaretten siyasete, hayattan dışlamıştı.

-Başörtülüler, üniversiteden atılmıştı. Bu, başlı başına büyük bir dramdı.

-Ülkenin birinci partisi, namluların gölgesinde iktidardan uzaklaştırılıp kapatılmıştı. 

***

“AKP, 28 Şubat’ın ürünüdür” tezine göre;

28 Şubat’ın baskıcı tutumu halkta ters tepmiş…

Hemen arkasından gelen ekonomik krizin tetiklemesiyle…

Mevcut siyasi aktörler oyundan atılıp AKP tek başına iktidara gelmişti.

***

Daha geriye gidelim.

Bugün PKK’yı ve Kürt siyasal hareketini doğuran sebeplere bakalım:

1925 Şeyh Sait Kıyamı’ndan bağımsız düşünemezsiniz bunu.

Yine…

27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ardından Kürt aşiret liderlerinin hapsedildiği Sivas Kampı’na bakmadan, meseleyi çözemezsiniz.

Ezbere konuşmuyorum.

Her iki konuyu da derinlemesine inceleyen, bu konuda kimsenin yapmadığı özel televizyon programlarını yapan, Şeyh Sait’in torununu, Sivas kampı sakinlerinin çocuklarını ekranlarda çokça ağırlayan bir televizyoncuyum.

Kürtlerin siyasi ve örgütsel serüvenini;

Baskılar, eziyetler, idamlar, katliamlar, sürgünler, esaretler, hapisler ve kamplar belirlemiştir.

İnsanlar Avrupa’da örgütleniyor, Batı başkentlerinde gettolaşıyor, kendi ülkesinde dağa çıkıyorsa bir sebebi var.

Boşuna olmuyor bu. 

***

Bugün gördüğü onca eza ve cefaya karşın;

Onbinlerce mensubu tutuklu Cemaat operasyonlarında bir çakı dahi bulunmadı.

Ve hiçbir mensubu, polise, güvenlik güçlerine, savcı ve yargıçlara saygısızlık etmedi.

Bunu önemle not edeceksiniz.

Fakat… Herkesten de aynı olgunluğu beklemeyeceksiniz. 

***

Bastırılan ve susturulan halk…

Ceberrut devlet uygulamaları…

İşkenceler, sürgünler, şeytanlaştırmalar…

Devlet unsurlarının işlediği katliamlar…

Sonra…

Tüm bunların ardından, ezilen kesimlerin reaksiyonu.

Onun için, Erdoğan ve AKP bir sonuçtur.

PKK da öyledir.

HDP de… 

***

Peki…

Devlet bunu bilmemekte midir?

Bal gibi de bilmektedir.

Lakin bizim devletimiz;

Medya ve bürokrasideki unsurları ile…

Her defasında birilerini sorumlu tutmakta oldukça mahirdir. 

***

Bunu yaşayacağız.

Geriye çevirmek çok mümkün görünmüyor ne yazık ki.

Taş taş üstünde kalmayacak belki…

Ama sonunda, aklımız başımıza gelecek elbette.

Çok uzak bir vadede de olmayacak bu.

Ta ki…

Yeni bir debelenmeye kadar.

Maalesef, bizim toprakların ve bizim milletin kaderi bu.

Kafayı her kaldırdığında başına çöküyorlar! 

***

Mini not: Başlık benim değil. The Equalizer filminde Denzel Washington’ın bir repliği. Esasen senaryodaki en anlamlı cümle.

[Tarık Toros] 18.7.2017 [TR724]

Sniper’lar da yıldönümü kutladı mı? [Ahmet Dönmez]

Soru basit: Eğer 249 kişi can vermemiş olsaydı, o gece yaşananların gerçek bir darbe girişimi olduğuna kaç kişi inanırdı?

Bir başka soru: Erol Olçok ve adı Tayyip olan oğlu o gece şehit olmasalar, AKP lideri Erdoğan kitleleri bu kadar kolay ikna edebilir miydi?

Peki, rahmetli Olçok’un eşi Nihal Hanım’ın aradan 1 yıl geçtikten sonra bile hala “Eşimi ve oğlumu sniper (keskin nişancı) vurdu” iddiasında bulunması ile bu iki soru arasında bir bağlantı var mıdır, ne dersiniz?

***

Sıcak bir yaz akşamının erken saatlerinde, 22.00 sıralarında, 40-50 civarında bir askerin, ilk başta 2 adet askeri minibüsle, Boğaz Köprüsü’nün Asya ayağını trafiğe kapattığı bir darbe girişimi hayal edin lütfen. Diğer istikametteki trafik ise olanca yoğunluğu ve ağırlığı ile o bir avuç askerin yanı başına çakılıp kalmış vaziyette. Fotoğraf çekenler, darbeci askerleri kameraya alanlar, selfie yapanlar…

Sonra Ankara’da F-16 alçak uçuşları başlıyor. Bir grup asker Atatürk Havalimanı’nı işgal edip sonra halkın tepkisiyle geri püskürtülüyor. Sabiha Gökçen’e varamıyorlar bile.

Genelkurmay’da komutanlar derdest edilip Akıncı Üssü’ne götürülüyor. Orada Sayın Hulusi Akar’a çay, kahve ve kuruyemiş ikram ediliyor. Sabaha kadar “Ne olacak bu Türkiye’nin hali?” konulu tartışmalar yapıyorlar.

Bir yandan İstanbul ve Ankara’da üst düzey komutanlar düğünlerde vur patlasın-çal oynasın…

Gece yarısı derdest edilen isimlerden Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, elleri kelepçesiz bir şekilde Akıncı’ya indirildiğinde gayet neşeli bir şekilde oradaki askerlere “İyi akşamlar çocuklar, kolay gelsin” diye selam veriyor.

Ankara’da sokağa çıkan tankların üçte ikisi ya yolda kayboluyor ya da arıza yapıyorlar.

O sırada Marmaris’te tatilini yapmakta olan Cumhurbaşkanı da televizyonlara canlı bağlantı yapıp birazdan Marmaris’ten ayrılacağını ilan ediyor. Bunu dedikten 1 saat sonra otelinden ayrılıyor. Yaklaşık 2.5 saat sonra da darbeci askerler oteli basıp Erdoğan’ı arıyorlar. Hâlbuki o sırada Beyefendi İstanbul’a iniş yapmış vaziyette.

Manzara bu.

Farzedelim ki ortada ne sivil şehit var ne de Meclis’in bombalanması…

Soru çok basit: Bütün bu yaşananların adını ne koyardınız?

Zannetmiyorum ki aklı başında tek bir kişi bile buna ‘darbe girişimi’ desin.

Fakat bugün bırakın böyle bir cevap vermeyi, böyle bir soru sormak bile ‘ihanet’le eşdeğer görülüyor.

Neden?

O 249 şehit nedeniyle.

EROL OLÇOK’U KİM VURDU?

“Bu Erdoğan’ın darbesi” dediğiniz zaman, hemen, reklamcısı ve iletişim danışmanı Erol Olçok ile 16 yaşındaki oğlu Abdullah Tayyip’in şahadeti hatırlatılıyor. “Ne yani, Tayyip Erdoğan yıllardır en yakın arkadaşlarından biri olan Olçok’u ve kendisiyle aynı adı taşıyan oğlunu mu vurdurttu?” diye kontra bir soru geliyor.

O halde gelin biraz Erol Olçok hadisesine eğilelim.

Erol Abi -ki kendisine abi derdim-, belediye muhabirliği yıllarımdan beri tanıdığım, daha sonra Ankara’da başbakanlık muhabirliği yaptığım dönemde de görüştüğüm, muhabbetinden keyif aldığım ve şahadet haberini aldığımda da gerçekten üzüldüğüm bir insandı. Allah rahmet eylesin.

Ölümünün üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına rağmen katillerinin hala bulunmamış olması beni en çok şaşırtan noktalarından biridir. Neden? Çünkü gerçekten Erdoğan’ın en kıymet verdiği insanlardan biriydi.

DARBECİYİ VURAN SİLAH BULUNUYOR DA ŞEHİTLERİ VURANLAR NİYE BULUNMUYOR?

Marmaris’e giden darbeci timden Yüzbaşı Haldun Gülmez’i vuran bir diğer darbecinin kim olduğu, hemen balistik inceleme ile tespit edildi.

Fakat hangi şehidi hangi silahın vurduğu, bu silahın hangi askere zimmetli olduğu 1 yıldır açıklanmış değil.

Garip değil mi?

Haydi, hepsini bir şekilde tevil ettik. Peki ya Olçok ve delikanlı oğlu?

Geçenlerde bir gazeteci büyüğüm şöyle dedi: “Benim tanıdığım Tayyip Erdoğan’ın şimdiye kadar onları vuran adamı bulup derisini yüzdürmüş olması lazımdı!”

Aynen öyle!

İyi ama kim, nasıl vurdu baba-oğul Olçok’ları?

Mermileri atan silah kime aitti?

Havuz medyası önceleri Olçok’un darbeci askerleri ikna etmeye çalıştığını ama başaramadığını, bu sırada vurulduğunu anlatan haberler yayınladı.

Oysa o gece yanında bulunan Ramazan Demir isimli vatandaş, Yeni Şafak’a verdiği bir röportajda, köprüye doğru sohbet ederek yürürlerken bir kurşun geldiğini ve Erol Olçok’a isabet ettiğini anlattı. “O saldırıyı beklemiyorduk. Bizim askerimizden bize kurşun sıkılacağını ben asla düşünmüyordum” dedi. Pek tabii. Bunu kim düşünür ki? Hatta darbenin mantığına bile aykırı. Halkın desteğine ihtiyaç duyan darbeciler böyle bir cinayete neden ihtiyaç duyar ki?

Tam tersine toplumun nefretini çekecek, alaşağı edilmek istenen siyasi iradenin etrafında halkın daha da kenetlenmesine yol açacak ve devrilmek istenen Erdoğan’ı dört dörtlük bir halk kahramanı haline getirecek böyle bir infazı kim, niye yapar?

NİHAL OLÇOK: SNİPER VURDU

Rahmetli Erol Olçok’un eşi Nihal Hanım, 11 Temmuz 2017 gecesi Habertürk TV’deki Teke Tek programında Fatih Altaylı’nın sorularını cevapladı… Ve 1 yıl sonra bile Nihal Hanım’ın, “Eşimi ve oğlumu sniper vurdu” iddiasını tekrarlaması bana göre en çarpıcı bölümdü. Önce eşinin vurulup yere düştüğünü anlatan Bayan Olçok, devamını şöyle getirdi: “O kurşun öyle kurşun değildi biliyorsunuz. Deldi geçti, değil, yardı geçti. Erol Bey vuruluyor, Abdullah o gece sussa, ‘Baba’ diye bağırmasa vurulmayacak belki ama o bir Çerkez, Arnavut oğlu. Mümkün değil sesini kısmak. ‘Baba’ diye bağırıp Erol Bey’e doğru koşunca Abdullah’ın Erol Bey’in oğlu olduğunu öyle anlıyorlar. Abdullah’ı da hedef alarak vurdular. Vuruluyor ve yerde sürünüyor… Yerde süründüğünü gördüklerinde bir kurşun daha sıkıyorlar. Ne yapabilir ki ya! Yani zaten sniper kurşunuyla vurulmuş, bir kurşun yemiş bir insan kalkıp kime ne yapabilir ki? Elinde silah yok, tüfek yok.”

‘EŞİMİ VURANLAR DA ÖLDÜRÜLDÜ’

Peki, sıkı durun, asıl bomba geliyor: Nihal Hanım, o canlı yayında bir şey daha söyledi: “Biliyor musunuz ben Emir ve Şamil’e (diğer oğulları), ‘Babanızı ve abinizi vuran kişiler vuruldu’ dedim. Tek nedeni vardı. İntikam hisleri olmasın diye… Ama sabah 06.30-07.00 gibi haber geldi ki gerçekten vurulmuşlar.”

Bir dakika!

Yani baba-oğulu vuran katil ya da katiller belli. Hatta daha o gece hemencecik tespit edilmişler. Ve tespit edilmekle de kalmayıp hemen o gece infaz edilmişler.

Öyleyse kim bunlar? Olçok ve gencecik oğlunu şehit eden hain canavarlar kimler? Neden isimleri açıklanmadı? Neden bu olay davul-zurna ile duyurulmadı? Neden sabah-akşam şeytan gibi taşlanmıyor isimleri?

Oysa İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede hiç bundan bahsetmemişti. Neden? AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Koyabıyık, “Erol Olçok’un şehit edilmesi olayı çözülebilir mi?” sorusunu yöneltti kendisine. Çalışkan şöyle cevapladı: “Şimdi, bir olayı çözmek kısmıyla ilgili tam bir şey söyleyemeyeceğim çünkü genel bir tahkikat devam ediyor. Eğer hangi silahtan çıktığını, o mermiyi tespit edersek çözülebilir. Kamera kayıtları inceleniyor, daha başka şeyler inceleniyor. Şu an için bir şey diyemeyeceğim ama detayda, elde ne varsa detaylı incelenir.”

Yeniden sorulara dönelim:

Nihal Olçok’a, “Eşini ve oğlunu vuranlar öldürüldü” diyenler kimler? Eğer bu bilgi doğruysa İstanbul Emniyet Müdürü’nün niye haberi yok? Varsa niye Meclis’e yalan söylüyor? Yok eğer Çalışkan doğruyu söylüyorsa, o zaman kim acılı bir anneye böyle bir bilgi verdi?

Nihal Olçok, bu bilgiyi aktarırken yüzünde en ufak bir tereddüt veya şüphe barındırmıyordu. Net bir bilgiye hâkim olmanın verdiği özgüvenle konuşuyordu.

O HALDE AKP NEDEN SNİPER’IN ÜZERİNİ ÖRTMEYE ÇALIŞIYOR?

Sorular bitecek gibi değil…

Nihal Olçok, neden katilin sniper olduğunu söylüyor? Demek ki bir bildiği var. Görüntülerde görüldüğü gibi baba-oğul Olçok’ların yanında birçok görgü şahidi bulunuyordu. Zaten anında Nihal Hanım’a ulaşarak şahadet haberini vermişlerdi. Demek ki bu bilgiyi de aldı.

Bayan Olçok, ısrarla sniper iddiasını tekrarlarken İstanbul Emniyet Müdürü Çalışkan’ın TBMM’de keskin nişancı sorularına “Bu bir şehir efsanesi” demesinin nedeni nedir öyleyse?

Eğer Olçok hanımefendinin söyledikleri doğru ise; gecenin o ölümcül kargaşası içerisinde Olçok’ların katili ya da katilleri nasıl tespit edildi? Kim tespit etti? Sonrasında nasıl bulundular? Nasıl öldürüldüler? O katili kim veya kimler öldürdü? Neden onlar da merhum Ömer Halisdemir gibi kahramanlaştırılmıyor?

Sorular bitecek gibi değil…

Filmi 1 yıl geriye saralım…

Sniper iddiası ilk nasıl gündeme gelmişti, hatırlayın: O gece köprüde ve İstanbul’un değişik yerlerinde darbecilere direnmek için alanlara akın eden vatandaşların şahitlikleri ile… Birçok kişi sosyal medyadan ‘sniper’ gördüklerini yazmış ve nokta adres de vermişlerdi. Bunların başında Boğaz Köprüsü geliyordu. Hatta en hararetli saatlerde köprü trafiği içerisinde periscope yayını yapan bir genç, o sırada isabet eden bir kurşunla vurulmuştu. AKP profili taşıyan Mansur Işık isimli şahıs, Twitter hesabından bu görüntüleri paylaşarak, “Sniper hain, elinde telefon olan bir sivili vuruyor! Türk askerinin üniformasını ele geçirmiş bir hain yapıyor bunu!” diye yazdı.

Hürriyet gazetesi de sniper’a ait olduğu öne sürülen bir fotoğraf yayınlamıştı.

‘s@teş’ isimli kullanıcı, 16 Temmuz saat 15.38’de, “Dün gece Boğaz Köprüsünün üstünde elinde taş bile olmayan halkı sniper ile vururlarken hiç kandırılmış gibi gözükmüyorlardı” tweet’i attı. Aynı kişi saat 17.53’te de “Dün gece boğaz köprüsünde tank ve sniper ateşiyle yanı başımda ölenlerden bahsediyorum şeref yoksunu” paylaşımı yaptı.

‘Emre’ isimli bir başka Twitter kullanıcısı da aynı gün saat 17.02’de, “Ben oradaydım. Sniper ile öldürüldükten sonra saldırmaya çalışanlar oldu ama kafa kesme olayı kesinlikle yalandır” diye yazdı.

Hasan Mollaoğlu, 16 Temmuz 2016 gece saat 01.09’da “Harbiye Orduevi’nin çatısından 1 veya 2 sniper halka ateş açıyor. 2 kişinin vurulduğunu gördüm” diye yazdı.

Profilinden AKP’li olduğu anlaşılan ‘haşimoğullarından’ isimli bir hesap, 16 Temmuz saat 05.11’de, bir arabanın kanlar içerisindeki ön koltuklarının fotoğrafını paylaşarak, “Atatürk havalimanına gelen polis aracı.. Yiğidimizi sniper ile vurmuşlar. Şerefsiz köpekler” paylaşımında bulundu.

‘mctellioglu’ kullanıcısı, 16 Temmuz saat 13.51’de gözünden vurulmuş bir vatandaşın fotoğrafını paylaşarak, “Acıbadem’de gözünün üstünden sniper ile vurulan Emin Ekşioğlu” diye yazdı.

Avukat Fatma Benli de 17 Temmuz saat 14.12’de “Nasıl gözü dönmüş aşağılık bir zihniyet Borsa’nın tepesine sniper yerleştirip halka ateş eder? Borsa önündeki ölü ve yaralılarımız da hedef+” şeklinde tweet attı.

ACIBADEM’DE GÜNDEZ BİR DAİRE BOŞALTILDI, GECE KATLİAM YAPILDI

Demek ki o gece İstanbul’un birçok yerinde keskin nişancılar sahnedeydi.

Buralar neye göre seçilmişti bilmiyoruz. Fakat TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu üyesi AKP İstanbul Milletvekili Ravza Kavakçı Kan’ın, İstanbul Valisi Vasip Şahin’e hitaben söylediği şu sözler enteresandı: “O geceyi değerlendirdiğimizde, ilginç bir şekilde herkesin olması gereken yerde olduğunu görüyoruz. Yani vatandaşlarımız belli bir yere yığılmıyorlar. Herkes köprüye gitmiyor ya da herkes farklı bir yerlere dağılıyor. Bu gerçekten ilginç bir şey, hani Allah’ın lütfu bana göre ama, onun haricinde nasıl oldu onu da bilmiyoruz.”

Nasıl olduğu konusunda belki MİT’in resmi açıklaması ve Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın bir itirafı yardımcı olabilir. MİT’ten 22 Mayıs 2017’de TBMM Komisyonu’na gönderilen yazıda, teşkilatın o gece sahada olduğu detayları ile anlatılıyordu. Malum olduğu üzere Zekai Aksakallı da o gece kışlasında kanlı olaylar yaşanırken sabah 10.30’a kadar bilinmeyen bir yerden telefon trafiği ile olayları organize etmişti. Kendi savcılık ifadesinde MİT Müsteşarı Fidan ve müsteşar yardımcıları ile sayısız defa görüştüğünü dile getirdi. Ayrıca Başbakan Binali Yıldırım’la da konuştuğunu ve sivillerin sokağa çıkarılması konusunda konuştuklarını bildirdi.

Bugüne kadar konuşulmayan bir başka çarpıcı iddia: 15 Temmuz günü Acıbadem Telekom’a bakan binalardan birinde bir daireye Özel Harekât polisleri geliyor. “Akşam burada bir operasyon olacak, daireyi boşaltın” diyerek ev ahalisini gönderiyorlar. O gece o bina önünde 6 kişi vurularak şehit ediliyor. Bu bilginin kaynağı, bizzat orada şehit olanlardan birinin yakınları.

Görünen o ki belli noktalar seçildi ve o noktalara keskin nişancılar yerleştirildi…

Tekrar aynı noktaya dönecek olursak; 15 Temmuz gecesi İstanbul’un birçok noktasından keskin nişancı ihbarları geliyordu.

Ve bu haberler ağırlıklı olarak AKP cenahı ve darbe karşıtlarından gelirken neden birden bire keskin nişancı iddialarının üzeri örtüldü? Bütün AKP kurmayları ve emniyet, sniper iddialarını neden reddeder oldular?

Belki şu iki ifade, bize biraz ipucu verebilir:

O gece hayatını kaybeden genç Mahir Ayabak’ın annesi Muteber Ayabak, Ülke TV ekranlarına, “Hainler orada pusuda yatıyorlarmış. Siyah bir transit, keskin nişancılar varmış içinde. Halkın üzerine ateş açıyorlar ve maalesef sırtından girip oğlumun kalbini parçalayarak… Oğlum orda şahadet şerbetini içiyor” demişti.

Köprü’de darbecilere karşı direnen bir genç de Ahsen TV’nin 15 Temmuz sonrası canlı yayınında şunları söylemişti: “Köprüde askerlerin olduğu taraf değil de diğer taraftan, yani köprüden Anadolu yakasına geçiş tarafından, polis insanların üzerine ateş açtı. Bak, polis insanlara ateş etmediyse şerefsizim. Açsınlar, kameralara baksınlar ya! Mini Couper’lı iki tane şerefsiz, baktı böyle, ateş etti takır takır!..”

Yani bazı sivillerin darbeciler tarafından değil de kim olduğu bilinmeyen, karanlık bir takım derin devlet unsurları tarafından öldürüldüğü ortaya çıkmasın diye olabilir mi?

Yani birileri o gece özellikle sivil katliamı yapmak için sahaya çıkmış olabilir mi?

Şimdi yazının en başındaki o soruyu yeniden sormanın tam zamanı: Eğer 249 kişi can vermemiş olsaydı, o gece yaşananların gerçek bir darbe girişimi olduğuna kaç kişi inanırdı?

SİVİLLERİ KİM ÖLDÜRDÜ?

SADAT isimli para-militer yapının temellerini atan ASDER de (Adaleti Savunanlar Derneği) o gece sahadaydı. Bu derneğin kurucularından olan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Habertürk canlı yayınında, “O derneğin üyeleri, bu yaşanan süreçte, binin üzerinde subay astsubay, bunların hepsi o gece sahaya çıktı.” ifadesini kullandı. Bunu, övünmek için söylüyordu.

Bu arada ASDER’in başkanı Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin, aynı zamanda Erdoğan’ın başdanışmanı ve SADAT’ın da başkanı olduğunu unutmayalım.

15 Temmuz gecesi elinde silah ve satırlarla sokakta cinayetler işleyen, kim olduğu belirsiz, sakallı bir takım tipler vardı. Bunlar kendi kendilerini de kameraya alarak övünçle sosyal medyada paylaşıyorlardı. Askerlerin ve askeri öğrencilerin kafalarını kesen bu karanlık tiplerden hiç bir zaman hesap sorulmadı.

O gece Genelkurmay Karargahı’nı da benzer profildeki şahıslar basmıştı. Bina içerisine dalan 50 kişilik sivil grubun başında, Edirne’de ‘Muşlu Apo’ olarak bilinen Abdullah İrgin vardı. Bazı suçlardan dolayı sabıkası olan İrgin, aynı zamanda Edirne Alperen Ocakları Başkanı idi. Edirne’de yaşayan İrgin’in o gece Ankara’da ne işi vardı? “Özel işlerim nedeniyle Ankara’daydım” dedi. Acaba o gün nasıl bir özel işi vardı?

Ankara Emniyeti’nde o gece sivillere dağıtılan MP-5 otomatik silahları da unutmamak gerek. Bu silahlardan bir tanesi aylar sonra bir başka cinayette kullanılınca gerçek ortaya çıkmıştı. Daha başka kaç silah, nerelerde, hangi karanlık cinayetlerde kullanıldı acaba?

Bir kez daha 14 Temmuz tarihine gidelim o halde.

Özel Kuvvetler Komutanlığı’na…

Teamüllere aykırı olarak bir gün önceye çekilen ÖKK kursiyer mezuniyet töreninde Hulusi Akar-Hakan Fidan ve Hakan Fidan-Zekai Aksakallı gizli görüşmelerinde ne konuşuldu?

Sivilleri kim öldürdü?

15 Temmuz gecesi köprüde yapılan 1. yıldönümü kutlamalarına o sniper’lar da katılmış olabilir mi?

Görevlerini layıkıyla yerine getirdiler çünkü.

[Ahmet Dönmez] 18.7.2017 [TR724]

Ne bütçe açığı, düpedüz iflas [Analiz: Semih Ardıç]

Referandum uğruna dağıtılan paraların maliyeti yavaş yavaş çıkıyor. Bütçe ilk altı ayda 25,2 milyar lira açık verdi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı aynı dönem için belirlediği rakamdan 8 milyar TL daha fazla açık verdi.

Bütçedeki bu sapmaya faiz haricindeki harcamalardan tasarruf edilmesi için tesis edilen ‘faiz dışı fazla’ (FDF) kalemi dâhil değil. Maliye Bakanı Naci Ağbal o kısmı geçiştirse de faiz dışı fazlada fazlalık yok, bilakis 12,5 milyar lira açık var. Esasında bütçe açığı 25,2 değil 37,7 milyar Türk Lirası.

ALTI AY, NEREDEYSE SENELİK AÇIĞA DENK

Hükûmet 2016’nın Aralık ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden onay alırken 2017’de bütçe açığının 45 milyar lira olacağını taahhüt etmişti. Senenin ilk yarısında gelir ve gider arasında giderler lehine açılan makas, hükûmetin TBMM’ye, dolayısıyla vatandaşa verdiği taahhüdü yerine getirmeyeceğini ispat etti.

Bütçedeki kara deliği olduğundan küçük göstermek için faiz dışı fazlaya yüklenmek tam bir müflis tüccar numarası. O tarafına kimse bakmaz nasıl olsa deyip kamuda israfın önünü açıyorlar. Makam arabası, bina saltanatı doludizgin.

Kamunun kullandığı resmî taşıt sayısı 100 bin 784’ten 106 bin 406’ya yükseldi. Kamu kurumları bu kadar taşıt olmasına rağmen sivil plakalı araba kiralıyor. Onların gideri ayrı kalemde gösteriliyor. Kiralık binalar için de bütçeden 700 milyon liraya yakın ödeme yapılıyor. Uçak, helikopter, tekne, araba ve bina derken devletin senelik kira faturası 1 milyar lirayı aşıyor.

TASARRUF ETMEDEN BORÇLAR NASIL AZALACAK?

Bütçedeki kara delik büyürken faiz dışı fazlanın ortadan kalkması borç ödemelerinde anaparanın azalmaması manasına geliyor. 1990’larda olduğu gibi sadece faiz ödeyerek günü kurtarma alışkanlığı nüksetti.

Oysa Kemal Derviş, 2001 krizinin müsebbibi olan yüksek borçluluğu azaltmak maksadıyla FDF kaidesini tesis etmişti. Zira Türkiye’nin kamuda israfa son vermekten başka çaresi kalmamıştı. Aksi halde ne giderler azalıyor ne de anapara ödemesi yapılabiliyordu.

Borç katlandıkça vatandaşın cebine gitmesi icap eden para faize gidiyordu. Seçim meydanlarında bol kepçeden vaatte bulunan siyasetçiler iş başına geçtiğinde Hazine’ye yükleniyor, borç yükünü artıyordu.

TASARRUF YOKSA BORÇ AZALMAZ

Derviş’in programını takip etmekle en isabetli kararı veren AKP son üç senede farklı bir yola girdi. FDF küçüldü, küçüldü. Nihayetinde bu sene o kalem buharlaştı. Türkiye 20 milyar lira civarında FDF sayesinde kamu borcunun millî gelire (GSYH) oranını yüzde 40’ın altına indirmişti. Şimdi ibre yukarı döndü.

AKP lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan daha evvel birkaç defa “niye bu kadar FDF veriyoruz.” diyerek buradaki kaynağa göz diktiğini ima etmişti. Erdoğan’ın bir dediğini iki etmeyen hükûmet tasarruf edip FDF hedeflerini tutturmak yerine har vurup harman savurmayı tercih ediyor.

2017 bütçesinin altı aylık neticelerinden şu başlıklar çıkarılabilir:

–Hükûmet ve Saray, 16 Nisan referandumunu kazanmak için kamu harcamalarını artırdı.

–Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’ın kullandığı ‘gizli harcama giderleri (örtülü ödenek)’  2 milyar lirayı yaklaşarak yeni bir rekor kırdı.

–Devlette israfın önü alınamıyor. Taşıttan binaya kadar kiraya ödenen paralar katlanıyor.

–TÜİK’in açıkladığı yüzde 5 büyümeye rağmen vergi gelirlerindeki artış giderleri karşılamadı.

–Enflasyon 2017’de yüzde 7,5 hedefinin semtine dahi varmayacak.

–İşsizlik yüzde 9’ indirilemeyecek, yüzde 10’un üzerinde inişli çıkışlı seyredecek.

–Bu sene borç anapara ödemesi yapılamayacak. Dolayısıyla 2018 ve müteakip senelerde bütçede faiz yükü azalmayacak.

–Her sene 50 milyar lira civarında devasa bir tutar faize gidiyor.

–Harcamalar kamunun yatırımdan ziyade tüketime odaklandığını gösteriyor.

–Ekonomi TÜİK’in ve hükûmetin güdümündeki medyanın tasvir ettiği tablodan fersah fersah uzak.

–Senenin yarısında bütçe hedeflerinden bu denli uzaklaşılması tek kelime ile iflastır.

–Herhangi bir şirkette aynı neticeler alınsaydı patronun ilk işi genel müdürü kovmak olurdu.

BAŞKANLIK SEÇİMİNE KADAR KARA DELİK!

Nasıl 2017’de bütçe disiplini referandum uğruna feda edildiyse 2018 ve 2019 senelerinde de hükûmetin tek derdi ‘başkanlık seçimi’ olacak.

Bütçede kara delik büyüyecek, SGK’nın zararı katlanacak, bu yüzden de Hazine piyasadan daha fazla borç isteyecek.

Bu da demek oluyor ki maalesef iş âlemi yüksek enflasyon, yüksek faiz ve yüksek kur baskısı altında kalmaya devam edecek. Vatandaşın satın alma gücü azalacak.

ARTIK KUZEY KORELİLERİ DAHA İYİ ANLIYORUM

Verilerin giderek eksiye dönmesinden daha vahim olanı kimsenin ‘eğriye eğri, doğruya doğru’ diyememesidir. Topyekûn bir hipnoz haliyle karşı karşıyayız. Erdoğan, dünyanın Türkiye’yi kıskandığını, gıpta ettiğini tekrar edip duruyor. Muhalifler için açık hapishaneye dönmüş bir memleketi kim, niye kıskansın?

Kuzey Koreliler’in kendilerini futbolda dünya şampiyonu zannettiklerine dâir rivayeti iletişim asrında afakî buluyordum.

Ekonomi bu kadar berbat halde iken bir asırdan fazla parlamenter sistemi tecrübe etmiş Türkiye’de milyonlarca kişi bin küsur odalı Saray’da mukim Erdoğan’ın propagandası ile amel ediyorsa komünist Kuzey Kore’de halk dünya birincisi olduklarına niye inanmasın!

[Semih Ardıç] 18.7.2017 [TR724]

Fotoşop devletine hoş geldiniz! [Seyfi Mert]

Halimiz itten beter, keyfimiz paşada yok
Türk Atasözü

Sene 2015… Pelikan çetesiyle ipi henüz çekilmemiş olan Davutoğlu, Haliç Kongre Merkezinde bir toplantı düzenliyor. Mevzu büyük ve derin: Yerli Uçak!

Hiç öyle alttan almak, ihtimallere bırakmak gibi bir durum yok. Gayet kendinden emin konuşuyor: ”Milli uçak yapımında 1944’den bu yana çok şey kaybettik. Savunma sanayide de bu geçerli. Savunma Sanayide bugün yerli kullanım yüzde 50’lileri aştı. Bir zamanlar kapatılan ROKETSAN bugün küresel piyasada önemli bir yer edindi. Eğer AK Parti olmasaydı şu an geliştirilmiş birçok şey durdurulmuş olacaktı.”

Ve ardından büyük müjdeyi veriyor: “TRJ 328 Türkiye’nin yerli yolcu uçağında ilk adımı olacak. 2019’da ilk uçak uçuşa geçecek.”

Öyle böyle değil, hani neredeyse gözümüzde canlanıyor uçağımız: “Tepeden tırnağa tamamen Türk mühendisliği ile üretilecek olan TRJ628 dünyada büyük yankı uyandıracak. 70 kişilik kapasitesi ile havacılığı bambaşka boyuta taşıyor. En son teknolojinin kullanılacağı bu uçak inişe uygun olmayan yerlere de iniş sağlayabilecek. Bu uçak ile göklerdeki milli çağın başlangıcı olacak.”

Kısa süre sonra Davutoğlu’nun afişlerde filan kullandığı görsellerin ve uçak özelliklerinin gerçek yüzünü işten anlayan bir uzman şöyle açıkladı: 
“TRJ 328 adı altında bize yutturmaya çalıştıkları 1922 yılında kurulan, 2002 yılında iflasını veren, Federal Almanya’da kurulu, en son Daimler Aerospace ortaklığında, Avrupa Uzay ve Havacılık Ajansı EADS bünyesinde faaliyet yürüten DORNİER Flugzeugswerke, yani Dornier Uçak Fabrikaları tarafından üretilen Dornier 328’den başka bir şey değil. TRJ 628 olarak üretileceğini açıkladıkları model ise, D 328’in iki katı koltuk kapasitesine sahip olup dizayn edilen, projelendirilen ancak 2002 yılında iflas dolayısıyla üretilemeyen uçak tipi. Dornier’in bütün üretim ve marka lisansları ABD’li Siera Nevada Corporation-SND tarafından iflas masasından alınmıştır ve şimdi Türkiye’ye pazarlanmaktadır. Muhtemelen proje ortaklık halinde yürütülmeye çalışılacak ve birileri süresiz ve ucu açık bir gelir kaynağını kendileri için garantilemiş olacaklar.”

Yani modası geçmiş, batmış bir uçağı birileri devlete ‘okutmuş’ garibim Pelikan mağduru Davutoğlu da âlay-ı vâlâ ile bunu millete yedirmeye çalışıyor. 

Şimdi o yok, muhtemelen uçak filan da yok. Zaten bahseden de yok. Belki seçimde Tayyip Ağam tekrar havalandırır o uçağı.

Malum bir dönem o da yerli uçağı havalandırmıştı. Göklerde diyordu bastırdığı afişlerde. Ne hikmetse bir türlü inemedi o havalanmış uçak. 

AKP bu, inmeyen uçak bile icat edebilirdi netekim!

Gerçi Davutoğlu’nun hayal gücüne bakılırsa, şimdiye elektrikli otomobilimiz de yollardaydı. 

Benzinli, mazotlusundan vazgeçtik, tüplüsüne bile razıydık ama Başbakan çıtayı epey yükseğe koyuyordu; elektrikli!!!

Şöyle dedi bir Konyalı arkadaşım haberi okuyunca, “ben binmem ağa, biz yaparsak kesin elektrik kaçağı, çarpar bizi!”

Kış aylarında ülkenin en büyük kentinin göbeğinde bile saatlerce elektrik kesilen bir memlekette elektrikli otomobil epey fantastik, kabul etmek lazım. 

Ancak vaat bu, salla gitsin nasıl olsa, cezası yok, hesap soranı yok... 

Aksine yalanı fotoşopla destekleyen medya sürüsü var. Takvim gazetesi mesela, ki yalan ve saçma haberde benzersizdir, AHaber kanalıyla yarışabilecek belki de tek yayın organıdır. Bir bilim kurgu filminden araba resmi bulup ekleştirdi okurlarına. 
Yediler afiyetle tabi. 

Elektrikli kavramını nasıl biliyorlarsa, uzay aracı zannetmişlerdi haspalar. 

Eh bu yalanı sayısız kere yemeye aç, yüzde 50’lik bir kitle de hazır zaten!

Tank yapıyoruz dediler tank!

Biliyorsunuz biz tankın egzozuna af edersiniz tişört sokup durduran bir nesiliz. F-16’ya kafa atarak, güdümlü füzeyi çatal kaşıkla filan durdurabilme özelliği var AKP’li arkadaşların. Neyse, tanka dönelim. 

İkitelli sanayide üretilen su motoru değil bu yahu, koca tank!

Adını bile koydular: Altay!

Sonra başlandı kıvırtılmaya; motoru şurdan, paleti burdan, elektronik sistemi şuradan...

Eeeee, nesi yerli bu tankın?

Bakın sonra buldum ben yerli tankı. 15 Temmuz anma şenliklerinde çıktı ortaya yerli tank. Kartondan yapılmış… Büyük bir coşkuyla yürütüldü köprüde…

Eskiden böyle şeyi gardırop Atatürkçüleri yapardı. Maketten gemiyi karaya çıkarır, bir görevli kucağında taşıdığı Atatürk büstü ile temsili olarak Samsun’a ayak basardı. 

Meğer onlar bayağı bir seviyeymiş. Bugünküler eskinin vesayetçilerine rahmet okutturuyorlar.

Medya tarihinin en bayağı, en haysiyetsiz kanalı sıfatını rakipsiz olarak elinde tutan AHaber isimli bataklıkta mehter eşliğinde ‘helikopterlerimiz PKK’yı yok ediyor’ görüntüleri yayınladılar. Bu görüntülerin kısa süre sonra bir bilgisayar oyunundan araklandığı ortaya çıktı. 

Utanmayı bırakın, burunlarının ucu bile kızarmadı. Zira amaçlarına ulaşmıştı, bek çok partili o gece rahat bir uyku çekmişti zira!

Bu kafa için her şey mümkündü. 

Neler yapmadılar ki fotoşopla… 

Misal, dolar kuru hızla yükselirken “gugıl” görsellerden bir kamyon dolusu dolar fotosu bulup, “yurtdışından dolarlar geldi, merkez bankasına konuluyor, sağolasın reyiz”, diye yazan trol mü ararsın, İtalya’daki tünel görselini koyup utanmadan altına bir de ‘Bize hırsız diyenler buyrun bu tünel size kapak olsun’ diye yazan tırt belediye başkanı mı?

Hepsi bir arada ve bu çağda yaşıyordu…

Misal Tayyip Bey, BM genel kurulunda boş salona konuşuyordu, zira kimsenin taktığı yoktu onu. Tokalaşmak için elini uzattığında havada kalıyordu sürekli. Ama havuzcu yayın yönetmeni buluyordu dolu bir BM Salonu, koyuyordu fotoşopla reyizinin görselini ve altına yapıştırıyordu manşeti: “Yüzlerine haykırdı!”

Breh breh breh…

Her şey çakma, hayat fotoşoptan ibaret oldu bu güruh için. 

Arama motoru diye ortaya çıkardıkları geliyooo.com bile çakmaydı… 

10 milyon TL tokatladılar, hem de… Google altyapısından apartarak beş dolara beş dakkada yapılacak olan bir web sayfasını (site değil, sayfa annem sayfa) asrın icadı Türkün gücü gazlamasıyla okuttular devlete. 

Allah bin bereket versin!

Uluslararası arenada alınan yenilgilerin intikamını zırtapoz TRT dizilerinde alıyorlardı. Ve çok hoşuna gidiyordu partili fanatiklerin bu. Diriliş’i elinde kılıçla izleyen seyirci sayısı az değildi. Yedi düvelde bizi takan yoktu gerçekte ama, TV ekranında yedi düveli dize getiriyorduk. 

Boş mitingleri fotoşopla doldurmayı deniyorlardı. 

Sevmedikleri, operasyon yapacakları insanlara fotoşopla istedikleri iftirayı atabiliyorlardı. 

Darbe komisyonu başkanlığı yapan şaklaban bile bu fotoşop oyunlarını alıp raporuna koyabiliyordu üstelik. 

İnşaat işçisi tuğladan Anayasaya ‘hayır’ yazıyordu ama bu ülkenin başkentinin madrabaz reisi bunu fotoşopla ‘evet’e çevirip paylaşıyordu utanmadan, sıkılmadan. 

Fotoşopla istedikleri pasaportu istediklerine veriyor, çay lekeli fotoşoplarla manşetlik yalan haber dizayn ediyorlardı. 

Dört yanı denizle çevrili 80 milyonluk ülkede bir tek yüzücü çıkmıyordu ama hiç dert değildi, Amerikalı dünya şampiyonu yüzücüyü alıp fotoşopla Türk bayrağı ekleniyordu bonesine ve Türkün gücü tüm dünyaya gösteriliyordu!

Kim tutardı bu İslamcı güruhu artık!

Bir de Yusuf Yusuf etmek gibi bir tırsaklıkları vardı. Reyizi gücendirmenin bedelini çok iyi bilmiyorlardı. Söz gelimi Ali Avcı isimli yönetmen aldığı o kadar paraya rağmen garabet film yapınca bir anda terörist ilan edilebiliyordu. Kendilerinin başına gelmesin diye, akıl mantık, perspektif filan umursamayıp, uzakta duran Tayyip Erdoğan’ı ‘reyiz bu kadar küçük görünürse başımıza iş gelir’ korkusuyla, büyütüyorlardı. Diğer bakanlar ile beraber reyiz, Güliver cüceler ülkesinde film afişi gibi duruyordu ama n’olacaktı yani!

Biliyorum yazı uzadıkça uzuyor. Emin olun kitap olabilecek çapta bir kepazeliktir bu fotoşop olayı… 

En iyisi bitirmeyeyim. Sonraki yazıda size biraz da yaptıklarından, heykellerinden, anıtlarından filan bahsedeyim. 

Hadi çüz…

[Seyfi Mert] 18.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com