Sosyal medya düzenlemesi ile ilgili konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel, "AKP, 'unutulma hakkı' adı altında kara geçmişini silmeye çalışıyor" dedi.
KRONOS 22 Temmuz 2020 GÜNDEM
AKP’nin büyük yaptırımlar içeren sosyal medya düzenlemesine tepkiler büyüyor. Sözcü’den Zeynep Gürcanlı’ya konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel, “AKP, ‘unutulma hakkı’ adı altında kara geçmişini silmeye çalışıyor” dedi.
AKP’nin hazırladığı sosyal medya düzenlemesi bu hafta TBMM’ye geliyor. Dün düzenlemeyle ilgili bilgilendirme yapan AKP Grup Başkanı Vekili Özlem Zengin’in “Vatandaş ‘kişilik haklarını ihlal eden bazı internet siteleriyle ilişkilendirilmesinin engellenmesini’ talep edebilecek” açıklaması kafaları karıştırdı.
“İSMİM BU İNTERNET SİTELERİYLE YAN YANA GELMESİN”
Telaffuz etmeden ‘unutulma hakkı’na değinen Özlem Zengin, şunları söyledi: Siz yargı kararlarına başvuruyorsunuz, mevcut hukuk sistemi içerisinde sonuç alıyorsunuz. Fakat tüm bunlara rağmen adınızı yazdığınızda, bu konuya dair bir şey girdiğinizde sizinle alakalı geriye dönük tüm bilgiler önünüze geliyor. Bu düzenlemeyle; ilgili kişi, ‘kişilik haklarını ihlal eden bazı internet siteleriyle ilişkilendirilmesinin engellenmesini’ talep edecek. “Benim ismim bu internet siteleriyle yan yana gelmesin” talebinde bulunabilecek.
CHP’Lİ ADIGÜZEL: AKP’NİN YOLSUZLUKLARINA ERİŞİM ENGELLENECEK
AKP’nin sosyal medya düzenlenmesini ve Zengin’in açıklamalarını değerlendiren CHP Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel, teklifin ‘unutulma hakkı’ adı altında “AKP kara geçmişini silmeye çalışıyor” diyerek şunları söyledi:
AKP’nin getirdiği kanun teklifinin söylendiği gibi Almanya ile aynı olmadığını, bunun Almanya’da yasalaşmadan önce iki yıl tartışıldığını anlattık. İktidarın mevcut uygulamalarına da bakmak gerekiyor. Almanya’da haber sitesi erişim engellemesi görülmedi.
Kollektif hafızayı silecek bir durum sözkonusu. AKP’nin yoksulluk, “FETÖ” ile ilişkileri, yolsuzluklarına ilişkin erişim engellenecek. Getirilen yasa teklifinde ifade özgürlüğüne, toplumun haber alma özgürlüğüne kısıtlamalar var.
Teklif konusunda tartışılması gereken çok unsur var. Mesela ekonomik anlamda, girişimcinin desteklenmesi konusunda sorun yaratacak. Reklam kısıtlamasına gidildiğinde eksi yansımaları olacak.
AMAÇLARI KİMSE SESİNİ ÇIKARMASIN
Bu düzenlemeler, kendilerinin eleştirildiği mecraları daraltmaya yönelik. Amaç sosyal medyayı zapt-u rapt altına almak, kimsenin sesi çıkmasın, kuşatılsın. Bizim önerimiz, bir komisyon oluşturup, bütün partilerin katılımıyla bu konuda çalışılması. Neyin ifade özgürlüğü, neyin kişilik haklarına aykırı olduğunun belirlenmesi. Bu süreçte servis sağlayıcılarla konuşulması, üniversitelerin sürece dahil edilmesi.
PAYLAN: SON NEFES BORUMUZ KESİLMİŞ OLACAK
Yeni sosyal medya düzenlemesinin Meclis’ten geçmesi halinde “Son nefes borumuz da kesilmiş olacak” ifadelerini kullanan HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan ise şöyle konuştu:
Almanya’da yapılan uygulama, neo-nazi grupların, ırkçı grupların nefret söylemini paylaşmasını engellemeye yönelik. Oradaki temel argüman, nefret söylemini durdurmak. Dünyadaki kriterler, Türkiye’de uygulanan kriterlerden çok farklı.
Burada getirilen yasayla, mevcut iktidara dönük eleştirilere karşı bir düzenleme yapılmasını öngörüyor. ‘Almanya’daki standartlar’ diyorlar. Eğer Almanya’daki hukuk düzeni olsaydı ben de bu yasaya destek verirdim. Siyaset yapma alanı daraltıldı. Muhalefetin halka ulaşma aracı, en önemli propaganda alanı, son nefes borumuz da kesilmiş olacak.
[Kronos..News] 22.7.2020
Kaboğlu: MİT’in hazırladığı listeler KHK’lara eklendi
CHP’li hukukçu İbrahim Kaboğlu TBMM Genel Kurulda yaptığı konuşmada MİT’in hazırladığı listelerin KHK’lara eklenmesiyle hukuk tarihinin en büyük kitlesel mağduriyetlerinden birine neden olunduğunu söyledi.
BOLD- CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi İbrahim Kaboğlu, KHK mağdurları ile ilgili Meclis’te yaptığı konuşmasının bir bölümünü sosyal medya hesabından paylaştı.
BÜYÜK MAĞDURİYETLER YAŞATTI
Aynı zamanda Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği Başkanı da olan Kaboğlu, KHK’lıların hukuk tarihinin en büyük kitlesel mağduriyetlerine maruz kaldığını söyledi.
MAHKEME KAPILARINI KAPATMAKTAN BAŞKA İŞLEVİ OLMADI
KHK’lıların mağdur ettiği kişilerin haklarını aramaları için kurulan, OHAL Komisyonunun mahkeme kapılarını kapatmaktan başka bir işe yaramadığını söyleyen Kaboğlu, MİT’in hazırladığı raporlarla oluşturulan KHK’ların büyük mağduriyetlere neden olduğunu söyledi.
Kaboğlu TBMM Genel Kurulda yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı, ”MİT’in hazırladığı listelerin, Bakanlar Kurulu imzalarıyla yayımlanan KHK’lere eklenmesiyle insanlar hukuk tarihinin en büyük kitlesel mağduriyetlerinden birini yaşadı. Ohal Komisyonunun varlık amacı ise mahkeme kapasını kapatmaktı ve bunun dışında bir işlev görmedi.”
[Bold Medya] 22.7.2020
BOLD- CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi İbrahim Kaboğlu, KHK mağdurları ile ilgili Meclis’te yaptığı konuşmasının bir bölümünü sosyal medya hesabından paylaştı.
BÜYÜK MAĞDURİYETLER YAŞATTI
Aynı zamanda Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği Başkanı da olan Kaboğlu, KHK’lıların hukuk tarihinin en büyük kitlesel mağduriyetlerine maruz kaldığını söyledi.
MAHKEME KAPILARINI KAPATMAKTAN BAŞKA İŞLEVİ OLMADI
KHK’lıların mağdur ettiği kişilerin haklarını aramaları için kurulan, OHAL Komisyonunun mahkeme kapılarını kapatmaktan başka bir işe yaramadığını söyleyen Kaboğlu, MİT’in hazırladığı raporlarla oluşturulan KHK’ların büyük mağduriyetlere neden olduğunu söyledi.
Kaboğlu TBMM Genel Kurulda yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı, ”MİT’in hazırladığı listelerin, Bakanlar Kurulu imzalarıyla yayımlanan KHK’lere eklenmesiyle insanlar hukuk tarihinin en büyük kitlesel mağduriyetlerinden birini yaşadı. Ohal Komisyonunun varlık amacı ise mahkeme kapasını kapatmaktı ve bunun dışında bir işlev görmedi.”
[Bold Medya] 22.7.2020
Yerli tanı kitinin güvenirliğinin yüzde 40 çıkması Sağlık Bakanlığı’nda deprem etkisi yaptı: 2 bürokrat istifa etti
Türkiye Sağlık Enstitüleri (TÜSEB) Başkanı Adil Mardinoğlu, istifa ettiğini açıkladı. Mardinoğlu ile birlikte kurumun genel sekreteri Hasan Türkez de istifa etti.
BOLD – Türkiye’de tüm hastanelerde kullanılan yerli koronavirüs tanı kitinin Avrupa’da yapılan araştırmada doğruluk oranı yüzde 40 çıktığı olayın ardından Sağlık Bakanlığı’nda deprem etkisi yaptı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın tepki göstermesinin ardından, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nde Koronavirüs çalışmalarıyla ilgilenen ve testi onaylayan Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Daire Başkanı Selçuk Kılıç görevden alınmıştı.
Bakanlıktaki görevden almalar ve istifalar “Koronavirüs test kitlerine ilişkin yolsuzluk” iddialarını gündeme getirdi. TÜSEB, Bioeksen firması ile birlikte yerli tanı kitini geliştirmişti. Son iki ayda Sağlık Bakanlığı bünyesinde bulunan beş bürokrat böylece değişmiş oldu.
Twitter üzerinden istifasını duyuran TÜSEB Başkanı Mardinoğlu, “14 aydır göreve olduğumuz TÜSEB yönetiminden istifa etmiş bulunmaktayız. Görevimiz süresince bizlere destek veren herkese şükranlarımızı sunarız. Ülkemize ve milletimize farklı kulvarlarda hizmet etmeye devam edeceğiz” dedi.
Mardinoğlu’nun istifasını değerlendiren CHP’li Murat Emir, geçtiğimiz günlerde Koronavirüse ilişkin kitlerin onay mercii Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Dairesi Başkan Vekili Prof Dr. Selçuk Kılıç’ın, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkanı (TİTCK) Hakkı Gürsöz’ün görevden alındığını ve Uluslararası Sağlık Hizmetleri AŞ’nin (USHAŞ) Yönetim Kurulu Başkanı Cevat Şengül’ün de bir ay önce istifa ettiğini hatırlattı.
Emir, son yaşanan istifaların altında ‘yolsuzluk olduğunu’ ileri sürerek, “Bakanlıkta deprem oluyor. Ortada yolsuzluk kokuları var. Bakan neden susuyor” dedi.
Türkiye’de pandemi sürecinin başlamasıyla birlikte Sağlık Bakanlığının test kitlerini USHAŞ üzerinden temin ettiğini ve USHAŞ’ın da test kitlerini tek bir firmadan satın aldığını hatırlatan Emir, şunları söyledi:
“10 Haziran’da Sağlık Bakanının yanıtlaması istemiyle sunduğum soru önergesinde USHAŞ’ın yerli PCR testlerini neden sadece Bioeksen firmasından satın aldığını, bu testlerden kaç adet satın alındığını sormuştum. Ancak, Bakan bunların hiçbirini yanıtlamadı. Bugüne kadar kamuoyuna da bu konuyla ilgili şeffaf bir şekilde bilgi verilmedi.”
“ORTADA YOLSUZLUK KOKULARI VAR”
“Bakanlıkta, Koronavirüs sürecinde halk sağlığını ilgilendiren dört önemli kurumda, en tepe isimler ya istifa ediyor ya görevden alınıyor. Bakanlıkta bir deprem oluyor, ortada yolsuzluk kokuları var ama bakan neden susuyor. Bu süreçler neden ısrarla gizli tutulmak isteniyor. Bir korkunuz, çekinceniz yoksa çıkın kamuoyuna şeffaf bir şekilde, bu test kitleri neden tek firmadan alındı, kaç paraya alındı, kaç adet alındı bunların hepsini açıklayın.”
Avrupa’da yapılan araştırmaya göre, Türkiye’de “yerli kit” olarak tanıtılan ve bütün hastanelerde kullanılan Koronavirüs testinin doğruluğunun yüzde 40 olduğu iddia edilmişti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın tepki göstermesinin ardından, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nde Koronavirüs çalışmalarıyla ilgilenen ve testi onaylayan Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Daire Başkanı Selçuk Kılıç görevden alınmıştı.
[Bold Medya] 22.7.2020
BOLD – Türkiye’de tüm hastanelerde kullanılan yerli koronavirüs tanı kitinin Avrupa’da yapılan araştırmada doğruluk oranı yüzde 40 çıktığı olayın ardından Sağlık Bakanlığı’nda deprem etkisi yaptı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın tepki göstermesinin ardından, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nde Koronavirüs çalışmalarıyla ilgilenen ve testi onaylayan Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Daire Başkanı Selçuk Kılıç görevden alınmıştı.
Bakanlıktaki görevden almalar ve istifalar “Koronavirüs test kitlerine ilişkin yolsuzluk” iddialarını gündeme getirdi. TÜSEB, Bioeksen firması ile birlikte yerli tanı kitini geliştirmişti. Son iki ayda Sağlık Bakanlığı bünyesinde bulunan beş bürokrat böylece değişmiş oldu.
Twitter üzerinden istifasını duyuran TÜSEB Başkanı Mardinoğlu, “14 aydır göreve olduğumuz TÜSEB yönetiminden istifa etmiş bulunmaktayız. Görevimiz süresince bizlere destek veren herkese şükranlarımızı sunarız. Ülkemize ve milletimize farklı kulvarlarda hizmet etmeye devam edeceğiz” dedi.
Mardinoğlu’nun istifasını değerlendiren CHP’li Murat Emir, geçtiğimiz günlerde Koronavirüse ilişkin kitlerin onay mercii Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Dairesi Başkan Vekili Prof Dr. Selçuk Kılıç’ın, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkanı (TİTCK) Hakkı Gürsöz’ün görevden alındığını ve Uluslararası Sağlık Hizmetleri AŞ’nin (USHAŞ) Yönetim Kurulu Başkanı Cevat Şengül’ün de bir ay önce istifa ettiğini hatırlattı.
Emir, son yaşanan istifaların altında ‘yolsuzluk olduğunu’ ileri sürerek, “Bakanlıkta deprem oluyor. Ortada yolsuzluk kokuları var. Bakan neden susuyor” dedi.
Türkiye’de pandemi sürecinin başlamasıyla birlikte Sağlık Bakanlığının test kitlerini USHAŞ üzerinden temin ettiğini ve USHAŞ’ın da test kitlerini tek bir firmadan satın aldığını hatırlatan Emir, şunları söyledi:
“10 Haziran’da Sağlık Bakanının yanıtlaması istemiyle sunduğum soru önergesinde USHAŞ’ın yerli PCR testlerini neden sadece Bioeksen firmasından satın aldığını, bu testlerden kaç adet satın alındığını sormuştum. Ancak, Bakan bunların hiçbirini yanıtlamadı. Bugüne kadar kamuoyuna da bu konuyla ilgili şeffaf bir şekilde bilgi verilmedi.”
“ORTADA YOLSUZLUK KOKULARI VAR”
“Bakanlıkta, Koronavirüs sürecinde halk sağlığını ilgilendiren dört önemli kurumda, en tepe isimler ya istifa ediyor ya görevden alınıyor. Bakanlıkta bir deprem oluyor, ortada yolsuzluk kokuları var ama bakan neden susuyor. Bu süreçler neden ısrarla gizli tutulmak isteniyor. Bir korkunuz, çekinceniz yoksa çıkın kamuoyuna şeffaf bir şekilde, bu test kitleri neden tek firmadan alındı, kaç paraya alındı, kaç adet alındı bunların hepsini açıklayın.”
Avrupa’da yapılan araştırmaya göre, Türkiye’de “yerli kit” olarak tanıtılan ve bütün hastanelerde kullanılan Koronavirüs testinin doğruluğunun yüzde 40 olduğu iddia edilmişti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın tepki göstermesinin ardından, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nde Koronavirüs çalışmalarıyla ilgilenen ve testi onaylayan Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Daire Başkanı Selçuk Kılıç görevden alınmıştı.
[Bold Medya] 22.7.2020
Hapishanede Bir Hafta Nasıl Geçer?
Hapishanede Bir Hafta Nasıl Geçer?"İyi, moralli ve dirençli görünmek için önemsenen bir davete gider gibi üst başa dikkat edilir, sabırsız bir şekilde görüşme saati beklenir."
MEHMET ALTAN | P24
Hapishanede bir hafta nasıl geçer?
Geçen haftaki “Babadan Oğula: Hapishanede Yazılan Kitaplar” başlıklı yazımı okuyan çok dikkatli yakın bir dostum anımsatmasa benim de anımsayacağım yoktu doğrusu…
Defne Asal ile bir nehir söyleşiyi içeren ve kısmen yaşamımı da anlattığım İkinci Cumhuriyet’in Yol Hikâyesi adlı kitabın 61. sayfasında, geçen haftaki yazımda uzun uzadıya andığım La Revue Des Deux Mondes dergisiyle ilgili babamla yaşadığım yakıcı bir anım var:
Bir keresinde uzun uzun zaman kavramını anlattıktan sonra, gidip Abdülhamit'in sarayından çıkma o 120 yıllık ciltlerden birini getirmiş ve zaman kavramını somutlaştırmak için o cilde elimi değdirmişti, elektrik çarpmış gibi olmuş, ağlamaya başlamıştım.
Zamanla ilgili gece boyu süren o konuşma ve yoğunluğun bir kitabın üstünde somutlaşarak kendini hissettirmesi bana ağır gelmişti herhalde…
***
Zaman kavramının en ağır sorgulandığı yerlerden biri de hiç tartışmasız hapishaneler...
Zaten “hapis cezası” da, “yaşam ânını” donduran ve sizi canlı bir ölü haline getiren bir ceza…
Artık son kırıntılarını yayınladığım “Silivri Notları’nda “Hapishanede Bir Hafta Nasıl Geçer?” başlıklı 30 Kasım 2017 tarihli bir sayfaya rastladım…
Yukarıdan aşağıya haftanın yedi gününü sıralamış, yanına birer satırlık açıklamalar koymuşum…
***
Pazartesi
Pazartesi’nin karşısına “avukat görüşmesi” yazmışım…
Bir yabancı gazeteciye de söylediğim gibi, ben “en görünmez olduğu anlarda bile hukuka güvenerek” konum belirledim. Aslında gözaltına alınıp tahliyeye kadar geçen süre içinde hukukun görünmez olduğunun bilincine erkenden vardım.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve bu iki mahkeme kararı üzerinden evrensel hukuka uygun bir hüküm kuran Yargıtay kararı da ilk derece ve İstinaf mahkemelerinin Anayasa’yı yok sayması nedeniyle yaşamımdan zaman çalındığını kayda geçti…
Dört yıl önce, 10 Eylül sabahı 6:30’da, 34 yaşında bir savcı “subliminal mesaj” verdiğimiz iddiasıyla bizi uzun sürecek bir bayram öncesi gözaltına aldırıp kendi tatile çıktı.
Daha fazla bir şey söylemeye gerek var mı?
Ben her görüşme gününde avukatlara hukuk varmış gibi şikâyetçi olurdum… Dışarıyı bildikleri için bu hukuksal yakınmalarım onlara manâsız gelse de çaktırmazlar, bana hak verirlerdi.
Bu bağlamda hukuksal notlar, sorular hazırlardım.
Bekir Bozdağ ve Mehmet Uçum alenen suç işleyerek hakkımda verilen Anayasa Mahkemesi kararının, Anayasa’nın 153. maddesinin emredici hükmüne rağmen dinlenmemesi gerektiğini söylediler.
Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun hâlâ haklarında hiçbir işlem yapmadığı İstanbul 26 ve 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dört üyesi devletin meşruiyetini yok eden bu tavsiyeye uydu.
Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmamış bu korkunçluğu görünce bir an hukukun tamamıyla öldüğünü düşündüğüm olsa da hukuk hep varmış varmış gibi durdum.
***
Salı
Notlarımda Salı günü karşısına “iki haftada bir telefon görüşmesi” ve “yumurta, simit, poğaça” yazmışım…
Biz OHAL döneminde gözaltına alınıp uzun süre bir de ekstradan OHAL cefası gördük…
Normal tutuklu haklarından bile yararlanamadık. Avukat, aile görüşmeleri, telefon imkânı hepsi kısıtlıydı. Mektup alıp yazma imkânı yoktu…
Hoş bugün artık OHAL yok ama Ahmet Altan’a dışardan yollanan hiçbir mektup ulaşmıyor.
***
On beş günde bir salı sabahları yapılan telefon görüşmelerine ayine gider gibi giderdim.
Erkenden heyecanla kalkılır, özenle hazırlanılır, söylenecek şeyler, sorulacak sorular, istenilecekler hafızada tazelenir…
Çünkü konuşma sırasında kâğıt, kalem, not yasaktır.
Mazgaldan “telefon” diye bağırılması, demir kapının açılması beklenir, çok hızla geçen on dakika ertesinde uzaklarda bir hücrede mahsur tutulmanın yakıcı hüznüyle geri dönülür.
Öğleden sonranın en önemli sevimli kıpırtısı ise pazartesi sabahları verdiğiniz yumurta siparişlerinin gelmesidir. Haşlanmış yumurtalar, salı öğleden sonra gelir. Ayrıca pastane siparişleri de salı günü teslim edilir. Simit, poğaça, sütlü tatlılar filan…
Bu imkândan uzun süre sonra haberdar oldum. Bunların yumurta kadar peşinde koşmadım… Yumurta temel bir gıda olduğu için önemliydi.
***
Çarşamba
Çarşamba günleri “aile görüşmesiydi”…
İyi, moralli ve dirençli görünmek için önemsenen bir davete gider gibi üst başa dikkat edilir, sabırsız bir şekilde görüşme saati beklenir. Bizim görüşme saatimiz 13:30’du. Bir saat süren görüşme ertesinde gecikmiş yemekleri atıştırmak için masa başına oturulduğunda, hüzünlü ağır bir sessizlik olur. Çocukları küçük olanlar görüş sonrası daha çok dağılır.
Bu ülkede adeta okur-yazar olan herkesin bir hapishane macerası var. Görüşün ardından hücrede küçük çocukları olanlara daha fazla çöken hüznü görünce; gerçek bir özgürlük hiçbir zaman olmadığı için, çok saçma olsa da hapishaneye girmeyi veri kabul ederek, “hapishaneye erken yaşta mı, daha ilerlemiş yaşta mı girmenin daha uygun olduğunu” bazen kendi kendime sorduğum olurdu.
***
Allah’ın belası korona sonrası, hapishanede hayat kuralları çok değişti. Bu anlattıklarım daha gerilerde kaldı…
Aile görüşmeleri askıya alındı… Açık görüş tamamen kalktı… Şimdi yeni yeni ayda bir aileden tek bir kişi olmak üzere camlar arkasından görüşebiliyorsun.
Avukatlar da yüz yüze görüşemiyor. Naylonlarla bölünmüş kabinlerde gene naylonlar ardından görüş yapıyorlar, doğrudan doğruya evrak alıp verme olanakları da yok.
Buna karşın telefon imkânları arttı. Hapishanedekiler yüzlerinde maske, elde kolonyalı mendillerle haftada 20 dakika daha önceden idareye adını verdikleri aile fertleriyle görüşebiliyor.
Bizim en büyük meşgalemiz sabahları gelen gazetelerdi. Günün geçmesinde en büyük yardımcı, o didik didik okunan gazeteler olurdu. Şimdi ise gazeteler korona nedeniyle bir gün sonra veriliyor...
***
Perşembe
Perşembe gününün karşısında “manav” yazılı.
Pazartesi sabah içtima sırasında kantin fişleri ve diğer konulardaki dilekçeler toplanır.
Haftalık yeme-içme ihtiyaçları ve diğer gereksinimler kantine ısmarlanır. Özellikle karavana dışında beslenebilmek için parası karşılığında ısmarlanan meyve ile yeşillik ve domates çok önemlidir. Zaten ben de belli ki bu algıyla perşembe karşısına “kantin” yerine “manav” yazmışım…
Bayramlarda haftalık kantin alış verişi inkıtaya uğrar. Bu inkıta hapishane yoksunluğunu katlar, can sıkıntısını artırır. Gecelerin zaman öğütücüsü çekirdekten, yemeklerin neşeli eskortları salatalara, şalgamdan kolaya kadar hapishanedeki kantinlik her şeyden sizi mahrum bırakır. Beslenme işi de zora girer.
***
Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri karşısında hiçbir şey yok…
Haftalık rutinin daha da sıradanlaşmış günleri…
Ama cuma gene de cumartesi ve pazardan iyidir. Çünkü dışarının tatil olmadığını, hayatın normal işlediğini, dünya ile ilişkiyi sağlayan hücrenin demir kapısındaki mazgalın kalkabileceğini, dışardan haber alma ihtimalinin teorik de olsa mümkün olabileceği bilinir.
Cumartesi ve pazar ise hayat daha da sağırlaşır, akmayan zaman iyice donar.
Mazgal genelinde yalnızca ekmek, gazete ve yemek için açılır…
Sonrası pek yoktur. Çünkü idare de tatildir…
***
Pazar gününün hemen altında bir minik bir ibare kondurmuşum:
Bir yanım İran
Bir yanım Çehov diye yazmışım…
Bir yanım İran, çünkü dindarlar, pazar günleri avlularda kısık bir sesle Kur’an okur.
Avlu bana kadın sesinin duyulmasının yasak olduğu İran’ı anımsatırdı.
İran’da da bir pazar günü kaldığım otelde duyduğum tek ses gün boyunca mırıltılı Kur’an okuma sesi olmuştu.…
Çehov’a gelince…
İçinde bulunulan uğultulu ortam belli ki Çehov’u, onun piyeslerindeki ağır akan olayları anımsattı…
Toplumsal nebulayı Çehov’un mükemmel bir şekilde anlatabileceğini düşünmüş olmalıyım....
***
Hapishanede bir hafta nasıl geçer?
Yukarıda anlattıklarım zamanın görüntüde geçen hâli…
Yazının başlangıcında babamla yaşadığım sarsıcı anımı naklettim :
Abdülhamit'in sarayından çıkma o 120 yıllık ciltlerden birini getirmiş ve zaman kavramını somutlaştırmak için o cilde elimi değdirmişti, elektrik çarpmış gibi olmuş, ağlamaya başlamıştım.
Zamanla ilgili gece boyu süren o konuşma ve yoğunluğun bir kitabın üstünde somutlaşarak kendini hissettirmesi bana ağır gelmişti herhalde…
Hapishanedeki tam tersidir…
Zaman somutlaşmaz…
Çünkü…
Aslında hapishanede zaman geçmez…
22.7.2020 [Samanyolu Haber]
MEHMET ALTAN | P24
Hapishanede bir hafta nasıl geçer?
Geçen haftaki “Babadan Oğula: Hapishanede Yazılan Kitaplar” başlıklı yazımı okuyan çok dikkatli yakın bir dostum anımsatmasa benim de anımsayacağım yoktu doğrusu…
Defne Asal ile bir nehir söyleşiyi içeren ve kısmen yaşamımı da anlattığım İkinci Cumhuriyet’in Yol Hikâyesi adlı kitabın 61. sayfasında, geçen haftaki yazımda uzun uzadıya andığım La Revue Des Deux Mondes dergisiyle ilgili babamla yaşadığım yakıcı bir anım var:
Bir keresinde uzun uzun zaman kavramını anlattıktan sonra, gidip Abdülhamit'in sarayından çıkma o 120 yıllık ciltlerden birini getirmiş ve zaman kavramını somutlaştırmak için o cilde elimi değdirmişti, elektrik çarpmış gibi olmuş, ağlamaya başlamıştım.
Zamanla ilgili gece boyu süren o konuşma ve yoğunluğun bir kitabın üstünde somutlaşarak kendini hissettirmesi bana ağır gelmişti herhalde…
***
Zaman kavramının en ağır sorgulandığı yerlerden biri de hiç tartışmasız hapishaneler...
Zaten “hapis cezası” da, “yaşam ânını” donduran ve sizi canlı bir ölü haline getiren bir ceza…
Artık son kırıntılarını yayınladığım “Silivri Notları’nda “Hapishanede Bir Hafta Nasıl Geçer?” başlıklı 30 Kasım 2017 tarihli bir sayfaya rastladım…
Yukarıdan aşağıya haftanın yedi gününü sıralamış, yanına birer satırlık açıklamalar koymuşum…
***
Pazartesi
Pazartesi’nin karşısına “avukat görüşmesi” yazmışım…
Bir yabancı gazeteciye de söylediğim gibi, ben “en görünmez olduğu anlarda bile hukuka güvenerek” konum belirledim. Aslında gözaltına alınıp tahliyeye kadar geçen süre içinde hukukun görünmez olduğunun bilincine erkenden vardım.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve bu iki mahkeme kararı üzerinden evrensel hukuka uygun bir hüküm kuran Yargıtay kararı da ilk derece ve İstinaf mahkemelerinin Anayasa’yı yok sayması nedeniyle yaşamımdan zaman çalındığını kayda geçti…
Dört yıl önce, 10 Eylül sabahı 6:30’da, 34 yaşında bir savcı “subliminal mesaj” verdiğimiz iddiasıyla bizi uzun sürecek bir bayram öncesi gözaltına aldırıp kendi tatile çıktı.
Daha fazla bir şey söylemeye gerek var mı?
Ben her görüşme gününde avukatlara hukuk varmış gibi şikâyetçi olurdum… Dışarıyı bildikleri için bu hukuksal yakınmalarım onlara manâsız gelse de çaktırmazlar, bana hak verirlerdi.
Bu bağlamda hukuksal notlar, sorular hazırlardım.
Bekir Bozdağ ve Mehmet Uçum alenen suç işleyerek hakkımda verilen Anayasa Mahkemesi kararının, Anayasa’nın 153. maddesinin emredici hükmüne rağmen dinlenmemesi gerektiğini söylediler.
Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun hâlâ haklarında hiçbir işlem yapmadığı İstanbul 26 ve 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dört üyesi devletin meşruiyetini yok eden bu tavsiyeye uydu.
Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmamış bu korkunçluğu görünce bir an hukukun tamamıyla öldüğünü düşündüğüm olsa da hukuk hep varmış varmış gibi durdum.
***
Salı
Notlarımda Salı günü karşısına “iki haftada bir telefon görüşmesi” ve “yumurta, simit, poğaça” yazmışım…
Biz OHAL döneminde gözaltına alınıp uzun süre bir de ekstradan OHAL cefası gördük…
Normal tutuklu haklarından bile yararlanamadık. Avukat, aile görüşmeleri, telefon imkânı hepsi kısıtlıydı. Mektup alıp yazma imkânı yoktu…
Hoş bugün artık OHAL yok ama Ahmet Altan’a dışardan yollanan hiçbir mektup ulaşmıyor.
***
On beş günde bir salı sabahları yapılan telefon görüşmelerine ayine gider gibi giderdim.
Erkenden heyecanla kalkılır, özenle hazırlanılır, söylenecek şeyler, sorulacak sorular, istenilecekler hafızada tazelenir…
Çünkü konuşma sırasında kâğıt, kalem, not yasaktır.
Mazgaldan “telefon” diye bağırılması, demir kapının açılması beklenir, çok hızla geçen on dakika ertesinde uzaklarda bir hücrede mahsur tutulmanın yakıcı hüznüyle geri dönülür.
Öğleden sonranın en önemli sevimli kıpırtısı ise pazartesi sabahları verdiğiniz yumurta siparişlerinin gelmesidir. Haşlanmış yumurtalar, salı öğleden sonra gelir. Ayrıca pastane siparişleri de salı günü teslim edilir. Simit, poğaça, sütlü tatlılar filan…
Bu imkândan uzun süre sonra haberdar oldum. Bunların yumurta kadar peşinde koşmadım… Yumurta temel bir gıda olduğu için önemliydi.
***
Çarşamba
Çarşamba günleri “aile görüşmesiydi”…
İyi, moralli ve dirençli görünmek için önemsenen bir davete gider gibi üst başa dikkat edilir, sabırsız bir şekilde görüşme saati beklenir. Bizim görüşme saatimiz 13:30’du. Bir saat süren görüşme ertesinde gecikmiş yemekleri atıştırmak için masa başına oturulduğunda, hüzünlü ağır bir sessizlik olur. Çocukları küçük olanlar görüş sonrası daha çok dağılır.
Bu ülkede adeta okur-yazar olan herkesin bir hapishane macerası var. Görüşün ardından hücrede küçük çocukları olanlara daha fazla çöken hüznü görünce; gerçek bir özgürlük hiçbir zaman olmadığı için, çok saçma olsa da hapishaneye girmeyi veri kabul ederek, “hapishaneye erken yaşta mı, daha ilerlemiş yaşta mı girmenin daha uygun olduğunu” bazen kendi kendime sorduğum olurdu.
***
Allah’ın belası korona sonrası, hapishanede hayat kuralları çok değişti. Bu anlattıklarım daha gerilerde kaldı…
Aile görüşmeleri askıya alındı… Açık görüş tamamen kalktı… Şimdi yeni yeni ayda bir aileden tek bir kişi olmak üzere camlar arkasından görüşebiliyorsun.
Avukatlar da yüz yüze görüşemiyor. Naylonlarla bölünmüş kabinlerde gene naylonlar ardından görüş yapıyorlar, doğrudan doğruya evrak alıp verme olanakları da yok.
Buna karşın telefon imkânları arttı. Hapishanedekiler yüzlerinde maske, elde kolonyalı mendillerle haftada 20 dakika daha önceden idareye adını verdikleri aile fertleriyle görüşebiliyor.
Bizim en büyük meşgalemiz sabahları gelen gazetelerdi. Günün geçmesinde en büyük yardımcı, o didik didik okunan gazeteler olurdu. Şimdi ise gazeteler korona nedeniyle bir gün sonra veriliyor...
***
Perşembe
Perşembe gününün karşısında “manav” yazılı.
Pazartesi sabah içtima sırasında kantin fişleri ve diğer konulardaki dilekçeler toplanır.
Haftalık yeme-içme ihtiyaçları ve diğer gereksinimler kantine ısmarlanır. Özellikle karavana dışında beslenebilmek için parası karşılığında ısmarlanan meyve ile yeşillik ve domates çok önemlidir. Zaten ben de belli ki bu algıyla perşembe karşısına “kantin” yerine “manav” yazmışım…
Bayramlarda haftalık kantin alış verişi inkıtaya uğrar. Bu inkıta hapishane yoksunluğunu katlar, can sıkıntısını artırır. Gecelerin zaman öğütücüsü çekirdekten, yemeklerin neşeli eskortları salatalara, şalgamdan kolaya kadar hapishanedeki kantinlik her şeyden sizi mahrum bırakır. Beslenme işi de zora girer.
***
Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri karşısında hiçbir şey yok…
Haftalık rutinin daha da sıradanlaşmış günleri…
Ama cuma gene de cumartesi ve pazardan iyidir. Çünkü dışarının tatil olmadığını, hayatın normal işlediğini, dünya ile ilişkiyi sağlayan hücrenin demir kapısındaki mazgalın kalkabileceğini, dışardan haber alma ihtimalinin teorik de olsa mümkün olabileceği bilinir.
Cumartesi ve pazar ise hayat daha da sağırlaşır, akmayan zaman iyice donar.
Mazgal genelinde yalnızca ekmek, gazete ve yemek için açılır…
Sonrası pek yoktur. Çünkü idare de tatildir…
***
Pazar gününün hemen altında bir minik bir ibare kondurmuşum:
Bir yanım İran
Bir yanım Çehov diye yazmışım…
Bir yanım İran, çünkü dindarlar, pazar günleri avlularda kısık bir sesle Kur’an okur.
Avlu bana kadın sesinin duyulmasının yasak olduğu İran’ı anımsatırdı.
İran’da da bir pazar günü kaldığım otelde duyduğum tek ses gün boyunca mırıltılı Kur’an okuma sesi olmuştu.…
Çehov’a gelince…
İçinde bulunulan uğultulu ortam belli ki Çehov’u, onun piyeslerindeki ağır akan olayları anımsattı…
Toplumsal nebulayı Çehov’un mükemmel bir şekilde anlatabileceğini düşünmüş olmalıyım....
***
Hapishanede bir hafta nasıl geçer?
Yukarıda anlattıklarım zamanın görüntüde geçen hâli…
Yazının başlangıcında babamla yaşadığım sarsıcı anımı naklettim :
Abdülhamit'in sarayından çıkma o 120 yıllık ciltlerden birini getirmiş ve zaman kavramını somutlaştırmak için o cilde elimi değdirmişti, elektrik çarpmış gibi olmuş, ağlamaya başlamıştım.
Zamanla ilgili gece boyu süren o konuşma ve yoğunluğun bir kitabın üstünde somutlaşarak kendini hissettirmesi bana ağır gelmişti herhalde…
Hapishanedeki tam tersidir…
Zaman somutlaşmaz…
Çünkü…
Aslında hapishanede zaman geçmez…
22.7.2020 [Samanyolu Haber]
7 aylık hamile kadının tutukluluğuna devam kararı verildi
Bir buçuk aydır hapiste olan Sehat Sarı’nın tutukluluğuna devam kararı verildi. İkinci duruşma için iki ay sonraya gün verilen Sarı, 9 aylık olana kadar hapiste kalmak zorunda bırakıldı.
Bold Medya'nın haberine göre 4 Haziran’dan bu yana Aksaray Cezaevinde tutuklu olan 7 aylık hamile Sehat Sarı’nın bugün Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada tutukluluğunun devamına karar verildi. Karara, Sarı’nın kız kardeşi A. A. sosyal medya hesabından tepki gösterdi:
“HERKES DUYSUN BU ZULMÜ”
“7 aylık hamile ablamın tutukluluğuna devam kararı verdi. Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesi 2 ay sonraya mahkeme tarihi veriyor. 2 ay sonra zaten doğum yapacak. Allah belanızı versin. Başka bir şey demiyorum. Herkes duysun bu zulmü. 7 aylık hamile bir kadını hala içeride tutuyorsunuz. Ve 2 ay sonraya duruşma tarihi veriyorsunuz. Lütfen artık sesimizi duyun.”
EŞİYLE BİRLİKTE TUTUKLANMIŞTI
Eşi Samet Sarı ile birlikte tutuklanan Sehat Sarı kimya, eşi Samet Sarı ise beden eğitim öğretmeni. İddianameleri yazılmadığı için henüz ne ile suçlandıklarını bilmeyen Sarı çiftinin Mustafa Vedat adında bir çocukları daha bulunuyor.
5275 sayılı Ceza İnfaz Kanuna göre hamile kadınların gözaltına alınamaz, tutuklanamaz. Cezaları onaylanmış olsa bile infazı doğumdan itibaren 18 ay ertelenmesi gerekiyor.
22.7.2020 [Samanyolu Haber]
Bold Medya'nın haberine göre 4 Haziran’dan bu yana Aksaray Cezaevinde tutuklu olan 7 aylık hamile Sehat Sarı’nın bugün Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada tutukluluğunun devamına karar verildi. Karara, Sarı’nın kız kardeşi A. A. sosyal medya hesabından tepki gösterdi:
“HERKES DUYSUN BU ZULMÜ”
“7 aylık hamile ablamın tutukluluğuna devam kararı verdi. Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesi 2 ay sonraya mahkeme tarihi veriyor. 2 ay sonra zaten doğum yapacak. Allah belanızı versin. Başka bir şey demiyorum. Herkes duysun bu zulmü. 7 aylık hamile bir kadını hala içeride tutuyorsunuz. Ve 2 ay sonraya duruşma tarihi veriyorsunuz. Lütfen artık sesimizi duyun.”
EŞİYLE BİRLİKTE TUTUKLANMIŞTI
Eşi Samet Sarı ile birlikte tutuklanan Sehat Sarı kimya, eşi Samet Sarı ise beden eğitim öğretmeni. İddianameleri yazılmadığı için henüz ne ile suçlandıklarını bilmeyen Sarı çiftinin Mustafa Vedat adında bir çocukları daha bulunuyor.
5275 sayılı Ceza İnfaz Kanuna göre hamile kadınların gözaltına alınamaz, tutuklanamaz. Cezaları onaylanmış olsa bile infazı doğumdan itibaren 18 ay ertelenmesi gerekiyor.
22.7.2020 [Samanyolu Haber]
Bizi korumak da Sana (S.A.S.) düştü!.. [Safvet Senih]
“Evine misafir olduğumuz Semmur adındaki Filistinli Arap, bir ara oğlu Yahya’ya bir şeyler fısıldıyor. Orta boylu, sarışın, sevimli, enerjik bir genç olan Yahya dışarı çıkıyor ve biraz sonra elinde yağlı boya ile yapılmış yaşlı bir adam resmiyle dönüyor. Üzerinde, rengi solmuş olduğundan gri mi siyah mı olduğu pek belli olmayan bir ceket başında beyaz bir sarık, tatlı bir gülümsemenin gölgelediği nuranî bir yüz… ‘Babam’ diyor Semmur, ‘Medine Müdafaası’nda Fahreddin Paşa’nın askerlerindendi, orada yaşananları anlatırdı bize: ‘İstanbul Hükümetinin Medine’yi teslim edin, emrine rağmen yedi ay daha savunmayı sürdürdük. Ama sonunda asker açlıktan çekirge yemeye başladı, Fahreddin Paşa, kendi komutanları tarafından zorla İngilizlere teslim edildi. Medine Müdafaasının en hazin tablosu o gün yaşandı. Paşa kendini uğurlayan üstü başı perişan askerlerine tek tek sarıldı. ‘Hakkınızı helâl edin, siz görevinizi yaptınız’ dedi. Resulullah’ın türbesindeki gümüş parmaklıklara yüzünü yasladı ve ‘YÂ RESULULLAH! Seni korumak için buraya geldim ama beni de korumak sana düştü’ diyerek hıçkırıklara boğuldu.” (Harun Tokak, BEN KÜDÜS)
Yıkılış ve yokluklar içinde, âdeta cinnet geçirmiş muzdarip bir ruhun, dertli bir vicdanın tercümanı olarak; “Nur istiyoruz Sen bize…” diye başlayan Mehmet Akif Ersoy’un inleyişine bir nazire olarak M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Ya bugün? Dünyanın dört yanını aydınlatma azmiyle harıl harıl koşanlar, bir bir silinmeye yüz tutan asırlık teşvişler.. âhenkle işleyen bir saat gibi yürüyenler.. çoktan hırıltıya düşen karanlık.. her tarafa oluk oluk akan nurlar.. ve bunların gerçekleşmesi için âdeta başımızdan aşağı dökülen lütuflar, inayetler, nimetler, fırsatlar.. hayır hayır.. Âkif bugünleri görseydi belki şöyle diyecekti:
“Nur istiyoruz, hüzme hüzme nur gönderiyorsun;
Yandık diyoruz, üzerimize ÇAĞLAYANLAR salıyorsun..
Esiyor hep bir ezelî nefha ruhumuzda
O tufanla bu Nevbahar arasında
Nimet üstüne nimet yağıyor göklerden
İnandım, kalacak yerlerin altındaki esnâm (putlar) ebediyen.”
(Fasıldan Fasıla, Tarihî Prizma, Nisbetler Perskpetifinde Bugün)
“Bu fedakâr ÖĞRETMENLER, kimi zaman, gittikleri yerlerde savaşın ortasında kalmış, bulundukları şehir kuşatma altına alınmış olmasına rağmen orayı terk etmemiş engin bir vefa hissiyle öğrencilerine sahip çıkmışlardır. Öğretmenlerin ölümü göze alarak eğitimlerine devam etmeleri, gönül kapılarının kendilerine açılması için de bir vesile olmuştur.
“Mefkure muhaciri bu yiğitler, Çanakkaleye (müdafaaya) gidiyor gibi, dünyanın değişik yerlerine seyahatler tertip ettiler. Kimi zaman evlerinde duvaklı gelinleri bırakıp gittiler. Kimi zaman parmaklarında nişan yüzüğüyle yollara döküldüler. Kimi zaman da gözü yaşlı anne-babalarının ellerini öptü, onları Allah’a emanet etti ve öylece yola koyuldular. İşte bütün bu fedakârlıklar karşısında, bence onların alnı değil AYAKLARI BİLE ÖPÜLÜR.
“Yürüdükleri yolun felsefesini belki de derinlemesine bilmeyen o insanlar, “YÜRÜ’ denildiğinde hiç diriğ etmeden yüreklerindeki teslimiyet duygusuna sarılarak yürümüşlerdi. Allah onları SEVK EDİYOR ve onlar da MÜBAREK BİR İNSİYAK içinde gidiyorlardı. Ben, gidenler arasından şikayet edip de geriye dönene rastlamadım. Böyle bir şey vuku bulduysa bile ben bilmiyorum. (…) Kitaplara, dergilere, değişik televizyon programlarına yansıdığı üzere bu arkadaşlar gittikleri yerlere hep SELAM ile gitmişler, yazı tahtalarına yazdıkları gibi gönüllere de SELAM yazmışlardır. Bunun ESENLİK demek olduğunu öğretmişlerdir. Kendileri lâf atanlara dahi ‘SELÂM size ESENLİK içinde kalın.’ deyip geçmişlerdir.
“İşte siz gittiğiniz yerlere böyle giderseniz, orada KALICI olursunuz. SELAM mesajınız da vicdanlarda yer bulur, gönüllerde yankılanır durur. Cenab-ı Hak, atılan bu adımları boşa çıkarmaz. Çünkü bir Kudsî Hadis-i Şerifte beyan buyurulduğu üzere, siz O’na doğru bir KARIŞ giderseniz, O bir adım gelir; siz bir adım giderseniz, O yürüyerek gelir; siz yürüyerek giderseniz O koşarak gelir ve sizin gören GÖZÜNÜZ, işiten KULAĞINIZ ve konuşan DİLİNİZ olur. Cenab-ı Hakk’ın bu engin lütfu olunca, siz niye müessir olmayasınız ki!
“Hâsılı, maddi kılıcın kınına girdiği günümüzde SELAM bizim tek sermayemizdir. SELAM, dövene elsiz, sövene dilsiz ve kalb kırana karşı da gönülsüz olmayı gerektirir.” (Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız)
Yol bu, erkan bu. Bu yolun kaderi bu…
[Safvet Senih] 22.7.2020 [Samanyolu Haber]
Yıkılış ve yokluklar içinde, âdeta cinnet geçirmiş muzdarip bir ruhun, dertli bir vicdanın tercümanı olarak; “Nur istiyoruz Sen bize…” diye başlayan Mehmet Akif Ersoy’un inleyişine bir nazire olarak M. Fethullah Gülen Hocaefendi diyor ki: “Ya bugün? Dünyanın dört yanını aydınlatma azmiyle harıl harıl koşanlar, bir bir silinmeye yüz tutan asırlık teşvişler.. âhenkle işleyen bir saat gibi yürüyenler.. çoktan hırıltıya düşen karanlık.. her tarafa oluk oluk akan nurlar.. ve bunların gerçekleşmesi için âdeta başımızdan aşağı dökülen lütuflar, inayetler, nimetler, fırsatlar.. hayır hayır.. Âkif bugünleri görseydi belki şöyle diyecekti:
“Nur istiyoruz, hüzme hüzme nur gönderiyorsun;
Yandık diyoruz, üzerimize ÇAĞLAYANLAR salıyorsun..
Esiyor hep bir ezelî nefha ruhumuzda
O tufanla bu Nevbahar arasında
Nimet üstüne nimet yağıyor göklerden
İnandım, kalacak yerlerin altındaki esnâm (putlar) ebediyen.”
(Fasıldan Fasıla, Tarihî Prizma, Nisbetler Perskpetifinde Bugün)
“Bu fedakâr ÖĞRETMENLER, kimi zaman, gittikleri yerlerde savaşın ortasında kalmış, bulundukları şehir kuşatma altına alınmış olmasına rağmen orayı terk etmemiş engin bir vefa hissiyle öğrencilerine sahip çıkmışlardır. Öğretmenlerin ölümü göze alarak eğitimlerine devam etmeleri, gönül kapılarının kendilerine açılması için de bir vesile olmuştur.
“Mefkure muhaciri bu yiğitler, Çanakkaleye (müdafaaya) gidiyor gibi, dünyanın değişik yerlerine seyahatler tertip ettiler. Kimi zaman evlerinde duvaklı gelinleri bırakıp gittiler. Kimi zaman parmaklarında nişan yüzüğüyle yollara döküldüler. Kimi zaman da gözü yaşlı anne-babalarının ellerini öptü, onları Allah’a emanet etti ve öylece yola koyuldular. İşte bütün bu fedakârlıklar karşısında, bence onların alnı değil AYAKLARI BİLE ÖPÜLÜR.
“Yürüdükleri yolun felsefesini belki de derinlemesine bilmeyen o insanlar, “YÜRÜ’ denildiğinde hiç diriğ etmeden yüreklerindeki teslimiyet duygusuna sarılarak yürümüşlerdi. Allah onları SEVK EDİYOR ve onlar da MÜBAREK BİR İNSİYAK içinde gidiyorlardı. Ben, gidenler arasından şikayet edip de geriye dönene rastlamadım. Böyle bir şey vuku bulduysa bile ben bilmiyorum. (…) Kitaplara, dergilere, değişik televizyon programlarına yansıdığı üzere bu arkadaşlar gittikleri yerlere hep SELAM ile gitmişler, yazı tahtalarına yazdıkları gibi gönüllere de SELAM yazmışlardır. Bunun ESENLİK demek olduğunu öğretmişlerdir. Kendileri lâf atanlara dahi ‘SELÂM size ESENLİK içinde kalın.’ deyip geçmişlerdir.
“İşte siz gittiğiniz yerlere böyle giderseniz, orada KALICI olursunuz. SELAM mesajınız da vicdanlarda yer bulur, gönüllerde yankılanır durur. Cenab-ı Hak, atılan bu adımları boşa çıkarmaz. Çünkü bir Kudsî Hadis-i Şerifte beyan buyurulduğu üzere, siz O’na doğru bir KARIŞ giderseniz, O bir adım gelir; siz bir adım giderseniz, O yürüyerek gelir; siz yürüyerek giderseniz O koşarak gelir ve sizin gören GÖZÜNÜZ, işiten KULAĞINIZ ve konuşan DİLİNİZ olur. Cenab-ı Hakk’ın bu engin lütfu olunca, siz niye müessir olmayasınız ki!
“Hâsılı, maddi kılıcın kınına girdiği günümüzde SELAM bizim tek sermayemizdir. SELAM, dövene elsiz, sövene dilsiz ve kalb kırana karşı da gönülsüz olmayı gerektirir.” (Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız)
Yol bu, erkan bu. Bu yolun kaderi bu…
[Safvet Senih] 22.7.2020 [Samanyolu Haber]
Görev yaptığım dönemde delil yerleştirme, delil uydurma, yasa dışı dinleme gibi hiçbir şeye şahit olmadım! [Murat Çetiner]
22 Temmuz 2014 gece sahur vakti gözaltına alındık. O gün hukuksuzca gözaltına alınan arkadaşlarım 6 yıldır cezaevinde tutsak!
Kendi adıma çalıştığım dönemden, yaptığım işlerden zerre miktar şüphem yok. Silah arkadaşlarımdan da yok! Çağdaşlarımıza gıpta ettirecek teknik, taktik ve disiplin ile çalıştık!
Görev yaptığım dönemde delil yerleştirme, delil uydurma, yasa dışı dinleme gibi hiçbir şeye şahit olmadım! Böyle bir konunun imasını dahi duymadım, görmedim!
Aksine batı standartlarında ve hatta üstünde, delilden şüpheliye/sanıka giden teknikler üzerine kafa yorulduğuna, bu şekilde çalışan bir teşkilatın hergün kalitesinin artması için çabaya ve alın terine şahit oldum!
Bugün yürümekte olan davalarda da delil yerleştirme ile ilgili bir iddia yoktur. Yolsuzluk iddiası olmadığı gibi!
Kendi işini yapan profesyonel polisler üzerinden güç devşirmek isteyen, hadiseleri yönlendirdiğini iddia/ima eden gölgede kalmış insanlar, sisli puslu havayı kullanıp sağda solda konuşmuş bu konuşmalar da şehir efsanesi haline gelmiş olabilir.
Ancak iddia ediyorum Yurt Atayün’e , Yakup Saygılı’ya , Yasin Topçu’ya, Osman Özgür Açıkgöz’e ... hiçbir güç yasanın verdiği yetki ve sorumluluğun dışında birşey yaptıramaz!
Yargılandığımız ve en azından benim bildiğim davalarda saçma sapan iddiaların dışında elle tutulur, cevap verilemez karanlık, hatta gri bir alan hala yoktur!
6 yıl önce haykırdığımız gerçekler ve iddialar aynı ile ortada! Canlı yayınlayın mahkemeleri cesaretiniz varsa! Halka açın yargılanan sanık sandalyesindeki kahramanların savunmalarını!
#22Temmuz benim şahsım ve ailem için çok önemli bir tarih! Ancak yakın siyasi tarih için de çok önemli bir tarih! Bu tarihte yolsuzlukları ortaya çıkan iktidar, bunları örtmek için görevini yapan insanları haksız ve hukuksuz şekilde gözaltına aldı ve tutukladı!
O gece gözaltına alınıp tutuklanan meslektaşlarımın bir kısmının eşleri, çocukları da tutuklu! Bu zulmü görmezden gelemeyiz! Yasaların izin verdiğinin dışında yapılan hiçbir iş/işlem yok!
7000 kişiyi dinlediler gibi yalanlar ile o dönem insanları kandırdılar ve yıllar sonra hala bu 7bin kişi yok ortada neden!? Çünkü bu iddia ve diğer iddiaların hepsi iftira!
İktidar partisi CMK ile savcı talimatı/talebi ve mahkeme onayı ile kolluğa verdiği yetkiyi istemiyorsa yasayı değiştirsin kimse teknik takibe alınmasın 6 yıl geçti neden değiştirmiyorlar yasaları!?
Kendi adıma çalıştığım dönemden, yaptığım işlerden zerre miktar şüphem yok. Silah arkadaşlarımdan da yok! Çağdaşlarımıza gıpta ettirecek teknik, taktik ve disiplin ile çalıştık!
Görev yaptığım dönemde delil yerleştirme, delil uydurma, yasa dışı dinleme gibi hiçbir şeye şahit olmadım! Böyle bir konunun imasını dahi duymadım, görmedim!
Aksine batı standartlarında ve hatta üstünde, delilden şüpheliye/sanıka giden teknikler üzerine kafa yorulduğuna, bu şekilde çalışan bir teşkilatın hergün kalitesinin artması için çabaya ve alın terine şahit oldum!
Bugün yürümekte olan davalarda da delil yerleştirme ile ilgili bir iddia yoktur. Yolsuzluk iddiası olmadığı gibi!
Kendi işini yapan profesyonel polisler üzerinden güç devşirmek isteyen, hadiseleri yönlendirdiğini iddia/ima eden gölgede kalmış insanlar, sisli puslu havayı kullanıp sağda solda konuşmuş bu konuşmalar da şehir efsanesi haline gelmiş olabilir.
Ancak iddia ediyorum Yurt Atayün’e , Yakup Saygılı’ya , Yasin Topçu’ya, Osman Özgür Açıkgöz’e ... hiçbir güç yasanın verdiği yetki ve sorumluluğun dışında birşey yaptıramaz!
Yargılandığımız ve en azından benim bildiğim davalarda saçma sapan iddiaların dışında elle tutulur, cevap verilemez karanlık, hatta gri bir alan hala yoktur!
6 yıl önce haykırdığımız gerçekler ve iddialar aynı ile ortada! Canlı yayınlayın mahkemeleri cesaretiniz varsa! Halka açın yargılanan sanık sandalyesindeki kahramanların savunmalarını!
#22Temmuz benim şahsım ve ailem için çok önemli bir tarih! Ancak yakın siyasi tarih için de çok önemli bir tarih! Bu tarihte yolsuzlukları ortaya çıkan iktidar, bunları örtmek için görevini yapan insanları haksız ve hukuksuz şekilde gözaltına aldı ve tutukladı!
O gece gözaltına alınıp tutuklanan meslektaşlarımın bir kısmının eşleri, çocukları da tutuklu! Bu zulmü görmezden gelemeyiz! Yasaların izin verdiğinin dışında yapılan hiçbir iş/işlem yok!
7000 kişiyi dinlediler gibi yalanlar ile o dönem insanları kandırdılar ve yıllar sonra hala bu 7bin kişi yok ortada neden!? Çünkü bu iddia ve diğer iddiaların hepsi iftira!
İktidar partisi CMK ile savcı talimatı/talebi ve mahkeme onayı ile kolluğa verdiği yetkiyi istemiyorsa yasayı değiştirsin kimse teknik takibe alınmasın 6 yıl geçti neden değiştirmiyorlar yasaları!?
[Murat Çetiner] 22.7.2020 [https://twitter.com/muratcetiner/status/1286012657645105152]
İradenin gücü [Mehmet Ali Şengül]
İnsanlar; renk, ırk, dil ve dinleri farklı olsalar da aynı gemide yaşıyorlar. Önemli olan, sulh-u umûmi ve barış içinde insanî kardeşliği tesis ederek, bu dünya gemisinin hedefine, sâhil-i selâmete ulaşmasını sağlamak olmalıdır.
Bütün insanların, akıl ve mantığın kabullendiği ortak insanî değerlere ve prensiplere bağlı kalarak -hangi renk, ırk, din ve dilden olursa olsun- insana insan olduğu için saygı duyulmalı; akıl ve irâdesine hitap ederek yaratılış gâyesi istikâmetinde, yaratanını tanıtmak ve sevdirmek gayretinde olunmalı ve maddî- mânevî Allah’ın lütfettiği nimetler paylaşılmalıdır.
İnanan insanlar; Allah’a ve irâdenin gücüne itimat edip güvenerek, dinî emirlerde ağacın kök saldığı gibi derinleşmeli; doğruyu ve gerçeği araştırıp öğrenmelidirler. Niyet ve amelde ihlâsa, samîmiyete ve ciddiyete önem vermeli, inkıtaa uğramadan bu düşünce ve duyguyu devam ettirmelidirler. En önemlisi de; Allah’a ve Rasûlüllah’a olan imanlarını sağlam tutmalı, aşk ve iştiyakla tekvinî emirlere saygılı olma gayreti içinde bulunmalıdırlar.
Kabiliyetlerini inkişaf ettirerek, âhirete liyâkatli hale gelebilmeleri için bu dünya tâlimgâhına vazifeli olarak Allah’ın gönderdiği insanlar; vazifeleri bittikten sonra bir gün beklenmedik bir anda terhislerini gerçekleştirecektir. Bundan dolayı insanlara düşen en önemli vazife; Allah’ın Kur’an da emrettiği ve Resûlüllah’ın rehberliğinde üzerlerine düşen vazifenin hakkını verebilme olmalıdır.
Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’i, insanların okuması, öğrenmesi ve yaşaması için göndermiştir. Din-i mübin-i İslam; akıl sahibi insanları kendi irâdeleriyle iyiliğe, âhiret hayatında mutluluğa götüren ve ulaşmaları gereken kemâlâtı elde etmelerine vesile olan emir ve yasaklara karşı saygılı olmaya dâvet eder.
Din; insanları, Allah’a tazimde bulunmaya, ibâdetlerle O’na (cc) yaklaşmaya ve rızâsını kazandırmaya rehberlik yapar. Bütün mahlukâta, husûsiyle insanlara karşı şefkat ve merhametle muâmele etmeye çağırır.
Din; Allah’a aittir.. İbâdet ve muâmelattır.. Kur’an’ın emrettiği ahlâkı âliye-i İslamiye ve Efendimiz (sav)’in yüce ahlâkını model olarak bize emânet ettiği bir hakikattir.
Allah insanları nimetler denizinde yüzdürmektedir. İnsanlar dünyada neye sahip olurlarsa olsunlar; ‘hakir bir sudan’ yaratıldığını unutmadan, şımarmadan ve Allah’ın lütfettiği imkanları israf etmeden, ölüm denilen ilâhi dâvetin her an vukû bulabileceğini unutmadan, hayatı iyi değerlendirmeli ve ciddi bir gayretle âhiret adına hazırlık yapmalıdırlar.
Îman nimetiyle şereflenmiş insanların en önemli vazifesi; îmanlarını ihlas ve samimiyetle korumak ve inanmayanlara da hidâyete giden yolu bulmaları için vesile olmaya çalışmaktır. Bunu ilâhi bir avans olarak değerlendirip bütün gücünü ve imkanlarını hizmet-i îmâniye ve Kur’âniye’ye teksif etmelidirler. Bununla beraber inananlar; kendi nefsini muhâsebeye tabi tutmalı, ‘olması gereken yerde misin?’,‘Bulunduğun konumun hakkını ne ölçüde veriyorsun?’diyerek, kendini sorgulamalıdırlar.
Dâvâya gönül vermiş, hizmete kendini adamış insan; sıradan bir insan olmayı tercih etmeli ve fakat, harem odasında bulunduğunun farkında olarak oranın âdâbına, erkânına riâyet etmeli, her an O’nun (cc) huzurunda olmanın mutluluğunu ve hazzını vicdanında duymanın yanında, mes’uliyet ve sorumluluğunu da unutmamalıdır.
Kur’an’ı Mûciz’ül Beyan’da inanmış gönüllere tekrar îman etme emri -müfessirlerin büyük çoğunluğu itibâriyle beyanlarına göre-; “Îmanınızda sebat ediniz!”, “Îmanınızda daha ciddi durunuz”,“kalbinizi ve hayatınızı Allah ve Resûlü’ne olan bağlılığa göre düzenleyip kontrol altına alınız”, “muhtaç olanlara örnek mü’minler olarak Allah ve Resulünü tebliğ edip sevdiriniz”vazifelerinin îfâ edilmesi istikâmetinde verilmiştir.
Günümüzde vebâ, tâun ve Covid-19’la kıyas edilmeyecek kadar çok büyük bir felâket vardır ki, o da en şerefli olarak yaratılan insanların îmandan mahrûmiyetidir. Her şeyi yaratıp insanın emrine veren Allah’a başkaldırıp isyan etme, mânevî ve mukaddes değerleri alt üst edip, şeytan ve nefsinin esâreti altında yaşamaktır.
Böyle bir dönemde,Kur’an-ı Mûciz’ül Beyan’ı yeni nâzil oluyor gibi ele alacak, alt yapısı sağlam ruh dünyasına sâhip, “Ashâb-ı Kehf”, ‘Havâriler’ ve ‘Ashâb-ı Kiram Efendilerimiz’ gibi; ruh, kalp ve kafa bütünlüğüne sâhip nesiller olma ve yetiştirme en önemli vazifelerimiz arasındadır.
Bir asırdan bu yana azıcık belini doğrultan, âlem-i İslâm’a örnek teşkil eden, ye’si yırtıp ümitle ayağa kalkan, şahs-ı mânevîyi temsil eden bir cemaatin mevcûdiyeti, inanan inanmayan bütün insanlığın mutlu ve huzurlu bir hayata kavuşması için, dünya barışına katkıda bulunma gayretleri, kardeşlik ve sevgi ortamı oluşturması, ne hikmetse bir türlü hazmedilememiş, değişik vesilelerle ortadan kaldırma gayreti içinde olunmuştur.
Buna rağmen; kalp-kafa, ilim-îman, ruh-beden bütünlüğünü sağlayacak bir eğitim mantığıyla ortaya çıkan, varlıklarına ve dünya kamuoyuna çıkmalarına asla tahammül edilemeyen böyle bir nesle karşı kalbi, gayz, kin ve nefret dolu zâlimler, öyle bir tuzak hazırladılar ki; çocuk, kadın, hasta ve ihtiyar demeden yüzbinlerce insanı, aileleri parçalayarak yurt ve yuvalarından, alın teri, servet ve işlerinden mağdur ederek ezdiler ve ezmeye devam ediyorlar.
İşte bu hasbî ve fedakâr insanlar; bu denli saldırılara ehemmiyet vermeyip tahammül ediyor ve vazifelerini îfâ etmeye devam ediyorlar. Eksik ve kusurlarıyla beraber kendilerini Allah (cc) ve Resûlü’nün (sav) dâvâsına adamış kalp ve gönül mimarı bütün arkadaşlarımıza ve kardeşlerimize sıhhat, âfiyet ve saâdet-i dâreyn dilerim.
[Mehmet Ali Şengül] 22.7.2020 [Samanyolu Haber]
Bütün insanların, akıl ve mantığın kabullendiği ortak insanî değerlere ve prensiplere bağlı kalarak -hangi renk, ırk, din ve dilden olursa olsun- insana insan olduğu için saygı duyulmalı; akıl ve irâdesine hitap ederek yaratılış gâyesi istikâmetinde, yaratanını tanıtmak ve sevdirmek gayretinde olunmalı ve maddî- mânevî Allah’ın lütfettiği nimetler paylaşılmalıdır.
İnanan insanlar; Allah’a ve irâdenin gücüne itimat edip güvenerek, dinî emirlerde ağacın kök saldığı gibi derinleşmeli; doğruyu ve gerçeği araştırıp öğrenmelidirler. Niyet ve amelde ihlâsa, samîmiyete ve ciddiyete önem vermeli, inkıtaa uğramadan bu düşünce ve duyguyu devam ettirmelidirler. En önemlisi de; Allah’a ve Rasûlüllah’a olan imanlarını sağlam tutmalı, aşk ve iştiyakla tekvinî emirlere saygılı olma gayreti içinde bulunmalıdırlar.
Kabiliyetlerini inkişaf ettirerek, âhirete liyâkatli hale gelebilmeleri için bu dünya tâlimgâhına vazifeli olarak Allah’ın gönderdiği insanlar; vazifeleri bittikten sonra bir gün beklenmedik bir anda terhislerini gerçekleştirecektir. Bundan dolayı insanlara düşen en önemli vazife; Allah’ın Kur’an da emrettiği ve Resûlüllah’ın rehberliğinde üzerlerine düşen vazifenin hakkını verebilme olmalıdır.
Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’i, insanların okuması, öğrenmesi ve yaşaması için göndermiştir. Din-i mübin-i İslam; akıl sahibi insanları kendi irâdeleriyle iyiliğe, âhiret hayatında mutluluğa götüren ve ulaşmaları gereken kemâlâtı elde etmelerine vesile olan emir ve yasaklara karşı saygılı olmaya dâvet eder.
Din; insanları, Allah’a tazimde bulunmaya, ibâdetlerle O’na (cc) yaklaşmaya ve rızâsını kazandırmaya rehberlik yapar. Bütün mahlukâta, husûsiyle insanlara karşı şefkat ve merhametle muâmele etmeye çağırır.
Din; Allah’a aittir.. İbâdet ve muâmelattır.. Kur’an’ın emrettiği ahlâkı âliye-i İslamiye ve Efendimiz (sav)’in yüce ahlâkını model olarak bize emânet ettiği bir hakikattir.
Allah insanları nimetler denizinde yüzdürmektedir. İnsanlar dünyada neye sahip olurlarsa olsunlar; ‘hakir bir sudan’ yaratıldığını unutmadan, şımarmadan ve Allah’ın lütfettiği imkanları israf etmeden, ölüm denilen ilâhi dâvetin her an vukû bulabileceğini unutmadan, hayatı iyi değerlendirmeli ve ciddi bir gayretle âhiret adına hazırlık yapmalıdırlar.
Îman nimetiyle şereflenmiş insanların en önemli vazifesi; îmanlarını ihlas ve samimiyetle korumak ve inanmayanlara da hidâyete giden yolu bulmaları için vesile olmaya çalışmaktır. Bunu ilâhi bir avans olarak değerlendirip bütün gücünü ve imkanlarını hizmet-i îmâniye ve Kur’âniye’ye teksif etmelidirler. Bununla beraber inananlar; kendi nefsini muhâsebeye tabi tutmalı, ‘olması gereken yerde misin?’,‘Bulunduğun konumun hakkını ne ölçüde veriyorsun?’diyerek, kendini sorgulamalıdırlar.
Dâvâya gönül vermiş, hizmete kendini adamış insan; sıradan bir insan olmayı tercih etmeli ve fakat, harem odasında bulunduğunun farkında olarak oranın âdâbına, erkânına riâyet etmeli, her an O’nun (cc) huzurunda olmanın mutluluğunu ve hazzını vicdanında duymanın yanında, mes’uliyet ve sorumluluğunu da unutmamalıdır.
Kur’an’ı Mûciz’ül Beyan’da inanmış gönüllere tekrar îman etme emri -müfessirlerin büyük çoğunluğu itibâriyle beyanlarına göre-; “Îmanınızda sebat ediniz!”, “Îmanınızda daha ciddi durunuz”,“kalbinizi ve hayatınızı Allah ve Resûlü’ne olan bağlılığa göre düzenleyip kontrol altına alınız”, “muhtaç olanlara örnek mü’minler olarak Allah ve Resulünü tebliğ edip sevdiriniz”vazifelerinin îfâ edilmesi istikâmetinde verilmiştir.
Günümüzde vebâ, tâun ve Covid-19’la kıyas edilmeyecek kadar çok büyük bir felâket vardır ki, o da en şerefli olarak yaratılan insanların îmandan mahrûmiyetidir. Her şeyi yaratıp insanın emrine veren Allah’a başkaldırıp isyan etme, mânevî ve mukaddes değerleri alt üst edip, şeytan ve nefsinin esâreti altında yaşamaktır.
Böyle bir dönemde,Kur’an-ı Mûciz’ül Beyan’ı yeni nâzil oluyor gibi ele alacak, alt yapısı sağlam ruh dünyasına sâhip, “Ashâb-ı Kehf”, ‘Havâriler’ ve ‘Ashâb-ı Kiram Efendilerimiz’ gibi; ruh, kalp ve kafa bütünlüğüne sâhip nesiller olma ve yetiştirme en önemli vazifelerimiz arasındadır.
Bir asırdan bu yana azıcık belini doğrultan, âlem-i İslâm’a örnek teşkil eden, ye’si yırtıp ümitle ayağa kalkan, şahs-ı mânevîyi temsil eden bir cemaatin mevcûdiyeti, inanan inanmayan bütün insanlığın mutlu ve huzurlu bir hayata kavuşması için, dünya barışına katkıda bulunma gayretleri, kardeşlik ve sevgi ortamı oluşturması, ne hikmetse bir türlü hazmedilememiş, değişik vesilelerle ortadan kaldırma gayreti içinde olunmuştur.
Buna rağmen; kalp-kafa, ilim-îman, ruh-beden bütünlüğünü sağlayacak bir eğitim mantığıyla ortaya çıkan, varlıklarına ve dünya kamuoyuna çıkmalarına asla tahammül edilemeyen böyle bir nesle karşı kalbi, gayz, kin ve nefret dolu zâlimler, öyle bir tuzak hazırladılar ki; çocuk, kadın, hasta ve ihtiyar demeden yüzbinlerce insanı, aileleri parçalayarak yurt ve yuvalarından, alın teri, servet ve işlerinden mağdur ederek ezdiler ve ezmeye devam ediyorlar.
İşte bu hasbî ve fedakâr insanlar; bu denli saldırılara ehemmiyet vermeyip tahammül ediyor ve vazifelerini îfâ etmeye devam ediyorlar. Eksik ve kusurlarıyla beraber kendilerini Allah (cc) ve Resûlü’nün (sav) dâvâsına adamış kalp ve gönül mimarı bütün arkadaşlarımıza ve kardeşlerimize sıhhat, âfiyet ve saâdet-i dâreyn dilerim.
[Mehmet Ali Şengül] 22.7.2020 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Askerlere kemerle işkence yapan sivillere yargı yolu açıldı
CHP’nin iptal başvurusunu değerlendiren AYM, 15 Temmuz’da teslim olmuş askerlere yönelik sivillerin hukuk dışı eylemleri için yargı yolunun kapalı olmadığını belirtti.
BOLD – Anayasa Mahkemesi (AYM), CHP’nin iptal başvurusu yaptığı 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması kapsamında hareket eden sivillere hukuki, mali ve cezai zırh getiren düzenlemenin iptali talebini oy birliğiyle reddetti.
Kararın verildiği 13 Temmuz’daki toplantıda, darbe girişimi sırasında halk ateş açan askerlere yönelik eylemlerin meşru müdafaa hakkı kapsamında olduğu belirtilirken, teslim olmuş askerlere yönelik hukuk dışı eylemler için yargı yolunun açık olduğu görüşü öne çıktı.
KEMERLE ASKER DÖVEN KİŞİYE YARGI YOLU AÇIK
Örneğin Boğaziçi Köprüsü’nde askerlerin kemerle dövülmesi gibi teslim olmuş askerlere yönelik sivillerin hukuk dışı eylemleri için yargı yolunun kapalı olmadığını belirten üyeler, halka ateş açan askerlere dönük eylemlerin ise meşru müdafaa olduğunu kaydetti. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, bu görüşler “uygun dille” gerekçeli karara yazılacak
NE OLMUŞTU
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL kapsamında yapılan düzenlemeyle, 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler hakkında hukuki, mali ve cezai sorumsuzluk getirilmişti.
1 Şubat 2018’de yapılan değişiklikle de 6755 sayılı yasanın 37. maddesine “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır” fıkrası eklenmişti.
Bu hükümle, darbenin bastırılmasında görev alan sivillere de yargısal zırh getirilmiş oldu. CHP, düzenlemenin sadece sivillere yönelik zırh getirilen kısmının anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali talebiyle AYM’de dava açmıştı.
AYM, 13 Temmuz’da yaptığı toplantıda, iptal talebini oy birliğiyle reddetti. Toplantıda, darbenin bastırılmasında meşru müdafaa dışındaki eylemlere karşı yargı yolunun açık olduğu görüşünün öne çıktığı öğrenildi.
[Bold Medya] 22.7.2020
BOLD – Anayasa Mahkemesi (AYM), CHP’nin iptal başvurusu yaptığı 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması kapsamında hareket eden sivillere hukuki, mali ve cezai zırh getiren düzenlemenin iptali talebini oy birliğiyle reddetti.
Kararın verildiği 13 Temmuz’daki toplantıda, darbe girişimi sırasında halk ateş açan askerlere yönelik eylemlerin meşru müdafaa hakkı kapsamında olduğu belirtilirken, teslim olmuş askerlere yönelik hukuk dışı eylemler için yargı yolunun açık olduğu görüşü öne çıktı.
KEMERLE ASKER DÖVEN KİŞİYE YARGI YOLU AÇIK
Örneğin Boğaziçi Köprüsü’nde askerlerin kemerle dövülmesi gibi teslim olmuş askerlere yönelik sivillerin hukuk dışı eylemleri için yargı yolunun kapalı olmadığını belirten üyeler, halka ateş açan askerlere dönük eylemlerin ise meşru müdafaa olduğunu kaydetti. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre, bu görüşler “uygun dille” gerekçeli karara yazılacak
NE OLMUŞTU
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL kapsamında yapılan düzenlemeyle, 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler hakkında hukuki, mali ve cezai sorumsuzluk getirilmişti.
1 Şubat 2018’de yapılan değişiklikle de 6755 sayılı yasanın 37. maddesine “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır” fıkrası eklenmişti.
Bu hükümle, darbenin bastırılmasında görev alan sivillere de yargısal zırh getirilmiş oldu. CHP, düzenlemenin sadece sivillere yönelik zırh getirilen kısmının anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali talebiyle AYM’de dava açmıştı.
AYM, 13 Temmuz’da yaptığı toplantıda, iptal talebini oy birliğiyle reddetti. Toplantıda, darbenin bastırılmasında meşru müdafaa dışındaki eylemlere karşı yargı yolunun açık olduğu görüşünün öne çıktığı öğrenildi.
[Bold Medya] 22.7.2020
Saray’ı örnek aldı, makamında milyonlarca liralık tadilat yaptırdı
İstanbul Valisi Ali Yerlikaya’nın makam odasının da yer aldığı İstanbul Valiliği ana makam katında tadilat yapmak için 3 milyon 381 bin TL’lik ihaleye çıkıldı.
BOLD – Daha önceki görevlerinde makam odasında tadilatlar yaptıran Ali Yerlikaya, bu geleneğini İstanbul Valiliği’nde de sürdürdü. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya’nın makam odasının da bulunduğu İstanbul Valiliği ana makam katında, Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının görülmesinden dokuz gün sonra milyonlarca liralık ‘tadilat’ ihalesi yapıldığı ortaya çıktı.
BAKIM, ONARIM, TEFRİŞAT İHALESİ
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre Kamu İhale Kurumu’ndan edinilen bilgiye göre, İstanbul Valiliği’ne bağlı Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, 20 Mart tarihinde “Valilik ana makam katı bakım onarım ve tefrişat uygulama işi” adı altında bir ihale düzenledi. İhaleyi, 3 milyon 381 bin TL teklif veren Alba İnşaat Sanayi Ve Ticaret Anonim Şirketi’nin kazandığı açıklandı. Milyonlarca liralık ihale, Kamu İhale Kanunu’nun tartışmalı “Belli istekliler arasında” usulü ile yapıldı.
MAKAM ODASINA BANYO YAPTIRMIŞTI
Vali Yerlikaya, Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürü olduğu 2004 yılında da yine çok tartışılan bir tadilata imza atmıştı. Yerlikaya’nın isteğiyle yenilenen makam katında 30 kişilik özel bir toplantı salonu, danışmanları için düzenlenmiş bir oda, ziyaretçilerin kabul edildiği bir odanın yanı sıra dinlenme ve özel çalışma odası yapılmıştı. Çalışma odasının bir bölümünü ise banyo olarak düzenlettiren Yerlikaya, makam katının yenilenmesine, “çalışma ortamının sağlıksız olmasını” gerekçe göstermişti.
[Bold Medya] 22.7.2020
BOLD – Daha önceki görevlerinde makam odasında tadilatlar yaptıran Ali Yerlikaya, bu geleneğini İstanbul Valiliği’nde de sürdürdü. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya’nın makam odasının da bulunduğu İstanbul Valiliği ana makam katında, Türkiye’de ilk koronavirüs vakasının görülmesinden dokuz gün sonra milyonlarca liralık ‘tadilat’ ihalesi yapıldığı ortaya çıktı.
BAKIM, ONARIM, TEFRİŞAT İHALESİ
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre Kamu İhale Kurumu’ndan edinilen bilgiye göre, İstanbul Valiliği’ne bağlı Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, 20 Mart tarihinde “Valilik ana makam katı bakım onarım ve tefrişat uygulama işi” adı altında bir ihale düzenledi. İhaleyi, 3 milyon 381 bin TL teklif veren Alba İnşaat Sanayi Ve Ticaret Anonim Şirketi’nin kazandığı açıklandı. Milyonlarca liralık ihale, Kamu İhale Kanunu’nun tartışmalı “Belli istekliler arasında” usulü ile yapıldı.
MAKAM ODASINA BANYO YAPTIRMIŞTI
Vali Yerlikaya, Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürü olduğu 2004 yılında da yine çok tartışılan bir tadilata imza atmıştı. Yerlikaya’nın isteğiyle yenilenen makam katında 30 kişilik özel bir toplantı salonu, danışmanları için düzenlenmiş bir oda, ziyaretçilerin kabul edildiği bir odanın yanı sıra dinlenme ve özel çalışma odası yapılmıştı. Çalışma odasının bir bölümünü ise banyo olarak düzenlettiren Yerlikaya, makam katının yenilenmesine, “çalışma ortamının sağlıksız olmasını” gerekçe göstermişti.
[Bold Medya] 22.7.2020
"Alman emniyeti Whatsapp yazışmalarına ulaşabiliyor"
Alman medyasında yer alan habere göre Federal Emniyet Teşkilatı, şüphelendikleri kişilerin Whatsapp mesajlarına casus yazılım yüklemeden de ulaşabiliyor.
Deutsche Welle Türkçe'de yer alan ve Alman WDR ve BR yayın kurumlarının haberine göre, Federal Emniyet Teşkilatı (BKA), şüphelendikleri kişilerin Whatsapp mesajlarına casus yazılım yüklemeden de ulaşabiliyor.
Alman emniyetinin Whatsapp'in masaüstü uygulaması "Whatsapp Web" kullanarak şüphelendiği kişilerin mesajlarına ulaşabildiği belirtilen haberde polisin bu yöntemi birkaç yıl önce kullanmaya başladığı ifade edildi.
WDR ve BR, haberini emniyet içi yazışmalarına dayandırdı.
Habere göre, emniyet birimleri şüpheli kişilerin Whatsapp üzerinden gönderdikleri yazılı ve sesli mesajların yanı sıra kişi listesine de ulaşabiliyor. Haberde, emniyet birimlerinin mesajlara ulaşabilmek için şüphelilerin cep telefonlarına Whastapp Web üzerinden bağlanarak basit bir yöntemle mesajları indirme imkanına sahip olduğu belirtildi.
Terör saldırganıyla bağlantılı takip
Federal Emniyet'in ilk kez Berlin'de 2016 yılında Noel pazarına düzenlenen saldırıyla ilgili soruşturmada WhatsApp bağlantılarına dışarıdan erişim sağladığı da aktarıldı. Terör saldırısı düzenleyen Anis Amri'nin bağlantılı olduğu bir kişinin takibi sırasında bu yöntemin kullandığı ifade ediliyor.
Almanya'daki yasal düzenlemeler uyarınca emniyet, sadece ağır suçlar söz konusu olduğunda iletişim araçları üzerinden takip gerçekleştirebiliyor.
Emniyet Teşkilatı ise söz konusu iddialarla ilgili soruyu "takibat yöntemlerine dair hassas bilgilerin kamuoyu ile paylaşılamayacağı” şeklinde yanıtladı.
Whatsapp Web'te cep telefonu uygulaması, mesajlaşma servisinin internet sitesindeki bir kare kodun taranması ile kullanılabiliyor. Kullanıcılar bu yöntemle masaüstünden de Whatsapp aracılıyla mesajlaşabiliyor.
[Samanyolu Haber] 22.7.2020
Deutsche Welle Türkçe'de yer alan ve Alman WDR ve BR yayın kurumlarının haberine göre, Federal Emniyet Teşkilatı (BKA), şüphelendikleri kişilerin Whatsapp mesajlarına casus yazılım yüklemeden de ulaşabiliyor.
Alman emniyetinin Whatsapp'in masaüstü uygulaması "Whatsapp Web" kullanarak şüphelendiği kişilerin mesajlarına ulaşabildiği belirtilen haberde polisin bu yöntemi birkaç yıl önce kullanmaya başladığı ifade edildi.
WDR ve BR, haberini emniyet içi yazışmalarına dayandırdı.
Habere göre, emniyet birimleri şüpheli kişilerin Whatsapp üzerinden gönderdikleri yazılı ve sesli mesajların yanı sıra kişi listesine de ulaşabiliyor. Haberde, emniyet birimlerinin mesajlara ulaşabilmek için şüphelilerin cep telefonlarına Whastapp Web üzerinden bağlanarak basit bir yöntemle mesajları indirme imkanına sahip olduğu belirtildi.
Terör saldırganıyla bağlantılı takip
Federal Emniyet'in ilk kez Berlin'de 2016 yılında Noel pazarına düzenlenen saldırıyla ilgili soruşturmada WhatsApp bağlantılarına dışarıdan erişim sağladığı da aktarıldı. Terör saldırısı düzenleyen Anis Amri'nin bağlantılı olduğu bir kişinin takibi sırasında bu yöntemin kullandığı ifade ediliyor.
Almanya'daki yasal düzenlemeler uyarınca emniyet, sadece ağır suçlar söz konusu olduğunda iletişim araçları üzerinden takip gerçekleştirebiliyor.
Emniyet Teşkilatı ise söz konusu iddialarla ilgili soruyu "takibat yöntemlerine dair hassas bilgilerin kamuoyu ile paylaşılamayacağı” şeklinde yanıtladı.
Whatsapp Web'te cep telefonu uygulaması, mesajlaşma servisinin internet sitesindeki bir kare kodun taranması ile kullanılabiliyor. Kullanıcılar bu yöntemle masaüstünden de Whatsapp aracılıyla mesajlaşabiliyor.
[Samanyolu Haber] 22.7.2020
'İfade özgürlüğüne yeni bir darbe'
Hükümet, sosyal medya alanında yeni düzenlemeler içeren yasa teklifini Salı günü TBMM’ye sundu. Tasarı, hükümete, sosyal medya üzerindeki kontrolunu arttırması imkanını tanıyacak. Muhalefet ise bu yeni düzenlemenin Türkiye’de sansürleri daha da büyük boyutlara taşıyacağından endişeli.
Yeni yasal düzenlemeyi, sosyal medyanın Türkiye’de değişen rolünü ve ifade özgürlükleri açısından Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediği konularını gazeteci Emre Kızılkaya ve Washington’daki düşünce kuruluşu Center for American Progress (Amerikan İlerleme Merkezi) uzmanı Max Hoffman’a sorduk.
Emre Kızılkaya: “İfade özgürlüğüne yeni bir darbe”
VOA Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Türkiye Ulusal Komitesi Başkan Yardımcısı ve yeni nesil gazeteciler için kar amacı gütmeyen platform “Journo.com.tr”nin Proje Editörü Emre Kızılkaya, yeni yasa taslağının, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’deki sosyal medya platformlarını “tamamen kaldırma” sözünün ertesinde meclise sunulduğuna dikkati çekti. Kızılkaya, “Hükümetin hala onlarca gazeteciyi hapiste tuttuğu ve 400 binin üzerinde web sitesini engellediği gerçeğini düşünürsek, bu yasa taslağının da Türkiye’de ifade özgürlüğüne yeni bir darbe daha vurma potansiyeline sahip olduğunu söyleyebiliriz. Hükümetin şeffaflık eksikliğinin yanında, bu tür kritik yasalarda sivil toplumla diyaloğa da geçmemesi, tasarının mecliste görüşülmesi öncesinde iyimser olmamızı engelliyor” diye konuştu.
“Sosyal medya tarihin bir parçası, onu kontrol etmek de tarihi yeniden yazmak olur”
Kızılkaya, bir gazeteci olarak kariyerinde sosyal medyanın nasıl bir rol oynadığı sorusu üzerine, kendisi açısından sosyal medyanın hayati önem taşıdığını, kamuoyunun nabzını ölçme, haber toplama ve yeni kaynaklarla temas kurma gibi faaliyetler için sosyal medyayı sıkça kullandığını belirtti.
Twitter’ı 2008 yılından bu yana kullandığını anlatan Kızılkaya, “2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları sırasında ya da 2016’da çalıştığım gazete binasının darbeci askerler tarafından basıldığı gün, o olaylarla ilgili son gelişmeleri okurlara anbean Twitter üzerinden duyurduğumu hatırlıyorum. Dolayısıyla sosyal medya tarihin bir parçası. Onu kontrol etmek de tarihi yeniden yazmak anlamına gelecek” ifadesini kullandı.
“Dijital alan Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin son kalan sığınağı”
Türkiye’de medya üzerindeki baskılar artarken, sosyal medyanın oynadığı rolün de zaman içerisinde nasıl bir değişim gösterdiği şeklindeki bir soruyu da yanıtlayan Kızılkaya, dijital alanın Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin son sığınağı haline geldiği görüşünü dile getirdi.
“İfade özgürlüklerine en büyük tehdit artık hükümetten değil dijital eşik bekçilerinden geliyor”
Kızılkaya, Türkiye’yi basın ve ifade özgürlükleri açısından nasıl bir geleceğin beklediği sorusu üzerine de, “kasvetli görünüme” rağmen Türkiye’deki yeni nesil gazetecilerin, basın özgürlüğü konusunda daha demokratik bir ortamın yaratılması için hem istekli oldukları hem de bunu yapabilecek kabiliyeti taşıdıkları değerlendirmesinde bulundu.
“Journo” projesindeki çalışması kapsamında genç gazetecilerle konuşma imkanı bulduğunu ve onlara çok güvendiğini belirten Kızılkaya, “Gazeteciliğe bağlı kalıyorlar ve Türkiye’de bu işi kamu yararına yapma yönünde ısrarcı oluyorlar. Bu anlamda bence en büyük tehdit artık Türk hükümetinden gelmiyor. Son yerel seçimlerde de görüldüğü üzere, Erdoğan çoğunluğun desteğini kaybetti ve bunu geri kazanması muhtemel gözükmüyor. Bu da, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasının çok daha zor olacağı anlamına geliyor. Dolayısıyla bence en büyük tehdit dijital ağ bekçilerinden geliyor. Örneğin, çok sayıda Türk, haberlere Google arama motoru üzerinden tesadüf eseri ulaşıyor. Google şu anda Erdoğan yanlısı yayın organlarına yoğun biçimde iltimas geçiyor ve LGBTI+ gibi kırılgan toplulukların kendi uluslararası standartlarını Türkiye’de de uygulama çağrılarına kulak tıkıyor. (Bu konuda Emre Kızılkaya’nın İngilizce ve Türkçe yazısı). Google gibi dev şirketler hükümetin propaganda makinesini beslediği sürece, genç gazetecilerin halkı bilgilendirme görevi de çok zor olmayı sürdürecek ve dijital sığınak da tüm tarafların kuşatması altında kalmaya devam edecek” diye konuştu.
Max Hoffman: “Tasarıyı getirmedeki gerçek neden, AKP’de halk desteği azalıyor endişesi ve muhalefetin sosyal medyadaki başarısı“
Geçen ay Türk medyasının durumuyla ilgili olarak Amerikan İlerleme Merkezi tarafından yayınlanan raporun yazarlarından Max Hoffman da, yasa teklifinin sosyal medyanın kontrolunun fiilen Türk hükümetine teslim edilmesini sağlayacağı görüşünde. Hoffman, “Yasa taslağı, toplu olarak ele alındığında, sosyal medyanın kontrolunu fiilen Türk hükümetine teslim edecek bir dizi yükümlülüğü hayata geçiriyor” ifadesini kullandı.
Sosyal medya şirketlerinin yerel düzeyde bir temsilci atamasının, ülkedeki boyutları düşünülürse, “makul” bir öneri gibi görünebileceğini belirten Hoffman, “Ancak bu, Türkiye’deki yüksek derecede kutuplaşmış yargı ortamında bu kişiyi esasen bir siyasi rehineye dönüştürebilir” değerlendirmesinde bulundu.
Düzenleme kapsamında, şirketlerin bir temsilci atamak zorunda olduğunu, bunu yapmazlarsa bant aralıklarının hükümet tarafından azaltılacağı ve özellikle VPN’le hizmetlerinin neredeyse kullanılamaz hale geleceğini ifade eden Hoffman, “Ancak yasanın en önemli unsuru, sosyal medya şirketlerinin Türk hükümeti yetkililerince ‘yasa dışı’ olarak nitelenen paylaşımları silmesi zorunluluğu. Bu yetkililer kararları herhangi bir duruşma ya da hukuki süreç olmadan alabilir” dedi.
Hoffman, sosyal medya şirketlerinin Türkiye’deki Türk kullanıcıların verilerini saklaması zorunluluğunun da, güvenlik güçlerinin Türk vatandaşları ve sakinlerini gizlice gözetlemesini muhtemelen daha kolay hale getireceğine dikkati çekti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu ay başında yaptığı açıklamada, kızı Esra Bayraktar’ın yeni dünyaya gelen bebeğiyle ilgili sosyal medyada yapılan hakaret ve saldırılara değinerek sosyal medya konusunda düzenleme yapılması gerektiğine işaret etmişti.
Hoffman, bu hakaretler hükümete sansürü daha da sıkılaştırmak için siyasi malzeme sağlasa da, bu tasarıyı şimdi gündeme getirmenin arkasındaki gerçek nedenin başka olduğu görüşünde. Hoffman, “Gerçek neden, AKP halk desteğinin azalıyor olmasından ve muhalefetin geçen yılki yerel seçimlerde sosyal medyayı başarıyla kullanmasından dolayı endişeli. Bu platformun kontrolunu ellerine almak istiyorlar” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 22.7.2020
Yeni yasal düzenlemeyi, sosyal medyanın Türkiye’de değişen rolünü ve ifade özgürlükleri açısından Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediği konularını gazeteci Emre Kızılkaya ve Washington’daki düşünce kuruluşu Center for American Progress (Amerikan İlerleme Merkezi) uzmanı Max Hoffman’a sorduk.
Emre Kızılkaya: “İfade özgürlüğüne yeni bir darbe”
VOA Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Türkiye Ulusal Komitesi Başkan Yardımcısı ve yeni nesil gazeteciler için kar amacı gütmeyen platform “Journo.com.tr”nin Proje Editörü Emre Kızılkaya, yeni yasa taslağının, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’deki sosyal medya platformlarını “tamamen kaldırma” sözünün ertesinde meclise sunulduğuna dikkati çekti. Kızılkaya, “Hükümetin hala onlarca gazeteciyi hapiste tuttuğu ve 400 binin üzerinde web sitesini engellediği gerçeğini düşünürsek, bu yasa taslağının da Türkiye’de ifade özgürlüğüne yeni bir darbe daha vurma potansiyeline sahip olduğunu söyleyebiliriz. Hükümetin şeffaflık eksikliğinin yanında, bu tür kritik yasalarda sivil toplumla diyaloğa da geçmemesi, tasarının mecliste görüşülmesi öncesinde iyimser olmamızı engelliyor” diye konuştu.
“Sosyal medya tarihin bir parçası, onu kontrol etmek de tarihi yeniden yazmak olur”
Kızılkaya, bir gazeteci olarak kariyerinde sosyal medyanın nasıl bir rol oynadığı sorusu üzerine, kendisi açısından sosyal medyanın hayati önem taşıdığını, kamuoyunun nabzını ölçme, haber toplama ve yeni kaynaklarla temas kurma gibi faaliyetler için sosyal medyayı sıkça kullandığını belirtti.
Twitter’ı 2008 yılından bu yana kullandığını anlatan Kızılkaya, “2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları sırasında ya da 2016’da çalıştığım gazete binasının darbeci askerler tarafından basıldığı gün, o olaylarla ilgili son gelişmeleri okurlara anbean Twitter üzerinden duyurduğumu hatırlıyorum. Dolayısıyla sosyal medya tarihin bir parçası. Onu kontrol etmek de tarihi yeniden yazmak anlamına gelecek” ifadesini kullandı.
“Dijital alan Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin son kalan sığınağı”
Türkiye’de medya üzerindeki baskılar artarken, sosyal medyanın oynadığı rolün de zaman içerisinde nasıl bir değişim gösterdiği şeklindeki bir soruyu da yanıtlayan Kızılkaya, dijital alanın Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin son sığınağı haline geldiği görüşünü dile getirdi.
“İfade özgürlüklerine en büyük tehdit artık hükümetten değil dijital eşik bekçilerinden geliyor”
Kızılkaya, Türkiye’yi basın ve ifade özgürlükleri açısından nasıl bir geleceğin beklediği sorusu üzerine de, “kasvetli görünüme” rağmen Türkiye’deki yeni nesil gazetecilerin, basın özgürlüğü konusunda daha demokratik bir ortamın yaratılması için hem istekli oldukları hem de bunu yapabilecek kabiliyeti taşıdıkları değerlendirmesinde bulundu.
“Journo” projesindeki çalışması kapsamında genç gazetecilerle konuşma imkanı bulduğunu ve onlara çok güvendiğini belirten Kızılkaya, “Gazeteciliğe bağlı kalıyorlar ve Türkiye’de bu işi kamu yararına yapma yönünde ısrarcı oluyorlar. Bu anlamda bence en büyük tehdit artık Türk hükümetinden gelmiyor. Son yerel seçimlerde de görüldüğü üzere, Erdoğan çoğunluğun desteğini kaybetti ve bunu geri kazanması muhtemel gözükmüyor. Bu da, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasının çok daha zor olacağı anlamına geliyor. Dolayısıyla bence en büyük tehdit dijital ağ bekçilerinden geliyor. Örneğin, çok sayıda Türk, haberlere Google arama motoru üzerinden tesadüf eseri ulaşıyor. Google şu anda Erdoğan yanlısı yayın organlarına yoğun biçimde iltimas geçiyor ve LGBTI+ gibi kırılgan toplulukların kendi uluslararası standartlarını Türkiye’de de uygulama çağrılarına kulak tıkıyor. (Bu konuda Emre Kızılkaya’nın İngilizce ve Türkçe yazısı). Google gibi dev şirketler hükümetin propaganda makinesini beslediği sürece, genç gazetecilerin halkı bilgilendirme görevi de çok zor olmayı sürdürecek ve dijital sığınak da tüm tarafların kuşatması altında kalmaya devam edecek” diye konuştu.
Max Hoffman: “Tasarıyı getirmedeki gerçek neden, AKP’de halk desteği azalıyor endişesi ve muhalefetin sosyal medyadaki başarısı“
Geçen ay Türk medyasının durumuyla ilgili olarak Amerikan İlerleme Merkezi tarafından yayınlanan raporun yazarlarından Max Hoffman da, yasa teklifinin sosyal medyanın kontrolunun fiilen Türk hükümetine teslim edilmesini sağlayacağı görüşünde. Hoffman, “Yasa taslağı, toplu olarak ele alındığında, sosyal medyanın kontrolunu fiilen Türk hükümetine teslim edecek bir dizi yükümlülüğü hayata geçiriyor” ifadesini kullandı.
Sosyal medya şirketlerinin yerel düzeyde bir temsilci atamasının, ülkedeki boyutları düşünülürse, “makul” bir öneri gibi görünebileceğini belirten Hoffman, “Ancak bu, Türkiye’deki yüksek derecede kutuplaşmış yargı ortamında bu kişiyi esasen bir siyasi rehineye dönüştürebilir” değerlendirmesinde bulundu.
Düzenleme kapsamında, şirketlerin bir temsilci atamak zorunda olduğunu, bunu yapmazlarsa bant aralıklarının hükümet tarafından azaltılacağı ve özellikle VPN’le hizmetlerinin neredeyse kullanılamaz hale geleceğini ifade eden Hoffman, “Ancak yasanın en önemli unsuru, sosyal medya şirketlerinin Türk hükümeti yetkililerince ‘yasa dışı’ olarak nitelenen paylaşımları silmesi zorunluluğu. Bu yetkililer kararları herhangi bir duruşma ya da hukuki süreç olmadan alabilir” dedi.
Hoffman, sosyal medya şirketlerinin Türkiye’deki Türk kullanıcıların verilerini saklaması zorunluluğunun da, güvenlik güçlerinin Türk vatandaşları ve sakinlerini gizlice gözetlemesini muhtemelen daha kolay hale getireceğine dikkati çekti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu ay başında yaptığı açıklamada, kızı Esra Bayraktar’ın yeni dünyaya gelen bebeğiyle ilgili sosyal medyada yapılan hakaret ve saldırılara değinerek sosyal medya konusunda düzenleme yapılması gerektiğine işaret etmişti.
Hoffman, bu hakaretler hükümete sansürü daha da sıkılaştırmak için siyasi malzeme sağlasa da, bu tasarıyı şimdi gündeme getirmenin arkasındaki gerçek nedenin başka olduğu görüşünde. Hoffman, “Gerçek neden, AKP halk desteğinin azalıyor olmasından ve muhalefetin geçen yılki yerel seçimlerde sosyal medyayı başarıyla kullanmasından dolayı endişeli. Bu platformun kontrolunu ellerine almak istiyorlar” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 22.7.2020
Hazırlıklar tamam! 12 farklı ülkede 90 Bin aileye Kurban eti ulaştırılacak
Kurban Bayramında yeni bir kurban kampanyasını duyuran 'Almanya merkezli Time to Help Derneği ' hangi faaliyetleri yapıyor
2020 Kurban kampanyası
Almanya Merkezli Time to Help Derneği her yıl olduğu gibi bu yılda vekalet ile Kurban Kesme organizasyonu düzenliyor. Avrupa'da kurban kesme imkanı bulamayanlar ile ihtiyacı olanlar arasında bir köprü olmayı hedefleyen dernek bu yıl 12 farklı ülkeye kurban götürecek.
Almanya merkezli Time to Help Derneği 2006 Yılından bu yana faaliyetini devam ettiriyor. Son 15 yıldır Avrupa'daki kurbanları ihtiyaç sahiplerine ulaştıran Dernek kurban kampanyası haricinde bir çok projeye de imza atıyor. Derneğin faaliyetleri hakkında bilgi veren Proje Koordinatörü Selim Yenican, derneğin Dünyayı sarsan 3 temel problem üzerine yoğunlaştığını söyledi . Dünya'da gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında köprü olmaya çalıştıklarına dikkat çeken Yenican "Eğitimsizlik, fakirlik ve ayrılık" sorununu çözmek için derneğin faaliyetlerini aralıksız sürdürdüğünü belirtti.
Time to Help Derneği bugüne kadar 42 farklı ülkede farklı projeler yürüttü . Almanya içerisinde ise 27 dernekle birlikte çalışmalarını devam ettiren Time to Help
200'e yakın gönüllüsü var .
Time to Help Derneği Proje Koordinatörü Yenican, Time To Help Derneği'nin bağışlarının çoğunun Almanya'da yaşayan bağışçılardan geldiğine dikkat çekerken ,dünyanın her yerinden de bağışçılarının olduğunu söyledi.
Derneği faaliyetlerinin nasıl denetlendiği sorusuna da Yenican 'faaliyetlerin kendi iç denetim mekanizmalarının yanı sıra Almanya'nın resmi makamlarınca ve uluslararası kuruluşlar tarafından denetlendiğine dikkat çekiyor
Time to Help Derneği'nin Kurban Kampanyası çok önemli. Geçtiğimiz yıl 80 bin aileye et paketi ulaştırılmış . Derneğin eğitim, sağlık, sosyal ve acil durumda faaliyetler yaptığını belirten Selim Yenican, özellikle Afrika'da katarakt ameliyatı, aynı sağlık malzemesi yardımı ve su kuyusu açma konusunda önemli projelere imza attıklarını söyledi
Time to Help Derneği bu yılda 12 farklı ülkede Kurban kesimi yapacak. Bütün organizasyonlarını tamamladıklarını söyleyen Yenican Kurnabların bizzat gönüllüler vasıtasıyla 90 bin aileye dağıtılacağını açıkladı
[Samanyolu Haber] 22.7.2020
2020 Kurban kampanyası
Almanya Merkezli Time to Help Derneği her yıl olduğu gibi bu yılda vekalet ile Kurban Kesme organizasyonu düzenliyor. Avrupa'da kurban kesme imkanı bulamayanlar ile ihtiyacı olanlar arasında bir köprü olmayı hedefleyen dernek bu yıl 12 farklı ülkeye kurban götürecek.
Almanya merkezli Time to Help Derneği 2006 Yılından bu yana faaliyetini devam ettiriyor. Son 15 yıldır Avrupa'daki kurbanları ihtiyaç sahiplerine ulaştıran Dernek kurban kampanyası haricinde bir çok projeye de imza atıyor. Derneğin faaliyetleri hakkında bilgi veren Proje Koordinatörü Selim Yenican, derneğin Dünyayı sarsan 3 temel problem üzerine yoğunlaştığını söyledi . Dünya'da gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında köprü olmaya çalıştıklarına dikkat çeken Yenican "Eğitimsizlik, fakirlik ve ayrılık" sorununu çözmek için derneğin faaliyetlerini aralıksız sürdürdüğünü belirtti.
Time to Help Derneği bugüne kadar 42 farklı ülkede farklı projeler yürüttü . Almanya içerisinde ise 27 dernekle birlikte çalışmalarını devam ettiren Time to Help
200'e yakın gönüllüsü var .
Time to Help Derneği Proje Koordinatörü Yenican, Time To Help Derneği'nin bağışlarının çoğunun Almanya'da yaşayan bağışçılardan geldiğine dikkat çekerken ,dünyanın her yerinden de bağışçılarının olduğunu söyledi.
Derneği faaliyetlerinin nasıl denetlendiği sorusuna da Yenican 'faaliyetlerin kendi iç denetim mekanizmalarının yanı sıra Almanya'nın resmi makamlarınca ve uluslararası kuruluşlar tarafından denetlendiğine dikkat çekiyor
Time to Help Derneği'nin Kurban Kampanyası çok önemli. Geçtiğimiz yıl 80 bin aileye et paketi ulaştırılmış . Derneğin eğitim, sağlık, sosyal ve acil durumda faaliyetler yaptığını belirten Selim Yenican, özellikle Afrika'da katarakt ameliyatı, aynı sağlık malzemesi yardımı ve su kuyusu açma konusunda önemli projelere imza attıklarını söyledi
Time to Help Derneği bu yılda 12 farklı ülkede Kurban kesimi yapacak. Bütün organizasyonlarını tamamladıklarını söyleyen Yenican Kurnabların bizzat gönüllüler vasıtasıyla 90 bin aileye dağıtılacağını açıkladı
[Samanyolu Haber] 22.7.2020
Akın Öztürk, Hulusi Akar’ı bekliyor…
Akın Öztürk’e kurulan kumpas
Öztürk, mahkemede yüzleşmek istedi ama Hulusi Akar gelmedi. Neden?
***
TR724 15 TEMMUZ KONUŞMALARI’NIN TAMAMINA BURADAN ERİŞEBİLİRSİNİZ
[Adem Yavuz Arslan, Tarık Toros, Levent Kenez, Bülent Korucu]
1. Bölüm ▶️ https://youtu.be/4oBV2ZJNBrw
2. Bölüm ▶️ https://youtu.be/rm6WD5zR3H0
3. Bölüm ▶️ https://youtu.be/QGwm7QXSjDI
4. Bölüm ▶️ https://youtu.be/e5DOBg3KpKc
5. Bölüm ▶️ https://youtu.be/lpUxZA-JAEI
6. Bölüm ▶️ https://youtu.be/yksRitZJNHU
7. Bölüm ▶️ https://youtu.be/izRVwYScF7g
[TR724] 22.7.2020
Öztürk, mahkemede yüzleşmek istedi ama Hulusi Akar gelmedi. Neden?
***
TR724 15 TEMMUZ KONUŞMALARI’NIN TAMAMINA BURADAN ERİŞEBİLİRSİNİZ
[Adem Yavuz Arslan, Tarık Toros, Levent Kenez, Bülent Korucu]
1. Bölüm ▶️ https://youtu.be/4oBV2ZJNBrw
2. Bölüm ▶️ https://youtu.be/rm6WD5zR3H0
3. Bölüm ▶️ https://youtu.be/QGwm7QXSjDI
4. Bölüm ▶️ https://youtu.be/e5DOBg3KpKc
5. Bölüm ▶️ https://youtu.be/lpUxZA-JAEI
6. Bölüm ▶️ https://youtu.be/yksRitZJNHU
7. Bölüm ▶️ https://youtu.be/izRVwYScF7g
[TR724] 22.7.2020
‘Vatandaşa Türkiye’nin en büyük problemi ne diye sorduk, ilk 15 cevapta “fetö” diye bir şey yok’
İstanbul Ekonomi Araştırma Genel Müdürü Can Selçuki, Hak TV’de katıldığı programda geçen ay yaptıkları ankette göre toplumun gündeminde ‘fetö’ diye bir problemin olmadığını söyledi.
Yaptıkları ankette, ‘Türkiye’nin en büyük problemi ne diye?’ sorduklarını söyleyen Selçuku, “İlk 15 cevapta fetö yok.” dedi.
Gökmen Karadağ ile Açıkça programına konuk olan Selçuki bu konuda şunları söyledi: “Çünkü toplumda fetö ile mücadele yok. Böyle siyasallaşma yoluna giden mücadelede sadece devletin kurumları yetmez, vatandaşların da yanınızda olması lazım. Ama hikayeler var. Adam kırmızıda geçiyor, ceza yiyecek. Polise fetö’cüsün diyor. Korkuyorlar.”
[TR724] 22.7.2020
Yaptıkları ankette, ‘Türkiye’nin en büyük problemi ne diye?’ sorduklarını söyleyen Selçuku, “İlk 15 cevapta fetö yok.” dedi.
Gökmen Karadağ ile Açıkça programına konuk olan Selçuki bu konuda şunları söyledi: “Çünkü toplumda fetö ile mücadele yok. Böyle siyasallaşma yoluna giden mücadelede sadece devletin kurumları yetmez, vatandaşların da yanınızda olması lazım. Ama hikayeler var. Adam kırmızıda geçiyor, ceza yiyecek. Polise fetö’cüsün diyor. Korkuyorlar.”
[TR724] 22.7.2020
İki yıl bitti; Başkanlık Sistemi ne getirdi? [İlker Doğan]
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin 2 yılını değerlendirdi. Yeni sistemde 35 olan bakanlık sayısını 16’ya indirdiklerini anlattı. Ancak atadığı 21 ‘Cumhurbaşkanı Danışmanı’ndan bahsetmedi. Vatandaştan talep edilen belge sayısını yüzde 95 azalttıklarını söyledi. Büyük Çamlıca Camii’sini ibadete açtıklarını söyledi. Cemaat’e yönelik yaptıkları 17 bin operasyon ile övündü. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Pençe operasyonlarına dair bilgiler verdi. Kanal İstanbul’dan söz etti. Türkiye’yi enerji konusunda dışa bağımlı olmaktan kurtardıklarını iddia etti. Bu arada Türkiye, enerji ihtiyacının yüzde 75’ten fazlasını ithal ediyor!
Tayyip Erdoğan, ekonomik veriler hariç neredeyse her konuda konuştu, hatalı da olsa birşeyler söyledi. Ancak ekonomi konusunda tek kelime etmedi. Ne 9 bin 632 dolardan, 8 bin dolara düşen kişi başına düşen milli gelirden bahsetti, ne sayısı TÜİK’e göre bile 8,5 milyonu bulan işsizler ordusundan konuştu. Türk lirasının iki yılda nasıl ‘pul’ olduğunu da anlatmadı. İstihdam rakamlarının iki yılda nasıl 32 milyondan, 25,6 milyona düştüğünü de açıklamadı. Gençlerin 4’de birinin işsiz olduğunu da söylemedi tabii ki. Kapasite kullanım oranı yeni sisteme geçilmeden birkaç ay önce yüzde 97’yi aşmıştı. Bu oran geçtiğimiz ay yüzde 66 olarak açıklandı! Ancak bu konuda da tek kelime etmedi Erdoğan…
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Kabinesi İki Yıllık Değerlendirme Toplantısı’nda konuştu. Bir çok konudan bahsetti. Suriye’ye gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonlardan bahsetti. Libya ve Afganistan’daki gelişmeleri değerlendirdi. Salgınla ilgili de bir şeyler söyledi. Çamlıca Camii’ni ibadete açtıklarını anlattı. Yeni sistem sayesinde vatandaşlardan talep edilen belge sayısının da azaldığını söyledi.
21 DANIŞMANI NEREYE KOYACAĞIZ?
Ardından yeni sistemle bakanlık sayısını 35’ten 16’ya kadar düşürdüklerini belirtti. Ancak, 21 Cumhurbaşkanı danışmanından hiç söz etmedi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay açıklamıştı, Erdoğan’ın 21 danışmanı olduğunu. Herşeye kendisi karar veren Erdoğan’ın söz konusu danışmanlarının ne iş yaptığı da merak konusu.
ENERJİDE DIŞA BAĞIMLILIK AZALDI MI?
Tayyip Erdoğan konuşmasının bir yerinde enerji konusuna da değindi. Türkiye’yi enenji konusunda dışa bağımlı olmaktan kurtardıklarını iddia etti. Ne rakam verdi, ne oran! Peki öyle mi; bugün itibariyle Türkiye, enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 76’sını ithal ediyor! Bu oran 2007 yılında yüzde 74’lerdeydi. Bu nasıl azalma? 39 Avrupa ülkesi içinde enerjide ithalata en fazla bağımlı beşinci ülke Türkiye. Ayrıca, enerji tüketiminin Türkiye’nin cari açığında yüzde 70’lik bir yer kapladığını da hatırlatalım.
TÜRKİYE UÇUŞA MI GEÇTİ?
İktidar temsilcilerinin ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ olarak adlandırdığı ‘Türk Tipi Başkanlık’ sistemi Nisan 2017 referandumuyla kabul edildi. Sistem, 24 Haziran tarihi itibarıyla uygulamaya başlandı. Meclis resmen olmasa da ‘fiilen’ bypass’ edildi. AKP rejiminin lideri Tayyip Erdoğan, ‘tek adam’ oldu. Bugün Türkiye’de her şeyin tek sorumlusu Erdoğan. Ekonomiden sağlığa, eğitimden yargıya her şeye Erdoğan karar veriyor.
BAŞKANLIK SİSTEMİ NE GETİRDİ, NE GÖTÜRDÜ?
Erdoğan, yukarıda aktarılan konuşmasında ekonomiyle ilgili tek bir veri bile paylaşmadı. İki yılda ne değişti Türkiye’de? Erdoğan, ‘başkanlık’ rejimine geçildiği taktirde Türkiye’nin ‘uçacağını’ söylemişti. Öyle mi oldu? Biz resmi rakamları aktaralım, ülkenin uçup uçmadığına siz karar verin…
İSTİHDAM SAYILARI ÇAKILDI
Damat Berat Albayrak, ‘yeni sistemle’ birlikte Hazine’nin başına getirildi. 2019 yılı için 2,5 milyon yeni istihdam sözü verdi. Albayrak bu sözü verdiğinde istihdam edilenlerin sayısı 32 milyon 95 bin kişi, istihdam oranı ise yüzde 53 idi. Bugün istihdam edilenlerin sayısı 25 milyon 634 bin. İstihdam oranı ise yüzde 41! İstihdam sayısı da oranı da çakıldı!
DOLAR FIRLADI, TL ERİDİ
Yeni sisteme geçildiğinde dolar 4,60 seviyelerindeydi. Aynı yılın ağustos ayında 6,90’ı gördü. Yıl sonunda 5,30’lara kadar geriledi. Damat Albayrak, şiveli konuşmasıyla dolar alanları hedef aldığı konuşmayı yaptığı 19 Mart 2019 tarihinde dolar 5,45 seviyelerindeydi. O konuşmanın üzerinden 1 hafta geçmeden 5,65’i gördü. Bugün (neredeyse bir aydır) 6,85’e çakılı kaldı!
İŞSİZLİK ZİRVEYE ÇIKTI
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde işsizlik de tavan yaptı. TÜİK’in verilerine göre, Temmuz 2018’de işsiz sayısı 3 milyon 537 bindi. Türkiye genelinde işsizlik oranını ise yüzde 10,8 olarak açıklandı. Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 16,9 olarak kayıtlara geçti. Peki bugün durum nedir? İşsizlik oranı, TÜİK’in nisan verilerine göre yüzde 12.8! Ki bu oran alay konusu oldu. Yine TÜİK’e göre geniş tanımlı işsiz sayısı ise 8.2 milyon. Peki gerçekte oran ve rakam nedir? DİSK-AR’a göre işsiz sayısı 18 milyona yakın! Ve 4 gençten biri işsiz durumda.
DÖVİZ REZERVLERİ ERİDİ!
Merkez Bankası rezervleri de eridi. Temmuz 2018’de 78,5 milyar dolar rezerv vardı. TCMB net uluslararası rezervleri geçtiğimiz yıl 26 Ocak’ta 34 milyar 247 milyon dolar olarak açıklandı. Bugün ise swap’lar çıkıldıktan sonra elde kalan net rezerv eksi (-)30 milyar dolardan bile fazla… Rezervler doları baskılamak için eritildi ancak amaca da ulaşılamadı. Dolar 4,6 TL’den 6,85’e çıktı.
KAPASİTE KULLANIM ORANI FIRLADI!
Kapasite kullanım oranı yeni sisteme geçilmeden birkaç ay önce yüzde 97’yi aşmıştı. Bu oran, Ağustos 2008’den sonraki en yüksek orandı. Neredeyse sanayide çalışmayan makina yoktu! İmalat sanayinde kapasite kullanım oranı, geçtiğimiz ay bir önceki aya göre 3,4 puan artarak yüzde 66,0 seviyesine ulaştı. Yüzde 97’den yüzde 66’ya!!!
ASGARİ ÜCRET-ÇEYREK ALTIN!
Yeni sisteme geçildiğinde çeyrek altın fiyatı 307 TL’ydi. Bugün 658 TL. O gün asgari ücret net 1.603 TL’ydi. Bundan iki yıl önce bir asgari ücretli maaşıyla tam 5,2 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün asgari ücret 2.324 TL. Bugün bir işçi, bir maaşıyla ancak 3.2 çeyrek altın alabiliyor. Kısaca vatandaşın parası pul oldu!
[İlker Doğan] 22.7.2020 [TR724]
Tayyip Erdoğan, ekonomik veriler hariç neredeyse her konuda konuştu, hatalı da olsa birşeyler söyledi. Ancak ekonomi konusunda tek kelime etmedi. Ne 9 bin 632 dolardan, 8 bin dolara düşen kişi başına düşen milli gelirden bahsetti, ne sayısı TÜİK’e göre bile 8,5 milyonu bulan işsizler ordusundan konuştu. Türk lirasının iki yılda nasıl ‘pul’ olduğunu da anlatmadı. İstihdam rakamlarının iki yılda nasıl 32 milyondan, 25,6 milyona düştüğünü de açıklamadı. Gençlerin 4’de birinin işsiz olduğunu da söylemedi tabii ki. Kapasite kullanım oranı yeni sisteme geçilmeden birkaç ay önce yüzde 97’yi aşmıştı. Bu oran geçtiğimiz ay yüzde 66 olarak açıklandı! Ancak bu konuda da tek kelime etmedi Erdoğan…
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Kabinesi İki Yıllık Değerlendirme Toplantısı’nda konuştu. Bir çok konudan bahsetti. Suriye’ye gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonlardan bahsetti. Libya ve Afganistan’daki gelişmeleri değerlendirdi. Salgınla ilgili de bir şeyler söyledi. Çamlıca Camii’ni ibadete açtıklarını anlattı. Yeni sistem sayesinde vatandaşlardan talep edilen belge sayısının da azaldığını söyledi.
21 DANIŞMANI NEREYE KOYACAĞIZ?
Ardından yeni sistemle bakanlık sayısını 35’ten 16’ya kadar düşürdüklerini belirtti. Ancak, 21 Cumhurbaşkanı danışmanından hiç söz etmedi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay açıklamıştı, Erdoğan’ın 21 danışmanı olduğunu. Herşeye kendisi karar veren Erdoğan’ın söz konusu danışmanlarının ne iş yaptığı da merak konusu.
ENERJİDE DIŞA BAĞIMLILIK AZALDI MI?
Tayyip Erdoğan konuşmasının bir yerinde enerji konusuna da değindi. Türkiye’yi enenji konusunda dışa bağımlı olmaktan kurtardıklarını iddia etti. Ne rakam verdi, ne oran! Peki öyle mi; bugün itibariyle Türkiye, enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 76’sını ithal ediyor! Bu oran 2007 yılında yüzde 74’lerdeydi. Bu nasıl azalma? 39 Avrupa ülkesi içinde enerjide ithalata en fazla bağımlı beşinci ülke Türkiye. Ayrıca, enerji tüketiminin Türkiye’nin cari açığında yüzde 70’lik bir yer kapladığını da hatırlatalım.
TÜRKİYE UÇUŞA MI GEÇTİ?
İktidar temsilcilerinin ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ olarak adlandırdığı ‘Türk Tipi Başkanlık’ sistemi Nisan 2017 referandumuyla kabul edildi. Sistem, 24 Haziran tarihi itibarıyla uygulamaya başlandı. Meclis resmen olmasa da ‘fiilen’ bypass’ edildi. AKP rejiminin lideri Tayyip Erdoğan, ‘tek adam’ oldu. Bugün Türkiye’de her şeyin tek sorumlusu Erdoğan. Ekonomiden sağlığa, eğitimden yargıya her şeye Erdoğan karar veriyor.
BAŞKANLIK SİSTEMİ NE GETİRDİ, NE GÖTÜRDÜ?
Erdoğan, yukarıda aktarılan konuşmasında ekonomiyle ilgili tek bir veri bile paylaşmadı. İki yılda ne değişti Türkiye’de? Erdoğan, ‘başkanlık’ rejimine geçildiği taktirde Türkiye’nin ‘uçacağını’ söylemişti. Öyle mi oldu? Biz resmi rakamları aktaralım, ülkenin uçup uçmadığına siz karar verin…
İSTİHDAM SAYILARI ÇAKILDI
Damat Berat Albayrak, ‘yeni sistemle’ birlikte Hazine’nin başına getirildi. 2019 yılı için 2,5 milyon yeni istihdam sözü verdi. Albayrak bu sözü verdiğinde istihdam edilenlerin sayısı 32 milyon 95 bin kişi, istihdam oranı ise yüzde 53 idi. Bugün istihdam edilenlerin sayısı 25 milyon 634 bin. İstihdam oranı ise yüzde 41! İstihdam sayısı da oranı da çakıldı!
DOLAR FIRLADI, TL ERİDİ
Yeni sisteme geçildiğinde dolar 4,60 seviyelerindeydi. Aynı yılın ağustos ayında 6,90’ı gördü. Yıl sonunda 5,30’lara kadar geriledi. Damat Albayrak, şiveli konuşmasıyla dolar alanları hedef aldığı konuşmayı yaptığı 19 Mart 2019 tarihinde dolar 5,45 seviyelerindeydi. O konuşmanın üzerinden 1 hafta geçmeden 5,65’i gördü. Bugün (neredeyse bir aydır) 6,85’e çakılı kaldı!
İŞSİZLİK ZİRVEYE ÇIKTI
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde işsizlik de tavan yaptı. TÜİK’in verilerine göre, Temmuz 2018’de işsiz sayısı 3 milyon 537 bindi. Türkiye genelinde işsizlik oranını ise yüzde 10,8 olarak açıklandı. Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 16,9 olarak kayıtlara geçti. Peki bugün durum nedir? İşsizlik oranı, TÜİK’in nisan verilerine göre yüzde 12.8! Ki bu oran alay konusu oldu. Yine TÜİK’e göre geniş tanımlı işsiz sayısı ise 8.2 milyon. Peki gerçekte oran ve rakam nedir? DİSK-AR’a göre işsiz sayısı 18 milyona yakın! Ve 4 gençten biri işsiz durumda.
DÖVİZ REZERVLERİ ERİDİ!
Merkez Bankası rezervleri de eridi. Temmuz 2018’de 78,5 milyar dolar rezerv vardı. TCMB net uluslararası rezervleri geçtiğimiz yıl 26 Ocak’ta 34 milyar 247 milyon dolar olarak açıklandı. Bugün ise swap’lar çıkıldıktan sonra elde kalan net rezerv eksi (-)30 milyar dolardan bile fazla… Rezervler doları baskılamak için eritildi ancak amaca da ulaşılamadı. Dolar 4,6 TL’den 6,85’e çıktı.
KAPASİTE KULLANIM ORANI FIRLADI!
Kapasite kullanım oranı yeni sisteme geçilmeden birkaç ay önce yüzde 97’yi aşmıştı. Bu oran, Ağustos 2008’den sonraki en yüksek orandı. Neredeyse sanayide çalışmayan makina yoktu! İmalat sanayinde kapasite kullanım oranı, geçtiğimiz ay bir önceki aya göre 3,4 puan artarak yüzde 66,0 seviyesine ulaştı. Yüzde 97’den yüzde 66’ya!!!
ASGARİ ÜCRET-ÇEYREK ALTIN!
Yeni sisteme geçildiğinde çeyrek altın fiyatı 307 TL’ydi. Bugün 658 TL. O gün asgari ücret net 1.603 TL’ydi. Bundan iki yıl önce bir asgari ücretli maaşıyla tam 5,2 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün asgari ücret 2.324 TL. Bugün bir işçi, bir maaşıyla ancak 3.2 çeyrek altın alabiliyor. Kısaca vatandaşın parası pul oldu!
[İlker Doğan] 22.7.2020 [TR724]
Gözler krallık yarışında [Hasan Cücük]
Koronavirüs salgınından dolayı kepenk indiren futbolda sezon nihayet tamamlanmak üzere. Bundesliga ve La Liga’da sezon biterken, Premier Lig ve Serie A birkaç hafta sonra sezonu tamamlayacak. Başakşehir’n şampiyon olduğu Süper Lig’de ise sezon bu hafta sonu bitiyor. Devam eden liglerde cevap bekleyen soruların başında, kimin gol kralı olacağı var. Özellikle Serie A ve Premier Lig’de heyecanlı bir yarış var.
Şampiyonun Başakşehir olduğu Süper Lig’den düşen ilk takım Ankaragücü oldu. Diğer iki takım için 4 aday var. Sezonun son haftasında heyecanın adresi düşme hattı olacak. Bir de gol krallığı yarışı… Son haftaya krallıkta ilk sırada 23 golle Trabzonspor’un Norveçli golcüsü Alexander Sörloth ilk sırada girdi. İkinci sırada ise Alanyaspor’un Senegallisi Papiss Cisse 22 golle bulunuyor. 34. haftada Trabzonspor ligde kalması için mutlak galip gelmesi gereken Kayserispor’a, Alanyaspor ise son iki haftada aldığı galibiyetlerle ligde kalmayı garantileyen Konyaspor’a konuk olacak. Sörloth ve Cisse’nin atacağı goller kralı belirleyecek. Yarışta Norveçli Sörloth bir adım önde son haftaya girdi.
İtalya Serie A’da bitime daha 4 hafta var ve Juventus en yakın takipçisinin 8 puan önünde üst üste 9’uncu kez şampiyonluğa yürüyor. Gol krallığı yarışında ise Juve’li Cristiano Ronaldo ile Lazio’lu Ciro Immobile arasında şampiyonluk yarışını aratmayan bir mücadele var. Ligin 34. haftasında Juventus sahasında Lazio’yu konuk ederken, müsabakada atılan 3 golü de Ronaldo ve Immobile kaydetti. C. Ronaldo iki, Immobile bir gol attı. 4 maçın kaldığı sezonda her iki oyuncuda 30 gol kaydetti. Juventus şampiyonluğunu bir kaç hafta içinde ilan edebilir ancak Cristiano Ronaldo – Ciro Immobile gol krallığı yarışı son haftaya kadar kıyasıya sürecek gözüküyor. Ronaldo, Premier Lig’de bir, La Liga’da ise iki kez gol krallığı sevinci yaşadı.
Liverpool’un 30 yıl sonra bitime 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan edince, gözler düşme hattı ve krallık yarışına çevrildi. Sezonun bitimine iki hafta kala yarışta ilk sırada Leicester City’den Jamie Vardy bulunuyor. 23 golü bulunan Leicester City’li forvetin takipçisi ise sürpriz bir isim. 21 gol kaydeden Southampton’lu Danny Ings yarışta ikinci sırada bulunuyor. Arsenal’in Gabon’lu forveti Aubameyang’ın 20 ve Liverpool’un Mısır’lı yıldızı Muhammed Salah’ın 19 golü bulunuyor. 2011-12 sezonunda Fleetwood formasıyla 5.Lig’de gol krallığı yaşayan Vardy şimdi aynı başarıyı ülkenin bir numaralı liginde tekrarlamak istiyor.
Biten liglerden Almanya Bundesliga’da Bayern Münih’in Polonyalı forveti Robert Lewandowski 34 golle, İspanya La Liga’da ise Barcelona’nın süperstarı Lionel Messi 25 golle sezonu kral olarak tamamladı. Lionel Messi son yılların en düşük gol oranıyla gol krallığına ulaşırken, kariyerinde 7. kez La Liga’da gol kralı oldu. Messi, Avrupa’nın 5 büyük liginde en fazla gol krallığı yaşayan forvetler sıralamasında Alman Gerd Müller’i yakaladı.
Messi gol krallığı tacını ilk kez 2009-10 sezonunda taktı. Barcelona formasıyla 7. kez La Liga’nın gol kralı olan Messi’yi iki kez Cristiano Ronaldo ve bir kez de takım arkadaşı Luis Suarez geçti. Alman futbolunun efsane forveti Gerd Müller ise Bayern Münih formasıyla ilki 1967, sonuncusu ise 1978 olmak üzere 7 kez sezonu gol kralı olarak tamamladı. İtalya Serie A’da Milan formasıyla İsveçli Gunnar Nordahl 5 kez gol kralı oldu. Fransa Ligue 1’de ise 5 kez gol kralı olan 3 isim bulunuyor. Arjantinli Carlos Bianchi, Reims ve PSG formalarıyla, yine aynı ülkeden Delio Onnis Monaco, Tours ve Toulan formalarıyla, Fransız futbolunun efsane forveti Jean-Pierre Papin de 5 kez Marsilya formasıyla gol krallığı tahtına oturdu. İngiltere Premier Lig’de en fazla gol krallığı tacını takan isim ise 4 kezle Arsenal’in Fransız forveti Thierry Henry oldu. Süper Lig’de ise ‘Taçsız Kral’ Metin Oktay, Galatasaray formasıyla 6 kez gol kralı oldu.
[Hasan Cücük] 22.7.2020 [TR724]
Şampiyonun Başakşehir olduğu Süper Lig’den düşen ilk takım Ankaragücü oldu. Diğer iki takım için 4 aday var. Sezonun son haftasında heyecanın adresi düşme hattı olacak. Bir de gol krallığı yarışı… Son haftaya krallıkta ilk sırada 23 golle Trabzonspor’un Norveçli golcüsü Alexander Sörloth ilk sırada girdi. İkinci sırada ise Alanyaspor’un Senegallisi Papiss Cisse 22 golle bulunuyor. 34. haftada Trabzonspor ligde kalması için mutlak galip gelmesi gereken Kayserispor’a, Alanyaspor ise son iki haftada aldığı galibiyetlerle ligde kalmayı garantileyen Konyaspor’a konuk olacak. Sörloth ve Cisse’nin atacağı goller kralı belirleyecek. Yarışta Norveçli Sörloth bir adım önde son haftaya girdi.
İtalya Serie A’da bitime daha 4 hafta var ve Juventus en yakın takipçisinin 8 puan önünde üst üste 9’uncu kez şampiyonluğa yürüyor. Gol krallığı yarışında ise Juve’li Cristiano Ronaldo ile Lazio’lu Ciro Immobile arasında şampiyonluk yarışını aratmayan bir mücadele var. Ligin 34. haftasında Juventus sahasında Lazio’yu konuk ederken, müsabakada atılan 3 golü de Ronaldo ve Immobile kaydetti. C. Ronaldo iki, Immobile bir gol attı. 4 maçın kaldığı sezonda her iki oyuncuda 30 gol kaydetti. Juventus şampiyonluğunu bir kaç hafta içinde ilan edebilir ancak Cristiano Ronaldo – Ciro Immobile gol krallığı yarışı son haftaya kadar kıyasıya sürecek gözüküyor. Ronaldo, Premier Lig’de bir, La Liga’da ise iki kez gol krallığı sevinci yaşadı.
Liverpool’un 30 yıl sonra bitime 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan edince, gözler düşme hattı ve krallık yarışına çevrildi. Sezonun bitimine iki hafta kala yarışta ilk sırada Leicester City’den Jamie Vardy bulunuyor. 23 golü bulunan Leicester City’li forvetin takipçisi ise sürpriz bir isim. 21 gol kaydeden Southampton’lu Danny Ings yarışta ikinci sırada bulunuyor. Arsenal’in Gabon’lu forveti Aubameyang’ın 20 ve Liverpool’un Mısır’lı yıldızı Muhammed Salah’ın 19 golü bulunuyor. 2011-12 sezonunda Fleetwood formasıyla 5.Lig’de gol krallığı yaşayan Vardy şimdi aynı başarıyı ülkenin bir numaralı liginde tekrarlamak istiyor.
Biten liglerden Almanya Bundesliga’da Bayern Münih’in Polonyalı forveti Robert Lewandowski 34 golle, İspanya La Liga’da ise Barcelona’nın süperstarı Lionel Messi 25 golle sezonu kral olarak tamamladı. Lionel Messi son yılların en düşük gol oranıyla gol krallığına ulaşırken, kariyerinde 7. kez La Liga’da gol kralı oldu. Messi, Avrupa’nın 5 büyük liginde en fazla gol krallığı yaşayan forvetler sıralamasında Alman Gerd Müller’i yakaladı.
Messi gol krallığı tacını ilk kez 2009-10 sezonunda taktı. Barcelona formasıyla 7. kez La Liga’nın gol kralı olan Messi’yi iki kez Cristiano Ronaldo ve bir kez de takım arkadaşı Luis Suarez geçti. Alman futbolunun efsane forveti Gerd Müller ise Bayern Münih formasıyla ilki 1967, sonuncusu ise 1978 olmak üzere 7 kez sezonu gol kralı olarak tamamladı. İtalya Serie A’da Milan formasıyla İsveçli Gunnar Nordahl 5 kez gol kralı oldu. Fransa Ligue 1’de ise 5 kez gol kralı olan 3 isim bulunuyor. Arjantinli Carlos Bianchi, Reims ve PSG formalarıyla, yine aynı ülkeden Delio Onnis Monaco, Tours ve Toulan formalarıyla, Fransız futbolunun efsane forveti Jean-Pierre Papin de 5 kez Marsilya formasıyla gol krallığı tahtına oturdu. İngiltere Premier Lig’de en fazla gol krallığı tacını takan isim ise 4 kezle Arsenal’in Fransız forveti Thierry Henry oldu. Süper Lig’de ise ‘Taçsız Kral’ Metin Oktay, Galatasaray formasıyla 6 kez gol kralı oldu.
[Hasan Cücük] 22.7.2020 [TR724]
Münacaat [M.Nedim Hazar]
İlahi;
Titriyor dünya…
Karanlıklar içinde kaynıyor kâinat…
Maskeli bir hayatı mecburi kıldı felaketler. Mesafe koyamayınca insanlık, hastalıklar mesafeyi mecburi kıldı nihayetinde.
Yaklaşamıyor, dokunamıyor, sarılamıyor, mesafeli duruyoruz artık.
Mecburuz buna.
Bu hazin manzaralar karşısında burkuntu içinde burkuntu duyuyor, gözyaşlarımızı içimize akıtıyoruz.
Bir kere daha acıyla idrak ediyoruz ki;
Yeryüzünün dört bir yanı senin merhametine muhtaç…
Ve sinelerimiz delik deşik…
Allah’ım
Bize kudsîlerin yollarından bir patika aç..
Dünyanın her yerinde samimiyetin, imanın intişarıyla gözlerimizi aydınlat.
Karanlıkları bitirmek, bataklıkları kurutmak, yanan sineleri serinletmek için hakikat sevdalılarına inayet et.
Mezar taşlarımızı hicret ettiğimiz yenidünyaların tapu kayıtları olarak kabul et…
Gözlerimize senin sevdanın dışında hayal girmesine müsaade etme…
Yemyeşil yamaçların, şırıl şırıl akan suların, sılaya dair tüm güzelliklerin aklımızı çelmesine, sevdamızın yolundan etmesine izin verme!
Ellerimizdeki meşaleleri muhtaçlara ulaştırabilelim, ziftten kara geceleri aydınlık iklimlere taşıyabilelim.
Ey Merhametliler Merhametlisi ve En Eşsiz Sevdaların Tek Sahibi;
Bizi birbirimize yakın yarattın…
Yerleri, gökleri ve onun dışındakileri hizmetimize verdin…
Şüphesiz ki nankör olan bizdik, kıymetini bilemedik bu nimetlerin…
Ve uzaklaştık…
Gölgelerimizi birbirimizin üzerine düşürdük…
Öfkelerimizi ötekinin böğrüne sapladık acımasızca…
Nefreti ruhumuzun gıdası zannettik…
Birbirimizin yüzüne değil sırtına bakmaya başladık. Ve yüzlerimizi Sana değil Senden çevirdik…
Gafiliz ve aciziz…
Yabancılaştık önce birbirimize, sonra Sana…
Sahip oldukça yitirdiğimizin, kazandıkça kaybettiğimizin şuuruna varamadık bir türlü…
Geçici hayatın, fani dünyanın eriyip giden değerlerini Senin paha biçilmez ayetlerine tercih eder olduk…
Bir sürgündü bu; ruhumuzdan, bedenimizden, kendimizden, en önemlisi Senden sürgün olduk rızamızla…
Rabbimiz!
Bize mesafeleri kapatmayı nasip et, uzaklıklar ruhumuzu üşüttü…
Sırtlarımızı değil yüzlerimizi birbirine çevir ve tüm yüzlerin Senin makamına dönebilmesi için bizlere yardım et.
Şimdi;
Sana yakınlaşabilmek için tüm samimiyetimizle.
Şimdi;
Paslanmış dudakların tekrar sıfatlarını terennüm ettiği şu günlerde.
Ve şimdi;
Tanıyamazken kendimizi, arınmaya başlamışken tövbeler ve tesbihler eşliğinde…
Bir milim de olsa daha yakınına kabul eyle bizi, tüm yakınlaşma çabalarımızı, baş göz yaran hatalarımızı ve pot kırmalarımızı hoş gör…
Hoş gör ki, nefes alsın vicdanımız,
Hoş gör ki, inşirah bulsun ruhumuz…
Titrek avuçlarımızda boy versin ümidin başakları.
Ey Affedicilerin en güzeli;
Bizi yakınına bir nebze de olsa kabul eyle.
Maskelerimizden kurtarıp ruhumuza temas eyle.
Bir adım daha yakınlaşabilmek için Sana bu kutsal günlerin yüzü suyu hürmetine bizi affeyle, masivanın, malayaniyatın tüm safralarından halas eyle.
Anamızın rahminden yeni doğmuş gibi olmayı, uğruna felekleri inşa ettiğin Sevgili’nin makamına yüz sürmeyi, af dilemeyi nasip eyle.
Suskunluğumuz utancımızdan…
Gözyaşlarımız mahcubiyetimizden,
Ürkekliğimiz haddimizi aşma korkusundan.
Kalplerimiz Senin elinde, ruhlarımız Senin emrinde, günahlarımız, hatalarımız bizim avuçlarımızda.
Acziyetimizi, yetersizliğimizi bağışla…
Kapına geldik ve eşiğine sığınıyoruz…
Sonsuz rahmetine;
Merhametine iltica ediyoruz…
Sinelerimizde senin sözlerin ma’kes bulsun…
İlahi;
Tüm dünyevi kostümlerimizi çıkardık.
Bizi kirleten, aşağı çeken, bayağılaştıran tüm sıkletlerimizi atarak huzuruna geldik.
Başımız önde, mahcubuz, yüzümüz yok bakmaya…
Layık değiliz, biliyoruz ama başka kapı da yok eşiğine başımızı koyacak!
Ey en çok da gariplerin ve gurbettekilerin Rabbi;
Sana muhtacız, Her kıta, her iklim, her mevsim Senin affetmene muhtaç, her renk, her dil, her kavim insan merhametine aç!
Şefkatine muhtaç…
Rahmetin alemlere ilaç…
Seni unutan bahtsızlara da merhametinle muamele et, kalplerine Zat-ı Uluhiyet’ini düşür, gafletten uyandır…
Seni unutmadığını zanneden, günde beş vakit kapını çalan gaflettekilere de acı, mağfiret eyle.
İlahi;
Aciziz, yetersiz kelimelerimiz, yetersiz yakarışlarımız, yetersiz yalvarışlarımız…
Ama kalbimizdeki samimiyete ve Senin sonsuz merhametine olan inancımız tam.
Biliyoruz ve eminiz; Senin rahmetin her şeyin önünde, Senin merhametin herkese yeter…
AMİN…
[M.Nedim Hazar] 22.7.2020 [TR724]
Titriyor dünya…
Karanlıklar içinde kaynıyor kâinat…
Maskeli bir hayatı mecburi kıldı felaketler. Mesafe koyamayınca insanlık, hastalıklar mesafeyi mecburi kıldı nihayetinde.
Yaklaşamıyor, dokunamıyor, sarılamıyor, mesafeli duruyoruz artık.
Mecburuz buna.
Bu hazin manzaralar karşısında burkuntu içinde burkuntu duyuyor, gözyaşlarımızı içimize akıtıyoruz.
Bir kere daha acıyla idrak ediyoruz ki;
Yeryüzünün dört bir yanı senin merhametine muhtaç…
Ve sinelerimiz delik deşik…
Allah’ım
Bize kudsîlerin yollarından bir patika aç..
Dünyanın her yerinde samimiyetin, imanın intişarıyla gözlerimizi aydınlat.
Karanlıkları bitirmek, bataklıkları kurutmak, yanan sineleri serinletmek için hakikat sevdalılarına inayet et.
Mezar taşlarımızı hicret ettiğimiz yenidünyaların tapu kayıtları olarak kabul et…
Gözlerimize senin sevdanın dışında hayal girmesine müsaade etme…
Yemyeşil yamaçların, şırıl şırıl akan suların, sılaya dair tüm güzelliklerin aklımızı çelmesine, sevdamızın yolundan etmesine izin verme!
Ellerimizdeki meşaleleri muhtaçlara ulaştırabilelim, ziftten kara geceleri aydınlık iklimlere taşıyabilelim.
Ey Merhametliler Merhametlisi ve En Eşsiz Sevdaların Tek Sahibi;
Bizi birbirimize yakın yarattın…
Yerleri, gökleri ve onun dışındakileri hizmetimize verdin…
Şüphesiz ki nankör olan bizdik, kıymetini bilemedik bu nimetlerin…
Ve uzaklaştık…
Gölgelerimizi birbirimizin üzerine düşürdük…
Öfkelerimizi ötekinin böğrüne sapladık acımasızca…
Nefreti ruhumuzun gıdası zannettik…
Birbirimizin yüzüne değil sırtına bakmaya başladık. Ve yüzlerimizi Sana değil Senden çevirdik…
Gafiliz ve aciziz…
Yabancılaştık önce birbirimize, sonra Sana…
Sahip oldukça yitirdiğimizin, kazandıkça kaybettiğimizin şuuruna varamadık bir türlü…
Geçici hayatın, fani dünyanın eriyip giden değerlerini Senin paha biçilmez ayetlerine tercih eder olduk…
Bir sürgündü bu; ruhumuzdan, bedenimizden, kendimizden, en önemlisi Senden sürgün olduk rızamızla…
Rabbimiz!
Bize mesafeleri kapatmayı nasip et, uzaklıklar ruhumuzu üşüttü…
Sırtlarımızı değil yüzlerimizi birbirine çevir ve tüm yüzlerin Senin makamına dönebilmesi için bizlere yardım et.
Şimdi;
Sana yakınlaşabilmek için tüm samimiyetimizle.
Şimdi;
Paslanmış dudakların tekrar sıfatlarını terennüm ettiği şu günlerde.
Ve şimdi;
Tanıyamazken kendimizi, arınmaya başlamışken tövbeler ve tesbihler eşliğinde…
Bir milim de olsa daha yakınına kabul eyle bizi, tüm yakınlaşma çabalarımızı, baş göz yaran hatalarımızı ve pot kırmalarımızı hoş gör…
Hoş gör ki, nefes alsın vicdanımız,
Hoş gör ki, inşirah bulsun ruhumuz…
Titrek avuçlarımızda boy versin ümidin başakları.
Ey Affedicilerin en güzeli;
Bizi yakınına bir nebze de olsa kabul eyle.
Maskelerimizden kurtarıp ruhumuza temas eyle.
Bir adım daha yakınlaşabilmek için Sana bu kutsal günlerin yüzü suyu hürmetine bizi affeyle, masivanın, malayaniyatın tüm safralarından halas eyle.
Anamızın rahminden yeni doğmuş gibi olmayı, uğruna felekleri inşa ettiğin Sevgili’nin makamına yüz sürmeyi, af dilemeyi nasip eyle.
Suskunluğumuz utancımızdan…
Gözyaşlarımız mahcubiyetimizden,
Ürkekliğimiz haddimizi aşma korkusundan.
Kalplerimiz Senin elinde, ruhlarımız Senin emrinde, günahlarımız, hatalarımız bizim avuçlarımızda.
Acziyetimizi, yetersizliğimizi bağışla…
Kapına geldik ve eşiğine sığınıyoruz…
Sonsuz rahmetine;
Merhametine iltica ediyoruz…
Sinelerimizde senin sözlerin ma’kes bulsun…
İlahi;
Tüm dünyevi kostümlerimizi çıkardık.
Bizi kirleten, aşağı çeken, bayağılaştıran tüm sıkletlerimizi atarak huzuruna geldik.
Başımız önde, mahcubuz, yüzümüz yok bakmaya…
Layık değiliz, biliyoruz ama başka kapı da yok eşiğine başımızı koyacak!
Ey en çok da gariplerin ve gurbettekilerin Rabbi;
Sana muhtacız, Her kıta, her iklim, her mevsim Senin affetmene muhtaç, her renk, her dil, her kavim insan merhametine aç!
Şefkatine muhtaç…
Rahmetin alemlere ilaç…
Seni unutan bahtsızlara da merhametinle muamele et, kalplerine Zat-ı Uluhiyet’ini düşür, gafletten uyandır…
Seni unutmadığını zanneden, günde beş vakit kapını çalan gaflettekilere de acı, mağfiret eyle.
İlahi;
Aciziz, yetersiz kelimelerimiz, yetersiz yakarışlarımız, yetersiz yalvarışlarımız…
Ama kalbimizdeki samimiyete ve Senin sonsuz merhametine olan inancımız tam.
Biliyoruz ve eminiz; Senin rahmetin her şeyin önünde, Senin merhametin herkese yeter…
AMİN…
[M.Nedim Hazar] 22.7.2020 [TR724]
İttihatçıların unutulmaz günleri [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Bundan yüz on iki yıl önce Osmanlı Rumeli’sinin önemli şehirlerinden Manastır, tarihi bir gün yaşamaktaydı. 1889’da Mekteb-i Tıbbiye’de İnciraltı İçtimaı’nda beş öğrencinin kurduğu cemiyet, yıllarca Abdülhamit’e karşı mücadele ettikten sonra 23 Temmuz 1908’de Manastır’da sonradan “Hürriyet Meydanı” adını alacak meydanda sabah saat 9.00’da meşrutiyeti ilan etmiş ve şehir “unutulmaz bir gün” geçirmişti.
Manastır’ı birkaç saat arayla Köprülü, Üsküp, Serez ve diğer Rumeli şehirleri takip etmiş, bu gelişmeler karşısında Padişah Abdülhamit’in Meşrutiyetin ilan edildiğini kabul eden iradesi 24 Temmuz 1908 tarihli gazetelerde yayınlamıştı.
Manastır’da meşrutiyeti ilan eden beyannameyi okuyan kişi Manastır Harbiye Mektebi Ders Nazırı Vehip Bey’di (Paşa-Kaçı). Vehip Bey, İttihat ve Terakki’nin Enver Bey ve Kazım Karabekir liderliğinde gelişen Manastır örgütlenmesinde yer almış ve “hürriyeti ilan eden” beyannameyi okuma görevi kendisine verilmişti.
Vehip Bey’in o gün “60 numaralı top arabasının” üzerine çıkarak okuduğu beyanname, İttihatçıların yapısı, özellikleri ve hedefleri hakkında önemli bilgiler içermekteydi. Vehip Bey “Mukaddes Vatandaşlar, Muazzez Kardeşler!” şeklinde başladığı konuşmasında hürriyetin ilanıyla otuz yıldan fazla devam eden istibdadın sona erdiğini söylüyor, ayrıca dini referanslar kullanarak “… min indillah müeyyidi meb’us olan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti artık Allah’ın lütfuyla icra-yı faaliyete başlamıştır. Latectemiu ümmeti aleddalaleti (Ümmetim dalalette ittifak etmez) hadisi rehber olacaktır” diyordu.
Hürriyetin ilanıyla Kanuni zamanından beri padişahla millet arasına çekilen kafes kırılacak, ülkede cemiyetin temel prensipleri olan “adalet, müsavat, uhuvvet ve hürriyet” esas olacaktı. Fransız İhtilali’nin getirdiği “liberté, egalité, fraternité” prensiplerini ideal olarak benimseyen İttihatçılara göre Kanun-i Esasi’nin yeniden yürürlüğe girmesiyle “meşverete dayalı yönetim” gerçekleşecekti.
Zafer Sarhoşluğu
Manastır 23 Temmuz 1908’de muhteşem bir gün yaşadı. Şehrin Müslüman Türk ve Arnavutlarıyla Hıristiyan Makedon, Ulah, Sırp, Rum ve Bulgarları ve Museviler, meydana hücum etmiş, hürriyeti ilan eden beyanname büyük bir kalabalık önünde okunmuş, sürekli alkışlarla kesilmişti. Merasimde ulemadan ve ruhanilerden temsilciler konuşma yapmış sonra da meşrutiyeti koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.
Bir taraftan mızıkalar çalınırken diğer taraftan top atışı yapılarak meşrutiyetin ilanı kutlanmıştı. Şehirde tarihi bir gün yaşanıyor, gelişmeleri izleyerek bu tarihi günü kaydeden Abdülmecid Fehmi günün sonunda “bundan büyük bayram olur mu?” diye yazıyordu. O gün yaşanan “meşrutiyet sevinci” Manastır’ın Ulah fotoğrafçıları Manaki kardeşler tarafından filme alınıyordu.
Hürriyet Kahramanları
Meşrutiyetin ilanı öncesinde dağa çıkan Ohrili Eyüp Sabri, Resneli Niyazi ve Enver Beyler hürriyetin ilanıyla dağdan indi. Hatta Köprülü’de meşrutiyeti ilan eden beyannameyi bizzat Enver Bey okudu.
İttihatçılar meşrutiyetin ilanını “inkılâb-ı azim” olarak görüyorlardı. Dolayısıyla kısa zamanda kendi kahramanlarını oluşturarak “olağanüstü” karakterlere dönüşen bu isimleri bütün Osmanlı ülkesine yaydılar.
İttihatçılar bu kişilere “hürriyet kahramanları” demekte ve onların başında gelen Enver ve Niyazi Beyler “mehdi-i hürriyet” olarak adlandırılmaktaydı. Bu “aslan yürekli kahramanlar” elbette rastgele seçilmiş figürler değildi.
“Binbaşı” rütbesinde olan Enver Bey, İttihatçıların ordu içindeki örgütlenmesinde en etkili isimlerden birisi olmuş ve askerleriyle dağa çıkarak meşrutiyetin ilanını isteyen üç isimden biri olarak adını duyurmuştu. Bundan sonra da İttihat ve Terakki’nin askerî kanadının bir numarası olacak, dağa çıkan diğer subaylardan çok farklı bir konum elde edecektir.
Kazım Karabekir’in aktardığına göre Abdülhamit’in tahttan indirilişi sırasında Yıldız Sarayı’na ilk önce Karabekir’in birlikleri girdiği halde, bir süre beklemesi istenmiş ve Enver Bey’in “kahramanlığı” bir kez daha öne çıkarılmıştı. Deyim yerindeyse 1918’de ülkeyi terk edene kadar dağa taşa “Kahraman-ı Hürriyet Enver” yazılacak, Almanlar da o dönem Türkiye’sine “Enverland” diyeceklerdir.
Diğer kahraman figürler, dağa çıkan diğer subaylar Eyüp Sabri ve Resneli Niyazi Beylerdi. Eyüp Sabri’nin ismi genellikle propaganda konuşmalarında geçse de Niyazi Bey daha fazla öne çıkacak, Enver Bey’le beraber bütün Osmanlı ülkesinde tanınan bir kahraman olacaktır.
Enver ve Niyazi Beyler adına birçok kartpostal bastırılmış ve Niyazi Bey dağda iken kendisine alışan geyiğiyle birlikte “efsanevi” bir şahsiyete dönüşmüştür. Hakkında pek çok şey uydurulan geyiğe de “Rehber-i Hürriyet” denilmişti.
İttihatçılara göre istibdat yanlıları anlamasa da “geyik bile” hürriyetin değerini anlamış hatta Niyazi Bey’le beraber dağdan şehre inmişti. Bu yönüyle geyik, kısa zamanda İttihatçıların maskotu haline gelecek, Osmanlı ülkesinde doğan erkek çocuklara “Niyazi ve Enver” ismi verilirken, kızlara da “Meral (maral- geyik-ceylan” adı verilecektir.
İstanbul’a da getirilen geyik Ramazan temaşalarında sergilenmiş, partilere getirilmiş ve sadece erkeklerin değil kadınların da görmesi için programlar organize edilmiş hatta yardım toplama kampanyalarında kullanılmıştı. Veliaht Reşad Efendi’nin oğulları bile “Gazal-ı Hürriyet’i” görmeye gitmişlerdi. Bu yönüyle “cemiyet-i mukaddese İttihat ve Terakki” için geyik önemli bir propaganda aracı olmuş, İstanbul günlerce “geyik muhabbeti” yapmıştı.
İttihatçıların meşrutiyet sonrasında öne çıkardıkları şehir ise Rumeli’de örgütlenmelerinin merkezi olan Selanik ve meşrutiyetin ilan edildiği Manastır şehirleriydi. İstanbul nasıl siyaset merkeziyse Manastır da “merkez-i hürriyet” ve meşrutiyetin ilanına giden süreçte etkili olan Selanik, Serez, Firzovik, Ohri gibi Rumeli şehirleri de “mehdi-i hürriyet beldelerdi”. İttihatçılar ayrıca Selanik’e “Kâbe-i hürriyet” diyeceklerdir.
İttihatçıların meşrutiyetin ilanı sonrasındaki kahramanlarından birisi de III. Ordu oldu. Cemiyet, uluslararası bir probleme dönüşen Makedonya meselesinden dolayı daha kabiliyetli subayların görevlendirildiği III. Ordu bünyesinde hızla örgütlenmiş ve bu subaylar sayesinde hedefe ulaşmıştı. Dolayıyla İttihatçılar için III. Ordu’nun ayrı bir yeri vardı. Bu durum hürriyetin ilanı sonrasında III. Ordu’nun ayrı bir “kutsallık” kazanmasına ve hakkında birçok şiir ve yazılar yazılmasına neden oldu.
Hayallerden Gerçeklere
Rumî 10 Temmuz, miladi 23 Temmuz tarihi İttihatçılar tarafından “ıyd-i millî” ilan edilerek yıllarca milli bayram olarak kutlandı. Osmanlı Devleti böylece meşruti yönetime kavuşmuş, seçimler yapılarak parlamento yeniden açılmış, böylece “Osmanlılık” düşüncesinin devleti yıkılmaktan kurtaracağına dair ümitler bir kez daha yeşermişti. İttihatçılar “Düvel-i muazzamanın” da bu gelişmelere saygı duyarak kendilerini destekleyeceklerini düşünüyorlardı.
Meşrutiyetin ilanı sırasında yaşananlar, “Şark zihniyetinin” doğrudan bir yansıması olarak görülebilir. Bu yaklaşıma göre meşrutiyetin ilanıyla yılların problemleri, dert ve ıstırapları bir anda bitecek, her yer güllük gülistanlık olacaktı.
Buna karşılık kendilerini “Cemiyet-i Mukaddese” olarak gören ve birçok dini kavramı rahatça ve mübalağalı bir şekilde kullanan İttihatçıların akıbeti hiç de beklenildiği gibi olmadı.
İttihatçılar hürriyetin ilanı sonrasında içeride ve dışarıda çok büyük sorunlarla karşılaştılar. Osmanlı Devleti’ne kâğıt üstünde de olsa bağlı gözüken Bulgarlar bağımsızlıklarını ilan ederken, Yunanistan Girit’i, Avusturya-Macaristan da Bosna-Hersek’i topraklarına kattığını açıkladı. Padişah Abdülhamit ve İttihatçıların bunlara tepkisi ancak “protesto etmek” oldu.
İttihatçılar içeride de 31 Mart Olayı ile karşı karşıya kaldılar. Bu durum onları bütün kazanımların elden gideceği endişesine ve bunun sonucunda muhalifleri bir zamanlar Abdülhamit’in onlara verdiği adla “cemiyet-i muzırra” olarak değerlendirmelerine yol açtı.
Büyük bir bölümü Balkan şehirlerinde doğmuş olsalar da “Mehdi-i Hürriyet beldeler” dedikleri Rumeli şehirleri, Balkan Harbinde birkaç ayda elden çıktığı gibi “Kâbe-i Hürriyet” denilen Selanik şehri bir kurşun bile atmadan teslim oldu.
İttihatçılar modern dönemin ilk darbesi sayılabilecek Babıali Baskını’nı da yaparak bugüne kadar devam eden bir geleneği başlattılar. Ayrıca “hürriyet” amacıyla yola çıkmalarına rağmen giderek otoriterleşen bir yönetimi tercih ettiler.
Yine meşrutiyetin ilanı sürecindeki rolü nedeniyle “kahraman” olarak gördükleri III. Ordu’nun başında Sarıkamış Harekâtı’nı yapan Enver Paşa, büyük bir faciaya zemin hazırladığı gibi Birinci Dünya Savaşı sonunda önde gelen lider kadroyla beraber ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Resneli Niyazi ve geyiği de Niyazi’nin “muhalif” olarak değerlendirilmesiyle bir süre sonra unutuldu. Niyazi Bey Resne’ye döndü ve bir saray yaptırarak hayatını devam ettirdi. Balkan Harbi’nde bölgenin kaybı sonrasında İstanbul’a gelmek için gemiye bineceği sırada çıkan bir çatışmada kör bir kurşuna kurban gitti veya bir başka görüşe göre de kendi koruması tarafından öldürüldü. Bir zamanların büyük kahramanından günümüze zihinlerde, “Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi” sözü kaldı.
Sonuçta Şark zihniyetinin bir yansıması olarak İttihatçıların meşrutiyetle ülkenin kurtulacağı ve “her şeyin güllük gülistanlık olacağı” beklentisine karşılık “on yıl sonra”, altı yüz yıllık Osmanlı Devleti tarihe karıştı.
Kaynaklar: Y. Nizamoğlu, “10 Temmuz İnkılâbının Birinci Yıldönümünde Neyyir-i Hakikat’in Yayınladığı Mecmua Üzerine”, OTAM, 2011, S. 30; İ. A. Odabaşı, “Hürriyet Kahramanı Niyazi Bey’in Geyiği”, Toplumsal Tarih, 2018, S. 292; E. Jan Zürcher, “Makedonyalılar Anadolu’da”, Toplumsal Tarih, 2016, S. 276; Doğu Batı (Meşrutiyetin 100. Yılı), 2008, S. 45, C.1; 100. Yılında Jön Türk Devrimi, İstanbul, 2010, İş Bankası Yayınları.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 22.7.2020 [TR724]
Manastır’ı birkaç saat arayla Köprülü, Üsküp, Serez ve diğer Rumeli şehirleri takip etmiş, bu gelişmeler karşısında Padişah Abdülhamit’in Meşrutiyetin ilan edildiğini kabul eden iradesi 24 Temmuz 1908 tarihli gazetelerde yayınlamıştı.
Manastır’da meşrutiyeti ilan eden beyannameyi okuyan kişi Manastır Harbiye Mektebi Ders Nazırı Vehip Bey’di (Paşa-Kaçı). Vehip Bey, İttihat ve Terakki’nin Enver Bey ve Kazım Karabekir liderliğinde gelişen Manastır örgütlenmesinde yer almış ve “hürriyeti ilan eden” beyannameyi okuma görevi kendisine verilmişti.
Vehip Bey’in o gün “60 numaralı top arabasının” üzerine çıkarak okuduğu beyanname, İttihatçıların yapısı, özellikleri ve hedefleri hakkında önemli bilgiler içermekteydi. Vehip Bey “Mukaddes Vatandaşlar, Muazzez Kardeşler!” şeklinde başladığı konuşmasında hürriyetin ilanıyla otuz yıldan fazla devam eden istibdadın sona erdiğini söylüyor, ayrıca dini referanslar kullanarak “… min indillah müeyyidi meb’us olan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti artık Allah’ın lütfuyla icra-yı faaliyete başlamıştır. Latectemiu ümmeti aleddalaleti (Ümmetim dalalette ittifak etmez) hadisi rehber olacaktır” diyordu.
Hürriyetin ilanıyla Kanuni zamanından beri padişahla millet arasına çekilen kafes kırılacak, ülkede cemiyetin temel prensipleri olan “adalet, müsavat, uhuvvet ve hürriyet” esas olacaktı. Fransız İhtilali’nin getirdiği “liberté, egalité, fraternité” prensiplerini ideal olarak benimseyen İttihatçılara göre Kanun-i Esasi’nin yeniden yürürlüğe girmesiyle “meşverete dayalı yönetim” gerçekleşecekti.
Zafer Sarhoşluğu
Manastır 23 Temmuz 1908’de muhteşem bir gün yaşadı. Şehrin Müslüman Türk ve Arnavutlarıyla Hıristiyan Makedon, Ulah, Sırp, Rum ve Bulgarları ve Museviler, meydana hücum etmiş, hürriyeti ilan eden beyanname büyük bir kalabalık önünde okunmuş, sürekli alkışlarla kesilmişti. Merasimde ulemadan ve ruhanilerden temsilciler konuşma yapmış sonra da meşrutiyeti koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.
Bir taraftan mızıkalar çalınırken diğer taraftan top atışı yapılarak meşrutiyetin ilanı kutlanmıştı. Şehirde tarihi bir gün yaşanıyor, gelişmeleri izleyerek bu tarihi günü kaydeden Abdülmecid Fehmi günün sonunda “bundan büyük bayram olur mu?” diye yazıyordu. O gün yaşanan “meşrutiyet sevinci” Manastır’ın Ulah fotoğrafçıları Manaki kardeşler tarafından filme alınıyordu.
Hürriyet Kahramanları
Meşrutiyetin ilanı öncesinde dağa çıkan Ohrili Eyüp Sabri, Resneli Niyazi ve Enver Beyler hürriyetin ilanıyla dağdan indi. Hatta Köprülü’de meşrutiyeti ilan eden beyannameyi bizzat Enver Bey okudu.
İttihatçılar meşrutiyetin ilanını “inkılâb-ı azim” olarak görüyorlardı. Dolayısıyla kısa zamanda kendi kahramanlarını oluşturarak “olağanüstü” karakterlere dönüşen bu isimleri bütün Osmanlı ülkesine yaydılar.
İttihatçılar bu kişilere “hürriyet kahramanları” demekte ve onların başında gelen Enver ve Niyazi Beyler “mehdi-i hürriyet” olarak adlandırılmaktaydı. Bu “aslan yürekli kahramanlar” elbette rastgele seçilmiş figürler değildi.
“Binbaşı” rütbesinde olan Enver Bey, İttihatçıların ordu içindeki örgütlenmesinde en etkili isimlerden birisi olmuş ve askerleriyle dağa çıkarak meşrutiyetin ilanını isteyen üç isimden biri olarak adını duyurmuştu. Bundan sonra da İttihat ve Terakki’nin askerî kanadının bir numarası olacak, dağa çıkan diğer subaylardan çok farklı bir konum elde edecektir.
Kazım Karabekir’in aktardığına göre Abdülhamit’in tahttan indirilişi sırasında Yıldız Sarayı’na ilk önce Karabekir’in birlikleri girdiği halde, bir süre beklemesi istenmiş ve Enver Bey’in “kahramanlığı” bir kez daha öne çıkarılmıştı. Deyim yerindeyse 1918’de ülkeyi terk edene kadar dağa taşa “Kahraman-ı Hürriyet Enver” yazılacak, Almanlar da o dönem Türkiye’sine “Enverland” diyeceklerdir.
Diğer kahraman figürler, dağa çıkan diğer subaylar Eyüp Sabri ve Resneli Niyazi Beylerdi. Eyüp Sabri’nin ismi genellikle propaganda konuşmalarında geçse de Niyazi Bey daha fazla öne çıkacak, Enver Bey’le beraber bütün Osmanlı ülkesinde tanınan bir kahraman olacaktır.
Enver ve Niyazi Beyler adına birçok kartpostal bastırılmış ve Niyazi Bey dağda iken kendisine alışan geyiğiyle birlikte “efsanevi” bir şahsiyete dönüşmüştür. Hakkında pek çok şey uydurulan geyiğe de “Rehber-i Hürriyet” denilmişti.
İttihatçılara göre istibdat yanlıları anlamasa da “geyik bile” hürriyetin değerini anlamış hatta Niyazi Bey’le beraber dağdan şehre inmişti. Bu yönüyle geyik, kısa zamanda İttihatçıların maskotu haline gelecek, Osmanlı ülkesinde doğan erkek çocuklara “Niyazi ve Enver” ismi verilirken, kızlara da “Meral (maral- geyik-ceylan” adı verilecektir.
İstanbul’a da getirilen geyik Ramazan temaşalarında sergilenmiş, partilere getirilmiş ve sadece erkeklerin değil kadınların da görmesi için programlar organize edilmiş hatta yardım toplama kampanyalarında kullanılmıştı. Veliaht Reşad Efendi’nin oğulları bile “Gazal-ı Hürriyet’i” görmeye gitmişlerdi. Bu yönüyle “cemiyet-i mukaddese İttihat ve Terakki” için geyik önemli bir propaganda aracı olmuş, İstanbul günlerce “geyik muhabbeti” yapmıştı.
İttihatçıların meşrutiyet sonrasında öne çıkardıkları şehir ise Rumeli’de örgütlenmelerinin merkezi olan Selanik ve meşrutiyetin ilan edildiği Manastır şehirleriydi. İstanbul nasıl siyaset merkeziyse Manastır da “merkez-i hürriyet” ve meşrutiyetin ilanına giden süreçte etkili olan Selanik, Serez, Firzovik, Ohri gibi Rumeli şehirleri de “mehdi-i hürriyet beldelerdi”. İttihatçılar ayrıca Selanik’e “Kâbe-i hürriyet” diyeceklerdir.
İttihatçıların meşrutiyetin ilanı sonrasındaki kahramanlarından birisi de III. Ordu oldu. Cemiyet, uluslararası bir probleme dönüşen Makedonya meselesinden dolayı daha kabiliyetli subayların görevlendirildiği III. Ordu bünyesinde hızla örgütlenmiş ve bu subaylar sayesinde hedefe ulaşmıştı. Dolayıyla İttihatçılar için III. Ordu’nun ayrı bir yeri vardı. Bu durum hürriyetin ilanı sonrasında III. Ordu’nun ayrı bir “kutsallık” kazanmasına ve hakkında birçok şiir ve yazılar yazılmasına neden oldu.
Hayallerden Gerçeklere
Rumî 10 Temmuz, miladi 23 Temmuz tarihi İttihatçılar tarafından “ıyd-i millî” ilan edilerek yıllarca milli bayram olarak kutlandı. Osmanlı Devleti böylece meşruti yönetime kavuşmuş, seçimler yapılarak parlamento yeniden açılmış, böylece “Osmanlılık” düşüncesinin devleti yıkılmaktan kurtaracağına dair ümitler bir kez daha yeşermişti. İttihatçılar “Düvel-i muazzamanın” da bu gelişmelere saygı duyarak kendilerini destekleyeceklerini düşünüyorlardı.
Meşrutiyetin ilanı sırasında yaşananlar, “Şark zihniyetinin” doğrudan bir yansıması olarak görülebilir. Bu yaklaşıma göre meşrutiyetin ilanıyla yılların problemleri, dert ve ıstırapları bir anda bitecek, her yer güllük gülistanlık olacaktı.
Buna karşılık kendilerini “Cemiyet-i Mukaddese” olarak gören ve birçok dini kavramı rahatça ve mübalağalı bir şekilde kullanan İttihatçıların akıbeti hiç de beklenildiği gibi olmadı.
İttihatçılar hürriyetin ilanı sonrasında içeride ve dışarıda çok büyük sorunlarla karşılaştılar. Osmanlı Devleti’ne kâğıt üstünde de olsa bağlı gözüken Bulgarlar bağımsızlıklarını ilan ederken, Yunanistan Girit’i, Avusturya-Macaristan da Bosna-Hersek’i topraklarına kattığını açıkladı. Padişah Abdülhamit ve İttihatçıların bunlara tepkisi ancak “protesto etmek” oldu.
İttihatçılar içeride de 31 Mart Olayı ile karşı karşıya kaldılar. Bu durum onları bütün kazanımların elden gideceği endişesine ve bunun sonucunda muhalifleri bir zamanlar Abdülhamit’in onlara verdiği adla “cemiyet-i muzırra” olarak değerlendirmelerine yol açtı.
Büyük bir bölümü Balkan şehirlerinde doğmuş olsalar da “Mehdi-i Hürriyet beldeler” dedikleri Rumeli şehirleri, Balkan Harbinde birkaç ayda elden çıktığı gibi “Kâbe-i Hürriyet” denilen Selanik şehri bir kurşun bile atmadan teslim oldu.
İttihatçılar modern dönemin ilk darbesi sayılabilecek Babıali Baskını’nı da yaparak bugüne kadar devam eden bir geleneği başlattılar. Ayrıca “hürriyet” amacıyla yola çıkmalarına rağmen giderek otoriterleşen bir yönetimi tercih ettiler.
Yine meşrutiyetin ilanı sürecindeki rolü nedeniyle “kahraman” olarak gördükleri III. Ordu’nun başında Sarıkamış Harekâtı’nı yapan Enver Paşa, büyük bir faciaya zemin hazırladığı gibi Birinci Dünya Savaşı sonunda önde gelen lider kadroyla beraber ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Resneli Niyazi ve geyiği de Niyazi’nin “muhalif” olarak değerlendirilmesiyle bir süre sonra unutuldu. Niyazi Bey Resne’ye döndü ve bir saray yaptırarak hayatını devam ettirdi. Balkan Harbi’nde bölgenin kaybı sonrasında İstanbul’a gelmek için gemiye bineceği sırada çıkan bir çatışmada kör bir kurşuna kurban gitti veya bir başka görüşe göre de kendi koruması tarafından öldürüldü. Bir zamanların büyük kahramanından günümüze zihinlerde, “Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi” sözü kaldı.
Sonuçta Şark zihniyetinin bir yansıması olarak İttihatçıların meşrutiyetle ülkenin kurtulacağı ve “her şeyin güllük gülistanlık olacağı” beklentisine karşılık “on yıl sonra”, altı yüz yıllık Osmanlı Devleti tarihe karıştı.
Kaynaklar: Y. Nizamoğlu, “10 Temmuz İnkılâbının Birinci Yıldönümünde Neyyir-i Hakikat’in Yayınladığı Mecmua Üzerine”, OTAM, 2011, S. 30; İ. A. Odabaşı, “Hürriyet Kahramanı Niyazi Bey’in Geyiği”, Toplumsal Tarih, 2018, S. 292; E. Jan Zürcher, “Makedonyalılar Anadolu’da”, Toplumsal Tarih, 2016, S. 276; Doğu Batı (Meşrutiyetin 100. Yılı), 2008, S. 45, C.1; 100. Yılında Jön Türk Devrimi, İstanbul, 2010, İş Bankası Yayınları.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 22.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
‘Korkuyorum ama acım daha büyük’ [Av. Nurullah Albayrak]
Oğlu Furkan ve tutuklu harp okulu öğrencileri için adalet arayan bir anne olan Melek Çetinkaya, 12 Temmuz 2020 tarihinde Akit TV’de katıldığı programda söylediği sözler gerekçe gösterilerek 16 Temmuz sabahı evinde gözaltına alındı. Küçükçekmece Cumhuriyet Savcısı Mehmet Alper Yıldırım tarafından başlatılan soruşturma nedeniyle aynı gün İstanbul’a getirildi.
İfadesinde ‘Benim o programa çıkmaktaki kastım 19 yaşında askeri okul öğrencisi olan ve Anayasal Düzeni Değiştirmeye Teşebbüs suçundan müebbet hapis cezası almış olan oğlumun masumiyetini anlatmaktı’ diyen Çetinkaya’yı savcı tutuklanması talebiyle Küçükçekmece 1. Sulh Ceza Hakimliğine gönderdi.
Çetinkaya’yı dinleyen, Akit TV program sunucusu Fatin Dağıstanlı’nın provokatif sorularını gören herkes mevcut şartlarda bile tutuklanma kararı verilemeyeceğini söylemekte iken, Küçükçekmece 1. Sulh Ceza Hakimi Yusuf Kılınç, ‘Ceza miktarının fazla olması, Melek Çetinkaya’nın kişilik özellikleri ve yakalanış şekli’ gibi subjektif ve hukuki olmayan gerekçelerle, “Suçu ve Suçluyu Övmek ve Terör Örgütü Propagandası Yapmak” suçlarından tutuklanmasına karar verdi.
Tutuklama kararını CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu; ‘İstediğimiz platformda çıkıp konuşabilir’ diyen anne Melek Çetinkaya’yı katıldığı bir televizyon programından sonra tutukladılar. Son derece üzgünüm’ mesajıyla duyurdu.
Oğlu için mücadele eden bir anne, başkalarının da konuşmasını engellemek için tutuklandı. AKP iktidarı kimsenin mücadele etmesine izin vermek istemiyor. Bunu göstermek için kimin ne diyeceğine bakmadan sert ve orantısız tedbirler almaktan çekinmiyor. Bu iradesini gizleme lüzumu da hissetmiyor.
Ancak, bir annenin tutuklanması gibi hukuksuz olaylar söz konusu olduğunda, yapılanın kabul edilemez olduğu konusunda muhalif kesimlerden yüksek bir tepki oluşmuyor. Bunun yerine her zamanki tespitler ve sorular dolaşıma sokuluyor. “Adamlar kimsenin sesinin çıkmasını istemiyor”, “Yapılan hukuksuzlukları protesto etmek isteyenlere gözdağı veriyorlar”, “Tutuklamaya tepki gösterirsen daha çok tutarlar”, “Protesto yaparak netice alınması mümkün değil”, “Neden sessiz kalınmıyor?” gibi değerlendirmeler kısa bir süre gündeme geliyor ve tam da AKP İktidarının vermek istediği mesajın hızla yayılmasına neden oluyor.
Akit TV ve Gazetesinin provakatörlüğü, hakim ve savcıların iktidarın hedeflerine hizmet etme gayretkeşliği konusunda söylenecek çok söz var, ancak onları sorumlu tutup geri çekilmek doğru olmayacaktır.
Öncelikle, bir annenin saygı duyulması gereken mücadele azminin, vazgeçmeme iradesinin, sesini duyurma çabasının ve her türlü baskıya, tehdide, kötü muameleye rağmen aynı kararlılıkla oğlunun masumiyetini anlatma gayretinin bir başarı olduğu gerçeğini gölgeleyecek, zalimlik ve hukuksuzluğa prim verecek yaklaşımlardan kaçınılmalı. Bir annenin mücadelesindeki kararlılık ve gayretin zihinlerde daha çok yer etmesi sağlanmalı.
İkinci olarak ise AKP iktidarı, açık hukuksuzluklarına durmaksızın devam ediyor. Her icraatı yeni bir hukuksuzluk olarak kabul ediliyor ancak, iktidar ne kadar hukuksuz olsa da sadece bekleyerek hukuksuzlukların, zulümlerin son bulması mümkün olmayacaktır.
Yüksek tutulan korku, kanıksanmış hale dönüşen çaresizlik hissi, AKP iktidarının önemli bir yönetme stratejisi. Korku ve çaresizlik hissiyle hareket edenler, eylemlerini bu olgulara uygun olarak belirlediği için eylemsizlik genel bir hareket planı halini alıyor. Oysa hukuksuzluklara karşı gösterilen zayıf tepkilerin ya da tamamen tepkisiz kalınmasının daha büyük mağduriyetlere kapı araladığı görülüyor. Bize “şucu-bucu” derler diye korkanlar, korktuklarının ötesinde tehditle karşı karşıya kalıyor ve kalmaya devam edecekler gibi görünüyor.
Genel olarak yapılacak birşey olmadığı ya da yaşanan hukuksuzlukların değiştirilmesinin mümkün olmadığı düşüncesiyle eylemsizlik tavsiye edenler, ya da “Yapılan hukuksuzluklar öyle bir hal aldı ki, İlahi müdahale artık kaçınılmaz!” düşüncesiyle hareketsiz kalınması tavsiyesinde bulunanların göz ardı ettiği birşey var; O’ da, yaşanan bunca zulmün, haksızlığın, hukuksuzluğun bitip yeni bir dönemin başlaması için eylemsiz kalıp sadece beklemenin, hukuken de, ahlaken de, dinen de doğru olmadığı gerçeğidir.
Melek Çetinkaya, “Çok korkuyorum, ama acım daha büyük!” diyerek oğlu için mücadele eden cesur ve fedakar bir annedir. Hem bir anneye vefa borcu, hem de yaşanan tüm hukuksuzlukların son bulması için beklemede kalamayız/kalmamalıyız. Kim ne yapabilirse onu yapmalı ve yaşanan hukuksuzlukların kanıksanmasına, yapılacak birşey yok düşüncesiyle çaresizliğin yerleşmesine izin vermemeliyiz.
Nerede ne yapabiliyorsa o yapılmalı. Yazabilen yazmalı, çizebilen çizmeli, konuşabilen konuşmalı… Herkesin yapabileceği bir şey muhakkak vardır…
[Av. Nurullah Albayrak] 22.7.2020 [TR724]
İfadesinde ‘Benim o programa çıkmaktaki kastım 19 yaşında askeri okul öğrencisi olan ve Anayasal Düzeni Değiştirmeye Teşebbüs suçundan müebbet hapis cezası almış olan oğlumun masumiyetini anlatmaktı’ diyen Çetinkaya’yı savcı tutuklanması talebiyle Küçükçekmece 1. Sulh Ceza Hakimliğine gönderdi.
Çetinkaya’yı dinleyen, Akit TV program sunucusu Fatin Dağıstanlı’nın provokatif sorularını gören herkes mevcut şartlarda bile tutuklanma kararı verilemeyeceğini söylemekte iken, Küçükçekmece 1. Sulh Ceza Hakimi Yusuf Kılınç, ‘Ceza miktarının fazla olması, Melek Çetinkaya’nın kişilik özellikleri ve yakalanış şekli’ gibi subjektif ve hukuki olmayan gerekçelerle, “Suçu ve Suçluyu Övmek ve Terör Örgütü Propagandası Yapmak” suçlarından tutuklanmasına karar verdi.
Tutuklama kararını CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu; ‘İstediğimiz platformda çıkıp konuşabilir’ diyen anne Melek Çetinkaya’yı katıldığı bir televizyon programından sonra tutukladılar. Son derece üzgünüm’ mesajıyla duyurdu.
Oğlu için mücadele eden bir anne, başkalarının da konuşmasını engellemek için tutuklandı. AKP iktidarı kimsenin mücadele etmesine izin vermek istemiyor. Bunu göstermek için kimin ne diyeceğine bakmadan sert ve orantısız tedbirler almaktan çekinmiyor. Bu iradesini gizleme lüzumu da hissetmiyor.
Ancak, bir annenin tutuklanması gibi hukuksuz olaylar söz konusu olduğunda, yapılanın kabul edilemez olduğu konusunda muhalif kesimlerden yüksek bir tepki oluşmuyor. Bunun yerine her zamanki tespitler ve sorular dolaşıma sokuluyor. “Adamlar kimsenin sesinin çıkmasını istemiyor”, “Yapılan hukuksuzlukları protesto etmek isteyenlere gözdağı veriyorlar”, “Tutuklamaya tepki gösterirsen daha çok tutarlar”, “Protesto yaparak netice alınması mümkün değil”, “Neden sessiz kalınmıyor?” gibi değerlendirmeler kısa bir süre gündeme geliyor ve tam da AKP İktidarının vermek istediği mesajın hızla yayılmasına neden oluyor.
Akit TV ve Gazetesinin provakatörlüğü, hakim ve savcıların iktidarın hedeflerine hizmet etme gayretkeşliği konusunda söylenecek çok söz var, ancak onları sorumlu tutup geri çekilmek doğru olmayacaktır.
Öncelikle, bir annenin saygı duyulması gereken mücadele azminin, vazgeçmeme iradesinin, sesini duyurma çabasının ve her türlü baskıya, tehdide, kötü muameleye rağmen aynı kararlılıkla oğlunun masumiyetini anlatma gayretinin bir başarı olduğu gerçeğini gölgeleyecek, zalimlik ve hukuksuzluğa prim verecek yaklaşımlardan kaçınılmalı. Bir annenin mücadelesindeki kararlılık ve gayretin zihinlerde daha çok yer etmesi sağlanmalı.
İkinci olarak ise AKP iktidarı, açık hukuksuzluklarına durmaksızın devam ediyor. Her icraatı yeni bir hukuksuzluk olarak kabul ediliyor ancak, iktidar ne kadar hukuksuz olsa da sadece bekleyerek hukuksuzlukların, zulümlerin son bulması mümkün olmayacaktır.
Yüksek tutulan korku, kanıksanmış hale dönüşen çaresizlik hissi, AKP iktidarının önemli bir yönetme stratejisi. Korku ve çaresizlik hissiyle hareket edenler, eylemlerini bu olgulara uygun olarak belirlediği için eylemsizlik genel bir hareket planı halini alıyor. Oysa hukuksuzluklara karşı gösterilen zayıf tepkilerin ya da tamamen tepkisiz kalınmasının daha büyük mağduriyetlere kapı araladığı görülüyor. Bize “şucu-bucu” derler diye korkanlar, korktuklarının ötesinde tehditle karşı karşıya kalıyor ve kalmaya devam edecekler gibi görünüyor.
Genel olarak yapılacak birşey olmadığı ya da yaşanan hukuksuzlukların değiştirilmesinin mümkün olmadığı düşüncesiyle eylemsizlik tavsiye edenler, ya da “Yapılan hukuksuzluklar öyle bir hal aldı ki, İlahi müdahale artık kaçınılmaz!” düşüncesiyle hareketsiz kalınması tavsiyesinde bulunanların göz ardı ettiği birşey var; O’ da, yaşanan bunca zulmün, haksızlığın, hukuksuzluğun bitip yeni bir dönemin başlaması için eylemsiz kalıp sadece beklemenin, hukuken de, ahlaken de, dinen de doğru olmadığı gerçeğidir.
Melek Çetinkaya, “Çok korkuyorum, ama acım daha büyük!” diyerek oğlu için mücadele eden cesur ve fedakar bir annedir. Hem bir anneye vefa borcu, hem de yaşanan tüm hukuksuzlukların son bulması için beklemede kalamayız/kalmamalıyız. Kim ne yapabilirse onu yapmalı ve yaşanan hukuksuzlukların kanıksanmasına, yapılacak birşey yok düşüncesiyle çaresizliğin yerleşmesine izin vermemeliyiz.
Nerede ne yapabiliyorsa o yapılmalı. Yazabilen yazmalı, çizebilen çizmeli, konuşabilen konuşmalı… Herkesin yapabileceği bir şey muhakkak vardır…
[Av. Nurullah Albayrak] 22.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
Ergenekon’da ‘sahte delil’ var mıydı? [Adem Yavuz Arslan]
Mesleğe polis adliye muhabirliğinden başlamış, bugüne kadar sayısız dava izlemiş, binlerce sayfa iddianame, savunma ve mütalaa okumuş birisi olarak diyebilirim ki New York’ta görülen Hakan Atilla davasını izlemek benim için mesleki açıdan benzersiz bir deneyimdi.
17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmasının Türkiye ayağını zaten yakinen biliyordum.
Hatta iddianamede benim bazı telefon görüşmelerim de delil olarak yer alıyordu.
Skandalın ‘esas oğlanı’ Reza Zarrab’ın Mimai’de tutuklanmasından itibaren de gelişmeleri yakından takip etmiştim.
Sonrasında ise 1 ay boyunca, sabahtan akşama kadar mahkeme salonunda duruşma izledim.
ABD hukuk sistemini, mahkemelerin işleyişini yakından görmüş oldum.
Duruşmaları izlerken ‘imkan olsa ve bu duruşmalar Türkiye’de herkese izletilse” diye düşünüyordum.
Bugün bu konuya tekrar dönmemim iki nedeni var.
Birincisi dönemin Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın ABD Temyiz Mahkemesi’nde görülen davası pazartesi itibariyle sonuçlandı.
Temyiz Mahkemesi Hakan Atilla’ya verilen 32 ay hapis cezasını onadı.
Mayıs 2018’de hapis cezası alan Hakan Atilla ‘mahkumiyeti destekleyecek yeterli delil olmadığı’ iddiasıyla karara itiraz etmişti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mahkeme jürinin kararını desteklemek için yeterli kanıt olduğuna karar verdi.
Üstelik kararı onayan hakim Başkan Trump döneminde atanmış bir hakim. Malum olduğu üzere Erdoğan Zarrab’ın tutukluluğunu ‘kişisel’ meselesi olarak ele almış, ABD’ye nota bile vermişti. Erdoğan’ın girişimleri ABD medyasına sık sık konu olurken, eski ABD Ulusal Güvenlik danışmanı John Bolton Beyaz Saray’da geçen günlerini anlattığı kitabında Erdoğan’ın girişimlerine dair detaylara yer vermişti.
Trump’ın atadığı hakim ‘yeterli ve somut delil var’ diyerek kararı onadı.
Dava üzerine çok şey söyledik, hala söylenebilecek çok şey var ama benim özellikle gelmek istedim konu başka.
ABD’de jüri sistemi var ve 12 kişilik jüri ortak karar almak zorunda.
Yani sadece bir jüri, savcının iddialarına ikna olmazsa sanık -cinayetle bile yargılansa- kurtuluyor.
Yargılamaların en kritik pozisyonu ise savcılarda.
Çünkü savcıların işi hakimi değil jüriyi ikna etmek. Savcılar çok net ve tartışmaya yer bırakmayacak somut delillerle gelmek zorundalar.
En ufak bir şüphe, çelişkili delil ya da mantıksal boşluk sanık lehine oluyor.
Şüpheden her zaman sanık yararlanıyor. Savcıların yapacağı en küçük hata, eksik soruşturma ya da şüpheli işlem tüm davayı düşürüyor.
Bu konuya değinmemin nedeni şu:
Türkiye’de yargı hiçbir zaman ideal değildi ama hiçbir zaman da bu kadar kötü olmamıştı.
Ne iddianameler iddianame ne de yargılamalar gerçek bir yargılama.
Çok net bir şekilde şunu söyleyebilirim: bırakın ABD’yi normal bir hukuk sisteminde Türkiye’deki tüm yargılamalar-15 Temmuz icin olanlar dahil- bozulur.
Gerçek bir yargıç AKP rejiminin savcılarınca hazırlandığı iddia edilen iddianameleri doğrudan reddeder.
Bu konuda sayfalar dolusu örnek verebilirim. Fakat tiraji-komik olduğu için kendi dosyalarımdan iki küçük misalle açayım:
Hrant Dink Cinayeti’ne dair 2011 Ocak ayında yayınlanan kitabım ‘Bi Ermeni Var’ nedeniyle 7 yıl sonra dava açıldı. Savcı Gökalp Kökçü yazdığım kitap nedeniyle benim için müebbet hapis istedi.
Savcı Kökçü’nün hukuk bilmediği belliydi ama Türkçe bilmediğini de görmüş olduk. Çünkü hem benim adım, hem de kitabın adı iddianamede yanlış yazılmış.
Dahası müebbet hapsini istediği gazeteciyle ilgili delil de koymamış.
En komiği de şu, iddianamede yaptığı suçlamayı, iddianame eklerinde yer alan HTS kayıtları yalanlıyor.
Normal bir mahkeme olsa bu iddianameyi yazan savcıyı hukuk fakültesine geri gönderirdi.
Bir başka savcı ise Yavuz Arslan isimli bir avukatın attığı işkence karşıtı tweet nedeniyle bana dava açmış-nasıl bağ kurduğu iddianamede yazmıyor- mahkeme kabul etmiş ve dahası uluslararası yakalama kararı çıkarmışlar.
15 Temmuz davaları da böyle tuhaf iddianamelerle dolu.
Mesela askeri hakim-savcıların yargılandığı davada bir Albay’ın “FETÖ’cü” olduğunun delili şöyle :
“Sanık Erzincan’dan Ankara’ya tayin olduktan kullandığı sabit hattı Telekom’a devretmiş, bu hattı 4 yıl sonra alan şahsın kardeşinin Bank Asya’da hesabı olduğu tespit edildiğinden sanığın FETÖ’cü olduğuna..”
Dediğim gibi bütün iddianameler bu tip deli saçması ‘iddia’larla dolu.
AKP savcılarının bir diğer özelliği delil sunmak değil suç uydurmak. Delili ortaya koymadan genel hükümler veriyor.
Mesela kritik davaların hepsi için “kumpas olduğu anlaşılmıştır” “yolsuzluk operasyonu adı altında hükümete darbe yapılmıştır” ya da “milyonlarca kişinin telefonu dinlenmiştir” gibi hükümler var.
‘Neye dayanarak bu hükme vardınız’? sorusunun cevabı yok. İddianameye delil koymak gibi bir durum zaten söz konusu değil.
Bu konuya bugün dönmemin ikinci nedeni ise şu:
Ergenekon, Balyoz ve diğer kritik davalarla ilgili konuşulurken de AKP savcılarının yaptığı gibi genel ve kesin hükümler veriliyor. Delile dayanmayan bu hükümler o kadar çok tekrar ediliyor ki bir süre sonra norm haline geliyor.
Mesela “Ergenekon ve Balyoz’da deliller sahteydi” iddiası.
Bu iddia o kadar çok sık dile getirildi ki artık ezber bir cümle haline geldi. Oysa ki Perinçek’in tabiriyle “siyasetin köpeği” haline getirilen AKP yargısı bile böyle bir iddiada bulunamıyor.
Gerek Yargıtay’ın bozma kararında, gerekse de davanın tekrar görüldüğü İstanbul 4.Ağır Ceza Mahkemesi’nin yaklaşık 700 sayfalık gerekçeli kararında ‘sahte ya da üretilmiş delil’ iddiası yok.
Hatta mahkemenin bozma gerekçesinde aynen şöyle yazıyor: “Soruşturmaların tamamının ortada hiçbir şey yokken ortaya atılmış tamamen uydurma delillere dayandığına dair de elde somut deliller yoktur.”
Düşünün AKP mahkemeleri bile deliller sahte ya da üretilmiş diyemiyor.
Kaldı ki Ergenekon soruşturmalarını yürüten dönemin organize ve terör polislerine açılmış ‘delil üretme’ suçlaması yok.
Dönemin terör, organize ve istihbarat yöneticilerine ‘usulsüz telefon dinleme’ suçlaması var ama görebildiğim kadarıyla ‘delil üretme’ ye dair bir suçlama-yargılama yapılmamış.
O dönemin polis müdürlerinden bazılarına ulaşıp sordum, onlarda ‘sahte ya da üretilmiş delil’ suçlaması olmadığını teyit ettiler.
Bu aşamada -kişilerden ve davalardan bağımsız olarak- genel ve önemli bir ilkeyi hatırlatmakta fayda var çünkü özellikle bugünlerde birçok kesim tarafından yaygın olarak ihlal ediliyor.
Suç bireyseldir. İddia sahibi iddiasını ispatlamakla yükümlüdür.
Eğer çok kritik bir dava ile ilgili ‘üretilmiş deliller var’ derseniz iki şeyi daha yapmanız gerekir.
Birincisi hangi delilin sahte-üretilmiş olduğunu ve en önemlisi üretilmiş denilen delilin kim tarafından üretildiğini ortaya koymanız gerekir.
Aksi halde AKP savcılarından farkınız kalmaz.
Ayrıca unutmamak gerekiyor ki öznesi suç olan bir konudan bahsediyoruz ve duyuma dayalı hükümler yüzbinlerce insanın hayatına dokunuyor.
Böyle bir hatırlatmayı yapmak bile abesle iştigal ama algıların olguların önüne geçtiği bir sürecin içinde olunca bazen hatırlatma yapmak gerekiyor.
[Adem Yavuz Arslan] 22.7.2020 [TR724]
17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmasının Türkiye ayağını zaten yakinen biliyordum.
Hatta iddianamede benim bazı telefon görüşmelerim de delil olarak yer alıyordu.
Skandalın ‘esas oğlanı’ Reza Zarrab’ın Mimai’de tutuklanmasından itibaren de gelişmeleri yakından takip etmiştim.
Sonrasında ise 1 ay boyunca, sabahtan akşama kadar mahkeme salonunda duruşma izledim.
ABD hukuk sistemini, mahkemelerin işleyişini yakından görmüş oldum.
Duruşmaları izlerken ‘imkan olsa ve bu duruşmalar Türkiye’de herkese izletilse” diye düşünüyordum.
Bugün bu konuya tekrar dönmemim iki nedeni var.
Birincisi dönemin Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın ABD Temyiz Mahkemesi’nde görülen davası pazartesi itibariyle sonuçlandı.
Temyiz Mahkemesi Hakan Atilla’ya verilen 32 ay hapis cezasını onadı.
Mayıs 2018’de hapis cezası alan Hakan Atilla ‘mahkumiyeti destekleyecek yeterli delil olmadığı’ iddiasıyla karara itiraz etmişti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Mahkeme jürinin kararını desteklemek için yeterli kanıt olduğuna karar verdi.
Üstelik kararı onayan hakim Başkan Trump döneminde atanmış bir hakim. Malum olduğu üzere Erdoğan Zarrab’ın tutukluluğunu ‘kişisel’ meselesi olarak ele almış, ABD’ye nota bile vermişti. Erdoğan’ın girişimleri ABD medyasına sık sık konu olurken, eski ABD Ulusal Güvenlik danışmanı John Bolton Beyaz Saray’da geçen günlerini anlattığı kitabında Erdoğan’ın girişimlerine dair detaylara yer vermişti.
Trump’ın atadığı hakim ‘yeterli ve somut delil var’ diyerek kararı onadı.
Dava üzerine çok şey söyledik, hala söylenebilecek çok şey var ama benim özellikle gelmek istedim konu başka.
ABD’de jüri sistemi var ve 12 kişilik jüri ortak karar almak zorunda.
Yani sadece bir jüri, savcının iddialarına ikna olmazsa sanık -cinayetle bile yargılansa- kurtuluyor.
Yargılamaların en kritik pozisyonu ise savcılarda.
Çünkü savcıların işi hakimi değil jüriyi ikna etmek. Savcılar çok net ve tartışmaya yer bırakmayacak somut delillerle gelmek zorundalar.
En ufak bir şüphe, çelişkili delil ya da mantıksal boşluk sanık lehine oluyor.
Şüpheden her zaman sanık yararlanıyor. Savcıların yapacağı en küçük hata, eksik soruşturma ya da şüpheli işlem tüm davayı düşürüyor.
Bu konuya değinmemin nedeni şu:
Türkiye’de yargı hiçbir zaman ideal değildi ama hiçbir zaman da bu kadar kötü olmamıştı.
Ne iddianameler iddianame ne de yargılamalar gerçek bir yargılama.
Çok net bir şekilde şunu söyleyebilirim: bırakın ABD’yi normal bir hukuk sisteminde Türkiye’deki tüm yargılamalar-15 Temmuz icin olanlar dahil- bozulur.
Gerçek bir yargıç AKP rejiminin savcılarınca hazırlandığı iddia edilen iddianameleri doğrudan reddeder.
Bu konuda sayfalar dolusu örnek verebilirim. Fakat tiraji-komik olduğu için kendi dosyalarımdan iki küçük misalle açayım:
Hrant Dink Cinayeti’ne dair 2011 Ocak ayında yayınlanan kitabım ‘Bi Ermeni Var’ nedeniyle 7 yıl sonra dava açıldı. Savcı Gökalp Kökçü yazdığım kitap nedeniyle benim için müebbet hapis istedi.
Savcı Kökçü’nün hukuk bilmediği belliydi ama Türkçe bilmediğini de görmüş olduk. Çünkü hem benim adım, hem de kitabın adı iddianamede yanlış yazılmış.
Dahası müebbet hapsini istediği gazeteciyle ilgili delil de koymamış.
En komiği de şu, iddianamede yaptığı suçlamayı, iddianame eklerinde yer alan HTS kayıtları yalanlıyor.
Normal bir mahkeme olsa bu iddianameyi yazan savcıyı hukuk fakültesine geri gönderirdi.
Bir başka savcı ise Yavuz Arslan isimli bir avukatın attığı işkence karşıtı tweet nedeniyle bana dava açmış-nasıl bağ kurduğu iddianamede yazmıyor- mahkeme kabul etmiş ve dahası uluslararası yakalama kararı çıkarmışlar.
15 Temmuz davaları da böyle tuhaf iddianamelerle dolu.
Mesela askeri hakim-savcıların yargılandığı davada bir Albay’ın “FETÖ’cü” olduğunun delili şöyle :
“Sanık Erzincan’dan Ankara’ya tayin olduktan kullandığı sabit hattı Telekom’a devretmiş, bu hattı 4 yıl sonra alan şahsın kardeşinin Bank Asya’da hesabı olduğu tespit edildiğinden sanığın FETÖ’cü olduğuna..”
Dediğim gibi bütün iddianameler bu tip deli saçması ‘iddia’larla dolu.
AKP savcılarının bir diğer özelliği delil sunmak değil suç uydurmak. Delili ortaya koymadan genel hükümler veriyor.
Mesela kritik davaların hepsi için “kumpas olduğu anlaşılmıştır” “yolsuzluk operasyonu adı altında hükümete darbe yapılmıştır” ya da “milyonlarca kişinin telefonu dinlenmiştir” gibi hükümler var.
‘Neye dayanarak bu hükme vardınız’? sorusunun cevabı yok. İddianameye delil koymak gibi bir durum zaten söz konusu değil.
Bu konuya bugün dönmemin ikinci nedeni ise şu:
Ergenekon, Balyoz ve diğer kritik davalarla ilgili konuşulurken de AKP savcılarının yaptığı gibi genel ve kesin hükümler veriliyor. Delile dayanmayan bu hükümler o kadar çok tekrar ediliyor ki bir süre sonra norm haline geliyor.
Mesela “Ergenekon ve Balyoz’da deliller sahteydi” iddiası.
Bu iddia o kadar çok sık dile getirildi ki artık ezber bir cümle haline geldi. Oysa ki Perinçek’in tabiriyle “siyasetin köpeği” haline getirilen AKP yargısı bile böyle bir iddiada bulunamıyor.
Gerek Yargıtay’ın bozma kararında, gerekse de davanın tekrar görüldüğü İstanbul 4.Ağır Ceza Mahkemesi’nin yaklaşık 700 sayfalık gerekçeli kararında ‘sahte ya da üretilmiş delil’ iddiası yok.
Hatta mahkemenin bozma gerekçesinde aynen şöyle yazıyor: “Soruşturmaların tamamının ortada hiçbir şey yokken ortaya atılmış tamamen uydurma delillere dayandığına dair de elde somut deliller yoktur.”
Düşünün AKP mahkemeleri bile deliller sahte ya da üretilmiş diyemiyor.
Kaldı ki Ergenekon soruşturmalarını yürüten dönemin organize ve terör polislerine açılmış ‘delil üretme’ suçlaması yok.
Dönemin terör, organize ve istihbarat yöneticilerine ‘usulsüz telefon dinleme’ suçlaması var ama görebildiğim kadarıyla ‘delil üretme’ ye dair bir suçlama-yargılama yapılmamış.
O dönemin polis müdürlerinden bazılarına ulaşıp sordum, onlarda ‘sahte ya da üretilmiş delil’ suçlaması olmadığını teyit ettiler.
Bu aşamada -kişilerden ve davalardan bağımsız olarak- genel ve önemli bir ilkeyi hatırlatmakta fayda var çünkü özellikle bugünlerde birçok kesim tarafından yaygın olarak ihlal ediliyor.
Suç bireyseldir. İddia sahibi iddiasını ispatlamakla yükümlüdür.
Eğer çok kritik bir dava ile ilgili ‘üretilmiş deliller var’ derseniz iki şeyi daha yapmanız gerekir.
Birincisi hangi delilin sahte-üretilmiş olduğunu ve en önemlisi üretilmiş denilen delilin kim tarafından üretildiğini ortaya koymanız gerekir.
Aksi halde AKP savcılarından farkınız kalmaz.
Ayrıca unutmamak gerekiyor ki öznesi suç olan bir konudan bahsediyoruz ve duyuma dayalı hükümler yüzbinlerce insanın hayatına dokunuyor.
Böyle bir hatırlatmayı yapmak bile abesle iştigal ama algıların olguların önüne geçtiği bir sürecin içinde olunca bazen hatırlatma yapmak gerekiyor.
[Adem Yavuz Arslan] 22.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
O ismi açıklama vakti [Tarık Toros]
AKP, düne kadar sağ muhalif isimleri kendi şemsiyesi altında topluyordu.
Kimi vaatle, kimi makamla, kimi parayla satın alındı.
İsim isim vermeyeyim, lüzumsuz yer işgali olur.
2016’ya gelindiğinde parti içi vozurdama artmıştı.
Ankara Hamamönü’nde açılan ofisleri hatırlatayım.
15 Temmuz bu “aykırı” sesleri susturdu.
O rüzgarla “başkanlık rejimi” oldu-bittiye getirildi.
2018 seçimleri ise Muharrem İnce susturularak geçildi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
AKP artık koltuk vererek muhalefeti sindiremiyor.
Yakın dönemde Erdoğan’dan iki mühim kopma yaşandı.
Dikkate değerdir.
Ali Babacan, her ne kadar 2018 ortasına kadar milletvekili olarak AKP’de kaldıysa da…
Ağzını açıp tek kelime etmedi.
“İçeride konuştum” diyor.
Daha az yıpranmış bir isim ve ekonomi politikalarındaki ağırlığı ilerisi için mühim bir kredi.
Hoş, 17/25 Aralık’ta ekonominin dümeninde idi ve her şeyin farkındaydı, o ayrı.
**
Ahmet Davutoğlu biraz farklı.
2016’da azledildiği halde, 2017’de Konya’da Erdoğan’la birlikte kürsüye çıktı, başkanlık referandumu kampanyasına destek verdi.
2014-2016 döneminde ülkede çok kan döküldü, mala mülke çöküldü, insanlar hapse tıkıldı.
Hepsinde payı ve sorumluluğu var.
Bırakın şans verilmesini…
İyimser bir bakışı dahi hak etmiyor.
Birlikte parti kurduğu en bilinen isim Selçuk Özdağ, onca saçmalığına “fetö ceset torbaları” sersemliğini de ekledi.
Geçeceksiniz.
**
Davutoğlu en son, “Hakan Şükür siyasi ayak” demiş.
Böyle ahmak çıkışlar, ancak muhatabına pas olur.
Futbolcu durur mu, golü doksana böyle takar:
-Ben her gün şikayet ettiğin partiden istifa ettim, sen kovuldun.
-Kimsenin ayağı değilim. Siz ne ayaksınız, herkes görüyor, biliyor.
**
Davutoğlu, üniversitesinden sonra sıranın kendilerine geldiğini düşünmüş olabilir.
Böyle önlem alıyor da olabilir.
Çok şeye üzülüyorum ama yarın başına bu neviden bir şey gelirse üzülmeyeceğim kesin.
**
Rejimin 4 yılı aşkın süredir en önemli başarısı:
Muazzam kullanışlı bir maymuncuk icat edip canını sıkanı o torbaya atıp ağzını büzmesi oldu.
Süleyman Soylu, İsmail Saymaz’ a itiraf etmiş:
-Siz bu anda bile “fetöcü var” deyip bir görevliyi alıyorsunuz. Herhangi bir direnç yok. Daha ne istiyorsunuz?
Muhalefete ve medyaya ne kadar teşekkür etse az.
El ele inşa ettiler bu süreci.
Hiç unutmam.
Mayıs 2015, bir grup meslektaşla Gazeteciler Cemiyeti ödül töreni kokteylindeyiz.
Hürriyet’in üst düzey ismi ayaküstü şöyle demişti:
-Cemaat bitirilecek. Bunu Erdoğan yapacak. Başkası yapamaz. Kılıçdaroğlu mu yapacak, izahı mümkün değil, ters teper. Tabi bu operasyon hukukun içinde yürümeyecek. Haliyle hukuk rafa kalkacak.
**
Bunu daha önce yazdım, ekranda anlattım.
Fakat ismi açıklamamıştım.
Bu isim, Hürriyet’in yazı işleri müdürü Necdet Doğan’dı.
Dün 63 yaşında vefat etti.
[Tarık Toros] 22.7.2020 [TR724]
Kimi vaatle, kimi makamla, kimi parayla satın alındı.
İsim isim vermeyeyim, lüzumsuz yer işgali olur.
2016’ya gelindiğinde parti içi vozurdama artmıştı.
Ankara Hamamönü’nde açılan ofisleri hatırlatayım.
15 Temmuz bu “aykırı” sesleri susturdu.
O rüzgarla “başkanlık rejimi” oldu-bittiye getirildi.
2018 seçimleri ise Muharrem İnce susturularak geçildi.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
AKP artık koltuk vererek muhalefeti sindiremiyor.
Yakın dönemde Erdoğan’dan iki mühim kopma yaşandı.
Dikkate değerdir.
Ali Babacan, her ne kadar 2018 ortasına kadar milletvekili olarak AKP’de kaldıysa da…
Ağzını açıp tek kelime etmedi.
“İçeride konuştum” diyor.
Daha az yıpranmış bir isim ve ekonomi politikalarındaki ağırlığı ilerisi için mühim bir kredi.
Hoş, 17/25 Aralık’ta ekonominin dümeninde idi ve her şeyin farkındaydı, o ayrı.
**
Ahmet Davutoğlu biraz farklı.
2016’da azledildiği halde, 2017’de Konya’da Erdoğan’la birlikte kürsüye çıktı, başkanlık referandumu kampanyasına destek verdi.
2014-2016 döneminde ülkede çok kan döküldü, mala mülke çöküldü, insanlar hapse tıkıldı.
Hepsinde payı ve sorumluluğu var.
Bırakın şans verilmesini…
İyimser bir bakışı dahi hak etmiyor.
Birlikte parti kurduğu en bilinen isim Selçuk Özdağ, onca saçmalığına “fetö ceset torbaları” sersemliğini de ekledi.
Geçeceksiniz.
**
Davutoğlu en son, “Hakan Şükür siyasi ayak” demiş.
Böyle ahmak çıkışlar, ancak muhatabına pas olur.
Futbolcu durur mu, golü doksana böyle takar:
-Ben her gün şikayet ettiğin partiden istifa ettim, sen kovuldun.
-Kimsenin ayağı değilim. Siz ne ayaksınız, herkes görüyor, biliyor.
**
Davutoğlu, üniversitesinden sonra sıranın kendilerine geldiğini düşünmüş olabilir.
Böyle önlem alıyor da olabilir.
Çok şeye üzülüyorum ama yarın başına bu neviden bir şey gelirse üzülmeyeceğim kesin.
**
Rejimin 4 yılı aşkın süredir en önemli başarısı:
Muazzam kullanışlı bir maymuncuk icat edip canını sıkanı o torbaya atıp ağzını büzmesi oldu.
Süleyman Soylu, İsmail Saymaz’ a itiraf etmiş:
-Siz bu anda bile “fetöcü var” deyip bir görevliyi alıyorsunuz. Herhangi bir direnç yok. Daha ne istiyorsunuz?
Muhalefete ve medyaya ne kadar teşekkür etse az.
El ele inşa ettiler bu süreci.
Hiç unutmam.
Mayıs 2015, bir grup meslektaşla Gazeteciler Cemiyeti ödül töreni kokteylindeyiz.
Hürriyet’in üst düzey ismi ayaküstü şöyle demişti:
-Cemaat bitirilecek. Bunu Erdoğan yapacak. Başkası yapamaz. Kılıçdaroğlu mu yapacak, izahı mümkün değil, ters teper. Tabi bu operasyon hukukun içinde yürümeyecek. Haliyle hukuk rafa kalkacak.
**
Bunu daha önce yazdım, ekranda anlattım.
Fakat ismi açıklamamıştım.
Bu isim, Hürriyet’in yazı işleri müdürü Necdet Doğan’dı.
Dün 63 yaşında vefat etti.
[Tarık Toros] 22.7.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
