Yolun erkanı [Mehmet Ali Şengül]

İnsan vücudu etten kemikten, onlarda hücre ve atomlardan müteşekkildir. Neticede ise, ölmeye, çürümeye mahkum bir varlıktır. İnsan, maddesi itibariyle çok aciz; bir sineğe, bir mikroba mağlup olacak kadar zayıftır.

Manevi varlığı itibariyle ise o, kainatlara sığmayacak kadar değer ifade eden, paha biçilmez maddi-manevi cihazlarla mücehhez olarak donatılmış ve canlılar içinde donanım itibariyle en kıymetli ve en değerli bir varlıktır. 

İnsan, Allah’ın men’ettiği haram ve günahları irtikab ederek, kendisine yakışmayan tavır ve davranışlarıyla; sahip olduğu bu harika sanatlarla donatılmış olduğunun farkında olmamaktadır. Dolayısıyla Sani-i Muhteşem olan Allah’ı  gerçek mahiyetiyle tanıyamadığı ve emirlerine saygılı olamadığı için, kendi mahiyetinin de kıymetini bilememektedir.

Allah (cc) insanın aklına kapıyı açıp, iradesini elinden almamıştır. Onun için Cenab-ı Hak dünya mektebinde insanı iradesiyle imtihana tabi tutmaktadır. Bakalım dersine ne kadar çalıştı? Dünyada gerçek vazifesinin şuurunda mı? Mülkün hakiki sahibinin kim olduğunun farkında mı? Allah’ın ücretsiz, geçici olarak kendisine emanet ettiği harika duyguları, yerinde ve müsbet manada, ölümsüz ebedi alemi kazanma yolunda  bu imtihanda ne ölçüde başarılıdır?

Bakara suresi 155 ve 156. Ayetlerde Rabbimiz, “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!” “Sabırlılar o kimselerdir ki, başlarına musîbet geldiğinde Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz” derler.”  Buyurmaktadır.

Cenab-ı Hak,  yaşanmaz hale gelen yeryüzünün  bir çok yerinde zulmün irtikab edildiği, mazlumun çiğnenip ezildiği, karada ve denizde ortalığın fitne ve fesada verildiği dünyada, kararan gönüllleri aydınlatıp huzura kavuşturacak, yolunu şaşırmış, dalalete batmış beşeriyete çıkış yollarını, yaratılış gayesini ve hedefini tayin edip öğretecek ve gösterecek, kainatın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı, insanlığın iftihar Tablosu ve nebiler Sultanı Efendimiz Hz.Muhammed‘i (sav) son bir defa daha insanlığa rehber ve kurtarıcı olarak göndermiştir.

Evet rehber O’dur.. Sırat-ı müstakim O’nunla bulunacaktır.. Beşer, O’nu tanımadan hiçbir peygamberi gerçek hüviyetiyle tanıma şansını elde edemediği gibi, gerçek doğrulara da ulaşamayacaktır. 

Bütün peygamberlerin, hususiyle Efendimiz’in (sav) yolu,  çileli ve ızdırablıdır. Kul, çile ve ızdırab rampası ile Rabbine ve O’nun rızasına kavuşacaktır. İşte Kur’an-ı Azimüşşan da anlatılan örneklerden bir-iki tanesi..

Hz.Nuh‘un (as) kavmi de O’nu yalancı saydı ve -haşa- ‘bu delinin teki!‘ dediler. O’nu incittiler ve tebliğini engellediler.

Hz.Salih’e (as) da, kavmi yalancı ve -haşa- ‘küstahın teki‘ dediler. Cenab-ı Hak da Salih (as)‘a “Sen hiç üzülme! Kimin yalancı ve küstah olduğunu yakında öğrenirler” buyurmuştu.

Hz.Lut’u (as) da kavmi yalancı saymıştı. Bunun üzerine Cenab-ı Hak “Biz de Lut’un ailesinin dışında hepsinin üzerine taş savuran bir fırtına gönderdik.” Günahta ısrar ettikleri için “Gözlerini silme kör ettik” buyurmuştu.

Evet insana düşen vazife, şu esir denizinde yüzmekte olan dünya gemisinin kaptanı olan, yanılmayan ve yanıltmayan son Rehber’i (sav) tanıması ve O’na itaat etmesidir. Ancak bu şekilde yolunu ve hedefini bulacak ve bu yolla sahil-i selamete ulaşacaktır.

Haşir suresi 7.ayette,  “… Peygamber size ne verirse onu alın, neden men ederse onu terkedin! Allah’a karşı gelmekten sakının! Muhakkak ki, Allah’ın cezası pek çetindir”   buyurmaktadır.

Ahzab suresi 11.ayette, “Ey iman edenler! Allah’ın size olan şu nimetini hatırlayın: Hani bir topluluk size el uzatmaya, sizi öldürüp yok etmeye teşebbüs etmişti de;  O, bunların ellerini size zarar vermekten men etmişti. Allah’ın hukukuna haksızlık etmekten sakının! Müminler yalnız Allah’a dayansınlar. “  

Nisa suresi 132.ayette, “Göklerde ve yerlerde bulunanların hepsi Allahındır. Vekil olarak Allah yeter.” 

Araf suresi 155.ayette, “Ey Rab! Sen bizim dostumuzsun. Bizi mağfiret buyur. Bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” 

Bakara suresi 286. Ayette, “Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma. Ya Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ya Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma. Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize!”

Araf suresi 89.ayette de, “...Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasında Sen adil hükmünü ver. Haklı haksız açığa çıksın. Sen elbette hüküm verenlerin en iyisisin.”  

[Mehmet Ali Şengül] 28.1.2017 [Samanyolu Haber] masengul@samanyoluhaber.com

Bir kaç satır, bir kaç sayfa işlerini bitirecek! [Ali Emir Pekkan]

Anne Frank örneği

İnternetteki mağdur mesajlarını okuyor musunuz? 

Kulaktan kulağa yayılan cezaevlerindeki işkenceleri biliyor musunuz?

Sincan cezaevi kapısında babalarını ziyarete gelen 5 çocuğun, anneleri de gözaltına alınınca, attıkları çığlıkları duydunuz mu? 

Acaba kaç mazlum, mağdur var çevrenizde, farkında mısınız? 

Büyük bir karartma var! Gerçeklerin üzeri örtülüyor! Ama bu böyle devam etmeyecek! Sadece ülke insanı değil bütün dünya gerçekleri öğrenecek!

Anne  Frank, 13 yaşında bir genç kızdı. Naziler Yahudileri ölüm kamplarında toplamaya başlayınca ailesi ile birlikte Amsterdam'da saklandı! Tam 2 yıl, bir büronun gizli bölmesinde kaldı! Yaşadıklarını her gün düzenli olarak günlüğüne yazdı. Dış dünya ile alakası kesilen aile, açlıkla, hastalıklarla mücadele etmişti.

Nihayet 1944'te Gestapo gizli sığınaklarını buldu, tutuklanarak ayrı kamplara gönderildiler. Anne, Bergen-Belden kampında öldü. Babası dışında aileden kimse kurtulamadı!

Anne'nin günlükleri, ilk defa 1947'de Almanca olarak yayınlandı. Defalarca baskısı yapıldı. 60'dan fazla dile çevrildi! Dünyanın en çok satan kitapları listesine girdi! Tiyatroya uyarlandı! Senaryosu yazıldı, filmi çekildi! Kitap, dünyanın bütün kütüphaneleri ve kitapçılarında satılmaya devam ediyor.

Ama hikaye burada bitmedi!

Anne Frank ve ailesine dokunan bütün Naziler yandı! Gestapo şefleri, SS'ler yakalanarak hapis ve para cezalarına çarptırıldı. Anne'nin günlüğü, bir müzede sergileniyor, gittiği okula onun ismi verildi, saklandığı evi dünyanın her tarafından insanlar ziyaret ediyor! 

Yakın bir gelecekte, Türkiye'de de Anne Frank gibi niceleri çıkacak! Sağır, kör, dilsiz ve bazıları da kalpsiz, ülkedeki yığınlarla birlikte, bütün dünya gerçekleri öğrenecek! 

Bir kaç sayfa, bir kaç satır; haramla, zulümle ayakta tutulan saltanatlarını yıkacak! Hesaptan kaçamayacaklar. Nesilden nesile nefretle anılacaklar! 

[Ali Emir Pekkan] 28.1.2017 [Samanyolu Haber]

Rahmi Koç tane tane anlatmış: Tavla oynar gibi dış politika olmaz [Tarık Ziya]

Başlıkta 'tavla' kelimesi geçti diye heyecana sebebiyet verdiysem mazur görün. Cübbeli Ahmet Hoca diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü'nün başlattığı satranç bahsine girmek değil muradım. Diyanet, yurt dışında imamlara casusluk yaptıracağına bu gibi mevzuları herkesin anlayabileceği berraklıkta anlatsın ki koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi demesinler.
  
Tavla-satranç mukayesesini Koç Holding'in Şeref Başkanı Rahmi Koç yapınca dikkatimi çekti. Koç Topluluğu'nun dergisi Bizden Haberler'e verdiği mülakatta kullandığı üslup hepimiz için öğretici. Hakaret etmeden, hamaset yapmadan, hakikati dillendirmiş. 

Rahmi Bey, isim vermese de Türkiye'nin siyasî ve iktisadî savrulmalarını latif bir dille tenkit etmiş. Türkiye'nin jeo siyasî avantajları olmakla beraber iktisadî açıdan ciddi eksikleri olduğunu vurgulamış.   

ALMANYA İLE AYNI AĞIRLIKTA DEĞİLİZ!

Rahmi Bey, devletlerin ekonomik güçlerine göre itibar gördüklerinin altını çizmiş ve iktidar cenahının ağzından düşmeyen 'Almanya bizi kıskanıyor' meselesine yaklaşımını ortaya koymuş: "Almanya gibi ekonomisi kuvvetli olan bir ülkenin gördüğü itibar ve taşıdığı ağırlıkla, küçük bir ekonomisi ve müflis bir durumu olan başka bir ülkenin aynı kefeye konulması mümkün değildir. Uzun ya da orta vadeli, ayağı yere basan politik ve ekonomik programların yapılması kaçınılmazdır. Eğer bu dünyada bir yere geleceksek bizim de onlara uymamız gerekir." 

Almanya'nın Türkiye'nin 11 katı ihracat yaptığını, sanayinin zirvesine çıktığını ve yüzlerce markası ile herkesin gözünün içine baktığı bir ekonomi olduğunu rakamlara girmeden hülasa etmiş. İsim, adres tasrih etmeden öze dair tespitlerde bulunmuş.

Devam ediyor manifesto gibi cümleler... "Dış politikanın tavla oynar gibi değil satranç oynar gibi hesap edilmesi ve ele alınması kaçınılmazdır." cümlesini ser levha yapıp Ankara'nın protokol yollarına asabilsek keşke. Rahmi Koç, kısa vadeli değil daha uzun vadeli hesaplarla hareket edilmesini tavsiye ediyor: "Dış politikada küsmek, darılmak, gücenmek yoktur. Dış politikada nokta yoktur, yani cümlenin ucunun açık olması lazımdır."

MÜFLİS SİYASETÇİLER KULAK VERMEZ Kİ!

Rahmi Bey'in samimi ikazlarını, bir ay evveline kadar "Suriye'de Rakka'ya kadar yolu var. Irak'ta Musul'a da gireceğiz." diyen, amma velakin bugün 'O kadarına lüzum yok' sözleriyle geri adım atanlar tekrar tekrar okusa bir faydası olur mu?  

Zannetmem. 

Hangi müflis siyasetten ders alıp doğruyu buldular ki! El Bab'ta ne işi vardı TSK'nın?

Rahmi Koç'un tespitlerine kıymet vermelerinden vazgeçtim trolleri üzerine hücum ettirmemeleri bile bir merhaledir.    

Türkiye nehrin ortasında akıntıya kapılmış bir kütük gibi bir meçhule doğru ilerliyor. Etraftan gelen yardım çağrılarına kulak tıkayan, tehlikeyi, az ilerideki çağlayanı görmezden gelen idarecilerin ihtirasları yüzünden daha büyük felaketlere sürükleniyoruz.

Ahval böylesine kasvetli iken tavla oynayıp nargile fokurdatanları müşahade etmek ne hazin!

Yine de Rahmi Bey'e tarihe düştüğü not için müteşekkirim. 

O tarihe karşı mesuliyetini müdrik konuştu. 

Ne demek istediğini anlayan anladı... 

[Tarık Ziya] 28.1.2017 [Samanyolu Haber] tziya@samanyoluhaber.com

Darbecilere ‘alçak’ diyeceksek, bunları yapana ne diyeceğiz? [Akif Umut Avaz]

Bütün despotik yönetimlerin ortak karakterleri ve temel öncelikleri fikri sefaletlerini, ahlaki tefessühlerini yüzlerine vurabilecek kim varsa bir an önce kurtulmaktır. Bu tür yönetimlerin topluma vaat ettikleri karanlık ne kadar kesifse aydınlıktan korkuları ve aydınlara olan düşmanlıkları da o kadar derin ve hınç dolu olur. Güneş ışığına maruz kalmış vampirler gibi bilimden, bilgiden, fikirden korkan despotların evrensel ortak karakteridir bu. İlmi, bilimi, sanatı, irfanı, alimi, bilim adamını, sanatçıyı, arifi koruyup kollayan, önlerini açıp yaptıklarından ilham alan bir diktatöre binlerce yıllık dünya tarihi henüz şahit olmadı. Tarihin, aksine şahitliğini ise saymakla bitiremeyiz.

İster Mussolini, Franco, Pinochet gibi faşist, ister Pol Pot, Mao, Stalin gibi komünist, ister Hitler gibi Nazist, isterse Humeyni ve Ömer el-Beşir gibi siyasal İslamcı olsun hiç fark etmez. Tüm despotlar her şeyden önce birer despottur. Abartılı bir şekilde sergiledikleri inançlarının, ideolojilerinin, kutsallarının farklı farklı olması bir şeyi değiştirmez. Bazılarının zulümleri için ideoloji ve felsefe, bazılarınınki için ise din ve inanç birer istismar ve kamuflaj aracından ibarettir.

27 MAYIS’I, 12 MART’I, 12 EYLÜL’Ü, 28 ŞUBAT’I GÖLGEDE BIRAKTI

Bugün Türkiye, İslam’ı hoyratça istismar eden siyasal İslamcı Erdoğan rejimi altında tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. Tüm belirtiler gösteriyor ki ülkenin üzerine çöken bu karanlık maalesef çok daha artacak gibi. Oysa Türkiye, alabildiğine despotik baskıcı bir dönemi ilk kez yaşamıyor. Tam aksine, tarihe birer ibret vesikası olarak geçerek hatırlandıkça lanetlenen pek çok dönem var yakın geçmişimizde. Darbeler geleneğini başlatan 27 Mayıs 1960 var mesela. Farklı bir müdahalecilik örneği olarak 12 Mart 1971 var sonra. 12 Eylül 1980’de yaşanan zulümler ve hukuksuzların acı dolu hatıraları hala taptazeyken üzerine gelen bir 28 Şubat 1997 var bir de.

Nesiller boyunca lanetle anılmaya devam edecek zulüm ve hukuksuzluk dolu bu dönemleri fazlasıyla aratan bir süreç, şu an Türkiye’nin yaşamakta olduğu. Bu bir iddia değil, gerçeğin ta kendisi. Bir iddia olsaydı bile bu iddiayı ispatlamak için yüzlerce, binlerce delil hemen şurada birbiri peşi sıra sıralanabilirdi. Kaldı ki, bazen fotoğrafın tamamı yaşanan bireysel acılara ve mağduriyetlere bir delil olur. Bazen ise bir bireyin ya da bir kesimin hikayesi bütünün vaziyetine delalet eder. Bazen de içinden geçilmekte olanın nasıl ifritten bir dönem olduğunu anlamak için hayatın onlarca alanından sadece birine bakmak yeter. Mesela, bugün akademik hayatta neler olup bittiğine şöyle bir bakmak ülkede yaşanmakta olanlar hakkında fazlasıyla bir fikir vermez mi? Verir elbette… Hem de nasıl verir!..

KARANLIĞIN KESİFLİĞİ AYDINLIĞA HUSUMETİN ŞİDDETİNDEN BELLİ

Aydınlık nasıl ki karanlıkların eceliyse, karanlıkların en fazla nefret ettiği de aydınlıktır. Onun için ne zaman ülkenin ufkuna karanlıklar çökse, ellerinde irili ufaklı meşalelerle aydınlık için koşturanlar despotların ilk hedefi olur. Maruz kalınan karanlığın kesifliğini aydınlığa olan husumetinin şiddetinden de anlayabilirsiniz. Bugün güya sivil bir yönetim altında yaşanan baskı, zulüm ve hukuksuzluklara şöyle bir bakanlar, her daim lanetle anılan anlı şanlı askeri darbelerin o karanlık atmosferinden çok daha karanlık bir dönemden geçtiğimizi kolayca anlayabilir. Bu açıdan sadece akademisyenlerin başına gelenler, yaşanmakta olan trajedinin boyutlarını anlamamıza fazlasıyla yeter.

Demokrat Parti’nin son dönemine damga vuran baskıları gerekçe göstererek özgürlük ve hukuk vaadiyle yapılan 27 Mayıs askeri darbesi, sadece başbakan ve iki bakanı idam etmekle kalmadı. Devletle birlikte topluma da yeni bir format atmaya çalıştı. Bu yüzden ilk el attığı yerlerden biri üniversiteler oldu. Üzerinden geçen neredeyse 60 yıla rağmen darbecilerin “üniversite reformu” adı altında yaptığı despotluklardan biri olan 147’ler vakası asla unutulmadı.

İSTİFA EDEBİLEN ONURLU VE OMURGALI REKTÖRLERE ÖZLEM

Darbeci Milli Birlik Komitesi (MBK) 28 Ekim 1960 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanan 114 sayılı yasayla, üniversitelerde görevli bazı öğretim üyelerinin görevlerinden “affedilmesi”ne ve bazılarının da başka üniversitelere tayinine karar vermişti. Ankara, İstanbul, Ege, Atatürk ve İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden 147 hoca üniversiteden atılmıştı. Dört hoca da başka üniversiteye nakledilmişti.

Hiçbir gerekçe gösterilmeden üniversiteden atılanlar altı ay içinde bir başka göreve atanmazlarsa, emekli edilecekler ve bir daha üniversite hocası olamayacaklardı. Ama bugünün aksine, o gün toplum, akademiya ve medya 147’lerin tasfiyesine çok büyük bir tepki göstermişti. Kibir abideleri olan despotluğun o günkü temsilcileri ise yanlış yapmadıklarında ısrarlıydı. Hatta Ümit Özdağ’ın babası MBK üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağ, “demokrasiye giderken elbette Beyazıt’tan (İstanbul Üniversitesi’ni kastediyor) da geçecektik” diyecekti.

Hemen belirtelim ki, o günlerin akademi dünyası bugünkü kadar şahsiyetsiz ve omurgasız değildi. 27 Mayısçıların yeni anayasayı hazırlamak üzere görevlendirdiği Sıddık Sami Onar bile durumu protesto etmek için İstanbul Üniversitesi rektörlüğünden istifa etmişti. Onu ODTÜ Rektörü Turhan Feyzioğlu, İstanbul Üniversitesi Rektörü Sami Onar, İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü Fikret Narter, Ankara Üniversitesi Rektörü Suat Kemal Yetkin, Ege Üniversitesi Rektörü Mustafa Uluöz takip etmişti.

GÜÇ, CAHİL CÜRETKARIN ELİNE GEÇMEYE GÖRSÜN!

MBK üyesi Yarbay Muzaffer Karan’a göre, üniversiteden atılanlar “Ahlakî, ilmî ideolojisi yönünden yüz kızartıcı notlara sahip olan, bilhassa çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen, asistanlarını metres olarak kullanan, doçentin yazdığı kitaba imzasını koyan, senede üç beş kere fakülteye uğrayan üyeler” idi. MBK üyesi Orhan Erkanlı ise, tasfiyeyi “Atatürkçü bir üniversite kurma konusunda” kararlılıklarının işareti olarak yorumlamıştı. Aynı görüşteki MBK üyesi Albay Muzaffer Yurdakuler’e göre de atılanlar “ilmî, ülküsel, ahlakî yetersizlik ve anti-demokratik gerici fikirlerinden dolayı” bu sonuca katlanmalıydılar. Darbecilerin üniversitede oluşacak yetişmiş eleman eksikliğine buldukları çare de basitti: Asistanları doçent, doçentleri professor yapmak.

Darbecilerin her türlü ahlaksızlık, yetersizlik ve suçla itham ettiği 28’i ordinaryüs 85 profesörün aralarında olduğu üniversite hocaları arasında kimler yoktu ki? Mesela, kısa bir süre sonra cumhurbaşkanı adayı olacak Ali Fuat Başgil vardı. Hukuk fakültesi dekanı olan Recai Galip Okandan, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Anıtkabir proje yarışmasını kazanan mimar Emin Onat, sosyolog Hilmi Ziya Ülgen, siyaset bilimci Tarık Zafer Tunaya, felsefeci Takiyettin Mengüçoğlu, Mina Urgan, Sabahattin Eyüboğlu, arkeolog Zehra Halet Çambel, İsmet Giritli, tiyatrocu Haldun Taner, edebiyatçı Orhan Duru… Neyse ki, 147’ler 1962 yılında çıkan bir yasayla üniversiteye geri dönmüşlerdi de ülke darbeci ahmakların sebep olduğu büyük bir utançtan kurtulmuştu.

27 MAYIS’IN 147’LERİ, 12 EYLÜL’ÜN 1402’LİKLERİ

Nasıl ki 27 Mayıs despotizminin alamet-i farikası 147’ler ise 12 Eylül faşizminin de 1402’likleri vardı. 1971 yılında çıkarılan 1402 sayılı yasanın ikinci maddesi 1983’te değiştirilerek kamuda çalışan birçok kişinin görevine son verilmişti. Bunlar arasında YÖK’ün üniversiteden attığı 71 üniversite personeli de vardı. Toplam 4 bin 891 kamu personeli görevden alınmıştı ve bunlardan 38’i profesör, 25’i doçent, 10’u yardımcı doçentti. Hocaların arasında kamuoyunun yakından tanıdığı Rona Aybay, Baskın Oran, Mete Tunçay, Bahri Savcı, Korkut Boratav, Kurthan Fişek, Metin Günday, Anıl Çeçen, İdris Küçükömer, Gençay Gürsoy, Yücel Sayman, Bülent Tanör, Niyazi Öktem, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Hatemi, Oya Köymen, Orhan Silier, Mehmet Ali Kılıçbay, Yalçın Küçük gibi isimler de bulunuyordu.

12 Mart 1986’da Ankara İdare Mahkemesi aldığı bir kararda 1402’liklerin tüm aylık ve özlük haklarıyla göreve başlatılmalarının gerektiğini ve çalışmadıkları sürelerde mahrum kaldıkları gelirlerin de tazminat olarak ödenmesini istedi. 3 Mayıs 1990’da ise 1402 sayılı sıkıyönetim yasasında değişiklik için TBMM’ye teklif verildi. Üniversiteye ilk dönen öğretim üyesi, Hüseyin Hatemi oldu.

ALTI BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN ALTI

Zulmü hafife almak için değil ama bir mukayese için elzem görüyorum. Koskoca 27 Mayıs cuntacılarının büyük bir haksızlık yaparak geçici süreliğine kıyıma uğrattığı üniversite hocası sayısı 147. Nesiller boyu lanetle anılacak 12 Eylül’ün gaddar generallerinin ise ıkına sıkına ve ancak 3 yılda üniversiteden attığı hoca sayısı 71. Az mı? Ne münasebet? Sebep ne olursa olsun üniversiteden tek bir hocanın bile atılması fazladır benim için. Peki 27 Mayıs’ta 147, 12 Eylül’de 71 üniversite hocasını üniversiteden atanlara haklı olarak “alçak darbeciler” diyeceğiz de kimden peydah olduğu kuşkulu ne idüğü belirsiz 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrası demokrasi kahramanlığına soyunup birkaç gün içerisinde tam 6 bin 986 (yazıyla: altı bin dokuz yüz seksen altı) akademisyeni ve personeli üniversiteden atanlara ne diyeceğiz?

Anayasal bir şart olduğu halde üniversite okuyup okumadığı bile belli olmayan bir cumhurbaşkanının belli ki cehaletten aldığı cüretle anayasal, hukuki ve insani tüm hadleri aşarak üniversitelere ve üniversite hocalarına düşmanlık etmesi, aslında çok da anlaşılmaz bir durum değil. Onbinlerce öğrencisi olan 15 üniversitenin birden kapısına kilit vurmak, dünyanın hiç bir karanlık zalim diktatörünün aklına gelmemişti. Öyle anlaşılıyor ki, diktatör de olsa ancak yolu üniversiteye düşmemiş birileri üniversitelerin kapısına kilit vurabilirmiş. İlimin, irfanın ve bilimin kıymetinden habersiz, nimetinden nasipsiz bir cahil ancak üniversite hocalarının binlercesini kapı dışarı edebilirmiş. İşte o yüzden dünya tarihinde görülmedik olan Türkiye’de oluverdi.

Öte yandan, ülke ahlaken 1960’ların bile çok gerisinde olmalı ki, bir gecede 15 üniversitenin birden kapısına kilit vurulmasını, 6 bin 986 akademik personelin tasfiyesini protesto için koskoca ülkede ayağa kalkan tek bir akademisyene bile rastlanılmadı. Meğer ülke ışıktan ve aydınlıktan yarasalar gibi korkan Erdoğan için en uygun vasata çoktan ulaşmış. Çoktan bir yarasa inine dönüşmüş de hiçbirimizin haberi olmamış. Zaten asıl üzücü olan, güçlü ve yoz bir cahilin kendisinden beklendiği gibi hareket etmesi değil, meslektaşlarının başlarına gelenlere gizliden el ovuşturarak açıktan sessiz kalıp öğrencilerinin yüzlerine bakmaktan utanmayan onbinlerce akademisyenin olması…

[Akif Umut Avaz] 28.1.2017 [TR724]

Popülist partiler sorumluluk almadan icraat peşinde [Haber-İnceleme: Hasan Cücük]

Bu yıl içinde Almanya, Hollanda ve Fransa’da yapılacak seçimlerde Avrupa’nın en büyük korkusu göçmen karşıtı aşırı sağın güçlenerek seçimlerden çıkması. Fransa’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aşırı sağ Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’in ikinci tura kalmasına kesin gözüyle bakılırken, Almanya’da Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (Alternative Für Deutschland) yüzde 15 civarında oy oranıyla Federal Parlamento’da güçlü bir şekilde temsil edilmesi bekleniyor. Aşırı sağın sembol isimlerinden Hollandalı Geert Wilders’in Özgürlükçü Partisi’nin 150 sandalyeli mecliste 30-35 arası vekille en büyük parti olarak temsil edilmesi yine beklentiler arasında.

Bu sonuçlar doğal olarak Avrupa’da korkuya yol açıyor. Popülist partilerin iktidara gelmeleri durumunda, kampanya sürecinde söyledikleri şeyleri yapma ihtimalleri, her yerde endişeyle karşılanıyor. Ancak ilginçtir, aşırı sağ partiler koalisyon iktidarlarının bir parçası olmak yerine dışarıdan destekle pazarlık yapmayı tercih ediyor. Koalisyona dâhil olanlar ise eski söylemlerinden oldukça uzaklaşıyor.

Avusturya’da yaşananlar örnek oldu

90’lı yılların sonlarına doğru ülke parlamentolarında yer bulmaya başlayan aşırı sağ partiler içinde ilk koalisyon ortağı olma denemesini Avusturya’da Jörg Haider yaptı. 99 seçimleri sonunda Jörg Haider’in kurulan koalisyon hükümetinde görev almasıyla başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere uluslararası camia ayağa kalkmış ve tepkilerin artarak devam etmesi sonucu Haider bakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Aşırı sağ Avusturya denemesinden başarılı bir ders çıkardı.

Konjonktür aşırı sağın iktidar olması veya iktidarın bir parçası olmasına müsait değildi. Kasım 2001’de Danimarka’da yapılan seçimlerde sağ blok zaferle çıkarken Danimarka Halk Partisi azınlık sağ koalisyonu dışardan destekledi. Parti resmen iktidarda değildi, ancak fiilen iktidardı. Meclis’ten geçecek yasalar için aşırı sağın desteğine ihtiyaç duyan azınlık hükümeti Avrupa’nın en sert yabancılar yasasına imza atarken, yasanın mimarı şüphesiz DF Lideri Pia Kjaersgaard’du. Danimarka Halk Partisi’nin bu stratejisi aşırı sağ için ilham oldu.

Aşırı sol da benzer tecrübelere sahip

Aşırı sağ, koalisyonun bir parçası olunca fikirlerinden taviz vermeleri gerektiğini çabuk kavradı. Çünkü bunun benzerini daha önce aşırı sol partiler yaşamıştı. 1970’li yıllarda aşırı sol partiler, bugün aşırı sağın savunduğun politikalarının tam tersini savunuyor, göçmenlere sınırların açılması, sosyal yardımın arttırılması, emeklilik maaşlarının yükseltilmesi sol blokun en solunda yer alan partilerin savunduğu değerler oluyordu. Hesapsız ortaya atılan bu vaatlerin, bir grup seçmen için cazip gelmesine karşılık gerçek hayatta karşılığı yoktu. Aşırı solun bu ‘uçuk’ vaatlerinden dolayı merkez sol partiler ısrarla bu partilerle koalisyon ortağı olmuyordu. Bu partiler 2000’li yıllardan sonra bulundukları ülkelerde koalisyon hükümetlerinin parçası olunca eski söylemlerinden birer birer uzaklaştılar. Seçmene verdikleri sözleri yerine getiremenin faturası ise oy kaybı oldu.

İşte aşırı sağ, ‘sosyalistlerin’ bu acı tecrübelerinden de ders çıkardı. Seçim öncesi verilen popülist vaatlerin koalisyon parçası olduklarında yerine getirilmesinin zor olduğunu anlayıp, dışardan verdikleri destekle hükümet üzerinde baskıyla isteklerini kabul ettirmek durumunda kaldılar. Kabul edilen her istek seçmenleri nezdinde aşırı sağa oy kazandırırken, koalisyonda olmadıkları için yıpranmamış oldular. Haziran 2015’te Danimarka’da yapılan seçimlerde aşırı sağ Danimarka Halk Partisi (DF) seçimlerden sağın en büyük partisi olarak çıkmasına rağmen koalisyonun bir parçası olmayı reddedip, iktidarı seçimden 3. çıkan Liberal Parti’ye teslim etti. DF’in desteğine ihtiyaç duyan Liberal Parti ise kendi vaatlerini gerçekleştirme adına istemeye istemeye DF’in isteklerini de hayata geçirdi.

Norveç’te aşırı sağ ‘terbiye’ edildi

Aşırı sağın koalisyonun bir parçası olduğu ülkelerden biri de Norveç. “Bugün Norveç politik tarihi ve İlerici Partisi (FrP) için tarihi bir gündür” sözleri 43 yıllık aşırı sağ İlerici Partisi’ni ilk kez iktidar ortağı yapan Siv Jensen’e ait. Norveç tarihinin en kanlı katliamına imza atıp 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik’in 1999-2004 arasında üye olduğu FrP’nin iktidarın bir parçası olması Avrupa’da şaşkınlıkla karşılandı. Muhafazakar Parti ile koalisyon kuran FrP, aradan geçen 3 yıl boyunca uyumlu bir portre çizdi. Başbakan Erna Solberg, popülist söylemler üreten ortağının hükümetin bir parçası olmasıyla, uyumlu çalışan, ‘bir kısım görüşlerinden’ taviz veren bir konuma geldiğini söylüyor. Hatta Solberg’e göre, tüm Avrupa’da aşırı sağ olarak görülen FrP’ye haksızlık yapılıyor. Solberg, elbette ortağına toz kondurmayacak diye düşünebiliriz. Ancak FrP’den gelen aşırı uç tekliflere ‘çok ileri gittiniz’ deyip set çektiğini düşündüğümüzde, iktidarın FrP’yi uysallaştırdığını görüyoruz. FrP, 2001-2005 arasında azınlık sağ koalisyonunu dışarıdan desteklemiş ve koalisyonun parçası olduğu yıllara nispeten hükümet üzerinde daha etkili olmuştu.

Aşırı sağ, tek başına iktidar oluncaya kadar koalisyonun bir parçası olmaktan uzak durmaya devam edecektir. İktidar olmak yıpranmak demek. Oysa şimdi sorumluluk almadan bol kepçe vaatlerinde bulunuyor, gemilerini yürütüyorlar. Ne gerek var gündemden düşmeye?

[Hasan Cücük] 28.1.2017 [TR724]

‘OHAL komisyonu kuran AKP, Gülen’in teklif ettiği komisyonu neden istemez?’ [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Strazburg’ta iki gün önce iki önemli isimden iki önemli açıklama işittik.  HDP Milletvekili Prof. Dr. Mithat Sancar, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) bu hafta Strazburg’daki genel kurul toplantılarında Türkiye’deki gelişmeleri, hukuksuzlukları, tutuklamaları ve antidemokratik müdahaleleri gündemine almamış olmasını eleştirdi.  “Türkiye’nin Avrupa’nın büyük güçlerine ne verdiğini bilmiyoruz ama ne aldığı ortada. Avrupa’da Türkiye’deki demokrasi ve insan hakkı ihlallerinin görmezlikten gelinmesini elde etti.” dedi. İkincisi yine aynı toplantıda konuşan eski AİHM Yargıcı Rıza Türmen’in sözleriydi. Anayasa değişikliği ile Türkiye’de tek adam rejiminin kurulmak istendiğini anlattı. Referanduma götürülecek anayasa değişikliğinin “tüm gücün tek bir adamın elinde toplanmasına neden olacağını” belirten Türmen, “Bir futbol maçında hem hakem hem de oyuncu olamazsınız” ifadelerini kullandı.

‘AVRUPA’NIN BÜYÜK GÜÇLERİNE NE VERDİĞİNİ BİLMİYORUZ, AMA…’

AKP ve Tayyip Erdoğan rejiminin son 5 yıllık icraatlarının üstünü örtmek, sorunları ötelemek için uyguladığı iki önemli taktiği deşifre ediyor bu açıklamalar. Profesör Sancar’ın tespitiyle durum şöyle. Tamamı olmamakla birlikte Avrupa Birliği’nde bir grup siyasi ve ülke liderleri, 15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek ve kullanarak; Türkiye’de demokrasinin Erdoğan eliyle askıya alınmasına ses edemiyor. Basın ve ifade özgürlüğü gibi kırmızı çizgili alanlarda söylenenler ise daha ziyade Avrupa ülkelerinde kamuoyunu rahatlatma hedefini güdüyor maalesef. 190 gazetecinin tutuklu, yüzlercesinin aranıyor ve soruşturuluyor olmasına, ülkenin bir gazeteci hapishanesi haline gelmesine karşın, Avrupa ülkelerine sığınmış fikir adamları, gazeteci, entelektüeller ile ilgili objektif kriterleri, hiç olmazsa insani kriterleri işletme hususunda bile yeterince gayretli değiller.

Her ülke için geçerli değil elbette bu. Örneğin Almanya’nın Can Dündar üzerinden basın özgürlüğü hususunda verdiği mesajları tüm tekilliğine rağmen olumlu görülüyor. Ama bunlar yeterli değil. Çünkü hem yurtiçinde hem yurtdışında düşünce suçlusu olarak mağdur olan; iktidarın hedefine gelen gazete, gazeteci ve düşünür sayısı her geçen gün artıyor. Bunlar Cumhuriyet gazetesi ve Can Dündar’dan ibaret değil. Hali hazırda Cumhuriyet’in 6 yöneticisi tutuklu. Cumhuriyet, Zaman, Yeni Hayat, Yarına Bakış, Bugün, Millet, Özgür Gündem, Azadiye Welat, Aktifhaber, RotaHaber, Haberdar, Taraf, Hürriyet, DİHA, Cihan gibi gazete ve yayın kuruluşlarından 191 gazeteci tutuklu, onlarcası hakkında yakalama ve arama kararı, 839’u hakkında adli soruşturma var.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ, KÜRT SİYASETÇİLERİN TUTUKLANMASI

Baskı elbette gazetecilerle sınırlı değil. Akademisyenler, eğitimciler, stk yöneticileri avukatlar, siyasetçiler… HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte 11 milletvekili, onlarca belediye başkanı tutuklu. 50’den fazla belediyeye kayyım atanmış. Sandıkla, seçimle gelenleri AKP sopası, İçişleri Bakanlığı yazısı ve Sulh Ceza Hâkimlikleri eliyle ortadan kaldıran hizaya getirmeye çalışan bir zihniyet hâkim ülkede.

AB ve Avrupalı siyasetçilerin Kürt siyasetine yönelik hassasiyetlerinin bile tartışıldığı bir suskunluğun deşifresi aslında Prof.Dr. Sancar’ın tespitleri. Siyasetin görünen yüzünde Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya akınını durdurması karşılığında Erdoğan ve rejimine gülücükler dağıtan AB liderleri tayfasının bulunduğu da bir gerçek. Alınan şeylerden biri bu sanırım. Mülteci gelmediği müddetçe Türkiye’deki hukuksuzluklara göz yumma iki yüzlülüğü diye açıklanabilir kısmen. Profesör Sancar’ın  ‘büyük güçlere verilenler’ başlığı ileride epey tartışılacağa benziyor.

100 BİNLERİ BİR GECEDE İŞSİZ BIRAK, AMA 7 KİŞİYİ ATAMAK İÇİN BEKLE

Türkiye’nin işkence, insan hakları ihlalleri, düşünce, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlaller hususunda AB’nin ilgili kurumlarını oyalamak için yaptıklarına da bakmakta yarar var. Son Olağanüstü Hâl İşlemleri İnceleme Komisyonu bunlardan biri. Hukukçu Kerem Altıparmak’ın tespitiyle ‘hukuka ve AİHM’e ulaşmayı engelleme’ komisyonu aslında kurulan. Mağduriyetleri gidermekten çok, iç hukukta son merci olan Anayasa Mahkemesi’ne dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) ulaşmayı engelleme öncelikli görevi. Kurul 7 kişiden oluşuyor. 5 üyesini Başbakan ve Bakanlar Kurulu, 2 üyesini HSYK atayacak. KHK’ya yazılana göre bunun için hükümetin önünde 6 ay gibi bir süre var. Mantık şu: Bir gecede 4 bin hâkim ve savcıyı ihraç ve tutukluma kararları veriyor, 5-6 KHK ile 130 bin kişiye bir gecede işlem yapıp 100 bin memuru işsiz bırakabiliyorsunuz. Ancak mağduriyetleri inceleme komisyonunu kuracak düzenlemede hükümet olarak kendinize 6 ay süre tanıyorsunuz. On binleri bir gecede tutukla, işsiz bırak ama mağduriyet gidereceğiz diye oluşturduğun yapıya topu topu 7 kişi atamak için günlerce, aylarca bekle.

7 ÜYE, 100 BİN DOSYAYI 2 YILDA NASIL DEĞERLENDİRECEK?

Komisyona yakından bakalım. Görev alanı oldukça geniş. Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarma ya da ilişiğin kesilmesi (ihraçlar), öğrencilikle ilişiğin kesilmesi, dernekler, vakıflar, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel sağlık kuruluşları, özel öğretim kurumları, vakıf yükseköğretim kurumları, özel radyo ve televizyon kuruluşları, gazete ve dergiler, haber ajansları, yayınevleri ve dağıtım kanallarının kapatılması, emekli personelin rütbelerinin alınması komisyonun görev alanları. Yine Hukukçu Altıparmak’ın tespitleriyle son altı ayda yapılmış 100 bin işlemin gözden geçirilmesi görevi demek bu. Ve şikayetler iki yıl gibi kısa bir sürede karara bağlanacak. Günde 250 dosyayı karara bağlamak 7 kişiyle imkansız.  Haksızlıkları, hukuksuzlukları ortadan kaldırmayacak komisyon. Sadece AİHM, AB, AP, BM nezdinde hukuk güvenliği, demokrasi, hukuk devleti ‘olgusu ve algısı’ sıfırlanan Türkiye’nin başına bu belayı saranlara vakit kazandırmak istiyorlar. Komisyonun görünen işlevi de bu olacak.

AİHM’DE TÜRKİYE ALARMI

Komisyon teklifinin Avrupa Konseyi üzerinden şekillendiğini de unutmamak gerekiyor. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’ın Kasım 2016’da yaptığı sürpriz Türkiye ziyaretinde görüştüğü isimlerden biri AYM Başkanı Zühtü Arslan ve ekibiydi. O dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulaşabilmiş başvuru sayısı 850’ye yaklaşmıştı. Dün itibariyle AİHM Başkanı Guido Raimondi’nin verdiği 2016 yılı Türkiye istatistikleri tam bir felaket fotoğrafnı ortaya koyuyor. Raimondi, son bir yılda, özellikle de 15 Temmuz’dan beri AİHM’e Türkiye’den toplam 8 bin 308 yeni dava geldiğini açıkladı. 2014’te 1584 dava, 2015’te 2 bin 212 davanın geldiği düşünüldüğünde, bir yıl önceye göre yüzde 300 artış demek bu. Başvuruların 5,300’ü yani üçte ikisi KHK’larla ilgili. Hak ihlallerinin boyutu had safhada olduğundan Strazburg mahkemesine on binlerce dava gelecek.

HÜKÜMET İÇ HUKUKUN BİTİŞİNİ ZATEN İLAN ETMİŞTİ

Bir başka husus Türkiye’nin iç hukukun bittiğini gösterir fiili durumlar oluştu. Örneğin Avrupa Parlamentosu’nun ve Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı olan Venedik Komisyonu’nun Aralık ayında yayınladığı Türkiye Raporu’nda iç hukukun bitişi bizzat AKP hükümeti eliyle ilan edildi.

Hatırlanacağa üzere Venedik Komisyonu’nun 48 sayfalık raporunun 43. sayfasında hükümetin ihraçlarla ilgili cevabında, “Anayasa Mahkemesi ve mahkemeler nezdinde KHK ile ihraç edilenler için dava ve bireysel başvuru yolu yoktur” cevabı verilmişti. Yani Resmi Gazete’de çarşaf çarşaf listeleri yayınlanarak keyfi olarak işlerine son verilen 100 bin kişinin devlet memuru olarak geri dönüşünün, mağduriyetlerini önleyici hukuk mücadelesinin önünü tıkadığını hükümet resmen ilan etmişti. AKP hükümeti, Venedik Komisyonu’na verdiği cevapta HSYK’nın yaklaşık 4 bin hâkimi ihraç etmesinde idari yargı ve AYM yolunun açık olduğunu, ancak KHK’larda ekli listelerle atılanlara bunun uygulanamayacağını savunmuştu. KHK’ların yasama işlemi karakteristiğine sahip olması nedeniyle, ihraçlara karşı bireysel dava ve başvuru yolunun kapatıldığı savunması geliştirilmişti. Bu yaklaşım ve yanlışlarını örtmek için şimdi OHAL Komisyonu oluşturuluyor.

Mithat Sancar’ın tabiriyle hükümet, Avrupa’nın büyüklerine verdiklerinin karşılığında ‘dosyalar AİHM’e gelmesin’ taktiğini almış olabilir mi? Bunu zaman gösterecek. Ancak şu bir gerçek ki 6 ayda yapılan tüm hukuksuzlukları unutup, göstermelik bir denetim mekanizması kurma noktasına gelen bir AKP hükümeti var. Bu haliyle bile komisyonun samimiyetsizliği çok net ortada.

KOMİSYONUN ÇALIŞMA USÜLÜ VE SÜRELER DE TARTIŞMALI

Bir başka nokta dosya üzerinden inceleme usülü ile hukuksuzluğun nasıl bitirileceği hususu. KHK ile kurulan komisyonun kuruluşundaki  9. maddeye göre incelemeler dosya üstünden yapılacak. Bir idari soruşturma bile geçirmeyen; savunma hakkı tanınmayan, neyle suçlandığı, lehlerinde ve aleyhlerinde delil olup olmadığını bile bilemeyen mağdurlar, komisyona başvurup bilmedikleri bu suçlara ve suçlamalara itiraz edecekler. Ve komisyon işlerini 2 yılda bitirecek. İdari yargı süreci 3 yıl, sonra hukuk ve demokrasi kaldıysa Anayasa Mahkemesi’ne itiraz hakkı kullanılacak. O da 2-3 sene sürecek. Hukukçu Altıparmak’ın tespitiyle komisyon ve AYM aşamalarını aşabilir ve hala hakkınızı alamadığınızı ispat edecek gücünüz kalıpta AİHM’e giderseniz oradan da en makul haliyle 3-4 senede sonuç çıkacak. En az 10 yıl haklılığınızı kanıtlamak için uğraşacaksınız. Yeni komisyonun ve AYM’nin süreci iki katına uzatmak için çalıştığı çok net ortada değil mi?

Bir başka hukukçu Prof. Dr. İzzet Özgenç de komisyona ilişkin görüşlerini açıkladı ve tartışmaya dahil oldu. Özgenç de benzer şekilde komisyonunun mağduriyetleri öteleme fonksiyonu ifa edeceği,  Anayasa Mahkemesi’ne yönelen bireysel başvuruların da bu anlamda önünün kesileceği uyarısı yaptı ilk elden ve ilk günden. Özgenç, bu “komisyon”un oluşturulmasıyla, yapılan işlemlere karşı “kanunyolu” açılmış göründüğünü ancak bunun yanıltıcı olduğunu vurguladı: “Komisyon yapısı itibarıyla hukuka aykırılıkları ayıklama istidadına sahip değil. Daha önemlisi çalışma usülü dahi belli değil.”

Tabi AYM’ye gelecek bireysel başvuru yükünü kendi mantığı ile hafifletmek isteyen AKP-AYM koalisyonu cezaevlerinde kalan, dışarda işlerini, mallarını, mülklerini, can güvenliklerini kaybeden insanların fiili mağduriyetlerini zinhar öncelikli konu olarak görmeyecek. Özgenç, “egemen siyasete akıl hocalığı yapanlar, bu düzenleme ile ülkeyi yeni bir hukuk çıkmazının içine sokmuşlardır” tespitinde de bulunmuştu. Umarım bu akıl hocaları sadece Türkiye içinde ve hükümet çevreleriyle sınırlıdır. Aksi takdirde,  AB siyasetçilerine kadar uzanabilecek bir liste,  AİHM, BM, Venedik Komisyonu gibi hukuksuzluklara karşı hukuki denetim güvencesi sağlayan kurumlara dahi siyasi baskı yapıldığı anlamına gelir.

AKP KOMİSYONLARI NELERİN ÜSTÜNÜ ÖRTTÜ?

Mağdurlar yine de ‘enseyi karartmadan’ haklarını elbette aramaya devam edecek. Ancak AKP’nin 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu kurup, darbeyi araştırmama ve üstünü örtme, 17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Skandalı araştırma komisyonu kurup AKP bakanlarını aklama faaliyetlerini gayet başarılı kurgulayıp yönettiğini de hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Bu bir iş yavaşlatma yöntemi olarak hükümetçe sıkça başvurulan bir yol haline geldi.  Yine mesela Birleşmiş Milletler’in (BM) işkence konusundaki özel raportörü Juan Mendez’in Türkiye ziyaretinin diplomatik ve siyasi ayak oyunlarıyla iki kez engellendiği, AB İşkenceyi İzleme Komitesi’nin gelişi öncesinde Emniyet Genel Müdürlüğü yazısı ile işkence kötü muamele mekanlarına temizlik talimatı verildiği  hatırda tutulmalı.

GÜLEN’İN TEKLİFİNE NE DİYECEKSİNİZ?

Bir de iktidarın bunca komisyonu merakına karşı kimse şu soruyu sormuyor. Madem komisyon kurmaya meraklısınız, dış dünyadan gelen baskıları göğüslemek ve ötelemek için ülke içinde komisyon üstüne komisyon tahkim ediyorsunuz. O zaman, 15 Temmuz darbesini yapmakla suçlayıp itham ettiğiniz Fethullah Gülen’in hemen olayın arefesinde ‘uluslararası bir komisyon kurulsun’ teklifini neden değerlendirmiyorsunuz?

Kurulan komisyonlar, Anayasa ile cumhurbaşkanına (başkana) tanınan sınırsız yetki ve denetimsizlik sonrasında Türkiye’nin nasıl yönetileceğini en iyi anlatan örnek; bir tür hukuki ve diplomatik ayak oyunu değil mi?

Evrensel hukuku ve Türkiye’de yaşananları sağlıklı şekilde tahlil edebilen Rıza Türmen’in deyimiyle ,“Bir futbol maçında hem hakem hem de oyuncu olamazsınız”. Ama söz konusu AKP ve Erdoğan iktidarının ila nihaye sürmesi ise; önce hukuku askıya alır, sonra insanları harcar, mağdur eder, sonra hakkını ara diye göstermelik komisyonlar kurarsınız. Hem hakem hem futbolcu olmayı denersiniz.

Kaddafi’nin, Saddam’ın, Esad’ın rejimlerini üreten bu kafa, Türkiye’yi batıya ve ileri demokrasiye değil, kapalı rejimlere sürüklemekten başka bir yere götüremez. Bunun önündeki en önemli engel ise yine Avrupa ve gelişmiş batı demokrasilerinin kurumsal yapılarının oluşturduğu hukuk ve demokrasi kültürüdür. AİHM ve diğer uluslararası kurumlar, AKP içindeki bu basit hamle ve göstermelik komisyon oluşturma tuzağına düşmemeli, mağdurlar mücadeleden vazgeçmemelidir.

[Erman Yalaz] 28.1.2017 [TR724]

Bari bir istikşafi görüşme yapsaydınız [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

Afrika seyahati dönüşünde gazetecilerin sorularını cevaplayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği ‘istişare’ cevabı önemli. Kılıçdaroğlu, ‘Türk tipi başkanlık’ sistemini getirecek anayasa değişikliğinin istişare edilmeden hazırlanmasını eleştirerek, “Bu İslami de değildir” demişti. Erdoğan’ın cevabı, “Sayın Kılıçdaroğlu ‘İslami değildir’ diyor. Acaba neyin İslami olduğundan haberi var mı, sormak lazım. Diyor ki, ‘Bu işler istişare ile yapılır’. Tamam da sen zaten teklifin karşısında olan bir partisin.” şeklinde oldu. “Sen teklifin karşısındaysan zaten görüşülmeyi hak etmiyorsun”. İstişare kavramının sözlük anlamını da ruhunu da muhtevasını da gayesini de yerle bir eden bir açıklama. Onunla halen ‘istişare’ edebilen birileri varsa hatırlatsa iyi olur; meşveret zaten farklı düşünceleri dinleyip ortak doğruya ulaşmak için yapılır. Tam da Kılıçdaroğlu gibi, ‘teklifin karşısında’ olanları dinlemeniz gerekir ki bunun adı istişare olsun. Tabi Erdoğan’ın ‘istişare’den anladığı ‘dikte’ ya da ‘tebliğ’ değilse…

Erdoğan’ın bilinçaltını ele veren bu cümle, tam da yeni anayasa ile dönüşeceği forma ‘cuk’ oturuyor. “Ben sadece beni onaylayanlarla konuşur, adına da ‘istişare’ derim. Beni onaylamayanlar ne görüşeceğim ya!” diyor iç sesi. Bu şu demek; “Ben artık nefsim neyi istiyorsa onu dikte edeceğim.” İngiliz devlet adamı Winston Churchill’e atfedilen ünlü bir söz vardır: “Eğer benim en başta söylediğim kabul edilecekse her tür tartışmaya açığım!”

NEYİN İSLAMİ OLUP OLMADIĞINI ONDAN İYİ KİM BİLEBİLİR?

‘İstişare’, Erdoğan ve AKP’nin her daim sevdiği bir kavram oldu. Özellikle partinin ilk kuruluşu ve ilk iktidar yıllarında adeta ağızlardan düşmeyen sihirli bir sözcük gibiydi. Sonrasında da İslami terminolojiye sık atıflar yapılmış,  “Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir” ayeti, nutukların en mutena yerlerine oturtulmuştur. Çok değil, 3 ay önce Erdoğan, İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği’ne yaptığı bir konuşmada, “İstişare etmek, Müslümanlar arasında vahdete ulaşmanın en kestirme yoludur.” demişti. Zaten Kılıçdaroğlu’nun, “Bu İslami değildir” mesajı da buna bir gönderme. Sadece adresi yanlış: Neyin İslami olup neyin İslami olmadığına karar verebilecek yegâne kişiye; Erdoğan’a (!) gönderdi bu mesajı. O da zaten bu yüzden, “Acaba Sayın Kılıçdaroğlu’nun neyin İslami olduğundan haberi var mı?” şeklindeki klasik cevaplarından birine imza attı.

DAVUTOĞLU YETERİNCE ‘İSTİŞARE’ EDEMEDİĞİ İÇİN GİTTİ

Haddizatında ‘başkanlık sistemi’ tartışmasının 17-25 Aralık sonrası yeniden hayatımıza girişi de bu istişare ‘hassasiyeti’ ile olmuştu. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, Ocak 2015’te Şeffaflık Paketi açıklama ‘cüretinde’ bulunduğunda Erdoğan’ın cevabı sert olmuştu: “Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında, istişare ve danışma mekanizması yeterince işletilemiyor.”

Öyle ya, bütün AKP yöneticilerine mal varlığını açıklama zorunluluğu getiren, inşaattaki rantı azaltmayı hedefleyen böyle bir paket Erdoğan’la istişare edilmeden nasıl hazırlanabilirdi ki! Çözüm neydi peki? Erdoğan, hemen bir sonraki cümlesinde çözümü de ortaya koyuyordu: “İstişare ve uyum olabilmesi için başkanlık sistemine ihtiyaç var.”

Yani Afrika dönüşü uçakta Kılıçdaroğlu’na söylenen o söz, basitçe ağızdan çıkan bir cümle değil. Erdoğan’ın ‘istişare’ ile neyi kastettiği veya neyi umduğunu çok iyi yansıtan önemli bir dışavurum. Sonrası bildiğiniz gibi işte; Davutoğlu gitti, daha iyi istişare edebilen Binali Yıldırım geldi. Fakat o da sonuçta normal bir insan; bekleneni veremiyor olacak ki ‘istişare ve uyum olabilmesi için başkanlık sistemine hala ihtiyaç var’. Ta ki üstün vasıflarla mücehhez,  (Hâşâ) ‘Allah’ın bütün vasıflarını üstünde toplayan’ Erdoğan’ın sadece kendi kendi ile istişare edebileceği ana kadar…

İSTİŞARE KARARI: YA İKNA OL YA AÇIK OY KULLAN!

Zaten AKP’nin istişare süreçleri de hep bu nihai formatı hazırlar şekilde oldu. Sözde, adaylar teşkilat içinde temayül yoklamaları ile belirlendi. Herkes biliyordu ki bu sadece dışarıya verilmiş bir görüntüden ibaretti. Aslında Erdoğan’ın daha önce kafasında belirlenmiş olan isimler, istişare ile belirlenmiş süsü verilirdi. Zaten teşkilatlar da kendi ‘temayülünün’ ne olduğunu öğrenemezdi. Sonuçlar hiç bir zaman açıklanmazdı. Oradan nasıl bir eğilim çıkarsa çıksın, Erdoğan yine bildiğini okurdu.

Bazı kritik kararlarda da milletvekilleri için ikna odaları kurulur, grup grup görüşmelere alınır ve ‘istişare’ ile ‘ikna’ edilirler. Daha da olmazsa açık oy gibi ‘şeffaf karar alma süreçlerine’ dahil edilirler.

İSTİŞARE İHTİYACI 2 SEBEPTEN ORTADAN KALKAR

İstişare neden ortadan kalkar. İki sebebi vardır. Bir; Artık kimsenin aklına güvenmez, kendinden başka hiç kimsenin fikirlerini beğenmez olursun. Kibrin ve egon öyle bir boyuta ulaşır ki “Ben zaten her şeyin en doğrusunu, en güzelini düşünüyorum. Benim akla değil, alınan kararları harfiyen uygulayacak askerlere ihtiyacım var” demeye başlarsın. İki; Öylesine büyük bir bataklığa batmışsındır ki hiç kimseye izah edemeyeceğin kararlar almak zorundasındır. Ne sana dayatılanların dışına çıkabilecek durumun vardır ne de bunu yakın ekibine izah edebilecek gücün. O yüzden yanında sana itiraz edebilecek, doğrusunu gösterebilecek, akıl verebilecek hiç kimseyi istemezsin.

Aslında birinci şık genellikle psikolojinin ilgi alanına giren hallerden. Adına, Narsistik Kişilik Bozukluğu deniyor. Çünkü, bütün sosyal bilimler ve tarih tecrübesi ile sabittir ki asıl akıllı kişiler ve dahiler ortak akla müracaat edenlerdir. Aykırı görüş duymak istemeyen, sadece kendini ve kendi fikirlerini önemseyenler ise narsisitler, megalomanyaklardır. Bu tür ruhi hastalıklarla malul olan kimselerin ortak özelliği ise saldırgan ve geçimsiz olmalarıdır.

O yüzden yeri gelir Alman Cumhurbaşkanı’na (Dönemin Cumhurbaşkanı Gauck) “Gelip bize akıl veriyor, sen o aklı kendine sakla” diye ayar verir, yeri gelir bir gazeteciyi (Erdoğan köşk’e çıkarsa yerine Abdullah Gül başbakan olmalıdır diyen Fehmi Koru) “Bazı köşe yazarları kendilerine göre bazı ifadelerle bize akıl vermeye çalışıyor, o aklı siz kendinize saklayın.” diye azarlar, bazen de bütün bir Avrupa Birliği’ni, “Şimdi Batı’dan birileri bize akıl veriyor. ‘Gözaltına alınanlar için endişeliyiz’ diyorlar. O aklı kendine sakla” diye tersler.

ZIT KAVRAMLARLA KAMUFLAJ

Hani bazı kavramlar vardır; tam zıddını kamufle amacıyla kullanılır. Mesela HDP’ye yıllarca “Barış” kavramı üzerinden eleştiri getirilmiştir. “Şiddete en yakın parti ama ‘barış’ı da en çok kullanan onlar” denilerek. Bu da onun gibi. Dayatmayı en iyi kapatma yöntemi, bütün kararların istişare ile alındığını söylemekten geçiyor. Kılıçdaroğlu ise fazla şey istiyor. Hem teklife karşı olacaksınız hem de Erdoğan’ın size danışmasını bekleyeceksiniz… Bakınız MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de başta başkanlığın şiddetle karşısındaydı, onunla görüşülüyor muydu hiç? Ne zaman ki fikir birliğine ulaştı, o da ‘istişare’ heyetine alındı.

Düşündürücü olan nokta; Erdoğan’ın artık CHP ile en azından ‘istikşafi (keşif amaçlı) görüşmeler’e bile ihtiyaç duymuyor oluşu. Hâlbuki 7 Haziran sonrası kamuoyunu oyalamak ve koalisyonu kurdurmamak için epey işe yaramıştı. Dostlar ‘istişarede’ görmüştü…

[Ahmet Dönmez] 28.1.2017 [TR724]

“Ben işte ambelelerine sögirem hakim bey!” [Bekir Salim]

Bu atışmayı sabaha kadar yapsak bitmezdi, o kadar çok namussuz var ki:

BEKİR SALİM:

Şunu demiş, bunu demiş “kazteler”,
Öyle her duyduğun söze inanma.
Kur’an “Belhüm adal” diye niteler,
İnsan gördüğün çok yüze inanma.

BİR VATANDAŞ:

Ben de başka türlü söyleyeceğim,
Yalancı bahara, güze inanma.
Mesnetsiz sözleri n’eyleyeceğim,
Müfteriye ve yüzsüze inanma.

BEKİR SALİM:

Fırıldaklık var adında, sanında,
Hıyanet virüsü taşır kanında,
Bir gün şunun bir gün bunun yanında,
Yanardöner namussuza inanma.

BİR VATANDAŞ:

Minareyi çalıp kılıf uyduran,
Mahalleyi hırsızlara soyduran,
Haramları bize helâl saydıran,
Fetva veren düzenbaza inanma.

BEKİR SALİM:

Ağası küfretse mutluluk duyar,
Yüzüne tükürse iltifat sayar,
Kendini o vakit bir yere koyar,
Bu edepsiz, utanmaza inanma.

BİR VATANDAŞ:

Döker gözyaşını, büker belini,
Yalan söze alıştırmış dilini,
Sakın o nâmerde verme elini,
Kol koparan hokkabaza inanma.

BEKİR SALİM:

Dinle diyanetle hiç işi olmaz,
Patronu gelmezse o asla gelmez,
Daha abdest nasıl alınır bilmez,
Camide verdiği poza inanma.

BİR VATANDAŞ:

Maskesi düşünce keli görünür,
Fitnesi görünür, feli görünür,
Bazen uslu bazen deli görünür,
Sakın ha, bu dengesize inanma.

BEKİR SALİM:

Salim der, küsurat bunlar, üç buçuk…
Ya çok hayâsızlar veyahut kaçık.
Her şey ayan beyan, gün gibi açık,
Kıldıkları o namaza inanma

BİR VATANDAŞ:

Ey vatandaş, yerindedir endişen,
Geçicidir elbet sevincin, neşen,
Tellâlın dilinde mezada düşen,
Tezgâha inanma, beze inanma.

************

USTA SÖZÜ                                            

Hazer kıl kırma kalbin kimsenin cânını incitme.
Esir-i gurbet-i nâlân olan insânı incitme.
Tarîk-i ışkda bi-çâreyi hicrânı incitme.
Sabır kıl her belâya hâne-yi Rahmân’ı incitme.

Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme.
Günahkâr olma Fahr-i Âlem-i zî-şânı incitme.

                                 Alvarlı Efe Hazretleri      

************

BİR DÖRTLÜK

Referandumla ilgili “Ben de varım…” diye bir lâf dönüp duruyor…


Şeytan start verdi kalmadan darda,
Davarlar peşinden koştu ard “arda”,
Menfaat ve korku nasıl bir şey ki,
Namuslar, şerefler artık pazarda…

Bekir Salim

************

MUAMMA

Beş sene önce sorduğumuz bir muamma… Bilene aşk olsun…

Güçlü ol ki böl ikiye mermeri,
Mutlu ol ki unut gamı, kederi,
“Ke” de amma keder deme sakın ha!
Onda gizli muammanın kaderi…


************

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

İlk iki mısra benden…

Sevdiğim uğradı gülizârıma,
Küsmüştüm; gönlümü almadan gitti.
…………….
…………….

[Bekir Salim] 28.1.2017 [TR724]

THY: O eski halinden eser yok şimdi [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türk Hava Yolları, reklamlarında dünya yıldızlarını oynatan ve ‘Türkler uçuyor’ sloganlı reklam filmindeki gibi mütemadiyen irtifa kazanan bir havayolu şirketiydi. Her sene çift haneli büyüme rakamları ile bütün yatırımcıların dikkatini çekiyordu. 2015’te Avrupa’nın en değerli 4. markası oldu.

Kâr rekoru kırıyordu. Havacılıkta kariyer yapmak isteyenlerin hayallerini süslüyordu. Konfor, güvenlik ve ‘en az rötarlı uçuş’ gibi kategorilerde dünya devlerini geride bırakacak neticeler elde ediyordu. İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde açtığı yolcu salonu (CIP Lounge) en lüks otelleri aratmayacak ikram ve konaklama hizmeti sunuyordu. Karnı yarık, kuzu tandır, ızgara levrek gibi Türk mutfağının en leziz tatlarını business class yolcularına şef aşçılar bizzat servis ediyordu.

LİYAKAT SAHİBİ YÖNETİCİLERLE ŞAMYONLAR LİGİ’NE ÇIKTI

Liyakat sahibi yöneticilerin vizyoner yatırımları, azimli çalışanların gayretleri ile birleşince havacılıkta şampiyonlar ligine terfi etmişti. Meşhurların seyahat için tercih ettiği havayolunun reklam filmleri ve ilanları dünyanın dört bir tarafında boy gösteriyordu.

Türkiyeli herkes, Avrupa Basketbol Ligi’ne sponsor olan ve adını ‘THY Euroleague’ olarak değiştirecek kadar iddialı bir tırmanışa şahitlik ediyordu. Basketbol yıldızı Kobe Bryant’tan tenisçi Caroline Wozniacki’ye, Barcelona’nın futbol dehaları Messi ile Xavi’den Manchester United’ın efsaneleri Ryan Giggs ile Edwin Var Der Sar’a kadar nice meşhur isim THY’nin tanıtım takımının oyuncuları oldu. Reklam filmleri 100’e yakın memlekette en çok seyredilen televizyon kanallarında yayınlandı.

‘THY Euroleague’ için 15 milyon euro, Kobe Bryant için 5 milyon euro, Barcelona futbol takımı için 8 milyon euro ödediği devirde tanıtım bütçesi 70 milyon dolar civarındaydı. Avrupa’nın en iyisinin belirlendiği ‘Best Airlines in Europe’ sıralamasında 2014’te ilk sırada yer aldı. THY’yi Avrupa sıralamasında Lufthansa, Swiss, British Airways ve Austrian takip etti.

1,34 MİLYAR TL ZARAR, 20,7 MİLYAR TL BORÇ

78 milyonu hep umut ve heyecan veren haberlere alıştıran THY artık inişe geçti. Yolcu sayısında görülen düşüş üst üste üç çeyrektir durdurulamadı. 2016’nın 9 aylık döneminde 1,34 milyar TL zarar etti. Senelik bilanço açıklandığında zarar 1,7 milyar TL’yi bulabilir.

Eylül sonu itibarıyla net döviz borcu 20,7 milyar TL’ye tekabül ediyordu. Bu tutarın 12,4 milyar TL’si Euro, 9,4 milyar TL’si Japon Yeni’dir. Bu yüzden TL değer kaybettikçe THY’nin borçlarını ödeme kabiliyeti azalıyor, riskleri artıyor. Artan maliyet zararı büyütüyor. Kur farkından 2016’nın Temmuz-Eylül döneminde 270 milyon lira zarar etti. O günden bugüne kadar dolar 50 kuruştan fazla arttı. Bu da THY için zararın artması demek.

Bilançodaki bozulma THY’nin Borsa İstanbul’da işlem gören hisselerinin de değer kaybetmesine sebebiyet verdi. THY, Borsa’da bir senede yüzde 25 eridi. 2014’te 10,10 TL’den işlem gören hissenin en son fiyatı 5,40 TL civarında. Son üç senede piyasa değeri yarı yarıya azaldı ve 1,8 milyar dolara geriledi.

Bir kere düşmeye gör! İrtifa ve itibar kaybı hemen yatırımcılara haber veriliyor. Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, 2016’nın Ağustos ayında THY’nin kredi notunu Ba3’e düşürdü. Görünümü ise negatifte tuttu. Kurum açıklamasında THY’de zor günlerin hemen geçmeyeceğine dair tespitler vardı: “Ocak-Temmuz 2015 döneminde yüzde 78 olan doluluk oranı, yabancı turistlerin güvenlik endişesiyle Türkiye ve Avrupa’yı tercih etmemesi ve İstanbul’un geçiş noktası olarak daha az kullanılması sebebiyle 2016’nın ilk yedi ayında yüzde 73,7’ye geriledi.” Bir başka ifade ile Türkiye’nin dış siyasette, Suriye’de attığı hatalı adımların faturası THY’ye de çıktı. Moody’s, THY’nin filosuna katılan yeni uçakların borçla alındığına, dolayısıyla döviz riskinin yüksek olduğuna da dikkat çekti.

BİM, NEREDEYSE 2,5 THY EDİYOR

Tek marifeti Erdoğan ailesine yakınlık olan isimlerin yönetim kurulunda sayısı arttıkça THY’nin irtifa kaybı hızlandı. Hal-i hazırda BİM mağazalarının piyasa değeri 4,1 milyar dolar. Yani BİM ile THY’yi iki defa satın alabiliyorsunuz. 500 milyon dolar da cebinizde kalıyor. Sözcü’den Murat Muratoğlu’nun tespitine katılıyorum: “Havayolu taşımacılığı ile ilgisi, biniş kartına bakıp koltuğu hostese sormadan bulabilecek olan bu kişiler şirketi hakkıyla yönetememişler demek.”

Tablo bu kadar berbat iken yönetimin ne yapması icap eder? Giderleri en asgarî seviyeye indirmesi lazım değil mi? Hayır, öyle olmadı. 30 uçağı folyoya sarıp parkta bekleten THY yönetimi, devrik Tunus liderinin uçağını 78 milyon dolara satın aldı. Uçağın Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’a tahsis edeceği konuşuluyor. Madem TC–ANA uçağı (THY’ye 200 milyon dolara mal olmuştu) Erdoğan’a dar geliyor, durduğu yerde para yiyen iri gövdeli uçaklardan biri niye Saray’ın emrine verilmiyor?

Sinema oyuncusu Morgan Freeman’a da yeni reklam filmi için 5 milyon dolar ödendiği iddiası var ki “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.” dedirtiyor. Madem para vardı çalışanların zammı niye donduruldu? 322 uçan şef niye eve yollandı?

Alman havacılık devi Lufthansa’nın 2017 stratejik planlarının müzakere edildiği bir toplantıya katılan bir arkadaşım, “Daha evvel THY’ye göre hamle yaparlardı. Şimdi hiç oralı değiller. Artık THY’yi rakip görmüyorlar.” dedi. O bunları anlatırken içimden bir şeyler kopup gitti.

Ne dersiniz?

Sizce, THY’nin o eski halinden eser var mı?

RAKAMLARLA THY’NİN İRTİFA KAYBI

–2016’nın 9 aylık döneminde 1,34 milyar TL zarar etti. Senelik bilanço açıklandığında zarar 1,7 milyar TL’yi bulabilir.

–Satış gelirleri Uzak Doğu ve Avrupa gelirlerindeki azalma sebebiyle 2015 3. çeyreğe göre yüzde 6,8 azaldı.

–Filoya 2018 yılında 34 uçak dâhil edilecekti. Yolcu sayısındaki düşüş sebebiyle 24 uçağın siparişi iptal edildi. Bunun için Boeing ve Airbus’a tazminat ödenecek.

–Yolcu sayısı azalınca 5’i iç, 17’si de dış hat toplam 22 noktaya seferler iptal edildi.

–Filodaki 30 uçak park pozisyonuna (ground) alındı. Bu uçaklardan geniş gövdeli olan Airbus A330-200’lerden 12’si Antalya Havalimanı’nda T2 olarak adlandırılan İkinci Dış Hatlar Terminali’nin önünde. Uçakların bir bölümü İzmir Adnan Menderes, bir bölümü de Milas-Bodrum Havalimanı’nda. Kalan 4 adet de Ankara Esenboğa Havalimanı’nda.

–Park eden uçakların aylık maliyeti 25 milyon lira.

–Daha önce imzalanan sözleşmeye göre 2017 için yüzde 4+4 çalışan zamlarını dondurma kararı alındı. Buna rağmen işten çıkarmalar başladı.

–Türk Hava Yolları’nın (THY) ikram şirketi Turkish Do&Co’da 322 Flying Serviece Chef’in (uçan şef) işine son verildi.

–Sıcak yemek yerine bazı hatlarda yalnız sandviç bazı hatlarda da sandviç ve kek verecek.

–Piyasa değeri son üç senede yarı yarıya azaldı. Borsa İstanbul’da Ocak 2014’te 10,10 TL’den işlem gören hissenin en son fiyatı 5,34 TL civarında.

[Semih Ardıç] 28.1.2017 [TR724]

Yandaş medya neden birbirini yiyor? [Nazif Apak]

Yandaş gazetecilerin birbirine söylediğini onurlu bir insan, düşmanına söylemez. Hakaretler havada uçuşuyor. Şaşırdık mı? Tabii ki hayır! Seviyeleri hep buydu ancak iktidar nimetleri ve gücünü yemek arzusu ile maskeli baloda rol kesiyorlardı. Şimdi maske düştü; birbirine girdiler. Daha beter olacaklar. Bu akıbeti bilmek için az biraz geçmişe uzanmak gerekiyor.

KORU’NUN TANIKLIĞI

Cemaat ile AKP’nin arası daha yeni açılmaya başlamıştı. Yandaş medya o gün de var gücüyle bir şeyler söylemeye çalışıyor ama her dediğini yüzüne gözüne bulaştırıyordu. Baktılar olmuyor; Reis ile rutin görüşmeler yapmaya, doğrudan direktif almaya başladılar. Hani o Fehmi Koru’nun yanlışlıkla rastladığı ve hayretle kitabında naklettiği toplantı var ya; işte onun benzeri onlarca kere yapıldı. Koru’nun tanıklığı neydi? Fehmi Bey başka bir konu için Erdoğan’ı görmeye gittiğinde bürokratlar onun da yandaş yayın da toplantısına çağırıldığını sanarak bir odaya alıyor. Koru, o saniyede anlıyor ki yandaş gazete yöneticilerine manşetlerini Reis doğrudan veriyor. Meğer nasıl bir yayın çizgisi takip edileceğini tek tek (Bilal’e anlatır gibi) tembih ediyormuş Reis.

‘HEPİMİZİ TOPLASAN…’

Neyse. Biz Ankara gazetecilerinin iyi bildiği bir olaya dönelim: Yandaş medyanın yerlerde sürünen görüntüsüne uzun sure tahammül etmeye çalışan Reis (çevresindeki tabasbus ekibinin kışkırtmasının da etkisiyle) bir gün patlıyor ve asık bir suratla (ki genelde öyledir o surat) “Hepinizi toplasam o gazetenin yayın yöneticisi kadar; hatta oradaki bir yazar kadar olamıyorsunuz!” anlamında bir şeyler der. Doğru söylemektedir. Zaten hepsinin tirajını toplasan imrenip kıskandıkları gazetenin yarısına bile erişemiyordu. Kendi tabanlarına da hitap eden ve etkili olan gazete televizyonları bu yüzden kapatmaya, susturmaya karar verdiler. O medya konuşmaya devam edebilseydi bu kadar yalanı halka yutturamayacaklardı.

Yandaş medyanın seviyesizliği o adar açıktı ki Reis’in uçağına bindirilip gönlü alınmaya çalışılan Akit Ankara temsilcisi herkesin içinde “Hepimizi toplasanız bir Zaman edemiyoruz” demiş, bu da o mahallede tartışmalara yol açmıştı. Aslında temsilci Reis’in duygularını biliyor, onu tekrar ederek gözüne girmek için söylüyordu o lafları…

TÜYLER ÜRPERTİCİ FİKİR BOŞLUĞU

Başta Zaman olmak üzere gücünü halk desteğinden alan bütün medya gruplarından korktular. Hala da korkuyorlar. O kadar ki gazetesi susturulmuş, televizyonu kapatılmış bir kitlenin sevdiği saydığı ne kadar kalem varsa ya hapse atıldı ya da sürgün edildi. Sürgün edilenlerin Twitter hesabından bile ödleri kopuyor. O hesapların tamamına erişim yasağı koymanın gerçekleri gizlemekten başka ne manası olabilir ki! Madem söylediklerinizde haklisiniz ve madem arkanızda harika bir halk desteği var; neden o kişilerin kendilerini savunmalarına izin vermiyorsunuz?

Şu an düşünce dünyamız delik deşik ve tüyler ürpertici bir fikir boşluğu var Türkiye’de. Tezleriyle, eleştiri ve önerileriyle aydın kimliğinin hakkini vermeye çalışan insanlardan boşalan alanları kimler işgal etti? Ya sonradan devşirme yağcılar ya da hayatta okuduğu kitapları üst üste dizseniz seviyesi ayakkabılarının topuklarını aşamayacak çapsızlar. Reis tam da bunu istiyordu! O yüzden yandaş safta yer alan, çoğu Yeni Şafak kökenli olan ama okuma yazma özelliği olan kişileri de devre dişi bıraktılar, dışladılar, şeytanlaştırdılar.

İnanmayan yandaş gazetelerin pespayeliğine bir göz atin. Çapsız medya yüzünü bile görmeden CNN’in ünlü ekran yüzüyle (Christiane Amanpour) hayali röportaj yaptı; düzmece röportajlarından utanç duyacağına işi pişkinliğe vurup savunmaya hatta saldırmaya yeltendi. Bir gazetenin seviye yoksunu yönetmeni 39 kişinin katledildiği Reina saldırısını muazzam (!) bir analizle İngiltere kraliçesine dayandırdı. Yerlerde sürünmenin bir başka timsali olan gazetenin sabıkalı yayın yönetmeni Reina saldırısını gazeteci Amberin Zaman’a ve sanatçı Mehmet Ali Alabora’ya yıkıverdi.

HAPİSTEKİ GAZETECİLERİN BİRİ BİLE…

Hadi bazı toy adamlar, adam kıtlığında bir koltuk kaptı ve şimdi deli saçması şeyler yazıp duruyor; peki ‘Türkiye’nin birikimi’ iddiasıyla ortaya çıkan Yeni Şafak’a ne demeli?  O kadar vukuatı var ki! Fuat Avni ile bir CHP milletvekilinin yazışmalarını yayınladılar güya. Sahtecilik yaptıkları, mesajların yalan olduğu, mesajlarda iddia edildiği gibi bir suikast planı olmadığı ortaya çıktı. Utandılar mi? Ne gezeeer! Noam Chamsky ile ‘röportaj’ yapıp İngilizceye ‘milk port’ deyimini kazandırdılar (!); yalanları ellerinde patladı. Sarartılmış sayfaları belge diye yayınladılar; iftira on dakikada çöktü; çünkü bir internet sitesinden alınmış bir şablonun içi doldurulmuştu…

Fotoğraf şu: Dikta metotlarıyla tutuklanan ya da sürgün edilen gazetecileri gözünüzün önüne getirin; bir de meydanı boş bulup gazetecilik yapıyormuş gibi sütun işgal eden ya da TV’lerde boy gösterenlere bakın. Fark o kadar büyük ki! Zindandaki isimlerden herhangi biri bile ezip geçiyor bu çapsız kadroyu. Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Nazlı Ilıcak, Kadri Gürsel, Mümtaz’er Türkone, Murat Aksoy, Ahmet Altan, Mehmet Altan… Bu isimlerden sadece bir tanesi bile bin defa ezer geçer Cem Küçük denen adamı. Gerçi o, adam da değil o gazeteci de. Yukarda ismi rastgele seçilip yazılmış kişilerden sadece biri bile bilgi ve görgüsü ile bin tane Cemil Barlas’ı Ersoy Dede’yi, Serdar Arsever’i Hilal Kaplan’ı vs. amatör lige atıverir…

Sürgündekiler de öyle. Ekranlarda esip gürleyen medya şaklabanlarına bakın aralarında hangisinin kültür seviyesi ve meslek tecrübesi sürgündeki gazetecilerin topuğuna erişebilir? Aklınıza hemen gelebilecek isimleri hızlıca hatırlayın lütfen: Amberin Zaman, Tarik Toros, Erhan Başyurt, Can Dündar, Yavuz Baydar, Kerim Balcı…

GELECEĞİ İNŞA EDEBİLECEK KADRO YOK

Sadece medya alanında değil AKP’nin bu perişanlığı. Akademisyen kadrolarına bakın; yabancı dil bilmekten bilimsel makale yazmaya kadar ölçütleri tek tek belirleyin: Göreceksiniz ki yandaş yörüngede alkışlamaktan avuçları sismiş yandaşlar ile mazlum ve sürgün kadrolar arasında uçurumlar var. Yandaş ekipte bir tane Sedat Laçiner var mı? İhsan Yılmaz çapında cins bir akademisyen bulabilir mi parti? Yasin Aktay’ı vekil yaptılar; adamın her söylediği faul. Burhan Kuzu desen tam bir felaket. Hadi en güçlü olduklarını sandıkları alanı söyleyeyim: İlahiyat. Onca yandaş bir araya gelse bir Ahmet Kurucan çıkaramaz. Esnaf ve işadamı deseniz sera ile süreyya arasındaki fark kadar bir boşluk çekiyor ortaya. Onca karalamaya  rağmen Cemaat içinden ‘milletin a.. koyacağız’ diyen bir terbiyesiz bulamadılar. Yolsuzluk bulaştıracak adam çıkaramayınca o masum hayırseverlerin mallarına çöktüler…

AKP geleceği inşa edebilecek bir kadro kuramadı. Kuramayacak da. Çünkü politik çıkarlarını evrensel kriterlere her an feda edecek bir siyaset anlayışı,  karakterli ve ahlaklı insan modeli öneremiyor. Çalmayı, çırpmayı, çökmeyi meşru gören bir kafadan aydın bir gelecek beklenemez.

Nerede durduğunuzu, durduğunuz yerin doğru olup olmadığını anlamak için kalite ve seviye farkına bir bakın; eminim manzara hakkında bu durum epey bir fikir verecektir. Bu pespayelik ile yola devam edenler birbirlerine  ‘hamam böceği, hain, beyinsiz, komplocu’ gibi laflar söyleyedursun, Türkiye sevdası olan herkes yarınları kucaklayacak fikirlere yelken açmalı. Bu adamlardan zerre miskal hayır yok memlekete. Bunlar laf üretir, değer üretemez.

[Nazif Apak] 28.1.2017 [TR724]

Arz ederim! [Barbaros J. Kartal]

Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede ‘evet’ diyenleri de ‘hayır’ diyenleri de büyük bir mahalle baskısı bekliyor. Özellikle ‘hayır’ diyenlerin uğrayacağı medya bombardımanı, küfür ve ayrımcılığı görünce ve bunun daha da artacağını düşününce ‘hayır’ oyu vereceğini açıklayan kişileri cesaretlerinden dolayı tebrik etmek gerekiyor. Biat etmedikleri için işleri engellenen, Saray’daki davetlerde görünmedikleri için listelenen bu insanların çok daha fazla sivrilmeyeyim nolur n’olmaz demeyip bir duruş ortaya koymaları ülke adına teselli verici. Gezi sonrasında olduğu gibi yine ünlülere operasyon olursa şaşırmayın.

Bir de ‘evet’çiler var. Bu dönemin zenginleri…Bu dönemde küplerini doldurmuşlar… Her meslekten varlar. Bunlar için AKP’nin gitmesi demek bütün hayatlarının alt-üst olması anlamına geliyor. En azından son ana, son saniyeye kadar bir kenara bir şeyler attık attık bir daha böyle bir dönem gelmez, diye düşünüyorlar. Bunların ‘evet’ demelerini asla yadırgamamak lazım. Bunca haksızlık ve zulüm karşısında mevcut yönetimi destekleyenler bir de ‘evet’ demiş çok değil. Neye oy verildiğini sorsanız inanın iki cümle söyleyemezler.

‘Evet’çiler arasında bir video var ki meseleye onla nokta koyalım çünkü çok şey anlatıyor. İlahiyatçı Nihat Hatipoğlu. Malum, Sabah ve ATV’de iş yapıyor. Çocuğunu Cemaat’in okulundan almakla övünüyor. Hatta çocuğunu okuldan aldığı için kaçak otelinin gündeme geldiğini iddia ediyor. Hatipoğlu evvelsi gece “Ben de varım” videosunu paylaştı, sosyal medya terimi ile “mention” ederek. Bazı adresleri etiketleyerek videoyu yayınladığının görülmesini istedi. Bunlar kimler biliyor musunuz? Erdoğan’ın özel kalem müdürü ile Erdoğan’ın damadı. Koskoca ilahiyatçının bu zavallı hale düştüğünü gördükten sonra diğerlerine kızmaya ya da tepkiyi abartmaya gerek yok. İnsanlara doğruyu yanlışı anlatmakla görevi bir meslek bu kadar ayağa düşmüşse elin futbolcusu ile şarkıcısı ile çok vakit kaybetmemek lazım.

İnternette dolaşan popüler bir arşiv HEY dergi sayfası var. 12 Eylül’den sonra sanatçılardan görüş alınmış. Kimisi çılgınca alkışlıyor. Destek vermek istemeyenler de orduya selam gönderip bir an önce sivil yönetime işler devredilmeli falan diyor. O zamana göre yine de cesur şeyler söylemişler. Ne zaman ne dediysen peşinden geliyor.

DIKTATÖRLÜK ISTIYORSAN EVET

Bir de yeri gelmişken bazıları kendilerini Atatürk’le savunuyor diye bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Atatürkçülükle bu referandumun bir ilgisi yok arkadaşlar. Atatürk de bir diktatördü, Atatürk de bütün gücü elinde bulundurmayı seçen bir liderdi. Ama 1920-30’lu yıllardı. Yeni kurulmuş bir ülkenin ilk dönemi idi. Dünyadaki demokrasi seviyesi ve yönetim anlayışı günümüzle kıyas bile edilemezdi. Zaten bu tek adamlık daha sonra sürdürülememiş mecburen çok partili bir hayata geçilmişti. İsmet İnönü de öyle demokrasi havarisi olduğu için değil zorunda olduğu için o kararı almıştı.

O günlerin üzerinden neredeyse 100 yıl geçmiş. Mesele bugün yani 2017 yılında bir kişinin 80 milyon adına tek başına, hukuken büyük bir ‘sorumsuzlukla’ karar verebilmesi. Olağanüstü yetkilere sahip olması. Asla denetlenememesi.  Bakmayın süs olsun diye koydukları maddelere. Neredeyse yargılanması imkansız bugünkü gibi. Kendisini yargılayacakları da kendisi atıyor zaten. İstediği kişiyi istediği makama getirmesini güçlü liderlik zaman kazanma olarak görenler bir süre sonra damatların, çocukların nasıl idarecilik oynadığını görünce anlayacaklar. Hiç Atatürk’ü sevmesen bile bunu kabul etmemek icap eder ki, Atatürk derseniz AKP’liler gelin tam Atatürk dönemini getirelim dediklerinde mahcup olursunuz. Zaten Erdoğan da demiyor mu aynısını!

Laiklik ile Atatürkçülüğü karıştırıyorsunuz. Kaldı ki başımıza gelenlerin büyük bir kısmı sizin sapık laiklik anlayışınız yüzünden. Özgürlükçü bir sekülerizm yerine dinle mücadele eden bir laiklik uygulamalarınızdan dolayı asla yüzde 5’i geçemeyecek bir fikriyat sayenizde neşv ü nema buldu.  Neyse bu da ayrı bir yazı konusu.

Son söz,  özgür yaşamak için umutlanmak istiyorsan hayır;  diktatörlük istiyorsan evet.

[Barbaros J. Kartal] 28.1.2017 [TR724]