İstanbul'da yerel seçimlerin iptal edilmesi, parça tesirli bomba etkisi yapabilir. Saray ve iktidar açısından kötü bir tercih gibi görünüyor ama, maalesef seçimlerini yaptılar. Bununla beraber, 15 Temmuz'u senarize etmiş bir ekibin hala bazı noktaları elinde tuttuğunu akıldan çıkarmasak iyi olur. Çaresiz kaldıklarında, küçük yangınları daha büyük felaketlerle, avantaja çevirebilecek imkanları ellerinde bulunuyorlar.
Saray ve iktidarın hem parti içi problemleri hem de ülkenin hızla yuvarlandığı ekonomik felaket konusunda, herkesi olmasa bile, kendi seçim tabanını ikna edecek çareler aradığı malum. İktidarı devam ettirecek bir oy yoğunluğu şu an için onların işini görecek gibi. Zaten ülkenin tamamını ikna etmekten umutlarını kesmiş durumdalar. Kemikleşmiş parti meczublarının oyunu aldığınızda geri kalan kısmını da devlet güç ve desteği ile susturabilirsiniz. Ama önce, kubbeden gelen çatırtıların seçmen tabanında meydana getirdiği endişe ve paniği gidermek gerekiyor.
Seçimlerden, Saray'ın istediği sonucun çıkmaması iki gerçeği ortaya çıkardı; Birincisi, başkanlık sistemi daha ilk tecrübesinde karaya oturdu. Şapkadan tavşan çıkmadı. Devlet işleyişinin tek elde toplanmasının işe yaramadığını gördüler. İkincisi de, seçim öncesinde mitingleri dolduran insanlar, yaşanan siyasi tıkanıklığın adresi olarak Saray'ı işaret etmeye başladılar. Yerel seçimlerde sandığa yansıyan bu idi.
YSK işgal edilmiş durumda. Oyları tekrar saydılar olmadı. Mazbatayı geciktirdiler işe yaramadı. AA, seçim sonuçlarını gönlüne göre servis etti. Başı sıkışınca bilgi akışını durdurup, gerekli manipülasyonu yaptı yine olmadı.İlginçtir, seçim sonrasında böylesine bir usulsüzlük araştırılacak kadar bile önemsenmedi. Bu keyfi uygulamaların önüne geçebilecek siyasi bir iradenin yokluğu, hukuksuzluğa alışmış olan iktidar ve Saray'ın cesaretini artırıyor. Yaptıkları yanlarına kar kaldıktan sonra, yenilenecek olan seçimlerde, aynı taktikleri uygulayarak, neticeyi istedikleri gibi şekillendirmeleri açısından ciddi bir engel görünmüyor.
İkinci sınıf, kötü bir darbe senaryosu bile üç yıldır birilerinin işine yarıyor. Nasıl ki, çakma bir darbeyi “Allah'ın lutfu!” olarak değerlendirip, koskoca bir ülkeyi uçurumdan aşağıya ittiler, aynı şeyi yenilenecek bir İstanbul seçimi ile tekrar edebilirler. 31 Mart Seçimleri'nin İstanbul ayağının iptal edilmesini de ayrı bir lütuf olarak değerlendiren, bizzat Saray.
Ülkedeki değişimlerin, iktidara bağlı medya organlarının resmettiği gibi olmadığı gerçeğinin, meğer herkes farkındaymış. Kalkan toz bulutundan gözleri kamaşan en fazla iktidar mensupları oldu. Neredeyse iki aydır, hala gözlerini ovuşturup, seçim sonuçlarını farklı görmek ve öyle göstermek için uğraşıyorlar.
İktidar partisi içinde, gidişattan memnun olmayan bir ekibin ayrılacağı ve yeni bir oluşum ile huruç hareketi gerçekleştireceği söylentileri, epey eski. Şimdiye kadar hiç başarılı olamadı. Eğer böyle rüşd ortaya koyabilecek irade olsaydı şimdiye kadar çoktan patlaması gerekiyordu. 31 Mart Seçim sonuçlarının cesaretlendirdiği bir kaç ismin, okuyucular kusura bakmasın, gelecek vadettiği kanaatinde değiliz. İktidarın aldığı ağır hasarı kendileri için iyi bir rüzgara çevireceklerdi ama olmadı. Topu ayaklarında fazla tuttukları için pozisyon aleyhlerine döndü. O kadar gürültü çıkardılar, topun gelişine vurma cesareti gösteremediler. Bir kez daha İstanbul Seçim sonuçlarını beklemek gibi, acınası bir duruma düştüler. Eğer o zamana kadar tek parça olarak kalabilirlerse belki. Ümit kırıcı ama, realiteleri görmek zorundayız.
Yerel seçimlerin sürpriz sonuçlarını bir türlü içine sindiremeyen Saray'ın, uzun bir süre sessizliğe bürünmesi konusunda çok fazla bir şey söylenmedi. Tam zirvede iken, siyasi hayatının en kötü ve sürpriz yenilgisini tadan Cumhurbaşkanı'nın bunu kolay sindiremeyeceği herkesin malumu. Bir süredir devletin bütün kurumlarını aile şirketi gibi yöneten Saray'ın bu sevdadan vazgeçmesi safdilliğine kimse inanmamalı. Seçimle gitmeye niyetli olmadıklarını, seçimleri iptal ederek göstermiş olmadılar mı?
İstanbul Seçiminin iptal edilmesinden sonra Türkiye'nin Zenginler Kulübü, TÜSİAD tarafından dile getirilen hayal kırıklığı, Saray'ı ciddi rahatsız etti. Hasbelkader atlatılan 31 Mart seçimlerinden sonra, rahat bir nefes almayı bekleyen iş çevrelerinin, yaklaşan ekonomik felaketin ayak seslerini enselerinde hissetmeleri gayet normal. Bu farkındalık TÜSİAD'a, Ramazan sonrasında defterleri dürülecekler listesine girmeleri gibi bir bedele mal oldu. Yoksa, Saray'ın Kara Listesi mi demeliydik? Bakalım Zenginler Kulübü, sözünün arkasında ne kadar durabilecek?
15 Temmuz da aynen böyle bir “Ramazan Sonrası” idi. Saray'ın parti içinde kaybettiği otoriteyi, iş dünyası içinde yitirdiği itimadı kazanmak için, İstanbul Seçimlerini kazanmaktan daha tesirli bir çıkış yoluna ihtiyacı var. İsmini koyamasak da, yaz aylarının mevsim normalleri üzerinde sıcak geçeceğinden endişeliyiz.
31 Mart öncesinde onlarca miting yapan iktidar ve Saray'ın belirlenmiş bir seçim aktivitesi yok. Yoksa, oy, sandık, sandık kurulu, YSK gibi alışılmış seçim ritüellerinden farklı bir şeye yatırım yapıyor olmasınlar?
2016'nın Temmuz ayında da, üzerimizde aynen böyle, ağır bir Ramazan mahmurluğu vardı. Üzerinden üç yıl geçti, hala ne olduğunu anlayamadık!
[Kadir Gürcan] 20.5.2019 [Samanyolu Haber]
Yine bir Ramazan Sonrasıydı... [Kadir Gürcan]
İnsan , Rahman ismini tamamen gösterir [Abdullah Aymaz]
On Dördüncü Lem’anın İkinci Makamı’nda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Bismillahirrahmanirrahim’in sırlarından Beşinci Sırr’ında şu tesbitte bulunuyor: “Bir hadis-i şerifte vârid olmuş ki, ‘Şüphesiz Allah Teâlâ, insanı Rahman suretinde yaratmıştır.’ (Buhari) –ev kemâ kâl- Bu hadisi, bir kısım ehl-i tarikat, îmânî akidelere münasib düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hatta onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın mânevî sîmâsına bir Rahman sureti nazariyle bakmışlar. Ehl-i tarikatın ekseriyetinde manevî sarhoşlukta mest olup kendinden geçme, ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhalif anlayış ve telâkkilerinde belki mazurdurlar (kusur ve hatalarına bakılmayabilir). Fakat, aklı başında olanlar, fikren onların iman esaslarına ters olan mânâlarını kabul edemez. Etse hata eder. Evet, bütün kainatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren, gezdiren ve zerreler muntazam memurlar gibi istihdam eden İlahî En Akdes Zât Cenab-ı Hakkın ortağı, eşi, benzeri, zıddı niddi olmadığı gibi ‘O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O herşeyi hakkıyla işitir ve bilir.’ /42/11) âyetinin sırrı ile, sureti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat ‘Göklerde ve yerde en güzel mesel ve temsiller, en yüce sıfatlar O Allah’ındır. O, Aziz ve Hakîm’dir.’ (30/27) âyetinin sırrıyla, mesel ve temsil ile, şuunâtına, sıfatlarına ve isimlerine bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-yı nazarında vardır. Şu zikredilen hadis-i şerifin çok maksatlarından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahman’ı tamamiyle gösterir bir surettedir. Evet daha önce beyan ettiğimiz gibi, kâinatın sîmâsında bin bir ismin şualarından tezahür eden Rahman ismi göründüğü gibi; yer yüzünün sîmasında İlâhî Mutlak Rubûbiyetin hadsiz tecelli ve cilveleriyle tezahür eden Rahman ismi gösterildiği gibi; insanın her şeyi kapsayan suret-i câmiasında küçük bir ölçüde yer yüzünün simâsı ve kainatın sîmâsı gibi yine o Rahman isminin tastamam tecelli ve cilvesini gösterir demektir. Hem işarettir ki; Rahman Rahîm olan Zâtın varlığının delilleri ve aynaları olan canlı varlıklar ve insan gibi o isimlere mazhar olanların, o kadar Cenab-ı Hakka delil ve işaret olmaları açık, vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsalini ve yansımasını tutan parlak bir ayna parlaklığına ve delil olmasının açıklığına işareten ‘O ayna güneştir’ denildiği gibi, ‘İnsanda Rahman sureti var’ sözü, delil olmanın âşikârlığına ve tam münasebetine işareten denilmiştir ve denilir. Ve vahdet-i vücud anlayışı mensuplarının mutedil kısmı ‘Lâ mevcûde illâ Hû’ sözünü bu sırra binâen, ve delâletin apaçık olduğuna ve bu münasebetin kemâline bir unvan olarak demişlerdir. Ey Rahmân, Rahîm olan Allah’ım! Bismillahirrahmanirrahim’in hakkı için, Rahimiyetine yaraşır şekilde bize merhamet et ve Rahmâniyetine yaraşır şekilde bize Bismillahirrahmanirrahim’in sırlarını anlamayı temin et.”
İhsan Kâsım Sâlihî Ağabeyimiz bir hatırasını şöyle ifade etmişlerdir: “Mısır’da, araştırmacı yazar, devletin araştırma ödülüne lâyık görülen Hadîce Nebrâvî isminde bir hanım hoca bizleri evine davet etti. Sohbet esnâsında Ahram gazetesinden Ahmed Behcet, Hüseyin Verdânî, Prof. Dr. Hüseyin Âşûr, Muhammed Râdî gibi hocalar, edebiyatçı, gazeteci bir çok kimse vardı. Bir ara Ahram gazetesinden Ahmed Behçet ‘Muhakkak ki, Allah, Adem’i Kendi sureti üzere yarattı.’ hadisiyle ilgili bir soru ortaya attı… Abbad Zeki (ki, 14 sene Maliye Bakanlığı yapmıştır), hadisteki zamiri Âdem kelimesine verdi. (Yani, Âdem’i Âdem suretinde yarattı, şeklinde anlamak lâzımdır, demek istedi.) Ben de başka bir rivayeti yani ‘Muhakkak ki, Allah, Âdem’i Rahman Suretinde yarattı’ şeklini hatırlattım. ‘Olmaz öyle şey’ dediler… Kenan Demirtaş isminde bir kardeşimiz hemen bu rivayeti buldu. Ben de Üstad Hazretlerinin On Dördüncü Lem’a’da bu hadisi nasıl izah ettiğini anlattım. Hocalar mest oldular. Sohbetten çıkışta Ahmed Behçet Bey ‘İzah işte böyle olur!’ diye takdirlerini dile getirdi. Ertesi gün, Hüseyin Aşur Beyin evine gittik. Lem’a’lar’dan bu bahsin yerini buldu ve okudu. Bunun üzerine Ahmed Behçet Bey, kitabı aldı, kolunun altına koydu ve ‘Allah’a ısmarladık… Böyle bir kitabın altından da olsa, hırsızlığı câizdir!.’ diye lâtife de yaptı.”
Elimizdeki hazinelerin kıymetini bilelim. Okuyup anlamaya çalışalım. Yoksa hazine üzerinde oturan ZÜĞÜRT AĞALARA benzeriz.
[Abdullah Aymaz] 20.5.2019 [Samanyolu Haber]
17 yıldır bitmeyen yap-boz: Eğitim [İlker Doğan]
Eğitim sistemi 15. kez değişiyor
AKP rejimi döneminde Türk eğitim sistemi kelimenin tam anlamıyla yap-boz tahtasına döndü. Bugüne kadar 14 kez değişen sistem ‘yeniden’ sil baştan revize ediliyor. Bakanlığın ‘2019-2023 Stratejik Planı’ çerçevesinde hazırlanan yeni ortaöğretim sistemine göre ders sayıları azaltılırken, seçmeli derslerin sayıları artırıldı. 10, 11 ve 12. sınıflarda matematik, felsefe, tarih seçmeli oldu. Son düzenlemeyle 17 yılda yapılan ‘değişiklik’ sayısı 15’e çıktı! 17 yılda 7 bakan değişti. Her gelen bakan sistemi bir kaç kez değiştirdi. AKP iktidarında hiç bir öğrenci okula başladığı sistemle mezun olamadı! 17 yılın sonunda eğitimdeki sorunlar azalmadığı gibi daha da ağırlaştı…
AKP iktidarının en başarısız olduğu alanlardan biri de hiç şüphesiz eğitim oldu. Bunu bizzat partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2017 yılının eylül ayındaki konuşmasında itiraf etmiş ve ‘eğitim öğretim alanında başarısız olduklarını’ açıklamıştı. Eğitim sistemi 17 yılda 15. kez değiştiriliyor. Yeni sistemin ayrıntılarını Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk kamuoyuyla paylaştı. “Lisede ne yaptık?/Ortaöğretim Tasarım Tanıtım Toplantısı”nda konuşan Selçuk, ders sayısının 9’uncu sınıflarda 15’ten sekize, 10 ve 11’inci sınıflarda yine 14-15’den dokuza, 12’nci sınıflarda ise 7’ye düşeceğini açıkladı. Selçuk, “Niye azaltıyoruz? Çünkü bir çocuğun 15-16 dersi anlaması ve bunu içselleştirmesi mümkün olmuyor.” dedi.
MATEMATİK SEÇMELİ DERS OLDU
9’uncu sınıfta ortak ders sayısı 13’ten 6’ya, 10’uncu sınıfta 12’den 3’e, 11’nci sınıfta 8’den 3’e, 12’nci sınıfta ise 7’den 3’e indirildi. Bütün sınıflarda ortak olan ders sayısı 2 olurken, bu dersler Türk Dili ve Edebiyatı ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi olarak belirlendi. Matematik, fizik, fen ve sosyal bilim dersleri zorunlu olmaktan çıktı. Ancak öğrenciler ortak derslerin yanı sıra 10, 11 ve 12’nci sınıflarda Yabancı Dil, Matematik, Fen Bilimleri, Sosyal ve Beşeri Bilimler gruplarından da bir ders seçmek zorunda olacak.
İLK DEĞİŞİKLİK: KATSAYI FARKI ARTIRILDI
Bu düzenleme AKP iktidarının eğitim sistemindeki ilk değişikliği değil. AKP, 2002’de iktidara geldi. Bir yıl sonra ÖSS ve AOBP puan sistemlerinin çarpıldığı katsayılar alan dışı branşlar için 0.3; alan içi branş seçimi için 0.8 olarak düzenlendi. Üniversiteye girişte katsayı farkı arttırıldı. Değişiklik, meslek ve imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişlerini zorlaştırdı.
MÜFREDAT DEĞİŞTİRİLDİ
2004’te ilköğretim müfredatında köklü bir değişikliğe gidildi. 6 ilde 100 okulda başlatılan pilot uygulama bir yıl sonra bütün ülkede uygulanmaya başlandı. Sözde, öğrenci merkezli eğitim modeli uygulanacaktı. Bazı derslerin sayıları artırıldı, bazılarının azaltıldı.
LİSE EĞİTİMİ 4 YILA ÇIKTI
2005 yılına kadar üç yıl olan lise eğitimi dört yıla çıkarıldı. Anadolu liseleri ile süper liseler birleştirilirken, bazı derslerin yabancı dilde öğretilmesine ise son verildi. Genel liseler ile mesleki ve teknik liselerde, lise 1 ‘ortak sınıf’ oldu. Her lisenin birinci sınıfında aynı dersler okutulmaya başlandı.
LGS’İN YERİNİ OKS ALDI
2005 yılında 8 senedir uygulanan lise giriş sınavı LGS’nin yerini Ortaöğretim Kurumları Sınavı (OKS) aldı. Öğrenciler 3 yıllık ortaöğretim sonunda tek bir sınava giriyordu. İlk OKS 2006 yılında yapıldı. Ancak OKS’nin ömrü sadece 2 yıl sürdü. 2007 yılının ekim ayında OKS’nin yerine ‘kurtarıcı’ olarak üç aşamalı Seviye Belirleme Sınavı (SBS) getirildi. Buna göre öğrenciler ilköğretimin son üç yılında her sene bir sınava girecek, puanları bu üç sınavın ortalamasına göre belirlenecekti. Bu arada, 2005 yılında üniversiteye giriş sınavı ÖSS’de ise soruların tarzında da değişikliğe gidildi. Testler SAY-1, SAY-2 gibi farklılaştırıldı.
KONTENJAN DOLMAYINCA, SİSTEM DEĞİŞTİRİLDİ!
ÖSS’de üniversitelere yerleşmek için ortak alan testlerinin yanı sıra alan testlerinden de en az 0.5 net çıkarma zorunluluğu vardı. Bu zorunluluk nedeniyle 2006’da üniversitelerin kontenjanları dolmadı. 2007’de bu zorunluluk kaldırıldı. Puan hesaplanması için alan testlerinin herhangi birinden 0.5 net yapmanın yeterli olduğu kararlaştırıldı.
YENİDEN ESKİYE DÖNÜŞ!
6, 7 ve 8. sınıfta uygulanan üç SBS’li sistemin ömrü de uzun olmadı. Yeni Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, 2009’da bu sistemden vazgeçti! Değişikliğe gidilirken yere göğe sığdırılamayan üç aşamalı sistemden yeniden tek sınava dönüldü. Öğrenciler bir tek sekizinci sınıfta SBS’ye girecekti.
ÜNİVERSİTEDE YENİDEN İKİ AŞAMALI SINAV
2009’da üniversiteye girişte uygulanan ÖSS’nin değiştirilmesine karar verildi. 1999’dan önce uygulanan sistem gibi yeniden iki aşamalı sınava geçildi. Yeni sınavların adı Yükseköğretime Geçiş sınavı (YGS), Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) oldu. Sözde yeni sistem yükseköğretime daha nitelikli öğrenci akışı sağlamayı amaçlıyordu. Ancak bu amaca asla ulaşılamadı!
KATSAYI UYGULAMASI KALDIRILDI
2009’daki ilk denemesinde Danıştay’a takılan YÖK, iki yıl sonra katsayı farkını kaldırmak için yeniden harekete geçti. Kasım 2011’de farklı katsayı uygulaması ikinci kez kaldırıldı ve her aday için 0,12 olarak belirlendi. 13 yıllık katsayı uygulaması tarihe karıştı.
DÜZ LİSELER ANADOLU LİSESİ OLDU
2010 yılında düz lise olarak bilinen genel liselerin Anadolu lisesine dönüştürüldü. Dönüşüm 2013-2014 yılına kadar tamamlandı. Türkiye genelindeki bin 953 genel lise anadolu lisesine dönüştürüldü. Genel ilseler tarihe karıştı. Artık meslek ve anadolu liseleri olmak üzere iki tip lise vardı. Söz konusu uygulamayla Anadolu liselerinde eğitimin kalitesi dibi gördü!
4+4+4 EĞİTİM SİSTEMİ GELDİ
2012 yılında İlköğretimde kesintisiz 8 yıllık sistemden vazgeçildi. MEB, 5+3 şeklinde uygulanan 8 yıllık kesintisiz eğitimi 4+4+4 şekLinde 12 yıllık zorunlu eğitime çevirdi. Sistemle okula başlama yaşından eğitim süresine kadar sil baştan değiştirdi.
DERSHANELER KALDIRILACAK(TI)!
Recep Tayyip Erdoğan, 2012 yılında ‘dershanelerin’ kapatılacağını söyledi. İktidar temsilcileri, söz konusu kararın ‘eğitimin kalitesini artırmak’ için alındığını açıkladı. Ancak karar tamamen siyasiydi. İlerleyen yıllarda bizzat Erdoğan, bu kurumların Hizmet Hareketi’nin insan kaynağı olduğunu, bu nedenle kapatma kararı aldıklarını açıklayacaktı. Hizmet Hareketi’ne ait dershaneler kapatıldı fakat bugün Türkiye’de binlerce merdiven altı dershane faaliyet gösteriyor.
EN YAKIN OKULA YERLEŞTİRME SİSTEMİ!
Bir kaç kez revize edilen SBS 2013’te son kez yapıldı. 2014’den itibaren SBS yerine dönem içi yapılan yazılı sınavlara geçildi. Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınav sistemi başladı. Ancak 15 Eylül 2017’de konuşan Tayyip Erdoğan, sanki başkası uygulamaya koymuş gibi, “TEOG’un kaldırılması lazım. Biz TEOG’la mı geldik?” deyiverdi. Ve bu konuşmanın üzerinden 2 gün geçmeden TEOG kaldırıldı! Yerine ise Sınavsız Mahalli Yerleştirme Sistemini getirildi. Dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, “Öğrencimiz adresine en yakın okula yerleştirilecek.” diyerek açıkladı yeni sistemi.
17 yılda 7 bakan!
AKP iktidarının ilk Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu’ydu. 19 Kasım 2002-17 Mart 2003 tarihleri arasında görev yaptı. Onun yerini Hüseyin Çelik aldı. En uzun dönem bakanlık koltuğunda oturan isimdi. Koltuğu 3 Mayıs 2009’da Nimet Çubukçu’ya devretti. Çubukçu ise Temmuz 2011’e kadar görev yaptı. Halefi Ömer Dinçer oldu. 25 Ocak 2013’de ise milli eğitim bakanlığına Nabi Avcı getirildi. Mayıs 2016’dan Temmuz 2018’e kadar ise MEB koltuğunda İsmet Yılmaz oturdu. Ziya Selçuk ise AKP iktidarının 7. milli eğitim bakanı olarak kayıtlara geçti. İktidarın bir eğitim politikası olmadığı için bugüne kadar her gelen bakan sistemi kendine göre değiştirdi. Ve 17 yılın sonunda ortaya ucube, kimsenin ne olduğunu bilmediği bir sistem çıktı.
[İlker Doğan] 20.5.2019 [TR724]
AKP rejimi döneminde Türk eğitim sistemi kelimenin tam anlamıyla yap-boz tahtasına döndü. Bugüne kadar 14 kez değişen sistem ‘yeniden’ sil baştan revize ediliyor. Bakanlığın ‘2019-2023 Stratejik Planı’ çerçevesinde hazırlanan yeni ortaöğretim sistemine göre ders sayıları azaltılırken, seçmeli derslerin sayıları artırıldı. 10, 11 ve 12. sınıflarda matematik, felsefe, tarih seçmeli oldu. Son düzenlemeyle 17 yılda yapılan ‘değişiklik’ sayısı 15’e çıktı! 17 yılda 7 bakan değişti. Her gelen bakan sistemi bir kaç kez değiştirdi. AKP iktidarında hiç bir öğrenci okula başladığı sistemle mezun olamadı! 17 yılın sonunda eğitimdeki sorunlar azalmadığı gibi daha da ağırlaştı…
AKP iktidarının en başarısız olduğu alanlardan biri de hiç şüphesiz eğitim oldu. Bunu bizzat partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2017 yılının eylül ayındaki konuşmasında itiraf etmiş ve ‘eğitim öğretim alanında başarısız olduklarını’ açıklamıştı. Eğitim sistemi 17 yılda 15. kez değiştiriliyor. Yeni sistemin ayrıntılarını Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk kamuoyuyla paylaştı. “Lisede ne yaptık?/Ortaöğretim Tasarım Tanıtım Toplantısı”nda konuşan Selçuk, ders sayısının 9’uncu sınıflarda 15’ten sekize, 10 ve 11’inci sınıflarda yine 14-15’den dokuza, 12’nci sınıflarda ise 7’ye düşeceğini açıkladı. Selçuk, “Niye azaltıyoruz? Çünkü bir çocuğun 15-16 dersi anlaması ve bunu içselleştirmesi mümkün olmuyor.” dedi.
MATEMATİK SEÇMELİ DERS OLDU
9’uncu sınıfta ortak ders sayısı 13’ten 6’ya, 10’uncu sınıfta 12’den 3’e, 11’nci sınıfta 8’den 3’e, 12’nci sınıfta ise 7’den 3’e indirildi. Bütün sınıflarda ortak olan ders sayısı 2 olurken, bu dersler Türk Dili ve Edebiyatı ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi olarak belirlendi. Matematik, fizik, fen ve sosyal bilim dersleri zorunlu olmaktan çıktı. Ancak öğrenciler ortak derslerin yanı sıra 10, 11 ve 12’nci sınıflarda Yabancı Dil, Matematik, Fen Bilimleri, Sosyal ve Beşeri Bilimler gruplarından da bir ders seçmek zorunda olacak.
İLK DEĞİŞİKLİK: KATSAYI FARKI ARTIRILDI
Bu düzenleme AKP iktidarının eğitim sistemindeki ilk değişikliği değil. AKP, 2002’de iktidara geldi. Bir yıl sonra ÖSS ve AOBP puan sistemlerinin çarpıldığı katsayılar alan dışı branşlar için 0.3; alan içi branş seçimi için 0.8 olarak düzenlendi. Üniversiteye girişte katsayı farkı arttırıldı. Değişiklik, meslek ve imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişlerini zorlaştırdı.
MÜFREDAT DEĞİŞTİRİLDİ
2004’te ilköğretim müfredatında köklü bir değişikliğe gidildi. 6 ilde 100 okulda başlatılan pilot uygulama bir yıl sonra bütün ülkede uygulanmaya başlandı. Sözde, öğrenci merkezli eğitim modeli uygulanacaktı. Bazı derslerin sayıları artırıldı, bazılarının azaltıldı.
LİSE EĞİTİMİ 4 YILA ÇIKTI
2005 yılına kadar üç yıl olan lise eğitimi dört yıla çıkarıldı. Anadolu liseleri ile süper liseler birleştirilirken, bazı derslerin yabancı dilde öğretilmesine ise son verildi. Genel liseler ile mesleki ve teknik liselerde, lise 1 ‘ortak sınıf’ oldu. Her lisenin birinci sınıfında aynı dersler okutulmaya başlandı.
LGS’İN YERİNİ OKS ALDI
2005 yılında 8 senedir uygulanan lise giriş sınavı LGS’nin yerini Ortaöğretim Kurumları Sınavı (OKS) aldı. Öğrenciler 3 yıllık ortaöğretim sonunda tek bir sınava giriyordu. İlk OKS 2006 yılında yapıldı. Ancak OKS’nin ömrü sadece 2 yıl sürdü. 2007 yılının ekim ayında OKS’nin yerine ‘kurtarıcı’ olarak üç aşamalı Seviye Belirleme Sınavı (SBS) getirildi. Buna göre öğrenciler ilköğretimin son üç yılında her sene bir sınava girecek, puanları bu üç sınavın ortalamasına göre belirlenecekti. Bu arada, 2005 yılında üniversiteye giriş sınavı ÖSS’de ise soruların tarzında da değişikliğe gidildi. Testler SAY-1, SAY-2 gibi farklılaştırıldı.
KONTENJAN DOLMAYINCA, SİSTEM DEĞİŞTİRİLDİ!
ÖSS’de üniversitelere yerleşmek için ortak alan testlerinin yanı sıra alan testlerinden de en az 0.5 net çıkarma zorunluluğu vardı. Bu zorunluluk nedeniyle 2006’da üniversitelerin kontenjanları dolmadı. 2007’de bu zorunluluk kaldırıldı. Puan hesaplanması için alan testlerinin herhangi birinden 0.5 net yapmanın yeterli olduğu kararlaştırıldı.
YENİDEN ESKİYE DÖNÜŞ!
6, 7 ve 8. sınıfta uygulanan üç SBS’li sistemin ömrü de uzun olmadı. Yeni Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, 2009’da bu sistemden vazgeçti! Değişikliğe gidilirken yere göğe sığdırılamayan üç aşamalı sistemden yeniden tek sınava dönüldü. Öğrenciler bir tek sekizinci sınıfta SBS’ye girecekti.
ÜNİVERSİTEDE YENİDEN İKİ AŞAMALI SINAV
2009’da üniversiteye girişte uygulanan ÖSS’nin değiştirilmesine karar verildi. 1999’dan önce uygulanan sistem gibi yeniden iki aşamalı sınava geçildi. Yeni sınavların adı Yükseköğretime Geçiş sınavı (YGS), Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) oldu. Sözde yeni sistem yükseköğretime daha nitelikli öğrenci akışı sağlamayı amaçlıyordu. Ancak bu amaca asla ulaşılamadı!
KATSAYI UYGULAMASI KALDIRILDI
2009’daki ilk denemesinde Danıştay’a takılan YÖK, iki yıl sonra katsayı farkını kaldırmak için yeniden harekete geçti. Kasım 2011’de farklı katsayı uygulaması ikinci kez kaldırıldı ve her aday için 0,12 olarak belirlendi. 13 yıllık katsayı uygulaması tarihe karıştı.
DÜZ LİSELER ANADOLU LİSESİ OLDU
2010 yılında düz lise olarak bilinen genel liselerin Anadolu lisesine dönüştürüldü. Dönüşüm 2013-2014 yılına kadar tamamlandı. Türkiye genelindeki bin 953 genel lise anadolu lisesine dönüştürüldü. Genel ilseler tarihe karıştı. Artık meslek ve anadolu liseleri olmak üzere iki tip lise vardı. Söz konusu uygulamayla Anadolu liselerinde eğitimin kalitesi dibi gördü!
4+4+4 EĞİTİM SİSTEMİ GELDİ
2012 yılında İlköğretimde kesintisiz 8 yıllık sistemden vazgeçildi. MEB, 5+3 şeklinde uygulanan 8 yıllık kesintisiz eğitimi 4+4+4 şekLinde 12 yıllık zorunlu eğitime çevirdi. Sistemle okula başlama yaşından eğitim süresine kadar sil baştan değiştirdi.
DERSHANELER KALDIRILACAK(TI)!
Recep Tayyip Erdoğan, 2012 yılında ‘dershanelerin’ kapatılacağını söyledi. İktidar temsilcileri, söz konusu kararın ‘eğitimin kalitesini artırmak’ için alındığını açıkladı. Ancak karar tamamen siyasiydi. İlerleyen yıllarda bizzat Erdoğan, bu kurumların Hizmet Hareketi’nin insan kaynağı olduğunu, bu nedenle kapatma kararı aldıklarını açıklayacaktı. Hizmet Hareketi’ne ait dershaneler kapatıldı fakat bugün Türkiye’de binlerce merdiven altı dershane faaliyet gösteriyor.
EN YAKIN OKULA YERLEŞTİRME SİSTEMİ!
Bir kaç kez revize edilen SBS 2013’te son kez yapıldı. 2014’den itibaren SBS yerine dönem içi yapılan yazılı sınavlara geçildi. Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınav sistemi başladı. Ancak 15 Eylül 2017’de konuşan Tayyip Erdoğan, sanki başkası uygulamaya koymuş gibi, “TEOG’un kaldırılması lazım. Biz TEOG’la mı geldik?” deyiverdi. Ve bu konuşmanın üzerinden 2 gün geçmeden TEOG kaldırıldı! Yerine ise Sınavsız Mahalli Yerleştirme Sistemini getirildi. Dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, “Öğrencimiz adresine en yakın okula yerleştirilecek.” diyerek açıkladı yeni sistemi.
17 yılda 7 bakan!
AKP iktidarının ilk Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu’ydu. 19 Kasım 2002-17 Mart 2003 tarihleri arasında görev yaptı. Onun yerini Hüseyin Çelik aldı. En uzun dönem bakanlık koltuğunda oturan isimdi. Koltuğu 3 Mayıs 2009’da Nimet Çubukçu’ya devretti. Çubukçu ise Temmuz 2011’e kadar görev yaptı. Halefi Ömer Dinçer oldu. 25 Ocak 2013’de ise milli eğitim bakanlığına Nabi Avcı getirildi. Mayıs 2016’dan Temmuz 2018’e kadar ise MEB koltuğunda İsmet Yılmaz oturdu. Ziya Selçuk ise AKP iktidarının 7. milli eğitim bakanı olarak kayıtlara geçti. İktidarın bir eğitim politikası olmadığı için bugüne kadar her gelen bakan sistemi kendine göre değiştirdi. Ve 17 yılın sonunda ortaya ucube, kimsenin ne olduğunu bilmediği bir sistem çıktı.
[İlker Doğan] 20.5.2019 [TR724]
Efsanelerin muhteşem vedası [Hasan Cücük]
Almanya Bundesliga son yılların en çekişmeli şampiyonluk yarışını yaşadı. Mutlu sona Bayern Münih ulaştı. Bavyera ekibi üst üste 7. kez ligi zirvede bitirmeyi başardı. Sezonun büyük bölümünde liderlik koltuğunda oturan Borussia Dortmund ise son düzlükte tökezleyince uzun bir aradan sonra yakaladığı şampiyonluk şansını Bayern Münih’e teslim etti. Bayern’in şampiyon tamamladığı 2018-19 sezonuyla birlikte iki efsanesiyle olan birlikteliği de sona erdi.
Biri Fransız Franck Ribery, diğeri Hollandalı Arjen Robben. Her iki isim de veda edip giderken geriye silinmez izler bıraktılar.
Franck Ribery
Sezonun son maçında sahasında Frankfurt’u konuk eden Bayern Münih, efsane oyuncularına veda töreni düzenledi. Sezonla birlikte Franck Ribery, Arjen Robben ve Rafinha’nın Bavyera ekibiyle birlikteliği sona erecekti. Bayern Münih’in başkanı Uli Hoeness ve kulübün CEO’su Karl-Heinz Rummenigge sahaya inip, takımdan ayrılan 3 isime plaket takdim etti. 70 bin taraftarın alkışları arasında gerçekleşen bu seromeniden sonra duygusal anlar yaşandı. Bundesliga’da Bayern Münih formasıyla son maçına çıkacak olan Franck Ribery, ısınma esnasında gözyaşlarına hakim olamadı. Takım arkadaşları Ribery’i sarılıp teselli etti. Arjen Robben, Ribery’e göre duygularını dışarı yansıtmamaya çalıştı. Dile kolay Ribery’nin 12, Robben’in ise 10 yılı geçmişti. Sezonla birlikte takımdan ayrılan üçüncü oyuncu Rafinha’nın ise 8 yılı geçmişti.
Franck Ribery, adı özellikle Galatasaray taraftarı için bir uhdedir. Nasıl olmasın ki? Avrupa futboluna damga vuran bir yıldız olan Ribery’yi, sarı-kırmızılılar elinden kaçırmıştı. FC Metz takımından ocak 2005’te Galatasaray’a 5 milyon euro bedelle transfer olan Franck Ribery, kısa sürede sarı-kırmızılı taraftarın gönlünü fethetmeyi başardı. Hızı ve tekniğiyle dikkat çeken Ribery, Türkiye Kupası finalinde ezeli rakipleri Fenerbahçe’yi yıkan oyuncu olmuştu. Tarihi 5-1’lik kupa zaferinin en önemli mimarlarından olan Ribery’yi seyreden taraftarlar uzun yıllar takıma katkı yapacak bir yıldıza sahip olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Ancak bu sevinç kısa sürecekti. Sezonun bitimiyle Ribery, Marsilya yolunu tutuyordu. Şoke eden bir gidişin gürültüsü sonra çıkacaktı. Parasını alamadığı için FİFA’ya başvuran yıldız oyuncu bedelsiz olarak Galatasaray’dan ayrılıyordu. Galatasaray yönetimi birkaç yüzbin Euro’yu ödemediği için geleceğin en önemli yıldızlarından birini elinden kaçırıyordu.
Marsilya’da ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın dev kulüplerinin radarına giren Ribery, temmuz 2007’de 30 milyon Euro bedelle Alman devi Bayern Münih’in yolunu tuttu. İşte bu tarihten sonra Ribery şov başladı. Bayern Münih’in sağ kanadının tapusunu üzerine aldı. Hızı, tekniği ve çalımlarıyla Alman ekibinin şampiyonluklarında önemli rol oynadı. 12 yıllık Bayern kariyerinde son 7’si üst üste olmak üzere toplam 9 şampiyonluk gördü. Adını Bundesliga tarihine en çok şampiyonluk gören oyuncu olarak yazdırdı. Bundesliga şampiyonluklarını 2013’te Şampiyonlar Ligi ile süsledi. Bayern Münih formasıyla çıktığı 424 maçta 124 gole imza atıp, 182 asist yaptı.
Arjen Robben
Bir diğer efsane Arjen Robben’in Bayern Münih günleri ağustos 2009’da başladı. Real Madrid’de 2 sezon geçiren Robben, Cristiano Ronaldo’nun gelmesiyle gözden çıkarılan oyunculardan biri oluyordu. Raket gibi kullandığı sol ayağı ve hızı Robben’i tanımlayan özelliklerdi. Real Madrid, Chelsea’dan 35 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Robben’i, Bayern’e 25 milyon Euro’ya satıyordu.
Real Madrid’den gönderilmesinin intikamını Bayern formasıyla gösterdiği muhteşem performansla alıyordu. Bayern’in sol kanadını teslim alan Robben, Ribery ile müthiş bir uyum sağlıyordu. Robben sol, Ribery sağ ayağını kullanıyordu. Bayern teknik adamları çoğu maçta Ribery’i sol, Robben’i ise sağ kanatta sahaya sürüyordu. Rakiplerini ters ayakta yakalayan iki oyuncu, kaleyi gördüğünde attıkları şutlarla ağları sarsıyordu. Robben teknik olarak Ribery’den daha iyiydi. Robben, Ribery’den bir şampiyonluk daha az gördü. 10 yılda 8 şampiyonluk sevinci yaşadı. Zaman zaman uzun süren sakatlıklar yaşadı. Yeşil sahalara döndüğünde resitaline kaldığı yerden devam etti. Robben, Bayern formasıyla çıktığı 308 maçta 144 gol atıp, 101 asist yaptı.
36 yaşındaki Ribery ve 35 yaşındaki Robben, Bayern formasını son kez Frankfurt karşısında girdi. Şampiyonluğu getirecek maça her iki oyuncuda yedek kulübesinde başladı. Ribery oyuna 61. dakikada Coman’ın, Robben ise 67. dakikada Gnabry’nin yerine girdi. Dakikalar 72’yi gösterdiğinde sahneye çıkan Ribery harika bir golle takımının 4. golünü attı. 78. dakikada sahne sırası Robben’indi. Hollandalı oyuncu takımının son golüne imza atıp skoru 5-1’e taşıdı. Her iki efsanede son kez sahne aldıkları maçta takımlarına golle veda ettiler.
[Hasan Cücük] 20.5.2019 [TR724]
Biri Fransız Franck Ribery, diğeri Hollandalı Arjen Robben. Her iki isim de veda edip giderken geriye silinmez izler bıraktılar.
Franck Ribery
Sezonun son maçında sahasında Frankfurt’u konuk eden Bayern Münih, efsane oyuncularına veda töreni düzenledi. Sezonla birlikte Franck Ribery, Arjen Robben ve Rafinha’nın Bavyera ekibiyle birlikteliği sona erecekti. Bayern Münih’in başkanı Uli Hoeness ve kulübün CEO’su Karl-Heinz Rummenigge sahaya inip, takımdan ayrılan 3 isime plaket takdim etti. 70 bin taraftarın alkışları arasında gerçekleşen bu seromeniden sonra duygusal anlar yaşandı. Bundesliga’da Bayern Münih formasıyla son maçına çıkacak olan Franck Ribery, ısınma esnasında gözyaşlarına hakim olamadı. Takım arkadaşları Ribery’i sarılıp teselli etti. Arjen Robben, Ribery’e göre duygularını dışarı yansıtmamaya çalıştı. Dile kolay Ribery’nin 12, Robben’in ise 10 yılı geçmişti. Sezonla birlikte takımdan ayrılan üçüncü oyuncu Rafinha’nın ise 8 yılı geçmişti.
Franck Ribery, adı özellikle Galatasaray taraftarı için bir uhdedir. Nasıl olmasın ki? Avrupa futboluna damga vuran bir yıldız olan Ribery’yi, sarı-kırmızılılar elinden kaçırmıştı. FC Metz takımından ocak 2005’te Galatasaray’a 5 milyon euro bedelle transfer olan Franck Ribery, kısa sürede sarı-kırmızılı taraftarın gönlünü fethetmeyi başardı. Hızı ve tekniğiyle dikkat çeken Ribery, Türkiye Kupası finalinde ezeli rakipleri Fenerbahçe’yi yıkan oyuncu olmuştu. Tarihi 5-1’lik kupa zaferinin en önemli mimarlarından olan Ribery’yi seyreden taraftarlar uzun yıllar takıma katkı yapacak bir yıldıza sahip olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Ancak bu sevinç kısa sürecekti. Sezonun bitimiyle Ribery, Marsilya yolunu tutuyordu. Şoke eden bir gidişin gürültüsü sonra çıkacaktı. Parasını alamadığı için FİFA’ya başvuran yıldız oyuncu bedelsiz olarak Galatasaray’dan ayrılıyordu. Galatasaray yönetimi birkaç yüzbin Euro’yu ödemediği için geleceğin en önemli yıldızlarından birini elinden kaçırıyordu.
Marsilya’da ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın dev kulüplerinin radarına giren Ribery, temmuz 2007’de 30 milyon Euro bedelle Alman devi Bayern Münih’in yolunu tuttu. İşte bu tarihten sonra Ribery şov başladı. Bayern Münih’in sağ kanadının tapusunu üzerine aldı. Hızı, tekniği ve çalımlarıyla Alman ekibinin şampiyonluklarında önemli rol oynadı. 12 yıllık Bayern kariyerinde son 7’si üst üste olmak üzere toplam 9 şampiyonluk gördü. Adını Bundesliga tarihine en çok şampiyonluk gören oyuncu olarak yazdırdı. Bundesliga şampiyonluklarını 2013’te Şampiyonlar Ligi ile süsledi. Bayern Münih formasıyla çıktığı 424 maçta 124 gole imza atıp, 182 asist yaptı.
Arjen Robben
Bir diğer efsane Arjen Robben’in Bayern Münih günleri ağustos 2009’da başladı. Real Madrid’de 2 sezon geçiren Robben, Cristiano Ronaldo’nun gelmesiyle gözden çıkarılan oyunculardan biri oluyordu. Raket gibi kullandığı sol ayağı ve hızı Robben’i tanımlayan özelliklerdi. Real Madrid, Chelsea’dan 35 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Robben’i, Bayern’e 25 milyon Euro’ya satıyordu.
Real Madrid’den gönderilmesinin intikamını Bayern formasıyla gösterdiği muhteşem performansla alıyordu. Bayern’in sol kanadını teslim alan Robben, Ribery ile müthiş bir uyum sağlıyordu. Robben sol, Ribery sağ ayağını kullanıyordu. Bayern teknik adamları çoğu maçta Ribery’i sol, Robben’i ise sağ kanatta sahaya sürüyordu. Rakiplerini ters ayakta yakalayan iki oyuncu, kaleyi gördüğünde attıkları şutlarla ağları sarsıyordu. Robben teknik olarak Ribery’den daha iyiydi. Robben, Ribery’den bir şampiyonluk daha az gördü. 10 yılda 8 şampiyonluk sevinci yaşadı. Zaman zaman uzun süren sakatlıklar yaşadı. Yeşil sahalara döndüğünde resitaline kaldığı yerden devam etti. Robben, Bayern formasıyla çıktığı 308 maçta 144 gol atıp, 101 asist yaptı.
36 yaşındaki Ribery ve 35 yaşındaki Robben, Bayern formasını son kez Frankfurt karşısında girdi. Şampiyonluğu getirecek maça her iki oyuncuda yedek kulübesinde başladı. Ribery oyuna 61. dakikada Coman’ın, Robben ise 67. dakikada Gnabry’nin yerine girdi. Dakikalar 72’yi gösterdiğinde sahneye çıkan Ribery harika bir golle takımının 4. golünü attı. 78. dakikada sahne sırası Robben’indi. Hollandalı oyuncu takımının son golüne imza atıp skoru 5-1’e taşıdı. Her iki efsanede son kez sahne aldıkları maçta takımlarına golle veda ettiler.
[Hasan Cücük] 20.5.2019 [TR724]
Ala Rasulina Salavat… [Hakan Zafer]
Devamında kısa süren bir sessizlik mescitte…
Kimi yaşlılar cümleye başlarken derinden bir homurtuya çalan sesleriyle henüz aldıkları nefesi idareli kullanamayıp tüketerek dağıtsalar da bu efsunlu havayı, kalmışsa içerde bir miktar, onu da cümleyi bitirir bitirmez kafayı sağa sola çevirmek marifetiyle dudaklarından büyülü bir iksir gibi yayarcasına üflerler bu esnada.
Yüzünü mihraptan cemaate dönen imamın her vakit giymeye alışık olmadığı, dizlerine biçimsiz dolanmış cübbesini düzeltmesine de fırsat verir bu boşluk.
Namaz esnasında boğazını ayar etmeye çekinen kimse için de ilk fırsattır; “öhö, öhö”
Tespih dağıtımını deruhte eden amcalar yok mu, onların başlama sesi gibidir.
Uzun menzil mi?
Onlar için hiç dert değil. Yeter ki siz boş ellerinizi diz üzerinde görünecek şekilde tutun ve elinizde tespih olmadığını görsünler, ima etmeye, işarete bile hacet yok. Renkli naylon tespihi, münasebetsiz bir direğe rastlamazsa, elinizde bilin. Siz iyisi mi tespih bittikten sonra bu fedakârlığa nasıl mukabele edeceğinizi düşünün. Atar mısınız yoksa sol elinizin üç parmağına dolayıp halka biçimi verdikten sonra ciddiyete halel getirmeden dizlerinizin arasında mı tutarsınız, sizin bileceğiniz iş ama atan amcayı da ihmal etmeyin. Göz ucuyla beklediğini anlarsanız, atın gitsin.
Suskunluk getiren bir komut gibi algılanan, anında toparlanmaya sebep şu kısa cümle ve sonrasının özel bir etkisi var. Yatıştırıcı, fakat kızınca da demez miyiz? Baygın gözler, sıkı bir çene ve sağ alttan alıp başı sola çevirirken (tersi de pekâlâ mümkün) ister istemez sertleşir; “Allahumme salli…”
*****
Mescitleri nitelikli mesken, salavatı da sükûnet sembolü olarak görüyorum.
Herkes karşı çıksa da ben camileri, sessiz olması gereken yerler sınıfından sayıyorum. Hatta en sessizi, kütüphaneden bile.
“Ama oraları da sevdirmek gerekir canım!” demeyiniz.
Çünkü bu cümleden hareketle, vaziyet-i umumi sorulursa cevaba zorlanırız.
Derinlik yoksunluğunu bulaştırmadık yer bırakmadık maalesef. Yeterince çıkardığımız gürültüyü duyan da gönlünü mescide asmış sabırsız namaz bekleyicisi kesildik zanneder. Cıvıttığı hâlin suyunda çekmiş hayret hırkası dar gelen kimselerin, basiretini kendine döndürmesi gereken en sakin bu yer, curcunaya dönüşüyor artık.
Bilmiyorum, belki de yıkılıp altında sıralı dükkânların da olduğu utanç vesilesi bir taklit binanın yapıldığı, kendisinde ilk kez namaza başladığım kerpiçten mamur camiyi zihnim çağırıyor.
İçinde golf arabalarıyla gezilebilen mescitlerimiz var çok şükür(!) var olmasına da ben sade ama şirin, geleni gideni çok ama sessiz yapılardan yanayım. İşin teorisinin kulağımı çekmemesi de bu düşüncemi pekiştiriyor.
İyi de ne yapalım?
Beni, bana duyurmayan ne türden gürültü olursa olsun benden çalacaklarına karşı bir direniş olarak sessizlik; bu sessizliğin temini için yer yer yalnızlık arayışı.
Hadi kafayı dinleme aşkına, bir daha,
“Ala rasulina salavat”
…
[Hakan Zafer] 20.5.2019 [TR724]
Kimi yaşlılar cümleye başlarken derinden bir homurtuya çalan sesleriyle henüz aldıkları nefesi idareli kullanamayıp tüketerek dağıtsalar da bu efsunlu havayı, kalmışsa içerde bir miktar, onu da cümleyi bitirir bitirmez kafayı sağa sola çevirmek marifetiyle dudaklarından büyülü bir iksir gibi yayarcasına üflerler bu esnada.
Yüzünü mihraptan cemaate dönen imamın her vakit giymeye alışık olmadığı, dizlerine biçimsiz dolanmış cübbesini düzeltmesine de fırsat verir bu boşluk.
Namaz esnasında boğazını ayar etmeye çekinen kimse için de ilk fırsattır; “öhö, öhö”
Tespih dağıtımını deruhte eden amcalar yok mu, onların başlama sesi gibidir.
Uzun menzil mi?
Onlar için hiç dert değil. Yeter ki siz boş ellerinizi diz üzerinde görünecek şekilde tutun ve elinizde tespih olmadığını görsünler, ima etmeye, işarete bile hacet yok. Renkli naylon tespihi, münasebetsiz bir direğe rastlamazsa, elinizde bilin. Siz iyisi mi tespih bittikten sonra bu fedakârlığa nasıl mukabele edeceğinizi düşünün. Atar mısınız yoksa sol elinizin üç parmağına dolayıp halka biçimi verdikten sonra ciddiyete halel getirmeden dizlerinizin arasında mı tutarsınız, sizin bileceğiniz iş ama atan amcayı da ihmal etmeyin. Göz ucuyla beklediğini anlarsanız, atın gitsin.
Suskunluk getiren bir komut gibi algılanan, anında toparlanmaya sebep şu kısa cümle ve sonrasının özel bir etkisi var. Yatıştırıcı, fakat kızınca da demez miyiz? Baygın gözler, sıkı bir çene ve sağ alttan alıp başı sola çevirirken (tersi de pekâlâ mümkün) ister istemez sertleşir; “Allahumme salli…”
*****
Mescitleri nitelikli mesken, salavatı da sükûnet sembolü olarak görüyorum.
Herkes karşı çıksa da ben camileri, sessiz olması gereken yerler sınıfından sayıyorum. Hatta en sessizi, kütüphaneden bile.
“Ama oraları da sevdirmek gerekir canım!” demeyiniz.
Çünkü bu cümleden hareketle, vaziyet-i umumi sorulursa cevaba zorlanırız.
Derinlik yoksunluğunu bulaştırmadık yer bırakmadık maalesef. Yeterince çıkardığımız gürültüyü duyan da gönlünü mescide asmış sabırsız namaz bekleyicisi kesildik zanneder. Cıvıttığı hâlin suyunda çekmiş hayret hırkası dar gelen kimselerin, basiretini kendine döndürmesi gereken en sakin bu yer, curcunaya dönüşüyor artık.
Bilmiyorum, belki de yıkılıp altında sıralı dükkânların da olduğu utanç vesilesi bir taklit binanın yapıldığı, kendisinde ilk kez namaza başladığım kerpiçten mamur camiyi zihnim çağırıyor.
İçinde golf arabalarıyla gezilebilen mescitlerimiz var çok şükür(!) var olmasına da ben sade ama şirin, geleni gideni çok ama sessiz yapılardan yanayım. İşin teorisinin kulağımı çekmemesi de bu düşüncemi pekiştiriyor.
İyi de ne yapalım?
Beni, bana duyurmayan ne türden gürültü olursa olsun benden çalacaklarına karşı bir direniş olarak sessizlik; bu sessizliğin temini için yer yer yalnızlık arayışı.
Hadi kafayı dinleme aşkına, bir daha,
“Ala rasulina salavat”
…
[Hakan Zafer] 20.5.2019 [TR724]
Ergenekon’un kini, hesabı bitmiyor? [Ramazan Faruk Güzel]
ÖLÜMLERİN SORUMLUSU KİM?
Bundan önceki 2 bölümlük yazı dizimizde, mevcut iktidarın mağdur ettiği akademisyenleri, Türkiye’de akademisyen olmanın nasıl zor bir durum olduğunu ele almıştık. Bu yazımızda ise insanlara zulmeden suç ortaklarının “saptırmalarına ve işin aslına” bir göz atalım. Bu yazı da doğal bir şekilde o serinin devamı oldu.
Prof. Dr. Haluk Savaş’ın yurtdışında tedavi olabilmek için verdiği pasaport alma mücadelesi ülke içinde olduğu kadar yurtdışında da büyük yankı uyandırdı. İnsaf sahibi herkesin, “Ülkede neler oluyor, insanlara bu kadar da zulmedilmez ki!” dedi.
Erdoğan-Avrasyacı-Milliyetçi ortaklığın dört yıldan fazladır hız kesmeden süren zorbalıkları ve hukuksuzlukları sorgulanmaya başlayacaktı ki, sosyal medyada bir karşı kampanya başgösteriverdi. Haluk hocanın bundan 6 yıl kadar önce twitter hesabından yapmış olduğu Ergenekon davalarına dair paylaşımları servis edilmeye başlandı. O paylaşımlarda özetle darbecilere karşı olduğu, bu yönde soruşturma ve davalara devam edilmesi gerektiği ifade ediliyordu.
Ama onun paylaşımlarını servisleyenler ise özetle: “Bakın görüyor musunuz, o kadar da masum değil. Hasta da olsa, ölmek üzere de olsa acımayın! Ona bakarak da diğer KHK’lılara acımaya kalkmayın sakın. Bakın, o da zamanında ETÖ davaları hakkında yorum yapmış. Affedilmez bir tutum…” diyorlardı. (Kaldı ki Prof. Savaş, yeni paylaşımlarında da davalara dair yeni yaklaşımlarını ortaya koymuştu.)
Açıkçası, onların bu servislerine kadar şu anki muktedirlerin neden ısrarla Haluk hoca üzerine bu kadar gittiklerini, o her davadan beraat etse de niye hala yakasını bırakmadıklarını, tedavisine izin vermediklerini anlayamıyordum… Bu paylaşımlarla anladım ki, herkesi olduğu gibi Prof. Savaş’ı da fişlemişler, bütün paylaşımlarını arşivlemişler ve en ufak bir yorumun, eleştirinin bile hesabını sormak için vaktini beklemişler!
Ergenekon davalarında da, sonraki hadiselerden de anladık ki Ergenekon müthiş arşivci, fişlemeci. Zaten şu 4-5 yıldır yapılamakta olan büyük operasyonlar, onların fişleme listeleri üzerinden gitmekte… Perinçek de zaten yakın zamanda bunun böyle olduğunu övünerek ekranlarda dile getirmişti.
Onların bu arşivciliği de ta 1950’lerdeki Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı dönemlerine, derin devlet tecrübelerine dayanıyor. Nato’nun soğuk savaş dönemi paralel yapılanması artığı olan bu yapı, o dönemden bu yana ayakta kalan tek gladyo… Çok acımasızlar, çok kinciler, hiç bir şeyi affetmiyorlar, fişleme ve eylem programları doğrultusunda sonuna kadar gidiyorlar. Hedefine kilitlenmiş Cruse füzesi gibi, kendisini de, hedefini de patlatmadan durmayacak gibiler.
Bu yolda da hiç bir etik sınırları yok, hedefleri/ kinleri haricinde her şey onlar için teferruat… Cezaevindeki bir Ergenekon tutuklusu amiralin youtube’a yansıyan ses kaydında “hükümetle anlaştıklarını, çıkacaklarını ve çıkınca çocuklara bile acımayacaklarını” dediği gibi, aynı istikamette ilerliyorlar.
GERÇEK SORUMLULAR
Peki 2002’den günümüze kadar ve halen –kesintisiz- 17 yıldır iktidarda hangi parti var?
AKP. (Adalet ve Kalkınma Partisi. Alparslan Kuytul, “Adaletsizce/Zulümle Kalkınma Partisi” diye adını koyduğu için halen hapiste. Onlar ise kendilerine Ak Parti diyorlar. Yaptıkları karalamalar, çirkeflikler, kirli işlerden dolayı insanın “Ak” kelimesini kullanmaya dili varmıyor.)
Bu iktidar, Cumhuriyet tarihinin en muktediri şu an; devletin bütün kurumlarına hakimler. Rejimi dahi deforme edip kendi istedikleri kıvama getirebilecek durumdalar. Ve Ergenekon soruşturmaları başladığında da aynı iktidar başta idi. Malum, 12 Haziran 2007’de bir ihbar üzerine Ümraniye’de bir gecekonduda operasyon yapılıp da bir kasa dolusu el bombası bulunmasıyla asıl soruşturma başlamıştı.
Aslında bunun da evvelinde 17 Mayıs 2006’da Danıştay 2. Dairesi’ne Alparslan Arslan’ın silahlı saldırı düzenlemesi ve 20 Mayıs 2006’de Muzaffer Tekin’in Danıştay saldırısı ile ilgili olarak tutuklanması işaret fişeği idi. (Orada dikkatli bir polis, katili yakalamasaydı o dönem bu katliam “büyük bir gerici kalkışması” olarak lanse edilecek, belki iş bir sıkıyönetime bile vardırılabilecekti… Çok hassas dönemlerdi.)
O dönemlerde iktidar, kendisine karşı daha öncesinde de “Eldiven”, “Ayışı”, “Sarıkız” gibi darbe teşebbüslerini görmüş ve teyakkuza geçmişti. Erdoğan, kürsülerde “Ben bu davanın savcısıyım!” diye bağırıyordu. Sonradan bazı emniyet amirlerinin açıklamalarından da öğreniyoruz ki, Erdoğan o dalga dalga giden Ergenekon operasyonlarını bizzat takip ediyor, yönetiyor, talimatlarını şahsen veriyordu. Hatta yer yer: “Hala şu paşayı niye içeriye almadınız, niye o hala ortalıkta dolaşıyor!?” diye telefonda amirleri azarlıyormuş da…
Sonra arada bazı ittifaklar oldu; Erdoğan, Ergenekon ile bir menfaat anlaşmasına gitti. Erdoğan onları hapisten çıkaracak, eski konumlarını iade edecek, onlar da Erdoğan’ın kafasında kurguladığı rejimi kurmasına yardımcı olacaklardı.
Sonrasında muhalif kesimlerin bir bir ortadan kaldırılması süreci başladı. İlk planda Kürtlerin ve Gülen Cemaati’nin üzerine gitmişlerdi.
Yine başta aynı iktidar var… Balyoz, Ergenekon davalarında toplam 500 kadar insan tutuklanmışken, şimdi sadece Fetö dedikleri davalardan işlem yaptıkları insan sayısı 510 bini geçmiş vaziyette. İçeride yüzlerce insan hayatını kaybetti; işkencelerle, kötü muamelelerle, hatta tecavüzlerle!..
Bunları dile getirmeye kalktığınızda da hemen Ergenekon Davası döneminde hayatını kaybetmiş olan isimler gündeme getiriliyor: Türkan Saylan, Kuddisi Okkır, Ali Tatar.
İlaçları verilmediği için cezaevinde ölen/ ihmal suretiyle öldürülen Halime Gülsu’dan bahsediyorsunuz, “Ama Türkan Saylan!..” diyorlar. Cezaevinde işkence ile öldürülmüş olan Gökhan Açıkkollu öğretmeni yazıyorsunuz, “Ama! Ali Tatar!” diyor hemen birileri…
Birileri bana Türkan Saylan’ın ölümü ile mağdurlara yardım için içli köfte yaptığı için içeriye alınan ve orada öldürülen Halime Gülsu arasındaki illiyet bağını açıklayabilir mi acaba? Ya da diğer ölümlerle ilgili..? Veya Haluk Savaş’ın yaşadıkları ile Kuddisi Okkır’ın yaşadıkları arasında bağ kurabilecek kimse?!
Ben olanı söyleyeyim; aynı iktidar kendi diktasını kurmak için sırayla insanlara, topluluklara zulmediyor, acı çektiriyor ve böyle böyle öldürüyor da… 12 Eylül darbecisinin dediği gibi, “Bir sağdan, bir soldan adam asıyorlar!”
Darbe sürecine giderken o dönem derin yapının sağı-solu birbirine vurdurması ile ilgili olarak da “İti ite kırdırdık” demişlerdi. Bu iktidar da kendi rejiminin inşasında insanları birbirine karşı kullanıyor, kırdırıyor, kendine alan açıyor ve yoluna devam ediyor.
KUMPAS?
“Ergenekon kumpastı” demiş ve bir anda tutukluları salmışlardı.
Fakat davalar hiç bir zaman ortadan kalkmadı. Son 1,5 yıldır her duruşmasında “Ergenekon davaları bu sefer karara bağlanacak” haberleri yapılıyor… Son duruşmada da “karar duruşmasının 1 Temmuz 2019’a ertelendiği” ifade edildi. Yani seçim sonrasına.
Bütün o davaların sahibi olan Erdoğan, o dizginleri hiç elden bırakmıyor. (KCK davalarında olduğu gibi.) Şunu herkes çok iyi biliyor ki, Ergenekon ile işi tamamen bittiğinde ve de kendisini güç olarak hazır hissettiğinde eski dosyaları bir anda işleme koyacak ve o torbadaki herkesi bir sabah vakti içeri tıkacaktır.
“Ergenekon Davaları kumpas mıydı? Asıl kumpas neydi?” başlıklı yazımızda detaylı bir şekilde izah etmeye çalıştığımız gibi, Ergenekon sanıkları HSK’ya başvurarak “Ergenekon hakimlerinin muhreç olduğunu, Ergenekon davasının hukuksuz olduğunu ve dolayısıyla da verilmiş olan kararların geçersiz sayılması gerektiğini” ifade etmişlerdi. Fakat bu taleplerini HSK reddetmiş, Oda TV başta olmak üzere davanın tarafı bir çok kesim bunu kızgınlıkla karşılamıştı. Ergenekon savcılarının Cemaat ile iltisakına dair iddialarla ilgili de somut bir veri ortaya konmamış, HSK da iddiaların üzerinde durmamıştı.
Belli ki işleyen bir proses var ve devam ediyor. Dananın kuyruğu seçimlerden sonra kopunca o zaman göreceğiz kumpası vs!.. Olayın asıl tarafları o zaman kozlarını paylaşacaklar.
KİME NE OLDU ASLINDA?
Tekrarlıyorum; 2002-2019 yılları arasında -17 yıldır!- iktidarda hep AKP ve Erdoğan vardı ve de bu dönem içerisinde meydana gelmiş olan bütün kayıplardan, ölümlerden kendileri sorumludur.
Ergenekon Davası görüldüğü esnada hayatını kaybetmiş olan ve günümüzde her bir kayıpta isimleri gündeme getirilen Türkan Saylan, Kuddisi Okkır ve Ali Tatar’ın vefatlarını tek tek ele alalım.
YARBAY ALİ TATAR
2009 yılında “Amirallere Suikast Soruşturması” sırada, Yarbay Ali Tatar hakkında inceleme başlatılmış, savcıya ifade vermesinin ardından mahkemece 5 Aralık’ta tutuklanmış, üst mahkemeye başvurması üzerine 9 gün cezaevinde kaldıktan sonra Tatar serbest bırakılmıştı. O dönem dosyanın savcısının itirazıyla hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarılan Tatar, cezaevine gitmeden –bir veda mektubu bırakarak- intihar etmişti.
Üzücü, yaralayıcı bir hadise. Genç bir subayın hayatına son vermesine neden olacak bütün saiklerin iyi irdelenmesi gerekiyordu. Öldüğü gün evini iki subayın ziyaret ettiği ve “bildiklerini konuşmaması konusunda kendisine ağır baskı uyguladıkları ve onun buna dayanamayarak böyle bir yola başvurduğuna” dair iddialar da var. Bütün iddia ve saiklerin iyi tetkik edilmesi gerekmektedir.
TÜRKAN SAYLAN
Ergenekon’un ikinci iddianamesinde sanık Tuncay Özkan’da ele geçirilen belgelerde; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Türkan Saylan ve Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) Başkanı Gülseven Yaşer’in Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nin (STKB) yöneticisi konumunda bulundukları ifade edilmişti.
Bunun üzerine Ergenekon Operasyonu dahilinde 13 Nisan 2009’da ÇYDD eski başkanı Türkan Saylan’ın oturduğu ev ve başkanlık ettiği ÇYDD’nin çeşitli merkezlerinde aramalar yapılmıştı. Gözaltı işlemi olmayan Saylan, kanser rahatsızlığından dolayı 18 Mayıs 2009’da hayatını kaybetmişti.
“Askerî casusluk ve fuhuş çetesine yönelik soruşturmada çetenin fuhuş elemanı olarak kullandığı 18 kadın askerden 13’ünün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden (ÇYDD) burs almış olması” iddialarından yola çıkarak dernek ve yöneticileri hakkında bir dizi soruşturmalar yürütülmüştü…
Hakkında çeşitli iddialar atılmış olsa da hayatı başarılarla dolu Türkan Saylan gibi bir bilim kadının vefatı ülke ve bilim adına bir kayıptır.
KUDDİSİ OKUR
20 Mayıs 2006’de Muzaffer Tekin, Danıştay saldırısı ile ilgili olarak tutuklandıktan sonra evinde yapılan aramalarda Ergenekon Örgüt Şeması’na dair bazı dökümanlar ele geçirilmişti. Sorgusunda Tekin, bunları İş adamı Kuddusi Okkır’dan aldığını söylemiş ve bunun üzerine 20 Haziran 2007’de Okkır gözaltına alınmıştı. Kendisi hakkında “Ergenekon’un kasası olduğu, örgütün önemli belge ve dökümanların arşivini tuttuğu” iddiaları bulunmakta idi.
Tutuklu bulunduğu Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde beyin ve kemik metastasına yakalanan Okkır, sırayla Bayrampaşa Devlet Hastanesi, Haseki Devlet Hastanesi ve buradan da Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’ne götürülmüş, son olarak da 10 Mayıs 2008’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne yatırılmıştı. O dönem kendisinin SSK ödemesi bulunmadığı için tedavisinin devlet, cezaevi bünyesinde yürütüldüğü ifade edilmişti.
En son eşinin Kuddusi Okkır’ın kanser olduğuna dair sağlık raporunu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunması üzerine, savcılığın talebiyle nöbetçi mahkeme tarafından 1 Temmuz 2008 tarihinde Kuddusi Okkır serbest bırakılmış, 6 Temmuz 2008’da da vefat etmişti.
Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Okkır’ın sağlığı için cezaevinde gerekli tedbirlerin alınmadığı iddiaları ile ilgili olarak, “Olayın incelenmesi için müfettişler görevlendirdiğini, yapılan incelemelerin ardından, suçlu bulunanların cezalandırılacağını” söylemişti. Fakat incelemeler sonucunda, “bir ihmal olmadığı” gerekçesiyle kimse hakkında bir işlem yapılmamıştı.
…
ÖZETLE…
Hiç bir dava insan hayatından önemli ve öncelikli değildir, önce bunun altını kalınca çizmeli.
Devlet ve iktidar önce bireylerin yaşamlarını güvenceye almakla yükümlüdür. Bundan doğacak zararlardan devlet –hem idari, hem de cezai anlamda- kusursuz sorumludur. (Bakınız Anayasa 125. m.)
Hem 2008 yılındaki, hem de 2015 sonrasından günümüze yaşanan ölümlerden, ihmallerden devlet, devleti idare edenler sorumludur. Bunu görmeyip, bir dönemin mağdurların hesabını başka mağdurlardan sormaya kalkmak, en hafif ifade ile vicdansızlıktır!
– Ergenekon gladyosu, soruşturmaları esnasında hayatını kaybedenler üzerinden başkalarının hayatına son vermeye bahane bulmaya çalışsa da katildir,
– Kendisi hakkında işlem yapan iktidara (AKP ve Erdoğan’a) dişi kesmediği için hırsını gariban bazı kimselerden çıkarmakla korkak bir müptezeldir,
– Yıllardır yok etmek için kafasına koyduğu toplulukları yok etmek için ölmüş insanların arkasına gizlense de iflah olmaz bir soykırımcıdır,
– ETÖ davaları döneminde ölenleri görüp de şimdiki ölümleri, işkenceleri görmeyenler alçak birer riyakardır,
– Mağdurların kimliğine göre tepki verenler, bunlara bir de bahaneler, kılıflar uydurmaya çalışanlar sefil birer yaratıklardır,
– Bu yaşanan insanlık suçlarına sessiz kalan, görmezden gelen kitleler ise suçun ortak failleridirler.
Ki, “En büyük trajedi, kötülerin zulmü değil, iyilerin bu zulme karşı sessiz kalması…” (Martin Luther King)
…
Şimdi elinizi Haluk Savaş gibi hasta insanların, bin bir sıkıntı ile uğraşıp yaşam savaşı vermekte olan KHK’lıların yakalarından yavaşça çekiniz ve vicdanlarınızın üzerine koyunuz. Halen kaldı ise…
Her düşene tekme vurmanın, yağmadan pay kapmanın hüküm ferma olduğu bu topraklarda böyle bir insanlık, evrensel değerlere saygı beklemek biraz hayalcilik midir yoksa?!..
[Ramazan Faruk Güzel] 20.5.2019 [TR724]
Bundan önceki 2 bölümlük yazı dizimizde, mevcut iktidarın mağdur ettiği akademisyenleri, Türkiye’de akademisyen olmanın nasıl zor bir durum olduğunu ele almıştık. Bu yazımızda ise insanlara zulmeden suç ortaklarının “saptırmalarına ve işin aslına” bir göz atalım. Bu yazı da doğal bir şekilde o serinin devamı oldu.
Prof. Dr. Haluk Savaş’ın yurtdışında tedavi olabilmek için verdiği pasaport alma mücadelesi ülke içinde olduğu kadar yurtdışında da büyük yankı uyandırdı. İnsaf sahibi herkesin, “Ülkede neler oluyor, insanlara bu kadar da zulmedilmez ki!” dedi.
Erdoğan-Avrasyacı-Milliyetçi ortaklığın dört yıldan fazladır hız kesmeden süren zorbalıkları ve hukuksuzlukları sorgulanmaya başlayacaktı ki, sosyal medyada bir karşı kampanya başgösteriverdi. Haluk hocanın bundan 6 yıl kadar önce twitter hesabından yapmış olduğu Ergenekon davalarına dair paylaşımları servis edilmeye başlandı. O paylaşımlarda özetle darbecilere karşı olduğu, bu yönde soruşturma ve davalara devam edilmesi gerektiği ifade ediliyordu.
Ama onun paylaşımlarını servisleyenler ise özetle: “Bakın görüyor musunuz, o kadar da masum değil. Hasta da olsa, ölmek üzere de olsa acımayın! Ona bakarak da diğer KHK’lılara acımaya kalkmayın sakın. Bakın, o da zamanında ETÖ davaları hakkında yorum yapmış. Affedilmez bir tutum…” diyorlardı. (Kaldı ki Prof. Savaş, yeni paylaşımlarında da davalara dair yeni yaklaşımlarını ortaya koymuştu.)
Açıkçası, onların bu servislerine kadar şu anki muktedirlerin neden ısrarla Haluk hoca üzerine bu kadar gittiklerini, o her davadan beraat etse de niye hala yakasını bırakmadıklarını, tedavisine izin vermediklerini anlayamıyordum… Bu paylaşımlarla anladım ki, herkesi olduğu gibi Prof. Savaş’ı da fişlemişler, bütün paylaşımlarını arşivlemişler ve en ufak bir yorumun, eleştirinin bile hesabını sormak için vaktini beklemişler!
Ergenekon davalarında da, sonraki hadiselerden de anladık ki Ergenekon müthiş arşivci, fişlemeci. Zaten şu 4-5 yıldır yapılamakta olan büyük operasyonlar, onların fişleme listeleri üzerinden gitmekte… Perinçek de zaten yakın zamanda bunun böyle olduğunu övünerek ekranlarda dile getirmişti.
Onların bu arşivciliği de ta 1950’lerdeki Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı dönemlerine, derin devlet tecrübelerine dayanıyor. Nato’nun soğuk savaş dönemi paralel yapılanması artığı olan bu yapı, o dönemden bu yana ayakta kalan tek gladyo… Çok acımasızlar, çok kinciler, hiç bir şeyi affetmiyorlar, fişleme ve eylem programları doğrultusunda sonuna kadar gidiyorlar. Hedefine kilitlenmiş Cruse füzesi gibi, kendisini de, hedefini de patlatmadan durmayacak gibiler.
Bu yolda da hiç bir etik sınırları yok, hedefleri/ kinleri haricinde her şey onlar için teferruat… Cezaevindeki bir Ergenekon tutuklusu amiralin youtube’a yansıyan ses kaydında “hükümetle anlaştıklarını, çıkacaklarını ve çıkınca çocuklara bile acımayacaklarını” dediği gibi, aynı istikamette ilerliyorlar.
GERÇEK SORUMLULAR
Peki 2002’den günümüze kadar ve halen –kesintisiz- 17 yıldır iktidarda hangi parti var?
AKP. (Adalet ve Kalkınma Partisi. Alparslan Kuytul, “Adaletsizce/Zulümle Kalkınma Partisi” diye adını koyduğu için halen hapiste. Onlar ise kendilerine Ak Parti diyorlar. Yaptıkları karalamalar, çirkeflikler, kirli işlerden dolayı insanın “Ak” kelimesini kullanmaya dili varmıyor.)
Bu iktidar, Cumhuriyet tarihinin en muktediri şu an; devletin bütün kurumlarına hakimler. Rejimi dahi deforme edip kendi istedikleri kıvama getirebilecek durumdalar. Ve Ergenekon soruşturmaları başladığında da aynı iktidar başta idi. Malum, 12 Haziran 2007’de bir ihbar üzerine Ümraniye’de bir gecekonduda operasyon yapılıp da bir kasa dolusu el bombası bulunmasıyla asıl soruşturma başlamıştı.
Aslında bunun da evvelinde 17 Mayıs 2006’da Danıştay 2. Dairesi’ne Alparslan Arslan’ın silahlı saldırı düzenlemesi ve 20 Mayıs 2006’de Muzaffer Tekin’in Danıştay saldırısı ile ilgili olarak tutuklanması işaret fişeği idi. (Orada dikkatli bir polis, katili yakalamasaydı o dönem bu katliam “büyük bir gerici kalkışması” olarak lanse edilecek, belki iş bir sıkıyönetime bile vardırılabilecekti… Çok hassas dönemlerdi.)
O dönemlerde iktidar, kendisine karşı daha öncesinde de “Eldiven”, “Ayışı”, “Sarıkız” gibi darbe teşebbüslerini görmüş ve teyakkuza geçmişti. Erdoğan, kürsülerde “Ben bu davanın savcısıyım!” diye bağırıyordu. Sonradan bazı emniyet amirlerinin açıklamalarından da öğreniyoruz ki, Erdoğan o dalga dalga giden Ergenekon operasyonlarını bizzat takip ediyor, yönetiyor, talimatlarını şahsen veriyordu. Hatta yer yer: “Hala şu paşayı niye içeriye almadınız, niye o hala ortalıkta dolaşıyor!?” diye telefonda amirleri azarlıyormuş da…
Sonra arada bazı ittifaklar oldu; Erdoğan, Ergenekon ile bir menfaat anlaşmasına gitti. Erdoğan onları hapisten çıkaracak, eski konumlarını iade edecek, onlar da Erdoğan’ın kafasında kurguladığı rejimi kurmasına yardımcı olacaklardı.
Sonrasında muhalif kesimlerin bir bir ortadan kaldırılması süreci başladı. İlk planda Kürtlerin ve Gülen Cemaati’nin üzerine gitmişlerdi.
Yine başta aynı iktidar var… Balyoz, Ergenekon davalarında toplam 500 kadar insan tutuklanmışken, şimdi sadece Fetö dedikleri davalardan işlem yaptıkları insan sayısı 510 bini geçmiş vaziyette. İçeride yüzlerce insan hayatını kaybetti; işkencelerle, kötü muamelelerle, hatta tecavüzlerle!..
Bunları dile getirmeye kalktığınızda da hemen Ergenekon Davası döneminde hayatını kaybetmiş olan isimler gündeme getiriliyor: Türkan Saylan, Kuddisi Okkır, Ali Tatar.
İlaçları verilmediği için cezaevinde ölen/ ihmal suretiyle öldürülen Halime Gülsu’dan bahsediyorsunuz, “Ama Türkan Saylan!..” diyorlar. Cezaevinde işkence ile öldürülmüş olan Gökhan Açıkkollu öğretmeni yazıyorsunuz, “Ama! Ali Tatar!” diyor hemen birileri…
Birileri bana Türkan Saylan’ın ölümü ile mağdurlara yardım için içli köfte yaptığı için içeriye alınan ve orada öldürülen Halime Gülsu arasındaki illiyet bağını açıklayabilir mi acaba? Ya da diğer ölümlerle ilgili..? Veya Haluk Savaş’ın yaşadıkları ile Kuddisi Okkır’ın yaşadıkları arasında bağ kurabilecek kimse?!
Ben olanı söyleyeyim; aynı iktidar kendi diktasını kurmak için sırayla insanlara, topluluklara zulmediyor, acı çektiriyor ve böyle böyle öldürüyor da… 12 Eylül darbecisinin dediği gibi, “Bir sağdan, bir soldan adam asıyorlar!”
Darbe sürecine giderken o dönem derin yapının sağı-solu birbirine vurdurması ile ilgili olarak da “İti ite kırdırdık” demişlerdi. Bu iktidar da kendi rejiminin inşasında insanları birbirine karşı kullanıyor, kırdırıyor, kendine alan açıyor ve yoluna devam ediyor.
KUMPAS?
“Ergenekon kumpastı” demiş ve bir anda tutukluları salmışlardı.
Fakat davalar hiç bir zaman ortadan kalkmadı. Son 1,5 yıldır her duruşmasında “Ergenekon davaları bu sefer karara bağlanacak” haberleri yapılıyor… Son duruşmada da “karar duruşmasının 1 Temmuz 2019’a ertelendiği” ifade edildi. Yani seçim sonrasına.
Bütün o davaların sahibi olan Erdoğan, o dizginleri hiç elden bırakmıyor. (KCK davalarında olduğu gibi.) Şunu herkes çok iyi biliyor ki, Ergenekon ile işi tamamen bittiğinde ve de kendisini güç olarak hazır hissettiğinde eski dosyaları bir anda işleme koyacak ve o torbadaki herkesi bir sabah vakti içeri tıkacaktır.
“Ergenekon Davaları kumpas mıydı? Asıl kumpas neydi?” başlıklı yazımızda detaylı bir şekilde izah etmeye çalıştığımız gibi, Ergenekon sanıkları HSK’ya başvurarak “Ergenekon hakimlerinin muhreç olduğunu, Ergenekon davasının hukuksuz olduğunu ve dolayısıyla da verilmiş olan kararların geçersiz sayılması gerektiğini” ifade etmişlerdi. Fakat bu taleplerini HSK reddetmiş, Oda TV başta olmak üzere davanın tarafı bir çok kesim bunu kızgınlıkla karşılamıştı. Ergenekon savcılarının Cemaat ile iltisakına dair iddialarla ilgili de somut bir veri ortaya konmamış, HSK da iddiaların üzerinde durmamıştı.
Belli ki işleyen bir proses var ve devam ediyor. Dananın kuyruğu seçimlerden sonra kopunca o zaman göreceğiz kumpası vs!.. Olayın asıl tarafları o zaman kozlarını paylaşacaklar.
KİME NE OLDU ASLINDA?
Tekrarlıyorum; 2002-2019 yılları arasında -17 yıldır!- iktidarda hep AKP ve Erdoğan vardı ve de bu dönem içerisinde meydana gelmiş olan bütün kayıplardan, ölümlerden kendileri sorumludur.
Ergenekon Davası görüldüğü esnada hayatını kaybetmiş olan ve günümüzde her bir kayıpta isimleri gündeme getirilen Türkan Saylan, Kuddisi Okkır ve Ali Tatar’ın vefatlarını tek tek ele alalım.
YARBAY ALİ TATAR
2009 yılında “Amirallere Suikast Soruşturması” sırada, Yarbay Ali Tatar hakkında inceleme başlatılmış, savcıya ifade vermesinin ardından mahkemece 5 Aralık’ta tutuklanmış, üst mahkemeye başvurması üzerine 9 gün cezaevinde kaldıktan sonra Tatar serbest bırakılmıştı. O dönem dosyanın savcısının itirazıyla hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarılan Tatar, cezaevine gitmeden –bir veda mektubu bırakarak- intihar etmişti.
Üzücü, yaralayıcı bir hadise. Genç bir subayın hayatına son vermesine neden olacak bütün saiklerin iyi irdelenmesi gerekiyordu. Öldüğü gün evini iki subayın ziyaret ettiği ve “bildiklerini konuşmaması konusunda kendisine ağır baskı uyguladıkları ve onun buna dayanamayarak böyle bir yola başvurduğuna” dair iddialar da var. Bütün iddia ve saiklerin iyi tetkik edilmesi gerekmektedir.
TÜRKAN SAYLAN
Ergenekon’un ikinci iddianamesinde sanık Tuncay Özkan’da ele geçirilen belgelerde; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Türkan Saylan ve Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) Başkanı Gülseven Yaşer’in Sivil Toplum Kuruluşları Birliği’nin (STKB) yöneticisi konumunda bulundukları ifade edilmişti.
Bunun üzerine Ergenekon Operasyonu dahilinde 13 Nisan 2009’da ÇYDD eski başkanı Türkan Saylan’ın oturduğu ev ve başkanlık ettiği ÇYDD’nin çeşitli merkezlerinde aramalar yapılmıştı. Gözaltı işlemi olmayan Saylan, kanser rahatsızlığından dolayı 18 Mayıs 2009’da hayatını kaybetmişti.
“Askerî casusluk ve fuhuş çetesine yönelik soruşturmada çetenin fuhuş elemanı olarak kullandığı 18 kadın askerden 13’ünün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden (ÇYDD) burs almış olması” iddialarından yola çıkarak dernek ve yöneticileri hakkında bir dizi soruşturmalar yürütülmüştü…
Hakkında çeşitli iddialar atılmış olsa da hayatı başarılarla dolu Türkan Saylan gibi bir bilim kadının vefatı ülke ve bilim adına bir kayıptır.
KUDDİSİ OKUR
20 Mayıs 2006’de Muzaffer Tekin, Danıştay saldırısı ile ilgili olarak tutuklandıktan sonra evinde yapılan aramalarda Ergenekon Örgüt Şeması’na dair bazı dökümanlar ele geçirilmişti. Sorgusunda Tekin, bunları İş adamı Kuddusi Okkır’dan aldığını söylemiş ve bunun üzerine 20 Haziran 2007’de Okkır gözaltına alınmıştı. Kendisi hakkında “Ergenekon’un kasası olduğu, örgütün önemli belge ve dökümanların arşivini tuttuğu” iddiaları bulunmakta idi.
Tutuklu bulunduğu Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde beyin ve kemik metastasına yakalanan Okkır, sırayla Bayrampaşa Devlet Hastanesi, Haseki Devlet Hastanesi ve buradan da Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’ne götürülmüş, son olarak da 10 Mayıs 2008’de Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne yatırılmıştı. O dönem kendisinin SSK ödemesi bulunmadığı için tedavisinin devlet, cezaevi bünyesinde yürütüldüğü ifade edilmişti.
En son eşinin Kuddusi Okkır’ın kanser olduğuna dair sağlık raporunu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunması üzerine, savcılığın talebiyle nöbetçi mahkeme tarafından 1 Temmuz 2008 tarihinde Kuddusi Okkır serbest bırakılmış, 6 Temmuz 2008’da da vefat etmişti.
Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Okkır’ın sağlığı için cezaevinde gerekli tedbirlerin alınmadığı iddiaları ile ilgili olarak, “Olayın incelenmesi için müfettişler görevlendirdiğini, yapılan incelemelerin ardından, suçlu bulunanların cezalandırılacağını” söylemişti. Fakat incelemeler sonucunda, “bir ihmal olmadığı” gerekçesiyle kimse hakkında bir işlem yapılmamıştı.
…
ÖZETLE…
Hiç bir dava insan hayatından önemli ve öncelikli değildir, önce bunun altını kalınca çizmeli.
Devlet ve iktidar önce bireylerin yaşamlarını güvenceye almakla yükümlüdür. Bundan doğacak zararlardan devlet –hem idari, hem de cezai anlamda- kusursuz sorumludur. (Bakınız Anayasa 125. m.)
Hem 2008 yılındaki, hem de 2015 sonrasından günümüze yaşanan ölümlerden, ihmallerden devlet, devleti idare edenler sorumludur. Bunu görmeyip, bir dönemin mağdurların hesabını başka mağdurlardan sormaya kalkmak, en hafif ifade ile vicdansızlıktır!
– Ergenekon gladyosu, soruşturmaları esnasında hayatını kaybedenler üzerinden başkalarının hayatına son vermeye bahane bulmaya çalışsa da katildir,
– Kendisi hakkında işlem yapan iktidara (AKP ve Erdoğan’a) dişi kesmediği için hırsını gariban bazı kimselerden çıkarmakla korkak bir müptezeldir,
– Yıllardır yok etmek için kafasına koyduğu toplulukları yok etmek için ölmüş insanların arkasına gizlense de iflah olmaz bir soykırımcıdır,
– ETÖ davaları döneminde ölenleri görüp de şimdiki ölümleri, işkenceleri görmeyenler alçak birer riyakardır,
– Mağdurların kimliğine göre tepki verenler, bunlara bir de bahaneler, kılıflar uydurmaya çalışanlar sefil birer yaratıklardır,
– Bu yaşanan insanlık suçlarına sessiz kalan, görmezden gelen kitleler ise suçun ortak failleridirler.
Ki, “En büyük trajedi, kötülerin zulmü değil, iyilerin bu zulme karşı sessiz kalması…” (Martin Luther King)
…
Şimdi elinizi Haluk Savaş gibi hasta insanların, bin bir sıkıntı ile uğraşıp yaşam savaşı vermekte olan KHK’lıların yakalarından yavaşça çekiniz ve vicdanlarınızın üzerine koyunuz. Halen kaldı ise…
Her düşene tekme vurmanın, yağmadan pay kapmanın hüküm ferma olduğu bu topraklarda böyle bir insanlık, evrensel değerlere saygı beklemek biraz hayalcilik midir yoksa?!..
[Ramazan Faruk Güzel] 20.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Sübliminal hafiyecilik [Naci Karadağ]
Toplam maliyeti 47.7 Milyar doları bulan bir havalimanı yapıyorsunuz. Pek çok mütevazı ülkenin milli hasılasından birkaç katı bu rakam.
Üstelik daha geçen yıl dünyanın en iyi 5 havalimanından biri olan Atatürk Havalimanı’nı çöp ediyorsunuz.
3 milyar Avro’yu sadece ve sadece yanlış toprak seçiminden dolayı zemini güçlendirmeye harcıyorsunuz.
Alay-ı vâlâ ile açılış filan yapmaya kalkıyorsunuz ama yüzünüze gözünüze bulaştırdığınız gibi, yüzlerce işçiyi hapislere filan atıyorsunuz.
Ve bir Mayıs günü, güpegündüz üstelik. Öyle kar, kış fırtına filan da yok.
Uçaklar rüzgârdan dolayı inememeye başlıyorlar.
Yakıtı müsait olanlara havada tur attırıp rüzgârın dinmesini bekletiyorsunuz. Mümkün değilse Çorlu’daki kıytırık bir havalimanına mecburi iniş yaptırıyorsunuz. Bazılarını ise artık çöp ettiğiniz Atatürk Havalimanı’na yönlendiriyorsunuz.
Öyle sıradan seferler de değil. Basel, Bremen, Marsilya, Berlin…
Düşünsenize bir Alman İstanbul’a ineceğini düşünerek biniyor uçağa saatler sonra ‘hoooop’ indik Çorlu’ya..
Alman kıskanmasın da ne yapsın şimdi?
Erdoğan ve iktidarı ülkenin murdar etmediği hiçbir alanını bırakmadılar maşallah.
Havada, karada, denizde her yerde bir yozlaşma, çürüme ve dibe vuruş gerçekleşiyor.
İktidar ortakları ise sanki her şey şahane, ülke uçuyor havasında.
Meclis denilen mekân ise tiyatro ve sirk arası bir pozisyona düşürülmüş durumda.
Memleket battı batacak, iktidar ortakları ne yapıyor biliyor musunuz?
Seccadelerdeki sübliminal mesajlara karşı kanun teklifi veriyorlar!
Şaka değil, ciddiyim son derece.
Kanun teklifini okudum.
Çözüme dair pek bir ipucu vermiyorlar.
Hani diyelim bu teklif kanunlaştı, atılacak adımlar hakkında pek bir fikrimiz yok açıkçası.
Yani Seccadelerdeki Sübliminal Mesajlara Karşı Mücadele Bakanlığı mı kurulacak?
Yoksa Soylu’ya bağlı olarak Seccadelerdeki satanist, haçlı, Yahudi işaretleri tespit etme ve anında yok etme genel müdürlüğü mü ihdas edilecek bilmiyoruz şimdilik.
AKP’yi seven kitlenin böyle bir teşnelik durumu var.
Ezoterik ve sübliminaliteye karşı baştan yatkınlar.
Almanların bizi kıskanmasının temel referansı da bu yatkınlık durumu zaten.
Hem karada hem denizde giden tankı yapan Konyalı bilim adamları (6 günde yapmışlardı) bu alana el mi atarlar, yoksa bu haberi inanarak yayan gazeteci kılıklı komik insanlar mı bu resmi makama getirilirler bilmiyorum.
Seccade araştırma timleri cami cami dolaşıp, imam ve müezzin toplarlar mı acaba?
Evlerdeki seccadeler için vatandaş ihbar hattı kurulsa daha mı faydalı olur bilemiyorum.
Öyle ya, “komşuda ikindi sünnetini kılarken seccadede kuyruğu kesik kedi figürü görür gibi oldum” diyerek ihbar eden vatandaşlara 15 Temmuz gazilerine yapılan ödenekten maaş filan da verilebilir mesela.
“Seccadede doğru durunca haç yok gibi ama 17,5 derecelik açıyla kıyam ile rükû arasında 30 saliselik sürede haç belirir gibi oluyor” şeklinde gelecek şikayetlere bakacak epeyce gazeteci kılıklı eleman bulunur.
Ergenekon tayfası bu işi yarı fiyatına bile yapar.
Soner Yalçın yıllardır bu işi tarihçi-araştırmacı ayağına yapmıyor mu?
Oda TV’den Sübliminal serkeşlikleri çıkarsak geriye sadece künyeleri kalır sanırım.
Ha bu arada bir ismin hakkını verelim: İsmail saymaz.
Gazetecilerin ya sürgün edildiği ya hapse atıldığı bir dönemde ortalığa çıkan bu zat da bu işi güzel yapabilir kanaatimce.
İmam Serahsi ile Fethullah Gülen’i sübliminal ezoterizm ile birbirine bağlayan süzme zeka Odacıları ağzı açık hayranlıkla takdir eden bir kişi seccade sübliminal hafiyeliği pekala yapabilir diye düşünmekteyim.
Yaşasın ezoterik gazeteciliğimiz!
[Naci Karadağ] 20.5.2019 [TR724]
Üstelik daha geçen yıl dünyanın en iyi 5 havalimanından biri olan Atatürk Havalimanı’nı çöp ediyorsunuz.
3 milyar Avro’yu sadece ve sadece yanlış toprak seçiminden dolayı zemini güçlendirmeye harcıyorsunuz.
Alay-ı vâlâ ile açılış filan yapmaya kalkıyorsunuz ama yüzünüze gözünüze bulaştırdığınız gibi, yüzlerce işçiyi hapislere filan atıyorsunuz.
Ve bir Mayıs günü, güpegündüz üstelik. Öyle kar, kış fırtına filan da yok.
Uçaklar rüzgârdan dolayı inememeye başlıyorlar.
Yakıtı müsait olanlara havada tur attırıp rüzgârın dinmesini bekletiyorsunuz. Mümkün değilse Çorlu’daki kıytırık bir havalimanına mecburi iniş yaptırıyorsunuz. Bazılarını ise artık çöp ettiğiniz Atatürk Havalimanı’na yönlendiriyorsunuz.
Öyle sıradan seferler de değil. Basel, Bremen, Marsilya, Berlin…
Düşünsenize bir Alman İstanbul’a ineceğini düşünerek biniyor uçağa saatler sonra ‘hoooop’ indik Çorlu’ya..
Alman kıskanmasın da ne yapsın şimdi?
Erdoğan ve iktidarı ülkenin murdar etmediği hiçbir alanını bırakmadılar maşallah.
Havada, karada, denizde her yerde bir yozlaşma, çürüme ve dibe vuruş gerçekleşiyor.
İktidar ortakları ise sanki her şey şahane, ülke uçuyor havasında.
Meclis denilen mekân ise tiyatro ve sirk arası bir pozisyona düşürülmüş durumda.
Memleket battı batacak, iktidar ortakları ne yapıyor biliyor musunuz?
Seccadelerdeki sübliminal mesajlara karşı kanun teklifi veriyorlar!
Şaka değil, ciddiyim son derece.
Kanun teklifini okudum.
Çözüme dair pek bir ipucu vermiyorlar.
Hani diyelim bu teklif kanunlaştı, atılacak adımlar hakkında pek bir fikrimiz yok açıkçası.
Yani Seccadelerdeki Sübliminal Mesajlara Karşı Mücadele Bakanlığı mı kurulacak?
Yoksa Soylu’ya bağlı olarak Seccadelerdeki satanist, haçlı, Yahudi işaretleri tespit etme ve anında yok etme genel müdürlüğü mü ihdas edilecek bilmiyoruz şimdilik.
AKP’yi seven kitlenin böyle bir teşnelik durumu var.
Ezoterik ve sübliminaliteye karşı baştan yatkınlar.
Almanların bizi kıskanmasının temel referansı da bu yatkınlık durumu zaten.
Hem karada hem denizde giden tankı yapan Konyalı bilim adamları (6 günde yapmışlardı) bu alana el mi atarlar, yoksa bu haberi inanarak yayan gazeteci kılıklı komik insanlar mı bu resmi makama getirilirler bilmiyorum.
Seccade araştırma timleri cami cami dolaşıp, imam ve müezzin toplarlar mı acaba?
Evlerdeki seccadeler için vatandaş ihbar hattı kurulsa daha mı faydalı olur bilemiyorum.
Öyle ya, “komşuda ikindi sünnetini kılarken seccadede kuyruğu kesik kedi figürü görür gibi oldum” diyerek ihbar eden vatandaşlara 15 Temmuz gazilerine yapılan ödenekten maaş filan da verilebilir mesela.
“Seccadede doğru durunca haç yok gibi ama 17,5 derecelik açıyla kıyam ile rükû arasında 30 saliselik sürede haç belirir gibi oluyor” şeklinde gelecek şikayetlere bakacak epeyce gazeteci kılıklı eleman bulunur.
Ergenekon tayfası bu işi yarı fiyatına bile yapar.
Soner Yalçın yıllardır bu işi tarihçi-araştırmacı ayağına yapmıyor mu?
Oda TV’den Sübliminal serkeşlikleri çıkarsak geriye sadece künyeleri kalır sanırım.
Ha bu arada bir ismin hakkını verelim: İsmail saymaz.
Gazetecilerin ya sürgün edildiği ya hapse atıldığı bir dönemde ortalığa çıkan bu zat da bu işi güzel yapabilir kanaatimce.
İmam Serahsi ile Fethullah Gülen’i sübliminal ezoterizm ile birbirine bağlayan süzme zeka Odacıları ağzı açık hayranlıkla takdir eden bir kişi seccade sübliminal hafiyeliği pekala yapabilir diye düşünmekteyim.
Yaşasın ezoterik gazeteciliğimiz!
[Naci Karadağ] 20.5.2019 [TR724]
İkinci kere yenilmeye asla tahammülü yok [Alper Ender Fırat]
Muhalefet, aynı dil, vurgu ve ilkesizlikle siyaseti Saray’ın kuyruğuna bağlamış Recep T. Erdoğan’la mutlak uyum içerisinde varlığını sürdürüyor. Sözde muhalif partiler; ringde köşesine çekilmiş rakibin vurmaktan kollarını kaldıramaz hale gelmesini bekleyen boksöre benziyor. Karşı hamle yok denecek kadar az. Rakip yorulup düşene kadar ayakta kalmak dışında bir planları yok galiba.
Dünyanın gözü önünde kazanılmış bir seçim iptal edildi; neredeyse hiçbir tepki göstermedikleri gibi Kılıçdaroğlu, Saray’ın davetine ‘huzura kabul edilme’ mutluluğuyla koştura koştura gidiyor.
Bugünkü siyasetin ülkedeki toplumsal rahatsızlığa, huzursuzluğa cevap verebildiğini söylemek mümkün değil. Muhalefet, ‘tutuklanmama’ karşılığında Saray’ın rahatsız olmayacağı sularda ve tarzda kendince dans etmeye, ‘mış gibi yapmaya’ devam ediyor.
İmamoğlu; İstanbul seçimlerini partisinin ahmak ve ilkesiz politikalarına rağmen kazandı. Toplumsal huzursuzluk CHP’ye kendisine rağmen seçim kazandırıyor. Bu kadar beceriksiz ve zıvanadan çıkmış bir iktidara rağmen muhalefetin kayda değer bir politika üretmemesini izah etmek mümkün değil.
31 Mart gecesi balkonda yaptığı konuşmada İstanbul’u kaybettiğini kabullenen Erdoğan daha sonra bilinmez bir şekilde fikrini değiştirdi ve seçimleri iptal ettirdi. Bunu yaparken bir daha seçim kaybetme lüksünün olmadığını çok iyi biliyordu. Yani ‘Saray Mukimi’ bu seçimi bir kere daha kaybetmesi halinde Türkiye’de iktidarda kalmasını imkansız hale geleceğinin farkında.
Aynı seçimi bir kere daha kaybetmek, korku yu da çıkar saikiyle kerhen destekleyenlerin saf değiştirmesine yol açacaktır. Daha da önemlisi bu ödlekler cumhuriyetinde korkuyla kurduğu büyünün tuzla buz olması demektir. Bir kere daha seçimi kaybetmek muhalefet partilerinin bütün beceriksizliklerine rağmen Recep T. Erdoğan ve AKP için dönülmez akşamın ufkunda son noktaya gelmesi anlamı taşıyor.
Bu nedenle seçimi bir kere daha kaybetme lüksleri yok. Bu, 23 Haziran’daki seçimi kazanacaklar demek değil; ancak elleri kolları bağlı oturup sonuca kesinlikle razı olmayacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok.
Anladığım kadarıyla önce legal görünümlü bir stratejileri var. O stratejiye göre sağ tarafına MHP’yi alan Saray, sol tarafına da Abdullah Öcalan’ı oturtup 23 Haziran’da sandığın tozunu atmayı planlıyor. Sağa dönüp ‘Tek bayrak, tek vatan, ne mutlu Türküm’ diye haykırıp, soluna kısık sesle halkların kardeşliğinden söz edecek. İkisini de samimiyetsizce yapacak. Seçim döneminde artacak şehit cenazelerinde kolunu Mehmetçiğin tabutuna koyup ‘Şehitler ölmez vatan da bölünmez’ edebiyatını sürdürecek. Sonra el altından güvenlik güçlerine operasyon yapmama emri verip, ‘Kürtler kardeşimizdir’ halayında lorke oynayacak. Sonra gelsin oylar, gelsin iktidarlar.
Yok artık dediğinizi duyar gibiyim ama MHP’de ve Abdullah Öcalan’da bu duruma hem göz yumacak hem alkış tutacak mide var.
Ancak HDP seçmenin aynı delikten yeniden ısırılacağını hiç zannetmiyorum. HDP seçmeni böylesine ahmakça oynanan bir oyuna düşmeyecek kadar, hatta çok daha fazla siyasi bilinci olan bir kitle. Bu kadar aşağılanmadan, dayaktan, zulümden, katledilmeden sonra eline verilme ihtimali olan bir şeker ile kandırılabileceğini düşünmek en iyi ifade ile ahmaklıktır. HDP kitlesine bu saatten sonra AKP’ye oy verdirmek Öcalan’ın da becerebileceği bir şey değil bence.
Bunu siyaseti az çok takip eden ortalama bir göz bile görebildiğine göre siyasetin içindekiler mutlaka görüyordur. Sarayın bu konudaki niyeti çok farklı, Öcalan’a şimdi el uzatmaktaki amaç, 23 Haziran günü yapılacak hile hurda işlere gerekçe bulmaktan başka bir şey değil.
Kamuoyuna şöyle bir hava pompalayacaklar ‘Öcalan’la temasa geçince HDP kitlesinden büyük bir bölüm CHP’yi bırakıp AKP’ye döndü, o yüzden oylar böylesine artış gösterdi.
Eğer bu plan tutmazsa ülkeyi büyük bir kaos bekliyor demektir. Saray İstanbul’da ikinci kere yenilmesinin neye mal olacağını bilecek durumda. 23 Haziran’da ya AKP’nin kazanması ya da büyük bir kaos. Üçüncü bir yolun olmadığı kanaatindeyim. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “DEAŞ iki buçuk aydır çok faaliyet halinde” sözü bana çok ürkütücü geliyor. Sanki 7 Haziran sonrasına benzer bir hazırlık içindeler…
[Alper Ender Fırat] 20.5.2019 [TR724]
Dünyanın gözü önünde kazanılmış bir seçim iptal edildi; neredeyse hiçbir tepki göstermedikleri gibi Kılıçdaroğlu, Saray’ın davetine ‘huzura kabul edilme’ mutluluğuyla koştura koştura gidiyor.
Bugünkü siyasetin ülkedeki toplumsal rahatsızlığa, huzursuzluğa cevap verebildiğini söylemek mümkün değil. Muhalefet, ‘tutuklanmama’ karşılığında Saray’ın rahatsız olmayacağı sularda ve tarzda kendince dans etmeye, ‘mış gibi yapmaya’ devam ediyor.
İmamoğlu; İstanbul seçimlerini partisinin ahmak ve ilkesiz politikalarına rağmen kazandı. Toplumsal huzursuzluk CHP’ye kendisine rağmen seçim kazandırıyor. Bu kadar beceriksiz ve zıvanadan çıkmış bir iktidara rağmen muhalefetin kayda değer bir politika üretmemesini izah etmek mümkün değil.
31 Mart gecesi balkonda yaptığı konuşmada İstanbul’u kaybettiğini kabullenen Erdoğan daha sonra bilinmez bir şekilde fikrini değiştirdi ve seçimleri iptal ettirdi. Bunu yaparken bir daha seçim kaybetme lüksünün olmadığını çok iyi biliyordu. Yani ‘Saray Mukimi’ bu seçimi bir kere daha kaybetmesi halinde Türkiye’de iktidarda kalmasını imkansız hale geleceğinin farkında.
Aynı seçimi bir kere daha kaybetmek, korku yu da çıkar saikiyle kerhen destekleyenlerin saf değiştirmesine yol açacaktır. Daha da önemlisi bu ödlekler cumhuriyetinde korkuyla kurduğu büyünün tuzla buz olması demektir. Bir kere daha seçimi kaybetmek muhalefet partilerinin bütün beceriksizliklerine rağmen Recep T. Erdoğan ve AKP için dönülmez akşamın ufkunda son noktaya gelmesi anlamı taşıyor.
Bu nedenle seçimi bir kere daha kaybetme lüksleri yok. Bu, 23 Haziran’daki seçimi kazanacaklar demek değil; ancak elleri kolları bağlı oturup sonuca kesinlikle razı olmayacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok.
Anladığım kadarıyla önce legal görünümlü bir stratejileri var. O stratejiye göre sağ tarafına MHP’yi alan Saray, sol tarafına da Abdullah Öcalan’ı oturtup 23 Haziran’da sandığın tozunu atmayı planlıyor. Sağa dönüp ‘Tek bayrak, tek vatan, ne mutlu Türküm’ diye haykırıp, soluna kısık sesle halkların kardeşliğinden söz edecek. İkisini de samimiyetsizce yapacak. Seçim döneminde artacak şehit cenazelerinde kolunu Mehmetçiğin tabutuna koyup ‘Şehitler ölmez vatan da bölünmez’ edebiyatını sürdürecek. Sonra el altından güvenlik güçlerine operasyon yapmama emri verip, ‘Kürtler kardeşimizdir’ halayında lorke oynayacak. Sonra gelsin oylar, gelsin iktidarlar.
Yok artık dediğinizi duyar gibiyim ama MHP’de ve Abdullah Öcalan’da bu duruma hem göz yumacak hem alkış tutacak mide var.
Ancak HDP seçmenin aynı delikten yeniden ısırılacağını hiç zannetmiyorum. HDP seçmeni böylesine ahmakça oynanan bir oyuna düşmeyecek kadar, hatta çok daha fazla siyasi bilinci olan bir kitle. Bu kadar aşağılanmadan, dayaktan, zulümden, katledilmeden sonra eline verilme ihtimali olan bir şeker ile kandırılabileceğini düşünmek en iyi ifade ile ahmaklıktır. HDP kitlesine bu saatten sonra AKP’ye oy verdirmek Öcalan’ın da becerebileceği bir şey değil bence.
Bunu siyaseti az çok takip eden ortalama bir göz bile görebildiğine göre siyasetin içindekiler mutlaka görüyordur. Sarayın bu konudaki niyeti çok farklı, Öcalan’a şimdi el uzatmaktaki amaç, 23 Haziran günü yapılacak hile hurda işlere gerekçe bulmaktan başka bir şey değil.
Kamuoyuna şöyle bir hava pompalayacaklar ‘Öcalan’la temasa geçince HDP kitlesinden büyük bir bölüm CHP’yi bırakıp AKP’ye döndü, o yüzden oylar böylesine artış gösterdi.
Eğer bu plan tutmazsa ülkeyi büyük bir kaos bekliyor demektir. Saray İstanbul’da ikinci kere yenilmesinin neye mal olacağını bilecek durumda. 23 Haziran’da ya AKP’nin kazanması ya da büyük bir kaos. Üçüncü bir yolun olmadığı kanaatindeyim. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “DEAŞ iki buçuk aydır çok faaliyet halinde” sözü bana çok ürkütücü geliyor. Sanki 7 Haziran sonrasına benzer bir hazırlık içindeler…
[Alper Ender Fırat] 20.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Dolar vardı sattınız, şimdi ne olacak? [Semih Ardıç]
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!
Türkiye saati ile gece yarısında piyasalar kapalı iken Asya-Pasifik piyasalarında tanzim satış çadırı kurup 5,90 TL’den dolar satan kamu bankalarının (Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank) döviz açığı var.
Hem de açık tutarı 3,5 milyar dolar (21,5 milyar TL). Kuyruğu dik tuttukları esnada dışı bizi, içi kamu bankalarını yakacak kadar afakî bir açığı aldırış etmiyorlar.
DÖVİZ AÇIĞI OLAN BANKALAR DÖVİZ SATIYOR!
Üstelik Borsa İstanbul’a beyan ettikleri malî tablolar 1 Ocak-31 Mart tarihleri arasındaki döviz varlığı ile döviz mükellefiyeti arasındaki farkı gösteriyor. Üç bankanın üç aylık döviz açığı 3,5 milyar dolar!
Üç kamu bankası daha 10 gün evvel tanzim çadırında 4,5 milyar dolar satmadı mı?
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ekonomiyi masa başında formül hileleri ile kurtaracağına o kadar inanıyor ki Merkez Bankası (TCMB), Hazine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) ile Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) üzerinden akla ziyan talimatlar vermekten imtina etmiyor.
Hepsini peşinden girdaba sürüklüyor.
ARKA KAPI İŞLEMLERİNİN HERKES FARKINDA
Albayrak, nam-ı diğer Damat Berat; Türkiye gibi yazılı kaideleri, teamülleri ve içtihatları ile şekillenmiş ve yatırımcısına hep itimat telkin etmiş bir serbest piyasayı “arka kapı işlemleri” ile altüst ettiğinin farkında değil.
Ya da Damat Berat memleketi duvara toslatmadan duvara toslamanın ne kadar büyük bir felaket olduğunu anlamak istemeyecek kadar dikbaşlı.
Dönüp dolaşıp Albayrak’ın hatalarını ve o hataların 82 milyona maliyetini yazmaktan ben usandım.
Mamafih Albayrak her bir hatadan ders almak bir tarafa iki hatanın bir doğru edeceğini ispata tevessül edecek kadar pişkin!
CEVAP BEKLEYEN SUÂLLER…
Krizle boğuşan bir ekonomide uzak durulması icap eden tehlikeli teşebbüsler adeta marifet gibi gösteriliyor.
Olup biteni anlamak mümkün değil. Cevap bekleyen o kadar çok suâl var ki birkaçını aşağıya not ettim:
Kasada ne kadar döviz var ki Türkiye 6,25 TL’den aşağı indirmek için 5,90-6,04 TL aralığında nasıl dolar satabiliyor?
Döviz fazlamız var da bir bizim mi haberimiz yok?
Türkiye’nin ihtiyacının 100 misli kadar kapasiteye sahip petrol kuyusu açıldı da benzin ve motorine servet ödeyen vatandaşın bundan haberi yok mu?
Neler oluyor? Serbest piyasayı tarumar eden kararları kim ya da kimler alıyor?
Damat Berat elde avuçta kalmış son dövizleri zararına sattırarak nereye varacağını zannediyor?
220 milyar doları özel sektörün olmak üzere toplam dış borç 450 milyar dolar (millî gelirin yüzde 57’si). Ahvâl-i umûmî böyle iken zararına döviz satmanın yel değirmenlerine atla hücum etmekten ne farkı var?
İktidarın müflis tüccarlığının top yekûn Türkiye’yi iflasa sürüklediği ne vakit idrâk edilecek?
Donkişot’un farkında olmadığı belli de etraftakiler tehlikenin ne kadar farkında?
MERKEZ BANKASI HİÇ BU KADAR ZAYIF DÜŞMEMİŞTİ
Mevzu para ise ilk bakılacak adres Merkez Bankası’dır. 13 milyar dolara tekabül eden altın hariç tutulduğunda Merkez Bankası’nın kasası dahi eksi bakiye veriyor.
“Net rezerv” diye ilan edilen haftalık rakamlara bankalardan faiz mukabil alınan dövizler dahil. O haliyle bile 11 milyar dolara kadar düştü o kalemdeki tutar…
Bankalar kendilerini uçurumun kenarından uzak tutması beklenen BDDK tarafından bizzat zorlanıyor.
Faizsiz bankacılığın lideri “Bank Asya’yı kapatması şartı” ile 15 Mayıs 2015’te BDDK’nın başına paraşütle indirilen Mehmet Ali Akben bir beş sene daha o koltukta oturacak kadar iktidarın gözüne girdi.
KİM BU SALDIRGANLAR?
İki gün evvel tekrar BDDK Başkanlığı’na tayin edilen Akben diyor ki: “Ülkemizde son dönemde döviz kurları üzerinden spekülasyonlar yapılıyor. Döviz hareketliliği konusunda saldırılara maruz kaldık.”
Artık çok sakil kaçıyor bu sözler. Kimse yakalayın, çıkarın mahkemenin önüne o döviz saldırısını yapan hainleri de herkes rahat etsin!
Ne öyle bir saldırı ne de dövis saldırganlı var! Hakikatte zerre kadar karşılığı olmayan bu sözleri söyleyen bir isim bankaların tepesinde oturuyor.
Albayrak hücum borusunu çalıyor, BDDK Başkanı en önde dört nala gidiyor. Kamu bankalarının genel müdürleri peşinde yel değirmenlerine saldırıyorlar.
TEDAVİYE MUHTAÇLAR
“Yansıtma”, bir başka ifadeyle insanın kendi kusur ve hatalarını görmezden gelip bütün noksanları başkalarına mâl etmesi rahatsızlığı, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) devr-i iktidarında Recep Tayyip Erdoğan’dan bakanlara, milletvekillerinden bürokratlara kadar tipik bir tarz-ı harekete dönüştü.
AKP’nin sıhhatli olmayan tarz-ı hareketi haksızlıklara, mağduriyetlere, iflaslara sebebiyet verirken, hürmet, muhabbet ve itimat hissiyatını bertaraf ediyor.
Türkiye bugün kifayetsiz muhterislerin elinde kimsenin kale almadığı zavallı bir memleket!
Problemli şahsiyetlerin, tedaviye muhtaç tavır ve hareketlerinin maddî ve manevî tahribatı kıyas kabul etmeyecek kadar fazla.
Sari hastalık tedavi edilmedikçe “mücerret düşman” yahut “dış mihraklar” ezberleri ile yatırımcının aklı ile alay edenlerin sayısı da artacak. Neticede kaybeden yine Türkiye olacak.
TL ERİYORSA FÂİLİ UZAKTA DEĞİL, SARAY’DADIR
BDDK Başkanı Akben’in “Bilhassa mevduat alanında, dolarizasyondan TL’ye geçiş konusunda gayretli çalışma bekliyoruz.” sözleri de var ki buram buram acziyet kokuyor.
Bir o kadar da “şecaat arzederken sirkatin söyleyen” o kıptiyi hatırlatıyor.
TL son bir yılda yüzde 40, son iki yılda yüzde 100’den fazla erimişse bunun mesuliyeti kime aittir?
Erdoğan’ın henüz ısınma turlarındayken, 2002’de dönemin iktidarına matuf cümleleri geldi hatırıma: “Bu memleketi bu hale kim getirdi? Sorumlusu iktidar değil midir?”
TANZİMDEN DÖVİZ SATMAK KAMİKAZE DALIŞI
Patates ve soğan fiyatını tanzim çadırı ile düşüreceğini zannedenler 4,5 milyar dolar satarak TL’yi kurtarabileceklerine inanıyor. Kamikaze dalışı yaptılar.
Bankaların döviz açığı dağ gibi önümüzde durduğu halde kamu bankalarına zararına döviz sattırdılar. Eldeki son dövizler de gitti!
Faiz mukabili alınan emanet dövizleri Merkez Bankası döviziymiş gibi gösterdiler. O kadar hile ve göz boyama taktiğinin neticesi ortada: Ne faiz düştü ne dolar.
S-400 cephesinde her an kızılca kıyamet kopabilir. Amerika Birleşik Devletleri “şaka yapmıyorum” derken bile ağızları kulaklarına varacak kadar kahkaya atıyorlar.
ABD Kongresi, Rus hava savunma sistemi S-400 sebebiyle Türkiye’ye matuf askerî ve malî müeyyide kararı aldığı vakit ne satacaklar bakalım?
[Semih Ardıç] 20.5.2019 [TR724]
Türkiye saati ile gece yarısında piyasalar kapalı iken Asya-Pasifik piyasalarında tanzim satış çadırı kurup 5,90 TL’den dolar satan kamu bankalarının (Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank) döviz açığı var.
Hem de açık tutarı 3,5 milyar dolar (21,5 milyar TL). Kuyruğu dik tuttukları esnada dışı bizi, içi kamu bankalarını yakacak kadar afakî bir açığı aldırış etmiyorlar.
DÖVİZ AÇIĞI OLAN BANKALAR DÖVİZ SATIYOR!
Üstelik Borsa İstanbul’a beyan ettikleri malî tablolar 1 Ocak-31 Mart tarihleri arasındaki döviz varlığı ile döviz mükellefiyeti arasındaki farkı gösteriyor. Üç bankanın üç aylık döviz açığı 3,5 milyar dolar!
Üç kamu bankası daha 10 gün evvel tanzim çadırında 4,5 milyar dolar satmadı mı?
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ekonomiyi masa başında formül hileleri ile kurtaracağına o kadar inanıyor ki Merkez Bankası (TCMB), Hazine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) ile Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) üzerinden akla ziyan talimatlar vermekten imtina etmiyor.
Hepsini peşinden girdaba sürüklüyor.
ARKA KAPI İŞLEMLERİNİN HERKES FARKINDA
Albayrak, nam-ı diğer Damat Berat; Türkiye gibi yazılı kaideleri, teamülleri ve içtihatları ile şekillenmiş ve yatırımcısına hep itimat telkin etmiş bir serbest piyasayı “arka kapı işlemleri” ile altüst ettiğinin farkında değil.
Ya da Damat Berat memleketi duvara toslatmadan duvara toslamanın ne kadar büyük bir felaket olduğunu anlamak istemeyecek kadar dikbaşlı.
Dönüp dolaşıp Albayrak’ın hatalarını ve o hataların 82 milyona maliyetini yazmaktan ben usandım.
Mamafih Albayrak her bir hatadan ders almak bir tarafa iki hatanın bir doğru edeceğini ispata tevessül edecek kadar pişkin!
CEVAP BEKLEYEN SUÂLLER…
Krizle boğuşan bir ekonomide uzak durulması icap eden tehlikeli teşebbüsler adeta marifet gibi gösteriliyor.
Olup biteni anlamak mümkün değil. Cevap bekleyen o kadar çok suâl var ki birkaçını aşağıya not ettim:
Kasada ne kadar döviz var ki Türkiye 6,25 TL’den aşağı indirmek için 5,90-6,04 TL aralığında nasıl dolar satabiliyor?
Döviz fazlamız var da bir bizim mi haberimiz yok?
Türkiye’nin ihtiyacının 100 misli kadar kapasiteye sahip petrol kuyusu açıldı da benzin ve motorine servet ödeyen vatandaşın bundan haberi yok mu?
Neler oluyor? Serbest piyasayı tarumar eden kararları kim ya da kimler alıyor?
Damat Berat elde avuçta kalmış son dövizleri zararına sattırarak nereye varacağını zannediyor?
220 milyar doları özel sektörün olmak üzere toplam dış borç 450 milyar dolar (millî gelirin yüzde 57’si). Ahvâl-i umûmî böyle iken zararına döviz satmanın yel değirmenlerine atla hücum etmekten ne farkı var?
İktidarın müflis tüccarlığının top yekûn Türkiye’yi iflasa sürüklediği ne vakit idrâk edilecek?
Donkişot’un farkında olmadığı belli de etraftakiler tehlikenin ne kadar farkında?
MERKEZ BANKASI HİÇ BU KADAR ZAYIF DÜŞMEMİŞTİ
Mevzu para ise ilk bakılacak adres Merkez Bankası’dır. 13 milyar dolara tekabül eden altın hariç tutulduğunda Merkez Bankası’nın kasası dahi eksi bakiye veriyor.
“Net rezerv” diye ilan edilen haftalık rakamlara bankalardan faiz mukabil alınan dövizler dahil. O haliyle bile 11 milyar dolara kadar düştü o kalemdeki tutar…
Bankalar kendilerini uçurumun kenarından uzak tutması beklenen BDDK tarafından bizzat zorlanıyor.
Faizsiz bankacılığın lideri “Bank Asya’yı kapatması şartı” ile 15 Mayıs 2015’te BDDK’nın başına paraşütle indirilen Mehmet Ali Akben bir beş sene daha o koltukta oturacak kadar iktidarın gözüne girdi.
KİM BU SALDIRGANLAR?
İki gün evvel tekrar BDDK Başkanlığı’na tayin edilen Akben diyor ki: “Ülkemizde son dönemde döviz kurları üzerinden spekülasyonlar yapılıyor. Döviz hareketliliği konusunda saldırılara maruz kaldık.”
Artık çok sakil kaçıyor bu sözler. Kimse yakalayın, çıkarın mahkemenin önüne o döviz saldırısını yapan hainleri de herkes rahat etsin!
Ne öyle bir saldırı ne de dövis saldırganlı var! Hakikatte zerre kadar karşılığı olmayan bu sözleri söyleyen bir isim bankaların tepesinde oturuyor.
Albayrak hücum borusunu çalıyor, BDDK Başkanı en önde dört nala gidiyor. Kamu bankalarının genel müdürleri peşinde yel değirmenlerine saldırıyorlar.
TEDAVİYE MUHTAÇLAR
“Yansıtma”, bir başka ifadeyle insanın kendi kusur ve hatalarını görmezden gelip bütün noksanları başkalarına mâl etmesi rahatsızlığı, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) devr-i iktidarında Recep Tayyip Erdoğan’dan bakanlara, milletvekillerinden bürokratlara kadar tipik bir tarz-ı harekete dönüştü.
AKP’nin sıhhatli olmayan tarz-ı hareketi haksızlıklara, mağduriyetlere, iflaslara sebebiyet verirken, hürmet, muhabbet ve itimat hissiyatını bertaraf ediyor.
Türkiye bugün kifayetsiz muhterislerin elinde kimsenin kale almadığı zavallı bir memleket!
Problemli şahsiyetlerin, tedaviye muhtaç tavır ve hareketlerinin maddî ve manevî tahribatı kıyas kabul etmeyecek kadar fazla.
Sari hastalık tedavi edilmedikçe “mücerret düşman” yahut “dış mihraklar” ezberleri ile yatırımcının aklı ile alay edenlerin sayısı da artacak. Neticede kaybeden yine Türkiye olacak.
TL ERİYORSA FÂİLİ UZAKTA DEĞİL, SARAY’DADIR
BDDK Başkanı Akben’in “Bilhassa mevduat alanında, dolarizasyondan TL’ye geçiş konusunda gayretli çalışma bekliyoruz.” sözleri de var ki buram buram acziyet kokuyor.
Bir o kadar da “şecaat arzederken sirkatin söyleyen” o kıptiyi hatırlatıyor.
TL son bir yılda yüzde 40, son iki yılda yüzde 100’den fazla erimişse bunun mesuliyeti kime aittir?
Erdoğan’ın henüz ısınma turlarındayken, 2002’de dönemin iktidarına matuf cümleleri geldi hatırıma: “Bu memleketi bu hale kim getirdi? Sorumlusu iktidar değil midir?”
TANZİMDEN DÖVİZ SATMAK KAMİKAZE DALIŞI
Patates ve soğan fiyatını tanzim çadırı ile düşüreceğini zannedenler 4,5 milyar dolar satarak TL’yi kurtarabileceklerine inanıyor. Kamikaze dalışı yaptılar.
Bankaların döviz açığı dağ gibi önümüzde durduğu halde kamu bankalarına zararına döviz sattırdılar. Eldeki son dövizler de gitti!
Faiz mukabili alınan emanet dövizleri Merkez Bankası döviziymiş gibi gösterdiler. O kadar hile ve göz boyama taktiğinin neticesi ortada: Ne faiz düştü ne dolar.
S-400 cephesinde her an kızılca kıyamet kopabilir. Amerika Birleşik Devletleri “şaka yapmıyorum” derken bile ağızları kulaklarına varacak kadar kahkaya atıyorlar.
ABD Kongresi, Rus hava savunma sistemi S-400 sebebiyle Türkiye’ye matuf askerî ve malî müeyyide kararı aldığı vakit ne satacaklar bakalım?
[Semih Ardıç] 20.5.2019 [TR724]
El Sabah, El Akşam, El Akit… [Ekrem Dumanlı]
Meşhur bir Ortadoğu fıkrası vardır. Gazete bayiine gelen bir müşteri gazete almak ister. Beğendiği bir gazeteyi talep eder. Tezgahtaki gazetelerin hepsi logosuz ve birbirinin aynıdır aslında. Satıcı masanın altından bir mühür çıkarır ve adamın istediği gazetenin adını tezgahtakinin üzerine basar. Bir başka müşteri gelir ve başka bir gazete ister. Satıcı masa altındaki başka bir mührü çıkarır ve bu sefer de o gazetenin logosunu (!) basar. Gün boyunca gazete satışları (!) hep böyle devam eder gider. Güya herkes istediği gazeteyi almıştır ama hiçbirinin diğerinden farkı yoktur.
Nereden mi geldi aklıma bu fıkra yeniden? Bir zamanlar ‘AKP’nin uluslararası bir proje olduğu’ iddiasını ortaya atanlardan biri olmasına rağmen koyu AKP taraftarı olmayı içine sindiren Abdurrahman Dilipak, geçenlerde pür heyecan bir analiz (!) yapmış ve ‘bu seçim medyayı bitirdi’ demiş. Gazete tirajlarının yerlerde süründüğünü de itiraf eden Dilipak, secim tartışmalarında kullanılan dil ve üslup için de ‘yüz karası’ tabirini kullanmış. Yetinmemiş arkada gözü olduğuna inanılan, derin bağlantıları ve pek manidar (!) çözümlemeleri ile maruf Akit yazarı medyanın ‘sopa’ gibi kullanıldığını ifade etmiş.
Tünaydın!
Dilipak’ı duyan da secim öncesinde havuz medyasının bir üslup ve dil hassasiyeti varmış sanacak. Yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Gazeteciliğin felsefesine, tarihine, gelişimine vs. hiç mi hiç kafa yormadılar.
En bayağısı şüphesiz Dilipak’ın kendi gazetesi El Akit. Dilipak, ‘yalan üretme merkezi’ haline gelmiş, her gün hakaret ve saldırının en pespaye örneklerini veren bir gazetenin iptila olduğu marazı, seçim öncesinde görmemiş de şimdi mi fark etmiş? Geçmiş olsun.
Ne işe yaracak ki tarihe yobazlığın, gaddarlığın, yalancılığın vesikalı gazeteleri olarak geçtikten sonra…
TRENDEN ATLAMA SEZONU BAŞLADI
Aslında herkes gidişatı üç aşağı beş yukarı görebiliyor artık. Suskunluğu bilgelik sanan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile artık dayanamayıp konuşuyor.
Aslında konuşmuyor da tweet atıyor. Bu da bir gelişme işin doğrusu…
İstanbul seçimlerinin yenilenmesini 367 kararı kadar adaletsiz olduğunu ifade ediyor. Demek bıçak kemiğe dayanmış.
Son seçilmiş başbakan sıfatı taşıyan ve bir ‘Pelikan Darbesi’ ile koltuğundan alaşağı edilen Ahmet Davutoğlu, bir manifesto (!) yayınlayıp tek adam rejiminin sebep olduğu sorunları dile getiriyor.
Niye ki!
Özgürlük konusunda en son konuşacak kişi Davutoğlu değilse kim? Kendisi başbakan iken soru soran gazeteciye ‘Bu soruları sorup buradan rahatlıkla evine gidebilecekse basın özgürlüğü vardır” diyen bir kişi, nasıl olur da demokrasi ve hürriyet üzerine kitabî nutuklar atar!
Cahil cühelanın (ve yobazın) özgürlük yorumunun bu kadar sığ olması anlaşılabilir bir durum ama rüyasında felsefe tarihinin en büyük öncülerini dize getirdiğini(!) düşünen, her fırsatta ‘entelektüel ve akademisyen’ kimliğini gözümüzün içine sokarcasına sergileyen bir insanın özgürlük sınırı bu kadar dar olabilir mi hiç!
VİRAJ ALINAMIYOR, VAGONLARA DİKKAT
Bir zamanlar 7/24 Erdoğan için çalışan bir bürokratı, bir otel lobisinde ülkenin 6 önemli medya yöneticisine şöyle demişti: ‘Bizim patron öteden beri viraj almakta zorlanır. O yüzden AB kriterleri çok önemli. O standartlar içinde kalırsa demokrasi kazanır. Aksi takdirde arkada eklemlenmiş bu kadar vagon yüzünden hiçbir virajı alamaz; memleketi uçurumdan aşağı atar.’
Şimdi herkes görüyor ki tren devriliyor. Virajı alamıyor artık.
Her neyse…
Batan gemiden ya da devrilen trenden atlayan atlayana. Daha da atlayacaklar. Kendilerini aklamak için ne kadar kirli çamaşır varsa ortaya saçacaklar.
Son günlerin bomba kulislerinden birine göre ‘Tek Adam’, medya kuruluşlarına “Bundan sonra Ekrem İmamoğlu’nun adı zinhar ağza alınmayacak ve ondan bahsedilirken ‘CHP adayı’ denecek” talimatı vermiş! İlk duyduğumda aslı yoktur diye düşünmüştüm. Aldanmışım. Emri veren kişi kürsüye çıkıp konuşmaya başlayınca Ekrem İmamoğlu yerine ısrarla ‘CHP adayı’ dedi. Meğer doğruymuş.
Emri tek ayak üzerinde almaya alışmış El Sabah, El Akşam, El Akit ve benzerleri, minnacık bir fikir zorlamasıyla şu soruyu soramaz mı: İmamoğlu sadece CHP’nin adayı mı?
Binali Yıldırım sadece ‘AKP adayı’ olmadığı gibi; İmamoğlu da sadece CHP’nin adayı değil ki. Yoksa Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı külliyen tarihe karıştı da kimsenin haberi mi yok. Olan MHP’ye oldu desenize. Hem aday göstermemiş hem tartışmanın göbeğinde bir oraya bir buraya salınıp durmuş demek ki…
Neyse… sözün özü şu: Türkiye’de medya adım adım yok edildi: vahşice, alçakça, faşistçe… Şimdi Türkiye’de basın özgürlüğü varmış imajı vermek için, yüzde 5-10 gibi bir medyayı vitrin süsü diye tutuyorlar. İstedikleri an onları da yok edecek güçleri var. Muhalif medya (!) Demokles’in kılıcı altında mefluç bir vaziyette oksijen çadırında yaşıyor. Arada bir “biz de sizdeniz” çırpınmaları iktidar için çok mana ifade etmiyor. Çünkü El- Sabah, El- Akşam, El Akit, El Hürriyet, El Milliyet ve benzerleri varken, El- Cumhuriyet, El Sözcü, olsa n’olur olmasa no’lur…
Türkiye’de özgür ve bağımsız medya gruplarına el koymak ve kapatmak sadece özgür sesleri kısmadı; aynı zamanda acımasız bir beyin yıkama hoyratlığı sayesinde düşünmeyi, araştırmayı, analiz etmeyi, sormayı, sorgulamayı katletti. Şimdi yok birinin diğerinden farkı.
Tek adam, tek medya sistemi üzerinde durabilir ancak.
Ancak unutmamak lazım ki bütün onurlu direnişler, yazarların, gazetecilerin, entelektüellerin üzerinden yükselir. Bugün hala bir avuç gazeteci dünyanın dört bir tarafından mesleğini yapmaya devam ediyor; edecek de.
[Ekrem Dumanlı] 20.5.2019 [TR724]
Nereden mi geldi aklıma bu fıkra yeniden? Bir zamanlar ‘AKP’nin uluslararası bir proje olduğu’ iddiasını ortaya atanlardan biri olmasına rağmen koyu AKP taraftarı olmayı içine sindiren Abdurrahman Dilipak, geçenlerde pür heyecan bir analiz (!) yapmış ve ‘bu seçim medyayı bitirdi’ demiş. Gazete tirajlarının yerlerde süründüğünü de itiraf eden Dilipak, secim tartışmalarında kullanılan dil ve üslup için de ‘yüz karası’ tabirini kullanmış. Yetinmemiş arkada gözü olduğuna inanılan, derin bağlantıları ve pek manidar (!) çözümlemeleri ile maruf Akit yazarı medyanın ‘sopa’ gibi kullanıldığını ifade etmiş.
Tünaydın!
Dilipak’ı duyan da secim öncesinde havuz medyasının bir üslup ve dil hassasiyeti varmış sanacak. Yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Gazeteciliğin felsefesine, tarihine, gelişimine vs. hiç mi hiç kafa yormadılar.
En bayağısı şüphesiz Dilipak’ın kendi gazetesi El Akit. Dilipak, ‘yalan üretme merkezi’ haline gelmiş, her gün hakaret ve saldırının en pespaye örneklerini veren bir gazetenin iptila olduğu marazı, seçim öncesinde görmemiş de şimdi mi fark etmiş? Geçmiş olsun.
Ne işe yaracak ki tarihe yobazlığın, gaddarlığın, yalancılığın vesikalı gazeteleri olarak geçtikten sonra…
TRENDEN ATLAMA SEZONU BAŞLADI
Aslında herkes gidişatı üç aşağı beş yukarı görebiliyor artık. Suskunluğu bilgelik sanan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile artık dayanamayıp konuşuyor.
Aslında konuşmuyor da tweet atıyor. Bu da bir gelişme işin doğrusu…
İstanbul seçimlerinin yenilenmesini 367 kararı kadar adaletsiz olduğunu ifade ediyor. Demek bıçak kemiğe dayanmış.
Son seçilmiş başbakan sıfatı taşıyan ve bir ‘Pelikan Darbesi’ ile koltuğundan alaşağı edilen Ahmet Davutoğlu, bir manifesto (!) yayınlayıp tek adam rejiminin sebep olduğu sorunları dile getiriyor.
Niye ki!
Özgürlük konusunda en son konuşacak kişi Davutoğlu değilse kim? Kendisi başbakan iken soru soran gazeteciye ‘Bu soruları sorup buradan rahatlıkla evine gidebilecekse basın özgürlüğü vardır” diyen bir kişi, nasıl olur da demokrasi ve hürriyet üzerine kitabî nutuklar atar!
Cahil cühelanın (ve yobazın) özgürlük yorumunun bu kadar sığ olması anlaşılabilir bir durum ama rüyasında felsefe tarihinin en büyük öncülerini dize getirdiğini(!) düşünen, her fırsatta ‘entelektüel ve akademisyen’ kimliğini gözümüzün içine sokarcasına sergileyen bir insanın özgürlük sınırı bu kadar dar olabilir mi hiç!
VİRAJ ALINAMIYOR, VAGONLARA DİKKAT
Bir zamanlar 7/24 Erdoğan için çalışan bir bürokratı, bir otel lobisinde ülkenin 6 önemli medya yöneticisine şöyle demişti: ‘Bizim patron öteden beri viraj almakta zorlanır. O yüzden AB kriterleri çok önemli. O standartlar içinde kalırsa demokrasi kazanır. Aksi takdirde arkada eklemlenmiş bu kadar vagon yüzünden hiçbir virajı alamaz; memleketi uçurumdan aşağı atar.’
Şimdi herkes görüyor ki tren devriliyor. Virajı alamıyor artık.
Her neyse…
Batan gemiden ya da devrilen trenden atlayan atlayana. Daha da atlayacaklar. Kendilerini aklamak için ne kadar kirli çamaşır varsa ortaya saçacaklar.
Son günlerin bomba kulislerinden birine göre ‘Tek Adam’, medya kuruluşlarına “Bundan sonra Ekrem İmamoğlu’nun adı zinhar ağza alınmayacak ve ondan bahsedilirken ‘CHP adayı’ denecek” talimatı vermiş! İlk duyduğumda aslı yoktur diye düşünmüştüm. Aldanmışım. Emri veren kişi kürsüye çıkıp konuşmaya başlayınca Ekrem İmamoğlu yerine ısrarla ‘CHP adayı’ dedi. Meğer doğruymuş.
Emri tek ayak üzerinde almaya alışmış El Sabah, El Akşam, El Akit ve benzerleri, minnacık bir fikir zorlamasıyla şu soruyu soramaz mı: İmamoğlu sadece CHP’nin adayı mı?
Binali Yıldırım sadece ‘AKP adayı’ olmadığı gibi; İmamoğlu da sadece CHP’nin adayı değil ki. Yoksa Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı külliyen tarihe karıştı da kimsenin haberi mi yok. Olan MHP’ye oldu desenize. Hem aday göstermemiş hem tartışmanın göbeğinde bir oraya bir buraya salınıp durmuş demek ki…
Neyse… sözün özü şu: Türkiye’de medya adım adım yok edildi: vahşice, alçakça, faşistçe… Şimdi Türkiye’de basın özgürlüğü varmış imajı vermek için, yüzde 5-10 gibi bir medyayı vitrin süsü diye tutuyorlar. İstedikleri an onları da yok edecek güçleri var. Muhalif medya (!) Demokles’in kılıcı altında mefluç bir vaziyette oksijen çadırında yaşıyor. Arada bir “biz de sizdeniz” çırpınmaları iktidar için çok mana ifade etmiyor. Çünkü El- Sabah, El- Akşam, El Akit, El Hürriyet, El Milliyet ve benzerleri varken, El- Cumhuriyet, El Sözcü, olsa n’olur olmasa no’lur…
Türkiye’de özgür ve bağımsız medya gruplarına el koymak ve kapatmak sadece özgür sesleri kısmadı; aynı zamanda acımasız bir beyin yıkama hoyratlığı sayesinde düşünmeyi, araştırmayı, analiz etmeyi, sormayı, sorgulamayı katletti. Şimdi yok birinin diğerinden farkı.
Tek adam, tek medya sistemi üzerinde durabilir ancak.
Ancak unutmamak lazım ki bütün onurlu direnişler, yazarların, gazetecilerin, entelektüellerin üzerinden yükselir. Bugün hala bir avuç gazeteci dünyanın dört bir tarafından mesleğini yapmaya devam ediyor; edecek de.
[Ekrem Dumanlı] 20.5.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)