"Sizin olduğunuz yerde huzur var" [Ebu Abdurrahman]

Cezaevine mağdur ve mazlumlarımızın yanına başka bir davadan tutuklu 20-21 yaşlarında bir genç getirilir. Genç çevreye hayretle bakar. “Siz herşeyi böyle açıkta mı bırakırsınız?” der. Onlar da “Evet” derler. Genç “Bizim koğuşta, dolaplar kilitli olduğu halde, yine de çalıyorlar! Sizler asla terörist olamazsınız.” der.

Bir akşam bu koğuşa yani 90 kişilik spor salonuna gardiyanlar gelip, “Biz buraya geldiğimizde huzur buluyoruz, gözyaşlarımızı tutamıyoruz… Bize de dua edin. Sizler terörist olamazsınız. Bu işte bir yanlışlık var.” diyorlar. 

Bir teyzemiz, mahkemeye verilmiş. Hakim demiş ki: “Sen Hizmete para vermişsin?” O da demiş ki, “İyi ettim, has ettim… Senin paranı mı verdim? Verdimse kendi paramı verdim!..” Demesine demiş de, hemen tutuklanmış. Ne yapalım iki ay yatıp çıkmış.

Onun bu tavrı, 70 sene önce Konyalı Halıcı Sabri Ağabeyimizi hatıra getiriyor. Ağabey, Üstad rahat seyahat edebilsin diye Üstad Hazretlerine bir taksi satın alıyor. Bu yüzden hâkim karşısına çıkarıyorlar. Hâkim, “Sen Said Nursi’ye bir taksi alıvermişsin? Niçin?” diye soruyor. Sabri Halıcı Ağabey de “Yaptığı Hizmetler hoşuma gitti, alıverdim. Sen de güzel işler yap, sana da alıvereyim!..” diyor. Tabii daha sonra bu mert adamın bu sözlerinin intikamını alıyorlar.

Bu süreçte şahit olunan olayları öğrendikçe diyoruz ki: “Sanki onları hapishane özlemiş. Çünkü onlarla beraber Efendimiz (S.A.S.) gibi büyükler de onlara uğruyorlar. Kendi mis kokularını da getiriyorlar. Oralar, gülizara dönüyor. 

Prof. Dr. Osman Özsoy anlatmıştı: “Bir nüfus sayımında ben de görevliydim. Emin olun, girdiğimiz her  evin kokusu farklıydı. Daha sonra dünyanın neresinde ziyaret etmişsem, Hizmetin evlerinin ve yurtlarının hepsinde aynı kokuyu hissettim. Bu tesbitimi bir ziyaretimde Hocaefendiye arz edince bana dedi ki: ‘Osman Bey, uğruyorlar!..’ 

Bir mağdur yakını gönderdiği e-mail’de diyor ki:

“Açık görüşte bize şunları anlattı: “Namaz için hazırlık yapıyorduk, bembeyaz elbiseler ile Efendimiz (S.A.S.) içeri girip yanımıza geldi. Ben heyecandan bayılmışım. Arkadaşlar dedi ki: ‘Parmağını bir tarafa çevirerek – Hoş geldin yâ Resulullah! Dediğini duyduk ve sen bayıldın. Senin etrafına toplandık. Gardiyanlar, bir doktor getirdiler. Sonra sen titreyerek uyandın…’ Her taraf mis gibi kokuyordu… Hatırladığım kadarıyla, Efendimiz (S.A.S.) benim hoş geldin  dememden sonra mübarek elini başıma koyup ‘Sana şefaat için geldim. Az kaldı sabredin!..’ demesiydi…”

Zaten açık görüşe gelince mis gibi koku oraları da kaplamış.

Bir ablamızın eşini cezaevinde ziyaretten dönünce gördüğü rüya: “Efendimizin (S.A.S.) elinde asâsı, bembeyaz elbisesi vardı. Altın sarısı bir kumda yürüyordu. Yanımda   Ezvâc-ı Tâhirattan bir annemiz vardı. Ben o annemize sordum: ‘Muhterem Vâlidemiz, Efendimiz nereye gidiyor?’  Dedi ki: ‘Şu gördüğün dağı aşmaya’ dedi. ‘Ne var orada?’ dedim. ‘Sizin yurdunuz var. Oradan gelen nidalara icabet etmeye!..’  Ben de ‘Sizi kırmaz. Kendisine söyleyin de hızlı yürüsün. Biz çok dardayız, zordayız!’ dedim. ‘Duada ısrarcı olun. Sürecin bitmesini istemede değil; duada ısrarcı olun güzel insanlar!’ deyince, ‘Biz sizin için GÜZEL isek gerisi mühim değil’ dedim. ‘Allah’tan istemekten çekinmeyin, utanmayın. Allah ‘ol!’ der ve olur.” dedi. Ben çok ağlıyordum. ‘Allahümme haracen ve mahrecen dedikten sonra ‘Zaman belirli… Duada ısrarcı olun.’ diye  tavsiyede bulundu.

Bütün bunların bir şeyler ifade ettiği muhakkak, biz sadece işimize bakalım.

[Ebu Abdurrahman] 16.3.2017 [Samanyolu Haber] 
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Saray yargısı ‘Venedik’te boğuldu! [Mehmet Dinç]

Venedik Komisyonu: Sulh-Ceza hakimlikleri hukuka aykırı işliyor

Venedik Komisyonu, anayasa değişikliği referandumuyla ilgili görüşünün yansıra, AKP hükümetinin 2014 yılında oluşturduğu Sulh-Ceza hakimlikleri ve yetkileri konusundaki görüşlerini de paylaştı. Komisyonun tespitlerine göre üst mahkemeye itiraz hakkının olmaması adil yargılama ilkesini ortadan kaldırdığı için Sulh-ceza hakimliklerinin kendisi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal ediyor. Komisyon hakimliklere verilen aşırı yetkilerin kısıtlanmasını istiyor. Özellikle sonuç kısmında Sulh Ceza Hakimliklerinin yetersiz ve tatmin edici olmayan gerekçelerle verdiği tutuklama kararları ağır bir dille eleştiriliyor. Venedik Komisyonu sulh cezalar eliyle tutuklanan kişilerin ilk derece mahkemesi statüsündeki bir mahkeme tarafından tutukluluk durumlarının gözden geçirilmediği takdirde derhal salıverilmelerini talep etmesinin gerekli olduğuna dikkat çekiyor. Yani ‘hukuksuz tutuklamaları sonlandırın’ diyor.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın bu köklü eleştirilere bakıp komisyonun açıkladığı raporu “Hayır”dan yana taraf olduğu şeklinde değerlendirmesi tuzun da koktuğunun göstergesi. Türkiye’nin AİHS, AİHM ve Venedik Komisyonu gibi uluslararası sözleşme ve yapıların vizyonu ve evrensel hukuktan uzaklaştığı yetmezmiş gibi bunu refenranduma meze yapacak kadar hafife alan tavır içine giriliyor. Ancak hem hükümet hem yargı mekanizması, Venedik Komisyonu’nun Temmuz 2014’ten beri neredeyse 3 seneye yakındır Türkiye’deki temel insan hakları, ifade ve basın özgürlüğü gibi evrensel değerleri sıfırlayan bu yapıya getirdiği köklü eleştirileri dikkate alması gerekiyor.

SULH CEZA HAKİMLİKLERİNE ÖZEL RAPOR

Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası kurumların anayasal konulardaki danışma organı Venedik Komisyonu 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği referandumundan olumlu bahsederken 2014 yılındaki yargı üzerindeki değişiklikle bu iyiye gidişin tamamen tersine döndüğünü ifade ediyor. Buna ek olarak eğer 2017 Nisan ayında yapılacak referandumun geçmesi halinde yargının tamamen siyasetin vesayeti altına gireceği uyarısında bulunuyor. Ayrıca “Türk tipi” başkanlık sisteminin güçler ayrılığı ilkesini tamamen ortadan kaldırdığı görüşünde.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi İzleme Komitesi Başkanı Cesar Florin Preda’nin 2016 Mayıs ayında özellikle Sulh-Ceza hakimlerinin görev, yetki ve işleyişi ile ilgili isteği üzerine hazırlanan rapor, Adalet Bakanlığı müsteşar yardımcısı Selahaddin Menteş ile görüş alışverişinde bulunduktan sonra, 10–11 Mart 2017 tarihinde Venedik Komisyonu’nun 110. Genel Kurul toplantısında kabul edildi.

ÜST MAHKEMEYE İTİRAZIN OLMAMASI ANAYASAYA AYKIRI

Komisyon, Sulh-Ceza hakimliklerinin verdiği karara itirazların bir üst mahkemeye değil yine sulh ceza hakimliklerine yapılmasının, yani kapalı devre yargı sisteminin hukuka aykırı olduğu tespitinde bulunuyor. Komisyon, ‘gayri-hukuki’ olarak nitelediği bu durumun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesiyle güvence altın alınan adil yargılama ve etkili başvuru maddelerini de açıkça ihlal ettiğine dikkat çekiyor. Çünkü AİHM, bir davada aynı hakimin ardışık olarak görev almasının engellenmesi gerektiği görüşünde. İçe kapalı ve seçilmiş yargıçlar eliyle adli işlem yapılması, hüküm ihdası sağlıklı bulunmuyor.

AKP hükümetinin 2014’de Hizmet Hareketini bitirmeye yönelik oluşturduğu ve dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ‘proje’ olarak nitelendirdiği sulh ceza hakimliklerinin AİHS’nin maddelerinin ihlali olarak değerlendirilmesi son derece önemli. Komisyonun tespitiyle, adalet dağıtmak için kurulan hakimlikler bizzat kendisi hak ihlallerinde bulunuyor. Sulh-Ceza hakimlikleri kurulduktan iki gün sonra 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalını ortaya çıkaran emniyet mensuplarına yönelik sahur operasyonlarıyla gündeme gelmiş ardından özellikle hizmet hareketine yönelik operasyonlar başta olmak üzere muhalefetin susturulmasında maşa olarak kullanılmıştı. 45 bin kişinin tutuklanması, yüzbinlerce kişinin gözaltına alınması, Anadolu sermayesine el konulması dahil son dönemin hukuksuzlukları çoğu ‘parti yargısı’ olarak da tanımlanan Sulh Ceza Hakimlikleri eliyle inşaa edildi.

Komisyonun bu noktada çok önemli bir tavsiyesi ve hukuka dönme çağrısı bulunuyor. Buna göre, Sulh Ceza Hakimlikleri arasında oluşturulan yatay denetim sisteminin yeniden düzenlenerek, dikey şekilde istinaf ve Yargıtay aşaması olmak üzere denetim olanağının tekrar sağlanması gerekiyor.

AŞIRI YETKİYLE DONATILDI, BASKI ARACINA DÖNDÜ

Komisyon, Sulh-Ceza hakimliklerine fazla ve gereksiz yetkiler verildiğine de dikkat çekiyor. İnternete erişimin engellenmesi, özel mülklere el koyma, kayyım atama ve hatta trafik suçları davalarına bakma gibi yetkilere sahip. Bunun dışında yine hukuka aykırı olarak, avukatların savunma hakkını kaldırma yetkisine sahip. Komisyon AİHS’nin 6. Maddesine uygun olmadığı için savunma hakkını ortadan kaldıran bu durumun düzeltilmesi gerektiğine işaret ediyor. Özellikle darbe girişiminden sonra bu aşırı yetkilerden dolayı siyasetin, yargıyı muhaliflerine karşı baskı aracı olarak kullandığına dikkat çekiliyor.

Adalet Bakanlığının verdiği ve komisyon raporuna yansıyan bilgiye göre 719 sulh ceza hakimi var. Ankara’nın nüfusu 3.6 milyon, fakat 9 sulh ceza hakimi burada görev yapıyor. Sulh-Ceza hakimlerinin her biri ayrı mahkeme olarak görülmesine rağmen Ankara mahkemesinde de görev yapıyorlar, her bir sulh ceza hakiminin yanında 5 çalışanı var. Çalışmaların neredeyse tamamı yazılı olarak yapılıyor. Sadece, video sistemleriyle donatılmış özel izleme odalarında bulunan gözaltı vakaları için duruşmalar yapılıyor. Hükümet sulh ceza hakimliklerinin iş güçlerinin çok olmadığını ileri sürse de trafik cezası işlemlerini dahi incelemek zorunda kalan yargıçlar var. Ankara’da Sulh Ceza hakimleri hafta sonları ve gece yarılarına kadar çalışıyor.

Komisyonun bu noktada getirdiği bir başka eleştiri özellikle insan hakları ihlallerine karşı ‘özgürlük hakimliği’ olarak ihtisas yapması beklenen yapının tam tersi yönde faaliyet yürütür hale gelmesi.

KARARLAR DURUŞMA YAPMADAN YAZILI USULLE ALINIYOR

Venedik komisyonun edindiği bilgilere göre, Ankara’da yılda ortalama 7 bin700 karar alınıyor bu davalardan sadece 700’ünde duruşmalar yapılıyo. Geriye kalan davaların tümünde kararlar yazılı usulle alınıyor. Yani kağıt üstünde karar alan bir hakimlik sistemi oluşturuldu. İstatistiklere göre, Ankara’daki bu kararların 3500’unu trafik cezaları 1500’unu ise sulh ceza hakimlilerine karşı temyiz kararları oluşturuyor. (Editör notu: 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu dava-duruşma istatistiklerinin ikiye üçe katladığını dikkat almak gerekiyor)

HİDAYET KARACA’YI TAHLİYE EDEN HAKİMLER GÖREVDEN ALINDI

Hidayet Karacının Sulh Ceza hakimliklerine karşı açtığı dava 7 Mayıs 2015’te tescil edildi ve 20 Nisan 2016’da mahkeme tarafından tebliğ edildi. Ayrıca Karaca, kendisine tahliye kararı veren ceza hakimlerinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 27 Nisan 2015’te yaptığı bir konuşmada, bazı mahkemelerin yetkilerini aştığını söylemesi üzerine, tahliye kararı veren hakimler HSYK tarafından görevden alındı, ardında tutuklamala kararları çıktı. Komisyonun raporunda bu yönde tespitleri de hukuk dersi niteliğinde: “Ulusal yargının oluşturulmasından ulusal makamlar sorumludur fakat takdir payı sınırsız değildir. Bu konu ele alınırken Anayasa’ya ve uluslararası taahhütler, hukukun üstünlüğü, adil yargılama hakkı ve etkili başvuru yollarının açık olması garanti altına alınmak zorundadır. Avrupa’da ve uluslararası düzeyde büyük ölçüde sınırları çizilmiştir. Venedik komisyonunun bu konudaki görüşleri de oldukça açıktır. Bağımsız yargı ve bağımsız yargıçlar olmalıdır. Hakimlerin bağımsız olması Türk anayasasında da açıkça ifade edilmiştir. Uluslararası hukukta olduğu gibi Türk anayasasında da bu açıkça belirtilmiştir. Türkiye Anayasası’nın 138’inci maddesinde “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” ifadeleri yer alır.” Bu tespitlerle komisyon, yapılanların apaçık hukuksuzluk olduğunu tescilliyor.

2014 YARGIYI SİYASETE BAĞLADI, 2017 İSE YARGIYI BİTİRECEK

Venedik Komisyonu 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği referandumunu “doğru yönde atılmış adımlar” olarak yorumlamıştı. Ayrıca yargı sitemini daha bağımsız hale getirmek için Türkiye’yi teşvik etmişti. Bugün ise, “Birçok Avrupa ülkesine kıyasla, yargı sisteminin örgütlenmesi için sistem oldukça merkezi, oldukça sıkı, geniş denetim ve denetleme yetkileri ve geniş bir kurumsal çerçeveye sahip.” ifadeleri yer alıyor.

Yine Venedik Komisyonu, 2014’te yargı sisteminde yapılan değişiklikleri yargının bağımsızlık ilkesine aykırı buluyor. Mahkemelerin Adalet Bakanlığına fiilen bağlı genel müdürlüğe dönüştüğü görüşünü dile getiriyor. Komisyon daha sonradan ifade edeceği görüşlerde de HSYK üzerinde adalet bakanlığının çok güçlü yetkilere sahip olduğuna değiniyor. Bu şekilde 2010 yılındaki olumlu değişiklilerin tamamının geri döndüğü, yargının siyasi kanadın uzantısı haline geldiğine dikkat çekiliyor. Komisyona göre eğer 2017 Nisan ayında referandum geçerse yargı tamamen bağımsızlığını yitirecek.

HÜKÜMETİN BAHANESİ KOMİSYONA İNANDIRICI GELMEDİ

Hükümet, Sulh-Ceza hakimliklerini “uzmanlaşma sağlamak” amacıyla kurduğunu iddia ediyor. Fakat baktığı davalar ve işleyiş sisteminden dolayı Venedik Komisyonu bu iddiayı hiç de inandırıcı bulmuyor. Örneğin, Sulh-Ceza hakimliklerine yüklenen trafik cezaları davaları ve internet erişiminin engellenmesi davalarından dolayı “hakimler uzmanlaşacak” tezi boşa düşüyor.

SULH-CEZALAR İŞ YÜKÜNDEN DOLAYI MANTIKLI KARAR ALAMIYOR

Komisyon Sulh-Ceza hakimlilerinin muhtemelen üzerindeki iş yükünden dolayı, -bireylerin insan hakları üzerinde belirgin bir etkisi olan-mantıklı kararlar alamadığı yönünde çok sayıda örnek olduğunu ifade ediyor.

ADALETE ERİŞİM ENGELLENİYOR

Başarısız darbe girişiminde sonra sulh ceza hakimlerinin kararıyla duruşma dahi yapılmaksızın Gülen hareketine mensup olduğu iddiasıyla yüzbini aşkın insan gözaltına alındı, onbinlercesi tutuklandı. Avukatlara ve ailelerle görüşme, adalete erişim hakları engellendi. Hükümet olağanüstü durumlarda OHAL’da bu tip karaların alınacağını söylese de, demokratik toplumlarda alınan önlemeler orantılı olması gerektiğine dikkat çeken Venedik Komisyonu gözaltı süresinin uzamasından (Önce 30 gün ve sonra 7+7 ile 14 güne uzatılmıştı) dolayı bu tür kaygıların daha da ağırlaştığını ifade ediyor.

HAKİMLERİN TUTUKLANMASI HUKUK DIŞI

Komisyon 5 bine yakın hakim ve savcının ihraç edilmesi, aralarında AYM ve yüksek yargı mensuplarının da bulunduğu 3 bine yakın tutuklamalara da atıf yapıyor. Bu konu şu cümlelerle eleştiriliyor: “Darbe girişimin ardından Sulh-Ceza hakimleri kararınca yapılan on binlerce tutuklama esnasında, sayısız hakimin gözaltına alınması önemli bir konudur. Çünkü Sulh-Ceza hakimleri, diğer hakimi tutuklama yetkisine sahip değildir. Hakimler sıralamalarına göre sadece sıradan mahkemeler tarafından gözaltına alınabilirler. Ancak, başarısız darbenin ardından Sulh-Ceza hakimlerinin kararıyla birçok hakim görevden alınmıştır.”

Hükümet yargıçların “yargı göreviyle ilgili değil, özel nedenlerden dolayı” gözaltına alınabileceğine savunsa da komisyon bunu doğru bulmuyor. Aktif olarak darbeye katılmamış hakimlerin gözaltına alınmasını uygun görmüyor. Raporda “Sulh–Ceza hakimlerinin yargılama ve uygulamaları birçok endişeye yol açmaktadır” ifadeleri yer alıyor.

Hükümetin iddiasına göre Sulh-Ceza hakimliklerini kurmanın resmi amacı, insan hakları gibi hassas konulara yeterli zamanı ayırmaktı. Fakat hedef doğru bir şekilde uygulanmadığı görüşünde.

Venedik komisyonun Sulh Ceza Hakimliklerine özel raporunda sonuç olarak şu istekleri sıralıyor:

Soruşturma safhasındaki kısıtlamalar kaldırılmalı (dosya erişim, gizlilik kararları vb)
Eğer mahkeme tarafından tutukluluk verilmemişse mutlaka bireyler serbest yargılanmalı

Avukata erişim engeli kalkmalı

Temyiz konusunda, mutlaka dikey itiraz yolu açılmalı

Hükümetin iddia ettiği gibi hakimliklerin uzmanlık kazanma hedefi varsa, trafik cezaları veya internet sitelerinin engellenmesi gibi görevlerinden kurtulması gerekli.

Hukukçu Kerem Altıparmak’ın dikkat çektiği bir başka nokta sulh ceza hakimliklerindeki ‘kadrolaşma’ ya da seçilmişliği de nazara veriyor. Altıparmak komisyon raporuna atıfla, “Venedik Komisyonu raporundan öğreniyoruz ki Türkiyedeki 719 sulh ceza hakiminden sadece biri ihraç olmuş. Ben buna nokta atışı atama derim.” diye yazdı. İktidar ne istediyse bu kararları Sulh Ceza hakimlerinin yerine getirdiğini söylemek artık siyasi bir yorum değil, uluslararası bir hukuki kurum eliyle tescil edilmiş bir gerçeklik.

Rapordaki bu değerlendirmeler, güdümlü Sulh Ceza hakimliklerinin hem evrensel hukuku hem anayasayı ihlal ettiği şeklinde özetlenebilir. Referandumla ‘başkanlık’ getirmek isteyenlerin önce hukuku tekrar tesis etmesi, sulh ceza hakimlikleri gibi özel yapıları ortadan kaldırması; insan hakları ve hukuk ihlallerini biran önce sonlandırması gerekiyor.

BOZDAĞ RAPORDAN MEMNUN KALMADI

2013 öncesine kadar aynı kurumların olumlu raporlarına saygı duyan hükümet, hukuksuzlukların başladığı, insan haklarının ayaklar altına alındığı, yargının kontrolü altına girmeye başladığı günlerden sonra hazırlanan eleştirel raporların tamamına kulağını tıkadı. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, İşkence Komitesi, Birleşmiş Milletler gibi kurumların raporları ya “iade edildi” ya da “sen kimsin” tepkisiyle savuşturuldu. Son olarak Venedik komisyonunun raporu Adalet bakanı Bekir Bozdağ tarafından eleştirildi.

Bozdağ, sosyal paylaşım sitesinden yaptığı açıklamayla “Adil, objektif ve tarafsız olmayan, teknik değil tamamen siyasi ve sübjektif bu raporun, Türkiye açısından saygınlığı ve kıymeti yoktur. Venedik Komisyonu raporunu referans alacak hiç kimse, Türkiye’deki anayasa değişiklikleri hakkında doğru bir kanaat sahibi olamaz” ifadeleriyle eleştirdi.

[Mehmet Dinç] 16.3.2017 [TR724]

İşsizlik gümbür gümbür [Semih Ardıç]

Keşke Mehmet Şimşek’in dediği gibi ‘geçici bir vaziyet’ olsa…

Bin küsur odalı Saray’da her hafta toplanan Muhtarlar Meclisi’nde ya da patronların esas duruşa geçtiği Ekonomi Şûrası’nda söylenenlerle açıklanan veriler arasında uçurum var. Güya işsizlik gümbür gümbür azalacaktı. Azalmak şöyle dursun bir ayda 668 bin kişi arttı. Referanduma bir ay kala İşsizler Partisi’nin üye sayısı 4 milyona yaklaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), dar tanımlı işsizliği hesap ediyor. Yani iş bulma ümidini kaybetmiş ya da iş aramayanları dikkate almıyor. Çerçevenin en dar hali bile işsizlikte patlama yaşandığını teyit ediyor. Aralık 2016’da işsiz sayısı bir evvelki seneye nazaran 668 bin kişi arttı. İşsizlik oranı da yüzde 12,7’ye çıktı. İşsiz sayısı 3 milyon 872 bin. O da TÜİK’in dar tasnifine göre…

Yani TÜİK 15 yaş ve üzerinde olan kişilerden son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek halde olanlarını kastediyor. Diğerleri hesaba dahil edilmediği için oran sokaktaki reel işsizliği birebir vermiyor. Evine ekmek götüremeyen milyonlarca kişi istatistiklerde sadece birer sayıdan ibaret. Onların eşleri, çocukları ve aile çevresinde yaşanan ıstıraba dair TÜİK’in raporlarında tek kelime geçmiyor.

Öylesine okunup geçilecek veri olarak bakılmamalı işsizliğe. Çalışabilecek vaziyette olduğu halde iş aramayan, aramak istemeyenler dahil edildiğinde sayı 6 milyonu geçiyor. Düne kadar beş gençten biri işsizdi. Artık dört gençten biri işten mahrum. Bu kadar gencin işsiz olduğu ekonominin istikbali de karanlıktır. Tarım hariç tutulduğunda ortalama işsizliğin yüzde 14’ü geçmesi sanayi ve diğer hizmet sektörlerindeki krizin derinleştiğini gösteriyor. Kayıt dışı istihdam ise yüzde 32,7.

TÜRKİYE GENÇLER ARASINDAKİ İŞSİZLİKTE OECD BİRİNCİSİ

İşsizlik, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 3 Kasım 2002’den bu yana azalmak bir yana yüzde 10–11 bandında kronikleşti. AKP işsizlikle mücadelede sadece 2012’de nispeten başarılı oldu. O sene de işsizliği ancak yüzde 9,2’ye indirebildi. 2012’den itibaren ibre tekrar yukarı döndü. İşsizlik mütemadiyen arttı. 2016 sonunda gelinen seviye yüzde 12,7. Bu oran çok yüksek. Amerika Birleşik Devletleri ve AB ortalamasının iki katından fazla.

Türkiye genç işsizler (yüzde 31,3) itibarıyla Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) içinde ilk sırada yer alıyor. Krizdeki Yunanistan’da bile gençler arasında işsizlik Türkiye’den daha az (yüzde 28,5). Rakamlar tevile ihtiyaç bırakmayacak kadar berbat! Turizm, inşaat ve tarımdaki istihdam kayıpları önümüzdeki aylarda katlanacak. Türkiye’nin Hollanda, Almanya ve Avusturya başta olmak üzere AB üyelerinin ekseriyeti ile ya kavgalı ya da mesafeli olması istihdamda ciddi kayıplara sebebiyet verecek. Yine on binlerce kişi kapının önüne konulacak.

‘İŞSİZLİK GEÇİCİ’ SÖZÜNE ŞİMŞEK’İN KENDİSİ İNANIYOR MU?

2012’ye kadar yüzde 10 civarında seyreden, son dört senede ise mütemadiyen artan işsizliği görmezden gelip, ‘İşsizlik geçici’ diyen Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in referandum uğrunda sarf ettiği bu kaçıncı yalan? Şimşek’in referandumdan ‘evet’ neticesi çıktığında 17 Nisan sabahı iktisadî buhranın biteceğine dâir sözleri hakikaten ibretlik. AKP ve Saray cenahı, söz birliği etmişçesine her bahiste, “17 Nisan’da bütün dertler bitecek.” nakaratını tekrarlıyor.

On dört senede tahakkuk ettiremediklerini bir günde ya da bir senede yerine getiremeyeceklerine göre ekonominin içine düştüğü krizi inkâr edip hayal mahsulü vaatlere sarılmak ne kadar doğru! Şimşek esasında şunu demek istiyor: “Hele referandumda ‘evet’ neticesi çıksın. İşsizlik, iflaslar ve daralan ekonomi gibi mevzulara sonra bakarız.” AKP’nin en bariz tarz-ı siyaseti başarısızlığın mesuliyetin hiç üstlenmemesi ve muhalefette imiş gibi hareket etmesidir.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın fiilî başkanlık yaptığı son üç senede ekonominin nasıl çöküşe geçtiğini artık kendi açıkladıkları rakamların bile örtbas edemediği ortada iken sadece mevcut vaziyeti anayasa kılıfına büründürecek değişiklerden medet umulması garabet değil de nedir! Müdafaa ettikleri başkanlığın fiilî halinde Türkiye’nin nasıl inişe geçtiğini sadece işsizlik başlığı bile ispat etmeye kâfi. Dolar/TL kuru, Merkez Bankası rezervleri, enflasyon, borçlanma maliyeti, ihracat, turizm, büyüme ve yabancı yatırımlar gibi kalemlerde gelen gün gideni aratır oldu.

Kuvvetler ayrılığını resmen ortadan kaldıracak ve Erdoğan’ı tartışmasız tek adam haline getirecek anayasa değişikliği ile AKP’nin ekonomiyi düzlüğü çıkarmak gibi bir gaye taşımadığı halde referandumu kurtuluş reçetesi gibi takdim etmek siyasî ikiyüzlülüktür.

FAKİRLİK VE CEHALATE MAHKÛM ET, İKTİDARDA KAL!

Binaenaleyh iktidarın bu aymazlığının ve oportünist tavrın seçmen tarafından cezalandırılmaması sosyolojinin sahasına giriyor. 25 milyar TL’yi bulan senelik yardımların AKP namına en az 15 milyon kişiyi ‘kemik seçmen’ haline getirdiği tespitini de yabana atmayalım. İşsizliğe kalıcı çareler bulunmamasının biraz da bu siyasetle irtibatı var. Balık veren olmak, kendisine bağımlı kılmak AKP’ye sandıkta daha fazla fayda sağlıyor.

Fakirlik ve cehaletin girdabında bocalayan Türkiye’de ileri memleketlerin müzakere ettiği meselelerin esamîsi okunmuyor haliyle. Demokrasi, medya hürriyeti, adil paylaşım, şeffaflık, muhalefet, çoğulculuk, hesap verilebilirlik ve hukukî teminat lüks kategorisine giriyor.

AKP’nin işsizlikte sınıfta kaldığını TÜİK’in kırpa kırpa açıkladığı istihdam verisi cümle âleme ilan ediyor. Ekonomi rayından çıkmışsa kürsüden talimat yağdırarak, tek sesli medyanın yalanları ile halkı avutarak ne işsizlik azalıyor ne de refah artıyor.

İŞSİZLİK SON DÖRT SENEDE TIRMANDI; AKP’NİN İŞSİZLİK KARNESİ ZAYIF
SENE İŞSİZLİK*

2002 10,3
2003 10,5
2004 10,8
2005 10,6
2006 10,2
2007 10,3
2008 11,0
2009 14,0
2010 11,9
2011 9,8
2012 9,2
2013 9,7
2014 9,9
2015 10,3
2016 12,7
(*) Yüzde. AKP 3 Kasım 2002’de iktidara gelmişti.

[Semih Ardıç] 16.3.2017 [TR724]

Erdoğan ve en büyük günahı [Vehbi Şahin]

Almanya ve Hollanda ile yaşanan krizin geldiği boyuta bakar mısınız?

Erdoğan ve AKP hükümeti neredeyse Avrupa’ya sefer düzenleyecekler…

Nazi benzetmelerinden tutun Avrupalı liderlere hakarete uzanan bir dizi nefret söylemi almış başını gidiyor.

Ölçü kaçırılmış durumda…

Tehlikeli sularda kulaç atıyor Erdoğan ve onun peşinden sorgusuz sualsiz giden AKP’liler…

Avrupa’da yaşayan Türklerin ve Müslümanların gündelik hayatlarını zora sokacak bir siyasi propaganda söz konusu…

Milliyetçi oyları AKP’ye yönlendirmek isterken hangi fay hatlarını harekete geçirdiklerini ya bilmiyorlar ya da bilerek, taammüden bunu yapıyorlar.

İzah edelim.

ÖNCE FUNDAMENTALİZM SONRA RADİKALİZM

Avrupa, 1979’da Humeyni’nin İran’da gerçekleştirdiği devrim ve Sovyet işgaline karşı 1979’dan itibaren savaşan Afgan halkının direnişinden sonra İslam ve Müslümanlar konusunda daha hassas olmaya başladı.

Bu hassasiyet Soğuk Savaş’ın bittiği 1989’dan sonra yerini tedirginliğe bıraktı.

Komünizm tehlikesi bitmişti, ama onlara göre yeni bir tehdit başlamıştı.

Bu tehdidi tanımlarken önce fundamentalizm kavramını kullandılar.

Sonra devreye radikalizm girdi.

NATO bile tehdidi gösteren rengini değiştirdi.

Kırmızı’dan (Komünizm) Yeşil’e (İslam) çevirdi.

İşte bu dönemde Harvard Üniversitesi’nden Prof. Samuel Huntington bir makale yazdı.

1993’te Foreign Affairs dergisinde yayınlanan yazısında Huntington, medeniyetlerin çatışmasından söz etti.

Yeni bir dünya düzeni kuruluyordu ve herkes buna göre pozisyon almaya başladı.

DEMOKRASİDEN DÖNÜŞ YOK

Şüphesiz Türkiye de bu gelişmelerden nasibini aldı.

1993’te siyasi dalgalanma yaşandı.

Özal vefat etti, Demirel yerine Cumhurbaşkanı oldu.

Siyasi kadrolar tamamen değişti.

Bu arada Erbakan liderliğindeki Refah Partisi yükselişe geçti.

İstanbul’da dört ilçede belediye başkanlığını kazandı.

İslam ve Müslümanlar tehdit sıralamasında üst sıralara çıktı.

1917 Bolşevik İhtilali sonrası dünyayı kasıp kavuran dinsizlik akımına karşı nasıl Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri tevhid akidesini ikame etmeye çalıştıysa, Fethullah Gülen Hocaefendi de 1960’lardan itibaren Müslümanların iç ve dış din düşmanlarının kurdukları tuzaklara düşmemeleri için büyük çaba sarf etti.

Siyasi kutuplaşmanın zirveye çıktığı 1990’ların başında “Demokrasiden dönüş yok” diyerek önemli bir çıkış yaptı.

Türkiye’de ve dünyada çatışma kültürü üzerine siyaset üretenlerin oyununu bozdu.

Farklı kesimlerle diyalog köprüleri kurdu.

Kendisini sevenlere bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya Cumhuriyetleri ile Balkan ülkelerinde okullar açmasını tavsiye etti.

Savaşı değil barışı ön plana çıkardı.

YAŞATMAK İÇİN YAŞAMAK

Ne kadar haklı olduğu Afganistan’da Taliban’ın 1994’te iktidarı ele geçirmesiyle ortaya çıktı.

Bu tarihten itibaren İslam ve Müslümanlar dünya kamuoyunda çok farklı bir tehdit olarak anılmaya başladı.

Sovyet işgaline (1979–1989) karşı savaşırken büyük günah diye intihar saldırılarına sıcak bakmayan mücahitlerin arasından, kendi aralarındaki iktidar kavgası sırasında intihar bombacıları çıkmaya başladı.

El Kaide lideri Usame bin Ladin’in İslam savaş hukukunu hiçe sayarak sivil hedeflere saldırı emri vermesiyle Müslümanlar tüm dünyada terör kavramıyla birlikte anılır oldu.

Hizmet Hareketi “yaşatmak için yaşama” düsturunu dünyaya anlatmaya çalışırken, birileri de intihar saldırılarıyla “öldürmek için ölmeyi” ön plana çıkardı.

ÇATIŞMADAN İTTİFAKA

11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’e yapılan saldırı Huntington’ın tezi gerçek mi oluyor endişesine yol açtı.

ABD, önce Afganistan’ı sonra Irak’ı işgal etti.

Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde ‘terörist’ muamelesi görmeye başladı.

ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, “Bu savaş, Müslümanlarla Hıristiyanların değil, Müslümanlarla Müslümanların savaşı olacaktır” dedi.

El Kaide, intikam almak için art arda Endonezya’dan İspanya’ya, İstanbul’dan Londra’ya kadar çok geniş bir coğrafyada kanlı terör eylemleri gerçekleştirdi.

Dünya yaşanmaz bir hale mi geliyor endişesi içindeyken dönemin İspanya Başbakanı Zapatero ve Başbakan Erdoğan’ın teklifi üzerine BM nezdinde bir girişim başlatıldı.

2005’te hayata geçirilen bu inisiyatifin eşbaşkanlığını İspanya ve Türkiye üstlendi.

Tarihe Medeniyetler İttifakı olarak geçen girişiminin amacı Müslüman ülkelerle Batılı toplumlar arasında görülen karşılıklı şüphe, korku ve kutuplaşma ortamını kaldırmaktı.

Ayrıca bu gerginliğin, çeşitli aşırı unsurlarca istismar edilmesini önlemekti.

Yani…

Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’nin 10 yıl önce farklı kültürler arasında başlattığı diyalog zemini bu kez BM düzeyinde karşılık bulmuştu.

Dünya barışı adına umut vericiydi.

KONGREDE MEYDAN OKUMA

Ama 2010’da Tunus’ta başlayıp Libya, Mısır ve Suriye’ye sıçrayan Arap Baharı bu girişimin de sonunu getirdi.

Erdoğan ve AKP iktidarı Arap Baharı’nı, Batı Medeniyeti’ne karşı İslam ümmetinin 100 yıllık hesaplaşması olarak gördü.

1914’te başlayan ve Osmanlı Devleti’nin dağılmasıyla sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı sonrası başsız kalan Müslümanlara liderlik yapmaya soyundu.

2011 seçimlerinden zaferle çıkınca bu planı hayata geçirmeye başladı.

İlk işaret AKP kongresinde verildi.

Beşir’den Mursi’ye, Meşal’den Karzai’ye birçok Müslüman ülke liderinin kongrede boy göstermesi Avrupa’ya bir nevi meydan okuma anlamına geliyordu.

Nitekim Erdoğan ve AKP bu tarihten itibaren Batı Medeniyeti ile hesaplaşma sürecine girdi.

ARAP HAZANI

2011’de başlayan Suriye’deki iç savaşa taraf oldu.

Beklenti büyüktü.

Osmanlı’nın eski nüfuz alanına hükmetmek istedi.

Arap Baharı onlara tarihi bir fırsat veriyordu çünkü…

Bu sırada Hocaefendi hadiseleri çok farklı yorumladı.

“Arap Baharı değil Arap Hazanı” dedi ama sesi cok fazla duyulmadı.

Erdoğan kendini öyle kaptırmıştı ki Arap Baharı ile tüm Müslümanlara liderlik yapabileceğini düşünüyordu.

Bu hedefe ulaşmak için Cemaat’in yurt dışındaki geniş hizmet alanını kullanmak istedi.

Olumlu bir cevap alamayınca Hizmet Hareketi’ni kendisine engel olarak görmeye başladı.

MÜSLÜMANLARA ZULÜM

Hem dünyada hem Türkiye’de barış ve diyalog mesajı veren Hareket’i bitirmek için yola çıktı.

Yaklaşık 4 yıldır Cemaat’i yurt içinde ve dışında terör örgütü ilan etmek için uğraşıyor.

Erdoğan’ın Allah’ın lütfu olarak gördüğü 15 Temmuz’dan sonra bu çabaları katlanarak arttı.

100 bini aşkın insanı soruşturmadan geçirdi.

50 bine yakın kişiyi hapse attı.

Cemaate ait mala mülke el koydu.

Kadın erkek, genç yaşlı herkese zulmetti, hâlâ zulmediyor.

CEMAAT’İN SUÇU

Peki neydi Cemaat’in suçu?

“Türkiye’de ve dünyada insanlar barış içinde yaşasınlar” demişti.

“İnsanlar iktidar mücadelesine kurban edilmesin” demişti.

“Herkesi kendi konumunda kabul edelim” demişti.

“Farklı din, mezhep ve ırka mensup insanlar kavga etmeden bir arada yaşayabilirler” demişti.

Cemaat’in suçu büyüktü.

Savaşı değil barışı, ötekileştirmeyi değil birlikte yaşamayı savunuyordu.

İçte ve dışta barış havzaları oluşturmak için hareket eden Cemaat’i bitirmek amacıyla topluma nefret tohumları ekti.

Şimdi aynı işi, farklı kültürlerin on yıllardır birlikte yaşadığı Avrupa’ya taşıyor.

BİNDİĞİ DALI KESİYOR

Müslümanlara liderlik yapmak için çıktığı yolda 1,3 milyar Müslüman’ın hayatını zehir edecek adımlar atıyor.

Medeniyetler çatışması yaşayan dünyaya barış mesajı vermek için Medeniyetler İttifakı eşbaşkanlığını yapmaktan medeniyetler arasında savaş çıkarma noktasına gelmesi çok hazin…

Erdoğan, 15 yıllık iktidarı boyunca birçok suçlamayla karşı karşıya kaldı.

Ama…

Cemaat’e ve Avrupa’ya karşı geliştirdiği nefret söylemi belki de onun en büyük günahı olarak tarihe geçecek.

[Vehbi Şahin] 16.3.2017 [TR724]

İçiniz kararmasın, çıkış var [Tarık Toros]

Üç dört sene boyunca adeta dilimizde tüy bitti. “Herkes biat etsin istiyorlar, sıra hepinize gelecek” dedikçe “Hayır, kendinize müttefik bulmaya çalışıyorsunuz” diye atarlanıyorlardı. “Cumhuriyet de Hürriyet de hedeflerinde” diye konuşup yazdıkça, buna oradakiler bile itiraz ediyordu: “Siz başınızın çaresine bakın, biz hancıyız bu iktidar yolcu, siz bir aradan çekilin hele biz nasılsa bu iktidarın icabına bakarız. Hep öyle olmadı mı?”

TEK TEK DÜŞÜRDÜLER

Olmadı canım, olmadı bitanem, olmadı iki gözüm. Siz, “Yesinler birbirlerini” diye ellerinizi ovuştururken, siyasal iktidar “mutlak egemenliğinin” taşlarını döşüyordu. O iktidarın aveneleri de “Muhalefete saygımız sonsuz” diye diye muhaliflerini tek tek düşürdüler. İsim isim hedef gösterdiler ve hepsi tasfiye oldu. Bugün halen “Şu da gidecek, bu da hain, filanca teröristten beter” diye listeler yapıyorlar. Öncekiler çıktığı gibi bu da çıkacak, maalesef bir süre daha borularını öttürecekler.

HEPSİ BİLİYOR

O arada medya mahallesi “O cemaatten değil, bu terörist değil, onu tutuklayan savcılar terörden tutuklu” laflarıyla geyik muhabbetine devam edecek. Niye? Bu tür polemik zararsız da ondan. Hem, bu havanda su dövdükçe başlarının belaya girmeyeceğini biliyorlar. Aylardır hapisteler, Kadri Gürsel, Mehmet Altan, Ahmet Şık, Nazlı Ilıcak, Murat Sabuncu, Şahin Alpay, Ahmet Altan, Murat Aksoy, Ali Bulaç, Atilla Taş, Gökçe Fırat, İnan Kızılkaya, Musa Kart, Mümtaz’er Türköne, Ünal Tanık, Tunca Öğreten ve isimlerini sıralayamayacağım, tanıdığım tanımadığım yüzlerce gazeteci… Mesele terör örgütü üyeliği değil, mesele darbecilik değil, mesele cemaatçilik değil. İçeridekiler, neden içeride olduklarını çok iyi biliyor, dışardaki yakınları dostları da öyle. Egemenler, canlarını sıkan, başlarını ağrıtan kimseyi istemiyorlar etraflarında. Bırakalım “O cemaatçi, bu değil” laflarını. Yüzlerce gazeteci, milletvekilleri dahil yüzlerce siyasetçi, kadın, bebek, ihtiyar, tümü masum on binlerce tutuklu. Akademisyen, memur, işçi, yüzbinlerce işsiz, aşsız insan. Gündem, içeridekileri kimlikleri üzerinden kritik etme zamanı mı Allah aşkına?

DÖRT KİŞİDEN BİRİ İŞSİZ

Ürkütüle ürkütüle kutuplaştırılan, birbirine düşman edilen toplum, gerçek sorunlarının bile farkında değil. Hadi diyelim ki, terörist ilan edilen yüzbinler toplumu ilgilendirmiyor. Ekonomi yolunda mı? Çakılmış eğitim sistemi hiç mi umurunuzda değil? Sağlıkta kangren büyüyor, farkında mısınız? OHAL KHK’ları ile işini kaybeden yüzbinler bir yana, resmi işsizlik oranları yüzde 12’yi geçti. Reelde yüzde 20’nin üzerinde. Niye? İşsizliğini İşkur’a bildiren mi var!

NEDEN ACIMIYORLAR?

Egemenler halen, “Acırsak acınacak hale geliriz. Merhametten maraz doğar” laflarıyla bıçaklarını biliyor. Neden? Onu da yine kendileri itiraf ediyor: “Acıdıklarımız fırsatını bulunca bizi yok edecek.” Mesele bu. Bu kadar basit. Oturdukları koltuktan kalkmazlar, iktidardan gitmezler, gidemezler. Ne referandum ne seçim, sandığa umut bağlamak boşa! Kendileri de gidemez, aveneleri de. Tüm suçları birlikte işlediler. Yaptıklarının tamamının suç olduğunu biliyorlar. İç hukuk bitti, uluslararası hukukla da köprüleri atıyorlar. Avrupa Birliği aleyhtarlığı niye sanıyorsunuz, yarın öbür gün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını da tanımayacaklar.

DAHA ÖNCE NASIL OLDUYSA ÖYLE

“Çok içimizi kararttın, çıkış yok mu” diye hayıflananlar var, biliyorum. Geçen yazıda ABD tarihinde dört dönem başkanlık yapan Franklin Delano Roosevelt’ten bahsetmiştim. Birinci Dünya Savaşı’nda 114 bin askerini kaybetmiş, 1930’larda ekonomide büyük buhranın etkisiyle çöküşün eşiğine gelmiş bir ulustur, Amerika. Böyle kasvetli bir ortamda seçilir Roosevelt. Dört kişiden biri işsizdir. ABD bırakın “süper güç” olmayı, “güç” bile değildir. Bankaların çoğu kapalıdır. Roosevelt, üstüste aldığı kararlarla topluma güven aşılar, sakin radyo konuşmalarıyla vatandaşın parasını tekrar bankalara yatırmasını sağlar. İşler toparlanırken İkinci Dünya Savaşı patlar.

ROMANYA’DAN BİLE GERİ

ABD’nin 170 bin askeri vardır, düşenebiliyor musunuz, Romanya’dan bile az! Roosevelt epey süre ülkesini dışarıda tutar. O arada, savaş sanayiine hız verir, fabrikalar çalışmaya başlar, işsizler iş bulur. Lakin Avrupa’da Almanya, Pasifik’te Japonya’nın yayılmacı ve işgalci tutumu ile çaresiz savaşa girer. Yüzbinlerce uçak, tank, silah üretir, donanmasını güçlendirir. Başta İngiltere olmak üzere müttefiklerini silahlandırır, sınırlı sayıda askerini Avrupa ve Kuzey Afrika’ya yollar. Roosevelt’in dört oğlu da savaştadır. Birinin uçağı düşer, eve cenazesi döner. Uzatmayayım, ABD savaştan galip çıkar.

KURUCU BAŞKAN

Roosevelt, adeta ABD’nin ikinci kurucu başkanı olmuştur. Ortaya koyduğu anlayış, bugün dahi egemendir. Ve ne ondan önce, ne de ondan sonra hiçbir ABD Başkanı, üçüncü dönem aday olmayı aklından bile geçirmemiştir. Roosevelt, 12 yıllık başkanlığı boyunca sadece 30 radyo konuşması yapmış. O konuşurken, yolda yürüyen bir Amerikalı, kesintisiz konuşmasını dinleyebilirmiş, her yerde açıkmış çünkü. Israrlara rağmen fazla konuşmamış, değeri düşmesin diye.

O ASKERLERE NE OLDU?

Ezcümle, hiçbir şey için geç değil. Ne kadar dibe vurulursa vurulsun, tekrar toparlamak mümkün. Bu da ancak güven veren bir yönetim, inançlı bir halkla olur. Soran sorgulayan parlamento ile olur, medya ile olur. Vatandaşına, askerine sahip çıkan devletle olur. Cevapsız bir sualle bitireyim: Sahi, aylar önce IŞİD’in yaktığı iddia edilen askerlerimize ne oldu? İnceleniyordu hani, inceleme bitti mi? Bırakın kamuoyunu, ailelerine bir şey söylendi mi?

[Tarık Toros] 16.3.2017 [TR724]

Avrupa Adalet Divanı radikalleri sevindirdi [Haber-Yorum: Hasan Cücük]

Avrupa’da 2000’li yılların başından itibaren ‘entegrasyon’ (uyum) kelimesini sık sık duymaya başladık. Uyumdan kasıt ülkede yaşayan yabancıların (göçmen) içinde yaşadığı topluma entegre olmasıydı. Uyumun çok çeşitli kriterleri vardı ve çeşitli tanımları yapılıyordu. Ancak şu 3 mesele öne çıkıyordu: Bulunduğu ülkenin dilini bilmek, iş piyasasına katılmak ve kanunlara uymak. Bu kriterleri yerine getirenler için rahatlıkla, ‘yaşadığı ülkeye uyum sağlamış’ yorumu yapılıyordu. Yoksa uyumdan kasıt, yaşadığı ülkenin kültür ve yaşam biçimini aynen uygulamak değildi. Bunun adı asimilasyondu.

MÜSLÜMAN KADINLAR MESELESİ ESKİYE DAYANIYOR

Uyum konusu gündeme geldiğinde bundan ilk etkilenenler arasında Müslüman kadınlar vardı. Dini gerekçelerinden dolayı Müslüman kadınların toplum hayatına katılamadığı görüşü ağır basıyordu. Oysa sorunun dinle ilgili olmadığı, daha ziyade gelinen toplumun kültürüne dair olduğu anlaşılamadı. Mesela Avrupa’ya gelen ilk kuşak eşlerini çalıştırmazdı. Bunun bir sebebi geleneklerse, diğer sebebi de eğitimi olmayan ve dil bilmeyen kadınların iş bulma zorluğuydu. Ayrıca masraflar kısıtlı olduğundan evin erkeği dışında çalışan ikinci bir aile ferdine ihtiyaç duyulmamıştı. Çalışanlar da fizikî güce dayalı işlerde çalışıyordu.

Ancak Avrupa’da doğup büyüyen, eğitimini buralarda alanlar 2000’li yıllardan sonra yavaş yavaş iş piyasasında yerini almaya başladı. Hatta bazı Avrupa ülkeleri, kamuda yabancıları istidam etmek için eylem planları hazırlarken, yabancıların ülke nüfusuna oranı kadar kamuda istihdamı kendilerine hedef koydular. Nüfusu giderek artan yabancılar artık toplumun her kesiminde görünür olmaya başlamıştı. Değişen ekonomik şartlar ve artan giderlerden dolayı geçim çarkı sadece evin erkeğinin çalışmasıyla dönmeyince evin kadını da iş piyasasına katılacaktı.

BAŞÖRTÜSÜNE ÇÖZÜMLER ÜRETİLİYORDU

Müslüman kadınların böylece toplumda görünür olmasıyla ‘başörtüsü’ sorunu ortaya çıktı. İstisna ülkeler olmakla birlikte eğitim hayatında başörtülü var olabilen Müslüman kızlar, iş piyasasına atılınca bilhassa özel sektörde sorunlar yaşadı. Başörtüsünü bir dini tercih ve özgürlük olarak görenler olduğu gibi, dini inancın ön plana çıkmasını istemeyip başörtülü çalışanı istihdam etmeyen firmalar da oldu.

Bu ilk dönemde başörtülü çalışanına ayrımcılık yapıp işten atanlara mahkemeler set çekmişti. 1998 yılında Danimarka’nın Odense şehrinde yaşayan İslam Amin Bahtiyar adlı Müslüman genç kız giyim mağazası Magasin’e staj başvurusunda bulunduğunda kabul almıştı ancak Amin Bahtiyar, staja başlayacağında başörtülü olduğu görülünce mağaza yönetimi staj iznini iptal etti. Müslüman genç kız kararı mahkemeye taşıyordu. Yargı, mağazayı haksız bulurken, 1,300 Euro cezaya hükmediyordu. Bu karar Danimarka’da emsal oluyordu. Yine aynı ülkede bu kez karı-koca öğretmen bir çift sınıftaki Somalili başörtülü öğrencileri gerekçe gösterip ‘ya onlar ya biz’ deyince okul yönetimi öğretmen çiftin işine son verip, öğrencilerin tarafını tutmuştu. Çift gittiği yargıdan da umduğunu bulamamıştı.

İKEA, McDonald’s gibi uluslararası firmalar Müslüman çalışanları için özel başörtüsü dizayn ettirirken, İngiltere, İsveç gibi ülkelerde üniformasıyla uyumlu başörtüsü takan polisleri görmek mümkündü. Yine Danimarka Futbol Federasyonu (DBU) başörtülü Müslüman kadının milli takımda oynamasına izin vermişti. Belçika parlamentosuna başörtülü vekil seçilebiliyordu.

İSLAM, AVRUPA’NIN BİR GERÇEĞİ

Tüm bu gelişmeler artık İslam’ın Avrupa’nın bir gerçeği olduğunu ortaya koyuyordu. Yaklaşık 35 milyonluk bir Müslüman kitle vardı. Bunların çoğu bulunduğu ülkede doğmuş ve eğitimini almış kişilerdi. Müslümanların toplumda görünür olmalarından rahatsız olanlar da olacaktı. Bunların başını göçmen ve Müslüman karşıtı aşırı sağ partiler çekiyordu. Aslında bu partiler tam bir çifte standart politika uyguluyordu. 2000’li yıllarda, Müslümanlar kadınlarına baskı yapıp, eve kapatarak topluma entegre olmalarını engelliyor söylemine sarılan bu partiler, 2010’lardan sonra tersi bir tavır takındı. Müslümanların görünür olmasını ‘Avrupa İslamlaşıyor’ korkusuyla topluma empoze edilerek, ‘kalelerin bir bir ele geçirildiği’ uyarısı yapılıyordu. Uyumun önündeki en büyük engelin İslam olduğunu savunan bu radikal politikacılar, başörtülü kadınları da tezlerine en büyük ‘delil’ olarak sunuyordu.

ÖZGÜRLÜKLERLE BAĞDAŞMAYAN KARAR

Avrupa Adalet Divanı’nın iki gün önce; eğer işyerinde dünya görüşüne ilişkin semboller yasaklanmışsa ve bunun da gerekçeleri belirtiliyorsa başörtüsü takılmasına izin verilmeyebileceğine hükmetmesi, hem aşırı sağ partilerin hem de dini sembolleri bahane eden özel sektörün işine yarayacak. Bu karardan sonra başörtülü kadınların özel sektörde iş bulması daha da zorlaşacak. Oy oranını arttıran aşırı sağ partiler Adalet Divanı’nın kararını gerekçe göstererek, yasağın kamusal alanda da uygulanması için iktidarlara baskı yapacaktır.

Bu kararın ‘önünü açacağı’ bir başka grup ise Avrupa ülkelerinde yaşayan Batı karşıtları olacak. Klasik söylemleri olan ‘ne yaparsak yapalım, Batı bizi kabul etmez’ argümanı daha sık ve yüksek sesle dillendirilecek. İçinde yaşadıkları toplumla olan bağları da biraz daha zayıflayacak. Radikal söylemleri olan gruplar giderek daha fazla taban bulacak.

Adalet Divanı’nın kararı Avrupa Birliği’nin temel değeri olan din ve vicdan özgürlüğüne ters düşüyor. Başörtüsü dini bir tercih olduğu gibi beyin bir özgürlük tercihidir. Zorunlu başörtüsüne nasıl Avrupa karşı çıkıyorsa aynı şekilde başörtüsünden dolayı işten çıkarmaya da karşı çıkması gerekiyordu. Nitekim, uluslararası organizasyonlar, Adalet Divanı’nın kararını eleştirerek, yanlış olduğunu deklare etti. Kararın şimdilik sadece özel sektör için olması ve özel sektördeki birçok firmanın dini sembolleri problem etmemesi sevindirici bir durum olmaya devam ediyor. Umulur ki, Adalet Divanı kararı sadece kâğıt üzerinde kalır.

[Hasan Cücük] 16.3.2017 [TR724]

‘Reis’in Rus Ruleti! [Göksel İlhan]

KONUK YAZAR: GÖKSEL İLHAN

Son 1,5 yılda inişli çıkışlı bir seyir izleyen Türk-Rus ilişkilerinde, bu defa da askeri alanda işbirliği gündemde. Birkaç üçüncü dünya ülkesi dışında gidebileceği fazla ülke kalmayan Erdoğan, bu sıralar her fırsatta kapısını çaldığı ‘Putin Abi’sinden böyle bir söz aldı mı bilinmez. Ama kendisinin ve Savunma Bakanı’nın sözlerine bakılırsa NATO üyesi Türkiye, Rusya’dan S-400 füzesi alacakmış.

Rusya tarafından bu yönde bir teşvik de var gibi görünüyor. Bu gelişmeleri değerlendiren bir Rus askeri uzman, S-400 füze savunma sistemini alması durumunda Erdoğan’ın ‘bölgenin reisi’ olacağını ifade etmiş.

Öte yandan Milli Savunma Bakanı Işık’ın açıklamalarını değerlendiren bir başka Rus uzman da ‘S-400 füze sistemini Türkiye’ye satabiliriz. Fakat önce kendi ordumuza bu silahlar verilmeli. Bugün ordumuz tamamen bu sisteme sahip değil. Sonra durumu değerlendiririz.’

Anlayacağınız üzere durum biraz karışık. Peki bir NATO üyesinin örgütün kuruluş amaç ve hedefleri arasında düşman olarak gördüğü Rusya’dan savunma sistemi alması ne ölçüde mantıklı?

Buna cevap vermeden önce ‘yeni bir silah sistemi nasıl seçilir?’ sorusuna cevap vermek gerekiyor.

***

Bir ülke, yeni bir silah sistemi satın almak istediğinde seçimini belirli kriterlere göre yapar. Bu kriterleri; performans kriterleri, mali-lojistik kriterler ve uyum kriterleri (interoperability) olarak üç başlık altında toplayabiliriz.

Performans kriterleri, alınacak silahın belirlenen ihtiyacı karşılama konusundaki kabiliyeti olarak tanımlanabilir. Örneğin tedariki düşünülen hava savunma sisteminin etkili menzili, irtifası, tek atışta hedefe isabet oranı, tekrar yüklemeye gerek kalmadan atabileceği füze sayısı, tekrar yüklemenin ne kadar kısa sürdüğü, sistemin ne derece mobil olduğu, hızlı hareket edebildiği, bir yere intikalinden sonra ne kadar kısa sürede tekrar atışa hazır hale gelebildiği, elektronik karıştırmaya karşı dayanıklılığı gibi hususlar performans kriterlelerine örnek olarak verilebilir.

Alınacak silah sistemlerini etki eden bir diğer faktör de mali ve lojistik kriterlerdir. Bunlar; ilk tedarik maliyetleri, silah sisteminin envanterde kaldığı sürece karşılanacak idame-işletme giderleri (ki bu giderler bazen çok büyük maliyetler olarak sonradan ortaya çıkabilmektedir), silahın arıza sıklığı, arıza çeşitleri, yedek parçalarının uzun yıllar ekonomik şekilde bulunabilme durumu gibi kriterlerlerdir.

Üçüncü ve önemli diğer bir faktör ise uyum (interoperability) kriterleridir. Bu da alınacak silah sisteminin Silahlı Kuvvetlerin envanterinde olan diğer silah sistemleri ile entegre şekilde kullanılabilir olması hususudur. Ayrıca, NATO üyesi ülkelerin silahlarının ve sistemlerinin muhtemel bir NATO harekatında entegre ve uyumlu olarak kullanılması için gerekli olan uyum kriterleri de silah sisteminin seçimine tesir eder.

***

Türkiye’nin uzun menzilli hava savunma sistemleri olası bir krizde faydalanabileceği NATO imkanları gözardı edilirse, oldukça yetersizdir. Birinci ve İkinci Irak Savaşları ve son olarak Suriye krizi esnasında Türkiye bu zaafiyetini ABD ve NATO sistemlerini ülkemize davet ederek gidermeye çalışmıştır.

Ülke savunması için çok önemli olan bu kabiliyet, yıllarca ihmal edilmiş, Türkiye’nin savunmasız kalmasına her nedense göz yumulmuştur. Bu konudaki sorumluluğun politikacılara olduğu kadar, karar verme düzeyindeki askerlere de ait olduğunu ifade etmek gerekir. Bazı sınır komşularımızla karşılaştırma yaptığımızda durumun vehameti daha da netleşmektedir. Örneğin Yunanistan ve Suriye on yıllar boyunca bilinçli ve planlı bir tedarik politikası izleyerek oldukça güçlü ve geçilmesi zor Entegre Hava Savunma Sistemleri oluşturmuşlardır.

***

Alternatifler nelerdir?

Halihazırda Türkiye’nin hava savunma ihtiyacını doğrudan karşılayabilecek  alternatifler; ABD Patriot, Rus S-400, Çin FD-2000 ve Fransız-İtalyan SAMP/T3 gibi sistemler olabilir.

Ancak uyum kriterleri açısından değerlendirirsek, Rus ve Çin sistemlerinin en büyük sorunu, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 60-70 yılda geliştirilen ve NATO kritierlerini esas alan komuta kontrol sistemi ile uyumsuzluklarıdır. Teknik uyumsuzlukları bir takım yazılımlarla kısmen aşmak mümkün olsa da, bu sistemlerin mevcut sistemlerimize tam olarak entegre edilmeleri son derece zor olacaktır. NATO standartları dışındaki bir sistemin entegrasyon maliyetlerinin boyutunun ne olabileceğinin iyi hesaplanması gerekmektedir.

Örneğin zamanında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından Rusya’dan tedarik edilen ve Türkiye’nin baskısı sonucu Yunanistan’a gönderilen S-300 hava savunma sistemi, aradan yıllar geçmesine rağmen Yunanistan tarafından kendi sistemleri ile tam olarak entegre edilememiştir.

Diğer yandan halen envanterinde çok fazla sayıda eskiden kalan Rus hava savunma sistemleri bulunan, Polonya ve Macaristan gibi NATO üyesi Doğu Avrupa ülkelerinin en büyük problemi, bu sistemlerini, aradan yıllar geçmesine rağmen, teknik, eğitim ve kullanım açısından NATO sistemlerine entegre edememiş olmalarıdır.

***

Türkiye’deki orta-uzun menzilli hava savunma füzesi savunma sistemi tedarik projelerinin en az 20-30 yıllık bir geçmişi vardır. Bu kadar uzun süre içinde, bu denli kritik bir teknolojinin ülkede geliştirilmesinin projeleri oluşturulmamış, kaynakları ayrılmamış, farklı yöntemleri planlanmamış, ülkenin son bu kadar uzun süre hava savunma yönünden zayıf kalmasına kayıtsız kalınmıştır.

Ülkemizde çoğu zaman olduğu gibi bu konuda da kolaycılığa kaçılmış, bu kadar kritik öncelikteki bir yeteneğe ancak milyarlarca dolar harcanarak alınacak bir sistemle “otomatik olarak” ulaşılacağına inanılmıştır. Ekonomik göstergelerin bu tür yatırımlar için uygun olduğu AKP iktidarının ilk dönemlerinde de bu durum değişmemiştir.

***

Silah seçiminde politik tercihlerin etkisi

Bazen tedarik edilecek silah sisteminin seçiminde ülkelerin politik ilişkilerinin de rolü olabilir. Geçmişte Türkiye’de de bu durum yaşanmıştır. Örneğin şu anda Silahlı Kuvvetlerimizin envanterinde bulunan, İspanyol yapımı, CN-235 pervaneli ulaştırma uçağının tercih edilmesinde, o dönemde AB üyeliğine müracaat sürecinin etkin olduğu söylenir. Bu uçaklardan o zaman ihtiyacımızdan çok fazla sayıda satın alındı. Başka ülkelere verilerek fazlalıktan kurtulunmaya çalışıldı.

Öte yandan Rusya ile ilişkilere olumlu katkı yapması maksadıyla, Jandarma Genel Komutanlığına 1995 yılında Rusya’dan 19 adet MI-176 helikopter
satın alındı. İç güvenlik harekatının ihtiyacına cevap veremeyen bu helikopterler etkin kullanılamadığı gibi, bakımlarının yapılabilmesi için milyonlarca dolar zarar edildi, sonunda helikopterler sığınaklarda çürümeye terk edildi.

***

Sonuç

Yeni bir silah sistemi satın almak istendiğinde yukarıda bahsettiğimiz kriterler bir tarafa bırakılıp anlık politik gerekçelerle belirli silah sistemlerinin tercih edilmesinin sonuçları çok ağır olabilmektedir.

ABD’ye, NATO’ya veya Avrupa ülkelerine bir ders vermek, Suriye’de ne maksatla, nereye kadar, hangi kısıtlama ile Türkiye’ye destek verdiği, ancak ileride anlaşılacak Rusya’yı, verdiği destekten dolayı teşekkür etmek maksadıyla, kritik silah sistemlerinin tedarikinde tek tercih olarak göstermek anlaşılır bir durum değildir. Son yıllarda iniş çıkışlar şeklinde ilerleyen ve aylar içinde bir yandan diğer yana savrulan Türkiye-Rusya ilişkilerinin anlık durumuna bakılarak, sadece Rusya lehine bir tercihte diretilmesini rasyonel olarak açıklamak mümkün değildir.

[Göksel İlhan] 16.3.2017 [TR724]

102. Yılında Çanakkale Muharebeleri: Zaferin Mimarı Komutanlar [Dr. Serdar Efeoğlu]

Savaşların kazanılması mükemmel harekât planları ve lojistik imkânlar kadar komuta kademesinin de başarılı bir yönetim göstermesine bağlıdır. Genelkurmay Başkanı’ndan bölük komutanına bütün komuta kademesi, savaşın başarıya ulaşması için önceden tanımlanan görevleri en iyi şekilde yapmak zorundadır.

Osmanlı ordusu komuta kademesinin zafiyetini Balkan Savaşlarında çok acı bir şekilde yaşamış, kısa zamanda Şark ve Garp Ordularının bağlantısı kopmuştu. Asker “bozgun” psikolojisi içinde kaçmaya başlamış ve Bulgar kuvvetleri çok kısa zamanda Çatalca’ya kadar gelmeyi başarmıştı. 1. Dünya Savaşı ise bambaşka bir tablo ile ortaya çıkmış; sonu hüsran olsa da Türk kuvvetleri 1914’den 1918’e kadar dört yıl boyunca farklı cephelerde mücadele etmiştir.

Balkan Harbinde kısa zamanda yaşanan mağlubiyetlerin Büyük Savaş’ta yaşanmamasında, en başta komutanların önceki mağlubiyetlerden aldığı dersler etkili olmuştur. Çanakkale Muharebelerinde elde edilen başarılarda da komutanlar önemli bir paya sahiptir. Bir yıl kadar devam eden muharebelerde Balkan Harbinin acılarını yaşamış olan subaylar büyük bir başarıya imza atmışlardır.

ÇANAKKALE’NİN TÜRK VE ALMAN KOMUTANLARI

Deniz ve kara muharebeleri şeklinde bir yıl kadar devam eden Çanakkale Muharebelerinin başarısında Başkumandan Vekili ve Erkân-ı Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın büyük bir rolü olmuştur. Komuta kademesinin oluşturulması, stratejinin geliştirilmesi, cepheye sevk edilen birliklerin belirlenmesi, ihtiyaç duyulan lojistiğin sağlanması, komutanlar arasındaki problemlerin çözüme kavuşturulması Enver Paşa marifetiyle gerçekleşmiştir. Ayrıca cepheye gazeteci ve edebiyatçıları göndererek zaferin kamuoyuna duyurulmasında etkin bir rol üstlenmiş, cepheyi sekiz defa ziyaret ederek asker ve komutanların moralini yükseltmiştir.

Çanakkale Muharebelerinde Alman komutanların da ön planda yer aldığı bir gerçektir. Bu komutanların başında bütün cepheden sorumlu olarak görev yapan V. Ordu Komutanı Liman Von Sanders gelmektedir. Sanders’in İtilaf kuvvetlerinin yapacağı taarruzlarla ilgili öngörüleri çoğu zaman yanlış çıkmıştır. Sürekli olarak taarruz harekâtı yaptırması, gece harekâtını tercih etmesi ve her yeni gelen kuvveti cepheye sürmesi kayıpların artmasında etkili olmuştur. En büyük katkısı, üst düzey Türk komutanlar arasındaki koordinasyonda başarılı olması ve diğer cephelerde gördüğümüz çekişmelere fırsat vermemesidir. Ayrıca kritik anlarda verdiği doğru kararlar başarıda etkili olmuştur. Göreve başladığı ilk bir ay içinde orduyu asker ve tahkimat yönüyle savaşa hazır hale getirerek ilk saldırılan püskürtülmesinde de etkin bir rol üstlenmiştir.

Çanakkale Muharebelerinin en üst rütbeli Türk komutanı savaş esnasında 3. Kolordu Komutanı olarak görev yapan Yanyalı Esat Paşa (Bülkat)’dır. M. Kemal dâhil olmak üzere Çanakkale’de görev yapan birçok subayın Harbiye’den hocası olan Esat Paşa, Yanya’nın kaybından sonra esaret dönüşünde bu göreve atanmış ve geceli gündüzlü bir gayretle kuvvetlerini muharebeye hazırlamıştır. 31 Temmuz 1914’teki seferberlik ilanından sonra başında bulunduğu 3. Kolordu seferberliğini yirmi iki günde tamamlamış ve Osmanlı ordusundaki on üç kolordudan planlanan sürede seferberliğini tamamlayan iki kolordudan birisi olmuştur. Ayrıca en kısa sürede seferberliğini tamamlayan kolordu, 3. Kolordu’dur. Esat Paşa kara savaşlarında büyük bir başarı sağlayarak Anafartalar ve Conkbayırı’nın da yer aldığı Kuzey Grubu bölgesini düşman kuvvetlerine karşı savunmuştur. Paşa emrindeki subayları çok iyi organize etmiş ve Sanders’le iyi ilişkiler kurarak zaferin kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Cephede görev yapan diğer Alman komutan Erich Weber Paşa’dır. İstihkâm subayı olan Weber Paşa Sanders’in emrinde Güney Grubu komutanı olarak Temmuz ayına kadar görev yapmış, özellikle Nisan ayındaki Fransız çıkarmasını püskürtmede etkili olmuştur. Ancak Haziran ayındaki Zığındere muharebelerinde paniğe kapılmış ve Sanders’in güvenini kaybetmiştir. Ayrıca savunma stratejisi hakkında da Sanders’le görüş ayrılığı yaşamıştır.

ÇANAKKALE’DE İKİ KARDEŞ KOMUTAN

Weber Paşa’nın yerine Güney Grubu komutanlığına Vehip Paşa (Kaçı) tayin edilmiştir. Vehip Paşa, soyadı farklı olsa da Kuzey Grubu komutanı Esat Paşa’nın kardeşidir. II. Ordu Komutanı iken birlikleriyle Çanakkale’ye gelmiş ve Ekim ayına kadar burada bulunmuştur. Sanders hatıratında iki kardeşin emrinde görev yapmasından ve işbirliklerinden çok memnun kaldığını ifade etmektedir.

Vehip Paşa, Enver Paşa’ya olan yakınlığını çok iyi kullanarak yaşanan sıkıntıların çözümünde aktif bir rol üstlenmiştir. Özellikle Ağustos muharebelerinde kendi cephesine yapılan harekâtın bir “gösteriş harekâtı” olduğunu anlayarak Kuzey Cephesi’ne kuvvet sevk etmesi savaşın seyrinde etkili olmuştur. Enver Paşa’yı ikna ederek her yeni kuvvet geldiğinde taarruz edilmesi taktiğinin değişmesini ve “bir kürek toprak, bir damla kan kazandırır” sözüyle siperlerin derinleştirilmesini istemesi kayıpları azaltmıştır. Vehip Paşa cephane sıkıntısı yüzünden gereksiz mermi harcayan subayları da hesaba çektirmesiyle ün kazanmıştır.

Çanakkale’de görev yapan subaylardan birisi de o zaman Yarbay rütbesinde olan Mustafa Kemal Bey’dir. M. Kemal daha önce Balkan Harbinde Gelibolu’da görev yaptığından bölgeyi tanıyan komutanlardan birisidir. Cepheye Ocak ayında gelmiş ve 19. Tümen Komutanı olarak Esat Paşa’ya bağlı görev yapmıştır. Emrindeki kuvvetlerle 25 Nisan 1915’deki ilk düşman taarruzunu durdurmayı başarmış ve 1 Haziran’da yarbaylıktan albaylığa terfi etmiştir. M. Kemal’in en büyük başarısı Ağustos Muharebelerinde olmuş; Anafartalar ve Conkabayırı’na taarruz eden düşman püskürtülmüştür. Bu sırada M. Kemal, yeni oluşturulan Anafartalar Grubu Komutanlığı’na tayin edilmiş ve buradaki başarıları ile adını kamuoyuna duyurmuştur.

18 MART ZAFERİNİN KOMUTANLARI

18 Mart 1915’de kazanılan deniz zaferinde en büyük katkı o sırada Müstahkem Mevki Komutanı olarak görev yapan Cevat Paşa’nındır. Cevat Paşa (Çobanlı), göreve geldiği ilk günden itibaren savunma için çalışmalar yapmış, top ve bataryaların yerleştirilmesini ve 18 Mart deniz muharebesinin kazanılmasında önemli bir rol oynayan mayınların döşenmesini sağlamıştır. 18 Mart günü gerçekleşen deniz saldırısı esnasında Esat Paşa’nın yanında olan Cevat Paşa, harekâtın önemini fark etmiş ve görev yerine gelerek komutayı devralmıştır.

Cevat Paşa düşman donanması Boğaz’ı terk ederken “Gittiler. Geçemediler. Geçemeyecekler” demiştir. Paşa, Vehip Paşa’dan sonra Güney Grubu komutanlığı görevine getirilmiştir. Esat Paşa hatıralarında; “Düşman donanmasına Çanakkale Boğazı’na yaklaşmak ve Boğaz’ı zorlayıp İstanbul’a gelmek fırsatını vermeyenlerin birincisi Cevat Paşa, ikincisi Ben, kesin sonucu sağlayan da Anafartalar kumandanı Mustafa Kemal Paşa’dır” demiştir. Cevat Paşa bu büyük başarısına rağmen kendisini öne çıkarmamış ve zaferin kazanılmasında asıl payın askerlere ait olduğunu vurgulamıştır.

Zaferde önemli payı olan komutanlardan birisi de Selahaddin Adil Bey’dir. Hem deniz, hem de kara muharebelerinde görev alan subaylardan birisi olan Selahaddin Adil, Cevat Paşa’nın yanında Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı olarak görev yapmıştır. 18 Mart sabahı İtilaf donanması Boğaz’a girdiğinde Cevat Paşa o sırada Maydos’ta olduğundan komutanlığa vekâlet etmiştir. Hatıratında, zaferin subay ve askerin fedakârca gayretleri sonucunda kazanıldığını; herkesin vazifesini yapmaya çalıştığını, yaşlı askerlerin su taşıyarak ya da ezan okuyarak askeri motive ettiğini belirtmiştir.

Zaferin kazanılmasında Fevzi (Çakmak), Kazım Karabekir gibi bilinen isimler dışında Yarbay Şefik (Aker), Hüseyin Avni Bey, Halil Sami ve Mahmut Sabri Beyler gibi birçok komutan daha vardır. Bu komutanlar, pek çok zorluğa rağmen büyük bir gayretle dönemin en büyük devletlerinin donanma ve ordularını geri püskürtmeyi başarmışlardır. Elbette subaylar kadar, zaferin kazanılmasında payı olan askerler de ayrı bir yere sahiptir. Çoğunun ismini bile bilmediğimiz ve Osmanlı topraklarının çok farklı yerlerinden gelerek canları pahasına savaşan Mehmetçik, bu zaferin görünmeyen kahramanı olmuştur.

Kaynaklar: H. Kara Işıldak, Çanakkale Savaşına Fiilen Katılan Türk ve Alman Generaller, DÜ SBE Yüksek Lisans Tezi, 2009; Çanakkale Muharebelerinin İdaresi Komutanlar ve Stratejiler, Çanakkale Valiliği, 2015; 100’üncü Yılında Çanakkale Zaferi Sempozyumu, SAREN, 2015.

[Dr.Serdar Efeoğlu] 16.3.2017 [TR724]

Diyojen Bugünlerde Yaşıyor Olsaydı… Belki de Yaşıyordur? [Konuk Yazar: Ayşe Pınar]

Meşhur filozoflardandır Diyojen. Onun birçok filozoftan farkı, düşünceleriyle değil yaşam tarzıyla öne çıkmasıdır. Gerçek erdeme ulaşmak için açgözlülüğe, hırsa ve ahlaksızlığa karşı savaşmak gerektiğini savunan ve bunun için medeniyete savaş açan ‘kinizm’ akımını benimsemiştir. Diyojen’in bu akımı daha üst noktaya çıkardığı söylenir.

Dünya nimetlerinden ve medeniyetten kendini o kadar soyutlar ki, üzerine sadece önden ve arkadan uzun bir pelerin giyer ve sokakta fıçı içinde yaşamaya başlar. Artık ne bir evi ne de bir kıyafeti vardır. Dünya malına dair sadece su içmek için bir tası olduğu söylenir. Fakat etkili hitabı ve hazır cevaplılığıyla kısa bir sürede ünü şehre yayılır. Bir fıçı içinde, bilge bir adam yaşadığını öğrenenler onu merak edip ziyaretine gelir.

İSKENDER OLMASAYDIM…

Ne kadar doğrudur bilinmez ama Diyojen ve İmparator Büyük İskender arasında geçtiği söylenen şu olay pek meşhurdur. İskender’in babası Kral 2. Philip, Corinth’i ele geçirdikten sonra şehirden geçerken herkes önlerinde elpençe divan, dalkavukluk sırasına girer. O sırada insanların içinde, etrafında olup bitenleri hiç umursamayan Diyojen, ayaklarını uzatmış yatıyordur. İskender, dikkatini çeken bu garip adama yaklaşır ve aralarında şu konuşma geçer:

İskender: Benim kim olduğumu biliyor musun? Ben İskenderim!
Diyojen: Ben de Diyojenim.
İskender: Ben Makedonya Prensiyim. Nasıl olur da bana selam vermezsin?
Diyojen: Niye selam vereyim ki? Sen benim esirimin esirisin.
İskender: Ne demek istiyorsun?
Diyojen: Bak ben nefsimi kendime esir ettim. Onun istediği hiçbir şeyi yapmıyorum. Hiçbir dünya nimetinde gözüm yok. Oysa sen nefsine esir olmuşsun ve gözün altınlarda, güçte, toprakta ve parada.
İskender: Böyle konuşuyorsun ama benden hiç korkmuyor musun?
Diyojen: Sen nesin? İyi misin, kötü müsün?
İskender: İyiyim tabi ki…
Diyojen: Neden iyi bir şeyden korkayım ki?

İskender: Peki, seni sevdim. Dile benden ne dilersen.
Diyojen: Güneşimi kapatıyorsun. Gölge etme, başka ihsan istemem!

Bu konuşma üzerine İskender yanındakilere, “Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim” diyecek kadar etkilenir ondan.

DÜRÜSTLÜK ARADI HEP

diyojen spotKalabalıklar içinde yalnızlığı seçen Diyojen, bunun sebebini yine kendi yöntemiyle anlatır insanlara. Atina sokaklarında gündüz vakti elinde fenerle dolaşır, niye fener yaktığını soranlara şu cevabı verir: “Dürüst insan arıyorum, insan!”

Ondan 1500 sene sonra yaşamış olan Mevlâna, Divan-ı Kebir Beyiti’nde Diyojen’den şöyle bahseder:

“Dün şeyh, şehrin çevresinde, elinde bir mum dönüp duruyor,

Şeytandan, devden usandım; insan istiyorum, insan diyordu.

Biz de çok aradık dediler, bulunmuyor. Dedi ki: O bulunmuyor dediğiniz yok mu, işte onu istiyorum ben.”

İşte bugün de elinde dünyalık hiçbir şeyi kalmayan devrin Diyojenleri, ellerinde birer fenerle adamsızlığın içinde adam arıyor. Zihnindeki ‘dünyası her şey olanın ahireti berbat olur’ düşüncesini iyice özümsüyor. Yudum yudum içiyor yalnızlığı. Minnetsizliğin, vakarın ve dik duruşun dimağa verdiği hazzı tadıyor. Yalanın, dalkavukluğun, cehaletin ve alçaklığın çukuruna tiksinerek bakıyor yükseklerden.

TRİLYONLAR VERSELER ÖĞRENEBİLİR MİYDİ?

Bir valizine hayatını sığdıranları anladığını sanıyordu belki ama şimdi bizzat yaşayarak bunun ne demek olduğunu mıh gibi kazıyor aklına. Hayatını kuşatan masivanın, misafir odasına dizdiği pahalı oturma takımının, mutfak dolaplarına doldurduğu tabakların, el dokuması kıymetli halısının, duvardaki pahalı tablosunun ne denli kıymetsiz olduğunu ciğerlerine kadar idrak ediyor. Ve gerçek kardeşin kan bağıyla olmadığını aynel yakin müşahede ediyor. Allah’ın kendisine verdiği dünyalık malları, Allah’ın hesabını sormamak için dünyada aldığına şükrediyor. Yalan, iftira ve hırsızlığın getirdiği saltanat yerine, dürüstlüğü ve ahlakıyla bir fıçı içinde yaşamayı tercih ediyor. Var mı böylesi zenginlik? Trilyonlar verseler öğrenebilir miydi bu dersi, terbiye edebilir miydi nefsini?

Oysa şimdiki gelinen noktadaki terbiyeyle başlamıştı her şey. Eşitlenmek için tekrar bir terbiye potasından geçmek gerekiyordu. Ne demişti asrın tabibi Bediüzzaman; “Evet, dünyaya ait işIer, kırıImaya mahkûm şişeIer hükmündedir… HazırIanınız; başka, daimî bir memIekete gideceksiniz. ÖyIe bir memIeket ki; bu memIeket ona nispeten bir zindan hükmündedir… ”

Son olarak Diyojen’in aslen Sinoplu olduğunu hatırlatalım. Hatta bir heykeli bile vardır Sinop’ta. Yani Anadolu topraklarından ümidi kesmemeli. Kesmemeli ki, hem kadın hem erkek yeni Diyojenlerin fikirleri tekrar filizlenip yeşersin… Ve ilerde kendilerine gelen dünyalık tekliflere karşı cevabı, “Gölge etme, başka ihsan istemez” olsun…

[Ayşe Pınar] 16.3.2017 [TR724]

Saray tiyatrosu iftiharla sunar… [Veysel Ayhan]

Resmi açıklamalar ve iç sesle Hollanda krizi…

HOLLANDA BAŞBAKANI MARK RUTTE: Yanlış bir filmin içine düştüm. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım, Terbiyeli, kültürlü ve uygar uluslar istenilmeyen yerde durmaz. Bakanın gitmesi gerekiyordu.

İÇ SES: Ya arkadaş ben nasıl bir ülkeye, nasıl insanlara çattım. İnsan istenmediği yere gelir mi? Kapıdan kovuyorsun bacadan giriyorlar. Nasıl bir yüzsüzlük!

DIŞİŞLERİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU: Engelleyemezsiniz, istediğimiz yere de gideriz. Senin ülkendeki laleler nerden geldi? Sen ne lalesisin bilmiyorum!

İÇ SES: Abi Avrupa’daki tanıdıklara rezil olduk ama değdi. Bekir gibi ölene kadar bakanım. Dil bildiğimden başkan yardımcısı olmak bile artık çantada keklik.

AİLE BAKANI FATMA BETÜL KAYA: Vatandaşlarımızla buluşmadan gitmeyeceğimizi söyledik… 4 saattir buradayız, su bile verilmedi… Cumhurbaşkanımız dön demeseydi orada ölecektim.

İÇ SES: Kız ben neler yaptım inanamıyorum. Milli kahraman oldum ya! Reisin gözüne girdim. Acaba başkan yardımcısı yapar mı?

ROTTERDAM’IN MÜSLÜMAN BELEDİYE BAŞKANI AHMED EBU TALİB: Bana Aile Bakanının konsolosluğa gitmeyeceğine dair garanti verdiler. Türkiye’nin başkonsolosu Sadin Ayyıldız tamamen yalan söyledi. İnsanları Bakan’ın konuşma yapacağını söyleyerek konsolosluğa çağırdı.

İÇ SES: Allah belanızı vermesin! Hem kendi yasalarınızı çiğneyip buraya geliyorsunuz sonra da utanmadan yalan söylüyorsunuz. Yalancılığınızla nezaketsizliğinizle Müslümanlığı katlettiniz, yazıklar olsun size!

BİNALİ YILDIRIM: (Bir hafta önce) Hollanda’da 14’ünde seçimler var Mevcut iktidar partisiyle o aşırı Wilders partisi arasında çok az fark var. Onun için 14’ünden önce Hollanda’da bir etkinlik yapılması çok mümkün gözükmüyor.

(Önceki gün) Yapılan asla kabul edilemez. Türkiye bunun cevabını en ağır şekilde verecektir. Bir daha böyle aymaz hareketlerin olmaması için gereken yapılacak.

İÇ SES: Ya arkadaş ben ne bileyim reis’in niyetini. Benim abidik gubidik işlere aklım ermez ki! Olan bizim “Q Shipping ve Zealand Shipping gemi filolarına” olacak. Bakalım ne etsek de bizim gemi şirketleri zarar görmese.

ERDOĞAN: “Bunlar Nazi kalıntısı… Dur sen daha dur. Neyi düzelteceksin. Daha sen bedel ödemedin, önce bunun hesabını vereceksin! Bunlar birbirini ısırmazlar. Hollanda, Avrupa ülkesi gibi değil, Muz Cumhuriyeti gibi davranmıştır. Ya senin her yerin Avrupa Birliği üyesi olsa ne olur?”

İÇ SES: Yiğit’im işler planladığımız gibi gidiyor. Her seçimde aynı strateji, sağolsun halkımız mahcup etmiyor. Fatma üstüne düşeni yaptı. Git dedim gitti. Gel dedim geldi. Aferin kıza. Durmak yok yeni düşmana saldırmaya devam!

IRKÇI PARTİ LİDERİ GEERT WİLDERS: Erdoğan ile aynı fikirde olan Hollanda’daki Türklere söylüyorum: Türkiye’ye gidin ve asla geri gelmeyin. Güle güle!

İÇ SES: Seçimler tehlikeye girmişti. Mark Rutte, anketlerde mart’a önde girdi ama sağ olsun Tayyip sayesinde şimdi umutlandım. Can simidi gibi yetiştiler. İlk seçim vaadim “camileri kapatıp Kur’an satışını yasaklamak”tı. Sonra “Müslüman mülteciye sınırlar kapatmak”

Rotterdam’da keyifle Türk bayraklarını sallayanlar, hepinizi kovmaya geliyorum, haydi kiş kiş, kendiniz kaşındınız!

(AKP’nin olanca gayretine rağmen Irkçı Parti Lideri Wilders’e prim vermedikleri için basiretli Hollanda seçmenini tebrik ederiz.)

[Veysel Ayhan] 16.3.2017 [TR724]