‘En hüzünlüsü de, mezarlarının Türkiye kıyılarına bakmasıydı’ [Mehmet Arda Duru]

Yunanistan’ın Sakız Adası (Chios) açıklarında meydana gelen kazada hayatını kaybeden 7 kişi, gözyaşları içinde toprağa verildi. Sakız’daki cenazeye kazada sağ kurtulanlar, Yunanistan’da mülteci ve vatandaş olarak bulunan 3 kişi, mezarlık görevlisi ve Yunan vatandaşı iki kişi katıldı. Vefat edenlerin Türkiye’deki yakınları ise cenazeye katılamadı.

Sakız’ın Türkiye’ye bakan doğu bölümünde Müslümanlara ayrılan mezarlıkta toprağa verilen Mahir Işık (4 aylık), İbrahim Işık (3), Mustafa Said Zenbil (12), Meltem Zenbil (40), Kevser Sezer (58),  Mustafa Kara (6) ve Gülsüm Kara (8) için arkadaşları ve cenazeye katılanlar gözyaşı döktü.

3 AYLIK MAHİR BEBEK DE VAR

Yunanistan’a daha önce sığınan ve adının açıklanmasını istemeyen bir mülteci, Ege Denizi sularında can veren 4 aylık Mahir Işık ve 3 yaşındaki İbrahim Işık’ın annesinin ve babasının mezar başındaki fotoğraflarını çeken 50’li ve 30’lu yaşlardaki iki Yunan vatandaşının yakınlarını kaybedenleri teselli ettiğini aktardı. Bir süre mezarlık kenarında cenazeyi izleyen iki Yunan vatandaşı defin alanına gelerek başsağlığı dilediği ve yardım etmek istedikleri öğrenildi.

SAĞ KURTULDULAR, CANLARINI ELLERİYLE TOPRAĞA VERDİLER

Kazadan sağ kurtulan bir annenin hayatta kalan 3 çocukla ilgilendiği için cenazeye katılamadığını aktaran Türk sığınmacı, “7 cenazeyi de biz yıkadık, kefenledik. Sakız Belediyesi mezarlık yeri gösterdi ve kazdı. 70 yaşındaki mezarlık görevlisinin de yardımıyla cenazelerimizi toprağa verdik.” dedi.

MEZARLARI ÇEŞME’YE, ALAÇATI’YA BAKIYOR…

Kazada bebeğini ve bir çocuğunu kaybeden Fatma ve Nazir Işık çiftinin  henüz şoku atlamadıklarını fakat çok metanetli göründüklerini aktaran Türkiyeli mülteci, “En hüzünlüsü de mezarlarının Türkiye kıyılarını, Çeşme ve Alaçatı’ya doğru olmasıydı. Onlar geride özgürlükleri elinden alınmış ve artık hayat hakkı tanınmayan bir ülke bırakmıştı.” diyor.


GECE YARISI BÜTÜN ADADA KEFEN ARADILAR

Başka bir Türkiyeli mülteci ise yaşananları şöyle aktarıyor:

“Yetkililer güvenlik gerekçesiyle aileleri kimseye göstermedi. Savcılık ifadeleri alınınca adada bulunan Türkiyeli mültecilerle görüştürüldü. Cenaze işlemlerinin yapılması ile ilgili konuştuk. Bütün aileler, “Biz hepimiz burada kalmasını istiyoruz.” dediler. Hızlı bir şekilde kefen aramaya başladık, malum orada kefensiz defnediliyor insanlar. İkimiz de ilahiyatçıydık. Cenaze namazını kıldırabilirdik. Ama kefen yoktu… Daha sonra bir giysi dükkanına gittik, ne istediğimizi tarif ettik. Bir nevresimci arkadaşına yönlendirdi. Gecenin 10.30’unda dükkanını açtı sağolsun. Kefen olabilecek dikişsiz nevresimler, havlular, kadınlar için yazma türü başörtüleri bulduk. Kefenleri bağlamak için dikişsiz ipler derken her türlü gereci temin ettik. Polis de acele ettirdi, bir an önce cenazeyi yapın diye… Aileleri adadan gönderelim, Atina daha güvenli diye. Sabah saat 08.00’de bizi cenazelerin olduğu yere götürdüler. Cenazeleri otopsi yapıp giydirmişler. Biz onları aldık, tek tek yıkadık. Kefenledik, hazırladık. Morg bölümünden cenaze araçlarıyla mezarlığa geçtik. Mezarlıkta Yunan yetkililer bize mezarlığı hazırlamıştı. Hep yanımızda oldular. Adanın yetkilileri de… Tek tek bütün cenaze namazlarını kıldık. Saat 10.00’dan 16.00’ya kadar işlerimizi bitirdik. Aileler de akşam 21.30 gemisiyle Atina’ya döndüler. Biz de sabah kalktık, mezarlığın etrafını düzelttik, taşlarını koyduk. Mermerciye geldik, mezarlar için siparişlerimizi de verdik. Ailelerin de onayıyla mezar taşlarını vefat eden özgürlük yolcularının başuçlarına yerleştireceğiz.”

Cenaze için yerel yöneticilerin, defin işlemleri aşamalarında ailelerin ihtiyaç duydukları yardım ve kolaylığı gösterdiği belirtildi.

2 ÇOCUĞUNU KAYBEDEN KHK’LI FATMA IŞIK YAŞADIKLARINI GAZETECİ ÇÖLAŞAN’A ANLATMIŞTI

Öte yandan mezarlık başında Yunan bir çift tarafından Yunanistan’a sığınmak için yola çıktıkları teknenin Ege Denizi’nde batması sonucu 7 kişinin hayatını kaybettiği kazada bebeği can veren Hakim Fatma Işık’ın sesini duyurmak için Emin Çölaşan’a mektup yazdığı ortaya çıkmıştı.

Çölaşan’ın 9 Ekim 2016’da Sözcü‘deki köşesinde yayımladığı mektupta şu ifadeler yer alıyor:

“… Tarsus Kadın Cezaevi’nden bir hakim yazıyor. Aslında kitap olacak nitelikte uzun bir mektup. Çok kısaca özetliyorum:

‘Çok zor bir süreç yaşadık. 16 haftalık hamileydim. Bütün bu süreci karnımda taşıdığım doğmamış bebeğimle yaşadım. (Cezaevi koşullarını anlatıyor, inanılır gibi değil.) Koğuşta meslekten ihraç edilen 14 kadın hakim ve savcıyız.

İki aydan fazla bir süre geçti, tutukluyum.

Cezaevinde yüzlerce tutuklu ve hükümlü varken bu kadar kişiye sadece bir doktor bakıyor. O da sadece perşembe günleri öğleden sonra.

Şu anda 27 haftalık hamileyim. Bu benim ilk hamileliğim.

Hastaneye demir kelepçelerle gidiyoruz. Doktorun bebeğin durumu iyi demesi bile bana yetiyor. Kilosunu, boyunu, görüntüsünü sormak aklıma bile gelmiyor.

Gözyaşlarımı tutamadığım anlar da oluyor.

İnanın hiçbir şey umurumda bile değil. Beni en çok yıpratan bebeğimin karnımda bu şekilde büyümesi. İkimiz de çok zor günler geçiriyoruz.

Aslında ben koğuştaki şanslı bayanlardan biriyim çünkü eşim tutuklanmadı.

Bu mektubu size yazma nedenim, sesimizi biraz olsun duyurabilmektir.”

[Mehmet Arda Duru] 2.10.2019 [Kronos.News]

3. köprünün günlük 1 milyon 800 bin liralık zararını vatandaş ödüyor

İstanbul’un boğazına inşa edilen ve araç garantisi geçiş garantisi verilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü, günlük 1 milyon 800 bin lira zarar ediyor. Köprünün yapımını üstelenen firmaya geçiş garantisi verildiği için geçmediği köprünün zararını vatandaş karşılıyor.

BOLD-CHP İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel, Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER) yaptığı Yavuz Sultan Selim Köprüsü’yle ilgili başvurusuna gelen yanıtı kamuoyuyla paylaştı. Adıgüzel’in edindiği bilgilere göre YSS Köprüsü günlük ortalama 1 milyon 800 bin TL’lik zararını vatandaşın omuzlarına yüklüyor.

ARAÇ GARANTİSİNİN 3’TE 1’NE ULAŞILAMADI

Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından gelen yanıta göre, geçiş garantisi günlük 135 bin araç olan 3. Köprüden Eylül 2016’dan Haziran 2019’a kadar geçen sürede 41 milyon 805 bin araç geçti. Buna göre, 3 yıla yakın bir sürede verilen araç garantisinin üçte birine dahi ulaşılamadı.

CHP’li Adıgüzel’in zarar nedeniyle şirketlere ödenen miktara ilişkin sorusu yanıtsız bırakıldı. Karayolları Genel Müdürülüğü bu soruya şu şekilde cevap verdi;  “Görevli şirketlerin kusuru dışındaki herhangi bir nedenle bir İşletme Yılı’nda söz konusu kesim veya kesimler için garanti edilen toplam taşıt sayısına ulaşılamaması durumunda meydana gelen gelir farkı, 40.52.34.00-04.5.1.00-2-05.4 kodlu ‘Ekonomik-Mali Amaçlı Transferler’ adlı bütçe tertibinden Görevli şirketlere ödeme yapılmıştır” denildi.

KÖPRÜDEN GEÇMEYEN 95 BİN ARACIN PARASINI VATANDAŞ ÖDÜYOR

YSS Köprüsü ve otoyollarda günlük araç garantisi 135 bin olduğunu anlatan Adıgüzel, “Ancak Eylül 2016-Haziran 2019’u kapsayan toplam 1033 günde köprüden yalnızca 41 milyon 805 bin 793 araç geçmiş. Günlük ortalama 40 bin 741 aracın geçtiğini hesaplarsak, bu süre zarfında garanti edilenin yalnızca yüzde 30’unun geçtiğini görüyoruz.” dedi.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün günlük zararının yaklaşık 1 milyon 800 bin TL olduğunu belirten Adıgüzel, “Gelen yanıtta geçiş sayıları aylara, yıllara ve araç tipine göre verilmediği için şirketlere ödenen miktara ilişkin net bir hesaplama yapamıyoruz. Öte yandan 135 bin garantili köprüden günlük ortalama 40 bin aracın geçtiğini düşünürsek, geçmeyen 95 bin araç için günlük ortalama 1 milyon 800 bin TL, 82 milyon vatandaşımızın cebinden çıkıyor” şeklinde konuştu.

[BoldMedya] 2.10.2019

Hazine 290 milyar TL borcu nasıl ödeyecek? [Gölge Bankacı]

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yepyeni ekonomi programında sarfettiği “Dengelendik ve şimdi değişim başlıyor.” sözleri kulağa hoş geliyor.

Sadece batık kredilerin (takipteki alacak) 400 milyar TL’yi bulduğu bir ekonomide ne dengelenmeden ne de değişimden bahsedilebilir.

12 AYDA 290 MİLYAR TL BORÇ ÖDENECEK

Albayrak’ın görmezden geldiği borç krizi sadece özel sektörün değil Hazine’nin de elini kolunu bağlıyor.
 
Hazine 2019 yılı ekim ayından 2020 yılı ekim ayına kadar 290 milyar TL iç borç ödemesi yapacak.

Aylık ortalama 24,1 milyar TL gibi bir ödeme yapacak Hazine. Böyle bir yükün altından kalkmak kolay olmayacak.

Merkezi idare bütçesinde aylık ortalama gelirin 95 milyar TL olduğu dikkate alınırsa gelirin dörtte biri borç ödemesine gidecek.

Kasaya girmeden borca bu kadar yüksek ödeme yapan bir kamu maliyesinin hareket kabiliyeti son derece azdır.

Kalan 4’te 3 gelir ile personel maaşları, Sosyal Güvenlik Kurumu transferleri gibi kamunun bütün mali yükümlülükleri yerine getirilecek.

Hâl böyle olunca bütçedeki kara delik büyümeye devam ediyor.

BÜTÇE AÇIĞI 51 MİLYAR TL’DEN 140 MİLYAR TL’YE FIRLADI

Albayrak’ın yepyeni programına göre 2019 ve 2020’de bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 2,9 olacak.

Oran küçük gelebilir…

Rakamlara dökersek bütçe bu sene ve gelecek sene 140 milyar TL açık verecek. Bütçe açığı 2017’de 51 milyar TL idi. 2016’de 71 milyar TL’ye yükselmişti. Bu sene 140 milyar TL’yi bulacak.

2019’da Merkez Bankası’ndan (TCMB) gelen 47 milyar TL "kefen parası" (ihtiyat akçesi) ve 38 milyar TL temettüye (kâr payı) rağmen 140 milyar TL açık veriliyorsa 2020’de açığın aynı seviyede kalacağını iddia etmek ne derece tutarlı?

“Cumhuriyet tarihinin en fazla bütçe açığı veren ve her sene açığı katlayan Hazine Bakanı olarak” nitelenen Albayrak’ın dediği gibi olsa bile tablo çok vahim.

HAZİNE 420 MİLYAR TL BORÇLANMA İHALESİNE ÇIKACAK

Hazine bir yıl içinde 290 milyar TL’lik kısmı iç borç ödemesi ve 140 milyar TL’si bütçe açığının kapatılması için olmak üzere toplam 430 milyar TL’ye ihtiyaç duyacak.

Üstelik rakamlara kamunun dış borç ödemeleri dahil değil. Dış borcu yine dış borçlanma ile çevirdiğini farzedelim…

Dış borç hariç tutulduğu halde bile Hazine her ay ortalama 35 milyar lira borçlanma ihalesine çıkmak mecburiyetinde kalacak.

Ağustos sonu itibarıyla Türkiye’nin iç borç stoku 692 milyar TL. Hazine bu tutarın yüzde 60’ı kadar borç talep edecek piyasadan.

DOLAR FIRLAYINCA FAİZ DE FIRLADI

Buraya nasıl mı geldik?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin inkâr ettiği kriz yüzünden buralara düştük.

2018 yılı ağustos ayında patlak veren kur şokunun birikimli sonucu ile yüzleşiyoruz. Dolar 7,25 TL’ye kadar tırmanınca faizler de yüzde 35’lere kadar çıkmıştı.

Hazine piyasayı dövizden uzak tutmak ve TL’yi cazip kılmak için kısa vadeli borçlandı.

Hazine’nin iç borçlanmada ortalama vadesi 2018 başında 71 ay civarında seyrediyordu. Halihazırda bu vade 30 aya kadar düştü.

Bir başka ifade ile 6 sene ortalama vade ile borçlanabilen Hazine bu vadeyi 2,5 yıla indirdi.

Vadenin kısalmasında Hazine’nin dolarizasyona set çekme gayretinin yanısıra Türkiye’nin riski arttığı için yatırımcıların uzun vadeli borca sıcak bakmaması da etkili oldu.

BÖYLE BİR MÜŞTERİ VARKEN BANKA NİYE KREDİ İLE UĞRAŞSIN

Borç bu kadar yüksekken faizlerde düşüş kalıcı olur mu? Talimatla birkaç ay düşürülebilir.

Fakat kamunun bir yıllık zaman zarfında 420 milyar TL borç talep ettiği bir piyasada faiz riskinin ortadan kalktığını söylemek için henüz erken.

Bankalar kredi verecekmiş… Niye versin ki! Kredi için uygun müşteri bulacaksın, fizibilite raporu çıkaracaksın, sayfalarca mukavele imzalayacaksın, tahsilatı ile ayrı uğraşacaksın.

Hem krizde kimin ne olacağı belli değil. Bankalar için tahvil almak en iyisi!

Devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) almaktan kolay ne var! Taş atıp da kolu mu yoruluyor bankanın? Bu kadar ballı ve garantili bir müşteri varken banka kredi tahsisi ile niye uğraşsın ki! 

VERGİ ARTIŞI VE ZAMLARA DEVAM

Diğer taraftan hükümet bütçe açığını en azında bu çerçevede tutabilmek için vergi artışları ve zamlara devam edecek.

Yine faiz lobileri kazanırken halkın cebindeki para daha da eksilecek.

2020 bütçesindeki tahmini vergi geliri rakamları Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geldiğinde görülecek ki krizin faturası yine çalışanlara yine dar ve orta gelirliye çıkarılacak.

“Borcu Hazine ödeyecek.” demek vatandaştan alıp bankalara vereceğiz” demenin öteki hâlidir.

Elde avuçta ne kaldı kontrol edin bakalım? 290 milyar liralık birikimimiz kalmış mı?

HAZİNE’NİN AYLIK İÇ BORÇ ÖDEMELERİ*

EKİM'19: 10,6
KASIM: 32,9
ARALIK: 13,7
OCAK’20: 23,5
ŞUBAT: 28
MART: 32
NİSAN: 28
MAYIS: 34,6
HAZİRAN: 23,5
TEMMUZ 21
AĞUSTOS 31,6
EYLÜL: 13,6
TOPLAM: 293
(*) Kaynak: Hazine, milyar TL.

[Gölge Bankacı] 2.10.2019 [Samanyolu Haber]

Evlilikte Fıtrat Prensipleri [Safvet Senih]

Evliliğin  fıtrilikle ilgili prensipleri hakkında Hocaefendi şöyle diyor:

a)Her Hayrın Başı: Bismillah

Bizim ölçülerimiz içinde yuva kurmayı başaran eşler çok mühim bir hadiseyi gerçekleştirmiş ayılırlar. Böyle bir yuva, yerinde bir mâbed, yerinde bir mektep gibi vazife görür ve topyekün bir millete diriliş üfleyen bir BEYTULLAH hizmeti verir. Allah’ın koyduğu prensiplere bağlı bu kabil yuvalar bazen umum bir toplum için DNA   vazifesi görmüştür.

“Burada, bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Biz yemek yerken Bismillahirrahmanirrahim deriz. Hatta bunu gönülden söylersek bereket hâsıl olacağına inanırız. İçimizde iyi inanmış olanlar çok defa bu bereketi açıkça da müşahede etmişlerdir.

Albay Hulusî Ağabey ile Ahmed Feyzi Ağabey 1969’da Mustafa Birlik Ağabeyin evinde bir görüşme  sırasında bereketle ilgili olarak Hulusi Ağabey şunları anlatıyor:   “Barla’da Muhacir Hafız Ahmed Efendinin evinde beş senelik kirasını peşin vererek Üstad Hazretleri kalıyordu. Akşamdan akşama kendisine yemek geliyordu. Üstad da minderini kaldırır, on kuruşluklardan birtane verir, sonra yemeği alırdı. Üç beş misafir de gelse yiyecekleri odur. Beş tane KEDİ  MİSAFİR  geldiği zaman da yiyecekleri odur. Kedilerin yemeğini peşinen ayırır, misafirler beklerler. Götürür kedilerin yemeklerini kor, onlar yemeğe başlarlar. Ondan sonra gelir. ‘Fiyatını verelim, BİSMİLLAH  der, yemeğe başlanır. İlk gittiğimiz zaman, ilk sofra yemek hatırası da şöyle olmuştu. (…)  İlk yemek geldi. Biz yedi sekiz kişi oturduk. ‘Fiyatını verelim, BİSMİLLAH  diyor ama yemeğe başlanmıyor. Biraz duruyor, BİSMİLLAH diyor. Biraz daha duruyor. BİSMİLLAH diyor. Ben çok zaman sonra hükmettim ki; BİZ  BİSMİLLAH’ı şümulüyle söyleyemiyoruz da o Zât, herbirimizin namına BİSMİLLAH diyor. Isparta havalisinde hamur tahtasını SOFRA  diye kullanırlar. Hamur tahtası geldi. O kadar insan yedi. Elhamdülillah. O yemek bitmedi. Yemek hemen hemen aşağı yukarı geldiği gibi gitti.

“Şimdi şu hadiseyi bir iki münasebetle ben de taklit ettim, taklid! Birisi, Kars’ta iken. Akşama yakın gayet kuvvetli yemek yiyen iki kişi ile bir zât’ı ziyarete gittik. Ev sahibi hanımı ile beraber bir kap yemeklerini yerken biz  kapıyı çaldık. Kapıyı açtı. ‘Buyrun!’ dedi. Hanımı öbür tarafa geçti. Bir sahan içerisinde patates yemeği. Yanımdakilerin iki avurduna ancak sığar. Dedim ki: ‘Başlamayın! Size Üstad’la ilk görüştüğümüzde şâhid olduğum BESMELE’nin Bereketine dair olan hikayeyi anlatacağım. Biz de taklid edeceğiz. İnşaallah Cenab-ı Hak bize de bereketini ihsan eder. Bu hikayeyi onlara anlattım. O tarz hareket ettik. Ondan sonra BİSMİLLAH dedik, başladık. O yemeği bitiremediler bu oburlar!

“Bundan iki sene evvel Elaziz’de bir Kur’an Kursu açılıyor. O da Pazar gününe rastlamış. Ankara’dan, şurdan burdan bir çok misafirler var. Bizim de PAZAR GÜNLERİ  KIRDA  SOHBETİMİZ VAR. Birinci Cihan Harbinde Üstad Hazretleri ile beraber muharebede bulunmuş  Bakır Hoca dediğimiz bir arkadaşımızın bahçesinde olacağız. Arkadaşlar ‘Bugün ne yapalım?’ dediler. Ben de ‘Şöyle on-onbeş kişiyi idare edecek kadar bir şeyler yapın’ dedim. Çünkü o kurs için davet edenler misafirler için hazırlık yapmışlar. Civar vilayetlerin hepsinden var, uzaktan gelenler de var. Nihayet merasim bitti. Öğleyi kıldık, biz bahçeye gittik. İşte on-onbeş kişiyi idare edecek kadar bir yemeğimiz var. Baktık ki, on kişi bu taraftan, on beş kişi bu taraftan, sekiz kişi bu taraftan, böylece her taraftan gelmişler. Onbeş kişilik yemek. ALTMIŞ-YETMİŞ  kişilik sofra oldu. Misafirlere karşı bir mahcubiyet var.  Yaaa, ol deyince olmaz ki. Bekleyin, şehirden yemek getirelim, bu da olmaz!  Dedim ki: ‘Arkadaşlar, Size Besmelenin bereketine ait hikayeyi söyleyeyim’ ve onun zeyli olan TAKLİDİMİZİ de anlattım. Hülasa fiyatını verelim dedik ve Besmele ile başladık, ama taklid ha taklid! O altmış yetmiş kişi doyasıya kadar yediler. ELHAMDÜLİLLAH yemek arttı. Fesübhanallah, taklidimize bile  Cenab-ı Hak böyle bereket ihsan etti.”

Hulusi Ağabey bu hatırayı bir başka yerde   anlatırken sadece BİSMİLLAH  demiyor. Bilakis, duya doya Üstadımızın  okuduğu  şekilde BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM diyor. Tek tek harfleri mahreçlerine uygun ve tecvid kaidelerine şâyeste biçimde… Evet BÜYÜK, TÜKENMEZ  BİR  KUVVET,  ÇOK,  BİTMEZ  BİR  BEREKET  ve MÜBAREK  BİR  DEFİNE  OLAN BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM işte böyle okunmalı.

“Keza bizler, çok işlerimizde, şeytanın şerrinden Allah’a sığınır ve Cenab-ı Hakk’ın bizi korumasını dileriz. En mahrem meselelerimize kadar her hususta bu disiplinlere dikkat ederiz. Böyle bir istiâne ve istiâze sonucu dünyaya gelen çocuklarımızın iyi, sâlih olacağına ve neticeye şeytanın parmak karıştıramayacağına inanırız.

“Bu istiâne (Allah’tan yardım isteme) ve istiâzeyi (Allah’a sığınmayı) yapmayan birinin, küçük gibi görünen böyle bir ihmâl sonucu başına öyle gâileler gelir ki, nereden geldiğini bilmez ama, onların altında ezilir gider. İnsan, bu konuda hiçbir noktayı ihmal etmemelidir. Yapmakla mükellef olduğu büyük-küçük her şeyi yapmalı, tâbî tutulduğu imtihanın bütün şartlarını yerine getirmeli, dinin kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirirken fevkalâde hassas ve titiz davranarak asla gaflete düşmemelidir.

“Bazen bir anlık bir fütur (gevşeklik), tıpkı dümen ve direksiyondaki kimsenin küçük bir gafletinin verdiği bir akıbeti netice verebilir. Evet mümin her an Allah’a dayanıp, Allah’a sığınmalıdır. En basit bir muamele gibi görünen nikahta dahi hep bu duygu ile hareket etmelidir. Nikah Allah adına yapılır, Allah’a bağlanmadan yapılan nikahın bereket getireceği, hayra vesile olacağı düşünülemez. Evet nikah mânevî bir bağdır; kerameti de Allah’la irtibatındadır.

“Bu itibarla nikah, Allah adına olacak ki, bereketli olsun. İçinde dua olacak ve Allah’ın koyduğu prensipler çerçevesinde gerçekleşecek hatta mihir söylenecek ki, istikbal vaad etsin. Allah (c.c.) Kendi adı anılan nikahı meymûn (uğurlu)  ve mübarek kılar. Böyle bir nikâh, Allah’ın (c.c.) teminatı altındadır. İhtimal, istikbal vadedicidir ve eşler arası imtizaca da vesiledir.

“Günümüzde  eşler arası çok sık şekilde boşanma hadiselerine şâhit olunmakta ve evliliklerde ciddi bir bereketsizlik, uğursuzluk ve hayırsızlık görülmektedir. İşlerin Allah adına yapılmaması, gelişigüzel ve hedefsiz olması, her şeyin sırf şehevî hislerini tatmin esasına bağlanması ve bütün bütün insanî değerlerin gözardı edilmesi, Batı aile sistemini temelden sarstığı gibi bizi de ırgalamış sayılabilir… Umumî ahval onu göstermektedir. Cenab-ı Haktan inayet ola…”
İnayet  olması  için de O’nun yolunda olmak gerekir.


[Safvet Senih] 2.10.2019 [Samanyolu Haber]

Yeni Ailem Dergisi’nin Ekim sayısında neler var? [Dr. Ali Demirel]

Yayın hayatında bir yılı geride bırakan Yeni Ailem Dergisi, Ekim sayısında “En büyük zenginlik: Tasarruf” diyerek iktisat ve kanaat konusunu kapağına taşıyor.

Doktor anne, yazısında çocuğumuzun gözünün morarması veya arkadaşlarıyla oyun oynarken gözüne sert bir cisim gelmesi durumunda neler yapmamız gerektiğini anlatıyor.

Emine Eroğlu, “Sonsuzluk ve bugün” başlıklı yazısında Üstad Hazretleri’nin “Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde senet yok ki ona mâliksin. Öyle ise hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil..” sözünü açıyor.

Cemil Tokpınar, yazısında çekilen geçim sıkıntısının boyutunun ne olursa olsun iktisat ve kanaatin vazgeçilmez bir düstur olması gerektiği üzerinde duruyor.

Ebru Nida Bilici, Polat ailesini konuk ediyor yazısına. Yazıda kendisine kanaati rehber edinen bir ailenin hayatının nasıl bereketlendiği konusu işleniyor.

Enes Kanter, “İnsan hayat ettiği müddetçe yaşar” başlıklı yazısında “İyi bir hayat yaşayıp diğer insanlara da hayat olmak istiyorsanız hayal kurun ve çok çalışın.” tavsiyesinde bulunuyor.

Osman Karyağdı, israfın sebepleri ve israf hastalığının tedavi yöntemleri üzerinde duruyor.

İsmet Macit, Efendimiz’in (s.a.s.) Medine’de Aişe annemizle yaşadığı, aynı zamanda mübarek bedenin defnedildiği evini kaleme alıyor.

Neda Özgür, “Çocuk israf ve kanaati nasıl öğrenir?” sorusunu cevaplandırıyor.

Abdullah Yiğit, “Edep başımızın tacı” başlıklı yazısında adab-ı muaşeret kurallarını anlatıyor.

Dert Babası, bir okurundan gelen “Yaşadıklarıma isyanım yok ama hiç yaşam enerjim de yok. Nasıl düşünmeliyim?” sorusunu cevaplandırıyor.

Ayrıca dergi her sayısında olduğu gibi bu sayısında da 16 sayfalık bir çocuk dergisi sunuyor okurlarına. Bilmece, bulmaca, hikâye ve masallarla dolu olan bu bölüm, çocuklarımızın hem zihinsel gelişimlerine hem de manevi eğitimlerine katkı sağlıyor.

Gördüğünüz gibi Yeni Ailem Dergisi dopdolu içeriğiyle evlerimize konuk olmaya hazır.

Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden kolayca sorularınızı yöneltebilirsiniz:

Abonelik: https://abone.yeniailem.com/clientarea.php

Whatsapp: +49 2773 7456295.

[Dr. Ali Demirel] 2.10.2019 [Samanyolu Haber]

Beşiktaş, Milan ve Manchester United dibe vurdu [Hasan Cücük]

Manchester United, Milan, Beşiktaş… Bu üç kulübün aynı cümle içinde yan yana gelmesinin sebebi 2019-20 sezonunda gösterdikleri performans oldu. Ligde haftalar birbir tükenirken bu üç dev taraftarlarını mutsuz etmeye devam ediyor. Manchester United 30 yılın, Milan 80 yılın, Beşiktaş ise 39 yılın en kötü lig başlangıcına imza attı.

Türk futbolunun en eski çınarı olan Beşiktaş, Abdullah Avcı yönetiminde başladığı sezonda yüzü bir türlü gülmüyor. Trabzonspor deplasmanından 4-1’lik bir hezimetle dönen siyah-beyazlılar ligin 16. sırasına demir attı. Geçen yıl Fenerbahçe’nin yaşadığı sıkıntıların bir benzerini yaşamaya başladı. Ligin 6. haftası geride kalırken Beşiktaş sadece 5 puan topladı. 5 puanla üç puanlı sistemin uygulamaya konulduğu 1987-88 sezonundan bu yana en kötü sezonunu geçiriyor.

Beşiktaş 4 yıllık Şenol Güneş dönemi sonrası takımın emanet edildiği Abdullah Avcı yönetiminde 15 lig, Avrupa ve hazırlık maçlarına çıktı. Abdullah Avcı ile çıkılan 1 UEFA Avrupa Ligi, 6 Süper Lig ve 8 hazırlık maçı olmak üzere toplam 15 karşılaşmada siyah-beyazlı ekip, 4 galibiyet, 7 mağlubiyet ve 4 beraberlik alarak beklentilerden uzak bir görüntü çizdi. Siyah beyazlılar, Süper Lig’de ilk 6 hafta itibarıyla 1 galibiyet, 2 beraberlik, 3 mağlubiyet aldı. Beşiktaş’ın ilk 6 maçlık performansları göz önüne alındığında, 1959’dan bu yana daha kötü bir lig başlangıcı bulunmuyor.

Beşiktaş, ilk 6 haftada 1 galibiyet, 2 beraberlik ve 3 mağlubiyetlik performansı 1975- 76 ve 1980- 81 sezonlarında gösterdi. 3 puanlı sisteme geçilen 1987- 88’den bu yana da en kötü puan performansı sergilendi. Süper Lig’de deplasmanlarda beş maçtır kaybeden Beşiktaş, dış sahada bundan 42 yıl önce 7 maç üst üste kaybetmişti. Yine Abdullah Avcı, Beşiktaş’ı son 25 yıldır küme düşme potasına getiren ilk teknik direktör oldu.

Serie A’da giderek sıradanlaşan milli futbolcumuz Hakan Çalhanoğlu’nun top koşturduğu Milan, bu yıl da kayıpları yaşamaya devam ediyor. 2010-11 sezonunda şampiyon olduktan sonra ligin zirvesini Juventus’a kaptıran Milan, artık Serie A’nın orta sıralarında yer bulan bir takım hüviyetine büründü. Ligin 6. haftasında evi San Siro’da Fiorentina’yı konuk eden Milan, rakibine 3-1 mağlup oldu.

Altı haftada dördüncü yenilgisini alan Milan, kulüp tarihinde son 80 yılın en kötü başlangıcını yaptı. İtalyan ekibi en son 1938-39 sezonunda ilk 6 maçının 4’ünde yenilmişti. Milan, bu sonuçla birlikte lig tablosunda 16. sıraya geriledi. Ortaya çıkan kötü tablo sonrasında Haziran’da takımın başına getirilen teknik direktör Marco Giampaolo’nun koltuğu ciddi derecede sallantıya girdi. Giampaolo maç sonunda, “Sorumluluğu alıyorum ama devam edeceğim. Kafamdakilere inanıyorum. Beni rahatsız eden şey statta oyuncuların beraber hiç idman yapmamış gibi davranmalarıydı” diye konuştu. Oyuncularının piyasa değeri 511 milyon Euro olan Milan, Serie A’nın en pahalı 4. takımı konumunda bulunduruyor. Kadro değerini sahaya yansıtmayınca tarihinin en kötü dönemini geçiriyor.

2013’te 27 yıllık Alex Ferguson dönemi sona erdiğinde Manchester United’in bu denli dramatik bir düşüş yaşaması beklenmiyordu. Sir Alex’in yerini doldurmak kolay değildi ama Premier Lig’in son 21 yılına damga vurmuş bir takımın bu denli sıradanlaşması beklenmiyordu. Sahasında bir zamanlar şampiyonluk yolunda bir numaralı rakibi olan Arsenal’le 1-1 berabere kalan ManU, 1989-90 sezonundan sonra ilk kez takım tarihinin en kötü başlangıcına imza attı. United, 7 hafta sonunda topladığı 9 puanla ligde 10. sırada yer buldu.

Jose Mourinho’nun görevine son verildikten sonra Aralık’ta takımın başına geçici olarak getirilen Ole Gunnar Solskjaer yönetiminde Manchester United başarılı sonuçlar almıştı. ’Geçici’ Solskjaer döneminde çıkılan 13 Premier Lig maçından United, 10 galibiyet, 2 beraberlik ve sadece bir mağlubiyetle ayrıldı. Norveçli hoca ile United yönetimi 28 Mart’ta Haziran 2022’ye kadar sözleşme imzaladıktan sonra işler tersine dönmeye başladı. Aradan geçen sürede 15 Premier Lig maçında ise sadece 4 galibiyet, 6 yenilgi ve 5 beraberlik aldı. Solskjaer, çıktığı 28 Premier Lig mücadelesinde toplam 49 puan elde ederken, bu istatistikte Mourinho’nun gerisinde kaldı.

[Hasan Cücük] 2.10.2019 [TR724]

Modern dönemin ilk cuntası: Halaskâr Zabitan [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

İttihatçılar Abdülhamit’e karşı mücadelelerinde başarıya ulaşarak 1908’de Meşrutiyetin yeniden ilanını sağlamışlardı. 23 ve 24 Temmuz 1908 tarihlerinde ülkenin birçok yerinde çok büyük kutlamalar yapılmış, hatta Selanik’teki kutlamada konuşma yapanlar arasında Bediüzzaman Said Nursi de yer almıştı.

İttihat ve Terakki (İTC) meşrutiyetle birlikte istibdadın sona ereceğini, herkesin kanun önünde eşit olacağını, devletin artık bir hukuk devleti olacağını vaat ediyordu. Ancak İttihatçılar kendilerini ülkenin sahibi olarak görüyor ve iktidardan uzaklaştıklarında ülkenin mahvolacağını düşünüyorlardı. Nitekim 31 Mart İsyanı karşısındaki tavırları bu yaklaşımlarının bir eseridir.

İttihatçı Subaylar

İttihat ve Terakki başarısını “genç subaylara” borçluydu. 1889’da Askeri Tıbbiye’de kurulan cemiyet, Abdülhamit’in baskılarına rağmen yurtdışında varlığını sürdürmüş, sonrasında da 3. Ordu’nun genç subayları arasında örgütlenerek başarıya ulaşmıştı. Ancak bu süreç ordunun siyasetin içinde yoğun bir şekilde yer aldığının ve bu alışkanlıktan kurtulamayacağının da göstergesiydi.

İttihatçılar kurdurdukları hükümetlerle hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırken orduyu da kendilerine göre şekillendirdiler. Özellikle İttihatçı subaylar henüz alt rütbelerde bulunduklarından üst rütbeli subayları etkisiz hale getirmeye çalıştılar.

İttihatçılar önce “Tasfiye-i Rüteb Kanunu” ile subaylara Abdülhamit zamanında hak etmedikleri halde rütbe verildiğini ileri sürerek bu rütbeleri geri aldılar. İttihatçıların yanında yer alan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa da rütbesini düşürmüşse de bu girişim, subayları ciddi şekilde rahatsız etmişti.

İttihatçıların ikinci hamlesi “alaylı subaylara” karşı oldu. İTC genellikle modern harp okullarından yetişen “mektepli subaylar” arasında örgütlendiğinden İttihatçı subaylar, alaylı subayları kendilerine muhalif olarak görüyorlardı. İttihatçılar alaylı subayları da “yeterli olmadıkları” gerekçesiyle tasfiye ettiler.

İttihatçılar diğer icraatlarıyla da orduda kendilerine karşı büyük bir nefret oluşturdular. Örneğin Trablusgarp Savaşı’ndaki subaylara gönderilen bir mektupta önce İttihatçı subayların ismi yazılmış, komutan Neşet Paşa’ya en sonda yer verilmişti.

Tayin ve terfilerde ciddi haksızlıklar yapılıyor, İttihatçı subayların önü açılıp kolay terfi alırlarken diğer subayların terfileri engellendiği gibi tayinleri de “bir sürgüne” dönüşüyordu.

Diğer Subaylar Rahatsız

İttihat ve Terakki’nin bu uygulamaları karşısında orduda kendilerine “Halaskâr” veya “Halaskâr Zabitan (Kurtarıcı Subaylar” adını veren bir grup ortaya çıktı. Elbette o dönemde bu grup için “cunta” ifadesi kullanılmıyordu.

Cunta, “siyasal iktidarı sistemin kabul ettiği meşru yöntemlerle değil, askeri güç kullanarak ve zorla ele geçirmeyi amaçlayan küçük grup” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım çerçevesinde Halaskâr’ın 1911-1912 yılları arasındaki faaliyetleri bir cunta faaliyeti olarak değerlendirilebilir.

Halaskâr subaylar, İTC’nin ülkeyi geçici kanunlarla yönetmelerine ve hızla bir tek parti rejimine doğru gidişine karşı çıkarak ordunun siyasetten çekilmesi gerektiğini savunmaktaydılar.

İTC ülkede gerçek anlamda bir meşruti yönetim kurmamış, 1909’da gerçekleşen Anayasa değişikliğiyle Padişah Mehmet Reşat tamamen pasifize etmiş, en küçük muhalefet hareketini bile büyük bir tehdit ve “vatan hainliği” olarak değerlendirmişti.

Bu sırada muhalefetin örgütlenerek bir “çatı parti” olarak Hürriyet ve İtilaf’ı (HİF) kurması, İttihatçıları endişeye düşürdü. Nitekim İTC meclisteki tek hâkim güç olmanın verdiği güçle muhalefetin toparlanmasına imkân vermeden seçimleri yenileme kararı aldı.

İttihatçılar 1911’de İstanbul’da boşalan bir milletvekilliği için yapılan seçimi bir oyla kaybetmişlerdi. 1912’de yapılan genel seçimlerde ise karşılarında Hürriyet ve İtilaf Fırkası (HİF) olsa da büyük bir başarı kazanmışlar, HİF meclise çok az mebus gönderebilmişti. Ancak bu seçimlerin tarihe “sopalı seçim” olarak geçmesi, seçimlerin nasıl cereyan ettiğine dair önemli bir ipucu vermekte ve tepkilerin nedenini ortaya koymaktadır.

İttihatçı subayların önemli bir problemi de meşrutiyet ve 31 Mart Olayı sonrasında da siyasetten uzaklaşamamalarıdır. Meşrutiyetin öne çıkardığı “hürriyet kahramanları” Enver ve Niyazi beylerin “asker” olması ve cemiyetin ordunun desteği olmadan ayakta kalamayacağına inanması, bu subayların siyasetten soyutlanmalarını imkânsız hale getirmekteydi. Ayrıca 31 Mart sonrasında ilan edilen “örfi idare” de subayların siyasetin tam ortasında yer almalarına neden olmuştu.

Halaskârların Darbesi

Bu şartlar, ordu içindeki tepkilerin örgütlü hale dönüşerek “Halaskâr” adıyla ortaya çıkmasına neden oldu. Bu subaylar “ordunun siyasetten ayrılmasını” isteseler de takip ettikleri yol da İttihatçılarla aynıydı.

Halaskâr grubu; Erkân-ı Harp Binbaşısı Gelibolulu Kemal, Erkân-ı Harp Kolağası Kastamonulu Hilmi, Süvari Kaymakamı Manastırlı Recep, Bahriye Binbaşısı İbrahim Aşkî gibi orta rütbeli subaylar tarafından kurulmuştu. Destek verenler arasında da Mirliva Ferit Paşa, Nazif Paşa, Ahmet Abuk Paşa, Yaver Paşa, Zeki Paşa ve Nazım Paşa gibi üst rütbeli subaylar bulunuyordu.

Halaskârın benimsediği yöntem, “büyük bir gizemle hareket ederek” mektuplar vasıtasıyla İttihatçıları tehdit etmekti. Grup adına kırmızı bir mühür yaptırılarak mektuplar bu mühürle mühürlenerek gönderilmekteydi.

İTC yönetimi ve dönemin hükümetinin gerçek gücünü bilmediği bu cunta karşısında soğukkanlılığını kaybettiği anlaşılmaktadır. Özellikle tehdit mektuplarının geliş şekli ve tehditlerin ağırlığı da endişeleri artırmıştır.

Grubun beyannamesinden ve gönderdikleri mektuplardan; askerin siyasetten uzaklaşmasını, “memleketi felakete götüren” İttihat ve Terakki’nin yönetimden çekilmesini, “gayr-ı meşru gördükleri” Meclisin dağıtılmasını ve yeni bir hükümet kurulmasını istedikleri anlaşılmaktadır. Halaskârlar hedeflerine ulaştıklarında “hiçbir memuriyeti kabul etmeyeceklerini” de açıklamışlardı.

HİF’in önde gelenlerinden Rıza Nur ve muhalefetin en önemli simalarından Prens Sabahattin’den de destek alan grup, amaçlarının yer aldığı beyannameyi ordu mensuplarına dağıttı. Ayrıca Manastır’da çıkan bir isyandan da yararlanarak gücünü ortaya koydu. İttihatçıların desteğindeki Said Paşa Hükümeti, bu gelişmeler karşısında askerlerin siyaset yapmasının cezalandırılmasını amaçlayan bir düzenleme yapmak zorunda kaldı.

Ayrıca Padişah Mehmet Reşad da askerin siyasete karışmaması gerektiğine dair bir beyanname neşretti. Harbiye Nazırı M. Şevket Paşa ise görevinden istifa ederek askerin siyasetten uzak kalması taleplerine istemeyerek de olsa örnek oldu.

Halaskâr Grubu’nun tehdit mektupları; Mebuslar Meclisi Başkanı Halil Bey’e (Menteşe), Askeri Şura’ya ve Saray Başmabeyincisi Halit Ziya’ya gönderilmişti. Bu süreç Said Paşa Hükümeti’nin önce Meclis’ten güvenoyu istemesine, güvenoyu aldıktan bir gün sonra da istifa etmesine yol açtı.

    Ordunun Siyasallaşmasının Ağır Faturası

Halaskâr adım adım isteklerini yaptırıyor ve bu güçle yeni taleplerde bulunuyordu. Yeni hükümet 93 Harbi kahramanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarafından kuruldu. Bu hükümet Halaskâr’ın arzu ettiği gibi “tarafsız” bir hükümetti ve eski sadrazamlar Hüseyin Hilmi Paşa, Kâmil Paşa ve Said Paşa da kabinede yer alıyordu. Bu nedenle de “Büyük Kabine” olarak adlandırılıyordu.

Gerçekte ise büyük olan sadece kabinenin adıydı. İlk icraat olarak Halaskâr’ın “Fındıklı Tiyatrosu” olarak adlandırdığı Meclis’i fesheden Ahmet Muhtar Paşa kabinesi, ülkeyi daha büyük bir felakete sürüklemekten başka bir işe yaramadı.

Halaskâr hedeflerine ulaşmış ancak bu sefer de ülkede daha büyük gaileler ortaya çıkmıştı. 1911 Eylül’ünde başlayan Türk-İtalyan Harbi bütün şiddetiyle devam ederken İstanbul’da bunlar yaşanıyor, İtalyanlar Oniki Ada’yı işgal edip Çanakkale Boğazı’na kadar gelmişken siyasetçiler birbiriyle didişmekten başka bir şey yapmıyordu.

Bu sırada ordunun durumu da daha farklı değildi. Subaylar, İttihatçılar ve Halaskârlar olarak ikiye ayrılmış, vatan savunmasını unutup siyaset batağına sürüklenmişlerdi.

Bu kötü tablo 8 Ekim 1912’de başlayan Balkan Harbi’nde de devam etti. Ordudaki kamplaşma ve komutanların basiretsizliğine beceriksizlikler de eklenince büyük bit dram yaşandı. Dört küçük Balkan ülkesi, Osmanlı ordularına büyük bir bozgun yaşattı ve bir ay sonra Bulgar ordusu Çatalca’ya kadar geldi.

İstanbul’u Bulgar işgalinden, önce Osmanlı sonra da Bulgar ordusunda görülen “kolera salgını” kurtardı. Yenilginin önemli bir nedeni de “Halaskâr içinde yer aldığı” iddia edilen Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın yanlış uygulamalarıydı.

Halaskâr’ın faaliyetleri İttihatçıların yönetimden uzaklaşmasında etkili olsa da Balkan Harbi, Osmanlı ordusunun “yüzkarası” oldu. Yüzyıllardır Osmanlı hakimiyetinde yaşayan Batı Rumeli toprakları birkaç ay içinde kaybedildi.

İTC ise iktidarda olmadığından mağlubiyetten Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Kâmil Paşa hükümetlerini sorumlu tuttu. 1913 Ocak’ında da Babıali Baskınıyla “darbe” yoluyla ülke yönetimini ele geçirerek 1918’e kadar devam edecek tek parti iktidarını kurdu. Halaskâr böylece İttihatçıların daha güçlü bir şekilde geri gelmesine de zemin hazırlamış oldu.

Balkan Harbi felaketinin en önemli nedenlerinden birisi, ordunun siyasetin tam ortasında yer almasıydı. Bu felaketlerin üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçse de Türk ordusunun hala kamplaşmalardan ve gruplaşmalardan kurtulamadığı özellikle 15 Temmuz bahanesiyle ordunun bir bölümünün diğer bölümünü tasfiye etmesiyle açıkça görülmektedir. Böyle bir ordunun görevini layıkıyla yapması bir hayalden ibarettir ve ordunun kamplaşmasının acı faturasını görmek isteyenler, Balkan Harbi faciasını bir kez daha incelemelidir.

Seçilmiş Kaynakça: T. Z. Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, C. 1, Hürriyet Vakfı, İstanbul, K. Olgun, “Asker-Siyaset İlişkilerinde Bir Dönüm Noktası: Halaskâr Zabitan Grubu’nun Faaliyetleri”, İlmi Araştırmalar, S. 7, 1999; MMZC, Devre 2, C. 2 (Kırk yedinci İnikad); S. Zeyrek, II. Meşrutiyet Devrinde Ordu-Siyaset İlişkilerine Genel Bir Bakış, Studies Of The Ottoman Domain, S. 6, 2014; Halaskâr Grubu Beyannamesi, Bel_Mtf_048330.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 2.10.2019 [TR724]

Allah sizi taş etti! [Alper Ender Fırat]

Zulümden kaçan bebek, çocuk ve kadınlar bir kere daha suda boğuldu da birkaç mırıldanma haricinde kimse gam duymadı. Bu ülkenin muhalefet parti başkanları ve yöneticileri gam duymadı. Her gün dünyanın geçiciliğinin ticaretini yapan, Hz. Ömer’in adaletinden bahseden, bir hesap günü olduğunu söyleyen taylesanlı dinbaz sahtekarlar da gam duymadı. Milli Görüşün, adil düzenin temsilcisi olduğunu söyleyenlerin de gam duyduklarını ifade eden bir ses duyulmadı.

Daha dört aylıktı, üç yaşındaydı, altı yaşındaydı, sekiz yaşındaydı, 12 yaşındaydı. Onlar daha bebekti, dünyanın nasıl bir yer olduğunu hiç anlayamadan, nasıl aşağılık bir döneme denk geldiklerini çözemeden şerefsiz düzeninize tekmeyi vurup buradan göçüp gittiler.

Göçüp gittiler de yandaşlar gazeteler duymadı. Zaten katillerin kalbi mühürlü, gözü kör, kulağı sağır olurdu. Kendine solcu diyen gazeteler de yandaşların dümen suyunda yaşamaya devam etti. Milli görüşçüler de zaten kör sağır dilsizdi onlar da hiçbir şey hissetmedi. Gam duyduklarına dair bir ses onlardan da gelmedi. Ölü çocuklardan gam duymadı meyyitler!

Oysa kötülüklerden haz duyan çok oldu ve seslerini çok çıkardı. Bu nasıl bir vicdan bitmişliğidir bu nasıl bir zombi halidir, bu nasıl bir şeref yoksunluğudur.

Sözlükte Vicdan kelimesini; ‘İyiyle kötüyü birbirinden ayıran, iyiden haz kötüden gam duymaya sebep olan manevi his. Dilimize Arapçadan geçmiştir. Kendinden geçecek kadar ilahi aşk hali manasındaki vecit kelimesinden türetilmiştir.’ Diye tarif ederler.

Yani vicdan demek iyiden haz alma, kötüden gam duyma halidir. Bu ülkede bir apolet taşıyanlar kötü bir şeyden gam duyup ve bunu beyan etmiyorsanız insan olmanın asgari gerekliliği olan şeyi yani vicdanı taşımıyor demektir.

Vicdanı bitmiş, çürümüş, deforme olmuş bir ülkenin geriye neyi kalmıştır ki?

Bu ahlaksız savaşın bütün müttefikleri yani Saray’ı, AKP’si, MHP’si, CHP’si, İP’i, Saadet’i, yargısı, solcuları, sağcıları, İslamcıları; siz ahlaksızca yürüttüğünüz bu savaşla cemaatten kurtulmuyorsunuz, insan olmaktan kurtuluyorsunuz, ruhunuzdan, kalbinizden, aklınızdan kurtuluyorsunuz. Hayvan bile olamadan taş oluyorsunuz. Allah sizi taş ediyor, bundan daha büyük bir ceza olabilir mi?

Bütün her şey geçer, zalimler cehennemin dibine gider gitmesine de bir ülkenin vicdanı bitmişse yeryüzünde boş yere yer işgal ediyor demektir.

Bugün cemaatten kurtulmak için çürüttüğünüz o vicdanlarınız aynı şeylere kendi evlatlarınız maruz kaldığında size çok lazım olacak. Bebeklerin ve mazlumların ahı sadece katillere değil, izleyip için için mutlu olanlara da musallat olacak. Nasıl musallat olduğunu da hep beraber göreceğiz.

Zalimlerin kim olduğu belli de ben en çok susanlardan tiksindim.

[Alper Ender Fırat] 2.10.2019 [TR724]

Üçüncü Dünya Savaşı [Ekrem Dumanlı]

Son birleşmiş milletler toplantısında bir konuşma yapan Amerika devlet başkanı Trump, önemli bir kavganın işaret fişeğini gösterdi. Trump’a göre gelecek global düşünceye sahip olanların değil; vatanseverlik duygusuna kapılanlarındır.

İşte dünyanın geldiği son noktayı fotoğraflayan cümle bu! Tam anlamıyla bir bamteli. Dönüm noktası. Keskin bir viraj…

Globalizm mi vatanseverlik mi?

Aslında son on yıldır derinden derine bir çatışma yaşıyor dünya. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra globalizm dünyanın en yükselen değeriydi: hatta pek çok insana göre dünyanın tek alternatifiydi. Artık demir perde yoktu. Komünizm çökmüş, soğuk savaş sona ermişti.

O günün fütüristlerine göre dünya artık tek kutuplu olmuş, mekanlar daralmış, zamanlar kısalmış, modern teknoloji sayesinde dünya “global bir köy” haline gelmişti. Kitle iletişim araçlarının açtığı yolda bireyler ve toplumlar daha hızlı iletişim kuracak, birbirine benzeyecek, birbirini değiştirecek ve dönüştürecekti. Bu öngörüyü destekleyecek o kadar çok faktör vardı ki…

Aslında kitleler için global umutlar, bir bakıma toplumsal bir eşitlenmeye işaret ediyor, daha adil, daha güvenilir, daha mutlu bir toplum mesajı taşıyordu. Daha şeffaf, daha denetlenebilir, daha paylaşımcı, daha kucaklayıcı bir sistem öneriyordu globalizm.

Gerçekten de ulusal sınırların zayıfladığı uluslararası ilişkilerin eski katı prensiplerden sıyrıldığı, toplumsal etkileşimin daha seri, daha kuvvetli olduğu bir dönem yaşandı. Bu dönem Dünya medeniyetlerinin ulaşabildiği son terkip gibi de algılandı.

Ne yazık ki teknoloji desteği altında ilerleyen ve ulusal sınırları oldukça zayıflatan bu süreç bazı beklentileri tam olarak yerine getiremedi. Mesela ‘zenginin daha zengin fakirin daha fakir’ olduğu ve dünyanın en eski isyan sebepleri olarak bilinen süreçleri ortadan kaldıramadı. Gelir dağılımındaki adaletsizlik teknolojinin sağladığı imkanlarla kapatılamadı. Günün sonunda kitleler kendi ekonomik durumlarına bakarak beklentileri ile gerçeklik arasında gelgitler yaşadı, yaşıyor…

Global hayallerin tastamam hayata geçemediği o süreçte beklenmedik bir gelişme de yaşandı: soğuk savaş döneminin bitişinin en büyük sembolü olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kendi küllerinden yeniden canlanmaya başladı. Putin önce Rusya içindeki hakimiyetini tesis etti sonra Sovyetler Birliği’nden kopan Bağımsız Devletler Topluluğu’nu etkisi altına aldı. Kuşkusuz karşımızda Stalin döneminin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler birliği yok. Ama parlamentosuna ve seçim sistemine rağmen devlet başkanına çok fazla yetki veren bir sistem ve bu yetkileri kullanan bir lider var. Putin liderliğindeki Rusya, pek çok siyasi lider için gizliden gizliye bir imrenmeye yol açtı. Bu liderlere göre parlamento kalabilir, seçimler yapılabilirdi ancak otoriter bir liderin her şeye doğrudan müdahale etmesi devletin zayıflatmaz belki daha güçlü hale getirebilirdi.

Mesela Türkiye’deki Erdoğan krizinin temel sebeplerinden biri budur. Erdoğan, Avrupa Birliği (AB) üyesi bir Türkiye’de anayasayı paspas yapamayacağını ve bütün gücü elinde toplayamayacağını biliyordu. O yüzden AB yolunda yürümeye gözü kesmedi, gücü yetmedi. Kendi otoritesini tesis etmek için en kestirme bir yol, güçler ayrılığı prensiplerini ayaklar altına almaktan geçiyordu. Muhalif bütün sesleri kısmak, medyayı tamamen susturmak, bütün denetim mekanizmalarını ortadan kaldırmak istiyordu.

Ancak yanıldığı nokta şuydu: Türkiye, Rusya değildi, İran veya Çin de değildi. Mesela bu ülkeler gibi petrole doğalgaza sahip bir ülke değildi. Ayrıca Türkiye’nin demokrasi kültürü, Osmanlı döneminden başlayarak iyi kötü süregiden tarihsel bir şuuraltına sahipti.

Her neyse…

Ortak insani değerleri ikame etme yerine milliyetçiliğe sarılmaktan başka çare yok bazı liderler için. Özellikle Orta Doğu coğrafyasından başlayan büyük göçler, yabancı düşmanlığını da dönüşünce milliyetçilik, Batı ülkelerinin tamamında büyük bir rüzgâr yakaladı. Ne var ki milliyetçiliğin (özellikle aşırı/ırkçı milliyetçiliğin) sabıkası bir hayli kabarık Batı toplumunda. Sadece Batı’da mı? Tabii ki hayır. Milliyetçiliğin kitleler arasında zamanla nasıl bir çatışmaya yol açtığı ve kitlelerin birbirini yok etmek için nasıl kan döktüğü hafızalardan henüz çıkmamıştı.

Sabıkalı milliyetçiliği örtbas etmenin ve ona masum bir kılıf bulmanın tek yolu vatanseverlik kavramına sığınmaktır.

Baştan beri aşırı milliyetçilik ya da ırkçılık söz konusu olmasa; yani temelde mesele vatanseverlik üzerine kurulu olsa bile; bir zaman sonra toplumsal duygudaşlığın gidip ırkçılığa dayanamayacağını kim garanti edebilir?

İşte bugün karşı karşıya olduğumuz kavşağın nirengi noktası tam da budur: globalizm mi vatanseverlik mi? Teknolojinin hayata kolaylık getirmesi ve toplumsal kaynaşmayı sağlamasına rağmen toplumun bütün katmanlarına huzur getiremeyen globalizm mi; yoksa her an yabancı düşmanlığına dönüşmenin eşiğinde nefes alıp veren vatanseverlik mi?

Bu bir bakıma bugün yaşanan bir Dünya Savaşı’dır. Dünya demokrasiyi arkasına alarak faşizme doğru mu yürüyecek? Ya da toplumsal adaleti tesis eden çoğulcu demokrasi koruyan bir yapıya doğru yeniden bir evrim mi yaşayacak?

Anlaşılan o ki önümüzdeki iki seçenek arasında keskin çizgilerin icraatlarını daha 5-10 yıl göreceğiz, yaşayacağız. Tabii ki tartışacağız.

Aşırı kutupların karşı tarafı panikletecek atakları da olacak. Toplumsal evrilmeler tarihi hafızayı yok edecek şekilde zikzaklar da gösterecek. Hatta daha kötüsü toplumsal cinnetler diyebileceğimiz dışlamalar itişmeler kavgalar da yaşanabilir.

Her ne olursa olsun bir zaman sonra suların durulacağı aşikâr. Belli bir bedel ödense bile insanlar, hatalarının üzerine basa basa yeni bir senteze doğru yürüyeceklerdir. O sentezin içinde vatanperverliğin de bir yeri var; global düşüncenin de. En kotu senaryo, yeni bir model oluşurken yeni bir kanlı macera yaşanması.  Ancak dünyanın 20. yüzyıldaki gibi bir dünya savaşına tahammülü olmadığı kesin. Bu nedenle itişip kakışmalar, birbirine benzeyen rejimlerin ortaya çıkmasına neden olmakta. Tabii ki ortaya çıkan sistemler de yanlış icraatlarının neticesine katlanacak ve o uçtan bu uca savrulan dünya yeni bir sığınma noktası arayacak. Aşırı duyguların törpülenerek sosyal gerçekliğe İrca edilmesi zaman alacak almasına da tüm meselesini bir partiye, bir ideolojiye, bir ülkeye hasredenler istikbaldeki treni de kaçıracak.

Dünya yeni bir doğum sancısı yaşarken aydın diyebileceğimiz bazı insanların küçük meseleleri büyük; büyük meseleleri küçük görmesini anlamak mümkün değil.

Bütün bu herc u merciler yaşanırken kendini içinde bulunduğu daracık dünyaya hapsedene, üstelik kendini aydın, akademisyen veya gazeteci vs. sayana yazıklar olsun!

[Ekrem Dumanlı] 2.10.2019 [TR724]

Trump’ın Erdoğan ile görüşmeleri açıklanırsa! [Adem Yavuz Arslan]

Amerika Başkan Donald Trump’ın azil tartışmalarına kilitlendi.

Demokratlar Trump’ın azli için gerekli olan prosedürleri resmen başlattı ve önümüzdeki iki hafta hayli yoğun geçecek. Başkan Trump ise skandalın ortaya çıktığı günden bu yana agresif açıklamalar yapıp seri tweetler atıyor.

Tartışmalar hayli hararetli ve kapağı açılan dosyalar sadece Amerikan iç siyaseti ile sınırlı kalmayacak gibi. Daha şimdiden Trump’ın Rusya lideri Putin, Suudi Prensi MBS ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmelerin de ‘suç unsuru taşıyıp taşımadığı’ tartışılmaya başlandı.

Nitekim Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Adam Schiff Trump’ın Putin başta olmak üzere bazı ülkelerle yaptığı görüşmelerin dökümünün ortaya konması gerektiğini söyledi.

Shciff bu konuda yalnız değil. Çok sayıda senatör ve ABD medyasının etkili isimleri Başkan Trump’ın ‘suç unsuru taşıyabilecek konuşmaları’ndan bahsederken Rusya ile birlikte Türkiye’yi de sayıyor.

TRUMP’IN SÖYLEMLERİ BİR YERDEN TANIDIK GELİYOR

Malum olduğu üzere Trump’ın azli tartışmaları başkanlığının ilk gününden bu yana gündemde.

Özel yetkili savcı Mueller soruşturması sırasında ortaya çıkan bilgiler, belgeler ve yakın ekibine açılan davalar sırasında da bu konu gündeme gelmiş ama Demokratlar ‘sonuca ulaşmaya yetecek malzeme yok’ diyerek düğmeye basmamıştı.

Ancak Trump’ın Ukrayna lideri Vladimir Zelenskiy’i 2020  seçimlerindeki muhtemel rakibi Joe Biden’ın itibarını sarsacak bilgi bulma ya da üretmeye yöneltmesi iddiası bardığı taşırdı. Demokratlar azil sürecini başlattı ancak mevcut yasalar ve ABD Kongresi’ndeki siyasi dengeler Trump’ın azlini mümkün kılmıyor. Çünkü azil uzun ve karmaşık bir süreç. Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar ağırlıkta ama ‘Yüce  Divan’a dönüşecek olan Senato’da Cumhuriyetçiler çoğunlukta.

Halen 57 Cumhuriyetçi ve 47 Demokrat Senatör var. Ayrıca Temsilciler Meclisi’nin aksine Senato’da üçte iki çoğunluk yani 67 oy gerekiyor.

Peki durum bu kadar net iken Demokratlar ne yapmaya çalışıyor, Trump neden gergin ?

Demokratların yaptığı aslında bir nevi ilkesel bir hareket. Çünkü Demokratlar azil sürecini başlatarak hukukun üstünlüğü hatırlatması yapmış olduklarını söylerken “ Eğer Kongre bu skandala tepki göstermezse , bu başkanın ya da gelecekteki başkanların anayasayı ihlal etme konusnuda kendilerini serbest hissetmelerine neden olur” diyorlar.

Demokratların bir diğer amacı da Trump’ın enerjisini ve zamanını harcamak.

Çünkü azil sürecindeki bir başkan tüm enerjisini ve konsantrasyonunu bu konuya harcayacak. Hatta bu süreç öyle yıpratıcı ki Başkan Clinton’un son iki yılı bu tartışmalarla geçmişti. Clinton oradan geçen 20 yıla rağmen hala o dönemin gölgesinde yaşıyor.

Demokratların ne yapmak istedikleri ortada.

Ancak Başkan Trump’ın skandal başladıktan bu yana yaptıkları, söyledikleri tuhaf. Biraz da şüpheleri büyütüyor. Şurası net; Trump Ukraynalı mevkidaşından ‘hukuksuz-etik olmayan’ bir şeyler istemiş. Bu konuşmayı inceleyen hukukçular ‘suç unsuru’ taşıdığını söyleyince sistemden çıkartılmış ve konunun üstü kapatılmış.

Yani ortada ‘bir şeyler’ var.

Ancak bu veriler Trump’ı azle yeter mi? İşin teknik ve hukuki boyutu yanında kamuoyu açısından da yeterli değil. Eğer yeni skandallar ya da bu skandala dair daha büyük suç unsurları çıkarsa belki kamuoyunun algısı değişir.

Gelelim Trump’a.

Başkan Trump skandalın ilk gününden bu yana biz Türklere çok tanıdık gelen bir söylem ve eylem içinde. Önce iddiaları reddeden Trump daha sonra ‘yaptımsa ülkem için yaptım’ boyutuna geçti.

Kendisine karşı komplo kurulduğunu, darbe yapıldığını iddia etti.

Tıpkı 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalı sonrası Erdoğan’ın yaptığı gibi ‘beka’ meselesini ortaya attı. Sonra bir adım daha öteye gidip “Kendisinin görevden alınmasının ülkede iç savaş benzeri bir kırılmaya yol açacağı” yönündeki bir yorumu Twitter’dan paylaştı. Başkan Trump ‘savaş’ vurgulu bir video hazırlayıp 65 milyondan fazla takipçisi olan Twitter hesabına sabitledi.

Trump skandalın başından bu yana aralıksız tweet atıyor.

Bulduğu her fırsatta mikrofonlara Demokratlar ve ihbarcı hakkında yorumlar yapıyor. Son olarak bütün gücüyle ihbarcının kimliğini tespite çalıştıklarını söyledi. Trump’a göre ihbarcı bir ‘vatan haini’.

Tıpkı Erdoğan’ın yaptığı gibi yandaş medyası ile algı çalışmalarına girişti. Trump’ın ‘bana komplo kuruyorlar, mağdur edildim’ stratejisi şimdilik işe yaramış gözüküyor çünkü anketlere göre Cumhuriyetçilerin ezici bir çoğunluğu azil sürecine karşı. Toplum ikiye bölünmüş halde. Ancak ortaya yeni bilgi belge çıkması halinde azil isteyenlerin oranının yükseleceği kesin.

Neyse ki Amerika Türkiye gibi değil. Başkan polisleri ve savcıları görevden alıp tutuklatamıyor, medyaya el koyup propaganda aracına dönüştüremiyor. Fakat 17 Aralık sürecini Türkiye’de yaşamış bir gazeteci olarak bugün Washington’da izlediğim azil tartışmaları bende ‘dejavu’ hissi uyandırıyor.

TURPUN BÜYÜĞÜ HEYBEDE İSE

Bu noktada herkesin kafasında temel bir soru var; Acaba Trump neyden korkuyor? Yoksa turpun büyüğü heybede mi?

Zira meclis yapısı ortada ve Trump’ın azli imkansıza yakın. Ancak yüce divan aşamasında ortaya kimsenin reddedemeyeceği bir şeylerin çıkması ihtimali Trump’ı endişelendiriyor olabilir. Tabi bu bahis yani ‘Trump’ın kirli çamaşırları’ ortaya dökülmeye başlarsa nelerin gün yüzüne çıkacağını kestirmek zor.

Trump’ın agresif tavırları ve azil sürecine dair tepkisi şüpheleri büyütüyor. Soru işaretlerini büyüten diğer nokta ise ‘görüşmelerin içeriği’ne dair demeçler. Zira Ukrayna lideri Zelenskiy Reuters’e yaptığı açıklamada ses Trump ile yaptığı görüşmenin kaydını yayınlamayı düşünmediklerini , görüşmenin içeriğinde “bazı nüanslar ve yayınlanmasının bile doğru olmayacağın düşündüğüm bazı şeyler var” dedi.

Bu ifade şüpheleri büyütürken bir başka açıklama dünyanın öbür ucundan; Avustralya’dan geldi. Avustralya hükümeti Trump’ın Mueller tarafından yürütülen Rusya soruşturmasına ilişkin Avustralya Başbakanı Scoot Morrison’dan yardım ettiği yönündeki iddiaları doğruladı.

Gerek Avustralya gerekse de Ukrayna liderlerinin Trump’ın ‘uygunsuz isteklerini’ doğrular açıklamalar yapması Demokratları daha çok motive etmiş durumda. Başkentin tecrübeli isimleri başkan Trump’ın özellikle Rusya ile olan görüşmelerinin peşine düştü. Açıklanması istenen görüşmeler listesinde Suudi Prensi MBS ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da var.

Türk Amerikan ilişkilerinin durumu, Rahip Branson krizi, Fethullah Gülen’in iade talebi, 15 Temmuz, Suriye ve İsrail gibi konuların Trump ile Erdoğan arasındaki konuşmalarda geçtiğini düşünürseniz söz konusu kaydın ne kadar hayati olduğunu görmek mümkün.

Bu noktada şu hatırlatmayı yapmak lazım; Trump ile Erdoğan arasındaki görüşmelerin kayıtları yayınlanmasa bile mevcut durum Türkiye ABD ilişkilerini etkileyecektir. Trump’ın Erdoğan’a mesafe koyması kaçınılmaz gözüküyor.

SKANDALDAN DERSLER

Azil tartışmaları daha uzunca bir süre gündemi meşgul edecek.

Soruşturma aşamasında ortaya çıkan bilgi-belgeler yeni soruşturmaların kapısını da açabilecek. Ancak bu noktada bir adım geriye çıkıp yaşananları dışarıdan bir gözle izlemekte fayda var.

Çünkü ABD tecrübesi gösteriyor ki sistemin gücü ‘denge-kontrol mekanizmaları’ndan geliyor.

Trump gibi sıradışı bir isim başkan olsa bile güçlü kurumlar ve başka sigortalar var. Bürokrasi siyasetçiyi değil hukuku takip ediyor. Meclis bağımsız ve denetim mekanizması olarak etkili. Medya ise ayrı bir güç merkezi ve her şeyi didik didik ediyor.

Hal böyle olunca ABD Başkanı da olsanız ne hakimi savcıyı polisi gazeteciyi tutuklatabiliyor ne de herşeyin üstünü örtebiliyorsunuz.

[Adem Yavuz Arslan] 2.10.2019 [TR724]