Dayan be yüreğim! [Ercümend Perver]

Dayan be yüreğim! Akın karadan ayrılacağı günler hatrına dayan. Sana atılan iftiralardan mahçup olunacağı günler hatrına dayan. Firakın vuslatla neticeleneceği anlar hatrına dayan. Haklılığın anlaşıldığı an ki haklı çıkmanın verdiği, gönlün huzura gark olacağı anlar hatrına dayan.

Dayan be yüreğim! Dağılan ailene kavuşacağın mutlu yıllar hatrına dayan. Dinlediğin hüzzam şarkılar yerine neşeyle hatıraları yad edeceğin günler hatrına dayan. Gurbetin soğuk gecelerinin mehtaplı yaz akşamlarına inkılap edeceği günler hatrına dayan. İmtihanın imanın kadar. İmtihanı kazanıp beraatını alacağın an hatrına dayan.

Biliyorum zordur dayanman ama dayanman gerek. Köpekler salya attı, akrepler soktu, yılanlar ısırdı diye sen salya atamaz, akrep gibi sokamaz, yılan gibi ısıramazsın. Sen eşrefi mahluksun bu potansiyeli taşıyorsun. Senin kalbine Allah’ın Rahman sıfatı tecelli etmiş. O’nun senin kalbine vurduğu muhabbet mührünü taşıyorsun.

Seni anlamasını bekleme körden sağırdan şaştan. Zira nasibi yok her şeyden önce o talihsizlerin davadan aşktan. Varsa yoksa kabre kadar eşlik edecek vefasız masivaları. Ve öldüklerinde arkalarından lanetle anılacak icraatleri ve utancın en katmerli mirası.

Dayan be yüreğim! Bak hiç olmazsa iftiracı olman için günlerce akla hayale gelmedik işkencelere maruz değilsin. İşkencelere dayanamayıp sevdiklerine cansız bedenini bile teslim etmeyip “Biz bunu hainler mezarlığına defnedeceğiz” diye tutturmuyorlar. Bunları düşün de dayan. Ve her şeyden önemlisi kaderin payını unutma. Cennetin cehennemin hikmetini anlamaya çalış. İmtihanın sırrını kavramaya çalış da dayan yüreğim dayan.

Dayan be yüreğim! Bir hapishane görüşünden dönerken aklın zorlandığı, adına kaza denilerek, ters yöne girmiş bir resmi araçla, aynı arabada Anne, baba, kardeş ve enişteyle birlikte dört kişi katledilir ve katleden iktidara mensup bir partili belediyenin şoförü. Karakola dahi götürülüp ifadesi alınmaz. Ama zalimin beslemesi, ilke nedir bilmeyen, insanlıktan nasipsiz, hedefe götüren her yolu mübah gören, havuzun sazanları bu katliamı “Fötöcü hain(!) annesini, babasını, kardeşini ve eniştesini itirafçı oldukları için öldürttü” diyecek kadar alçaklaşan bir iftiraya maruz kalmadığına şükrederek dayan.

Dayan be yüreğim! Hapishanelerde yeni doğan bebeklerini emzirilmeye müsaade edilmeyen kadınların sancılarını dindirmek ve sütlerinin kesilmemesi, “Belki yarın müsaade ederlerde yavrularımızı emziririz. Sütümüz kesilmesin” diye sütlerini sağıp lavabolara döktüklerini düşün de, şiddetlenen baş ağrılarına tahammül et yüreğim.

Dayan be yüreğim! Bak seni ve eşini içeri alıp bakıma muhtaç çocuklarını yetimhaneye verip orada da tecavüzcü vakıf görevlilerine teslim edilmediğini düşün de bin kere şükredip Rabbi’ne, ve razı ol haline. Biliyorum duyguların tarumar olmuş. Onların acılarını sende duyuyorsun. Ama unutma acıları duymak başka şey yaşamak başka bir şey.

Dayan be yüreğim! Bir çok hastalığına rağmen ilaçların verilmeyerek ölüme terk edilmediğini düşün de dayan. Bu hassas bünyenle kardeşlerinin maruz kaldığı ağır şartlara nasıl tahammül edebilirdin düşün de dayan. Açık görüşlerde sevdiklerinle arana yaklaşma mesafesine sınır getirilmesine, hele masum yavrunun sana sarılmak istediğinde sarılmasına engel olunduğunda nasıl dayanacaktın.

Dayan be yüreğim! Kapalı görüşlerde; “Anne şu camı kır da babamı öpeyim” diyen yavrunun feryadını duyduğundaki haleti ruhiyeni düşün de dayan. Bak uzak da olsan sevdiklerine, görüş günlerindeki arkadaşlarının eşinden sakladığı onur kırıcı işkenceleri anlatamamanın verdiği ızdırabı yaşamadığını düşün de, uzaktan uzağa da olsa el sallayabiliyor, öpücükler atabiliyorsun, yaşarsa da gözlerin her telefon görüşmesinde.

Dayan be yüreğim! Uykusuz gecelerin bir gün sevdiklerinle sabaha kadar muhabbetle geçireceğin günler hatrına. Dayan! Sevdiklerinin senin sağlık haberine ne kadar ihtiyacı olduğunu düşün de dayan. Dayan! Davanın büyüklüğünü düşün de dayan. Hz Ebu Bekir Efendimiz, Efendisinin ve efendimizin (SAV) can güvenliğin edişesiyle etrafında nasıl dört döndüğünü hicret gününü düşün ve Mekkede bıraktığı savunmasız Aişe’sini, Esma’sını, Abdullah’ını eşi Ümmi Ruman’ın halini düşün de dayan.

Dayan! Dayandığın davanın ahirinde Rabb’in rızasına nail olacağını düşün de dayan.

[Ercüment Perver] 28.3.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Fetih Sûresi ve Gerçekleşen Rüyâ [Abdullah Aymaz]

Efendimiz (S.A.S.) gördüğü rüya üzerine umre yapmak üzere Ashabını yanına alarak yola çıkmıştı. Bunu haber alan Mekke müşrikleri yollarını kesmiş ve Hudeybiye’de  bir anlaşma yapılmıştı. Anlaşma gereği geri dönmüşler ve umreyi öbür seneye bırakmışlardı. Bunu fırsat bilen münafıklar alay edici, ümit kırıcı sözler söylemişlerdi. Bunun üzerine Fetih Suresinin son âyetleri nâzil oldu: “Allah, Resûlünün rüyasını elbette doğru çıkaracaktır. İnşallah siz, kiminiz başını tıraş ettirmiş, kiminiz saçlarını kısaltmış olarak, Mescid-i Haram’a korkmaksızın tam bir güvenlik içinde gireceksiniz. Ama, Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildiğinden ondan önce, yakın bir zafer nasip etti. Bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Buna şâhit olarak Allah yeter.” (Fetih Suresi, 48/27-28)

Evet, bir sene sonra, o umre yapıldı, yani kaza edildi. Onun için, “ümretü’l-kaza”  ismi verildi. Daha sonra Mekke müşrikleri anlaşmaya uymadıkları için, bozulmuş oldu. Bu yanlış ve bozguncu hareketleriyle aslında Allah onları, kazdıkları çukura düşürdü. Hiç kan dökmeden emniyet içinde hiç korku duyulmadan da Mekke fethedilmiş oldu. Allah “Hayrulmâkirin” dir. Yani tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçiren en hayırlı tuzak kurandır. Bundan sonra da inşallah öyle olacaktır… İşte sizlere bazı rüyalar:

Mağdur ve mazlumlardan gelen bir mektupta deniliyor ki: “Rüyamda, her taraf harap olmuş!..  Sanki, Ülkemizde savaş olmuş gibiydi… Elimde Fetih Suresi var… Bir atın üzerinde birisi var, arkasında da büyük bir ordu… Yanındakiler atlının Fatih Sultan Mehmet olduğunu söylüyorlar. Atı çok büyük… Kendisi de çok büyük ve heybetli ama toz dumandan yüzünü göremiyorum. Ben ona soruyorum “Daha ne zaman yardıma geleceksiniz? Kardeşlerimize yardım edin. “Dört” diyor. Daha sonra, bir şeyler söylüyor, ama anlaşılmıyor. Tekrar soruyorum “Ne zaman yardım edeceksiniz kardeşlerimize?” diye elimdeki Fetih Suresini gösteriyor ve bize “Okuyun! Daha çok okuyun!..” diyor. Sonra da parmaklarıyla “4” gösteriyor. Arkasında çok kalabalık ordu var… Korkarak uyandım!  Saat iki idi… Kardeşlerimiz için çok üzülüyor, içim acıyordu. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun. Hizmetimize  kısa zamanda ferec ve mahreç versin…

“Üç hafta önce de iki rüya görmüştüm. Birbirinin devamı gibiydi:

“Edremit’teyim bir ses geliyor; ‘Artık özgürsünüz!..’  diyorlar. Kendi kendime ‘Nasıl olur… Daha mahkeme yapılmadı?..’ diyorum.  Hafiften bir kar yağıyor. ‘Edremit’e kar mı yağar?’ diyorum içimden… Sokağa çıkıyorum. Sokaklar bomboş. Hava kararmış ama tam karanlık değil… İçimden ‘Acaba bunlar bir oyun mu oynuyorlar… Bizimkileri yakalamak için?’ diyorum. O esnada sokakta bizimkileri görüyorum; ‘Artık özgürüz!..’ diyorlar. Üstümde ince bir gömlek… ‘Hemen memlekete gideyim’ diyorum ama izin almak gerekir’ diye düşünüyorum. Bazılarına mesaj atıyorum. Bana; ‘Kurumları teslim edecekler… Sen kendi kurumlarını teslim almak istemez misin?’ diyorlar. Diyorum ki; ‘Ne diyorsunuz… Onları da mı teslim ediyorlar?’ Bana ‘Evet’ diyorlar. Ben ‘En çok kendi kurumlarımı teslim almak isterim. Zira iki kurumu  ben teslim etmiştim. Hele birisini teslim ederken, o kıyımcıların öyle alaylı bakışları vardı ki; gözyaşlarımı görmesinler diye dudaklarımı ısırışımı hiç unutamam.. Kurumları teslim alırken bir mahkeme kararı geliyor. Genel af gibi bir şey… Kağıdın üstünde tarih var. İçimden diyorum ki, ‘Rüyalar doğru çıktı!’ O gördüğüm tarihi kimseye söylemedim. Sizlere de söyleyemeyeceğim…”  

Evet bu süreç ile ilgili bir değerlendirmeyi nakledelim:

“İslam tarihinde, bütün ülke çapında insanların böylesine uyutulduğu hiçbir dönem olmamıştır. Bu kadar büyük tahribata rağmen, o ölçüde kaybeden olmadı. Allah, Kendi yolunda olanları yüzüstü bırakmaz ama gayretullaha ne zaman dokunur, bunlar ne zaman gider onu Allah (c.c.) bilir. Sabrı olanla, azmi olan, güzel güne uyanacak! Ter ü taze bir nesil zuhur edecek… Çok güzel bir zamana, koşar adım gidiyoruz inşallah… Sakın ütopya zannetmeyin; Arefe günleri, bu günler. Lâkin biraz daha aktif sabır ve dua… Çok yakında, şu günlere bakıp,  Allah’ım Sen ne güzel etmişsin, diyeceğiz… Globalleşen Hizmet, kaderin eliyle farklı  bir boyuta evriliyor…” 
Evet aynen öyle… İnşaallah…

[Abdullah Aymaz] 28.3.2017 [Samanyolu Haber]

Yurtta haydutluk, dünyada haydutluk [Akif Umut Avaz]

Bir kişi ya da organizasyonun ‘haydut’ unvanını hak etmesi için neler yapması gerektiği aşağı yukarı bellidir. Haydutlar, herkesin uymakla yükümlü olduğu cari ahlaki, hukuki, insani ulusal ve evrensel kural ve teamüllere uymazlar. Onurlu ve ahlaklı bir insan ya da hukuki ve meşru bir organizasyondan beklendiği şekilde davranmazlar.

Mesela yalan söylemeyi, iftira atmayı, tehdit etmeyi, şantaj yapmayı, nefret söyleminin envai çeşidini kullanmayı ahlak edinirler. Suçtan, günahtan, illegaliteden kaçınmak şöyle dursun, giderek bundan lezzet alırlar. Alışarak sistematik hale getirdikleri hırsızlıkları, yolsuzlukları, rüşvetleri bile kendilerini zamanla kesmez olur. El koyma adı altında gasplara, gündüz gözüne eşkıyalıklara başlarlar.

Bu tür ahlaksızlar insanları, kendilerinin ve yakınlarının canlarıyla tehdit etmekle de sadece bir süreliğine yetinirler. İhtiras ve hırsları arttıkça ve suç batağında debelendikçe tehdit ve şantajlara devam ederken cinayetler de işlerler. Yurtiçinde ‘operasyon’ adı altında, yurtdışında taşeronlar üzerinden gerçekleştirdikleri terör saldırılarıyla kitlesel katliamlara girişmekten geri durmazlar.

HAYDUTLAR HADLERİNİ BİLMEZ, SINIRLARI TANIMAZ

Her türlü haddi aşarak tüm bunları yaparlarken yasal ve meşru kişi ve organizasyonlar için bağlayıcı olan ulusal sınırları da tanımazlar. Zaten illegalitenin ve haydutların sınır tanıdığı nerede görülmüştür ki? Haydutlukları için yurtiçi kadar artık yurtdışı da onların bir eylem sahasıdır.

Haydutluk öğrenen ve kendisini geliştiren bir sistemdir. Kendisini geliştirerek ya da var olan kurulu düzeni ele geçirerek haydutluk devlet kimliğine bile bürünebilir. Bu aşamaya geldiğinde iyiyi kötü, kötüyü iyi, doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterebilme kapasitesine de erişir. Türlü mizansenlerle haydutluklarını kahramanlaştırır, haydutluklarına muhalif gördükleri herkesi ise türlü ahlaksız yolları deneyerek şeytanlaştırırlar. İnsani, ahlaki, milli, dini, hukuki, evrensel hiçbir değere saygısı olmayan haydutlar için “bu kadarını da yap(a)mazlar” diyebileceğiniz hiçbir şey yoktur.

Demokrasinin nimetlerini istismar ederek gün be gün despotlaşan ve tam teşekküllü bir diktatör haline gelen Erdoğan’ın tüm iplerini ele geçirdiği devlet, tıpkı kendisi gibi, artık iyiden iyiye bir haydut devlet görüntüsü verir hale geldi. Erdoğan ve çevresindekilerin, haydutluğun ilk aşaması olarak giriştikleri, gizliden gizliye hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, çalma-çırpma işinde ne kadar mahirleştikleri 17/25 Aralık 2013’te ortalığa saçılan tarihin görüp görebileceği en büyük yolsuzluk/rüşvet skandalıyla anlaşılmıştı.

SUÇÜSTÜ YAKALANMIŞ HANGİ HAYDUT DURUMUNA RIZA GÖSTERİR Kİ?

Erdoğan ve çevresindekilerin ne tür birer haydut olduğunu bu sayede anlayan anladı belki ama şantajı, tehdidi, yalanı, iftirayı ve kara propagandayı ahlak edinmiş haydutların suçüstü yakalanmaya hemen rıza göstermeleri doğal olarak beklenemezdi. Bir taraftan işini şerefle yapan savcıları, hakimleri, polisleri görevden alırken, diğer yandan o güne kadar hep imrenilen bir toplumsal kesimi hedefe koyup haklarında hakaretler, yalanlar, iftiralar, yaftalamalar, küfürler içeren yaklaşık 300 nefret söylemini kullanıma soktu.

Güçlü medya imkanlarıyla bu yalanlarını, iftiralarını ve nefret söylemini yayarken, farklı her görüşe savaş açtı. 17/25 Aralık 2013’ün üzerinden 3 yıl geçmeden Türkiye’de kendi ahlaksızlıklarına alkış tutmayan hiçbir medya organı bırakmadı. 10 bine yakın gazeteciyi işsiz bıraktı. 200’den fazlasını hapse attı, 100’e yakını hakkında yakalama kararı çıkarttı. Onlarca medya organına önce el koydu, sonra 180 medya organı ile birlikte kapattı.

Uzanların, Dinç Bilgin’in, Mehmet Emin Karamehmet’in medya gruplarını gasp ederek ustalaştığı haydutluğun her türünü medya sektöründe devreye soktu. Bugün tam da bir diktatörlükte olması gerektiği gibi Türk medyasında haydut Erdoğan’ın yalan ve iftiralarından başka bir şeyler işitmek veya okumak imkânsız hale geldi.

Medyayla başladığı el koymaları, 15 Temmuz başarısız askeri darbe girişimi sonrası yaygınlaştırdı. O güne kadar adları tek bir hukuksuzluğa karışmamış irili ufaklı yüzlerce şirkete el koydu. Hızını alamadı gazetecilerin varla yok arasındaki malvarlıklarını gasba bile tenezzül edecek kadar aşağılaştı, adileşti.

Aralarında Türkiye’nin gururu Anadolu Kaplanları’nın en başarılı ve en temiz şirketleri olan Boydak, Naksan, İpek-Koza’nın da bulunduğu 800’den fazla şirkete el koydu. Resmi açıklamalara göre, haydutluk yoluyla gaspedilerek TMSF’ye devredilen şirketlerin sayısı Ocak 2007 tarihine kadar 809’u, mali değeri ise 38,3 milyar TL’yi (10 Milyar dolar) aşmıştı.

CANIN, MALIN, IRZIN GÜVENDE OLMADIĞI BİR HAYDUT DEVLET

Despot Erdoğan rejimi, ancak hiç kimsenin canının, malının, ırzının güvencede olamayacağı bir haydut devlete yakışır bir şekilde, 135 bin kamu görevlisini hiçbir hukuki soruşturmaya ihtiyaç duymadan işlerinden attı. Onbinlercesi kadın olmak üzere 95 binden fazla insanı onlarca gün gözaltında tuttu. 50 bine yakın insanı saçma sapan suçlamalarla hapsetti. Kimler yoktu ki aralarında yüzde 90 seviyesinde engelliler, 90’ına merdiven dayamış dedeler ve nineler, doğumhanede gözaltına alınmış çiçeği burnunda anneler ve dahası…

Üniversite okuyup okumadığı bile bilinmeyen Despot Erdoğan, eğitimden ve eğitimli insanlardan nefret eden her haydudun yapacağını da yaptı ve 2.100 okul, üniversite ve öğrenci yurdunu ya gaspetti ya da kapattı. Yeni yayınlanan bir CHP raporuna göre 112 üniversiteden 4.811, turkeypurge.com’un hesaplamalarına göre ise 7.317 akademisyeni üniversiteden attı.

Hakka ve hukuka saygısı en fazla azılı ve cani bir haydudun saygısı kadar olan Erdoğan ve kurduğu haydutluk rejimi, tam 4.272 hâkim ve savcıyı görevden alıp bunlardan yüzlercesini hapse attı. Adice suçladığı insanların hakkını savunmaya çalışan avukatlar da görülmedik bu haydutluktan nasiplerini aldı. Bugüne kadar 967 avukat hakkında soruşturma açılırken, 370 avukat sırf zulme uğramış müvekkillerini savundukları gerekçesiyle tutuklanarak hapse atıldı.

Ahlaksızlığı ve cehaletiyle temeyyüz etmiş bir haydut olarak Erdoğan’ın eğitim, cesaret ve ahlaki düzeyi Türkiye ortalamasının çok fevkinde olan Hizmet Hareketi’nden nefret etmesi anlaşılabilir. Peki, düne kadar önlerinde diz çöktüğü terör örgütü PKK’yı bahane ederek Kürt vatandaşlarımızın bin yıllık şehirlerini yerle bir etmesine, tank-top ateşiyle evlerini başlarına yıkmalarına, yüzlerce sivili katlederken 300 binden fazlasını evsiz yurtsuz bırakmasına ne demeli? Bunun haydutluk dışında bir ismi var mıdır ki?

Tıpkı gırtlağına kadar suça, cinayete ve ahlaksızlığa batmış her haydudun yapması gerektiği gibi Erdoğan ve iplerini ele geçirerek haydutlaştırdığı devlet elbette burada duramazdı. İşlediği suçların ve cinayetlerin hesabını vermemek için daha fazla suç ve cinayet işlemek zorundalardı. Ama içerideki haydutluğun da sınırlarına gelinmişti. İstediklerini katlediyor, istediklerini hapse tıkıyorlardı. Aykırı tek laf etmeye alan bırakılmamıştı. Ama sınırların ötesi hiç de öyle değildi.

BAKANLARI MEDENİ DÜNYADA EL-KAİDE, IŞİD MUAMELESİ GÖRÜYOR

Hakikaten de bir süreliğine yalanlarıyla aldatmayı başarabildikleri özgür dünyada hiç hoşlanmadıkları şeyler oluyordu. Katliamları ve zulümlerine gerekçe yaptıkları yalanları kimse yemiyor, ilk başlarda biraz kafa karıştıran iftiralarına artık kimse inanmıyordu. ABD, Almanya ve İngiltere aylardır söyledikleri yalan ve iftiralarını resmi belge niteliğindeki kapsamlı raporlarıyla yüzlerine vuruyordu. Dahası bakanları, milletvekilleri artık El-Kaide, IŞİD muamelesi görüyor, sınırlardan içeriye sokulmuyordu. Şirretliği kuşanıp bir şekilde ülkeye girmeyi başaran bakanları, milletvekilleri, parti başkan yardımcıları polis eşliğinde yaka paça sınırdışı ediliyordu.

Bu olup bitenlere karşı yine ancak bir hayduta ve bir haydut devlete yakışır cevaplar geldi despot Erdoğan’dan ve gün be gün kendisine daha fazla benzettiği devletten. Tehditin, şantajın, hakaretin artık bini bir paraydı. Erdoğan yıllardır karakteri haline getirdiği haydutluğa o kadar ısınmıştı ki, ardı ardına maskesini yüzünden çekip alan Avrupalıları kendi sokaklarında rahat dolaşamaz hale getirmekle bile tehdit etti. Kraldan çok kralcı jöleli yağdanlığı ise, Batı’nın sadece Usame bin Ladin ve Zerkavi gibi teröristlerden duymaya alışık olduğu bu tehditi “dünyanın hiçbir yerine kimse rahat kahvaltı yapamaz” noktasına getirdi.

ERDOĞAN, RADİKAL İSLAMCI TERÖRİSTLERİ AVRUPA’YA GEÇİRİYOR

Belli ki ne Erdoğan, ne de dalkavukları boş konuşmuyorlardı. Şüphesiz güvendikleri bir şeyler vardı. Öyle olmalı ki, bu tehditlerden sadece saatler sonra İngiltere parlamentosu kanlı bir terör saldırısının hedefi oluyordu. Belçika’da ve İngiltere’nin bir başka şehrinde de benzer saldırı girişimleri oldu. Erdoğan’ın ve dalkavuklarının neye güvendiğini ise Ürdün Kralı Abdullah’ın ortaya çıkan bir beyanı ifşa etti.

Ortaya çıkan bir bilgi notuna göre, Kral Abdullah Amerikalı Kongre üyeleriyle yaptığı bir konuşma sırasında, “Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘bölgedeki sorunlar için radikal İslamcı bir çözüme inanıyor’ ve ‘teröristlerin Avrupa’ya geçişi Türk siyasetinin bir parçası’” diyordu.

Güzelim İslam dinini bir ahlaksız haydutun istismar ve sarf malzemesine dönüştüren Hayrettin Karaman gibi İslam’ın yüzkaraları ise, kitle imhayı yasaklayan İslam’ın kesin kurallarını ve bir masum canına kıymayı insanlığın tümünü öldürmekle bir tutan Allah’ın açık emirlerini hiçe sayarak, artık kime ve neye tapındığını iyice aşikâr edecek şekilde, yine Erdoğan’ın yanında saf tuttu. Kitle İmha Silahları edinmenin vaktinin geldiğini yazacak kadar zıvanadan çıktı.

Tek meziyetleri envai çeşit haydutluğa yalakalık olan türedi kalemşörler de boş duracak değildi. Radikal İslamcı Erdoğanist bir serserinin teki, işi Kandil’i bombalar gibi Pensilvanya’da Fethullah Gülen’in yaşadığı bölgeyi bombardıman etme çağrısı yapmaya kadar vardırdı. Zaten Cem Küçük ve benzeri tetikçi şarlatanlar uzun zamandır yurtdışında muhaliflere infaz çağrısı yapıp duruyordu.

ABD’DEN ADAM KAÇIRMAYI KONUŞAN ‘BAKAN’ SIFATLI ŞEHİR EŞKİYALARI

Bu saçmalıklar, hala aklı başında olan herkesi dehşet içerisinde bıraksa da, haydutluğu ahlak edinmiş Erdoğan ve çevresi için olağan ve sıradan şeylerdi. Wall Street Journal’de çıkan bir ifşaat Despot Erdoğan ve ahlaksız güruhunun haydutluklarının nerelere kadar vardığını tüm dünyaya apaçık gösterdi. CIA eski Direktörü James Woolsey, belli ki gelmekte olan kapsamlı bir federal soruşturmaya karşı kendisini koruma altına almak için, kendisinin de katıldığı bir toplantıda konuşulan kepazelikleri tüm dünyaya duyurmak zorunda kaldı.

Woolsey’e göre Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Enerji Bakanı ve Erdoğan’ın damadı olan Berat Albayrak, parayla satın aldıkları ortaya çıktığı için Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinden kısa süre içerisinde istifa etmek zorunda kalan Michael Flynn ile Eylül ayında Fethullah Gülen’i yasadışı yollardan ABD’den nasıl kaçırabileceklerini tartışmışlardı. Büyük bir federal suç olan bu haydutluğun faturasının kimlere nasıl çıkacağını görmek için sanırım çok beklememiz gerekmeyecek.

Öyle görünüyor ki, Türk diplomasi tarihinin yüzkarası Çavuşoğlu ile her türlü ahlakdışı entrikayı meşru gören Damat Berat, ABD’yi gün ortasında adam kaçırdıkları Malezya ve kabile devleti olmaktan sıyrılamamış Körfez ülkeleriyle karıştırmış. ABD’deki bu haydutluk skandalının failleri maalesef ‘bakan” sıfatı taşıdıkları için, bu haydutluğun ağır bedelini bakan sıfatlı haydutlarla birlikte Türkiye de ödeyecek.

ERDOĞAN’IN HAYDUTLUKLARININ BEDELİNİ ÖDEMEYE HAZIR OLUN!

Haydutluk oldum olası var ve insanlığın başına büyük bela. Ne yazık ki, her toplumda irili ufaklı haydutlara rastlamak mümkün. Bununla birlikte, her ne kadar önceden de bazı örnekleri olsa da, devletlerin haydutlaşması sık rastlanan bir durum değil. Şayet, bir toplum haydutları sürekli baştacı edip devlet haline getirmişse, o devlet de artık haydutlaşmış demektir. Eninde sonunda yerel ya da evrensel hukukun ağlarına takılacak olan bu ölçekteki haydutluğun ceremesi ise büyük olur. Ve o ceremeyi tüm millet ödemek zorunda kalır.

Bu noktada şunu söylemeden geçemeyeceğim: Bürokraside veya toplumda kendilerini Erdoğan’ın başını çektiği haydutlarla ve haydutluklarla ayrıştıramayanlar, er ya da geç ama mutlaka, destek oldukları haydutların haydutluklarının ağır bedelini ödemeye hazır olmalılar.

[Akif Umut Avaz] 28.3.2017 [TR724]

Gülen’in uluslararası komisyon talebi yerine gelmiş oldu mu? [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz askeri darbe girişiminin henüz ilk saatlerinde bütün dünyanın gözü Fethullah Gülen’e çevrilmişti. Zira Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti, “Darbenin arkasında Gülen var” iddiasında bulunmuştu. İngiliz siber istihbarat servisi GCHQ’nun (Government Communications Headquarters) kayıtta olduğu saatlerdi. Hain girişimin başlamasından yarım saat sonra AKP önde gelenlerinin, “Darbe Fethullah Gülen’in üzerine yıkılsın” ve “Yarın tasfiyeler başlasın” emirlerini gizli bir şekilde kayda alıyordu. Ancak Alman Focus dergisince bunun haberleştirilmesine daha 8 gün vardı.

Fethullah Gülen, ertesi gün 16 Temmuz’da, New York Times, Financial Times, Sky News ve The Guardian gibi dünyanın önde gelen medya kuruluşlarının karşısına çıktı. Suçlamaları reddeden Gülen, “Bu girişimi benim idare ettiğim yolunda bir iddia varsa, uluslararası bir komisyon darbeyi araştırsın, sonucunu şimdiden kabul ediyoruz” çağrısında bulundu. Bu açık bir meydan okumaydı. “Yalan da, iftira da olsa ben kabul etmeye razıyım. Ama uluslararası bir organizasyon bunu gerçekleştirsin” diye ekledi.

Aradan 8 aydan fazla bir zaman geçti. Gelinen noktada elimizde ABD, Almanya, AB ve İngiltere’den gelen “Darbenin arkasında Gülen yok” açıklamaları var. Eğer bir uluslararası komisyon kurulsaydı nasıl bir sonuç çıkardı bilinmez. Ama hiç kuşkusuz bu rapor ve açıklamalar, sonuca dair güçlü ipuçları taşıyor.

20 Mart’ta tr724’te “İngiliz istihbaratı 15 Temmuz enigmasını ne zaman çözecek?” başlıklı bir yazı yazmıştım. 4 gün sonra İngiliz Parlamentosu’nun raporu geldi. İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu (FCO) tarafından hazırlanan 79 sayfalık Türkiye raporunda, “Darbenin Gülenciler tarafından gerçekleştirildiğine dair delil yok” denildi. “Darbedeki bazı kişiler Gülenci olsa da, Türkiye’deki Gülen destekçilerinin ve kuruluşlarının sayısı düşünüldüğü zaman, bu Gülenciler ya da liderlerinin darbeyi yönettiği anlamına gelmiyor” tespiti vardı. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, komisyonun daha önce rapor için Türkiye’yi ziyaret edip Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile de görüşmüş olmasıydı. Üstelik 11 kişilik komisyonun 6’sı, iktidardaki Muhafazakâr Parti milletvekillerinden oluşuyordu. Yani başta Erdoğan olmak üzere AKP iktidarı, İngiliz parlamenterleri ikna edememişti.

“Bizi ikna edemediler” diyen sadece onlar değildi bilindiği üzere. İngiltere’nin raporu, Alman istihbarat servisi BND’nin başkanı Bruno Kahl’ın, “Erdoğan bizi ikna etmek için çok uğraştı ama 15 Temmuz’un arkasında Gülen’in olduğuna dair kanıtlar göremedik” çıkışından sadece 6 gün sonrasına denk gelmişti. ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi Başkanı Devin Nunes’in aynı yöndeki açıklamalarının ise 5 gün sonrasıydı. Cumhuriyet Partili Başkan Nunes, 19 Mart’ta Fox TV’den Chris Wallace’ın programında “Gülen’in darbeye karıştığı yönünde kanıt görmedik” demişti. Hatta tam tersine, “Erdoğan hükümetinin giderek otoriter hale geldiği” mesajını vermesi oldukça manidardı.

İNGİLTERE RAPORU, ERDOĞAN’LA GÖRÜŞÜLDÜKTEN SONRA YAZILDI

Peş peşe gelen bu açıklamalardan sonra İngiltere Parlamentosu’nun raporu tabi ki AKP için en yıkıcı olanıydı. Sebebi, İngilizlerden çok ümitli olmalarıydı. Çünkü İngiltere Büyükelçisi Richard Moore, 30 Temmuz 2016’da, “Hükümetin bu darbe girişiminde Gülencilerin yer aldığına ilişkin açıklamalarını kabul etmekte bir zorluk yaşamıyorum” demişti. İngiltere Avrupa ve ABD’den Sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan da 28 Ocak’ta 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Gülen Cemaati’nin olduğunu iddia eden bir konuşma yapmıştı. Biraz da bundan olsa gerek, FCO raporu AKP çevrelerinde önce coşkuyla karşılandı ama çeviri hatası kısa süre sonra anlaşılınca ölüm sessizliği başladı.

Raporda, Türkiye’nin 15 Temmuz sürecini şeffaf götürmediği için şu ana kadar ortaya çıkan ve kendini “Gülenci” olarak tanımlayan askerlerin ifadelerine de kuşku ile bakılıyordu. İşkence gören askerlere de atıf vardı.

İşte bu noktada, mevcut Türk yargısının tamamen AKP güdümünde olduğu gerekçesiyle uluslararası bağımsız komisyon teklifinde bulunan Gülen’in çıkışı önem kazanıyor. 8 ay sonra uluslararası gözlemciler de bu durumu teyit etmiş bulunuyor.  Gülen, darbeden 2 hafta sonra, 31 Temmuz’da CNN International’da Fareed Zakaria’nın sunduğu GPS programında iddiasını biraz daha ileri taşıdı: “Eğer bir telefon konuşması varsa, bu ithamlarının onda biri bile doğruysa, ‘Doğru söylüyorlar. Bırakın beni alsınlar. Bırakın beni assınlar’ derim. Kimseyle tek bir kelime konuşmadım.”

12 Ağustos’ta Fransa’nın köklü gazetesi Le Monde’a bir yazı kaleme alan Gülen, çağrısını yineledi. Türk adalet sisteminin hükümet tarafından kontrol edildiğine dikkat çekerken, “Bağımsız bir uluslararası komite tarafından suçlu bulunduğum takdirde Türk yetkililere teslim olacağım. Eğer hakkımdaki iddiaların onda biri kanıtlanırsa, Türkiye’ye dönmeye ve en ağır cezayı çekmeye söz veriyorum” diye yazdı.

‘DARBEYE KATILAN HİZMET GÖNÜLLÜSÜ VARSA, İHANET ETMİŞTİR’

Obama dönemi ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Elizabeth Trudeau, 16 Ağustos 2016 tarihinde Gülen’in ‘uluslararası komisyon’ önerisinin sorulması üzerine “Biz bununla ilgili pozisyon almayacağız” demişti. Ama sanki uluslararası camia, birbirinden bağımsız ve kendiliğinden bir pozisyon almış gibi oldu.

Yine de ortaya çıkan raporlar ve açıklamalar, Gülen Cemaatini tümden rahatlatmıyor. “Darbe girişiminde Gülenci subaylar da yer aldı” veya “Katılmış olabilirler” şeklindeki değerlendirmeleri de atlamamak gerek. Genellikle tek başlarına olmadıkları ve ordu içerisindeki diğer unsurlarla birlikte kalkışmaya dahil oldukları tespiti yapılsa da adil bir ortam doğduğunda Gülen Hareketi’nin bununla ciddi şekilde yüzleşeceği anlaşılıyor.

Çünkü aynı Fethullah Gülen, darbe girişiminden 10 gün sonra New York Times’a yazdığı makalede net bir tavır almıştı. “Hayatım boyunca alenen ve kişisel olarak iç politikadaki askeri müdahaleleri kınadım. Hep demokrasiyi savundum. Darbe haberlerinin gelmeye başladığı ilk anlardan itibaren darbeyi en kuvvetli ifadelerle telin edici mesaj yayınladım.” vurgusunun ardından şöyle demişti: “Eğer Hizmet gönüllüsü gibi görünen birisi bilerek veya kandırılarak böyle bir darbe kalkışmasının parçası olmuşsa benim inandığım değer ve düşüncelere ihanet etmiştir.”

[Ahmet Dönmez] 28.3.2017 [TR724]

En kötü geride mi kaldı? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Ekonomide moral veren tek haber olmadığı halde hükümet sözcüleri ibretlik beyanlarda bulunuyor. Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, başka bir gezegenden haberler verme bahsinde açık ara önde gidiyor. Referanduma günler kala, “Müjde, trafik sigortasında fahiş fiyatları indiriyoruz” diyerek 21 milyon taşıt sahibine bir nevi rüşvet teklif eden Şimşek hızını alamadı.

Yükseğe çıkıldıkça artan basıncın tesiri ile kısmî şuur kaybı yaşamadıysa Uludağ Zirvesi’nde kendini aştı ve, “Dışarıdan sanki olağanüstü bir hâl varmış, sanki Türkiye her gün çok ciddi sorunlar yaşıyormuş gibi bir algı oluşmuş durumda.” diyebildi. Şaka yapmadı. Türkiye’de OHAL yokmuş, her şey gayet olağan seyrinde cereyan ediyormuş…

Altında kendi imzası da bulunan keyfî kararnamelerle 115 bin insanın kamudan ihraç edildiğini, 200’e yakın gazetecinin hapse atıldığını, adil yargılanmanın olmazsa olmazlarından müdafaa hakkını icra eden avukatların bile tevkif edildiğini bilmese Şimşek’in bu cümlelerinin manası olabilirdi. Amma velakin Türkiye’de muhalif her faninin bütün hak ve hürriyetleri OHAL paletleri altında eziliyor.

ŞİMŞEK YABANCI MEDYAYI TAKİP ETMİYOR MU?

Tek sesli medyadan Türkiye’de demokrasinin nasıl göstermelik hale getirildiğine dâir haberler yapmasını beklemiyoruz. Artık öyle bir beklentimiz kalmadı. Neyse ki dünya küçük. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 15 Temmuz 2016 Darbe Tiyatrosu’nu Hizmet Hareketi’ne yıkma teşebbüsündeki tenakuzlar birer birer ortaya çıkıyor. Alman istihbarat teşkilatı BND ‘darbeyi cemaatin yaptığına dair delil olmadığını’ ilan eden ilk resmi makam oldu. ABD ve İngiltere’den benzer raporlar geldi.

Hal böyle iken Şimşek’in sözleri insanı hayrete düşürüyor. Türkiye, OHAL bahanesi ile baskıcı ve otoriter bir rejime dönüştürülürken Şimşek gibi C2 seviyesinde İngilizce bilen biri batıda yazılıp çizilenlerden bîhaber olamaz. Öyleyse nasıl bir savrulmadır bu? İnanmadığı bir mevzuda böylesine iddialı sözler sarf ederek kendi itibarını ayaklar altına aldığının farkında değil mi?

EN KÖTÜ GERİDE KALDIYSA BUNLAR NE?

Şimdi de “Ekonomide en kötü geride kaldı” diyor. Referandumdan ‘hayır’ çıkabileceğine dâir anketler ağır bastıkça krizdeki ekonomiye makyaj yapma vazifesi Şimşek’e tevdi edilmiş olabilir.

Daha bugün açıklanan birkaç veriye baksaydı en azından ‘en kötü geride kaldı’ beyanı ile kendini bağlamazdı.

Merkez Bankası (TCMB) bankalardaki mevduatı haftalık ilan ediyor. En son veri calib-i dikkat.

Faizin Saray’ı kızdırmayacak biçimde yüzde 8’den yüzde 11,75’e çıkarılması ile bir nebze sükûnet bulan dolar cephesinde manzara hiç de zannedildiği gibi değil. Doların düşmesi kalıcı bir meyil olarak kabul görülmüyor. Elinde TL bulunduran gerilemeyi dolar satın alma fırsatı olarak değerlendiriyor. Alın size ispatı: Yerli yatırımcı geçen hafta döviz mevduatlarını 3,71 milyar dolar artırarak 151,4 milyar dolara taşıdı.

YERLİLER ÜÇ AYDA 5,9 MİLYAR DOLAR TOPLADI

Ayrıntılar daha da çarpıcı. Dolar hesapları son 10 haftanın bir haftası hariç arttı. İki hafta evvel artış hızı 36,7 milyon dolardı. 3,71 milyar dolarlık artış ise bunun 100 katından fazla. 31 Aralık 2016’dan Mart 2017 ortasına kadar toplam 5,9 milyar dolar alındı. Borç ödemesi olanlar hariç tutulursa kimse döviz bozdurmuyor, bilakis mütemadiyen dolar topluyor. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘elinde döviz bulunduranla terörist arasında fark yok’ sözlerine rağmen yatırımcıda, tasarruf sahiplerinde dolarizasyon son sürat devam ediyor.

Enflasyon kontrolden çıkmışsa, Türkiye’ye matuf risk mütalaası her gün tırmanıyorsa parası olanın kendisini teminat altına almasına şaşırmamak lazım. Dolar ’emniyetli liman’ diye kabul ediliyor ve bankalardaki dolar tutarı haftadan haftaya katlanıyor. Dolar bozduranlara bedava çorba ikram edenlerin kulakları çınlasın!

SANAYİDE MORALLER BOZUK

Türk Lirası, yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon kıskacında mum gibi eriyor. Yüksek faiz bile artık yatırımcıyı cezbetmiyor. Büyüme umut vaat etmiyor. Cuma günü son senelerin en düşük büyüme rakamına hazır olun.

TCMB, imalat sanayinde kapasite kullanımını açıkladı. Mart ayında şubata nazaran 0,5 puan azalarak yüzde 74,9 seviyesine geriledi. İstikrarlı bir toparlanma yok. Bir ileri iki geri bocalıyor sanayi. Moraller bozuk. Beklentiler menfi. Belirsizlik had safhada. Mevcudu muhafaza etme telaşında sanayici.

İhracatta son üç senenin gerileyen rakamları esas alınarak gelen artış hakiki artış sayılmaz. İhracat kurdaki bu kadar artışa rağmen 2010 seviyelerine geriledi. Bu kadar geri gittik. Hükûmet 2010’da belli başlıklarda 2023 için nokta hedefler açıklamıştı. İhracat için de 500 milyar dolar hedefi tespit etmişti. O hesaba göre 2016 sonunda ihracatta 300 milyar dolar aşılacaktı. Tahakkuk eden resmî rakam ise 142,5 milyar dolar. Hedefin yarısı bile değil. Aradaki fark Türkiye’nin ileri değil geri gittiğini teyit ediyor.

İSTANBUL TURİST KAYBINDA AVRUPA BİRİNCİSİ. NİYE?

İhracatı müteakip en fazla döviz kazandığımız turizm tek kelime ile çöktü. Geçen sene 33 milyar dolardan 22 milyar dolara geriledi turizm gelirleri. 2017 hiç iyi başlamadı. Almanya, Hollanda ve Avusturya ile referandum uğruna çıkarılan sun’i kriz, turizm sektöründe bomba tesiri yaptı.

Türkiye Otelciler Birliği (TÜROB) konaklama fiyatları düştüğü halde İstanbul’un Avrupa’da en fazla turist kaybına maruz kalan şehir olduğuna dikkat çekti. İki aylık fiyat düşüşü yüzde 30’a yaklaştı. Mamafih krize indirim de çare olmadı. Veri ve analiz şirketi STR Global’in TÜROB için hazırladığı Şubat 2017 Performans Raporu’na göre Türkiye’nin Şubat 2017 otel dolulukları, 2016 senesinin aynı ayına göre yüzde 1,7 artışla yüzde 50,5 olarak gerçekleşti. Yani oteller yarı kapasite ile ayakta kalmaya çalışıyor.

Türkiye genelinde hafif de olsa doluluk artışı meydana gelirken, İstanbul düşmeye devam etti. İstanbul’un Şubat 2016’da yüzde 47,6 olan doluluk oranı, Şubat 2017’de yüzde 0,7 düşüşle yüzde 47,2. İstanbul’da geçen sene 87,1 Euro olan oda fiyatı yüzde 19,3 düşüşle 70,3 Euro’ya geriledi. Toplam oda sayısı üzerinden odabaşı elde edilen gelirler ise (RevPAR) yüzde 19,9 gerilemeyle 33,2 Euro olarak ölçüldü. Şubat 2016’da bu rakam 41,4 Euro seviyesindeydi.

5 SENE EVVEL ODA FİYATI 200 EURO İDİ, ŞİMDİ 68,1 EURO

İlk 2 aylık dönemde ise İstanbul’da doluluklar geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4 gerileyerek yüzde 46,4 olarak gerçekleşti. 3 yıl öncesine kadar 5 yıldızlı otellerde ortalama fiyatın 200 Euro’ya yaklaştığı İstanbul’da ortalama günlük satılan oda bedeli iki aylık dönemde yüzde 25 gerileyerek 68,1 Euro, odabaşı elde edilen gelir ise yüzde 28,5 gerilemeyle 31,5 Euro’ya düştü.

İstanbul bu düşüş oranı ile Avrupa destinasyonları arasında Şubat 2017’de en büyük düşüşü yaşayan destinasyon oldu. İstanbul aynı zamanda, Şubat 2017’de Average Daily Rate (ADR) olarak adlandırılan ortalama günlük satılan oda bedelindeki yüzde 25,3 ve odabaşı elde edilen gelirlerde yüzde 28,3’lük düşüş ile en büyük gelir kaybı yaşayan Avrupa destinasyonu oldu.

TÜROB Başkanı Timur Bayındır, 2017’nin de kayıp sene olacağını belirterek, hükûmeti ikaz ediyor: “Fiyatlar bu kadar düşerken konaklamada fazla kapasite sorunu da sektörü olumsuz etkiliyor. Özellikle İstanbul turizmi için vakit geçirmeksizin tedbir almak lazım.”

Dolar hesapları artıyor, kapasite kullanımı sanayi ve turizmde geriliyor. Dolar biraz gevşemiş bayram mı ilan edelim? Hukuk devletinin ortadan kalkması ve fiilî başkanlığın kilitlediği devlet mekanizması gibi onlarca belirsizlik ortada dururken ekonominin toparlanacağına kimseyi ikna edemezsiniz?

Doların bu kadar kıymetli hale gelmesinin sebepleri ortadan kalkmadan kalıcı bir düzelme beklemiyorum.

Zira, “Ekonomide en kötü geride kaldı” diyebilmek için ya yalancı ya da Mehmet Şimşek olmak lazım.

[Semih Ardıç] 28.3.2017 [TR724]

Hangi Devlet’in bekası için? [Sefer Can]

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 16 Nisan referandumu için sahaya indi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı ‘Başkan’ yapabilmek adına birçok AKP’liden daha fazla çaba sarf ediyor. Fakat parti tabanını yeterince harekete geçiremediği gözleniyor. MHP’li seçmenin yüzde 60-70 civarında ‘hayır’ diyeceğini belirleyen anketler var. Mitingleri takip edenler de bu öngörüleri doğrulayan tespitler aktarıyor. Erzurum mitingi hakkında Yeniçağ Gazetesinde yayınlanan haber Bahçeli adına kötü bir fotoğraf ortaya koyudu. Erzurum’da AKP’lilerin doldurduğu bir meydanda konuşmak bir MHP lideri için zül olmalı. AKP’den önce MHP, büyükşehir dahil bütün belediyeleri elinde tutuyordu. Ülkücü Hareketin bütün kaleleri gibi Erzurum’da da MHP zemin kaybetmiş demektir.

Devlet Bey, Erdoğan’ın başkanlığına neden evet dediğini izah edebilmiş değil. Önce ‘fiili durumu hukuki zemine oturtuyoruz’ dedi. Mağduru tecavüzcüsüyle evlendirmeyi anımsatan bu tez alıcı bulmadığından fazla dolaşımda değil. Şimdilerde daha çok ‘devletin bekası için evet’ sloganını tercih ediyor. Ancak parlamenter sistemin devletin bekası için nasıl bir tehdit olduğunu anlatamıyor. Tam tersine başkanlık sisteminin ülkeyi bölünmeye götüreceğine dair söylemleri göreceli olarak daha ikna edici. Bahçeli’nin onlarca Başkanlık sistemi karşıtı beyanatından herhangi birini okuyanın şimdiki duruşu anlamlandırmasına imkan yok.

DEĞİŞİMİ BİR YABANCIYA ANLATAMAYIZ!

En az hakaret içerenlerden birini tercih edeyim, 8 Şubat 2015 Kırşehir mitinginde şöyle diyor Devlet Bey:

“Erdoğan, ‘bu gömlek bu bedene dar geliyor’ diyerek milletimizin aklıyla, irfanıyla alay etmektedir. Şerefini gömlek gibi giyip çıkaran, tarafsızlık yeminini ampul gibi yakıp söndüren bir şahsiyet Türkiye’ye istikamet çizemez, milletimizin aklını artık çelemez. Erdoğan açıkça siyaset yapmakta, suç işlemekte, vatana ihanet konusunda arka arkaya delil üretmektedir. Bu yolla anayasayı değiştirip Öcalan canisiyle ve başkanlık sistemini kurma hedefine sabitlenen Erdoğan, geri dönülmeyen bir mecraya sapmıştır. Böyle giderse, sistem değişikliği ve yeni bir rejim nakli konusunda ısrar devam ederse, uyarıyorum Türkiye’de demokrasi rayından çıkabilecektir. Erdoğan’ın şu anda tek kaygısı kendisini ve etrafını emniyete almak, geleceklerini de garanti etmektir. Çünkü iktidar değişirse ne kadar kıyıda köşede haram yiyen ve hain varsa mutlaka hesaba çekilecektir.”

Bu sözlerin sahibinin şimdilerde başkanlık için miting düzenlediğini bir yabancıya söylesek inandıramayız. O çelişkiler sırıtmasın diye olacak, Bahçeli oylanan paketin içeriğine dair neredeyse hiç konuşmuyor. Milli birlik ve devletin bekası gibi soyut kavramların dışına çıkamıyor.

BAHÇELİ YALNIZ KURTA DÖNÜŞÜYOR

Erdoğan’la Bahçeli arasındaki eski hakaretleşmeleri bir kenara bırakıyorum. Türkiye’de siyaset maalesef bu üslubu kaldırıyor, hatta ödüllendiriyor. Fakat sistemle ilgili kanaatleri nasıl bir anda tam tersine dönebilir? Daha düne kadar devleti bölme projesi olarak adlandırılan bir model bugün nasıl bekanın garantisi olarak savunulabilir? Bahçeli bu sorulara cevap vermek yerine soru soranlara hakaret etmeyi seçiyor. Partideki destekçileri ile birlikte cevap aramaları gereken diğer soru da şu: bütün saldırılara ve engellemelere rağmen parti içi muhalefet bu desteği nasıl buluyor? Bahçeli, hareketin kalesi Erzurum’da AKP’liler tarafından ağırlanırken, Sinan Oğan, Meral Akşener ve Ümit Özdağ’a yönelen ilginin sebebi ne?

“Türkiye’de diktatör olmaz. Bir defa diktatör Türkçe değil” cümlesi bile Devlet Bey’in siyasi duruşunu gerekçelendirme ve savunma konusunda ne kadar zorlandığının göstergesi. Söz konusu acziyet Bahçeli’yle sınırlı da değil. Cumhurbaşkanı başdanışmanı, hukuk profesörü Hasan Nuri Yaşar, Twitter’da beni engelledi. Suçum, HSYK’nın tamamını başkanın atamadığını iddia ederek Adalet Bakanı ve müsteşarın doğal üye olduğunu yazan hocaya; “Doğal derken tabiatta mı yetişiyor? Onları da Cumhurbaşkanı seçiyor” şeklinde yazmam. Saray danışmanı koca profesörlerin aciz kaldığı bir konuda Bahçeli ne yapsın!

[Sefer Can] 28.3.2017 [TR724]

Mevlüt Çavuşoğlu ve Damat Berat’ı bekleyen son! [Veysel Ayhan]

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ve Trump’ın damadı ve başdanışmanı Jared Kushner Türkiye’ye gelse eski MİT ajanlarıyla anlaşsa ve bir Türk veya ABD vatandaşını kaçırmaya teşebbüs etse ne olur?

Bu skandal ortaya çıktığında ABD’de kıyamet kopardı.

Dışişleri bakanı istifa ederdi. Bu skandalla hem Trump ve damadı da istifa etmek zorunda kalırdı. İstifa etmekle de kurtulamazlar yargıda hesap verirlerdi.

Yapılan iş illegal: Bir ekiple çete olarak insan kaçakçılığı ve adam kaçırma.

ABD yasalarına göre büyük suç.

Türk yasalarına göre de büyük suç.

4 YILDIR HİÇBİR AKP’Lİ YARGI ÖNÜNE ÇIKMADI

Türk dışişleri bakanı ve damat Berat bu suçu işlediğinde ne olur?

Hiçbir şey!

Çünkü Türkiye’de hukuk yaklaşık 4 yıldır rafta.

Hukukun üstünlüğü değil Saray’ın üstünlüğü söz konusu.

4 yıldır hiçbir AKP’li yetkili yargı önüne çıkmadı. Daha doğrusu meslekten atılmayı göze almadan hiç bir savcı bir AKP parti üyesine suç isnad edemez.

Göz altına alamaz. Tutuklayamaz.

En tepedeki AKP’linin anayasayı paspas ettiği bir ortamda, en aşağıdaki partiliyi hangi yasa frenleyebilir ki…

Cemaat’e mensup diye sokak ortasında emniyet müdürünü döven AKP’li azgın haydudu hatırlayın. Ne diyordu: “Hadi polis çağırın!”

Bir AKP’li için polis çağırmaya kim cesaret edebilir ki!

ERDOĞAN HESAP VERECEK Mİ?

Peki, suçlu sadece bunlar mı?

Çavuşoğlu ve damat, Erdoğan’ın emri olmadan bu işe girişebilir mi?

Aile bakanına online Hollanda’da operasyon yaptıran Erdoğan kendisinden habersiz ABD’de operasyon yaptırır mı?

Mümkün değil. Dolayısıyla azmettirici Erdoğan. Peki Erdoğan’dan “ABD’de adam kaçırma” talimatı vermesi beklenir mi?

Tabi ki… Daha ötesini bile istese hiç bir Allah’ın kulu yadırgamaz.

“Fıtratının ve hayatının doğal akışı” içinde yaptıklarıyla gayet uyumlu olur.

AKP’NİN ARKA BAHÇESİ CHP Mİ?

MHP zaten koltuk değneği ve yedek lastik. Peki ana muhalefet partisi olan CHP’nin avrupa’da ve ABD’deki bu haydutluklara karşı bir tavrı var mı? Yok.

Çünkü CHP’nin de hukuk diye bir derdi yok. Eğer kendine yapılan bir hukuksuzluk varsa cılız bir ses çıkıyor. Ama yapılan zulüm ve hukuksuzluk cemaate ve Kürtlere ise salla gitsin!

CHP yönetimi, göz göre göre polis tarafından infaz edilen Kemal Korkut için bir şey yapabildi mi?

ESKİDEN ABD, ‘TEKSAS’TI ŞİMDİ İSE TÜRKİYE ‘TEKSAS’

Türkiye’de Çavuşoğlu ve Damat pişkin pişkin, sırıta sırıta görevlerine devam edebilir. Ama şimdiden sonra sakın Reza’nın yaptığı hatayı yapmasınlar.

Cemaati yurt dışında bitirelim derken kendileri yurt dışında bitti.

Aman ABD’ye gitmesinler.

Bence artık Avrupa’ya da gitmesinler. Çünkü ABD’nin AB ülkeleriyle suçluları iade anlaşması var. Hukuksuzca Avrupa’da sınır ihlali yapan Çavuşoğlu ve operasyon arkadaşı aile bakanı Türkiye’nin itibarını beş paralık yapmış birlikte sınır dışı edilmişti.

Şimdiden sonra sınır dışı edilmek kurtarmaz, kendilerini Reza’nın yan koğuşunda bulabilirler.

Buna Erdoğan da dahil. Sevenlerini üzmeye hakkı yok. Saray ve bahçesi dünya kadar geniş. Yurt dışına gerek yok.

[Veysel Ayhan] 28.3.2017 [TR724]

‘Hayır’ çıkarsa planınız ne? [Kemal Ay]

Doğduğum şehri pek sevemediğim için, eş dost genelde ayıplar beni. Malum, ‘yumurtadan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş’ diye bir laf vardır halk arasında. Şimdilerde ise, ‘Acaba doğup büyüdüğüm ve artık insanlarının bana ihtiyacı olmadığını, benim topluma yapabileceğim katkıyı ellerinin tersiyle ittikleri’ bir ülkeyi seviyor muyum, diye soruyorum kendime.

15 Temmuz’dan sonra, toplumdaki ‘uzlaşma’ beni ürkütmüştü açıkçası. Bir toplumun bütün günahlarının ‘uzaydan inmiş’ muamelesi yapılan bir Cemaat’e yüklenmesi karşısında, hayret etmiştim. Nâsıralı Meryem’in kucağında bir bebekle, şehrinin insanları karşısında öylece durduğu ve muhtemelen ne diyeceğini bilememenin sıkıntısıyla, kucağındaki bebeği işaret etmekten başka bir şey yapamadığı hâli iliklerime kadar hissetmiştim.

Aklına, mantığına az çok güvendiğim insanlar bile ‘Bu darbe Cemaat’in organizasyonu’ diyerek işin içinden sıyrılıyor, savunma hakkı bile vermeden topyekûn bir topluluğa ‘suçlu’ muamelesi çekiyordu.

Bu ‘uzlaşma’ başlarda Avrupalıları da Cemaat’e karşı şüpheyle bakmaya itmişti. Şu an yaşadığım Avrupa ülkesinde bir gazeteciyle konuştuğumda, ‘Peki neden Türkiye’deki herkes darbeyi Cemaat’in yaptığını düşünüyor?’ diye sormuştu.

İnsanların ‘hızlıca’ pozisyon almak zorunda bırakıldığı bir dönemde yaşıyorduk çünkü. Sosyal medyada, geleneksel medyada, bir türlü arkası kesilmeyen seçimlerde, sokakta, kamusal alanda, devlet dairelerinde, komşulukta, akşam oturmalarında, okulda, kahvede, dolmuşta, iş dünyasında hemen bir ‘pozisyon’ almak ve o şekilde hayata devam etmek zorunluluğu vardı.

‘Yahu daha yeni darbe oldu, hele bir sanıklar yargılansın, onları da dinleyelim, çelişkiler var giderilsin, ardından bir hükme varırız’ deseydiniz, muhtemelen sizin de ‘onlardan’ olduğunuz düşünülecekti.

***

Yazar Junot Diaz, Dominik Cumhuriyeti’ndeki 30 yıl süren diktatörlüğü anlattığı harika romanında, Abelard isimli bir doktorun hikâyesini paylaşır. Yurt dışında okumuş, iyi eğitimli, üst tabakadan çok sayıda tanıdığı olan ve diktatör Rafael Trujillo’yla da ara sıra davetlerde karşılaşan biridir Abelard. Yıllarca yaşanan zulümleri görmezden gelerek evini, ailesini, çok sevdiği kitaplarını Trujillo’nun gazabından sakınabileceğini düşünür.

Ancak Trujillo, kadınlara düşkündür ve eğer bir kadına göz koymuşsa, mutlaka onu elde eder. (Junot Diaz, her diktatörün yaşadığı kültürü yansıttığı detayını ekler bunu anlatırken.) Doktor Abelard’ın ise çok güzel iki kızı vardır ve özellikle büyük olanı Trujillo’nun radarındadır. Bu sebeple Abelard, karısı için ‘deli’ dedikodusu çıkarttırır ve Trujillo’nun da katıldığı davetlere hep tek başına gider.

Gene de kurtulamayacaktır. Bir gece kendisine sataşan gençler, onu Trujillo’ya hakaret ettiği gerekçesiyle ihbar eder. En yakın komşusu da, bu ihbarı destekleyecek şeyler söyleyecektir. Ailesi bir şekilde kaçıp kurtulur ama Abelard, bütün saygınlığı yok edilerek, bir böcek gibi hücreye tıkılır.

Gardiyan, onu hücresine götürürken diğer mahkumlara Abelard’ın ‘eşcinsel ve komünist’ olduğunu söyler. Abelard itiraz eder, iftira attığını belirtir. Junot Diaz, toplumsal linç mekanizmasının nasıl çalıştığını bir cümleyle özetler: ‘Ama komünist bir eşcinsele kim inanırdı ki?’

***

‘Toplumsal hafıza’ diye bir şey var. Aşamadığınız ve muhtemelen asla aşamayacağınız bir duvar. Yeterince baskı uygularsanız, insanlar o duvarı çabucak örüp hayatlarına devam etmek istiyor.

Bunu aşmanın tek yolu, alternatif hikâyeleri güçlendirmek. Resmi tarihe karşı alternatif tarih üretmenin böyle bir amacı var mesela. Devlet merkezli propagandayı aşıp insanların hafızalarına işlemek ve toplumdaki algıyı değiştirmek hayli zor olsa da, bir yerlerden başlamak gerekiyor.

Ama şunu unutmadan: Resmi söylem, tamamen boş bir söylem değil, insanlarda karşılığı olan yanları var, haliyle karşısına çıkaracağınız argümanı buna göre çok iyi ayarlamalısınız.

Mesela 1915’teki Ermeni Soykırımı’nın karşısında devletin argümanı, Ermeni milliyetçisi militanların yıllarca sürdürdüğü terör eylemleriydi. Özetle, ‘Ermeniler rahat durmadı, biz de kovduk!’ diyordu devlet. ‘Ermeniler’ diye kocaman bir özne olabilir miydi? Bir grup terörist, Ermenilerin tamamını temsil edebilir miydi? O terör eylemleri bahane edilerek bütün Ermenilere gadredilebilir miydi? Elbette hayır. Ama ‘toplumsal hafıza’ bütün bunları ‘mümkün’ kılmıştı. ‘Ermeni’ kelimesinin hâlâ ‘hakaret’ olarak kullanıldığını unutmayın.

Gelgelelim, argümanınızın çok iyi olması da yetmeyebilir. O zaman işte, ‘alternatif hikâyeyi güçlendirmek’ başkalarının da vazifesi hâline gelir.

Amerika’daki Müslümanlarla dayanışma gösterilerini izlediniz değil mi? 11 Eylül 2001’de kendisini ‘Müslüman’ olarak niteleyen ve yaptığı şeyi ‘cihat’ olarak tanımlayan Usame bin Ladin’in saldırdığı bir ülke orası. Dahası, dünyada Müslümanların yaşadığı ülkelerin neredeyse tamamında Amerika ‘büyük şeytan’ olarak görülüyor. Halihazırda radikal İslamcı teröristlerin Amerika’da eylem yapmak için sürekli fırsat kolladığı düşünülüyor.

Buna rağmen, sokağa dökülen milyonlarca Amerikalı, ‘Eğer ülkedeki Müslümanlara, sırf Müslüman oldukları için zulmedilecekse, önce bizi ezip geçmeleri lazım’ diyerek belki de büyük bir fırtınanın önüne set çekti.

Avrupa’da kimle konuşsanız göçmenlerle ilgili size onlarca negatif hikâye anlatabilir. Eğer İstanbul ‘çok kültürlü’ bir şehir diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz üstelik. Buralardaki şehirlerde neredeyse 72 milletten insan bir arada yaşıyor. Batı’nın kültürüne uyum sağlayamadığı için sürekli ‘problem’ üreten çok sayıda göçmenden de bahsedebilirsiniz.

Ancak burada vicdanlı insanlar, ‘ama’ demeden göçmenlere sahip çıkıyor. Olumsuzlukları, onları linç etmek için kullanılan argümanları değil, olumlu hikâyeleri, alternatif söylemleri öne çıkarıyor.

***

İktidara karşı çıktığı için hapse atılan Ali Bulaç, dershane krizinin ortasında Dolmabahçe’de dönemin Başbakanı Erdoğan’la yaptıkları toplantıyı anlatırken şöyle demişti:

“Beni dehşete düşüren şey birtakım gazeteci ve köşe yazarlarının Sayın Başbakan’ı bir tür tahrik etmeleri, şahin bir dil kullanmaları, cemaati ‘Gladio’ olarak tanımlamaları, Başbakan’ın operasyonlar konusunda geç kaldığını söylemeleri, hatta Uludere’de 34 masum insanın öldürülmesinden söz konusu ‘paralel yapılanma’yı sorumlu tutmaları” (5 Ocak 2014, Zaman)

Bu linç ve tahrik kültüründen, 16 Nisan’da ‘Hayır’ çıkarsa kurtulabilecek miyiz, dersiniz?

(Cumhuriyet gazetesinin yazarları da ‘F..Ö’den tutuklanmışken, dün görülen gazeteci davasını ‘F..Ö’nün medya yapılanması davası şeklinde haber yapması, sizi de umutsuzluğa sevk etmiyor mu?)

Doğup büyüdüğüm şehri sevmiyor değilim aslında. Ama üzülüyorum hâline. İnsanların, harikalara dönüşebilecek potansiyellerini harcamalarına, dar ve küçük dünyalarının ‘hâkimi’ olmayı geniş ufuklara açılmaya tercih etmelerine, geniş gönüllü olmak yerine küçük fırsatçılar gibi davranmalarına üzülüyorum… İslam gibi sonsuz bir hazinenin üzerinde oturdukları hâlde, alabildiğine yoksunluk içinde olmalarına üzülüyorum… Kabuğu kırıp içine bakamadıkları için üzülüyorum…

Üzüldüğüm ve değişme ihtimallerini ufukta pek göremediğim için belki sevmek de gelmiyor içimden. Bu da benim eksikliğim belki de.

[Kemal Ay] 28.3.2017 [TR724]

Tarihin hiçbir döneminde böyle yalan söylenmedi [Tarık Toros]

Sadece ülkenin değil, saatlerin de ayarı bozuldu. İlla değiştirmek istiyorlarsa, yapacakları şey “ileri saat” uygulamasından vazgeçmekti. Yani Ekim ayında saatleri geri alıp bir daha oynamayacaklardı. Bu durumda çocuklar sabah ezanından önce okula gitmek zorunda kalmayacak, millet zifiri karanlıkta yollara düşmeyecekti. Yazın saatleri ileri almazsanız, hayatın etkileneceği yok, güneşin saat 04 veya 05’te doğmasının da… Sadece, 20.30’da batacağına 19.30’da batacaktı. Avrupa ile de yazın saatler eşitlenecekti. Lakin bunu tartışmak dahi yasaktı. Şimdi yılda iki kere, akıllı telefonlar bilgisayarlar tabletler saatleri otomatik ileri-geri alıyor, millet bir de bununla uğraşıyor.

AB İLE KÖPRÜLER ATILDI

Avrupa ile yalnızca saat diliminde ayrışsak keşke. Türkiye’yi yönetenler esasen çoktan Batı ile köprüleri attı. Bunu açıktan söyleyemiyorlar henüz ama adım adım uygulamaya geçtiler. İdam cezası gelse bile geriye işlemeyeceği halde sırf Batı’yı tedirgin etmek için meydan meydan konuşuyorlar. Bakanlarını kriz çıkarmak için Hollanda’ya, Almanya’ya yolladılar. Nazi benzetmesi ise tuzu biberi oldu. Ülkedeki antidemokratik ve hukuk dışı uygulamalar, tutuklu gazeteciler ayyuka çıkmış halde. Batı hepsini not etti ve kritik hamlelerle hem ülkeyi hem de dünyadaki tüm Türkleri etkileyecek kararlar aldı.

Kimse farkında değil, Avrupa’nın çok dilde yayın yapan haber kanalı Euronews, TRT’yi ortaklıktan attı. Türkçe yayınları ise yılsonu bitiyor, yakında TÜRKSAT da platformdan çıkarır. Batı, tek hareketle ülkeyi Ortadoğu kulübüne soktu. İngiltere ve ABD, Türkiye çıkışlı uçak yolcusunun cep telefonu dışında kabine elektronik cihaz sokmasını yasakladı. Hem THY büyük darbe yedi, hem de üçüncü havalimanı boşa çıktı. İş Bankası Genel Müdürü açıkladı, “19 yılda kazanabildiğimiz ‘yatırım yapılabilir ülke’ notunu son 3 yıl içinde kaybettik!”

GİDEN, KOLAY GELMİYOR

Bir buçuk sene öncesine kadar vizesiz seyahat ettiğimiz Rusya’ya domates bile satamıyoruz. Almanya çifte vatandaşlığı masaya yatırdı, fişlenme iddiaları var, ülkedeki üçüncü nesil Türk kökenli Alman vatandaşları kara kara düşünüyor. Hadiselerin önüne arkasına bakan yok. Hep Türkiye haklı. Medya da uçmuş, merkezi, ana akımı vs. Atılan başlıklara bakar mısınız: “Bulgaristan’dan skandal karar”, “Almanya’dan akıl almaz uygulama”, “İngiltere’den tuhaf rapor” filan. Gazeteciler egemenlerle kolkola vermiş, iç kamuoyuna çalışıyor.

GİRMEDİK Kİ ÇIKALIM

Bir de AB referandumu çıktı, iyi mi… Yahu, Avrupa Birliği’ne girmedik ki çıkmak için oylama yapalım. Müzakereleri bitirmek de başlatmak da hükümetin elinde. 30 sene önce Turgut Özal tam üyelik başvurusunu yaptı. Başbakanlık muhabiriydim iyi hatırlıyorum, 20 sene önce Mesut Yılmaz AB ile tüm ilişkileri askıya aldı. Bunun referandumu yapılmaz. Ha, AB tam üyelik tarihi vermiştir, bellidir bu, halka sorarsınız. Norveç iki kere yaptı, halkı “hayır” dedi, ancak buna rağmen Norveç Avrupa ortak pazarının içindedir.

APTALLIKTAN KİM ÖLMÜŞ

Tıpkı, ekonomi sıkışınca akla “para basmak” gelir ya… Onun gibi, şimdi Türkiye ihracatçılara “yeşil pasaport” verecekmiş. Yahu, diplomatik pasaportu olan bakanlar sınırdışı edildi, böylelikle arka kapıdan gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Sanki çocuk kandırıyorlar. Ayrıca kimseye de tavsiye etmem. Yeşil pasaportla yurttan çıkış “izne” tabi çünkü. Siz siz olun (iptal edilmediyse şayet) sivil cüzdandan şaşmayın.

YANILMIŞIZ, EVET…

İtibardan tasarruf olmaz dediler. Koca Saray yaptılar, gelen yok. Tarihin hiçbir döneminde bir millete bu kadar yalan söylenmedi. Anayasa görüşmelerini bilinçli olarak halktan kaçırdılar. Dağıttıkları broşürler çarpıtmalarla dolu. Yüzde bir milyon eminim ki oy kullanacakların yarısından çoğu maddeleri bilmiyor. Şu internet çağında hiçbir şey gizli kalmaz diyorduk. Yanıldık. Twitter hesaplarını buzladılar. İnternet sitelerini blokladılar. Medyayı susturdular. Soru soramaz hale getirdiler. Cumhurbaşkanı “meclisi fesih yetkim yok” diyor. Karşısındaki gazeteci maddeyi çok iyi bildiği halde itiraz edemiyor. Bakanlar, “Sanki OHAL varmış gibi algı oluşturuluyor” diyor, dinleyenler alkışlıyor. Gün geçmiyor ki, dünya basını ateş püskürüyor onu da kasıtlı yanlış çevirip basıyorlar. Konuşmaları montajla çarpıtıp öyle veriyorlar. Bu tiyatroya, ne gazeteci ne akademisyen ne siyasetçi gıkını çıkaramıyor.

INSTAGRAM’DAN CANLI

Cemiyet hayatı maşallah, milyonlar zulüm altında inlerken, vur patlasın çal oynasın. Bazen canımız sıkılıyor, “Bu milletin başına gelecek var” diye iç geçiriyoruz. Sonra yine dayanamıyor, “Yok yok, kimse mağdur olmasın, tez zamanda hukuk, demokrasi hâkim olsun yurduma” diye dua ediyoruz. Lakin kaptan otobüsü yoldan çıkaralı çok oldu. Hemen arkasında oturanlar görüyor. Arka sıralarda birbirini yiyen mi ararsın, kulaklığını takmış müzik dinleyen mi, hepsi var. Ülke ile ilgili şahsi hayal kurmayı bırakalı çok oldu. Yegâne gayemiz; zulme hukuksuzluğa dikkat çekmek, kayda geçmek, hafızasını yitirmiş topluma bunları hatırlatmak. Lakin iş olacağına varır, öyle görünüyor.

[Tarık Toros] 28.3.2017 [TR724]

Hakan Şükür’ü silebilir misiniz futbol tarihinden? [Haber-İnceleme: Efe Yiğit]

Modern Türk futbol tarihi, biraz da Hakan Şükür’ün tarihidir desek abartılı olmaz. Türk futbolun makus talihi değişmeye 1990’da Sepp Piontek’in A Milli Takım teknik direktörü olmasıyla başladı. Bu değişimde Hakan Şükür, Piontek’in kafasındaki ‘futbol devriminin’ en önemli figürlerinden biri oldu. Bursaspor’da başlayan çıkış yılları, Galatasaray’da kısa sürede zirveye ulaştı. Ülke futbolunun kazandığı tarihi başarıların altında imzası olan isimlerden biriydi Hakan Şükür. Unutulmaz maçlar oynadı, unutulmaz goller attı. ‘İlklerin’ yaşanmasında çok büyük katkılar verdi.

MÜCADELE İÇİN DOĞMUŞ

Futbola Sakaryaspor’da başlayan Hakan Şükür’ün ilk hocası Ekrem Karaberber, sırasıyla sol açık, orta sahanın ortası, sağ kanat ve zaman zaman da libero oynattı Hakan’ı. Son olarak santrfor mevkiinde forma giyen Hakan’ın, iyi bir golcü olarak yıldızı parladı sonra. Hakan’ın bitmeyen ve yılmayan bir hırsı vardı. Hocası Karaberber, “Sen vuruyorsun o saldırıyor, sen vuruyorsun o saldırıyor. Mücadeleciydi, asla pes etmezdi. Kaytarmazdı, çalışmayı da çok severdi” dediği Hakan Şükür, o yıllarda futbolun yanında basket oynamış, atletizm takımında yer almıştı. Komple bir sporcuydu kısacası.

Türkiye, Hakan’ın adını Bursaspor’dayken duydu. Yılmaz Vural’ın ısrarla Bursaspor kadrosuna katmak istediği Hakan Şükür’ün, 1990-91 sezonunda transferi gerçekleşmişti. Hakan takıma geldi ama Vural, görevinden kısa süre sonra ayrıldı. Bursa günleri biraz sıkıntılı geçti bu yüzden. Sırp Dorde Miliç zamanında kulübeye mahkûm olmuştu ama Ümit Milli ve Olimpik Milli Takım’ın değişmez santrforuydu. Akdeniz oyunlarında çok iyi oynamış ve 5 gol atmıştı. Bu maçlarda Hakan’ı izleyen A Milli Takım Teknik Direktörü Sepp Piontek, genç oyuncu hakkında ümitlerin hocası Fatih Terim’den bilgi aldı. Kurt hoca, aradığı santraforu nihayet bulmuştu. Antrenmanlarda bildiği tek Türkçe kelime olan ‘mücadele’yi sık sık kullanan Piontek’e göre Hakan Şükür, ‘mücadele’ için doğmuş biridir.

‘KRAL’ BAŞLADI, ÖYLE DEVAM ETTİ

1993-94 sezonunda Şükür, Galatasaraylı Hakan olur. İlk sezonunda Galatasaray şampiyon olurken, Hakan 19 gol atar. İkinci sezonunda şampiyon yine Galatasaray’dır ve Hakan takımına 16 golle katkı sağlar. 1995’te kısa süren Torino macerasından sonra tekrar yuvası Galatasaray’a döner. 1996’da başlayan Fatih Terim döneminde üst üste kazanılan 4 şampiyonlukta da Hakan Şükür, Hagi ile birlikte en önemli pay sahibidir.

UEFA Kupası’nı getiren kadronun en önemli silahıdır. 2000’de başlayan İnter, Parma ve Blackburn Rovers yılları, Türkiye günlerine kıyasla sıkıntılı ve sönük geçer. Duygusal kişiliği gurbete uyum sağlamasını zorlaştırır. 2003’te bir kez daha yuvası Galatasaray’a döner, 5 sezon top koşturduktan sonra 2008’te futbola veda eder.

Hakan Şükür, Galatasaray’la tam 8 şampiyonluk yaşadı. Attığı gollerle sadece skora katkı yapmadı, Galatasaray’a puan/puanlar kazandırdı. Hani olmaz ya, Hakan Şükür’ün bütün izlerini, attığı golleri, verdiği pasları silecek olsak, Galatasaray’a sadece 1 şampiyonluk kalıyor geriye…

1999-2000 sezonuna gidelim mesela. Şampiyonlar Ligi’nde Chelsea, Milan ve Hertha Berlin’le aynı grupta oynayan Galatasaray’ın son maçında grup 3.’sü olarak UEFA’da yoluna devam edebilmesi için Milan’ı mutlaka yenmesi gerekiyordu. Ancak maçın 87. dakikasına girilirken takım 2-1 gerideydi. Tam o dakikada Hakan Şükür sahneye çıkmış ve beraberlik golünü atmıştı. Maçın son dakikasında yine Hakan’a yapılan faulle hakem penaltı noktasını göstermiş, Ümit Davala atışı gole çevirmiş, böylece Sarı Kırmızılı ekip UEFA Kupası’na uzanacak yola girmişti.

3.Tur’un ilk maçında Bologna ile 1-1 beraber kalıp deplasmanda umutlanan Galatasaray’da golün adı yine Hakan Şükür’dü.

Türkiye A Milli Takımı’nın tarihindeki ilk Avrupa Şampiyonası, Euro 1996 macerasını hatırlayalım… Hakan Şükür yine başroldeydi. Attığı gollerle A Milli Takım’ın topladığı 15 puanın 6’sına direkt katkı sağlamıştı. Euro 2000’de de eleme grubunda takım İtalya’nın ardından ikinci olurken, Hakan Şükür, kalecinin uzanabileceğinden daha yükseğe sıçrayıp o unutulmaz golü Belçika ağlarına gönderirken turu getiren isim olmuştu. 2002 Dünya Kupası’ndan Hakan Şükür’ü silmek mümkün mü? Eleme grubundaki 21 puanın 6’sı doğrudan onun hanesine yazılabilirdi.

Bunları silebilecek misiniz?

GOLLERİNİ HİÇBİR DEFANS ENGELLEYEMEDİ

Hakan Şükür’ü silmek Türk futbol tarihini silmek demektir. Bir boya reklamında ‘Hayattan rengi alın geri neyi kalır ki?’ diyordu. Hakan Şükür’ü Türk futbolundan çıkarın geri neyi kalır ki? Türk futbolcusunun adı ilk kez Hakan sayesinde Edirne’nin dışında anılır oldu. Lig tarihinde 249 gol, milli forma ile 51 gol atarak rekorları hâlen elinde tutuyor Hakan. Hatta en yakın takipçisinin 2 katından daha fazla gol attı. 4 kez gol krallığı yaşadı.

Dünyanın en çok gol atan Türk futbolcusu oldu: 395 gol (249 Türkiye Ligi, 9 İtalya Ligi, 2 İngiltere Ligi, 51 A Milli, 5 Ümit Milli, 1 A Genç, 2 B Genç, 4 Olimpik Milli, 22 UEFA Şampiyonlar Ligi, 12 UEFA Kupası, 4 Kupa Galipleri Kupası, 25 Türkiye Kupası, 5 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 3 TSYD Kupası, 1 Başbakanlık Kupası) Gol atmadığı mecra ve kupa bırakmadı. Toplamda en çok millî olan Türk futbolcusu oldu: 161 defa (112 defa A Milli, 25 defa Ümit Milli, 13 defa A Genç Milli, 6 defa B Genç Milli, 5 defa Olimpik Milli).

Galatasaray markasını Avrupa’da tanıtan isimlerden biri olan Hakan Şükür için Avrupa basını ‘Boğazın Boğası’ unvanını kullandı. Piontek’in ifadesiyle, ‘Hakan kalbiyle oynuyordu. Büyük ümit bağladığım biriydi, beni yanıltmadı hiç. Sıradanlaşan A Milli Takımını, Hakan gibi birkaç isim daha olmasa değiştirmem imkansızdı. Benim sisteminde Hakan en önemli isimdi’ diyecekti.

Hakan’ı nasıl yok sayabilirsiniz ki?

[Efe Yiğit] 28.3.2017 [TR724]

Teslim olunan, adalet mi? [Sanık gazeteci Bülent Ceyhan]

Daha önce soruşturma konusu bile olmamış haberleri, tweet’leri, TV ekranlarında açıkladıkları fikirleri ve yazdıkları kitapları nedeniyle 25’i 8 aydır tutuklu 29 gazeteci bugün ilk kez hakim karşısına çıktı. 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının iktidara uzanmasıyla birlikte Türkiye genelinde intikam operasyonları yapılabilmesi için AKP tarafından kurulan ‘proje mahkemelerin’ (Sulh Ceza) hakimleri duruşmada hukuksuz uygulamalara devam etti. Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 23. maddesi açıkça çiğnendi.

İktidarın proje hakimi hem tutukladı, hem yargılıyor

Yasaya göre soruşturma aşamasında tutuklama kararı veren hakim, yargılama sırasında duruşmaya çıkamaz. Ancak gözaltındaki bazı gazetecileri tutuklayan İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimi İbrahim Lorasdağı, 25. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya Mahkeme Heyeti Başkanı olarak çıktı. Bu, açıkça reddi hakim gerekçesi. Hakimin heyetten çekilmesi gerekir. Ancak Lorasdağı heyetten çekilmediği gibi reddi hakim konusundaki avukatların tüm taleplerini reddetti. Mahkeme yargılama usulünü de hiçe sayarak iddianameyi okutmadan savunma almaya başladı.

Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle terör örgütü üyesi olmakla suçlanan 26’sı tutuklu 27 gazeteci sanık sandalyesinde yerini alırken 2 gazeteci firari olarak tutanaklara geçti. Duruşmayı CHP Milletvekilleri Şafak Pavey, Selina Doğan, Mahmut Tanal, Sezgin Tanrıkulu, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu ve yurt dışından gelen çok sayıda gazeteci de takip etti.

Mahkeme Heyeti, bir an evvel yargılamanın bitirilebilmesi için bazı gazetecilere iddianame ek delil klasörleri tam olarak verilmediği halde, savunma almaya başladı. 8 aydır tutuklu gazetecilerin izleyici sıralarındaki aileleriyle göz göze gelmelerine bile engel olmak için görevli jandarmaların ayağa kalkıp beklemesi de, mahkemenin adalet anlayışına ışık tuttu.

Hükümet tarafından kapatılan Meydan Gazetesi Yazarı Atilla Taş’ın savunma sırasında kendisini tutuklayan mahkeme başkanına hitaben, “Sizin gibi bir hakim tarafından tutuklandım. …Olağanüstü dönemlerden geçiyoruz ama bu olağanüstü hukuksuzlukları gerektirir mi? Hukukun sağlıklı işlediğine zerrece güvenim yok. Sizi gördüğümde de hukuka olan son umudum gitti” şeklindeki sözleri genel durumu yansıtıyordu.

Zira davaya bakması yasadışı olan hakimin yargılama sırasında sorduğu sorular da yargılamanın ne kadar bağımsız olduğunu ortaya koyuyordu. Terör örgütü üyeliği ile suçlanan gazeteciler, “O tweeti neden attın?” “Bu ifadeyi neden kullandın?”, “Kitabında neden propaganda yaptın?” “15 Temmuz gecesi neredeydin?” gibi sorulara maruz kaldı.

Yargılama sırasında çoğu açık kaynaklardan alıntıladığı yazıları ‘delil’ kabul eden savcı Murat Çağlak’ın gerçek dışı bilgiler kullandığı da ortaya çıktı. Bugün TV’ye hiç gitmediğini açıklayan Taş, iddianameye göre kayyım atanan TV’nin rejisine kadar girmiş protesto etmişti. Şu ana kadar ifade veren gazeteciler örgüt suçlamaların reddettikleri gibi haberlerini savunmak zorunda bırakıldı.

Duruşma hafta boyu devam edecek. Tüm gazetecilerin savunmasını tamamlaması ve ardından tahliye taleplerinin alınması bekleniyor.

TESLİM OLUNAN, ADALET Mİ?

Savunma yapan gazetecilerden Zaman Gazetesi eski editörü Ali Akkuş, teslim olmayıp yurt dışına kaçan gazeteciler için, “İllegal örgüt hiyerarşisinin parçası değilim. Başkaları gibi yurt dışına kaçmadım. Geldim, adalete teslim oldum” ifadelerini kullandı. Bu davada teslim olmayan iki gazeteciden biri de benim.

Bu bir tercih meselesidir. Akkuş gibi genel bir ifade kullanıp hiçbir meslektaşımı incitmeyi düşünmem. Ancak o duruşma salonunda yargılanan arkadaşlarım arasında en uzun süre yargı camiasını, mahkemeleri, davaları takip eden gazeteci benim. 1997 yılından beri özellikle örgütlü suçlarla ilgili yargılamaları gazetem adına ben takip ettim. 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmalarının ardından ortaya çıkan manzarayla bugüne kadar hiç karşılaşmadım.

Yargı, proje mahkemelerle, atamalarla ihraç ve tutuklamalarla tamamen iktidarın eline geçti. Anayasa rafa kalktığı gibi özellikle OHAL ile birlikte TCK, Ceza Muhakemeleri Kanunu cezalandırmaya kılıf olarak yorumlanmaya başladı. MİT’in verdiği listeye ya da WhatsApp programından gelen bilgiye göre tutuklama kararları veren hakimlerden, savcılardan bahsediyoruz!

Delil olarak atılan bir tweet yeter. Evinizden çıkan 1 dolar, ‘kültür bakanlığı onaylı’ bir kitap, yazdığınız bir haber, TV programında kullandığınız bir ifade vs. Hangi adaletten bahsediyorsunuz?

Ben teslim olduğunuz o adaleti iyi tanıyorum, o yüzden teslim olmadım.

Ben ilk kez yargılanmıyorum. Hakkımda yaklaşık 30 dava açıldı. Bazılarından 7 yıl hapsim istendi. Şimdiye kadar ceza aldığım tek dava bile olmadı. Ancak bugün adliyelerde adalet dağıtılmıyor. Adaletin kılıcı iktidarın pisliklerini gölgelemek için muhaliflerin boynunda gezdiriliyor.

Akkuş’un, “ben o gazeteciler gibi talimat alıp kaçmadım” şeklindeki iftirasını gazeteci arkadaşlarımın tahliyesine ve özgürlüklerine kavuşmasına yol açacaksa sineye çekebilirim ancak… Özgürlük ekmek kadar, su kadar değerli…

 [Sanık gazeteci Bülent Ceyhan] 28.3.2017 [TR724]