Mesleğinden atılan Hâkim Ramazan Faruk Güzel, Tr724’e konuştu: Yurtdışındayken darbeyle suçlandım! [Suat Özçelik]

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in “Hukuk siyasetin köpeğidir” sözleri konuşulurken, binlerce hâkim ve savcı ya mesleğini kaybetmiş bir şekilde hapiste tutuklu bulunuyor ya da yurt dışında sürgünde. Ramazan Faruk Güzel de verdiği karardan dolayı mesleğini kaybetmiş ve yurt dışına çıkmak zorunda kalmış hakimlerden sadece biri. 13 Nisan 2015 tarihinde beraat eden Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink’in kararını veren hâkim Güzel, Türkiye’de adaletin ayaklar altında gezdiğini ve yüzlerce meslektaşının sırf mesleğinin gereklerini yerine getirdiği için şu an hücrelerde tutulduğunu dile getiriyor. Meslekte olduğu dönemlerde kendisine yöneltilen tehditlerden bahseden Güzel, Cumhurbaşkanı’nın oğlu Bilal Erdoğan’ın yakın arkadaşı bir Sulh Ceza Hâkimi tarafından tehdit edildiğini anlattı.






















Hâkim Güzel’e göre, HSYK, kendisinin ihracında izlediği yolla birçok önemli dava hakkında verilmiş olan kararların bozulmasını ve tekrar değerlendirilmesini amaçlıyor. Hatta HSYK’nın o dönemde bu yolla 2 bin hâkim savcıyı meslekten atarak verdikleri kararların da bozulmasını sağlamayı amaçladığını da dile getiriyor.

Hâkim Güzel daha 2010’lı yıllardan itibaren adalette fişlemelerin başlandığını yaşadığı hadiselerle dile getiriyor. Güzel, fişleme kriterlerinin için de, işinde çalışkan ve başarılı olmak şık giyinmek, güzel ahlaklı olmak, içki sigara kullanmamak gibi özelliklerin olduğunu söyleyerek “Bu özelliklerdeki hakimler ihraç edilince meydan kimlere kaldı anlamışsınızdır” diyor.

Güzel, kendisinin meslekten atılmasının temel saiki olan Hollandalı gazeteci Geerdink davası hakkında da, Türk hükümetinin kendisini verdiği karardan dolayı meslekten atmış olmasına rağmen bu kararı Avrupa Parlamentosu’na karşı “Özgür basından yanayız, işte adaletimizin verdiği karar” diye kullandığını söylüyor.

-Hakimlikten atılma süreciniz nasıl gerçekleşti?

11 Eylül 2015 tarihinde bir anda meslekten atıldım, terör örgütünün ölüm listesinde olduğumdan dolayı 2 gün içerisinde ailemle birlikte Diyarbakır’ı terk edip memleketime, ailemin yanına gitmiştim. Diyarbakır Adliyesi içinde Başsavcılığın açmış olduğu bir mesajlaşma grubumuz vardı. Bu mesajlaşma grubundan meslekten atılmadan önce de tehdit edilmiştim. Hakkında beraat kararı vermiş olduğum Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink ile ilgili bir Sulh Ceza hâkimi, “Bu gazeteciye beraat verenler hakkında gereğinin yapılacağını” ima eden bir bir mesaj atmıştı. Gece yarısı gelen bu mesajı eşime göstermiş ve: “Topun ağzındayız. Hazır ol. Her an her şey olabilir” demiştim. Dikkate almıştım bu tehdidi. Çünkü bu Sulh Ceza Hâkimi, Erdoğan’ın oğlu Bilal’in okul arkadaşı ve aile dostu. Dikkate alınmayacak gibi değil yani.

-Peki neden apar topar, hemen bir kopya iddiasıyla sizin meslek hayatınıza nasıl son verdiler?

Evet, bir hâkim olarak hukuk tarihinde rastlanmamış akıl almaz bir uygulamaya maruz kaldım. HSYK’daki sekreteryanın bile haberi olmadan 1 gün içerisinde daire başkanı Metin Yandırmaz’ın tek imzasıyla ve Cuma günü mesainin bitmesine yarım saat kala gizlice fakslanan bir kararla meslek hayatıma son verildi. Katillere, tecavüzlere tanınan savunma hakkını yüzde biri bile tanınmadan; direkt yargısız infaz! Hatta daha önceden de bu sınavla ilgili İdare Mahkemesine dava açıp bu sınavla ilgili şaibeler varsa araştırılmasını istemiş ve bu konuda Danıştayca kesinleşmiş bir karar olmasına rağmen bir de…

Mesleğini icra etmekte olan bir yargıca bir anda, “Bizce sen kopya çekip de hâkim olmuşsun” deyip, hiç kazanmamış, hiç hâkim olmamış hale getirilmesi, hem de bu yargıç için özel/ tek kişilik böyle bir karar alınması; hukuk tarihimizde emsaline rastlamak mümkün değil.

-Peki niye böyle bir karar verildi? Mesela başka bir gerekçe olabilir miydi?
– Bu öyle stratejik bir hamle ki, daha önce vermiş olduğum kararlar da “Yok hükmünde” sayılabilecekti. Yani, Geerdink davası, faili meçhul bir şekilde katledilen eski Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi ve Baro yönetiminin yargılandığı ilk duruşmanın başkanlığını yaparken (http://www.ankarabarosu.org.tr/HaberTop10Img/diyarbakir.pdf ) ve vermiş olduğum beraat kararları ve de benzeri diğer kararlarım yok sayılmasının önü açılmış oldu. Aslında benim gibi böyle 4 bin hâkim de sınavları iptal edilerek atılacaktı. Sonradan öğrendiğime göre, herkesin mesleğe kabulünü kaldırarak, vermiş oldukları kararlar da istendiğinde, gereğinde yok hükmünde sayılabilecekti.

Nitekim 2014 HSYK seçimlerinden hemen sonra AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop, basına yaptığı bir açıklamada; kendilerine yakın Yargıda Birlik Platformu’na oy vermeyen, bağımsız adaylara oy vermiş olan bütün yargı mensuplarını tek tek tespit edip atacaklarını duyurmuştu zaten.

– Darbeden sonra hemen 4 bin hâkim açığa alındı ve çoğu hapse atıldı. Sizce hakimler ve darbe ilişkisi nedir?

– İşin tuhaf tarafı, aynı dosyadan ben de yargılanıyorum sanırım, çünkü son ikamet adresime bu iddia ile baskınlar düzenlemişler, oradan öğrendim. Yani, düşünebiliyor musunuz; darbeden en az 10 ay önce Diyarbakır’daki görevimden ihraç olmuşum, bir daha dönmemek üzere yurtdışına çıkmışım, ama beni de darbeye teşebbüsten soruşturuyorlar ve hatta sanırım hakkımda dava açıyorlar. Sanırım diyorum çünkü avukatımı da göz altına almaya çalıştılar. Yurtdışına çıkmadan önce bir avukat tutmuştum, HSYK’ya gerekli itirazları yapması ve hukuki süreci takip etmesi için. Darbe vs. olayları patlak verince, işlemlerimi takip etmesinin bedelini avukatıma da ağır ödettiler. Bürosunu vs. bırakıp o da yurtdışına çıkmak zorunda kalmış. Başka da avukat tutamadım zaten. Kimsenin de başını yakmak istemedim açıkçası. Bu aşamadan sonra beklentim de yok zaten Türkiye’deki yargılamalardan, hukuktan filan.

Aslında benim bu darbeden dolayı soruşturulmam, yargılanmam bile bu darbe girişiminin ne kadar düzmece ve kurmaca olduğunun bir göstergesidir.

Aslında bu gibi soruşturmalar Metin Yandırmaz’ın bir röportajda dile getirdiği itiraf niteliğindeki sözlerini de destekliyor. Açık açık şöyle diyordu Yandırmaz: “Yok canım, bir gecede olmadı bu hakimlerin tespiti. Aylarca süren fişlemeler, dosyalamalar sonrasında çok önceden ortaya çıkmıştı bu listeler.”

Bu fişlemeye zaten bizzat ben de şahit oldum. Bir Ankara ziyaretimde HSYK’da bana da açık açık isimler sormuşlardı, haklarında bir beyanda bulunup bulunmayacağımı söylemişlerdi. Ben de, herhangi bir meslektaşım için de söylecek bir şeyim olmadığını vurgulamıştım.

Diyarbakır’a gidince de bir başsavcı vekili odasına çay içmeye çağırmış, sonra da çekmecesinden uzun bir isim listesi çıkarmış ve bu listedeki bazı hâkim savcılar için fişlemede fikrimi sormuştu. Ben de benzer ifadeleri kullanmış, bütün meslektaşlarımın vazifelerine devam ettiklerini, haklarında diyecek bir şeyim olmadığını kibarca ifade etmiş ve odayı terk etmiştim. Benden fişleme bilgileri isteyen o şahıs şimdi Batıdaki büyük bir ilin Başsavcısı.

– Fişlemelerdeki kriter neydi?

Şaka gibiler ama değil. İşinde çalışkan ve başarılı olmak, düzgün ve şık giyinmek, sosyal birisi olmak ve insanlarla münasebeti iyi olmak, diğer meslektaşlarına karşı yardımsever olmak, zararlı alışkanlıkları olmamak, esnaftan, çevreden ikram kabul etmemek, üstten gelecek emir ve direktiflere kapalı olmak. İşte bu kriterlerin en az 1-2 ‘si tutan hâkim savcıyı fişlediler ve attılar.  Şimdi çoğu hapiste, tek kişilik hücrelerde. Siz böyle insanları içeri atarsanız, piyasada kimlere kalır? Kimlere kaldı, görüyorsunuz.

GEERDİNK KARARINI İKTİDAR AVRUPA’DA KULLANDI

– Tam bu noktada sizin ihracınızın bamteli olan davaya gelmek istiyorum: Hollandalı gazeteci Geerdink davasına. İki ülke arasında kısa bir krize de yol açan Geerdink davası nasıl başlamış ve nasıl gelişmişti?

– Sonrasında klasik ‘Paralel’ ve ‘Cemaat’ tartışmalarını da beraberinde getiren Geerdink ile ilgili soruşturma, dosyadan anlaşıldığına göre Başbakanlık Bilgi Merkezi (BİMER)’e gelen bir ihbar mektubu ile start almıştı. İsimsiz bir ihbara dayandırılan Diyarbakır Emniyet’ine yapılan bilgilendirmede, ‘Geerdink isimli yabancı bir kadın gazetecinin olduğu, bu şahsın Twitter’da Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan hakkında bazı nahoş ‘Retweet’ler (RT) yaptığı, bu kadının ajan mı, terörist mi ne olduğunu araştırılarak hakkında gereğinin yapılması’ istenmişti.

Bu işaret fişeğinden sonra Emniyet hemen harekete geçmiş, gazeteci Geerdink’e ait Twitter ve Facebook sayfalarının çıktılarını almış ve Diken gazetesinde yayınlanmış PKK ile ilgili bir röportajının da çıktısını ekleyerek hemen Savcılığa koşmuştu.

O dönemin Diyarbakır Terör Savcılarından Ahmet Hakan Özdemir de gelen bu fotokopiler üzerinden hareketle yıldırım hızıyla bir savcılık hazırlık soruşturması başlatmış ve Sulh Ceza Hâkimi Ali Topaloğlu’ndan alınan bir kararla Hollandalı gazeteci Geerdink’in kapısına dayanılmıştı. Geerdink’in evi alt üst edilirken, kendisi de kısa bir gözaltı yaşamış ama sonrası malum; Hollandalı Bakanın sert çıkışı ile hükümetin bu davaya karşı yaklaşımı da tersyüz olmuştu…

– Ya Geerdink yargılamasında yer almış olan yargı mensuplarının akıbeti ne oldu?

Benim akıbetimi zaten biliyorsunuz. Yargılama esnasında sanık gazetecinin beraatı yönünde mütalaada bulunan duruşma savcısı Şaban Özdemir, ilk tayin döneminde talep ettiği hiçbir yere tayini gerçekleştirilmeyip istemediği bir bölgeye sürgüne gönderilmiş, yaptığı itirazlar reddedilmiş ve en son darbe kumpasından sonra da meslekten ihraç edilmiş ve hapse atılmıştı. Geerdink’in beraatı yönünde çıkan karar üçte iki çoğunlukla çıkmıştı. Bu karar, karar duruşmasında yer alan Hâkim Melih Uçar’ın ‘cezalandırılsın!’ yönündeki muhalefet şerhine rağmen verilmişti. Hâkim Uçar, bu yargılamadan sonra, isteği olan memleketi Ankara’ya hakim eşi ile birlikte tayin edilmiş ve istediği bir yetkilendirme ile de ödüllendirildi.

– “Verdiğim karara değdi” diyebiliyor musunuz?

Herkese şüphesiz ve kararlı bir şekilde dediğimi burada da diyeyim:
Değerdi, sonuna kadar! Çünkü ben 15 yıllık avukatlığım sonrasında hakimliğe geçişteki idealim; elimden geldiğince/ sonuna kadar adaleti sağlamak idi. Eğer bunda en ufak bir ödün vermiş olsaydım, bunların hiçbir anlamı kalmazdı ve bunun utancıyla bir ömür boyu yaşamak zorunda kalırdım. Bir de ilginç bir detay aktarayım. Sonradan öğrendim ki, benim ihraç edildiğim ayın ertesinde Hükümetimiz Avrupa Parlamentosuna, Geerdink Davası kararını örnek dava diye sunmuş. AP’den, Türkiye’de basın özgürlüğüne dair ciddi sıkıntılar olduğu yönünde bir eleştiri gelince, uzun bir rapor şeklinde, bizim ne mücadelelerle vermiş olduğumuz kararı emsal göstererek, “Bakın bizde böyle demokratik, özgürlükçü kararlar veriliyor ama” demişler özetle. Tabii, bu kararı veren hâkim yani ben, yurtdışına kaçarak canını zor kurtardı, beraat mütaalası veren savcı ise içeride, akıbeti ise meçhul!

İHRAÇ EDİLEN HAKİMLERİN HALİNİ HATIRINI SORMAK SUÇ!

– Tutuklu bulunan yargı mensuplarına isnat edilen suçlar tam olarak nedir, deliller neler acaba?
Şu an tutuklu hâkim savcıların iddianamelerinde şunlar var;
“HSYK seçiminde bağımsız adaylara oy vermek, istemek.” Seçilme hakkına sahip olduğuna dair YSK kararı olan bir adaya oy vermek ve istemek suç sayılmış. Bu tüm hâkim savcı iddianamelerinde var, hatta şu zamanlarından en gözde yalanı ‘Bylock’tan bile önce birinci delil sayılmış.
Bylock’u olmayana Kakao, o da yoksa WhatsApp’tan meslektaşları ile görüşme suç sayılmış. Şaka değil bu. Mesela Hâkim A’nın iddianamesinde demiş ki: “İhraç edilen hakim B ile WhatsApp’tan sıklıkla görüştüğü…” B hakimin iddianamesinde de: “İhraç edilen Hakim A ile WhatsApp’tan sıklıkla görüştüğü…”

[Suat Özçelik] 9.11.2017 [TR724]

Vurur yüze ifadesi, vergi cennetlerinin bi tanesi [Ahmet Dönmez]

Şu manzaraya bakın; her off-shore sızıntısında adı baş köşede yer alan Binali Yıldırım ülkenin başbakanı. Küresel kara para aklayıcısı ve banka dolandırıcısı Reza Zarrab’ın işvereni Tayyip Erdoğan ise cumhurbaşkanı. Çevirdikleri dolaplar, okyanuslar aşıp dünya dillerine düştü. Ülkeyi bunlar yönetiyor. Milletse, Türkiye şapkasıyla Maraş dondurması satana “Vatan haini!” diye bağırıyor.

O yüzden “Milletim beni bilir” diyor Binali Yıldırım. Evet iyi bilir. Nerede bir vergi cenneti sızıntısı varsa, akla her an onun adı gelir. Siyasette var olduğu günden beri hep akçeli işlerle anıldı. Adı ‘Milyon Ali’ye çıktı. ‘Milyar Ali’ olmaması için de hiçbir neden yoktu. Düşük profilli başbakan; ama yüksek profilli bir yolsuz. Sadece kendisi değil; oğulları, dayısı, amcası, bacanağı, dayısının gelini, eniştesi, yeğenleri, baldızına varıncaya kadar kim varsa yolsuzluklara bulaştırdı. Espri yapmıyorum, hepsi aynıyla vaki.

Oğlu ilk gemisini alıp ‘Babam sağolsun’ yazdırdığında onun için ‘Harika çocuk’ manşetleri atılıyordu. Artık ondaki filo birçok ülkenin donanmasında yok. Servetine paralel olarak göbeği de genişledi ‘harika çocuk’un. 10 yıl sonra sevimsiz versiyonundan bir Hüsmen Ağa oldu çıktı karşımıza… Kumar salonlarında rulet çarkına erişebilmek için neredeyse vinç yardımına ihtiyaç duyuyor gariban. Babası ise grup toplantısında, “Gençler merak etmeyin, Allah da bizden yana!” diye kükrüyor.

Eskiden, “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” diye bir söz vardı. Dağa taşa yazılır, ağaçlara kazınırdı. O zaman memleketin kutsalları vardı galiba. ‘Vatanını en çok seven de görevini en iyi yapandı’. “Bay Yanlış ile Doğru Ahmet” yıllarıydı. Güzel günlerdi.

Şimdi ülkeyi yöneten adam, vergi vermemek için yedi sülalesiyle beraber vergi cennetlerinde şirket kurup “Cahilsiniz oğlum, bu denizciliğin raconunda var” diye beyanat veriyor. Gerçi zatıalilerinde sadece vergi yüzsüzlüğü değil, evrakta sahtecilikten ihale usulsüzlüklerine kadar birçok yüz kızartıcı eylem mevcut ama “Allah da bizimledir” diye haykırdığında cümle mübarek muhibbanda gözyaşları sel oluyor.

ENİŞTEYE, BALDIZA İŞ; GELİNE İHALE

Binalı Yıldırım’ı “keşfeden” kişinin Tayyip Erdoğan olması şaşırtıcı mı? Tabi ki değil. Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda Erbakan’a rağmen onu İDO Genel Müdürü yapmıştı. Peki o ne yaptı? Eniştesi Belgüzar Aksu’yu yakıt ikmal elemanı, yeğeni Bekir Aksu’yu teknisyen, baldızı Tülin Yıldırım’ı da sekreter yaptı. Eniştesi Eftal Şahin de şofördü. Nepotizmin yolsuzluğun alt başlıklarından biri olduğunu belirtmeme gerek yok. Yıllar sonra bir İzmir limanı yolsuzluk operasyonunda da bacanağı Cemalettin Haberdar gözaltına alınacaktı. Rüşvet görüntüleri ile hafızalara kazınan bacanak, Bilal Erdoğan ve bakan çocukları kontenjanından yargının elinden kurtarılacaktı.

Şimdilerde “Benim çocuklarıma bir tavsiyem oldu; devletle iş yapmayacaksınız…” diyor ya hani Binali Bey, devletsiz işi olmadı devletlumun.  İDO Genel Müdürü iken gemi büfelerinin temizlik işinin başına dayısı Yılmaz Erence’yi geçirdi. Sonra bu büfeleri ihaleye çıkarıp o dayısının gelini Behice Erence’nin başında olduğu Çağrı Temizlik isimli firmaya verdi. Üstelik sözleşmeye eklenen bir madde ile işçilerin maaşını da İDO ödüyordu. Bu kadarla kalsa gene iyi. Temizlik malzemeleri ve işçilerin yemekleri de İDO bütçesinden karşılanıyordu.

Dayısının gelinin şirketi ne yapıyordu peki? İşçilere çifte bordro imzalatmakla meşguldü. Söz gelimi 1 Eylül 1998 tarihi ile 31 Ocak 1999 tarihleri arasında personele ödenmesi gereken o zamanın parasıyla kişi başı 130 milyon yerine 94 milyon TL ödeniyordu. Aradaki 36 milyon TL başkasının cebine gidiyordu. Bu rakam, 64 kişiden 2 milyar 300 milyon TL demekti. Binali Yıldırım, sözleşmeleri imzalatacak müdür yardımcısı bulamayınca kendisi başkasının adına eski tarihli evrakları imzalayıp sözleşme yapıyordu. “Paralar kimin cebine gidiyordu?” diye sormayın artık.

AKRABAYA 100, YABANCIYA 650 TL

Kabataş İskelesi’ndeki büfeyi amcası Ali Rıza Yıldırım’a, Kartal İskelesi’ndeki büfeyi de dayısının gelini Behice Erence’ye düşük fiyattan kiralamıştı. Bunu nereden mi çıkarıyorum? Mesela Bostancı İskelesi’ndeki büfeyi kiralayan ve Binali Yıldırım’ın akrabası olmayan Mustafa Şimşek, 650 milyon TL kira ödüyordu. İDO Genel Müdürü’nün amcası Yıldırım ise 250, dayısının oğlunun karısı Erence de 100 milyon TL…

Bütün bunlar müfettiş raporlarına yansıyınca dönemin belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna, Binali Yıldırım’ı görevden aldı. Gerekçesini de “metal yorgunluğu” olarak izah etti. İşte şimdiki başbakanımız bu kadar metal yorgunu bir adam.

Ama bu “mustazaflık” çok sürmeyecekti. Hamisi Tayyip Erdoğan partiyi kurar kurmaz onu da yanına aldı. İktidara gelince de ‘değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez Ulaştırma Bakanı’ oldu. Yani onu ‘havuzun’ başına oturttu. Gün gelecek, havuz medyası için iş adamlarından ihale karşılığı para toplanırken Binali Bey, “Kırk yılda böyle bir görev verilir. Sizlerin de bunu yapmanız lazım. Bunun kaçar tarafı yok” diyecekti. Tayyip Erdoğan da onun için “Binali Bey belediye başkanı olduğumdan beri mesai ve yol arkadaşımdır. Öncesinde de gönül arkadaşlığım var. Partiyi kurduk beraberiz, hükümet olduk beraberiz… Birçok adımlarda beraberiz. Başarı grafiğinde hepsini beraber yazdık.” diyecekti.

OĞLUNA GEMİ ALAN ADAMA KIYAK İHALE

Ne de olsa onun çocuklarına ‘gemi-gemicik’ rotasını bile Binali Bey çizmişti. Kapıyı önce, oğlu Erkan Yıldırım açtı. Vatan Gazetesi 3 Temmuz 2003 tarihinde, yani AKP iktidara geldikten 8 ay sonra, “Harika çocuk” manşetiyle çıktı. Çiçeği burnunda Ulaştırma ve Denizcilik Bakanı Binali Yıldırım’ın 24 yaşındaki oğlu Erkan, 28 Mayıs’ta İtalya’dan 445 bin euroya gemi satın almıştı. Şirketinin adı da ‘Derin Deniz’di. Dönemin CHP lideri Deniz Baykal onun için, “Derin AKP olmalıydı” diyecekti.

Peki babasının “Devletle iş yapmayasuz” diye ögüt verdiği genç Erkan, bu gemiyi nasıl almıştı? Anlatayım; ‘Harika Çocuk’, gemiyi satın alırken Sancak Holding bünyesindeki Santour firmasından 200 bin euro “borç” almıştı. 1 hafta sonra, Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne (TDİ) ait Ankara feribotu, ihalesiz bir şekilde kiraya verilmişti. Kime mi? Santour’a tabi ki. Bakan, oğluna borç veren denizcilik şirketine ihalesiz feribot vermişti. Üstelik feribotun günlüğü normalde 15 bin dolarken bu şirkete 9 bin dolara kiralanmıştı.

Santour, tek başına hareket eden bir firma değildi. Bir de aynı holding bünyesinde faaliyet gösteren kardeş kuruluş Sancak Line vardı. O da Bakan Binali Yıldırım’ın 3 Kasım 2002 seçimlerine kadar genel müdürlüğünü yaptığı şirketti. Feribot ihalesini alan Santour, tek bir personel bile almadan Türkiye-İtalya hattında yolcu taşımaya başlamıştı. Çünkü personeli de içindeydi. TDİ personeli bu gemide mesai yapıyor, maaşını da devletten alıyordu. Ama kazanç Santour’undu. Tıpkı İDO döneminde olduğu gibi Binali Yıldırım yakınlarına ‘işçisi içinde’ anahtar teslim ihale veriyordu.

NE AHLAKİ DEĞERİ? O ADAM ŞİMDİ BAŞBAKAN

Bu skandal patladığında dönemin TDİ Genel Müdürü Burhan Külünk, “Aradaki bu bağlantıyı bilsek bir kez daha düşünürdük, ahlâki değerleri göz önüne alırdık.” dedi. “Ahlaki değerler” derken başkan? Biz o gün bugündür o değerlere rastlamadık da… Nasıl rastlayacaksın ki zaten? O zaman “Benim Santour’la bir ilgim yok.” diyen; ama bizzat Santour Genel Müdürü Mehmet Koç’un ağzından, “Binali Yıldırım kısa bir süre şirketimizde genel müdürlük yaptı” diye yalanlanan adam şimdi başbakan.

İşte oğluna “borç verip” gemicik sahibi yapan şirkete yaptığı kıyak da böyle bir ihaleydi. Üstelik Santour’un yolcu taşıyacağı Çeşme-Brindisi (İtalya) arası çalışan TDİ’ye ait bir de Samsun feribotu vardı. Ne oldu ona? Ankara feribotu ederinin yarı fiyatına kiralandığı için ucuz bilet satıyor, böylece bütün yolcuları topluyor ve Samsun feribotunu zarar ettiriyordu. Yani Ulaştırma Bakanı, devlete ait bir feribotu, kendi çıkar ilişkisi içinde olduğu iş adamının karşısında batırıyordu.

Skandallar patlayınca Erkan Yıldırım, 445 bin euroya aldığı gemi için, “İsteyene 1,5 milyon dolara veririm” diye rest çekti. Çok büyük fedakarlıktı. Bakan babası da “Oğlumu çok üzdünüz, bu işi bıraktı” dedi. Öyle miydi gerçekten? 10 yıl sonra başka manşetlerle ve 130 kiloluk fotoğrafları ile arz-ı endam etti Erkan Beyimiz. 30 gemilik bir filoya ulaşmıştı. Onun küsmüş ve işi bırakmış hali buydu.

BİR İZLANDA, BİR ROMANYA HALKI MI VAR DA PROBLEM OLSUN

24 Mayıs 2017 tarihinde The Black Sea isimli bağımsız medya platformu, Binali Yıldırım’ın ailesinin Malta ve Hollanda’daki off-shore kayıtlarını ortaya çıkardı. Buna göre Sayın Başbakanımızın, daha önce varlığı bilinmeyen üç Malta gemisi de dahil olmak üzere en az 11 kargo gemisi ve Hollanda’da yaklaşık 140 milyon Euro değerinde gizli bir malvarlığı vardı.

En son Paradise Paper’dan da (Cennet Belgeleri) Yetenekli Bay Binali ve mahdumları çıkınca kimse şaşırmadı. Bir öncekine milletten ne tepki gelmişti ki buna ne gelecekti? Bir İzlanda halkı, bir Romanya halkı gibi meydanlara dökülüp yolsuzluk karşıtı protesto gösterileri yapan mı vardı? Hem yolsuzluk, hırsızlıktan mı sayılırdı ki? “Allah da bizden yana” demişti ya koskoca başbakan, daha neyin protestosu olacaktı? Geçmediği köprünün parasını verip Motorlu Taşıtlar Vergisi zammı yüzde 40’tan yüzde 25’e inince mutlu olan, vergi cennetlerinin bi tanesi Binali Yıldırım ve hükümetine dua eden “mazbut” bir halkımız var Elhamdülillah.

Boş verin bu gereksiz üst akıl oyunlarını… Ne demişti Bay Binali: Vurur yüze ifadesi, tek başına iktidarız bi tanesi!.. Gerisi laf…

[Ahmet Dönmez] 9.11.2017 [TR724]

Erdoğan, Avrasyacılar ve Rusya üçgeninde 15 Temmuz ve sonrası [Mehmet Efe Çaman]

15 Temmuz günü Rus stratejist Aleksandr Dugin’in Ankara’da bulunmasının tesadüf olduğuna inananlardansanız, bu yazıyı okumayı hemen bırakabilirsiniz. Türk ordusunda darbe girişiminin ardından tutuklanan general ve amirallerin – neredeyse tüm toplamın yüzde ellisi – Erdoğan’ın “FETÖ” olarak adlandırdığı Gülenciler tarafından kontrol edildiğine inanacak kadar safsanız, muhtemelen yazıyı okurken birkaç kez bırakıp bırakmamak arasında tereddüt yaşayacaksınız. Benim tavsiyem, bırakmayın ve sonuna kadar okuyun.

AVRASYACILIĞIN SINIRLARI

Aleksandr Dugin, Rus devlet başkanı Vladimir Putin’in danışmanı ve Rus güvenlik ve dış politikasının önde gelen mimarlarından biridir. Avrasyacı jeopolitik stratejinin yaşayan en önemli temsilcisi ve teorisyeni olan Dugin, Rusya’nın Atlantikçiler (yani ABD ve NATO) tarafından çevrelendiğini ileri sürer. Bu bakımdan Rusya için Soğuk Savaş 1991’de sona ermemiştir. NATO ve AB genişlemesine baktığınızda, eski Sovyet toprağı olan Baltık cumhuriyetlerinin ve Varşova Paktı eski üyesi olan doğu Avrupa ülkelerinin bugün NATO ve AB üyesi olduklarını görürüz. Rusya bu durumun kendisi için güvenlik başta olmak üzere, ciddi riskler barındırdığını düşünüyor. Bu nedenle Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO ve AB üyeliklerine karşı çıktı. Gürcistan’ı 2008’de Osetya bahanesiyle askeri müdahalede bulunarak cezalandırdı. 2014’te ise Ukrayna toprağı olan Kırım’ı işgal ve ilhak ederek Ukrayna’yı fiilen ikiye böldü, doğu Ukrayna’da yoğun olarak bulunan Rus kökenli Ukrayna vatandaşlarını silahlandırarak destekledi.

Rusya eski Sovyet topraklarını – Kafkasya, Orta Asya, Ukrayna, Belarus gibi – arka bahçesi olarak algılıyor. Ortadoğu’ya ise Atlantikçiler (ABD ile müttefik olanlar) ve Atlantikçi olmayanlar olarak bakıyor. Atlantikçileri ABD’den uzaklaştırma, ABD ile işbirliği yapmayan ülkelerle ise stratejik ortaklıklar kurma stratejisini izliyor. Ortadoğu’ya – başta Suriye olmak üzere – bakışını bu bağlamda okumak gerekiyor.

HEM NATO ÜYESİ, HEM RUSYA YANLISI OLUNUR MU?

Gelelim Türkiye’ye. Türkiye 250 yıldır yüzünü Batı’ya dönmüş, Pazar ekonomisi ve çoğulcu liberal demokratik sistemi ilkesel olarak benimsemiş, Batı savunma ve askeri politikalarında tam entegre konumda olan, ekonomik olarak Gümrük Birliği çerçevesinde oldukça sıkı şekilde AB ortak pazarına dahil olmuş ve tam üyelik müzakereleri yapmaya hak kazanmış bir ülke. Türk dış politikasının – gerçekçi nedenlerle – seçtiği temel Batı yöneliminin en önemli gerekçesi, 2. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler’in Türkiye’den toprak ve askeri üs talebi olmuştu. Türkiye kendi başına kuzeydeki büyük komşunun tehdidine karşı koyacak güce sahip olmadığı için, tıpkı diğer Batı Avrupalı ülkeler gibi Truman Doktrini ve Marshall Planı’na dâhil edildi, sonrasında ise NATO güvenlik şemsiyesine girdi. Bu yolla toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruyabildi. Kime karşı? Sovyet (Rus) yayılmacılığına karşı! Aslında Sovyetler, Rus Çarlığı’nın devamı olarak okunabilecek bir strateji izlediler. Karadeniz’den Akdeniz’e geçişte güzergâh olan Türkiye’nin kontrol dışında olması, Rus stratejik çıkarları bakımından büyük zafiyet olarak algılana geldi. Türkiye’nin NATO üyesi olması, Sovyetler için neyse Rusya için de aynı anlama geliyor.

2000’lerin başında Rusya NATO’yu Karadeniz’e sokmamak için Türkiye’ye çok baskı yaptı. Gerek yüksek lisans danışmanlığını yaptığın yüksek rütbeli Denizcilerden, gerekse de Harp Akademileri’nde ders verirken özel olarak görüştüğüm askerlerden edindiğim izlenim, Deniz Kuvvetleri’nde NATO’yu Karadeniz’e sokmamak konusunda genel bir eğilimin olduğuydu. Bu tespit, 2008 Gürcistan’a yönelik Rus askeri müdahalesinden itibaren özel bir anlam kazandı. Türkiye o krizde ABD gemilerinin Karadeniz’e girişine engel oldu. NATO üyesi be ABD müttefiki olmasına karşın Türkiye zımnen Rusya’nın yanında yer aldı.

RUSYA’NIN TSK ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Bu dönemlerden beri Rusya, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde görmezden gelinemeyecek bir etkiye sahip. Hatta daha gerilerde, 28 Şubat’çılar arasında bile, Türkiye’nin ABD dışı aktörlerle, özellikle Rusya ile işbirliğini, Türkiye’nin bölgesel çıkarları için gerekli gören bir irade daima TSK içerisinde göze çarpmaktaydı. Fakat 2000’li yıllarda, Rus Avrasyacı düşüncesi TSK içerisinde – ve dışarısındaki birtakım sivil çevrelerde – yuvalandı ve yayıldı. Dugin, Avrasyacılığın Türkiye’de güçlenmesinde kendi rolü olduğunu bizzat itiraf ediyor ve “operasyonel kararlarda Avrasyacıların giderek önem kazandığını” vurguluyor. 15 Temmuz’da tutuklanan general ve amiralleri Atlantikçilerin ve küreselcilerin müttefikleri olarak niteliyor. Atlantikçilerin darbe kalkışmasının failleri olarak nitelendiriyor ve bu grubun bertaraf edilmesinin Erdoğan için olduğu kadar Rusya’nın çıkarları için de çok olumlu bir gelişme olduğunu söylüyor.

Dugin’e göre TSK’da hala Atlantikçi (NATO ve Batı ittifakı yanlısı) bir potansiyel var ve bu Erdoğan ile Rusya bakımından dikkate alınması gerek bir durum. Erdoğan’ın tüm siyasi gücü kendi elinde toplamasını (yasama-yürütme-yargı ile tüm devlet aparatı) bu bağlamda çok gerekli olarak değerlendiren Dugin, Erdoğan’ın başında olduğu hâlihazırdaki “vatanseverler koalisyonunun” devamının önemine dikkat çekiyor.

DUGİN’E GÖRE ERDOĞAN’IN İHTİYACI

Dugin, Erdoğan’ın yönetsel güce sahip olmakla beraber, ideolojik gücü elinde bulundurmadığını ifade ediyor. Sürdürülebilirlik bakımından “yeni bir paradigmanın” (bunu Avrasyacılık olarak algıladığını bilmem vurgulamaya gerek var mı?) devlete eklemlenmesi gerektiğini belirten Dugin, Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek ile olan bağlara dikkat çekerek, Perinçek’in Rus savaş uçağının düşürülmesi sonrası dönemde üstlendiği rolün, Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleşmesindeki etkisinin altını çiziyor. Rus jetinin düşürülmesinin tamamıyla iki ülke arasındaki ilişkilerin sabote edilmesine yönelik bir girişim olduğunu ifade eden Dugin, bu doğrultudaki istihbaratı Erdoğan’a Avrasyacıların ilettiğini – yani muhtemelen Perinçek ekibinin girişimde bulunduğunu – söylüyor.

Rusya, Türkiye’yi ABD ve NATO’dan kopartabilmek için açıkça Türkiye’de operasyon yapıyor ve bu operasyonda Perinçek grubu ile TSK’daki Avrasyacıları kullanıyor. Dugin her fırsatta ABD’nin Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya çalıştığını, Irak’ın kuzeyinde ve Suriye’de Kürtlere destek verdiğini, Rusya’nın ise Türkiye’nin toprak bütünlüğünü garanti ettiğini belirtiyor. 15 Temmuz’un da ABD tarafından planlandığını ve Atlantikçi subaylarca (NATO’cularca) tatbik edildiğini iddia ediyor. Rusya Erdoğan’a ABD’nin Türkiye bakımından ‘ana tehdit’ olduğunu empoze ediyor. Rusya zaten ABD’yi ana tehdit olarak algıladığını gizlemiyor, aksine tüm stratejisini bu algı üzerine inşa etmiş bulunuyor. Avrasyacı Rus stratejisinin Türkiye’yi NATO ile ABD ortaklıktan kopartma hedefinin inanılmaz büyük getirilerini görmemiz gerekiyor. Rusya için Akdeniz’e ve Ortadoğu’ya açılan bir güzergâhın elde edilmesi demek olur bu ki Rusya Çarlık döneminde de Sovyetler Birliği döneminde de böylesi büyük bir stratejik kazanım elde edememişti.

15 TEMMUZ SONRASI…

15 Temmuz sonrası ABD ve Batı’dan uzaklaşma ve Rusya’ya yanaşmayı bu açıdan değerlendirmekte yarar olduğu kanısındayım. Türkiye bu dış politik eksen kaymasından ve yeni yönelimden ne elde edecek? Daha da önemlisi, artılar ve eksiler hesaplandığında, Rusya yöneliminin içerdiği riskler nelerdir? Bunlar hesaplanıyor mu?

Tabi ki bu soruları Erdoğan ve ekibine sormuyorum. Çünkü onların Batı’dan kopuş dışında siyasi varlıklarını devam ettirme şansları yok. ABD’deki Reza Zarrab davasında Zarrab’ın suçunu kabul etmesi, itirafçı olduğunun önemli bir göstergesi olarak okundu. Davaya Erdoğan’ın ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’ın sanık olarak dâhil edilmesi, devlet bankası olan Halkbank’ın bir numaralı dava konusu haline helmesi ve Erdoğan adının sekiz kere iddianamede geçiyor olması çok önemli. Türkiye’de yargıya darbe ile sahte olduğu öne sürülen tapelerin ABD mahkemesince orijinal ve delil olarak kabul edilmesi değerlendirildiğinde, Erdoğan ve ekibi ABD ve Batı ile yapay bir gerilim üzerinden köprüleri tümüyle atmayı, Türkiye kamuoyundan Zarrab davasının sonuçlarını gizlemeyi amaçladığı anlaşılıyor.

İç siyasette de sivil darbe sonrası süreklilik kazanan insan hakları ihlalleri, işkenceler, sistematik kötü muamele ve hukuksuzluk, Batı sisteminde kalındığı sürece daima Erdoğan’a baş ağrısı olacak. Bu nedenle, Erdoğan ve ekibinin Rusya’ya yanaşma kararında Türkiye’nin menfaatlerini değil, kendi bekalarını düşündükleri meydanda. Benim sorum, TSK’daki Avrasyacı gruba yönelik bu nedenle. Bu grup acaba cidden Rusya’nın Türkiye’ye “iyi niyetle” yaklaştığını mı düşünüyor? NATO’dan ve ABD’den uzaklaşmanın stratejik maliyetini hesaplıyorlar mı? Rusya ile stratejik ortaklığın Türkiye’ye güvenlik ve savunma politikaları bakımından nasıl bir maliyeti olacak? Batı’dan uzaklaşmanın Türkiye’nin ticari ilişkilerine nasıl bir etkisi olacak?

Evet, görüldüğü üzere Dugin’in 15 Temmuz gecesi Ankara’da olması oldukça tuhaf ve düşündürücü. Bu darbe girişiminin kontrollü olduğunu Ana Muhalefet lideri başta, birçok kişi söylüyor. Ancak kontrolün kimde olduğu hususunda yeteri kadar beyin jimnastiği yapılmadı. Darbe girişimini Allah’ın lütfu olarak algılayan yalnızca Erdoğan değil. Darbe sonrası TSK’da kilit konumlara gelen ve kontrolü ele geçiren Avrasyacı derin yapı ve sivil ayağı bir taraftan, Putin’in Rusya’sı diğer taraftan, bu kalkışma sonrası yaşanan sürecin diğer – belki de esas – kazananları. Erdoğan – Avrasyacılar ve Rusya üçgeni içerisinde 15 Temmuz kalkışmasını ve sonrasında Türkiye’de olup bitenleri yeni bir okuma ile detaylarıyla analiz etmek durumundayız.

[Mehmet Efe Çaman] 9.11.2017 [TR724]

MASAK burs verenlerle uğraşacağına Paradise’a baksaydı [Semih Ardıç]

Türkiye’de Birgün, Cumhuriyet ve Sözcü haricinde gazeteler elini süremese de Paradise Papers (Cennet Belgeleri) bir kere daha göstermiştir ki balık baştan kokmuş. Başbakan Binali Yıldırım’ın iki mahdumu Erkam ve Bülent’e ait beş şirket Malta’da kayıtlı çıktı.

Daha evvel ortalığa saçılan Panama Belgeleri’nde Yıldırım ailesinin Hollanda’da kayıtlı şirketlerde vergi ödememek için işlemleri Panama üzerinden gerçekleştirildiğine dair imzalı antetli evrak yayımlanmıştı. Saadet zinciri böyle tesis ediliyor demek ki!

Sermaye-siyaset münasebeti tefessüh ettiğinde o listeler sadece başbakan ve diğer siyasetçilerle mahdut kalmaz. Nitekim Fettah Tamince, Ahmet Çalık, Mübariz Mansimov, Mustafa Latif Topbaş, Mehmet Cengiz, Ahmet Nazif Zorlu, Berat Albayrak, Serhat Albayrak ve Orhan Kalyoncu gibi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) gözde isimleri vergi kaçıran dünya zenginleri ile bir arada telaffuz ediliyor.

VATANDAŞA İLAVE VERGİ, OĞULLARA SIFIR VERGİ

Vasatî bir demokraside istifa ve adlî tahkikat icap ettirecek kadar vahim iddialara mukabil Başbakan’ın, “Denizcilik küresel bir iştir. Gizli, saklı değil.” sözlerinin hukuk devletinde zerre kadar kıymeti yok.

Böyle bir skandalın ahlaken müdafaa edilecek tarafı olamaz. Daha iki hafta evvel ettiği hükûmet, vatandaştan 50 milyar liraya yakın ilave vergi talep etti. ‘Dünyanın en pahalısı’ unvanına rağmen Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) ortalama yüzde 30 zamlandı.

Niçin geldi o zamlar? Vatandaş zaten belini doğrultamıyor. Bütçede para kalmayınca hükûmet yine vatandaştan fedakârlık istedi. Başbakan’ın mahdumları ise Türkiye’de tek kuruş vergi ödemediği gibi kara para aklayanların ilk uğrak yerlerinde mesken tutuyor. Müdafaa diye yola çıkıldığında neresinden tutulsa elde kalıyor.

BÜTÜN BUNLAR NORMAL Mİ?

Başbakan’ın ailesinin ticaretle iştigal etmesi, üstelik beş on senede büyük armatörleri bile geride bırakacak kadar yüksek tutarda servete kavuşması haliyle sokaktaki insanın zihninde istifhamları artıyor. Bu kadar kısa müddette bu kadar yüksek serveti ‘başarı hikâyesi’ diye takdim etmek insanların aklıyla alay etmek olur.

Diğer armatörler navlun fiyatlarının yarı yarıya düştüğü 2008’den bu yana denizin dibini boylamamak için adeta çırpınırken Yıldırım ailesinin filosundaki gemi sayısının nasıl 20’ye yaklaştığını anlamak mümkün değil.

EY MASAK! AL SANA VERGİ KAÇAKÇILIĞI

Başlığa döneyim… Malî Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) vazifesini ifa etseydi Türkiye’den siyasetçilerin, onların ailelerinin ve yakınındaki iş adamlarının ismi Lüksemburg, off-shore, Malta ve Panama (Paradise Papers) gibi vergi kaçırma skandallarında geçmezdi. Geçtiğinde de iddialar suç duyurusu kabul edilir derhal teftiş kararı alınırdı.

Gelin görün ki bütün müesseseler AKP’nin inhisarı altında ne deniliyorsa onu icra ediyor.

Fakir talebeye burs veren, okul, yurt, dershane, etüt merkezi ve üniversite inşa ettirip eğitime katkı sağlayan Akın İpek ve Hacı Boydak gibi yüzlerce işadamı hakkında düzmece raporlar hazırlayan MASAK, Paradise Papers iddiaları hakkında üç maymunu oynuyor.

Dünya ayağa kalktı, herkes gözü doymayan işadamı, sporcu, sanatçı ve siyasetçilerin teşhir edilmesini istiyor. MASAK daha evvelki skandallarda oralı olmamıştı ki şimdi kolları sıvayıp AKP’ye yakın, vergiye uzak işadamlarına bu paraların hesabını sorsun.

ALMANYA BELGELERİ TAHKİK EDECEK

Vergi kaçakçılığı iddialarına Almanya’nın nasıl yaklaştığı tuzun dahi koktuğu Türkiye’de iktidarı ve onun kuklasına dönen MASAK’ı ne kadar alakadar ediyordur, bilemem. Amma velakin Almanya Maliye Bakanlığı gazetelere akseden haberleri dikkatle takip ettiğini kaydederek, hükûmetten vergi kaçakçılığı olup olmadığına dair bahsi geçen belgelerin tahkik edilmesi talimatı geldiğini aktardı. Bakanlık belgelerin Alman malî kurumlarına da açılmasını talep etti.

Brüksel’de Euro Grubu Maliye Bakanları toplantısına iştirak eden Alman Maliye Bakanı Peter Altmaier, “Vergi kaçırmaya imkân veren kanunî boşluklara karşı Avrupa çapında daha sert tedbirler alınmalı” dedi. Altmaier, Brüksel’de meslektaşları ile yayımlanan belgelerden hareketle alınması lazım gelen tedbirleri istişare edeceklerini kaydetti.

Görüldüğü üzere Almanya Paradise Belgeleri’ni ihbar kabul ediyor ve vatandaşının hakkını muhafaza etmek için vergi kaçıranların gözünün yaşına bakmayacağını ilan ediyor. Bunu da hukukî çerçeve içinde yapacağı taahhüdünde bulunuyor.

VERGİ MÜKELLEFİNİN SESSİZLİĞİ

Brezilya, İspanya, İngiltere, İtalya ve Yunanistan’da bakanları hapse götüren vergi skandallarına mukabil Türkiye’de yaprak kıpırdamıyor. Bu aymazlığın, halının altına süpürme merakının sevinilecek bir tarafı yok.

Vergi mükellefliğini tam mânâsıyla idrak edebilseydik 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk belgeleri ortaya çıkınca ne Recep Tayyip Erdoğan ne de Binali Yıldırım o koltuklarda kalabilirdi. AKP’ye yakın olanların vergiye, hukuka, demokrasiye ve dahi hesap vermeye uzak olması sadece iktidarla alakalı bir tefessüh değildir.

ŞİRKETLERİNE EL KONAN İŞ ADAMLARI O LİSTEDE YOK

Sabit ve orta gelirli kesim Türkiye’de gelirinin fevkinde vergi yükü altında inliyor. Mamafih dünyanın en yüksek dolaylı vergilerini (vergi gelirlerinin içindeki payı yüzde 77) ödeyen mükellefler hakkını müdafaa etmekten aciz. Vatandaşın ‘aman bana ilişmesinler’ tavrının gelinen noktada hayli payı var.

Hasıl-ı kelam Türkiye’de Paradise skandalından da bir netice çıkmayacak, diğerleri gibi üzeri örtülecek.

Vergi kaçıranlar arasında şirketlerine el konulmuş, hapse atılmış veya hayatını sürgünde idame ettirmeye mecbur kalmış tek iş adamı yok. MASAK ve AKP için moral hayli moral bozucu bir tablo.

Türkiye’de köpekler salındı, taşlar bağlandı derken bunu da kastediyorum.

[Semih Ardıç] 9.11.2017 [TR724]

AKP ne zaman Erdoğan’ın partisi oldu? [Türk Sağı’nın hikâyesi-22] [Kemal Ay]

AKP kurulduğunda Tayyip Erdoğan siyasî yasaklıydı. Fakat mitinglerde onu görmek mümkündü. Eskiden bu yana ‘iyi hatip’ olarak öne çıkan Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik ve Cemil Çiçek gibi partinin kurucu üyeleri (ağır topları) arasından sıyrılarak ön plana çıkmıştı. Meclis çalışmaya başladıktan kısa süre sonra yasağı bitmiş, CHP lideri Deniz Baykal’ın da önünü açmasıyla Siirt’te yapılan ara seçimlerle milletvekilliğini kazanmış ve Abdullah Gül’de emaneten duran başbakanlık koltuğunu almıştı. Gül ve Arınç için AKP, bir çeşit ‘ortak akıl’ partisiydi. Bugünlerde durup durup ipleri ne zaman tamamen Erdoğan’a kaptırdıklarını düşünüyor olabilirler. Düşünmüyorlarsa da, düşünmeliler. Çünkü Erdoğan, Türkiye’den önce partisinde ve tabanında ‘tek adam’ olmayı başardı. Gül ve Arınç’ın üzerini defalarca çizdiği hâlde bu iki siyasetçi için AKP tabanında neredeyse yaprak kıpırdamadı.

SİYASETTE ‘AKP VE DİĞERLERİ’ DENGESİ

Peki, buraya nasıl geldik? Erdoğan’ın bir politikacı olmaktan çıkıp, kendisine bir ‘kurtarıcı’ misyonu biçmeye başlamasının ne zaman olduğuyla ilgili çeşitli spekülasyonlar mevcut. Bilhassa ulusalcı-sol kesim için Erdoğan başından bu yana demokrasi düşmanı, Sultanlık özentisi biriydi. Önü hiç açılmamalıydı. Türk sağının ‘popüler’ liderleri için benzer eleştiriler her zaman yapılmıştı. 1980’lerden itibaren gerek siyaset sahnesinde, gerekse medyada boy gösteren isimlerin önemli bir kısmı 1970’lerin sağ-sol çatışması döneminde fikrî olgunluklarına eriştiler. Bu sebeple de dünyayı her daim 70’lerin sağcılık, solculuk ayrımları içinden okuyorlar. Soğuk Savaş’ın kodlarını aşamadılar. 2000’lerde bunun değişeceğini düşünmüştük ki, önce Deniz Baykal, ardından Devlet Bahçeli gibi isimler, Türk siyasetini kendi hâline bırakmama kararı verdi. Ancak 2006’da başlayan olaylar zinciri, Türk siyasetini sağcılık, solculuk ayrımından çok, AKP ve diğerleri şeklinde bölecekti.

2007’de Cumhuriyet mitingleri ve ‘367 kararı’ geldi. Seçime gidildi ve AKP, yüzde 40 barajını geçerek ciddi bir ‘güç merkezi’ hâline geldiğini kanıtladı. 2002’deki başarı, çeşitli çevresel faktörlerin sonucu olarak görülmüştü. ‘Tepki oyu’ olduğunu söyleyenler vardı. Fakat 2007’deki seçim başarısı için şu gerekçeler sunulacaktı: (1) Erdoğan’ın karizmatik liderliği; (2) Ekonomik istikrar; (3) Bürokratik vesayete karşı halkın tepkisi; (4) Eski siyaset biçimlerinden bunalmışlık; (5) Ciddi bir sağ alternatifin çıkmaması.

SOLUN SÖYLEMİNİ DE İÇSELLEŞTİRMEK

Türk sağının ta eskiden bu yana edindiği yüzde 60’lık potansiyeli, hâlen etkisini sürdürüyordu. AKP’nin yüzde 40’ın üzerine çıkması ve MHP’nin yeniden Meclis’e girmesine, bir de DSP gibi ‘ortanın solu’ndan daha solda bir partinin yok oluşu eklenince, Türkiye’de sol siyasetin ciddi bunalımda olduğunu görmek mümkündü. Ancak önümüzde beliren daha gerçekçi bir fenomen vardı: Erdoğan’ın liderliği meselesi. O günden beridir de ‘solu birleştirecek bir lider’ arayışı sürüyor.

Bazıları için AKP, ‘toplumcu sol parti’ ihtiyacını da karşılıyordu. Nitekim CHP’de ve SHP’de önemli görevlerde bulunmuş Ertuğrul Günay ve Ayşe Nur Bahçekapılı gibi isimler, 2007’de AKP’ye katılmıştı. Ecevit’in temsil ettiği Demokratik Sol, CHP’nin kanatları altında kalmaya zorlanmıştı fakat Baykal’ın CHP’si, 1970’lerde Ecevit’e tepki duyarak partiden ayrılan ‘devletçi’ bürokratların siyaset merciiydi artık. AKP, bu köhnemiş siyaset enkazından ustalıkla sıyrıldı. 2007’den itibaren kendisini Demokrat Parti (DP) ve ANAP’ın ilk zamanlarına benzetmeye başladı. DP nasıl Tek Parti dönemiyle kavga etmiş, toplumun ‘arka planda kalmışlarını’ merkeze taşıma vaadini yerine getirmişse AKP de, benzer bir misyonu eda edecekti. Hatta o kadar ki, Erdoğan’ın uzun nutuklarının konusu çoğu zaman Tek Parti dönemindeki CHP uygulamalarıydı. Toplumun şuuraltına, CHP nefreti ustalıkla nakşedildi. Özal’ın ‘vizyoner’ tutumu da AKP’nin radarındaki bir meseleydi. Başarılı bürokratların önü açılarak, Türk sağının klasik kalkınmacı söylemi yerine getirilmiş oldu.

ERDOĞAN, SİPER SİYASETİYLE İLERLEDİ

AKP’nin DP ve ANAP tecrübesinden farkı, Türkiye’nin 60’larda ya da 80’lerde değil 2000’lerde yaşıyor olmasıydı. Eski siyasetin enkazı, daha farklı bileşenlere sahipti. DP, bir anlamda ‘baskı rejimini’ bertaraf ederek nefes aldırmıştı. ANAP, hem 70’lerin çalkantılarını unutturacak, hem de ekonomik bunalımları giderecekti. Uzun süredir biriken ve artık taşmayı bekleyen potansiyeli ortaya çıkardı Özal’ın politikaları. AKP ise 1990’lar boyunca serpilen, 1997’deki askerî müdahaleye rağmen ‘sivil kalmayı başarmış’ bir toplumsal alanın üzerinde yükseliyordu ve ‘çok sesli’ bir dalga yakalamıştı. 2007’deki toplumsal destek, bir yandan bu çok sesliliği korumak isteyen sivil toplum önderlerinin iştahını kabartıyor, diğer yandan vesayetle mücadelenin doğru bir siyasî dinamik olduğu fikrini yaygınlaştırıyordu. Ancak Erdoğan ‘garantici’ bir siyaset adamıydı. Bir yandan ‘siper siyasetiyle’ küçük mevziler kazanarak ilerledi AKP, diğer yandan kazandığı her mevzii korumak için yapısal bazı adımlar attı.

2007’deki seçim zaferinin de ‘boşa gitmemesi’ için bir takım değişiklikler gerekliydi. Mesela ‘yandaş medya’. 2004’te malvarlığına el konan Cem Uzan’dan geriye Star Gazetesi ve Star TV gibi iki ‘müşterisi hazır’ yayın kalmıştı. ‘Devletçi’ politikalardan çok çekmiş Türk sağı, bir iş adamının herhangi bir şirketindeki usulsüzlükten ötürü bütün şirketlerine el konulabilmesini ‘yadırgamadı’. Hatta yönetimi TMSF’ye geçen Star Gazetesi’ni, Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen bir iş adamı satın aldı ve ‘yandaş medya’ hikâyesi biraz da böyle başladı. 2002’de AKP iktidara yürürken görünür bir medya desteği yoktu. Hatta ‘merkez medyaya’ bakarsanız, 2001 krizindeki kurtarıcı Kemal Derviş’in olduğu kefe ağır basacaktı. Fakat 2002-2007 arasındaki ‘mücadeleler’ sonrasında Erdoğan’ın zihninde ‘yandaş medya’ fikri daha da belirginleşti. Bu meselenin bir ‘parti fikri’ olup olmadığı benim açımdan tartışmalıdır çünkü ileride de göreceğimiz üzere ‘yandaş medya’ her şeyden önce Erdoğancı bir karaktere sahipti.

MADEM VESAYET DİYE BİR ŞEY VAR…

AKP’ye yakın isimlerin ‘yandaş medya’ için kullandıkları meşruiyet argümanı, aynı zamanda AKP’nin ‘ezelî mağduriyet’ tezinin de bir sağlamasıydı: Medya, yekpare bir blok hâlinde ve yeminli AKP karşıtı. Haliyle buna bir alternatif şart. Peki, neden o alternatif ‘kendiliğinden’ çıkmıyor da, illa ‘parti destekli’ oluyor? Çünkü biz öylesini biliyoruz. Türkiye’de ‘sivil toplumun’ (buna medya da dâhil) kendi ayakları üzerinde duramayışı, apayrı bir tartışma konusu fakat Erdoğan’ın ‘yandaş medya’ hususunda, bilhassa kontrolü sağlamak istediğini, daha başlangıçta görmek gerekir. Benzer bir ‘kontrol’ mekanizması iş dünyasıyla da işletildi. Önce TÜSİAD üzerinden bir ‘elit merkez’ saptandı ve buraya taciz atışları yaparken, diğer yandan ‘siper siyasetiyle’ yandaşlar için bir alan açıldı. Bu arada ‘yandaşlar’ asla kendi hâllerine bırakılmadı ve kontrol hep Erdoğan’da kaldı.

AKP’yi iktidara taşıyanın ‘Anadolu kaplanları’ adı verilen taşra-çevre sermayesi olduğu hep söylenirdi. Nitekim 28 Şubat müdahalesinde Refah Partisi’ni çözümlerken askerlerin Kombassan Holding’i de hesaba katmaları, siyasî hareketlerle arkalarındaki sermaye gruplarının ilişkilerinin de kırılganlaşacağını ortaya koymuştu. Ancak burada asıl problem, siyasî hareketin devlette mevzi kazanmasına payanda olan tüccar sınıfının daha sonra ipleri tamamen siyasete teslim etmesiydi. Nobel alması beklenen Türkiyeli akademisyen Daron Acemoğlu’nun iktisatçı James Robinson’la birlikte kaleme aldığı Ulusların Düşüşü kitabında aktardığı şekliyle, devlet ile tüccar sınıfı arasındaki bu ‘bağımlı’ ilişki eğer her defasında devletin lehine ağır basarsa, tarihteki örneklerden de görülebileceği gibi, başarısızlık ortaya çıkacaktır. Ne zamanki tüccar sınıfı, kendi inisiyatifini almayı becerir ve devletten görece özerkliğini kazanırsa, o zaman uluslar başarıyı yakalar. Bu hayli basit görünen denklemde tüccar sınıfı, aynı zamanda sivil toplumu da ifade ediyor.

ÖZGÜRLÜKLERİN TEK GÜVENCESİ…

2007’den itibaren AKP’nin kendi partisini ve seçmenini ‘bürokratik merkez’in karşıt konumunda ilân etmesi, Türk sağı için yeni bir durum değildi fakat ilk kez bir sağ parti, sadece bu karşıtlığı kullanarak popülist politikalar gütmekten öte yapısal dönüşümlere de girişmişti. Bunların başında da ‘yandaş’ medyanın ve yeni sermayedarların oluşturulması geliyordu. Turgut Özal’ın da akıl ettiği bu meselede AKP daha şanslıydı çünkü Anadolu’da hâlihazırda yanına çekebileceği çok sayıda orta halli teşekkül bulunuyordu. Yine Özal’dan daha şanslıydı çünkü taşra büyümüştü, taşralılar büyük şehirlerde belli konumlara gelebilmişti. AKP, 2008’deki parti kapatma davasını o güne değin merkez-çevre kavgasının getirdiği bütün bu birikimleri kullanarak aştı. Yurt dışından alınan ciddi destek, yurt içinde özellikle 2007 seçimlerindeki toplumsal başarı, bürokraside ‘tecrübe’ kazanmışlık ve medyada sağlanabilen ‘yarılma’, yeni dönemin de şifrelerini veriyordu.

Erdoğan, karşısındaki ‘vesayetin’ sivil toplumdan medyaya, güvenlik bürokrasisinden yargıya olan yapısal bağlantı noktalarını analiz etmiş, onunla aynı etkide bir ‘karşıt’ vesayet kurmayı hedefliyordu. Elbette ilk etapta ‘oyuna denge gelmesi’ hâli, demokratik bir kazanım olarak alkışlanacaktı. Çünkü 10 yılda bir darbelerle kesintiye uğratılan parlamenter sistemin, ilk kez halk iradesi yönünde ve vesayetin rağmına çalıştırılabildiği düşünülmüştü. Ancak sorun, sivil toplumla Meclis arasındaki tek bağın Erdoğan’ın şahsı olarak ön plana çıkmasıydı. Sivil toplumda yükselmeye başlayan çok seslilik, ne AKP’ye ne de Meclis’e yansıtılabilmişti. Devlet hâlen çok güçlüydü ve yapısal dönüşümler sadece Erdoğan’ın önünü açmak vazifesini ifa ediyordu. Evet, ‘konuşulamayanlar konuşuluyordu’ artık fakat bu ifade özgürlüğünün sürekliliği için gerekli zemin inşa edilmiyordu bir türlü. Fikir çeşitliliğinin tek garantisi, ‘yandaş medyaydı’. Onun da kontrolü Erdoğan’daydı. 2007-2011 arasındaki süreçte en çok gözden kaçırılan nokta burasıydı ve Türk sağının bir kez daha ‘lider partisi’ olarak ön plana çıkması böyle oldu. Gül ve Arınç’ın silikleşmesinin sebebi buydu.

[Kemal Ay] 9.11.2017 [TR724]

İçi ‘bağdad’ dışı Eyüp… [TR724]

Eyüp, misafir ettiği Peygamber (sas) dostuyla insanların gönlünde her daim farklı bir yer edindi. Eyüp, altın çağını Osmanlı döneminde yaşadı. Bu dönemde geleneksel Osmanlı mimarisiyle inşa edilen cami, medrese, tekke, türbe gibi dini yapıların yanı sıra sahil saraylarıyla, ahşap evlerle süslendi. Eyüp Sultan Camii’nin etrafında oluşan semt daha sonra ilçe oldu. Buram buram tarih kokan sokakları, adeta bir dantel gibi süsleyen tarihi evler; asalet ile mütevaziliğin, zarafet ile dayanıklılığın birlikte yaşadığı, birlikte göze geldiği yerler. Haliç’ten başlayıp Karadeniz kıyılarına dek uzanan ilçenin hemen her sokağı, yüzlerce yılın izleriyle dolu. Osmanlı’nın Eyüp’e en güzel hediyelerinden biri olan bu evlerin bir diğer özelliği de aradan geçen onca zamana rağmen dimdik ayakta kalmayı başarmaları. Bir kısmı zamanın yıpratıcı etkisine karşı boyun eğse de birbirine yaslanmış vaziyette yüzlerini geleceğe doğru yönelten bu evler, büyük bir kararlılıkla hayatlarını sürdürüyor. Bu dayanıklılıkta ahşap olmalarının katkısı yadsınamaz. Ancak ahşap malzeme kullanılmasının üç sebebi daha var. Bunlardan birincisi Eyüp sokaklarının taş malzeme taşıyan at arabalarının geçişine izin vermeyecek kadar dar olması; ikincisi, bu evlerde kullanılan ahşap malzemenin insan sağlığına faydalı olması üçüncüsü ise depreme karşı dayanıklılık göstermesi.

İstanbul depremlerinden en az etkilenen semt

Bugün Eyüp’ün hemen her mahallesinde rastlanan tarihi evlerin büyük bölümü, 18. ve 19. yüzyıldan kalma. Osmanlı Devleti’nin modern bir İstanbul; başka bir deyişiyle ‘modern bir başkent’ oluşturma çabasını ortaya koyan bu evler, yapılış tarzları itibarı ile bugün dahi tercih ediliyor. Tarihi evler, Osmanlı’nın geleneksel sivil mimari tarzı olan cumbalı ve ahşap yapılardan meydana geliyor. İlk örnekleri Eyüp’te olan ve zaman içinde Fatih, Kadıköy, Üsküdar, Adalar’a da yayılan bu evler ‘bağdadi’ adı verilen bir teknikle yapılmış. Osmanlı döneminde yetişen mimarlar tarafından ortaya konulan bu teknik, ahşap ve çıta sistemli duvarlar inşa etmek üzere kurulmuş. Son derece basit olmasına rağmen en güvenli yapı tekniklerinden biri. Bağdadi, duvarlara atılan sıva harcının, ahşap iskelet üzerine çakılmış ince çıtalar arasına sıkı ve homojen bir şekilde yerleşmesinden ibaret. İçeriden çıtalar üzerine kalın sıva yapılarak oluşturulan duvarlar, dışarıdan da ahşapla kaplanıyor. Kaplama ve sıva arasındaki hava boşluğu ise yalıtım sağlıyor. Bu tekniğin bir diğer özelliği ise ahşap evleri daha sağlıklı ve yaşanılabilir hale getirmesi. Eyüp evleri, bağdadi tekniğiyle yapılmalarından dolayı klasik Anadolu sivil mimarisinden ayrılsa da 19. ve 20. yüzyıl Anadolu mesken mimarisi ile büyük benzerlikler gösteriyor. Genelde bodrum üzerine 2-3 kat olarak yapılan ve oldukça az bir kısmında 4. kat seviyesinde terası bulunan evler, onca büyük depreme rağmen günümüze kadar gelmeyi başardı. İstanbul’da yaşanan depremlerde ciddi bir hasar görmeyen Eyüp, bunu evlerin inşası sırasında kullanılan tekniğe borçlu. Behçet Necatigil, ahşap evleri, “Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi, / Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi, / Kimi hayat’a doymuş göründü, / Bazıları zamana uydular, / Evlerin içi oda oda üzüntü, / Evlerin dışı pencere, duvar.” dizeleriyle anlatır. Bir başka edebiyat ustası Ahmet Hamdi Tanpınar ise “İstanbul’un asıl iç manzarası, şahnişinleri, cumba ve çıkmaları, saçak ve seyvanları, bir kadife gibi yumuşak çizgileri ve süsleriyle, çok renkli olan sivil mimari yapılardı.” diye tasvir eder.

[TR724] 9.11.2017

Futbolun ‘mimarı’ yeşil sahalara veda etti [Efe Yiğit]

İtalyan futbolunun son dönemine damga vuran isimlerden Andrea Pirlo, ABD’de sessiz sakin sürdürdüğü futbol kariyerini geçen hafta sonu itibariyle sonlandırdı. Oynadığı futbol ve teknikle buluşturduğu zekâsıyla hücum oyununa yenilikler kazandırmıştı. Uzun kariyeri boyunca sadece futbolla anıldı. İnter, Milan ve Juventus formalarını giyen 4 İtalyan futbolcudan biriydi. Yeşil sahalardan emekli olan efsanenin hayatına göz atalım…

31 YAŞINDA ‘YENİ HEYECAN’ ARAYIŞI

‘Yeni heyecanlar arıyorum’ demişti 10 yıl oynadığı Milan’dan Juventus’a transfer olduğu sezonda. Milan’daki son sezonunda Serie A şampiyonluğu yaşamıştı. Transfer olduğu Juventus ise şike sürecinden ötürü hâlen belini doğrultamamıştı. Üstelik ‘heyecan’ peşinde koştuğunu söyleyen Pirlo da 31 yaşındaydı. Kariyerinin bir anlamda sonbaharındaydı. Ancak çok doğru bir adım atmıştı. Son iki yılda şampiyonluk yarışından uzak kalan Juventus, Pirlo’nun gelişiyle şaha kalktı. 2011-2012 sezonuyla birlikte Juventus’un Serie A’daki şampiyonluk serisi de başlıyordu.

‘Bir oyuncu bu kadar etki eder mi?’ diye sorabilirsiniz. Sonuç ortada. Pirlo, Milan’da Gattuso ile orta sahada kurguladığı oyunu, Juventus’ta Arturo Vidal ve Claudio Marchisio ile birlikte sürdürdü. Sistem oldukça basit işliyordu: Yanında oynayan orta saha oyuncuları mücadeleci ve fiziğe dayalı futbolla Pirlo’ya alan açıyordu, o da aklıyla oyunu yönlendiriyordu. Bu sistem daha başlar başlamaz etkisini gösterdi. Juventus, ilk 16 maçında mağlubiyet yüzü görmeyecekti.

HAYALLERİNİN TAKIMINDA BAŞARILI OLAMADI

Andrea Pirlo, Serie A’daki ilk maçına 16 yaşına girdiği ikinci gün Brescia formasıyla çıkmıştı. Ancak ilk maçında Reggina’ya 2-0 yenildi. 1998’de İnter’e transfer olduğunda büyük hayalleri vardı. İtalya’nın en büyük kulüplerinden birinde oynayacaktı. Odasını yıllarca İnter’in Alman yıldızları Lothar Mattheus ve Jürgen Klinsmann süslemişti. Şimdi onlarla aynı kulüpteydi. Ancak 19 yaşında geldiği İnter’de kadroya girmekte zorlanacaktı. İkinci sezonunda Reggina’ya kiralanırken İnter’de 3 sezon boyunca yalnızca 22 maçta forma bulabildi. Buradaki hocası Mircea Lucescu’ydu.

İnter defterini kapattıktan sonraki durağı 2001’de Milan oldu. Burada kısa sürede kimliğini bulacaktı. İlk sezonda 17 maçta forma bulan Pirlo, ikinci yılından itibaren takımın değişmezleri arasında yerini aldı. İnter’de 10 numara pozisyonunda oynayan Pirlo, burada biraz daha geriden oyun kurmaya başladı. 8 numara denilen ve hücuma hazırlayıcı pasları organize eden pozisyonda kendini buldu. Kendi yarı sahasından attığı uzun, öldürücü paslarla tanınmaya başladı. 10 yıllık Milan kariyerinde 2 Serie A şampiyonluğu, 2 kez de Şampiyonlar Ligi ve UEFA Süper Kupası sevinci yaşadı.

FATİH TERİM’İ ‘EN İYİ’ O ANLATMIŞTI

Milan’a ilk geldiğinde yine tanıdık bir hoca vardı yedek kulübesinde: Fatih Terim. Pirlo kaleme aldığı otobiyografisi, ‘I Think Therefore I Play’ (Düşünüyorum, O Halde Oynuyorum) isimli kitapta Terim’le ilgili çarpıcı tespitler yapmıştı. İşte kitaptan birkaç not:

‘Fatih oldukça dikkat çekici ve kurallara alerjisi varmış gibi görünen garip bir insandı. Daha en başından Milan’da uzun süre görev yapamayacağı oldukça belliydi ve kısa bir süre sonra da kovuldu. Terim, Milan’dan önce canının istediği her şeyi yapabildiği, daha düşük profilli takımlarda görev almıştı ama burası Milan’dı. Terim eline bir tebeşir alıp taktik tahtasına 11 daire çizerdi. Tahtadaki her daire sahaya çıkacak bir oyuncuyu temsil ederdi. Ancak konuşmanın ortasında taktik tahtası çizdiği oklardan ve karalamalardan öyle bir hale gelirdi ki, hangi dairenin kimi işaret ettiğini anlamak imkansızlaşırdı. Taktik tahtası, oyuncuları ve mevkileri birbirinden ayırmanın mümkün olmadığı karmakarışık bir hal alırdı.’

DÜNYA KUPASI ELLERİNDE YÜKSELDİ

O artık İtalya futboluna damga vuran bir isimdi. Milan’ın olduğu kadar İtalya milli takımının da değişmezleri arasındaydı. 116 kez giydiği İtalya milli formasıyla 2006 Dünya Kupası’nı kaldırma sevinci yaşayacaktı. Fransa ile oynadıkları 2006 Dünya Kupası finali öncesi tüm günü Playstation oynayarak ve uyuyarak geçirdiğini belirten Pirlo, seri penaltı atışlarında topun başına geçen ilk oyuncuydu. Soğukkanlı bir şekilde penaltıyı atan Pirlo, ‘Derin bir nefes aldım. Tüm İtalyanların arkamda olduğunu bilmenin rahatlığıyla penaltıyı kullandım’ diyecekti.

2011-15 Juventus yıllarında art arda yaşanan 4 şampiyonluktan sonra kariyerinin son yıllarını ABD’de geçirdi. Bir futbolcunun kazanacağı hemen hemen tüm başarıları tattı. Kariyerinde sadece milli takım ile Avrupa Şampiyonluğu bulunmuyor. Juventus’ta arkadaşları onu ‘mimar’ olarak çağırıyordu. Bir mimar titizliğiyle top oynadı. Aklıyla ayaklarına hükmetti. Uzun ara pasları ve frikik vuruşlarıyla hafızalara kazındı. Özel hayatıyla değil futboluyla gündem olup, 38 yaşına kadar futbol resitali sunup, adını futbola damga vuranlar arasına yazdırıp gitti.

[Efe Yiğit] 9.11.2017 [TR724]