Gazeteci Emre Soncan Silivri’den yazdı: Hapishane geceleri

Gazeteci Emre Soncan, Silivri Cezaevi’nden yazdığı ‘Hapishane Geceleri’ başlıklı mektubunda duygu ve düşüncelerini dile getiridi. Okuduğu kitapları ve yazarları anlatan Soncan, “Hepsini okumak çok güzeldi ama hapis yatan yazarlarla kurulan duygudaşlık bir başka güzeldi..” ifadelerini kullandı.

İşte gazeteci Emre Soncan’ın Silivri’den yazdığı mektup:

Ay ışıksız hapishane gecelerinin hüzünbaz düşlerinde, ay ışığında dokunmuş saçları omuzlarına ışıl ışıl düşen sevgililer vardı.. Sevgililer gelmedi, belki de sevgililer hiç sevmedi..

​Hapishane gecelerinin kıpırtısız sessizliğinde kimi zaman jandarma ışıkları, kimi zaman mahkum haykırışları vardı.. Islıklar da haykırışlar da karanlıktı; sessizlik hiç kıpırdamadı..

​Hapishane gecelerinde akrep kadar yavaş ilerleyen nazlı mı nazlı yelkovanlar vardı; bir de üzerlerinde “tik-tak”lar yankılanan, dolap içlerine, pencere kenarlarına, defter aralarına iliştirilmiş eş, çocuk, anne, baba fotoğrafları.. Zaman yavaşladı, fotoğraflar ve çağrıştırdıkları anılar hızla uzaklaştı..

​Hapishane gecelerinde; tek kanal çeken mecalsiz el radyosundan can havliyle yükselen cızırtılı aşk şarkıları vardı.. Şarkılar kulaklarda, aşklar dikenli tellerde asılıydı..

​Hapishane gecelerinde kitaplar; kitapların içinde Nazım Hikmet’ler, Necip Fazıl’lar, Turgut Uyar’lar, Yakup Kadri’ler, Peyami Safa’lar, Dostoyevski’ler, Orhan Kemal’ler, Zweig’lar, Puşkin’ler, Orhan Pamuk’lar, Ahmet Altan’lar, Hasan Ali Toptaş’lar, Necati Cumalı’lar, Pınar Kür’ler, Kemal Tahir’ler, Sabahattin Ali’ler, Namık Kemal’ler, Şemsettin Sami’ler; hatta Sami Paşazade Sezai’ler, Ahmet Mithat Efendi’ler, Nabizade Nazım’lar vardı.. Hepsini okumak çok güzeldi ama hapis yatan yazarlarla kurulan duygudaşlık bir başka güzeldi..

​Hapishane gecelerinde hikayeler vardı. Sigara dumanlarının arasından koğuş arkadaşlarına; kapı altlarından, mazgal deliklerinden komşulara anlatılırdı.. Her mahpusun bir hikayesi vardı, her mahpusun kendisi bir hikayeydi..

​Hapishane gecelerinde; kucaklanmayı bekleyen, okşar diye belki biri başını usulca öne eğilmiş kimsesiz, biçare, yapayalnız, dargın, üzgün, küskün, sitemkar hayaller vardı.. Hayaller en az gerçekler kadar acıklıydı..

​Hapishane gecelerinde; dokuz adımlık havalandırmayı aydınlatmaya çalışan duvar lambalarının cılız beyaz ışıkları, saçlardaki aklara akardı.. Lambalar her gece yandı; her gece bir tel, ak ak siyahların arasında parladı..

​Hapishane gecelerinde; yolunu kaybetmiş, şaşkın, şaşkın olduğu kadar mahzun umutlar vardı.. Yalpaladılar belki, eğri büğrü adımlar attılar ama yürümekten hiç vazgeçmediler.. Koştular hatta, belki de uçtular.. Kötü adamlar, umutları çarmıha geçirdiklerini sandılar; halbuki umutlar çoktan göğe yükselmişlerdi..

​Hapishane gecelerinde; yüzlerde mahcup tebessümler, boğazlarda kalan ukdeler, yüreklerden boşalan avuç avuç feveranlar vardı.. Dışlanmış, linç edilmiş, yasaklanmış, azarlanmış, horlanmış boynu bükük ideallerin üzerine demir parmaklıkların kahverengi gölgesi düşerdi.. Hapishane geceleri koyu kahverengiydi..

​Hapishane gecelerinde; kulaktan kulağa, zihinden zihine, kalpten kalbe gezinen temenniler vardı, özgür bir memlekete dair.. Olduğunuz yerde memleket vardı, olmadığımız yerde özgürlük.. Hapishane memleketti.. Memleket özgürlükten daha kıymetliydi..

​​​​​​​​​ Emre SONCAN, ​​​​​​​​​Silivri Hapishanesi, Eylül 2018

[Kronos.News] 24.9.2018

Prof. Dr. Ingmar Karlsson ve kitabı [Abdullah Aymaz]

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın tertiplediği bazı organizelerden tanıdığım Ingmar Karlsson, 1942’de İsveç’in Burseya şehrinde dünyaya gelmiş, Ortadoğu uzmanı, bir diplomat ve yazardır. Göteborg Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirmiştir. 1967’de Dışişleri Bakanlığında görev almıştır. Bogota, Viyana, Şam, Pekin, Bonn ve İstanbul’da Başkonsolosluk ve Büyükelçilik görevlerinde bulunmuştur.

Türkçeye Gülseren Ergün tarafından özgün ismi “İSLAM och EUROPA Samlevnad eller Konfrontation” olan kitabı, “İSLAM  ve  AVRUPA  İnanç Ayrılığı- Yaşam Birliği” olarak tercüme edilmiştir.

Ingmar Karlsson, bu kitabında, İslam ve Müslümanlar hakkındaki ön yargılarla, efsâneleri hem de İslamın yeşil bayrağı altında öne çıkarılmak istenilen tehdit algılarının arkasında yatan gerçekleri ve yutturmacaları anlatmaya çalışır. İslamiyetin, Batı dünyasına karşı bir tehdit oluşturup oluşturmamasının tamamen Batı’nın tavrına bağlı olduğunu vurguluyor. Müslüman kökenli göçmenlerin içinde yaşadıkları ülkelere entegre edilmedikleri takdirde, Batı-Doğu arasındaki güç denemesinden kaynaklanan bir “kutsal savaş” yerine, Avrupa’da büyük şehirlerin gettolaşmış banliyölerinde, gerilla savaşı niteliğinde bir “kutsal savaş”ın,  beklenildiğinden daha erken gerçekleşebileceğini kaydediyor. Bu çeşit bir gelişmeden kaçınmanın tek yolunun “getto İslamı” yerine, hoşgörüye dayanan “Avrupa İslamı”na götürecek bir  GÖÇMEN  POLİTİKASI uygulamak olduğunu vurguluyor. Bu düşüncelerini kitabın ÖNSÖZ  bölümünde tâ 1994’de yazmış…

Devamında da şöyle demiş:

“İslâmiyet, Avrupa topraklarında yeni bir olgu değildir. ENDÜLÜS’te bir İslam devleti yaklaşık 800 yıl varlığını sürdürdü. Kitabın son bölümünde bu döneme göz atılarak, onun, Avrupa bilimine, felsefesine, kültürüne ve sanatına yaptığı büyük katkılara değinilmektedir. Endülüs’te, uzun süre üstün ve verici İslam medeniyeti ile, İslam, Hıristiyan ve Yahudî dinleri olumlu bir beraberliği yaşadılar.

“Granada’daki ELHAMRA  SARAYI, bu dönemin bir anıtı olması yanı sıra, modern Avrupa’nın, normal olarak hayal edemeyeceğimiz ölçüde İSLÂM  KÜLTÜRÜ’nden etkilendiğini göstermektedir. Doğu-Batı Kültürleri BİLEŞİMİDİR. Aslında günümüz Avrupa’sındaki, İSLÂM, her ne kadar yeni bir öğe olarak görülse de kökleri eskilere dayanmaktadır. Bütün bu bilgilerin ışığında İslâmın yeşil rengini dışlayan bir Avrupa Birliği’ni düşünmek mümkün değildir.

“Bu sebeple, Avrupa’nın önündeki problemin çözümü, iç piyasanın işlemesinden veya bir Avrupa Merkez Bankası kurulmasından çok, Avrupa’da ELHAMRA MODELİNE BENZER bir toplum yapısı oluşturmaktadır.

Ingmar Karlsson, Endülüs fethinden sonra, Musevîlerin ve Hıristiyanların durumunu şöyle anlatıyor: “Mûseviler açısından, sadece beylerin değiştirilmesi anlamına gelmişti. Hatta bu durum, bir çok yerde OLUMLU  BİR  GELİŞME’ye sebep olmuştu. Sürekli Hıristiyanların baskısı altında yaşayan Mûsevîler, Arapları (Müslümanları) kurtarıcı olarak gördüler. Müslümanlar işgal ettikleri yerlerde haçlı seferlerini yapanlar gibi, kendinden önceki dinlerin kökünü zalimce kazımadılar. Mûsevî ve Hıristiyanlar dünyanın bu bölümünde hâlâ varlıklarını koruyabildikleri için Müslümanlara teşekkür borçludur. (…) Müslüman işgalciler ne sonradan görme, ne de barbar olarak algılandılar. Onlar, tersine bu yeni kullarını kibarlıkları ve zarif hayat tarzlarıyla etkilediler. (…)  Daha zarif bir hayat tarzı için gösterilen bu çabaların izlerini bugün Avrupa dillerinde Arapça’dan alınan kelimeler görmekteyiz. Gala premi yerine veya gala gecesine gidenler ve arkasından gala yemeği yiyenler bu deyimlerin Arapça’dan geldiğini bilmezler. Doğu hükümdarlarının devlete hizmet eden sanatçı, yazar, bilim adamı gibi önde gelen kişilere hizmetleri karşılığı armağan olarak verdiği üst elbiseye HİL’ÂT denirdi. Demek ki, hil’at esasen Batı’nın bu tür hizmetler için verdiği nişanların karşılığıdır. Bu kelime Endülüs’te galaya dönüştürüldü. (…) Burada açıkça, din kimliği belirlenmesine ve dünyevî-feodal derebeylik sistemiyle din arasında bağ kurulmasına rağmen, dinler arasında Kur’an’ın ‘Kutsal Kitaptan’ sayılan halklar için koyduğu kurallardan hareketle bir hoşgörü hakimdi.

“Arapların, Avrupa eğitim, bilim ve kültürüne etkileri Sicilya üzerinden de yapılmıştır.

“Endülüs devletiyle, Sicilya’dan Avrupa’ya, Eskiçağ’a, daha çok da eski Yunan ve Roma tarihine ilişkin bilgiler dışında, Arap bilim ve tekniği de aktarıldı. Arapların Avrupa tıbba yaptıkları katkı, tarihteki en kapsamlı bilgi aktarımıdır.”

Ingmar Karlsson’un bu değerli kitabında çok değerli bilgiler mevcut…

[Abdullah  Aymaz] 25.9.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Akın İpek İngiliz Guardian gazetesine konuştu: “Türkiye’de adil yargılanacağıma inanmıyorum”

İngiltere’de yaşayan iş adamı Akın İpek, Türkiye’nin iade talebi sonrası başlayan hukuki süreç kapsamında bugün Londra’da hakim karşısına çıkacak. İpek ile birlikte iki isim daha Westminster Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülecek iade davasında hazır bulunacak.

BBC’nin haberine göre, duruşma öncesi İngiliz Guardian gazetesine, duruşma ile ilgili konuşan Akın İpek, Türkiye’de adil bir yargılamadan geçeceğine inanmadığını söyledi. Hakkındaki suçlamaların “politik nedenlere” dayandığını ifade eden İpek gazeteye şu açıklamayı yaptı:

“Politika hakkında hiç konuşmadım. Her zaman insan haklarını savundum. 2013 yılına kadar da bir problem yoktu ama o tarihte büyük bir yolsuzluk skandalı yaşandı”

Akın İpek, avukatlarının ve gazeteci çalışanlarının hapiste olduğunu söyleyerek, “rejim cezaevinde insanları işkence ediyor ve öldürüyor” dedi.

İPEK İLE BİRLİKTE İKİ KİŞİ DAHA HAKİM KARŞISINA ÇIKACAK

Guardian gazetesi 54 yaşındaki İpek ile birlikte Talip Büyük ve Ali Çelik isimli kişilerin de iade talebi kapsamında duruşmaya çıkacağını yazdı.

İade duruşmanın üç gün sürmesinin beklendiği de belirtiliyor.

FİNANCİAL TİMES: İADE KARARI DÜŞÜK İHTİMAL

İngiliz Financial Times gazetesinde de konuya ilişkin haberde görüşü alınan bir İngiliz hukukçu, iade kararının düşük ihtimal olduğunu dile getiriyor.

Akın İpek’e ait olan Koza Altın’a devlet tarafından el konulmuştu. Koza Altın’ın İngiltere’de sahip olduğu Koza Ltd. ise faaliyetine devam ediyor.

Türkiye’nin Akın İpek’i Koza Ltd.’nin direktörlüğünden çıkarmak için İngiltere’de yürüttüğü hukuki süreç de sürüyor. Akın İpek’in başında olduğu Koza-İpek Holding’e Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma başlatılmış, şirkete 25 Ekim 2015’te kayyum atanmıştı.

Çok sayıda isim hakkında gözaltı kararı verilmişti. Ancak Akın İpek’in operasyon öncesinde İngiltere’ye gitmesi dolayısıyla Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi iade talepnamesi hazırlayarak İngiltere’ye gönderdi.

Temmuz ayında BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Akın İpek, hakkındaki tüm suçlamaları reddettiğini söylemişti.

[TR724] 25.9.2018

Yağlarınızı bu 10 besin ile yakın

Alması kolay vermesi zor yağlardan herkes kurtulmak istiyor. Ama nasıl? Uzman diyetisyen Nilay Keçeci, bunun için vücut dengesini bozmadan metabolizmayı hızlandıran ve yağ yakımını arttıran besinlerin tüketilmesi tavsiye ediyor. Peki bu besinler hangileridir? Keçeci’nin önerileri şöyle:

Bir öğünde elma sirkesi olsun: Sebze ve meyvelerin temizlenmesi için etkili olan elmas sirkesi aynı zamanda metabolizmanın hızlanmasına yardımcı bir besindir. Elma sirkesini, salatalarınıza istediğiniz ölçüde ekleyebilirsiniz. Her gün en az 1 öğünde elma sirkesine yer verilmesi özellikle bel çevresi yağların yakımını arttırır.

Ananas hücreleri yeniliyor: Pek çok vitamin barındıran ananas, C vitamini ve yağ yakıcı etkisiyle metabolizmayı hızlandırır. Izgara olarak salatada ya da yemeklerin içinde iki dilim yemek yeterlidir. Yüksek lif etkisi ve antioksidan özelliğiyle de hücre yenilenmesine yardımcı olur.

Yeşil çay, obezite ve fazla kiloların düşmanı: Yüksek antioksidan etkisi bilinen yeşil çay, günde 2 fincan kadar şekersiz tüketildiğinde hem yağ yakar hem de metabolizmayı hızlandırır. Özellikle içerdiği vitamin ve mineraller nedeniyle anti kanserojen etkiye sahip yeşil çay, obezite ve fazla kiloların başlıca düşmanıdır.

Zencefil kilo alımını dengeler: Zencefil, limon ile birlikte çay olarak, yemeklerin içine katılarak ya da yoğurtla birlikte tüketildiğinde metabolizmayı hızlandırır, yağ yakımını destekler. Yüksek kolesterolü düşürmede etkili zencefil aynı zamanda kan şekerini ve kilo alımını dengeler.

Çileğin kalorisi düşük, etkisi büyük: Çilek vücutta yağ yakımını hızlandıran, lif ve antioksidan etkisinin yüksek olması nedeniyle de her gün 1-2 avuç kadar tüketilebilecek bir meyvedir. Çileğin 1 kasesi rahatlıkla tüketilebilecek kadar az kaloriye sahiptir.

Göbek yağları için bir avuç badem yeter: Badem, içerdiği mineraller ve vitaminler ile dengeli kilo vermeye ve verilen kiloların geri alınmamasına yardımcıdır. Günde bir avuç kadar yoğurtla ya da salataların üzerine eklenerek tüketilen badem, göbek bölgesindeki yağların yakılmasını destekler.

1 Fincan kahve metabolizmaya hız katıyor: Günde 1 fincan şekersiz Türk kahvesi ya da filtre kahve metabolizmayı hızlandırır ve yağ yakımını arttırır. Spor öncesi ya da sonrasında 1 adet muzla birlikte tüketilebilen kahve, yağ yakımını hızlandırmada etkilidir.

Maydanoz ödem atmaya yardımcı: Vücuttaki fazla suyun atılmasına yardımcı ve ödem önleyici bir özelliğe sahip olan maydanoz, yağ yakımında etkili bir sebzedir. Yaz, kış sofralardan eksik edilmemesi gereken maydanoz, özellikle kilo verme ve koruma diyetlerinde baş sırada yer almalıdır.

Sağlıklı zayıflamak için şart: C vitamini etkisi yüksek olan limon, tüm yemeklerde ve salatalarda kullanılabilir. Suyun içine birkaç dilim limon atılması da yine yağ yakımının hızlanmasında etkilidir. Günde 1 adet limon sağlıklı zayıflamanıza yardımcı olur.

Kilo korumada pul biber: Metabolizmayı hızlandıran pul biber, tüm yemeklerde kullanılabilen hem lezzet hem de sağlık katan bir baharattır. Yoğurdun içine 1 çay kaşığı kadar pul biber katmanız yağ yakımını hızlandıracak ve kilo korumada faydalı olacaktır.

[TR724] 25.9.2018

Üç ay sonrası daha karanlık [Semih Ardıç]

İki seneye yakın mahpus kalan ve temmuz ayından bu yana İzmir’de ev hapsinde tutulan Pastör Andrew Brunson’ın ay sonuna kadar tamamen tahliye edilebileceğini ABD Dışişleri Bakanı Michael Richard Pompeo’dan öğreniyoruz.

Wall Street Journal gazetesi Brunson’ın 12 Ekim’de serbest bırakılabileceğini yazmıştı.

“ABD MÜEYYİDELERİ AZALTIRSA BRUNSON’I BIRAKIRIZ”

Gazete, Türk yetkililere atıf yaparak yayınladığı haberde, gelecek ay hâkimin Brunson’a yöneltilen suçlamaları düşürebileceğini, ancak bunun ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı baskıyı azaltması ile mümkün olabileceğini kaydetmişti.

Rehine siyasetinin Brunson durağındayız. Hiç şaşırmıyoruz bu iki yüzlü tarz-ı siyasete. Pompeo’nun çıkışı 12 Ekim’in bile beklenmeyeceğine işaret ediyor.

HİÇ OLMAZSA BU KRİZ AŞILSIN

Daha evvel de belirtmiştim: Manasız bir krizin sona ermesi ve ömründen, ailesinden 2 sene çalınan bir din adamının mağduriyetinin geç de olsa giderilmesi her ehl-i vicdan sahibi kimseyi memnun eder.

Hatırlanacağı üzere Brunson, “Hizmet Hareketi ile irtibatlı olduğu” iddiası ile hapse atılmış, Saray gazeteleri tarafından dünyanın en azılı teröristi olmakla itham edilmişti.

Dosyasında şiddet ve teröre bulaştığına dair tek delil olmasa da on binlerce insan gibi o da linç edildi, yargısız infaza maruz bırakıldı.

iPHONE KIRANLAR ABD’YE METHİYE DİZECEK

Kapıkulları, dalkavuklar ve münevver görünümlü karanlık insanlar, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın kimliksiz, şahsiyetsiz ve oportünist tarz-ı siyasetinin dahilde ve hariçte memleketi ne hallere düşürdüğüne yine aldırış etmeyecek.

Dün iPhone kırdılar, yarın ABD’ye methiye dizecekler. Omurgasızlığın tabiî halleri…

Ekonomiye bakan veçhesi ile Türkiye’nin risk priminin yükselmesinde Brunson krizinin elbette payı oldu.

ABD’nin masaya yumruğunu vurduğu bir mevzuda Erdoğan’ın umursamaz, hatta tahkir edici tavrının dolar ve faizi nerelere çıkardığı ortada.

SİSTEM KRİZİ BİTMEDİKÇE

Brunson krizi tetiklemiş olsa da Türkiye er ya da geç bu krizle yüzleşecekti. ABD Başkanı Donald Trump’ın attığı iki tweet yüzleşme anına daha süratli ilerlememize yol açmıştır.

Şirketlere ait 220 milyar dolar dış borçtan vadesi gelen tutarlar döviz talebini artırıyordu zaten.

Türkiye “başkanlık” sistemine resmen geçtiği 25 Haziran 2018 itibarıyla ekonomideki belirsizliklere bir de sistem belirsizliği ilave edildi.

Erdoğan’ın tek başına idare ettiği, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) süs bitkisi haline getirildiği, yargı ve medyanın esir alındığı sisteme “ultra demokratik cumhuriyet” ismi verilse bile kıymet-i harbisi olamazdı.

ALBAYRAK’IN YEP’İ, BRUNSON HABERİ KADAR HEYECAN UYANDIRMADI

Brunson’ın bırakılacağını birkaç haftadır satır aralarında ifade ederken, “Türkiye’nin mevcut krizden bu şekilde çıkacağı zannedilmesin.” ikazında bulunuyorum.

Ne hazindir ki Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Yeni Ekonomi Programı (YEP) diye kameraların karşısına geçtiğinde kurlar yükselirken, Brunson’ın tahliyesine dair okyanus ötesinde gelen haberler ile dolar 6,06 TL’ye kadar geriledi.

Ekonominin kırılganlığını buradan anlayabilirsiniz.

REEL SEKTÖR ENDİŞELİ

Merkez Bankası eylül ayına ait İktisadi Temayül Anketi’nin neticelerini açıkladı. Reel kesim güven endeksi ağustosa kıyasla 6,8 puan azalarak 89,6 seviyesine geriledi. 100’ün altı “işler iyi gitmiyor, gitmeyecek.” manasına geliyor.

Ankete katılan sanayici ve işadamları, şirket müdürleri son üç ayda toplam sipariş miktarı, genel gidişat, mevcut toplam sipariş miktarı ile sabit sermaye yatırım harcamasının azaldığını belirtmiş.

Daha vahimi gelecek üç ayda üretim hacmi ile toplam istihdam miktarının azalacağını ifade ediyorlar.

Yani toparlanma beklemiyorlar. Tünelin ucu görünmediği gibi daha kesif hale geliyor karanlık.

MALİYET ARTIŞI ENFLASYON DEMEK

Maliyetlerin artması tüketici enflasyonunda (TÜFE) sene sonunda yüzde 20’nin bile hayli iyimser kalabileceğine işaret ediyor.

ABD ile girilen ve mağlubiyet garantili muharebenin baş kumandanının tuzu kuru.

Malum Saray’da kriz mıriz yok, hepsi manipülasyon bunların. Erdoğan darda kalınca Katar imdadına yetişiyor nasıl olsa!

ALİ KOÇ: ENDİŞELERİMİZ ARTTI

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç’un şu sözünü not alın: “Ağustosta kurlar yükseldiğinde bizim de endişelerimiz arttı. ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası gerekli reflekseleri gösteremedi, geç kaldı.”

Bu tespitlere Bülent Eczacıbaşı’nın, “Türkiye’nin hikâyesi bitti. Yatırımcılara güven vermemiz için sağlam bir hukuk sistemine ihtiyacımız var.” sözlerini ilave edin.

Masallarla, hakikati birbirini karıştırmayın ve tercihinizi hakikatten yana kullanın.

Velhasıl siz kendi başınızın çaresine bakın.

[Semih Ardıç] 25.9.2018 [TR724]

Krizi fırsata dönüştürmek için işbirliği şart! [Nurullah Albayrak]

Hizmet Hareketi mensupları 2 yılı aşkın bir süredir ciddi bir krizle ve krizin oluşturduğu tehditlerle karşı karşıya kaldı. Kriz süreçlerinde oluşan kaotik ortam, panik, endişe, krizin büyüklüğü gibi etkenler ise herkesi her yönüyle etkileyerek mağdur etti ve etmeye de devam ediyor.

Ortaya çıkan krizin nedenleri, nasıl olduğu, kim ya da kimlerin sebep olduğu gibi sorular elbette sorulmalı, cevaplar aranmalı, gerekli dersler çıkarılmalı ancak sadece sorun tespiti yapmakla kalınırsa krizle gerektiği şekilde mücadele edilemeyeceği gibi krizi fırsata çevirme imkanı da değerlendirilmemiş olacaktır. Oysa, koşulların alt üst olduğu durumlarda sadece belirsizliklerle ve sorunlarla uğraşmak yetmez aynı zamanda fırsatlara da odaklanmak gerekir.

Yaşanan sürecin olağan bir durum olmadığı, zihinlerde dönüp duran problemlerin devasa boyutlara ulaştığı bir ortamda insanların akıl yürütme yeteneklerinin körelmesi de doğaldır. Bu gerçeği bilerek fikir alışverişinde bulunmak, akıl danışmak, teklif ve değerlendirmeleri paylaşmak, içinde bulunulan buhranlı dönemin atlatılmasında, krizden çıkış için çözüm yolu bulunmasında belki de ortaya çıkacak fırsatların algılanmasında herkese yardımcı olacaktır.

Unutulmamalıdır ki, insanların karşı karşıya kaldığı değişik türden krizlerle baş edebilme zorluğu onları iş birliği içerisinde toplu halde hareket etmeye, ortak amaçlar ve hedefler belirlemeye zorunlu kılmaktadır. Hizmet Hareketi mensuplarının işbirliği içerisinde ortak amaç doğrultusunda hareket etme bilincine sahip olduğunda kuşku yok. Sadece bu iradenin ortaya çıkartılması gerekir. Bu kapsamda öncelikle yapılması gereken bu irade ve bilinçle sadece lokal sorun çözmek ve hasar tespiti yapmak yerine ileriye yönelik planlamalar yapılması ve bu doğrultuda hareket edilmesi olmalıdır.

Bu kapsamda yapılacaklar belirlenebilir, ancak öncelikle başta Avrupa ülkeleri ve ABD olmak üzere, gerekirse her kişiye, iktidarın yaptığı hukuksuzluklar ve Hizmet Hareketi mensuplarının yaşadığı mağduriyetler anlatılmalı. Muhataplar zaten biliyor, zaten haberdar demeden kendi hikayemizden başlayarak, hayallerimizi, yaptıklarımızı, yapmak istediklerimizi ve bize yapılanları anlatmalıyız. AKP iktidarının ısrarla örgüt suçlaması yönelttiği bir ortamda öncelikle ne olduğumuzun anlatılması ve zihinlerde ki yanlış düşüncelerin temizlenmesi gerekir. İkinci olarak da iktidar mensuplarının hukuksuzca yaptıkları, yapmak istedikleri, amacı, hedefi nedir onun da anlatılması gerekir.

Bu kapsamda da Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın tarafından yapılan ve AKP iktidarının hukuksuzluk seviyesinin nerelere geldiğini gösteren açıklaması, herkese ulaştırılarak zihniyetlerinin ne olduğu gösterilmelidir. Tehdit olarak anlaşılan bu açıklama iktidarın hukuksuzluklarının kendi ağızlarından ifşası olduğu için çok iyi kullanılmalı. İktidarın hukuksuzluklarının anlaşılması bizim masumiyetimizin de daha net anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere insan hakları konusunda duyarlı olan ülkelerde, ‘Temel insan hakları, iltica başvurusu, korunma talebi’ gibi insan hak ve özgürlüğü kapsamında olan konuların sadece bizim için değil tüm insanlar için, hiç bir siyasî veya ekonomik menfaat karşılığı pazarlık unsuru yapılmaması gerektiği de anlatılmalı ve evrensel insan haklarının herkes için uygulanması istenmeli. AB ülkeleri kendi değer ve dinamiklerine, evrensel hukuk ilkelerine sahip çıkarak hukuksuzluklara müsade etmeyecektir.

Kriz durumlarında çözümleri yöneticilerden ya da başkalarından beklemek sorunların daha da büyümesine neden olabileceği gerçeği karşısında, çözümleri başkalarından beklemeden harekete geçmeliyiz.

[Nurullah Albayrak] 25.9.2018 [TR724]

Siz; çocuklarına kıyan kavmin insanları! [Naci Karadağ]

Günler önce internette gezinirken bir dosyaya rastladım. Başlığı şuydu:

“Çocuk olmanın çok güzel olduğu 10 ülke!”

İl sırada Japonya’nın bulunduğu sıralama İspanya, Almanya, Fransa, İtalya vs.. diye gidiyordu. Düşmüş süt dişlerinin arasından minik dilleriyle gülüşlerini tamamlayan rengarenk çocuk fotoları süslüyordu haberi…

İnsanın içi acıyor…

Listede bir tane Müslüman ülke yoktu…

Doğu toplumundan bir tane çocuk fotoğrafının olmadığı mutlu ülkelerin çocukları.

İnsanın kanına dokunması lazım…

Kendisine pantolon alamadı diye babası intihar eden ülkenin çocukları kime gidecek, kimden hesap soracak?

Meriç’in, Ege’nin buz gibi sularında bir kelebek yaşadıkları kısacık hayatları sona eren çocuklar hangi kapıya gitsin?

Ya biz; bu perişanlık tablosunun büyükleri, utanma hissini yitirmeyenlerin mahcup bir utanç dışında yapabilecek bir şeyinin olmaması ne tür bir zavallılıktır?

Utanmayı unutanlara diyecek sözümüz yok.

Onlar yırtıcılıkta sırtlanları çoktan geçtiler.

“Cezalarını Meriç veriyor” diyen aşağılık insan müsveddelerine laf etmek nafile, kelam israfı.

Hapishanede doğmayı bekleyen çocuklar kimden soracaklar bu alçaklıkların hesabını…

Ya Sedanur!

O kimden soracak hayatının hesabını?

Kolay şeyler için bir tabir vardır dilimizde: çocuk oyuncağı deriz.

Ölümün çocuk oyuncağı olduğu bir ülkede çocukların ölümün oyuncağına dönüşmesi kimsenin yüreğini neden sıkıştırmıyor?

Vazgeçtik iyi eğitimden.

Hayatlarını ikame ettirecek imkanların oluşturulmasından da vaz geçtik.

Çocuklar yaşasınlar yeter, durumuna gelmek kimsenin ağırına gitmiyor mu?

Şu görüntü 1 yıl kadar önce çekildi. Suudi Kralı, sol elle kahve içen Trump’u uyarıyor, diyor ki “Sağ elle içmek lazım!”


Ne kadar rakik, insani filan değil mi?

Yemen’de ABD destekli Suudi saldırıları neticesinde 3 bine yakın çocuk oldu. Sadece son üç senede kıyılan çocuk sayısı bu.

Kahveyi sol elle içirmeyecek kadar hassas biri olan Suudi Kralı, çocukları öldürmekte sakınca görmüyor.

Bizim iktidar İslamcıları da nedense Yemen konusunda pek bir sessiz ve sağırlar…

Yemen’de öldürülen çocuklar kimsenin umurunda değil.

Ateşin düştüğü yer hariç tabii.

Anne yürekleri hariç.

Sedanur Güzel 9 yaşındaydı…

Soy ismi gibi bir minik prensesti Sedanur. Bakılmaya kıyamayacak kadar güzel bir melek.

Kars’ın Kağızman ilçesine bağlı Paslı köyünde 16 Eylül’de kaybolduktan 7 gün sonra cesedi bulundu küçük kızın. Damat Bey bütün medyayı karşısına almış, “Bakın burası çok önemli” diyerek çok mühim şeylerden bahsediyordu.

Minik kızın mezarı başında toprağı tırnaklarıyla kazıyan annenin çığlığını duyacak kimse kalmadı artık bu kavimde.

Bakın yukarıdaki fotoğrafa. Günümüzden değil de Rönesans’tan bir tablo adeta.

Saf acının, unutulmuşluğun ve çaresizliğin tablosu…

İşini gücünü bırakmış tarihte eşi benzeri görülmeyen bir nefretle masum insan avına çıkmış çeteleşmiş devlet, birkaç yıl önce bir katil ve tecavüzcüyü adeta serbest bırakırcasına kaçmasına göz yumdu. Devletin işi vardı ve yoğundu.

Kermesten teyze toplayacaktı, uzak ülkelerden eğitimcileri getirip böbürleneceklerdi, iki köpeğe rüşvet dağıtarak masum insanları hapse tıkmaktı tek dertleri. Hapistekileri çıkarmak istiyorlardı. Bunun için af yasası bile hazırladılar şimdilerde.

Adi suçlular çıksın, daha çok çocuğa tecavüz etsin, daha çok cinayet işlensin, şiddet artsın…Umarlarında değildi.

Kendilerine en büyük tehlike olarak eğitimli insanları görüyorlardı.

Onlar ve çocukları…

Hatta tüm çocuklar tehlikeliydi bu zihniyet için…

Bu sebeple, zerre miktar vicdanları titremedi, kılları kıpırdamadı kimsenin.

Çocuklar başka gülüyor..

İnsanın içi eriyor adeta…

Hangi toplumdan olursa olsun çocukların masum gülüşü kadar insan içine işleyen bir şey olamaz.

Çocukların mutlu olduğu 10 ülkede Sedanur’un fotoğrafı yok.

Trump’a sağ elle kahve içmeyi öğütleyen Arap kralının ülkesinin çocukları da.
Yemenli çocuklar da yok o mutluluk albümlerinde..

Kendisine pantolon alamadı diye intihar eden babanın evladı

Hafize Devrim’in ahı tutacak çağın zalimlerini!

Sedanur’un katili çok kalmaz içerde.

Başka çocuklar öldürmek için tekrar salarlar kesinlikle.

Çocuklar okusun, eğitimli olsun, ülkesine hizmet etsin diye canla başla çalışan insanları koymak için hapishanelerde yer açmaları lazım çünkü.

“Çocuklarına kıyan ülkelerin geleceği, çocuklarını yüce tutan ülkelerin elinde kalır.” Diyor Hacı Bektaşi Veli…

Biz bu rezilliği hak edeli çok oldu çok…

Geciktikçe, gelecek olan azabın büyüklüğünden korkun!

[Naci Karadağ] 25.9.2018 [TR724]

Akademisyenler hangi Türkiye’ye dönsün [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Akademisyenler “gelin” denince bir ülkeye gitmez. Beyin göçü başladı mı, bunun son durak olduğu bilinmelidir, çünkü böyle kararlar kolay alınmaz. Oksijenin bittiği yerde yaşanılması olanaksızdır. Özgürlüğün olmadığı yerde de bilim yapılması! Filmden bahsetmiyorum elbette! Gerçek, özgür düşünceden bahsediyorum; eleştirel, sorgulayan, özgürleştirici düşünceden. O kadar çok örneği var ki bunun, saymakla bitmez. Ama gelin ben size bir örnek vereyim, kendimden, kendi yaşadıklarımdan. Çok özet, oldukça kısa – bir gazete makalesi için uzunca olsa da; affınıza sığınarak!

Çocukluğumdan beri eline ne geçirse okuyan bir çocuktum. Şanslıydım da aslında, çünkü babamın harika bir kütüphanesi vardı. Dünya ve Türk klasikleri, denemeler, dosyalanmış – bazısı daktilo ile yazılmış – yüzlerce tiyatro oyunu, ansiklopediler ve sözlükler, siyasi kitaplar, şiir kitapları, antolojiler, öyküler, felsefi kitaplar. Babamla annemin boşanmalarının ardından babaannemle dedemlerin evine taşınmıştık. Ben galiba üç buçuk ya da dört yaşlarındaydım. Babaannemle dedemin Erenköy’deki evinde de oldukça iyi sayılabilecek bir kütüphane vardı. Dedem tarihe çok düşkündü ve coğrafya aşığı bir insandı. Babamın kütüphanesiyle birleşince, adeta bir semt kütüphanesi kadar kitapla dolu bu evde, kitap okumamak sanırım olanaksızdı. 12 Eylül’de babamın siyasi kitapları çatı arasına taşınırken, kitabın ve kitap okumanın Türkiye’de bazen çok tehlikeli bir şey olduğunu öğrenecektim. Babamın tüm sol-politik kitapları ve Nazım Hikmet külliyatı, karton kutular arasında, eski halıların ve abajurların, vazo ve sandıkların, tahta bavullarla naftalin kokulu eski “babaanne esvaplarının” arasına gizlenen bu kitaplar, yeniden gün yüzüne çıktıklarında, ben artık onları anlayacak ve okuyacak yaşa gelmiş olacaktım. Evdeki Kuran’ın yanında duran Tevrat’ın, kütüphanedeki yeni çeviri İncil’in, 1930’lu yıllardan kalma saman kâğıt baskı Nutuk’un, Fabl kitapları ve polisiye romanların, Dormen Tiyatrosu dergileriyle Kent Oyuncuları’nın basılmış broşürlerinin, Hayat Ansiklopedisi’yle Larousse ciltlerinin (ciltlerden biri eksikti nedense), dedemin Akbaba Dergisi koleksiyonunun ve diğer binlerce kitabın arasına itinayla gizlenen bu siyasi kitaplar, sonra düzenlenecekti yeniden. Siyasi durum elvermemeye başladıkça, babam da kitaplarını yeniden düzenleyecekti. İşte büyürken bunlar oluyordu. Bir taraftan da Yeditepe Oyuncuları’nı kuran babam, Füsun (Önal) abla ile beraber Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde Kelebekler Özgürdür’ü oynuyordu, kapılar-bacalar kırılıyor, ilk Avni Dilligil ödülü, hem de tüm oyuna veriliyordu! Melodisi aklımda (bu güne mesaj adeta): “İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür!”.

Saklanan yasaklı kitaplar, yaşanan bir darbe, CHP’li bir memur ailesi, o aileden çıkan, hukuk okuyup sonrasında tiyatroya gönül kaptıran asi bir baba, Milliyet Çocuk dergisi, çizgi roman dönemi, ansiklopedi okuma dönemi, arada bir yaz boyunca peder beye yazarken eşlik ettiğim Rüyaların En Güzeli adlı çocuk oyunu… Her sabah uyanınca babamın kahve ve sigarasının kokusu ve 1970’lerden kalma bir Sony müzik setinin radyosunda dinlenen klasik müzik veya jazz ile arada babaannemin dinlediği Türk Sanat Musikisi ile dolu sabahlar. Jandarmanın ve polisin bol olduğu, hatta darbe dönemi Akbank önünde makineli tüfeği ile nöbet tutan jandarma er Deniz Ağabey ile arsada futbol oynamalar falan. Gök gözlü bu er, uzun yıllar benim için tüm ordunun mertliğini ve iyiliğini temsil eden kişi olmuştur. İşte bu enstantanelerini kısaca anlattığım çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinden bu günlere, en büyük sorunu özgürlük oldu Anadolu topraklarının. Özgürlük!

1991 yılında, 19 yaşımı bitirmeden gittim Almanya’ya. Annemin Alman vatandaşı olması ve onunla beraber olmak da çok önemli bir motifti benim için, kabul ediyorum. Ama esas neden, bir gün geriye, Türkiye’ye dönüp, vatana hizmet etmekti. İdealist birçoğumuz gibi, ülkemin aydınlık geleceğine inanıyordum. Yürekten sevdiğim ülkeme iyi bir eğitim alarak dönmek ve akademide iyi bir araştırmacı ve hoca olmak istiyordum. Babam benim yoluma hiç müdahale etmemiştir! Asla desteğini azaltmamış, daima bana güvenmiştir. Elbette benim de aktör olmamı istedi. Ama hiç ısrarcı olmadı, akademiye yönelmeme. Esasında uzun yıllar dayımı örnek aldığımı düşünmüştüm. Annemin ağabeyi, tek dayım, profesördü. Bilge (Şen) teyzemin ilk eşi Aligül (Ayverdi) eniştem gibi, o da Teknik Üniversite kökenliydi. Aligül eniştemin babası da efsanevi sanat tarihçisi rahmetli profesör Ekrem Hakkı Ayverdi’ydi. Ailemin bu akademisyenlerini örnek aldım, evet. Fakat yıllar sonra, akademik kariyerde esas önemli olanın alınan bilimsel formasyon değil, edinilen bilgiyi iyiye ve olumluya kullanmak konusundan taviz vermeyecek olan karakter olduğunu anlayacaktım. Ve o karakterin vücut bulmuş şekli babamdı. Hadi Çaman.

Beni yanında mı istemiyordu?

Almanya’dayken onunla epey mektuplaşmıştık. Bana mektuplarında hep aldığım kararın – Almanya’ya gitme – çok doğru olduğunu anlatıyordu. Kitaplarını çatı arasına saklamak mecburiyetinde kalan İstanbul Hukuk’ta eğitim almış, sonrasında da Türkiye’de ilk on en erkek iyi oyuncu rahat giren bir adamın, az gelişmiş ve en iyi ihtimalle yarı-özgür bir ülkede edindiği tecrübelerini oğluna yansıtmaya çalışması, yadırganmalı mıydı? Ben babamla hep tartıştım, ona hep meydan okudum. Hep onu kışkırttım, hep sınırlarını görmek istedim sabrının. Sınırları yoktu! Bana sinirlense de, asla sesini bile yükseltmeden sessiz sakin konuşur, en kızgın olduğum anlarda bile mantığına ve zekâsına hayran bırakırdı. Bu adamın benim Türkiye’ye dönmemi istememesinin anlamını çözemiyordum. Beni yanında mı istemiyordu? Yoksa ülkesine mi güvenmiyordu? Bu adam nasıl solcuydu? Kendini sanatına adamış, bu uğurda çok daha rahat edebileceği hukukçuluk varken, kıt-kanaat ve istikrarsız bir hayat olan tiyatroculuğu seçmiş, her daim solcu olmuş bu idealist kişi, nasıl olur da oğlunun kendi gibi idealist olmasını istemezdi?

“Bu adamlara güvenme, amaçları demokrasi değil çünkü!”

Lisans-yüksek lisans birleşik eğitimini Friedrich-Ebert Bursu kazanarak 6 yılda tamamladım. 2004 yılında doktoramı Bavyera Elit Bursu ile bitirdim. Bu burslar sayesinde babama yük olmasam da, o her zaman madden ve manen yanımda oldu. Birbirimizi 1991-2005 yılları arasında sadece yazları görebildik. Tam 15 yıl! Ne ben Türkiye’ye dönme sabit fikrimden vazgeçtim, ne de peder beni dönmemeye ikna etme çabasından. Özellikle Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesiyle beraber, babamın ısrarları arttı. Peder Türkiye’de akademisyenlik yapılamayacağına inanıyordu. Özellikle insani bilimler ve sosyal bilimler için uygun bir özgürlük ortamı olmadığını söylüyordu. “Bu adamlara güvenme, amaçları demokrasi değil çünkü!” diyordu. Bense ona demokrasi kuramlarından, demokratikleşen Doğu Avrupa’dan, 1970’lerdeki, üçüncü dalgadan bahsediyor ve Türkiye’nin de tüm zorluklara karşın demokratikleşmekte olduğunu söylüyordum. 2005 senesine geldiğimizde, ben artık bir yıl da bir Alman üniversitesinde doktor öğretim görevlisi olarak da ders vermiş ve tecrübe kazanmış olmanın verdiği şevkle, iş başvuruları yapıyordum. Hiçbir torpil-tanıdık kullanmadan (kullanmak istesem pederin binlerce bağlantısı vardı, ama zaten ben istesem de bunları devreye sokmazdı – idealist!) Yıldız Teknik’te ve Kocaeli Üniversitesi’nde görüşmeye çağırıldım. Yıldız’daki çok iyi geçmesine karşın, orada olan sol grup beni çok sevmedi – bölümdeki o dönem Yardımcı Doçent olan dostum (Profesör) Mehmet Hacısalihoğlu’nun benim fikirlerimin bölüme çok fazla liberal geldiğini söylediğini hatırlıyorum. Evet, her ne kadar Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’ye (SPD) üye olmuş, üniversitede de Genç Sosyalistler (SPD’nin gençlik kolu) grubuna meyilli, hatta SPD’ye yakın Ebert Vakfı’ndan burs kazanmış biri de olsam, bu formasyon Türkiye’deki kutuplaşmış üçüncü dünya tipi anti-demokratik Leninist sola uymuyordu. Tüm gruplar gibi, Türk solu da demokrasiyi sevmiyordu! İnsan haklarıyla sorunları vardı. Liberal demokrasiye “burjuva demokrasisi” diyen bu grup, esasında demokrasiye “gâvur icadı” diyen ve iktidara gelince “tramvaydan inmeyi” planlayan İslamcılarla ideolojik ruh ikiziydiler. Babam bunları elbette hayat tecrübesiyle benden çok daha iyi “hissediyordu”.

“Uyarmamış mıydım oğlum ben seni”

Kocaeli’nde göreve başladığımda, babamın düşüncelerinde değişim olmadı. Benimle gurur duyduğunu biliyordum. Bakışlarından anlıyordum. Ama benim Türkiye ortamında kaybolmamdan, sistemin beni harcamasından korkuyordu. 2007’de – babamın vefatından bir yıl önce – doçent olduğumda üniversite yönetiminin başörtüsüne özgürlük için imza vermemden dolayı bana kadro vermemesi ve benimle “uğraşmaya başlaması”, babama yansıtmaya çalışsam da, onun cin gibi zekâsıyla sezdiği ve bana bakışlarıyla adeta “uyarmamış mıydım oğlum ben seni” dediği dönemdi. Peder ölüm döşeğinde ALS ile savaşırken, Kocaeli Tıp Fakültesi yoğun bakımında kaldığı birkaç aylık süre içinde, babamı hastaneden atmakla tehdit eden dönemin rektörü Sezer Şener Komsuoğlu ve diğer şahsiyetsiz yöneticiler, yaptıkları alçaklıklarla “sol” cenahın benim gibileri üniversitede barındırmayacağını bana – ve yoğun bakımlık olmasına karşın kafası saat gibi çalışan pedere – çok net gösterdi. Pes etmedim tabi. Yalova’da yeni üniversite kuruluyordu. Bir başka meslektaşla beraber Yalova’ya geçmek durumunda kaldık. Kocaeli Üniversitesi’ndeki baskılardan kurtulmak ve unvanını aldığımız, ama kadrosuna (politik nedenlerden dolayı) atanmadığımız doçentliğimiz için başka yol görememiştim o zamanlar.

Babamın sesi hala kulaklarımdaydı: “Geri dönme olum!”

Bölünmüş parçalanmış, kutuplaşmış ve siyasileşmiş, iyi ile ve doğru ile bağlarını etik seviyede tümüyle koparmış bir akademiyada var olma savaşı veriyordum. İlla bir şeye doğru ya da yanlış demek için, o şeye neden olan kimmiş diye bakmak mı gerekiyordu? Türkiye’de evet, tam da bu gerekiyordu! Taraflara göre pozisyon alan akademisyenler üniversiteleri yönetiyordu. Genç akademisyenlerin üniversitelere alımından akademik yükseltmemelere, özlük haklarını ilgilendiren kadro açılımlarından ilanların formüle edilişine kadar herşey, taraflara göre belirleniyordu. Bitaraf olanın bertaraf edildiği çarklar işliyordu. Babamı 22 Eylül 2008 günü, tam 10 yıl önce kaybettik. Ama babamın sesi hala kulaklarımdaydı: “geri dönme olum!”. Geri dönmüştüm. Çünkü onun oğluydum. Biliyordum ki, her zaman ülkesinin ve insanının biraz daha aydınlanmasını isteyen, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar tiyatro götüren, asla kendi cebini değil, içeriği, sanatı, duyguyu, doğruyu, adaleti, hak ve hukuku haykıran bir babanın oğlunun idealist olmaması olanaksızdır! Savaştım, mücadele ettim. Asla bize çay getiren Pakize Hanım’a, fakültenin dekanına veya kıdemli bir profesörüne gösterdiğim saygıdan eksiğini göstermedim. Öğrencilerime haksızlık yapmadım, kendi kızıma ve oğluma hak gördüğüm muamele neyse, onu yapmaya çalıştım. Asistanlarımın elinden tuttum, onların kariyerlerine katkıda bulunmaya, önlerini açmaya çabaladım. Vicdanım çıkarlarımdan önde oldu. Gayrı Müslim bir asistan adayı, çalıştığım vakıf üniversitesinde “yanlış dininden dolayı” (!) en çok hak eden o olduğu halde mütevelli heyeti tarafından veto edilince, babamdan utandım, kendimden utandığımdan daha çok! Gezi olayları sırasında orantısız polis şiddetine sosyal medyada tepki gösterince, AKP’deki teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcısı olan, danışmanlığını yaptığım Süleyman Soylu tarafından uyarıldım. Ders verdiğim AKP Siyaset Akademisi’nden atıldım. Üniversitemin rektörü utana-sıkıla sosyal medyada Gezi ile alakalı eleştirel paylaşımda bulunmam konusunda beni “uyardı” – çok nazikti, bu tehdit gerçekten babacan bir uyarı gibi yapıldı; düzgün bir adamdı rektör ve onun da benim gibi o yaşanan komedyadan rahatsız olduğunu sezmiştim. Neydi bu başımıza gelenler? Babamın haklı olduğunu anlamaya başladığım olaylardandı, Edgar’ın işe alınmaması ve Gezi’den dolayı rektörden “uyarı” almam.

Örnek bir fakülte oluşturabilirim hayali

O zamanlar atsan atılmaz satsan satılmaz diye ifade edilen kamu üniversitelerindeki profesör kadrosunun bana dokunulmazlık sağlayacağını, beni düşüncelerimi özgürce ifade etmem konusunda özgürleştireceğini düşünmüştüm. Türk-Alman Üniversitesi’nde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dekan vekilliğine atandığımda, sistemi içerden dönüştürmeye yönelik en ciddi fırsatın elime geçtiğine inanıyordum. Örnek bir fakülte oluşturabilirdim. Özgür bir akademik ortam, liyakat, saygı ve bilimsel merakın ödüllendirildiği bir sistem inşa edebilirdim. Hem Alman konsorsiyumunda, Almanya’nın en iyi bir düzine üniversitesi ile işbirliği yapacaktık. Eski Alman parlamento başkanı Prof. Dr. Rita Süssmuth da dâhil, birçok saygıdeğer akademisyen bu kuruldaydı. Fakat Türkiye’deki savrulma günden güne kendisini gösteriyordu. Alman tarafının çaresizlikle bu erozyonu üniversitede hissettirmemeye çalışmalarının da boşa çıktığını görmeye başlamıştım. Maalesef Almanlar, kendi menfaatleri ile Türkiye’nin menfaatleri arasında seçim yaparken, rasyonel olanı yapıyordu. Biz kendi göbeğimizi kesmeliydik. Kendi ülkemiz ve kendi halkımız için ülkemizin demokrasisi, anayasası, özgürlükleri için mücadele etmeliydik. Dekan vekili olarak, bulunduğum pozisyonun da “sistemi içeriden dönüştürmek için” yeterli olmadığını anlamam çok uzun sürmeyecekti. Merkeziyetçi bir ülkede otoriteryan bir rejim, hızla her yeri ahtapot gibi sararken, özgürce karar alma yetkisine sahip olmayı ummak çok ütopikti.

Kadıköy’den Bostancı’ya gitmek için bindiğim sarı dolmuşta Bahariye’de bir şetleri protesto etmekte olan silahsız, şiddete başvurmadan slogan atan sol görüşlü bir avuç gence yüzlerce polisin vahşice biber gazı ile saldırması esnasında yaşanan dram bardağı taşıran son damlaydı. Binlerce insanın çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek sokakta olduğu yoğun bir insan ve araç selinin arasında ortalık kimyasal gazla doldu. Dolmuşta bulunan minik çocuğun annesinin gözlerindeki dehşet ve çaresizliği hala net olarak görebiliyorum! Yaşlı bir teyzenin nasıl öğürdüğünü ve ağladığını da! O biber gazı saldırısının sonrasında birkaç hafta yoğun öksürük bana unutturmayacaktı yaşanan vahşiliği. 1 Ocak 2015 günü, eşim Marina ile beraber, ciddi konuşmaların yapıldığı ve ciddi kararların alındığı yeşil koltukta, bir karar aldık. Bu ortamda çocuklar büyümemeliydi. Bu ortamda gelecek karanlıktı. Sosyal bilimler okumamın belki de tek faydası, ülkede makaranın boşaldığını, serbest düşüşe geçildiğini zamanında telhis etmem oldu belki de. Dekan vekilliğinden istifa ettim, yurtdışında sabbatical (bir yıllık araştırma izni) olanaklarını araştırmaya başladım. 15 yıl Almanya’da bir gün bile ülkesine dönmemek aklından geçmemiş olan bir akademisyen, Türkiye’yi terke karar vermişti!

***

Hangi Türkiye’ye dönsünler onu açıklamadı

Türkiye’den beyin göçü başladı – yüz binler terk ediyor memleketi! Doktoralı, yayınları olan, deneyimli akademisyenler yanında, kariyerlerinin başında veya ortalarında olan genç akademisyenler de Türkiye’den göçmeye bakıyor. Tayyip Erdoğan akademisyenlere Türkiye’ye dönme çağrısı yaptı. Hangi Türkiye’ye dönsünler onu açıklamadı ama. 8000’e yakın akademisyenin KHK’lar veya başka anti demokratik oldu-bittilerle işten atıldığı, hain diye damgalandığı Türkiye’ye mi dönsünler? Karanlık tiplerin “kanlarında duş almak istediği” akademisyenlerin bizzat Erdoğan’ca “hain” olarak ilan edildikleri Türkiye’ye mi dönsünler? Okuldan çok hapishane yapımına önem veren bir rejimin olduğu ülkeye neden gelsin parlak beyinler? Yolsuzluğun ve ekonomik krizin kronikleştiği, tutuculuğun ve dogmanın çığ gibi büyüdüğü, evrensel olanın değil, nasyonalizmin ve radikal dinciğin gençleri devlet eliyle zehirlediği bir ülkede bilim insanları ne yapacak? Her hapishanenin bir fakülte kadrosu gibi “donanımlı akademisyenlerce doldurulduğu” bir yere kalkan “gece yarısı ekspresleri” müşteri bulur mu sanıyor diktatör? Yurtdışında yüksek eğitim görenlere “Batı tarafından kültürel bakımdan zehirlenenler” diye bakılan Türkiye’de IŞİD ve Nusra’cı radikallere “bizim çocuklar” diye göz kırpılan bir ortam bir tür “akademisyen safarisi” mi diye düşünüyor? Hani heyecan aranan, adrenalin salgılanan bir tür “bilim surviver’ı”! Mesela NASA’da çalışan bilim insanlarını içeri tıkan Türkiye’ye mi gelsinler? Freedom House ve birçok uluslararası standart tarafından düşünce ve basın özgürlüğü liginde son sıralarda olan Türkiye’ye mi?

Birileri ona keşke şunu anlatabilse: Akademisyenler “gelin” denince bir ülkeye gitmez. Belirli koşullar lazım, asgari koşullar; Türkiye’de artık olmayan koşullar! Beyin göçü başladı mı, bunun son durak olduğu bilinmelidir, çünkü böyle kararlar kolay alınmaz. Oksijenin bittiği yerde yaşanılması olanaksızdır. Özgürlüğün olmadığı yerde de bilim yapılması! Filmden bahsetmiyorum elbette! Gerçek, özgür düşünceden bahsediyorum; eleştirel, sorgulayan, özgürleştirici düşünceden. O kadar çok örneği var ki bunun, saymakla bitmez. Bu satırları yazan, 47 yaşında babasını artık daha iyi anlayan bir adam – ülkesinin tüm zorluklarına karşın, göçünün yine de “bayrak yarışının devamı olduğuna inanan”. O bayrağı alacak başkaları olacaktır, olmalıdır. Umarım bu söylediklerime, bir başka idealist genç benim yaşadığım hayal kırıklıklarını bizzat yaşayarak hak vermek durumunda kalmaz – en azından ileride! Döndüklerinde harakiri yapmamış olacakları asgarilikte bir ortam oluştuğunda en azından!  Umarım gelecekte özgürlükle bilimin bu savaşı kazandığını görür birileri. Ve mutlu olurlar. O gün gelirse eğer, emin olun babam ve ben de mutlu oluruz. Her ülkesini seven insanın olacağı gibi! Fakat şurası kesin, o gün bu gün değil. O gün çok ama çok uzak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.9.2018 [TR724]

Müslümanlar için vicdan testi: Yemen [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Arap yarımadasında, İslam dünyasının ortasında bir ülke. Görmediği Hz. Peygambere aşık olan Veysel Karani’nin memleketi. Kutsal mekanların dibinde. Yemenliler İslamı ilk tanıyan toplumlardan. Osmanlı döneminde mehmetçikleri yutan, gidenin geri dönmediği, üzerine ağıtların yakıldığı, yanık türkülerin söylendiği bir coğrafya Yemen.

Son dönemde halkı iç savaş yanında açlık ve sefaletle boğuşuyor. İnsanlar ağaç yaprakları yiyerek hayatta kalmaya çalışıyor. Bebekler, yaşlılar beslenememekten, salgın hastalıklardan, ilaçsızlıktan, hastanesizlikten ve bakımsızlıktan dolayı ölüyorlar. Yemen’de yaşanan dramla ilgili  batıdan, doğudan ses çıkıyor ama Müslümanlardan çıt çıkmıyor. Dünyanın her yerindeki insan hakları örgütleri Yemen’deki acıyı gündemine alıyor, yardımlar organize ediyor, iç savaşa ve sivil katliamına dikkati çekiyor ama Müslüman ülkelerin STK’larından (varsa öyle bir şey!)  bir seda yok! Din kardeşleri açlık, sefalet, yokluk, yoksulluk içinde iken zengin Müslümanlar kılını kıpırdatmıyor. Müreffeh, petrol zengini Müslüman ülkeler Yemen’deki felaketi görmezden gelmekle yetinmiyor; oradaki ateşe habire odun atıyor; iç savaşı kışkırtıyor.

BM İnsani İşlerden sorumlu başkan yardımcısı: ”Yemen’de yaşam koşulları tamamen çökebilir. Yemen’de kıtlık karşısındaki savaşı kaybediyoruz. Yemen sefil bir durumda” diyor. “Gavurlar”, ateistler, deistler, agnostikler hepsi Yemen’de yaşanan drama duyarlı ama Şiisiyle Sünnisiyle Müslümanlar Yemen söz konusu olunca ölü taklidi yapıyor. Müslümanlar göz göre göre sefalet, yoksulluk içindeki Yemenli din kardeşlerini ölüme terk ediyor. Herkes üç maymunu oynuyor, Yemen’de olanları yok sayıyor. Bugün Yemen’de 10 milyon çocuk açlık ve hastalıkla kıvranıyor. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” “müminler sağlam bir binanın taşları gibidir; birbirine destek olurlar” hadislerini, “Muhakkak ki müminler kardeştir; o halde mümin kardeşlerinizin arasını bulun” ayetini hatırlayan yok!

Komşusu Müslüman ülkeler kardeşlerine “artıkları”nı verse; israf ettiklerinin bir kısmını gönderse Yemen abad olur. Aynı dinin, kültürün, coğrafyanın çocukları petrol zengini Araplar israftan çatlıyor. Lüks saraylarda sefa süren “ümmetin liderleri” debdebelerinden az fedakarlık yapsalar bütün Yemen’e yeter. Ama kimse kılını kıpırdatmıyor. Oysa Filistin için herkes çok duyarlı. Filistin söz konusu olunca mezhep farklılığı da ortadan kalkıyor; Sünni, Şii, Selefi herkes nutuk atıyor, meydanlara iniyor.

Bu farklı tavır ve tutum neden?

Filistinde zulme maruz kalan Müslüman da Yemen’deki değil mi?

Yemen halkı daha ağır zulme maruz kaldığı, çok daha yaygın yoksulluklar, ölümler yaşadığı halde neden hiç bir Müslüman ülke/grup Yemen’e ilgi göstermiyor?

Çünkü Yemen’deki mazluma sahip çıkmanın, onun sıkıntılarını dile getirmenin bir getirisi yok! Yemen’e sahip çıkmak oy, prestij kazandırmıyor. Yemen ümmette, İslamcılarda heyecan uyarmıyor. Yemen üzerinden liderlerin yapabileceği istismar sınırlı. Zira Yemen’de Müslümanı öldüren, açlığa mahlum eden, en ağır ve insanlık dışı muamelelere maruz bırakan yine Müslüman. Oysa Filistinde zulmeden, ezen İsrail. İsrail, ABD aleyhine nutuk atmanın, tehditler savurmanın ümmette alıcısı var; siyasi kazanç getiriyor, oya tahvil edilebiliyor. “Kudüs, Mescidi Aksa” dediniz mi insanlar galeyana gelir. İsrail’e numaradan da olsa efelenmek sizi kahraman yapar. Filistin konusunda hamasetin sınırı yoktur. Ama Yemen’de zulmün, katliamların tarafları bütünüyle Müslümanlar. Ölen Müslüman, öldüren Müslüman; vuran Müslüman, vurduran Müslüman. Halkın üstüne bombaları boşaltan uçakları Suudi pilotlar kullanıyor. Isyancılaraa silahları İran veriyor. Demek ki İslamcıların, münhasıran lider görünen, dini duyguların istismarıyla geçinen kimselerin derdi Müslümanın mağduriyeti değil! Ezilen Müslümanlara sahip çıkmak ve onların hakkını savunmak değil! Öyle olsaydı Yemen halkı birazcık ilgiyi hak ederdi. Müslümanlar olarak mazlumun Müslüman olmasına değil, zulmedenin Gayrı Müslim olmasına odaklanıyoruz!?

Müslüman Müslümana hertürlü zulmü yapabilir, öldürebilir, aç bırakabilir, kentleri bombalayabilir. Bu durumda “kol kırılır yen içinde kalır”, sorgulanmaz, kurcalanmaz. Ama bir “gavur” Müslümana dokunursa ve bir getirisi olacaksa, prim yapacaksa ortalığı kuru gürültü kaplar. Ama hükümetlerin ittifakına zarar verecekse Doğu Türkistanda olduğu gibi suni gürültü bile çıkarılmaz. “Ümmetin Lideri” Müslümanların haklarını Çin’le yapılan belirsiz ittifaka feda edebilir. Totaliter Çin hükümetinin diliyle milyonlarca mazlumu “terrorist” ilan edebilir. Ortağı milliyetçiler de Türkistanda yapılan zulümleri sineye çeker, kulağının üstüne yatar.

Gayrı Müslim Gayr-ı Müslime zulmediyorsa, öldürüyorsa bu günümüz Müslümanlarının gündemine hiç giremez. En ağır insan hakları ihlallerinin olduğu Müslüman ülkelerin liderleri diğer toplumlardaki hak ihlalleri, katliamlar, kıyımlar için zaten kıpraşmaz. Oysa hani bizde mazlumun ve zalimin dinine, inancına, ırkına, rengine bakılmazdı! Zalim kim olursa olsun karşısında, mazlum kim olursa olsun yanında durmak gerekirdi! Hz. Peygamber bir Yahudi ile bir Müslümanın ihtilafında haksız Müslümanı değil, haklı Yahudiyi tutmuş ve onun hakkının alınması için mücadele etmişti! Haksızlık ve zulümde itibarlı kimselere de dokunulsun diye “kızım Fatıma da olsa cezasını verirdim” demişti!

İlginçtir, Müslümanların Müslümanları öldürdüğü bu vahşi, acımasız savaşın arkasında İslam dünyasının Şeriatla yönetilen ve Müslümanlara liderlik etme iddiasındaki iki önemli ülke var.

Yemen Müslümanlar için sadece insanlığımızın test edildiği bir sınav değil. İslam dünyasının nasıl ortadan yarıldığının, parçalandığının da bir göstergesi! Maalesef bu acı, trajik vakada Müslümanlar insana değil, hatta Müslümana değil mazlumların mezhebine, aidiyetine odaklanıyor ve ona göre safını belirliyor, tavır alıyor. Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Myanmar’da Müslümana zulmeden bir “gavur”, “öteki” var. Ama Yemen’de problemin sebebi Müslümanlar. Yemen’i ateşe atan, bu savaşı sürdüren, destekleyen Müslümanlar. Katliamları, zulümleri yok sayan yine Müslümanlar! Bölünmüş İslam dünyası ve Müslüman ülkeler ya kendine bir Şii hegemonya alanı oluşturmaya çalışan ve mezheb aidiyetini siyasi emelleri için istismar eden İran’ın arkasında veya dünyadaki selefi yapılanmaların destekçisi, petrol paralarını silaha, lükse yatıran Suudi Arabistan’ın yanında. Yemende ölen bebekler, kadınlar, yaşlılar, masum insanlar din istismarına dayalı bu iki rejim yüzünden ölüyorlar. İran ülkedeki ayrılıkçı Husileri destekleyerek onlar üzerinden Yemen’de nüfuz sahibi olmak istiyor. Suud ise buna engel olmak için kentlerin üzerine bombalar yağdırıyor, selefi, cihadist grupları besliyor. Yemen iki Müslüman ülkenin vekalet savaşlarına, çıkar çatışmalarına feda ediliyor. İran ve Suud yönetimileri mazlumların yarasını sarabilecek, açları doyurabilecek petrol paralarını, ülkelerinin zenginliklerini Müslüman kanı dökmekte kullanıyorlar.

Diğer ülkeler ise ya İran’a veya Suud’a yakın duruyor. Siyasi nedenlerle hükümetler yaşanan insanlık dramına ses vermiyor. Sivil Müslümanlarda ayrışmış, bölünmüş durumda. Herkes ölenleri etnik, dini, mezhebi yapısına göre tasnif ediyor. Kendi etnik grubu, mezhebi öne çıksın, güçlü olsun diye Müslümanlar her türlü zulmü, adaletsizliği, cinayeti yok sayıyor, görmezden geliyor. Mezhepçilik, tarafgirlik, milliyetçilik vicdanlarımızı körelten, insafımızı bitiren, adalet duygumuzu öldüren virüsler halinde bünyemizde dolaşıyor.

Yemen dünyanın insanlığını test ediyor; ama bizim hem insanlığımızı hem Müslümanlığımızı. Yemen Müslümanlar için bir turnusol görevi görüyor. Müslümanlar vicdan testine tabi tutuluyor. Maalesef şu ana kadar bu testte hem insanlık kriterleri hem de İslami kriterler açısından kaybettik, kaybediyoruz.

Yemen kendimize tutulmuş bir ayna. Bu aynaya günümüz Müslümanlarının iç dünyası, adalet ve hukuk anlayışı, tarafgirliği, mezhepçiliği, etnik ayrımcılığı, pragmatizmi, oportünizmi, samimiyetsizliği yansıyor.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 25.9.2018 [TR724]

Ada’da futbol düzeni yeniden kuruluyor [Hasan Cücük]

İngiltere Premier Lig için futbolun NBA’i tabiri kullanılır. 1992’de yeni bir formatla Premier Lig adını alan İngiltere 1. Ligi kısa sürede kalitesiyle öne çıktı. Premier Lig’le birlikte yükselen değer Alex Ferguson’un çalıştırdığı Manchester United oldu. Bir zamanların tartışmasız bir numarası Liverpool giderek güç kaybederken, United’e şampiyonluk yarışında Arsene Wenger’in Arsenal’i rakip oldu. Önce Ferguson’un sonra Wenger’in ayrılmasıyla Premier Lig’de kartlar yeniden karılmaya başladı. Artık yeni bir düzen kuruluyor.

Ada’da değişimin ilk işaret fişeği 2003’te Chelsea’nın Roman Abramovich tarafından satın alınmasıyla ateşlenmişti. Milyarder Rus işadamı, parayı su gibi harcarken transfere milyonlar akıtmıştı. Jose Mourinho yönetiminde Chelsea 2 şampiyonluk elde ederken, paranın gücüne Alex Ferguson engel olmuştu. Ferguson, sermayeye meydan okuyup ne Chelsea’nın ne de 2008’te Arap sermayesini arkasına alan Manchester City’nin şampiyonluğa ambargo koymasına engel olmuştu. Sermayenin gücüne rağmen Alex Ferguson, 2006’dan 2013’te görevi bırakana kadar 5 şampiyonluk görmüştü.

Değişim Ferguson’un emekliye ayrılmasıyla başladı

Ada’nın kurulu düzeninde ilk değişim 2013’te Ferguson’un emekliye ayrılmasıyla başladı. 27 yıllık Manchester United dönemine 13 lig şampiyonluğu sığdıran Ferguson emekli olup giderken ardında doldurulması güç bir boşluk bırakıyordu. Ferguson, emekliye ayrıldığı sezon takımı şampiyon yapıp, ‘zirvede veda böyle olur’ diyor. Chelsea ve Manchester City’nin para musluklarına rağmen United’in şampiyon olması sadece Ferguson’un kalitesiyle izah ediliyordu. Ferguson’un gitmesiyle ortak kanı ‘Artık hiçbir şey eskisi olmayacak’ oluyordu. Zaman bu yorumu haklı çıkarıyordu.

Ferguson sonrası koltuğu oturan David Moyes ve Louis Van Gaal gibi isimler derda derman olmuyordu. Zirvenin müdavimi Manchester United, Şampiyonlar Ligi bileti bile alamayan bir takıma dönüşüyordu. 2016’da koltuğun yeni sahibi Jose Mourinho’dan beklenti yüksekti. İlk sezonunda ligi ilk 4’te bitirmeyi başaramadı ama UEFA Avrupa Ligi’ni alarak taraftarın gönlünü almayı bildi. İkinci sezonunda gelen lig ikinciliği bu sezon için ümitleri artırdı. Ancak geride kalan 6 hafta United taraftarının umutlarını kursağında bırakmaya yetti. United, 6 hafta sonunda topladığı 10 puanla 7. sırada bulunuyor. United, 6 maçta 8 puan kaybederken, şampiyonluk yolundaki rakiplerinden Liverpool yoluna kayıpsız, Manchester City ve Chelsea ise 2 puan kaybıyla devam etti.

Arsenal cepheside tıpkı United gibi. Sezon başında Arsene Wenger, 22 yıllık serüvenine son verip, takımın başından ayrılmıştı. Arsenal son şampiyonluğunu 2003-04’te yaşadı ama son iki yıla kadar ligi hep ilk 4’te bitirmişti. Son iki yılda ilk 4’e bile hasret kalan bir Arsenal vardı. Wenger artık eleştilerin hedef noktası olmuştu. Kupasız geçen yıllar artık taraftarın sabrını taşırmıştı. Transfer hataları Wenger’e yöneltilen bir başka eleştiri olmuştu. Wenger, sezon başında görevi bırakırken yerine gelen Unai Emery’den beklenti eski günlere dönmekti. Ligin 6 haftası sonunda Arsenal, 4 galibiyet ve 2 yenilgi aldı. Topladığı 12 puanla 6. sırada bulunuyor. Şampiyonluğun favorileri Liverpool, Chelsea ve City yenilgisiz yoluna devam ederken, Arsenal’in gördüğü 2 yenilgi sezon sonunun pekte iç açıcı olmayacağını gösteriyor.

Arsenal, şampiyonluk yarışında etkisiz aktör

Manchester United ve Arsenal’in şampiyonluk yarışında etkisiz aktör hale geldiği Premier Lig’de yükselen takımlar Liverpool, Manchester City ve Chelsea oldu. Jürgen Klopp, Liverpool’a geçen sezondan itibaren kendi damgasını vurmaya başladı. Yaptığı nokta transferlerin yanı sıra elindeki oyuncuları maksimum seviyeye çıkaran Klopp’la Liverpool, 28 yıllık hasreti dindirmek istiyor. Keza City, Josep Guardiola yönetiminde başladığı yürüyüşün meyvesini geçen yıl şampiyonlukla almıştı. City, bu sezonda kaldığı yerden yoluna devam ediyor. Chelsea, Conte’yi gönderip takımı bir başka İtalyan Sarri’ye emanet ederken, tecrübeli hoca kısa sürede farkını gösterdi.

United ve Arsenal’in düştüğü Ada’da artık City, Chelsea ve Liverpool gerçeği var. Bir devir değişiyor. Ada futbolunda yeni düzen kuruluyor.

[Hasan Cücük] 25.9.2018 [TR724]

‘Bilirkişi’ dediğin ‘bilmemeli’ ya da ‘sabıkalı’ olmalı! [Erhan Başyurt]

Türkiye’de yargı sistemi iktidarın sopası ve intikam aracına dönüştüğünden bu yana skandalların ardı arkası kesilmiyor.

Koza Holding ve İpek Medya’ya hukuksuz el koyma sürecinde ve sonrasında yaşananlar bu sürecin nasıl işlediğini gösteriyor.

Savcı sahte bir ‘ihbar’ alıyor. Soruşturma açıyor. Baskın yapıyor. Ardından ’gizli bilirkişi’ atıyor. Bilirkişi de suç uyduruyor. Mahkeme de, kayyım atıyor ve ‘iddialara bakılsın’ diyor

Savcı ‘uydurma rapor’ olduğunu resmi kurumlardan öğrendiği halde, mahkemeye başvurup kayyımı kaldırmıyor. Darbe gerçekleşene kadar aylarca gerekçesiz bekliyor, sonra da keyfi KHK’ya dayanarak dava açıyor.

***

Bu anlamsız süreç yaşanırken, bir taraftan da Ticaret Mahkemeleri’ne davalar açılıyor. Bu davalar kayyımların şirket sahibi olan İpek Ailesi adına açtığı davalar. Ne var ki, bu davaları İpek Ailesi’ne karşı açıyor.

İpek Ailesi’nin varlıklarını korumak için geçici görevlendirilen kayyımlar, bu varlıkları korumak adına İpek Ailesi’ni dava ediyor.

Koza Grubu bir kamu kuruluşu olsaydı, kayyımlar kamu menfaatini korumak için yöneticilere dava açabilirlerdi.

Koza Grubu, İpek Ailesi’ne ait. Kayyımlar, ne küçük ne de büyük hissedarlar adına hareket etmiyorlar. İpek Ailesi’nin zorla ellerinden aldıkları hisseler adına hareket ediyorlar…

Bilirkişinin iddialarının yalan olduğu belgelenip, iftiralar kökten çürütülmesine rağmen Savcı ‘darbe’ olana kadar bekliyor.

Keyfi bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile İpek Üniversitesi ve İpek Medya, terör kurumu ilan edilip müsadere edince, Savcı yeniden harekete geçiyor.

İpek Üniversitesi’ne yapılan bağışları ve İpek Medya’ya yapılan resmi sermaye artırımlarını ‘’teröre finansman sağlamışlar’’ gerekçesi ile dava konusu yapıyor.

Suç yok. Ne idari ne de yargı kararı yok. KHK ile keyfi şekilde ‘suçlu’ ilan ediliyor. İtiraz yolu da kapatılıyor. Savcı, idarenin bu kararını somut gerçek gibi baz alıp hukuki dava açıyor.

Böylece, soruşturmanın başlamasına neden olan iftiralar ile uzaktan yakından alakası olmayan, yeni yalan ve iftiralarla hukuksuz süreç ve gasp sürdürülüyor.

Suç uydur, iftira at, oyala, yeni suç üret, zülüm et ve gaspı sürdür…

***

Türkiye’nin en hızlı büyüyen ve en karlı şirketine ‘kayyım’ atanan ve ardından TMSF’ye devredilen Koza Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek, twitter hesabından ve kendi web sayfasından (akinipek.info) grubuna yönelik yeni bir soruşturma ve yeni bir suç uydurma girişimine ilişkin bilgileri paylaştı.

Bu 3 yıllık süreçte, 4’üncü ‘suç uydurma’ çabası…

Gasp sürecini uzatmaya yönelik yargı eliyle üçüncü keyfi cezalandırma girişimi.

***

Birincisi, İpek Medya’ya hukuksuz şekilde polis baskını yapılıp tüm Koza Holding şirketlerine kayyım atandığında yaşandı.

Savcı, sahtecilikten mahkemede ceza almış ve resmi bilirkişi listesinde yer almayan Şafak Ertan Çomaklı‘ya ait bir ‘Bilirkişi Raporu’nu gerekçe göstererek kayyım atadı.

Bilirkişi Raporu’nda, ‘’Ankara’da Şirinler Köyü’nde toplantı yapıldığı’’ gibi komik iddialar vardı. Ankara’da ne Şirinler Köyü vardı ne de böyle bir toplantı…

Bu İddiaların tamamının yalan olduğu bizatihi devletin en yetkin organı MASAK Raporları ve uluslararası denetim raporlarıyla en ufak şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya çıktı.

Çomaklı’nın, kayyım atama için ortaya attığı gerekçelerden birisi ‘’Türkiye gibi bir ülkede bu derece mükemmel muhasebe kaydı olamaz’’…

Çomaklı’nın bu iftirasının, 4 Mayıs 2016 tarihli MASAK Raporu ile yani KHK kararından 2 buçuk ay önce resmi olarak çürüdüğü, gizli olan soruşturma dosyası aleniyet kazandığında ortaya çıktı…

Ancak Savcı, kayyım atama operasyonunun tüm gerekçeleri tamamen çöktüğü ve ‘teröre finansman’ iddiasının iftira olduğu ispatlanmasına rağmen, hiçbir gerekçe olmadan garip bir şekilde hain darbe girişiminin olmasını ve KHK’nın keyfi kapatma kararlarının çıkarılmasını bekliyor…

***

Ticaret Mahkemeleri’nde, İpek Ailesi adına İpek Ailesi’ne açılan davalar da görülmeye başlanıyor.

Bu ticari davalarda da yeni bilirkişiler devreye sokuluyor; Cemal Küçüksözen ve İbrahim Kubilay Temuçin.

Küçüksözen ve Temuçin için Akın İpek attığı bir tweet’te şöyle soruyordu:

‘’Asliye Mahkemesi’ne dava açıyoruz. Dosya ‘bilirkişi’ İbrahim Kubilay Temuçin’e gidiyor. Ticaret Mahkemesi’ne dava açıyoruz. Dosya ‘bilirkişi’ İbrahim Kubilay Temuçin’e gidiyor. Ağır Ceza Mahkemesi’nde davamız var, hakim dosyaya bakmadan ‘bilirkişi’ İbrahim Kubilay Temuçin’e gönderiyor…’’

Şimdi sıkı durun: İbrahim Kubilay Temuçin, eski SPK Başkan Yardımcısı, Cemal Küçüksözen eski SPK Piyasa Gözetim ve Düzenleme Dairesi Başkanı…

‘Bilirkişiler’ Temuçin ve Küçüksözen, 2007’de İmar Bankası davasında, 22 bin kişinin 1 trilyon zarara sokulduğu ‘hazine bonusu’ satışları nedeniyle görevi ihmalden 1 yıl 8 ay ceza almışlar…

***

Koza Holding ve İpek Medya’ya, sahtecilikten ceza almış ‘bilirkişi’ Çomaklı’nın iftiralarıyla kayyım atayan Savcı, baskın ve kayyım atama gerekçelerinin hiçbirine yer vermeyerek, sadece KHK ile keyfi şekilde ‘terör organı’ ilan edilen İpek Medya’ya yapılan sermaye artırımları ve İpek Üniversitesi’ne yapılan bağışlar için dava açtı.

Oysa ne İpek Medya’ya ne de İpek Üniversitesi’ne açılmış bir ‘terör’ davası bulunmuyor.

Daha da vahim olanı, Kasım 2015’te ’kayyımlar’ tarafından devir alınan İpek Medya, Mart 2016’da yani KHK ile el konulmadan 4 ay önce zaten tamamen kapatılmıştı.

Özetle, kayyımlar tarafından kapatılan ve iki buçuk aydır faaliyette olmayan İpek Medya’ya darbe bahanesiyle KHK ile ‘el koyarak’, Koza Holding’e yönelik gaspın devamı için ‘teröre finansman’ gerekçesi üretmeye çalıştılar…

***

Gelelim yeni kumpas girişimine…

Şimdiye kadar üretilen iftira ve yalanlar tükenince, Koza Holding’e yönelik gaspı sürdürebilmek için yeni iftiraları devreye sokmaya çalışıyorlar.

Yeni iftira girişimine ait ayrıntıları, Akın İpek yine kendi web sayfası (akinipek.info)’nda yayınladı.

Koza Holding Türkiye’nin en çok vergi veren özel sanayi kuruluşları arasında yer alıyor. Koza Holding, iki kez büyük ölçekli vergi mükelleflerini inceleyen alanında uzman isimler tarafından denetlendi ve tamamen temiz olduğu olduğu ortaya çıktı.

Ancak Savcı, Koza Holding’e üçüncü kez inceleme talep etti.

Talebin ardından da Koza Holding’in vergi denetimi talimatla küçük işletmeleri denetleme dairesine devir edildi.

Yeni atanan ve büyük şirket denetimi tecrübesi bulunmayan Vergi Denetim Kurumu (VDK) uzmanları da öncekilerden çok daha ‘berbat’ yeni ‘çarpıtma’ ve ‘suç uydurmalar’ da bulundu.

VDK uzmanı 3 isim, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Gümüşhane’deki Koza Altın Madeni’ni ziyaretine ilişkin görüntülerden suç üretmeye çalıştılar.

Utanmasalar, hiçbir zaman var olmayan ve olması da mümkün olmayan, ‘’beşinci külçeyi Gül aldı götürdü’’ diyecekler!

Çıplak gözle görülenden, youtube’ta herkesin ulaşması mümkün bir görüntüden, çarpıtma ile suç uydurmaya ve hukuksuzluklarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

***

Koza Holding’e yönelik hukuksuz gaspı sürdürebilmek için sürekli sabıkalı ‘bilirkişiler’ ya da ‘uzman’ olmayan isimlere düzmece raporlar ürettiriliyor.

İftiralar ortaya çıkarılınca, yeni suçlar uyduruluyor, yargı süreci uzatılarak özel mülkün gaspının devamı sağlanıyor. 

Tüm bu ‘bilirkişi’ görevlendirmelerini yapan, düzmece oldukları ortaya çıktığı halde ‘uzman raporları’nı soruşturma ve İddianame’ye dönüştürüp gaspa imkan sağlayan isim ise 3 yıldır aynı: Savcı MUSA YÜCEL…

[Erhan Başyurt] 25.9.2018 [TR724]

Lamı cimi yok Süleyman, yaşattıklarını yaşayacaksın…[Bülent Keneş]

Peşinen söyleyeyim, seni hiç tanımam Süleyman. Senden pek bir farkı olmayan abini tanırım biraz. Yok yok o kadar uzun boylu değil. Onu da daha önce hiç karşılaşmadığı bir insana (bana), telefon açıp o dönem bir süreliğine yönettiği gazetede derin devlet artıklarına köşe, MİT devşirmelerine iş vermesini isteme cüretkarlığından ve yüzsüzlüğünden tanırım. Seni tanımaya tanımam ama senin gibilerin ciğerini bilirim Süleyman!..

Bak şimdi iyice kulak kesil ve söyleyeceklerimi iyi dinle Süleyman!

Sen ne sanmıştın? Hırsızlıkta, yolsuzlukta, rüşvette, uluslararası insanlık suçlarında suçüstü yakalanmış eli kanlı harami ağababalarınla birlikte, o kucağına oturduğun cinayetleri tescilli derin devlet çetelerinin seni ve senin gibi omurgasızları es geçeceğini mi sanmıştın yoksa? Omurgasızlığınızın, haksızlık, hukuksuzluk ve zulmde o çetelerle iş tutmanızın, alçaklıkta onlarla seviye yarıştırmanızın sizi kurtaracağını mı zannetmiştin sahi?

Pek çoğunu çok yakından tanıdığınız, masum olduklarını benden çok daha iyi bildiğiniz insanlardan yüzbinlercesine, elbirliğiyle, akla gelmeyecek zulmlerde bulunurken, derin devlet çetelerinin, Ergenekon’un ve türlü şer yapılanmalarının hakikaten size yoldaş olduğunu mu düşünmüştün Süleyman? Yahu Allah aşkına, neyinize güvendiniz de sapıtıp yoldan çıkarak sıradan insanlara sırf hasedinizden dolayı türlü hukuksuzlukları, keyfi infazları, en insafsız zulmleri, işkenceyi, haydutlar gibi adam kaçırmayı, alçaldıkça alçalmayı iyice yol yaptınız? O yolun bir gün dönüp dolaşıp sizi de ibretlik akıbetinize taşıyacağını düşünmediniz mi hiç, Süleyman? Yoksa ‘Ayarını bozduğun kantar gün gelir seni de tartar’ sözünü de mi duymamıştın Süleyman!

KORKMA SÜLEYMAN, KORKMA!..

Korkma Süleyman! Korkma! İyi bilirsin ki, korkunun kadere de, kedere de, ecele de bir faydası yok. Masum insanlara göze göre göre, masumluklarını bile bile neler yaşattıysanız harfiyen ve hatta fazlasıyla siz de yaşayacaksınız Süleyman. İster şu şekilde, ister bu şekilde. İster şunun elinde, ister bunun elinde. Men dakka dukka Süleyman. Üstelik bu tarafta yaşattıklarınızı fazlasıyla yaşayacak olmanız, öteki tarafta ağzını açıp senin gibileri hazır bekleyen ateşlerinizden de hiçbir şey eksiltmeyecek. Kaçış yok! Bu kaderi yaşayacaksınız Süleyman…

Dursun Çiçek ismini yoksa yeni mi duydun Süleyman? Yapma be Süleyman! Bari bize aptalı oynama! Dur hele bir dakika. Yoksa, hak edilmemiş ve sindirilememiş güç ve servet sarhoşluğunun yol açtığı akıl tutulmasıyla mı ‘ıslak imzalı bitirme planı’nı hatırlamaz oldun? Kimlerle ahlaksızca kol kola girip kimleri hayasızca yok etmeye giriştiğinizi hiç mi göremedin Süleyman? Vah ki ne vah! Yazık sana Süleyman! Şu kavanoz dipli dünyada kan, gözyaşı ve zulm üzerine kağıttan şatolar kurmak bu kadar mı gözlerinizi kör etti. Dünyaya tamahınız zaten üç kuruşluk olan aklınızı iyice alıp beyninizi paçavraya mı çevirdi?

Önüne attıkları üç beş kemik hatırına neredeyse Allah yerine koyup gece gündüz tapındığın, yalamadık bir yerlerini bırakmadığın o harami despot ve aveneleri yargının en düzgün, en dürüst, en onurlu ve en adil savcı ve hakimlerini bir gecede tasfiye edip, binlercesini hala zindanlarda süründürürken aklın neredeydi be Süleyman? Hiç düşünmedin mi ki, on yıllar boyunca oligarşik kliklerin hegemonyasında olan yargıda, orduda, bürokraside bileklerinin hakkıyla yer almayı başaran Anadolu insanları yüzbinler halinde tasfiye edilince geriye kimler kalacak?

Senden kat be kat iyi ve dürüst olduklarını çok iyi bildiğin insanların, hayatın normal akışı içerisinde yapageldikleri en doğal ve normal şeyleri suç sayılıp, hayatları zindan edilirken şimdi korkudan titreyen yüreğin neredeydi Süleyman? Yaşlısı genciyle, kadını erkeğiyle, çocuğu bebeğiyle hiçbir suçu günahı olmayan insanlar abuk subuk gerekçelerle gece yarıları evleri basılarak zindanlara atılırken olup biteni sorgulamaya neden yüreğin yetmedi? Her halinden belli ki şimdi o ödlek yüreğin pır pır titriyor Süleyman! O beş para etmez kof ciğerin içten içe eriyor! Ama nafile…

TİTRE SÜLEYMAN TİTRE!..

Harami ağababan yularını kaptırınca, kucaklarına oturup 7/24 propagandalarını yapmanın, günahlarını sevap gösterip zulmlerine övgüler dizmenin seni ve senin gibi omurgasızları kurtaracağını mı sandın Süleyman? Kork Süleyman kork… Ama Allah’tan korkmamanın, kuldan utanmamanın mukadder bedelinden korkmak bile yetmez. Titre Süleyman titre!

Hiç utanmadın mı Süleyman? Profesyonelce köpekliğini yaptığın zalimlerin her gün onlarcasını zindana attığı insanlardan tek biri bile Dursun Çiçek’in söyledikleri karşısında senin korktuğun kadar korkmadı be! Sakın ola ki, bu zavallı halini zalimin işini kolaylaştırmamak için insanca tedbir alanlarla karıştırmayasın ha! Bilesin ki, sendeki korku ancak vatanını ve insanlığını satanlarda görülebilecek bir korku. Bilirsin ne derler; hiçbir şeye benzemez halkını, insanlığını satanın korkusu…

“Hakimlerle, savcılarla görüşüyoruz. Onlara bazı yargılamaların bu soruşturmaların niye sonuçlanmadığını soruyoruz. Onlar da bize, ‘Türk yargısının durumunu biliyorsunuz, hâkim ve savcıların üçte biri sanık oldu. Görevlerinden atıldı. Dolayısıyla bizim iktidarı yargılayacak gücümüz yok. İktidarı düşürmek muhalefete düşer. Bu da sizin göreviniz, siyasetçilerin görevi. Onları iktidardan indirin, bakın biz onları nasıl yargılıyoruz göreceksiniz’ diyor. Bunu söyleyenler arasında başsavcılar da var!.. Vakti zamanında ‘FETÖ’  ile kurdukları ilişkiden dolayı yargılayacaklar.”

Hadi itiraf et Süleyman. Bu sözler kabusunuz oldu, değil mi? Senin gibi bir başka ahlaksız, karaktersiz ve haysiyet yoksunu ödleğin teki de geçenlerde çıkmış, ne derse beğenirsin. Ödü şeyine karışmış olmalı ki, kalabalıklar arasında kamufle olmaya çalışırken, “FETÖ ile 81 milyonun teması var,” diyerek bir gerçeği dile getirmiş. Sen hiç bir ülke halkının tamamının ilişki içerisinde olduğu  bir terör örgütü gördün mü Süleyman? Hadi hadi, yan yatıp da çamura batma Süleyman! Mert ol biraz. Azıcık adam ol da cevap ver!

AYNEN DEDİĞİN GİBİ OLACAK SÜLEYMAN!..

“Bir an, AK Parti’nin iktidardan düştüğünü ve partili herkesin Fetö ile ilişkiden dolayı yargılandığını varsayalım. Nasıl olacak bu yargılama? Bahsettikleri dönemde, ortada resmi olarak işlenmiş ve kayıtlara geçmiş bir suç yok. Suç olmadığı gibi suç örgütü de yok. Yani şimdinin Fetö terör örgütü, o dönemde Fetullah Gülen Cemaati olarak biliniyor. Adamlar kafaya koymuş ama…

Olmayan bir suçtan ve olmayan bir suç örgütü ile ilişki üzerinden binlerce, belki de yüzbinlerce insanı yargılamak için gün sayıyorlar.”

Evet, haklısın! Aynen dediğin gibi olacak Süleyman! Size kök söktürecekler. Ananızdan emdiğiniz o bozuk sütü fitil fitil burnunuzdan getirecekler. Ortada hiçbir suç ve terör örgütü olmadığı halde milyonlarca masum insanı perişan ettiğiniz gibi, sizi de perişan edecekler Süleyman! Sayenizde yeniden hayata dönen Ergenekon ve derin devlet çetelerinin üzerinden geçerek üzerinize güvenle yürüyecekleri tüm yolları, yoldan çıkmış sizler yaptınız Süleyman. Hukuku, kanunu eğip bütünüz ve mahkeme demeye bin şahit lazım olan ucube şovlarınızda “Olmayan bir suçtan ve olmayan bir suç örgütü ile ilişki üzerinden binlerce, belki de yüzbinlerce insanı yargıladınız.” Bundan ne utandınız ne de sıkıldınız.

Şayet size, yularlarınızdan yakladıkları sizlerin eliyle masum insanlara yaptıkları kadarını yapmakla yetinirlerse öpün de başınıza koyun Süleyman! Çünkü, senin ve senin gibilerin daha düne kadar çevrelerinde pervane olduğunuz o masum insalarla herhangi bir benzerliğiniz yok Süleyman! Onlar hakikaten masum ve suçsuzdu. Yahu siz öyle misin? Şeytanlar görsün yüzünüzü…  Hem cani, hem harami, hem yalancı, hem müfteri birer alçaksınız! Dua edin de hakkınızdan gelecek olanlar, sadece bu masum insanlarla olan ilişkilerinizden dolayı gelsinler. Gerçi bu sizin gibi alçaklar için haketmedikleri büyük bir onur olur.

Korkacaksanız kendi günahlarınızın, suçlarınızın ve pisliklerinizin hesabının hukuk önünde milim milim sorulacağı bir zamanın gelmesinden korkun Süleyman! İşte asıl o zaman rezil-rüsva olup yerin dibine geçekesiniz… Buları er ya da geç aynen böyle yaşayacaksınız Süleyman! Ya “CHP’liler” diye müzevirleyip, tasfiyelerini istediğin derin devlet bağlantılı malum savcı ve hakimler eliyle, ya da birgün dönerse şayet gerçek hukukun önünde tüm yaptıklarınızın hesabını bir bir vereceksiniz Süleyman!

ÇOK DAHA BETER OLASIN SÜLEYMAN!..

Kork Süleyman kork! Kendi yaptıklarınızdan, masumlara çektirdiklerinizden, ettiğiniz zulmlerden, yaptığınız haramiliklerden, karakter haline getirdiğiniz alçaklıklarınızdan ve namussuzluklarınızdan kork! Kork Süleyman kork! Ayarını bozduğunuz kantar ile tartılmaktan, yol yaptığınız hukuksuzluğun pençesinde inim inlemekten kork!

“Olmayan bir suçtan ötürü binlerce insanı yargılama hevesinde olan her kim var ise bu meslekten derhal ama derhal uzaklaştırılmalı…” diyorsun ya Süleyman, inan ki sadece komik değil rezil de oluyorsun. Sen ne iki yüzlü bir herifsin Süleyman!..

Söyler misin bana Süleyman, binlerce benzeri bulunan bir okulda öğretmenlik yapmak suç mudur? Ya da binlerce benzeri bulunan bir okula çocuğunu göndermek suç mudur ki, yıllardır binlerce insana terörist deyip haysiyetlerinin, onurlarının üzerinde hayvan gibi tepiniyorsunuz?

Haklarında kayda değer hiçbir suç ve delil bulamadıkları halde “gözünün üstünde kaşın var” tarzı saçmalıklarla el konulup, hoyratça kapatılan gazetelerde, televizyonlarda çalışmak suç mudur? Ya da bu gazeteleri okumak ve izlemek suç mudur ki Süleyman, milyonlarca insanı suçsuz günahsız yere sürüm sürüm süründürüyorsunuz?

Yasalar çerçevesinde faaliyet gösteren bir bankada çalışmak, oraya parasını yatırmak suç mudur Süleyman? Ya peki yasal olarak kurulmuş bir derneğe, sendikaya üye olmak? Herkese açık olan bir mesaj programı ile yazışmak nasıl bir suç olabiliyor, hiç düşündün mü sen Süleyman? Kermes yapmak, yoksullara yardım etmek, fakir çocuklara eğitim desteği vermek, okul, üniversite, öğrenci yurdu açmak, kurban kesmek, hayır hasenat peşinde koşmak, esnaf olmak, akademisyen olmak, polis, asker, yargıç, savcı, avukat, doktor, öğretmen, gazeteci, işçi, işveren olmak suç mudur Süleyman? De bakayım hele Süleyman…

Orada mısın Süleyman? Öyle hemen kaçma, saklanma Süleyman! Azıcık adamlık kaldıysa adam gibi cevap ver. Hem nereye kaçacaksın ki Süleyman! Ne yaparsan yap, yaptıkların karşılığında hakkettiğin cezan neyse er ya da geç gelip seni bulacak. Utancın ise, bu dünyadan göçüp gitsen bile peşini asla bırakmayacak. Dostlarınla birlikte bir yüzkarası olarak anılacaksın, tüm dünyaya hem ibret hem de maskara olacaksın Süleyman.

Kendi ellerinle ettiğini kendin bulacaksın Süleyman. Yazık ettin kendine! Çok yazık ettin, ama beter olasın Süleyman!..

[Bülent Keneş] 25.9.2018 [TR724]

Ekrem Dumanlı: “Ülkeyi Dünyaya rezil edenlerin hazin akibeti…”

Gazeteci Ekrem Dumanlı You Tube kanalında yeni bir video yayımladı. “Ülkeyi Dünyaya rezil edenlerin hazin akibeti” başlıklı videoda Dumanlı, Türkiye’deki ve Dünya’daki son gelişmeleri yorumladı.

Türkiye’deki israfa ve lüks düşkünlüğünün altını çizen Dumanlı, Siyasal İslamın vurdum duymazlığına dikkat çekti.

Geçen hafta Meksika Başkanının uçak hassasiyetini hatırlatan Dumanlı, “Bizim idarecilerimiz neden aynı hassasiyeti taşımıyor.” dedi.

İşte videonun tamamı;


[TR724] 25.9.2018