Maarif balonu patladı [Faruk Mercan]

Maarif balonu patladı: Açtıkları okulun öğretmeni IŞİD propagandasından tutuklandı.

Bir haber gözüme ilişti bugün...

Saraydaki Şahıs, Afrika’ya bir daha gidecekmiş. Afrika’nın doğusundaki üç ülke olan Tanzanya, Madagaskar ve Mozambik’e gitmesinin sebebi, oradaki okulları gasp etmek...

Bu, Afrika’nın 49 ülkesindeki okulları ele geçirmek için yaptığı kaçıncı tur bilmiyorum...

Başından beri Afrika kıtasını gözüne kestirmiş durumda... 
Bir bahaneyle bu ülkelere gidiyor ve gündemi hep aynı: Okulları kapattırmak veya ele geçirmek...

Bugüne kadar gittiği bir çok Afrika ülkesinde, devlet başkanları tarafından terslendi. Ama, Türkiye’de yaptığı yıkım yetmiyormuş gibi, bütün kara propaganda gücünü seferber ederek bu yıkıcı faaliyetine sınır ötesinde de devam ediyor.

1992’den beri, dünyanın yedi kıtasında açılmış bu okullar yüz binlerce öğrenci yetiştirmiş. Bulabilirseniz, Georgetown Üniversitesi öğretim üyesi, emekli büyükelçi David Shin’in Afrika’nın 49 ülkesindeki okulların hikayesini anlattığı “Hizmet in Africa” (Afrika’da Hizmet) kitabını okumanızı tavsiye ederim. 

Kitabında şunu söylüyordu David Shin:

“Afrika ülkelerinin çoğunda daha Türkiye’nin büyükelçiliği yokken bu okullar açıldı. Erdoğan, daha sonra Cemaat’i taklit ederek Afrika’ya girmeye çalıştı. Bu okullara karşı savaş açacak, ama başarı şansı yok. Çünkü bu okullar yıllardan beri Afrika’ya kök salmış...”

Güney Afrika’da, Fas’ta, Kenya’da, Etyopya’da, Tanzanya’da, Nijer’de bu okulları görme imkanı buldum. Bu okulların koridorlarında ve sınıflarında, siyah Afrikalı çocuğun gözündeki parıltıya şahit oldum. 

2008 yılında Büyük Sahra Çölü’nün altındaki Nijer’de bir üniversite rektörünün söylediği şu söz hiç aklımdan çıkmıyor:

“Bu okulları açanları bize Allah gönderdi. Onun için önce Allah’a, sonra onlara teşekkür ediyoruz. Onlar Siyah Afrika’ya gelen yeni beyaz adamlar...”

Sadece Afrika mı?... Orta Asya, Balkanlar, Irak coğrafyası, Afganistan ve Pakistan coğrafyası... Vietnam, Kamboçya, Avustralya, Yeni Zellanda, Filipinler, Endonezya ve Malezya... 

Yedi kıta, 175 ülke...

Saraydaki şahıs ve adamları, onca servetlerine rağmen, üç yıldır dünyanın hiçbir ülkesinde, bu okullar ayarında bir tane bile okul açamadılar. Halbuki, gittiği her ülkede, “Siz bunları kapatın, ben daha iyisini açarım” diyordu Saraydaki Şahıs... 

Bu sefer kara propagandanın yönünü değiştirdi ve  “Bunlar terör örgütü, çocuklarınız terörist olacak, okulları bize devredin” demeye başladı.

Şimdi, üç Afrika ülkesine bir daha bunun için gidiyor.

Devletin parasıyla “Maarif” adını verdiği bir bir vakıf kurmuş, bu vakıfla dünyada gasp turları yapıyor. 

Ama şunu unutuyor. Dünya, Türkiye’den büyük ve dünyada 7 milyar insan var.

Kim terörist, kim değil; hangi zihniyet terör üretiyor; bütün dünya bunun farkında...

Dün Washington Post gazetesi başta olmak üzere bir çok yayın organında bir haber vardı. Arnavutluk’taki bir okulda, bir öğretmen sınıfta öğrencilere IŞİD propagandası yaptığı için tutuklanmış. 

Bu kimin okulu biliyor musunuz? Saraydaki Şahsın, burada açtırdığı bir okul... Kendisi ve adamları gitmişler, açılışını yapmışlar, devletin imkanlarını seferber etmişler bu okul için...

Dünya bu zihniyeti tanıyor. Suriye’deki terörist gruplarla ilişkilerini herkes biliyor.

Ve dünyada vicdan sahibi her insan şunu da biliyor: 

1992 yılından beri dünyanın 175 ülkesindeki faaliyet gösteren 1400 okulun bir tanesinde bile bir terör propagandası olayı yaşanmadı. Dünyanın en zor coğrafyalarında yıllarca faaliyet göstermelerine rağmen... Ve bu okullardan bir tane terörist yetiştiğine kimse şahit olmadı.

Güneş balçıkla sıvanmaz.

Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.

Kimin terörist olduğunu ve terörist yetiştirdiğini de herkes görecek.

[Faruk Mercan] 20.1.2017 [Samanyolu Haber]

Bir savcının hezeyanları (3) – Yalandan kim ölmüş! [Veysel Ayhan]

(Not: Metinlerdeki bold yazılar iddianameden alınmıştır.)

Savcı Serdar Çoşkun Çatı İddianamede bol bol tahrifat yapmış. Ya uydurmuş veya Fethullah Gülen’e ait olduğunu iddia edilen her sözü kaynak sorgulamadan kullanmış. Hukuk okumuş bir savcı nasıl bu kadar sahtekârlık yapar, nasıl pervasızca tahrifat yapar anlamak çok zor. Örneklere bakalım:

“hakikaten Allah dostu bir er kişi gibi gösterme sanatında mahirdir. ‘Müslüman gerektiğinde Allah’ı bile inkâr edebilir’ diyecek kadar takiyyede ilerlemiştir.”

Gülen’in ne kitapların da ne de binlerce saatlik sohbet ve vaazlarında böyle bir söz yok.

“hatta bazı kaynaklarda ‘Kader Yazabilme’ gibi yaratıcının sıfatlarını da üzerinde taşıyarak insanüstü bir konumda bulunduğu…”

O kaynaklar neymiş neredeymiş cevabı yok.

“Fetullah Gülen için kadın mekruh ve şeytandır. Onlarla konuşulması yasaktır.”

NERDE DEMİŞ? KİME DEMİŞ? YOK.

“Fetullah Gülen, örgütüne tabi olanlar dışındaki herkesin, yabancı ve düşman olduğunu ve dolayısıyla savaşılarak imha edilmesini emreder”

Kime emretmiş, nerede emretmiş cevabı yok!

“Bizzat Fetullah Gülen tarafından belirtilen ‘hizmetin bekası ümmetin bekasıdır, bundan dolayı hizmetin bekası için haramlar helaldir’ prensibine göre”

Bu prensip nerden çıkmış? Kaynak yok. Savcı korkunç bir yalan makinesi.

“Fetullah Gülen’in öğretisiyle örgüt, diğer dini cemaat ve grupları ‘insan ve Müslüman’ saymaz. Onlar imha edilmesi gereken hain, dinsiz, kandırılmış, inançsız insanlardır.” “‘Hizmet hayatımın gayesi, fıtratımın neticesidir demeyenler Müslüman olsalar da kardeş görülmeyecektir’ talimatı …”

Savcının dini hassasiyeti varsa Gülen için bunları uyduracağına Erdoğan’ın, Eğemen Bağış’ın Efkan Ala’nın ve bir sürü AKP’linin orijinal yayında söylediği dinen küfrü istilzam eden sözlerini toplasın dava açsın!

PARALAR PROJELER ÜRETİLİR

Savcı uydurmaya doyamamış. Kim demiş, kime demiş? Nerde geçiyor yok.

“Işık evleri Fetullah Gülen’e göre; şarj evleridir. Bu evlerde kişiler dolar, metafizik gerilime geçer. Paralar, projeler üretilir. Evde yetişenin yüreği ve imanı pektir. Hakiki iman etmiş adamdır…”

Gülen’in kitaplarına aşina olanlar bu sözlerin O’na ait olmadığını anlar. “Paralar, projeler üretilir.” gibi anlatımı bozuk, saçma; “Evde yetişenin yüreği ve imanı pektir… adamdır.” gibi insicamsız cümleler Gülen’in kitaplarında ve kasetlerine yok.

YAYINLANMAYAN SOHBETTEN SUÇ İCAT ETMEK…

“Bamtelinde yayınlanan bir konuşmasında Fetullah Gülen’in Cumhurbaşkanının eşinin İran asıllı olduğunu, menşeinin Ermeni olduğunu, İran tarafından Türkiye’ye musallat edildiğini, bu sohbetin yayınlanmadığını ancak cemaatin bildiğini…”

Yayınlanmamış ama cemaat biliyormuş! Bu icatlar savcıya çok yakışıyor.

Savcının nerden icat ettiğini çözemediğim bir de kitap var. “Kevser” Kitap içinde kitap. Meğer “Fasıldan Fasıla” isimli kitap Kevser isimli bir kitaptaymış! Fethullah Gülen’in veya hizmet yayınevlerinin böyle bir kitabı yok. Savcı eline geçen her metni hizmete izafe edip suç üretiyor. Biri bu isimde kitabı okumuşmuş. Bir şeyler gevelemiş. Savcı da her iftiraya inandığı gibi buna da inanmış.

“Kevser adlı 17 sayfalık kitaptan paralel bir nevi din öğretildiğini, bu kitaba göre … beş vaktin topluca kılınmasının mümkün olduğunu, zorda kalınması halinde içki içilmesi, porno film seyredilmesi, abiden cevaz alınarak cinsel ilişkiye girilmesi…”

“Kevser isimli derleme kitabında yer alan Fasıldan Fasıla adlı kitabında şu şekilde açıkça dile getirmiştir:”

…KİTABINDA YER ALAN… KİTABINDA…

Cümledeki tuhaflığı görüyorsunuz herhalde. “…kitabında yer alan… kitabında…”

“hizmetin devamını sağlamak için alkol almak, zina yapmak, kılık kıyafet değiştirmek lüks hayat sürmek ve lüks araçlara binmek, yapının önem verdiği davranışlar olduğunu, hayalet yapı işleyişinde bunların helal sayıldığını”

Savcı Hizmet prensiplerini açık kaynaklardan değil de yalancı şahitlerden bulmuş. Bu prensipler ne Gülen’in sözlerinde var ne de Hizmet yayınevlerinin bastığı kitaplarda.

“Fetullah Gülen’in sohbet sırasında bir anda bazen ayağa kalktığını, bazı embesil il imamlarının neden kalktığını sorduklarını, sohbet ettiği kişilere dönüp siz görmediniz mi peygamber efendimiz şereflendirdi dediğini”

Böyle bir olay vaki değil. Ne Gülen böyle bir şey anlatmış ne de gören var. Savcı veya kaynakları uydurdukça uydurmuş.

 “Fetullah Gülen’in ‘bir gün bana Ankara’da bin evimiz olduğunu söyleyin, devletin paçasından şöyle bir tutacağım, devlet uyandığında yapacağı hiçbir şey kalmayacak’ dediğinden bahsedilirken” (Yani birisi demişmiş!)

“Fetullah Gülen’in verdiği fetvada ‘hizmetin bekası, ümmetin bekasıdır bundan dolayı hizmetin bekası için haramlar helaldir’ prensibine göre”

Hangi birini yalanlayacaksınız!

ABİLERDEN GELEN EMİR…

Savcının tahrifatta ve iftirada üstüne yok. Kendince devlette çalışanların abilerinden gelecek emirleri dinlemelerine delil üretecek. Şöyle diyor:

“…hiyerarşik üstünden gelen emir doğrultusunda seferber etmeye hazır olacak şekilde bir ideolojik eğitimden geçirilmektedir. Bu durumu Fetullah Gülen, “hizmet insanı” başlığı altında “Cemaate bağlı kişinin azimli, kararlı ve hizmete karşı itaatkâr her şeyin sorumluluğunu alması gereken, darbe yediğinde azmi bozulmayan, yüksek rütbelere geldiğinde kendi rütbesi değil de hizmetin rütbesini ön planda tutan, hizmet içerisinde yapacağı görevlerin zor olabileceğine inanan ve bütün varlığını, canını, sevdiklerini hizmet için feda etmeye hazır olması [1]” şeklinde açıklamaktadır.

[1] M. Abdülfettah Şahin mahlasıyla Fetullah Gülen’in yazdığı iddia edilen, “Ölçü ve Yoldaki Işıklar” isimli kitabın 57 ve 58’inci sayfalarında “Hizmet İnsanı” başlıklı bölüme bakılabilir.”

Nasıl olsa Gülen’in kitapları yasaklı, internet siteleri sansürlü.

Yalan o kadar açık ki! Bir kere Gülen böyle kötü bir Türkçe kullanmaz. “Cemaate bağlı kişi” demez. “Hizmetin rütbesi” gibi tuhaf bir tamlama kullanmaz. Pek sayın savcı iddianameyi okuyacak hâkimlerin kendi gibi cahil ve Türkçe bilmez olduğunu düşünüp uydurdukça uydurmuş. Beyefendi çok kurnaz ya alıntıyı “bakılabilir” diye bitirmiş. Alıntıda dipnot nasıl olur? Kaynağı söylersiniz biter.

NASIL OLSA KİTAPLAR YASAKLI…

Peki, orijinal metin nasıl:

“Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı’ya karşı edepli ve saygılı.. hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb’in iradesine inanmış ve dengeli.. ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes’ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı.. müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.. bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli.. uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.”

Bir Gülen’in Türkçesine bakın bir de Savcının bir üstteki tahrifatına…

Peki, savcı bu metinleri niye tahrif ediyor veya sözler uyduruyor? Nedeni basit. İddianamesinde Cemaati suçlayacak delilleri yok. Gülen’in kitapları yasaklı. Attığı yalanları kimse suratına çarpamayacak. E halk da Havuz gazete ve TV’lerinden besleniyor…

Bu sebeple uydur uydurabildiğin kadar…

(Devamı yarın)

[Veysel Ayhan] 20.1.2017 [TR724]

Obama’nın mirası [Haber-Yorum: Kemal Ay]

Breaking Bad dizisindeki rolüyle hafızalara kazınan ünlü aktör Bryan Cranston, yakın zamanda bir TV filmi için eski ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ı canlandırır. New York Times gazetesi, bu fırsatı kaçırmayıp ‘eski başkan’ Cranston’la, şu anki başkan Barack Obama’yı ortak bir röportaj için Beyaz Saray’da bir araya getirir. Cranston, içeri girdikten ve etrafa şöyle bir bakındıktan sonra, “Güzel mekân! Ne zaman satılığa çıkarıyorsun?” der. Obama’nın cevabı da aynı şekilde esprilidir: “Ben sadece kiracıyım. Depozitoyu geri almaya bakıyorum.”

Dünyanın bizim yaşadığımız tarafından bakınca, büyüleyici bir tablo bu (sadece ünlü bir aktörle röportaj vermesi değil). Son katıldığı programların çoğunda, “Üçüncü dönem!” şeklinde tezahüratlar alan birinden bahsediyoruz. POLITICO/Morning Consult anketlerine göre üstelik Amerikan halkının yüzde 53’ü hâlen Obama’nın “İşini düzgün yaptığını” düşünüyor. Seçmenin yüzde 51’i Obama’nın 8 yıllık başkanlığından ‘memnun’ olduğunu ifade ediyor. Bu tablo büyüleyici, zira dünyanın bizim yaşadığımız tarafında siyasetçiler böyle anketler için her şeylerini vermeye hazır. İşte bakın Gambiya Cumhurbaşkanı Yahya Jammeh, elinde Kuran’la gezen Afrikalı lider, önce seçimi kaybettiği hâlde koltuğu bırakmadı, şimdi de Olağanüstü Hâl (OHAL) ilân etti.

Aslında problemin herkes farkında. Koltuğa oturup bir türlü kalkmak istemeyen siyasetçiler, Ortadoğu’nun da, Afrika’nın da en büyük problemi. Asıl demokrasinin seçimle iktidarı belirlemek değil iktidarı barışçıl bir yöntemle bir başkasına aktarabilmek olduğu, tecrübelerden edinilen bir bilgi. Ancak çeşitli vesilelerle, bizim liderlerimiz, koltuklarını bırakmak istemiyor. Bakın mesela Uganda’nın devlet başkanı Yoweri Museveni, 1986’da, “Afrika’nın sorunu insanlar değil, bir türlü görevi bırakmayı bilmeyen liderleri” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Başkanlıktaki ilk yılıydı o zaman. 30 yıl sonra, Uganda Parlamentosu, yaptığı bir düzenlemeyle ona ‘sınırsız devlet başkanlığı’ hediye etti (tabi teknik olarak kendi kendine hediye etmiş oldu).

Geçen yıl Afrika Birliği toplantısında konuşan Barack Obama, karşısındaki liderlerin belki de yüreğini ağzına getirecek bir noktaya parmak basmıştı. Afrika’da demokratik gelişmenin önündeki en büyük engelin, görev süresi dolan liderlerin kenara çekilmek istememesi olduğunu duyurdu. Üçüncü dönem için yarışsa kazanabileceğini ama anayasal olarak bunun imkânsız olduğunu söyledi muhataplarına. Dünyanın bizim yaşadığımız tarafında pek umursanmayan şu ilkeyi hatırlattı: “Yasa yasadır ve hiç kimse yasaların üstünde değildir, başkan dâhil.”

“Dürüst olmam gerekirse,” dedi Obama, “başkanlıktan sonra hayatıma bakacağım. Her zaman bu kadar korumayla gezemem.” Sonra da, Afrikalı liderlerle ilgili herkesin bildiği ortak sırrı, ABD Başkanı olarak dile getirdi: “Neden bu kadar uzun süre kalmak istediğinizi anlamıyorum. Hele ki bu kadar çok paranız varken.” (En çok bu kısım alkış aldı). Obama’nın en önemli vurgusu, “Benden başka kimse halkı bir arada tutamaz” lafını eden liderlereydi: “O zaman, bir millet inşa etmeyi becerememişsiniz demektir.”

‘UMUT’UN KARŞISINDA ENGELLER ÇOKTU

2008’deki yarışı (parti içinde Hillary Clinton’a, genelde John McCain’e karşı) kazanıp 2009’da Beyaz Saray’a yerleştiğinde, bütün dünyada “Değişimin ayak sesleri” heyecanı uyandırmıştı Obama. George W. Bush döneminde önce 11 Eylül 2001 terör saldırılarıyla sarsılan, ardından dışarıda Afganistan ve Irak’a açtığı savaşla, içeride Müslümanlara yönelik yürüttüğü ‘güvenlik politikası’ ile toplumu kutuplaştıran siyaset, Obama’nın itidalli yaklaşımıyla Amerikan halkını yeniden umutlandırmıştı.

Gelgelelim, Obama’nın başkanlığı da, etkileri itibariyle 11 Eylül’le kıyaslanabilecek ölçekte bir sarsıntıyla başladı. ABD’de baş gösteren ‘mortgage krizi’ ve global ekonomik kriz, Avrupa’da İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkeleri vurdu. Dünyanın hemen her yerinde ciddi anlamda etkisi hissedilirken ABD’nin en önemli finans kuruluşları iflas etti. İnsanların “Kelle istiyoruz!” dediği noktada Obama, diplomasiyi seçti ve radikal bir değişimden ziyade mevcut durumu kurtaracak hamlelere yöneldi. Pek kimseyi memnun edemedi.

2008 krizinin ABD halkına da ağır faturaları oldu ancak Obama’nın bu 8 yıllık süreçte ekonomiyi düzlüğe çıkardığını hatta çoğu yerde yaraları sardığını söylemek gerekiyor. Dahası, ekonomik krizin bütçelerde yaşattığı sıkıntıya rağmen, topluma bedava sağlık hizmeti sunmanın (Obamacare) yollarını arayarak ‘refah devleti’ adımları attı. Ekonomik krizlerin temelindeki problemin istihdamda yattığını görerek, ekonomiyi iyileştirme yolunda özellikle yeni istihdama odaklandı. Böylece 2008’deki krizde işlerini kaybeden insanların yeniden hayata dönüşünü sağladı.

TERÖRLE MÜCADELE DOKTRİNİ SÜRDÜ

ABD tarihinde ilk kez Afrika kökenli, siyah bir Amerikalının Oval Ofis’te oturuyor olması, çok kültürlülük ve eşitlik yanlıları için çok şey ifade ediyor. Ancak Obama bile ‘kurumsal ırkçılık’ denen şeyi yenemedi. Amerikan polisinin ‘tehlike algılayarak’ ateş açtığı ve öldürdüğü Amerikan vatandaşlarının çoğunluğu hâlâ siyahlardan oluşuyor. Üstelik pek çoğunun ‘tehlike arzetmediği’ ispatlanmışken. Obama’nın başkanlığı döneminde, siyahların çoğunlukta olduğu St. Louis gibi şehirlerde isyanlar çıkması, problemin de derinliğini gösterdi. Bununla beraber bireysel silahlanmanın getirdiği şiddete karşı hamleleri, Meclis’te ve Senato’da çoğunluğu elinde tutan Cumhuriyetçiler tarafından engellendi.

Vaatleri arasında ABD Ordusu’nu Afganistan ve Irak’tan geri çekmek vardı. Bush’un doktrini olan ‘küresel teröre karşı savaş’ta, dünya Obama’dan farklı bir yaklaşım bekliyordu zira. Gerçekten de ABD hem Afganistan hem de Irak’ta daha az etkin bir pozisyona geçti. Askerî gücünü geri çekip diplomatik ağırlığını yansıttı. Irak’ta Nuri Malikî’nin politikaları, ABD’nin yokluğunu bir çeşit iç savaşa döndürdü. Afganistan’da Taliban hiç olmadığı kadar güçlendi ve ülke Pakistan’la ciddi bir krizin eşiğinde.

ABD Ordusu, Obama döneminde insansız hava araçlarıyla (İHA) Ortadoğu’da ağır çekim bir katliam yaptı. ABD hükümetine göre Ocak 2009’la 2015’in sonu arasında, Pakistan, Yemen, Somali ve Libya’daki 473 İHA bombasıyla ‘64 ile 116 arasında’ sivil hayatını kaybetti. Araştırmacı Gazetecilik Bürosu’nun rakamları ise 380’le 801 arasında değişiklik gösteriyor. Ancak Obama döneminde yaşanan iki önemli gelişme, ‘terörle mücadele’nin Amerikan halkındaki meşruiyetini güçlendirdi. Önce El Kaide lideri Usame bin Ladin öldürüldü, ardından ABD Senatosu, CIA’in terör şüphelilerine işkence ettiğini kayıt altına aldı ve istihbaratın ciddi soruşturma geçirmesini sağladı.

2010’da Wikileaks belgeleri, 2013’te Snowden’ın Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) belgeleri Amerika’nın dünyadaki imajı açısından sarsıcıydı. Ortadoğu’daki diktatörlerle kurulan etik-dışı ilişkiler, Amerikan vatandaşlarını olduğu kadar dünya liderlerini bile dinleyip takip edebilecek yetkinlikte sistemler, gazetecilerin Obama’yı ve yetkilileri defalarca köşeye sıkıştırmasına sebep oldu. Öyle ki, pek çok yorumcu, 2010’daki Wikileaks belgelerinin, Arap Baharı’nın yaşanmasına sebep olduğunu söyledi.

‘ARAP BAHARI’NIN BEKLENMEDİK SONUÇLARI

Obama yönetiminin en büyük krizlerinden birisi de, işte bu Arap Baharı’ydı. Tunus’ta başlayan gösteriler Mısır’a, Libya’ya, Suriye’ye uzandı. Ortadoğu’nun on yıllardır koltuğunda oturan diktatörleri, devrilmeye başlamıştı ve herkes bunu bir ‘domino etkisi’ çerçevesinde açıklama eğilimindeydi. Obama, 2009’da Mısır’ın başkenti Kahire’de “Yeni Bir Başlangıç” adı verilen bir konuşma yapmıştı ve ‘komplocular’ Arap Baharı’nın bu çerçevede bir ayaklanma olduğuna çabucak ikna olmuştu. Obama’nın Ortadoğu için vizyonu, ekonomik kalkınma, demokratik katılım ve sivil toplumun güçlendirilmesine dayanıyordu.

Nitekim Arap Baharı kısa sürede Arap Kışı’na döndü. Uyanışın kalbi olan Mısır’da ordu darbe yaparak hâkimiyeti ele geçirdi. Suriye’deki ‘uyanış’ Ortadoğu’daki güç savaşının vekâlet savaşlarıyla icra edildiği bir noktaya vardı ve hâlen sürüyor. Buradan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük ‘mülteci krizi’ doğdu. Libya’daki kargaşada, ABD Elçisi J. Christopher Stevens öldürüldü. Hillary Clinton’ın dışişleri bakanlığı döneminde yaşanan bu gelişmelerin, ona 2016 seçimlerine mal olduğu ise yapılan yorumlar arasında.

Obama (Batılı müttefikleriyle birlikte), Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi için çabuk karar verip askerî müdahaleye öncülük etmişti ancak Suriye’de uzunca bir süre buna direndi. Birçokları bu kararın Suriye’deki krizin bugünlere gelmesine sebep olduğunu savunuyor. Ancak Libya’daki konsensüsün ve isyanın başarısının aksine, Suriye’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun iki önemli üyesi Rusya ve Çin’in Beşşar Esad’a doğrudan desteği vardı ve muhalefet henüz hayli cılızdı. Amerika’nın Suriye’deki hataları Obama’nın ‘önce diplomasi’ kuralının bir yansımasıydı ve konu sadece Suriye değil genel anlamda Rusya’nın agresif dış politika izlemeye başlamasıyla ilgiliydi.

RUSYA’YA KARŞI ÇARESİZ KALDI

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2008’de Gürcistan’a askerî operasyon düzenleyerek yeni bir dönemin başladığını ilân etmişti adeta. O günden sonra Putin, ‘güvenli’ bulduğu her türlü askerî ve diplomatik müdahaleyi gerçekleştirdi. 2014’te Ukrayna’nın önemli bir kısmını işgal etti. Bunlara bahane olarak, Batı’nın eski Sovyet ülkelerini Rusya’ya karşı kullanmak istemesini öne sürdü. Arap Baharı’nda da fırsatı kaçırmayan Putin, Suriye’ye sonuna kadar destek olarak bölgede varlığını hissettirdi.

Obama’nın son yılları, Rusya’yla yaşanan örtük bir savaşla geçti. Siber savaş çağının belki de ilk büyük hamleleri onun döneminde geldi. Putin’in Avrupa ve Amerika’da popülist sağı desteklemesi karşısında çaresiz kaldı. Ukrayna ve Suriye’deki Rus hamlelerine sadece ekonomik yaptırımlarla cevap veren Obama, bu süreçte Ortadoğu’daki ‘olağan müttefik’ İsrail’in de desteğini kaybetti. Başkan Obama ve son konuşmasında görüldüğü üzere Dışişleri Bakanı John Kerry, İsrail’in Filistin politikasının yanlışlarla dolu olduğunu, Yahudi toplumundan gelen her türlü baskıya rağmen, açıkça söyleyebildi.

Amerika, Bush döneminde kaybettiği ‘ahlakî üstünlüğünü’ Obama döneminde yeniden kazandı denebilir. Batı’da popülizmin yükseldiği günümüzde, ‘ahlakî üstünlük’ hiçbir şey ifade etmese de, Obama’nın talk şovlarda ve Youtube videolarında yaptığı esprilerle dolu konuşmaları gelecek kuşaklara ilham vermeye devam edecek. Yaptıkları kadar yapamadıkları da dünyanın geleceği için yol gösterici olacak.

Obama, 20 Ocak itibariyle ofisini Donald Trump’a bırakırken, yorgun ve çok fazla yara almış devasa bir transatlantiği kıyıya yanaştırmaya çalışan kaptan gibi. Ancak şimdi herkes, Trump’ın o gemiyi alıp dev dalgalar arasına dalmasından korkuyor. Dünya siyasetinde ABD’nin etkisinin nispeten azalacağı, Avrupa’nın Rusya’ya karşı yalnız kalacağı, Ortadoğu’da düzenin Rus (biraz da Çin) yanlısı olarak dönüşeceği bir döneme giriyoruz. Kemerlerinizi bağlayın!

[Kemal Ay] 20.1.2017 [TR724]

İman bunun neresinde? [Faik Can]

Bediüzzaman gençlerle yaptığı bir sohbette onlara kabri hatırlatır. Herkesin mutlaka oraya gideceğini ve kabrin insanlar için ne ifade ettiğini anlatırken üç seçenekten bahseder:
  1. Ehl-i iman için kabir bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
  2. Ahireti tasdik eden fakat sefahet ve dalalette giden biri için yalnız başına çekeceği bir hapsin kapısıdır. İnandığı halde inancına uygun hareket etmediğinden cezası böyle olacaktır.
  3. Ahirete inanmayan ehl-i inkâr için ise bir idam-ı ebedi kapısıdır.
Bunları anlattıktan sonra esas meseleye gelir: “Madem ecel gizlidir, ölüm genç ihtiyar ayırt etmeden gelebiliyor. Elbette o idam-ı ebediden, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferitten kurtulmanın çaresini aramak ve kabir kapısını bâkî bir âleme ve ebedî saadete açılan bir kapıya dönüştürmek hadisesi, insanın dünya kadar büyük bir meselesidir…”

‘Namazsız niyazsız İslam olur mu!’

Bediüzzaman insanın en büyük meselesi ve en öncelikli gündemi olarak kabre imanla girmeyi söylüyor ama günümüz Müslümanlarının pek öyle bir derdi yok. Oysa imanı kuvvetlendirmek ve onu hakiki manada vicdanda zevk etmek var oluşumuzun gayesi. İmanı bütün erkânıyla latifelerimize işlemek için sadece okumak, araştırmak, öğrenmek yetmiyor. İmanı esas takviye eden ameldir. Amelî iman da dediğimiz bu husus, imanımızın can suyudur. İnandıklarını hayata geçirmek, hayata taşıdıkça inandıklarına daha da bağlanmak; bağlılık arttıkça da hayata yansıttıklarını çoğaltmak… İnsan ancak böyle bir salih daire oluşturunca imanının tadına varabilir.

Pratik (amelî) imanın en önemli kısmını ibadet ü taat oluşturuyor. Alvar İmamı’nın “Namazsız niyazsız İslam olur mu!” ifadesinde vurguladığı gibi namaz hayatın direğidir. İmanı besleyecek, onu takviye edip vicdanın hâkim unsuru haline getirecek en büyük vesile namazdır. Namazla beraber diğer ibadetler, evrad u ezkar, nafileler de pratik imanın olmazsa olmaz unsurlarıdır.

Nazarî imanı pratiğe dönüştürmek

Bütün bunların yanı sıra insanı esas ayakta tutan, bir dava düşüncesi ya da mefkûre uğruna adanmak ve ömrünü bu gaye etrafında örgülemektir. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabe efendilerimize ibadeti öğretmekle yetinmeyip onları sürekli aksiyon halinde tutması bundandır. Gazveler, seriyyeler, hicretler, irşad için oymak oymak gezmeler, hesapsız infakta bulunmalar vb hususların tamamı imanı takviye eden ve sahabeyi insanlık âleminin yıldızları konumuna yükselten vesilelerdir. Çünkü sadece camiyle ve ibadetle sınırlı bir pratik, Müslüman’ı toplumun gerçeklerinden ve dava düşüncesinden uzak tutar. Sürekli canlı kalmanın, aidiyeti daima bir kor gibi yürekte taşımanın yolu dini, davayı hayatın her anına taşımak ve yaşamaktır.

Bediüzzaman etrafında toplanan beş on insana ya risaleleri yazdırmış ya da hem Türkiye’de hem de dünyada ulaşabildikleri her yere götürmelerini istemişti. O kısıtlı imkânlarla ve olumsuz şartlar içerisinde ortaya konan aksiyondur ki Üstad’ın saff-ı evveli teşkil eden talebelerini bir iman kahramanı olarak yâd-ı cemîl haline getirmiştir.

Hocaefendi de aynı yolu takip etti. Tanıştığı, hidayetine vesile olduğu hemen herkese bir sorumluluk yükleyerek onları bir hizmetin içine aldı. Bu aksiyonun imanı ayakta tutacağını bildiğinden hep yeni yollar, yeni ufuklar açtı. Bugün pek çoklarının taklidinden bile aciz kaldıkları işleri ilk o başlattı. Altında lüks arabası olan, yüzlerce deri parasını bir anda cebinden çıkarıp verecek çaptaki zenginlere kurban bayramında beş on deri toplatmak ile en iyi üniversitelerden mezun nitelikli insanları dünyanın dört bir tarafına eğitim için göndermek aynı gayeye matuf işlerdi. Hepsinin temelinde nazari imanı pratiğe dönüştürmek ve vicdanlarda imanın lezzetini tattırmak vardı.

Pervasızca gasp edilen haklar

Bugün yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen hizmet mensuplarının kahir ekseriyeti yürüdüğü yoldan geri dönmüyor, rehberlerinin duruşundan şüphe duymuyorsa bu, ameli imanın gönüllerde neşv ü nema bulmasındandır. Şu meşhur “Çay koy keçeli, yeniden başlıyoruz” gerilimi ancak böyle aksiyoner bir ruhla ortaya konur. Zalimlerin gasp ettiği, çaldığı, üzerine çöktüğü bütün yurtlar, okullar, müesseseler bu durmak bilmeyen aksiyona Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle verdiği cevaptı. O kurumların tamamının ne büyük fedakârlıklarla ve bu hizmete gönül vermiş yüz binlerin emeği ve alın teriyle yapıldığını en iyi onları çalanlar biliyor.

O müesseselerde, parası olmadığı için sadece yufka açarak hizmete destek olan fakir ablalardan, malının tamamını vermeye amade zamane Ebû Bekirlerine kadar sayısız insanın helal emeği var. Şimdilerde kendilerine tarikat ya da cemaat diyen bir kısım organize hırsızlar, gasıplar bu kurumlara akbabalar gibi çöküyorlar. Oralarda emeği olan yüzbinlerce insanın hakkını, hukukunu korkusuzca çiğniyorlar. En büyük meseleleri kabre imanla girmek olmalı iken, sanki hiç ölmeyeceklermiş, ahirete gitmeyeceklermiş, hesaba çekilmeyeceklermiş gibi pervasızlar. Üstelik bu çaldıkları binalarda hayır işleri yapacaklarını söylüyorlar. Haram binalarda, dindar nesil yetiştirme iddiasındalar. Namaz kılmayan mücahitlere, ağzı küfürlü kindarlara bakınca iddialarındaki isabeti (!) görmek mümkün. Üstüne bütün bunlara şuurlu Müslümanlık diyorlar.

Eğer imanları kalplerinde oturaklaşmış olsaydı ya da okudukları zikirler gönüllerinde imana dair bir mum tutuşturabilseydi bu kadar rahat kul hakkı çiğnemez, kendilerinden bu derece emin hırsızlık yapmazlardı. Demek ki hala en büyük mesele hakiki imanı elde edebilmek meselesi!

[Faik Can] 20.1.2017 [TR724]

Rotası belli gemi… [Erhan Başyurt]

Uzun bir sefere çıkan rotası önceden belirlenmiş dev bir gemi düşünün!

Nerede demir alacağı, nerede karaya yanaşacağı, nerede ikmal yapacağı, nerede yükünü teslim edeceği hepsi belli…

Türkiye’nin başkanlık sistemi serüveni böyle bir geminin seferine benziyor.

***

Hedefe kilitlenen gemi gibi, 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana herşey ama herşey rotanın tamamlanması için kullanılıyor.

Terör saldırısı oluyor, ekonomik kriz oluyor, darbe girişimi oluyor… Hepsi ‘başkanlık’ sistemine hizmet ediyor. Geminin yelkenlerini dolduran rüzgâr görevi görüyor.

Rotayı her kim ya da kimler belirlediyse, şimdiye kadar başarıyla yol aldılar.

***

AKP’nin tek başına iktidar olma şansı bulunmayan 7 Haziran seçimlerinde koalisyona yanaşmayıp erken seçimi zorlayan MHP, bugün de başkanlık sistemine geçişin ana payandası.

HDP, bir engel oluşturmasın diye CHP ve MHP’nin de ‘dokunulmazlıkları kaldırmak’ desteğiyle ‘tasfiye’ edildi.

CHP, tüm bu süreçlerde çırpınan ve muhalefet eden parti görünümünde.

Ne var ki hiçbirinde varlık gösteremiyor. İktidarın söylemleri ve suni gündemine takılıp, etkisiz kalıyor.

Kâh Yenikapı’da boy gösteriyor kâh Darbe Komisyonu’nda gerçeklerin ortaya çıkarılmasının engellendiğini gördüğü halde ‘F..Ö’ uydurmasına takılıp kalıyor.

***

Muhalefet gerçekten istese bir gecede geçmesine izin verdiği sistem değişikliği maddelerini, demokratik yollardan bir ayda bile oylanmasına izin vermez..

En azından oylamalara katılıp, dayatmalara meşruiyet sağlamayabilirlerdi.

Erken seçimi zorlayabilirdi.

‘Türkiye’nin iktidar sorunu kadar muhalefet sorunu da var’ söylemine etkisiz icraatlarıyla haklılık kazandırıyorlar.

***

Aslında halk da geminin bilmedikleri rotasında yol almasına razı ya da umursamıyor.

Devleti yönetmeye ‘hizmetkâr’ kıldığı insanların, kendi hayatlarını etkileyecek sistem değişikliğinden rahatsız değiller.

Askeri darbeyi durduran halk, sivil darbeyi mi durduramayacak.

Yakın zamanda tecavüzcülerin affına tepki koyup geri adım attıran seçmen, istese ‘tek adam’ paketinin geri çekilmesini mi sağlayamayacak…

‘Asil’ olan halk, yönetimi teslim ettiği ‘vekilini’ baştacı ettiği gibi alaşağı da edebilir.

***

Hedefteki limanda daha önce varan gemilerin yaşadıklarından haberdar, istikrarsızlık ve totaliter uygulamaları bilenlerin uyarılarına herkes kulak tıkamış.

Azıcık sesini yükselten herkes susturuluyor. Hapse atılıyor. Olmazsa canlı canlı gemiden atılıyor!

Kalanlar ya hayatlarından memnun ya da korkularından suskun…

Gemi 7 Haziran 2015’ten bu yana rotasından yer yer şaşsa da, fırtınaya yakalansa da hızla yol alıyor. Son limana varmaya bu gidişle bir tek ‘referandum’ kaldı…

Sistem değişecekmiş, rejim değişecekmiş, özgürlükler kısıtlanacakmış, ‘tek adam’ rejimi gelecekmiş kimin umurunda…

***

Titanic gibi gemi yola çıktı bir kere.

Seferin beşte dördünü tamamladı.

Seyahati kim ya da kimler planladıysa, terör saldırılarını bile hedefe götüren birer araca kim dönüştürüyorsa, muhalefeti kim dizayn ediyor ve halkı kim susturuyorsa, seyahatin sonunda kazançlı çıkması beklenen odur…

Tabii evdeki hesap çarşıya uymayabilir.

Masayı devirecek bir ‘üst akıl’ çıkabilir. ‘Çelik çekirdek’ kendi adayını son anda oyuna sürebilir…

Zorlu seferi yaptırdıkları kaptana, ‘senin vazifen bitti’ diyebilirler.

Neticede yeni limanda yeni sistem, ‘winner takes all’ yani ‘kazanan herşeyi alır’ şeklinde.

“Tuzak kuranlara da bir tuzak kuran vardır” unutulmamalı…

[Erhan Başyurt] 20.1.2017 [TR724]

Erdoğan, AB yol haritasını harfiyen uyguluyor [Sefer Can]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP’yi kurarken en büyük vaatlerinden biri Avrupa Birliği (AB) entegrasyonuydu. Halk, yolsuzluktan ve ekonominin kötü yönetiminden kaynaklanan yoksulluktan bunalmıştı. 28 Şubat Darbesinin getirdiği antidemokratik uygulamalar, 12 Eylül anayasasının üzerine tüy dikmişti. Yasaklar ve bürokratik oligarşinin dayatmaları da vatandaşı canından bezdirmişti. AB üyelik süreci hem demokratikleşme adına önemli bir motivasyon hem de devletin/ekonominin kurallı yönetimi için alternatifsiz bir zorlayıcıydı. 2001 ekonomik krizinden disiplinli ve kurallı ekonomi yönetimi ile çıkan halk, bunun kalıcı hale gelmesinin AB ile olacağını görüyordu. Acı reçeteye rağmen periyoda binmiş krizlerle daha ağır bedelle ödememeyi böyle mümkün görüyordu.

AKP halktaki talebi iyi tespit etti ve bütün söylemini AB üzerine kurdu. Hatta ‘Milli Görüş gömleğini çıkardık’ metaforu bile bu taahhüdü somutlaştırma amacı taşıyordu. Milli Görüş’ün temel felsefesi ekonomi ve siyasi açıdan Batı’dan kopmayı öngörüyordu. Erdoğan, klasik tabanının tepkisine rağmen ve bir anlamda kendi geçmişini inkar edercesine AB’yi savunuyordu. Akıllıca bir dönüştü, zira Milli Görüş’le varılabilecek sınıra dayanmışlardı. O sınır bırakın iktidarı barajı geçmenin dahi zor olması anlamına geliyordu. İlk 7-8 yılda küçük sapmalar dışında hedef değişmedi.

Yüzde 50 oy, tavrı değiştirdi

2011’de partinin oyu yüzde 50 civarında olunca Erdoğan’ın ve partideki çekirdek kadronun tavrı değişmeye başladı. Dönemin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, artık kendi yollarını çizeceklerini ve eski yol arkadaşlarına ihtiyaçları kalmadığını söylediğinde ilk alarm zili çalmıştı. Liberaller, sosyal demokratlar ve kökenden siyasal İslamcı olmayan muhafazakarlar için yol ayrımı yaklaşıyordu. Erdoğan’ın istediği ya tam biat ya da yok edilmekti. Partideki bilhassa kurucu kadrodaki uzlaşmacı ve nispeten ‘Batıcı’ isimler bu projeye tam teslim değilseler de, hepsi önce etkisizleştirildi sonra da tasfiye edildi. Ali Babacan ve Abdullah Gül uluslararası uzlaşmayı Bülent Arınç gibi isimler ise ülke içindeki köprüleri temsil ediyordu. Şu anda yoklar.

Türkiye, İran olur mu tartışmaları yapılırken bunun fiili bir temeli yoktu. Fakat 15 yıllık iktidarında Erdoğan adım adım bu temelleri attı, uçuk bir senaryo gibi görünen şeyi gerçekleşebilir hale getirdi. Kafasındaki plan mümkünse İran, olmadı Suriye’yi kurmak. Ayetullah gibi tartışmasız ve günahsız bir lider haline geliyor. Her şeyi bilen, yüzde yüz doğru kararlar veren ve eleştirilmesi ihanet kapsamında bir kült artık o. Kırk dereden su getirerek anayasa değişikliğini eleştiren Yıldıray Oğur’un bile linç edilmesi gelecek günlerin habercisi. Yeni anayasa eksik kalan parçaları da tamamlayıp Ayetullahlığını ilan etme imkanını Erdoğan’a veriyor.

AB raporunun tam tersini uyguluyor

AB konusunda Erdoğan planının son aşamasına ulaştı. 2016 ilerleme raporunda yazanların tam aksini hayata geçiriyor. AB yargı bağımsızlığından dem vuruyor, o tam tersine bütün yargıyı kendine bağlayacak düzenlemeler yapıyor. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’ndaki siyasi ağırlık bitmeli önerisine bütün üyeleri kendinin ve partisinin seçeceği anayasa değişikliği ile cevap veriyor. Ekonomilerin dipsiz kuyusu yolsuzlukla mücadelenin önemine vurgu yapılıyor, Erdoğan, bunun darbe olduğunu ileri sürüyor. AB, kurum ve kurulları ekonomik özerkliğini talep ediyor, o ise özerk kurumlara yandaş atayarak ya da psikolojik harp uygulayarak uydu haline getiriyor. Faiz artıramadığı için el altından gizlice faizi fili olarak yükselten Merkez Bankası en somut örnek.

Liberal aydınlar dünya ile bilhassa AB ile böylesine bir entegrasyonun Erdoğan’ı dizginleyeceğini sanıyordu. Bütün medyayı ele geçirince en önemli ekonomik sorunlar bile ya gözden kaybediliyor ya da komplo teorileriyle izah ediliyor. Krizi büyüten açıklamaları Erdoğan’ın bilerek yaptığını düşünmek için yeteri sebebimiz var. Anayasa ile AB sürecine son darbeyi vurmaya hazırlanıyor. “Avrupa’ya götürüyorum diye kamyona doldurulup Ortadoğu’nun göbeğine bırakılmak” espri değil buz gibi bir hakikat artık.

[Sefer Can] 20.1.2017 [TR724]

Gazetecilerden intikam iddianamesi! [Haber-Analiz: Kemal Devran]

‘Terörist’ ve ‘Darbeci’ ilan edilen 6 aydır tutuklu 29 gazeteci hakkında nihayet iddianame tamamlandı. Şüpheli olarak gösterilen gazetecilerin özellikle 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ile ilgili onlarca habere, köşe yazısına imza atmış olmaları dikkat çekiyor.

Mahkemenin henüz kabul etmediği bir iddianamenin ifşa edilmesi suç olduğu halde Savcı Murat Çağlak, dosyasını zevkle havuz medyasına servis etmekten çekinmedi. Öyle ya mahkemenin davayı kabul etmeyip iddianameyi iade etme hakkı var ama kimin umurunda!

Yayınlanan haberlere göre; davanın flaş iddiası şüphelilerden Said Sefa’nın Twitter fenomeni Fuat Avni olduğu. Hani verdiği bilgilerle çılgına çevirdiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın artık dayanamayıp, “Delikanlıysan çık ortaya” dediği sanal karakter. Erdoğan’ın talimatıyla hareket eden gazeteler, Fuat Avni’nin CHP’li Umut Oran ile Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a yönelik suikast yapılması için yazışmalar yaptığını bile yazmıştı. Ancak bu yazışmaların sahte olduğu Oran’ın yaptığı başvuru ve Twitter’ın gönderdiği raporla ortaya çıkmıştı.

O günlerde havuz medyasında Fuat Avni olduğu iddia edilen gazeteci Said Sefa, hesabın kime ait olduğunun tespiti için savcılığa başvurmuş şikayetçi olmuştu. Kim olduğu tespit edilemeyen Fuat Avni’nin kimi zaman Emre Uslu, kimi zaman da Aydoğan Vatandaş olduğu iddia edildi. Ancak kim olduğu bir türlü tespit edilemedi. Dosyada yazışma yaptığına ve hesabı kullandığına dair delil olmasa da ihale Said Sefa’ya kalmış görünüyor.

ÇETİN AİLESİNİN İNTİKAM VAKTİ!

İddianamede dikkat çeken husus, cemaate yakın bir gazetede çalıştığı için terör örgütü üyesi olmakla suçlanan gazeteci Ufuk Şanlı’yı “cemaat terör örgütüdür, hesap soracağız” diyen avukat Çağrı Çetin’in savunacak olması. Avukat Çetin, Ergenekon soruşturmaları kapsamında açılan Askeri Casusluk davasının sanığı Narin Korkmaz’ın avukatlığını yaparken bu ifadeleri kullanıyordu.

Avukat Çetin’in şimdi gazetecilerin yargılanacağı dava dosyasına etkisi sadece verdiği dilekçelerden ibaret değil. Eşi Yasemin (Güneri) Çetin de iddianamede tanık sıfatıyla suçlamalarda bulunmuş. Verdiği ifadelerde gazetecilere örgüt suçlaması yöneltiyor! Yasemin Çetin, Habertürk TV’de çalıştığı dönemde müdürlerinin kendisine zorla cemaat lehine haber yaptırmaya çalışıldığını savunuyor. Özellikle de haber müdürü Abdullah Kılıç tarafından. Çetin ailesinin intikam için kolları sıvadığı düşünülebilir.

ERGENEKON HAYALİ Mİ DEĞİL Mİ?

İddianamede savcı Murat Çağlak, Ergenekon için ‘kurgulanmış hayali bir örgüt’ ifadesini kullanıyor. Gazeteciler yazdıkları haberleri ise bu kapsamda kumpasın bir parçası olarak görüyor. Savcı Çağlak’ın, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın açıklamalarını kaçırdığı anlaşılıyor. Bozdağ’ın “Türkiye Ergenekon, Balyoz, Kafes, Yakamoz, Eldiven darbe teşebbüslerine sahne oldu” sözlerinin üzerinden sadece aylar geçti.

AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan ise 3 ay önce NTV’de katıldığı programda, Ergenekon ve Balyoz davaları için “Bu zihniyetle hesaplaşma fırsatı kaçtı. Bunların kumpasları, tezgahları bu tarihi hesaplaşmayı akamete uğratmıştır” dedi.

Bu durumda ya savcı ya da AKP’li Adalet Bakanı ve milletvekili doğruları söylemiyor!

[Kemal Devran] 20.1.2017 [TR724]