Diktatörün Aptalı [Levent Kenez]

Akıllı devlet böyle yapmaz, devlet aklı böyle çalışmaz gibi sözlerin artık bir geçerliliği kalmadığını biliyorum.

Yarın ülke içinde ve dışında yapılan hukuksuzlukların faturasını hepimiz ödeyeceğiz demenin de bir anlamı yok çünkü bunu görecek halktan bir kimse bile kalmadı.

Uluslararası sistemde sadece demokratik ülkeler yok, diktatörlükler de var. Özellikle Batı dünyası için bir diktatörün kendi ülkesinde zulüm yapması eğer bu ülke kendi çıkarlarına bir tehdit oluşturmuyor ya da iş yaptığı, çıkarı olan bir ülke ise devlet katında bu çok önemli değildir.  Halk bazında farklı süreçler işleyebilir, sivil toplum kuruluşları tepkiler gösterir, lobiler yapar, devlet politikasını değiştirmeye çalışır. Kimi zaman başarılı olurlar ama çoğu zaman çıkarlar baskın gelir. Eğer ülke içinde değişen dengeler, dış müdahale ya da halk ayaklanmaları olmadığı sürece bu diktatörlerin gitmesi de pek rastlanan bir durum değildir. Düne kadar Mısır ve bugün için Suudi Arabistan bu iki duruma örnek olarak gösterilebilir.

Ama hem diktatör olup hem de karar verici olmadığınız uluslararası sisteme tehlike saçmaya başladığınız zaman işler değişir.

Batı’nın gazı ile İran’a savaş açarsanız destek görürsünüz ama müttefik Kuveyt’i  işgal ederseniz kimse buna onay vermez.

Komşu Güney Kore ile aranız gergin olur ama nükleer silahlarla dengeyi değiştirmek isterseniz yaptırımlarla karşılaşırsınız.

Diktatörün akıllısı ya sırtını tamamen bir süper güce dayar ya da herkesle iyi geçinmek ister.

Bir de diktatörün aptalı vardır. İçeride bütün iletişim araçlarını kontrol altına aldığı, seçim sistemini neredeyse açık oy gizli sayıma dönüştürdüğü, kafasını kaldıranı hapse tıktığı, muhalefeti silip süpürdüğü halde, dışarıda denge politikası ile herkesle iyi geçinmek imkanı varken hata üstüne hata yapar.

Rus uçağını düşürür, “yine olsa aynısını yaparım” der ama Rusya yapacaklarının ucunu gösterince anında tornistan yapar. IŞİD petrol sevkiyatının uydu üzerinde görüntüleri ile başlayan minik şantajlar daha turistlerin tamamen ayağını çekmesine kalmadan sonuç verdi. Ve Moskova’ya gidip anlaşma yolu seçildi. Şimdi bütün savunma ve ekonomik riskler alınıp Rusya’ya angaje bir politika takip ediliyor.

İsrail’e edilmedik küfür kalmamıştı, ama bir gün bir baktık ki “Giderken bana mı sordunuz?” deyiverdi. Sonradan da öğrendik ki İsrail’in uçaklarının kullandığı yakıtları bizimkisinin aile şirketleri taşıyormuş.

Hollanda’ya en ağır küfürlerin edildiği gün ülkenin en büyük akaryakıt kamu şirketinin Hollanda tarafından satın alındığını duyarsınız.

Seçim meydanlarında Vatikan ve Papa için en ağır sözlerle halka gaz verilir. Sonra bütün hane halkı Vatikan’ın mübarek salonlarında poz vermek için özel kostümler diktirir.

“Siz içeride ne söylediğime değil sizinle yaptığım işe bakın” mesajı bir yere kadar zevahiri kurtarabilir.

Mültecilerin jandarmalığı yapma adına bu kartı kullanabilirsiniz. Bu da bir yere kadar işe yarar ama ülkelerin içindeki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını kullanıp işler çevirmeye başladığınızda bir sabah bir operasyon haberiyle iş tuttuğunuz serserilerin alındığını öğrenirsiniz, yıllar önce yaptığınız bir telefon konuşmasının zararsız bir kısmını sızdırırlar, mesajı almışsınızdır.

Avrupa’nın ortasında masum insanları kaçırıp şov yapmaya kalktığınızda iç kamuoyuna bunu pazarlama aracı olarak görebilirsiniz ama bu Avrupa’nın güvenliği için ne kadar büyük bir tehdit olduğunuzun üstünü cilalamaktan başka bir işe yaramaz. Size getirisi çok az olan bir operasyonun çok büyük götürüsü olur. Size bu akılları veren İran zamanında bu işlere girişmiş sonra vazgeçmişti. Bu işleri en profesyonelce yapan İsrail bile yıllar önce Norveç’te yaşadığı bir fiyasko yüzünden çok ciddi yaptırımlarla karşılaşmış ve birçok söz ve taahhüt de bulunmak zorunda kalmıştı.

Komşu bir ülkenin topraklarına girer oraya bayrak çeker ve vali atayacağınızı falan söylerseniz buna kimsenin ses çıkarmayacağını düşünmek aptallık olur. Sizin dünden yarına değişen politikalarınız gibi yapmaz büyük devletler. Uzun vadeli planlarına bilerek ya da bilmeyerek hizmet ettiğiniz için tahammül edilirsiniz. Bir de ikinci vatanım dediğiniz etki eden ülkeler ve onların içerideki aktörleri vardır ki sizin olabildiğince savaş alanına girmenize, zayiat vermenize ve suç dosyanızın kabarmasına çalışırlar.

Zafer diye paketlenen operasyonlardan sonra bir bakmışsınız ki ordunuz aslında tarihinin en güçsüz zamanındaymış. Bir bakmışsınız ki ülkeyi getirdiğiniz noktada sizi en çok alkışlayanlar en nefret edenler olmuş.

Millete kahramanlık, dik durma, ayağa kalkma diye sunduğunuz şeylerin ne kadar kötü maceralar olduğu ileride görülecek. Siz ne zaman aklınızı bu kadar kaybettiniz ya da siz iktidara geldiğinizde ülkeyi neredeyse AB’ye sokuyordunuz ne oldu da bütün aklınız gitmiş kısmına girmeyeceğim. Bunun cevabını vakti geldiğinde yine siz vereceksiniz büyük bir pişmanlıkla.

[Levent Kenez] 31.3.2018 [TR724]

Kosova’dan öğretmen kaçırmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Nasıl oldu da AB’ye girme planları yapan bir ülkeden, Kosova’dan öğretmen kaçıran bir ülke konumuna düştü Türkiye? Bu kopuşların ve kırılmaların, makara boşalmalarının hızı, dehşet verici! Sosyal bilimlerin ışık hızı nedir bilmiyorum. Ama fizikteki saniyede 300,000 kilometrelik hız ne ise, Türkiye’nin çözülüşü ve tükenişindeki hız da siyaset bilimi ölçülerinde odur. Kendi hukuku yok mu bu ülkenin? Kendi devlet bürokrasisi? Anayasaya göre durum nedir? Muhalefet, meclis, mahkemeler, devlet aygıtının herhangi bir prosedürü, kurumu, çerçevesi yok mu?

Hukuk yolu karmaşık değil, basittir. Her toplumun geçerli normları vardır. Bu normlar ahlak ve dinden türemiştir. Zamanla sözel olarak nesilden nesle aktarılan ve kalıcı gelenekler oluşturan toplumsal normlar, devlet denilen kurumun yerleşmesiyle yazılı hale gelmiştir ve hukuk adını almıştır. Hukuk sadece normlardan oluşmaz. Genel ilkelere de dayanır. Kendi içinde tutarlıdır. Mesela hukuk normlarına aykırı olmayan bir davranış, devletin yaptırımıyla karşılaşamaz. Normlardan sapan davranışın cezalandırılabilmesi için, önce o normların açıkça saptanması ve topluma duyurulması gerekir. Yani kanunda yer almayan suç olmaz. Bu ilke olmadan hukuktan söz etmek mümkün değildir. Bu doğrultuda suçun bireyselliği, yasa önünde eşitlik, mahkûmiyetin nesnel kanıtlara dayanması zorunluluğu gibi başka temel hukuk ilkeleri de vardır. Hukuk devletine gelince iş daha da ince ayrıntılar içerir.

GÜÇLER AYRILIĞININ MİMARİSİ

Hukuk devleti, anayasal bir devlet mimarisinin olduğu düzendir. Erkler içerisinde hiyerarşik yapıya dayanır ve erkler arasında yetki ve sorumluluk sahalarının ayrılmasını – güçler ayrılığı – öngörür. Erklerden kast edilen yürütme (hükümet, başkan, başbakan), yasama (meclis, parlamento) ve yargı (bağımsız mahkemeler) güçleridir. Bunların tümü iktidardır. Türkçe’de güç ve iktidar iki farklı kavram olarak kullanılıyor ve iktidar kavramının siyasi anlamı, sanki sadece yürütmeyi çağrıştırıyor. Bu büyük bir terminolojik sorundur. Oysa iktidar, siyaset biliminde İngilizce “power” ve Almanca “Macht” örneklerinde olduğu gibi, sadece yürütmeyi değil, aynı zamanda yasama ve yargıyı da kapsar. Algı olarak, tüm bu üç erk veya güç, siyasal iktidar olarak algılanır ve anlaşılır.

Batı toplumlarındaki bu kavramsallaştırma, tam da güçler ayrılığı ilkesinin özüne işaret etmesi bakımından önemlidir. Hukuk devletinin temeli olan güçler ayrılığı, Türk devlet mimarisinin dayanak noktası olan 1982 anayasası tarafından öngörülmüş ve siyasal sistem buna göre tasarlanmıştır. Hükümet (yürütme) diğer erklerin (yasama ve yargı) alanlarına müdahil olamaz. Bunu yapmaya çalışmak suçtur. Bunu fiiliyata geçirmek ise devletin anayasal düzenini bozmak eylemidir ve vatan hainliğidir. Türkiye’de 17 Aralık sonrasında başlayan devlet erozyonu, esasında işte tam da bu zeminin erimesidir. Eriyerek zayıflayan zemin 15 Temmuz’da kırılmış ve 15 Temmuz sonrasına Türkiye Kanun Hükmünde Kararname’lere olanak veren OHAL uygulamasıyla anayasal düzenini bitirmiş, anayasasız bir siyasi sisteme geçmiştir. Anayasal düzeni ortadan kaldırma suçu işlenmiş bulunmaktadır. Anayasal düzen hukuken (de jure) dönüştürülebilir, ama ortadan kaldırılamaz. Ancak daha da önemlisi, anayasal düzen fiilen (de facto) ne değiştirilebilir, ne de ortadan kaldırılabilir. Dahası, anayasa ile çelişen hiçbir kanun yapılamaz. Bundan da fazlası, anayasa ile çelişen Kanun Hükmünde Kararname çıkartılamaz. Bunlar yapılmıştır ve yapılmaktadır. Ortadaki suç büyüktür: anayasanın fiilen ortadan kaldırılması, anayasal devlet mimarisinin (yani devletin bizatihi kendisinin) yıkılması!

Şimdi, bu şartlar altında yasamanın (TBMM) yetkileri gasp edilmiş odu mu? Nasıl oldu? Kanun yapma yetkisi TBMM’nindir. Oysa artık kanun yapmaya gerek kalmadı, çünkü iktidar istediği yasal düzenlemeyi, kendi yürütme gücünü kullanarak KHK olarak yapabiliyor. Bunun sakıncası şudur. TBMM’de yasa çıkartılırken, çıkacak yasa enine boyuna tartışılır. Muhalefet yasa yapım sürecine etki eder yani. Dahası, bu tartışmalar kayıt altına alınır. Tutanaklara geçer. Bunlar ileride yargısal (Anayasa Mahkemesi) süreçlerde kullanılabilir. Ya da ileriki meclis tartışmalarına ışık tutabilir. Şeffaflık sağlar. Ancak bunlar artık ortadan kalkmıştır. İkinci bir sakınca – ki bu daha majördür – yürütmenin yasamanın alanını gasp etmesi ve aşırı güç temerküzünün gerçekleşmesidir. Parlamentonun yürütmeyi denetleme görevi düşünüldüğünde, artık bu görev ifa edilemeyecektir yani. Bu durum, kontrol ve denge mekanizmasını ortadan kaldırır, otoriterliğe ve despotizme kapıyı ardına kadar açar. Tüm bunlardan çok daha bariz ve etkili olmak üzere, anayasal düzenin öngördüğü işbölümünün (güçler ayrılığının) ortadan kaldırılması, darbedir.

İKİ VİTESLİ BİR SİVİL DARBE

Gelelim yürütmede yapılan darbeye. Bir darbe de yürütmede olmuştur. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini müteakip bakanlar kurulu fiilen cumhurbaşkanına bağlanmıştır. Esasında 1982 anayasasına göre icrasal sorumluluk başbakandadır. Cumhurbaşkanının icra sorumlulukları çok daha azdır. Cumhurbaşkanı devletin birliğini sağlayacak makam olması itibarıyla sembol değeri ön planda bir posttur. Oysa bu durum Erdoğan’la beraber değişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan bakanlar kurulunu kendi yatay hiyerarşik (yerleşik düzenin anayasal hiyerarşisini bozarak) iktidarını kurdu. Örneğin istihbarat biriminin kendisine bağlanması, örtülü ödenek kullanabilme hakkı gibi fiili uygulamalarla, başbakanlık sistemi olan parlamenter siyasi sistem fiilen eridi ve yok oldu. Bu nedenle bu yapılan yürütme içi bir darbedir.

Yani Türkiye’de gerçekleşen sivil darbe iki viteslidir. Yürütme içinde darbe yapılmış, başbakanın yetkileri cumhurbaşkanınca gasp edilmiştir. Bunun başbakanın rızasıyla yapılması, işlenen suçu değiştirmez veya ortadan kaldırmaz. Başbakanlık şahısların özel mülkü değildir. Devletin anayasal düzeninin uhdesindedir. Buna aykırı yapılacak eylem, darbedir, gayrı kanunidir. Gelelim darbenin ikinci vitesine. Yürütme gücünü gasp eden cumhurbaşkanı, 15 Temmuz sonrası geçilen Olağanüstü Hal rejimi ile, kanun çıkartma yetkisini tekeline almış, böylece meclis (yasama organı) yetkileri gasp edilmiştir. Yine, çıkartılan KHK’ların anayasa ile çelişmesi, anayasal düzene karşı işlenen suçların devamıdır. Yani suç bir defa işlenmekle kalmadı. Suçun sürekliliği durumu var ki bu giderek ağırlaşan bir kriminal durumdur. Tüm bunlardan daha feci olmak üzere, cumhurbaşkanlığı makamı altında temerküz eden yürütme ve yasama erki, finali yargının alanını da gasp ederek yapmıştır. Mahkemeler artık cumhurbaşkanına bağlıdır. Yerel mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamasında nereden güç elde ettikleri sorusu gerçekleri gün gibi aydınlatıyor. Ankara’da herkes mahkemelerin (hâkimlerin ve savcıların) korkudan yasalara uygun şekilde hareket etmediklerini, mesela kanıta dayanmaya suçlamalarda bile sanıkların serbest bırakılmamasının nedeninin bu korku olduğunu biliyor. Görevden alınma, işini kaybetme, hatta kendisi sanık sandalyesine oturma riski altında bağımsız mahkeme olur mu? Buradan adalet tecelli eder mi?

Tüm bunların kökeninde, bu yazının konusu olan anayasal sistemin bir darbeyle alaşağı edilmiş olması var. Devletin içindeki işleme düzeni anayasaya dayanır. Ama artık anayasa yok. Bu nedenle karar alma süreçlerinde kurumlar üzerine düşen sorumluluğu yerine getiremiyor. Kararlar tek bir mercice alınıyor. Yasal bir bağlayıcılık var mı Erdoğan üzerinde? Aldığı kararların anayasaya uygun olup olmadığını kim denetleyecek sorusunu sormak bile bir temel mantık hatası yapmayla sonuçlanır. Çünkü olmayan bir şeye uyum da olmaz. Anayasa yokken, Erdoğan hem anayasa, hem meclis, hem yargı, hem devlet bürokrasisidir. Her şeyin başladığı ve bittiği nokta Erdoğan’dır. Arkasında onu bu güce ulaştıran her kimse, onlarla arasındaki koalisyon, Türkiye’nin kaderini belirliyor. O kopkoyu gri alanda, kim ne kadar güçlü, Erdoğan üzerinde ne kadar etkin, bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Bildiğimiz, anayasal düzenin ortadan kaldırıldığı.

DEVLETİN DEĞİL ŞAHISLARIN KURUMLARI

Bu satırları Kosova’da uluslararası hukuka ve teamüllere aykırı olarak kaçırılan öğretmenler karşısında duyduğum büyük üzüntü ve endişeyi bastırarak, bu işin nasıl olup da meydana geldiğini, daha da önemlisi temelinin neye dayandığını izah etmek üzere yazmaktayım. Devletin istihbarat birimi yok artık. Çünkü Erdoğan onu kontrol ediyor. Devletin polisi, devletin büyükelçiliği veya büyükelçisi yok. Devletin mahkemesi yok. Tüm bunlar tek el tarafından kontrol ediliyor. Anlaşılması gereken budur. Kafamızı kumdan çıkartalım artık. Türkiye’de bir diktatörlük var. Türkiye’nin teoride halen var olduğu kabul edilen anayasası ve anayasal düzeni, bir darbe silsilesiyle ortadan kaldırıldı, sivil bir dikta rejimi kuruldu. Seçimlerin var olması dışında bu sistemin demokrasiyle uzaktan yakından alakası kalmamış durumda artık.

Böyle “devletler” işkence eder, kanuna dayanmayan suçlar üretir, “suçlu” dediklerinin eş ve çocuklarını, hatta ana-babalarını, kardeşlerini bile tutuklar, başka ülkelerin topraklarını işgal eder, cihatçı terörist barbarlarla müttefik olur, aklınıza gelebilecek, hayal gücünüzün sınırlarındaki ve ötesindeki her şeyi yapar. Yani, Kosova’dan öğretmen de kaçırır. Bu tablo olağandır. Olağan olmayan ne biliyor musunuz? Nasıl olur da Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, NATO, ABD, Almanya ve medeni dünya, ve dahi Kosova hükümeti, bu durumlara düşmüş bir ülkenin kanun dışı rejimini ciddiye alır ve onunla aynı masada oturmaya devam eder?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 31.3.2018 [TR724]

Büyürken fakirleşiyoruz! [Semih Ardıç]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan verilere göre, Türkiye ekonomisi lira bazında yüzde 7,4 büyüdü. Türkiye’den ve 2017 senesinden bahsediyoruz.

İşsizlik, enflasyon ve dış borç rekor kırarken TÜİK böyle bir büyümeye inanmamızı istiyor, adeta zekamızla alay ediyor.

Gelin görün ki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) bu kadar arttığına iktidarın kendisi bile inanmamış olacak ki fener alayı vb. kutlamalara teşebbüs etmedi.

BÜYÜMENİN ÇARŞIDA PAZARDA KARŞILIĞI YOK

Çin’i bile geride bırakmış(!) bir ekonomi için hayli mütevazı sayılabilecek bir tavırla geçiştirildi 2017 büyüme rakamları.

Mevzuyu yakından takip edenler gayet iyi biliyor. 2017 GSYH artışının çarşıda pazarda, vatandaşın cebinde bir karşılığı yok maalesef. Vatandaşın sabit gelirleri enflasyon ve kur artışı yüzünden mum gibi eriyor.

Ekonomi kötüye gittikçe kâğıt-kaleme sarılan ve sanki hükûmeti rahatlatmak gibi bir vazifesi varmışçasına kendisini yiyip bitiren TÜİK’in sihirli lambasından çıkardığı dumandan başka bir karşılığı yok bu büyümenin.

FORMÜL DEĞİŞİKLİKLERİNİ UNUTMADIK

TÜİK evvela 2009 senesinde millî gelir formül değiştirildi. O sayede fert başına gelir bir gecede 1.750 dolar arttı ve 7 bin doları geçti.

Aynı el 2016 senesinin Kasım ayında yine gece yarısı formülü değiştirdi. Böylece 10 bin dolar eşiği de aşılmış oldu.

Ne kadar hile yapılırsa yapılsın dolar esasında bir mukayese yapıldığında görülecektir ki Türkiye’de millî gelir artmıyor, azalıyor.

2013’TE MİLLÎ GELİR: 951 MİLYAR DOLAR
2017’DE MİLLÎ GELİR: 851 MİLYAR DOLAR

TÜİK’in o değiştirdiği formüle rağmen 2016’da 862 milyar 744 milyon dolar olan GSYH ‘yüzde 7,4 büyüdük’ denilen 2017 senesinde 851 milyar 43 milyon dolara geriledi.

Fert başına gelir de 10 bin 883 dolar seviyesinden 10 bin 597 dolara indi.

Büyüyen bir ekonomide böyle bir tablo olur mu?

Son 4 senedir benzer temayül dikkatten kaçmıyor. 2013 senesinde 951 milyar dolar millî gelire mukabil 2017 sonu itibarıyla 851 milyar dolara demir atıldı. 5 senede 100 milyar dolar azalmış GSYH.

Fert başına gelir 5 sene evvel 12 bin 480 dolar idi.

DÖVİZ BORCU KATLANDI

Son 5 senede millî gelir dolar nevinden 100 milyar dolar gerilerken borçlar cenahında tam aksi bir tablo ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin dış borcu aynı dönemde 61 milyar dolar artarak 453,2 milyar dolara çıktı.

Gelir azaldığı halde borç artıyor. Sadece bu iki veri bile TÜİK’in mızrağı çuvala sığdıramadığını haykırıyor. Büyümeyi yabancı kaynaklarla finanse ettiysek dolar nevinden gelir niye artmadı?

Elden aldığımız döviz borcunu inşaat, gayrimenkul, ithal araba ve akıllı telefon gibi tüketim kanallarına aktarmışız.

Hasılı gezip tozmuş, yiyip içmişiz. Üretmeden tüketme hastalığı kronik hal almış.

Borç yiğidin kamçısıdır’ diyerek har vurup harman savurmuşuz.

Borç alınan 10 milyarlarca dolar döviz kalıcı, isabetli ve nitelikli yatırıma dönüşseydi ekonomide çarpan tesiri uyandıracaktı.

İŞSİZLİK AZALMADI, ARTTI

Alınan borcu ödemek için yeni borca ihtiyaç duyulmayacaktı. İşsizlik azalacaktı. Faizler düşecekti.

Borçluluk azaldığı için fertlerin ve şirketlerin tasarruf kabiliyeti artacaktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 55’lere kadar gerilemeyecekti.

Yüzde 8’e yakın büyüyen bir ekonomide enflasyon yüzde 11-13 bandında olmaz, olamaz. İşsiz sayısı bir senede 200 bine yakın artmaz.

Madem büyüme var işsizlik azalır. Hakiki manada büyüme olsaydı işsizlik yüzde 8’e kadar düşmeliydi. En son veriye göre işsizlik yüzde 10.9.

Hazine’nin faize ödediği para artmaz, azalırdı. Tıpkı 2003-2008 seneleri arasında faiz için bütçe tahsisatı mütemadiyen geriye giderdi.

TÜRKİYE BÜYÜYORSA YABANCI YATIRIMCI NİYE GELMİYOR?

Türkiye değil yüzde 7, yüzde 3-4 büyüse yatırım için köşe bucak yer arayan dünya devleri koşa koşa gelirdi. 2017’de yüzde 40’a yakın azaldı doğrudan yabancı yatırım tutarı.

Hakiki büyüme olsaydı Total’dan OMV’ye onlarca yabancı Türkiye’yi terk etmezdi.

Cari açığın yüzde 80’ini sırtlayan sıcak para şimdilik geliyor, zira yüksek faiz, yüksek kur tepelerinde hoplaya zıplaya paradan para kazanmak fırsatı sunuyor Türkiye.

Borsa rekor kırsa da hükûmet büyümede ezber bozduğunu iddia etse de Hazine’nin ve şirketlerin hali ortada.

Nisan, mayıs ve haziran aylarında Hazine 24 milyar TL borç bulacak.

BORÇLANARAK BÜYÜMEK MARİFET DEĞİL

Borçlanarak, tüketerek büyümek marifet değil. Böyle bir büyüme Türkiye’yi döviz şoklarına karşı çelimsiz hale getirirken sanayinin rekabet kabiliyetini zayıflatıyor.

İktidarın o çok bel bağladığı Borsa bile inanmadı büyüme rakamlarına. Ötesine ne hacet!

453 milyar dolar borcu bir günlüğüne manşetlerde hava atmanın Türkiye’nin istikbaline ne kadar zarar verdiğini görmek istemeyenler ödemeyecek.

Herkes ayağını yorganına göre uzatsın.

Nitekim fakirleştiren büyüme karın doyurmuyor.

[Semih Ardıç] 31.3.2018 [TR724]

Justin Kluivert babasının izinden gidiyor [Hasan Cücük]

Gelecek vaat eden 50 genç isim arasında adını ilk sıraya yazdıran futbolcu oldukça tanıdık. Babası efsaneler arasında yer alan bu genç adam, bayrağı devralmak üzere. Hollanda futbolu, Patrick Kluivert’in 1999 doğumlu oğlu Justin Kluivert’ten çok şey bekliyor.

BİR AJAX EFSANESİ

1976 doğumlu Patrick Kluivert henüz 8 yaşındayken Ajax kulübünden içeri adımını atmıştı. 10 yıl boyunca alt yapıdaki genç takımların formasını giyen Klulivert, 17 yaşından itibaren Ajax’ın A takımı kadrosunda kendine yer buldu. Hızlıydı ve golü koklayan bir forvetti. 1994-97 arasında 3 yıl Ajax formasını giyen Kluivert, 100 maçta 52 gole imza atıyordu. Son sezonunda sakatlıklardan dolayı sadece 17 lig maçında forma giydi. Kluivert’ı unutulmaz kılan 1995’teki Şampiyonlar Ligi finali oldu. Finalde Ajax’ın rakibi Milan olurken, 85. dakikada sahneye çıkan Kluivert attığı golle kupayı takımının müzesine taşıyan isim oluyordu. Ajax’taki 3 yıllık profesyonel dönemine 2 lig ve kupa şampiyonu, birer Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupası ve Kıtalararası Kupa sığdırıyordu.

BARCELONA’DAN SONRA DÜŞÜŞE GEÇTİ

1997’de Milan’a transfer olan Patrivk Kluivert’ın İtalya serüveni sadece bir sezon sürecekti. Milan’da vasatı aşamayan bir oyun sergiliyordu. Bunun üzerine Kluivert, Serie A’dan ayrılma kararı aldı ve La Liga’daki Barcelona’ya imza attı. Katalan ekibinde 6 yıl top koşturan Kluivert sadece bir kez La Liga şampiyonluğu yaşadı. O yıllarda Barcelona, Real Madrid’in gerisine düşmüştü. Barcelona formasını 257 maçta giyerken 122 gol kaydetti.

Patrick Kluivert’ın futbolu Barcelona’daki son yılından itibaren düşüşe geçti. Barcelona’dan sonra geldiği Newcastle United, Valencia, PSV ve Lille serüvenleri sadece birer sezon sürdü. Bu süreçte ilk 11’den ziyade daha çok yedek kulübesinde kendine yer bulabildi. PSV’de 2006-07 sezonunda şampiyonluk yaşarken, futbola 2008’de Lille formasıyla veda etti. Hollanda milli formasını 79 maçta giyip 40 golle takımının başarısına katkıda bulundu.

NEYMAR GİBİ…

Patrick Kluivert’ın yeşil sahalara vedasıyla birlikte bayrağı oğlu Justin devraldı. Mayıs 1999 doğumlu Justin, babası gibi forvette değil orta sahada oynuyor. Tıpkı babası gibi 8 yaşındayken kendini Ajax’ta buldu. 2016’da Ajax’ın genç takımına terfi eden Justin, 8 maçta forma giyip 2 gole imza atınca kendini hemen A takımda buldu. Yine babası gibi 17 yaşında artık Ajax A takımının oyuncusu olmuştu. İlk sezonunda lig ve Avrupa’da 20 maçta forma şansı bulurken, bunun 9’unda sahaya ilk 11’de çıkıp 2 gol attı.

Bu sezonla birlikte Justin Kluivert artık Ajax kadrosunun değişmezlerinden biri olma yolunda hızla ilerledi. Ligde forma giydiği 24 maçın 21’inde sahaya ilk 11’de çıkarken, 7 gole kaydetti. Ortaya koyduğu futbolla derhal büyük kulüplerin dikkatini çekti. Ronald de Boer, ‘Justin Kluivert tıpkı Neymar gibi’ yorumunu yaparken, genç kanat oyuncusu, adım adım süper yıldızlığa doğru ilerliyor.

HAYALİ BARCELONA

Hollanda’nın Portekiz’i 3-0 yendiği maçta ilk kez milli formayı giyen Justin Kuivert, babasının izinden gitmeye niyetli olduğunu söylüyor. Genç yıldızı kadrosuna katmak için öne çıkan ilk takım Manchester United. Ancak Justin Kluivert, hayalinin Barcelona forması giymek olduğunu söyledi. Hollandalı genç diğer tekliflere kapalı olmadığını ancak Katalan ekibinde oynamak için her şeyi yapacağını söylüyor. Ajax’la sözleşmesi 2019’da bitecek olan Justin Kluivert, ismini gelecekte daha fazla duyacağız.

[Hasan Cücük] 31.3.2018 [TR724]

Yeni başlayanlar için Facebook skandalı (6) [Naci Karadağ]

Çıkan kısmın özeti: Bilgi güçtür ama masumdur. Kimin elinde olduğu önemlidir. Yaşanan gelişmeler bilginin kötülerin eline geçtiğinde nasıl etkili bir silaha dönüşeceğini 2016 yılında Amerika’da yaşanan başkanlık seçimlerinde çok çarpıcı bir şekilde gösterdi. Donald Trump, normal şartlar altında asla başaramayacağı bir zafere bilgiyi kullanarak algıyı, algıyı organize ederek tercihleri nasıl etkileyebileceğini tüm insanlığa göstermişti…

“Bugün sizlerle seçim süreçlerinde ‘Büyük Veri’ ve psikografiklerin önemi hakkında konuşmak benim için bir ayrıcalık” cümlesini söylerken Alexander Nix, harita gibi ağ düğümlerinden oluşan bir beyin amblemi olan Cambridge Analytica’nın logosunun önünde duruyordu. Tarih 2016 yılının Eylül ayını gösteriyordu ve salonu dolduran herkes, çok farklı bir sunuma şahit olacaklarından habersizdi.

TRUMP’LA NASIL BAŞLADI?

Amerikalıları, standart bir Alman aksanın İsviçre halkını rahatsız ettiği gibi rahatsız eden keskin bir İngiliz aksanla “Yalnızca 18 ay önce, Senatör Cruz daha az popüler adaylardan biriydi” açıklamasını yaptı. “Nüfusun yüzde 40’dan azı onu duymuştu” yazıyordu bir başka sayfada. Cambridge Analytica, iki yıl önceden ABD seçim kampanyasına müdahil olmuştu aslında, başlangıçta Cumhuriyetçilerden Ben Carson ve Ted Cruz’un danışmanıydı. Cruz ve sonrasında Trump, öncelikli olarak, kızı Rebekah ile birlikte Cambridge Analytica’nın en büyük yatırımcısı olduğu bildirilen gizli ABD yazılım milyarderi Robert Mercer tarafından finanse edildi. Trump kızını kırmamıştı belki de ya da, “Hilary yapıyordu benim neyim eksik” diyerek rakibine mahcup olmamak için girmişti bu işe. Açıkçası başlarda çok fazla inancı da yoktu. Koyu takım elbiseli bir takım adamlar habire sunum yapıyor, anlamadığı şeylerden bahsediyor sonra epey kabarık faturaları yolluyorlardı Trump’a.

Nix, o güne kadar yapılan tüm seçim kampanyaları demografik bilgilerle belirlendiğini hatırlattı salondakilere. Bunda bir tuhaflık yoktu aslında ama şurası ilginçti. Nix, bunun absürt bir şey olduğunu söylüyor ve demografiye göre strateji belirlemenin yanıltıcı olacağını söylüyordu. İşte burası ilginçti aslında!

PSİKOMETRİ KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIŞI

Klasik stratejiye göre; “Tüm kadınlar cinsiyetlerinden dolayı aynı mesajı alıyorlardı ya da aynı şekilde Afro-Amerikanlar da”. Nix’in söylemeye çalıştığı şey, diğer kampanyacılar demografi üzerinden ilerlerken Cambridge Analytica psikometrikleri kullanıyordu.

Psikometri kavramını ilk kez duyuyordu salondaki dinleyicilerin çoğu.

Nix devam etti: Beş farklı yüz, her bir yüz bir kişilik profilini tanımlıyor. Bu Beş Büyük ya da OCEAN modeli. “Bizim…” diyordu Nix, “…her bir yetişkin Amerika Birleşik Devleti bireyinin kişiliğini öngöreceğimiz bir model için bir formumuz var.” Bir an için dinleyicilerin yüzüne baktı. Derin bir sessizlikle beraber muazzam bir hayranlık seziliyordu. Adeta salon büyülenmişti…

Nix’e göre, Cambridge Analytica’nın pazarlama başarısı üç aracı bir arada kullandığı içindi: OCEAN modelini kullanan davranış bilimi, Büyük Veri analizi ve reklam hedeflemesi. Reklam hedeflemesi olabildiğince her bir müşterinin kişiliğine göre kişiselleştirilmiş reklamlardı.

ABD’DEKİ HER SEÇMENİ PROFİLLEMEK

Nix samimiyetle şirketin bunu nasıl yaptıklarını anlatıyordu. Cambridge Analytica, farklı çeşitte kaynaktan arsa kayıtları, otomotiv verileri, alışveriş verileri, bonus kartları, kulüp üyeliği, hangi dergileri okuduğu, hangi kiliseye bağlı olduğu gibi kişisel verileri alıyordu. Nix, Acxiom ve Experian gibi küresel çapta aktif veri brokerlerinin logolarını gösteriyor, Amerika’da neredeyse tüm kişisel verilerin satılık olduğunu ima ediyordu. Örneğin, Yahudi kadınların nerede yaşadığını bilmek istiyorsan, basitçe gidip bu bilgiyi satın alabiliyorsun, hatta telefon numaraları dahil! Şimdi Cambridge Analytica, Cumhuriyetçilerin seçmen kütüğü bilgisi ve çevrimiçi (online) verileri bir araya getiriyor ve Beş Büyük kişilik profillerini hesaplıyordu. Dijital izler birden korkuları, ihtiyaçları, ilgileri ve ikametgah adresleriyle gerçek insanlara dönüşüyor. Salonda derin bir uğultu yükselmeye başlamış şaşkınlık ifadeleri belirginleşmişti. Bu ortam Nix’i daha da gaza getirdi ve baklayı ağzından çıkardı. Anlattığına göre Cambridge Analitica ayrıca “sosyal medya anketleri” ve Facebook verilerini de kullanıyor. Ve şirket Kosinski’nin uyardığı konuyu aynen yapıyordu: “Biz Amerika Birleşik Devleti’ndeki her bir yetişkinin kişiliğini profilledik – 220 milyon insanın…” deyiverdi… İnsanları etkileme adına iki önemli şirket sırrını açığa vurmuştu: birincisi Kosinski’nin yöntemini apartmışlardı, ikincisi ise bir ülkenin nüfusunun yarısını fişlemişlerdi.

Salon şaşkınlığını yaşayamadan elindeki kumanda aletine dokundu ve projeksiyon ekranında bir tablo belirdi. Ekran görüntülerini açtı. “Cruz’un kampanyası için hazırladığımız veri panosu bu,” dedi ve ekledi: “Bir dijital kontrol merkezi beliriyor. Sol tarafta grafik, sağ tarafta Cruz’un sürpriz bir şekilde önseçimleri kazandığı Iowa’nın haritası. Ve haritanın üzerinden yüzlerce küçük kırmızı ve mavi noktalar var…” Nix “Cumhuriyetçiler” deyince, mavi noktalar kayboldu, “kararsızlar”da ise noktaların bir kısmı daha kayboldu, “erkekler” bir kısmı daha. En sonunda tek bir isim kalmıştı, yaşı, adresi, ilgili alanları, kişilik özellikleri ve politik eğilimi bilgileri ile birlikte. Peki Cambridge Analytica uygun siyasi mesaj ile bu kişiyi nasıl hedefleyecekti?

BİR MATEMATİKÇİ STRATEJİYİ ÇÖZMÜŞTÜ

Tam bu noktada mevzuyu dağıtmadan biraz daha derine inmek zihin açıcı ve kolaylaştırıcı olacaktır.

Matematikçi Cathy O’Neil’in Ağustos 2016’da gözlemlediği bir konu vardı. Trump’ın normal insanlar gibi olmadığını herhangi ahlaki pusula ya da etik ilke bağlayıcılığı olmadan zenginliğin verdiği bir özgüvenle dediklerini inkâr etmemem, tutarsız davranmaktan kaçınma gibi dertleri olmadığını söylüyordu O’Neil. Dahası, Nix’in yönetimindeki CA’ya göre davranış geliştirdiği hakkında herhangi bir bilgisi yoktu ama yazdığı yazıda adeta biliyormuş gibi doğru saptamalarda bulunuyordu. Trump’ın çarpıcı tutarsızlıkları, çok eleştirilen karmaşıklığı ve sonuçta ortaya çıkan çelişkili mesajları birdenbire onun en önemli varlığı haline geldi: Her seçmen için farklı bir mesaj üretiyordu bu adam! Trump’ın kitlenin tepkilerine göre mükemmel şekilde fırsatçı algoritmalarla davrandığı neticesine varmıştı matematikçi O’Neil.

2016 Başkanlık seçimlerinde her eyalette sıfır çekerek tarihe geçen bir başkanlık adayı daha vardı. Zoltan Istvan isimli bir gazeteciydi bu. Ünlü National Geographic kanalında belgeselci olarak, San Fransisco Chronicle’da yazar olarak çalışan Istvan, kendince “Transhümanist Politika” ismini verdiği bir felsefe de geliştirmişti. Çok iddialı olan Istvan, seçimlerde sürpriz yapacağından emindi. Ancak ne yazık ki Züğürt Ağa filmindeki gibi sadece kendi kendine verdiği oy ile yetinmek zorunda kalmıştı! Aslında Istvan’ın umutlu oluşu tümden temelsiz değildi. Başkanlık kampanyası bilim ve teknoloji platformu sayesinde önemli medya kuruluşları tarafından geniş çapta yayılmış, özellikle sosyal medyada azımsanmayacak bir destek görüyor gibi olmuştu. Ancak bilgiye konvansiyonel anlamda sahip olmak ile onu kirli ya da temiz emelleri için kullanmak arasında uçurumlar kadar fark vardı. Zoltan Istvan bunu anladığında sıfırı çekmişti…

Matematikçi Cathy O’Neil, Trump ile Istvan’ı karşılaştırıyor ve klasik medya desteği ile algı operasyonu arasındaki farkı ortaya koyan yazıları Amerikan seçimlerinden üç ay öncesinden yazmayı başarıyordu.

VERİ ODAKLI MESAJLAR

Alexander Nix oteldeki konuşmasında; “Trump’ın her mesajı veri odaklıydı” dedikten sonra, 3. başkanlık münazarasının olduğu gün, doğru versiyonları bulmak için, Trump’ın açıklamalarından oluşan varyasyonlarla ekibi Facebook’ta 175 bin farklı reklam test ettiklerini açıklıyordu. En uygun psikolojik yolu bulmak için her bir mesaj mikroskobik detaylarda farklıydı: Farklı başlıklar, renkler, alıntılar, fotoğrafla ya da video ile. Bu ince ayarlanmış mesajlar küçük gruplara ulaşıyordu. Nix’in röportajda belirttiği gibi: “Köyleri ya da apartmanları bile hedefleyebiliyoruz. Hatta bireyleri…”

Bunun için kullandıkları yöntem ise kulağa biraz ürpertici geliyordu: Dark Postlar… Yani Karanlık Postalar… Peki neyin nesiydi ki bu karanlık mektuplar?

Hızımızı aldık devam edelim elbette ama bir sonraki yazıya…

[Naci Karadağ] 31.3.2018 [TR724]

Kanserden korunmak için bu alışkanlıklarınızı değiştirin!

Kolon kanseri Türkiye’de en sık görülen kanserler arasında 3. sırada. Genetik faktörler, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşam en önemli sebepleri arasında gösteriliyor. Hastalığın dikkat çeken bir diğer yanı ise sinsice ilerlemesi ve hiçbir belirti vermemesi.

Kalın bağırsakta polip varlığının erken dönemde tespitinin önemine işaret eden genel cerrahi uzmanı Dr. Tolga Aliyazıcıoğlu, poliplerin tedavi planlamasının yapılması durumunda hastaların yaşam kalitesinin arttığına dikkat çekiyor. Aliyazıcıoğlu, kolon kanseri riskini artıran sebepler ve hastalığı önlemeye yönelik alınacak tedbirler kusunda önemli tavsiyelerde bulunuyor.

Yaş: Genç yaşlarda da görülebilen kolan kanseri sıklığı, yaş ilerledikçe özellikle de 50 yaşından itibaren artmaktadır.

Beslenme: Bitkisel lif oranı düşük ve yüksek yağlı beslenme kolon kanseri riskini yükseltmektedir. Posasız gıda tüketimi, kabızlığı artırarak dışkının uzun süre bağırsak içinde kalmasına ve o bölgenin kanserleşmesine neden olmaktadır. Şarküteri ürünleri, salamuralar, tütsülenmiş etler, mangal türü yiyecekler ve kızartmalar, kabızlık yapan yiyeceklerdir. Bunun yanında meyve, sebze, baklagiller, tavuk ve tahıl bakımından zengin gıdaları tüketmenin risk oranını azalttığı belirlenmiştir.

Daha önce bilinen kolon polipleri bulunması: Daha önce kolonoskopik olarak kolon polibi çıkarılan hastalar mutlaka belirli aralıklarla kontrollerini yaptırmalıdır.

İnflamatuar bağırsak hastalığı: Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı olanlarda kolorektal kanser gelişme riski daha yüksektir.

Genetik faktörler: Anne-baba, kardeş veya çocuğunda kolon kanseri olan kişilerde kolon kanseri riski yüksektir.

Hareketsiz yaşam: Fiziksel aktiviteden uzak yaşam kanser riskini artırmaktadır. Araştırmalar, düzenli egzersiz yapmanın birçok kanser türünde olduğu gibi kolon ve rektum kanseri riskini de azalttığını göstermiştir. Egzersiz programına başlamadan önce doktora danışmak gerekir. Doktor kişiye uygun egzersiz programı konusunda yardımcı olacaktır. Haftada 5 gün veya 5 günden fazla, 30 dk süreyle yapılan egzersiz tavsiye edilendir. 45 dk’dan 1 saate kadar yapılan egzersiz daha fazla yarar sağlayabilir. Orta derece aktiviteler; tempolu yürüyüş, düz arazide bisiklete binmek… Hareketli aktiviteler ise; tırmanma ve koşudur.

Radyasyona maruziyet: Başka bir hastalık nedeniyle (prostat kanseri, serviks kanseri ve vagina kanseri) pelvik radyoterapi uygulanan hastalarda risk daha yüksektir

Sigara ve alkol kullanımı: Birçok rahatsızlığa neden olan sigara ve alkol kolon kanserini de tetiklemektedir.

Obezite: Çağımızın en önemli sağlık sorunlarından birisi olan aşırı kilo tüm kanser türleri gibi kolan kanserine de neden olabilmektedir.

[TR724] 31.3.2018

Fıkhı kafaya takmak lazım (2) [Ahmet Kurucan]

Kaldığımız yerden devam ediyorum.

2- Müslümanların Hukuku/şeriatının temel dayanakları elbette ve hiç şüphesiz Kur’an ile Hz. Peygamber’in (sas) söz ve eylemleridir. İçtihadî faaliyetlerde bu temellere dayanılması, üretilen düşüncenin sağlamasının Kur’an ve Nebevi sünnetle yapılması İslam fıkhının en önemli özelliğidir. Fakat bu, hayatın tabii akışı içinde karşımıza çıkan sorunlara beşerin iradesi, bilgisi ve idrakiyle ürettiği düşünceleri ilahi yapmaz. Kaynağın ilahi olması üretilen düşünceyi ilahi kılmaya yetmez. Dolayısıyla İslam’ın fıkhına yani Müslüman ilim adamlarının üretmiş oldukları o düşüncelere/içtihatlara/çözümlere/kanunlara İlahi demek yanlıştır.

Beşerî içtihatlara ilahilik vasfı verilmesi, böylesi görüşlerden müteşekkil ve hayata ait nizamı tesis için ortaya konan düşüncelerin toplamına ‘İlahi Hukuk’ denilmesi zaman içerisinde onun kutsanmasına kadar ilerleyen bir seyir izlemiştir. Tarihi tecrübelerimiz gösteriyor ki bu zihniyet “mevcut bize yeter; istesek de yeni hükümler ortaya koyamayız ve imamlarımızı aşamayız” noktasına bizleri götürmüş; hayatın tıkandığı yerlerde ise kıyasen verilmiş hükümleri dahi asıl kabul ederek içtihad-ı kıyasilerle, hile-i şeriyyelerle çözüm arayışı içine girmişizdir. Müçtehid-i mutlak, müçtehid fi’l-mezhep ile başlayıp mukallide kadar giden sıralamayı yapan zihniyet de bu zihniyettir. Yanlış anlaşılmalara medar olmaması için şu cümleyi burada ilave etmek zorundayım; ben bu tasnifin doğruluğu veya yanlışlığını tartışıyor değilim. Bugünden düne bakıp, bu tasnifi ortaya çıkartan arka plan şartlarını nazara almadan yıkıcı eleştiri yapmayı veya geleneği ret, inkar ya da hafife almayı her şeyden önce hakikate karşı saygısızlık, ardından bu geleneği bizlere miras bırakan ulemaya karşı büyük bir haksızlık olarak görürüm.

3- Fıkıh usulü, vahyin son bulmasını müteakip değişen ve gelişen şartlar muvacehesinde karşılaşılan yeni sorunlara çözümler üretmede kullanılan metodolojiye verilen isimdir. Fıkıh usulü asırlarca insanlığın önünü aydınlatan ve İslam’ın hayatın her alanında meydana getirdiği eserlerle medeniyet şeklindeki tezahüründe en önemli rolü oynayan ilmi disiplindir. Fıkhî düzlemde üretilmiş olan düşünceleri, fetvaları, hükümleri tüketen insanı çok alakadar etmese de –çünkü o yap-yapma, caiz-caiz değil hükümlerine bakıyor ve o hükümlerin üretildiği metodoloji ile ilgilenmiyor – ehli ilim erbabı için mezkur usulün bugünkü komplike hayat şartlarında yenilenmesi gerekip gerekmediği ayrı bir müzakere konusudur.

Tabii ki fantezi arayışı içine girmek doğru değil ama mevcudun yetmediği ya da Allah’ın ve Peygamber Efendimiz’in (sas) muradını daha iyi anlayabilme, insanların maslahatlarını daha iyi karşılayabilme ve günümüze yansıtabilme açısından yeni metotların devreye sokulması başta ifade ettiğimiz yenilenmenin kapsamı içine giren ve girmesi gereken bir husustur. Bir zamanlar “kıyasa” karşı “istihsan”, “Medine ehlinin ameli” karşısında “ıstıslah” metotlarının ortaya çıkışını zorlayan sebepler bugün çok daha fazla bir şekilde vardır ve mevcuttur. Kaldı ki bahsini ettiğimiz şeyler mezhep imamlarının hayatta olduğu çok erken dönemde gerçekleşmiştir. Sosyal hayat şartlarını alabildiğine durağan olduğu o dönemlerde demek ki ayet ve hadisler zahiri manalarıyla sorunlara çözüm olmamış, hatta kıyas ameliyesi bile uygulanabilir ve sürdürülebilir sonuçların çıkmasına sebebiyet vermemiş ki istihsan, ıstıslah gibi metotlar üretilmiştir.

4- Çok önemli bir başka husus fıkıh-siyaset ilişkisidir. Namaz, oruç ve hac hariç fıkhın söz söylediği bütün alanlar sosyal ve toplumsal hayat ile alakalı hükümlerdir. Mahiyeti ve başlangıcı itibariyle ferdi ve sivil gibi gözüken bu hükümler mezhepleşme ve devletin bir mezhebi “resmi” ilan etmesinden sonra kendiliğinden tabir caizse kanunlaşmıştır. Bu safhadan sonra yapılan içtihatlar da zaten yaşamanın kendisini oluşturmuştur. Osmanlı’da örneğini gördüğümüz şer’i ve örfi hukuk ayrımı ise değişen ve gelişen şartlar karşısında içine girilen zaruri bir yoldur. Kaldı ki adına örfi hukuk denmese bile bu uygulamanın temellerini bizzat Efendimizin hayatında, ardından onun bıraktığı mirasa dayalı olarak Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile başlayan ve günümüze kadar devam eden süreçte görebiliriz.

Bugün de kısmen devam bu yolculukta ulema, siyasetle olan ilişkisinde bağımsızlığını her zaman korumuş mudur akla gelen ve mutlaka cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Bu soruya net bir şekilde evet veya hayır demek ya da kategorik yaklaşımlar sergileyip, isimlerini de sayarak “şu müçtehitler, şu dönemler, şu mezhepler, şu hükümler” bağımsızlığını korumuş diğerleri koruyamamış ve siyasete eklemlenmiştir diyemeyiz. Gördüğümüz o ki her ikisi de tarihin her döneminde var olmuştur ve fıkıh resmi uygulanma alanı bulmasa bile hala belirleyici ve etkileyici özelliklerle varlığını devam ettirmekte ve ulemanın görüşleri siyasilerin meşruiyetini sağlamada hala sağlam bir referans kaynağıdır. Bunun farkında olan siyasiler de yanlarına çekebildiği kişileri suiistimal etmekte ya da onlar bu suiistimale gönüllü olarak destek vermektedir.

MÜSLÜMAN İÇİN FIKIH, HAYAT DEMEKTİR

Netice olarak şunu söyleyebilirim; fıkıh konusundaki tartışmalar karşısında birilerinin itham sadedinde “fıkhı kafaya takmamak” lazımdır demesi tek kelime ile yanlıştır; aksine “fıkhı kafaya takmak” lazımdır, şarttır ve elzemdir. Belki, “şu, şu, şu dertlerimiz varken fıkhı kafaya takmamalı” demek istiyor olabilirler. Ben ise  tam da bu gerekçe ile fıkıh kafaya takılmalıdır diyorum. Zira “şu, şu, şu dertlerimiz zaten bu mevcut fıkıh mirasını eleştirel düşünceye tabii tutmadan, onların beşerî ve üretilmiş olduğu çıkarımlar olduğu ve zamanın çocuğu olan müçtehitlerin kendi dönemlerindeki sorunlara birebir hemen cevap olması için ürettiği görüşler olduğu gerçeğini ıskalamamızdan dolayı başımıza geliyor” diyorum.

Unutmayalım, bir Müslüman için fıkıh hayat demektir. Belki iddialı bulabilirsiniz şu okuyacağınız cümleyi ama derinden derine düşünürseniz bana hak vereceksiniz, bizim hayat felsefemizi, dünyaya bakış açımızı ve hayat tarzımızı şekillendiren Kur’an’dan ve sünnetten daha ziyade kelam ve fıkıhtır. İlmihal Müslümanlığı diyeyim, gerisini siz getirin.

Önemli not: Ben bu yazıyı 14 Haziran 2016 günü Zaman Amerika için kaleme almıştım. Yayınlanması bugünlere nasipmiş.

[Ahmet Kurucan] 31.3.2018 [TR724]