Eskiden Başkalarını Okurduk, Şimdi Herkesin Bir Öyküsü Var - [Tarık TOROS]

İlk iki sezonu Pablo Escobar’ın yaşam öyküsüne odaklanan Narcos dizisinde işitmiştim:

-Kötü adamların her defasında şanslı olmaları gerekir. İyi adamların ise tek bir sefer şanslı olmaları yeterlidir.

Yine…

Salma Hayek, Adrien Brody’li Septembers of Shiraz filmi, Mevlana’nın şu sözüyle açılır:

“Out beyond ideas of wrongdoing and rightdoing, there is field. I will meet you there.”

Yani…

-Yanlış ve doğruların ötesinde bir yer var. Sizinle orada buluşacağız.

Son dönemdeki okumalarımı ve izlemelerimi şöyle derleyebilirim:

En idealist gözüken liderler ve en romantik mücadeleler bile perde arkasından para spekülatörleri tarafından yönetiliyor olabilir.

İnsanların büyük kısmı sürü güdüsüyle düşünmeden hareket ediyor. Onları uyarmak isteyen idealistler genelde duymazdan geliniyor ve kurban edilmelerine ses çıkarılmıyor.

Sosyal ortamlarda sürekli olayları hafife alma, her olayda komik bir yan bulma gibi eğilimler bilinçli olarak körükleniyor olabilir. Alay konusu yapılarak insanların sert tepkiler vermelerinin önüne geçilmekte.

Kararlarınızı, çıkarılan “uzmanlar” ciddi ölçüde etkilemekte.. Bunların esas sahibi, yanlış karar vermenizi özellikle isteyenler.

İnsanların kısa hafızası var sadece.

Özetle:

Her adımlarında “kutuplaştırmaya yarar mı, yararmaz mı” ona bakıyorlar. İpi az gerince “aman kopmasın” diye hafif gevşetmeleri yanıltmasın.

Ateist diye dalga geçtikleri Ahmet Altan, İslam’ı ve gerçek cihadı tek cümlede özetlemiş: “Bir dindarın savaş alanı kendi zihni ve bedenidir.”

Sahi, Altan kardeşler de dahil tutuklu gazeteciler için imza kampanyası var change. org sitesinde… İki haftayı geçti, şimdi baktım, sadece 4 bin 109 imza var. Çoğu yabancı 4 bin küsür kişi. 5 bini bile bulmadı.

Korkmayın!

Mühim olan…

Kişinin kendisini aşan bir görevle karşı karşıya geldiği zaman…

Korkusunu yenmesidir.

Bunu yaparsanız…

Sizden önceki herşey unutulur…

Peşinizden gelenler bundan ilham alır.

Akılalmaz bir delilikle…

Limitlere ve duyulara itibar edilmeden…

Tüm oluşumları temizleyecek bir amaç güdüyorlar.

Kışkırtmak gerekiyordu, önlemek değil.

Ülkeyi pineklemekten kaldıracak bir harekete ihtiyaç vardı: 21’inci yüzyıla uygun bir “anarşi tehdidi”.

Gazeteci, film eleştirmeni Şenay Aydemir, sayfasına sabitlediği tweette şunu diyor:

-Tarihin öğrettiği bir şey var: Devlet ve halk çatışıyorsa, devlet olan biten hakkında size yalan söylüyordur. (16 Aralık 2015)

Birkaç örnekle açayım;

Evlerden, ofislerden çıkan kasa kasa dövizlerin rüşvet ve yolsuzluk parası olduğuna inanmayanlar, “1 dolarların” darbe delili olduğuna inanıyor.

Rus uçağı düşürülünce “Emri ben verdim, yine olsa yine düşürürüz” diyenler, sonra ağız değiştirip “darbeciler yaptı” dedi. İkisine de inanılıyor.

Yıllarca bondrollü satılan kitaplar “içinde ne yazdığına bakılmadan” bir anda yasaklandı. Aman başıma bir şey gelmesin diye arazide yakmaya çalışanlar bile gözaltına alındı. Terörle mücadele ekipleri, artık kaleşnikofların yerine bunları sergiliyor.

Ailecek pasaportlar “gerekçesiz” iptal ediliyor, kadına “kocan gelsin” denilirken… Çocuklara “Baban gelmezse seni de alırız” diye tehditler savuruluyor.

15 Temmuz’un ne olduğu ortaya çıkmadan, çıkarılmadan… Köprülere, kavşaklara, tünellere adı veriliyor, okullarda ders olarak okutuluyor.

Halen “demokrasi bayramı”ndan kafayı kaldırıp darbe girişiminin nasıl olduğuna bakmıyoruz. Halbuki (kaldıysa) gazetecinin görevi bayram yapmak değil, darbeyi kimin yaptığını, şemasını, hiyerarşisini, darbe planını, neden tasarlayıp yaptığını, kurulacak hükümette kimlerin olacağını filan sormaktır.

Ekrana çıkartılmasına izin verilen uzman sayısı o kadar azaldı ki, bazılarının TV programlarından fırsat bulup ne ara araştırma yaptıklarını merak ediyorum.

Bir yazışma programını akıllı telefonuna indiren herkes gözaltına alınıyor. O arada, yığınla insan “güvenli buldukları” başka mesajlaşma uygulamalarını indirip oradan yazışıyor, içlerinde anlı şanlı yandaşlar bile var. Kimsenin kimseye itimadı kalmadı.

Vizesiz Avrupa’yı unuttuk, imtiyazlı yeşil pasaportlarla bile izinsiz yurt dışına çıkamıyorsunuz. Normal pasaportların izne bağlanması yakındır (muhtarlar ne güne duruyor.)

Her Allah’ın günü bombalar patlayor, sivil-asker-polis şehit veriyoruz. “Vatandaşlarımız müsterih olsun, her türlü tedbir alındı” diyorlar. Sonra da, önceden istihbaratını alıp önleyemedikleri girişimler için herkesi sokağa davet ediyorlar.

Twitter ve Facebook’u yavaşlatma keyfiliği bile apaçık temel hakların ihlalidir. Yönetimin asli görevi güveniliği sağlamaktır, güvenliği bahane etmek değil!

O kadar korkuyorlar ki…

Bağımsız gazetecilerin Twitter paylaşımlarını Türkiye’de “buzluyorlar.”

Toparlayalım;

Bugün 10 Ekim 2016.

Tam bir sene önce bugün, Ankara’nın göbeğinde 100’den fazla insan katledildi, 500’den fazla insan yaralandı.

O patlama halen aydınlatılmadı. Bilakis, statlarda yuhalandı.

Hiç unutmam, iki gün sonra Ankara’daydım. 48 saat önce kenti sallayan bir patlama yaşanmamış, onca kan dökülmemiş bir atmosfer vardı.

Çok şaşırmıştım. Şimdi daha iyi anlıyorum.

Toplum öyle bir noktaya getirildi ki,

Gün aşırı bayraklı-bayraksız onlarca cenaze kalksa bile…

Boğaz’dan selfie yapıp Açıkhava konserinde zıplayabiliyor…

Kıvanç Tatlıtuğ ile Tuba Büyüküstün’ün yeni dizisi çok daha büyük heyecana yol açıyor.

Eskiden başkalarını okurduk. Şimdi herkesin bir öyküsü var.

Kendimiz çalıp oynuyoruz işte.

Tarık TOROS, 10.10.2016

Balyoz’un Sapı, Darbenin Çöpü! - [Sefer Can]

Başbakan Binali Yıldırım’ın, “Balyoz sapına kadar gerçek!” açıklamasına hâlâ şaşıran var mı? Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas” çıkışından sonra gelen beraatlar ve karşı davalardan sonra biraz tuhaf kaçtığını kabul ediyorum ama şaşırtıcı değil. Ortam ve ihtiyaçlar bunu gerektiriyor. “Hedefe giden her yol mubah” prensibinin sahibi Makyevel bunları görse “Bu kadarı da fazla!” demek zorunda kalabilirdi.

Demokrasiyi sadece bir araç olarak görenler, bir dönem ülkedeki demokrat dönüşümün sürükleyicisi rolü yapar. Teker düze çıktıktan sonra tek adam rejiminin dibine vurur. Avrupa Birliği (AB) standartları, rakipleri ekarte etme adına kullanışlı olduğunda en hararetli AB savunucusu olanlar; ihtiyaç kalmadığında fabrika ayarlarına döner. En uçuk kaçık komplo teorileriyle Batı karşıtlığını tahrik etmeye koyulurlar.

Bu yüzden Ergenekon ve Balyoz gibi darbe davaları, iktidar alanını genişletmek için işine yarıyorsa ‘savcı’ kesilir; lüzum kalmadığında avukatlık cüppesini giymekte mahzur görmez. Avrupa Parlamentosunda, “Bazen bir kitap bombadan daha tehlikeli olabilir!” diyenin kısa bir müddet sonra o yazarların arkasına saklandığını da gördü bu ülke.

‘Bir öyle bir böyle’ rejimi

Bütün il ve ilçelerde 40 gün 40 gece milyonlarca insana 15 Temmuz nöbeti tutturanla, her seferinde bir bahane bulup milli bayramların kutlanmasını engelleyen aynı el. 109 kişinin öldüğü Ankara Garı katliamı kayıplarını anmaya izin vermez ama partisinin en küçük merasiminin gecikmesine bile tahammül etmez. Kürsülerden Pensilvanya’ya selam çakan da odur, en ağır hakaretleri sıralayan da. Zaman gazetesinin yaş gününe katılıp çalışanları dahi hayrette bırakan övgüler dizer, ardından o gazeteye aboneliği terör suçu gibi gösterip binlerce kişiyi tutuklatır.

İsrail’i terör devleti diye suçlaması, el altından ilişki geliştirip ticaret yapmasına engel olmaz. Türkiye’de konuşurken ABD hakkında söyledikleri yenilir yutulur cinsten değildir. Ama Başkan’la fotoğraf çektirmeyi büyük başarı olarak sunar. Rus uçağı krizinde “Bugün olsa yine düşürürüz!” dediğini unutturup faturayı ‘FETÖ’ye kesmekte beis görmez. Ailecek görüşüp, karşılıklı ev gezmesine gittiği Beşşar Esad’ın devrileceğini düşündüğü bir anda, diktatör olduğunu hatırlayıverir. Suudlara yönelik ABD yaptırımlarına, suç ve cezanın şahsiliği ilkesini hatırlatıp karşı çıkar; ama gazeteciyi evde bulamayınca eşini tutuklatır.

“İyi de bunların hangisi gerçek?” diye sorarsanız benim cevabım “İkisi de!”. Ve asıl problem de burada. Ortam ve ihtiyaca göre her iki rolü de çok gerçekçi oynar. Tek hedefi vardır, gemisini yüzdürmek, gerisi teferruat.

Balyoz’da ne oluyor?

Balyoz’un sapına gelince; Yıldırım’ın açıklamasına da Yargıtay’daki temyize de fazla anlam yüklemek doğru değil. Ergenekon’la koalisyon görüntüsünü biraz perdelemek için bu 7 kişiyi feda ediyorlar. Zaten Ergenekoncular, eski Birinci Ordu Komutanı Çetin Doğan’ı ‘şahsi ikbal hırsını ana projenin önüne çıkardı’ diye sevmiyordu. Hatta öfkeliydiler. Erdoğan’a YAŞ’ta hakaret ettiği için o da intikam peşinde.

Ayrıca mızrak/balyoz çuvala sığmıyor. “Bakın gerçek suçluları cezalandırdık, kumpasla adaleti birbirinden ayırdık” diyecekler. Bütün sanıklar, kurban diye medyada yüceltilirken Çetin Doğan’ın kapsam dışı bırakılması, sadece Aydınlık’ta yer bulması da bu yüzden. Doğan ancak çok güçlü bir şantajla rüzgârı tersine çevirebilir. Beraat kararının bozulması ve hatta mahkûmiyet alması bile sürpriz olmaz. Sırasını beklesin, bakarsınız bir gün onun kahraman veya mağdur olması birilerinin işine yararsa o da kurtulabilir.

Sefer Can, 10.10.2016

Batı’nın Türkiye hesabı yanlış - [Ekrem DUMANLI]

Türkiye Batı’dan hızla kopuyor. Kendi içine kapanıyor. Demokrasi çoktan rafa kalkmış durumda. İnsan hakları ihlalleri dayanılmaz boyutlara ulaştı. İşkence, sıradan hadiseler arasına karıştı. Medya tamamen susturuldu, kapatıldı, işgal edildi. Mal güvenliği de can güvenliği de kalmadı. Akademisyenler, gazeteciler, işadamları, memurlar, öğrenciler… İktidara kul köle olmayan herkes tehdit ve baskı altında. Hapishaneler doldu taştı; sırf sivil darbe mağdurlarına yer açılsın diye mahkumlar serbest bırakıldı…

Türkiye kendi ekseninden savrulup giderken ve AB haritasını paramparça ederken Batı ne yaptı/yapıyor? Bireysel eleştiriler ve cılız bir tonla ifade edilen kurumsal tepkiler bir kenara bırakılırsa Batı, Türkiye’deki antidemokratik gelişmeler karşısında derin bir sessizliğe bürünmüş durumda. Sebep? Avrupa kapısına dayanan göçmen krizi.

Evet, görünen o ki Suriye iç savaşı ile başlayan süreç, büyük bir göçmen akınına sebep oldu ve Avrupa bu krizi yönetemedi. Türkiye’nin göçmenlere set çekmesi ve Avrupa’ya kontrolsüz bir şekilde gelmesine engel olması, Avrupa’yı Erdoğan’a mahkum hale getirdi. Erdoğan da bunun farkında. AB’yi sürekli aşağılıyor, tehdit ediyor; şantaj sayılabilecek sözlerle itham ediyor.

Bu derin sessizliğin en büyük nedeni göçmen krizi; ancak başka faktörler de var. Mesela Türkiye’nin insan hakları ihlalleri ve anti demokratik bir yörüngeye oturması, öteden beri Türkiye’nin AB üyeliğine sıcak bakmayan mahfillerde bıyık altında gülmeyi gerektirecek kadar bilinçaltı bir hesaba dönüşebiliyor; çünkü bu gidişle Türkiye istese bile AB’nin ortağı olamaz.

Peki ne olur bu gidişatın sonu? Türkiye Orta Doğu ve Orta Asya’da pek çok örneğini bildiğimiz bir ülke haline gelir. Son 3 senedir yakınlaştığı ve benzeştiği ülkelerden yola çıkarsanız, Erdoğan’ın ülkeyi zaten o noktaya doğru savurduğunu görürsünüz. Buna Türkiye sevdalısı vatandaşlar ne kadar üzülüyorsa Türkiye’nin AB’ye renk getireceğine inanan dostları da o kadar üzülüyor. Bir de ‘Zaten Türkiye Batı’ya yakışmıyor’ tarzında olumsuz (ve bazen de ırkçılık kokan bir söylemle) yaklaşanlar var; onlar için gün doğdu, Türkiye gemisini yürüten kaptan rotayı karanlık bir hedefe doğru çevirdi…

Bir de son yaşananları hala ‘AKP-cemaat kavgası’ mesafesinde gören ve gidişatı doğru okuyamayanlar var. Onlara göre hiç bir iktidar cemaate bu zararı veremezdi; ancak İslamcı olduğunu iddia eden ama hiç bir zulümden sakınmayan bir iktidar bu kadar vahşi bir yol haritası izleyebilirdi. Dolayısıyla ‘yesinler birbirini’ diye düşünenlerden ‘Bırakın devlet zırhına bürünen yobaz kuvvet önce cemaati bitirsin; sonrasını düşünürüz’ diyenlere kadar çok sayıda seyirci ile karşı karşıyayız. Ne var ki olaylara güncel fırsatçılıkla bakan ve bir sonraki adımı doğru okuyamayan politikacıların yanlış hesabının faturasını, sadece basiretsiz siyasetçiler ödemiyor.

Türkiye’de durum sanıldığından ve göründüğünden daha kötü. Mesele cemaat meselesi olsa haksızlık ve zulüm belli bir zümreyi mağdur eder ve o adaletsizlikler bir zaman sonra tadil edilebilir; ancak antidemokratik hukuksuzluk hem her zümreyi baskı altına alıyor hem de ülke rejimi topyekun diktatörlüğe savuruyor.

Mesela büyük çoğunluğu Kürt halkının oylarıyla seçilmiş belediyelere kayyum atandı ve resmen ‘milli irade’ gasp edildi. Daha düne kadar ‘cemaat bağlantısı’ denip gazetelere, televizyonlara, şirketlere el konurken gerekli tepki verilseydi gaspçılık seçim sandıklarına kadar uzanmazdı. Belediyelerle iktifa edilmedi; Kürt sorunu üzerine ne kadar yayın yapan tv, gazete, internet sitesi varsa hepsine el konuldu. Sivil darbe icracıları bu kadar pervasız işleri PKK’yı bahane ederek yaptı; bu yüzden yeteri kadar özgürlükçü bir ses yükselmedi; peki Alevi vatandaşlarımızın suçu günahı neydi!

Muharrem ayına girdiğimiz ve Hz. Hüseyin’in acısını yüreğimizde duyduğumuz bu günlerde nerdeyse bütün Alevi medyasına geçen hafta el kondu. Tahrik etmek istercesine Kerbela’nın yıldönümüne denk getirilen bu acımasız operasyonu yapan zihniyete devlet aklı demek mümkün mü!

Zorbalık durmuyor, durmayacak. Böyle giderse Türkiye İran’dan beter olacak Batı için. Orta Doğu ya da Asya ülkeleri gibi Türkiye’yi uzaktan seyredip kınamak da yetmeyecek. Başta IŞİD olmak üzere radikal terör örgütlerinin cirit attığı bir ülke faşizmle yönetildiğinde komşuları için nasıl bir sorun oluşturacak; buna kafa yormak gerekiyor. ‘Gelin Türkiye’nin iç işlerine müdahale edin’ diyen yok; ama ticaretiyle, siyasetiyle, kültürel ilişkileriyle her daim bağlantısı olan ülkelerin kendi akıbetlerini de, komşu ülke halklarını da düşünmesi gerekiyor. Bu, hem Türkiye için gerekli hem Batı için…

Ekrem DUMANLI, 9.10.2016

Aşk ve şevki kıranlar - [Abdullah AYMAZ]

Münazarat Risalesinde sorulan “Tembellik zindanına düşmemizin sebebi nedir?” sorusunun cevabını Üstad Hazretleri şevki kıran sebepler üzerinde duruyordu. Birinci engelin ümitsizlik olduğunu, çare olarak, buna karşı “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz” ayetini bir kılıç gibi kullanılmasını söyledi.

İkinci engel olarak diyor ki: ”Sonra, çekişmesiz bir alan olması lazım gelen HAKKA HİZMET anlayışının yerini meylü’t-tefevvük yani başkalarından üstün olma ve herkesin başına geçme meylinin istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürür. Siz ‘Allah için olunuz.’ hakikatini o düşmana gönderiniz.”

İnsanda bulunan muzır madenler hükmündeki bazı duyguları şeytan çok işletir. Zaten bunlar, nefsin hoşuna da gider. Ama hayır işleri için bir araya gelenleri de çok rahatsız eder. Cemaatleri dağıtıp paramparça hale getirir. Bu çeşit duyguların çok iyi ıslah edilmesi gerekir. Önde görünme ve baş olma arzusu terbiye ve ıslah edilmezse, haksız olarak esas kabiliyet sahiplerinin konumunu ele geçirmek için çok ayak oyunları oynanır. Bu arzuyla yanıp tutuşanların çoğu oralara layık olmayan kabiliyetsizler oldukları için, hem başarısız olmuş olurlar, hem yerlerine geçmesinler diye başarılı kabiliyetleri hiç acımadan harcama yolunu seçerler. Böylelerin verecekleri zararlar yanında, sonra gelecek kabiliyetlerde ümit kırıcı büyük kayıplar da olur. Bu hastalığın tek çaresi İhlastır ve “Allah için olmaktır.”

Gerçekten bu hususta muhlis ve muhlas ruhlara hayran olmamak mümkün değildir. Ben 1980’li yılların kargaşası içinde fitne yaymaya çalışan faaliyetler karşısında problemi kökünden halleden bir ağabeyimizin şu sözlerini nakletmek istiyorum: “Eğer sizlerin herbirinizi kendimden daha iyi ve daha üstün konumlarda görmek istemiyorsam, Allah kahretsin!” dedi. Belki kelimesi kelimesine aynen aktarmış olamadım ama, son sözler aynen öyle idi. Ben yerimde dondum kaldım. Şaka değil, “İlahi kahır” söz konusu… İnsan bu sözü kendisi hakkında nasıl söyleyebilirdi… Demek ki, bu hususta kendisinden o kadar emindi… Böyle düşünen nezih insanların olduğu yerde problem diye birşey kalmaz. Üstad Hazretleri döneminde, böyle bir imtihanda birinciliği Hafız Ali Ağabeyimiz kazanmıştır. Gerçekten o, büyük ihlas kahramanlarındandı.

Tembellik zindanına düşmemizin üçüncü sebebi acelecilik hastalığıdır. Üstad Hazretleri bunu şöyle ifade ediyor: “Sonra da birbirine bağlı olan sebeplerdeki, basamakları atlayarak karıştıran acelecilik çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz, ‘Sabırlı olun, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. Cihad için hazırlıklı olun’ (Ali İmran süresi, 20. Ayetini) siper ediniz.

Üstad Hazretleri, Cenab-ı Hakkın insan kalbini Samed aynası, yani Kendi aşk ve muhabbetinin tahtı yaptığını; oraya başka şeylerin oturmasını istemediğini; fakat acelecilik, hırs, aşk-i mecazi ve siyaset gibi şeylerin kalbi parçalayıp oraya oturmalarına karşılık, darılacağını ve aksiyle tokat vuracağını söylüyor. Onun için acele iş yapanlar tokat yerler. Zaten acelenin şeytandan olduğu ifade edilmektedir. Yani şeytan aceleciliği kullanıp kalbe oturur ve yanlış işler yaptırır. Hırs da öyledir. Hırslı insanın gözü birşeyi görmez. Hırslı kimseler, haybet ve hüsrana uğrarlar; zarar üstüne zarara düşerler. Kalbe oturan aşk-i mecazi de öyledir. Onun için Nur’un birinci ve ihlaslı talebesi Hulusi Ağabeyimiz evlenecek gençlere: “Bu hususta gözünüzle değil, kulağınızla karar verin… Boyu posu, kaşı gözü hoşunuza gider kalbinize oturtursunuz. Sonra hiçbir ikaz dinlemezsiniz. Bu gözle verilen yanlış karardır. Hayat boyu cezasını çekersiniz. Ama sizi bilen ve sevenlerin tavsiye ettikleriyle evlenirseniz rahat edersiniz. Bu kulağınızla verdiğiniz güzel bir karar olur“ diyor. Siyaseti de, Allah için değil de sırf siyaset için yaparsanız onu alıp kalbinize oturtmuş olursunuz. Ondan sonra artık size partinizden bir şeytan bile gelse ona melek muamelesi yapar, ardından rahmet okursunuz. Eğer partinizden olmayan bir melek bile gelse ona şeytan muamelesi yapar arkasından lanet okursunuz… Onun için siyaseti bile, Allah için yapacaksınız, yoksa siyasetten uzak duracaksınız.

Abdullah AYMAZ, 9.10.2016