Edille-i şer’iye üzerine… [Abdullah AYMAZ]

İlkokuldan sonra üç sene Kur’an Kurslarında Kur’an, tecvit, ilmihal, Arapça, fıkıh okuduktan sonra İzmir İmam-Hatip Okuluna girdim. Daha alt sınıflarda (1962-1963)  Risale-i Nurları tanıdım ve ciddi okumaya başladım. Ahmed Feyzi Kul gibi Üstad Hazretlerinin mühim talebelerini de tanıdım.

Bundan üç-dört sene sonra (1966) M. Fethullah Gülen Hocaefendi İzmir’e geldi. İmam-Hatip ve İlâhiyatta Öğrenci Yetiştirme Yurduna da Müdür oldu. Bizim de kaldığımız bu yurtta İmam-Hatip Okulunda okuduklarımızın dışında özel olarak fıkıh, hadis, tefsir ve kelâm dersleri de okutuluyordu. Ayrıca yazları okullar tatil edildikten sonra da bu dersler devam ediyordu. Bu kursun yaz derslerine gelmeyen öğrenciler okullar açılınca yurtta kalamazdı… Hocaefendi, bütün sene boyu oradaki derslere Allah rızası için hiç ücret almadan girerdi. Kendisi sadece vaizlikten aldığı maaşla geçinir, zaten çoğunu da yine öğrencilere harcardı. Yurdun yemeklerinden yemezdi. Bunu bütün öğrenci arkadaşlar ve idareciler de bilirdi…

Üstad Hazretleri ve Risale-i Nurlar için sağdan soldan gelen itirazlar için bizzat Hocaefendi’nin  kendisinden;  “Biz Üstad Hazretlerine ve Risale-i Nurlara, Kitap ve Sünnete uygun şekilde, İslâmiyeti, Kur’an ve İman Hakikatlerini anlattıkları için sevgimiz, saygımız var, edille-i şer’iyeye ters hiçbir taraflarını, görmedik… Bütün İslâm Büyüklerine ve eserlerine Allah için, Kur’an için, İslam için saygımız ve candan bağlılığımız olduğu gibi, bunlara da öyle bağlıyız” meâlinde sözlere şâhit oldum ve 50 seneyi aşkın yakınlığımda da bunların aksine hiçbir şey işitmedim.

Bugüne kadar dini, imanı, İslamı, Kur’an’ı bilen gerçek âlimlerden de Üstad Hazretleri ve Hocaefendi hakkında benim şu kanaatimin aksine hiç bir şey işitmedim. Ben de Yüksek İslam Enstitüsü mezunuyum ve okumayı seven bir Müslümanım… Hizmeti İslâm dışı göstermeye çalışanlara da hayret ediyorum. Televizyonlarda bilir bilmez konuşan pek çok insan var, dergilerde ve gazetelerde de yazı yazanlar var, söylediklerine bakınca dehşete kapılıyorum; bu insanlar hiç Allah’tan korkmazlar mı? Ahirete hiç imanları yok mu? İmanı olan kimse bu iftiraları nasıl atar? Hesap, kitap, mahşer, terazî, mizan diye bir gün yok mu? Orada nasıl hesap verecek ve o dehşetli günde dünya makamı, mansıbı ve menfaati karşılığında  attıkları bu iftiraların altından nasıl kalkacaklar?..

Bundan dört-beş sene önce Güney Doğudaki medreselerle ilgili bir mektup gelmişti; durumlarını Hizmetle bir görüşmek istiyorlardı. Önde gelenlerle görüştük. Beş bin tane öğrencinin okuduğunu öğrendim çok sevindim. Bazılarını da ziyaret ettim. 1986 senesinde de Siirt’te Tillo’da görüştüklerim olmuştu ama bu derece köklü olduğunu bilmiyordum. Allah rızası için ehl-i sünnet esasları üzerine âlim yetiştiriyorlar. Fakat resmiyeti olmadığından diploma verilemediğinden bu mübarek emekler tam değerlendirilemiyor. Onun için o bölgede bulunan şehirlerdeki Hizmetin üniversite hazırlık dersanelerinin başında bulunanlarla da görüşerek, burada yetişenler için özel kurslarla dersler vererek dışarıdan İmam-Hatip Lisesini bitirme ve İlâhiyat tahsili yaptırma imkânları üzerine neler yapılabileceğini görüştük. Hizmet, üzerine düşeni yapacaktı. Hatta İlahiyat Fakültelerimize asistan olarak girmeleri, doktora yapmaları için yapabilecekler de meselenin içinde vardı. Bu hususta o müesseseleri kapatıncaya kadar üzerlerine düşenleri yaptıklarına inanıyorum. O senenin Ramazan ayında bir iftar münasebetiyle Ankara’da hükümetin iki Bakanı ile aynı masada bulunuyorduk. Vakıflardan sorumlu devlet bakanına bu ziyaretlerimi anlattım. Devletin de sahip çıkması gerektiğini söyledim. Hatta, asırlardır devam edip gelen bu mübarek geleneğin günümüzdeki temsilcilerine de yani ders veren âlim hocalara da birer konum takdir edip ona göre maaş olarak da onlara değer verilmesini ifade etmeye çalıştım. Bu meselelere zaten çok önem veren birisi olduğu için Bakan Bey ilgilendi ve zaten böyle bir düşünceleri olduğunu söyledi. Şimdi, orada yetişmiş üstlerde bir görevlinin, o kanaat önderlerini de çağırıp Hizmet aleyhine bir karar aldırmak için gösterdiği gayretlere bakıp dehşetler içinde hayret ediyorum. Bu nasıl bir düşmanlıktır, hatta nasıl bir anlayıştır. Herkesten önce dini resmen temsil edenlerin Allah’ı ve âhireti hiç unutmamak gerekir. Zâlimlerin sonunu gören güçsüz zayıf bir mazlumun 40 sene önce söylediği “O öyle bir Allah’tır ki” sözünü hiç unutamıyorum.

Abdullah AYMAZ, 7.11.2016 /Zaman

Bütçede ‘Başkanlık rüşveti’ var [Semih Ardıç]

2017 bütçesinde 645 milyar TL’lik gidere karşılık 598,3 milyar TL’lik gelir bekleniyor. 46,9 milyar TL’lik bütçe açığı, 2016’ya nazaran yüzde 60’lık bir artış anlamına geliyor.

Böylesine yüksek bütçe açığının mânâsı şu: AKP, 2017’de Başkanlık için harekete geçecek. Sandıktan istediği neticeyi alabilmek için seçim ekonomisi nâm-ı diğer seçim rüşveti rağbet görecek. HDP eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile HDP’li vekillerin hapse atılması ile bütçe tasarısındaki rakamlar arasında ilişki var.

AKP, HDP’nin önde gelen isimlerini hapse attırarak erken seçime gidebilir. Bu arada HDP hakkında sipariş kapatma davası açılabilir. HDP kapatılmasa, seçime girse bile bu atmosferde yüzde 10 barajını aşamaz. HDP’nin baraj altında kalması halinde AKP, 400’e yakın milletvekiline ulaşır. Böylece anayasayı referanduma gitmeden tek başına değiştirebilir.

Bugün itibarıyla referandum ihtimali erken seçimin gerisine düştü. Saray’ın buyruğu belli. 2017 baharında erken seçime giderken dikensiz gül bahçesi istiyor. Faşizmi demokrasiyi kullanarak inşâ ediyorlar.

Pekâlâ, referandum ya da seçimin bütçe ile ne alakası var? Kesenin ağzı açılacak. Bir ailenin iki-üç ton kömür mukabili ‘evet’ demesi mümkünse AKP niye uzun uzun propagandaya ihtiyaç duysun ki? Her seçimde netice veren kestirme yöntem ‘sosyal yardım’ adı altında ‘oy ütmek’ değil mi? Zahiren hükümet yardım edecek. Hakikatte faturayı 78 milyon ödeyecek.

100 LİRALIK VERGİNİN 60 LİRASI ÖTV İLE KDV’DEN

Gelirlerin yüzde 80’i vergiden, verginin yüzde 60’ı ise Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) ve Katma Değer Vergisi’nden (KDV) temin edilecek. Oy için dağıtılan yardımların kaynağını merak edenler 2017 bütçesinin ÖTV ve KDV kalemlerine bakabilir. Bu iki kalemde toplam 322,9 milyar TL tahsilât hedefi var. Bir başka ifade ile 2017’de toplam vergi gelirlerinin yüzde 60’tan fazlası sadece ÖTV ve KDV’den gelecek. OECD’de en fazla dolaylı vergi yükü ile ilk sırada yer alan Türkiye alışkanlığını değiştirmeye niyetli değil!

Doğrudan vergiyi toplamak için reform programı, hukuk devleti, kayıtlı ekonomi ve şeffaflık elzem. Bunlar da hükümete hayli uzak kavramlar…

Ekmek alırken, seyahat ederken zengin-fakir herkesin aynı oranda ödediği ÖTV ve KDV’nin bütçenin omurgasını teşkil etmesi adaletsizlik değil de nedir? Gelirine bakmadan temel ihtiyaçları için harcama yapanlardan vergi topla, öbür tarafta bedava kömür dağıt!

ÖTV hem toplam bütçe gelirleri içinde hem de toplam vergi gelirleri içinde en yüksek paya sahip gelir kaynağı. 2017 için planlanan net ÖTV geliri yüzde 13,5 artışla 136,4 milyar TL. Vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 26’sı ÖTV’den gelecek! Yüzde 3 büyüme hedefine mukabil ÖTV’de yüzde 13,5 artış nasıl olacak? Bundan kolay ne var! Belli kalemlerde zam yapılacak.  

VERGİNİN VERGİSİNE 25 MİLYAR TL

ÖTV’de her zaman olduğu gibi petrol ve doğalgaz ürünleri (66,5 milyar TL) ve tütün mamulleri (36,6 milyar TL) başı çekiyor. Akabinde 19,8 milyar TL ile motorlu taşıtlar vergisi geliyor.

Toplam 136,5 milyar TL ÖTV alınan tüm ürünlerin ÖTV’li fiyat üzerinden KDV’si alınıyor. Verginin vergisi denilen dâhiyane buluş! Maliye’nin buluşu sayesinde 2017 senesinde de ÖTV aracılığıyla yaklaşık 25 milyar TL ilave KDV tahsil edilecek.

ÖTV ve KDV’ye Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (13 milyar TL) ve Özel İletişim Vergisi (4,8 milyar TL) ilave edildiğinde Maliye’nin sırtını kime yasladığı daha berrak hale gelir. 1999 Marmara Depremi’nden sonra geçici olarak getirilen ÖİV’nin kalıcı olduğunun kim farkında!

SERVETTEN ALINAN VERGİLER DEVEDE KULAK!

Net gelir vergisi tahsilâtı 108,9 milyar TL olacak. Bu kalem ÖTV ve KDV gelirlerinsen sonraki en önemli gelir kapısı. Teferruatına inildiğinde adaletsiz dağılım göze çarpıyor: Gelir vergisini bordrolu çalışanların maaşından yapılan kesintiler sırtlıyor. Beyana göre ödeyenler utanmasalar asgari ücret kadar gelir gösterecek. Çalışanlar ÖTV ve KDV yanında 2016’ya göre yüzde 13 daha fazla gelir vergisi ödeyecek.

Devasa holdinglerin de dâhil olduğu kurumların ödeyeceği vergi ise sadece 46,2 milyar TL. İhale rekortmenlerinin esamisi okunmayan Kurumlar Vergisi’ni artırmak için kayıt dışılığın üzerine gitmek lazım. Referandum olacaksa patronları rahatsız etmek olmaz (!)

BÜTÇE VATANDAŞIN SIRTINDA

Başbakan Binali Yıldırım, iş âlemine “Artık alınmayacak” diye müjde vermişti. Amma velakin 2017 Bütçe Tasarısı’na bakılırsa Damga Vergisi kalkmadı. Bilakis arttı. Resmî işlemler için 2016’ya göre yüzde 13 daha fazla Damga Vergisi ödeyeceğiz.

Bütçe yine vatandaşın sırtına yıkıldı. Bütçede ekonomik krizden çıkışa dâir tek bir hedef de yok. Krizle boğuşan halkın üzerine 2017’de vergi ve zamlarla ilave yük binecek. Bu fedakârlığın karşılığı Saray Tipi Başkanlık mı olacak? Şayet öyle olacaksa müteakip bütçeler 2017 bütçesini mumla aratabilir.

Semih ARDIÇ, 7.11.2016 /TR724

Mafyatik düzenin köstebekleri [Nazif Apak]

Bizzat yaşayan birinden duymasam ve orada bulunan birinden teyit etmesem anlatmam size şu olayı: Birkaç medya yöneticisi bir medya merkezinde bir araya gelir. Havadan sudan konuşulmaktadır. İlginçtir ki; ev sahibi durumunda olan yönetici arada bir haber kanallarından birine bakmakta ve her baktığında canı daha da sıkılmaktadır. Öfkesini gizleyemeyen yöneticiye diğer bir medya yöneticisi “Bir problem mi var?” diye sorar. Sıkıntılı yönetici, önce konuşmak istemez; sonra içini dökmeye karar verir: “Bak şu programda konuşan arkadaş bana bağlı bir haberci. Yani bana maaşı kim veriyorsa bu arkadaşa da maaşını o veriyor. Valla yemin ederim onun taktığı saati ben takamam, giydiği elbiseyi ben giyemem; aldığımız maaş yetmez çünkü…”

Hiç beklenmedik bir şekilde söylenen öfkeli laflar diğer yöneticiyi şaşırtır. Ayrıca ekrandaki gazeteciyi tanımakta, onu iyi bir yorumcu, doğru bir gazeteci olarak bilmektedir. Açıklama bekleyen gözlerle arkadaşına bakar. Devam eder ünlü yönetici: “Abi çok iktidar gördüm bunlar kadar içerden adam satın alan, onları kirli işlerine sokan bir odak görmedim. Adam güya bizden maaş alıyor, ama bizim verdiğimizin bilmem kaç katını Ankara’da iktidarın adamları veriyor. Ya ortak yapıyorlar, ya ona yeni imkan tanıyorlar ve en sonunda bizim muhabirimiz, temsilcimiz vs. dediğimiz kişiler bunların kulu kölesi haline geliyor.”

Bu anıyı sağda solda paylaşan yönetici her defasında “Neyse ki bizde böyle adamlar çıkmıyor, bizdekiler mütevazı çocuklar” falan diyordu; ama onun da yanıldığı anlaşıldı. Pek çok kişi bir şekilde yıllarca çalıştığı, ekmeğini yediği, anılarını paylaştığı kurumlara karşı köstebek yapıldı.

Cumhuriyet’teki köstebekler

Son örneği Cumhuriyet baskınında gördük. Yalçın Doğan çok enteresan bir yazı yazdı T24’teki köşesinde. Çok açık bir dille Cumhuriyet Gazetesi’ne kurulan kumpastan eski iki Cumhuriyet yazarı ve yöneticisini sorumlu tuttu: Mustafa Balbay ve Alev Coşkun. İkisi de uzun yıllar Cumhuriyet’te çalışmış kişiler. Buna rağmen ikisi de Saray’la işbirlikçilik yapıp Cumhuriyet’e operasyon yapılmasına zemin hazırlamakla suçlanıyor. Neden?

Coşkun ve Balbay, Cumhuriyet Vakfı’yla ilgili Vakıflar Genel Müdürlüğüne şikâyette bulunuyor. Müfettişler geliyor Cumhuriyet’e ve 15 Ağustos 2015’te bir rapor yazarak bir suça rastlamadıklarını tebliğ ediyor. Balbay ve Coşkun boş durmuyor ve yeni bir hamle yaparak iktidar çevreleri ile irtibata geçiyor. Bu durumu Cumhuriyet Gazetesi’nin 4 Ekim 2016 tarihli başyazısından takip edelim: “…Ölünceye kadar yönetimde bulunmayı kendilerine hak gören Cumhuriyet’in iki eski yöneticisi ve yazarı yeniden seçilmiş olmamanın etkisiyle iktidarın gazeteye müdahale etmesine zemin ve fırsat yaratmak için onunla işbirliği yapmaktadır.” Adres belli. Balbay ve Coşkun.

Bu duruma Yalçın Doğan isyan edip şöyle demiş: “Senin neyine Alev Coşkun, Cumhuriyet’le bu kadar uğraşmak ve şimdi başyazıda vurgulandığı gibi, “iktidara fırsat yaratmak”, senin neyine? Şimdi mutlu musun? Şimdi istediğin gerekçeyi ileri sür, bu kadar insan gözaltına alındıktan sonra. Ve belki de, dönen laflara göre, Cumhuriyet’e kayyım atanması söz konusu ise, mutlu musun şimdi? Ya sen Mustafa Balbay? Bütün varlığını Cumhuriyet’e borçlu olan sen, mutlu musun şimdi? Sen hapiste iken, aylığını Cumhuriyet ödemedi mi? Seni Cumhuriyet savunmadı mı? Hapiste olduğun halde, Cumhuriyet yine de yazılarını yayınlamadı mı? Şu anda milletvekili isen, bunu Cumhuriyet’e borçlu değil misin? Meclis’te CHP milletvekillerinin yanında otururken şimdi yüzün kızarır mı? Yok, Cumhuriyet Vakfı Başkanlığı, yok CHP Genel Başkanlığı adaylığı, hiç haddini bilmez misin?”

İhtiras öyküsü tek değil

Balbay ve Coşkun olayını tekil bir ihtiras öyküsü gibi dinlemeyin. Öyle olsa Ahmet İnsel dâhil pek çok önemli kalem bu konuyu tekrar gündeme getirmez. Ortada işbirlikçi bir yaklaşım ve satışçı bir tarz var. Kimisi hırsının esiri, kimisi korkunun. Hatta bazısı despotik rejimi içselleştirerek koşulların ne kadar ağır olduğunu bile unutmuş durumda.

Bu noktaya geliş bir plan üzere oldu. Her medya grubundan insanlar üzerinde yoklama yapıldı, zaaflar belirlendi ve her yerde ispiyoncu kişiler bulundu. Çeşitli vaatler verildi, onları işbirlikçi olmaya ikna edecek argümanlar üretildi. Hemen her kurumda bazı şahsiyet sorunu yaşayan insanları buldular ve onların yalan yanlış gammazları üzerine medya kapılarına kilit astılar.

Geçen dinlediğim bir arkadaşın anlattığına göre Zaman’da bile böyle şeyler yaşanmış bir miktar. Örneğin Kendini Tırsak Taci diye takdim edem ‘çapsız bir muhteris’, itirafçılık ayağı ile bir sürü iftirada bulunmuş, karakola gidip resmen satış yapmış, hem de en yakın arkadaşlarına karşı. Başka bir cemaatten atılmış, geçim sıkıntısı çekmesin diye işe alınmış, komşuluk yapılmış, arkadaşlık ilişkisi kurulmuş, başka bir cemaatten olduğu bilindiği halde hep el üstünde tutulmuş bir kişinin bugün her türlü yalana sarılması sadece kinden, garezden ya da karakter zaafından kaynaklanmıyordur sanırım. Beraber namaz kıldığı adamlara iftira edecek kadar gözü dönmüş bir kişi hakkında ne düşünüyorsunuz dedim geçenlerde bir eski Zaman yöneticisine, bana çok derinden bir ah çekerek “Ne diyeyim Allah’ından bulsun!” dedi. Ağır bir laf; tabi neyin ağır olduğunu bilen ve her konuyu mugalâtaya getirmeyen için…

Bir gün her şey ortaya çıkacak

Kuşkunuz olmasın Zaman’dan Cumhuriyet’e, Alevilerden Kürtlere kadar uzanan ve toplumun tamamını devlet terörü ile karşı karşıya getiren haramilik düzeni elbet bir gün gümbür gümbür yıkılacak. O gün medya içinden satın alınarak ya da gönüllü bir şekilde meslektaşlarına ihanet eden, ihtiraslarının esiri olan kişilerin yediği naneler tek tek ortaya çıkacak.

Nazif APAK, 8.11.2016 /TR724

Muhalefetin otopsisi: Bir turnusol kâğıdı olarak ‘feto’ amentüsü [Akif Umut Avaz]

Aslında hikâye herkesin malumu. Tekrara gerek yok ama yine de bir hatırlayalım. Adamın teki çevresindeki gazcıların da verdiği coşkuyla kendisini Türkiye’nin beklediği isim, tüm Müslümanların lideri, İslam dünyasının Halifesi görmeye başlar. Öyle böyle bir konum değildir bu. Allah’ın kendisini “özel bir görevle seçtiği” hezeyanını da bonus olarak öpüp başına koyar. Mantığı basittir: “Allah özel olarak seçmemiş olsa bir kenar mahalle siyasetçisi olarak 80 milyonun tepesinde tek adam rolünü üstlenebilir miydim hiç? Hem çevremdeki herkes de aynı şeyi söylemiyor mu? Öyleyse kesin özel bir misyonla Allah tarafından seçildim.”

‘ALLAH’IN BİR LÜTFU’

Bu mantığa göre, ‘Allah’ın bölgesel bir lütfu’ olan Arap İsyanları da bu seçilmişliği teyit ediyordu herhalde… Milyonlarca insanın yıllar süren demokratikleşme mücadelesi nasıl ki o güne kadar özenle gizlemeyi başardığı hedeflerine yürümesinin önünde bir otoban açtıysa, şimdi de Arap İsyanları bölge liderliği için önünde alabildiğine münbit bir alan açıyordu. Bir Türkiye’ye bakıyor, bir Ortadoğu’ya bakıyor ve iştahı kabardıkça kabarıyordu. Hayrettin Karaman misali bir sürü ‘tevilciyi’ hezeyanına nefer yazmayı becerebilmesine belki kendisi bile şaşırıyordu ama keyfine diyecek yoktu. Niye olsundu ki? Din sektöründeki yozlaşmanın çok daha derin olduğu Ortadoğu’da şimdi benzerlerini mi bulamayacaktı? O zaman “fırsat bu fırsat” deyip kolları sıvamalıydı…

Gerçi iliklerine kadar işleyen bu hezeyanın bazı zahmetli ve nahoş gerekleri vardı. Her şeyden önce fazlasıyla fırsatçılık, ilkesizlik, ahlaksızlık, masum milyonların kanına ellerini bulaştırma ve dahası bol (ve mümkünse kara) para gerekiyordu. Bu oyunun bazı ipuçlarını geçmişte ağzından kaçırmıştı da o zamanlar kimse tınmamıştı. Kim bilir belki de onca hırsızlığı, suçu ve pisliği ortalığa saçıldığı halde kendisine hayranlıklarından zerre kaybetmeyenlerin ahmaklık ve yozluk derecesini taa o zamanlardan çözmüştü.

‘GEREKİRSE PAPAZ ELBİSESİ GİYER…’

Fırsatları değerlendirmiş ve İstanbul’un başına çöreklendiği andan başlayarak “gizli ajanda”sının gerektirdiği her duruma elverişli kadroyu ve parasal altyapıyı oluşturmaya koyulmuştu. O sıralar bir konuşmasında “Biz şu mücadeleyi verirken eğer benim emir-komuta merkezim ‘papaz elbisesi giyeceksin’ diyorsa o papaz elbisesini giyer, bu şekilde gider görevimi yaparım. Niye? Bizim mücadelemiz sıradan bir mücadele değil de onun için!” demişti de “dindar-muhafazakâr” sevenleri “Yahu böyle ahlaksız bir mücadele mi olur?” bile diyememişti.

Yine aynı dönemde, 14 Temmuz 1996’da, Milliyet’e verdiği bir söyleşide “Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” demişti de birkaç cılız cızırtı dışında kimseden kayda değer bir itiraz yükselmemişti. Birileri çıkıp o kadarcık cızırtıyı yapanların bile bir gün gelip her türlü yalanlarına ve iftiralarına destekçi olacağını söyleseydi, inanın buna kendisi bile inanmazdı.

AMACA GÖTÜREN HER YOL MUBAH OLUNCA

Diyeceğim o ki, amaca giden her yolu mubah gördükten sonra çalmak, çırpmak, rüşvet almak, birkaç yıllık belediye başkanlığı sırasında bile en az 1 milyar doları bir kenara koymak, elini az ya da çok kana bulamak, saplantıya dönüşen Halifelik yolunda potansiyel engel gördüğü ülkeleri kaosa itip altlarını üstlerine getirmek de sorun değildi. Neticede kirli Ortadoğu aktörlerinin konuşmaktan en fazla haz aldıkları terör, kaos, kan, baskı ve şiddet içerikli o dile yetiştiği muhitle pekişen fıtratı çok yatkındı. Kaldı ki bölgede cirit atan radikal İslamcı örgütler din soslu hamasetinin, hamasetinin yetmediği yerde ise sınırsız kirli parasının cazibesiyle doğal ortakları sayılırdı.

Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Mısır’da, Libya’da talimatıyla hareket edecek, vur dediklerini vuracak, patlak dediği yerleri dünyanın neresinde olursa olsun patlatacak proxy’ler bulması, bulamıyorsa bizzat kendi elleriyle oluşturması hiç de zor değildi. Irak’ta patlatılan camilerde binlerce insan ölmüş, yerle bir edilen Suriye’de on milyonlarca insan perişan olmuş ne önemi vardı? Kutsallık atfedilen o menfur amaca giden yolda bunlar küçük ayrıntılardan ibaretti ve tabii ki mubahtı. Çok sıkışırsa Mısır sokaklarında katledilen Esma’ya, Ege kıyılarına vuran Aylan bebeğe müraice iki damla yaş döker, kitleleri uyutmaya devam ederdi.

EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMAYINCA

Mubahlığın elastikiyeti, biraz da Karamangillerin marifetiyle, menfur hedefin büyüklüğü ölçüsünde gittikçe daha da arttı. IŞİD, el-Kaide ve benzeri radikal terör örgütleriyle daha da hemhal oldu. Transfer ettiği binlerce tır silah ve mühimmatla son bin yılın en kanlı örgütlerini semirttikçe semirtti, dünyanın başına bela etti. Bunun ne önemi vardı ki? Neticede Irak’ın bir kısmı zaptedilecek, büyük hayallerin önünde küçük bir engel gibi görünen Esed rejimi ne pahasına olursa olsun yıkılacaktı. Evdeki hesap çarşıya uymayıp paha ağırlaştıkça Esed’i devirmek için kullanılan araçlar daha da çirkinleşti.

Kendisine sorsanız “öyle yapmak zorunda” olduğunu söyleyecekti. Mısır’da Mursi, Filistin’de Hamas üzerinden yol almayı denemişti. Hedeflerine payanda görerek yönlendirdiği Mursi’yi hata üzerine hata yapmaya itmiş ve askeri darbeye davetiye çıkarmıştı. Ama göz göre göre kışkırttığı darbeyle Mısır’da sükût-u hayale uğramıştı. Bu hayal kırıklığıyla Suriye ve Irak’a daha fazla asıldı. Bu süreçte gerçeklikle bağı da iyice kopmaya başlamıştı ki kışkırttığı Gezi Protestoları ile hezeyanı paranoyaya ve psikopatlığa evrildi.

Ortadoğu’da cirit atan kirli örgütlerle alabildiğine kirli ilişkiler kurarken içeride de, önceki bütün faşistler gibi, bir “tek”çi söylemi kullanmaya çoktan başlamıştı. Bu söylemi yırtınırcasına tekrarlarken bile kitleleri yüzyıllık Kürt sorununu çözmeye çalıştığına inandırmayı başardı. Kimse de çıkıp “hem faşizm hem Kürt sorununa çözüm aynı anda nasıl olacak?” demeyi akıl edemedi. Neticede, bir yandan “başkanlık” diye kodladığı kirli planları için ihtiyaç duyduğu Kürt desteğini kazanmak, öte yandan verdiği tüm dikta ve faşizm görüntülerini izale etmek için terör örgütü PKK ile giriştiği kirli pazarlıkları bile “çözüm” diye pazarlamayı başarmıştı.

KULLANIŞLI APTALLAR, PARASIYLA ÖTEN DÜDÜKLER

HDP eş-Başkanı Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız!” sözü üzerine pazarlık masasına tekmeyi attığında o külyutmaz aydınların (!) neredeyse tamamını kirli davasına çoktan nefer yazmıştı bile. İstediği zaman istediği yere vurmakta kullandığı bu kirli sopalarla doğrusu bayağı bir konfora erişmişti. Yeri geldiğinde aldıkları bir işaretle eli kanlı PKK ve Öcalan’a övgü yarışına girmişler, yeri geldiğinde dünyanın en masum insanlarına korolar halinde ahlaksızca “terörist” demişler, yeri geldiğinde dünyanın en adi hırsızını gelmiş geçmiş en büyük ahlak abidesi ve lider diye sunmuşlar ve yeri geldiğinde milyonlarca insanın oyuyla seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanmasına, yerlerine kayyım atanmasına, parti liderlerinin tutuklanmasına övgüler dizme yarışına girmişlerdi.

Yıllarca şüphelenilen “gizli ajanda”sını yeterince güç devşirdiğini düşündüğü 2011’den sonra açıkça uygulamaya koymuş ve rejim değişikliğine, tek adam diktasına ve hilafet hezeyanına doğru emin adımlarla yürümeye başlamıştı. Bu hedeflere yürümenin beraberinde getirdiği masraflardan kılıfına uydurduklarını resmi bütçeden, uyduramadıklarını çalıp çırptığı, aldığı rüşvet ve komisyon paralarından karşılamaya yönelmişti. Şanı yürüsün, itibarı artsın diye milletin kesesinden bin küsur odalı saraylar yaptırmış, yüz milyonlarca dolarlık uçaklar, lüks arabalar almıştı. Milletin gözünün içine baka baka “Millete efendi olmaya değil, hizmetkâr olmaya geldik” derken, bin bir odalı sarayında binlerce hizmetkârı özel hizmetlerinde kullanır olmuştu.

VE DESPOT, ‘FETÖ’YÜ İCAT ETTİ…

Ulusal ve uluslararası kirli işlerinde kullandığı gayr-i meşru para kaynaklarının belki de çok azı 17/25 Aralık 2013’te ifşa olunca gözlerine far tutulmuş bir tavşana dönmüş, ama şaşkınlığını çabuk atlatmıştı. Sonra da karakterinin gereği en iyi bildiği işe koyulmuş, bir taraftan devleti tarumar ederken, diğer taraftan “FETÖ” diye ipe sapa gelmeyen bir şey uydurmuştu. Yasal derneklere ve sendikalara üye olmayı; yasal gazeteleri, dergileri çıkarmayı ve bunlara abone olmayı; yasal bir bankaya para yatırmayı ve buradan para çekmeyi; yasal okullara öğrenci göndermeyi ve oralarda öğretmenlik yapmayı; yasal hayır kurumlarına bağışta bulunmayı ve oralarda gönüllü çalışmayı; yasal kitaplar yayınlamayı ve alıp okumayı terör faaliyeti olarak takdim etmiş ve Mankurtlaşmış on milyonlarca insan bu kepazeliği ayakta alkışlamıştı.

Gazetelere, televizyonlara, şirketlere, özel mülklere adi bir harami gibi el koyarken, hiçbir kutsala ve değere saygısı olmayan karakteriyle hukuku, demokrasiyi yok edip Cumhuriyet’i yıkarken ve yüz binlerce insanı perişan edip, on binlercesini zindanlara atarken hep kendi uydurması olan bu “FETÖ” kılıfını kullandı. Zamanla bu kılıfı “FETÖ” safsatasını ahmakça sahiplenen muhalifleri de kapsayacak kadar genişletti. Hedefe koyduğu her muhalife karşı kolaylıkla kullanabildiği ölümcül bir kitle imha silahına dönüştürdü. Suçüstü yakalandığında ayaküstü uydurduğu bu olmayan terör örgütünün olmayan üyeleri arasına artık istediği herkesi el çabukluğu marifetiyle sokabiliyordu. Hikmet Çetinkaya da mesela bu örgüte üyeydi!

MUHALİF AHMAK EDER DESPOTU ABAT

Hal böyle iken hala çok şanslıydı. Çünkü hep en fazla desteği muhalif olduğunu söyleyen kesimlerin omurgasızlığından, korkaklığından, ahmaklığından gördü. En muhalif geçinenler bile kuracağı her cümleye, söyleyeceği her söze adeta bir besmele gibi harami-despot uydurması “FETÖ” saçmalığıyla başlar oldu. Katıksız bir harami despota karşı aynı harami despotun uydurduğu bir yalana dört elle sarılarak mücadele ettiğini sanma ahmaklığı da bizim ülkenin zeki ve çevik muhaliflerine nasip oldu.

Her kim ki zaten olmayan “FETÖ”ye üye olmakla itham edilse, iftiraya uğrayıp itham edilen ahlaksızca itham edenin ahlaksızlığını gözler önüne sereceğine olmayan “FETÖ”ye üye olmadığını ispatlama gibi bir ahmaklığa yöneldi. Vahamet öyle bir hal aldı ki, temelsiz “FETÖ” yaftası döndü dolaştı diline dolayının karakterini ve adamlığının derecesini gözler önüne seren bir turnusol kâğıdına dönüştü.

NE TARİH UNUTUR, NE DE İNSANLIK AFFEDER!

Medeni dünyadan gün be gün daha da kopararak içe kapadığı koskoca ülkeyi bütün değer, ilke ve kurumlarıyla tarumar eden; geride hiç kimsenin can, mal ve ırz güvenliğini bırakmayan; tescilli hırsızlığını, ceberut haramiliğini, kepaze yalancılığını ve ahlaksız müfteriliğini unutturmak için ülkeyi kaostan kaosa sürükleyen; son olarak bir iç savaş ya da bölgesel bir savaş için kan ve ölüm söylevleri eşliğinde peşreve koyulan gözü dönmüş bir despotun temelsiz iftiralarını koşulsuz söylem olarak benimseyip muhalefet ettiğini sanan bu kesif ahmaklığı inanın ne tarih unutur, ne de insanlık affeder!

Akif Umut AVAZ, 8.11.2016 /TR724

Türkiye-AB boşanıyor [Kemal Ay]

Türkiye’de yaşanan her hak ihlalinden, her hukuksuzluktan sonra kulağımızı kabarttığımız bir kurum olarak Avrupa Birliği (AB), günlük siyasî tartışmaların önemli bir unsuru. Bu gücünü, Türkiye’ye yaptırım uygulayabilecek az sayıdaki dış faktörden biri olmasından alıyor.

AB’nin böyle bir ‘yaptırım gücü’ var zira AB ile Türkiye’nin sadece kavramsal olmayan, hayli somut bağları var. Türkiye’nin ithalat ve ihracat hacminin yüzde 45-50’sini AB üyesi ülkeler oluşturuyor. 140 milyar Euro’nun üzerinde bir ekonomik değer bu. Dahası, Avrupa’dan Türkiye’ye doğrudan gelen yatırım da yüzde 65 oranında.

Avrupa hep kararsızdı

Öte yandan, Türkiye 1987’den bu yana AB’ye tam üyeliğin kıyısında bekliyor. 17 Aralık 2004’te Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün imzalarıyla başlayan resmî müzakere sürecinde ise, iki ileri bir geri gidilerek, çok fazla mesafe alınamadı. Türkiye’den sonra müzakereye başlayan ülkeler şu anda AB çatısı altındayken, Türkiye’deki çalkantılı siyasî ortam ve Avrupa’daki iktidarların Türkiye’ye bakışı Brüksel’i sürekli kararsız durumda bırakıyor.

AKP’nin ve Erdoğan’ın AB ile ilgili söylemi, diğer bütün politikaları gibi gelgitli oldu. 2002’de iktidara gelen AKP, ‘Milli Görüş gömleğini’ çıkardığı için Necmettin Erbakan’ın “Hıristiyan kulübü” dediği AB’ye sıcak bakıyordu. Hatta ilk yıllarında AB’den müzakere tarihi koparabilmek için hayli uğraştı ve nihayet 2004’ün son günlerinde bunu gerçekleştirdi.

‘Ankara kriterleri’ sözü verilmişti

O günlerdeki hava, Avrupa Birliği değerlerinin, demokratikleşmenin, hukukun üstünlüğünün ve vesayet rejiminden kurtulmanın ‘içselleştirilmesi’ üzerineydi. “Kopenhag kriterleri yoksa Ankara kriterleri var” sözü, böyle bir atmosferde söylenmişti ve AB değerlerinin Ankara tarafından çoktan benimsendiğini ima ediyordu.

Ancak 2007’deki Cumhuriyet mitingleri, Cumhurbaşkanlığı seçimi, AKP’nin yeniden ve bu kez daha güçlü şekilde tek başına iktidar olması, Türkiye’nin rejiminde değişiklikler yaşanacağı umudu, AB’yi “Bekleyelim, görelim” pozisyonuna itti. AB’nin iki lideri, Almanya ve Fransa, Türk nüfusunun AB’de serbest dolaşmasının kendileri için ‘tehlikeli’ olduğunu düşünüyordu. Türkiye’nin AB’ye üye olmadan önce aşması gereken engeller her geçen gün artacaktı.

Hangi Türkiye AB’ye aday?

2010’daki referandumu en çok destekleyen dış aktörler, AB kurumlarının yöneticileriydi. Türkiye’nin daha demokratik, çok sesli ve ekonomik olarak istikrarlı olması, Türkiye’de yatırımları olan Batı ülkeleri için daha avantajlı bir durumdu, bu anlaşılabilir bir şeydi. 2011’de Batı basını Türkiye’yi Erdoğan’a karşı uyarmaya başlayınca, Erdoğan da Batı’ya karşı mesafe almaya karar verdi.

Buna 2011’deki Suriye krizi, Arap Baharı sonrası AB’nin revize edilen Ortadoğu politikası, mültecilerin Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçmek istemesi, daha önce mültecilerin geçişini engelleyen Libya’da politik iradenin (Kaddafi) yok olması, Türkiye’nin bölgedeki agresif dış politikası gibi sebepler eklenince, Türkiye ile AB’nin arası giderek açıldı.

Bu arada Türkiye’deki politik söylemler de değişime uğramıştı. AKP’nin hayat tarzına yönelik müdahaleleri, AB ülkeleri tarafından not ediliyordu. Avrupa’nın kendi çıkarları açısından Türkiye’nin seküler bir ülke görünümünden uzaklaşması kabul edilemezdi. Ortadoğu’da Müslüman nüfusuyla laik kalabilmiş bir ülke, AB açısından ‘fark yaratabilir’di. Bu sebeple “Ortadoğu’ya rol model” olarak Türkiye gösterildi. Batı’nın talebiyle Erdoğan, bu sebeple, Mısır’a gittiğinde laiklik vurgusu yapacaktı.

Ancak Türkiye, Ortadoğu’daki herhangi bir mezhepçi ülke olma pozisyonuna girince, AB ve ABD açısından Türkiye’deki öncelikler değişmeye başladı.

Kayıkçı pazarlığına döndü iş

2013’ten sonraki hemen bütün çalkantılarda Erdoğan’ın karşısında yer aldı Avrupalı politikacılar. Mülteci krizi kozunu açıkça ve pervasızca kullanan Erdoğan, Avrupa’dan kısmî destek, en azından ‘umursamamazlık’ elde etti. Avrupa ülkelerini Türkiye’deki pek çok karışıklık ve problem için suçlamayı sürdürürken, AB sürecini sonlandırmayı da dillendirmeye başlamıştı.

“Türkiye modeli” tartışmalarının “Eksen kayması” tartışmalarına dönüşmesi, Türkiye’nin politikalarındaki istikrarsızlığı anlatıyordu aslında. 2000’li yılların başındaki Avrupa yanlısı Türkiye gitmiş, yerine Doğu Bloku ile işbirliği yapmak, Batı’yla ilişkileri koparmak isteyen bir Türkiye gelmişti. Üstelik hiç iktidar değişikliği yaşamadan oldu bütün bunlar!

Avrupa’yı artık sevmiyoruz

AKP’ye yakın kesimler, AB ile iplerin koparılması gerektiğini, bunun “dünyanın sonu olmayacağını” savunuyordu. Yiğit Bulut gibi aşırı uçları dikkate almazsak, AKP’nin söyleminin ortalaması, AB’nin bizi zaten bünyesinde istemediği, her türlü melanetin kökeni olan Batı’ya yüz çevirmemiz gerektiği yönündeydi. Politik atmosfer, sokağa da yansıdı.

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Avrupa’ya gitmeye çalışan Müslümanları gördükçe hicap duyuyorum” dedi. Bir gün sonra da, demokrasinin tanımını yeniden yaptıklarını anlatırken “Dünyaya Müslüman nasıl siyaset yaparmış gösterdik!” sözlerini kullandı. Ancak Müslüman liderlerin siyasetlerinin neticesi olarak milyonlarca Müslüman’ın her yıl Avrupa kapılarında olduğu bağlantısını kurmayı yorumculara bıraktı.

İpler kopma noktasına geldi

2013’ten bu yana AKP’nin attığı her türlü hukuksuz adımda ‘endişeli’ olduğu yönünde mesaj veren AB kurumlarına karşılık Avrupalı liderler, Türkiye’yle mülteciler konusunda anlaşmaya çalışıyordu. AB kurumları da, Türkiye’yle ilişkilerin ülkedeki gidişata olumlu bir etkisi olabileceği beklentisiyle bağları tamamen kopartmak istemiyordu.

Ancak geçtiğimiz hafta HDP’li vekillerin ve Cumhuriyet gazetesi yazarlarının tutuklanmasıyla birlikte, kritik bir eşik aşıldı. 15 Temmuz’dan sonra AKP’ye bir şans daha vermek isteyen AB politikacıları, rüyadan uyandı. Kınama mesajlarının ötesine geçen Avrupalı temsilciler, üyelik müzakerelerinin durdurulmasını talep etti.

Dün, Türkiye’deki AB ülkelerinin elçileriyle görüşen AB Bakanı Ömer Çelik ise, bütün bu tepkileri “Sürekli olarak Türkiye’nin eleştirilmesi, Türkiye’ye karşı çıkılması, insan hakları ve hukuk gibi değerlere bağlılığının sorgulanması doğru değildir” diyerek geçiştirdi.

AB’den çıkışın faturası ne olacak?

Bazı yorumculara göre, ABD’de, Almanya ve Fransa’da seçim atmosferine girilmiş olması, Türkiye’ye karşı yüksek bir sesin çıkmasını engelliyor. Yine de 9 Kasım’da, yani yarın açıklanması beklenen AB İlerleme Raporu’nun geçen yıl açıklanandan daha sert olacağı basına yansıdı. Geçen yıl, “çöpe atıyoruz” diyen AKP’nin bu yıl da farklı bir tavır takınmayacağı bekleniyor.

Peki, Türkiye gerçekten de AB ile bağları tamamen atabilir mi? Bu, ancak çok köklü bir değişimle mümkün görünüyor. Zira, İngiltere kadar olmasa da, Türkiye’nin de AB’den ayrılmak için bir dizi düzenleme yapması, Meclis’i çalıştırması gerekiyor. Bu da, AB’yle işbirliği çerçevesinde yapılan çok sayıda projenin askıya alınması anlamına geliyor.

AB’den gelen yorumlar, bunun ‘ayağına kurşun sıkmak’ olduğu yönünde. Zira Türkiye’nin sadece Rusya, Suudi Arabistan, Katar ve Azerbaycan yatırımlarıyla ayakta kalamayacağı düşünülüyor. Türkiye’nin izolasyon politikası, sadece ekonomik olarak değil sosyal olarak da yıkıcı bir dönüşüme girmesini gerektiriyor.

İzole bir Türkiye mümkün

15 Temmuz, böylesi bir dönüşümün ilk ayağı oldu. Türkiye bir asırdır iyi kötü oluşturduğu bütün birikimi, çarçur etmeye hazırlanıyor. Darbe dönemlerinde bile vazgeçilemeyen NATO ittifakından ve AB yolundan dönmek, bu aşamayı hızlandıracak. Başkanlık ve yeni anayasa, Türkiye’yi Batı’dan tamamen koparıp izole bir toplum hâline getirmenin ikinci aşaması.

Neydi o meşhur söz: “Göreceğiz, kanlı mı olacak, kansız mı?”

Kemal AY, 8.11.2016 /TR724

Televizyonlar öyle verdi: Kuzey Kore’liler hâlâ Brezilya’yı yendiğini sanıyor [Efe Yiğit]

Kuzey Kore, modern zamanlarda devlet baskısının, sansürün, içine kapalı ülke olmanın sembolü oldu. Antidemokratik bir uygulama olduğunda hemen ‘Kuzey Kore oluyuruz’ cümlesi beraberinde geliyor. İnternetin yasak olduğu, normal vatandaşların ülkeden giriş-çıkış yapamadığı Kuzey Kore’nin hakkında çok şey bilmediğimiz bir de futbol dünyası var.

Tarihinde iki kez, 1966’da ve 2010’da Dünya Kupası’na katılan Kuzey Kore milli futbol takımı tam bir ‘kapalı kutu’. O kutunun içinde ise dünya bambaşka bir yer. Öyle ki, Kuzey Kore’nin hiç katılmadığı Dünya Kupası’nı kazandığını biliyor muydunuz? Şaka değil… Bu bölümü yazının sonuna saklayıp, önce Kuzey Kore futbolu hakkında bildiklerimizi yazalım.

İki kez Dünya Kupası’na katıldılar

1966’da hiç kimsenin bilmediği, tanımadığı Kuzey Kore takımı, grup maçlarında önce Şili’yle beraber kalmış, ardından İtalya gibi bir devi 1-0 mağlup ederek gruptan çıkmıştı. Kupanın ev sahibi İngilizler, Kuzey Kore’ye ‘aydan gelen takım’ lakabını takmıştı. Kimse rakibini doğru düzgün tanımadığı için, takımlar nasıl bir futbol oynayacaklarını da çözemiyordu.

Gruptan sansasyonel bir başarıya imza atarak çıkan Kuzey Kore aynı zamanda Dünya Kupası finallerinde gruptan çıkabilen ilk Asya takımı da oluyordu. Kaderin cilvesi! Çeyrek finalde Portekiz’le karşılaştılar. Üstelik ilk 24 dakikada 3-0 öne de geçtiler. Bu sürpriz karşısında herkes şaşkına dönmüştü ki, Mozambik asıllı Portekiz pasaportlu Eusebio sahneye çıktı ve attığı 4 golle takımını bu ‘kapalı rejim’in elinden kurtardı… 90 dakika sonunda skor 5-3 Portekiz’in lehineydi.

Kuzey Kore’nin bu acayip başarısı İngiliz yönetmen Daniel Gordon’un çektiği “Hayatlarının Maçı” isimli belgese de konu oldu. 2002 yılında hazırlanan belgeselde Gordon, 1966 kadrosundan hayatta kalan 7 isimden o günleri dinledi.

Milli takıma yenilmek yasak!

44 yıl sonra Kuzey Kore yine Dünya Kupası’na katılma başarısı gösterecekti. Güney Afrika’da oynanacak maçlara Kuzey Kore bir dizi yasakla geldi. Mesela Devlet Başkanı Kim Jong Il, milli takıma yenilmeyi yasaklamıştı! Aynı şekilde Kuzey Koreli vatandaşlar da Dünya Kupası’nı yerinde seyredemeyecekti. Haliyle 2010 Dünya Kupası, Kuzey Kore’de canlı yayınlanamadı. Çünkü takımın yenildiği veya berabere kaldığı maçların banttan yayınlanması bile yasaktı! Bunlara rağmen Kuzey Kore ‘0’ puanla kupaya veda edince, ülke halkının her şeyden haberi oldu…

Banttan yayınlanan maçlarda bile sansür devredeydi. Kameraların tribünleri ve reklam panolarını gösterdiği anlar kesilmişti. Yenilen golleri, defans oyuncularının yediği çalımları ya da verilen hatalı pasları da göstermedi yönetim. Yani 90 dakikalık maçın büyük bölümü sansür sebebiyle gösterilmemişti.

Maçın tamamında defans yaptığı Brezilya maçını 2-1 kaybetmişti Kuzey Kore. Portekiz’e 7-0 ve Fildişi Sahilleri’ne 3-0’la kaybetti. Ancak Kuzey Koreliler, Brezilya’yı 1-0 yendiklerini, diğer maçlarınsa 0-0 bittiğini biliyorlar hâlâ.

2 oyuncusu yurt dışında oynuyor

Ülke futbol liginin ve oyuncuların durumu hakkında bildiklerimiz de hayli sınırlı. Kuzey Kore tarihinin en başarılı takımı 15 şampiyonluğu bulunan April 25 Sports Club. Kulübün adı, Kore Halk Ordusu’nun kuruluş günü olan 25 Nisan’dan geliyor. Ülke dışında futbol oynayan iki oyuncusu var. Biri İsviçre’nin Lozan takımının formasını giyen Pak Kwang-ryong, diğeri ise Japonya’nın Kawasaki Frantale takımındaki An Byong-jun. Bu isimler yurt dışında öğrendikleri şeyleri Kuzey Kore’deki tanıdıklarına söylüyorlar mıdır acaba? Bilmiyoruz.

2014’te Portekiz’le final… yersen!

Gelelim yazının başında bahsettiğimiz hikâyeye… Kuzey Kore’nin kazandığı Dünya Kupası’na! 2014’te Brezilya’da oynanan Dünya Kupası’na Kuzey Kore katılamamıştı. Ancak ülkenin genç ve yeni lideri Kim Jong-un, tamamen devlet kontrolündeki medya aracılığıyla ülkesinin finale kaldığını duyurdu. Haberlerde, Kuzey Koreli oyuncuların eski görüntüleri, lider Kim Jong-un’un konuşmalarıyla birlikte yayınlanıyordu.

Bu haberlere göre Kuzey Kore, Japonya’yı 7-0’la geçmiş, ABD’yi 4-0 ve Çin’i 2-0 mağlup ederek finalde Ronaldo’lu Portekiz’in rakibi olmuştu. 1966’dan kalan rövanşı alması, ülkeye milli bir gurur yaşatacaktı!

Diktatörlerin cenneti

Güney’le ayrıldığından beri Kuzey Kore, dünya için ’bilinmeyen bir ülke’ olma statüsünü korudu. Çin’in desteğiyle hayatiyetini sürdüren Pyongyang yönetimi, son yıllarda giderek artan bir ’tehdit’. Zira genç lider Kim Jong-un, nükleer denemeler yapmak gibi ’heveslere’ sahip. Ancak Kuzey Kore’deki tamamen devlet kontrolündeki ’hayat’, sınırsız güç isteyen diktatörlerin, diktatör heveslilerinin en büyük hayali…

Belki de Kuzey Kore’nin nasıl Dünya Kupası kazandığına bakıp iç geçirenler de oluyordur, ”Ah keşke halkımız dünyayla bütün bağlarını koparsa” diye…

Efe YİĞİT, 8.11.2016 /TR724

Erdoğan’ın oyun planı muhalefetin acizliği [Sefer Can]

Futbolda iyi takım, oyunu ihtiyacına göre istediği alana taşır. Bazen ortada top çevirerek rakibini yorar. Sonra geriye kendi defansına yaslanır, karşı takımın koşması gereken alanı büyüterek iyice takatten düşürür. Sonra topu rakip alana taşıyarak bitkin rakibine öldürücü darbeler vurur. Göreceli olarak zayıf ama akıllı takımlar güçlü rakibinin bu taktiklerini boşa çıkarmaya çalışır. Yorulmamak ve ayakta kalmak ilk kural. Rakibin zayıf yerlerine yapacağı kotra ataklar galibiyetin kapısını açar.

Siyasetle futbol birbirine benzeyen oyunlar. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, siyaset oyununu içgüdüsel olarak iyi oynuyor. Ama galibiyet için sahayı yeterli görmüyor. Hakemi yanına çekti. Daha önemlisi rakiplerini içten işgal ediyor. Maçı sahaya çıkmadan kazanmanın yoluna bakıyor. Sahada mücadele etmek zorunda kaldığında ise alabildiğine faullu ve kuralsız. Ne de olsa hakem sorununu halletti. Artık hakemler/hakimler onun formasıyla dolaşmaktan utanmıyor. Anayasa Mahkemesi hem hukukun, hem de kendi bitişini ilan eden kararlar alıyor. Danıştay ve Yargıtay göstere göstere yapılan tasfiyelerle arka bahçe haline geldi.

RAKİBİN DE OYNAMAYA NİYETİ YOK

Peki, rakipler ne alemde? MHP işgal edilmiş durumda. Erdoğan’a uyum konusunda bazı AKP’liler MHP lideri Devlet Bahçeli’ye yetişemiyor. Başkanlık hayalinin siyaseti ama öncelikle AKP’yi tasfiye amacı güdüyor. “Parti, reisin kamburu” tezi daha sık duyuluyor. Anayasa oylaması için vekillere ihtiyacı olmasa Erdoğan çoktan iplerini çekmişti. ByLock listelerinin işleme konulmama sebebi de bu. İhtiyaç hasıl olunca o milletvekillerinden en azından bir kısmına cezaevi yolu görünüyor.

MHP ve AKP için fazla söze gerek yok. Diğer muhalefet partilerinin durumuna bakınca da pek iç açıcı bir tablo ortaya çıkmıyor. CHP ve HDP, Erdoğan’ın oyununda figüran olmayı kabul ettiklerinden sorun çıkmıyor. Çözüm sürecinde Dolmabahçe’de ağırlanan, Diyarbakır’da Öcalan’ın mektubunu miting meydanından okuyan HDP’li vekiller, şimdi cezaevinde. Erdoğan için savaş lazım olduğunda savaş, barış işine yaradığında barış… bunu anlayan ender siyasetçilerden olan Selahattin Demirtaş, önce medya lincine maruz kaldı; ardından suikast girişimi yapıldı. Şimdi hapiste “Seni Başkan yaptırmayacağız” politikasının bedelini ödüyor.

Çözüm sürecinin iki kazananı vardı: biri Erdoğan diğeri PKK. İkisi de gücünü tahkim ederek çıktı. Siyaset genel olarak kaybetti. HDP kaybedenlerin başında geliyor. Kürt siyasi hareketinin zayıflaması hem Erdoğan’ın hem de Kandil’deki savaş lordlarının ekmeğine yağ sürüyor. Her şeye rağmen HDP’nin kontra atak kapasitesi hâlâ yüksek. Ve kontra atakları sadece Erdoğan’ı değil CHP’yi de zor durumda bırakıyor.

CHP TARİHÎ FIRSATLARI KAÇIRDI

CHP, 7 Haziran iradesini boşa düşüren ve fırsatın kaçmasına yol açan aktörlerin başında geliyor. Bahçeli’nin ilk andan koalisyonun önünü kapatan çıkışı ve CHP’nin politika üretememe zaafı ülkeyi tıkadı. Erdoğan topu nereye atarsa CHP orada top çeviriyor. Cumhuriyet gazetesi baskınını bile Erdoğan’ın konuşulmasını istediği argümanlarla eleştiriyorlar. 250 lirayı 250 bin lira olarak gören bir dosyayı çürütmek çocuk oyuncağı; fakat onlar Cumhuriyet yazarlarının FETÖ’cü olmadığını ispatlamaya çalışarak nefes tüketiyor. İnsan bazen, “Bu kadar beceriksiz olmayı nasıl başarıyorlar? Yoksa MHP gibiler ama çok iyi rol mü yapıyorlar?” diye düşünmeden edemiyor.

15 Temmuz Darbe girişimini araştırma komisyonunda da figürasyona devam ediyorlar. Adı üstünde ‘araştırma’ komisyonu lakin AKP onu infaz ve oyalama için kullanıyor. CHP de bilerek ya da bilmeden çanak tutuyor. Ana muhalefet adına ikisi de utanç verici. Komisyon yandaş medyaya malzeme üretmekten başka işe yaramayacaksa, alçak darbe girişimi konusunda karanlık noktalar aydınlanmayacaksa dolgu malzemesi olmaya gerek var mı?

ULUSALCI KESİM CHP’Yİ FELÇ ETTİ

CHP, kendi kitlesini mobilize etmekte de zorlanıyor. Ergenekon ve darbe gibi daha elle tutulur yargılamalarda çıkan sesin kaçta kaçı Cumhuriyet Gazetesi için duyuluyor? Oysa bu daha kof bir dosya. Asıl hareketli kısım ulusalcı sol imiş, onlar da AKP ile al gülüm ver gülüm yapınca ana muhalefetin eli ayağı kesildi. CHP, Türkiye Milli Takımı gibi yan ve geri paslarla istatistik üretiyor ama ne seyir zevki veriyor ne de sonuca gidiyor. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, merkez yönetiminde yani vitrinde değişiklik yapması yakındır. Fatih Terim gibi bu tür operasyonlarla sesi yükselenleri susutararak ve medyaya malzeme vererek zaman kazanıyor. Arada ülke kaybediyor.

Meclis’te temsil edilen üçüncü partinin genel başkanı tutuklanıyor, Kemal Bey ortada yok. AKP’nin kara propogandasından endişe ederek tavır belirlemek  büyük hata! Zira onların herhangi bir ölçüsü bulunmuyor, talimat geldi mi terörist demeyecekleri kimse yok.

Demokrasilerin kuvveti, muhelefetlefetin gücü ve onun siyaset üretim kapasitesiyle orantılı. Ortada demokrasi olmamasının asli sorumlularından biri de muhalefet görünümlü partiler. Ve ne yazık ki alternatif oluşturacak zeminden de yoksunuz.

Sefer CAN, 8.11.2016 /TR724

Konuşmanız değil yaşamanız suç! [Tarık Toros]

Susma, sustukça sıra sana gelecek?

Sıranın geleceği kimse kalmadı, rahatlayabilirsiniz!

Arada unuttuklarımız varsa onların da icabına bakacaklar, ruhumuz duymayacak, çünkü iletişim koptu.

Cengiz Aktar ne güzel demiş: Türkiye hukukdışı bir ülke. O yüzden “hukuka, yasaya, anayasaya aykırı”, “hukuk ayaklar altında” gibi ünlemlerin bir anlamı ve faydası yok.

Bitti o dönem. Yine… İnsanların bir umutla CNN Türk’ü açması, Hürriyet’in ya da Milliyet’in satır aralarında kendini bulmaya çalışması da bitti. Geçelim.

“Bu arkadaşlar gazetecidir”, “bunlar seçilmiş siyasetçi” diye kendinizi yormayın. Hepimizi kim olduğumuzu bile bile yok ediyorlar.

“Gazetecilik suç değil” etiketi anlamını yitirmiştir. Konuşmanız değil, yaşamanız suç!

Yatırmış boğazlıyorlar, “yapma, bu yol yol değil” diye şikayet ediyoruz.

Mehmet Y. Yılmaz yazmış:

-Bir kişinin her türlü gücü elinde toplama hırsı ve kararlılığı, Türkiye’yi bir meçhule doğru sürüklüyor.

Günaydın, memlekete hoşgeldiniz! Bu da bir aşama.

O arada, 15 Temmuz’tan sonra “O olmasa ne yapardık, ülkeyi darbeden kurtardı” diyenlerin de kulakları çınlasın!

KARA KALEMLER…

İşimize ocağımıza çökmüşler, ülkede yaşam hakkı bırakmamışlar, “yurt içinde bloklu” internet olanaklarıyla, “bırak gazeteciliği”, takipçilerimize karşı sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalışıyoruz, en bilindik kalemler bile “kara propaganda” diyor.

Neresi kara? Söyleyin, bilelim.

İşkence yok mu!

Keyfi tutuklama?

On binlerce suçsuz, masum insan içeride değil mi?

“Değil” deyin, bilelim.

Diyemezsiniz!

En son Cumhuriyet olayında da görmedik mi nasıl saçma sorularla ve ithamlarla dokuz gazeteciyi daha Silivri’ye yolladılar.

Hadi, ideolojik nefretle öncekilere ses etmediniz. Cumhuriyet tutuklanmış, şimdi gazeteye çökülmeye çalışılıyor. TV’lerde bir tane Cumhuriyet çalışanı veya avukatı göremiyorsunuz.

HDP tutuklanmış, bir tane HDP’liye veya avukatına söz hakkı verilmiyor.

Partinin eş başkanlarını 1 Kasım seçimlerinden önce kaç TV yayına çıkardı?

Bir de sıkılmadan “halk iradesi” diyorlar.  Medyanın serbest olmadığı yerde sağlıklı halk iradesi mi olur?

Herkesin dosyası hazır. Üç senedir havuzda çarşaf çarşaf çıktı: CHP’nin, İş Bankası’nın, Doğan’ın, Sözcü’nün… Hepsinin.

Tehlikeye dikkat çekince, “Bunlara kulak vermeyin, size bir şey olmayacak, bunlar müttefik bulma derdinde” diyorlardı. Ne oldu? Vadesi dolan senet, işleme konuyor.

NE YAPACAKTIK?

İngilizce tweet atınca ajan oluyoruz. Dünya, ülkedeki insanlık suçlarını bilmesin mi? Diyarbakır’da bir patlama oluyor, çocuklar vahşice katlediliyor, hangi örgütün yaptığını bile öğrenemiyorsunuz. Kürt haber ajansı ile Reuters arasına sıkışıp kaldı Türk medyası.

Niye? Diyarbakır’da muhabirleri yok da ondan! Darbe hakkında malumat da sınırlı, niye? Soruşturma gizli, gazetecilik de bitti. Ama şu açık: Başarısızlığa mahkum, kontrollü, sadece iki şehirdeki kalkışmaya yol verildi gibi bir durum var. İki yüz kırk altı insanımız kurban olmayabilirdi. Önlenebilirdi bu.

Her şeyi bir yana bırakın, eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in darbe komisyonundaki ifadesine bakın, o bile yeterli:

-Göründüğü kadarıyla askeri planla alakası yok. Hatalı, zayıf, düşünülmemiş. Bizim tabirimizle kurmay emeği yok denecek kadar üstünkörü planlanmış. Amacının ne olduğu belli değil. İyi bir plan olduğunu kimse söyleyemez ben de söyleyemem.

CEZAEVLERİ DİKEN ÜSTÜNDE!

Avukat görüşü kameralarla izleniyor, not tutturulmuyor, gazete kitap verilmiyor, mektuplar kesildi. Şimdi, içerideki çok şeyi bilen tutuklulardan korkuluyor. Allah muhafaza, isyan vesaire bahanesiyle başlarına bir şey gelmesin. Avrupa’dan heyetler gelip işkence iddialarını ve cezaevi koşullarını yerinde incelemeli.

Darbe aydınlatılmadı fakat şu oldu; muazzam bir propaganda ile mitingler organize edildi, Barolar dahil sivil toplum ve siyaset, Saray’da hizaya geçti. OHAL kutsandı. Ve tren istasyondan kalktı. Lokomotif, frenleri boşanmış biçimde son hızla meçhule doğru yürüyor, içerisi alev alev. Topyekün millet, gönüllü yakıtı oldu bu canavarın.   

Belki de böyle olması gerekiyordu.

Belki de, böylece çıkacak karanlıklar aydınlığa, bilmiyorum.

Çok üzgünüm.

Dua etmekten başka elde ne var.

Dilimizle, parmaklarımızla yaptığımız da bu.

Dua ve sabır.

Tarık TOROS, 8.11.2016 /TR724