İstisnasız hepimizin bir zihinsel rahatsızlığı, ruh sıkıntısı, düşünme, duygulanım ve algılama bozuklukluğu oluyor!
Çoğumuz itibariyle, günlük hayatımızda, irrasyonel kurgularla, algısal yanılsamalarla, bir çoğu temelsiz önyargılarımızla yaklaşıyoruz eşyaya, olaylara ve birbirimize…Hatalar, yanlışlar kaçınılmaz oluyor… ve dahi suçluluk duyguları, utançlar, vicdan azapları; veya utanmazlıklar, kanıksamalar, yüzsüzlükler…
Çeşitli araç ve gereçler, imkanlar kullanıyoruz hakikatimizi aramak, bulmak ve sahiplenmek için. Bazen zor zamanlardan geçiyoruz, bir düşünce kaosu, bir duygulanım kumkuması içinde buluveriyoruz kendimizi. İşte o zaman çık çıkabilirsen işin içinden.
Bazen bir Don Kişot kullanışlı bir metafor oluyor “gerçekleri” daha iyi anla(t)mamıza; bazen de haşhaşi vesair gibi en yersiz telmihlere sarılıyoruz düşmanlaştırmak, şeytanlaştırmak için muhatabımızı…Bütün bu teşbihler, müşebbehler… bizi belki de gerçeklerden, kendi gerçekliğimizden, uzaklaştırıkça uzaklaştırıyor; hakikat ile, vicdan ile aramıza duvarlar, surlar örüyor belki de.
Velhasıl, belirli oranlarda klinikıl zihni kırılmalar ve çarpıklıklar içindeyiz.
Zihnimiz, bizi gerçekliği olmayan konular hakkında fena halde yanıltıyor. Kötüsü, zamanla mahkumu, esiri de olabiliyoruz bu yanılsamaların… Gerçekte vuku bulmamış bir çok olayın, olmuş olabileceğine ikna etmekle kalmıyoruz kendimizi sadece, ardı arkası gelmeyen olumsuz duygulanım ve düşünmelerimiz de bir kısır döngüye kapılıveriyor.
Neler mi bu zihni bozukluklarımız?
Aoron Beck’in ortaya çıkardığı Bilişsel Davranışçı teoriyi biraz daha popular hala getiren David Burns’a göre şunlar.
Filtrelemek:
Sadece olumsuzlukları görmek, olumlu yönleri kasden görmezden gelmek. Olayları kör bir tarafgirlikle değerlendirmek. Eğer bir cephenin taraftarıysak, o grubun yaptığı bütün diğer hizmetleri görmezden gelerek o gruptaki herksi topyekün ademe mahkum etmek. Böylece hem haksızlık etmiş oluyoruz hem de kendi gerçeği görebilme vizyonumuzu, becerimizi de köreltmiş, hatta karartmış oluyoruz. Ahh önyargılarımız…yargısız infazlarımız!…
Polarize Olmuş Düşünme Şekli ( Siyah-Beyaz düşünme)
Burada da iki seçeneğimiz var: ya iyiyiz ya kötü, ya mükemmel ya da başarısızız. Gri alanlar yok, denge yok, işin ortası, makuliyeti veya diğer seçenek-ler sözkonusu değil. Empati, hoşgörü, anlamaya çalışma hak getire! Ya sev, ya terket. Ya benimsin ya kara toprağın. Ya vatan hainisin, ya vatan delisi!
Aşırı genelleme:
Bu düşünme bozukluğunda tek bir delil, olay veya söyleme bakarak çok genel hükümlere varıyoruz. Mübalağalar dünyasında, aşırı uçlar arasında yaşıyoruz. Bir fertten hasıl olan hatayı tüm gruba hamlediyoruz.
Doğrudan sonuca atlama:
Muhatabımız hükmünü açıkça belirtmeden ne düşündüğünü, hissettiğini, nasıl davranacağını zaten bildiğimizi varsayarak doğrudan sonuca varıyoruz. Peşin hükümlülük içinde muhatabının zihnini okuyoruz. Bunlar zaten başka türlü düşünmez, bu zihniyetten farklı düşünceler hasıl olmaz zehabıyla peşin hükümlere varıyoruz. Ah bir dinleyebilsek birbirimizi…
Kaotik düşünme biçimi:
Her halükarda bir felaket beklentisine giriyoruz. Her zaman bir tehlike söz konusu. Her zaman en kötü senaryonun parçasıveya kurgulayıcısıyız. Her durum için en kötüyü tasarlar, kurgular ve bekleriz. Müspet olana, iyiye güzele gözlerimizi kapamayı maharet mi sanıyoruz! Eşya ve olayları okurken sürekli olumsuz gözlükle bakmak, felaketlere, helaketlere adeta davetiye çıkarmak da neyin nesi! Deprem olacak, üçüncü, dördüncü darbe geliyor, gün günden beter gelecek yollu felaket senaryolarının ve tellallığının, müneccimliğinin, komplo teorisyenliğinin kime ne faydası var!
Kişiselleştirme:
Söylenen, duyduğu her şeyin doğrudan kendisiyle ilgili olduğunu düşünmek ve kişisel cevaplar, tavır ve tutumlar belirlemek, reaksiyonlar vermek… Dünya sanki sadece bizim etrafımızda dönüyormuş gibi kendimizi sürekli başkalarıyla mukayese etmek…Her olumsuz durumdan kendimizi sorumlu tutmak, alınganlık göstermek, bencillik içine girmek. Bazen kızgın ve öfkeli biri şahsileştirdiği bir meseleden dolayı bütün bir halkı, milleti ateşlere salabilir! Ne kendi eyler rahat, ne halka verir huzur!
Suçlama:
Kendi sorunlarımız, acılarımız ve hatalarımız için başkalarını, başka şeyleri sorumlu tutuyoruz. Ah şu günah keçilerimiz!… Biz sütten çıkmış ak kaşık, el alem cürm ü cüruf içinde. Tek vatan-perver biziz, gerisi cümle vatan haini…Ekonomi kötü mü, sebebi falancalar, evde işler iyi gitmiyor mu, suçlusu eşler! Ah sorumluluk ve hesaba çekilir olabilme mükellefiyeti…
-Meli, -Malı:
Elimizde adeta diğer insanların nasıl düşünmesi ve davranması ile ilgili bir gereklilikler listesi var. O listeye göre davranmadıklarında kızıyoruz, suçluyoruz, rahatımız kaçıyor. Bu düşünme tarzının, duygusal sonuçları, suçluluk duygusu, utanç, hayal kırıklıklıkları…Kendimizi, başkalarını motive ederken sıkça kullandığımız –meli, -malı kipi aslında bizi bazen ne kadar da dar alanlara hapsediyor, bir seçeneğe mahkum ediyor ve gerçeklik algımızı perdeliyor.
Sürekli haklılık:
Kendi düşüncelerimizin en doğru, en iyi ve sürekli haklı olduğunu ispat etme gayreti ve kendimizi de başkalarını da buna ikna etme çabasıyla geçmiyor mu günlerimiz. Bu düşünme tarzına göre, yanlış düşünebilme, hata yapabilme ihtimali sözkonusu değil. Bu düşünme bozukluğuna göre haklı olmak, başkalarının duygu ve düşüncelerinden her zaman daha öncelikli ve önemlidir.
Evet, Dr. David Burns’a göre hepimiz çeşitli oranlarda düşünme bozuklukları, düzensizlikleri sorununa muhatabız. Düşünme, düşünce üretme kalıplarımız hakkında farkındalık önemli. Ta ki günlük hayatımız hakkında, yaşadıklarımız, yaşananlar hakkında derli toplu tefekkürler yapabilelim, birbirimizi önyargısız, amasız, fakatsız, çünküsüz dinleyebilelim, bize yanlışlarımızı uygunca gösterebilecek içten hayırhahlar bulabilelim. Değilse, hem bireysel hem de toplumsal hatalarımız devam edip gidecek…
[Engin Sezen] 13.8.2018 [thecrcl.ca]
Keser döner, sap döner [M.Sacit Arvasi]
Aaa davetiyeyi Hicri tarihte atmış kankam.
Öyle mi?
Evet! 20 Şevval 1463. İyi fikir ha! Evlenince ben de mi yapsam aynısını?
Ay oğlum inşallah hele o günler bir gelsin…Miladi tarih de atarrız, Hicri de. Hatta Rumi…
Valla ben babam gibi geç evlenmeyeceğim. Seneye okulu bitirir bitirmez ”ya kısmet” diyeceğim.
Hayırlısı olsun oğlum. Haydi hazırlan çıkalım, geç kalmayalım.
Ne geç kalması anne ya. Saat daha dört bile değil. Düğün saat yedide, yedide!
Oğlum trafiği bilmiyormuş gibi konuşma. Hem biz düğün sahibi sayılırız, biraz erken gitsek daha iyi olur. Hadi kalk gidelim.
Mustafa oflayarak yerinden kaldı. Odasına yönelirken memnuniyetsizliğini isyankar cümlelere yükledi.
Yahu sene 2041, ama bu İstanbul trafiği hala tam bir keşmekeş, tam bir çile. Bu ne ya?.. En fazla yarım saatlik yol için üç saat önceden yola çıkıyoruz. Gel de çileden çıkma!
Aradan henüz bir kaç dakika geçmişti ki kapıları çalındı. Nesrin hanım odasından seslendi:
Mustafaaa! Mustafa kapıya bak anneciğim ben eşarbımı yapıyorum.
Nesrin hanım bonesini takmış, ağzına bir kaç iğne almıştı. Eşarbı elinde bekledi, kapıya kulak kesildi. Bu saatte kimin geldiğini merak ediyordu. Öce kapının açıldığını duydu ardından Mustafanın “buyurun” deyişini. Az sonra da yalvarır tonda bir ses…
Oğluum burası Nesrin Kaleli’nin evi mi?
Nesrin hanıma tanıdık geldi bu ses ama hemen çıkaramadı.
Bu ses, Allah’ım bu ses? Kimdi bu!
Birden gözleri fal taşı gibi açıldı. Nefesi kesilir gibi oldu. Derhal elini ağzına götürüp iğneleri aldı. Nefesi tükeninceye kadar suyun altında kalıp ardından yüzeye çıkan birisinin nefeslendiği gibi derin bir nefes aldı. Odanın bütün havasını içerisine çekmek istercesine. Tam zamanında almıştı iğneleri ağzından yoksa böyle bir nefes alışta hepsini yutmak işten bile değildi. Kulaklarını bir uğultu bastı. Gözleri buğulandı. Başı döndü. Dizlerinim dermanı çekildi. Eşarbını eline doladı sırtını duvara dayadı. Başı önüne düştü, bakışları yere mıhlandı. Adeta bir zombiye döndü demin ki şen şakrak kadın. Mustafanın sesi bir uğultu gibi geliyordu kulaklarına. Kelimeleri seçilemeyen bir uğultu.
Anneee, anne, bi kapıya gelir misin?
Nesrin hanım cevap vermedi. Vermediği gibi hemen odasının kapısına davrandı ve kapattı. Ardından kilidi çevirdi yine eski yerine geldi. Sırtının duvara dayadı, bakışlarını önünde sabitledi. Derken aynı zayıf ses yine yalvarmaklı bir tonla:
Yavruum sen onun oğlu musun?
Evet
Kuzuum ben senin anneannenim.
O zaman kadar köşede adeta saklanmış ihtiyarı kolunda çekti.
Bu da deden…
Bir şaşkınlık Mustafa’nın gözlerini iri iri açtı, alt çenesini düşürdü. Ağzı açık bir müddet öylece kalakaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Zaten yeni nesil başını sosyal medyadan çıkarıyor mu ki böylesi durumda ne yapacağını bilsin. Kekeleyerek sadece
A a anne! Anneeeeeee!
Annesinden bir ses çıkmayınca, odasına yöneldi. Hafifce kapısını tıkladı.
Anne!
….
Annee! Anne beeeee!
….
Aman beeee!
Mustafa daha fazla bekleyemedi. Anneane ve dedesinin tarafına bakmadan, kaçarcasına odasının yolunu tuttu. Muhtemelen sosyal medyada bunu paylaşacak “Yürmi dört yaşındayım. Kapı çalındı. Kapıyı açtım. İki ihtiyarla karşılaştım. Ninem ile dedem olduğunu söyledi. Oha oldum abi ya…”
Kendisini ve kocasını içeriye davet etmek yaşlı kadına kaldı. Adam kendisini tamamen hanıma bırakmıştı adeta. Kapıya en yakın koltuğa bıraktı kendisini. Attığı iki adım bile nefes nefese kalmasına yetmişti. Ardından bir öksürük nöbetine tutuldu. Bitkin bir halde öksürdü, öksürdü.
Yaşlı kadın, kocasını biraz sakinleştirdikten sonra ürkek adımlarla az önce Mustafa’nın tıkladığı kapının önünde durdu. Cesaretini topladı. Bütün gücünü sesine verdi
Kız-ııım
Gerisini getiremedi. Sesi öldü dudaklarının arasında. Boğazı kupkuru bir çöle döndü. Bir kaç defa yutkundu ardından bir daha seslendi.
Kızım! Biz gekdik yavruuum!
…
Bak baban burda, çok hasta kuzuum.
…
Nesrin hanım çıt çıkarmadan bir heykel gibi duvara yaslanmış bekliyordu. Konuşmuyor muydu yoksa konuşamıyor mu belli değildi. Nefes te mi almıyordu ne…haytın bütün renkleri çekilmişti yüzünden kül rengine bürünmüştü çehresi.
Biz ettik, sen etme yav-rum, bilemedik kuz-um.
Annesinin her sözü biraz daha öfkelendiriyordu Nesrin hanımı. Dişlerini sıktı, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle
Bilemediniz ha!… Öz kızınızı ve damadınızı bilemediniz öyle mi? Bana ve kocama vaktiyle ettiğiniz iltifatları bir birine eklesem buradan Mekke’ye yol olur. Namazımızdan, niyazımıza; tahsilimizden, iyilik severliğimize; saygımızdan, edebimize her şeyimizi sermaye yapıp konu komşuya hava atıyordunuz. O malum, meşum ve zalim sürecin başlangıcında bile “Biz sizi biliyoruz,ya diğerleri…” diyordunuz.
Nesrin hanım, travmalarından kurtulmak için unutmağa mahkum ettiği bütün o acı hatıraların kucağına tekrar düştü. Aradan onca yıl geçmesine rağmen her hatırladığında bir mengeneye girer gibi oluyordu. Kerpetenlerle etleri çekiliyormuşcasına canı yanıyordu.
Sonradan işin hakikatini anlayınca baban çok pişman oldu o gece yaptıklarına yav-ruuum. Nereden bilecektik kuzum! Bütün televizyonlar, gazeteler sizin hain olduğunuz haykırıyordu. İsrail’le, Amerika’yla vatana tuzak kurduğunuzu ifade ediyordu. Hatta İngilizleri harekete geçirdiğinizi, onlara ülkeyi işgal ettireceğinizi söylüyordu.
Annesinin bu sözleriyle hayatından söküp atmak istediği gecenin karanlığına yineden yuvarlandı. Elini kaldırıp bonesinin başından sıyırdı. Tokasından kurtulan bir tutam saçı yüzüne düştü.
O gece, o karanlık, o alçak gece…15 Temmuz gecesi, yüzbinlerce insanın hayatını karatmak için onlarca insanın hunharca öldürüldüğü tezgahın, kumpasın en adicesinin sahne aldığı gece.
Dudakları kıpırdıyordu Nesrin hanımın hatta haykırıyordu ama sesini sadece kendisi duyabiliyordu. Zira o çığlıklarını içinin dağlarına haykırıyordu.
O geceki hain kalkışma, adi tezgahla benim ne alakam vardı. On beş Temmuz’dan bir buçuk ay önce size geldim. Evinizde kalıyordum. İşten çıkarıldığımız için kocam uzaklarda ekmeğinin peşinde koşuyordu. Dört aylık gencecik bir anne adayımdım. İlk gebeliğimdi ve korkuyordum. O gece erkenden yatmıştım. Kapımın tekmeyle açılmasıyla gözlerimi açtım. Korkudan tirtir titriyordum. Ne olduğunu anlamadan babam kolumdan tutup yataktan kapıya doğru fırlattı. “Def olllll” diye haykırışı, korkunç yüzü bütün çabalarına rağmen gözlerimin önünden hiç gitmedi. Babam tarafından sokağa atıldım sebebini dahi bilmeden. Ne nedenini söyledi o an, ne karnımdaki yavruya acıdı.
O gece arkandan arkandan gelmek istedim kuz-um. Baban bırakmadı. Üstüne üstlük “Eğer onu arasan, aradığında cevap verirsen, sesini iştirsen üç talak ile boşsun, boşsun, boşsun dedi. Caminin İmamına sorduk ertesi gün. “Bu durumda eğer kızının sesini işitirsen şart yerine gelir ve boş olursun.” dedi. Bunun üzerine abin her ihtimale karşı bana yeni bir numara aldı. Onun için aramışsan ulaşamamışsındır bana. Ben de senin numaranı kaybettim. Abine ne kadar yalvardım bilemezsin kız-ıım. Onun da tiyniyeti bozuk çıktı her şeyimizi elimizden aldı dımdızlak sokakta bıraktı bizi. Yanlız kaldım yavrum yanlız.
Nesrin hanım ellerini; birisinde bonesi, ötekinde eşarbıyla yumruk yaptı. Yine sessiz bir çığlıkta içinin semalarına doğru bütün avazıyla haykırdı:
Yanlız kaldın ha! Yanlızlık nedir bilir misin ha! Apar topar Afrika’ya geçtim. Karnımdaki bebeğim, yüreğimdeki korkum, geleceğimdeki belirsizlik ve yanlızlık, yapa yanlızlık. Yanlız kaldın ha! Afrikadan sonra bir Güney Amerika gittim. Sancılandım, yanımda kimsem yoktu. Yapayanlızdım… Dilini bilmediğim insanların arasında doğurdum Mustafa’mı. Taburcu olunca bir otel odasına döndüm. Yine yapa yanlızdım. Dört duvar arasında bir korku tünelindeydim. Bana ne olacaktı, ya eşime ya bebeğime…Kocam dışarı çıkmak zorunda kalıp otel odasının yanlızlığına beni terk ettiğinde, içimden bir ses bana ne diyordu biliyor musun? “Öldür bu bebeği, boğ onu, camdan at!” Mustafa’mı öldür diyordu. Bunu anlatacak kimsem yoktu. Bunun sebebini bilmiyordum ve “Bir anne böyle bir şey nasıl düşünür?” diye kahroluyordum. Meğer lohusalık sendromuna deniliyormuş buna. Çok sinsi ve tehlikeli bir hal imiş. Bunu bilmediğim için yanlızlık içinde “çıldırıyorum galiba” demeğe başladım. Aklıma, duyduğum bütün cin ve peri hikayeleri geliyordu o otel odasın yanlızlığında. Korkudan titriyordum. Yanlız kaldın ha!
Gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanıyordu Nesrin hanımın. Nefes almakta zorlanıyordu. Bu haldeyken ayak seslerinden annesinin uzaklaştığını fark etti.
Git! Gidin! Bana bunca acıları çektirdikten sonra hiç bir şey olmamış gibi çıkıp evime nasıl gelirsiniz?
Yavaşça başını kaldırıp aynaya baktı. Yüzüne inen ve göz yaşları ile ıslanan saçlarını ikiye ayırarak gözlerine baktı. Gözlerini kuruladı, dudakları gerildi, nefesleri hızlandı. Bir müddet öylece aynaya baktı sonra ellerini yumruk yaptı.
Yok! Yok! Böyle gitmenize izin vermeyeceğim. Keser döner, sap döner gün gelir hesap döner. Hesap döndü işte. Karşınızda yirmi beş yıl önceki dört aylık hamile zavallı Nesrin yok. Kolunuzdan tutup sizi ben atacağım bu evden.
Bunu derdemez de kapıya yöneldi kararlı adımlarla. Kilidi açtı. Koridoru sert adımlarla geçti, salonun kapısında durdu. Annesi görünmüyordu ortalıkta. Babası sığıntı gibi koltuğa ilişmişti. O karanlık ve alçak gecede bağıran, çağıran, efelenen, uykudan kaldırdığı hamile kızını sokağa atarak vatan kurtardığını zanneden korkunç yüzlü adamdan geriye bir kemik yığını kalmıştı. Yüzü iyice erimiş avurtları çökmüştü. Dudakları lastık haline gelmiş, kirli beyaz sakalı çehresine apayrı bir perişanlık vermişti. Gözlerinin etrafı morarmış, çukurlarına çekilmişlerdi. Nesrin hanım ellerini; birinde bonesi, ötekisinde eşarbı yumruk yapmıştı. Kapıdan salona girdi. Bir adım attı tekrar durdu. İki adım daha attı yine durdu. Nihayet babası onun farkına vardı. Göz göze geldiler. Nesrin hanım gözlerini babasının gözlerinden ayırmadan ilerledi. Feri gitmiş o gözlerin tasfirini kim yapabilir? O gözlerdeki manayı kim tarif edebilir bilemiyorum. Korku mu desem, pişmanlık mı. Istırap mı desem boşluk mu?… Bakışları birbirine kenetlendi, öylece kalakaldılar bir müddet. Sonra Nesrin hanım birden dizleri üstüne yere bıraktı kendini. Dudaklarından tek bir kelime döküldü
Babaaam!
“Babam” diyen dudakları babasının ellerine vardı, her ikisinden de öptü. Babası beklemiyordu bunu. Birden içten içe sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Sessizce yanaklarından kayan gözyaşları Nesrin hanımın yüzüne döküldü. Nesrin hanım dizleri üzerine doğruldu, eşarbıyla yaşlı adamın gözyaşlarını sildi. Bir yandan da
Ağlama babam
Bu son sözüyle, babası her zerresine bir acı yayılmış gibi yüksek sesle ağlamaya başladı. Öksürükleri hıçkırıklarına karıştı. Bir şey söyleyecek mecali olsaydı eminim şunu diyecekti
Kızım asıl affın, azabım oldu.
[M.Sacit Arvasi] 13.8.2018 [thecrcl.ca]
Öyle mi?
Evet! 20 Şevval 1463. İyi fikir ha! Evlenince ben de mi yapsam aynısını?
Ay oğlum inşallah hele o günler bir gelsin…Miladi tarih de atarrız, Hicri de. Hatta Rumi…
Valla ben babam gibi geç evlenmeyeceğim. Seneye okulu bitirir bitirmez ”ya kısmet” diyeceğim.
Hayırlısı olsun oğlum. Haydi hazırlan çıkalım, geç kalmayalım.
Ne geç kalması anne ya. Saat daha dört bile değil. Düğün saat yedide, yedide!
Oğlum trafiği bilmiyormuş gibi konuşma. Hem biz düğün sahibi sayılırız, biraz erken gitsek daha iyi olur. Hadi kalk gidelim.
Mustafa oflayarak yerinden kaldı. Odasına yönelirken memnuniyetsizliğini isyankar cümlelere yükledi.
Yahu sene 2041, ama bu İstanbul trafiği hala tam bir keşmekeş, tam bir çile. Bu ne ya?.. En fazla yarım saatlik yol için üç saat önceden yola çıkıyoruz. Gel de çileden çıkma!
Aradan henüz bir kaç dakika geçmişti ki kapıları çalındı. Nesrin hanım odasından seslendi:
Mustafaaa! Mustafa kapıya bak anneciğim ben eşarbımı yapıyorum.
Nesrin hanım bonesini takmış, ağzına bir kaç iğne almıştı. Eşarbı elinde bekledi, kapıya kulak kesildi. Bu saatte kimin geldiğini merak ediyordu. Öce kapının açıldığını duydu ardından Mustafanın “buyurun” deyişini. Az sonra da yalvarır tonda bir ses…
Oğluum burası Nesrin Kaleli’nin evi mi?
Nesrin hanıma tanıdık geldi bu ses ama hemen çıkaramadı.
Bu ses, Allah’ım bu ses? Kimdi bu!
Birden gözleri fal taşı gibi açıldı. Nefesi kesilir gibi oldu. Derhal elini ağzına götürüp iğneleri aldı. Nefesi tükeninceye kadar suyun altında kalıp ardından yüzeye çıkan birisinin nefeslendiği gibi derin bir nefes aldı. Odanın bütün havasını içerisine çekmek istercesine. Tam zamanında almıştı iğneleri ağzından yoksa böyle bir nefes alışta hepsini yutmak işten bile değildi. Kulaklarını bir uğultu bastı. Gözleri buğulandı. Başı döndü. Dizlerinim dermanı çekildi. Eşarbını eline doladı sırtını duvara dayadı. Başı önüne düştü, bakışları yere mıhlandı. Adeta bir zombiye döndü demin ki şen şakrak kadın. Mustafanın sesi bir uğultu gibi geliyordu kulaklarına. Kelimeleri seçilemeyen bir uğultu.
Anneee, anne, bi kapıya gelir misin?
Nesrin hanım cevap vermedi. Vermediği gibi hemen odasının kapısına davrandı ve kapattı. Ardından kilidi çevirdi yine eski yerine geldi. Sırtının duvara dayadı, bakışlarını önünde sabitledi. Derken aynı zayıf ses yine yalvarmaklı bir tonla:
Yavruum sen onun oğlu musun?
Evet
Kuzuum ben senin anneannenim.
O zaman kadar köşede adeta saklanmış ihtiyarı kolunda çekti.
Bu da deden…
Bir şaşkınlık Mustafa’nın gözlerini iri iri açtı, alt çenesini düşürdü. Ağzı açık bir müddet öylece kalakaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Zaten yeni nesil başını sosyal medyadan çıkarıyor mu ki böylesi durumda ne yapacağını bilsin. Kekeleyerek sadece
A a anne! Anneeeeeee!
Annesinden bir ses çıkmayınca, odasına yöneldi. Hafifce kapısını tıkladı.
Anne!
….
Annee! Anne beeeee!
….
Aman beeee!
Mustafa daha fazla bekleyemedi. Anneane ve dedesinin tarafına bakmadan, kaçarcasına odasının yolunu tuttu. Muhtemelen sosyal medyada bunu paylaşacak “Yürmi dört yaşındayım. Kapı çalındı. Kapıyı açtım. İki ihtiyarla karşılaştım. Ninem ile dedem olduğunu söyledi. Oha oldum abi ya…”
Kendisini ve kocasını içeriye davet etmek yaşlı kadına kaldı. Adam kendisini tamamen hanıma bırakmıştı adeta. Kapıya en yakın koltuğa bıraktı kendisini. Attığı iki adım bile nefes nefese kalmasına yetmişti. Ardından bir öksürük nöbetine tutuldu. Bitkin bir halde öksürdü, öksürdü.
Yaşlı kadın, kocasını biraz sakinleştirdikten sonra ürkek adımlarla az önce Mustafa’nın tıkladığı kapının önünde durdu. Cesaretini topladı. Bütün gücünü sesine verdi
Kız-ııım
Gerisini getiremedi. Sesi öldü dudaklarının arasında. Boğazı kupkuru bir çöle döndü. Bir kaç defa yutkundu ardından bir daha seslendi.
Kızım! Biz gekdik yavruuum!
…
Bak baban burda, çok hasta kuzuum.
…
Nesrin hanım çıt çıkarmadan bir heykel gibi duvara yaslanmış bekliyordu. Konuşmuyor muydu yoksa konuşamıyor mu belli değildi. Nefes te mi almıyordu ne…haytın bütün renkleri çekilmişti yüzünden kül rengine bürünmüştü çehresi.
Biz ettik, sen etme yav-rum, bilemedik kuz-um.
Annesinin her sözü biraz daha öfkelendiriyordu Nesrin hanımı. Dişlerini sıktı, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle
Bilemediniz ha!… Öz kızınızı ve damadınızı bilemediniz öyle mi? Bana ve kocama vaktiyle ettiğiniz iltifatları bir birine eklesem buradan Mekke’ye yol olur. Namazımızdan, niyazımıza; tahsilimizden, iyilik severliğimize; saygımızdan, edebimize her şeyimizi sermaye yapıp konu komşuya hava atıyordunuz. O malum, meşum ve zalim sürecin başlangıcında bile “Biz sizi biliyoruz,ya diğerleri…” diyordunuz.
Nesrin hanım, travmalarından kurtulmak için unutmağa mahkum ettiği bütün o acı hatıraların kucağına tekrar düştü. Aradan onca yıl geçmesine rağmen her hatırladığında bir mengeneye girer gibi oluyordu. Kerpetenlerle etleri çekiliyormuşcasına canı yanıyordu.
Sonradan işin hakikatini anlayınca baban çok pişman oldu o gece yaptıklarına yav-ruuum. Nereden bilecektik kuzum! Bütün televizyonlar, gazeteler sizin hain olduğunuz haykırıyordu. İsrail’le, Amerika’yla vatana tuzak kurduğunuzu ifade ediyordu. Hatta İngilizleri harekete geçirdiğinizi, onlara ülkeyi işgal ettireceğinizi söylüyordu.
Annesinin bu sözleriyle hayatından söküp atmak istediği gecenin karanlığına yineden yuvarlandı. Elini kaldırıp bonesinin başından sıyırdı. Tokasından kurtulan bir tutam saçı yüzüne düştü.
O gece, o karanlık, o alçak gece…15 Temmuz gecesi, yüzbinlerce insanın hayatını karatmak için onlarca insanın hunharca öldürüldüğü tezgahın, kumpasın en adicesinin sahne aldığı gece.
Dudakları kıpırdıyordu Nesrin hanımın hatta haykırıyordu ama sesini sadece kendisi duyabiliyordu. Zira o çığlıklarını içinin dağlarına haykırıyordu.
O geceki hain kalkışma, adi tezgahla benim ne alakam vardı. On beş Temmuz’dan bir buçuk ay önce size geldim. Evinizde kalıyordum. İşten çıkarıldığımız için kocam uzaklarda ekmeğinin peşinde koşuyordu. Dört aylık gencecik bir anne adayımdım. İlk gebeliğimdi ve korkuyordum. O gece erkenden yatmıştım. Kapımın tekmeyle açılmasıyla gözlerimi açtım. Korkudan tirtir titriyordum. Ne olduğunu anlamadan babam kolumdan tutup yataktan kapıya doğru fırlattı. “Def olllll” diye haykırışı, korkunç yüzü bütün çabalarına rağmen gözlerimin önünden hiç gitmedi. Babam tarafından sokağa atıldım sebebini dahi bilmeden. Ne nedenini söyledi o an, ne karnımdaki yavruya acıdı.
O gece arkandan arkandan gelmek istedim kuz-um. Baban bırakmadı. Üstüne üstlük “Eğer onu arasan, aradığında cevap verirsen, sesini iştirsen üç talak ile boşsun, boşsun, boşsun dedi. Caminin İmamına sorduk ertesi gün. “Bu durumda eğer kızının sesini işitirsen şart yerine gelir ve boş olursun.” dedi. Bunun üzerine abin her ihtimale karşı bana yeni bir numara aldı. Onun için aramışsan ulaşamamışsındır bana. Ben de senin numaranı kaybettim. Abine ne kadar yalvardım bilemezsin kız-ıım. Onun da tiyniyeti bozuk çıktı her şeyimizi elimizden aldı dımdızlak sokakta bıraktı bizi. Yanlız kaldım yavrum yanlız.
Nesrin hanım ellerini; birisinde bonesi, ötekinde eşarbıyla yumruk yaptı. Yine sessiz bir çığlıkta içinin semalarına doğru bütün avazıyla haykırdı:
Yanlız kaldın ha! Yanlızlık nedir bilir misin ha! Apar topar Afrika’ya geçtim. Karnımdaki bebeğim, yüreğimdeki korkum, geleceğimdeki belirsizlik ve yanlızlık, yapa yanlızlık. Yanlız kaldın ha! Afrikadan sonra bir Güney Amerika gittim. Sancılandım, yanımda kimsem yoktu. Yapayanlızdım… Dilini bilmediğim insanların arasında doğurdum Mustafa’mı. Taburcu olunca bir otel odasına döndüm. Yine yapa yanlızdım. Dört duvar arasında bir korku tünelindeydim. Bana ne olacaktı, ya eşime ya bebeğime…Kocam dışarı çıkmak zorunda kalıp otel odasının yanlızlığına beni terk ettiğinde, içimden bir ses bana ne diyordu biliyor musun? “Öldür bu bebeği, boğ onu, camdan at!” Mustafa’mı öldür diyordu. Bunu anlatacak kimsem yoktu. Bunun sebebini bilmiyordum ve “Bir anne böyle bir şey nasıl düşünür?” diye kahroluyordum. Meğer lohusalık sendromuna deniliyormuş buna. Çok sinsi ve tehlikeli bir hal imiş. Bunu bilmediğim için yanlızlık içinde “çıldırıyorum galiba” demeğe başladım. Aklıma, duyduğum bütün cin ve peri hikayeleri geliyordu o otel odasın yanlızlığında. Korkudan titriyordum. Yanlız kaldın ha!
Gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanıyordu Nesrin hanımın. Nefes almakta zorlanıyordu. Bu haldeyken ayak seslerinden annesinin uzaklaştığını fark etti.
Git! Gidin! Bana bunca acıları çektirdikten sonra hiç bir şey olmamış gibi çıkıp evime nasıl gelirsiniz?
Yavaşça başını kaldırıp aynaya baktı. Yüzüne inen ve göz yaşları ile ıslanan saçlarını ikiye ayırarak gözlerine baktı. Gözlerini kuruladı, dudakları gerildi, nefesleri hızlandı. Bir müddet öylece aynaya baktı sonra ellerini yumruk yaptı.
Yok! Yok! Böyle gitmenize izin vermeyeceğim. Keser döner, sap döner gün gelir hesap döner. Hesap döndü işte. Karşınızda yirmi beş yıl önceki dört aylık hamile zavallı Nesrin yok. Kolunuzdan tutup sizi ben atacağım bu evden.
Bunu derdemez de kapıya yöneldi kararlı adımlarla. Kilidi açtı. Koridoru sert adımlarla geçti, salonun kapısında durdu. Annesi görünmüyordu ortalıkta. Babası sığıntı gibi koltuğa ilişmişti. O karanlık ve alçak gecede bağıran, çağıran, efelenen, uykudan kaldırdığı hamile kızını sokağa atarak vatan kurtardığını zanneden korkunç yüzlü adamdan geriye bir kemik yığını kalmıştı. Yüzü iyice erimiş avurtları çökmüştü. Dudakları lastık haline gelmiş, kirli beyaz sakalı çehresine apayrı bir perişanlık vermişti. Gözlerinin etrafı morarmış, çukurlarına çekilmişlerdi. Nesrin hanım ellerini; birinde bonesi, ötekisinde eşarbı yumruk yapmıştı. Kapıdan salona girdi. Bir adım attı tekrar durdu. İki adım daha attı yine durdu. Nihayet babası onun farkına vardı. Göz göze geldiler. Nesrin hanım gözlerini babasının gözlerinden ayırmadan ilerledi. Feri gitmiş o gözlerin tasfirini kim yapabilir? O gözlerdeki manayı kim tarif edebilir bilemiyorum. Korku mu desem, pişmanlık mı. Istırap mı desem boşluk mu?… Bakışları birbirine kenetlendi, öylece kalakaldılar bir müddet. Sonra Nesrin hanım birden dizleri üstüne yere bıraktı kendini. Dudaklarından tek bir kelime döküldü
Babaaam!
“Babam” diyen dudakları babasının ellerine vardı, her ikisinden de öptü. Babası beklemiyordu bunu. Birden içten içe sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Sessizce yanaklarından kayan gözyaşları Nesrin hanımın yüzüne döküldü. Nesrin hanım dizleri üzerine doğruldu, eşarbıyla yaşlı adamın gözyaşlarını sildi. Bir yandan da
Ağlama babam
Bu son sözüyle, babası her zerresine bir acı yayılmış gibi yüksek sesle ağlamaya başladı. Öksürükleri hıçkırıklarına karıştı. Bir şey söyleyecek mecali olsaydı eminim şunu diyecekti
Kızım asıl affın, azabım oldu.
[M.Sacit Arvasi] 13.8.2018 [thecrcl.ca]
‘Euro korkusu’: Erdoğan’ın hançeri Avrupa’yı da etkiliyor [Emir Korkmaz]
Erdoğan, ABD’nin yaptırımlarını “sırtımızdan hançerlendik” ifadeleriyle tanımladı. Alman Welt gazetesi, Lira’da yaşanan büyük kaybın diğer gelişmekte olan ülkere sıçraması riskinin bulunduğunu yazdı. Krizin Euro’yu zayıflatma potansiyeli olduğuna dikkat çekti. Bu nedenlerle Avrupa’nın krizin durdurulmasını istediği savunuldu.
Türk lirasının yabancı para birimleri karşısındaki değer kaybı tüm dünyadaki ekonomi piyasalarınca yakından izleniyor. Türkiye’deki krizin başka ülkelere de sıçramasından endişe eden bankacılar ve yöneticiler, lirada yaşanan serbest düşüşü durdurmak için kafa yoruyor. Alman Welt gazetesinde yeralan bir analizde birçoklarının ‘Türkiye’de yaşanan dramanın sadece Türkiye’de sahneleneceğini düşündüğünü ancak gösterinin başka yerlerde de etkili olması ihtimali’ bulunduğuna dikkat çekildi.
EURO’YU BİLE ETKİLEDİ
Analize göre yeni haftanın başlamasıyla özellikle gelişmekte olan ülkelerin para birimleri Türk lirasının geçen hafta yaşadığı erimeden etkilendi. Hatta Avrupa para birimi Euro da bundan nasiplendi. Bu nedenle hisse senedi piyasalarında fiyatlar düştü ve emtia fiyatları güçlü baskı altına girdi. Değerlendirmelere göre artık Türkiye’de yaşanan krizin ülke ile sınırlı kalmayacağı, daha büyük bir şey ve özellikle de Avrupa için sistemik bir risk olduğu konusunda gerçek bir korku var.
AVRUPA’NIN 150 MİLYAR DOLARI VAR
Avrupalı bankaların yangının eşiğindeki Boğaz’daki bankalarda en azından 150 milyar euroluk riski bulunuyor. Daha da önemlisi ekonomik veriler açısından, Türkiye, uluslararası yatırımcılar ve yabancı bankalar önemli bir yer. Euro, 2010 yılında Yunanistan kaynaklı büyük bir ekonomik krize girmişti. Ancak Türkiye, Yunanistan’ın beş katı büyüklüğünde bir ekonomiye sahip. Bu nedenle Türkiye’de yaşanacak bir olumsuzluğun küresel bir salgına dönüşmesi risk çok daha yüksek.
LİRANIN VURDUĞU PARA BİRİMLERİ
Türkiye’de yaşananların verdiği panikle, yatırımcılar diğer gelişmekte olan piyasa para birimlerinden de çekildi. Güney Afrika randı, Rus rublesi 2016 yılından bu yana en düşük seviyesine indi. Hint rupisi tarihi bir düşüş yaşadı, hatta Macar forinti ve Polonya Zlotisi dolar karşısında önemli kayıplara uğradı.
Bununla birlikte euro da 1,1365 dolara düştü. Bu 13 aydan bu yana görülen en düşük seviye. Bütün bankalar borsalarda baskı altına girdi. EuroStoxx bankaları yine geçen Cuma günü yüzde 2 değer kaybetti.
TÜRKİYE YENİ TAYLAND OLMASIN
Uzmanlar, 1990’ların sonlarında Asya’da yaşanan krizin dünyaya yayılması gibi, Türkiye krizinin de dünyayı etkileyip etkilemeyeceğini tartışıyor. O dönemde 1997’de Tayland’ın para birimi çökmüş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanan domino etkisiyle 1998’in sonunda Rusya iflas ilan etmişti.
Bu yaşananlar nedeniyle yaklaşık 20 yıl önce sanayileşmiş ülkelerin borsaları çökmüş, Rusya’da speküle edilen LTCM hedge Fonu, neredeyse tüm Batılı finans sistemini krizin derinliklerine sürüklemişti. Ancak, ABD Federal Merkez Bankası piyasaya sürdüğü yüksek miktarda nakit ile, mali çöküşü küresel bir krizi sınırlamıştı.
1994 VE 2001 KRİZLERİ GİBİ DEĞİL
Türkiye’de 2001 ve 1994 yıllarında yaşanan krizde neredeyse hiçbir yatırımcı dünya çapında endişelenmemişti. 1994 yılında Türkiye, küresel gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 0,5’inden daha azına sahipti ve ekonomik büyüklüğü 130 milyar dolarlık ekonomik cüceydi. Ve Uluslararası Para Fonu (IMF) de Türkiye’yi kurtarmaya hevesliydi.
IMF TÜRKİYE’Yİ KURTARIR MI?
Bugün Erdoğan’ın inatçılığı yüzünden IMF’nin böyle bir isteği ve planı yok. 1994’e kıyasla Türkiye, dünyanın GSYİH’ye yüzde 1 civarında katkıda bulunmakta. Daha da önemlisi 1997 yılında, daha küçük Tayland dünya çapındaki felaketleri başlatmıştı.
SICAK PARANIN YAKICILIĞI
Son yıllarda gelişmekte olan ülkelere çok fazla likidite aktı. Batılı yatırımcılar Türkiye, Hindistan, Endonezya ve hatta Brezilya’daki karlı yatırımlar için büyük miktarda para aktardı. Fakat bu “sıcak para” aktığı kadar hızlı da geri kaçıyor ve ağır kayıplara neden oluyor.
TÜRKİYE ÇOK ZAYIF YAKALANDI
Türkiye, şu anda ‘politik başarısızlık, ekonomik kırılganlık ve reform eksikliğinin bir araya geldiği’ tekil bir örnek. Asya ve Latin Amerika’daki diğer gelişmekte olan ülkeler önceki krizlerden ders aldı ve şoklara karşı yeterli tamponlar oluşturdu. Bunun yanında Türkiye, 1980’lerde ve 1990’lardaki Asya’daki krizden etkilenen Latin Amerika’dan daha fazla dışsal şoklara açık. Yani Türkiye krize çok zayıf bir zamanda yakalandı başka bir ifadeyle yaşanan ‘politik başarısızlık, ekonomik kırılganlık ve reform eksikliği’ krizi doğurdu.
TÜRK ŞİRKETLERİ BATMANIN EŞİĞİNDE
Liradaki düşüşler nedeniyle birçok şirket ve bankanın borcu son aylarda katlandı. Liradaki her bir kuruşluk düşüş onların borcuna ekleniyor. Lirayla kazanıp, dövizle ödeme yapacak şirketler bu kırılganlıktan ciddi oranda etkilecek. Önümüzdeki 12 ayda Türkiye’nin 180 milyar dolarlık döviz borcu ödemesi var. Kısa vadede büyük çöküşlerin yaşayacağını görmek için hesap uzmanı olmaya gerek yok.
AVRUPALI BANKALAR ENDİŞELİ
Türkiye krizinin başta Avrupa bankalarını etkileyen sonra da tüm finansal sisteme yayılabileceği korkusu var. Çünkü Avrupa bankaları Türkiye’de yaklaşık 150 milyar dolarlık krediye sahip. En büyük alacaklı, İspanyol BBVA bankası. İspanyolların Türkiye’den toplam 80 milyar doların üzerinde alacağı var. Bunların arkasında yüzde 4’lük İtalyan UniCredit, Fransız BNP Paribas ve her ikisi de yüzde 2 ile Hollanda ING geliyor. Fransız bankaların alacağı ise 35 milyar dolar. İtalyanların 18, Amerikalıların 18, İngilizlerin 17 milyar doları Türk bankalarında.
Uzmanlara göre Türkiye krizinin derinleşmesi nedeniyle Euro’nun dolar karşısındaki değeri daha da düşebilir. Dolar-euro paritesi 1.10’a kadar gerileyebilir.
Gazeteye göre, hem Avrupa bankalarının 150 milyar doları aşan alacağı hem de Türkiye’deki krizin Euro’yu da zayıflatma riski nedeniyle Avrupa piyasaları tetikte.
[Emir Korkmaz] 13.8.2018 [Kronos.News]
Türk lirasının yabancı para birimleri karşısındaki değer kaybı tüm dünyadaki ekonomi piyasalarınca yakından izleniyor. Türkiye’deki krizin başka ülkelere de sıçramasından endişe eden bankacılar ve yöneticiler, lirada yaşanan serbest düşüşü durdurmak için kafa yoruyor. Alman Welt gazetesinde yeralan bir analizde birçoklarının ‘Türkiye’de yaşanan dramanın sadece Türkiye’de sahneleneceğini düşündüğünü ancak gösterinin başka yerlerde de etkili olması ihtimali’ bulunduğuna dikkat çekildi.
EURO’YU BİLE ETKİLEDİ
Analize göre yeni haftanın başlamasıyla özellikle gelişmekte olan ülkelerin para birimleri Türk lirasının geçen hafta yaşadığı erimeden etkilendi. Hatta Avrupa para birimi Euro da bundan nasiplendi. Bu nedenle hisse senedi piyasalarında fiyatlar düştü ve emtia fiyatları güçlü baskı altına girdi. Değerlendirmelere göre artık Türkiye’de yaşanan krizin ülke ile sınırlı kalmayacağı, daha büyük bir şey ve özellikle de Avrupa için sistemik bir risk olduğu konusunda gerçek bir korku var.
AVRUPA’NIN 150 MİLYAR DOLARI VAR
Avrupalı bankaların yangının eşiğindeki Boğaz’daki bankalarda en azından 150 milyar euroluk riski bulunuyor. Daha da önemlisi ekonomik veriler açısından, Türkiye, uluslararası yatırımcılar ve yabancı bankalar önemli bir yer. Euro, 2010 yılında Yunanistan kaynaklı büyük bir ekonomik krize girmişti. Ancak Türkiye, Yunanistan’ın beş katı büyüklüğünde bir ekonomiye sahip. Bu nedenle Türkiye’de yaşanacak bir olumsuzluğun küresel bir salgına dönüşmesi risk çok daha yüksek.
LİRANIN VURDUĞU PARA BİRİMLERİ
Türkiye’de yaşananların verdiği panikle, yatırımcılar diğer gelişmekte olan piyasa para birimlerinden de çekildi. Güney Afrika randı, Rus rublesi 2016 yılından bu yana en düşük seviyesine indi. Hint rupisi tarihi bir düşüş yaşadı, hatta Macar forinti ve Polonya Zlotisi dolar karşısında önemli kayıplara uğradı.
Bununla birlikte euro da 1,1365 dolara düştü. Bu 13 aydan bu yana görülen en düşük seviye. Bütün bankalar borsalarda baskı altına girdi. EuroStoxx bankaları yine geçen Cuma günü yüzde 2 değer kaybetti.
TÜRKİYE YENİ TAYLAND OLMASIN
Uzmanlar, 1990’ların sonlarında Asya’da yaşanan krizin dünyaya yayılması gibi, Türkiye krizinin de dünyayı etkileyip etkilemeyeceğini tartışıyor. O dönemde 1997’de Tayland’ın para birimi çökmüş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanan domino etkisiyle 1998’in sonunda Rusya iflas ilan etmişti.
Bu yaşananlar nedeniyle yaklaşık 20 yıl önce sanayileşmiş ülkelerin borsaları çökmüş, Rusya’da speküle edilen LTCM hedge Fonu, neredeyse tüm Batılı finans sistemini krizin derinliklerine sürüklemişti. Ancak, ABD Federal Merkez Bankası piyasaya sürdüğü yüksek miktarda nakit ile, mali çöküşü küresel bir krizi sınırlamıştı.
1994 VE 2001 KRİZLERİ GİBİ DEĞİL
Türkiye’de 2001 ve 1994 yıllarında yaşanan krizde neredeyse hiçbir yatırımcı dünya çapında endişelenmemişti. 1994 yılında Türkiye, küresel gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 0,5’inden daha azına sahipti ve ekonomik büyüklüğü 130 milyar dolarlık ekonomik cüceydi. Ve Uluslararası Para Fonu (IMF) de Türkiye’yi kurtarmaya hevesliydi.
IMF TÜRKİYE’Yİ KURTARIR MI?
Bugün Erdoğan’ın inatçılığı yüzünden IMF’nin böyle bir isteği ve planı yok. 1994’e kıyasla Türkiye, dünyanın GSYİH’ye yüzde 1 civarında katkıda bulunmakta. Daha da önemlisi 1997 yılında, daha küçük Tayland dünya çapındaki felaketleri başlatmıştı.
SICAK PARANIN YAKICILIĞI
Son yıllarda gelişmekte olan ülkelere çok fazla likidite aktı. Batılı yatırımcılar Türkiye, Hindistan, Endonezya ve hatta Brezilya’daki karlı yatırımlar için büyük miktarda para aktardı. Fakat bu “sıcak para” aktığı kadar hızlı da geri kaçıyor ve ağır kayıplara neden oluyor.
TÜRKİYE ÇOK ZAYIF YAKALANDI
Türkiye, şu anda ‘politik başarısızlık, ekonomik kırılganlık ve reform eksikliğinin bir araya geldiği’ tekil bir örnek. Asya ve Latin Amerika’daki diğer gelişmekte olan ülkeler önceki krizlerden ders aldı ve şoklara karşı yeterli tamponlar oluşturdu. Bunun yanında Türkiye, 1980’lerde ve 1990’lardaki Asya’daki krizden etkilenen Latin Amerika’dan daha fazla dışsal şoklara açık. Yani Türkiye krize çok zayıf bir zamanda yakalandı başka bir ifadeyle yaşanan ‘politik başarısızlık, ekonomik kırılganlık ve reform eksikliği’ krizi doğurdu.
TÜRK ŞİRKETLERİ BATMANIN EŞİĞİNDE
Liradaki düşüşler nedeniyle birçok şirket ve bankanın borcu son aylarda katlandı. Liradaki her bir kuruşluk düşüş onların borcuna ekleniyor. Lirayla kazanıp, dövizle ödeme yapacak şirketler bu kırılganlıktan ciddi oranda etkilecek. Önümüzdeki 12 ayda Türkiye’nin 180 milyar dolarlık döviz borcu ödemesi var. Kısa vadede büyük çöküşlerin yaşayacağını görmek için hesap uzmanı olmaya gerek yok.
AVRUPALI BANKALAR ENDİŞELİ
Türkiye krizinin başta Avrupa bankalarını etkileyen sonra da tüm finansal sisteme yayılabileceği korkusu var. Çünkü Avrupa bankaları Türkiye’de yaklaşık 150 milyar dolarlık krediye sahip. En büyük alacaklı, İspanyol BBVA bankası. İspanyolların Türkiye’den toplam 80 milyar doların üzerinde alacağı var. Bunların arkasında yüzde 4’lük İtalyan UniCredit, Fransız BNP Paribas ve her ikisi de yüzde 2 ile Hollanda ING geliyor. Fransız bankaların alacağı ise 35 milyar dolar. İtalyanların 18, Amerikalıların 18, İngilizlerin 17 milyar doları Türk bankalarında.
Uzmanlara göre Türkiye krizinin derinleşmesi nedeniyle Euro’nun dolar karşısındaki değeri daha da düşebilir. Dolar-euro paritesi 1.10’a kadar gerileyebilir.
Gazeteye göre, hem Avrupa bankalarının 150 milyar doları aşan alacağı hem de Türkiye’deki krizin Euro’yu da zayıflatma riski nedeniyle Avrupa piyasaları tetikte.
[Emir Korkmaz] 13.8.2018 [Kronos.News]
Yazma hakkı [Can Bahadır Yüce]
Geçtiğimiz hafta gazetelerde ilginç bir şiir tartışması vardı. Beyaz bir şair Nation dergisinde siyah Amerikalıların ağzıyla bir şiir yayımladığı için kıyasıya eleştirildi, tartışma büyüyünce hem dergi hem de şair Anders Carlson-Wee ‘düşüncesiz’ seçimlerinden ötürü özür dilediler. Soru şuydu: Bir beyaza Afro-Amerikalıların dilinden konuşma hakkını veren kim?
Benzer tartışmalar daha önce de yaşanmıştı. Tom Amca’nın Kulübesi’ni yazan Harriet Beecher Stowe’un beyaz bir kadın olarak siyahların deneyimini yazma hakkını sorgulayan eleştirmen akla geliyor. Aslında bu, ilk bakışta, Flaubert’in erkek kimliğiyle Madame Bovary’yi yazma hakkının olup olmadığını sorgulamaya benziyor. Oysa sorunun daha karmaşık bir boyutu var.
Bize başkasının dilinden konuşma yetkisi veren nedir? Başkalarının hikâyelerini yazı malzemesi olarak kullanmanın etik bir sınırı var mı?
Tolstoy, Anna Karenina’yı yazarken yasak bir ilişki yaşayan kız kardeşinin hikâyesinden de yola çıkmıştı. Romancının, yaşadıklarını çaresizlik içinde abisine anlatan o kadının serüvenini izinsiz kullanmaya hakkı var mıydı? Acı bir hikâyeyi ölümsüz bir başyapıta dönüştürmesi yazarı haklı çıkarır mı?
Aslında yanıt belli, çünkü kurmaca bazen tam da bu işe yarıyor: Gerçek bir hikâyeyi edebiyatın o büyülü dokunuşuyla ölümsüzleştiriyor. Edebiyat dediğimiz uğraş şaire/yazara dilediği konuyu yazma ehliyeti (bir tür poetic licence) verir.
Yazma hakkı tartışması bizi daha güncel bir konuya, kriz dönemlerini yazma sorununa getiriyor. Felaket zamanlarını yazmak, mağduriyetleri ve acıyı sıradanlaştırma tehlikesini de taşır. Buna dikkati çeken Mahmud Derviş olmuştu. İşgal altında bir Filistinli olarak hem dönüp dönüp zulme karşı aynı sözcükleri kullanmanın hem de klişelere düşmeden, yaşanan acıları sömürmeden yazmanın zorluğunu tarif ediyordu şair. (Türkçede İslamcı/devrimci/toplumcu edebiyatın vasatlığında bu tuzağa düşülmesinin büyük payı vardır örneğin.)
Böyle zamanlarda gerçeklik bazen o kadar çarpıcıdır ki kurmaca olan bitenin yanında basit kalabilir. İşte fetret dönemlerinde yazmak hem olan bitene mesafe hem de temsil sorununu doğuruyor.
Mesafe sorunu –iyi niyetle de olsa– büyük acıları kitschleştirme tehlikesi taşıyorsa şu soru akla gelecektir: Peki o zaman yazmak neye yarar? İnsanlar işkenceyle öldürülürken, evini terk etmek zorunda kalmış çocuklar ırmaklarda boğulurken, köyler yakılıp kentler yıkılırken, yığınlar popülizme teslim olup faşizme kayarken elde kalem –ya da klavye– masasında oturmuş tek başına bir yazarın dünyadaki acıların dinmesine ne katkısı olabilir?
Socrates’ten bugüne zihinleri kurcalayan bu soruya olumsuz yaklaşanların sayısı az değil. Yazının bir şeyi değiştirmediği hep söylenmiş. Auden bile şiir hiçbir şey gerçekleştirmez, demişti (ama şiirin gerçekle ilişkimizi belirlemekteki rolünü görmezden gelmiyordu).
Oysa yazı bir şeyleri değiştirebilir—hep andığım o formül: Yazı dünyayı değiştirmez ama insanları değiştirir. Çünkü hem etkili hem tehlikelidir. Öyle olmasa despotlar yazıdan bu kadar korkmazdı.
Yazı –hele felaket zamanlarında– bir empati yoludur. Edebiyatın insanda kendini başkasının yerine koyma duygusu geliştirdiğini gösteren araştırmaların sayısı şu birkaç yılda herhalde yarım düzineyi buldu.
En önemlisi, yazmak bir tanıklıktır. Unutuşa karşı bir direnme, bir hatırlatma uğraşıdır. (Bu yönüyle siyasi bir eylemdir aslında.) İnsanlığın belleğindekileri kayda geçirmektir. Edebiyatı bu yönüyle toplumsal bir ödev sayan Manguel haksız sayılmaz.
Belki hayal etmek için fazlasıyla gerçek zamanlardan geçiyoruz. Felaket dönemleri hayal kurmak için değil, yakıcı gerçekliği olduğu gibi aktarmak içindir. (“Çığlıkta ahenk aranmaz.”) Nasılsa sahih metinler fırtına dindikten sonra yazılacak. Ama bugünü yazarken mesafeyi doğru ayarlamak, mağduriyetlerden ucuz duyarlıklar devşirmemek, başkası adına söz söylemenin bir tahakküm ilişkisi doğurduğunu unutmamak, duyguları ve sözcükleri eskitmemek bir sorumluluk.
Çünkü iyi yazmak sadece bir estetik sorun değil, aynı zamanda bir ahlak sorunudur.
[Can Bahadır Yüce] 12.8.2018 [Kronos.News]
Benzer tartışmalar daha önce de yaşanmıştı. Tom Amca’nın Kulübesi’ni yazan Harriet Beecher Stowe’un beyaz bir kadın olarak siyahların deneyimini yazma hakkını sorgulayan eleştirmen akla geliyor. Aslında bu, ilk bakışta, Flaubert’in erkek kimliğiyle Madame Bovary’yi yazma hakkının olup olmadığını sorgulamaya benziyor. Oysa sorunun daha karmaşık bir boyutu var.
Bize başkasının dilinden konuşma yetkisi veren nedir? Başkalarının hikâyelerini yazı malzemesi olarak kullanmanın etik bir sınırı var mı?
Tolstoy, Anna Karenina’yı yazarken yasak bir ilişki yaşayan kız kardeşinin hikâyesinden de yola çıkmıştı. Romancının, yaşadıklarını çaresizlik içinde abisine anlatan o kadının serüvenini izinsiz kullanmaya hakkı var mıydı? Acı bir hikâyeyi ölümsüz bir başyapıta dönüştürmesi yazarı haklı çıkarır mı?
Aslında yanıt belli, çünkü kurmaca bazen tam da bu işe yarıyor: Gerçek bir hikâyeyi edebiyatın o büyülü dokunuşuyla ölümsüzleştiriyor. Edebiyat dediğimiz uğraş şaire/yazara dilediği konuyu yazma ehliyeti (bir tür poetic licence) verir.
Yazma hakkı tartışması bizi daha güncel bir konuya, kriz dönemlerini yazma sorununa getiriyor. Felaket zamanlarını yazmak, mağduriyetleri ve acıyı sıradanlaştırma tehlikesini de taşır. Buna dikkati çeken Mahmud Derviş olmuştu. İşgal altında bir Filistinli olarak hem dönüp dönüp zulme karşı aynı sözcükleri kullanmanın hem de klişelere düşmeden, yaşanan acıları sömürmeden yazmanın zorluğunu tarif ediyordu şair. (Türkçede İslamcı/devrimci/toplumcu edebiyatın vasatlığında bu tuzağa düşülmesinin büyük payı vardır örneğin.)
Böyle zamanlarda gerçeklik bazen o kadar çarpıcıdır ki kurmaca olan bitenin yanında basit kalabilir. İşte fetret dönemlerinde yazmak hem olan bitene mesafe hem de temsil sorununu doğuruyor.
Mesafe sorunu –iyi niyetle de olsa– büyük acıları kitschleştirme tehlikesi taşıyorsa şu soru akla gelecektir: Peki o zaman yazmak neye yarar? İnsanlar işkenceyle öldürülürken, evini terk etmek zorunda kalmış çocuklar ırmaklarda boğulurken, köyler yakılıp kentler yıkılırken, yığınlar popülizme teslim olup faşizme kayarken elde kalem –ya da klavye– masasında oturmuş tek başına bir yazarın dünyadaki acıların dinmesine ne katkısı olabilir?
Socrates’ten bugüne zihinleri kurcalayan bu soruya olumsuz yaklaşanların sayısı az değil. Yazının bir şeyi değiştirmediği hep söylenmiş. Auden bile şiir hiçbir şey gerçekleştirmez, demişti (ama şiirin gerçekle ilişkimizi belirlemekteki rolünü görmezden gelmiyordu).
Oysa yazı bir şeyleri değiştirebilir—hep andığım o formül: Yazı dünyayı değiştirmez ama insanları değiştirir. Çünkü hem etkili hem tehlikelidir. Öyle olmasa despotlar yazıdan bu kadar korkmazdı.
Yazı –hele felaket zamanlarında– bir empati yoludur. Edebiyatın insanda kendini başkasının yerine koyma duygusu geliştirdiğini gösteren araştırmaların sayısı şu birkaç yılda herhalde yarım düzineyi buldu.
En önemlisi, yazmak bir tanıklıktır. Unutuşa karşı bir direnme, bir hatırlatma uğraşıdır. (Bu yönüyle siyasi bir eylemdir aslında.) İnsanlığın belleğindekileri kayda geçirmektir. Edebiyatı bu yönüyle toplumsal bir ödev sayan Manguel haksız sayılmaz.
Belki hayal etmek için fazlasıyla gerçek zamanlardan geçiyoruz. Felaket dönemleri hayal kurmak için değil, yakıcı gerçekliği olduğu gibi aktarmak içindir. (“Çığlıkta ahenk aranmaz.”) Nasılsa sahih metinler fırtına dindikten sonra yazılacak. Ama bugünü yazarken mesafeyi doğru ayarlamak, mağduriyetlerden ucuz duyarlıklar devşirmemek, başkası adına söz söylemenin bir tahakküm ilişkisi doğurduğunu unutmamak, duyguları ve sözcükleri eskitmemek bir sorumluluk.
Çünkü iyi yazmak sadece bir estetik sorun değil, aynı zamanda bir ahlak sorunudur.
[Can Bahadır Yüce] 12.8.2018 [Kronos.News]
TSK’nın genleri [Ali Emir Pakkan]
İki darbe de TSK’ya yapıldı.
27 Mayıs’ta 275’i general 7000 asker tasfiye edildi. 15 Temmuz’dan sonra ise 150’si general yaklaşık 8 bin kişi ihraç edildi.
27 Mayıs cuntasının gözaltına aldığı askerlerin suçu, darbelere karşı olmaları ve cuntalara katılmamalarıydı. Gözaltına alınan üst düzey muvazzaf-emekli komutanlar, en ağır işkencelere ve hakaretlere maruz kaldı. Gözaltı sırasında başlayan kötü muamele, Yassıada ve yargılanma sırasında da devam etti.
Demokrat subaylar tasfiye edilince darbecilerin önü açıldı.
Yassıada’da en hazin hadise kısa süre öncesine kadar Türk ordusunun Genelkurmay Başkanlığı görevinde olan Rüştü Erdelhun’un suratına yumrukların acımasızca indirilmesiydi. Erdelhun Paşa hakaretlere uğradı, rütbeleri söküldü. İdamla yargılandı.
1960 öncesinin genelkurmay başkanı Erdelhun, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’le sınıf arkadaşıydı. 1948’de Amerikan askerî yardımı henüz başlamıştı ve Genelkurmay Karargâhı’nda dil bilen kurmay subay yok denecek kadar azdı. Rüştü Paşa, İngilizce bilen nadir generallerden biriydi. Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki süreçte, İzmir müstahkem mevki kumandanı olan Hüseyin Hüsnü Erkilet Paşa genelkurmay eğitim başkanıyken, kimi seçkin kurmayları, sadece dil öğrenmelerini temin maksadıyla, çeşitli ataşemiliterliklerin emrine dil subayı (language officer) olarak göndermişti.
Tuğgeneral Rüştü Erdelhun, bu seçkin subaylardan birisi olarak Tokyo’ya gitmişti. Japonca yanında İngilizce de biliyordu. Londra Ataşemiliterliği de yapmıştı. Bu niteliklerinden ötürü, Genelkurmay Başkanlığı ile Amerikan Askerî Yardım Kurulu (JUSMAT) arasında koordinatörlük görevi verilmişti kendisine. Rüştü Paşa’nın en belirgin niteliği, son derece kibar oluşuydu: Makam odasına giren en küçük rütbeli kurmayı bile ayağa kalkarak selamlar, onu karşısındaki sandalyeye oturtarak dinlerdi. Çok çalışkan, son derecede iyi niyet sahibi, insanlara sevgi ve şefkatle yaklaşan, yasalara saygılı bir askerdi. Eşi keza; omurgasındaki rahatsızlık sebebiyle çelik korseye mahkûm olduğu hâlde sosyal faaliyetlerini aksatmayacak kadar enerjik bir yapıya sahip, görmüş geçirmiş, örnek bir subay eşiydi.
Yassıada’da hayatını kaybeden eski Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut Paşa, eski Kolordu Komutanı Korgeneral Yümnü Üresin ve Gazi Yiğitbaşı’nın da kahramanlıklarla dolu parlak geçmişleri vardı.
Nuri Yamut, 27 Mayıs’ta tutuklandığında emekli bir genelkurmay başkanıydı. Yamut, Ankara’daki evine tutuklamak için gelen subaylara “Ben Çanakkale kahramanıyım, Atatürk’ün silah arkadaşıyım, gaziyim, eski genelkurmay başkanıyım... Bana hakaret edemezsiniz!” diye karşı çıkmıştı. Yamut’u önce tokatladılar, sonra merdivenlerden yuvarladılar.
Mehmet Nuri Yamut; TSK’nın 6. genelkurmay başkanıydı. 1908’de teğmen rütbesi ile harp okulundan mezun oldu. Anadolu’ya geçerek İstiklal Savaşı’na katıldı ve İstiklal Madalyası kazandı. 6 Haziran 1950’de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 10 Nisan 1954’de kendi isteği ile emekli oldu. 11. dönem İstanbul milletvekili iken 27 Mayıs’ta tutuklandı ve 5 Haziran 1961’de orada hayatını kaybetti.
Yümnü Üresin; 1898 doğumlu, 1911’de Harbiye’ye girdi. Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale, Kafkas ve Sina cephelerinde savaştı. Kütahya Eskişehir Muharebeleri, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz’a katıldı. Çeşitli görevlerden sonra 1951’de Millî Savunma Bakanlığı Tetkik Kurulu’ndan emekli oldu. Eylül 1951’de yapılan 9. ara dönemi seçimine girerek Bilecik milletvekili seçildi. 1952-54 arasında Ulaştırma Bakanlığı yaptı.
Gazi Yiğitbaş; 1898 Afyon doğumlu. 1913’te Bolvadin askerî okulundan mezun oldu. 1920’de Afyon’da 23. Fırka 69. Alay 3. Tabur’a iştirak ederek Geyve, Adapazarı, Sapanca ve İzmit muharebelerine katıldı. 1 ve 2. İnönü savaşları ile Sakarya Meydan Muharebesi’nde savaştı. 1946’da DP’ye girdi. 9. dönem seçimlerinde Afyonkarahisar milletvekili seçildi. Yassıada’da kalp krizinden hayatını kaybetti.
Salih Coşkun, Kore kahramanıydı.
Oramiral Sadık Altıncan, Org. Nurettin Aknoz, Org. İshak Avni Akdağ, Org. Nazmi Ataç, Hava Kuvvetleri Komutanı Tekin Arıburun, Yassıada’da aynı hücreleri paylaşmıştı.
Avni Karaca, süvari yarbayıydı. Türk bayrağını şeref direklerine çektiren usta millî binicilerimizdendi. Teğmenken elinde taşıdığı kupayı halkın omuzlarında Türkiye’ye getirmişti. Karaca uçakta dövüldü.
Ankara Merkez Komutanı Namık Argüç de aldı yumruk ve hakaretlerden payını. Yassıada’da işkence ve hücre cezası vardı. Zindan cezasını en çok İstanbul grubu ve onların içindeki Merkez Komutanı Kemal Binatlı çekmişti.
Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Sadık Altıncan (Giresun Milletvekili) Yeşilyurt’ta ismi okununca birkaç kara subayı tarafından tartaklandı. Denizciler eski komutanlarına saygılarından dolayı araya girip Altıncan’ı karacıların elinden aldı. O sırada botların komutanı Albay Muzaffer Grebene, eski komutanına saygı gösterip kaptan köşküne aldığı için amirallik rütbesinden oldu.
Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Altıncan, Yassıada’ya büyük emek vermişti. Adaya ayak basar basmaz, yaşlı gözlerle, “Kendime bir mahpus hazırlamışım.” demişti.
Yeşilyurt’ta bir yandan dayak yiyen bir yandan da tükürük yağmuruna tutulanlar arasında General Namık Argüç de vardı. Ada Komutanı Tarık Güryay, İzmir Milletvekili, general kızı ve Org. Tekin Arıburun’un eşini mahkemedeki savunmasından dolayı saçından sürükleyerek dövdü.
Yassıada’daki asker kökenli milletvekillerinden biri de Kore kahramanı Tahsin Yazıcı’ydı. Darbecilerin gözaltına aldığı asker, sivil bürokratlar yolculuk esnasında da her türlü işkenceye maruz kalıyordu. General Tahsin Yazıcı, uçakta gösterilen yere asil ve vakur bir tavırla oturmuştu. Tomsonlu hava yarbayı elinde tuttuğu gocuğu ona uzatmıştı. Paşa dik dik bakmış ve sert bir şekilde “İstemem!” diye bağırmıştı. Uçak komutanı elindeki tomsonu paşaya çevirdi. Elini tetiğe götürüyor, sonra çekiyor… Yine götürüyor, yine geri çekiyordu.
60’dan sonra bugün bir kere daha Ordu’nun genleri ile oynadılar. Üstelik bunu 27 Mayısçıların usullerini kullanarak ve daha zalimane yöntemlerle yaptılar...
Askeri öğrencileri tuzağa düşürdü, vahşice katlettiler.
Önceden fişledikleri demokrat subayları bir gecede Ordu’dan ihraç ettiler, bazılarını tutukladılar, işkenceden geçirdiler.
Kendilerine yol açtılar.
Geçen hafta bazı gazeteler şu manşetle çıktı:
“TSK’nın başına balyoz geldi”
[Ali Emir Pakkan] 13.8.2018 [Samanyolu Haber]
27 Mayıs’ta 275’i general 7000 asker tasfiye edildi. 15 Temmuz’dan sonra ise 150’si general yaklaşık 8 bin kişi ihraç edildi.
27 Mayıs cuntasının gözaltına aldığı askerlerin suçu, darbelere karşı olmaları ve cuntalara katılmamalarıydı. Gözaltına alınan üst düzey muvazzaf-emekli komutanlar, en ağır işkencelere ve hakaretlere maruz kaldı. Gözaltı sırasında başlayan kötü muamele, Yassıada ve yargılanma sırasında da devam etti.
Demokrat subaylar tasfiye edilince darbecilerin önü açıldı.
Yassıada’da en hazin hadise kısa süre öncesine kadar Türk ordusunun Genelkurmay Başkanlığı görevinde olan Rüştü Erdelhun’un suratına yumrukların acımasızca indirilmesiydi. Erdelhun Paşa hakaretlere uğradı, rütbeleri söküldü. İdamla yargılandı.
1960 öncesinin genelkurmay başkanı Erdelhun, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’le sınıf arkadaşıydı. 1948’de Amerikan askerî yardımı henüz başlamıştı ve Genelkurmay Karargâhı’nda dil bilen kurmay subay yok denecek kadar azdı. Rüştü Paşa, İngilizce bilen nadir generallerden biriydi. Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki süreçte, İzmir müstahkem mevki kumandanı olan Hüseyin Hüsnü Erkilet Paşa genelkurmay eğitim başkanıyken, kimi seçkin kurmayları, sadece dil öğrenmelerini temin maksadıyla, çeşitli ataşemiliterliklerin emrine dil subayı (language officer) olarak göndermişti.
Tuğgeneral Rüştü Erdelhun, bu seçkin subaylardan birisi olarak Tokyo’ya gitmişti. Japonca yanında İngilizce de biliyordu. Londra Ataşemiliterliği de yapmıştı. Bu niteliklerinden ötürü, Genelkurmay Başkanlığı ile Amerikan Askerî Yardım Kurulu (JUSMAT) arasında koordinatörlük görevi verilmişti kendisine. Rüştü Paşa’nın en belirgin niteliği, son derece kibar oluşuydu: Makam odasına giren en küçük rütbeli kurmayı bile ayağa kalkarak selamlar, onu karşısındaki sandalyeye oturtarak dinlerdi. Çok çalışkan, son derecede iyi niyet sahibi, insanlara sevgi ve şefkatle yaklaşan, yasalara saygılı bir askerdi. Eşi keza; omurgasındaki rahatsızlık sebebiyle çelik korseye mahkûm olduğu hâlde sosyal faaliyetlerini aksatmayacak kadar enerjik bir yapıya sahip, görmüş geçirmiş, örnek bir subay eşiydi.
Yassıada’da hayatını kaybeden eski Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut Paşa, eski Kolordu Komutanı Korgeneral Yümnü Üresin ve Gazi Yiğitbaşı’nın da kahramanlıklarla dolu parlak geçmişleri vardı.
Nuri Yamut, 27 Mayıs’ta tutuklandığında emekli bir genelkurmay başkanıydı. Yamut, Ankara’daki evine tutuklamak için gelen subaylara “Ben Çanakkale kahramanıyım, Atatürk’ün silah arkadaşıyım, gaziyim, eski genelkurmay başkanıyım... Bana hakaret edemezsiniz!” diye karşı çıkmıştı. Yamut’u önce tokatladılar, sonra merdivenlerden yuvarladılar.
Mehmet Nuri Yamut; TSK’nın 6. genelkurmay başkanıydı. 1908’de teğmen rütbesi ile harp okulundan mezun oldu. Anadolu’ya geçerek İstiklal Savaşı’na katıldı ve İstiklal Madalyası kazandı. 6 Haziran 1950’de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 10 Nisan 1954’de kendi isteği ile emekli oldu. 11. dönem İstanbul milletvekili iken 27 Mayıs’ta tutuklandı ve 5 Haziran 1961’de orada hayatını kaybetti.
Yümnü Üresin; 1898 doğumlu, 1911’de Harbiye’ye girdi. Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale, Kafkas ve Sina cephelerinde savaştı. Kütahya Eskişehir Muharebeleri, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz’a katıldı. Çeşitli görevlerden sonra 1951’de Millî Savunma Bakanlığı Tetkik Kurulu’ndan emekli oldu. Eylül 1951’de yapılan 9. ara dönemi seçimine girerek Bilecik milletvekili seçildi. 1952-54 arasında Ulaştırma Bakanlığı yaptı.
Gazi Yiğitbaş; 1898 Afyon doğumlu. 1913’te Bolvadin askerî okulundan mezun oldu. 1920’de Afyon’da 23. Fırka 69. Alay 3. Tabur’a iştirak ederek Geyve, Adapazarı, Sapanca ve İzmit muharebelerine katıldı. 1 ve 2. İnönü savaşları ile Sakarya Meydan Muharebesi’nde savaştı. 1946’da DP’ye girdi. 9. dönem seçimlerinde Afyonkarahisar milletvekili seçildi. Yassıada’da kalp krizinden hayatını kaybetti.
Salih Coşkun, Kore kahramanıydı.
Oramiral Sadık Altıncan, Org. Nurettin Aknoz, Org. İshak Avni Akdağ, Org. Nazmi Ataç, Hava Kuvvetleri Komutanı Tekin Arıburun, Yassıada’da aynı hücreleri paylaşmıştı.
Avni Karaca, süvari yarbayıydı. Türk bayrağını şeref direklerine çektiren usta millî binicilerimizdendi. Teğmenken elinde taşıdığı kupayı halkın omuzlarında Türkiye’ye getirmişti. Karaca uçakta dövüldü.
Ankara Merkez Komutanı Namık Argüç de aldı yumruk ve hakaretlerden payını. Yassıada’da işkence ve hücre cezası vardı. Zindan cezasını en çok İstanbul grubu ve onların içindeki Merkez Komutanı Kemal Binatlı çekmişti.
Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Sadık Altıncan (Giresun Milletvekili) Yeşilyurt’ta ismi okununca birkaç kara subayı tarafından tartaklandı. Denizciler eski komutanlarına saygılarından dolayı araya girip Altıncan’ı karacıların elinden aldı. O sırada botların komutanı Albay Muzaffer Grebene, eski komutanına saygı gösterip kaptan köşküne aldığı için amirallik rütbesinden oldu.
Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Altıncan, Yassıada’ya büyük emek vermişti. Adaya ayak basar basmaz, yaşlı gözlerle, “Kendime bir mahpus hazırlamışım.” demişti.
Yeşilyurt’ta bir yandan dayak yiyen bir yandan da tükürük yağmuruna tutulanlar arasında General Namık Argüç de vardı. Ada Komutanı Tarık Güryay, İzmir Milletvekili, general kızı ve Org. Tekin Arıburun’un eşini mahkemedeki savunmasından dolayı saçından sürükleyerek dövdü.
Yassıada’daki asker kökenli milletvekillerinden biri de Kore kahramanı Tahsin Yazıcı’ydı. Darbecilerin gözaltına aldığı asker, sivil bürokratlar yolculuk esnasında da her türlü işkenceye maruz kalıyordu. General Tahsin Yazıcı, uçakta gösterilen yere asil ve vakur bir tavırla oturmuştu. Tomsonlu hava yarbayı elinde tuttuğu gocuğu ona uzatmıştı. Paşa dik dik bakmış ve sert bir şekilde “İstemem!” diye bağırmıştı. Uçak komutanı elindeki tomsonu paşaya çevirdi. Elini tetiğe götürüyor, sonra çekiyor… Yine götürüyor, yine geri çekiyordu.
60’dan sonra bugün bir kere daha Ordu’nun genleri ile oynadılar. Üstelik bunu 27 Mayısçıların usullerini kullanarak ve daha zalimane yöntemlerle yaptılar...
Askeri öğrencileri tuzağa düşürdü, vahşice katlettiler.
Önceden fişledikleri demokrat subayları bir gecede Ordu’dan ihraç ettiler, bazılarını tutukladılar, işkenceden geçirdiler.
Kendilerine yol açtılar.
Geçen hafta bazı gazeteler şu manşetle çıktı:
“TSK’nın başına balyoz geldi”
[Ali Emir Pakkan] 13.8.2018 [Samanyolu Haber]
El-Ceza min Cinsi'l-Amel! [Kadir Gürcan]
İç ve dış siyasi oyuncular, Saray'ın ve Yeni Başkan'ın zaaflarını keşfetmiş durumdalar. Bundan sonrası, arkaya konacak fon müziğinin seçimine kalıyor. Bazen İzmir Marşı olur. Hamasete ihtiyaç duyulduğunda Mehter Marşı ya da geri çekilmek kaçınılmaz olduğunda, döküntüleri kazanca çevirmek için, yürek yakan ağıtlar...O da olmazsa, yabancı filmlerde, insanı pesimizme gömen ölüm marşı.
Dik durma ile boş yere ikide-bir efelenmeyi birbirine karıştıran Türk Siyasileri, çıkmaz sokağa girdiklerini fark etmeyecek kadar kendilerini kaybetmişlerdi. Amerikalı Rahip Meselesi'nin bir dizi olayı tetikleyeceğini hesap etmiş olmaları gerekiyordu. Bugün olmazsa yarın, diklenip durdukları Rahip Brunson'ı paşa paşa salıverecekler ve bu da Türkiye'nin hukuk dışı uygulamaları için dünyaya yeni bir örnek olacak. Bunun için, ABD'ye giden ekip, İstanbul Havalimanından diz çökmeye başlamıştı. New York'a indikten sonra emekleyerek mi yoksa alçak sürünme ile mi yok aldıkları konusu şu an için sır gibi saklanıyor. Elleri boş döndükleri için Saray'dan yedikleri fırçanın “Ne istediler de vermediniz, bre densizler...” türünden olduğu muhtemel.
Türk Halkı'nın arkasında bir Hukuk Devleti olmadığı için içerideki elli bin suçsuz insanı kurtaracak bir irade söz konusu değil. ABD, kendi vatandaşını Anadolu Coğrafyasına bir süredir çöreklenen çakallara bırakmayacak. Saray'a şirin görünmek için birbirlerini yemeleri ABD'yi ilgilendirmiyor. O iç mesele. ABD kendine bakan yönüyle, Türkiye'deki mevcut iktidarın her gün zayıflayan boşluğuna öldürücü hatta felç edici darbeleri sürekli indiriyor. Ayak sesleri iç odadan hissedilen ekonomik kriz artık Türkiye için açık bir yara. Her dokunuşun ayyuka çıkardığı ah u efgan Saray'ın kubbelerinde feryat feryat yankılanıyor.
24 Haziran'ın Yeni Başkanı, bir şekilde zaman kazanarak, eski müttefiklerinden göbek bağını koparıp yeni pakt ve birleşmelerle çıkış yolları ararken zamanlama hatasına düştü. Seçim de öyle oldu. Dolar kurlarındaki hesapsızlıkları da. Damat da derman olmadı. Baskın seçim ile ele geçirdiği tam yetki ve sıfır sorumluluk işlerini daha da zorlaştırmışa benziyor. İşleri tek elden idare etmenin başlarına ne büyük felaketler açacağını ve tamiri için bir kaç on yıllık bir zamana ihtiyaç olacağını çok büyük faturalar ödeyerek anlayacağız.
Bol bütçelerle yaptırdıkları propaganda filmlerinde kendilerini kaybediyorlar. Abdülhamit Han'ın herkesçe bilinen siyasi numaralarını yirmibirinci yüzyıla taşımak pek akıllıca değil. Bir kere işe yarayan numaraların ikinci defa işe yarama garantisi yok ki! Abdülhamit dizisinde, Dolar üzerinden Türk Ekonomisine açılan yaylım ateşine güya gönderme yapacaklar! Zavallı senaryo yazarları ancak bu komik olabilirlerdi. Abdülhamid Han'ın o günlerde Yahudi Tüccarlarla başının dertte olduğunu, hatta Osmanlı Hanedanı'nın Yahudi Tüccarlara borçlu olarak dünya sahnesinden çekildiğini anlatmaya yürekleri yetmiyor. Cenab-ı Hakk, her şeyi olduğu gibi, Abdülhamid Han Merhumu da Siyasi İslamcı görgüsüzlerin elinden kurtarsın.
ABD Genel Sekreteri Pompoe Türkiye ile devam eden siyasi krizin Rahip Brunson özelinden kazandığı ivmeyi değerlendirirken hadiseye bakışı duygusal değildi. Türkiye'nin stratejik durumunu kimse yok sayamıyor. Daha önce Almanya, Hollanda ve Rusya'nın “Bizim Türk Halkı ile bir problemimiz yok!” şeklindeki açıklamaları Pompei'de “Şu an yaşadığımız krize rağmen, Türkiye bölgedeki en önemli müttefikimiz olmaya devam ediyor!” şeklinde ifadesini buldu. Dolayısıyla, Türkiye'nin geri dönüşü olmayan ekonomik bir krize sürüklenirken, Saray Soytarılarının veliyyü nimetlerini “Dize gelme!” saçmalığına mahkum etmeleri, espri özelliğini yitirdi.
Ayrıca, Rahib Brunson Meselesini yanlış mecralara çekerek “Bize Dolar üzerinden Haçlı seferi yapılıyor!” mağduriyetleri üretip, mukaddes savaşlar üretmeye gerek yok. Hadise, her aklına gelen şeyi Mahalle Kahvesi hoyratlık ve kabalığında dünya kamuoyuna söyleme şehvetinden kurtulamayan devlet adamlarının anladığı tek dil, ekonomik cezalandırma. Şu ABD başta olmak üzere, dünya ekonomisinde söz sahibi kuruluşlar, Saray'ın anladığı dilden konuşmaya karar vermiş gözüküyorlar. Artık siz bunu terbiye etme mi anlarsınız, dize getirme mi, yoksa eskilerin tabiriyle, el-ceza min cinsi'l-amel olarak mı okursunuz o sizin bileceğiniz iş! Bu kadarcık Arapça tabiri İmam-Hatip mezunları bile anlar. Hatta kendisini İslam Dünyası'nın hilafetine hazırlayanlar bile! Verilen cezaların, işlenen suç ve cürm cinsinden olması herkesin bildiği hukuki uygulamalardan. Saray, geri dönüşü olmayan korkunç ekonomik suçlar işledi. Şu an bunun için cezalandırılıyor. Hepsi o.
Dolar üzerinden yürütülen yola getirme operasyonunun, Türkiyeyi pis işlerine alet olarak kullanan Rusya ve İran uzantısını da gözlerden kaçırmayın. Dost gibi görünen bu iki ülkenin, uçurumun kenarında dans eden Türkiye için kıllarını kıpırdatmayacaklarını çok acı bir şekilde göreceğiz.
Yeni Başkan'ın yüzüne yerleşen tükenmişlik, maaş bordrolarını Saray'dan alan Saray Soytarılarının akrobasileriyle dağılacak gibi değil. Bu kez iş ciddi. Hani meşhur fıkra var ya! Her round'ın sonunda, köşesine kendisini zor atan boksöre menajeri “Oğlum çok iyi gidiyorsun. Aynı tempoda devam!” deyince, zavallı boksör “Hocam, ben de öyle zannediyorum ama, bu ringe Tır'ı kim soktu!” demekten kendini alamaz.
Cömert görünüp maldan, yiğit görünüp candan olmak, alkış ihtirasında kaybolan liderlerin kötü akibeti.
[Kadir Gürcan] 13.8.2018 [Samanyolu Haber]
Dik durma ile boş yere ikide-bir efelenmeyi birbirine karıştıran Türk Siyasileri, çıkmaz sokağa girdiklerini fark etmeyecek kadar kendilerini kaybetmişlerdi. Amerikalı Rahip Meselesi'nin bir dizi olayı tetikleyeceğini hesap etmiş olmaları gerekiyordu. Bugün olmazsa yarın, diklenip durdukları Rahip Brunson'ı paşa paşa salıverecekler ve bu da Türkiye'nin hukuk dışı uygulamaları için dünyaya yeni bir örnek olacak. Bunun için, ABD'ye giden ekip, İstanbul Havalimanından diz çökmeye başlamıştı. New York'a indikten sonra emekleyerek mi yoksa alçak sürünme ile mi yok aldıkları konusu şu an için sır gibi saklanıyor. Elleri boş döndükleri için Saray'dan yedikleri fırçanın “Ne istediler de vermediniz, bre densizler...” türünden olduğu muhtemel.
Türk Halkı'nın arkasında bir Hukuk Devleti olmadığı için içerideki elli bin suçsuz insanı kurtaracak bir irade söz konusu değil. ABD, kendi vatandaşını Anadolu Coğrafyasına bir süredir çöreklenen çakallara bırakmayacak. Saray'a şirin görünmek için birbirlerini yemeleri ABD'yi ilgilendirmiyor. O iç mesele. ABD kendine bakan yönüyle, Türkiye'deki mevcut iktidarın her gün zayıflayan boşluğuna öldürücü hatta felç edici darbeleri sürekli indiriyor. Ayak sesleri iç odadan hissedilen ekonomik kriz artık Türkiye için açık bir yara. Her dokunuşun ayyuka çıkardığı ah u efgan Saray'ın kubbelerinde feryat feryat yankılanıyor.
24 Haziran'ın Yeni Başkanı, bir şekilde zaman kazanarak, eski müttefiklerinden göbek bağını koparıp yeni pakt ve birleşmelerle çıkış yolları ararken zamanlama hatasına düştü. Seçim de öyle oldu. Dolar kurlarındaki hesapsızlıkları da. Damat da derman olmadı. Baskın seçim ile ele geçirdiği tam yetki ve sıfır sorumluluk işlerini daha da zorlaştırmışa benziyor. İşleri tek elden idare etmenin başlarına ne büyük felaketler açacağını ve tamiri için bir kaç on yıllık bir zamana ihtiyaç olacağını çok büyük faturalar ödeyerek anlayacağız.
Bol bütçelerle yaptırdıkları propaganda filmlerinde kendilerini kaybediyorlar. Abdülhamit Han'ın herkesçe bilinen siyasi numaralarını yirmibirinci yüzyıla taşımak pek akıllıca değil. Bir kere işe yarayan numaraların ikinci defa işe yarama garantisi yok ki! Abdülhamit dizisinde, Dolar üzerinden Türk Ekonomisine açılan yaylım ateşine güya gönderme yapacaklar! Zavallı senaryo yazarları ancak bu komik olabilirlerdi. Abdülhamid Han'ın o günlerde Yahudi Tüccarlarla başının dertte olduğunu, hatta Osmanlı Hanedanı'nın Yahudi Tüccarlara borçlu olarak dünya sahnesinden çekildiğini anlatmaya yürekleri yetmiyor. Cenab-ı Hakk, her şeyi olduğu gibi, Abdülhamid Han Merhumu da Siyasi İslamcı görgüsüzlerin elinden kurtarsın.
ABD Genel Sekreteri Pompoe Türkiye ile devam eden siyasi krizin Rahip Brunson özelinden kazandığı ivmeyi değerlendirirken hadiseye bakışı duygusal değildi. Türkiye'nin stratejik durumunu kimse yok sayamıyor. Daha önce Almanya, Hollanda ve Rusya'nın “Bizim Türk Halkı ile bir problemimiz yok!” şeklindeki açıklamaları Pompei'de “Şu an yaşadığımız krize rağmen, Türkiye bölgedeki en önemli müttefikimiz olmaya devam ediyor!” şeklinde ifadesini buldu. Dolayısıyla, Türkiye'nin geri dönüşü olmayan ekonomik bir krize sürüklenirken, Saray Soytarılarının veliyyü nimetlerini “Dize gelme!” saçmalığına mahkum etmeleri, espri özelliğini yitirdi.
Ayrıca, Rahib Brunson Meselesini yanlış mecralara çekerek “Bize Dolar üzerinden Haçlı seferi yapılıyor!” mağduriyetleri üretip, mukaddes savaşlar üretmeye gerek yok. Hadise, her aklına gelen şeyi Mahalle Kahvesi hoyratlık ve kabalığında dünya kamuoyuna söyleme şehvetinden kurtulamayan devlet adamlarının anladığı tek dil, ekonomik cezalandırma. Şu ABD başta olmak üzere, dünya ekonomisinde söz sahibi kuruluşlar, Saray'ın anladığı dilden konuşmaya karar vermiş gözüküyorlar. Artık siz bunu terbiye etme mi anlarsınız, dize getirme mi, yoksa eskilerin tabiriyle, el-ceza min cinsi'l-amel olarak mı okursunuz o sizin bileceğiniz iş! Bu kadarcık Arapça tabiri İmam-Hatip mezunları bile anlar. Hatta kendisini İslam Dünyası'nın hilafetine hazırlayanlar bile! Verilen cezaların, işlenen suç ve cürm cinsinden olması herkesin bildiği hukuki uygulamalardan. Saray, geri dönüşü olmayan korkunç ekonomik suçlar işledi. Şu an bunun için cezalandırılıyor. Hepsi o.
Dolar üzerinden yürütülen yola getirme operasyonunun, Türkiyeyi pis işlerine alet olarak kullanan Rusya ve İran uzantısını da gözlerden kaçırmayın. Dost gibi görünen bu iki ülkenin, uçurumun kenarında dans eden Türkiye için kıllarını kıpırdatmayacaklarını çok acı bir şekilde göreceğiz.
Yeni Başkan'ın yüzüne yerleşen tükenmişlik, maaş bordrolarını Saray'dan alan Saray Soytarılarının akrobasileriyle dağılacak gibi değil. Bu kez iş ciddi. Hani meşhur fıkra var ya! Her round'ın sonunda, köşesine kendisini zor atan boksöre menajeri “Oğlum çok iyi gidiyorsun. Aynı tempoda devam!” deyince, zavallı boksör “Hocam, ben de öyle zannediyorum ama, bu ringe Tır'ı kim soktu!” demekten kendini alamaz.
Cömert görünüp maldan, yiğit görünüp candan olmak, alkış ihtirasında kaybolan liderlerin kötü akibeti.
[Kadir Gürcan] 13.8.2018 [Samanyolu Haber]
Ashab-ı Yemin'ler ve Şirketi Maneviye [Abdullah Aymaz]
Vâkıa Suresinde 8. âyette geçen Ashab-ı Meymene ile aynı surenin 27. âyetinde geçen Ashab-ı Yemin aynı mânada olmadığı gibi, 56. Sure olan Vâkıa’daki Ashab-ı Yemin ile 74. Sure olan Müddessir’de geçen Ashab-ı Yemin aynı mânada değildir. Bunu bize Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili isimli tefsirinde söylüyor. Yani Müddessir Suresinin 39. âyetinde geçen amel defterlerini sağdan alanlar ifadesi daha derin bir mâna ifade ediyor… Evet “Her nefis kendi kazancına bağlıdır” (74/38) “Her kişi kendi kazancına rehin tutulmuştur.” (Tur Suresi, 52/21) ve “Gerçekten insan için çalıştığından başkası yoktur.” (Necm Suresi, 53/39)
Merhum Elmalılı, Ashab-ı Meymene için şöyle diyor: “Meymene, yemin yeri yani sağ kol, sağ taraf yahut meymenet, uğur ve bereket mânalarına gelir. Sağ taraf, meclis ve mahfellerde saygı ve hürmet mevkii olduğuna göre, ‘Ashab-ı Meymene’ hürmet makamında bulunan yüksek şeref sahipleri demek olur. Aynı zamanda bu gibi kimseler hayra yarayan ve kendilerinden istifade edilen faydalı zatlar olmaları sebebiyle meymenetli diye nitelendirilirler. Nitekim kelimenin iki mânasına da işaret etmek için dikkatler şöyle celbediliyor. Ama ne ashab-ı meymene, yani öyle çok meymenet sahibi zatlar ki, uğur ve bereketleri her veçhile gıbta ve hayrete şayandır.” Aynı surede geçen Ashab-ı Yemine gelince, “Ashab-ı Yemin, yeminine sâdık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi mânâsını ifade edebilir ki, mukabili yeminini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sadık ve vefâkârlar anlamında kullanıldığı da söylenebilir.”
Müddessir Suresinde geçen “Ashab-ı Yemine” gelince, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Müddessir Suresinde geçen “Ashab-ı Yemin” için şöyle diyor: “Her nefis kazancına bağlıdır.’ (74/38) Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve felâketi kazancına uygun düşer ‘Herkes kendi kazancına bağlıdır’ (Tur Suresi, 52/ 21)… Ancak Ashab-ı Yemin bunun dışındadır. Zira bunlar sadece kendi kazançlarına bağlı kalmayarak Ezelî Takdirde Cenab-ı Hakkın sırf LÜTUF ve İHSAN’ından nasipleri, kısmetleri fazla takdir edilmiş olan mutlu kişilerdir. Çünkü adalet ve hikmet sahibi olan Cenab-ı Hak, herkese kazancına uygun bir mükâfat verir, kimsenin hakkını kaybetmez. Hukuk açısından hepsini eşit kılmış, kazancına bağlamış olmakla beraber Cenab-ı Hak, yaptıklarından sorumlu tutulacak bir varlık olmadığı için sırf lütuf ve ihsan açısından hepsinin takdirlerini, mazhar olacakları şeyleri eşit kılmamış; kimine az, kimine çok vermiş, kimini de fazla olarak verdiği ihsanından yoksun kılarak onu sadece kazancına bırakmıştır. İnsanları diğer canlılardan seçkin olarak yaratması nasıl onların kazancına bağlı değil, sırf bir lütuf eseri ise, insanları çeşitli mertebelerde yaratması, nebileri ve velileri yüksek dereceleri nail olmakla seçkin kılması, nebilerin bir kısmını bir kısmına üstün tutması ve Hz. Muhammed Aleyhisselamın derecesini hepsinden üstün kılması da bu türdendir. Bu şekilde yüksek mertebelerin bir çoğu çalışıp kazanılmakla elde edilmez. Bu ise ‘Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.’ (53/39) mânasıyla çelişkili olmaz.”
“Bu âyette ‘yemin’ kelimesi iki mânâda düşünülebilir:
“Birincisi; kaderde sağ tarafta bulunmuş, hiç çalışma ve gayretleri, olmadan KADERİN İYİ KILINMIŞ KİMSELER demektir. Mesela, Hz. Peygamber (S.A.S.)’in nebilik ve resullüğü, ‘Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyor’ (Zuhruf Suresi, 93/22) âyetinden de anlaşıldığı üzere çalışmasının hiçbir tesiri olmayan bir bağış, bir İlâhi Rahmettir.
“İKİNCİSİ, ‘yemin’ kelimesinin AHİT ve SÖZLEŞME mânâsına olmasıdır. Çünkü YARATILIŞ SÖZLEŞMESİ ile İlahî Ahde dahil olmuş ve yeminlerini tutmuş olan kimseler kendi kazançlarından sorumlu ve bundan istifade etmiş olmakla beraber netice itibariyle yalnız kazançlarına bağlı kalmayıp kazandıklarından çok fazla nimet ve mutluluklara ererler ki, bunun misali, bir şahsın tek başına çalışmasıyla sosyal bir sözleşmeye bağlı olarak toplum halinde çalışması arasındaki farktır. Zira toplumla yaşayanlar yalnız kendi kazançlarından değil, toplumlarının değerine ve sözleşmelerine bağlılıklarına göre birbirlerinin ortak ve karşılıklı mesailerinden yüksek biçimde faydalanırlar. Dağınık çalışmaların zahmeti çok, verimi az olduğu halde bir AHİT ve SÖZLEŞMEYE bağlı olarak çeşitli çalışmalarını samimi bir şekilde birleştirmiş ve çalışmalarının dağınık ve ortak noktalarına hep bir ruh ile sarılarak toplum ve cemaat halinde yürümüş olanlar herbiri kendi çalışmasından faydalanmakla beraber (âdeta cemaatle kılınan namazın kat kat sevabı gibi) birbirlerinin çalışmalarından da gittikçe artan bir şekilde pay alırlar. İşte Allah’a, Peygamberine ve âhiret gününe iman edip de Sekar Cehenneminden korunarak hak yolunda ruhlarını ve çalışmalarını birleştirmiş olan ve aynı kıbleye yönelerek yürüyen samimi iman edip, sahipleri kendi kazançlarına bağlanmakla kalmayıp İlahî lütuftan benzerlerinden ayrı bir şekilde nasip olan ASHAB-I YEMİN’dirler.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri uhrevî ticaret ortaklığından ve şirket-i mâneviyeden bahsediyor: “Nasıl ki, dört beş adamdan –iştirak niyetiyle- biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lambayı yaktılar. Her biri tam bir lambaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan birer lamba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de, uhrevî mallarda ihlas sırrı ile iştirak ve kardeşlik sırrı ile dayanışma ve ittihad sırrı ile çalışma işbirliği, o iş ortaklığından hâsıl olan umum yekün ve umum nur, her birinin amel defterlerine tamamen gireceği ehl-i hakikat arasında şahid olunmuştur, gerçektir, Cenab-ı Hakkın İlâhî rahmet ve keremin genişliğinin gereğidir.”
Büyüğümüz, şirket-i maneviye için: “İnsanın kendi amelleri mahşerde hesapta yetmeyecek. Başkalarının alacakları için elinden alınacak. Ama şirket-i maneviyeden gelenler koruma altındadır. Hem pek çoktur. Çünkü o cemaatinin her birinin Hizmet adına işlediği sevapların hepsi de hiç eksilmeden herkesin her an defterlerine yazılıp durmaktadır. Bu, öyle bir mânevi sermayedir ki, insan binlerce sene ibadet etse, bu kadar sevabı kazanamaz…
[Abdullah Aymaz] 13.8.2018 [Samanyolu Haber]
Merhum Elmalılı, Ashab-ı Meymene için şöyle diyor: “Meymene, yemin yeri yani sağ kol, sağ taraf yahut meymenet, uğur ve bereket mânalarına gelir. Sağ taraf, meclis ve mahfellerde saygı ve hürmet mevkii olduğuna göre, ‘Ashab-ı Meymene’ hürmet makamında bulunan yüksek şeref sahipleri demek olur. Aynı zamanda bu gibi kimseler hayra yarayan ve kendilerinden istifade edilen faydalı zatlar olmaları sebebiyle meymenetli diye nitelendirilirler. Nitekim kelimenin iki mânasına da işaret etmek için dikkatler şöyle celbediliyor. Ama ne ashab-ı meymene, yani öyle çok meymenet sahibi zatlar ki, uğur ve bereketleri her veçhile gıbta ve hayrete şayandır.” Aynı surede geçen Ashab-ı Yemine gelince, “Ashab-ı Yemin, yeminine sâdık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi mânâsını ifade edebilir ki, mukabili yeminini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sadık ve vefâkârlar anlamında kullanıldığı da söylenebilir.”
Müddessir Suresinde geçen “Ashab-ı Yemine” gelince, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Müddessir Suresinde geçen “Ashab-ı Yemin” için şöyle diyor: “Her nefis kazancına bağlıdır.’ (74/38) Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve felâketi kazancına uygun düşer ‘Herkes kendi kazancına bağlıdır’ (Tur Suresi, 52/ 21)… Ancak Ashab-ı Yemin bunun dışındadır. Zira bunlar sadece kendi kazançlarına bağlı kalmayarak Ezelî Takdirde Cenab-ı Hakkın sırf LÜTUF ve İHSAN’ından nasipleri, kısmetleri fazla takdir edilmiş olan mutlu kişilerdir. Çünkü adalet ve hikmet sahibi olan Cenab-ı Hak, herkese kazancına uygun bir mükâfat verir, kimsenin hakkını kaybetmez. Hukuk açısından hepsini eşit kılmış, kazancına bağlamış olmakla beraber Cenab-ı Hak, yaptıklarından sorumlu tutulacak bir varlık olmadığı için sırf lütuf ve ihsan açısından hepsinin takdirlerini, mazhar olacakları şeyleri eşit kılmamış; kimine az, kimine çok vermiş, kimini de fazla olarak verdiği ihsanından yoksun kılarak onu sadece kazancına bırakmıştır. İnsanları diğer canlılardan seçkin olarak yaratması nasıl onların kazancına bağlı değil, sırf bir lütuf eseri ise, insanları çeşitli mertebelerde yaratması, nebileri ve velileri yüksek dereceleri nail olmakla seçkin kılması, nebilerin bir kısmını bir kısmına üstün tutması ve Hz. Muhammed Aleyhisselamın derecesini hepsinden üstün kılması da bu türdendir. Bu şekilde yüksek mertebelerin bir çoğu çalışıp kazanılmakla elde edilmez. Bu ise ‘Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.’ (53/39) mânasıyla çelişkili olmaz.”
“Bu âyette ‘yemin’ kelimesi iki mânâda düşünülebilir:
“Birincisi; kaderde sağ tarafta bulunmuş, hiç çalışma ve gayretleri, olmadan KADERİN İYİ KILINMIŞ KİMSELER demektir. Mesela, Hz. Peygamber (S.A.S.)’in nebilik ve resullüğü, ‘Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyor’ (Zuhruf Suresi, 93/22) âyetinden de anlaşıldığı üzere çalışmasının hiçbir tesiri olmayan bir bağış, bir İlâhi Rahmettir.
“İKİNCİSİ, ‘yemin’ kelimesinin AHİT ve SÖZLEŞME mânâsına olmasıdır. Çünkü YARATILIŞ SÖZLEŞMESİ ile İlahî Ahde dahil olmuş ve yeminlerini tutmuş olan kimseler kendi kazançlarından sorumlu ve bundan istifade etmiş olmakla beraber netice itibariyle yalnız kazançlarına bağlı kalmayıp kazandıklarından çok fazla nimet ve mutluluklara ererler ki, bunun misali, bir şahsın tek başına çalışmasıyla sosyal bir sözleşmeye bağlı olarak toplum halinde çalışması arasındaki farktır. Zira toplumla yaşayanlar yalnız kendi kazançlarından değil, toplumlarının değerine ve sözleşmelerine bağlılıklarına göre birbirlerinin ortak ve karşılıklı mesailerinden yüksek biçimde faydalanırlar. Dağınık çalışmaların zahmeti çok, verimi az olduğu halde bir AHİT ve SÖZLEŞMEYE bağlı olarak çeşitli çalışmalarını samimi bir şekilde birleştirmiş ve çalışmalarının dağınık ve ortak noktalarına hep bir ruh ile sarılarak toplum ve cemaat halinde yürümüş olanlar herbiri kendi çalışmasından faydalanmakla beraber (âdeta cemaatle kılınan namazın kat kat sevabı gibi) birbirlerinin çalışmalarından da gittikçe artan bir şekilde pay alırlar. İşte Allah’a, Peygamberine ve âhiret gününe iman edip de Sekar Cehenneminden korunarak hak yolunda ruhlarını ve çalışmalarını birleştirmiş olan ve aynı kıbleye yönelerek yürüyen samimi iman edip, sahipleri kendi kazançlarına bağlanmakla kalmayıp İlahî lütuftan benzerlerinden ayrı bir şekilde nasip olan ASHAB-I YEMİN’dirler.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri uhrevî ticaret ortaklığından ve şirket-i mâneviyeden bahsediyor: “Nasıl ki, dört beş adamdan –iştirak niyetiyle- biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lambayı yaktılar. Her biri tam bir lambaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan birer lamba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de, uhrevî mallarda ihlas sırrı ile iştirak ve kardeşlik sırrı ile dayanışma ve ittihad sırrı ile çalışma işbirliği, o iş ortaklığından hâsıl olan umum yekün ve umum nur, her birinin amel defterlerine tamamen gireceği ehl-i hakikat arasında şahid olunmuştur, gerçektir, Cenab-ı Hakkın İlâhî rahmet ve keremin genişliğinin gereğidir.”
Büyüğümüz, şirket-i maneviye için: “İnsanın kendi amelleri mahşerde hesapta yetmeyecek. Başkalarının alacakları için elinden alınacak. Ama şirket-i maneviyeden gelenler koruma altındadır. Hem pek çoktur. Çünkü o cemaatinin her birinin Hizmet adına işlediği sevapların hepsi de hiç eksilmeden herkesin her an defterlerine yazılıp durmaktadır. Bu, öyle bir mânevi sermayedir ki, insan binlerce sene ibadet etse, bu kadar sevabı kazanamaz…
[Abdullah Aymaz] 13.8.2018 [Samanyolu Haber]
Hitler ressam olsa, Erdoğan spiker olsaydı… [Veysel Ayhan]
Hitler orta okul yıllarında derslerinde çok zorlanıyordu. Lise 1’de sınıfta kaldı. Ressam olmayı kafasına koydu ve okulu bıraktı. O yıllarda 2 binin üstünde çizim ve resim yaptı. 17 yaşında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümü seçmelerine katıldı. Son aşamada ilk 10’a giremeyince elendi. Büyük bir hayal kırıklığı ile akademi müdürünün odasına gidip neden seçilemediğini sordu. Çizgilerinin çok sert ve resim yeteneğinin kısıtlı olduğu cevabını aldı. Çok çalıştı. Sonraki yıl yine seçmelere başvurdu ama bu defa sınava dahi kabul edilmedi.
ELENMESEYDİ NELER OLURDU?
Bir ressam olarak yaşayıp masum bir insan olarak ölebilirdi.
Böylece belki 6 Milyon Yahudi kurtulurdu.
Belki Almanya perişan olmazdı.
Belki 60 milyon insan hayatta kalırdı.
Ama maalesef ressam olamadı. Asker oldu. Sonra siyasete yöneldi.
Siyasette işleri hep rast gitti.
Tuttuğu “altın” oldu.
Geldiği makamlardaki yetkilerini yeterli görmedi.
Ülkenin tüm kontrolünün eline almak istiyordu. 27 Şubat 1933 Reichstag (Meclis) yangınını bahane ederek cadı avı başlattı. Sendikaları kapattı. Muhalif yayınları yasaklattı.
5 Mart 1933 seçimlerinden yüzde 44 oy alarak birinci parti çıktı.
Hemen sonra devlete ait tüm yetkileri (Ermächtigungsgesetz) Yetkilendirme Yasasıyla kendinde topladı. Meclisi böylece etkisizleştirdi.
Alman Komünist Partisi’nden seçilmiş bütün milletvekillerinin vekilliğini bu yasaya dayandırarak düşürdü. 3 ay sonra da Almanya Sosyal Demokrat Partisi “vatan haini” olduğu gerekçesiyle kapattı. Hitler’le seçim işbirliği yapan parti bile yasaklandı.
HALKI ARKASINA ALDI
Yahudilerin kültür, sanat, politika, iş hayatı gibi alanlarda başarılı olmalarından rahatsızdı. Ona göre Yahudiler, Alman toplumunun birliğini bozuyor ve zayıflatıyordu.
“Yeni Almanya” ideali için sık sık miting yapıyor, Yahudilere hakaret ederek kitleleri motive ediyor, düşmanlık aşılıyordu.
Yetkilerini sonuna kadar kullandı. Yahudiler hızla her alandan tasfiye etti. Alman halkı bundan rahatsız olmadı çünkü Yahudilerden boşalan devlet görevleri ve memurluklar onlara kalıyordu.
Komünist, sosyalist ve Yahudi öğretmenler eğitim sisteminden “temizlendi.”
“Milli öğretmenler”e yer açıldı.
Hitler, 1935’te Nüremberg Yasaları’nı Meclis’ten geçirdi ve Yahudileri vatandaşlıktan çıkarttı.
Sadece soykırımı yapmıyordu. “Çalışıyordu”. Alman ekonomisini düze çıkardı.
Ülkeyi baştan başa otobanlarla donattı.
Evet “Çalışıyordu” hem de çalmadan.
Girdiği seçimlerde hep başarılı oldu.
Sevinç gözyaşları ve başarılarla balkon konuşmaları yaptı.
Yüzde elli falan değil yüzde doksan Almanı arkasına taktı.
Son zamanına kadar girdiği savaşlarda hep başarılı oldu.
Propaganda bakanı Goebbels’in ifadesiyle “Emsalsiz bir başarı”ya ulaştı.
Kendini “seçilmiş” ve “görevli” olarak görüyordu fakat bu arada Almanya, büyülenmiş halkıyla uçurumun kenarına gelmişti.
Zirveye ulaşmıştı ki çöküşü geldi.
Yıkım başladı.
Eline milyonlarca insanın kanı bulaştı.
Ruhundaki şeytanlık nihai büyüme noktasına vardı.
Mağlubiyeti kabullenemedi.
Son cinayeti kendini öldürerek işledi. Yani intihar etti.
Dünya, insanın karakterindeki şeytanlık veya melekliğin tamamiyle ortaya çıkma mahallidir.
İmtihanın mantığı budur.
İnsan, dünyada kabiliyetindeki artı-eksi varılabilecek son noktaya ulaşmadan ölmez.
Hemen belasını bulmaz. “katil” istidadı varsa o “kâtil” cinayet işlemeden ölmez.
Kader, eksi-artı tekamül için son noktaya kadar mühlet verir.
BİR BAŞKA DİKTATÖR
Recep Tayyip Erdoğan, 1974’te İmam Hatip’i bitirmişti. O yıl üniversiteye girmeyi başaramadı.
“Geçici takdirli işçi” statüsüyle İETT Altıntepe Daire Müdürlüğü binasının temizlik hizmetleri bölümünde kadro aldı.
Temizlik yapmadı. İETT’nin futbol takımına girdi.
6 yıl İETT’de futbol oynadı. Toplam sadece 7 gol attı.
Futbolda başarılı olamadı.
Olsaydı neler olurdu?
Yandaş yazarların uydurduğu gibi Fenerbahçeliler peşinden gerçekten koşsaydı ve Fenerbahçe’ye transfer olsaydı…
Veya spiker olmayı çok istiyordu. Ankara’ya gidip başvurduğu spikerlik imtihanını kazansa TRT’de spiker olsaydı…
Neler olurdu?
Ya, 35’ine kadar futbol oynar sonra da en fazla Kasımpaşa’da yardımcı antrenör olurdu.
Veya TRT’de hava durumu sunar oradan emekli olurdu.
Kimseye pek bir zararı olmazdı.
90 yıllık yarım yamalak da olsa var olan cumhuriyet ve demokrasi çöpe atılmazdı.
Ülke Kuzey Kore’den beter bir diktatörlüğe dönmezdi.
Belki, Türkiye bir AB ülkesi olmuş olurdu.
Ama ruhundaki “şer” istidadı yeşermemiş olurdu.
Bunlarda başarısız olunca o da siyasete yöneldi.
O DA SİYASETTE “ALTIN” BULDU
Belediye başkanı oldu. Hakkında onlarca dava açılan milyonlarca liralik yolsuzluklara bulaştı. Bu yolsuzlukları şimdi üst makamlara getirdiği yargıçlarla kapattı.
Başbakanlık zamanında -ses kayıtlarıyla ispatlı- iş adamlarından milyonlarca dolar komisyon aldı.
Kısıklı’daki evinde oğlu ve şimdiki hazine bakanı damadı aracılığıyla sıfırlattığı milyarlarca dolarlık yolsuzluk parası biriktirdi.
O tarihlerde Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün desteğiyle iktidarını sürdürmese ve sadece bunlarla gitseydi dünyadan bir “yolsuz” veya bir “hırsız” olarak gidecekti.
Ama kader, kötülük kapasitesinin tamamını kullanması için sonuna kadar mühlet verdi.
Şimdi eline yüzlerce binlerce insanın kanı bulaştı.
Bebeklerin ve çocukların gözyaşı bulaştı, kanı bulaştı.
İşten ve meslekten attığı yüz binlerce masumun âhını aldı.
Yüz binlerce insan onun tükenmek bilmeyen kin ve nefreti yüzünden hapis yattı, yatıyor. Şerrinden kaçmak için aileler bebekleriyle beraber en tehlikeli sulara açılıyor.
Hapishanelerin beton zeminlerinde emekleyen 700 bebeğin vebali cehennemde katman katman birikiyor.
BELASINI BULMAK ZULMÜ ARTIRMAKTIR
O nedenle bazıları az “kötülük”le gitmeyerek battıkça batar.
Belasını daha da artırır.
Cehennemin dibinde sondaj yapacak kadar azar.
Bunlar menfi ve uç örnekler.
İyi örnekler ayrı bir yazı konusu.
Her düzeyde insan bu senaryoda rol alır. Kendine yer bulur.
“Kötü” yapabileceği son kötülüğü yapıncaya kadar “Kader” mühlet verir.
Kader, “kötü”nün “takipçi”lerine de istidatlarının son noktasına ulaşmaları fırsatını verir.
Kimi zulme seyirci olarak gider, kimi zulme seyircilikten zâlimlige ulaşarak hayatını noktalar.
Kader, “iyiler”e de istidatlarının son noktasına ulaşmaları fırsatını verir.
Önemli olan hangi yolda olduğunu vakitlice fark etmek, uçurumdan yuvarlanmadan aklını başına toplamak.
[Veysel Ayhan] 13.8.2018 [TR724]
ELENMESEYDİ NELER OLURDU?
Bir ressam olarak yaşayıp masum bir insan olarak ölebilirdi.
Böylece belki 6 Milyon Yahudi kurtulurdu.
Belki Almanya perişan olmazdı.
Belki 60 milyon insan hayatta kalırdı.
Ama maalesef ressam olamadı. Asker oldu. Sonra siyasete yöneldi.
Siyasette işleri hep rast gitti.
Tuttuğu “altın” oldu.
Geldiği makamlardaki yetkilerini yeterli görmedi.
Ülkenin tüm kontrolünün eline almak istiyordu. 27 Şubat 1933 Reichstag (Meclis) yangınını bahane ederek cadı avı başlattı. Sendikaları kapattı. Muhalif yayınları yasaklattı.
5 Mart 1933 seçimlerinden yüzde 44 oy alarak birinci parti çıktı.
Hemen sonra devlete ait tüm yetkileri (Ermächtigungsgesetz) Yetkilendirme Yasasıyla kendinde topladı. Meclisi böylece etkisizleştirdi.
Alman Komünist Partisi’nden seçilmiş bütün milletvekillerinin vekilliğini bu yasaya dayandırarak düşürdü. 3 ay sonra da Almanya Sosyal Demokrat Partisi “vatan haini” olduğu gerekçesiyle kapattı. Hitler’le seçim işbirliği yapan parti bile yasaklandı.
HALKI ARKASINA ALDI
Yahudilerin kültür, sanat, politika, iş hayatı gibi alanlarda başarılı olmalarından rahatsızdı. Ona göre Yahudiler, Alman toplumunun birliğini bozuyor ve zayıflatıyordu.
“Yeni Almanya” ideali için sık sık miting yapıyor, Yahudilere hakaret ederek kitleleri motive ediyor, düşmanlık aşılıyordu.
Yetkilerini sonuna kadar kullandı. Yahudiler hızla her alandan tasfiye etti. Alman halkı bundan rahatsız olmadı çünkü Yahudilerden boşalan devlet görevleri ve memurluklar onlara kalıyordu.
Komünist, sosyalist ve Yahudi öğretmenler eğitim sisteminden “temizlendi.”
“Milli öğretmenler”e yer açıldı.
Hitler, 1935’te Nüremberg Yasaları’nı Meclis’ten geçirdi ve Yahudileri vatandaşlıktan çıkarttı.
Sadece soykırımı yapmıyordu. “Çalışıyordu”. Alman ekonomisini düze çıkardı.
Ülkeyi baştan başa otobanlarla donattı.
Evet “Çalışıyordu” hem de çalmadan.
Girdiği seçimlerde hep başarılı oldu.
Sevinç gözyaşları ve başarılarla balkon konuşmaları yaptı.
Yüzde elli falan değil yüzde doksan Almanı arkasına taktı.
Son zamanına kadar girdiği savaşlarda hep başarılı oldu.
Propaganda bakanı Goebbels’in ifadesiyle “Emsalsiz bir başarı”ya ulaştı.
Kendini “seçilmiş” ve “görevli” olarak görüyordu fakat bu arada Almanya, büyülenmiş halkıyla uçurumun kenarına gelmişti.
Zirveye ulaşmıştı ki çöküşü geldi.
Yıkım başladı.
Eline milyonlarca insanın kanı bulaştı.
Ruhundaki şeytanlık nihai büyüme noktasına vardı.
Mağlubiyeti kabullenemedi.
Son cinayeti kendini öldürerek işledi. Yani intihar etti.
Dünya, insanın karakterindeki şeytanlık veya melekliğin tamamiyle ortaya çıkma mahallidir.
İmtihanın mantığı budur.
İnsan, dünyada kabiliyetindeki artı-eksi varılabilecek son noktaya ulaşmadan ölmez.
Hemen belasını bulmaz. “katil” istidadı varsa o “kâtil” cinayet işlemeden ölmez.
Kader, eksi-artı tekamül için son noktaya kadar mühlet verir.
BİR BAŞKA DİKTATÖR
Recep Tayyip Erdoğan, 1974’te İmam Hatip’i bitirmişti. O yıl üniversiteye girmeyi başaramadı.
“Geçici takdirli işçi” statüsüyle İETT Altıntepe Daire Müdürlüğü binasının temizlik hizmetleri bölümünde kadro aldı.
Temizlik yapmadı. İETT’nin futbol takımına girdi.
6 yıl İETT’de futbol oynadı. Toplam sadece 7 gol attı.
Futbolda başarılı olamadı.
Olsaydı neler olurdu?
Yandaş yazarların uydurduğu gibi Fenerbahçeliler peşinden gerçekten koşsaydı ve Fenerbahçe’ye transfer olsaydı…
Veya spiker olmayı çok istiyordu. Ankara’ya gidip başvurduğu spikerlik imtihanını kazansa TRT’de spiker olsaydı…
Neler olurdu?
Ya, 35’ine kadar futbol oynar sonra da en fazla Kasımpaşa’da yardımcı antrenör olurdu.
Veya TRT’de hava durumu sunar oradan emekli olurdu.
Kimseye pek bir zararı olmazdı.
90 yıllık yarım yamalak da olsa var olan cumhuriyet ve demokrasi çöpe atılmazdı.
Ülke Kuzey Kore’den beter bir diktatörlüğe dönmezdi.
Belki, Türkiye bir AB ülkesi olmuş olurdu.
Ama ruhundaki “şer” istidadı yeşermemiş olurdu.
Bunlarda başarısız olunca o da siyasete yöneldi.
O DA SİYASETTE “ALTIN” BULDU
Belediye başkanı oldu. Hakkında onlarca dava açılan milyonlarca liralik yolsuzluklara bulaştı. Bu yolsuzlukları şimdi üst makamlara getirdiği yargıçlarla kapattı.
Başbakanlık zamanında -ses kayıtlarıyla ispatlı- iş adamlarından milyonlarca dolar komisyon aldı.
Kısıklı’daki evinde oğlu ve şimdiki hazine bakanı damadı aracılığıyla sıfırlattığı milyarlarca dolarlık yolsuzluk parası biriktirdi.
O tarihlerde Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün desteğiyle iktidarını sürdürmese ve sadece bunlarla gitseydi dünyadan bir “yolsuz” veya bir “hırsız” olarak gidecekti.
Ama kader, kötülük kapasitesinin tamamını kullanması için sonuna kadar mühlet verdi.
Şimdi eline yüzlerce binlerce insanın kanı bulaştı.
Bebeklerin ve çocukların gözyaşı bulaştı, kanı bulaştı.
İşten ve meslekten attığı yüz binlerce masumun âhını aldı.
Yüz binlerce insan onun tükenmek bilmeyen kin ve nefreti yüzünden hapis yattı, yatıyor. Şerrinden kaçmak için aileler bebekleriyle beraber en tehlikeli sulara açılıyor.
Hapishanelerin beton zeminlerinde emekleyen 700 bebeğin vebali cehennemde katman katman birikiyor.
BELASINI BULMAK ZULMÜ ARTIRMAKTIR
O nedenle bazıları az “kötülük”le gitmeyerek battıkça batar.
Belasını daha da artırır.
Cehennemin dibinde sondaj yapacak kadar azar.
Bunlar menfi ve uç örnekler.
İyi örnekler ayrı bir yazı konusu.
Her düzeyde insan bu senaryoda rol alır. Kendine yer bulur.
“Kötü” yapabileceği son kötülüğü yapıncaya kadar “Kader” mühlet verir.
Kader, “kötü”nün “takipçi”lerine de istidatlarının son noktasına ulaşmaları fırsatını verir.
Kimi zulme seyirci olarak gider, kimi zulme seyircilikten zâlimlige ulaşarak hayatını noktalar.
Kader, “iyiler”e de istidatlarının son noktasına ulaşmaları fırsatını verir.
Önemli olan hangi yolda olduğunu vakitlice fark etmek, uçurumdan yuvarlanmadan aklını başına toplamak.
[Veysel Ayhan] 13.8.2018 [TR724]
Erdoğan’ın B-C planı banka hesaplarına el koymak [Semih Ardıç]
ABD ile Türkiye arasında “müeyyide” krizine iki gün ara verilse de Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan hafta sonu tatilinde de konuştu.
Doğu Karadeniz’de ayak bastığı her vilayette ABD’ye meydan okudu, geri adım atmayacağını ve kendisine Washington’dan gönderilen listedeki şartları 15 Ağustos Çarşamba günü 18:00’e kadar yerine getirmeyeceğini tekrarlayıp durdu.
DÖNÜLMEZ BİR YOLA GİRİLDİ
Her cümlesi ipi daha da gerdi. Beyaz Saray’ın diplomatik tavrına mukabil ne var ne yok ortaya saçtı. Fikrimiz sual edilmese de Erdoğan’ın iradesi ile dönülmez bir yola girdik hep beraber.
ABD’nin “müeyyide” kararı aldığı 2 Ağustos’ta “mühlet verme” iddiası olarak kulaktan kulağa yayılan bilgiyi bizzat Erdoğan teyit etti.
Diliyle, “ABD’ye diz çökmeyeceğiz.” dese de bağırarak konuşsa da şerh ettiği şartlar Türkiye’nin dünya nazarında ne kadar zelil vaziyete düşürüldüğü hakikatini değiştirmedi.
ABD köşesinden olup biteni seyrediyor. Şimdilik İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Adalet Bakanı Abdülhamit Gül “kara listede” ve iki bakan “yasaklı” ilan edildi.
Bir de Gümrük Vergisi, Türkiye’den ithal edilen alüminyumda yüzde 20’ye, çelikte yüzde 50’ye çıkarıldı.
TANSİYONU BİLEREK YÜKSELTİYOR
Erdoğan tansiyonu düşürmek istemiyor. ABD, Erdoğan’ın hafta sonu sarfettiği sözlerin altında kalmayacak. Müeyyide adımı atarken Erdoğan’ın mizacını ve muhtemel davranış tarzlarını hesaba katmamış olamazlar.
Okyanus ötesi ne istediğini yazdı, listeyi tebliğ etti. Başkan Donald Trump’ın mugalata ile fikir değiştirmeyeceği aşikâr.
Erdoğan “it dalaşına” devam ederken olan memlekete oluyor. Krizin bankaları sarstığını ifade etmiştim.
“KIRMIZI CUMA” BİLE HAFİF KALABİLİR!
Dolar/TL siz bu makaleyi okurken Asya-Pasifik piyasalarında işlem görmeye başlayacak. 6,43 TL’den açılacak dükkan.
Pazartesi günü de piyasa açıldığında “mutabakat” ihtimalinin yok denecek kadar azaldığını gören yatırımcı Borsa’da satıcı, dövizde alıcı olacak. TL’nin yüzde 17 eridiği “Kırmızı Cuma” bile gölgede kalabilir.
Cumartesi-pazar bankaların tamamında mesai vardı. Genel müdürler toplantı üstüne toplantı yaptı. Hazine müdürleri muhtemel kriz senaryolarına dair sunum yaptı.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) her ne kadar tekzip etse de bankacıları tek tek İstanbul Gayrettepe’deki binaya davet etti. Rakamlar masaya yatırıldı.
İLK HAFTANIN HASAR TESPİTİ
İlk haftanın hasar tespiti endişe verici. Bankacılar ismi mahfuz kalmak kaydı ile o endişeyi şu sözlerle hülâsa ediyor: “Beyaz Saray ciddi bir adım bile atmadan bunlar oldu ise Çarşamba günü vakit dolduğunda piyasalarda neler olacağını az çok tahmin edebiliyoruz. Özellikle dövizde mevduat çıkışı hızlanırsa sistem bunu kaldırmayabilir.”
Bankacılar, ABD’nin, “Rahip Andrew Brunson ve diğer arkadaşları serbest bırakılana kadar müeyyide uygulayacağız.” beyanının ne manaya geldiğini bilecek kadar cephenin ortasında bulunuyor.
Cuma günü banka şubelerinin bazıları döviz taleplerini cevap veremedi. Bazı bankalar cep telefonu ve tabletlerden mobil bankacılık uygulamalarından döviz işlemini askıya aldı. Bazı bankalar da 5 bin dolar ve fevkinde işleme onay vermedi.
Kimse elindeki dövizi satmak istemiyor. Nitekim sattığı fiyattan 15-20 kuruş yukarıdan alma riski var.
KRİTİK TARİH: 15 AĞUSTOS ÇARŞAMBA
ABD’nin verdiği mühletin sonuna yaklaştıkça tansiyon yükselecek. Çarşamba günü bitiş düdüğünü çalacak Beyaz Saray.
Bu hafta ne olacağını kimse bilmiyor. Merkez Bankası (TCMB), “Bana güvenmeyin.” diyerek kapıları kapatıyor. Devlet aklı kayıplara karıştı. Kimse bankalara bir tavsiyede bulunmadı
Erdoğan çok sıkışırlarsa ne yapacaklarını da açıkladı. Trabzon’da sanayici ve erbab-ı ticaret ile bir araya geldi.
BANKA HESAPLARI DONDURULACAK MI?
Kürsüde aynen şunları dile getirdi: “Sanayicilerimize sesleniyorum. Bankalara saldırarak oralardan döviz alalım gibi yollara tevessül etmeyin. Bu milleti ayakta tutmak sadece bizim görevimiz değil, sanayicinin tüccarın da görevidir. B-C planını uygulamak zorunda kalırım bunu böyle bilesiniz.”
Sonuncu cümle ile kambiyo kontrol rejimine geçileceğini ima ediyor Erdoğan. 15 Nisan 2018’de kaleme aldığım bir mevzuda (http://www.tr724.com/bankalardaki-doviz-hesaplarina-mudahale-an-meselesi/) Erdoğan’ın sözlerine hiç şaşırmadım. Başka şıkkı yok.
Ya ABD ile masaya oturup şartları tek tek kabul edecek -ki bu kendi idam fermanını imzalamak olur- ya da top yekûn siyasî harp ilan edecek. İkinci şıkkı tercih ettiğini daha nasıl ifade etsin.
DÖVİZ FAZLASI YOK Kİ!
Kriz büyüdükçe bankalar çaresiz kalacak. Türkiye’nin döviz fazlası yok ki Merkez Bankası’ndan çıkarıp verilsin. Net rezervler 21 milyar dolara indi. Bir sene içinde 150 milyar dolara yakın döviz lazım. O da piyasa istikrarlı kalabilirse…
Erdoğan’ın B-C planları kızılca kıyametin ortasında herkesi yüz üstü bırakmaktan ibaret. Bankalardaki döviz hesapları dondurulacak. Dolar ve euro için belli bir kur tespit edilecek ve devletin münasip gördüğü vade ve tutarlar TL olarak çekilebilecek.
TL mevduatların çekilmesi de onaya tabi olacak. Döviz transferi yasaklanacak.
Böyle bir adım piyasalarla içli dışlı olan Türkiye için yıkım olur. 1 dolar yabancı sermaye gelmez. Borsa İstanbul ve tahvil piyasasında yatırımı bulananlar da zarar hesabı yapmadan 1 saat içinde bavulu toplar gider. O vakit Türkiye tarihte eşine rastlanmamış bir buhranın ortasında kalır.
ERDOĞAN’IN SÖZLERİ İŞARET
Erdoğan şaka olsun diye konuşmayacak kadar ciddi bir siyasetçi. Dolayısıyla “Bankalardan döviz çekmeyin. B-C planının uygularım.” diyerek kırmızı çizgiyi çekti.
Bundan sonrasını bankacılar ve müşterileri düşünsün. Yarın sabah saatlerinden itibaren piyasada Erdoğan’ın bu sözlerinin artçı şokları müşahede edilecek.
Amerikalıların sessizliği sizi rehavete düşürmesin. Kasırgadan evvelki sessizlik…
Türkiye giderek “Erdoğan ailesi” ve “ötekiler” şeklinde ikiye bölünüyor. ABD ile bu noktaya nasıl gelindiği muhakeme edilirse yine Erdoğan ailesine çıkar bütün sebepler.
İLK OLARAK BORÇLU YAKALANANLAR BATACAK
Hâlâ “vaziyet normale dönecek” kırıntısı ile döviz nevinden borçlanan, yüksek faizle kredi çekenler için çok geç. Maalesef ilk olarak onlar feda edilecek.
Krizde ikinci yarı başladı. Maçın sonunda beraberlik sebebiyle uzatmalara, penaltı atışlarına kalma ihtimali sıfır.
90 dakikanın skoruna dair tahminde bulunmayacağım. Mağlubiyet kati iken skorun kıymeti var mı?
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sayesinde Türkiye’de bahis oynamak serbest nasıl olsa. Bir bahis de bu maç için oynasın siyasî İslamcılar.
İkramiye de bolmuş üstelik.
[Semih Ardıç] 13.8.2018 [TR724]
Doğu Karadeniz’de ayak bastığı her vilayette ABD’ye meydan okudu, geri adım atmayacağını ve kendisine Washington’dan gönderilen listedeki şartları 15 Ağustos Çarşamba günü 18:00’e kadar yerine getirmeyeceğini tekrarlayıp durdu.
DÖNÜLMEZ BİR YOLA GİRİLDİ
Her cümlesi ipi daha da gerdi. Beyaz Saray’ın diplomatik tavrına mukabil ne var ne yok ortaya saçtı. Fikrimiz sual edilmese de Erdoğan’ın iradesi ile dönülmez bir yola girdik hep beraber.
ABD’nin “müeyyide” kararı aldığı 2 Ağustos’ta “mühlet verme” iddiası olarak kulaktan kulağa yayılan bilgiyi bizzat Erdoğan teyit etti.
Diliyle, “ABD’ye diz çökmeyeceğiz.” dese de bağırarak konuşsa da şerh ettiği şartlar Türkiye’nin dünya nazarında ne kadar zelil vaziyete düşürüldüğü hakikatini değiştirmedi.
ABD köşesinden olup biteni seyrediyor. Şimdilik İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Adalet Bakanı Abdülhamit Gül “kara listede” ve iki bakan “yasaklı” ilan edildi.
Bir de Gümrük Vergisi, Türkiye’den ithal edilen alüminyumda yüzde 20’ye, çelikte yüzde 50’ye çıkarıldı.
TANSİYONU BİLEREK YÜKSELTİYOR
Erdoğan tansiyonu düşürmek istemiyor. ABD, Erdoğan’ın hafta sonu sarfettiği sözlerin altında kalmayacak. Müeyyide adımı atarken Erdoğan’ın mizacını ve muhtemel davranış tarzlarını hesaba katmamış olamazlar.
Okyanus ötesi ne istediğini yazdı, listeyi tebliğ etti. Başkan Donald Trump’ın mugalata ile fikir değiştirmeyeceği aşikâr.
Erdoğan “it dalaşına” devam ederken olan memlekete oluyor. Krizin bankaları sarstığını ifade etmiştim.
“KIRMIZI CUMA” BİLE HAFİF KALABİLİR!
Dolar/TL siz bu makaleyi okurken Asya-Pasifik piyasalarında işlem görmeye başlayacak. 6,43 TL’den açılacak dükkan.
Pazartesi günü de piyasa açıldığında “mutabakat” ihtimalinin yok denecek kadar azaldığını gören yatırımcı Borsa’da satıcı, dövizde alıcı olacak. TL’nin yüzde 17 eridiği “Kırmızı Cuma” bile gölgede kalabilir.
Cumartesi-pazar bankaların tamamında mesai vardı. Genel müdürler toplantı üstüne toplantı yaptı. Hazine müdürleri muhtemel kriz senaryolarına dair sunum yaptı.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) her ne kadar tekzip etse de bankacıları tek tek İstanbul Gayrettepe’deki binaya davet etti. Rakamlar masaya yatırıldı.
İLK HAFTANIN HASAR TESPİTİ
İlk haftanın hasar tespiti endişe verici. Bankacılar ismi mahfuz kalmak kaydı ile o endişeyi şu sözlerle hülâsa ediyor: “Beyaz Saray ciddi bir adım bile atmadan bunlar oldu ise Çarşamba günü vakit dolduğunda piyasalarda neler olacağını az çok tahmin edebiliyoruz. Özellikle dövizde mevduat çıkışı hızlanırsa sistem bunu kaldırmayabilir.”
Bankacılar, ABD’nin, “Rahip Andrew Brunson ve diğer arkadaşları serbest bırakılana kadar müeyyide uygulayacağız.” beyanının ne manaya geldiğini bilecek kadar cephenin ortasında bulunuyor.
Cuma günü banka şubelerinin bazıları döviz taleplerini cevap veremedi. Bazı bankalar cep telefonu ve tabletlerden mobil bankacılık uygulamalarından döviz işlemini askıya aldı. Bazı bankalar da 5 bin dolar ve fevkinde işleme onay vermedi.
Kimse elindeki dövizi satmak istemiyor. Nitekim sattığı fiyattan 15-20 kuruş yukarıdan alma riski var.
KRİTİK TARİH: 15 AĞUSTOS ÇARŞAMBA
ABD’nin verdiği mühletin sonuna yaklaştıkça tansiyon yükselecek. Çarşamba günü bitiş düdüğünü çalacak Beyaz Saray.
Bu hafta ne olacağını kimse bilmiyor. Merkez Bankası (TCMB), “Bana güvenmeyin.” diyerek kapıları kapatıyor. Devlet aklı kayıplara karıştı. Kimse bankalara bir tavsiyede bulunmadı
Erdoğan çok sıkışırlarsa ne yapacaklarını da açıkladı. Trabzon’da sanayici ve erbab-ı ticaret ile bir araya geldi.
BANKA HESAPLARI DONDURULACAK MI?
Kürsüde aynen şunları dile getirdi: “Sanayicilerimize sesleniyorum. Bankalara saldırarak oralardan döviz alalım gibi yollara tevessül etmeyin. Bu milleti ayakta tutmak sadece bizim görevimiz değil, sanayicinin tüccarın da görevidir. B-C planını uygulamak zorunda kalırım bunu böyle bilesiniz.”
Sonuncu cümle ile kambiyo kontrol rejimine geçileceğini ima ediyor Erdoğan. 15 Nisan 2018’de kaleme aldığım bir mevzuda (http://www.tr724.com/bankalardaki-doviz-hesaplarina-mudahale-an-meselesi/) Erdoğan’ın sözlerine hiç şaşırmadım. Başka şıkkı yok.
Ya ABD ile masaya oturup şartları tek tek kabul edecek -ki bu kendi idam fermanını imzalamak olur- ya da top yekûn siyasî harp ilan edecek. İkinci şıkkı tercih ettiğini daha nasıl ifade etsin.
DÖVİZ FAZLASI YOK Kİ!
Kriz büyüdükçe bankalar çaresiz kalacak. Türkiye’nin döviz fazlası yok ki Merkez Bankası’ndan çıkarıp verilsin. Net rezervler 21 milyar dolara indi. Bir sene içinde 150 milyar dolara yakın döviz lazım. O da piyasa istikrarlı kalabilirse…
Erdoğan’ın B-C planları kızılca kıyametin ortasında herkesi yüz üstü bırakmaktan ibaret. Bankalardaki döviz hesapları dondurulacak. Dolar ve euro için belli bir kur tespit edilecek ve devletin münasip gördüğü vade ve tutarlar TL olarak çekilebilecek.
TL mevduatların çekilmesi de onaya tabi olacak. Döviz transferi yasaklanacak.
Böyle bir adım piyasalarla içli dışlı olan Türkiye için yıkım olur. 1 dolar yabancı sermaye gelmez. Borsa İstanbul ve tahvil piyasasında yatırımı bulananlar da zarar hesabı yapmadan 1 saat içinde bavulu toplar gider. O vakit Türkiye tarihte eşine rastlanmamış bir buhranın ortasında kalır.
ERDOĞAN’IN SÖZLERİ İŞARET
Erdoğan şaka olsun diye konuşmayacak kadar ciddi bir siyasetçi. Dolayısıyla “Bankalardan döviz çekmeyin. B-C planının uygularım.” diyerek kırmızı çizgiyi çekti.
Bundan sonrasını bankacılar ve müşterileri düşünsün. Yarın sabah saatlerinden itibaren piyasada Erdoğan’ın bu sözlerinin artçı şokları müşahede edilecek.
Amerikalıların sessizliği sizi rehavete düşürmesin. Kasırgadan evvelki sessizlik…
Türkiye giderek “Erdoğan ailesi” ve “ötekiler” şeklinde ikiye bölünüyor. ABD ile bu noktaya nasıl gelindiği muhakeme edilirse yine Erdoğan ailesine çıkar bütün sebepler.
İLK OLARAK BORÇLU YAKALANANLAR BATACAK
Hâlâ “vaziyet normale dönecek” kırıntısı ile döviz nevinden borçlanan, yüksek faizle kredi çekenler için çok geç. Maalesef ilk olarak onlar feda edilecek.
Krizde ikinci yarı başladı. Maçın sonunda beraberlik sebebiyle uzatmalara, penaltı atışlarına kalma ihtimali sıfır.
90 dakikanın skoruna dair tahminde bulunmayacağım. Mağlubiyet kati iken skorun kıymeti var mı?
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sayesinde Türkiye’de bahis oynamak serbest nasıl olsa. Bir bahis de bu maç için oynasın siyasî İslamcılar.
İkramiye de bolmuş üstelik.
[Semih Ardıç] 13.8.2018 [TR724]
Recep’in kayığı [Naci Karadağ]
Öyle buyurmuş Başkanımız haşmetlimiz. Zalim kendi dilinden anlayan ile karşılaşınca bir anda mazlumlaşıyor nedense.
Çaldıkları, çırptıklarını gizlemek için, ülkeyi bitiren, koca memleketi batırma noktasına getiren kişi demiş ki; “İktidarıyla-muhalefetiyle, bizi seveniyle-sevmeyeniyle hepimiz aynı gemideyiz. Bu gemi yürüdüğünde hep birlikte kazandığımız gibi, delinip su aldığında da hepimiz aynı akıbete düçar olacağız”
Bir kere metafor yanlış, ortada gemi filan yok, bir enkaz ve bataklık kaldı.
Daha önemlisi kiminle aynı gemidesiniz pardon?
Bir hafta önce yasal bir partiye oy verdikleri için terörist olarak yaftaladıklarınızla mı? Hatırlamadınız mı?
Hatırlatayım:
“HDP’nin parlamentoya girmesini destekleyenler hesap verecek” “Bunların bedelini ödeyecekler ve devlet bütün bunların arkasını hassas bir şekilde takip ederek, bunlara gerekli olan bu bedeli ödetecektir…”
Şimdi aynı geminin yolcusu mu oldu milyonlarca HDP seçmeni?
Daha düne kadar Haşhaşi, Paralel, Çete, terörist, Fetöcü, alçak, hain diye Allah’ın her günü bin kere hönkürdüğünüz insanlarla mı aynı gemidesiniz?
Hani, “Bunlara su yok” dediğiniz insanlarla.
Ne içireceksiniz gemide, kan mı, irin mi?
Önce öldürtüp, ardından annesini kitlelere yuhalattığınız Berkin ile de mi aynı gemidesiniz?
Cesedi buzlukta günlerce kalan Kürt kızı Cemile’yle de mi?
Muharrem’i hatırladınız mı?
Yok, şaklaban olanı değil, minik Muharrem’i; üç yaşında bir kış günü Hakka yürüyen bahtsız çocuğu…
Hani babasının sırtında taşınmıştı cansız bedeni.
Şimdi siz, cesedi bir battaniyeyle babasının sırtında kasabaya giden Muharrem ile mi aynı gemidesiniz?
Nereye gidiyor sahi bu gemi?
Cehenneme mi, cennete mi?
Biliyor musunuz, sizinle aynı cennette bile olmak istemeyenlerin sayısının haddi hesabı yok artık!
Roboski’de jetlerle yaktığınız gencecik çocukları da alıyor musunuz geminize?
Meriç’te boğulan çocuklara yer var mı bodrum kamaralarınızda?
Hani şu yandaşlarınızın “En iyi cezayı Meriç veriyor” diye bebeklerin ölümüne bile sevinecek kadar alçaklaştığı boğulmalarda can veren masum yavrular..
Onlara kaç kişilik kontenjan ayırdınız?
Sorgusuz sualsiz işten attırdığınız için bunalıma girip camdan atlayan doktorla da aynı gemide olmanız mümkün mü acaba?
Ekmeğiyle oynadığınız milyonlarca, hapse attığınız yüzbinlerce insanı nasıl alacaksınız gemiye?
Hapiste öldürdüğünüz, hırsızlığınızı pekiştirmek için 15 Temmuz akşamı kanına girdiğiniz 250 kurbanın güvertede yerini ayırtmışsınızdır da, gencecik boyunlarını büyük bir zevkle kestirdiğiniz, silahlı milislerinize katlettirdiğiniz Harbiyeli çocuklara yer var mı geminizde?
Hepimiz, derken kimleri kastediyorsunuz ayrıca?
“Ağaç kökleri yesinler” dedikleriniz de bu gemide mevcut mu mesela?
Lağım faresi olarak gördükleriniz, anırta bağırta kovacağınızı söyledikleriniz kaldı mı geminizde?
Mallarına çöktüğünüz dürüst iş adamları da bu gemide bulunuyor mu?
Hapse tıktığınız, 84 yaşında hasta ve yatalak eşine bakacak kimsesi olmayan yaşlı dedeyi Kürtaj Dede’nin kamarasına vermezsiniz her halde!
Cenaze arabası vermediğiniz bebeğe mi geminizde yer vereceksiniz?
Hainler mezarlığına gömmek istediğiniz Gökhan öğretmen de dahil mi bu mürettebata?
Hapisteki Demirtaş da gemide var mı?
Yüzlerce gazeteci peki?
666 bebek için güverteye bir çocuk parkı yapmamışsınızdır eminim ama Millet Parkı’nın gemi modelini yapmışsınızdır, gemi kahvesinde kek yerken AHaber’de sizi izleyip takdir etsinler diye!
Çaldığınız milyarları koyacak yeriniz vardır illa ki gemide, fazlalıkları bizim bilmediğimiz yerlere gizlemişsinizdir zaten.
Ayrıca hangi gemi bu sahi kuzum?
Şehzadeniz Bilal Paşa’nın İsrail’e İŞİD petrolü taşıyıp milyarlarca doları Man adasında istifleyen gemicikleri mi yoksa?
[Naci Karadağ] 13.8.2018 [TR724]
Çaldıkları, çırptıklarını gizlemek için, ülkeyi bitiren, koca memleketi batırma noktasına getiren kişi demiş ki; “İktidarıyla-muhalefetiyle, bizi seveniyle-sevmeyeniyle hepimiz aynı gemideyiz. Bu gemi yürüdüğünde hep birlikte kazandığımız gibi, delinip su aldığında da hepimiz aynı akıbete düçar olacağız”
Bir kere metafor yanlış, ortada gemi filan yok, bir enkaz ve bataklık kaldı.
Daha önemlisi kiminle aynı gemidesiniz pardon?
Bir hafta önce yasal bir partiye oy verdikleri için terörist olarak yaftaladıklarınızla mı? Hatırlamadınız mı?
Hatırlatayım:
“HDP’nin parlamentoya girmesini destekleyenler hesap verecek” “Bunların bedelini ödeyecekler ve devlet bütün bunların arkasını hassas bir şekilde takip ederek, bunlara gerekli olan bu bedeli ödetecektir…”
Şimdi aynı geminin yolcusu mu oldu milyonlarca HDP seçmeni?
Daha düne kadar Haşhaşi, Paralel, Çete, terörist, Fetöcü, alçak, hain diye Allah’ın her günü bin kere hönkürdüğünüz insanlarla mı aynı gemidesiniz?
Hani, “Bunlara su yok” dediğiniz insanlarla.
Ne içireceksiniz gemide, kan mı, irin mi?
Önce öldürtüp, ardından annesini kitlelere yuhalattığınız Berkin ile de mi aynı gemidesiniz?
Cesedi buzlukta günlerce kalan Kürt kızı Cemile’yle de mi?
Muharrem’i hatırladınız mı?
Yok, şaklaban olanı değil, minik Muharrem’i; üç yaşında bir kış günü Hakka yürüyen bahtsız çocuğu…
Hani babasının sırtında taşınmıştı cansız bedeni.
Şimdi siz, cesedi bir battaniyeyle babasının sırtında kasabaya giden Muharrem ile mi aynı gemidesiniz?
Nereye gidiyor sahi bu gemi?
Cehenneme mi, cennete mi?
Biliyor musunuz, sizinle aynı cennette bile olmak istemeyenlerin sayısının haddi hesabı yok artık!
Roboski’de jetlerle yaktığınız gencecik çocukları da alıyor musunuz geminize?
Meriç’te boğulan çocuklara yer var mı bodrum kamaralarınızda?
Hani şu yandaşlarınızın “En iyi cezayı Meriç veriyor” diye bebeklerin ölümüne bile sevinecek kadar alçaklaştığı boğulmalarda can veren masum yavrular..
Onlara kaç kişilik kontenjan ayırdınız?
Sorgusuz sualsiz işten attırdığınız için bunalıma girip camdan atlayan doktorla da aynı gemide olmanız mümkün mü acaba?
Ekmeğiyle oynadığınız milyonlarca, hapse attığınız yüzbinlerce insanı nasıl alacaksınız gemiye?
Hapiste öldürdüğünüz, hırsızlığınızı pekiştirmek için 15 Temmuz akşamı kanına girdiğiniz 250 kurbanın güvertede yerini ayırtmışsınızdır da, gencecik boyunlarını büyük bir zevkle kestirdiğiniz, silahlı milislerinize katlettirdiğiniz Harbiyeli çocuklara yer var mı geminizde?
Hepimiz, derken kimleri kastediyorsunuz ayrıca?
“Ağaç kökleri yesinler” dedikleriniz de bu gemide mevcut mu mesela?
Lağım faresi olarak gördükleriniz, anırta bağırta kovacağınızı söyledikleriniz kaldı mı geminizde?
Mallarına çöktüğünüz dürüst iş adamları da bu gemide bulunuyor mu?
Hapse tıktığınız, 84 yaşında hasta ve yatalak eşine bakacak kimsesi olmayan yaşlı dedeyi Kürtaj Dede’nin kamarasına vermezsiniz her halde!
Cenaze arabası vermediğiniz bebeğe mi geminizde yer vereceksiniz?
Hainler mezarlığına gömmek istediğiniz Gökhan öğretmen de dahil mi bu mürettebata?
Hapisteki Demirtaş da gemide var mı?
Yüzlerce gazeteci peki?
666 bebek için güverteye bir çocuk parkı yapmamışsınızdır eminim ama Millet Parkı’nın gemi modelini yapmışsınızdır, gemi kahvesinde kek yerken AHaber’de sizi izleyip takdir etsinler diye!
Çaldığınız milyarları koyacak yeriniz vardır illa ki gemide, fazlalıkları bizim bilmediğimiz yerlere gizlemişsinizdir zaten.
Ayrıca hangi gemi bu sahi kuzum?
Şehzadeniz Bilal Paşa’nın İsrail’e İŞİD petrolü taşıyıp milyarlarca doları Man adasında istifleyen gemicikleri mi yoksa?
[Naci Karadağ] 13.8.2018 [TR724]
Futbolda darphanenin yeni adresi: AS Monaco [Hasan Cücük]
Transferde en çok kazanan kulüpler denilince akla ilk Portekiz kulüpleri gelirdi. FC Porto, Benfica ve Sporting Lizbon, yetiştirdiği oyuncuları satmakla mahirdiler. Örneğin Fenerbahçe’nin kiralık olarak Leicester City’den kadrosuna kattığı İslam Slimani’yi, Sporting 300 bin Euro’ya alıp, 3 yıl sonra 30 milyon Euro’ya satmıştı. Portekiz kulüplerinin para basma özelliğini son yıllarda Fransa’nın Monaco takımı aldı. Adeta bir darphaneye dönüşen Monaco sattığı oyunculardan kasasına milyonlarca Euro koydu.
Fransa’ya bağlı Monaco Prensliği’nin tek futbol takımı olan AS Monaco, yıllardır Fransa liginde zirveye oynuyordu. Ta ki 2004 yılında başlayan çöküşe kadar. 2004’te Şampiyonlar Ligi finalinde Jose Mourinho’nun Porto’suyla eşleşen takım, o günden sonra Prens’in para musluklarını kısmasıyla düşüşe geçti. Finale çıkan kadro birkaç yıl içinde dağıldı. Öyle ki 2010-2011 sezonunda AS Monaco, 2. Lige bile düştü. Sonraki sezon 3. Lige doğru yol alınırken, Rus milyarder Dmitry Ribolovlev devreye girdi ve takımı toparladı. Bir yıl sonra AS Monaco Ligue 1’deki yerini alacaktı.
Ribolovlev’in para musluklarını açtığı Monaco, 2013-14 sezonunda tam 160 milyon Euro’luk transfer yapıyordu. Ancak Monaco’dan daha çok para harcayan bir rakibi vardı; PSG. Katar sermayesini arkasına alan PSG, sadece Fransa Ligi’nde değil tüm Avrupa’da transferin belirleyici kulübü oluyordu. PSG harcadığının karşılığını şampiyonluk olarak görürken, Monaco’nun hissesine sadece lig ikinciliği düşüyordu. Monaco bu gerçeği görünce strateji değişikliğine gidiyordu. PSG ile ne maddi ne de sportif başarıda yarışacak bir Monaco vardı. 2014-15 sezonundan itibaren Monaco, transfer etme yerine satma politikasını benimsiyordu.
Bir yıl önce Fc Porto’dan 45 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattığı James Rodriguez’i 30 milyon karla Real Madrid’e satan Monaco, o transfer sezonunda kasasına 90 milyon Euro koyuyordu. Kadrosuna kattığı oyuncular için ise 40 milyon Euro ödüyordu. En pahalı transferi Benfica’dan kadrosuna kattığı Bernardo Silva oluyordu. Silva için 15,75 milyon Euro ödüyordu. Monaco artık sıcak parayla tanışmanın mutluğunu yaşıyordu. Üzerinde şampiyonluk baskısının olmaması oyuncuların motivasyonunu da önemli etkiliyordu.
2015-16 sezonunda Monaco’nun kasasına bu kez 180 milyon Euro giriyordu. Manchester United’e sattığı Anthony Martial’dan 60 milyon Euro, İnter’e sattığı Geoffrey Kondogbia’dan ise 36 milyon Euro koyuyordu. Bir taraftan sattığı oyuncularla kasasını dolduran Monaco diğer taraftan kadrosuna gelecek vaat eden genç oyuncuları katıyordu. 180 milyon Euro’luk satış yaptığı yıl kadrosuna 100 milyon Euro’luk oyuncu katıyordu. Kadrosuna kattığı 14 oyuncudan en pahalısı Benfica’dan aldığı Ivan Cavaleiro oluyordu. Sattığı yıldızlara rağmen Monaco sezonu sürpriz bir şekilde PSG’nin önünde şampiyon tamamlayınca, kadrosundaki oyuncuların alıcıları artıyordu. Ancak Monaco bir kaç yıldır sürdürdüğü oyuncu satma projesine bir virgül koyup, kadrosunu güçlendiriyordu.
Bu strateji değişikliğinde sürpriz gelen lig şampiyonluğu rol oynuyordu. 2016-17 sezonunda 50 milyon Euro’luk oyuncu alan Monaco’nun sattığı oyunculardan kasasına sadece 18 milyon euro giriyordu. Yapılan transferlere rağmen hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde hüsran yaşanınca, Monaco yeniden oyuncu satma politikasına dönüyordu.
2016-17 sezonunda Monaco’nun futbolcuları transferin gözdesi oluyordu. Manchester City, Benjamin Mendy için 57, Bernardo Silva için ise 50 milyon Euro ödüyordu. Monaco 107 milyon Euro kazandığı bu iki oyuncusu için sadece 28 milyon Euro bonservis ödemişti. 2014-15 sezonunda Rennes’ten sadece 8 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattığı Tiemoue Bakayoko’yu Chelsea’ya 40 milyon Euro’ya satıyordu. 2016-17 sezonunda oyuncu satışlarından 200 milyon Euro kasasına koyan Monaco, 123 milyon Euro’lukta transfer yapıyordu. En pahalı transferi Lazio’dan 30 milyon Euro’ya aldığı Keita Balde oluyordu.
Bu sezon Manoco tarihinin en çok para kazandığı transfer dönemini geçirdi. Sattığı oyunculardan kasasına tam 309 milyon Euro girdi. Geçen yıl kiralık olarak PSG’ye gönderdiği genç yıldızı Kylian Mbappe’yi bu yıl 135 milyon Euro’ya bu kulübe satan Monaco, Atletico Madrid’e sattığı Thomas Lemar’den ise 70 milyon Euro kazandı. Monaco, Lemar’a 2015’te sadece 4 milyon Euro bonservis ödemişti. Yine 6 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Fabinho’yu Liverpool’a 45 milyon Euro’ya sattı. Genç oyuncuları kadroya katmaya bu sezonda devam eden Monaco, 96 milyon Euro’luk transfer yaptı. Dünya Kupası’nda yıldızını parlatan 22 yaşındaki Rus Aleksandr Golovin için 30 milyon, 16 yaşındaki Willem Geubbels için Lyon’a 20 milyon Euro ödedi. Monaco’nun önümüzdeki yıllarda bu gençlerden yine milyonlar kazanacağını tahmin etmek bir kehanet olmayacaktır.
[Hasan Cücük] 13.8.2018 [TR724]
Fransa’ya bağlı Monaco Prensliği’nin tek futbol takımı olan AS Monaco, yıllardır Fransa liginde zirveye oynuyordu. Ta ki 2004 yılında başlayan çöküşe kadar. 2004’te Şampiyonlar Ligi finalinde Jose Mourinho’nun Porto’suyla eşleşen takım, o günden sonra Prens’in para musluklarını kısmasıyla düşüşe geçti. Finale çıkan kadro birkaç yıl içinde dağıldı. Öyle ki 2010-2011 sezonunda AS Monaco, 2. Lige bile düştü. Sonraki sezon 3. Lige doğru yol alınırken, Rus milyarder Dmitry Ribolovlev devreye girdi ve takımı toparladı. Bir yıl sonra AS Monaco Ligue 1’deki yerini alacaktı.
Ribolovlev’in para musluklarını açtığı Monaco, 2013-14 sezonunda tam 160 milyon Euro’luk transfer yapıyordu. Ancak Monaco’dan daha çok para harcayan bir rakibi vardı; PSG. Katar sermayesini arkasına alan PSG, sadece Fransa Ligi’nde değil tüm Avrupa’da transferin belirleyici kulübü oluyordu. PSG harcadığının karşılığını şampiyonluk olarak görürken, Monaco’nun hissesine sadece lig ikinciliği düşüyordu. Monaco bu gerçeği görünce strateji değişikliğine gidiyordu. PSG ile ne maddi ne de sportif başarıda yarışacak bir Monaco vardı. 2014-15 sezonundan itibaren Monaco, transfer etme yerine satma politikasını benimsiyordu.
Bir yıl önce Fc Porto’dan 45 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattığı James Rodriguez’i 30 milyon karla Real Madrid’e satan Monaco, o transfer sezonunda kasasına 90 milyon Euro koyuyordu. Kadrosuna kattığı oyuncular için ise 40 milyon Euro ödüyordu. En pahalı transferi Benfica’dan kadrosuna kattığı Bernardo Silva oluyordu. Silva için 15,75 milyon Euro ödüyordu. Monaco artık sıcak parayla tanışmanın mutluğunu yaşıyordu. Üzerinde şampiyonluk baskısının olmaması oyuncuların motivasyonunu da önemli etkiliyordu.
2015-16 sezonunda Monaco’nun kasasına bu kez 180 milyon Euro giriyordu. Manchester United’e sattığı Anthony Martial’dan 60 milyon Euro, İnter’e sattığı Geoffrey Kondogbia’dan ise 36 milyon Euro koyuyordu. Bir taraftan sattığı oyuncularla kasasını dolduran Monaco diğer taraftan kadrosuna gelecek vaat eden genç oyuncuları katıyordu. 180 milyon Euro’luk satış yaptığı yıl kadrosuna 100 milyon Euro’luk oyuncu katıyordu. Kadrosuna kattığı 14 oyuncudan en pahalısı Benfica’dan aldığı Ivan Cavaleiro oluyordu. Sattığı yıldızlara rağmen Monaco sezonu sürpriz bir şekilde PSG’nin önünde şampiyon tamamlayınca, kadrosundaki oyuncuların alıcıları artıyordu. Ancak Monaco bir kaç yıldır sürdürdüğü oyuncu satma projesine bir virgül koyup, kadrosunu güçlendiriyordu.
Bu strateji değişikliğinde sürpriz gelen lig şampiyonluğu rol oynuyordu. 2016-17 sezonunda 50 milyon Euro’luk oyuncu alan Monaco’nun sattığı oyunculardan kasasına sadece 18 milyon euro giriyordu. Yapılan transferlere rağmen hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde hüsran yaşanınca, Monaco yeniden oyuncu satma politikasına dönüyordu.
2016-17 sezonunda Monaco’nun futbolcuları transferin gözdesi oluyordu. Manchester City, Benjamin Mendy için 57, Bernardo Silva için ise 50 milyon Euro ödüyordu. Monaco 107 milyon Euro kazandığı bu iki oyuncusu için sadece 28 milyon Euro bonservis ödemişti. 2014-15 sezonunda Rennes’ten sadece 8 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattığı Tiemoue Bakayoko’yu Chelsea’ya 40 milyon Euro’ya satıyordu. 2016-17 sezonunda oyuncu satışlarından 200 milyon Euro kasasına koyan Monaco, 123 milyon Euro’lukta transfer yapıyordu. En pahalı transferi Lazio’dan 30 milyon Euro’ya aldığı Keita Balde oluyordu.
Bu sezon Manoco tarihinin en çok para kazandığı transfer dönemini geçirdi. Sattığı oyunculardan kasasına tam 309 milyon Euro girdi. Geçen yıl kiralık olarak PSG’ye gönderdiği genç yıldızı Kylian Mbappe’yi bu yıl 135 milyon Euro’ya bu kulübe satan Monaco, Atletico Madrid’e sattığı Thomas Lemar’den ise 70 milyon Euro kazandı. Monaco, Lemar’a 2015’te sadece 4 milyon Euro bonservis ödemişti. Yine 6 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Fabinho’yu Liverpool’a 45 milyon Euro’ya sattı. Genç oyuncuları kadroya katmaya bu sezonda devam eden Monaco, 96 milyon Euro’luk transfer yaptı. Dünya Kupası’nda yıldızını parlatan 22 yaşındaki Rus Aleksandr Golovin için 30 milyon, 16 yaşındaki Willem Geubbels için Lyon’a 20 milyon Euro ödedi. Monaco’nun önümüzdeki yıllarda bu gençlerden yine milyonlar kazanacağını tahmin etmek bir kehanet olmayacaktır.
[Hasan Cücük] 13.8.2018 [TR724]
Dolar yükselirken [Hakan Zafer]
Dolar meselesi çok su çekecek gibi. Ben, sadece ekonomik ve siyasi yönüyle konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Zalim – mazlum, din – vatan gibi yönlerden konuşmanın artık faydasız olduğuna inancım sağlamlaştı. Zamanı geldi mi bilemem ama biri akıbeti berbat olana diğeri ona sevinene bakan iki yönü var:
1- Uzun süredir, Türkiye’de bırakın sadece dile vurmasını, dindar görüntüsü vermeyi dinin kendisi zanneden sonradan görme siyasilerin bir araya gelerek kurdukları ilkesiz yapıları ve icraatlarını anlamaya çalışırken dini argüman kullanmamak gerektiğini düşünüyorum. Argümanlara güvenmediğimden, yetersiz kalacağından değil, anlamaya çalıştığımız olay ve faillerinin dinin hedeflediği ahlak, vicdan ve adaletle zerre alakasının kalmamış olmasından kaynaklanıyor. Öyle bir hal aldı ki bu durum, bende biyolojik tiksinti uyandırma noktasına geldi.
Çocukluğumda, otobüs tutmasına karşı “kot cep” tabir edilen arka cepte her daim küçük siyah poşet taşırdım. Yatılı okumanın garip duygusal çatışmalarına şahittir o nesne. Çocukken sadece otobüs viraj alırken, fren yaparken tutardı şimdi insan dönüşleri ve frenlemeleri tutuyor. Elimi atıp bulacağım bir poşeti de olmayınca yorgunluğu yanınıza kalıyor. Dolar karşısında koca ülkeyi ahlak ve erdem viranesine çevirmiş kimselerin doların serseri yükselişiyle yine kutsalı sakıza çevirmelerinde de aynı bulantıyı hissediyorum.
2- Artık dindarların bile klişe gözüyle baktığı Musa – Firavun kıssasında efsane sonu izlemek Hz. Musa’ya nasip oluyor. Kıssanın her tarafının izle dolu olduğuna ama Hz. Musa’nın parmaklarının deniz kapanırken şıkır şıkır olmadığına inanıyorum. Çünkü karşı kıyı, Allah’ın büyüklüğünü itirafın ve ondan (inanç olarak) uzak kalmadığına şükrederken, şükrettiğin o kudrete hayranlık duymanın yeridir.
Varlığın fiziki yaratılışına hayret edip akıl sır erdiremezken, tutup ilahi adaletin işleyişindeki şifreleri çözmüşçesine sevinmenin bu hayreti bozabileceğini düşünüyorum. Bozulursa ne olur? Hayretin bozulduğu yerde, şükredeyim derken şımarır insan. Sivrisineğin gözü, güneşin yüzeyi vs. kıyaslarıyla heybesinden yaratılışa delil damlayanlardan aynı yaratıcının bir diğer yaratması adl-i ilahiye düzgün mesafe almasını beklemek fazla olmamalı. Hem ilahi adaletteki hakikat, diğer yaratılış hakikatlerinden geri de değildir.
Ağzının ayarı kutsal çiğnemekten bozulmuş kimselerin berbat akıbetine, karşı kıyıdan, evvelki inanç ve tutum geçmişleriyle çelişen ölçüsüz sevinçler duymanın bende izahı yok. Tüm bu bilişsel süreçleri çaba ve sabırla geçenler için o esna, olması durumunda kınamanın başka bir insana fazla olduğu insani sevinçleri, şımarmadan zapt edip şükre çevirmenin gerektiği andır. Zor elbette. Henüz deniz geçmeden korkunun bastırdığı anda gösterilen sadakatle aynı kıvamda bir zorluk bu.
Söylerken kolay söylenen ama kolay olduğu asla söylenemeyecek bir zorluk…
[Hakan Zafer] 13.8.2018 [TR724]
1- Uzun süredir, Türkiye’de bırakın sadece dile vurmasını, dindar görüntüsü vermeyi dinin kendisi zanneden sonradan görme siyasilerin bir araya gelerek kurdukları ilkesiz yapıları ve icraatlarını anlamaya çalışırken dini argüman kullanmamak gerektiğini düşünüyorum. Argümanlara güvenmediğimden, yetersiz kalacağından değil, anlamaya çalıştığımız olay ve faillerinin dinin hedeflediği ahlak, vicdan ve adaletle zerre alakasının kalmamış olmasından kaynaklanıyor. Öyle bir hal aldı ki bu durum, bende biyolojik tiksinti uyandırma noktasına geldi.
Çocukluğumda, otobüs tutmasına karşı “kot cep” tabir edilen arka cepte her daim küçük siyah poşet taşırdım. Yatılı okumanın garip duygusal çatışmalarına şahittir o nesne. Çocukken sadece otobüs viraj alırken, fren yaparken tutardı şimdi insan dönüşleri ve frenlemeleri tutuyor. Elimi atıp bulacağım bir poşeti de olmayınca yorgunluğu yanınıza kalıyor. Dolar karşısında koca ülkeyi ahlak ve erdem viranesine çevirmiş kimselerin doların serseri yükselişiyle yine kutsalı sakıza çevirmelerinde de aynı bulantıyı hissediyorum.
2- Artık dindarların bile klişe gözüyle baktığı Musa – Firavun kıssasında efsane sonu izlemek Hz. Musa’ya nasip oluyor. Kıssanın her tarafının izle dolu olduğuna ama Hz. Musa’nın parmaklarının deniz kapanırken şıkır şıkır olmadığına inanıyorum. Çünkü karşı kıyı, Allah’ın büyüklüğünü itirafın ve ondan (inanç olarak) uzak kalmadığına şükrederken, şükrettiğin o kudrete hayranlık duymanın yeridir.
Varlığın fiziki yaratılışına hayret edip akıl sır erdiremezken, tutup ilahi adaletin işleyişindeki şifreleri çözmüşçesine sevinmenin bu hayreti bozabileceğini düşünüyorum. Bozulursa ne olur? Hayretin bozulduğu yerde, şükredeyim derken şımarır insan. Sivrisineğin gözü, güneşin yüzeyi vs. kıyaslarıyla heybesinden yaratılışa delil damlayanlardan aynı yaratıcının bir diğer yaratması adl-i ilahiye düzgün mesafe almasını beklemek fazla olmamalı. Hem ilahi adaletteki hakikat, diğer yaratılış hakikatlerinden geri de değildir.
Ağzının ayarı kutsal çiğnemekten bozulmuş kimselerin berbat akıbetine, karşı kıyıdan, evvelki inanç ve tutum geçmişleriyle çelişen ölçüsüz sevinçler duymanın bende izahı yok. Tüm bu bilişsel süreçleri çaba ve sabırla geçenler için o esna, olması durumunda kınamanın başka bir insana fazla olduğu insani sevinçleri, şımarmadan zapt edip şükre çevirmenin gerektiği andır. Zor elbette. Henüz deniz geçmeden korkunun bastırdığı anda gösterilen sadakatle aynı kıvamda bir zorluk bu.
Söylerken kolay söylenen ama kolay olduğu asla söylenemeyecek bir zorluk…
[Hakan Zafer] 13.8.2018 [TR724]
Bizi o gemiden attınız [Alper Ender Fırat]
Yok biz aynı gemide değiliz. Siz o gemiden bizi attınız. Hem de denizin tam ortasındayken, hunhar bir şekilde sulara attınız. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç demeden insanlıktan çıkarak sulara bıraktınız. Çocuklarımız boğuldu, erkeklerimiz biçare kaldı, kadınlarımız denizin tam ortasında kollarının gücü bitene kadar bebeklerini taşımaya mecbur kaldı. Taşıyamaz hale gelince de bakmaya bile kıyamadıkları emanetlerini kendi canlarıyla birlikte her şeyin tek sahibine tekrar teslim ettiler. Hepiniz de seyrettiniz.
Oysa siz de çok iyi biliyordunuz ki onlar, bütün bir hayatlarını o geminin selametine vakfetmişlerdi. Her zaman iyilik söylüyor, kötü olanı ikaz ediyorlardı. Her daim iyilik yapıyor, her zaman iyilik için yaşıyorlardı. Hepiniz tek tek şahittiniz buna. Tek suçları gemiyi zalimce yöneten şebekeye böyle yaparsanız gemi buzdağlarına çarpar ve batar diye ikaz etmeleriydi. Geminin çocukları iyi yetişsin diye gecelerini gündüzlerine katan öğretmenlerdi onlar. Kermes düzenleyip yoksula el uzatan hacı teyzelerdi. Elinden hep iyilik gördüğünüz yan komşunuzdu. Her şeyinizi emanet ettiğiniz ‘Emin’ olanlardı.
Gemiyi ele geçiren hırsız bir şebeke ibreti alem olsun diye onları toplayıp denize attığında kiminiz zevkten, kiminiz korkudan, kiminiz mıymıntılıktan, kiminiz eyyamcılıktan, kiminiz sütü bozukluğunuzdan, kiminiz incik boncuğunuzun cazibesinden ses etmeyip seyrettiniz.
Seyrettiniz ama sanır mısınız ki bunlar yanınıza kalacak?
Hepinizin bildiği bir hikayedir ama yeniden hatırlamakta fayda var:
Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir…
Saç, sakal, bıyık, kaş. ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
– Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının saç kısmı tamamen kazınmıştır.
Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.
Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber traşa başlar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
“Kabak aşagı, kabak yukarı.”
Nihayet traş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına saplanır.
Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür.
Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar:
– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!..
Evet ve elbette kabağın sahibi var, mazlumun sahibi var, Meriç’te, Ege’de öldürdüğünüz bebeklerin, biçare bıraktığınız gencecik annelerin, lohusa kadınların sahibi var. Yanınıza kalır mı sandınız, yanınıza kalır mı sanıyorsunuz. Biz hakkımızı helal etsek de ‘Ya Müntakim’ yanınıza bırakır mı sanıyorsunuz!
[Alper Ender Fırat] 13.8.2018 [TR724]
Oysa siz de çok iyi biliyordunuz ki onlar, bütün bir hayatlarını o geminin selametine vakfetmişlerdi. Her zaman iyilik söylüyor, kötü olanı ikaz ediyorlardı. Her daim iyilik yapıyor, her zaman iyilik için yaşıyorlardı. Hepiniz tek tek şahittiniz buna. Tek suçları gemiyi zalimce yöneten şebekeye böyle yaparsanız gemi buzdağlarına çarpar ve batar diye ikaz etmeleriydi. Geminin çocukları iyi yetişsin diye gecelerini gündüzlerine katan öğretmenlerdi onlar. Kermes düzenleyip yoksula el uzatan hacı teyzelerdi. Elinden hep iyilik gördüğünüz yan komşunuzdu. Her şeyinizi emanet ettiğiniz ‘Emin’ olanlardı.
Gemiyi ele geçiren hırsız bir şebeke ibreti alem olsun diye onları toplayıp denize attığında kiminiz zevkten, kiminiz korkudan, kiminiz mıymıntılıktan, kiminiz eyyamcılıktan, kiminiz sütü bozukluğunuzdan, kiminiz incik boncuğunuzun cazibesinden ses etmeyip seyrettiniz.
Seyrettiniz ama sanır mısınız ki bunlar yanınıza kalacak?
Hepinizin bildiği bir hikayedir ama yeniden hatırlamakta fayda var:
Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir…
Saç, sakal, bıyık, kaş. ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
– Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının saç kısmı tamamen kazınmıştır.
Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.
Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber traşa başlar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
“Kabak aşagı, kabak yukarı.”
Nihayet traş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına saplanır.
Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür.
Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar:
– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!..
Evet ve elbette kabağın sahibi var, mazlumun sahibi var, Meriç’te, Ege’de öldürdüğünüz bebeklerin, biçare bıraktığınız gencecik annelerin, lohusa kadınların sahibi var. Yanınıza kalır mı sandınız, yanınıza kalır mı sanıyorsunuz. Biz hakkımızı helal etsek de ‘Ya Müntakim’ yanınıza bırakır mı sanıyorsunuz!
[Alper Ender Fırat] 13.8.2018 [TR724]
Devlet ve egemenlik… [Ahmet Kurucan]
Devlet, sınırları belli bir kara parçası içindeki insanların huzur içinde birlikte yaşayabilmelerini sağlayan kurallar eşliğinde hakimiyet/egemenlik ve bağımsızlık esasları üzerine kurdukları bir yapılanmadır. Bu tarife göre insanlar, ülke ve egemenlik/bağımsızlık devletin olmazsa olmaz üç şartıdır denebilir. Özgürlük, eşitlik, sorumluluk, adalet, adaletin temini için hukuki kuralların uygulanmasında ayrımcılık yapılmaması gibi unsurlar devletin yönetim biçimini ele veren harici göstergelerdir.
Bu yazıda erken dönem İslam tarihi açısından egemenlik kavramı üzerinde durmak istiyorum. Egemenlik nedir sorusundan başlayalım. Sözlük manası itibariyle üstünlük manasına gelen egemenlik, ıstılâhî manada hükmeden ve gerektiğinde hükmünü şiddet kullanarak uygulamayı ifade eden bir kavramdır. Bu bağlamda egemenlik devletin yaptırım gücünü göstermektedir ki bu güç iç hukukta “en üstün” güçtür. Uluslararası hukukta ise egemenlik “bağımsız güç” manasına gelmektedir.
Bir de “milli egemenlik” kavramı var. Bu ise ülke sınırları içinde milletin kendini idare edecek yöneticileri hiçbir baskı altında kalmaksızın özgür iradeleriyle seçmesi; ülke sınırları dışında ise kendini idare yetkisi verdiği devlet erkinin ülkeyi ilgilendiren her türlü meselede bağımsız bir şekilde karar vermesi demektir. Klişe tabirle ifade edecek olursak ülke içinde insanların idareci seçimiyle, ülke dışında ise seçilmiş idarecilerin eliyle “kendi kaderini kendi tayin etmesine” milli egemenlik denebilir. Atatürk’ün “Hakimiyet/egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” vecizesine bu açıklamalar ışığında daha net bir anlam kazandırabilirsiniz.
İslam tarihinde ilk egemenlik tartışmaları hiç şüphesiz Haricilerle başlamıştır. Hz. Ali saflarında Muaviye b. Ebu Süfyan’a karşı savaşan Hariciler, Hz. Ali’nin anlaşmazlığa ve Sıffin savaşına son vermek için hakem tayinini kabul etmesi ile ordudan ayrılmış ve “Hüküm vermek Allah’a aittir” (12/40) ayetini okuyarak “İnsanlar hakem tayin edemez. Hüküm Allah’a aittir” demişlerdir. Aslında Hz. Yusuf’un zindanda insanları tevhide çağırdığı konuşma esnasında geçen ve Allah’ın yeryüzünde yaşayan canlı-cansız her türlü varlık üzerindeki ontolojik hakimiyetini anlatan bu ayet, Hariciler tarafından bağlamından kopartılmış ve siyasi alana taşınmıştır.
Bir başka şekilde ifade edecek olursak, Hariciler “Hüküm Allah’a aittir” ayetini Allah’ın ne dediğini anlamadan ne demek istediği konusunda kendi düşüncelerini meşrulaştırmak için kullanmışlardır. Çok tekrar ettiğimiz söylemle Allah’ı –Kur’an’ı da diyebiliriz- kendi keyiflerince konuşturmuşlardır.
İşte Haricilerin bu yaklaşımı siyasi iktidarın kaynağını Allah’a verme sonucunu doğurmuştur. Aradan 15 asır geçmesine rağmen bu sonucun izlerini hem söylem hem de eylem planında Müslümanların siyaset anlayışında görebiliriz. Tekrar etme bahasına daha açık ifade edeyim; Hz. Ali-Muaviye arasında cereyan eden Sıffin savaşında Haricilerin söylediği “Hüküm ancak Allah’a aittir. İnsanlar hakem tayin edemez.” sözü iktidarın kaynağını Allah’a vermiştir. Bunun tabii sonucu olarak da halife/devlet başkanı Allah’ın vekili olmuştur. Cebriyenin ileriye sürdüğü Emeviler tarafından da sıkça kullanılan ve devlet tarafından propagandası yapılan kaza-kader söylemlerine bu gözle bakmakta fayda var. Öyle ki kaza-kader inancın bir unsuru olmaktan daha ziyade iktidar taraftarı veya muhalifi olma konusunda ayırıcı ve belirleyici bir rol oynamıştır. Bir darbe ile 93 yıllık Emevi iktidarını devirip beş asır hükümranlığını devam ettiren Abbasilerde de aynı anlayış devam etmiştir. İlk 7 halifeden sonraki Abbasi halifelerinin isim ve ünvanları bile iktidarın kaynağının Allah olduğu görüşünü tek başına destekleyecek deliller arasındadır. İsterseniz şu isimleri birlikte hızlıca okuyalım. “el-Mu‘tasım-Billâh, el-Vâsık-Billâh, el-Mütevekkil-Alellah, el-Muntasır-Billâh, el-Mustaîn-Billâh, el-Mu‘tez-Billâh, el-Muhtedî-Billâh, el-Mu‘temid-Alellah, el-Mu‘tazid-Billâh, el-Müktefî-Billâh, el-Muktedir-Billâh, el-Kāhır-Billâh, er-Râzî-Billâh, el-Muttakī-Lillâh, el-Müştekfî-Billâh, el-Mutî‘-Lillâh, et-Tâi‘-Lillâh, el-Kādir-Billâh, el-Kāim-Biemrillâh, el-Muktedî-Biemrillâh, el-Mustazhir-Billâh, el-Müşterşid-Billâh, er-Râşid-Billâh, el-Müktefî-Liemrillâh, el-Müstencid-Billâh,el-Mustazî-Biemrillâh.”
İktidarın kaynağının Allah oluşu ile alakalı bir-iki somut örnek vermek isterim. Muaviye Sıffin savaşı öncesi ordusuna yaptığı konuşmada şunları söyler: “Allah’ın takdiri sonucu kader bizi yeryüzünün bu bölümüne sürükledi. Iraklılarla bizi karşı karşıya getirdi. Biz Allah’ın kaderine razı olan insanlarız. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:” Allah isteseydi bunlar birbirlerini öldürmezlerdi ama Allah neyi dilerse onu yapar.” (2/253)
Yine Muaviye sağlığında oğlu Yezid için kendisinden sonra devlet başına geçecek halife diye halktan biat alırken şunları söylüyor: “Yezid’in yapacakları kaza ve kaderdir. Kulların bu konuda başka seçenekleri yoktur.”
Bir örnek de Emevilerin meşhur Basra valisi Ziyad b. Ebih’in halka yaptığı konuşmadan: “Ey insanlar! Biz sizin için yöneticiler ve koruyucular olduk. Allah’ın bize verdiği saltanatla size yönetecek ve Allah’ın bize bahşettiği gölgeyle size koruyacağız.”
Pekala sonuç ne olmuştur? Emevi ve Abbasi iktidarının toplamı 6 asırdır. İşte bu zihniyet 6 asır devam eden idari yapı ile kökleşmiş ve neticede Cabiri’nin deyimi ile “Din ile devlet birleşmiş/bütünleşmiş ve Allah’a itaat halifeye itaatle özdeş hale gelmiştir.”
Egemenliğin kaynağı hususunda küçük gibi gözüken ama çok önemli şu detayın da bilinmesi lazım, Hz. Osman’ın şehit edilmesi ile sonuçlanan muhasara esnasında hilafeti bırakmasını talep eden âsilere söylediği şu söz iktidarın kaynağını Allah’a vermenin izini taşımaktadır: “Allah’ın üzerime giydirdiği hilafet görevini asla çıkarmam. Onu çıkarmaktansa da ölmeyi tercih ederim.”
Üzerinde farklı mütalaların yapılabileceği bu önemli konu bir tarafa, siyasi iktidarın kaynağı bağlamındaki ilk tartışmalar Haricilerle değil Hz. Ebu Bekir’in halife seçiminde ortaya çıkmıştır. Çoklarının bildiği üzere Hz. Ebu Bekir orada halife seçimi için toplanan Medine’li Evs ve Hazreç kabilesinden olan Müslümanlara yaptığı konuşmada “Biz sizden daha önce Müslüman olduk. Hz. Peygamber’e sizden daha yakındık. Araplar Kureyş kabilesinden başka kabilenin liderliğini kabul etmezler.” şeklinde özetlenebilecek üç gerekçe göstermiş ve biat etmeyen bazı kişiler hariç toplum tarafından halife seçilmiştir. Günümüzün demokratik değerleri demeden bir başka tabirle anokranik bir yaklaşım sergilemeden bu hadiseye bakıp Hariciler ve Şia’nın hilafet anlayışı ile mukayese ettiğimiz zaman aslında Beni Saide hurmalığında toplanan insanların iktidarın kaynağı ekseninde Kur’anî ve Nebevî ilkeleri çok daha iyi yorumladıklarını rahatlıkla söylenebiliriz.
Şöyle ki Hz. Peygamberin devlet başkanlığı vasfı nübüvvet değil imamet –isterseniz buna seküler/dünyevi de diyebiliriz- vasfı ile alakalıdır. Beni Saide’de toplanan insanlar bu düşünceye sahip oldukları için kimin devlet başkanı olacağı konusunda uzun uzadıya tartışmalar yapmış, oylamalarda bulunmuş, çıkan sonucu kabul edenler olduğu gibi kabul etmeyenler de olmuştur. Ama bu yazının ana temasını oluşturan Haricilerin “Hüküm ancak Allah’a aittir” ayeti ile sloganlaştırdığı çıkış, iktidarın kaynağını Allah’a bağlamış ve Beni Saide’deki devlet başkanlığı seçimi ile varlık sahnesine çıkmaya başlayan siyaset teorisini sahih temeller üzerine kuracak gidişatı tersine çevirmiştir.
Tam da burada şunu belirtmeden geçemeyiz; birçok yetkin kalemin belirtiği gibi bu yaklaşım, ehli sünnet ile Şia’nın imamet teorisi arasında bir fark olmadığını gösterir. Şia imameti yani devlet başkanlığını Hz. Peygamberin nübüvvet özelliğine bağlıyor ve veraset ya da nass ile tayin miras perspektifinden meseleyi değerlendirerek ondan sonra devlet başkanlığına ancak onun soyundan gelenler layıktır diyor. Haricilerle başlayan noktada da ehli sünnet iktidarın kaynağını Allah’a bağlıyor, kader inanışıyla da kitlelere bu düşünceyi kabullendiriyor. Hatta Hz. Ebu Bekir’in “Araplar Kureyş kabilesinden başka kabilenin liderliğini kabul etmezler.” sözünü mutlak şekilde ele alırsanız Şia’dan farkı yok da diyebilirsiniz. Ama yapılan nice akademik çalışmalarda Hz. Ebu Bekir’in bu çıkışı toplumun sosyolojisine uygun konjonktürel bir beyan olduğu istikametindedir ki ben de bu görüşe katılıyorum.
Hilafetin kaynağının Allah’a verilmesinin en keskin sonuçlarından birisi halka hesap verme noktasında kendini göstermiştir. Halife Allah’ın seçtiği bir insan olarak hesabını sadece Allah’a verir; halka değil. Zira o yeryüzünde Allah’ın iradesini temsil ediyordur. Dolayısıyla ona isyan Allah’a isyan, ona itaat Allah’a itaat manasını taşır. “Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir.” uydurma rivayet ile anlatılan da budur. Buna isterseniz dinin, dini değerlerin, Kur’an ayetlerinin ve nihayet Allah’ın bir iktidar uğruna istismar edilmesi gözüyle bakabilirsiniz.
Uzak ve yakın geçmiş hatta bugünü de içine katarak tarihe baktığımızda yönetici kadrolarının zuhur eden insan hatasından kaynaklanan yanlışlıklar karşısında sorumluluk almamaları, istifa etmemeleri, “Allah’ın takdiri; bu işin fıtratında var” vb. beylik cümlelerle işin içinden sıyrılmaya çalışmaları; halkın da bilinçli bir şekilde insan kaynaklı hatalarda yöneticilerine hesap sormamasının kökenlerini işte burada aramalıdır.
Halbuki siyasi egemenliğin insanlara/halka ait olduğu kabullenilse yönetici kadro halkın tamamının ya da en azından kendini iktidarda tutacak ölçüde bir çoğunluğun rızasını kazanmak için mücadele edecektir. Bu da yaptığı bütün tasarruflardan halka hesap verme manasına gelir ki bu zihniyeti sistemleştirmek dönemin genel kabullerine bağlı olarak değişik formlarda gerçekleşebilir.
Daha devam edebilirim ama bir fikir verdiği zannıyla burada bırakıyorum. Sadece zihinlerde belirmesi muhtemel ‘Neden bu konuyu kaleme aldınız?’ sorusuna cevap vererek yazıma son vermek isterim. Daha önce de çeşitli vesilelerle yazdım; İslam dünyasının bugün en büyük sorunu ne iman ne de ahlak sorunudur; aksine zihniyet sorunudur. İster fert ister toplum isterse ümmet olarak bugün bizim davranışlarımızı belirleyen ana unsur zihniyettir. Bu zihniyet sorunu aşılmadığı müddetçe ne imanımız ne ahlakımız, sistem bazında değerlendirecek olursanız siyasi, ekonomik, hukuki sistemlerimiz Kur’anî ve Nebevî değerlerin bize hedef olarak gösterdiği yere gelmeyecektir.
Yeri gelmişken şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim, siyasi egemenliği merkeze koyup makale boyunca anlatmaya çalıştığımız bu zihniyet, Müslümanlık tarihi boyunca cemaat ve tarikat yapılanmalarında da kendini göstermiştir. Şeyhe, imama, lidere itaatin Allah’a itaat kabul edilmesi, bunların kimseye hesap vermemesi, kendilerinden sonra geçecek vekillerini ve halifelerini ataması ve daha birçok şey bu zihniyetin dini/sufi alana yansımasından ibarettir.
Son söz: küresel köy haline gelen dünyamızda devletlerin kendi iradeleri ile yaptıkları uluslararası iktisadi, hukuki, askeri anlaşmalar, devletlerden büyük bütçeye sahip global şirketlerin varlığı ve daha bir çok şey egemenlik konusunda farklı yaklaşımları hayata taşımış durumdadır. Bu zaviyeden makalenin başında verdiğimiz egemenlik tarifi elbette revize edilmek zorundadır. Ama bu siyaset bilimcilerinin işi. Ben Müslümanların erken döneminden kesitler sunarak egemenlik anlayışının kökeni adına bir fikir vermeye çalıştım.
[Ahmet Kurucan] 13.8.2018 [TR724]
Bu yazıda erken dönem İslam tarihi açısından egemenlik kavramı üzerinde durmak istiyorum. Egemenlik nedir sorusundan başlayalım. Sözlük manası itibariyle üstünlük manasına gelen egemenlik, ıstılâhî manada hükmeden ve gerektiğinde hükmünü şiddet kullanarak uygulamayı ifade eden bir kavramdır. Bu bağlamda egemenlik devletin yaptırım gücünü göstermektedir ki bu güç iç hukukta “en üstün” güçtür. Uluslararası hukukta ise egemenlik “bağımsız güç” manasına gelmektedir.
Bir de “milli egemenlik” kavramı var. Bu ise ülke sınırları içinde milletin kendini idare edecek yöneticileri hiçbir baskı altında kalmaksızın özgür iradeleriyle seçmesi; ülke sınırları dışında ise kendini idare yetkisi verdiği devlet erkinin ülkeyi ilgilendiren her türlü meselede bağımsız bir şekilde karar vermesi demektir. Klişe tabirle ifade edecek olursak ülke içinde insanların idareci seçimiyle, ülke dışında ise seçilmiş idarecilerin eliyle “kendi kaderini kendi tayin etmesine” milli egemenlik denebilir. Atatürk’ün “Hakimiyet/egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” vecizesine bu açıklamalar ışığında daha net bir anlam kazandırabilirsiniz.
İslam tarihinde ilk egemenlik tartışmaları hiç şüphesiz Haricilerle başlamıştır. Hz. Ali saflarında Muaviye b. Ebu Süfyan’a karşı savaşan Hariciler, Hz. Ali’nin anlaşmazlığa ve Sıffin savaşına son vermek için hakem tayinini kabul etmesi ile ordudan ayrılmış ve “Hüküm vermek Allah’a aittir” (12/40) ayetini okuyarak “İnsanlar hakem tayin edemez. Hüküm Allah’a aittir” demişlerdir. Aslında Hz. Yusuf’un zindanda insanları tevhide çağırdığı konuşma esnasında geçen ve Allah’ın yeryüzünde yaşayan canlı-cansız her türlü varlık üzerindeki ontolojik hakimiyetini anlatan bu ayet, Hariciler tarafından bağlamından kopartılmış ve siyasi alana taşınmıştır.
Bir başka şekilde ifade edecek olursak, Hariciler “Hüküm Allah’a aittir” ayetini Allah’ın ne dediğini anlamadan ne demek istediği konusunda kendi düşüncelerini meşrulaştırmak için kullanmışlardır. Çok tekrar ettiğimiz söylemle Allah’ı –Kur’an’ı da diyebiliriz- kendi keyiflerince konuşturmuşlardır.
İşte Haricilerin bu yaklaşımı siyasi iktidarın kaynağını Allah’a verme sonucunu doğurmuştur. Aradan 15 asır geçmesine rağmen bu sonucun izlerini hem söylem hem de eylem planında Müslümanların siyaset anlayışında görebiliriz. Tekrar etme bahasına daha açık ifade edeyim; Hz. Ali-Muaviye arasında cereyan eden Sıffin savaşında Haricilerin söylediği “Hüküm ancak Allah’a aittir. İnsanlar hakem tayin edemez.” sözü iktidarın kaynağını Allah’a vermiştir. Bunun tabii sonucu olarak da halife/devlet başkanı Allah’ın vekili olmuştur. Cebriyenin ileriye sürdüğü Emeviler tarafından da sıkça kullanılan ve devlet tarafından propagandası yapılan kaza-kader söylemlerine bu gözle bakmakta fayda var. Öyle ki kaza-kader inancın bir unsuru olmaktan daha ziyade iktidar taraftarı veya muhalifi olma konusunda ayırıcı ve belirleyici bir rol oynamıştır. Bir darbe ile 93 yıllık Emevi iktidarını devirip beş asır hükümranlığını devam ettiren Abbasilerde de aynı anlayış devam etmiştir. İlk 7 halifeden sonraki Abbasi halifelerinin isim ve ünvanları bile iktidarın kaynağının Allah olduğu görüşünü tek başına destekleyecek deliller arasındadır. İsterseniz şu isimleri birlikte hızlıca okuyalım. “el-Mu‘tasım-Billâh, el-Vâsık-Billâh, el-Mütevekkil-Alellah, el-Muntasır-Billâh, el-Mustaîn-Billâh, el-Mu‘tez-Billâh, el-Muhtedî-Billâh, el-Mu‘temid-Alellah, el-Mu‘tazid-Billâh, el-Müktefî-Billâh, el-Muktedir-Billâh, el-Kāhır-Billâh, er-Râzî-Billâh, el-Muttakī-Lillâh, el-Müştekfî-Billâh, el-Mutî‘-Lillâh, et-Tâi‘-Lillâh, el-Kādir-Billâh, el-Kāim-Biemrillâh, el-Muktedî-Biemrillâh, el-Mustazhir-Billâh, el-Müşterşid-Billâh, er-Râşid-Billâh, el-Müktefî-Liemrillâh, el-Müstencid-Billâh,el-Mustazî-Biemrillâh.”
İktidarın kaynağının Allah oluşu ile alakalı bir-iki somut örnek vermek isterim. Muaviye Sıffin savaşı öncesi ordusuna yaptığı konuşmada şunları söyler: “Allah’ın takdiri sonucu kader bizi yeryüzünün bu bölümüne sürükledi. Iraklılarla bizi karşı karşıya getirdi. Biz Allah’ın kaderine razı olan insanlarız. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:” Allah isteseydi bunlar birbirlerini öldürmezlerdi ama Allah neyi dilerse onu yapar.” (2/253)
Yine Muaviye sağlığında oğlu Yezid için kendisinden sonra devlet başına geçecek halife diye halktan biat alırken şunları söylüyor: “Yezid’in yapacakları kaza ve kaderdir. Kulların bu konuda başka seçenekleri yoktur.”
Bir örnek de Emevilerin meşhur Basra valisi Ziyad b. Ebih’in halka yaptığı konuşmadan: “Ey insanlar! Biz sizin için yöneticiler ve koruyucular olduk. Allah’ın bize verdiği saltanatla size yönetecek ve Allah’ın bize bahşettiği gölgeyle size koruyacağız.”
Pekala sonuç ne olmuştur? Emevi ve Abbasi iktidarının toplamı 6 asırdır. İşte bu zihniyet 6 asır devam eden idari yapı ile kökleşmiş ve neticede Cabiri’nin deyimi ile “Din ile devlet birleşmiş/bütünleşmiş ve Allah’a itaat halifeye itaatle özdeş hale gelmiştir.”
Egemenliğin kaynağı hususunda küçük gibi gözüken ama çok önemli şu detayın da bilinmesi lazım, Hz. Osman’ın şehit edilmesi ile sonuçlanan muhasara esnasında hilafeti bırakmasını talep eden âsilere söylediği şu söz iktidarın kaynağını Allah’a vermenin izini taşımaktadır: “Allah’ın üzerime giydirdiği hilafet görevini asla çıkarmam. Onu çıkarmaktansa da ölmeyi tercih ederim.”
Üzerinde farklı mütalaların yapılabileceği bu önemli konu bir tarafa, siyasi iktidarın kaynağı bağlamındaki ilk tartışmalar Haricilerle değil Hz. Ebu Bekir’in halife seçiminde ortaya çıkmıştır. Çoklarının bildiği üzere Hz. Ebu Bekir orada halife seçimi için toplanan Medine’li Evs ve Hazreç kabilesinden olan Müslümanlara yaptığı konuşmada “Biz sizden daha önce Müslüman olduk. Hz. Peygamber’e sizden daha yakındık. Araplar Kureyş kabilesinden başka kabilenin liderliğini kabul etmezler.” şeklinde özetlenebilecek üç gerekçe göstermiş ve biat etmeyen bazı kişiler hariç toplum tarafından halife seçilmiştir. Günümüzün demokratik değerleri demeden bir başka tabirle anokranik bir yaklaşım sergilemeden bu hadiseye bakıp Hariciler ve Şia’nın hilafet anlayışı ile mukayese ettiğimiz zaman aslında Beni Saide hurmalığında toplanan insanların iktidarın kaynağı ekseninde Kur’anî ve Nebevî ilkeleri çok daha iyi yorumladıklarını rahatlıkla söylenebiliriz.
Şöyle ki Hz. Peygamberin devlet başkanlığı vasfı nübüvvet değil imamet –isterseniz buna seküler/dünyevi de diyebiliriz- vasfı ile alakalıdır. Beni Saide’de toplanan insanlar bu düşünceye sahip oldukları için kimin devlet başkanı olacağı konusunda uzun uzadıya tartışmalar yapmış, oylamalarda bulunmuş, çıkan sonucu kabul edenler olduğu gibi kabul etmeyenler de olmuştur. Ama bu yazının ana temasını oluşturan Haricilerin “Hüküm ancak Allah’a aittir” ayeti ile sloganlaştırdığı çıkış, iktidarın kaynağını Allah’a bağlamış ve Beni Saide’deki devlet başkanlığı seçimi ile varlık sahnesine çıkmaya başlayan siyaset teorisini sahih temeller üzerine kuracak gidişatı tersine çevirmiştir.
Tam da burada şunu belirtmeden geçemeyiz; birçok yetkin kalemin belirtiği gibi bu yaklaşım, ehli sünnet ile Şia’nın imamet teorisi arasında bir fark olmadığını gösterir. Şia imameti yani devlet başkanlığını Hz. Peygamberin nübüvvet özelliğine bağlıyor ve veraset ya da nass ile tayin miras perspektifinden meseleyi değerlendirerek ondan sonra devlet başkanlığına ancak onun soyundan gelenler layıktır diyor. Haricilerle başlayan noktada da ehli sünnet iktidarın kaynağını Allah’a bağlıyor, kader inanışıyla da kitlelere bu düşünceyi kabullendiriyor. Hatta Hz. Ebu Bekir’in “Araplar Kureyş kabilesinden başka kabilenin liderliğini kabul etmezler.” sözünü mutlak şekilde ele alırsanız Şia’dan farkı yok da diyebilirsiniz. Ama yapılan nice akademik çalışmalarda Hz. Ebu Bekir’in bu çıkışı toplumun sosyolojisine uygun konjonktürel bir beyan olduğu istikametindedir ki ben de bu görüşe katılıyorum.
Hilafetin kaynağının Allah’a verilmesinin en keskin sonuçlarından birisi halka hesap verme noktasında kendini göstermiştir. Halife Allah’ın seçtiği bir insan olarak hesabını sadece Allah’a verir; halka değil. Zira o yeryüzünde Allah’ın iradesini temsil ediyordur. Dolayısıyla ona isyan Allah’a isyan, ona itaat Allah’a itaat manasını taşır. “Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir.” uydurma rivayet ile anlatılan da budur. Buna isterseniz dinin, dini değerlerin, Kur’an ayetlerinin ve nihayet Allah’ın bir iktidar uğruna istismar edilmesi gözüyle bakabilirsiniz.
Uzak ve yakın geçmiş hatta bugünü de içine katarak tarihe baktığımızda yönetici kadrolarının zuhur eden insan hatasından kaynaklanan yanlışlıklar karşısında sorumluluk almamaları, istifa etmemeleri, “Allah’ın takdiri; bu işin fıtratında var” vb. beylik cümlelerle işin içinden sıyrılmaya çalışmaları; halkın da bilinçli bir şekilde insan kaynaklı hatalarda yöneticilerine hesap sormamasının kökenlerini işte burada aramalıdır.
Halbuki siyasi egemenliğin insanlara/halka ait olduğu kabullenilse yönetici kadro halkın tamamının ya da en azından kendini iktidarda tutacak ölçüde bir çoğunluğun rızasını kazanmak için mücadele edecektir. Bu da yaptığı bütün tasarruflardan halka hesap verme manasına gelir ki bu zihniyeti sistemleştirmek dönemin genel kabullerine bağlı olarak değişik formlarda gerçekleşebilir.
Daha devam edebilirim ama bir fikir verdiği zannıyla burada bırakıyorum. Sadece zihinlerde belirmesi muhtemel ‘Neden bu konuyu kaleme aldınız?’ sorusuna cevap vererek yazıma son vermek isterim. Daha önce de çeşitli vesilelerle yazdım; İslam dünyasının bugün en büyük sorunu ne iman ne de ahlak sorunudur; aksine zihniyet sorunudur. İster fert ister toplum isterse ümmet olarak bugün bizim davranışlarımızı belirleyen ana unsur zihniyettir. Bu zihniyet sorunu aşılmadığı müddetçe ne imanımız ne ahlakımız, sistem bazında değerlendirecek olursanız siyasi, ekonomik, hukuki sistemlerimiz Kur’anî ve Nebevî değerlerin bize hedef olarak gösterdiği yere gelmeyecektir.
Yeri gelmişken şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim, siyasi egemenliği merkeze koyup makale boyunca anlatmaya çalıştığımız bu zihniyet, Müslümanlık tarihi boyunca cemaat ve tarikat yapılanmalarında da kendini göstermiştir. Şeyhe, imama, lidere itaatin Allah’a itaat kabul edilmesi, bunların kimseye hesap vermemesi, kendilerinden sonra geçecek vekillerini ve halifelerini ataması ve daha birçok şey bu zihniyetin dini/sufi alana yansımasından ibarettir.
Son söz: küresel köy haline gelen dünyamızda devletlerin kendi iradeleri ile yaptıkları uluslararası iktisadi, hukuki, askeri anlaşmalar, devletlerden büyük bütçeye sahip global şirketlerin varlığı ve daha bir çok şey egemenlik konusunda farklı yaklaşımları hayata taşımış durumdadır. Bu zaviyeden makalenin başında verdiğimiz egemenlik tarifi elbette revize edilmek zorundadır. Ama bu siyaset bilimcilerinin işi. Ben Müslümanların erken döneminden kesitler sunarak egemenlik anlayışının kökeni adına bir fikir vermeye çalıştım.
[Ahmet Kurucan] 13.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)