Ayağındaki siyah çizmeleri, üstündeki krem rengi kıyafetiyle koridorda soluna devrilmiş gibi uzanmış, sağ elini başının altına yastık etmiş ağlayan kız çocuğunu hatırladınız mı?
Hani şu aylardır hasret kaldığı anne babasını görmek ümidiyle mahkeme salonuna giden ama sürekli ağladığı için vicdanı keçeleşmiş hâkim müsveddesi tarafından dışarı atılan Elif’i!
Peki ya arabaya doldurduğu biri engelli beş çocuğuyla tutuklu eşini ziyarete giden Nagihan Hanım da tutuklanınca cezaevi bahçesinde ağlaşan çocuklarını hatırladınız mı?
“Engelli kardeşimiz var. Bizi burada bıraktılar. Allah’a havale ediyorum” diyen karda soğukta ağlayan evladımızı!
Peki ya 3, 7 ve 10 yaşlarındaki çocuklarını yanına alarak Meriç’i geçen ve sonrasında kilometrelerce yürüyen Esma Uludağ’ın “anne dondum” diyen kızını hatırladınız mı?
Almanya’ya sığınmış babalarına kavuşmayı hayal ederken, anneleri Esma Hanım’ın kalp krizi sonucu vefat etmesiyle yapayalnız kalan, ancak o şekilde babalarına kavuşabilen o yetim çocukları!
Gözlerimin önünden gitmiyor o görüntüler. Her hatırlayışımda yüreğim burkuluyor.
Şu an Hizmet Hareketi mensuplarına ve onların çocuklarına soykırım uygulanıyor.
Askeri üniformaya bürünmüş, millet ve din düşmanı Cem Aziz isimli Ergenekon Terör Örgütü üyesi ne demişti?
“Biz buradan çıkarsak eğer, dışardakilerle çok ciddi bir hesaplaşmamız olacak. İlk şeyimiz ne olacak biliyor musun? Aç kalacaklar! Bu kadar da boş değiliz… Böyle bir rövanşta bir daha böyle bir hata yapmayız… çocuğuna kadar… bir iki sene içerisinde bu manzara tam tersine dönecek… bu ülkeden kaçacaklar… rövanşı çok farklı olacak… çok kişinin canı yanacak… “
Çıktılar!
Hesabı ahirete kalanların dışındakilerden çoğu eski yerlerine geri geldiler.
Ve yıllardır hayalini kurdukları, plan üstüne plan yapıp, planlarını sürekli revize ettikleri önlerinde en büyük engel gördükleri Cemaat’e karşı harekete geçtiler. Tasmasını ellerine geçirdikleri bir arsızı semirttiler, üstüne bindikleri atı ejderhaya dönüştürüp Cemaat’e saldırttılar.
Peki ama yukarıda sadece üçünü hatırlattığım çocuklara varıncaya kadar intikam peşinde olanları hâlâ görmüyor mu Anadolu insanı!
Ergenekon Terör Örgütünün hazırladığı alçakça planlarını uygulayan, seçim boyasına sokulup hükumet görünümü kazandırılmış AKP Suç Örgütü’nü hâlâ görmüyor mu Türkiye insanı?
Hırsızlık. İltimas. Gasp. Yolsuzluk. Rüşvet. Suistimal. Yetki gaspı. Dikta rejimi. Ekonomik iflas vs vs
Bunları görmüyor, göremiyor…
Görse de, yakalandıkları “ama köprü yaptılar, hastane diktiler, yol yaptılar” ishali yüzünden yarı felç durumdaki Anadolu insanı, daha dün çok yakından tanıdığı bildiği ve hiçbir zararlarına şahit olmadığı insanlara yapılan zulmü de duymuyor işitmiyor mu!
Sormadan edemiyorum bu yarı felç durumdaki menfaatperest, iradesi kiradaki insanlara; ne yaptı o el kadar çocuklar, o yaşlılar, o kadınlar?
Ne zararlarını gördünüz şu ana kadar?
Hangisine şahit oldunuz?
Duymuyor musunuz çığlıklarını, feryatlarını?
NE YAPTIK ULAN BİZ SİZE!
EN ZARARIMIZI GÖRDÜNÜZ!
Hiç mi aranızda kalmadı, 3 yıllık boykotu bitirecek çığlığı atan müşrikler gibi vicdana sahip birileri!?
Hayatlarımızı, hayallerimizi, hatırlarımızı çalanlara alkış tuttun, arka çıktın Türkiye…
ALLAH’A HAVALESİNİZ!
[Taşkın Deryadil] 22.11.2018 [Samanyolu Haber]
22 Kasım 2018 ABD
Twitter: @taskinderyadil
taskinderyadil@gmail.com
Soykırım [Taşkın Deryadil]
Başka gideceğimiz yer var mı ki? [Safvet Senih]
Bir sohbet ortamında bir esnaf arkadaşımız dedi ki: “Ben maalesef hep kötü ortamlarda bulundum. Diskoteklerde, barlarda ve kumarhanelerde dolaşıp durdum. Sonra Hizmet’i tanıdım. Bu sefer o ortamlardan gençleri kurtarmaya çalıştım. Şu anda bile yorgunluktan neredeyse gözlerim kapanacak gibi, çünkü dün gece de oralardaydım…
“Bir gün Yunan asıllı kumarhane sahipleri aradı: “Genç bir Türk, bütün parasını bitirmek üzere… Bir fırtına kopmadan gel…” Yani teselline muhtaç… Bir problem çıkmadan yetiş, demek istiyorlar. Beni eski halimden tanıdıkları için, gençleri oralardan koparma gayretlerimi bildiklerimden dolayı, yaramaz bir durum olmasın istiyorlar. Geldim baktım genç, artık bitime gidiyor. Her şey sona erdi. Yanına yaklaştım. “Çok kaybetmişin be aslanım… Daha çok gençsin… Bu kadar parayı nereden buldun?” dedim. “Babamın kredi kartını da kullandım.” dedi. “Şimdi ne yapacaksın?” dedim. “Bilmiyorum.” dedi. “Peki kat kat kazansaydın bile, bu kadar haram paranın Allah huzurunda hesabını nasıl verecektin?” dedim. “Bilemiyorum. Ama ne yapayım… Ya barlara gideceğim; sersem sarhoş vaziyetlere düşeceğim… Ya diskoteklere gidip, karı-kız peşinde başka günahlara dalacağım… Ya kumarhanelere gideceğim. Ben gencim, başka gidecek yerim yok ki, be ağabey!..” dedi. “Var kardeşim… Var… Hem çok güzel yerler var.” dedim. “Ben de gelebilir miyim?” dedi. Elbette gelebilirsin.” dedim. Doğru düşünmeye başlamıştı. “Bak şimdi şöyle yapalım. Sen önce evine git… Eğer yatıp uyumamışlarsa, annene ve babana gerçeği söyle: ‘Ben gafletimden, cahilliğimden şöyle şöyle bir halt ettim. Benim bağışlayın. Bundan sonra hayatımı düzgün hale getireceğim şimdi beni bir affedin…’ de. Eğer uyumuşlarsa, sabahleyin erkenden kalk güzel bir kahvaltı hazırla… Anne-baba evlatlarının kendilerine kahvaltı hazırlamasından çok hoşlanır ve memnun olurlar. Karınlarını iyice bir doyursunlar. O zaman, akşam anlatacaklarını onlara anlat.” dedim. “Ama ağabey, ben bunları söylersem, beni evden kovarlar.” dedi. “Korkma kovmazlar… Eğer kovarlarsa gel benim evimde kal… Benim üç tane oğlum, bir dördüncüsü sen olursun!..” dedim.
Boynunu büküp gitti. Ben de evime geldim. Eşime olanları anlattım. Eşim Alman… Evlendiğimizde Müslüman değildi. Daha sonra kendisi İslâmiyeti kabul etti…
Yattıktan birkaç saat sonra telefonum çaldı. Baktım bizim delikanlının telefonu… “Herhalde evinden kovdular da beni arıyor” diye düşündüm. “Telaş etme hemen bize gel… Veya söyle nerdesin seni oradan alayım” demeyi düşünürken, baktım bir hanım efendinin sesi… Delikanlının annesiymiş… “Allah senden razı olsun… Oğlum, olanları anlattı. Sahip çıkmana çok sevindik. İnşaallah ailecek tanışıp görüşelim” dedi… Sonra elhamdülillah çok güzel gelişmelere vesile olacak dostluklar kurduk…
“Size kısaca bir başka gençten bahsedeceğim… Yine böyle tanıştığımız birisi sohbetlere gelip gidiyordu. Annesi bir seferinde “O ağabeyini getir de akşam size anlattıklarını bir de bize anlatsın.” demiş. “Peki” dedim. Sohbetten sonra evlerine gittik. Baktım evlerinde yabancılar da var. Ben sohbetteki konuşmaları tekrarlamaya başladım. Orada bulunan Filipinli birisi için Almanca anlatmaya başladım… O da anlatılanlardan hoşlanmaya başladı… Daha sonraki sohbetlerimizden sonra İslâmiyeti tercih etti…”
İslamiyetin iman, ibadet ve muamelât gibi hükümleri yanında bir de insaniyet ciheti vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “İnsaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet” yani gerçek insanlık, büyük insaniyet… Bu ciheti ahlak ve fazilettir ki, insanî evrensel değerleri de içine alır. Şefkat, merhamet, cömertlik, ikram, ihsan, fedakarlık yönleri… Bir cihetten İslâmiyet yemek yedirmektir… Halil İbrahim sofralarıyla insanlığa hizmet etmektir…
Bosna Savaşında, Boşnak mağdur ve mazlumların elde tuttukları meşhur bir tepe vardı… Orada işin başında Sırp bir komutan vardı. 9 yaşlarındaki oğlunu da yanına almış Müslümanları korumaya çalışıyordu. “Nasıl olur Sırplara karşı bir Sırp?” demeyin hemen. Din olarak da Hıristiyan Ortadoks idi… Bu bir karakol komutanı idi. Dürüst, hakperest bir insandı… Ağır bir hastalığa yakalanmıştı… Ameliyatı için çok kan lâzımdı… Hastaneden kan bulmak için anons yapılmıştı. Başarılı bir ameliyattan sonra iyileşen bu komutan kimler kan vermiş, diye merakla bir bakıyor ki, hep Müslümanlar kanını vermiş. Kendi milletinden en yakın arkadaşlarından bile kan veren yok… Çok hayret ediyor. Bosna katliamı başlayınca, “Bu büyük haksızlık… Bu insanlar, kendi dinlerinden ve dinlerinden olmadığım halde bana kanlarını verdiler. Bu güzel insanlardan ne istiyorsunuz, diye komutanı olduğu karakolun bütün imkanları o meşhur tepeye taşıyor ve Bosnalı Müslümanları korumak için harekete geçiyor ve orada vefat ediyor… Mezarı o tepede… Ziyaret ettim…
Allah bütün insanları ahsen-i takvim üzerine selim fıtratta yaratmıştır. Vicdanı sönmemiş her insanda insaniyet özelliklerini küllense de yok olmaz. Bizim işimiz o külleri üfleyip o özellik ve güzellikleri ortaya çıkarmaktır. Bunun ırkı ve dini olmaz… Her insan, işte en başta en güzel kıvamda en âlâ bir kalite potansiyelinde Cenab-ı Hak tarafından var edilmiştir. Bu gerçeği hiçbir zaman unutmayalım…
[Safvet Senih] 22.11.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“Bir gün Yunan asıllı kumarhane sahipleri aradı: “Genç bir Türk, bütün parasını bitirmek üzere… Bir fırtına kopmadan gel…” Yani teselline muhtaç… Bir problem çıkmadan yetiş, demek istiyorlar. Beni eski halimden tanıdıkları için, gençleri oralardan koparma gayretlerimi bildiklerimden dolayı, yaramaz bir durum olmasın istiyorlar. Geldim baktım genç, artık bitime gidiyor. Her şey sona erdi. Yanına yaklaştım. “Çok kaybetmişin be aslanım… Daha çok gençsin… Bu kadar parayı nereden buldun?” dedim. “Babamın kredi kartını da kullandım.” dedi. “Şimdi ne yapacaksın?” dedim. “Bilmiyorum.” dedi. “Peki kat kat kazansaydın bile, bu kadar haram paranın Allah huzurunda hesabını nasıl verecektin?” dedim. “Bilemiyorum. Ama ne yapayım… Ya barlara gideceğim; sersem sarhoş vaziyetlere düşeceğim… Ya diskoteklere gidip, karı-kız peşinde başka günahlara dalacağım… Ya kumarhanelere gideceğim. Ben gencim, başka gidecek yerim yok ki, be ağabey!..” dedi. “Var kardeşim… Var… Hem çok güzel yerler var.” dedim. “Ben de gelebilir miyim?” dedi. Elbette gelebilirsin.” dedim. Doğru düşünmeye başlamıştı. “Bak şimdi şöyle yapalım. Sen önce evine git… Eğer yatıp uyumamışlarsa, annene ve babana gerçeği söyle: ‘Ben gafletimden, cahilliğimden şöyle şöyle bir halt ettim. Benim bağışlayın. Bundan sonra hayatımı düzgün hale getireceğim şimdi beni bir affedin…’ de. Eğer uyumuşlarsa, sabahleyin erkenden kalk güzel bir kahvaltı hazırla… Anne-baba evlatlarının kendilerine kahvaltı hazırlamasından çok hoşlanır ve memnun olurlar. Karınlarını iyice bir doyursunlar. O zaman, akşam anlatacaklarını onlara anlat.” dedim. “Ama ağabey, ben bunları söylersem, beni evden kovarlar.” dedi. “Korkma kovmazlar… Eğer kovarlarsa gel benim evimde kal… Benim üç tane oğlum, bir dördüncüsü sen olursun!..” dedim.
Boynunu büküp gitti. Ben de evime geldim. Eşime olanları anlattım. Eşim Alman… Evlendiğimizde Müslüman değildi. Daha sonra kendisi İslâmiyeti kabul etti…
Yattıktan birkaç saat sonra telefonum çaldı. Baktım bizim delikanlının telefonu… “Herhalde evinden kovdular da beni arıyor” diye düşündüm. “Telaş etme hemen bize gel… Veya söyle nerdesin seni oradan alayım” demeyi düşünürken, baktım bir hanım efendinin sesi… Delikanlının annesiymiş… “Allah senden razı olsun… Oğlum, olanları anlattı. Sahip çıkmana çok sevindik. İnşaallah ailecek tanışıp görüşelim” dedi… Sonra elhamdülillah çok güzel gelişmelere vesile olacak dostluklar kurduk…
“Size kısaca bir başka gençten bahsedeceğim… Yine böyle tanıştığımız birisi sohbetlere gelip gidiyordu. Annesi bir seferinde “O ağabeyini getir de akşam size anlattıklarını bir de bize anlatsın.” demiş. “Peki” dedim. Sohbetten sonra evlerine gittik. Baktım evlerinde yabancılar da var. Ben sohbetteki konuşmaları tekrarlamaya başladım. Orada bulunan Filipinli birisi için Almanca anlatmaya başladım… O da anlatılanlardan hoşlanmaya başladı… Daha sonraki sohbetlerimizden sonra İslâmiyeti tercih etti…”
İslamiyetin iman, ibadet ve muamelât gibi hükümleri yanında bir de insaniyet ciheti vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “İnsaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet” yani gerçek insanlık, büyük insaniyet… Bu ciheti ahlak ve fazilettir ki, insanî evrensel değerleri de içine alır. Şefkat, merhamet, cömertlik, ikram, ihsan, fedakarlık yönleri… Bir cihetten İslâmiyet yemek yedirmektir… Halil İbrahim sofralarıyla insanlığa hizmet etmektir…
Bosna Savaşında, Boşnak mağdur ve mazlumların elde tuttukları meşhur bir tepe vardı… Orada işin başında Sırp bir komutan vardı. 9 yaşlarındaki oğlunu da yanına almış Müslümanları korumaya çalışıyordu. “Nasıl olur Sırplara karşı bir Sırp?” demeyin hemen. Din olarak da Hıristiyan Ortadoks idi… Bu bir karakol komutanı idi. Dürüst, hakperest bir insandı… Ağır bir hastalığa yakalanmıştı… Ameliyatı için çok kan lâzımdı… Hastaneden kan bulmak için anons yapılmıştı. Başarılı bir ameliyattan sonra iyileşen bu komutan kimler kan vermiş, diye merakla bir bakıyor ki, hep Müslümanlar kanını vermiş. Kendi milletinden en yakın arkadaşlarından bile kan veren yok… Çok hayret ediyor. Bosna katliamı başlayınca, “Bu büyük haksızlık… Bu insanlar, kendi dinlerinden ve dinlerinden olmadığım halde bana kanlarını verdiler. Bu güzel insanlardan ne istiyorsunuz, diye komutanı olduğu karakolun bütün imkanları o meşhur tepeye taşıyor ve Bosnalı Müslümanları korumak için harekete geçiyor ve orada vefat ediyor… Mezarı o tepede… Ziyaret ettim…
Allah bütün insanları ahsen-i takvim üzerine selim fıtratta yaratmıştır. Vicdanı sönmemiş her insanda insaniyet özelliklerini küllense de yok olmaz. Bizim işimiz o külleri üfleyip o özellik ve güzellikleri ortaya çıkarmaktır. Bunun ırkı ve dini olmaz… Her insan, işte en başta en güzel kıvamda en âlâ bir kalite potansiyelinde Cenab-ı Hak tarafından var edilmiştir. Bu gerçeği hiçbir zaman unutmayalım…
[Safvet Senih] 22.11.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Avrupa İslam Üniversitesi Rektörü’ne ‘sahtecilik ve kara para aklamadan’ tutuklama: Rektör kayıplara karıştı
Hollanda’nın Rotterdam kentinde bulunan Avrupa İslam Üniversitesi (IUE) Rektörü Nedim Bahçekapılı, “Sahtecilik ve kara para aklama” gerekçesiyle hakkında verilen tutuklama kararı sonrası kayıplara karıştı. Savcılık, Bahçekapılı’nın büyük olasılıkla Hollanda dışında olduğunu ve yakalanması için her tülü çalışmanın yapıldığını açıkladı.
BBC’nin Merkezi Rotterdam’da bulunan ve ilahiyat eğitimi veren okula, “sahtecilik, dolandırcılık ve kara para aklama” suçlamasıyla Aralık 2016’da operasyon düzenlendi.
Finansal Soruşturma Bürosu (FIOD), milyonlarca euroluk vergi kaçakçılığı, dolandırıcılık ve sahte kurslar nedeniyle Rotterdam İslam Üniversitesi’nin bütün işlemlerini incelemeye aldı.
Mahkeme, geçen vergi dolandırıcılığı davası nedeniyle Rektör Bahçekapılı’nın gözaltına alınmasına karar verdi. Bu karar üzerine tutuklanan Bahçekapılı, itiraz üzerine yeniden salıverildi.
Avrupa İslam Üniversitesi (IUE) Rektörü Nedim Bahçekapılı
Ancak savcılık incelemesi sonucu Bahçekapılı’nın dava sürecini hücrede geçirmesi gerektiği kararlaştırıldı ve yeniden tutuklanmasına karar verildi.
Ama 57 yaşındaki Bahçekapılı, bu karar çıkmadan izini kaybettirdi. Savcılık, Bahçekapılı’nın Hollanda dışına çıktığını düşünüyor.
DENKLİĞİ GERİ ALINABİLİR
AD gazetesine konuşan savcılık sözcüsü, rektörün yakalanması için gereken herşeyin yapıldığını söyledi.
Gazeteye göre, Avrupa İslam Üniversitesi’nde son 2 yılda yanlış giden her olayın merkezinde Nedim Bahçekapılı yer alıyor. Okul, vergi dolandırıcılığı ve sahte kursların yanısıra, sadece yüksek okul izni bulunmasına rağmen kendisini akademik yeterliliğe sahip bir üniversite olarak tanıtıyor.
Hollanda Eğitim Bakanı Ingrid Engelshoven, Avrupa İslam Üniversitesi’nin denkliğini geri almak istediğini açıkladı.
Ruhani lider’
Hollanda Eğitim Müfettişliği, 2016 yılında gerçekleştirilen operasyon sonrası hazırladığı raporda, IUE tarafından “dolandırıcılık ve kara para aklama” suçlamasıyla gözaltına alınan Bahçekapılı’ya güvenilmesinin, “öğrenciler, çalışanlar ve topluma zarar vereceği” vurgulandı.
Avrupa İslam Üniversitesi (IUE)
Okul tarafından Hollanda Eğitim Müfettişliği’ne gönderilen yazıda ise, Bahçekapılı’dan “Ruhani lider” diye söz edildi.
Avrupa İslam Üniversitesi’nin yazısında, “Nedim Bahçekapılı, öğretmen, öğrenciler ve toplum tarafından ‘ruhani lider’ olarak kabul edilmektedir. Bilgisi ve tecrübesi bakımından kurumumuz için vazgeçilmez bir kişidir” dendi.
Okulun Facebook sayfasında Türkçe olarak yer alan açıklamada da, “Bahçekapılı hakkındaki iddiaların, kötü niyetli insanların aslısız suçlamaları” olduğu öne sürüldü.
AD gazetesi ise mahkemenin Bahçekapılı ile ilgili iddialar konusunda herhangi bir açıklama yapmadığına dikkati çekerek, sadece yargılama sürecinde tutuklu olmasını kararlaştırdığına işaret etti.
Avrupa İslam Üniversitesi, medyanın sorularına yanıt vermedi.
[TR724] 22.11.2018
BBC’nin Merkezi Rotterdam’da bulunan ve ilahiyat eğitimi veren okula, “sahtecilik, dolandırcılık ve kara para aklama” suçlamasıyla Aralık 2016’da operasyon düzenlendi.
Finansal Soruşturma Bürosu (FIOD), milyonlarca euroluk vergi kaçakçılığı, dolandırıcılık ve sahte kurslar nedeniyle Rotterdam İslam Üniversitesi’nin bütün işlemlerini incelemeye aldı.
Mahkeme, geçen vergi dolandırıcılığı davası nedeniyle Rektör Bahçekapılı’nın gözaltına alınmasına karar verdi. Bu karar üzerine tutuklanan Bahçekapılı, itiraz üzerine yeniden salıverildi.
Avrupa İslam Üniversitesi (IUE) Rektörü Nedim Bahçekapılı
Ancak savcılık incelemesi sonucu Bahçekapılı’nın dava sürecini hücrede geçirmesi gerektiği kararlaştırıldı ve yeniden tutuklanmasına karar verildi.
Ama 57 yaşındaki Bahçekapılı, bu karar çıkmadan izini kaybettirdi. Savcılık, Bahçekapılı’nın Hollanda dışına çıktığını düşünüyor.
DENKLİĞİ GERİ ALINABİLİR
AD gazetesine konuşan savcılık sözcüsü, rektörün yakalanması için gereken herşeyin yapıldığını söyledi.
Gazeteye göre, Avrupa İslam Üniversitesi’nde son 2 yılda yanlış giden her olayın merkezinde Nedim Bahçekapılı yer alıyor. Okul, vergi dolandırıcılığı ve sahte kursların yanısıra, sadece yüksek okul izni bulunmasına rağmen kendisini akademik yeterliliğe sahip bir üniversite olarak tanıtıyor.
Hollanda Eğitim Bakanı Ingrid Engelshoven, Avrupa İslam Üniversitesi’nin denkliğini geri almak istediğini açıkladı.
Ruhani lider’
Hollanda Eğitim Müfettişliği, 2016 yılında gerçekleştirilen operasyon sonrası hazırladığı raporda, IUE tarafından “dolandırıcılık ve kara para aklama” suçlamasıyla gözaltına alınan Bahçekapılı’ya güvenilmesinin, “öğrenciler, çalışanlar ve topluma zarar vereceği” vurgulandı.
Avrupa İslam Üniversitesi (IUE)
Okul tarafından Hollanda Eğitim Müfettişliği’ne gönderilen yazıda ise, Bahçekapılı’dan “Ruhani lider” diye söz edildi.
Avrupa İslam Üniversitesi’nin yazısında, “Nedim Bahçekapılı, öğretmen, öğrenciler ve toplum tarafından ‘ruhani lider’ olarak kabul edilmektedir. Bilgisi ve tecrübesi bakımından kurumumuz için vazgeçilmez bir kişidir” dendi.
Okulun Facebook sayfasında Türkçe olarak yer alan açıklamada da, “Bahçekapılı hakkındaki iddiaların, kötü niyetli insanların aslısız suçlamaları” olduğu öne sürüldü.
AD gazetesi ise mahkemenin Bahçekapılı ile ilgili iddialar konusunda herhangi bir açıklama yapmadığına dikkati çekerek, sadece yargılama sürecinde tutuklu olmasını kararlaştırdığına işaret etti.
Avrupa İslam Üniversitesi, medyanın sorularına yanıt vermedi.
[TR724] 22.11.2018
AB heyetiyle ‘mülteci parası’ gerginliği
AB heyeti ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun birlikte düzenlediği basın toplantısında gergin anlar yaşandı. Gerilimi artıran konulardan biri de Suriyeli göçmenler konusuydu. Çavuşoğlu, AB’den bu güne kadar Suriyeli göçmenler için 1.7 milyar Euro geldiğini anlattı. AB’den gelecek paraların Suriyelilerin sağlık gibi günlük harcamalar için de kullanılması gerektiğini savundu. Bu konuda engeller olduğunu anlattı. Ardından AB’yi ikiyüzlü davranmakla suçladı. Çavuşoğlu, “Çifte standartlar ve iki yüzlülük sebebiyle Avrupa Birliği bizim gözümüzde güvenilmeyen bir kaynak.” ifadelerini kullandı.
Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn ise Avrupa Sayıştayı’nın kendilerini bazı konularda eleştirdiğini anlattı. Hahn, “İki gün önce bir karar verildi. Harcamayı görmek gerekiyor. Nerede ne şekilde kullanacağız bunu görmemiz gerekiyor. Avrupa Sayıştay’ı bize paranın hızlı harcandığını söylüyor. Avrupa Sayıştayı bizi bazı konularda eleştirmektedir.” ifadelerini kullandı.
Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ise çifte standart iddialarını yalanladı. Mogherini, “Çifte standart yok. Beğenin ya da beğenmeyin Avrupa Birliği’nden daha güvenilir bir ortak bulmanız mümkün değil.” dedi.
AB, KAYIP PARANIN İZİNİ SÜRÜYOR
AB’den Türkiye’ye gönderilen ve göçmenler için harcandığı belirtilen 1.1 milyar Euro’nun nereye gittiğinin belli olmadığı ortaya çıkmıştı. AB Sayıştay Uzmanlarından Bettina Jakobsen’in hazırladığı raporda, AB’nin mülteciler için Türkiye’ye gönderdiği 1,1 milyar Euro’nun ‘nereye’ harcandığının belirsiz olduğu belirtiliyordu. Raporu hazırlayan Bettina Jakobsen, “Yapılan yardımlardan kimlerin faydalandığını bilme hakkımız var. Avrupalı vergi mükellefleri bunu merak ediyor.” ifadelerini kullanmıştı.
[TR724] 22.11.2018
Genişlemeden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn ise Avrupa Sayıştayı’nın kendilerini bazı konularda eleştirdiğini anlattı. Hahn, “İki gün önce bir karar verildi. Harcamayı görmek gerekiyor. Nerede ne şekilde kullanacağız bunu görmemiz gerekiyor. Avrupa Sayıştay’ı bize paranın hızlı harcandığını söylüyor. Avrupa Sayıştayı bizi bazı konularda eleştirmektedir.” ifadelerini kullandı.
Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ise çifte standart iddialarını yalanladı. Mogherini, “Çifte standart yok. Beğenin ya da beğenmeyin Avrupa Birliği’nden daha güvenilir bir ortak bulmanız mümkün değil.” dedi.
AB, KAYIP PARANIN İZİNİ SÜRÜYOR
AB’den Türkiye’ye gönderilen ve göçmenler için harcandığı belirtilen 1.1 milyar Euro’nun nereye gittiğinin belli olmadığı ortaya çıkmıştı. AB Sayıştay Uzmanlarından Bettina Jakobsen’in hazırladığı raporda, AB’nin mülteciler için Türkiye’ye gönderdiği 1,1 milyar Euro’nun ‘nereye’ harcandığının belirsiz olduğu belirtiliyordu. Raporu hazırlayan Bettina Jakobsen, “Yapılan yardımlardan kimlerin faydalandığını bilme hakkımız var. Avrupalı vergi mükellefleri bunu merak ediyor.” ifadelerini kullanmıştı.
[TR724] 22.11.2018
Pancar kara gömüldü, üretici perişan! [İlker Doğan]
Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi pancar üreticisini kelimenin tam anlamıyla perişan etti. Ürününü teslim etmek için günlerce fabrika kapılarında bekleyen çiftçi, muhatap bile bulamıyor. Pancarını fabrikaya veremediği için hasadı öteleyen üretici, bir darbe de hava koşulları nedeniyle yedi. Onbinlerce ton pancar kar altında kaldı, çürümeye terk edildi. Ürün arzının azalması bugün 5 lira olan şekerin kg fiyatının artmasına neden olacak. Ağzımızın tadı kaçacak.
İktidarın bir KHK’yla şeker pancarı fabrikalarını özelleştirmesi çiftçileri bitirdi. Sosyal medyada günlerdir şeker pancarı üreticilerinin isyanına ilişkin farklı videolar izlenme rekorları kırıyor. Ürünlerini hasad eden üreticiler, günlerce fabrikadan randevu alamıyor. Binbir güçlükle randevuyu alanlar ise fabrikanın kapısında muhatap bulamıyor. Geçtiğimiz yıl bu zamanlar üreticilerin çoğu pancarını hasat edip, ürününü fabrikaya teslim etmişti. Ancak bugün hala hasada başlamayan çiftçiler var.
Üreticilerin tek sorunu fabrikalarda muhatap bulamaması da değil. Fabrikaların işi yavaştan alması, çiftçinin de hasadı ertelemesine neden oldu. Kar yağışının başlamasıyla da onbinlerce ton şeker pancarı karın altında kaldı. Sadece Elbistan Ovası’nda 100 bin ton pancarın kar altında kaldığı belirtiliyor. Muşlu çiftçiler de aynı sorunla karşı karşıya. Tarlada karların altında kalan pancar makinelerle sökülemeyecek. Hasad eksi 8-10 derece soğukta elle yapılacak.
EMEKLERİMİZ KAR ALTINDA KALDI!
Yıllardır çiftçilikle uğraşan Adem Kancı, 200 ton pancarının kar altında olduğunu söyledi. Kancı, “Bize bu çileyi çektirenler utansın. Bir haftalık programda bir randevum var ama ben teslim edemem. Artık yılbaşını mı, Ocak ayını mı bulur bilemiyoruz. Şeker firmasının ne zaman gönlü olursa o zaman alacak. Pancarlarımız, emeklerimiz karın altında kaldı. Sularımız kurudu. Ne zorluklarla yetiştirdik bunu. Emeklerimiz yerlerde kaldı.” diye konuştu. Bir başka çiftçi Halil Çetin ise, “Bu seneki kadar rezillik görmedim. Fabrikada hiç alım yok. 2 günden beri karın altında bekliyoruz. Hiçbir ağızdan da açıklama gelmiyor. Pancarlar da karın altında.” dedi. Göksun ilçesindeki üreticilerden Selahattin Sarıoğlan ise, “Şeker pancarlarımız karın altında kaldı. Şeker fabrikasının özelleşmesinden dolayı pancarlarımızı gönderemiyoruz. Fabrika canı istediği pancarı alıyor istemediğini almıyor. Alınan pancar nakliye ile kamyonlara yükleniyor ve yüzde 40 fire kesiyorlar.” dedi. Muşlu üreticilerle kar altında kalan pancarları hasad etmeye çalışıyor. Aynı sıkıntılar onlar için de geçerli.
150 BİN TON PANCAR TARLADA BEKLİYOR
CHP Maraş Milletvekili Ali Öztunç, Elbistan’da 150 bin ton pancarın tarlada alım beklediğini söyledi. Konuyu önceki gün Meclis’te düzenlediği basın toplantısında değerlendiren Öztunç, Elbistan’da 150 bin ton pancarın tarlada kaldığını, fabrikanın bu pancarı satın almadığını anlattı. Öztunç, “Fabrikanın derdi şeker üretmek değil. Fabrikayı satın alan patronun derdi, fabrikanın arazisini satmak; oraya rezidanslar, binalar yapmak. Her yıl 350 bin top fabrikaya satılırdı, şeker haline getirilirdi. Şu ana kadar sadece 180 bin ton alım yapılmış. 150 bin ton pancar alım bekliyor ama bu arada olan oldu, kar yağdı ve pancar tarlada kaldı. Kar yağınca kalite düşüyor. Elbistan esnafı batıyor, koca bir şehir batmak üzere. İktidara sesleniyoruz; ya bu çiftçilerin zararlarını gidermek için burayı afet bölgesi ilan edin, çiftçilerin zararını devlet, hükümet ödesin ya da sattığınız fabrikanın sahiplerine söyleyin, bu pancarları satın alsınlar. Eğer bunu yapmazsınız koca bir şehir batacak.” ifadelerini kullandı.
Fabrikadan gelen paralar, cezaevlerine gömüldü
Geçtiğimiz yıla kadar Türkiye’de kamuya ait 25, kooperatiflere ait 5, özel sektörün 3 şeker fabrikası vardı. Bu fabrikalar 20 milyon ton pancarı işleyerek yılda 2.5 milyon ton şeker üretiyordu. Ancak bu yılın başında kamuya ait fabrikalardan 14’ü için özelleştirme kararı alınarak ihaleye çıkıldı. Söz konusu fabrikalardan 13’ü bu yılın başlarında farklı firmalara satıldı. Satılan şeker fabrikalarından elde edilen gelirle yeni cezaevleri yapıldı.
NİŞASTA BAZLI ŞEKERDE BİRİNCİYİZ!
Şeker pancarı ile şeker üreten fabrikaları özelleştiren Türkiye, kansere neden olan nişasta bazlı şekerde ise AB birincisi. Türkiye, bölgede üretilen nişasta bazlı şekerin yüzde 25’ine ev sahipliği yapıyor. 23 AB ülkesi arasında en yüksek NBŞ üretimini gerçekleştiren Türkiye, yıllık 265 bin tonluk üretim yapıyor. AB ülkeleri toplamında NBŞ üretimi yaklaşık 1 milyon ton.
[İlker Doğan] 22.11.2018 [TR724]
İktidarın bir KHK’yla şeker pancarı fabrikalarını özelleştirmesi çiftçileri bitirdi. Sosyal medyada günlerdir şeker pancarı üreticilerinin isyanına ilişkin farklı videolar izlenme rekorları kırıyor. Ürünlerini hasad eden üreticiler, günlerce fabrikadan randevu alamıyor. Binbir güçlükle randevuyu alanlar ise fabrikanın kapısında muhatap bulamıyor. Geçtiğimiz yıl bu zamanlar üreticilerin çoğu pancarını hasat edip, ürününü fabrikaya teslim etmişti. Ancak bugün hala hasada başlamayan çiftçiler var.
Üreticilerin tek sorunu fabrikalarda muhatap bulamaması da değil. Fabrikaların işi yavaştan alması, çiftçinin de hasadı ertelemesine neden oldu. Kar yağışının başlamasıyla da onbinlerce ton şeker pancarı karın altında kaldı. Sadece Elbistan Ovası’nda 100 bin ton pancarın kar altında kaldığı belirtiliyor. Muşlu çiftçiler de aynı sorunla karşı karşıya. Tarlada karların altında kalan pancar makinelerle sökülemeyecek. Hasad eksi 8-10 derece soğukta elle yapılacak.
EMEKLERİMİZ KAR ALTINDA KALDI!
Yıllardır çiftçilikle uğraşan Adem Kancı, 200 ton pancarının kar altında olduğunu söyledi. Kancı, “Bize bu çileyi çektirenler utansın. Bir haftalık programda bir randevum var ama ben teslim edemem. Artık yılbaşını mı, Ocak ayını mı bulur bilemiyoruz. Şeker firmasının ne zaman gönlü olursa o zaman alacak. Pancarlarımız, emeklerimiz karın altında kaldı. Sularımız kurudu. Ne zorluklarla yetiştirdik bunu. Emeklerimiz yerlerde kaldı.” diye konuştu. Bir başka çiftçi Halil Çetin ise, “Bu seneki kadar rezillik görmedim. Fabrikada hiç alım yok. 2 günden beri karın altında bekliyoruz. Hiçbir ağızdan da açıklama gelmiyor. Pancarlar da karın altında.” dedi. Göksun ilçesindeki üreticilerden Selahattin Sarıoğlan ise, “Şeker pancarlarımız karın altında kaldı. Şeker fabrikasının özelleşmesinden dolayı pancarlarımızı gönderemiyoruz. Fabrika canı istediği pancarı alıyor istemediğini almıyor. Alınan pancar nakliye ile kamyonlara yükleniyor ve yüzde 40 fire kesiyorlar.” dedi. Muşlu üreticilerle kar altında kalan pancarları hasad etmeye çalışıyor. Aynı sıkıntılar onlar için de geçerli.
150 BİN TON PANCAR TARLADA BEKLİYOR
CHP Maraş Milletvekili Ali Öztunç, Elbistan’da 150 bin ton pancarın tarlada alım beklediğini söyledi. Konuyu önceki gün Meclis’te düzenlediği basın toplantısında değerlendiren Öztunç, Elbistan’da 150 bin ton pancarın tarlada kaldığını, fabrikanın bu pancarı satın almadığını anlattı. Öztunç, “Fabrikanın derdi şeker üretmek değil. Fabrikayı satın alan patronun derdi, fabrikanın arazisini satmak; oraya rezidanslar, binalar yapmak. Her yıl 350 bin top fabrikaya satılırdı, şeker haline getirilirdi. Şu ana kadar sadece 180 bin ton alım yapılmış. 150 bin ton pancar alım bekliyor ama bu arada olan oldu, kar yağdı ve pancar tarlada kaldı. Kar yağınca kalite düşüyor. Elbistan esnafı batıyor, koca bir şehir batmak üzere. İktidara sesleniyoruz; ya bu çiftçilerin zararlarını gidermek için burayı afet bölgesi ilan edin, çiftçilerin zararını devlet, hükümet ödesin ya da sattığınız fabrikanın sahiplerine söyleyin, bu pancarları satın alsınlar. Eğer bunu yapmazsınız koca bir şehir batacak.” ifadelerini kullandı.
Fabrikadan gelen paralar, cezaevlerine gömüldü
Geçtiğimiz yıla kadar Türkiye’de kamuya ait 25, kooperatiflere ait 5, özel sektörün 3 şeker fabrikası vardı. Bu fabrikalar 20 milyon ton pancarı işleyerek yılda 2.5 milyon ton şeker üretiyordu. Ancak bu yılın başında kamuya ait fabrikalardan 14’ü için özelleştirme kararı alınarak ihaleye çıkıldı. Söz konusu fabrikalardan 13’ü bu yılın başlarında farklı firmalara satıldı. Satılan şeker fabrikalarından elde edilen gelirle yeni cezaevleri yapıldı.
NİŞASTA BAZLI ŞEKERDE BİRİNCİYİZ!
Şeker pancarı ile şeker üreten fabrikaları özelleştiren Türkiye, kansere neden olan nişasta bazlı şekerde ise AB birincisi. Türkiye, bölgede üretilen nişasta bazlı şekerin yüzde 25’ine ev sahipliği yapıyor. 23 AB ülkesi arasında en yüksek NBŞ üretimini gerçekleştiren Türkiye, yıllık 265 bin tonluk üretim yapıyor. AB ülkeleri toplamında NBŞ üretimi yaklaşık 1 milyon ton.
[İlker Doğan] 22.11.2018 [TR724]
Bu Adem Ljajiç o Adem Ljajiç mi? [Hasan Cücük]
Sezon başında Beşiktaş taraftarlarını en çok heyecanlandıran oyuncuların başında Adem Ljajiç geliyordu. Başarılı Serie A geçmişiyle siyah – beyazlı kulübe gelen Boşnak asıllı oyuncudan beklenti çıtası oldukça yüksekti. Ancak aradan geçen sürede ortaya koyduğu futbol, başarılı geçmişiyle tezat bir görüntü çizdi. Sırbistan milli formasını giyen Boşnak asıllı oyuncunun sıra dışı ve ilginç bir hayat hikayesi var.
Adem Ljajiç, Boşnak asıllı bir Müslüman. Sırbistan’ın Sancak bölgesinin en büyük şehri Novi Pazar’da 29 Eylül 1991’de doğdu. Yugoslovya’nın dağılmasından sonra yıldız futbolcu çıkarmakta zorlanan Sırpların umut bağladığı bir isim olan Adem, 14 yaşındayken, futbol dünyasına adını duyuracağı Partizan’da top koşturmaya başladı. Orta sahanın sağında ve forvetin arkasında oynayan Adem, yeteneğini aklıyla birleştiren bir isimdi.
2008’den itibaren Partizan’ın A takımında forma giymeye başlayan Ljajiç’in seçtiği 22 numaralı forma, takımın efsane ismi Sasa İliç’in 2005’te Galatasaray’a gitmesinden sonra ilk kez bir oyuncu tarafından tercih ediliyordu. İliç’in yerini doldurduğu gibi kısa sürede oynadığı futbolla İliç’in adını adeta unutturdu. O artık Avrupa’nın birçok kulübünün üzerinde olduğu bir isimdi. Geleceğin yıldızları listesi yapılırken Balotelli, Pato, Rakitiç gibi isimlerin yanına mutlaka Adem Ljajiç de yazılıyordu.
Nitekim Manchester United, 2 Ocak 2009’da Alex Ferguson’un mercek altına aldığı Adem ve takım arkadaşı Zoran Tosiç’le ön anlaşma imzaladığını açıkladı. Futbolcuların sezon sonunda Ada’ya gitmesi beklenirken; Adem Ljajiç, İngiliz devi ile ön anlaşma yapmadığını, kulübünde futbola devam edeceğini ifade etti. Manchester United defterini kapatan Adem, Ocak 2010’da Serie A takımlarından Fiorentina ile 5 yıllık sözleşme imzaladı. Partizan da bonservis ücreti olarak 8 milyon Euro aldı.
Gittiği dönemde Fiorentina’yı Sırp Sinisa Mihajloviç’in çalıştırması, Adem için ayrı bir avantaj oldu. Mihajloviç’in ilk 11’de yer verdiği Adem, oynadığı futbolla göz doldurdu. 2010’dan itibaren Sırbistan Milli Takım formasını da giyen Adem Ljajiç, Boşnak asıllı olmasına rağmen doğduğu toprakların Sırbistan’a bağlı olmasından dolayı tercihini bu ülkeden yana kullandı.
Adem Ljajiç, oynadığı futbolun haricinde iki olayla daha manşetlere çıktı. Bunlardan ilki, 2 Mayıs 2012’de Serie A’da oynanan Navaro Calcio maçı sırasında oldu. Oyundan alınan Adem Ljajiç, yedek kulübesindeki yerine otururken teknik patron Delio Rossi’nin tekmeli, tokatlı saldırısıyla neye uğradığını şaşırdı. Rossi’ye göre Adem, oyundan aldığı için kendisine küfür etmişti. Ancak bu iddia, olayın en yakın şahidi olan ve yedek kulübesinde oturan Arnavut asıllı Valon Behrami tarafından yalanlanınca, Fiorentina, Delio Rossi’yi kovdu. Adem ise kadro dışı bırakıldı.
İkincisi ise… Fiorentina’dan ayrıldıktan sonra Sırbistan Milli Takımı’nı çalıştırmaya başlayan Sinisa Mihajloviç’in kadroya aldığı oyunculardan istedikleri arasında milli marşı söyleme şartı da bulunuyordu. Bu konuda oyunculardan imzalı belge alıyordu. ‘Tanrının adaleti’ adlı Sırp milli marşı ise adeta Sırpları yere göğe sığdıramıyor, ülkede bulunan farklı ırk ve kültürler adeta yok sayılıyordu. İspanya ile Sırbistan arasında oynanan hazırlık maçında Adem Ljajiç milli marşı söylemeyince teknik patron Mihajloviç’in sert tepkisiyle karşılaştı.
Milli takımdan kovulan Adem için Mihajloviç, “Ben olduğum sürece bir daha milli formayı giyemez.” derken milliyetçi damarını birkez daha ortaya çıkarıyordu. Adem ise milli takımdan kovulması sonrası ‘Ülkemi seviyorum ancak kendime de saygı duyuyorum.’ diyerek milli marşı neden söylemediğini net bir dille ifade ediyordu. Adem Ljajiç’in Sırpları yücelten bir marşı söylemesi, içinden çıktığı Boşnak toplumuna karşı hakaret demekti. Mihajloviç’in ‘milliyetçi’ damarı uluslararası camiadan da destek görmüyordu. 2014 yılında ise teknik direktör değişimiyle birlikte Drulovic göreve geldi ve milli maçlarda milli marş okuma zorunluluğu kaldırılınca Adem Ljajic yeniden Sırbistan Milli Takımı’na döndü. Sırbistan formasını 35 maçta giyen Adem Ljajiç 8 gole imza attı. Sırbistan’ın UEFA Uluslar Ligi’indeki son iki maçında da gol atmayı başardı.
Fiorentina’nın değişmezi olan Adem, 4 yıl formasını terlettiği Mor Menekşeler’den 2013’te Roma’ya transfer oldu. İki sezon top koşturduğu Roma’da ilk sezon bazı maçlarda yedek kalırken, ikinci sezonunda takımın önemli isimlerinden biri olmayı başarıyordu. 2015-16 sezonunda kiralık olarak İnter’in yolunu tutarken, vasatın üzerine çıkmayan bir performans ortaya koyuyordu.
Adem Ljajiç, giderek futbol kalitesinde bir düşüş yaşıyordu. Yeniden kendini bulması 2016’da geldiği Torino’da oldu. İlk sezonunda 30’u ilk 11 olmak üzere 33 lig maçında forma giyip 10 gole imza attı. 2012-13 sezonunda Fiorentina’da attığı 11 golden sonra ilk kez bir sezonda iki haneli gol sayısına ulaşıyordu. İkinci sezonunda 27 maçta sahaya çıkarken gol sayısı 6 oluyordu.
Sezon başında Adem Ljajiç’in yolu Türkiye’ye düşüyordu. Beşiktaş yıldız oyuncuyu kiralık olarak renklerine katıyordu. Geride bıraktığı kariyeriyle Adem, siyah-beyazlı taraftarı heyecanlandıran bir oyuncu oluyordu. Kimi yorumculara göre, bu sezon ülkemize gelen en kaliteli yabancı oyuncu olarak gösteriliyordu. Adem’i kadrosuna katan Beşiktaş’ın şampiyonluk şansı arttı yorumları art arda geliyordu. Ancak tüm bu beklentiler yerini hüsrana bıraktı. Adem Ljajiç geride kalan haftalarda sadece 6 maçta forma giydi. Bunun 4’ünde sahaya ilk 11’de çıktı. Gol atamayan yıldız oyuncu, gol pası da veremedi. Sezonun bitmesiyle Adem Ljajiç yeniden Torino’ya dönecek. Bu performansını sezon sonuna kadar devam ettirirse, Beşiktaş’ın hayal kırıklığı yaşadığı futbolcular listesine adı eklenecek.
[Hasan Cücük] 22.11.2018 [TR724]
Adem Ljajiç, Boşnak asıllı bir Müslüman. Sırbistan’ın Sancak bölgesinin en büyük şehri Novi Pazar’da 29 Eylül 1991’de doğdu. Yugoslovya’nın dağılmasından sonra yıldız futbolcu çıkarmakta zorlanan Sırpların umut bağladığı bir isim olan Adem, 14 yaşındayken, futbol dünyasına adını duyuracağı Partizan’da top koşturmaya başladı. Orta sahanın sağında ve forvetin arkasında oynayan Adem, yeteneğini aklıyla birleştiren bir isimdi.
2008’den itibaren Partizan’ın A takımında forma giymeye başlayan Ljajiç’in seçtiği 22 numaralı forma, takımın efsane ismi Sasa İliç’in 2005’te Galatasaray’a gitmesinden sonra ilk kez bir oyuncu tarafından tercih ediliyordu. İliç’in yerini doldurduğu gibi kısa sürede oynadığı futbolla İliç’in adını adeta unutturdu. O artık Avrupa’nın birçok kulübünün üzerinde olduğu bir isimdi. Geleceğin yıldızları listesi yapılırken Balotelli, Pato, Rakitiç gibi isimlerin yanına mutlaka Adem Ljajiç de yazılıyordu.
Nitekim Manchester United, 2 Ocak 2009’da Alex Ferguson’un mercek altına aldığı Adem ve takım arkadaşı Zoran Tosiç’le ön anlaşma imzaladığını açıkladı. Futbolcuların sezon sonunda Ada’ya gitmesi beklenirken; Adem Ljajiç, İngiliz devi ile ön anlaşma yapmadığını, kulübünde futbola devam edeceğini ifade etti. Manchester United defterini kapatan Adem, Ocak 2010’da Serie A takımlarından Fiorentina ile 5 yıllık sözleşme imzaladı. Partizan da bonservis ücreti olarak 8 milyon Euro aldı.
Gittiği dönemde Fiorentina’yı Sırp Sinisa Mihajloviç’in çalıştırması, Adem için ayrı bir avantaj oldu. Mihajloviç’in ilk 11’de yer verdiği Adem, oynadığı futbolla göz doldurdu. 2010’dan itibaren Sırbistan Milli Takım formasını da giyen Adem Ljajiç, Boşnak asıllı olmasına rağmen doğduğu toprakların Sırbistan’a bağlı olmasından dolayı tercihini bu ülkeden yana kullandı.
Adem Ljajiç, oynadığı futbolun haricinde iki olayla daha manşetlere çıktı. Bunlardan ilki, 2 Mayıs 2012’de Serie A’da oynanan Navaro Calcio maçı sırasında oldu. Oyundan alınan Adem Ljajiç, yedek kulübesindeki yerine otururken teknik patron Delio Rossi’nin tekmeli, tokatlı saldırısıyla neye uğradığını şaşırdı. Rossi’ye göre Adem, oyundan aldığı için kendisine küfür etmişti. Ancak bu iddia, olayın en yakın şahidi olan ve yedek kulübesinde oturan Arnavut asıllı Valon Behrami tarafından yalanlanınca, Fiorentina, Delio Rossi’yi kovdu. Adem ise kadro dışı bırakıldı.
İkincisi ise… Fiorentina’dan ayrıldıktan sonra Sırbistan Milli Takımı’nı çalıştırmaya başlayan Sinisa Mihajloviç’in kadroya aldığı oyunculardan istedikleri arasında milli marşı söyleme şartı da bulunuyordu. Bu konuda oyunculardan imzalı belge alıyordu. ‘Tanrının adaleti’ adlı Sırp milli marşı ise adeta Sırpları yere göğe sığdıramıyor, ülkede bulunan farklı ırk ve kültürler adeta yok sayılıyordu. İspanya ile Sırbistan arasında oynanan hazırlık maçında Adem Ljajiç milli marşı söylemeyince teknik patron Mihajloviç’in sert tepkisiyle karşılaştı.
Milli takımdan kovulan Adem için Mihajloviç, “Ben olduğum sürece bir daha milli formayı giyemez.” derken milliyetçi damarını birkez daha ortaya çıkarıyordu. Adem ise milli takımdan kovulması sonrası ‘Ülkemi seviyorum ancak kendime de saygı duyuyorum.’ diyerek milli marşı neden söylemediğini net bir dille ifade ediyordu. Adem Ljajiç’in Sırpları yücelten bir marşı söylemesi, içinden çıktığı Boşnak toplumuna karşı hakaret demekti. Mihajloviç’in ‘milliyetçi’ damarı uluslararası camiadan da destek görmüyordu. 2014 yılında ise teknik direktör değişimiyle birlikte Drulovic göreve geldi ve milli maçlarda milli marş okuma zorunluluğu kaldırılınca Adem Ljajic yeniden Sırbistan Milli Takımı’na döndü. Sırbistan formasını 35 maçta giyen Adem Ljajiç 8 gole imza attı. Sırbistan’ın UEFA Uluslar Ligi’indeki son iki maçında da gol atmayı başardı.
Fiorentina’nın değişmezi olan Adem, 4 yıl formasını terlettiği Mor Menekşeler’den 2013’te Roma’ya transfer oldu. İki sezon top koşturduğu Roma’da ilk sezon bazı maçlarda yedek kalırken, ikinci sezonunda takımın önemli isimlerinden biri olmayı başarıyordu. 2015-16 sezonunda kiralık olarak İnter’in yolunu tutarken, vasatın üzerine çıkmayan bir performans ortaya koyuyordu.
Adem Ljajiç, giderek futbol kalitesinde bir düşüş yaşıyordu. Yeniden kendini bulması 2016’da geldiği Torino’da oldu. İlk sezonunda 30’u ilk 11 olmak üzere 33 lig maçında forma giyip 10 gole imza attı. 2012-13 sezonunda Fiorentina’da attığı 11 golden sonra ilk kez bir sezonda iki haneli gol sayısına ulaşıyordu. İkinci sezonunda 27 maçta sahaya çıkarken gol sayısı 6 oluyordu.
Sezon başında Adem Ljajiç’in yolu Türkiye’ye düşüyordu. Beşiktaş yıldız oyuncuyu kiralık olarak renklerine katıyordu. Geride bıraktığı kariyeriyle Adem, siyah-beyazlı taraftarı heyecanlandıran bir oyuncu oluyordu. Kimi yorumculara göre, bu sezon ülkemize gelen en kaliteli yabancı oyuncu olarak gösteriliyordu. Adem’i kadrosuna katan Beşiktaş’ın şampiyonluk şansı arttı yorumları art arda geliyordu. Ancak tüm bu beklentiler yerini hüsrana bıraktı. Adem Ljajiç geride kalan haftalarda sadece 6 maçta forma giydi. Bunun 4’ünde sahaya ilk 11’de çıktı. Gol atamayan yıldız oyuncu, gol pası da veremedi. Sezonun bitmesiyle Adem Ljajiç yeniden Torino’ya dönecek. Bu performansını sezon sonuna kadar devam ettirirse, Beşiktaş’ın hayal kırıklığı yaşadığı futbolcular listesine adı eklenecek.
[Hasan Cücük] 22.11.2018 [TR724]
AİHM kararı her türlü Erdoğan’a yarar [Mehmet Dinç]
Başta şunu söyleyelim AİHM’den, Avrupa Parlamentosu’ndan (AP) , Avrupa Konseyi’nden (AK) çıkan olumlu olumsuz her türlü karar Erdoğan’a yarar. Son olarak Demirtaş kararına bakalım, hükümet adına aleyhte karar çıktı, Erdoğan her zamanki gibi Batıya üst perdeden “tanımıyoruz” açıklamasıyla kendi saflarını sıklaştırdı, ihtiyaca göre Avrupa ile ipleri daha da gerebilir. Zaten, batı kötüydü, dış düşmandı. -Geçtiğimiz aylarda tekrar AB yolunda adımlar atmak için sözler verilse bile, AB bütçelerinden yıllarca finans aktarılsa bile, Avrupa Konseyinde Türkiye’ye takdir cümleleri, raporları dökülmüş olsa bile.-
Farz edelim AİHM’den lehte karar çıktı o zamanda “Türk mahkemelerinin kararın doğru olduğu, tutukluluğunun devam etmesi gerektiği tescillenmiş olacaktı. Bu senaryoyu 3-4 senedir izliyoruz. AP ilerleme raporlarından, AK denetim sürecine kadar her adımda Erdoğan güçlendi, demokrasi ve insan hakları zayıfladı. İşin aslı Avrupa da ne yapacağını kestiremiyor. Zira mülteci anlaşması ile başlayan insan üzerinden pazarlıklar devam ediyor.
OHAL’in kötüye kullanıldığı şimdi anlaşıldı
4 Kasım 2016’dan beri Edirne F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Demirtaş’ın AİHM’de görülen davası sonuçlandı. Strasbourg mahkemesi, Demirtaş’ın tutukluluğunun derhal sonlandırılmasını istedi. 15 Temmuz sonrası ilk kez 18. Maddeyi işleterek OHAL sürecinin hükümet tarafından kötüye kullanıldığını tescillemiş oldu. İlginç olan daha önce karar bağladığı Şahin Alpay ve Mehmet Altan kararlarında ve on binlerce başvuruda bu maddeyi işletmemişti.
25 bin Euro tazminat
Kararda AİHS’nin 46. maddesine atıf yapılarak gerekli şartlar çerçevesinde derhal salıverilmesine hükmetti. 3. Madde kapsamında seçilme hakkının da ihlal edildiğine hükmeden AİHM, Türkiye’yi 10.000 Euro manevi, 15.000 Euro mahkeme masrafları olmak üzere toplam 25.000 Euro tazminat ödemeye mahkum etti.
Kararın ardından Türkiye hükümeti tarafından alışık olduğumuz ‘Takmıyoruz, tanımıyoruz, iade ediyoruz, siz kendi işinize bakın..’ tarzında sorumsuz ve sert açıklamalar geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AİHM kararları bizi bağlamaz. Bugüne kadar örgütle ilgili çoğu kararlar hepsi aleyhe. Karşılığında yapabilecek çok şeyler var. Biz karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz. Terör devam ediyor” dedi.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de “Kararı bir görelim. Bu konuda yargılamayı yapan yargı mercii karar verecektir” demekle yetindi. Bu açıklama bir bakıma zaman kazanma sinyali. AİHM’in kararı sonrası tarafların itiraz etmesi için 90 günlük süre bulunuyor. Salıverecekse bile Türkiye bunu sonuna kadar kullanabilir.
Türkiye raportörü Kati Piri de topa girdi!
Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri ise sosyal medyadan yaptığı açıklamada “AİHM’den net bir karar: Demirtaş derhal tahliye edilmeli. Tutukluluğu hukuki değil siyasi” ifadelerini kullandı.
Demirtaş’ın avukatları ise “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği bu kararla birlikte, siyasi rehine pozisyonum hukuken tescil edilmiş oldu” diyen Demirtaş AYM dahil hakkında karar veren mahkemelerin ağır ihlaller işlediğinin AİHM tarafından tescillediğini söyledi.
Mahkeme, “özellikle referandum ve başkanlık seçimleri sırasında Demirtaş’ın tutukluluğunun devam ettirilmesinin, çoğulculuğu boğan ve siyasi ifade özgürlüğünü sınırlayan bir durum olduğu” ifade etti. Daha önce AGİT, AP ve Avrupa Konseyinin aldığı kararlarda ve tavsiye metinlerinde bir kitleyi, bir grubu temsil eden siyasi liderin seçimler sırasında tutuklu kalmasını, çoğulcu demokrasi için, demokrasi ilkelerinin işletilmesi açısından son derece olumsuz olarak görmüş, bu şekilde yapılacak seçimlerin (mühürsüz oy, bağımsız medya gibi etmenleri de ekleyerek) meşruiyetinin olmadığı ifade etmişti.
Rusya’nın başlattığı Erdoğan’ın devam ettirdiği “tanımayız” tavırları, ülkeleri demokrasi ve insan hakları çizgisinden uzaklaştırırken diğer taraftan Avrupa Konseyi ve mahkemenin itibarını yerle bir ediyor. Bu ülkelerden gelecek milyon Eurolarla bütçesini düzenleyen kurum, aldığı ve alamadığı kararlarla siyasi baskıların gölgesinde kalıyor.
Işıl Karakaş 18. Madde’ye şerh düştü
AİHM Türkiye yargıcı Işıl Karakaş 18 maddenin işletilmesine itiraz ederek, hükümetin OHAL sürecini kötüye kullandığını kabul etmedi. Yüzbinlerce insan tam da kurallara göre hapishanelerde. Yaşlılar, bebekler, işkence görenler de bu kategoriye giriyor ki on binlerce başvuru olmasına rağmen sadece Demirtaş kararında bu madde işletildi ona da Türk yargıç şerh düştü.
Mahkeme, işlettiği “Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir” maddesi Ohal hükümlerinin, KHK’ların bir nevi kötüye kullanıldığını ve tescilledi. Kaldı ki OHAL komisyonu komedisi de bunun tesciliydi. Ülkede hak ihlalleri var, hukuksuzluk işlendi, fakat bu davalar Strasbourg’a gelirse sistem çöker, onun için siz orada çözün. Fakat komisyonun yapısı ve işleyişine baktığınızda mağdurlar bir kez daha mağduriyet var.
Bu haliyle AİHM’den ne çıkar?
Hal böyle iken Türkiye’yi sarıp sarmalayan hukuksuzluk çemberinden kurtuluş için görülen AİHM’den herhangi bir sonuç beklemek doğrusu hayal gibi görünüyor. Avrupa Konseyi ve AİHM son 3-4 yılda verdiği sınavların birçoğundan kötü not alırken, yüzbinlerce insanı ilgilendiren hak ihlalleri konusunda bir adım öteye gidilemeyecek gibi duruyor. İç hukukun tükendiğini kendi kararlarında ve beyanatlarında açıkça ifade eden AB, Avrupa Konseyi ve AİHM , Türkiye’de OHAL komisyonu adında uydurma bir sistem geliştirdi. 47 ülkenin bağlı olduğu ve en üst mahkeme olarak kabul edilen AİHM “insanlık tarihinden günümüze kadar oluşturulan en önemli ortak kurumlardan birisi, en geniş kapsamlı mahkemesi.” Ancak bu hantal yapısıyla aldığı ve almadığı kararlarıyla varlığını ne kadar devam ettirecek hep birlikte göreceğiz.
Farz edelim AİHM’den lehte karar çıktı o zamanda “Türk mahkemelerinin kararın doğru olduğu, tutukluluğunun devam etmesi gerektiği tescillenmiş olacaktı. Bu senaryoyu 3-4 senedir izliyoruz. AP ilerleme raporlarından, AK denetim sürecine kadar her adımda Erdoğan güçlendi, demokrasi ve insan hakları zayıfladı. İşin aslı Avrupa da ne yapacağını kestiremiyor. Zira mülteci anlaşması ile başlayan insan üzerinden pazarlıklar devam ediyor.
OHAL’in kötüye kullanıldığı şimdi anlaşıldı
4 Kasım 2016’dan beri Edirne F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Demirtaş’ın AİHM’de görülen davası sonuçlandı. Strasbourg mahkemesi, Demirtaş’ın tutukluluğunun derhal sonlandırılmasını istedi. 15 Temmuz sonrası ilk kez 18. Maddeyi işleterek OHAL sürecinin hükümet tarafından kötüye kullanıldığını tescillemiş oldu. İlginç olan daha önce karar bağladığı Şahin Alpay ve Mehmet Altan kararlarında ve on binlerce başvuruda bu maddeyi işletmemişti.
25 bin Euro tazminat
Kararda AİHS’nin 46. maddesine atıf yapılarak gerekli şartlar çerçevesinde derhal salıverilmesine hükmetti. 3. Madde kapsamında seçilme hakkının da ihlal edildiğine hükmeden AİHM, Türkiye’yi 10.000 Euro manevi, 15.000 Euro mahkeme masrafları olmak üzere toplam 25.000 Euro tazminat ödemeye mahkum etti.
Kararın ardından Türkiye hükümeti tarafından alışık olduğumuz ‘Takmıyoruz, tanımıyoruz, iade ediyoruz, siz kendi işinize bakın..’ tarzında sorumsuz ve sert açıklamalar geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AİHM kararları bizi bağlamaz. Bugüne kadar örgütle ilgili çoğu kararlar hepsi aleyhe. Karşılığında yapabilecek çok şeyler var. Biz karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz. Terör devam ediyor” dedi.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de “Kararı bir görelim. Bu konuda yargılamayı yapan yargı mercii karar verecektir” demekle yetindi. Bu açıklama bir bakıma zaman kazanma sinyali. AİHM’in kararı sonrası tarafların itiraz etmesi için 90 günlük süre bulunuyor. Salıverecekse bile Türkiye bunu sonuna kadar kullanabilir.
Türkiye raportörü Kati Piri de topa girdi!
Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri ise sosyal medyadan yaptığı açıklamada “AİHM’den net bir karar: Demirtaş derhal tahliye edilmeli. Tutukluluğu hukuki değil siyasi” ifadelerini kullandı.
Demirtaş’ın avukatları ise “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği bu kararla birlikte, siyasi rehine pozisyonum hukuken tescil edilmiş oldu” diyen Demirtaş AYM dahil hakkında karar veren mahkemelerin ağır ihlaller işlediğinin AİHM tarafından tescillediğini söyledi.
Mahkeme, “özellikle referandum ve başkanlık seçimleri sırasında Demirtaş’ın tutukluluğunun devam ettirilmesinin, çoğulculuğu boğan ve siyasi ifade özgürlüğünü sınırlayan bir durum olduğu” ifade etti. Daha önce AGİT, AP ve Avrupa Konseyinin aldığı kararlarda ve tavsiye metinlerinde bir kitleyi, bir grubu temsil eden siyasi liderin seçimler sırasında tutuklu kalmasını, çoğulcu demokrasi için, demokrasi ilkelerinin işletilmesi açısından son derece olumsuz olarak görmüş, bu şekilde yapılacak seçimlerin (mühürsüz oy, bağımsız medya gibi etmenleri de ekleyerek) meşruiyetinin olmadığı ifade etmişti.
Rusya’nın başlattığı Erdoğan’ın devam ettirdiği “tanımayız” tavırları, ülkeleri demokrasi ve insan hakları çizgisinden uzaklaştırırken diğer taraftan Avrupa Konseyi ve mahkemenin itibarını yerle bir ediyor. Bu ülkelerden gelecek milyon Eurolarla bütçesini düzenleyen kurum, aldığı ve alamadığı kararlarla siyasi baskıların gölgesinde kalıyor.
Işıl Karakaş 18. Madde’ye şerh düştü
AİHM Türkiye yargıcı Işıl Karakaş 18 maddenin işletilmesine itiraz ederek, hükümetin OHAL sürecini kötüye kullandığını kabul etmedi. Yüzbinlerce insan tam da kurallara göre hapishanelerde. Yaşlılar, bebekler, işkence görenler de bu kategoriye giriyor ki on binlerce başvuru olmasına rağmen sadece Demirtaş kararında bu madde işletildi ona da Türk yargıç şerh düştü.
Mahkeme, işlettiği “Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir” maddesi Ohal hükümlerinin, KHK’ların bir nevi kötüye kullanıldığını ve tescilledi. Kaldı ki OHAL komisyonu komedisi de bunun tesciliydi. Ülkede hak ihlalleri var, hukuksuzluk işlendi, fakat bu davalar Strasbourg’a gelirse sistem çöker, onun için siz orada çözün. Fakat komisyonun yapısı ve işleyişine baktığınızda mağdurlar bir kez daha mağduriyet var.
Bu haliyle AİHM’den ne çıkar?
Hal böyle iken Türkiye’yi sarıp sarmalayan hukuksuzluk çemberinden kurtuluş için görülen AİHM’den herhangi bir sonuç beklemek doğrusu hayal gibi görünüyor. Avrupa Konseyi ve AİHM son 3-4 yılda verdiği sınavların birçoğundan kötü not alırken, yüzbinlerce insanı ilgilendiren hak ihlalleri konusunda bir adım öteye gidilemeyecek gibi duruyor. İç hukukun tükendiğini kendi kararlarında ve beyanatlarında açıkça ifade eden AB, Avrupa Konseyi ve AİHM , Türkiye’de OHAL komisyonu adında uydurma bir sistem geliştirdi. 47 ülkenin bağlı olduğu ve en üst mahkeme olarak kabul edilen AİHM “insanlık tarihinden günümüze kadar oluşturulan en önemli ortak kurumlardan birisi, en geniş kapsamlı mahkemesi.” Ancak bu hantal yapısıyla aldığı ve almadığı kararlarıyla varlığını ne kadar devam ettirecek hep birlikte göreceğiz.
‘Modernist’ ulus-devlet ‘postmodernist’ Kavala’ya karşı [Yavuz Altun]
Rütbeli askerlerin yaptıkları konuşmaların gazetelerde sekiz sütuna manşet olduğu günlerden birinde, geçmiş genelkurmay başkanlarından Işık Koşaner, şöyle bir laf etmişti:
“Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan postmodern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler.”
2007’de postmodernite kavramı dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un Kara Harp Okulu açılış törenindeki konuşmasında da gündeme gelmiş, postmodernist akımların küreselleşme ve bazı iç etkenler nedeniyle Türkiye’de “dinî ve etnik kimliklere” alan açtığı vurgulanmıştı.
Bu bahsi geçen “postmodernistler” dönem dönem çeşitli isimler aldı elbette. AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda, yani 2002’den sonra, “liberaller” (seviyesi düşükler için “liboşlar”) olarak mimlendiler. 28 Şubat’tan itibaren “devlet” karşısında dinî ve etnik kimliklerin varlığını savunuyorlardı. Karşı tarafsa “üniter devlet” dediği bir kavram üzerinden, güya “bölücü terör” ile savaşırken, diğer yanda medyayı, sivil toplumu abluka altına almanın normalliğinden bahsediyordu.
2010’daki referandumda, “Yetmez Ama Evet”çiler (YAE) olarak isimlendirildi postmodernistler. Referandumun yüzde 58 desteğe ulaşmasının YAE’ciler yüzünden olduğu sürekli vurgulandı. Bilhassa da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin Gezi Parkı’yla birlikte takındığı tavır sonrasında, “ortalama CHP seçmeni” tarafından her türlü kötülüğün anası muamelesi gördüler. “Biz bu Erdoğan’a hiç güvenmemiştik” lafındaki özcü tavır, modernizmin alametlerindendi.
2007’de ordudaki üst düzey komutanların durduk yere postmoderniteyle hesaplaşmaya kalkışması herhalde tesadüf olamazdı. Belki bir gün birisi anılarında yazar da okuruz.
Ama yalnız değildiler. Cumhuriyet her ne kadar “muasır medeniyetler seviyesi” hedefiyle doğmuş olsa da, Cumhuriyetçiler her daim “anti-Batıcı”, 2000’lerin moda tabiriyle “anti-Küreselci” olmuşlardı. Sol içerisinde neo-liberalizm karşıtlığı şeklinde kurgulanan bir söylem, Misak-ı Milli sınırları içinde “anti-emperyalist” akımlarla kesişiyor ve topyekûn Batı karşıtlığına cephane taşıyordu. 70’lerden kalma Marksist solla devrin CHP’sinde temsil edilen ulusalcı-sol arasındaki geçimsiz evlilik, bazen ortaklaşan bu gibi ezberlerden ileri gelirdi. 2007-2013 yılları arasında ekranda boy gösteren ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yakın duran gazeteci, yazar ve “stratejistlere” bakın, hemen hepsinin ortak noktası buydu.
Türk milletini “idare etmenin” (Süleyman Demirel, “Türkiye yönetilmez, idare edilir” demişti) yolu, onu Misak-ı Milli sınırları içine hapsetmek, “küçük olsun bizim olsun” tarzındaki taşralı kapanıklığa (muhafazakârlığa) mecbur bırakmaktı. Geçenlerde İlber Ortaylı, Ege Üniversitesi’nde gençlere, “Türkiye’de derece alanlar ABD’de garson oluyorlar,” demiş, boşa gitmeyin demeye getirmiş mesela. Eğer Türkiye’de bir müesses nizam (establishment) varsa, onun ideolojisi tam olarak budur: Türkiye’yi “idare etmek” ve insanları da buna mecbur etmek.
***
Milliyetçiliğin/ulusalcılığın Türk kimliğinin temel kodlarından biri olduğu aşikâr. Burada bir insanın vatanını, milliyetini sevmesinden bahsetmiyoruz. Türkiye’yi dünyanın merkezi gören, ülkenin dünyayla entegre olmasını tehlikeli bulan, vatandaşlarının hayatının her alanına karışmak isteyen bir totaliter kimlik inşası bu. En iyimser versiyonlarında bile, tuhaf bir “Şu Çılgın Türkler” tadı yakalamak mümkün.
Sol siyasette de, sağ siyasette de mebzul miktarda bulunan bu anlayış, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla birlikte AKP’nin ve Erdoğan’ın arkasında saflaşmaya başladı. Bu kez düşman “Geziciler”di. Gezi Parkı olayları AKP’li “kalemşörler” tarafından bir çırpıda “Batı’nın oyunu” olarak lanse edildi. AKP’ye muhalif olan fakat benzer “yerli ve milli” ideolojiye sahip kimseler de zamanla bu saflara katıldı. Kırk yıldır söylenip duran, temcit pilavına dönmüş iddialar da böylece yeniden ana akımda yer buldu.
Türkiye’de olup biten her şeyi dış güçlere bağlayan, hadiseleri “dış düşman / iç destekçi” (haricî/dahilî) sarmalında kolayca açıklayan, kafasına göre tarihi ve olayları eğip büken insanlar televizyon ve gazetelerde zehir saçmaktaydı.
Zehir kelimesini benzetme olsun diye değil, bilerek isteyerek kullanıyorum. Komplo teorilerinin, gerçeklikten kopuk ve hayal ürünü iddialara dayalı açıklamaların insanlara yaptıkları ortada zira.
Ama bu “anti-Küreselcilik” ya da postmodernite eleştirisi görünümlü “ulus-devletçi retorik”, sadece AKP tarafında bulunmuyor. Bilhassa dünyaya hâlâ Soğuk Savaş döneminin terminolojisiyle yaklaşan orta yaşlı siyasetçiler ve gazeteciler, bu kavramları kullanmayı sürdürüyor. Marksist söylemdeki kapitalizm eleştirisi de, yerli ve millici “Türkiye’nin kendine özgü şartları” meselesi de, İslamcılığın kolayca angaje olduğu “sömürge karşıtı millici” safsatalar da burada kesişiyor.
Erdoğan’ın Batı karşıtı söylemi yüzde 50’yi konsolide edebilmesi açısından bu yönleriyle bir hayli kullanışlı. Toplumun hep bu eksende tutulması da, rejimin (sadece Erdoğan rejimi değil, “modernist, ulus-devletçi rejimin”) gelecek nesillere aktarımı adına mühim.
Aslına bakarsanız bu trend dünyada da yükselişte. Macaristan’da mesela Victor Orban iktidarı, bütün kötülüklerin anası olarak işadamı ve Açık Toplum Vakfı’nın kurucusu George Soros’u bellemiş durumda. Meclis’ten bir yasa geçirerek ülkede Soros’a ait kurumların kapatılmasını bile sağladılar. Toplumsal muhalefeti “Soros çuvalı” içine koyup, susturabiliyor.
Geçenlerde ABD Başkanı Donald Trump bile, ülkedeki göçmenleri savunan sokak hareketlerinin Soros tarafından finanse edildiğini ima etti. Rus kaynaklı sosyal medya trollerinin gündeminde de Soros var. Korku siyaseti için kullanışlı bir nesne.
Soros, bizim de yabancımız değil. Gezi Parkı eylemlerini onun palazlandırdığı o günlerde de sıklıkla yazıldı, çizildi.
Küreselleşme (“postmodernite”) karşıtları, İngiltere’de Brexit’le, ABD’de Trump’la ve Avrupa’da popülist politikacılarla mevzi kazanmış durumdalar. Trump’ın seçim sloganı “ülke sınırlarını geri getirmek” olmuştu. Bir göç ülkesi olarak kurulan ABD’nin göç almasının önüne geçmek, ülkenin temel değerleriyle oynamak aslında ama Trump ve seçmeni bunu umursamıyor.
Orban ve benzerleri bilhassa Doğu Avrupa’da hiç göçmen görmek istemiyorlar. Küreselleşmeye ve onun temsili olarak gördükleri Avrupa Birliği (AB) politikalarına karşı çıkıyorlar.
Göçmenlik, çok kültürlülük, hatta eşcinsellik gibi kimlik meselelerini topyekûn küreselleşmenin ya da postmodern içtihatların bir “sapkınlığı” olarak görüp reddediyorlar.
Egemenlik kavramı yeniden, her yerde hortlamış durumda. Hiçbir ülkenin tek başına kendine yetemediği, günlük ihtiyaçların bile küresel alışverişle karşılandığı günümüzde, bu çok iddialı bir argüman. Hele ki internet çağında…
Türkiye’de ise 2013’ten sonraki süreçte AB’den ve ABD’den gelen eleştiriler, “O devirler geçti artık ülkeyi siz yönetmiyorsunuz,” kıvamında açıklamalarla geçiştiriliyor. Şeker Fabrikalarını ABD şirketi Cargill’e satan bir ülkeden bahsediyoruz.
***
Önceki gün Karar’da Yıldıray Oğur, Osman Kavala soruşturmasından hareketle, geçen hafta gözaltına alınan akademisyenlerle ilgili bir yazı yazdı. Kavala soruşturmasında ifade veren bir gizli tanığın, şu cümleleri bakın bakalım tanıdık gelecek mi:
“Taksim Gezi Parkı eylemleriyle ilgili dünya çapında bir çok araştırmacı yazar ve gazeteci, akademisyen ve siyaset adamının, Soros ve bağlantılı vakıflarıyla ilgili makale ve haberleri basında yer almaktadır. Bu haberlere bakıldığında Gürcistan ve Baltık ülkelerinde Turuncu Devrim, Arap ülkelerinde Arap Baharı, Türkiye’de Taksim Gezi Parkı gibi olayların Soros’un yönetimindeki Açık Toplum Vakfı vasıtasıyla gerçekleştirildiği… Sırbistan’da başlayan dalganın bir şekilde önce Arap ülkelerine ulaştırıldığı sonra Türkiye’ye getirildiği… Gezi Parkı eylemlerinin de Soros’un Türkiye bağlantılarının organize ettiğinin söylenmeye başlandığı, bu konunun hükümet üyelerince de basında dile getirildiği görülmüştür.”
Soros, 2000’li yıllarda bu kez Türk ulusalcılarının gündemindeydi. AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirmek için sıklıkla referans veriliyordu. Eğer bir kısım ulusalcılar Gezi Parkı olaylarında Soros’un “izini” görememişse bu, Gezi Parkı olaylarının Erdoğan’a karşı olmasının getirdiği kafa karışıklığı sebebiyleydi.
Nitekim Kavala soruşturması kapsamında tutuklanan bazı isimler, AKP muhalifi olsa da bazı ulusalcı, sol kimlikli kimselerde “sevinç” yarattı. Çünkü bu isimler bildik “postmodernist” tayfadandı.
Başbuğ’un dediği gibi “dinî ve etnik kimliklere” alan açan postmodernistlerin, devri geçti. Cumhuriyet gazetesini “cemaatçiler (dinî) ve Kürtler (etnik)” ile doldurduğu iddia edilen ekip de tasfiye edildi. Bir zamanlar katı devletçi anlayışın karşısında, sivil alanda (postmodernizmin yanında) faaliyet gösteren dinî cemaat ve tarikatlar, ve bittabi İslamcılar, şimdi “modern devlet” saflarında. “Devlete biat” denilen şey, İslamî terminolojideki “fitne” meselesinden ziyade, 19. yüzyılda Batı’da neşet eden “modern ulus-devlet” formunun getirdiği bir bağlayıcı vatandaşlık ödevi. İslamî terminoloji işin sosu.
İnsan hakları, çok kültürlülük ve benzeri pek çok fikir, “postmodern” anomaliler olarak görülüyor artık. Ama karşılığında yeni bir şey önermiyorlar, geçmişe dönelim derdindeler.
Trump’tan Orban’a, Brezilya’nın yeni seçilen aşırı sağcı lideri Bolsonaro’dan Erdoğan’a ortaya koydukları siyasetin ve fikirlerin hepsi de geçmişe ait, ikinci sınıf fikirler. Birer hortlak gibi şimdi aramızdalar.
İktisatçı John Maynard Keynes’in şöyle bir sözü var, belki kulaklara küpe olur:
“Kendini herhangi bir entelektüel etkiden azade gören pratik yöneticiler, genelde fikren iflas etmiş ekonomistlerin kölesidirler. Gökten sesler duyduğunu sanan çılgın liderler aslında birkaç yıl öncenin ikinci sınıf akademik karalamalarının çılgınlıklarından dem vuruyordur.”
[Yavuz Altun] 22.11.2018 [TR724]
“Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan postmodern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler.”
2007’de postmodernite kavramı dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un Kara Harp Okulu açılış törenindeki konuşmasında da gündeme gelmiş, postmodernist akımların küreselleşme ve bazı iç etkenler nedeniyle Türkiye’de “dinî ve etnik kimliklere” alan açtığı vurgulanmıştı.
Bu bahsi geçen “postmodernistler” dönem dönem çeşitli isimler aldı elbette. AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda, yani 2002’den sonra, “liberaller” (seviyesi düşükler için “liboşlar”) olarak mimlendiler. 28 Şubat’tan itibaren “devlet” karşısında dinî ve etnik kimliklerin varlığını savunuyorlardı. Karşı tarafsa “üniter devlet” dediği bir kavram üzerinden, güya “bölücü terör” ile savaşırken, diğer yanda medyayı, sivil toplumu abluka altına almanın normalliğinden bahsediyordu.
2010’daki referandumda, “Yetmez Ama Evet”çiler (YAE) olarak isimlendirildi postmodernistler. Referandumun yüzde 58 desteğe ulaşmasının YAE’ciler yüzünden olduğu sürekli vurgulandı. Bilhassa da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin Gezi Parkı’yla birlikte takındığı tavır sonrasında, “ortalama CHP seçmeni” tarafından her türlü kötülüğün anası muamelesi gördüler. “Biz bu Erdoğan’a hiç güvenmemiştik” lafındaki özcü tavır, modernizmin alametlerindendi.
2007’de ordudaki üst düzey komutanların durduk yere postmoderniteyle hesaplaşmaya kalkışması herhalde tesadüf olamazdı. Belki bir gün birisi anılarında yazar da okuruz.
Ama yalnız değildiler. Cumhuriyet her ne kadar “muasır medeniyetler seviyesi” hedefiyle doğmuş olsa da, Cumhuriyetçiler her daim “anti-Batıcı”, 2000’lerin moda tabiriyle “anti-Küreselci” olmuşlardı. Sol içerisinde neo-liberalizm karşıtlığı şeklinde kurgulanan bir söylem, Misak-ı Milli sınırları içinde “anti-emperyalist” akımlarla kesişiyor ve topyekûn Batı karşıtlığına cephane taşıyordu. 70’lerden kalma Marksist solla devrin CHP’sinde temsil edilen ulusalcı-sol arasındaki geçimsiz evlilik, bazen ortaklaşan bu gibi ezberlerden ileri gelirdi. 2007-2013 yılları arasında ekranda boy gösteren ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yakın duran gazeteci, yazar ve “stratejistlere” bakın, hemen hepsinin ortak noktası buydu.
Türk milletini “idare etmenin” (Süleyman Demirel, “Türkiye yönetilmez, idare edilir” demişti) yolu, onu Misak-ı Milli sınırları içine hapsetmek, “küçük olsun bizim olsun” tarzındaki taşralı kapanıklığa (muhafazakârlığa) mecbur bırakmaktı. Geçenlerde İlber Ortaylı, Ege Üniversitesi’nde gençlere, “Türkiye’de derece alanlar ABD’de garson oluyorlar,” demiş, boşa gitmeyin demeye getirmiş mesela. Eğer Türkiye’de bir müesses nizam (establishment) varsa, onun ideolojisi tam olarak budur: Türkiye’yi “idare etmek” ve insanları da buna mecbur etmek.
***
Milliyetçiliğin/ulusalcılığın Türk kimliğinin temel kodlarından biri olduğu aşikâr. Burada bir insanın vatanını, milliyetini sevmesinden bahsetmiyoruz. Türkiye’yi dünyanın merkezi gören, ülkenin dünyayla entegre olmasını tehlikeli bulan, vatandaşlarının hayatının her alanına karışmak isteyen bir totaliter kimlik inşası bu. En iyimser versiyonlarında bile, tuhaf bir “Şu Çılgın Türkler” tadı yakalamak mümkün.
Sol siyasette de, sağ siyasette de mebzul miktarda bulunan bu anlayış, 2013’teki Gezi Parkı olaylarıyla birlikte AKP’nin ve Erdoğan’ın arkasında saflaşmaya başladı. Bu kez düşman “Geziciler”di. Gezi Parkı olayları AKP’li “kalemşörler” tarafından bir çırpıda “Batı’nın oyunu” olarak lanse edildi. AKP’ye muhalif olan fakat benzer “yerli ve milli” ideolojiye sahip kimseler de zamanla bu saflara katıldı. Kırk yıldır söylenip duran, temcit pilavına dönmüş iddialar da böylece yeniden ana akımda yer buldu.
Türkiye’de olup biten her şeyi dış güçlere bağlayan, hadiseleri “dış düşman / iç destekçi” (haricî/dahilî) sarmalında kolayca açıklayan, kafasına göre tarihi ve olayları eğip büken insanlar televizyon ve gazetelerde zehir saçmaktaydı.
Zehir kelimesini benzetme olsun diye değil, bilerek isteyerek kullanıyorum. Komplo teorilerinin, gerçeklikten kopuk ve hayal ürünü iddialara dayalı açıklamaların insanlara yaptıkları ortada zira.
Ama bu “anti-Küreselcilik” ya da postmodernite eleştirisi görünümlü “ulus-devletçi retorik”, sadece AKP tarafında bulunmuyor. Bilhassa dünyaya hâlâ Soğuk Savaş döneminin terminolojisiyle yaklaşan orta yaşlı siyasetçiler ve gazeteciler, bu kavramları kullanmayı sürdürüyor. Marksist söylemdeki kapitalizm eleştirisi de, yerli ve millici “Türkiye’nin kendine özgü şartları” meselesi de, İslamcılığın kolayca angaje olduğu “sömürge karşıtı millici” safsatalar da burada kesişiyor.
Erdoğan’ın Batı karşıtı söylemi yüzde 50’yi konsolide edebilmesi açısından bu yönleriyle bir hayli kullanışlı. Toplumun hep bu eksende tutulması da, rejimin (sadece Erdoğan rejimi değil, “modernist, ulus-devletçi rejimin”) gelecek nesillere aktarımı adına mühim.
Aslına bakarsanız bu trend dünyada da yükselişte. Macaristan’da mesela Victor Orban iktidarı, bütün kötülüklerin anası olarak işadamı ve Açık Toplum Vakfı’nın kurucusu George Soros’u bellemiş durumda. Meclis’ten bir yasa geçirerek ülkede Soros’a ait kurumların kapatılmasını bile sağladılar. Toplumsal muhalefeti “Soros çuvalı” içine koyup, susturabiliyor.
Geçenlerde ABD Başkanı Donald Trump bile, ülkedeki göçmenleri savunan sokak hareketlerinin Soros tarafından finanse edildiğini ima etti. Rus kaynaklı sosyal medya trollerinin gündeminde de Soros var. Korku siyaseti için kullanışlı bir nesne.
Soros, bizim de yabancımız değil. Gezi Parkı eylemlerini onun palazlandırdığı o günlerde de sıklıkla yazıldı, çizildi.
Küreselleşme (“postmodernite”) karşıtları, İngiltere’de Brexit’le, ABD’de Trump’la ve Avrupa’da popülist politikacılarla mevzi kazanmış durumdalar. Trump’ın seçim sloganı “ülke sınırlarını geri getirmek” olmuştu. Bir göç ülkesi olarak kurulan ABD’nin göç almasının önüne geçmek, ülkenin temel değerleriyle oynamak aslında ama Trump ve seçmeni bunu umursamıyor.
Orban ve benzerleri bilhassa Doğu Avrupa’da hiç göçmen görmek istemiyorlar. Küreselleşmeye ve onun temsili olarak gördükleri Avrupa Birliği (AB) politikalarına karşı çıkıyorlar.
Göçmenlik, çok kültürlülük, hatta eşcinsellik gibi kimlik meselelerini topyekûn küreselleşmenin ya da postmodern içtihatların bir “sapkınlığı” olarak görüp reddediyorlar.
Egemenlik kavramı yeniden, her yerde hortlamış durumda. Hiçbir ülkenin tek başına kendine yetemediği, günlük ihtiyaçların bile küresel alışverişle karşılandığı günümüzde, bu çok iddialı bir argüman. Hele ki internet çağında…
Türkiye’de ise 2013’ten sonraki süreçte AB’den ve ABD’den gelen eleştiriler, “O devirler geçti artık ülkeyi siz yönetmiyorsunuz,” kıvamında açıklamalarla geçiştiriliyor. Şeker Fabrikalarını ABD şirketi Cargill’e satan bir ülkeden bahsediyoruz.
***
Önceki gün Karar’da Yıldıray Oğur, Osman Kavala soruşturmasından hareketle, geçen hafta gözaltına alınan akademisyenlerle ilgili bir yazı yazdı. Kavala soruşturmasında ifade veren bir gizli tanığın, şu cümleleri bakın bakalım tanıdık gelecek mi:
“Taksim Gezi Parkı eylemleriyle ilgili dünya çapında bir çok araştırmacı yazar ve gazeteci, akademisyen ve siyaset adamının, Soros ve bağlantılı vakıflarıyla ilgili makale ve haberleri basında yer almaktadır. Bu haberlere bakıldığında Gürcistan ve Baltık ülkelerinde Turuncu Devrim, Arap ülkelerinde Arap Baharı, Türkiye’de Taksim Gezi Parkı gibi olayların Soros’un yönetimindeki Açık Toplum Vakfı vasıtasıyla gerçekleştirildiği… Sırbistan’da başlayan dalganın bir şekilde önce Arap ülkelerine ulaştırıldığı sonra Türkiye’ye getirildiği… Gezi Parkı eylemlerinin de Soros’un Türkiye bağlantılarının organize ettiğinin söylenmeye başlandığı, bu konunun hükümet üyelerince de basında dile getirildiği görülmüştür.”
Soros, 2000’li yıllarda bu kez Türk ulusalcılarının gündemindeydi. AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirmek için sıklıkla referans veriliyordu. Eğer bir kısım ulusalcılar Gezi Parkı olaylarında Soros’un “izini” görememişse bu, Gezi Parkı olaylarının Erdoğan’a karşı olmasının getirdiği kafa karışıklığı sebebiyleydi.
Nitekim Kavala soruşturması kapsamında tutuklanan bazı isimler, AKP muhalifi olsa da bazı ulusalcı, sol kimlikli kimselerde “sevinç” yarattı. Çünkü bu isimler bildik “postmodernist” tayfadandı.
Başbuğ’un dediği gibi “dinî ve etnik kimliklere” alan açan postmodernistlerin, devri geçti. Cumhuriyet gazetesini “cemaatçiler (dinî) ve Kürtler (etnik)” ile doldurduğu iddia edilen ekip de tasfiye edildi. Bir zamanlar katı devletçi anlayışın karşısında, sivil alanda (postmodernizmin yanında) faaliyet gösteren dinî cemaat ve tarikatlar, ve bittabi İslamcılar, şimdi “modern devlet” saflarında. “Devlete biat” denilen şey, İslamî terminolojideki “fitne” meselesinden ziyade, 19. yüzyılda Batı’da neşet eden “modern ulus-devlet” formunun getirdiği bir bağlayıcı vatandaşlık ödevi. İslamî terminoloji işin sosu.
İnsan hakları, çok kültürlülük ve benzeri pek çok fikir, “postmodern” anomaliler olarak görülüyor artık. Ama karşılığında yeni bir şey önermiyorlar, geçmişe dönelim derdindeler.
Trump’tan Orban’a, Brezilya’nın yeni seçilen aşırı sağcı lideri Bolsonaro’dan Erdoğan’a ortaya koydukları siyasetin ve fikirlerin hepsi de geçmişe ait, ikinci sınıf fikirler. Birer hortlak gibi şimdi aramızdalar.
İktisatçı John Maynard Keynes’in şöyle bir sözü var, belki kulaklara küpe olur:
“Kendini herhangi bir entelektüel etkiden azade gören pratik yöneticiler, genelde fikren iflas etmiş ekonomistlerin kölesidirler. Gökten sesler duyduğunu sanan çılgın liderler aslında birkaç yıl öncenin ikinci sınıf akademik karalamalarının çılgınlıklarından dem vuruyordur.”
[Yavuz Altun] 22.11.2018 [TR724]
Bankalar uçurumun kenarında [Semih Ardıç]
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) sermaye yeterlilik oranı yüzde 12’nin altında olan bankaların temettü (kâr payı) dağıtmamasını istedi.
Türkiye Bankalar Birliği’ne (TBB) gönderilen yazı üye bankalara iletildi. BDDK’dan gönderilen bahse konu yazı ağustosta patlak veren kur krizinden bu yana bankaların sermayesinin aşındığına dair iddiaları teyit etmiş oldu.
BDDK el konulacak kadar eksiye düşmüş bankalar olduğunu kendisini ikrar ediyor.
“ÖNÜMÜZ KIŞ, DİKKAT EDİN”
BDDK bankalara bu şekilde, “Önümüz kış, ambarda kalan tahılı sağa sola saçmayın.” imasında bulundu. BDDK benzer bir ikazı 2009 krizinde de yapmıştı.
“Zinhar temettü dağıtmayın” ikazının manası şu: Hepinizin durumunu ekrandan takip ediyorum. “Takipteki alacak” denilen batık krediler haftalık ortalama 1-1,5 milyar TL artıyor.
BDDK, bazı bankaların sermaye yeterliliğinin yüzde 12’nin altına düştüğünü ve bu bankaların temettü dağıtmaması gerektiğini belirtti.
Hem dış ve iç borçlanma maliyetlerinin hem de batık kredi tutarının artması sermaye ihtiyacını da katladı. Nakitinizi muhafaza edin. Öz kaynakların risklere oranı yüzde 12’nin altına inmemeli.
BDDK’nın ikazını geçen ay İşsizlik Fonu’ndan Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’a aktarılan toplam 11 milyar TL ile beraber mütalaa etmek lazım.
İŞSİZLİK FONU’NUN PARASI İLE ÜÇ BANKA KURTARILDI
O gün “ana muhalefet” Cumhuriyet Halk Partisi’ne İş Bankası sopası gösterildiği için son senelerin en büyük kurtarma harekâtı soğan fiyatları kadar müzakere edilemedi.
İktidarın arayıp da bulamadığı fırsattı. İşsizler için biriktirilen ve farklı maksatlarla kullanılmaması icap eden fondan 11 milyar TL resmen gasp edildi.
O hamle yapılmasaydı Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’ın sermaye yeterliliğinin yüzde 12’nin altına indiği yüksek sesle konuşuluyor olacaktı.
İstanbul Havalimanı, Avrasya Tüneli, Yavuz Sultan Selim ile Osman Gazi köprüleri gibi ballı ihalelere tahsis edilen krediler yüzünden sermayesi çarçur edilen kamu bankalarına İşsizlik Fonu kullanılarak tahkimat yapıldı.
Bütün muhalefet partileri de bu aleni gaspı sineye çekti.
BANKALARIN SERMAYE İHTİYACI ARTTI
BDDK’nın son yazısı batık kredilerin artmasına bağlı olarak bankacılık sektörünün tamamını içine alacak şekilde sermaye ihtiyacının arttığını gösteriyor.
Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre ocak ayında 61 milyar TL olan batık kredi tutarı 89 milyar TL’ye yükseldi. Haftadan haftaya kabarıyor batık faturası.
Büyümenin eksiye döndüğü, enflasyonun yüzde 25’e tırmandığı bir ekonomide kredi talebi de düşüyor. Bankalar son bir aydır geçen senenin gerisine düştü.
Kimse önünü göremiyor. Bu tablo daha da kararacak. Bankalar uçurumun kenarında.
Borsa İstanbul’da (BIST) hisseleri işlem gören bankaların temettü dağıtmayacak olması yatırımcıların da keyfini kaçıracak.
BORSA’YI BANKA HİSSELERİ SIRTLIYOR
Haddi zatında BIST’in lokomotifi bankacılık kâğıtlarıdır. Böyle bir sürpriz yatırımcının iştahını da kesecektir.
Bir tarafta bankaların sermaye ihtiyacını gidermek için frene basarken diğer tarafta piyasaya sermaye girişini azaltacak bir tablo. Kırk katır mı, kırk satır mı? Bollukta kıtlık hazırlığı yapmayının hali…
Bütün bunlar ne mânâya geliyor? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) talimatla kredi verdirdiği bankalar elde avuçta ne varsa tüketti.
Konuta, arabaya, tatile derken bütün kaynaklar tüketime harcandı. Tüketim harcamalarının neticesi büyümenin matah bir iş olduğu zannedildi.
EN MUTEBER MÜŞTERİYE KREDİ VERMİYORLAR
Hatalı kararlar ve ranta dayalı büyüme modeli duvara toslayınca bankalar can derdine düştü. Bunun içindir ki bankalar en muteber müşterilerine bile kredi verirken bin dereden su götürüyor.
Risk faktörü hiç olmadığı kadar yüksek. Nasıl olsa Hazine de 2019 senesinde 150 milyar TL’den fazla borç alacak. Parayı Hazine’ye satarak krizi atlatmaya çalışacaklar.
Haliyle kredi ile ayakta duran ve öz kaynakları son derece düşük seviyelerde kalmış şirketlerimiz için bundan böyle kaynak temin etmek daha çetin hale gelmiştir.
HERKES İÇİN ZOR BİR DÖNEM
Kamu bankalarını İşsizlik Fonu ile ayakta tutmaya çalışan BDDK’nın özel bankaları da temettü dağıtmayın diye ikaz etmesi şirketleri, şahısları, hasılı kelam bütün ekonomik aktörleri zorlayacak.
Temettü dağıtmamak sermaye yeterlilik rasyosu düşük bankaları kurtarır mı? Mümkün değil.
Yakında BDDK sermaye zerkedilmesi için banka patronlarına sarı zarflar yollamaya başlar. Borsa’da bugünlerde bütün şirketlerin tek gündemi de bu zaten: Sermaye artırımı…
[Semih Ardıç] 22.11.2018 [TR724]
Türkiye Bankalar Birliği’ne (TBB) gönderilen yazı üye bankalara iletildi. BDDK’dan gönderilen bahse konu yazı ağustosta patlak veren kur krizinden bu yana bankaların sermayesinin aşındığına dair iddiaları teyit etmiş oldu.
BDDK el konulacak kadar eksiye düşmüş bankalar olduğunu kendisini ikrar ediyor.
“ÖNÜMÜZ KIŞ, DİKKAT EDİN”
BDDK bankalara bu şekilde, “Önümüz kış, ambarda kalan tahılı sağa sola saçmayın.” imasında bulundu. BDDK benzer bir ikazı 2009 krizinde de yapmıştı.
“Zinhar temettü dağıtmayın” ikazının manası şu: Hepinizin durumunu ekrandan takip ediyorum. “Takipteki alacak” denilen batık krediler haftalık ortalama 1-1,5 milyar TL artıyor.
BDDK, bazı bankaların sermaye yeterliliğinin yüzde 12’nin altına düştüğünü ve bu bankaların temettü dağıtmaması gerektiğini belirtti.
Hem dış ve iç borçlanma maliyetlerinin hem de batık kredi tutarının artması sermaye ihtiyacını da katladı. Nakitinizi muhafaza edin. Öz kaynakların risklere oranı yüzde 12’nin altına inmemeli.
BDDK’nın ikazını geçen ay İşsizlik Fonu’ndan Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’a aktarılan toplam 11 milyar TL ile beraber mütalaa etmek lazım.
İŞSİZLİK FONU’NUN PARASI İLE ÜÇ BANKA KURTARILDI
O gün “ana muhalefet” Cumhuriyet Halk Partisi’ne İş Bankası sopası gösterildiği için son senelerin en büyük kurtarma harekâtı soğan fiyatları kadar müzakere edilemedi.
İktidarın arayıp da bulamadığı fırsattı. İşsizler için biriktirilen ve farklı maksatlarla kullanılmaması icap eden fondan 11 milyar TL resmen gasp edildi.
O hamle yapılmasaydı Halkbank, Vakıfbank ve Eximbank’ın sermaye yeterliliğinin yüzde 12’nin altına indiği yüksek sesle konuşuluyor olacaktı.
İstanbul Havalimanı, Avrasya Tüneli, Yavuz Sultan Selim ile Osman Gazi köprüleri gibi ballı ihalelere tahsis edilen krediler yüzünden sermayesi çarçur edilen kamu bankalarına İşsizlik Fonu kullanılarak tahkimat yapıldı.
Bütün muhalefet partileri de bu aleni gaspı sineye çekti.
BANKALARIN SERMAYE İHTİYACI ARTTI
BDDK’nın son yazısı batık kredilerin artmasına bağlı olarak bankacılık sektörünün tamamını içine alacak şekilde sermaye ihtiyacının arttığını gösteriyor.
Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre ocak ayında 61 milyar TL olan batık kredi tutarı 89 milyar TL’ye yükseldi. Haftadan haftaya kabarıyor batık faturası.
Büyümenin eksiye döndüğü, enflasyonun yüzde 25’e tırmandığı bir ekonomide kredi talebi de düşüyor. Bankalar son bir aydır geçen senenin gerisine düştü.
Kimse önünü göremiyor. Bu tablo daha da kararacak. Bankalar uçurumun kenarında.
Borsa İstanbul’da (BIST) hisseleri işlem gören bankaların temettü dağıtmayacak olması yatırımcıların da keyfini kaçıracak.
BORSA’YI BANKA HİSSELERİ SIRTLIYOR
Haddi zatında BIST’in lokomotifi bankacılık kâğıtlarıdır. Böyle bir sürpriz yatırımcının iştahını da kesecektir.
Bir tarafta bankaların sermaye ihtiyacını gidermek için frene basarken diğer tarafta piyasaya sermaye girişini azaltacak bir tablo. Kırk katır mı, kırk satır mı? Bollukta kıtlık hazırlığı yapmayının hali…
Bütün bunlar ne mânâya geliyor? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) talimatla kredi verdirdiği bankalar elde avuçta ne varsa tüketti.
Konuta, arabaya, tatile derken bütün kaynaklar tüketime harcandı. Tüketim harcamalarının neticesi büyümenin matah bir iş olduğu zannedildi.
EN MUTEBER MÜŞTERİYE KREDİ VERMİYORLAR
Hatalı kararlar ve ranta dayalı büyüme modeli duvara toslayınca bankalar can derdine düştü. Bunun içindir ki bankalar en muteber müşterilerine bile kredi verirken bin dereden su götürüyor.
Risk faktörü hiç olmadığı kadar yüksek. Nasıl olsa Hazine de 2019 senesinde 150 milyar TL’den fazla borç alacak. Parayı Hazine’ye satarak krizi atlatmaya çalışacaklar.
Haliyle kredi ile ayakta duran ve öz kaynakları son derece düşük seviyelerde kalmış şirketlerimiz için bundan böyle kaynak temin etmek daha çetin hale gelmiştir.
HERKES İÇİN ZOR BİR DÖNEM
Kamu bankalarını İşsizlik Fonu ile ayakta tutmaya çalışan BDDK’nın özel bankaları da temettü dağıtmayın diye ikaz etmesi şirketleri, şahısları, hasılı kelam bütün ekonomik aktörleri zorlayacak.
Temettü dağıtmamak sermaye yeterlilik rasyosu düşük bankaları kurtarır mı? Mümkün değil.
Yakında BDDK sermaye zerkedilmesi için banka patronlarına sarı zarflar yollamaya başlar. Borsa’da bugünlerde bütün şirketlerin tek gündemi de bu zaten: Sermaye artırımı…
[Semih Ardıç] 22.11.2018 [TR724]
Kimse Türkiye’nin soğan stokunu test etmeye kalkışmasın! [Naci Karadağ]
Cem Yılmaz’ın gösterilerinden birinde harika bir ayrıntı vardır.
Komplo teorilerine bayılan Türk halkının durumunu anlatırken, “CIA bu (sosyal medya hesapları) hesaplara bakıyormuş!” paranoyasına şöyle tepki verir Yılmaz;
“CIA senin parkta kebap yellerken çektirdiğin fotoyu ne yapsın!”
Türkiye üç yanı denizler, dört yanı düşmanlarla çevrili ve içi hain ve vatan düşmanlarıyla dolu bir kara parçası.
Hani, biz sıradan insanlar için bu tür paranoyalar belki önemsenmez ama eğer bu devlet aklına kadar sirayet ederse durum ciddi demektir.
Bakanından başbakanına, cumhurreisinden damadına kadar iktidarın her kişisi, her olumsuz olayı dış güçlere, bir takım lobilere bağlayınca zaten akli muvazenesini iyiden iyiye yitirmeye başlayan toplum tam tımarhaneye dönüyor.
Bunun en komiği de enflasyonla mücadele alanında sergileniyor.
Dolar yakarak dış güçlere karşı sağlam duruş sergilediğini düşünen vatandaşa belediye, enflasyonla mücadele zabıta birimi kurarak katılıyor.
Çaresizlikten mi, yoksa kapasitenin maksimum durumunu çoktan aştığından mıdır bilinmez, bir süredir marketlerde, çarşıda pazarda enflasyonla mücadele timleri ortaya çıktı.
Bazı belediye başkanları semt pazarlarını havuz medyası eşliğinde basarak gariban pazarcıları fiyatlarını düşürmeyerek dış güçlerin oyununa gelmekle suçladı ve tezgahlarına el konularak vatan sathında milli mücadele sergilediler.
Burası önemli: damat bey maydanoz ve sair zerzevat fiyatlarında 40 kuruşluk indirime gidilerek enflasyonla tarihi mücadele yapıldığını söyledi. İktidar medyasına göre bu İstiklal Savaşı’na benzer bir mücadeleydi.
Bu göz yaşartan, göğüs kabartan milli mücadele günlerinde saat başı kahramanlık öyküleri yaşanmaya başladı.
15 Temmuz gecesi kamyonunu küffarın üzerine üzerine süren Şerife bacı, polisi “ararın” yaparak harekete geçiren Kürtaj dede gibi milli kahramanlar bu kez sebze ve meyve reyonlarında Ulubatlı Hasan misali kahramanlıklar sergilemeye başladılar.
Emniyet güçleri tonlarca patlamaya hazır soğanı çuvallar içinde ele geçirdi.
Zabıta milis kuvvetleri ekmeklerin arasına sıkıştırılmış, peynir ile kamufle edilmiş marul yapraklarını ortaya çıkararak büyük oyunu bozdu!
Açılan Millet Kıraathanesi’nde kekler ve çaylar kapış kapış giderken yurdun her köşesinden bambaşka kahramanlık destanları yazıldı.
Sorosçular, Geziciler, Faiz lobisi, döviz lobisi derken, Reis önderliğinde iktidarımız Soğan Lobisi’ni de yerle bir edip büyük taarruzdan daha önemli bir zafere imza attılar!
Milletimiz büyük oyunu gördü, damat bakanımız devasa kumpası yerle bir etti, sülükçü hanımefendi danışmanlarımız sarayda ayrı bir destan yazdılar… Limon kabuklarından reçel yaparak enflasyona bir darbe de saraydan geldi!
Kimse Türkiye’nin soğan stokunu test etmeye kalkışmasın!
Daha sırada piyaz lobisi var.
Öyle kolay değil bu milletin soğanını, sumak ile karıştırarak büyük oyunlar oynamak.
Portakal bıçaklayarak Hollanda ekonomisini beş paralık eden, Alman teknolojisini yere seren halkımız bu kahramanlıklarla ne kadar övünse azdır!
[Naci Karadağ] 22.11.2018 [TR724]
Komplo teorilerine bayılan Türk halkının durumunu anlatırken, “CIA bu (sosyal medya hesapları) hesaplara bakıyormuş!” paranoyasına şöyle tepki verir Yılmaz;
“CIA senin parkta kebap yellerken çektirdiğin fotoyu ne yapsın!”
Türkiye üç yanı denizler, dört yanı düşmanlarla çevrili ve içi hain ve vatan düşmanlarıyla dolu bir kara parçası.
Hani, biz sıradan insanlar için bu tür paranoyalar belki önemsenmez ama eğer bu devlet aklına kadar sirayet ederse durum ciddi demektir.
Bakanından başbakanına, cumhurreisinden damadına kadar iktidarın her kişisi, her olumsuz olayı dış güçlere, bir takım lobilere bağlayınca zaten akli muvazenesini iyiden iyiye yitirmeye başlayan toplum tam tımarhaneye dönüyor.
Bunun en komiği de enflasyonla mücadele alanında sergileniyor.
Dolar yakarak dış güçlere karşı sağlam duruş sergilediğini düşünen vatandaşa belediye, enflasyonla mücadele zabıta birimi kurarak katılıyor.
Çaresizlikten mi, yoksa kapasitenin maksimum durumunu çoktan aştığından mıdır bilinmez, bir süredir marketlerde, çarşıda pazarda enflasyonla mücadele timleri ortaya çıktı.
Bazı belediye başkanları semt pazarlarını havuz medyası eşliğinde basarak gariban pazarcıları fiyatlarını düşürmeyerek dış güçlerin oyununa gelmekle suçladı ve tezgahlarına el konularak vatan sathında milli mücadele sergilediler.
Burası önemli: damat bey maydanoz ve sair zerzevat fiyatlarında 40 kuruşluk indirime gidilerek enflasyonla tarihi mücadele yapıldığını söyledi. İktidar medyasına göre bu İstiklal Savaşı’na benzer bir mücadeleydi.
Bu göz yaşartan, göğüs kabartan milli mücadele günlerinde saat başı kahramanlık öyküleri yaşanmaya başladı.
15 Temmuz gecesi kamyonunu küffarın üzerine üzerine süren Şerife bacı, polisi “ararın” yaparak harekete geçiren Kürtaj dede gibi milli kahramanlar bu kez sebze ve meyve reyonlarında Ulubatlı Hasan misali kahramanlıklar sergilemeye başladılar.
Emniyet güçleri tonlarca patlamaya hazır soğanı çuvallar içinde ele geçirdi.
Zabıta milis kuvvetleri ekmeklerin arasına sıkıştırılmış, peynir ile kamufle edilmiş marul yapraklarını ortaya çıkararak büyük oyunu bozdu!
Açılan Millet Kıraathanesi’nde kekler ve çaylar kapış kapış giderken yurdun her köşesinden bambaşka kahramanlık destanları yazıldı.
Sorosçular, Geziciler, Faiz lobisi, döviz lobisi derken, Reis önderliğinde iktidarımız Soğan Lobisi’ni de yerle bir edip büyük taarruzdan daha önemli bir zafere imza attılar!
Milletimiz büyük oyunu gördü, damat bakanımız devasa kumpası yerle bir etti, sülükçü hanımefendi danışmanlarımız sarayda ayrı bir destan yazdılar… Limon kabuklarından reçel yaparak enflasyona bir darbe de saraydan geldi!
Kimse Türkiye’nin soğan stokunu test etmeye kalkışmasın!
Daha sırada piyaz lobisi var.
Öyle kolay değil bu milletin soğanını, sumak ile karıştırarak büyük oyunlar oynamak.
Portakal bıçaklayarak Hollanda ekonomisini beş paralık eden, Alman teknolojisini yere seren halkımız bu kahramanlıklarla ne kadar övünse azdır!
[Naci Karadağ] 22.11.2018 [TR724]
Korsan rejim ve rehine sorunu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa Konseyi’ne bağlı bir organ ve Avrupa Birliği ile ilgisi yok. Avrupa Konseyi, Mayıs 1949’da kuruldu. Amacı Avrupa devletlerinin insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti bakımından ilerlemeleri olarak özetlenebilir. Özellikle Türkiye’de – cahillikten! – Avrupa Birliği (AB) ile karıştırılıyor ya da AB’nin bir organı sanılıyor. Bu hataları yapanlar sadece sıradan vatandaşlar değil. Siyasi karar alıcılar, parti başkanları, politikacılar, kamu yöneticileri ve gazeteciler de bu konuda temel bilgi eksikliğinden muzdarip. Oysa Türkiye, Konsey kurulduktan sonra Yunanistan’la beraber Ağustos 1949’da üye oldu. Yani Konsey’in kuruluşundan sonra üye olan iki üyeden biri! Yani 70 yıla yakın bir süredir üye olunan bu örgütün daha ne olduğunu ve ne olmadığını öğrenememiş bir durumda Türkiye. Sanırım “monşerlerden arındıralım” derken şirazesinden çıkan Türkiye dışişlerinin bir yansımasıdır bu korkunç cehalet, diyerek parantezi kapatalım ve konuya dönelim. Neden bugünkü yazıda durup dururken Uluslararası Organizasyonlar dersi vari bir girizgâh yapma gereği duydum? Anlatayım isterseniz.
AİHM, Türkiye’nin üye olmak istediği bir kuruluşun yargı organı değil, Türkiye’nin üye olduğu bir kuruluşun yargı organı! 1950’de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi adı verilen bir belge imzalandı. Bu dokümanın önemi birkaç nedene dayanıyor. Bunlardan birincisi, Avrupa Ülkeleri’nin ne tip siyasi sistemi benimseyecekleri ve ne tür hakları vatandaşlarına garanti edeceklerine ilişkin önemli ipuçları bulabildiğimiz bir metin. Diğer bir ifadeyle, yönetsel standartları ana hatlarıyla belirliyor. Özellikle adil yargılanma hakkı, AİHM bakımından kilit önemde. AİHM, bu standartlara uyulup uyulmadığını denetleyen bir organ. Ülkelerinde haksızlığa uğradığını düşünen bireyler, vatandaşı oldukları devletin yargı sistemi içindeki tüm olanakları tükettikten sonra (yani yüksek yargı mecralarında haklarını arama aşaması sonrasında halen haksızlıklarının giderilmediğini düşünüyorlarsa), AİHM’e başvurabiliyorlar. Yani AİHM, üye ülkelerin iç hukukundan üstte, anayasal seviyede bir bağlayıcılığa sahip. Türkiye AİHM denetim sürecine bireysel başvuru hakkını 1987’de, AİHM zorlayıcı yargı yetkisini 1990’da kabul etmiştir. Anayasa Mahkemesi, AİHM kararlarını içtihat olarak almayı kabul etmiş durumdadır. 1982 anayasası madde 90, milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğunu belirtmekte, temel hak ve özgürlükler bakımından iç hukukta farklı hükümler olursa, çıkacak uyuşmazlıklarda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınması gerektiğini hükme bağlıyor. Anayasa açıktır. AİHM kararları Türkiye ve diğer üye devletler tarafından bağlayıcıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 46, açıkça AİHM kararlarının üye ülkeler için bağlayıcı olduğunu söylemektedir. Türkiye bunu imzalamıştır! Ve bunu uzun süredir uygulamıştır. Kararlar, Anayasa Mahkemesi kararlarının bile üzerindedir. Bu hak, 1982 Anayasası’na yapılan ekle, anayasal hak niteliği kazanmıştır. Ama mesele, AİHM hükümleri ile Türkiye anayasası arasındaki hiyerarşik ilişki değil ki!
AHİM kararı Türkiye için bağlayıcıdır hukuken!
Selahattin Demirtaş ve tutuklu onlarca Kürt milletvekili, normal koşullarda ve anayasa ile yasalara uygun prosedürlerle tutuklanmadı. Türkiye kendi anayasa metnini ve kanunlarını ihlal ederek, hukuk dışına çıkarak, olağanüstü şartlar dahilinde bu hukuk katliamını yaptı. Tıpkı diğer takibata uğratılan yüz binler gibi, tıpkı içeri alınan yüzlerce gazeteci ve medya mensubu gibi, tıpkı KHK’larla kamudaki işini hukuksuzca kaybeden – benim de dâhil olduğum – yüz binlerce kamu çalışanı gibi!
Son AHİM kararı Türkiye için bağlayıcıdır hukuken. Son kelime çok önemli ama! Hukuken! AİHM, temeli hukuk devleti olan ülkelerin oluşturdukları bir uygarlık seviyesidir. Avrupa Konseyi üyesi olmak, bu koşulları otomatikman sağlamıyor. Türkiye artık bırakın hukuk devleti olmayı, kendi varlık zemini olan anayasasıyla bile arasındaki bağı tümüyle kaybetmiş bir rejim tarafından yönetiliyor. Kendi anayasasına uymayan devlet olur mu? Kendi kanunlarının gereğini yerine getirmeyen devlet, hala vardır diyebilir miyiz? Türkiye’de bir sivil darbe yapıldı. Darbe, kademeli bir sivil darbedir ama. 17 Aralık’ta başladı süreç. Hukuka müdahale eden siyaset – teknik ifadeyle yargıya müdahale eden yürütme – savcı ve hâkimleri görevlerinden uzaklaştırarak, bir yolsuzluk soruşturma ve yargı sürecini cebren engelledi. Anayasa dışına çıktı. Anayasaya uymadı. Anayasanın oluşturduğu devlet mimarisini bozdu. Siyasi sistemin denge ve denetim mekanizmasını darmadağın etti. Hukuku siyasetin köpeği haline getirmek isteyenlerin yardımıyla, siyasi rejime ideolojik olarak bağlı, güdümlü, yanlı, şahsiyetsiz, varlık nedeniyle çelişkili bir prosedürel rejim hukuku oluşturdu. Bir oldu-bittiyle, devletin temel sütunlarından biri olan yargıyı, anayasaya aykırı şekilde, fiilen yürütmenin insafına bağladı. İşte bu yeni fiili yapı içerisinde, AİHM kararları bağlayıcı değildir. Demirtaş bırakılır mı bırakılmaz mı, bununla ilgilenmiyorum. Elbette, Selahattin Demirtaş derhal bırakılmalıdır – ama bu, bu yazının temel sorunu değildir. Yazının temel sorunu, Demirtaş bırakılırsa bile, bu Türkiye’de hukuk işlerlik kazandı ve normalleşme başladı diye olmayacak. Eğer Demirtaş bırakılırsa, bu rehine politikası çerçevesinde, tıpkı Deniz Yücel ve Meşale Tolu gibi, tıpkı Pastör Andrew Brunson gibi, pazarlıklar sonucunda, kar-zarar marjları çerçevesinde, aldım-verdim-ben seni yendim türevi bir Oryantal halı pazarlığı bağlamında gerçekleşecek! Çünkü artık Türkiye normali budur!
AİHM kararı önemli
AİHM kararı, her şeye karşın, teknik olarak yine de önemli. Neden mi? Çünkü AİHM kararı, bilfiil Türkiye’de nasıl bir rejim olduğunu gayet öz bir biçimde ortaya koymuş, dünyaya ilan etmiştir. Erdoğan’ın açıklaması, bunu gayet iyi özetlemektedir – ki sadece bu açıklamak durumunda kalması bile, esasen AİHM kararının atik-manevi bağlamdaki gücünü ortaya koymaktadır. Ne dedi Erdoğan karar sonrasında, gelin hatırlayalım: “AİHM’in verdiği kararlar bizi bağlamaz! AİHM’in bugüne kadar biliyorsunuz terör örgütüyle ilgili verdiği birçok kararlar var. Hepsi de aleyhedir. Onun karşılığında bizim de yapabileceğimiz birçok şeyler vardır. Biz karşı hamlemizi yaparız, işi bitiririz! Yani terörü gelip de Türkiye’de dizginleyen hiçbir zaman AİHM olmadı. Terör devam etti. Yine aynı şekilde şu anda terör devam ediyor. Ama faturasını, bedelini ödeyen Türk halkı”. Yani Erdoğan kendi rejimini bir taraf olarak belirlemiş, Demirtaş’ı içeride tutmak konusundaki inisiyatifini de çekinmeden ortaya koyuyor. Diyor ki, “Bizim de yapabileceğimiz birçok şeyler vardır. Biz karşı hamlemizi yaparız, işi bitiririz!”, yani, süreç hukuksal değil, siyasi bir süreçtir, adeta bir satranç müsabakası gibi, karşılıklı hamlelerle “onlar ve biz” ayrımı üzerinden mücadele devam etmektedir. Ortada mahkeme kararı varmış, hukukmuş, yargıymış, artık bunlarla formel anlamda veya retorik bakımdan bile ilgilenmiyor Erdoğan! AİHM kararını da onların (Avrupalıların veya Batılıların) bir manevrası, bir hamlesi olarak algılıyor. Ortada bir mücadele var yani. Batı Türkiye’ye karşı! Ne yapıyor? Kürtleri kullanıyor. Böylece “teröristlere destek olup” Türkiye’yi “yenmeye çalışıyor”. Cümlelerdeki anlam bu! Rejimin ana karakterini bundan daha veciz ifade eden bir cümle bulmak sanırım olanaksız! Bu dil, bu retorik, bu diskur, Türkiye’yi nereye getirdi, görüyoruz!
Türkiye’de korsan bir rejim var
Türkiye, Avrupa’da yeri olmayan bir ülke artık! Avrupa kurumlarında halen bulunuyor olması aldatıcı olması: bu bir süreçtir ve geriye sayım başlamış durumdadır. Al Capon tarzı bir söylem ve varoş kültürünün yansıması bir kavgacı dil, Akkoyunlu devleti kriterlerinde kabul görebilir, İslamcı kitlelerce benimsenebilir, sağ nasyonalist Milliyetçi Hareket’çi tayfayı cezbedebilir, hatta sol nasyonalist CHP ulusalcılarına ve onların ideolojik “devletlû” bürokratik kadrolarına esin kaynağı olabilir. Gurur okşar, “bir Türk dünyaya bedeldir” türü, Türk’e Türk propagandası olarak iyi de iş yapar içeride. Ama ok yaydan çıktı, bunu ortadan kaldıramazsınız. Türkiye’nin imajı, artık demokratik bir ülke değil. Aksine, Rusya-İran liginde, uluslararası toplumun başına bela, günden güne etrafını enfekte eden bir bataklık görünümünde. Seçilmiş Kürt vekilleri yaka paça içeri tıkan ve bunu kendi yasalarını hiçe sayarak yapan, Kürtlerin belediye başkanlarını (yüzlercesi, yüzlercesi!!!) aynı Gestapo yöntemleriyle fabrikasyon kılıflar çerçevesinde kriminalize eden ve seçildikleri makamlara çöreklenen, onları hapse tıkan, Çin’dekinden çok gazetecinin içeride tutsak olduğu, 8,000 akademisyenin siyasi gerekçelerle işinden çıkarıldığı, yüz binlerce memurun hukuksuzca kamudan ihraç edildiği bir kabus! Türkiye bugün itibarıyla bu karneyle AİHM kararlarına da uymayacağını en yüksek karar alıcı ağzından söylemekte.
AİHM eski yargıcı Rıza Türmen BBC’ye verdiği röportajda AİHM kararının “Türkiye’deki demokrasiyi eleştirdiği” saptamasını yapıyor. Türmen’e göre AİHM kararı Türkiye’de bağımsız olduğundan kuşku duyulan bir yargı olduğunu, Demirtaş’ın siyasi nedenlerle içeride tutulduğunu ortaya koymakta. Türmen, bunun salt Türkiye bakımından değil, AİHM tarihinde de ilk kez olduğuna dikkat çekiyor. Doğrudur. Türkiye’nin bugün düşmüş olduğu seviye, sadece demokrasiler ligi bakımından değil, devlet olma koşulları çerçevesinde de sıkıntılıdır. Türkiye, kendi yasalarına riayet etmeyen, sağa sola yalpalayan, tutarsız, mantıktan ve aklıselimden uzak bir “rejim” görünümü veriyor. AİHM, bunu çok başarılı bir fotoğrafla, tüm dünyanın gözü önünde ortaya koyuyor. Kendi anayasasına uymayan rejim, hukuki ve meşru olamaz, olsa olsa korsan olur. Türkiye’de korsan bir rejim vardır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.11.2018 [TR724]
AİHM, Türkiye’nin üye olmak istediği bir kuruluşun yargı organı değil, Türkiye’nin üye olduğu bir kuruluşun yargı organı! 1950’de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi adı verilen bir belge imzalandı. Bu dokümanın önemi birkaç nedene dayanıyor. Bunlardan birincisi, Avrupa Ülkeleri’nin ne tip siyasi sistemi benimseyecekleri ve ne tür hakları vatandaşlarına garanti edeceklerine ilişkin önemli ipuçları bulabildiğimiz bir metin. Diğer bir ifadeyle, yönetsel standartları ana hatlarıyla belirliyor. Özellikle adil yargılanma hakkı, AİHM bakımından kilit önemde. AİHM, bu standartlara uyulup uyulmadığını denetleyen bir organ. Ülkelerinde haksızlığa uğradığını düşünen bireyler, vatandaşı oldukları devletin yargı sistemi içindeki tüm olanakları tükettikten sonra (yani yüksek yargı mecralarında haklarını arama aşaması sonrasında halen haksızlıklarının giderilmediğini düşünüyorlarsa), AİHM’e başvurabiliyorlar. Yani AİHM, üye ülkelerin iç hukukundan üstte, anayasal seviyede bir bağlayıcılığa sahip. Türkiye AİHM denetim sürecine bireysel başvuru hakkını 1987’de, AİHM zorlayıcı yargı yetkisini 1990’da kabul etmiştir. Anayasa Mahkemesi, AİHM kararlarını içtihat olarak almayı kabul etmiş durumdadır. 1982 anayasası madde 90, milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğunu belirtmekte, temel hak ve özgürlükler bakımından iç hukukta farklı hükümler olursa, çıkacak uyuşmazlıklarda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınması gerektiğini hükme bağlıyor. Anayasa açıktır. AİHM kararları Türkiye ve diğer üye devletler tarafından bağlayıcıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 46, açıkça AİHM kararlarının üye ülkeler için bağlayıcı olduğunu söylemektedir. Türkiye bunu imzalamıştır! Ve bunu uzun süredir uygulamıştır. Kararlar, Anayasa Mahkemesi kararlarının bile üzerindedir. Bu hak, 1982 Anayasası’na yapılan ekle, anayasal hak niteliği kazanmıştır. Ama mesele, AİHM hükümleri ile Türkiye anayasası arasındaki hiyerarşik ilişki değil ki!
AHİM kararı Türkiye için bağlayıcıdır hukuken!
Selahattin Demirtaş ve tutuklu onlarca Kürt milletvekili, normal koşullarda ve anayasa ile yasalara uygun prosedürlerle tutuklanmadı. Türkiye kendi anayasa metnini ve kanunlarını ihlal ederek, hukuk dışına çıkarak, olağanüstü şartlar dahilinde bu hukuk katliamını yaptı. Tıpkı diğer takibata uğratılan yüz binler gibi, tıpkı içeri alınan yüzlerce gazeteci ve medya mensubu gibi, tıpkı KHK’larla kamudaki işini hukuksuzca kaybeden – benim de dâhil olduğum – yüz binlerce kamu çalışanı gibi!
Son AHİM kararı Türkiye için bağlayıcıdır hukuken. Son kelime çok önemli ama! Hukuken! AİHM, temeli hukuk devleti olan ülkelerin oluşturdukları bir uygarlık seviyesidir. Avrupa Konseyi üyesi olmak, bu koşulları otomatikman sağlamıyor. Türkiye artık bırakın hukuk devleti olmayı, kendi varlık zemini olan anayasasıyla bile arasındaki bağı tümüyle kaybetmiş bir rejim tarafından yönetiliyor. Kendi anayasasına uymayan devlet olur mu? Kendi kanunlarının gereğini yerine getirmeyen devlet, hala vardır diyebilir miyiz? Türkiye’de bir sivil darbe yapıldı. Darbe, kademeli bir sivil darbedir ama. 17 Aralık’ta başladı süreç. Hukuka müdahale eden siyaset – teknik ifadeyle yargıya müdahale eden yürütme – savcı ve hâkimleri görevlerinden uzaklaştırarak, bir yolsuzluk soruşturma ve yargı sürecini cebren engelledi. Anayasa dışına çıktı. Anayasaya uymadı. Anayasanın oluşturduğu devlet mimarisini bozdu. Siyasi sistemin denge ve denetim mekanizmasını darmadağın etti. Hukuku siyasetin köpeği haline getirmek isteyenlerin yardımıyla, siyasi rejime ideolojik olarak bağlı, güdümlü, yanlı, şahsiyetsiz, varlık nedeniyle çelişkili bir prosedürel rejim hukuku oluşturdu. Bir oldu-bittiyle, devletin temel sütunlarından biri olan yargıyı, anayasaya aykırı şekilde, fiilen yürütmenin insafına bağladı. İşte bu yeni fiili yapı içerisinde, AİHM kararları bağlayıcı değildir. Demirtaş bırakılır mı bırakılmaz mı, bununla ilgilenmiyorum. Elbette, Selahattin Demirtaş derhal bırakılmalıdır – ama bu, bu yazının temel sorunu değildir. Yazının temel sorunu, Demirtaş bırakılırsa bile, bu Türkiye’de hukuk işlerlik kazandı ve normalleşme başladı diye olmayacak. Eğer Demirtaş bırakılırsa, bu rehine politikası çerçevesinde, tıpkı Deniz Yücel ve Meşale Tolu gibi, tıpkı Pastör Andrew Brunson gibi, pazarlıklar sonucunda, kar-zarar marjları çerçevesinde, aldım-verdim-ben seni yendim türevi bir Oryantal halı pazarlığı bağlamında gerçekleşecek! Çünkü artık Türkiye normali budur!
AİHM kararı önemli
AİHM kararı, her şeye karşın, teknik olarak yine de önemli. Neden mi? Çünkü AİHM kararı, bilfiil Türkiye’de nasıl bir rejim olduğunu gayet öz bir biçimde ortaya koymuş, dünyaya ilan etmiştir. Erdoğan’ın açıklaması, bunu gayet iyi özetlemektedir – ki sadece bu açıklamak durumunda kalması bile, esasen AİHM kararının atik-manevi bağlamdaki gücünü ortaya koymaktadır. Ne dedi Erdoğan karar sonrasında, gelin hatırlayalım: “AİHM’in verdiği kararlar bizi bağlamaz! AİHM’in bugüne kadar biliyorsunuz terör örgütüyle ilgili verdiği birçok kararlar var. Hepsi de aleyhedir. Onun karşılığında bizim de yapabileceğimiz birçok şeyler vardır. Biz karşı hamlemizi yaparız, işi bitiririz! Yani terörü gelip de Türkiye’de dizginleyen hiçbir zaman AİHM olmadı. Terör devam etti. Yine aynı şekilde şu anda terör devam ediyor. Ama faturasını, bedelini ödeyen Türk halkı”. Yani Erdoğan kendi rejimini bir taraf olarak belirlemiş, Demirtaş’ı içeride tutmak konusundaki inisiyatifini de çekinmeden ortaya koyuyor. Diyor ki, “Bizim de yapabileceğimiz birçok şeyler vardır. Biz karşı hamlemizi yaparız, işi bitiririz!”, yani, süreç hukuksal değil, siyasi bir süreçtir, adeta bir satranç müsabakası gibi, karşılıklı hamlelerle “onlar ve biz” ayrımı üzerinden mücadele devam etmektedir. Ortada mahkeme kararı varmış, hukukmuş, yargıymış, artık bunlarla formel anlamda veya retorik bakımdan bile ilgilenmiyor Erdoğan! AİHM kararını da onların (Avrupalıların veya Batılıların) bir manevrası, bir hamlesi olarak algılıyor. Ortada bir mücadele var yani. Batı Türkiye’ye karşı! Ne yapıyor? Kürtleri kullanıyor. Böylece “teröristlere destek olup” Türkiye’yi “yenmeye çalışıyor”. Cümlelerdeki anlam bu! Rejimin ana karakterini bundan daha veciz ifade eden bir cümle bulmak sanırım olanaksız! Bu dil, bu retorik, bu diskur, Türkiye’yi nereye getirdi, görüyoruz!
Türkiye’de korsan bir rejim var
Türkiye, Avrupa’da yeri olmayan bir ülke artık! Avrupa kurumlarında halen bulunuyor olması aldatıcı olması: bu bir süreçtir ve geriye sayım başlamış durumdadır. Al Capon tarzı bir söylem ve varoş kültürünün yansıması bir kavgacı dil, Akkoyunlu devleti kriterlerinde kabul görebilir, İslamcı kitlelerce benimsenebilir, sağ nasyonalist Milliyetçi Hareket’çi tayfayı cezbedebilir, hatta sol nasyonalist CHP ulusalcılarına ve onların ideolojik “devletlû” bürokratik kadrolarına esin kaynağı olabilir. Gurur okşar, “bir Türk dünyaya bedeldir” türü, Türk’e Türk propagandası olarak iyi de iş yapar içeride. Ama ok yaydan çıktı, bunu ortadan kaldıramazsınız. Türkiye’nin imajı, artık demokratik bir ülke değil. Aksine, Rusya-İran liginde, uluslararası toplumun başına bela, günden güne etrafını enfekte eden bir bataklık görünümünde. Seçilmiş Kürt vekilleri yaka paça içeri tıkan ve bunu kendi yasalarını hiçe sayarak yapan, Kürtlerin belediye başkanlarını (yüzlercesi, yüzlercesi!!!) aynı Gestapo yöntemleriyle fabrikasyon kılıflar çerçevesinde kriminalize eden ve seçildikleri makamlara çöreklenen, onları hapse tıkan, Çin’dekinden çok gazetecinin içeride tutsak olduğu, 8,000 akademisyenin siyasi gerekçelerle işinden çıkarıldığı, yüz binlerce memurun hukuksuzca kamudan ihraç edildiği bir kabus! Türkiye bugün itibarıyla bu karneyle AİHM kararlarına da uymayacağını en yüksek karar alıcı ağzından söylemekte.
AİHM eski yargıcı Rıza Türmen BBC’ye verdiği röportajda AİHM kararının “Türkiye’deki demokrasiyi eleştirdiği” saptamasını yapıyor. Türmen’e göre AİHM kararı Türkiye’de bağımsız olduğundan kuşku duyulan bir yargı olduğunu, Demirtaş’ın siyasi nedenlerle içeride tutulduğunu ortaya koymakta. Türmen, bunun salt Türkiye bakımından değil, AİHM tarihinde de ilk kez olduğuna dikkat çekiyor. Doğrudur. Türkiye’nin bugün düşmüş olduğu seviye, sadece demokrasiler ligi bakımından değil, devlet olma koşulları çerçevesinde de sıkıntılıdır. Türkiye, kendi yasalarına riayet etmeyen, sağa sola yalpalayan, tutarsız, mantıktan ve aklıselimden uzak bir “rejim” görünümü veriyor. AİHM, bunu çok başarılı bir fotoğrafla, tüm dünyanın gözü önünde ortaya koyuyor. Kendi anayasasına uymayan rejim, hukuki ve meşru olamaz, olsa olsa korsan olur. Türkiye’de korsan bir rejim vardır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
İki salla bir bağla [Levent Kenez]
Demirtaş’la işi bitti. En büyük meselesi referandumdu. Kendisini siyaseten en fazla rahatsız edecek lider de Demirtaş’tı. Sadece kendi tabanına değil muhalefete verdiği rüzgar hapiste olma sebebiydi, referandum ve genel seçimi hapiste geçirterek amacına ulaştı. ‘Kayyım atanırsa yakarız, yıkarız, vururuz’ diye açıklamalar yapan, ‘dünyanın en barışcıl sivil toplum kuruluşu KCK’ Yürütme Konseyi büyükleri de belediye başkanları kulaklarından tutulup hapse atılırken, Demirtaş ekip aracında paket yapılırken keyif sigaralarını yakıyordu. “Kobani düştü, düşecek” dendi diye ülkeyi yakıp yıkanlar çok daha ötesi bir olay için sessiz kaldılar. Bir olay olsun istediğimden değil hani gerçek terör örgütünden bahsederken gerçekçi olalım diye. Anlaşılır sebeplerle, Erdoğan’ın yaptığı tasfiye ve mühendisliğe en fazla destek veren örgütün PKK olduğunu unutmamak gerekiyor. PKK bugün sessizse güç kaybettiği için değil Suriye’nin kuzeyindeki kazanımlarını korumak için. Dengeler değişip haydi sahneye dendiğinde kanlı eylemlerini yeniden gerçekleştirecek güçte. Yani Soylu’nun palavralarına inanan inanabilir. Hatta ihtiyaç olursa çok kanlı bir eyleme imza atarak Demirtaş’ın tutsaklığına bir 6 ay ilave ettirebilirler.
Demirtaş’ın alınması medyanın kademe kademe susturulması, 15 Temmuz ve sonrası OHAL paketinin içinde bir şeydi ve gerçekleşti. Demirtaş, dün Erdoğan’ın muhtarlara yaptığı konuşmadaki şeylerin hiçbirinden yargılanmıyor. Hoş, Demirtaş da hakkımda davaları açanlar Fetö’cüydü diyerek kendisinden beklenmeyecek şekilde bıçak yaladı ama nafile işe yaramadı. Demirtaş, bu rejim sonrasında bedel ödemiş, şiddeti reddeden ve her türlü şeytanlaştırmaya rağmen Kürt kesimleri dışında da sempatisi olan bir isim olarak siyaset sahnesinde önemli işler yapabilir. İmralı-Kandil arası dengelerde ismi çizilmiş olmasına rağmen kendisine yönelik dış destek bu sorunu çözebilecek güçte. Ama yine de dostlarına dikkat etmesi gerekiyor.
Dün o kadar yüksek perdeden konuştu ki Demirtaş’ın salınacağı neredeyse kesinleşti. Biraz seçim atmosferinde üzerinde tepinir malum dinci-milliyetçi tabana oynadığı için milliyetçilere hoş görünmek için -ki bunun çok da zeki şeyler söylemeye gerek yok- Demirtaş’ı AB, Haçlılar, şehit edebiyatına meze yapar. Dün Soros’tan bahsederken Yahudi demesi zaten seçimin nasıl geçeceğini gösteriyor. İkna edebilirse Avrupa’yı, seçimlerden sonra salacağı sözünü verir bu esnada kapalı kapılar ardında yine ihaleler gider gelir.
Avrupa’yı ikna edemezse bir sabah Demirtaş salınmış olur. Öğlen saatlerinde bizimkisi yerel mahkemeye eser gürler. Sanırsın ki kendisinden habersiz bir şey yapılmış. Vay be bağımsız mahkemeye bak Erdoğan’a rağmen karar almış diye havasını atarlar. Abdülhamit Gül falan yargı bağımsızlığında dünyanın en ileri ülkesi olduğumuzu bir kez daha dillendirir. Akşam yine konuşur bizimkisi nasıl bir teröristi mahkemeler serbest bırakır diye. En çok istediği de Demirtaş’ın yurtdışına çıkmasıdır.
Demirtaş, inşallah,çıktığında kendi tabanı dışında sesini kimsenin duymadığı bir siyasetçi olarak devam edecek. CNN Türk, HaberTürk, NTV gibi havuzdan daha mide bulandıran ama sorsan gazetecilik yapan hiçbir kanala dahi çıkmayacağına göre. Bugünkü Cumhuriyet salındığına tepki verebilir bakmayın AİHM vs dediklerine.
Rahip Brunson gibi, 15 Temmuz’u planlayan ve başarılı olsaydı CIA’nin başına geçecek, Kürtleri Hristiyanlaştıran, YPG’ye talimat veren, ABD uçaklarına koordinat veren terörist salındıktan sonra gerisi hikaye tabi ki.
Ama şöyle bir durum var. Diktatörlükler maliyetlidir ilkesi karşımıza çıkıyor. Birinci sebep tahmin edildiği gibi bir denetim mekanizması olmadığı için en baş komisyoncu lider ve hanedanı olmak üzere rüşvet ve suistimalin sonu alınmaz. İkincisi de Türkiye’nin yaşadığı ve yaşayacağı maliyet. Bakınız zaten seve seve salacağı belli, sırf pazarlık yapmak için elinde rehin tuttuğu Amerikalı için attı tuttu. Adamlar, adamları salınacağını sandıkları gün ev hapsine çıkınca ‘Tamam o zaman anladığın dilden’ deyip yapabilecekleri ekonomik ve siyasi manevralarının ucunu gösterdiler. Dolar tarihinin zirvesini görmekle kalmadı birçok firmanın halen devam eden iflas haberleri patladı. Peki zaten salacağı bir adam için karşılığındaki kazanca değdi mi? Hayır. Peki çıkan milyarca lira maliyet kime fatura edildi? Tabii ki sana bana.
Dünyanın en güzel ambargosu olan İran ambargosunu ele alalım. Bölgesel ve tarihsel rakibimiz İran’dan ‘petrol ve doğal gaz al ama karşılığında para verme senden mal alsın’ kadar piyango bir şeye İran sevgisinden ve avanta peşinde koşmaktan Türkiye’nin çıkarlarını sattılar. Sadece ekonomik yolsuzluktan değil vatana ihanetten yargılanacak kirli operasyonu ellerine gözlerine bulaştırdılar. Esnaf milyarlarca liralık maldan, devlette vergisinden oldu. Ve şimdi son durum ne? Amerikan Hazine’sinin keseceği cezayı bekliyorlar. Kitabına uygun iş yapsalar ülkenin ekonomik, siyasi her yönden kazançlı çıkacağı bir işten şimdi rekor ceza yiyeceğiz. Ekonominin en kırılgan zamanında.
Ve şimdi Demirtaş olayında gerilimi tırmandıracağı sinyallerini veriyor. Bu sefer de Euro’yu patlatacak. Seçim öncesi bunu yapmaktan kaçınacağını sananlar yanılır. şimdiden yapılacak döviz operasyonunun hazırlıklarına başlamışlardır. Ne de olsa Türkiye’ye operasyon diye yolunacak çok kaz, biraz düzelmeden sonra kapılacak çok şirket var. Ama her zaman kontrollü yangın çıkaramazsın. Bir gün cayır cayır yakacak ülkeyi…
[Levent Kenez] 22.11.2018 [TR724]
Demirtaş’ın alınması medyanın kademe kademe susturulması, 15 Temmuz ve sonrası OHAL paketinin içinde bir şeydi ve gerçekleşti. Demirtaş, dün Erdoğan’ın muhtarlara yaptığı konuşmadaki şeylerin hiçbirinden yargılanmıyor. Hoş, Demirtaş da hakkımda davaları açanlar Fetö’cüydü diyerek kendisinden beklenmeyecek şekilde bıçak yaladı ama nafile işe yaramadı. Demirtaş, bu rejim sonrasında bedel ödemiş, şiddeti reddeden ve her türlü şeytanlaştırmaya rağmen Kürt kesimleri dışında da sempatisi olan bir isim olarak siyaset sahnesinde önemli işler yapabilir. İmralı-Kandil arası dengelerde ismi çizilmiş olmasına rağmen kendisine yönelik dış destek bu sorunu çözebilecek güçte. Ama yine de dostlarına dikkat etmesi gerekiyor.
Dün o kadar yüksek perdeden konuştu ki Demirtaş’ın salınacağı neredeyse kesinleşti. Biraz seçim atmosferinde üzerinde tepinir malum dinci-milliyetçi tabana oynadığı için milliyetçilere hoş görünmek için -ki bunun çok da zeki şeyler söylemeye gerek yok- Demirtaş’ı AB, Haçlılar, şehit edebiyatına meze yapar. Dün Soros’tan bahsederken Yahudi demesi zaten seçimin nasıl geçeceğini gösteriyor. İkna edebilirse Avrupa’yı, seçimlerden sonra salacağı sözünü verir bu esnada kapalı kapılar ardında yine ihaleler gider gelir.
Avrupa’yı ikna edemezse bir sabah Demirtaş salınmış olur. Öğlen saatlerinde bizimkisi yerel mahkemeye eser gürler. Sanırsın ki kendisinden habersiz bir şey yapılmış. Vay be bağımsız mahkemeye bak Erdoğan’a rağmen karar almış diye havasını atarlar. Abdülhamit Gül falan yargı bağımsızlığında dünyanın en ileri ülkesi olduğumuzu bir kez daha dillendirir. Akşam yine konuşur bizimkisi nasıl bir teröristi mahkemeler serbest bırakır diye. En çok istediği de Demirtaş’ın yurtdışına çıkmasıdır.
Demirtaş, inşallah,çıktığında kendi tabanı dışında sesini kimsenin duymadığı bir siyasetçi olarak devam edecek. CNN Türk, HaberTürk, NTV gibi havuzdan daha mide bulandıran ama sorsan gazetecilik yapan hiçbir kanala dahi çıkmayacağına göre. Bugünkü Cumhuriyet salındığına tepki verebilir bakmayın AİHM vs dediklerine.
Rahip Brunson gibi, 15 Temmuz’u planlayan ve başarılı olsaydı CIA’nin başına geçecek, Kürtleri Hristiyanlaştıran, YPG’ye talimat veren, ABD uçaklarına koordinat veren terörist salındıktan sonra gerisi hikaye tabi ki.
Ama şöyle bir durum var. Diktatörlükler maliyetlidir ilkesi karşımıza çıkıyor. Birinci sebep tahmin edildiği gibi bir denetim mekanizması olmadığı için en baş komisyoncu lider ve hanedanı olmak üzere rüşvet ve suistimalin sonu alınmaz. İkincisi de Türkiye’nin yaşadığı ve yaşayacağı maliyet. Bakınız zaten seve seve salacağı belli, sırf pazarlık yapmak için elinde rehin tuttuğu Amerikalı için attı tuttu. Adamlar, adamları salınacağını sandıkları gün ev hapsine çıkınca ‘Tamam o zaman anladığın dilden’ deyip yapabilecekleri ekonomik ve siyasi manevralarının ucunu gösterdiler. Dolar tarihinin zirvesini görmekle kalmadı birçok firmanın halen devam eden iflas haberleri patladı. Peki zaten salacağı bir adam için karşılığındaki kazanca değdi mi? Hayır. Peki çıkan milyarca lira maliyet kime fatura edildi? Tabii ki sana bana.
Dünyanın en güzel ambargosu olan İran ambargosunu ele alalım. Bölgesel ve tarihsel rakibimiz İran’dan ‘petrol ve doğal gaz al ama karşılığında para verme senden mal alsın’ kadar piyango bir şeye İran sevgisinden ve avanta peşinde koşmaktan Türkiye’nin çıkarlarını sattılar. Sadece ekonomik yolsuzluktan değil vatana ihanetten yargılanacak kirli operasyonu ellerine gözlerine bulaştırdılar. Esnaf milyarlarca liralık maldan, devlette vergisinden oldu. Ve şimdi son durum ne? Amerikan Hazine’sinin keseceği cezayı bekliyorlar. Kitabına uygun iş yapsalar ülkenin ekonomik, siyasi her yönden kazançlı çıkacağı bir işten şimdi rekor ceza yiyeceğiz. Ekonominin en kırılgan zamanında.
Ve şimdi Demirtaş olayında gerilimi tırmandıracağı sinyallerini veriyor. Bu sefer de Euro’yu patlatacak. Seçim öncesi bunu yapmaktan kaçınacağını sananlar yanılır. şimdiden yapılacak döviz operasyonunun hazırlıklarına başlamışlardır. Ne de olsa Türkiye’ye operasyon diye yolunacak çok kaz, biraz düzelmeden sonra kapılacak çok şirket var. Ama her zaman kontrollü yangın çıkaramazsın. Bir gün cayır cayır yakacak ülkeyi…
[Levent Kenez] 22.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)