Hicret ve Ölüm [Mehmet Ali Şengül]

Hicret; emr-i ilâhi ile yapılan, Allah’ın rızâsı gözetilen ve zâhiren, dışa bakan yönüyle biraz sıkıntılı olsa da, neticesi bin bereketli  bir yolculuktur.
       
Hicretten maksat, kulun Allah’dan gelen bütün emir ve yasaklarını rahatlıkla yaşayabilmek ve yeryüzündeki liyâkatı olan Allah’ın kullarına gerçekleri ulaştırabilmek içindir.
     
Efendimiz (sav), “Hicret, tevbe kapısı kapanmadan son bulmayacaktır. Tevbe fırsatı da, güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir.”  Buyurmuşlardır. (Ebu Davud) Dâvâ-yı İslâm ve eğitimi gâye edinmiş fedâkar, cefâkar, muhlis, kahraman kalp ve gönül mîmarları;  Allah’ın emrine ittibâen Efendimiz (sav) ve Sahâbe’yi (r.anhüm) örnek alarak, bu gün de dünyanın dört bir tarafına kendi rızalarıyla hicret edip gitmişlerdir.
     
Böylece büyük fedâkarlık ve mahrumiyetlerle gitmiş oldukları ülkelerlerde liyâkatı olan insanlara,  dünya ve ahirette muhtaç oldukları gerçekleri ve ahlâk-ı âliyeyi duyurabilmek, yetiştirdikleri nesillerle yaşadıkları toplumda barış, huzur ve güven ortamını sağlamaktır.
     
 Böylesine iyi niyetle hiç bir beklenti içinde olmadan, dünya barışına katkıda bulunabilme adına samimî, hasbî ve fedâkarca; hiç bilmediği tanımadığı milletlere ve onların evlatlarına ilim yoluyla hizmet götüren, sevgi, şefkat ve merhametle gönüllere giren bu eğitim gönüllülerini, bulundukları  her ülkenin halkı ve devlet adamları, îtimat ve güven duyarak en kıymetli ciğerpâre evlatlarını onlara teslim etmişlerdir.
Bugün  mezkûr kahramanlar,  ülkemiz başta olmak üzere bulundukları yerlerde bir takım sıkıntılarla karşılaşsalar bile; hak bildikleri, doğruluğundan emin oldukları  bu yolda, elif gibi dik durup geriye adım atmadan, sabredip Allah’a tevekkül içinde vazifelerini yaparak yürümektedirler ve yürümeye devam edeceklerdir.
       
Her halükârda onlar; inandığı, hak bildiği dâvâları adına kendi ülkelerinde yaşama hakkı tanımasalar bile, dünyânın neresinde olursa olsun -kafaları aydınlatan, gönülleri ahlâk ve insanlık hizmeti ile donatan- bu eğitim vazîfesini yapma fırsatı bulurlarsa, oraya hicret ederek mes’uliyet ve sorumluluklarını yerine getireceklerdir ve  bu şerefli vazifeyi hiçbir zaman aslâ  ihmal etmeyeceklerdir.
   
 Hükmü kıyamete kadar devam edecek olan, insanlığın dünya ve âhiret en muhtaç olduğu gerçekleri duyurabilmek için, bu vazifeyi hayâtının gâyesi bilen kadın- erkek bütün bu insanlar, en ağır şartlarda imtihanlara tâbî tutulsalarda yine de katlanıp sabredeceklerdir.
       
Çünkü onlar, nîmetlerin külfetleriyle berâber olduğunun şuurundadırlar. Hicret edecekleri yerlere; ‘Allahım! Senin rızan için gidiyorum. Gittiğim ülkeyi ve insanlarını bana sevdir, senin muhtaç kullarına gerçekleri, hakîkatleri duyurma fırsatı lütfeyle!’ diye duâ ederek giderler.
Hicret nedir bilmez ki onu, hicret etmeyen; Onlar bir guruptur; ümîdi, inkisârı bitmeyen.  (f.g.)
     
Gerçek hicret, nefsin ve bedenin arzû ve isteklerinden, kalp ve rûhun derece-i hayatına yükselmektir.
     
 Efendimiz (sav) buyuruyor ki, “Hakîki muhâcir, Allah’ın yasaklarından uzaklaşıp, râzı ve hoşnut olduğu şeylere hicret edendir.” (Buhari, Müslim)
       
Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’da Tövbe suresi 100.ayette; “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhâcirler ve Ensâr ile onlara güzelce tâbî olanlar yok mu? Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!”
     
Enfal suresi 74.ayette, “İman edip hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle, onlara kucak açıp yardım eden Ensâr var ya, işte gerçek müminler bunlardır. Bunlara bir mağfiret, pek değerli bir nasip vardır.” 
   
Nisâ suresi 100.ayette de, “Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur. Kim evinden Allah’a ve Resulü’ne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa, o da mükâfatı haketmiştir ve onu ödüllendirme Allah’a âittir. Allah gafûrdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsânı boldur)” buyrulmaktadır.
      Ölüm Gerçeğine Gelince;
   
 Ölüm de, kulun Allah’a mülâki olabilmesi için yapılan bir yolculuk, bir hicrettir. Allah (cc), bize sormadan emânet ettiği hayatı, vakti saati gelince yine bize sormadan alacaktır.
     
Ölüm, irâdemizle gelmediğimiz dünyâdan yine irâdemiz dışı, âhirete açılan kabir kapısını kullanarak ebedî, ölümsüz âleme intikaldir.
     
Her canlı, husûsiyle insan hayata gözünü açtığı gün, ölüme bir adım atmış ve onun için ömür takviminden bir yaprak kopmuştur.
     
Önemli olan, dünyada az veya çok yaşamak değil; Allah’ın ve Resûlullah’ın hoşnut ve râzı olduğu bir hayat yaşamaktır.  Îmanla, şehâdetle âhirete gidebilmektir.
     
Onun için, Rabbimiz nasıl hoşnut ve râzı olacaksa,  hayatı ona göre tanzim etmek gerekmektedir. Bu da Kur’an ve Sünnet’le, Efendimiz’i (sav) ve Sahâbe-i Kiram Hazerâtını örnek alarak gerçekleşecektir.
     
Cenâb-ı Hak Mülk suresi 2.ayette, “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur.”

Enbiya sûresi 34 ve 35.ayetlerde de, “Senden önce hiçbir insana dünyada, ebedî hayat nasib etmedik. Sanki sen ölsen, onlar ebedî mi kalacaklar!”

“Her can ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.”

 Nisâ sûresi 78 ve 79.ayetlerde ise; “Nerede bulunursanız bulunun; Sağlam, yüksek kulelerde, hatta eflâke ser çeken gökteki yıldız burçlarında bile olsanız, ölüm mutlaka size yetişir. Onlara bir iyilik ulaşınca ‘Bu, Allah’tandır’ derler. Bir fenâlık gelince, ‘Bu, senin yüzündendir’ derler. De ki: ‘Hepsi de Allah tarafındandır.’ Fakat bu adamlara ne oluyor da, söz anlamaya bir türlü yanaşmıyorlar?”
 “Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenâlık ise nefsindendir. Ey Resulüm! Seni bütün insanlara elçi gönderdik. Allah’ın buna şahit olması yeter de artar!” buyurmaktadır.
Bakara suresinin 154, 155, 156 ve 157.ayetlerinde Cenâb-ı Hak; “Allah yolunda öldürülenler hakkında ‘ölü’ demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.”

“Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!”

 “Sabırlılar o kimselerdir ki, başlarına musîbet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.”

“İşte Rab’leri tarafından bol mağfiret ve rahmete mazhar olanlar onlardır. Hidâyete erenler de ancak onlardır” buyurmaktadır.

Efendimiz (sav) de, ‘Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz!’ tavsiyesinde bulunmaktadır. (Tirmizi)

Velâdet-i  Nebî (sav), 12 Rebiü’l Evvel 571’de seher vaktinde,
 Hicret-i Nebeviye 12 Rebiü’l Evvel 622’de  öğlen vaktinde Medine-i Münevvere’ye teşrifleri ve,
 Vefât-ı Nebî (sav) 12 Rebiü’l Evvel 632’de akşam vaktinde vukû bulmuştur. Böylesine bir tevâfuk,   hiç bir beşere nasip olmayan ve hiç bir zaman da tesâdüfe verilmeyecek kadar hârikadır.

“Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin.
Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, âhirette de mevlam, yardımcım Sensin.
Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dâhil eyle!” (Yusuf suresi, 101)
       
Hazreti Ömer (ra) anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki; Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah ve Resûlüne’dir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyâlığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Buhari, Müslim)
       
Gerçek ve mutlak hicret; imanla, şehâdetle Allah’ın dâvetine icâbet edebilmektir. Hem dünyevî hicret, hem ölümle Allah’ın huzuruna yapılacak hicret, halisâne ve O’nun rızâsını kazanma niyetiyle yapılmalıdır.

[Mehmet Ali Şengül] 8.12.2017 [Samanyolu Haber]

Panopticon’daki ‘hırt’ların davası, benim değil [Zarrab Davası milli bir dava mı?-6] [Ahmet Dönmez]

Hayır, milli bir dava değil!

Dolayısıyla benim davam da değil.

Bütün algı operasyonları ve ideolojik hazımsızlıklara inat, ben kendi adıma, bunun ‘milli’ bir dava olmadığını anlatmaya devam edeceğim.

Geçen yüzyılın sıra dışı yazarı Louis Ferdinand Celine’in çok sevdiğim bir sözü var: “Her alanda asıl yenilgi, unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak; insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir…”

Ben yenilmemek için sürekli hatırlıyorum!

Sürekli hafızamı tazeliyorum.

Arşivleri karıştırıyorum.

… Ve beni neyin ya da kimin ’gebertmek istediğini’, ‘gebertmeye çalıştığını’ asla unutmuyorum!
Neyi kullanarak ve ne üzerinden…

Siz siz olun, bazı insanların ne derece ‘hırt’ olduklarını anlamadan da sakın ölmeyin.

*****

Bu aslında bırakın Türkiye’nin milli meselesi olmasını, haddizatında AKP’nin bile meselesi değildi en başta. Erdoğan’ın dayatmaları ve milletvekillerinin zayıflıkları dolayısıyla önce partinin meselesi haline geldi; sonra da zamanla ve algı oyunlarıyla bütün Türkiye’nin davası haline getirildi.

Erdoğan, ilkin partinin etrafına cam duvarlar ördü. Bütün partililere camdan odalar yaptı. Bunlar aslında onların hücreleri idi, farkında değillerdi.

Zamanla bunun, Jeremy Bentham’ın Panopticon’ına dönüştüğünü anlayanlar
çıktı ama onlar içeride sessizce ‘gebermeyi’ tercih ettiler.

Bentham, 18 ve 19. yüzyıllarda yaşamış bir İngiliz filozof. 1780’lerde devlet için bir hapishane modeli üretmişti. O zaman bile çok tartışılan bu tasarım, asla hayata geçirilmedi. Panopticon adı verilen bu modele göre hapishane, çok katlı ve daire şeklinde bir binaydı. Ortada bir gözlem yeri vardı. Ve bütün hücreler dairesel olarak bu gözlem odasına bakıyordu. Odaların tamamı camdandı. Onlar, ortadaki bu gözlem odasının içini göremiyorlar ama oradan bütün mahkum koğuşları izlenebiliyordu. Böylece sürekli izlendiği duygusu altındaki mahkumlar, kendi kendilerine disipline olacak ve aykırı bir davranışa girmeyeceklerdi. Hatta belki zamanla, kendisini izleyen Big Brother’a hoş gelecek yaltaklanmalara başvuracaklardı.

*****

Erdoğan diğer bir çok diktatör gibi bu tasarımı kendi ülkesinde görünmez camların arkasına inşa etti aslında.

Önce partisinden başladı. Sonra bu Panopticon’un sınırları istikrarlı bir şekilde genişletildi. İçeriye sürekli tek kanaldan yayınlar yapıldı. Sabah akşam ‘din-iman, vatan-millet’ propagandası ile bütün ‘hırt’ adamlar birer ‘yarı tanrısal’ mite dönüştürüldü.

Dışarıya ‘fareli köyün kavalı’ gibi büyülü bir sesle yayılan melodi, sadece içenin zehirlendiği su gibi, bu illüzyona kananları birer birer camın arkasına atmaya başladı. Böyle böyle genişledi Panopticon. Genişledi ve bütün bir yurt sathına yayıldı…

Bu hunharca yapılan algı operasyonlarına karşı inatla zihninize mukayyet olmak zorundasınız. Algılarımızı, düşüncelerimizi işgalcilere karşı daima savunmak durumundayız.

Belki tekrar olacak ama Hitler’in, “İnsanların çoğunun muhakeme yeteneğinin olmaması, muktedirler için ne büyük bir nimettir’’ cümlesini alıntılamanın tam yeridir.

*****

Öyleyse gelin hafızaları tazeleyelim.

Gelin biraz muhakeme yapalım.

Neden, “En başta bu AKP’nin bile meselesi değildi” diyorum?

Hatırlayın, Erdoğan 17 Aralık’tan sonra parti toplantılarında ısrarla, “Bu benim veya ailemin şahsi kavgası değil; bu Türkiye’ye yapılmış bir saldırıdır” diyordu. Çünkü partisini bile bu anlamda ikna edebilmiş değildi. Fakat hemen hepsi, arızi menfaatleri ve mevzi kazanımları uğruna, cam duvarların arkasına ‘ikna olmuş’ görüntüsü veriyorlardı.

“BİZ GİDERSEK BİLAL DE ARKAMIZDAN GELİR”

Ama ‘Big Brother’ her şeyin farkındaydı.

Nitekim dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, 4 bakanın Yüce Divan’a gitmesini istiyordu.
17 Aralık fezlekesi TBMM’ye sevkedilmişti. Erdoğan’ın bütün oyalama talimatlarına rağmen gecikmeli de olsa bir soruşturma komisyonu kurulmuştu. Komisyon, 22 Aralık 2014 tarihinde, 4 bakanın Yüce Divan’a gönderilip gönderilmeyeceğine dair bir karar alacaktı.

Detaylarını Hürriyet’ten Deniz Zeyrek’in 23 Ocak 2015 tarihinde yazdığına göre son gece kritik bir görüşme gerçekleşti. 21 Aralık akşamı bu 4 bakan, dönemin başbakanı Davutoğlu ile bir araya geldi. Çünkü komisyonun üyeleri bile ‘Yüce Divan yönünde’ oy kullanma eğilimindeydi. Bu nedenle 4 bakan, soluğu Davutoğlu’nun yanında aldı. Dönemin AKP lideri onlara, “O zaman siz kendiniz Yüce Divan’a gitmek istediğinizi söyleyin” tavsiyesinde bulundu. Yolsuzlukla suçlanan bakanlar bu yaklaşımdan rahatsız oldu. Bir bakan, “O zaman bazı parti yöneticileri ile ilgili bilgiler de ortalığa saçılır” diye aba altından sopa gösterdi. Fakat Davutoğlu kararlıydı: “Saçılırsa saçılsın!”
Oradan istediklerini alamayınca Erdoğan’la görüşme kararı aldılar. Sözcü olarak Zafer Çağlayan seçildi. Saray’a çıkan Çağlayan, “Biz gidersek arkamızdan Bilal de gelir” tehdidinde bulundu.

CEMİL ÇİÇEK: YÜCE DİVAN OLMAZSA DOSYA HİÇ KAPANMAZ”

Bunun üzerine Erdoğan, karar toplantısını 5 Ocak’a erteletti. 2 hafta boyunca havuz medyasında her gün Yüce Divan oylaması için ‘darbe girişimi’ yayınları yapıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, komisyonun AKP’li üyelerini Saray’ında ağırladı. Kendilerine gerekli uyarıları yaptı.

Oysa dönemin AKP’li TBMM Başkanı Cemil Çiçek bile “Yüce Divan’a gitmezlerse bu konu hiç durmadan tartışılır, tartışmalar sürer durur” çıkışı yapmıştı. Bakanların yargılanmayı kabul etmesi gerektiği görüşündeydi.

Sonuç olarak 5 Ocak 2015’teki oylamada AKP’li üyelerin tamamı, Yüce Divan’a ret oyu verdi. 2 haftada komisyon üyelerinin ‘görüşü’ değişmişti. Hürriyet’e konuşan bir üst düzey AKP’li, bunun sebebini, “Başkan Hakkı Köylü dışında bütün üyeler genç çocuklar, partide siyaset yapmaya devam etmek, yeniden aday olmak istiyorlar. Bunun etkisi olmuştur” diye izah ediyordu. O genç üyelerden Ayşe Türkmenoğlu’nun sözleri tarihe geçecek cinstendi: “Bakanlar kendileri her şeyi kabul etseler bile bende suç işlediklerine dair bir şüphe oluşmadı”

Neticeyi çoğumuz hatırlıyoruzdur. Komisyonun raporu TBMM Genel Kurulu’na geldi ve 20 Ocak’ta oylama yapıldı. 4 bakan için Yüce Divan talebi reddedildi. Ancak asıl gündem, bütün baskılara ve algı operasyonlarına rağmen AKP’nin ciddi fireler vermiş olmasıydı.

Diyorum ya aslında en başta bu AKP’nin bile meselesi değildi. Partinin ve devletin tepesindeki şahsın, kendine yakın bazı adamlarla kurduğu çıkar amaçlı suç örgütünün problemiydi bu. Vekiller ve kimi teşkilat kademeleri, kendi siyasi hesaplarına yenildi. Kendileriyle beraber ülkeyi de asrın rezaletine sürüklediler. Tarihe utançla geçtiler.

“KİMİ KİME ŞİKAYET EDECEKLER?

Bunun Erdoğan’ın ve yakın halkasının davası olduğuna dair onlarca, belki yüzlerce örnek verebilirim.

Fakat bir tanesini dikkatlerinize sunacağım.

New York’taki Hakan Atilla davasında da geçti. Fakat çok detaya girilmedi.

O da Reza Zarrab’la, kara kutusu Abdullah Happani arasındaki bir görüşme. Herşeyi özetleyen, her şeyi çıplak bir şekilde açıklayan bir konuşma bu.

Tarih 19 Nisan 2013…

Saat 14.16…

Happani’yi arayan Reza, “Ahmet, elini alıp dönüp çıkmış dışarı” diye güzel bir haber verdi. Ahmet’in kim olduğunu ve ne iş yaptığını, 12 Eylül 2017 tarihli “Kıçı kırık Ahmet ne iş yapar?” başlıklı yazımda anlatmıştım. Bahsedilen kişi, Zarrab’la daha önce ortak olup daha sonra yolları ayrılan ve rakip haline gelen Ahmet Taha Alacacı idi. O da aynı yöntemle İran’ın parasını Türk bankaları üzerinden döndürmek istiyordu. Fakat Zarrab’ın talebi ile dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, ondan asla getiremeyeceği belgeler isteyecek ve bu işi yapmasına engel olacaktı. Bunun karşılığında da elbette rüşvet alacaktı.

İşte Zarrab’ın “Elini almış çıkmış dışarı” diye aktardığı olay, Alacacı’nın Süleyman Aslan’dan istediğini alamayıp olumsuz bir şekilde bankadan ayrıldığı randevuydu.

Reza, Happani’ye verdiği bu müjdeden hemen sonra, “Bu şimdi sağa sola şikayet de yazar bizi kesin” diye ekliyordu. Happani de ona hak vererek, “Yazabilir, evet. Bi de şey olayını, sonuçta her şeyimizi biliyor. Türker de biliyor ya… Gerçi bu da biliyor. Ya işte kiminle ne yapıyoruz, kime ne veriyoruz falan…” ifadelerini kullanıyordu. Reza ise her zamanki gevşekliği ile “Bilsin bilsin… Kime söyleyecek, kime şikayet edecek?” diye soruyor, Happani de “Yani basın benim her zaman korktuğum bir şey” karşılığını veriyordu. Asıl bomba cevap bundan sonra Reza’dan geliyordu: “Hayır, bişey söylicem; yani neyi gidip basının… farzet böyle bir şeyi gitti basınla konuştu, tamam mı, basının böyle bir şeyi yazmaya g.tü yer mi sence? Tek taraflı bişey değil bu biliyosun. Yazalarsa çift taraflı yazmaları lazım. Anladın mı? Basın ölür taraftan korkar, benden değil. Onu söylemeye çalışıyorum”

“RÜŞVETİ BİZZAT BEN GÖTÜRDÜM”

Reza Zarrab Türk medyasını iyi çözmüştü. O yüzden rahattı.

Bu telefon görüşmesinde adı geçen Türker Sargın da eski çalışanı idi. 2013’e kadar Zarrab’ın elemanıydı. Sonra ayrılıp Alacacı’nın yanına geçmişti. Selam-Tevhid fezlekesinde de adı geçiyordu. İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü’nün Türkiye sorumlularından olduğu öne sürülen Hakkı Selçuk Şanlı, Devrim Muhafızları generallerinden Seyed Ali Ekber Mirvekili’ye 24 Nisan 2013 tarihinde telefonda şunları anlatıyordu: “Şimdi orda Türker diyor ki, ‘Halk Bankası Genel Müdürü’ diyor, ‘Rüşvet’… Türker bir sene öncesine kadar Rıza’nın yanında çalışıyordu. Yıllardan beri Rıza’nın yanında çalışmış, Türker’i sen bi dinle. Türker diyor ki ‘Bizzat rüşveti ben götürdüm. Telefon işini, telefonlarını’ diyor, ‘ben götürdüm. On tane telefon, yirmi tane’… o diyor. ‘Her onbeş güne bir atıyordu telefonu’… Şeyle beraber çalışmış bunlar, Süleyman’la ve Süleyman da şeyle beraber, ııı Zafer Çağlayan. Ona götürdüğü paraları, ‘Ben ben paraları ben götürdüm rüşvetleri, ne kadar kime kaç kuruş, kaç kuruşdu ben biliyorum’ diyor, ‘Ben götürdüm’ diyor.”

NEREDEYSE BÜTÜN TÜRKİYE’Yİ SUÇ ORTAĞI YAPTI

Şimdi bunun neresi Türkiye devletinin ve milletinin meselesi? Bu suçları kim işledi?

Bu kepazelikten hesap sormak, evet bir milli mesele. Hepimiz için milli bir görev. Ama yargılama konusu yapılan suçlar milli suçlar mı? Alınan bu rüşvetlerden, aklanan bu kara paralardan, işlenen bu suçlardan Türkiye bir şey kazanmış olsa görüşüm yine değişmez ama; hadi belki yine kendilerini haklı gösterebilecekleri bir şey olur diyelim…

Ama hayır. Tam tersine Türkiye çok şey kaybetti. O dönem Türk ihracatçısının ürünleri İran’a satılmak yerine hayali ticaretle Türk üreticisine kazık atıldı. Sonra devletin itibarı yerlere serildi. Gelecekte ödenecek cezalar da hepimizin cebinden çıkacak.

O halde niye bir avuç insan dışında herkes utanç verici bir sessizliğe gömülmüş durumda?

Hala niye büyük bir çoğunluk, Saray’ın çaldığı kavalın hoparlörlüğünü yapıyor?

Çünkü hepsi o kavalın peşinden o cam ağılların içine girdiler. Böylece hepsi de o suçun ortakları haline geldiler. Panopticon’un gönüllü mahkumları onlar…

Bu dava öncelikle o suç örgütünün kendi davasıdır.

Bize kahraman diye yutturulmaya çalışılan o ‘hırt’ adamların…

Sonra Panopticon’da sessizce ‘geberenlerin’ ve sessizce ‘gebermek’ için mutlu bir şekilde bekleyenlerin…

Asla benim değil..

Asla Türkiye’nin değil.

[Ahmet Dönmez] 8.12.2017 [TR724]

MİT’ten ‘temiz kâğıdı’ yoksa taşerona kadro yok [Semih Ardıç]

Evvela şunun altını çizelim: ‘Taşeron’ diye yazılan, ‘kaldırım ihaleleri’ ile nam salan sistem

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında partiye yakın şahısları zengin etmenin en kestirme yolu haline geldi. Belediyelerden karayollarına, hastanelerden okullara kadar her kamu müessesesinde hariçten hizmet satın almak tercih edildi.

Zahiren verimli ve faydalı gibi gelen sistemin içi çalışanları yakıyordu. Taşeron işçi izin, maaş, kıdem ve emeklilik gibi haklarda kendisi ile aynı işi yapan kamu işçisine nazaran mağduriyetler yaşıyordu. Senelerdir feryatlara kulak tıkayan hükûmet adaletsizliği giderme hususunda Yargıtay kararlarını bile kale almadı.

TAŞERONA KADRO, ZARRAB’A KARŞI HAMLE Mİ?

Hükûmet üzerinden kaç seçim geçen o vaadini bir anda hatırlayıverdi. Her ne hikmetse ‘hayırsever’ Reza Zarrab’ın ABD’de New York Güney Eyalet Mahkemesi’nde İran-Türkiye arasındaki kirli ticaretin bütün sırlarını tek tek itiraf ettiği günlerde ‘taşerona kadro’ için üç dört bakanlık birden seferber edildi.

Bilvesile ifade edeyim: Herkesin kalıcı ve düzenli bir gelirinin olmasına kimse itiraz etmez. Lakin insanları kamuda istihdam ederken hakkaniyet, adalet, liyakat ve şeffaflık düsturlarından zerre kadar taviz verilmemeli. ‘Taşerona kadro’ diye açıklanan paketin iktidarın keyfi nasıl istiyorsa öyle hazırlandığı o kadar belli ki!

ERDOĞAN ‘TAMAM’ DEMİŞSE GERİSİ TEFERRUAT

Muhalefete, konunu taraflarına bilgi verme ihtiyacı bile hissetmediler. AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan kürsüden müjdeyi vermişse gerisi teferruattır. Taşeron sistemini lağvedecek yeni kanun tasarısı 2017 senesi bitmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kanun haline gelecek ve 900 bin kişi kamuda kadro tahsis edilecek.

Taşeron firmalar tarafından istihdam edilen 900 bin işçi (belediye ve İl Özel İdareleri’ndeki işçiler dahil) daimî işçi statüsüne (4D) alınacak. İlaveten 4C statüsündeki 24 bin kişi de memur (4B) kadrosuna geçecek. Mevsimlik işçilere de 4 ay fazladan çalışma hakkı (9 ay 29 güne çıkarılıyor) tanınacak.

ESAS MALİYET SAKLANIYOR

Hâdisenin müjde kısmı buraya kadar. Taşeron paketinin esas maliyeti mevzuat değişikliğinin muğlak kısımlarında mahfuz.

Çalışanlara bakan veçhesinde hali hazırda kim, ne kadar maaş alıyorsa aynı maaşı kadroya geçince de almaya devam edecek. Nasıl olacağı meçhul! Aynı işyerinde aynı işi yapan kadrolu iki işçi arasında bin 500 liraya yakın maaş farkının çalışma ahengini bozmaması sürpriz olur.

Bugüne dek taşeron firmaların sebebiyet verdiği mağduriyetin başında gelen maaşlardaki adaletsizlik devletin patronluğunda da devam edecek. 52 günlük ikramiye de sus payı olacak.

‘SAKINCALI’ DİYE FİŞLENEN LİSTEYE GİREMEYECEK

Taşeron işçiler için kadro çantada keklik değil. Devleti mahkemeye verenler davaları kazansa bile haklarından feragat etmeden kadro için müracaat edemeyecek. Her müracaat eden işçinin gıyabında Millî İstihbarat Teşkilatı’ndan (MİT) rapor alınacak.

Dikkat edilirse mahkeme kararından bahsetmiyoruz. Adlî sicil (sabıka) kaydı tamam. MİT’den temiz kâğıdı ne demek? İktidar MİT’i dilediği gibi yönlendirecek, muhalif bulduklarını hukukî mesnetten mahrum MİT raporu ile ‘sakıncalı’ ilan edecek. Kadroya giremeyenler halk nezdinde açık hedef haline gelecek. MİT’in yaptığı fişlemeler yüzünden başka işlerde çalışması da mümkün olmayacak.

AKP, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kıyımına esas teşkil eden fişlemeleri taşeron işçileri kadroya alırken de kullanacak.

MÜLAKAT EŞİTTİR İLTİMAS

AKP’den ‘hamilî kart yakînimdir’ kartviziti alabilenler mülakat ve yazılı imtihana girmeye hak kazanacak. Mülakatı kim yapacak? AKP’li bürokratlar. Lise (TEOG) ve üniversiteye giriş imtihanlarının hali ortada iken taşeron işçinin gireceği imtihandan ne beklenebilir ki! Hepsi idare-i maslahat olarak tatbik edilecek. AKP’den gelen listedekiler kadroya geçecek, diğerleri ise hazır işinden de mahrum kalacak. Suistimallerin bini bir para olacak.

Kaç kişinin kadroya geçeceğini bugünden ifade etmek hatalı bir tavır olur. Bir an için MİT’in kimseyi fişlemediğini ve iktidarın taşeron çatısı altındaki herkesi tefrik etmeden kadroya aldığını tasavvur edelim. O halde 900 bin kişi kadroya geçecek.

EKONOMİYE MALİYETİ NE OLACAK?

Maliye Bakanı Naci Ağbal bu kadar işçinin bütçeye maliyet getirmeyeceğini söylüyor. Bu ne kadar doğru? 75’i ikiye bölünce 35 neticesine vararak Matematik seviyesini ele veren Ağbal’a hatırlatalım ki bu işçilerin sigorta primi, vergi ve diğer hakları 12 ay boyunca tamamen bütçeden karşılanacak.

2018 Bütçe Kanun Tasarısı, Plan Bütçe Komisyonu’ndan geçti ve Genel Kurul’da müzakere ediliyor. Taşeron işçilerin kamuya 1 Ocak itibarıyla geçecekse bütçede onlar için ne kadar tahsisat konulacak? Yoksa 28 milyar liralık vergi zammı paketi bunun için mi hazırlandı?

Bütçesi 60 milyar liradan fazla açık veren Türkiye’de yüz binlerce kişiyi daimî kadroya almanın elbette bir maliyeti olacak. O maliyet Hazine’nin yüksek faizle daha fazla borç alması ve dövizin el yakmaya devam etmesidir.

TEDAVİ MASRAFI DA VATANDAŞTAN

‘Devleti küçülteceğiz. İşçi ve memur sayısını azaltacağız’ diye gelenler, işçi sayısında Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırıyor. Memur sayısı AKP devrinde 2,4 milyondan 3,4 milyona tırmandı. 320 bin olan işçi sayısı da yeni düzenleme ile katlanacak.

Taşeronluk sistemini suistimal ederek kangren haline getirenlerin tedavi masraflarını yine vatandaşa yıkmasına ne denileceğine karar veremedim. Vatandaşın bu cebinden aldığı parayı diğer cebine eksilterek koyan AKP’nin bu taktikle oylarının artma ihtimali yok mu?

Cevap vermek içimden gelmedi. Susma hakkımı kullanıyorum.

Kadroya gireceklere hayırlı, ‘diğerleri’ kategorisinde kalacak herkese şimdiden geçmiş olsun…

[Semih Ardıç] 8.12.2017 [TR724]

Yitirilmiş bir yolun yolcuları [Emine Eroğlu]

“Ben yitirdim yolumu / Yolların günahı ne?” şarkısı münafıklar için bestelenmiş gibidir.

Hep önde görünseler, camiye gittiklerinde ön safları doldursalar, Kâbe’yi tavaf ederken poz verseler de “yitirilmiş bir yolun yolcuları”dır onlar. 

Maruz kaldıkları/ kalacakları “ebedî hüsran”a kendi yapıp ettiklerinin sonucu olarak düşenler.

Kazanırken kaybedenler, çırpınırken batanlar, izzetleri kopkoyu bir zillet olanlar…


Kur’an bize, onların ruh hallerini iki tablo halinde tasvir eder. (Bakara, 15-20)

Temsillerden ilki, görgüsüz, bilgisiz, etrafında olup biten şeyleri anlayamayan, Bediüzzaman’ın “Sakallı çocuklar hükmündeki bazı ahmaklar” olarak nitelediği avam münafıklara dairdir.

Diğeri, çevrelerinde olup biten şeylerden gayet de haberdar, kibirli ve gururlu, Bediüzzaman’ın “Zararlı hayvanlar nev’inden dalalet ehli” dediği havas münafıklara…

Ben ikinci gruba vermek istiyorum önceliği. Bakara Suresi 19 ve 20 ayetlerde tasvir edilen “havas münafıklar”a.

VAHŞET VE DEHŞET PSİKOLOJİSİ

Kur’an’ın temsilinde onlar, karanlık bir gecede, ıssız, vahşetli bir sahrada seyahat ederken yağmura tutulan yolcular gibidirler.

Siyah katreler halinde yağan, her tanesi mermi gibi ruh ve canlarına kast eden şiddetli bir yağmurdur bu…

Bulutlar katman katman üst üste yığılmış, yakın ufku kuşatmıştır.

Şimşekler birbiri ardınca gözleri kör edercesine çakıp kaybolmakta, gök gürlemeleri zemini sarsan gürültüsü ile kulakları sağır etmekte ve bu seslere çölün vahşetinden kaynaklanan, korkunun ve vehmin üretip büyüttüğü uğultular eşlik etmektedir.

Adeta gök gümbürtüleri kulaklarına, şimşekler de gözlerine ilan-ı harp etmiş gibidir. Her taraftan tehditkâr hareketler, korkunç nağralar onlara doğru ilerlemektedir.

Şimşekler hiç çakmasa gözleri bir nebze karanlığa alışabilir, geceyle ünsiyet edebilirler. Fakat bir yanıp bir sönen o kör edici ışık, ardından gelen karanlığı derinleştirmekte, yolcuların cinnet halini tetiklemektedir.

Dilleri korkudan koparılıp atılmış gibidir.

Öyle ki, dehşetlerinden parmaklarının ucunu değil, tamamını kulaklarına sokmaya çalışmaktadırlar. Sanki şiddetli gök gümbürtüsü onların kulaklarından içeri girse ruhları ağızlarının kapısından dışarı çıkacakmış gibi…

Üstelik bu vaziyette o ıssız ve korkunç çölde ilerlemeye çalışmaktadırlar. Şimşeğin çakıp etrafın görünmesi ile bir o tarafa bir bu tarafa devamını getiremeyecekleri ümitsiz adımlar atarlar. Karanlık bütün dehşeti ile geri geldiğinde ise donmuş gibi kaskatı, oldukları yere çakılıp kalırlar.

Birlikteymiş gibi görünseler de her biri bu vahşet ve dehşet psikolojisi içerisinde yapayalnızdır. Birbirleri için onlar, ışıkta görünüp karanlıkta kaybolan hayalet yüzlerdirler yalnızca…

MUSİBETİN ÇIKMAZ SOKAĞI

Kur’an’ın tasviri size, hadiselerin şimşekleri çakıp söndükçe, yani mütemadiyen etraflarında olup biten şeylerden haberdar oldukça endişe, korku, ıstırap ve heyecandan yürekleri ağızlarına gelen zamane münafıklarını hatırlatmıyor mu?

Yüzlerinde yalancı bir tebessüm, gözlerinde sinsice bir bakış, kulaklarında haince bir dikkat ve bütün davranışlarında sun’ilik olan, fakat bu hallerini hep kopkoyu bir karanlık, bir somurtma ve kasılmanın takip ettiği ahiret pazarcısı dünyaperestleri…

Tahmin edeceğiniz gibi, yolcuların gece vakti geçmeye kalktıkları ıssız ve vahşi çöl, haram yiyiciliğin, gayrimeşruluğun ve kanunsuzluğun çölü.

Ufukları söyledikleri yalanlar, bulaştıkları pislikleri üstünü örttükleri cürümlerle daraldıkça daralmış.

İlahi adalet, tüm kirli işlerini sağanak halinde ortaya dökmüş, başlarından aşağıya yağdırıyor. Her gün bir yalanları daha açığa çıkıyor, bir düzenleri daha ayaklarına dolanıyor.

Ciddi bir telaş içerisinde debelenip duruyorlar.

Adeta dehşetten kendilerinden geçmiş, ne yaptıklarını bilmez vaziyetteler. Bazen kendilerini kurtarmak için istikameti belli olmayan bir takım neticesiz hamleler yapıyor, sonra oldukları yerde kalakalıyor, ardından o hamleleri geri alıp ters istikamette ilerlemeye çabalıyorlar.

Bir gün bir güç odağına, öbür gün diğerine yaslansalar, dün küfrettiklerine bugün ilan-ı aşk etseler de bir türlü bu ürpertici durumun içinden çıkamıyorlar.

Avcıyı gören devekuşunun başını kuma gömmesi misali, haber ağlarını sustururlarsa belanın kendilerine erişmeyeceğini sanıyor, can havli ile ard arda kopan kıyametler silsilesini durdurmak için kulakları kapatmaya çalışıyorlar.

“Kasem olsun ki, Sen onları hayata karşı herkesten hırslı bulursun.” (Bakara, 96) diyor Cenab-ı Hak. Çocuk çocuk, mal mülk her şeyi unutmuş, sadece kendi hayatlarının endişesi içerisinde kıvranıyorlar.

Vicdanlarına karanlık çöktükçe, ruh hallerini karamsarlık sardıkça, dahası dünyaları ve ufukları karardıkça âyetin çizdiği resme daha da benziyor, şuursuzca Kur’an’ı tefsir ediyorlar.

KARANLIĞIN EN KOYUSU

En ibret verici olanı, Allah’ın varlığını biliyor olsalar da O’na iltica edemeyişleri.

“İptal-i Hak için çalışan Hak’tan yardım ve merhamet talep edemez.” diyor Bediüzzaman; bu ruh haletinin ölümden beter olduğunun altını çizerek…

Çıktıkları yolun bir geri dönüşü yok. Karanlığın en koyusu bu!

En derini bu karanlığın…

“Allah’ın gazabının onları her yandan kuşatması” bu.

“Allah dileseydi kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi.” (Bakara, 20) cümlesiyle nihayete eriyor İlahi tasvirde “musibetin çıkmaz sokağı” sahnesi.

Demek bu hal hep sürecek ve azapları şiddetlenerek devam edecek.

Ve yaşadıkları sürece gözleri ve kulakları onlara sadece ve sadece dehşet ve elem taşıyacak…

[Emine Eroğlu] 8.12.2017 [TR724]

Yargıtay, MİT, bylock ve hukuku dolanmak! [Av. Nurullah Albayrak]

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından hakimler MB  ilgili verilen mahkumiyet kararını 26.09.2017 tarihinde onadı. Kararda, bylock kullanımıyla ilgili elde edilen delillerin hukuki olup olmadığı ve terör örgütü suçlaması konusunda değerlendirmeler yer almaktadır.

Öncelikle şunun net olarak ifade edilmesi gerekir ki; ortada suçun var olduğu kabulüne göre hazırlanmış ve sadece bu kabule uygun olarak değerlendirmelere yer verilmiş bir karar bulunmaktadır. Karar içeriğine bakıldığında, bu anlayışla her istediğiniz kişi ya da grubu suçlu kabul edebilir, istediğiniz kişi ya da grubu da masum gösterebilirsiniz.

Suç var zihniyetiyle hareket edildiği için doğal olarak hukuki dayanak bulmakta zorlanılmış ve Yargıtay kendi içtihatlarına aykırı olarak değerlendirme yapmak zorunda kalmıştır. Bu kararın oy birliği ile alındığını da kayıtlara geçmesi açısından belirtmek gerekir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Milli İstihbarat Teşkilatının Litvanya’da bulunan serveri satın alma ya da hackleme suretiyle elde ettiği delillerin hukuka aykırı olmadığını belirttiği değerlendirmesinde; Ceza Muhakemesi Kanununun hangi koruma tedbirine göre değerlendirmeye tabi tutulacağı ve Milli istihbarat Teşkilatının delil elde etmesinin hukuki olup olmadığı konuları üzerinde durulmuştur. Kararda bazı teorik değerlendirmelere yer verilmek suretiyle elde edilen delilin hukuka uygun olduğu kararı verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şu şekildedir; 

‘Yukarıda izah edildiği üzere ByLock iletişim sisteminin kullanımı sonucunda oluşan verilerin tespiti, CMK’nun 135 inci maddesinin birinci fıkrası veya 2937 s. Kanunun 6 ncı maddesinin ikinci fıkrası kapsamında olmayıp CMK’nun”bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma” başlıklı 134 üncü maddesinin birinci FIKRASI KAPSAMINDADIR. Bu sebeple MİT tarafından AKSSS’nin 32 ve 2937 s. Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (i) bendi ile 6 ncı maddesinin birinci fıkrasının (d) ve (g) bentlerine uygun şekilde elde edilen ByLock’a ilişkin dijital materyaller hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine CMK’nun 134 üncü maddesi gereğince Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen “inceleme, kopyalama ve çözümleme” kararına istinaden bilgisayar ve bilgisayar kütüklerindeki iletilerin tespiti işleminde herhangi bir hukuka AYKIRILIK BULUNMAMAKTADIR.

Bu karara göre;

1- MİT tarafından Litvanya’da bulunan serverdan elde edilen verilerin CMK.134 madde kapsamında değerlendirmeye tabi tutulacağı,

2- MİT tarafından istihbari amaçla elde edilen verilerin delil olarak değerlendirileceği belirtilmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, MİT’in elde ettiği ya da oluşturduğu verileri nasıl yaparız da delil olarak kabul ettiririz düşüncesini bu iki tespite göre değerlendirebilmiştir. Bu tespitlere karşı ayrıntılı cevap vereceğim. Ancak, bu tespitlerin doğru olmadığının hukuk bilgisine sahip olmayıp sadece okumayı bilen kişiler tarafından da yasa maddeleri okunarak anlaşılabileceğini belirtmek isterim.

A- CMK’NIN 134. MADDESİNİN UYGULANACAĞI YÖNÜNDEKİ GÖRÜŞÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ;

  1. İlk olarak, Yargıtay CGK kararında, “ByLock uygulamasının “e-posta” özelliği kullanılarak gönderilen her bir e-posta için, e-postayı gönderen kullanıcı, e-postayı alan kullanıcı, e-postayı alan diğer kullanıcılar, konu e-posta içeriğinin şifreli hali, imza, e-postanın gönderilme zamanı, e-postanın gönderilen kişiye iletilme zamanı, bilgileri mail tablosunda saklandığı görülmüştür.” tespiti yapılmıştır. Yargıtay CGK kararındaki bu tespite konu olan bilgilerin neredeyse tamamı, Yargıtay’ın hali hazırda anladığı anlamda “iletişimin tespiti” kavramının kapsamında olup, bu nedenle somut olaya CMK’nın 134. Maddesi değil 135. maddesi uygulanır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, sonuç ve değerlendirme başlığı altında yaptığı değerlendirmede, iletişimin tespiti kapsamındaki işlemler konusunda herhangi bir değerlendirme yapmamıştır. Sadece iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması kavramlarına değinmiş ve bu iki kavramın geleceğe yönelik iletişimin denetlenmesine ilişkin olduğuna vurgu yaparak, Bylock aracılığıyla geçmişte yapılan iletişime ilişkin verilerin CMK’nın 135. maddesi kapsamına girmediğine hükmetmiştir. Oysa, örneğin Whatsapp aracılığıyla geçmişte yapılan iletişime ilişkin verilerin tespiti, şüphelinin ne zaman ve kimlerle Whatsapp aracılığıyla iletişim kurduğu, sesli ve/veya görüntülü konuştuğu, iletişimin tespiti kavramının (CMK m. 135) kapsamı içindedir; aynı durum Bylock için de geçerlidir.
  2. İkinci olarak, Yargıtay CGK kararının gerekçe kısmında yer alan, “Internet ortamında gerçekleştirilen iletişime ilişkin kayıtlar, bilgisayar kütüğünde kayıt altına alındığından” ifadesi maddi gerçeğe aykırıdır. Prof. Dr. Ersan Şen’in belirttiği gibi, “İnsanların sahip olup kullandıkları “e-posta” adı ile bilinen elektronik yazışma ve iletişim yöntemi, bilgisayarların sadece vasıta olarak kullanıldığı bir haberleşme türüdür.” (Prof. Dr. Ersan Şen, “E-Posta Takibi ve CMK m. 134’ün Kapsamı”, 16 Temmuz 2014, http://www.hukukihaber.net/m/?id=3524&t=makale) Öncelikle, bireylerin, Bylock benzeri uygulamalar olan Whatsapp, Viber, Tango, Messenger gibi uygulamalar aracılığıyla yaptığı sesli ve görüntülü haberleşme kesinlikle bilgisayar kütüklerine kaydedilmemektedir. Ayrıca, kişiler e-posta aracılığıyla yaptıkları iletişimi, bir internet kafede yer alan bilgisayardan yapabileceği gibi, herhangi bir arkadaşına ait bilgisayardan, akıllı telefondan, tabletten ya da tamamen kamuya açık bilgisayarları kullanarak da yapabilir. E-posta adreslerine müdahale için kişinin bilgisayarına el koymaya da gerek yoktur; ilgilinin e-posta adresine müdahaleye izin veren bir mahkeme kararı aldıktan sonra, söz konusu kişinin haberi olmadan, e-postanın şifresi kırılarak kolayca müdahalede bulunulabilir ve e-posta içeriğinde yer alan bilgi ve belgelere ulaşılabilir. Kısaca, CMK’nın 134. maddesi elektronik verileri taşıyan hard materyallere (kütlesi olan cisimlere, hard disk, flaş bellek, bilgisayar ve benzeri araçlara) el koymaya izin verirken, CMK’nın 135. maddesi, haberleşmeye ilişkin soft verilere (elle tutulamayan ve kütlesi olmayan elektronik verilere) müdahaleye izin vermektedir. Bugüne kadar ki yargı uygulamaları da bu yönde olup, e-posta ile yazışmalara müdahale için mahkemeler CMK’nın 135. maddesine dayanarak inceleme izni vermişlerdir.
  3. Üçüncü olarak, Bir an için somut olaya CMK’nın 134. maddesi uygulanacak olsa dahi, CMK’nın 135. maddesinden farklı olarak, bu maddede sadece şüphelinin fiilen kullandığı bilgisayarlara el konulabileceğine izin verilmiştir. CMK m. 134, şüphelinin kullandığı bilgisayardan bahsetmiştir. Prof. Dr. Ersan Şen’in belirttiği gibi, “CMK m. 134/1 de zikredilen “şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütükleri” kavramı, ancak şüphelinin fiilen kullanımında olan bilişim cihazları için gündeme gelebilir. Failin terk ettiği, bırakıp kaçtığı, zilyetliğini mağdura veya bir başkasına devrettiği, kendi kullanım ve tasarrufunu sonlandırdığı bilişim cihazları, CMK m. 134 kapsamında sayılmayacaktır. Bu nedenle, failin bir dönem kullandığı ve sonra zilyetliğini devrettiği bilişim cihazına el konulması ve incelenmesi CMK m. 134’de öngörülen usul ve esaslar dairesinde yapılamaz” (Prof. Dr. Ersan Şen, “E-Posta Takibi ve CMK m. 134’ün Kapsamı) Oysa somut olayda Ankara sulh ceza hâkimliğinin verdiği karara konu olan bilgisayar kütükleri, şüphelilerden hiçbirinin kullanımında veya tasarrufunda olmayan ya da zilyetliğinde dahi bulunmayan kütükler olup, bu nedenle bu işleme CMK’nın 134. maddesi dayanak olamaz. Eğer şüphelinin kullandığı ve hafızasına Bylock programının yüklü olduğu akıllı telefon, tablet veya bilgisayara el konulmuş olsa, bu durumda CMK’nın 134. maddesi söz konusu el koyma kararına hukuki dayanak olabilir. Ancak somut olayda alınan yargı kararı, devlet organlarının üretip kullandığı ve onların zilyetliğinde olan hard disk ve benzeri elektronik veri depolarına ilişkindir. Bylock verilerinin yer aldığı bilgisayar kütüklerini (harici hard disk ve flash bellek) hiçbir şüpheli fiilen kullanmamıştır ve CMK.134 madde kapsamında herhangi bir süpheliden de elde edilmemiştir.   
  4. Yargıtay CGK kararında da belirtildiği gibi, “Özetle ByLock, kripto sistemi ile internet üzerinde haberleşmeyi sağlayan bir sistemdir. … Uygulama üzerinde sesli arama, e-posta iletimi, yazılı mesajlaşma ve dosya transferi gerçekleştirilebilmektedir.” Bu özellikleri dikkate alındığında, Bylock aracılığıyla yapılan haberleşmenin Messenger veya Hotmail.com ya da Yahoo.com bağlantılı normal bir e-posta ile yapılan iletişimden herhangi bir farkı bulunmamaktadır. Bu maddi vakıa hususunda en küçük bir kuşku yoktur. Bylock, sesli arama, e-posta iletimi ve yazılı mesaj ya da dosya transferine imkân veren bir haberleşme aracıdır. Kısaca Messenger ve Hotmail.com bağlantılı e-posta adresi gibi mesajlaşma araçlarıyla yapılan haberleşme ne ise, Bylock ile yapılan haberleşme de aynıdır. Bu uygulamalarla iki kişi arasında haberleşme konusu olan bilgi ve veri transferi sağlanmakta olup, yapılan haberleşme tipik telekomünikasyon yoluyla iletişim kavramının ve haberleşme özgürlüğünün kapsamına girmektedir.
  5. Bylock aracılığıyla yapılan haberleşme kapsamındaki e-posta, sesli görüşme ve dosya iletimine müdahale, CMK’nın 135. maddesinin kapsamına girmektedir. Bu açıklamalar dikkate alındığında, Yargıtay CGK kararında, Bylock uygulamasının “e-posta ve dosya iletmeye imkân veren bir haberleşme aracı” olduğunu belirtmesine rağmen, somut olaya CMK’nın 134. maddesinin uygulanacağı sonucuna vararak, kanunun olaya uygulanmasında açık bir hataya düşmüştür.  Yasal düzenleme ve uygulama gereğince, örneğin hotmail.com bağlantılı bir e-mail adresi için CMK’nın 135. maddesi çerçevesinde bir karar alınması gerektiği gibi, Bylock ile iletişim için de aynı türden bir kararın alınması gerekir. Türkiye’de yerel mahkemeler de e-posta (e-mail) aracılığıyla yapılan haberleşmenin incelenmesi, tespiti ve e-mail içeriklerinde suç delili araştırılması hususlarında bugüne kadar sürekli olarak CMK’nın 135. maddesine dayanarak karar almışlardır. Kısaca, yerleşik yargı uygulamaları da, e-posta yoluyla haberleşmeye müdahaleye CMK’nın 135. maddesinin uygulanacağını açıkça göstermektedir. Bylock ile yapılan haberleşmeye müdahale için, Yargıtay CGK’nın değerlendirdiği gibi CMK’nın 134. maddesi değil, CMK’nın 135. maddesi yasal dayanak olabilir. Somut olayda, CMK’nın 135. maddesine uygun, kişiselleştirilmiş ve önceden alınmış bir mahkeme kararı (MİT, yaptığı bir açıklamada, Bylock verilerinin Mayıs 2016 tarihinden itibaren ilgili devlet kurumlarına gönderildiğini açıklamıştır. Dolayısıyla, Bylock verileri bu tarihten önce ele geçirilmiş olup, Mayıs 2016 ve öncesinde yürürlükte olan CMK’nın 135. maddesine göre, telekomünikasyon yoluyla iletişime müdahale edebilmek için yetkili Ağır Ceza Mahkemesinin oy birliği ile karar alması gerekmekteydi) olmadan Bylock verileri ele geçirildiği için, AİHS, Anayasa ve CMK’ya açıkça aykırı olarak elde edildikleri için, tüm Bylock verileri kanuna aykırı elde edilmiştir. Bu nedenle, Anayasanın 38/6 hükmünün gereği olarak, disiplin yargılamaları dâhil hiçbir yargılamada kullanılamazlar.
  6. Bylock’a ait veriler, her halükârda Litvanya’nın da taraf olduğu ve iç hukukunda doğrudan uygulanan AİHS’ye aykırı olarak ele geçirilmiştir.  Zira AİHS’ye göre, bir kişinin iletişimi hakkındaki bilgiler sadece önceden öngörülmüş yasalara uygun olarak ve önceden alınmış ve (şüphelinin kim olduğunun yazılı olduğu) mahkeme kararıyla ele geçirilip incelenebilir. Sözleşmeye taraf devletler bu uygulamanın kötüye kullanılmasını engellemek için de gerekli her türlü pozitif tedbiri almak zorundadır. Bir iletişim uygulamasına dair yüzbinlerce kişiye ait tüm verilerin elde edilmesine ya da satın alınmasına imkân veren hiçbir yasal düzenlemeye AİHS izin vermez. Anlaşılacağı gibi, bir iletişim uygulaması olan Bylock’a ait tüm verilerin satın alınmasının Litvanya’da da yasal hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. MİT’in Litvanya’daki şirketten (Baltic Servers (yeni adıyla Cherry Servers, UAB) “satın alıp” bir hard diske yüklediği belirtilen bu uygulama hem Litvanya iç hukukuna hem de Türk iç hukukuna aykırıdır. Yüzbinlerce kişiye ait iletişim bilgilerinin satın alınması hem suç oluşturmaktadır; hem de tamamen illegal bir uygulama olduğu için, söz konusu veriler hiçbir şekilde delil olarak kullanılamaz (AY m. 38/6). MİT’in görev ve yetkilerini belirleyen yasal hükümlere rağmen, MİT, iletişime müdahale etmeden önce, bu alandaki yasal düzenlemelere saygı göstermek zorundadır. Nasıl ki telefonları dinlemeden önce mahkeme kararı almakta ise, e-postalara erişip haberleşme özgürlüğüne müdahale etmeden önce de mahkeme kararı almak zorundadır. Yargıtay CGK’nın kararında yer verilen MİT Kanununun 6/1 maddesinde belirtilen yetkiler MİT’in genel yetkileridir. Aynı kararında hiçbir şekilde yer verilmeyen MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerinde telekomünikasyon yoluyla iletişime müdahale özel olarak düzenlenmiş olup, MİT, kişilerin telekomünikasyon yoluyla iletişimine müdahale etmeden önce bu yasal düzenlemelere uygun davranmak zorundadır. MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerine göre, MİT ancak önceden aldığı bir yargı kararına dayalı olarak, kimliği ve kullanılan haberleşme aletine ait bilgilerin mahkeme kararında belirtildiği kişilerin telekomünikasyon yoluyla iletişimine müdahale edebilir.
  7. Kaldı ki, Bylock uygulamasını indirip kullandıkları iddiasıyla suçlanan kişiler, bu uygulamayı internet hatlarını kullanarak indirmişlerdir. Bu nedenle, her bir şüphelinin bu uygulamayı kullanıp kullanmadığı ve suç içerikli mesajlar paylaşıp paylaşmadığı CMK’nın 135. maddesinin gerekleri dikkate alınarak araştırılmalı ve ortaya konmalıdır.  Eğer bu konuda yabancı bir ülkede bulunan serverlardan suç delili araştırılacaksa, bunun yolu uluslararası adli yardımlaşma olup, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü aracılığıyla ilgili devletten ve şirketten bu konuda adli yardım talebinde bulunulmalıdır. Bugüne kadar Youtube, Twitter, Facebook ve Google gibi şirketlerden talep edildiği gibi, Bylock hususunda da yapılması gereken, Litvanya resmi makamlarına yazı yazarak, adli yardımlaşma yoluyla, Bylock’a ait verilerin bulunduğu serverleri işleten şirketten bilgi talep edilmesi gerekirdi. Litvanya ve Türk iç hukukuna göre suç oluşturan yöntemlere başvurarak, yüzbinlerce kişinin iletişim özgürlüğüne hukuka aykırı olarak müdahale edilemez.
  8. Kısaca, iç hukuk ve uluslararası hukuk hükümleri dikkate alındığında, Bylock konusundaki verilerin, ceza soruşturma ve kovuşturmalarında kullanılır şekilde, yasalara uygun olarak elde edilebilmesinin sadece iki yolu vardır. Bunlardan ilki, CMK’nın 135. maddesine uygun olarak yargı kararı ile şüphelilere ait verileri elde etmektir. İkincisi ise uluslararası adli yardımlaşma hükümlerine uygun olarak Litvanya’ya yazı yazıp söz konusu hususta bilgi talep etmektir. Somut olayda bu iki yönteme de başvurulmayıp, Bylock verileri, AİHS’nin uygulandığı bir ülkede AİHS hükümlerine ve Litvanya iç hukukuna açıkça aykırı olarak, illegal şekilde ele geçirilmiştir. Buna ek olarak, her ne kadar istihbari veriler ceza yargılamalarında kullanılmaz olsa da, ilk kez MİT tarafından ele geçirildiği için, MİT’in tabi olduğu kanun hükümlerine de uygun olarak ele geçirilmiş olması gerekir. Oysa somut olayda, Bylock verileri MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerine de açıkça aykırı olarak ele geçirilmiştir. Dolayısıyla Bylock konusundaki veriler tamamen iç hukuk ve uluslararası hukuka aykırı olarak elde edilmiştir. Anayasanın 38/6 hükmü herkesi (MİT, Emniyet, hâkimler ve mahkemeler dâhil) bağladığına göre, Bylock konusundaki veriler illegal olarak ele geçirilmiş olup, kesinlikle delil olarak kullanılamaz.
  9. Telekomünikasyon yoluyla iletişim özgürlüğü kapsamındaki verilerin satın alındıktan sonra bir hard diske yüklenip, bu hard diskin Türkiye’ye getirildikten sonra CMK’nın 134. maddesinin kapsamına sokularak bu çerçevede hâkim kararı alınması, kanunu açıkça dolanma anlamına gelir. Zira haberleşme özgürlüğü kapsamındaki Bylock’a ilişkin verilerin devlet organları tarafından ilk ele geçirilişi AİHS’ye ve Litvanya ile Türk iç hukukuna uygun olması gerekir. Ulusal ve uluslararası hukuka aykırı ele geçirilmiş verileri bir hard diske yükleyip daha sonra bu hard diski “bilgisayarlarda ve bilgisayar kütüklerinde arama” (CMK m. 134) kapsamına sokarak, bu çerçevede bir hâkim kararı almak kanunu açıkça dolanmaktır. Kaldı ki, CMK’nın 134. maddesi, sadece şüphelinin fiilen kullandığı, zilyetliğinde olan bilgisayar ve bilgisayar kütüklerine el koyma ve aramaya izin vermektedir. MİT’in ürettiği ve fiilen MİT’in ya da diğer devlet kurumlarının (Emniyet gibi) kullandığı ve zilyedinin devlet olduğu bilgisayar kütüklerinde aramaya izin vermemektedir. Eğer şüphelinin kullandığı ve hafızasına Bylock programının yüklü olduğu akıllı telefon, tablet veya bilgisayara el konulmuş olsa, bu durumda CMK’nın 134. maddesi söz konusu el koyma kararına ve incelemeye hukuki dayanak olabilir. Ancak somut olayda alınan yargı kararı, devlet organlarının kullandığı ve onların zilyetliğinde olan hard disk ve benzeri elektronik veri depolarına ilişkindir. Bu nedenle, somut olayda CMK’nın 134. maddesi de yasal dayanak olamaz.


B- MİT TARAFINDAN ELDE EDİLEN YA DA OLUŞTURULAN İSTİHBARİ VERİLERİN DELİL OLARAK KULLANILABİLECEĞİ GÖRÜŞÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ

  1. Adli soruşturmalarda delillerin nasıl toplanacağı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) düzenlemiştir. Delillerin hangi organın alacağı karar ya da talimatla ve hangi tedbirler uygulanarak kimler tarafından toplanacağı CMK’da açıkça belirtilmiştir. CMK’nın öngördüğü hükümler dışında toplanmış ya da ele geçirilmiş bulgular, ceza yargılamaları açısından hukuka aykırı delil niteliğindedir. Anayasa’nın 38/6 ve CMK’nın 206, 217, 230 ve 289 maddelerine göre, hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin ceza yargılamalarında kullanılması yasaktır.
  2. Bilindiği gibi, MİT adli kolluk makamı olmayıp, MİT’in görevlerini düzenleyen 2937 Sayılı Kanunun 4. maddesi sadece önleyici amaçlı görevleri saymaktadır. Adli makamların istemesi durumunda, devlet sırlarına ilişkin suçlar ile casusluk hususundaki bilgi ve belgeleri adli makamlara verme dışında, MİT’in herhangi bir adlî yükümlülüğü de yoktur. Adli kolluk birimleri CMK’nın 164. maddesinde açıkça belirtilmiş olup, bunlar arasında MİT yoktur. MİT bir soruşturma organı olmayıp ceza yargılamaları için delil toplayamaz. 2937 sayılı MİT Kanununun 4/son maddesi uyarınca, aynı Kanunun 4. maddesinde belirtilen görevler dışında MİT’e başkaca görevler de verilemez.
  3. Bir an için MİT Kanununun 6/2 ve CMK’nın 134. veya 135. maddesine uygun bir hâkim kararı ile söz konusu verilerin ele geçirildiği varsayılsa dahi, MİT’in bu şekilde elde ettiği veriler amacı (istihbari amaç) dışında kullanılamaz. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun verdiği birçok kararda da belirtildiği gibi MİT Kanunu, istihbari bilgilerin amacı dışında kullanılmasını açıkça yasaklamış olup, MİT’in istihbari amaçla elde ettiği bilgiler ceza yargılamalarında kullanılamaz.
  4. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 21.10.2014 tarih ve 2012/1283E.  –  2014/430 K. sayılı kararında, “…Önleme amaçlı iletişimin tespiti ve denetlenmesi sonucunda ulaşılan bulgularla bir suç işlendiğinin anlaşılması karşısında, elde edilen bu bulgular, 5397 sayılı Kanunun 1 (2559 sayılı Yasaya ek), 2(2803 sayılı Yasaya ek),. ve 3 (2937 sayılı Yasaya ek) maddeleri uyarınca, kanunun öngördüğü amaçlar dışında ve bu arada bir ceza soruşturması veya kovuşturmasında delil olarak kullanılamayacağından…” sonucuna varılarak, istihbarat amaçlı olarak yapılan iletişimin dinlenmesi, kaydedilmesi ve tespiti sonucu elde edilen bulguların ceza yargılamalarında delil olarak kullanılamayacağını açıkça ortaya koymuştur. Ceza Genel Kurulunun bu ve benzer kararları dikkate alındığında, Türk Hukukunda söz konusu içtihat yerleşik hale gelmiş olup, söz konusu yasal hükümler de dikkate alındığında, bu kural, kolluk, savcılık, ilk derece mahkemeleri, istinaf ve Yargıtay daireleri dâhil tüm soruşturma ve kovuşturma makamlarını bağlar. (Anayasa Mahkemesi de aynı konuda, “İstihbari nitelikte olan bu bilgiler hukuki bir delil olarak kullanılamaz” ibareli MİT belgesinin adli dosyada kullanılması konusunda “Demokratik bir toplumda, doğruluğu hiçbir şekilde sorgulanamamış ve denetime tabi tutulmamış istihbarî nitelikteki bilgilerin dava dosyasına konulması suretiyle alenileştirilmesi kabul edilemez” kararını vermiştir (9.1.2014 tarih ve 2013/533 sayılı karar)) MİT Kanunu, Jandarma Teşkilat Kanunu ve PVSK’nın bu husustaki hükümleri zaten yoruma gerek duymayacak netlikte açıktır. İstihbarat faaliyetleri çerçevesinde elde edilen bilgiler, bu amaç dışında (örneğin, bir ceza yargılamasında delil olarak) kullanılamaz. MİT’in web sitesinden yaptığı resmi açıklamada belirtildiği gibi, Bylock’a ilişkin veriler istihbari çalışmalar çerçevesinde ele geçirilmiş olup, MİT Kanununun 6. maddesi uyarınca, istihbari amaç dışında, “bu arada bir ceza soruşturması veya kovuşturmasında delil olarak kullanılamaz”.
  5. Ancak belirtmek gerekir ki, yukarıdaki Yargıtay CGK kararına konu olan önleme amaçlı iletişimin dinlenmesi ve tespiti sonucu elde edilen veriler, MİT tarafından illegal şekilde değil, legal şekilde, önceden verilmiş hâkim kararına dayalı olarak elde edilmiştir. Oysa somut olaydaki Bylock verileri tamamen iç hukuk ve uluslararası hukuka aykırı olarak elde edilmiştir. Bu durum ve Anayasanın 38/6 hükmü dikkate alındığında, MİT tarafından illegal şekilde ele geçirilmiş Bylock verileri hiçbir şekilde delil olarak kullanılamaz. MİT’in hâkim kararına dayalı olarak elde ettiği veriler ceza yargılamasında kullanılamadığına göre (2973 sayılı Yasa bu durumu emretmektedir.), illegal şekilde elde ettiği veriler hiçbir şekilde kullanılamaz (AY m. 38/6).
  6. Yukarıda belirtildiği gibi, Bylock’a ait verilerin ilk olarak MİT tarafından istihbari çalışmalar çerçevesinde ele geçirildiği hususunda herhangi bir şüphe yoktur. Bu husus mutlak bir gerçektir. (MİT’in 06.04.2017 tarihinde web sitesinden yaptığı açıklama ile de bu durum teyit edilmiş olup, bu açıklamada şu ifadelere yer verilmiştir: “İstihbari çalışmalar neticesinde elde edilen Bylock’a ilişkin tespitler, Mayıs 2016 tarihinden itibaren, çalışmaya konu ham verilerle birlikte adli makamlar, güvenlik birimleri ve diğer ilgili makamlarla eş zamanlı olarak paylaşılmıştır” (http://www.mit.gov.tr/basın60.html)) Bu durum yargı organlarınca da kabul edilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi kararlarında da belirtildiği gibi, Bylock sisteminin serveri Litvanya ülkesinde bulunmakta olup, … Bylock uygulamasına ait sunucular üzerindeki veriler ile uygulama sunucusu ve IP adresleri MİT tarafından satın alınmıştır. Yargıtay 16. CD’nin 24.04.2017 tarihli kararında da bu husus açıkça ifade edilmiştir. MİT söz konusu verileri MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerine, Litvanya iç hukukuna, uluslararası hukuka ve özellikle AİHS’ye açıkça aykırı şekilde ele geçirmiştir. Haberleşme özgürlüğü ve AİHS’nin 8. maddesi kapsamında olan yüzbinlerce kişiye ait verileri bir bütün olarak satın almaya ya da bu verilerin başka türlü ele geçirilmesine AİHS’nin 8. maddesi kesinlikle izin vermez. Unutulmamalıdır ki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, MİT dâhil tüm devlet kurumlarını, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Litvanya’yı bağlamaktadır. AİHS’nin uygulandığı ülkelerden herhangi birinde AİHS’ye aykırı olarak elde edilen deliller, AİHS’ye taraf diğer devletlerin hiçbirinde hukuka uygun delil olarak değerlendirilemez. Aksi durum her iki ülkenin de AİHS’nin 8. maddesini ihlal etmesine yol açar.
  7. Her ne kadar MİT’in adli kolluk yetkisi olmasa da, MİT istihbarat görevini yerine getirirken de Türkiye Cumhuriyeti kanunları ile bağlıdır. Yasa dışı yöntemlere başvurarak, görevlerini illegal yöntemlerle yerine getiremez. Zira bir devleti suç örgütlerinden ayıran en önemli özelliği, eylem ve işlemlerinde hukuk kurallarıyla bağlı olmasıdır. Dolayısıyla MİT de Anayasa, AİHS ve yasalarla ve öncelikle de MİT Kanunuyla bağlıdır. Sadece MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerinde öngörülen şartlara uygun olarak, mahkemeden karar aldıktan sonra kişilerin telekomünikasyon yoluyla iletişimine müdahale edebilir; iletişimin tespiti işlemine girişebilir. Aksi durumda topladığı tüm veriler yasa dışı olur. Kaldı ki, MİT’in istihbarat çerçevesinde topladığı bilgilere dayalı olarak ceza yargılaması yapılamaz. Ceza yargılamasında kullanılacak delillerin kimler tarafından ve nasıl toplanacağı CMK’da açıkça öngörülmüştür; MİT ne bir adli kolluk birimidir ne de istihbari olarak topladığı bilgilerin delil niteliği vardır. Yukarıda belirtildiği gibi, istihbari olarak toplanan bilgilerin bu amacın dışında (örneğin ceza yargılamasında delil olarak) kullanılamayacağı MİT Kanununun 6. maddesinde açıkça öngörülmüştür. Adli görevler açısından MİT’in tek bir yükümlülüğü bulunup, bu yükümlülük devlet sırlarına karşı suçlar ile casusluk konusunda adli makamların talep ettiği bilgileri vermekten ibarettir. Bunun dışında, örneğin terör örgütü suçlaması açısından MİT’in herhangi bir adli görevi ya da yetkisi yoktur.

Sonuç olarak;

Kısaca, CMK’nın 134. Maddesi yargılamalara uygulamaz, ancak uygulanacağı varsayılsa dahi, somut olayda CMK’nın 134. maddesine de uygun bir hâkim kararı alınmamıştır. CMK’nın 134. maddesi her bir şüpheli için, şüphelilerin fiilen kullandığı ve zilyetliğinde olan hard disklere el konulmasına ve inceleme yapılmasına müdahaleden önce alınmış bir hâkim kararı ile izin vermektedir. Somut olayda ise, ne zaman satın alındığı bilinmeyen Bylock verileri bir hard diske yüklenmiş ve Türkiye’ye getirilmiş olduğu anlaşılmakta olup, bu durum açıkça gösterdiği gibi, yüz binlerce kişiye ait veriler (önceden alınmış bir) hâkim kararı olmadan ele geçirilmiştir. CMK’nın 134. maddesi, devletin ilk müdahalesinden önce alınması gereken bir hâkim kararından bahsetmektedir. Bilgisayar veya kütüklerini önce ele geçirip, daha sonra hâkim kararı alma, CMK’nın 134. Maddesine de açıkça aykırıdır. Şüpheli olup olmadığı bilinmeyen yüzbinlerce kişiye ait iletişim verilerini illegal şekilde ele geçirip bunları hard diske yükleyerek mahkeme kararı almak kanunu dolanmaktır; illegal başlayan işlemi sonradan alınacak hakim kararı ile legalleştirmek mümkün değildir.

CMK’nın 135. maddesinde olduğu gibi, CMK’nın 134. maddesi de, önceden alınmış ve her bir şüpheli açısından kişiselleştirilmiş hâkim kararı ile özel hayata müdahaleye izin vermektedir. CMK’nın 134. maddesi, belirtilen türden bir yargı kararı olmadan, MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerine aykırı şekilde ele geçirilen verilerin yüklendiği hard diske ilişkin yargı kararı alıp illegal işlemi sonradan legalleştirmeye izin vermemektedir. Bu şekilde bir uygulamanın kabulü halinde, örneğin bir yüksek yargı üyesinin evine girerek bilgisayarını ele geçiren istihbarat görevlileri, suç delili içerdiği gerekçesiyle bu bilgisayarı savcılığa teslim edebilir. Savcılık da bu bilgisayarda arama yapmak için hâkim kararı talep edebilir. Bu talebin kabulü sonucu yapılan araştırmalarda yüksek yargı üyesinin özel hayatına dair birçok bilgiye ek olarak bazı suç delilleri de ele geçirildiği varsayılsa, bu durumda yapılan işlem CMK’nın 134. maddesinin açıkça dolanılması anlamına gelir ve tüm yasa dışılıklara kapı açar. Bu şekilde bir değerlendirme ile Anayasa ve yasalardaki tüm güvencelerin içeriği boşaltılmış olur. Bu şekilde uygulamanın kabul edilmesi hukuk devleti olma özelliğinin sonlandırılması anlamına gelecektir.

Hukuka aykırı olarak elde edilen delil, sonradan verilecek bir hâkim kararı ile hukuka uygun hale gelmeyeceği için, Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından verilen bu karar; kanunlara atıf yapılarak, yasaya ve hukuka aykırı sonuçlara ulaşılmaya çalışılması siyasi mülahazalarla hareket edildiğini ve bu kararı veren organın mahkeme olamayacağı ile bu kararı verenlerin de hukukçu olamayacaklarını göstermekten başka bir anlam taşımayacaktır.

[Av. Nurullah Albayrak] 8.12.2017 [TR724]

Peygamberimizin (S.A.V.) muhteşem namazı [Cemil Tokpınar]

Geçtiğimiz hafta Mevlid Kandilini idrak ettik. Bir anlamda Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğum günü diyebileceğimiz bu kandili dua, salavat ve ibadetle geçirmeye çalıştık. Bu vesileyle düzenlenen sohbet programlarında Efendimizin (s.a.v.) farklı yönleri ele alındı. Biz de katıldığımız programlarda onun namaza verdiği önemi, tavsiyelerini ve nasıl namaz kıldığını işledik. Çünkü onu anlatan konular içinde toplumumuzun en muhtaç olduğu husus onun namaza verdiği önemdir. Bunun için bugünkü yazımızda Efendimizin (s.a.v.) nasıl namaz kıldığını işleyeceğiz ki, gücümüz ve imkânımız ölçüsünde onu modellemeye çalışalım.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) namaz kılışı öylesine muhteşemdi ki, onu tasvir etmekten insanlar aciz kalırdı.

Namaz vakti girince öyle bir hâle girerdi ki, Hz. Aişe (r.anha) Validemiz şöyle demekten kendini alamamıştır:

— Resûlullah (s.a.v.) ile konuşurduk. O bize bir şeyler anlatır, biz de ona bir şeyler anlatırdık. Namaz vakti geldi mi, Allah’ın kudret ve azametiyle meşgul olmaktan, sanki o bizi tanımaz, biz de onu tanımazdık. İbadetimiz bizi kendi dünyamızdan alır götürür, uhrevî atmosfer içine girerdik.

Bir sahabe de, Resûlullah’ın namaz kılışını şöyle anlatır:

– Hazret-i Peygamber (s.a.v.) namaza başladığı zaman, çevresinde bulunanlar onun göğsünden, kaynayan buhar kazanının fokurtularına benzeyen bir fokurtu işitirlerdi.

O öyle bir namaz kılardı ki, görenler şaşırırdı. Namazda iken ayakta, rükûda ve secdede o kadar uzun dururdu ki, sanki vefat etti sanırlar, heyecanlanırlardı.

Bir rekâtta üç sure okumuştu

Efendimizin (s.a.v.) namazın kıyam bölümünde okuduğu sureler genelde uzun olurdu. Hatta bir sahabe şöyle demişti:

“Resûlullah (s.a.v.) zamanında öğlenin farzı için kamet getirilirken birisi Cennetülbakî’ye kadar gider, abdestini tazeler, gelir ve farzın ilk rekâtına yetişirdi.”

Aişe Validemizin (s.a.v.) anlattığına göre, bazen akşam namazının farzında 26 sayfa olan A’raf Suresini okur, bazen de ikiye bölerdi. Bundan anlıyoruz ki, akşam namazının vakti dar olduğundan namaza başlamak için elbette acele etmek gerekir, ancak namaz içinde acele etmeye, hızlı kılmaya ve kısa okumaya gerek yoktur.

Efendimizle (s.a.v.) birlikte bir teheccüd namazı kılan Hz. Huzeyfe (r.a.) anlatıyor:

“Bir gece Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte namaz kıldım. Bakara Suresini okumaya başladı. Ben yüz ayeti bitirince rükûya varacaktır dedim, ama o devam etti. Ben Bakara Suresini iki rekâtta bitirecektir dedim, devam etti. Ben sureyi bitirince rükû edecek derken, Nisa Suresine başladı, onu okudu. Sonra Al-i İmran Suresine başladı, onu okudu. Sonra rükûya gitti. Rükûda ayaktaki kadar kaldı. Secdede ise rükûdaki kadar durdu.”

Rükû ve secdede uzun uzun dualar eder, her gece ayağı şişinceye kadar namaz kılardı. Çünkü bütün duygularıyla namaz kılmaktan zevk ve lezzet alır, büyük bir huzur duyardı.

Namazda hissettiklerini ifade etmek için ashabına şöyle derdi:

– Sizin yemek yemekten, su içmekten, muamele-i zevciyeden aldığınız lezzeti, ben namazdan alırım.

Bizler de hiç değilse namazlarımızı biraz daha yavaş kılmalı, çok bilinen on sure ve Kevser-İhlâs dışında da sureler okuyarak namazımızın niteliğini artırmaya özen göstermeliyiz ki namazlarımız monotonluktan kurtulup daha canlı ve diri hale gelsin.

Bedir Savaşı’nda cemaatle namaz

Peygamberimiz (s.a.v.) ve güzide sahabeleri Bedir Savaşı’nın en çetin anında bile cemaatle namaz kılmışlardı. Müşrik ordusu Müslümanların üç katından daha fazlaydı. Tam bir ölüm kalım mücadelesi veriliyordu. Ama Allah Resulü ve ashabı canlarını kurtarmaktan ziyade, Allah’ın huzurunda yan yana, omuz omuza namaz kılmayı seçmişlerdi.

Yarısı namaz kılarken diğerleri savaşmış, namaz kılanlar savaşırken diğerleri namazlarını cemaatle eda etmişlerdi. Bu şekilde namaz kılmalarını bizzat Rabbimiz Kur’ân’da şöyle emretmişti:

“Savaşta müminler arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza dursunlar ve silâhlarını da yanlarına alsınlar. Onlar secde ettikten sonra geri çekilip düşmana karşı dursunlar ve yerlerine henüz namaza durmamış olan diğer topluluk gelsin. Onlar da tedbirli şekilde ve silâhlarını yanlarına alarak seninle beraber namaz kılsınlar.” (Nisa Sûresi, 102)

Buna rağmen Müslümanlar mağlûp olmamışlar, kesin bir zafer kazanmışlardı.

Namaz imkân varsa savaşta bile kılındığına göre basit bahaneler kazaya bırakmanın gerekçesi asla olamaz.

Namaz dereceleri yükseltir

Namaz müminleri çok değerli manevî derecelere yükseltir. Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) sahabelere:

– Size, Allah’ın kendisiyle günahları yok edip, dereceleri yükselteceği hayırları haber vereyim mi, buyurdular. Sahabeler de:

– Evet, ya Resûlallah, dediler. Resûl-i Ekrem:

– Güçlükler de olsa abdesti güzelce almak, mescitlere doğru çok adım atmak, bir namazı kıldıktan sonra öteki namazı beklemek. İşte ribatınız, işte bağlanmanız gereken budur, buyurdular. (Müslim, Taharet: 41)



Namaz, Cennette Efendimize (s.a.v.) komşu olmaya vesile olur. Suffe ashabından olan ve aynı zamanda Peygamber Efendimize (s.a.v.) hizmet eden Rebia bin Ka’b (r.a.), geceleri Peygamberimizle (s.a.v.) birlikte kalır, onun abdest suyunu hazırlar ve diğer isteklerini karşılardı. Kendisine yapılan iyiliği karşılıksız bırakmak istemeyen Efendimiz (s.a.v.) bir gün ona:

– Ya Rebia, benden bir şey iste, buyurdu.

O da bütün Müslümanların en büyük arzularından biri olan şu isteğini dile getirdi:

– Cennette seninle beraber olmak istiyorum.

Peygamber Efendimiz de ona:

– Başka bir isteğin yok mu, diye sordu.

– Hayır, yok. Sadece bunu istiyorum, dedi.

Bunun üzerine ona şöyle buyurdu:

– Öyleyse, sık sık secde ederek, namaz kılarak, kendi hesabına, bana yardımcı ol.

Hızlı namazı namazdan saymazdı

Peygamberimiz (s.a.v.) namaz kılarken acele etmez, çok yavaş kılar, hatta Fatiha’yı her ayetin sonunda durarak okurdu. Aceleyle kılınan namazı, namaz saymazdı. Bir gün mescitte gelişigüzel namaz kılan bir kimseye:

– Dön de, namazını yeni baştan kıl. Çünkü sen namazı kılmış olmadın, dedi. Adam dönüp yine eskisi gibi kıldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine ona:

– Dön, yeni baştan kıl. Çünkü sen namazı kılmış olmadın, diye buyurdu ve bu ihtar üç defa vuku buldu. En sonunda adam:

– Seni hak din ve kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben bundan başka türlüsünü bilmiyorum, bana doğrusunu öğret, dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):

– Namaza duracağın zaman tekbir al. Sonra ne kadar kolayına gelirse, o kadar Kur’ân oku. Arkasından rükûa varıp, mutmain (azaların yatışmış) oluncaya kadar dur. Sonra başını kaldırıp ayakta doğruluncaya kadar dur. Daha sonra, secdeye varıp mutmain oluncaya kadar kal. Sonra başını kaldırıp mutmain oluncaya kadar otur. Bunu namazın bütününde böylece yap, dedi.

Namaz kılmak canını koruyordu

İslâmiyetin ilk zamanlarıydı. Müşrikler tarafından Müslümanlara büyük ezalar ve cefalarda bulunuluyordu. İslâm’ın ilk anlarından beri hep karşı çıkan ve özellikle güçsüz Müslümanlara düşmanlık edip onları ezen, hatta şehit eden Ebu Cehil ve müşrikler hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı.

Eziyet için fırsat kollayan Ebu Cehil yine içi kin dolu bir hâldeyken Kureyşlilere şu soruyu sordu:

– Muhammed siz varken de ellerini yere koyup Allah’a secde ediyor mu?

Kureyşliler de ona:

– Evet, dediler.

Ebu Cehil:

– Lat ve Uzza’ya yemin ederim ki, eğer onu bu şekilde ibadet ederken görürsem ensesine ayağımı basarak yüzünü yere sürteceğim, demişti.

Bir gün Resûlullah namaz kılıyordu. Ebu Cehil, ettiği yemini yerine getirmek için Efendimize (s.a.v.) doğru yöneldi. İçi kinle dolu, kendinden emin ve gururlu bir şekilde ettiği yemini yerine getirmek için Efendimizin (s.a.v.) boynuna basmak isterken birden bire herkes onun geri çekildiğini gördü. Ebu Cehil’e:

– Ne oluyor, diye sordular.

Ebu Cehil hâlâ olayın etkisinde ve korkarak şu cevabı verdi:

– Benimle onun arasında bir ateş hendeği vardı. Bazı kanatlar da gördüm.

Bu olaydan sonra Allah’ın Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu:

– Eğer yanıma gelseydi melekler onu parçalayacaktı.

Yine Ebu Cehil’in kabilesinden olan Velid bin Muğire, Resûl-i Ekrem’e (s.a.v.) vurmak için bir taşı alıp, secdedeyken yanına gitti. Birden gözleri kapandı. Efendimizi (s.a.v.) Mescid-i Haram’da göremedi. Sonra geri döndü. Geri döndüğünde onu gönderenleri de göremiyordu, ama sadece seslerini işitebiliyordu.

Efendimiz (s.a.v.) namazını bitirinceye kadar gözleri bu şekilde kaldı. Ne zaman Efendimiz (s.a.v.) namazını bitirdi, onun da gözleri açıldı.

Güzeller Güzeli Efendimizin (s.a.v.) namaz hassasiyetini anlatmaya elbette ki yazılar ve kitaplar yetmez. Ama şu bilgileri bile hatırlamak, onu modellemek isteyen biz müminlere namazlarını gözden geçirme ve kalitesini arttırma arzusu verir. Hepimiz onun namazını miktar ve kalite olarak asla modelleyemeyiz. Ancak namaz kalitemizi arttırmak için alacağımız hisseler ve dersler mutlaka vardır.


Serie A’da zirvenin sürpriz sahibi [Hasan Cücük]

İtalya Serie A’da gözler Napoli’ye kilitlenmişken İnter sessiz sedasız zirveye gelip oturdu. Napoli’nin evinde son 6 yılın şampiyonu Juventus’a yenilince zirve yarışı daha heyacanlı hale gelmekle kalmadı, liderlik koltuğuda el değiştirdi. Son yıllarda giderek sıradanlaşan İnter bu sezon kendinden beklenmeyen bir patlama gerçekleştirdi. İnter, Juventus’un şikeden dolayı çöktüğü yıllarda ‘dikensiz gül bahçesine dönen’ Serie A’da üst üste şampiyonluk yaşamıştı.

İnter’in kurulma gerekçesi ise bir hayli ilginç. Milano’nun iki büyük kulübünden biri olan Milan 1899 yılında Milan Futbol ve Kriket adıyla kuruldu. Kulübün kurucuları İngiliz ve İsviçreli tacirler olurken, yönetim kurulu başkanlığına İngiliz Alfred Edward getirildi. Kısa sürede başarılı sonuçlar alan Milan ilk şampiyonluğuna 1901 yılında ulaştı. Milan’ın arkasında yabancıların olması devamlı rahatsızlık konusu oldu. 1908’de İngiliz hakimiyetinden rahatsız olan İtalyanlar, İnternazionale adıyla bugün İnter olarak bilinen takımı kurdu. İnter’i daha çık elitler ve ortasınıf tutarken, Milan taraftarlarını daha çok işçi sınıfı oluşturuyordu. Uzun yıllar taraftar kimlikleri bu özelliklerini korumasına karşılık, bu durum şuan için geçerliliğini korumuyor.

İnter, ilk şampiyonluğuna kuruşuşunun ertesi yılında ulaştı. Bugüne kadar 18 şampiyonluk yaşayan İnter’in, 1989’da bailayan şampiyonluk hasretini dindiren takım Juventus oldu. Serie A’nın tartışmasız bir numarası olan Juventus şikeden dolayı 2006’da Serie B’nin yolunu tutması en çok İnter’in işine yaradı. 2006-07 sezonundan itibaren üst üste 4 kez Serie A’da şampiyonluk yaşadı. Dört şampiyonluğun ikisi Roberto Mancini, diğer ikisi ise Jose Mourinho ile geldi. 4 yıl kazanılan Serie A şampiyonluğu 2010’da Şampiyonlar Ligi ile taçlanıyordu. Mourinho’nun defans ağırlıklı oyunu eleştiri toplasa da yarı finalde Barcelona’yı, final Bayern Münih’i geçerek İnter, 45 yıl aradan sonra Avrupa’nın bir numaralı kupasını müzesine götürdü.

Son şampiyonluğunu 2009-10 sezonunda yaşayan İnter, sonraki sezonda aynı stadı paylaştığı Milan’la verdiği yarışı kaybederek ligi ikinci sırada bitirdi. 2011-12 sezonundan itibaren şampiyonluğun tek adresi Juventus olurken, bu süreçte İnter zirveden hep uzak kaldı. Aradan geçen 6 yılda en büyük başarısı 2015-16 sezonunda gelen lig dördüncülüğü oldu. Zirveden adım adım uzaklaşan İnter geçen yıl ligi 7. sırada bitirince bu sezon içinde olumlu sinyaller vermiyordu.

Juventus’un mutlak, Napoli’nin yükselen değer olarak şampiyonluğun favorisi gösterildiği Serie A’da Milano’nun diğer ekibi Milan’da yaptığı transferlerden dolayı olası şampiyon adayları arasına adını yazdırıyordu. İnter adını ise listede yer yoktu. Kadro kalite ve değeri açısından ise sezon başında 5. sırada yer alıyor. Önünde Juventus, Napoli, Milan ve Roma vardı.

Transfer döneminde Fiorentina’dan Matías Vecino ve Borja Valero, Sampdoria’dan Milan Skriniar, Nice’den Dalbert, Atalanta’dan Alessandro Bastoni ile güçlendiren İnter’in kasasından bu oyuncular için tam 80 milyon Euro çıkıyordu. Sattığı oyunculardan ise kasaya 67 milyon Euro giriyordu. İnter’in en büyük transferinin ise teknik patronluk koltuğuna oturan Luciano Spalletti olacağını tahmin etmek zordu.

İtalyan teknik adam Luciano Spalletti, Zenit ve Roma’da oldukça başarılı bir performans ortaya koymuştu. 2005-09 arası Roma’yı çalıştırdıktan sonra 2009-14’te Zenit’te görev yapmıştı. Teknik adamlığa iki yıl ara verdikten sonra 2016-17 sezonunda yeniden Roma’nın başına geçmişti. Sezonu Roma, Juventus’un ardından ikinci sırada tamamlarken, ligin bitimiyle Spaletti ayrılacağını açıkladı. Jose Mourinho’nun 2010’da ayrılmasından sonra teknik adamlarda istikrarı yakalayamayan İnter, bu süreçte 8 değişik teknik adamı göreve getirmişti. Spaletti’nin Roma’dan ayrılacağını açıklayınca kapısını çalan ilk isim İnter oluyordu. Zenit’le Rusya şampiyonluğu, Roma ile İtalya Kupası sevinci yaşayan Spaletti, İnter’den gelen teklife evet diyordu.

Sezona 3-0’lık Fiorentina galibiyetiyle başlayan İnter’in ayak sesleri ikinci hafta deplasmanda Roma karşısında aldığı 3-1’lik galibiyetle kendini hissettiriyordu. Haftalar ilerledikçe İnter galibiyetlerini peş peşe alırken, yenilgi yüzü görmüyordu. Bu süreçte Napoli ilk 8 haftayı galibiyetle kapattığı için İnter’in 7 galibiyeti ve bir beraberliği gözden kaçıyordu. İnter’in sessiz ama emin adımlarla zirve yürüyüşü 9. haftada delasmanda sezonun flaş takımı Napoli ile berabere kalmasıyla kendini belli ediyordu. Napoli ilk kez puan kaybederken, İnter yarışta ben de varım diyordu.

Serie A’da 15. hafta geride kalırken, İnter 12 galibiyet ve 3 beraberlikle topladığı 39 puanla liderlik koltuğuna oturdu. Ligin tek nağmağlup takımı olan İnter bu hafta deplasmanda zirvenin bir başka takımı Juventus’a konuk olacak. Juventus deplasmanından puan veya puanlarla dönerse önemli bir dönemeci hasarsız atlatmış olacak. İnter’in başarısında teknik patron Spaletti kadar Arjantinli forveti Mauro Icardi’nin de payı büyük. Icardı ligde 15 maçın tamamında sahada olurken, takımın attığı 33 golün 16’sının altına imzasını attı.

İnter’in zirve mücadelesi vermesiyle Serie A’da şampiyonluk yarışı daha heyecanlı hale geldi. Juventus’un rakipleri arasında artık İnter’de var. Bakalım sezon sonu Juventus, İnter, Napoli Lazio ve Roma’dan hangisi gülecek.

[Hasan Cücük] 8.12.2017 [TR724]

Güney Afrika eyalet başbakanı Makhura: Hizmet gönüllülerine yapılanlar kalbimi eritiyor [Türkmen Terzi]

Güney Afrika Gauteng eyaleti Başbakanı David Makhura, Türk hükümetinin Hizmet Hareketi’ne yönelik baskılarına çok üzüldüğünü, bir şeyler yapamamanın kalbini erittiğini söyledi. Türkiye’deki baskı sürecine işaret eden Makhura, zor zamanlarında Hizmet insanlarına yardım etmenin gerekliliğini Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesinden örnekler vererek anlattı. Makhura, “Ben çok açık sözlü biriyim ve aklımı kullanırım. Türk hükümetinin sizlere muamelesinden ve sizleri terörist ilan etmesinden memnun değilim. Eğer teröristler sizler gibi insanlarsa ben de terörist olmak isterim. Ali Amca’yı (Uncle) hepiniz bilirsiniz, kendisi en mükemmel bir insandır. Ben anlamıyorum Uncle Ali nasıl tehlikeli bir insan olabilir ve Türk hükümetini yıkabilir.” diye sordu.

Güney Afrika Eğitim Bakan Yardımcısı Enver Surty ve Gauteng eyaleti Başbakanı David Makhura, Türk okullarının yıl sonu programına katıldı. Başarılı öğrencilere sertifiklarını veren Makhura, yaptığı konuşmada, “Eğitim en önemli yatırımdır. Eğitimi ihmal edenler geleceğini ihmal eder. Türk öğretmenlerin, yatırımcıların eğitimimize katkısı olağanüstüdür, kendilerine hükümetimiz adına teşekkür ediyorum” ifadelerini kullandı. 

Geçmişte ırkçı idare bizi de terörist ilan etti

Makhura, geçmişte Apartayt (ırkçı) idaresine karşı geldikleri için beyazlar tarafından terörist ilan edilen siyahların doğdukları ülkelerden ayrılmak zorunda kaldıkları gibi, şu anda bir çok Türk’ün dünyanın her yerine gittiğini anlattı. Hizmet insanlarının istihbarat tarafından kaçırıldığından haberdar olduğunu belirten Makhura, solandaki eğitim gönüllülerine hitaben, şöyle seslendi: “Benim beraber olduğum sizler çok dürüst insanlarsınız, buralara ticaret yapmak için, istihdam üretmek için geldiniz. Eğer bir Güney Afrikalı başka milletlere yapılan zulme göz yumuyorsa, kendi kendisine zulüm davet etmiş olur. Ben bir zamanlar terörist ilan edilen ve şu an iktidardaki Afrika Ulusal Kongresi’nde yetiştim. Eğer başka ülkelerin insanları bize yapılan zulme sessiz kalsaydı bugün özgür bir ülkede yaşamıyorduk.”

Türkiye’de profesörlerin, devlet görevlilerinin hapishanelerde işkence gördüğünü vurgulayan Makhura sözlerini söyle tamamladı: “Türk dostlarımın aileleri hapsedildikçe kalbim eriyor. Çok bir şey yapamasak da en azından sizlerin yanınızda duracağız. Bu zor şartlarınıza rağmen sizler güzel işler yapmaya ve bizim fakir çocuklarımızı eğitmeye devam ediyorsunuz, teşekkür ediyoruz.”

Eğitim Bakan Yardımcısı Surty ise, “Yüksek minareleriyle, okuluyla, kliniğiyle Nizamiye Külliye’si Güney Afrika’nın maneviyatına, eğitimine ve sağlığına hizmet ediyor. Hizmet gönüllüleri fakirlik, iftirak ve cahillik ile mücadele ediyor. Bu kurumları siyasete feda etmeyiz.” şeklinde konuştu.

[Türkmen Terzi] 8.12.2017 [TR724]