Türkiye yine bir yol ayrımındaydı.
AKP’nin yönetimi devralacağı 3 Kasım seçimleri aylar var henüz.
Türkiye’deki siyasi hava nasıl mıydı? O günlerde özgür basının önemli kalelerinden biri olan Milliyet’in sayfalarına göz atmak, dönemin fotoğrafı hakkında yeteri kadar fikir verebilir.
Kalın kahverengi gözlüklerinin arkasında yüzü iyice küçülen Can Dündar mesela… “Ben suçluyum hâkim bey!..” başlıklı yazısında “Yazdığım birkaç yazıdan DGM’de’ yargılandığını aktarıyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği özgürlükçü kararlardan aldığı cesaretle “Siz ne kadar ayak direrseniz direnin artık global ekonomi gibi, global hukuk da evrensel standartlara uymaya zorluyor sizi…” uyarısı yapıyor dönemin muktedirlerine.
Başyazar Hasan Cemal, sosyal medyanın olmadığı bir zamanda yeni zuhur eden erken dönem trollerine çatıyor: “Kime ne soracağımı Tayyip’in tetikçilerine mi soracağım?..” Ardından da “Gazeteciyim ben, gazeteci” sözleriyle belki de karabasana dönecek bugünler için cesaret depoluyor:
“Önce Tayyip Erdoğan değişti mi diye yazdım. Kızdılar. Bunun üzerine Tayyip’e soru sormak günah mı diye yazdım. Köpürdüler.
Ağzını bozanlar oldu.
Yakışık almadı.
Ne tuhaf bir hava.
Tayyip Erdoğan sanki mutlak hakikatin sahibi. O yüzden kendisine sorgu sual caiz değil.”
Tekrar edeyim, 2002 seçimleri öncesinden söz ediyoruz.
Cemal, bir gün önce de dışişleri, içişleri, adalet bakanlarına, insan haklarından sorumlu devlet bakanına ve Emniyet Genel Müdürü’ne soruyor: İşkence var mı yok mu?
2001 yazında Milliyet’in ‘güven veren’ sayfalarında Türkiye…
Bugün olduğu gibi henüz tek gündem değil ‘Tayyip’… İç sayfalarda finans çevrelerinin “yanınızdayız, arkanızdayız” demeçleri, Telekom skandalıyla başı ağrıyan MHP’li Enis Öksüz’ün parti içi muhalefeti… Sonra Sakıp Sabancı’nın yediği yemek de Sezen Aksu’nun sahnede ayağını kırması da var ‘Eski Türkiye’nin renkli sayfalarında.
Türkiye yol ayrımında ama bizim gündemimiz çok başka.
Türk basının en iyi muhabirlerinden Elif Korap’la birlikte teklif ediyoruz haberi… Müdürümüz Tunca Bengin, “Tamam, durmayın…” diyor.
Önerimiz şu: Edirne’nin karşı kıyısında Meriç’le Arda nehirlerinin kesiştiği yerde Türk, Yunan ve Bulgar gençler festivalde buluşuyor… Bunu haber yapalım.
Bengin, “Tamam ama bir şartım var, farklı ülkelerden birbirine âşık gençler bulun mutlaka. Bulamazsanız, siz birine âşık olun, haberi öyle yapın” diyor.
Araç sevkten bir araba istiyoruz ve ertesi gün Pazarkule sınır kapısındayız.
Asıl sürpriz şu: Sınırdan Yunanistan’a yürüyerek geçiyoruz. Birkaç kilometre sonra komşudayız.
Yunanistan’ın en büyük açık hava festivali burası… Balkanlardan gelen 4 bin genç bir arada eğleniyor.
Arda Nehri’nin Meriç’le buluşmadan önceki kıyısında düzenlenen festival alanı Türkiye’ye o kadar yakın ki, konser sesleri Pazarkule’den duyuluyor.
Gece canlı müzik eşliğinde reçina içip dans eden gençler gündüzleri yüzüyor, rafting yapıyor, güneşleniyor, arkadaşlık kuruyor.
Nehir üzerindeki küçük adalarda kurulan sahnede kimler yok ki… Okay Temiz, İvo Papazov ve Yunanistan’ın en büyük seslerinden Elefteria Arvanitaki…
Haberimiz tamam. Haber o kadar beğenildi ki gazete o yoğun gündem içinde manşetten verdi. İki gün boyunca da içerde tam sayfa yer aldı.
Bengin’e ve okuyucumuza mutlu olacağı öyküler de gönderdik birkaç günlük festivalden. Aleksandros, Maria, Katarina, Halil ve başka onlarca arkadaş edindik. Hatta -Bengin’in bulmazsanız siz aşık olup hikayesini yazacaksınız ahı tutmuş gibi- dolaylı bir özel arkadaşlık teklifi de almıştım. Londra’da eğitimini henüz tamamlamış ve İskeçe’ye dönmüş olan Katerina, Elif’in ağzını yoklamış, o da evli olduğumu söyleyince saygı duyarak, “Söylememiş olayım” demiş meğer.
Arda festivalinin ve bir çoğu ile şimdi de devam eden dostluklarımın Yunanistan’ın ‘Batı’daki sevdiğim ülke’ olmasında çok önemli payı vardır.
O başlığı boşuna atmamıştık, “Arda Nehri’ne sevgi mayaladık” diye…
Dile kolay aradan 17 yıl geçmiş.
Türkiye yine ve daha öncekilerden daha tehlikeli bir yol ayrımında…
Şimdi Milliyet sizlere ömür!
Hasan Cemal bazen kendi davaları, bazen de ‘her meşrepten’ gazeteci milletinin davaları için adliye kapılarında…
Can Dündar canını ve özgürlüğünü kurtarmak için sürgünde…
Ve ben uzakta, çok uzakta farklı bir Ramazan gecesinde kendi Arda ve Meriç öykülerimi tebessümle hatırlayarak küçük kızımın hayatından Meriç kıyısından ‘gerçek kesit’ler dinliyorum. Bir gece yarısı ceylan ürkekliği ile attığı adımlarının getirdiği kıyıyı anlatıyor:
“Her yer karanlıktı baba. Ayın aydınlattığı gökyüzü ve nehir hariç… Korkuyor muydum, sanıyorum hayır. Çünkü karşıya geçersem hayallerim gerçekleşecekti. Suyun üzerinde bir karartı olarak duran bot birkaç dakika içinde bizi sana getirecekti. 6 çocukla karşı kıyıya çıktığımızda suyun ve ağaçların sesini duyabiliyorduk sadece… Biraz sonra annem ve arkadaşlarımın anneleri de yanımızdaydı. Sonra diğerleri…
11 kişi ayın aydınlattığı ormanda yürüdük, yürüdük…”
Ailece yol ayrımındaydık… Bir tercih yaptık… Şimdi umuyoruz ki hayallerin gerçekleştiği, baskı gözaltı tutuklama, cezaevi, işkence riski olmayan basit bir hayatın eşiğindeyiz hepimiz…
Türkiye de bir tercih, hayır tercihler yapacak.
Çünkü yol ayrımındayız…
[Selahattiin Sevi] 16.5.2018 [Kronos Haber]
Yaşasın Özgürlük... [Safvet Senih]
“Toplum” gazetesinin Mart 2018 sayısında “Giyotindeki Son Sözleri: YAŞASIN ÖZGÜRLÜK” başlıklı yazıda şöyle deniliyor: Bundan tam 75 yıl öncesiydi. Yani Hitler Faşizmi’nin yoğun baskılarının yaşandığı Almanya yılları… Faşizmin postalları altında inleyen Almanya’da tehlikeyi geç de olsa gören muhaliflerin, ancak ve ancak korsan eylemler ile direniş sergilendiği bir dönemden söz ediyoruz. Ve o yıllara uzanıyoruz.
Yıl 1943. Münih Üniversitesi’nde bir şeyler oluyor. Bir grup öğretim üyesi ve bir avuç öğrenci, Hitler Faşizmi’ne karşı farklı yöntemlerle eylemler yapıyor. Bunun bedelini de GİYOTİN ile ödeyen cesur insanlar onlar. İşte bu kesimden isimleri en öne çıkan ise, “Geschwister Scholl” diye bilinen ve bugün hemen her şehirde isimleri okulda anılan “Scholl Kardeşler” den söz ediyorum.
Onların giyotinde başlarının kesilmesinin üzerinden 22 Şubat 2018 bağlamında, tam 75 yıl geçmiş.
HANS Scholl, Münih Üniversitesi’nde bir tıp öğrencisi. Kız kardeşi SOPHIE Scholl ise, Psikoloji ve Biyoloji okuyor. Her ikisi de BEYAZ GÜLLER adlı bir demokrat direniş örgütü üyesi.
Üniversite öğrencileri artan faşizan baskılara karşı duyarlı kılmak için, ellerinden geldiğince, korsan eylemler gerçekleştiriyor. Ortalık ise, NAZİ AJANI kaynıyor. Büyük tehlikeye rağmen, birkaç gün içinde altı ayrı bildiri dağıtmayı başaran Scholl Kardeşler, bu direniş örneğinde yalnız değil kuşkusuz. Başka öğrenciler ve bir grup öğretim üyesi de, aynı eylemin perde arkasında yer alıyor. Ancak üniversite içinde, üst katlardan altıncı korsan bildiriyi kalabalığın yoğun olduğu giriş fuayesine attıktan hemen sonra, eylemcilerin kimlikleri kısa sürede tespit ediliyor. Baş ihbarcı ise üniversitede hademe olarak çalışan Jacob Schmidt isimli bir hizmetli.
Aynı gün yakalanıp, kısa bir sorguya bile gerek duyulmaksızın 22 Şubat 1943 günü saat 17’de, başları GİYOTİN ile kesiliyor, devrimci sol siyaseti benimsemiş, o yıl 21 ve 24 yaşındaki korkusuz kardeşlerin. HANS ve SOPHIE Scholl’ün, Münih Stadelheim semtindeki cezaevinde yaşanan bu acı yazgısının son ve tek sözü ise YAŞASIN ÖZGÜRLÜK haykırışı oluyor. Acılı anne babaya ise, idam öncesinde, çok kısa bir görüş izni verilmesi de baskısının korkunç yüzünü gösteriyor olsa gerek… Faşizmin, diktatörlüğün korkunç yüzü işte öyle bir şey… Onlar bugün cesaretleri ve direniş ruhlarından ötürü, Münih Obergiesing’deki Perlacher Forst Mezarlığında uyuyor ve her yıl özel bir törenle anılıyor.
Günümüzde yani bu süreç münasebetiyle bize gönderilen bir e-maili sizlere arz ediyorum. Kaynağın sağlamlığında şüpheniz olmasın:
“İzinlerini alamadığım için isimlerini yazamıyorum. Sizden ricam, paylaşırken şehir ismi de yazılmasın…
“Yakın zamanda bir muhacir ailemizi burada (Almanya’da) yaşayan bir abimiz evine yemeğe alıyor. Karşılamadan sonra içeri buyur ediliyorlar. Yenge içerde mutfakta yemekleri hazırlarken evin büyük kızı misafirlerle ilgileniyor… Misafir ailenin çocukları ile oynuyor. Hatta muhacir ablaya yaşadıkları sıkıntılardan dolayı moral verici tesellilerde bulunup ‘Sabredin!’ diyor. Üç ve beş yaşlarındaki iki misafir kızı eğlendiriyor. Sonra yemeğe geçiliyor.
“Muhacir aile ve ev sahibi oturuyorlar fakat sofrada bir problem var… Muhacir aile ev sahibesine “Kızınız gelmeyecek mi abla?’ diye soruyor. Abla ‘Benim bir kızım var, o da bu.’ diyor ve 14-15 yaşlarındaki mutfakta kendisine yardım eden kızını gösteriyor. Muhacir abla “Yok ablacığım, hani bizi karşılayan ve benimle sohbet edip çocuklarımla konuşan kızınız!..’ diyor. Ev sahibesi, içeri koşup bir fotoğraf getiriyor… Muhacir abla resme bakıyor. ‘Evet işte bu kızınız!’ diyor. Sonra da ‘Abla o gitti mi? Bizim çocuklar onu yordu mu?’ deyince, ev sahibesi ‘Bu, benim seneler önce lösemiden vefat eden kızım!.’ diyor. Kan kanserinden genç yaşında şehit olan bir kızımız bile, muhacirlerimizi başlarını okşuyor, çocuklarımızla oyun oynuyor. Ne mutlu!..”
Evet işte böyle…
Zâlimler zulmederler, kendilerine göre plan yaparlar. Bütün problemler üzerine Kaderin de bir planı vardır… Bütün planlar, biter ama o yüce planlar devam eder. İşte şimdi olduğu gibi…
[Safvet Senih] 17.5.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Yıl 1943. Münih Üniversitesi’nde bir şeyler oluyor. Bir grup öğretim üyesi ve bir avuç öğrenci, Hitler Faşizmi’ne karşı farklı yöntemlerle eylemler yapıyor. Bunun bedelini de GİYOTİN ile ödeyen cesur insanlar onlar. İşte bu kesimden isimleri en öne çıkan ise, “Geschwister Scholl” diye bilinen ve bugün hemen her şehirde isimleri okulda anılan “Scholl Kardeşler” den söz ediyorum.
Onların giyotinde başlarının kesilmesinin üzerinden 22 Şubat 2018 bağlamında, tam 75 yıl geçmiş.
HANS Scholl, Münih Üniversitesi’nde bir tıp öğrencisi. Kız kardeşi SOPHIE Scholl ise, Psikoloji ve Biyoloji okuyor. Her ikisi de BEYAZ GÜLLER adlı bir demokrat direniş örgütü üyesi.
Üniversite öğrencileri artan faşizan baskılara karşı duyarlı kılmak için, ellerinden geldiğince, korsan eylemler gerçekleştiriyor. Ortalık ise, NAZİ AJANI kaynıyor. Büyük tehlikeye rağmen, birkaç gün içinde altı ayrı bildiri dağıtmayı başaran Scholl Kardeşler, bu direniş örneğinde yalnız değil kuşkusuz. Başka öğrenciler ve bir grup öğretim üyesi de, aynı eylemin perde arkasında yer alıyor. Ancak üniversite içinde, üst katlardan altıncı korsan bildiriyi kalabalığın yoğun olduğu giriş fuayesine attıktan hemen sonra, eylemcilerin kimlikleri kısa sürede tespit ediliyor. Baş ihbarcı ise üniversitede hademe olarak çalışan Jacob Schmidt isimli bir hizmetli.
Aynı gün yakalanıp, kısa bir sorguya bile gerek duyulmaksızın 22 Şubat 1943 günü saat 17’de, başları GİYOTİN ile kesiliyor, devrimci sol siyaseti benimsemiş, o yıl 21 ve 24 yaşındaki korkusuz kardeşlerin. HANS ve SOPHIE Scholl’ün, Münih Stadelheim semtindeki cezaevinde yaşanan bu acı yazgısının son ve tek sözü ise YAŞASIN ÖZGÜRLÜK haykırışı oluyor. Acılı anne babaya ise, idam öncesinde, çok kısa bir görüş izni verilmesi de baskısının korkunç yüzünü gösteriyor olsa gerek… Faşizmin, diktatörlüğün korkunç yüzü işte öyle bir şey… Onlar bugün cesaretleri ve direniş ruhlarından ötürü, Münih Obergiesing’deki Perlacher Forst Mezarlığında uyuyor ve her yıl özel bir törenle anılıyor.
Günümüzde yani bu süreç münasebetiyle bize gönderilen bir e-maili sizlere arz ediyorum. Kaynağın sağlamlığında şüpheniz olmasın:
“İzinlerini alamadığım için isimlerini yazamıyorum. Sizden ricam, paylaşırken şehir ismi de yazılmasın…
“Yakın zamanda bir muhacir ailemizi burada (Almanya’da) yaşayan bir abimiz evine yemeğe alıyor. Karşılamadan sonra içeri buyur ediliyorlar. Yenge içerde mutfakta yemekleri hazırlarken evin büyük kızı misafirlerle ilgileniyor… Misafir ailenin çocukları ile oynuyor. Hatta muhacir ablaya yaşadıkları sıkıntılardan dolayı moral verici tesellilerde bulunup ‘Sabredin!’ diyor. Üç ve beş yaşlarındaki iki misafir kızı eğlendiriyor. Sonra yemeğe geçiliyor.
“Muhacir aile ve ev sahibi oturuyorlar fakat sofrada bir problem var… Muhacir aile ev sahibesine “Kızınız gelmeyecek mi abla?’ diye soruyor. Abla ‘Benim bir kızım var, o da bu.’ diyor ve 14-15 yaşlarındaki mutfakta kendisine yardım eden kızını gösteriyor. Muhacir abla “Yok ablacığım, hani bizi karşılayan ve benimle sohbet edip çocuklarımla konuşan kızınız!..’ diyor. Ev sahibesi, içeri koşup bir fotoğraf getiriyor… Muhacir abla resme bakıyor. ‘Evet işte bu kızınız!’ diyor. Sonra da ‘Abla o gitti mi? Bizim çocuklar onu yordu mu?’ deyince, ev sahibesi ‘Bu, benim seneler önce lösemiden vefat eden kızım!.’ diyor. Kan kanserinden genç yaşında şehit olan bir kızımız bile, muhacirlerimizi başlarını okşuyor, çocuklarımızla oyun oynuyor. Ne mutlu!..”
Evet işte böyle…
Zâlimler zulmederler, kendilerine göre plan yaparlar. Bütün problemler üzerine Kaderin de bir planı vardır… Bütün planlar, biter ama o yüce planlar devam eder. İşte şimdi olduğu gibi…
[Safvet Senih] 17.5.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
‘Sezon finali’ne Hakim Berman damga vurdu [Adem Yavuz Arslan]
Mesleğe 20 küsür yıl önce polis – adliye muhabiri olarak başlamış birisi olarak bugüne kadar çok dava izledim.
Adliyelerde, mahkeme salonlarında çok zaman harcadım.
İddianameler, hakimler, savcılar, sanıklar ve duruşmalar uzak olduğum kavramlar değil.
Fakat New York’ta görülen ve dün itibariyle ‘ilk etabı’ biten Reza Zarrab davası bir çok yönüyle diğerlerinden ayrılıyor.
Davanın ‘içeriği’ ‘tarafları’ ve Türkiye tarihinde neden olduğu ‘kırılma’ ile özel bir konuma sahip.
Bende bu kritik davayı başından bu yana yerinde izledim.
Onlarca yazı yazıp, bir o kadar da periscope yayını yaparak gelişmeleri aktarmaya çalıştım. Binlerce sayfayı bulan mahkeme tutanaklarına baktım.
Özetle tarihi davaya ‘hak ettiği ilgiyi’ gösterdiğimi düşünüyorum.
SIRADIŞI BİR KARAR DURUŞMASI OLDU
Gerek TR724 yazılarımda, gerekse de periscope yayınlarında ısrarla altını çizdiğim nokta şuydu;
“Jüri ve hakim için çok zor bir dava ile karşı karşıyayız. Savcılık çok güçlü deliller getirdi ve mahkeme salonunda kimsenin İran ambargosunun delindiği, kara para aklandığı, Zarrab’ın siyasilere ve bürokratlara milyonlarca dolar rüşvet dağıttı’ konusunda şüphesi kalmadı.
Hatta parası Türkiye hükümetince ödenen Halkbank’ın avukatları da iddiaları teyit etti. Sorun Atilla’nın konumunda. Hakan Atilla bu zincirin en zayıf halkası, gelin görün ki sanık sandalyesinde tek başına oturuyor”.
Karar duruşması başlayınca gördük ki Hakim Berman da ‘aynı nokta’da.
Berman duruşmayı açarken “Bu davada merhametli, kılavuzun dışında bir ceza verilmesi gerektiğine inanıyorum.” dedi.
Ardın da uzun uzun karara dair gerekçelerini anlattı.
Yargıç Berman, verdiği kararların gerekçelerini kamuoyu ile paylaşırken çok şeffaf ve detaylı olmasıyla biliniyordu. Bu kuralı bozmadı, hatta duruşma tutunaklarını aynı gün internet üzerinden herkesin ulaşımına açtı.
Maddeler halinde özetlersem hakim Berman’ın referans verdiği noktalar şöyle;
ATİLLA’YI HAKİM BERMAN SAVUNDU !
Hakim Berman karara gerekçe olan detayları paylaştıktan sonra taraflara tekrar söz verdi.
Hakan Atilla rahatlamış gözüküyordu.
Bu aşamada kendi yazdığı bir metni avukatı Cathy Flemming aracılığı ile okuttu.
Atilla yargıç Berman’a Ramazan ayının ilk günü olduğunu belirterek, “Oruç tutmanın anlamı aç olanın halinden anlamaktır, sizin de kendinizi benim ve ailemin yerine koymanızı rica ediyorum” dedi.
Ardında savnuma ekibinin lideri Victor Rocco söz aldı.
Rocco Berman’a hitaben “Beni gölgede bıraktığınız sayın hakim” dedi. Bu ifade hakim Berman’ın değerlendirmelerinden duyulan memnuniyetin açık ifadesiydi.
Rocco’nun Atilla’nın ‘özel muamele görmediği’ cümlesi ise arada gözden kaçtı ama aslında çok önemliydi. Burada refere edilen Zarrab’ı kurtarmak için Erdoğan ve AKP rejiminin perde gerisinde yaptıkları pazarlıklar, görüşmelerdi.
Bu aşamada şu gözlümemimi de aktarmakta fayda görüyorum.
Halkbank dolayısıyla da Türkiye Hükümeti, bu avukat ekibine boşuna milyon doları aşan paralar ödemiş. Duruşma boyunca çok zayıftılar. Hakan Atilla’nın lehine olabilecek konularda bile çekimser durdular. Daha duruşmalar esnasında bile hakim Berman savunmayı uyarıp ‘sanığın lehine olan konularda bile itiraz ediyorsunuz’ demek durumunda kaldı.
Dahası ABD mahkemelerinde eşi benzeri pek görülmemiş bir şekilde fotoşopta üretilen sahte belgeyi delil diye sundular. Hatırlanacağı gibi Atilla’nın avukatlarının iddiasına göre Fethullah Gülen, hakim Mustafa Başer’e mektup yazarak tutuklu polislerin tahliyesi talimatını vermişti. Fotoşopta üretildiği bariz belli olan bu mektup nedeniyle de hakim Berman’dan tarihi bir fırça yemişlerdi. Eğer Berman gibi ‘insaflı’ bir hakime denk gelmeseler Atilla’nın uzun yıllar cezaevinde kalması kaçınılmazdı.
SAVCILIK; ADİL YARGILANDI
Rocco’dan sonra kürsüye gelen savcı Michael Lockhard Atilla’nın ‘adil bir şekilde yargılandığını’ söyleyerek hakim Berman’a katılmadığını söyledi.
Atilla’nın ‘alt seviye’ bir aktör olmadığını iddiasını yenileyen Lockhard “lider değil di ama liderlerden biriydi” dedi.
Savunmanın aksine Savcı Lockhard ‘son sözler’ faslında hayli kapsamlı bir ‘itiraz’ yaptı. Atilla’nın bankacılık ve ambargo mevzuatına dair bilgisinin işlenen suçta kritik bir rolü olduğunu iddia eden Lockhard “Bu, dünyadaki en büyük terör destekçisi devletin nükleer olanaklarıyla ilgili bir dava.ABD mahkemelerindeki en büyük ambargo davasıdır. Ulusal ve uluslararası güvenliği ilgilendiren boyutları var. İçerisinde İran-Türkiye hükümet yetkilileri, Halkbank yöneticilerinin olduğu organize bir suçtan bahsediyoruz” dedi.
Michael Lockard, “Bu uyuşturucu, silahlarla ilgili bir dava değil; bu nükleer kapasite hakkında bir dava” diyerek Atilla’nın terör destekçisi ve nükleer faliyetlerde bulunan İran’a bizzat destek verdiği iddiasını yineledi.
BERMAN ‘MERHAMETLİ’ DAVRANDI
Duruşmanın sonunda hakim Berman, Atilla için 32 ay hapse karar verdi. Yattığı süre göz önüne alındığında Atilla’nın 13-14 ay sonra serbest kalması gerekiyor. Adli denetimli serbestlik kararı da uygulanmayacak.
Bu sonuç için hakim Berman’ın mahkemeye vurduğu damga denebilir. Çünkü savunma avukatlarının bile beklentisinin çok altında bir cezaya hükmetti.
Hakim Berman duruşmayı açarken ‘kitaba bağlı kalmayacağını’ ifade etmişti, öyle de yaptı. Eğer savcılığın taleplerini dikkate alsa yada ceza yazalarındaki rakamları baz alsa ortaya çok farklı bir tablo çıkacaktı.
BU KADAR NE ANLAMA GELİYOR?
Karar her şeyden önce Atilla ve ailesi için ‘mutlu son’.
Tabi ki tahliye edilmesi ve özgürlüğüne kavuşması onlar için ‘ideal’ olanıydı fakat savunma ekibinin bile 5 yıl hapsi göze aldığı bir ortamda 13 ay gibi bir ceza ile kurtulması önemli.
Kaldı ki savcılık çok sağlam deliller, şahitler sunmuş buna karşılık savunma ekibi çok zayıf kalmıştı.
Atilla karardan sonra hakim Berman’a teşekkür ederken eşi Burçin Atilla yorum yapmadı. Avukat Rocco ise ‘adil bir karar’ diyerek memnuniyetini ifade etti.
Peki Atilla’nın az ceza alması ne anlama geliyor?
Kararın bir kaç boyutu var;
Birincisi ve en önemlisi; New York Güney Bölge Mahkemesi -17 Aralık soruşturmasına konu olan iddiaları da- suçlamaları teyit etmiş oldu. Yani Halkbank üzerinden İran ambargosunun delindiği, kara para aklandığı, Zarrab ile bürokratlar ve AKP hükemeti üyelerinin rüşvet ilişkisi içinde olduğu artık bir mahkeme kararı.
Hakan Atilla’nın beklenenden az ceza alması bu gerçeği değiştirmiyor.
Kaldı ki İran ambargosunun delinmesi ‘onay ve talimatını’ veren, milyonlarca dolar rüşvet alan siyasiler, bürokratlar değil de sadece Hakan Atilla’nın ağır bir ceza alması vicdanları yaralardı.
Bu yüzden Hakan Atilla kararını ‘adil’ bir karar olarak değerlendiriyorum.
SUÇ KESİN AMA TÜM FATURA ATİLLAYA ÇIKMAMALI
Mahkeme ‘Ortada organize bir suç var; siyasiler karışmış, bürokratlar karışmış, deliller de sağlam fakat bütün faturayı sana kesmek adil olmaz’ demiş oldu.
Mahkeme kararındaki ‘Atilla ‘master mind’ değildi’ ifadesi de şu açıdan önemli; eğer Atilla üst akıl ve organizatör değilse kim ?
Atilla kararı bu tartışmayı da yasal olarak açmış oldu. Mahkeme isim vermiyor ama ortada bir ‘master mind’ olduğunu tutanağa geçiriyor.
Duruşmaların başından bu yana dikkat çektiğim nokta bu aşamada daha dönemli hale geliyor.
Bilindiği gibi savcılık iddianameyi Halkbank ve Hakan Atilla ile sınırlı tuttu. Fakat duruşmalar esnasında adeta bir ‘çerçevede’ çizdi. Savcılar soruları ile bir yeri işaret etti ama arkasını getirmedi.
Bir başka ifadeyle topu rakip kaleye kadar getirip ceza sahasında gezdiren, yan paslar yapan bir futbolcu gibi davrandı. ABD medyasına konuşan Amerikalı savcılar ve hukukçular bu durumu ‘yeni davaların habercisi’ olarak yorumladılar.
Atilla’nın hüküm giymesi de bu açıdan önemli bir dönüm noktası denebilir. Sonuçtan çıkacak bir diğer ders ise tüm bürokrasiye. Hukuksuz işlemlerin faturası er yada geç önlerine konuyor. ‘Ben sadece emri uyguladım, talimatlara uydum’ savunması da sizi kurtarmıyor.
Öte yandan Atilla kararı Türkiye’de ki 17 Aralık soruşturmasının da yeniden açılmasını zorunlu kılıyor.
Çünkü 17 Aralık soruşturmasına temel olan iddialar New York’ta ki mahkemece teyit edildi ve hükme bağlandı.
Sonuç olarak Zarrab Davasının ‘ilk sezon finali’ Atilla için mutlu sonla bitti. Fakat mahkeme kararı çok kişinin huzurunu kaçırmaya yetecek türden.
Bakalım ‘gelecek sezonlar’ ne getirecek.!
[Adem Yavuz Arslan] 17.5.2018 [TR724]
Adliyelerde, mahkeme salonlarında çok zaman harcadım.
İddianameler, hakimler, savcılar, sanıklar ve duruşmalar uzak olduğum kavramlar değil.
Fakat New York’ta görülen ve dün itibariyle ‘ilk etabı’ biten Reza Zarrab davası bir çok yönüyle diğerlerinden ayrılıyor.
Davanın ‘içeriği’ ‘tarafları’ ve Türkiye tarihinde neden olduğu ‘kırılma’ ile özel bir konuma sahip.
Bende bu kritik davayı başından bu yana yerinde izledim.
Onlarca yazı yazıp, bir o kadar da periscope yayını yaparak gelişmeleri aktarmaya çalıştım. Binlerce sayfayı bulan mahkeme tutanaklarına baktım.
Özetle tarihi davaya ‘hak ettiği ilgiyi’ gösterdiğimi düşünüyorum.
SIRADIŞI BİR KARAR DURUŞMASI OLDU
Gerek TR724 yazılarımda, gerekse de periscope yayınlarında ısrarla altını çizdiğim nokta şuydu;
“Jüri ve hakim için çok zor bir dava ile karşı karşıyayız. Savcılık çok güçlü deliller getirdi ve mahkeme salonunda kimsenin İran ambargosunun delindiği, kara para aklandığı, Zarrab’ın siyasilere ve bürokratlara milyonlarca dolar rüşvet dağıttı’ konusunda şüphesi kalmadı.
Hatta parası Türkiye hükümetince ödenen Halkbank’ın avukatları da iddiaları teyit etti. Sorun Atilla’nın konumunda. Hakan Atilla bu zincirin en zayıf halkası, gelin görün ki sanık sandalyesinde tek başına oturuyor”.
Karar duruşması başlayınca gördük ki Hakim Berman da ‘aynı nokta’da.
Berman duruşmayı açarken “Bu davada merhametli, kılavuzun dışında bir ceza verilmesi gerektiğine inanıyorum.” dedi.
Ardın da uzun uzun karara dair gerekçelerini anlattı.
Yargıç Berman, verdiği kararların gerekçelerini kamuoyu ile paylaşırken çok şeffaf ve detaylı olmasıyla biliniyordu. Bu kuralı bozmadı, hatta duruşma tutunaklarını aynı gün internet üzerinden herkesin ulaşımına açtı.
Maddeler halinde özetlersem hakim Berman’ın referans verdiği noktalar şöyle;
- Hakim Berman dava boyunca sunulan delilleri hatırlattı. Önce aleyhine sonra da lehine olan delilleri sıraladı. Aleyhine olan delilleri sıralarken salonda ‘ağır bir ceza geliyor’ beklentisi oluştu. Fakat lehine olan maddeleri açıklarken de tam tersi bir hava yayıldı.
- Zarrab’ın anlatımlarını inandırıcı bulduğunu söyledi.
- Berman duruşma sırasında bir şema dağıttı. Bu şemada savcılığın hangi suça ne kadar ceza istediği, savunmanın talebi ve kendi hesaplamalarına dair detaylar vardı. Hakim Berman “Bu davada, kitapta yazan mahkumiyetin değil, merhametli bir cezanın verilmesi gerektiğini düşünüyorum” dedi.
- Savunma Atilla’ya 46 ile 57 ay, savcılık ise 15 yıldan fazla hapis cezası istiyordu. Hakim 32 aya hükmederek bu referansları dikkate almadığını gösterdi.
- Temel olarak Hakim Berman ‘ortada bir suç var fakat Atilla bu işin organizatörü değildi’ dedi.
- Berman, Atilla’nın aleyhine olan maddeleri de tek tek sıraladı. Mesela Atilla’nın ‘yalan beyanda bulunduğunu’ söyleyerek bunları örnekleriyle anlattı. Banka da yapılan yasadışı işlemlerden örnekler verdi. Bir bakıma Atilla’ya ‘suçlusun ama savcılığın istediği kadar büyük cezayı hak etmiyorsun’ demiş oldu.
- Berman, Atilla’yı “Çarkta bir dişliydi. Kendisine verilen emirleri yapan fakat bu işi yapmaya isteksiz bir dişli” olarak tanımladı. Atilla’nın rüşvet almamış olması lehine delillerin ilk sırasında yer aldı.
- Berman, Zarrab’ın ifadelerinde Atilla lehine olan bölümleri tek tek sıraladı. Hatta bu aşamada savunmaya da fırça attı denebilir. Savcılığın çok ciddi delillerle geldiğini, 12 tanık dinlettiğini buna karşılık savunma makamının zayıf kaldığını, sadece 2 tanık getirdiğini, bunlardan birinin de zaten Atilla’nın kendisinin olduğunu söyledi. Berman’ın konuşmasının bu bölümü hayli ilginç bulundu. Zira savunmaya ‘müvekkilinizi doğru dürüst savunmadınız’ fırçası atmıştı.
- Berman kararı alırken Atilla’nın tutumu, davranışları ve hayat hikayesini önemsediğini söyledi. Hatta Atilla için Türkiye’den gelen mektuplardan uzun uzun bahsetti. Kendisine 101 mektup gelmiş. Bu mektuplardan ikisini duruşma salonunda okudu. ‘Türk hükümetinin kullandığı dilden çok farklı bir dille’ yazılmış diyerek hükümet çevrelerinden gelen açıklamalara da gönderme yaptı.
- Bu aşamada şu gözlemimi paylaşmakta fayda görüyorum: Hakan Atilla’nın düşük ceza almasının en büyük nedeni duruşma esnasında gösterdiği iyi hal, cezaevindeki örnek tutumu ve hayat hikayesi. Rüşvet almamış olması da lehine en büyük delildi. Yoksa, jürinin olmadığı gibi Berman’ın da suç işlendiğine dair bir şüphesi yoktu.
- Berman yargılama konusunun çok ciddi olduğunu, ulusal güvenlik boyutu bulunduğunu fakat bu durumun Atilla’nın pozisyonu ile örtüşmediğini düşündüğünü söyledi.
- Berman karar konuşmasında sık sık ‘daha kusurlu kişiler’, ‘master mind’ ve ‘esas oyuncu’ gibi ifadeler kullandı. Savcılığın ‘Atilla organizatördü’ iddiasına katılmadığını, Atilla’nın ‘alt seviye, gönülsüzce sisteme dahil olmuş bir bürokrat’ olduğunu anlattı.
- Savcılık 50 bin ile 500 bin dolar arasında bir para cezası öngörmüştü. Fakat Berman, Atilla’nın ‘ bu cezayı ödeyemeyeceğini’ söyleyerek yasal miktar olan 500 $’a hükmetti.
ATİLLA’YI HAKİM BERMAN SAVUNDU !
Hakim Berman karara gerekçe olan detayları paylaştıktan sonra taraflara tekrar söz verdi.
Hakan Atilla rahatlamış gözüküyordu.
Bu aşamada kendi yazdığı bir metni avukatı Cathy Flemming aracılığı ile okuttu.
Atilla yargıç Berman’a Ramazan ayının ilk günü olduğunu belirterek, “Oruç tutmanın anlamı aç olanın halinden anlamaktır, sizin de kendinizi benim ve ailemin yerine koymanızı rica ediyorum” dedi.
Ardında savnuma ekibinin lideri Victor Rocco söz aldı.
Rocco Berman’a hitaben “Beni gölgede bıraktığınız sayın hakim” dedi. Bu ifade hakim Berman’ın değerlendirmelerinden duyulan memnuniyetin açık ifadesiydi.
Rocco’nun Atilla’nın ‘özel muamele görmediği’ cümlesi ise arada gözden kaçtı ama aslında çok önemliydi. Burada refere edilen Zarrab’ı kurtarmak için Erdoğan ve AKP rejiminin perde gerisinde yaptıkları pazarlıklar, görüşmelerdi.
Bu aşamada şu gözlümemimi de aktarmakta fayda görüyorum.
Halkbank dolayısıyla da Türkiye Hükümeti, bu avukat ekibine boşuna milyon doları aşan paralar ödemiş. Duruşma boyunca çok zayıftılar. Hakan Atilla’nın lehine olabilecek konularda bile çekimser durdular. Daha duruşmalar esnasında bile hakim Berman savunmayı uyarıp ‘sanığın lehine olan konularda bile itiraz ediyorsunuz’ demek durumunda kaldı.
Dahası ABD mahkemelerinde eşi benzeri pek görülmemiş bir şekilde fotoşopta üretilen sahte belgeyi delil diye sundular. Hatırlanacağı gibi Atilla’nın avukatlarının iddiasına göre Fethullah Gülen, hakim Mustafa Başer’e mektup yazarak tutuklu polislerin tahliyesi talimatını vermişti. Fotoşopta üretildiği bariz belli olan bu mektup nedeniyle de hakim Berman’dan tarihi bir fırça yemişlerdi. Eğer Berman gibi ‘insaflı’ bir hakime denk gelmeseler Atilla’nın uzun yıllar cezaevinde kalması kaçınılmazdı.
SAVCILIK; ADİL YARGILANDI
Rocco’dan sonra kürsüye gelen savcı Michael Lockhard Atilla’nın ‘adil bir şekilde yargılandığını’ söyleyerek hakim Berman’a katılmadığını söyledi.
Atilla’nın ‘alt seviye’ bir aktör olmadığını iddiasını yenileyen Lockhard “lider değil di ama liderlerden biriydi” dedi.
Savunmanın aksine Savcı Lockhard ‘son sözler’ faslında hayli kapsamlı bir ‘itiraz’ yaptı. Atilla’nın bankacılık ve ambargo mevzuatına dair bilgisinin işlenen suçta kritik bir rolü olduğunu iddia eden Lockhard “Bu, dünyadaki en büyük terör destekçisi devletin nükleer olanaklarıyla ilgili bir dava.ABD mahkemelerindeki en büyük ambargo davasıdır. Ulusal ve uluslararası güvenliği ilgilendiren boyutları var. İçerisinde İran-Türkiye hükümet yetkilileri, Halkbank yöneticilerinin olduğu organize bir suçtan bahsediyoruz” dedi.
Michael Lockard, “Bu uyuşturucu, silahlarla ilgili bir dava değil; bu nükleer kapasite hakkında bir dava” diyerek Atilla’nın terör destekçisi ve nükleer faliyetlerde bulunan İran’a bizzat destek verdiği iddiasını yineledi.
BERMAN ‘MERHAMETLİ’ DAVRANDI
Duruşmanın sonunda hakim Berman, Atilla için 32 ay hapse karar verdi. Yattığı süre göz önüne alındığında Atilla’nın 13-14 ay sonra serbest kalması gerekiyor. Adli denetimli serbestlik kararı da uygulanmayacak.
Bu sonuç için hakim Berman’ın mahkemeye vurduğu damga denebilir. Çünkü savunma avukatlarının bile beklentisinin çok altında bir cezaya hükmetti.
Hakim Berman duruşmayı açarken ‘kitaba bağlı kalmayacağını’ ifade etmişti, öyle de yaptı. Eğer savcılığın taleplerini dikkate alsa yada ceza yazalarındaki rakamları baz alsa ortaya çok farklı bir tablo çıkacaktı.
BU KADAR NE ANLAMA GELİYOR?
Karar her şeyden önce Atilla ve ailesi için ‘mutlu son’.
Tabi ki tahliye edilmesi ve özgürlüğüne kavuşması onlar için ‘ideal’ olanıydı fakat savunma ekibinin bile 5 yıl hapsi göze aldığı bir ortamda 13 ay gibi bir ceza ile kurtulması önemli.
Kaldı ki savcılık çok sağlam deliller, şahitler sunmuş buna karşılık savunma ekibi çok zayıf kalmıştı.
Atilla karardan sonra hakim Berman’a teşekkür ederken eşi Burçin Atilla yorum yapmadı. Avukat Rocco ise ‘adil bir karar’ diyerek memnuniyetini ifade etti.
Peki Atilla’nın az ceza alması ne anlama geliyor?
Kararın bir kaç boyutu var;
Birincisi ve en önemlisi; New York Güney Bölge Mahkemesi -17 Aralık soruşturmasına konu olan iddiaları da- suçlamaları teyit etmiş oldu. Yani Halkbank üzerinden İran ambargosunun delindiği, kara para aklandığı, Zarrab ile bürokratlar ve AKP hükemeti üyelerinin rüşvet ilişkisi içinde olduğu artık bir mahkeme kararı.
Hakan Atilla’nın beklenenden az ceza alması bu gerçeği değiştirmiyor.
Kaldı ki İran ambargosunun delinmesi ‘onay ve talimatını’ veren, milyonlarca dolar rüşvet alan siyasiler, bürokratlar değil de sadece Hakan Atilla’nın ağır bir ceza alması vicdanları yaralardı.
Bu yüzden Hakan Atilla kararını ‘adil’ bir karar olarak değerlendiriyorum.
SUÇ KESİN AMA TÜM FATURA ATİLLAYA ÇIKMAMALI
Mahkeme ‘Ortada organize bir suç var; siyasiler karışmış, bürokratlar karışmış, deliller de sağlam fakat bütün faturayı sana kesmek adil olmaz’ demiş oldu.
Mahkeme kararındaki ‘Atilla ‘master mind’ değildi’ ifadesi de şu açıdan önemli; eğer Atilla üst akıl ve organizatör değilse kim ?
Atilla kararı bu tartışmayı da yasal olarak açmış oldu. Mahkeme isim vermiyor ama ortada bir ‘master mind’ olduğunu tutanağa geçiriyor.
Duruşmaların başından bu yana dikkat çektiğim nokta bu aşamada daha dönemli hale geliyor.
Bilindiği gibi savcılık iddianameyi Halkbank ve Hakan Atilla ile sınırlı tuttu. Fakat duruşmalar esnasında adeta bir ‘çerçevede’ çizdi. Savcılar soruları ile bir yeri işaret etti ama arkasını getirmedi.
Bir başka ifadeyle topu rakip kaleye kadar getirip ceza sahasında gezdiren, yan paslar yapan bir futbolcu gibi davrandı. ABD medyasına konuşan Amerikalı savcılar ve hukukçular bu durumu ‘yeni davaların habercisi’ olarak yorumladılar.
Atilla’nın hüküm giymesi de bu açıdan önemli bir dönüm noktası denebilir. Sonuçtan çıkacak bir diğer ders ise tüm bürokrasiye. Hukuksuz işlemlerin faturası er yada geç önlerine konuyor. ‘Ben sadece emri uyguladım, talimatlara uydum’ savunması da sizi kurtarmıyor.
Öte yandan Atilla kararı Türkiye’de ki 17 Aralık soruşturmasının da yeniden açılmasını zorunlu kılıyor.
Çünkü 17 Aralık soruşturmasına temel olan iddialar New York’ta ki mahkemece teyit edildi ve hükme bağlandı.
Sonuç olarak Zarrab Davasının ‘ilk sezon finali’ Atilla için mutlu sonla bitti. Fakat mahkeme kararı çok kişinin huzurunu kaçırmaya yetecek türden.
Bakalım ‘gelecek sezonlar’ ne getirecek.!
#ZarrabDavası Hakan Atilla kararı açıklandı, ne kadar hapis yatacak, neler olacak. https://t.co/tqT3QgEDAE— ADEM YAVUZ ARSLAN (@ademyarslan) 16 Mayıs 2018
[Adem Yavuz Arslan] 17.5.2018 [TR724]
Erdoğan sadece devletlerin insafına kaldı, neden mi? [Tarık Toros]
Başlığı şahsileştirmekten başka çarem yoktu.
Çünkü;
Türkiye’nin kurtuluş savaşı başka, Erdoğan’ın kurtuluş savaşı başka.
Nicedir, yüksek perdeden ifade edilen…
“Millet”, “devlet”, “Türkiye”, “milli irade” gibi kelimeleri kaldırın.
Yerine “Erdoğan” koyun, doğru maksada ulaşırsınız.
**
Türkiye bir kurtuluş savaşı veriyor mu, bilmiyorum gerçekten.
Veriyorsa…
Bu mevcut rejimden kurtulma ve bir an önce hukuka demokrasiye dönme mücadelesi olmalı.
Ve fakat, Erdoğan’ın bir kurtuluş savaşı verdiği muhakkak.
**
10 Mart 2016’dan bu yana Londra’dayım.
Geldiğimde “Brexit” referandumuna geri sayım sürüyordu.
Üç buçuk ay sonra, 23 Haziran 2016’da oylandı ve Birleşik Krallık (İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda) seçmenleri, Avrupa Birliği’nden çıkma kararı aldı.
O günlerde arka arkaya dört yazıyla Özgür Düşünce gazetesinde yazmıştım önünü arkasını, geriye dönüp bakmaya ne hacet.
İki yıldır, Britanya’nın açık ara tek gündemi Brexit.
Zira faturası çok ağır, konuşulan rakam 40 milyar Sterlin.
Onun için, dünya karışsa birkaç gün bakıp sonra tekrar buna dönüyorlar.
ABD ile birlikte son Suriye bombalaması dahi, en fazla iki gün tartışıldı.
Ada’nın bambaşka gündemi var ve hiçbir şey kolay kolay bunun önüne geçemiyor.
**
Tayyip Erdoğan, üç gün Londra’daydı, Pazar, Pazartesi ve Salı.
Görünen iki amacı vardı:
-Başta Kraliçe, prensler ve İngiliz kabinesi ile görüntü vermek.
-Ekonomik fayda sağlamak.
15 Temmuz sonrası, İngiliz hükümeti ve elçilerinden istediği siyasi desteği fazlasıyla almıştı. Bu halen devam ediyor, pekiştirmesine lüzum yoktu.
Bir dipnot: Türkiye’de siyasi tutuklu İngiliz yok. Amerikalı, Fransız, Alman tutuklu oldu ama özellikle İngiliz gazeteciler için bu risk epey uzaktı.
**
Erdoğan’ın ziyaretini, onlarca gazeteden sadece üçü, o da iç sayfalarda yorum veya haber olarak verdi.
İki de karikatür çıktı: Türkiye’yi açık hapishane olarak resmediyor, İngiliz hükümetini kınayan karikatürler.
The Times, başyazısında Britanya’nın bakışını net biçimde ortaya koydu:
“Türkiye’deki sıkıntılar kaygı verici farkındayız ama seçimin favorisi Erdoğan, şimdi onunla iş yapma zamanı.”
**
Ada basınına göre, son iki yılda, İngiliz savunma sanayinin Türkiye’den 800 milyon Sterlin kazancı var. Devamı için el sıkışıldı.
Peki ya özel sektör, diğer yatırımcılar?
Londra, finansın başkenti.
Financial Times bu konuda en etkili gazete.
Oradan okuyoruz. Erdoğan’ın özellikle Bloomberg’te yaptığı açıklamalar olan kaygıların üzerine tuz biber ekti.
Erdoğan’ın tüm finans çevrelerince sert eleştirilen bir teorisi var: “Faiz sebep enflasyon neticedir.”
Peki İngiliz para babaları ne diyor, aynen Financial Times ve Bloomberg’ten aktarıyorum:
-Cumhurbaşkanı temel faiz teorisine inanmayan bir ülkeye nasıl yatırım yapacaksınız?
-Erdoğan ateşe benzin döktü.
-Artık umut yok, kimseyi dinlemiyor görünüyor.
-“Yasadışı para simsarları” dediği çevrelere saldırganlığı giderek artıyor.
-Erdoğan’ın sözleri kaygımızı artırdı, artık piyasaları dinlemiyor.
**
Üç gün Londra’ya gelmişsiniz.
Sizden pek bahseden yok.
Konuşan da bunları söylüyorsa…
Durumunuz, freni patlamış kamyondan farksızdır.
**
Erdoğan Londra’dayken…
Britanya’nın bir numaralı gündemi, Kraliyet düğünü (Royal Wedding) idi.
19 Mayıs Cumartesi günü, 1997’de Paris’te geçirdiği şüpheli trafik kazasında hayatını kaybeden Lady Diana ve Prens Charles’ın ikinci oğlu Prens Harry, “Suits” dizisi ile şöhret olan Amerikalı oyuncu Meghan Markle ile evleniyor.
Haftalardır gündem bu da, son hafta Meghan Markle’nın babası her gün manşetlerdeydi: “Kalbinden rahatsız baba, düğüne gelecek mi, gelmeyecek mi?”
**
Finans ve magazin gündemi böyle.
Peki ya gazeteciler?
Onlar ne düşünüyor, diye sorarsanız. Şöyle diyeyim:
Burada yaşadığım müddet boyunca, düzinelerce gazeteci ve politikacı ile buluştum, etkili isimlerle konuştum, onları dinledim. Ada basınını yakinen takip ediyorum.
Tamamı, Türkiye’yi bir diktatörün yönettiğini düşünüyor ve çok kaygılı.
Zulümleri anlatınca hayretle dinliyor, kaygıları öfkeye dönüşüyor.
Hemen herkes ne olup bittiğini biliyor.
Amma ve lakin, devlet politikası diye bir şey var ve tek başına gazetecilik çabası ile mesafe alma olanağı yok.
Avrupa’nın tümü için de benzer durum söz konusu.
Ne yazık ki devletler diğer devletlerle ilişkilerine ekonomik çıkar odaklı bakıyor.
**
İngiltere, İran’da tutuklu vatandaşı Nazanin Zaghari-Ratcliffe’i kurtarmak için yapmadığını bırakmadı. Dışişleri Bakanı Boris Johnson sırf bunun için İran’a gitti ama alamadı. Bilakis, İran yeni suçlamalarla karşılık verdi.
Yine İngiltere’de geçen hafta enteresan bir gelişme yaşandı.
Başbakan Theresa May, Libyalı siyasetçi Abdülhakim Bilhac’tan özür diledi. Karısına 500 bin Sterlin tazminat ödendi.
Niye mi?
Libya Lideri Kaddafi, Bilhac’ı muhalif olduğu için “terörist” ilan etmişti. 2004 yılında, İngiliz istihbaratının da dahil olduğu bir operasyonla hamile eşi ile birlikte, Malezya Kuala Lumpur havalimanında derdest edilip Kaddafi’ye teslim edilmişti. Tipik bir “paketleme” operasyonu idi. Bilhac, Kaddafi devrilene kadar 7 yıl Libya zindanlarında yattı.
Ve bugün İngiltere Başbakanı, majestelirinin hükümeti adına ondan ve ailesinden özür diledi.
Hatırlatalım, Bilhac şu anda Libya’da çok güçlü bir partinin lideri.
**
Çok uzadı.
Tekrar başlığa dönelim.
Türkiye’de bugün ilan edilmemiş bir ekonomik kriz, ucu açık bir devalüasyon var.
Kendi kurtuluş savaşını veren bir rejim, durumu çevirmeye çalıştıkça batıyor.
Paranın değil, tümüyle devletlerin insafına kalmış bir geleceği söz konusu.
O da öyle uzak bir gelecek değil.
[Tarık Toros] 17.5.2018 [TR724]
Çünkü;
Türkiye’nin kurtuluş savaşı başka, Erdoğan’ın kurtuluş savaşı başka.
Nicedir, yüksek perdeden ifade edilen…
“Millet”, “devlet”, “Türkiye”, “milli irade” gibi kelimeleri kaldırın.
Yerine “Erdoğan” koyun, doğru maksada ulaşırsınız.
**
Türkiye bir kurtuluş savaşı veriyor mu, bilmiyorum gerçekten.
Veriyorsa…
Bu mevcut rejimden kurtulma ve bir an önce hukuka demokrasiye dönme mücadelesi olmalı.
Ve fakat, Erdoğan’ın bir kurtuluş savaşı verdiği muhakkak.
**
10 Mart 2016’dan bu yana Londra’dayım.
Geldiğimde “Brexit” referandumuna geri sayım sürüyordu.
Üç buçuk ay sonra, 23 Haziran 2016’da oylandı ve Birleşik Krallık (İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda) seçmenleri, Avrupa Birliği’nden çıkma kararı aldı.
O günlerde arka arkaya dört yazıyla Özgür Düşünce gazetesinde yazmıştım önünü arkasını, geriye dönüp bakmaya ne hacet.
İki yıldır, Britanya’nın açık ara tek gündemi Brexit.
Zira faturası çok ağır, konuşulan rakam 40 milyar Sterlin.
Onun için, dünya karışsa birkaç gün bakıp sonra tekrar buna dönüyorlar.
ABD ile birlikte son Suriye bombalaması dahi, en fazla iki gün tartışıldı.
Ada’nın bambaşka gündemi var ve hiçbir şey kolay kolay bunun önüne geçemiyor.
**
Tayyip Erdoğan, üç gün Londra’daydı, Pazar, Pazartesi ve Salı.
Görünen iki amacı vardı:
-Başta Kraliçe, prensler ve İngiliz kabinesi ile görüntü vermek.
-Ekonomik fayda sağlamak.
15 Temmuz sonrası, İngiliz hükümeti ve elçilerinden istediği siyasi desteği fazlasıyla almıştı. Bu halen devam ediyor, pekiştirmesine lüzum yoktu.
Bir dipnot: Türkiye’de siyasi tutuklu İngiliz yok. Amerikalı, Fransız, Alman tutuklu oldu ama özellikle İngiliz gazeteciler için bu risk epey uzaktı.
**
Erdoğan’ın ziyaretini, onlarca gazeteden sadece üçü, o da iç sayfalarda yorum veya haber olarak verdi.
İki de karikatür çıktı: Türkiye’yi açık hapishane olarak resmediyor, İngiliz hükümetini kınayan karikatürler.
The Times, başyazısında Britanya’nın bakışını net biçimde ortaya koydu:
“Türkiye’deki sıkıntılar kaygı verici farkındayız ama seçimin favorisi Erdoğan, şimdi onunla iş yapma zamanı.”
**
Ada basınına göre, son iki yılda, İngiliz savunma sanayinin Türkiye’den 800 milyon Sterlin kazancı var. Devamı için el sıkışıldı.
Peki ya özel sektör, diğer yatırımcılar?
Londra, finansın başkenti.
Financial Times bu konuda en etkili gazete.
Oradan okuyoruz. Erdoğan’ın özellikle Bloomberg’te yaptığı açıklamalar olan kaygıların üzerine tuz biber ekti.
Erdoğan’ın tüm finans çevrelerince sert eleştirilen bir teorisi var: “Faiz sebep enflasyon neticedir.”
Peki İngiliz para babaları ne diyor, aynen Financial Times ve Bloomberg’ten aktarıyorum:
-Cumhurbaşkanı temel faiz teorisine inanmayan bir ülkeye nasıl yatırım yapacaksınız?
-Erdoğan ateşe benzin döktü.
-Artık umut yok, kimseyi dinlemiyor görünüyor.
-“Yasadışı para simsarları” dediği çevrelere saldırganlığı giderek artıyor.
-Erdoğan’ın sözleri kaygımızı artırdı, artık piyasaları dinlemiyor.
**
Üç gün Londra’ya gelmişsiniz.
Sizden pek bahseden yok.
Konuşan da bunları söylüyorsa…
Durumunuz, freni patlamış kamyondan farksızdır.
**
Erdoğan Londra’dayken…
Britanya’nın bir numaralı gündemi, Kraliyet düğünü (Royal Wedding) idi.
19 Mayıs Cumartesi günü, 1997’de Paris’te geçirdiği şüpheli trafik kazasında hayatını kaybeden Lady Diana ve Prens Charles’ın ikinci oğlu Prens Harry, “Suits” dizisi ile şöhret olan Amerikalı oyuncu Meghan Markle ile evleniyor.
Haftalardır gündem bu da, son hafta Meghan Markle’nın babası her gün manşetlerdeydi: “Kalbinden rahatsız baba, düğüne gelecek mi, gelmeyecek mi?”
**
Finans ve magazin gündemi böyle.
Peki ya gazeteciler?
Onlar ne düşünüyor, diye sorarsanız. Şöyle diyeyim:
Burada yaşadığım müddet boyunca, düzinelerce gazeteci ve politikacı ile buluştum, etkili isimlerle konuştum, onları dinledim. Ada basınını yakinen takip ediyorum.
Tamamı, Türkiye’yi bir diktatörün yönettiğini düşünüyor ve çok kaygılı.
Zulümleri anlatınca hayretle dinliyor, kaygıları öfkeye dönüşüyor.
Hemen herkes ne olup bittiğini biliyor.
Amma ve lakin, devlet politikası diye bir şey var ve tek başına gazetecilik çabası ile mesafe alma olanağı yok.
Avrupa’nın tümü için de benzer durum söz konusu.
Ne yazık ki devletler diğer devletlerle ilişkilerine ekonomik çıkar odaklı bakıyor.
**
İngiltere, İran’da tutuklu vatandaşı Nazanin Zaghari-Ratcliffe’i kurtarmak için yapmadığını bırakmadı. Dışişleri Bakanı Boris Johnson sırf bunun için İran’a gitti ama alamadı. Bilakis, İran yeni suçlamalarla karşılık verdi.
Yine İngiltere’de geçen hafta enteresan bir gelişme yaşandı.
Başbakan Theresa May, Libyalı siyasetçi Abdülhakim Bilhac’tan özür diledi. Karısına 500 bin Sterlin tazminat ödendi.
Niye mi?
Libya Lideri Kaddafi, Bilhac’ı muhalif olduğu için “terörist” ilan etmişti. 2004 yılında, İngiliz istihbaratının da dahil olduğu bir operasyonla hamile eşi ile birlikte, Malezya Kuala Lumpur havalimanında derdest edilip Kaddafi’ye teslim edilmişti. Tipik bir “paketleme” operasyonu idi. Bilhac, Kaddafi devrilene kadar 7 yıl Libya zindanlarında yattı.
Ve bugün İngiltere Başbakanı, majestelirinin hükümeti adına ondan ve ailesinden özür diledi.
Hatırlatalım, Bilhac şu anda Libya’da çok güçlü bir partinin lideri.
**
Çok uzadı.
Tekrar başlığa dönelim.
Türkiye’de bugün ilan edilmemiş bir ekonomik kriz, ucu açık bir devalüasyon var.
Kendi kurtuluş savaşını veren bir rejim, durumu çevirmeye çalıştıkça batıyor.
Paranın değil, tümüyle devletlerin insafına kalmış bir geleceği söz konusu.
O da öyle uzak bir gelecek değil.
[Tarık Toros] 17.5.2018 [TR724]
Kırk Haramiler [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Her ne kadar anlatının özden önemli olmadığını bilecek kadar rasyonel olsam da, söylemin bazen olgunun önünde olduğunu bilecek kadar deneyimliyim. Bunu 19 yaşına kadar Türkiye’de yaşamış olmanın birikimi olan sosyalizasyona borçlu olduğumu söylememin, birçokları için Türkiye’ye yönelik bir aşağılama olarak algılanacağının farkında olmama karşın, dokuz köyden kovulmayı yine göze alarak gerçekleri deşifre etmeye devam demeyi seçiyorum.
Nasılsa kısa yoldan KHK ile ve resmi gazetede yayımlanmak suretiyle “vatan haini” ilan edilmiştim; bu nedenle zararı yok. Yani ölümle korkutup sıtmaya razı etmeye çalışacak kadar beyni olan siyasi sistemlerdeki kadar bile makul aklı kalmamış bir despotik anayasa düşmanı fiili rejimin, sadece deyimsel boyutta “dokuz köyden” kovmakla kalmayıp, fiilen de ülkeden kovmuş bulunması herhalde çok yadırganmaz! Öyle ya, zaten internet erişiminin bile sansürlendiği, basının mürekkep yerine Saray’a bağlı havuzun ziftini kullandığı, yargının bağımsız yargıçlarının (!) filanca lehine karar alırsak işimizi kaybederiz, belki de içeri gireriz diye düşündüğü bir ülke harabesinde zaten benim burada yazdıklarımın büyük oranda okun(a)madığını da biliyorum. Ama daha önce de dedim ya, amaç artık sadece tarihe not düşmek, gelecek nesillere “bak uyaranlar da varmış zamanında!” dedirtebilmek.
İslamcı bir neslin ülkeyi getirdiği nokta…
Anlatı özden önemli ve söylem olguların önündedir dedim. Neden bunu söyledim? Çünkü kanımca, siyaseti algı manipülasyonu olarak öğrenmiş İslamcı bir neslin ülkeyi getirdiği nokta olması bakımından önemli bu tespit. Amerikan dolarının 4,5 liraya fırlamasını es geçen ve “iyi ki TL kullanıyoruz be!” diyenlerin çoğunlukta olduğu bir cehalet denizinde, çöküşün gerçek bataklığının üzerine inşa edilen ve günü kurtarmaya endeksli algısal “büyük Türkiye’de” topluma ne kadar şanslı oldukları, ne kadar asil ve güçlü bir devletin vatandaşı oldukları, ne kadar haklı oldukları, ne kadar iyi yaşadıkları, ne kadar iyi hastanelere ve toplu taşımaya sahip oldukları anlatılıyor. Dolar 4,5 liraya fırlarken, sokaktaki vatandaş uluslararası güçlerin Türkiye’nin güçlenmesini istemediğine ve bu nedenle ülkenin tekerine çomak soktuğuna ikna oluyor. Dengeleri değiştiren ve küresel güçlere meydan okuyan süper Türkiye’nin, bölgesine adalet getirmek dışında derdi olmayan, Müslüman ülkelerin lideri kadim bir topluluğun, kendisine bahşedilen dünyaya nizam vermek misyonuna devam ederken, çeşitli lobilerin, nifakların, Gezicilerin, Yahudi ve gâvurların, namert mankurtların ve kim olduğunu unutan hainlerin tuzağına düşürülmeye çalışıldığı yazılıp çiziliyor. Dolar 4,5 liraya fırlarken, AKP Genel Merkezine çağırılan Merkez Bankası başkanının reisten fırçayı yedikten sonra doları hizaya nasıl getirdiği efsanesi, dilden dile, anadan kıza, babadan oğla anlatılıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın neden büyük bir lider, bir reis, bir ulu kişi olduğu üzerine “çalışan” bir ekip var. Bildiğiniz maaşlı elemanlar. Methiye düzmek, “algı çalışması” yapmak, elmaya armut demek, sıfırı bir biri sıfır yapmak, gerekirse rakamın sonundan sıfır atmak, gerektiğinde çok konuşanların ipini çekmeye yoğunlaşmak için varlar. Elbette tasmalarını kısa tutan reise yakın bir çemberce yönetiliyorlar. Böylece öz yerine söz önde oluyor. Olandan ziyade algılanan mühimdir zira memlekette. Berat-Bilal-Sümeyye, Bulut, Küçük, baba-oğul çalışan köşeli yazarlar, ortak noktaları köşeyi keskin bir virajla dönmek olan mahir, kabiliyetli arkadaşlar. Kimisi beyaz, kimisi siyah mahallelerden gelen, ortak değerleri nokrasında nakdi manada bir arara gelen bir ekip var ortada. Kafası basmasa da okurken önündeki metni gerekli yere vurguyu iyi koyan, arada hatta doğaçlama yaparak konunun gerekli dramaturjisine katkıda bulunabilen bir başkan var dahası! Daha ne olsun?
Bizim mahalle ağzıyla lagaluga derler – abrakadabra yapanların lagaluga yapabilenleri daha makbul, daha geçer akçadır bizim toplumda. Söz bizde çok öndedir. Fiil ve işten önde gelir. Çok çalışan sevilmez, çok konuşan sevilir. Böylece Almanya sizin havaalanını kıskanabilir. Hayat standartlarınızın kalitesi ABD’den Japonya’ya kem gözlerin üzerinize çevrilmesine neden olabilir. Siz bakmayın sofrada somunu katık ettiğiniz kara zeytin tanelerinin bir-bir azaldığına. Bunun mesulü nasıl olsa “bizi çekemeyen” Batı, hain “liboşlar”, mankurt “NATO’cular, AB’ciler”, “FETÖ”, İsrail ve ABD’nin “maşası” Kürtler, “denize dökülmenin acısını unutmayan” Yunan ve “Ermeni dölü” ve “soyu bozuk”, “ırkı kırık” bir takım zevattır. Bu pis, ırkçı, aşağılık, kin kusan, en ufak zekâ kırıntısından yoksun algılar, makine gibi işleyen lagaluga çalışmaları neticesinde yayıldıkça yayılır. Artık kurgulanan şey, gerçekliğin yerini almıştır. Gerçeklik acı verir, sıkıntıya sokar, gelecek kaygısına evrilir, emek ister sorunları çözmek, çalışmak ister, gayret ve inanç, sabır ve direnç gerektirir oysa. Gözleri kapatmak ve düşler dünyasına dalmak, sizi bir süreliğine de olsa bu travmalarla dolu, soğuk ve ürpertici, acı veren gerçekler dünyasından kopartır, sakinliğin dinginliğini, her şeyin tozpembe olduğu bir tür afyonlu sarhoşluğu hisseder, gülümser ve hayata bu yolla tutunursunuz. Söylem budur. Sizin uyuşturucunuz, vazgeçemeyeceğiniz kadar bağımlısı olduğunuz sürreal hayal dünyanız. Batı, NATO, AB, liberaller, uluslararası toplum, uygar dünya, şeffaflık ve insan haklarına dayanan, hakkın ve hukukun egemen olduğu diyarlardaki insanların uyarıları, zorunlu sessizliğin kahredici dinginliğinde, sansürlenen bilginin ve oto-sansürlenen bireylerin artık alışılan ve kabullenen ortamında, yavaş-yavaş Türkiye denince akla gelen şeyle oluverir, siz farkına varmadan.
Sonunda, üç vakte kadar, kırk harami kazanmayacak!
Bir varmış bir yokmuş diye başlatan otantik masallarımızın bu sihirli giriş cümlesine yeni bir pencereden bakmamı sağlayan bu yeni Türkiye patolojisi, o masallardaki Ali Babaların Kırk Haramileri yendiği didaktik ve etik kurgusunun tam aksine, masalın sonunda haramilerin Ali Baba ve diğerler potansiyel dürüstleri sihirli kelimeleri öğrenerek onu eyleme dönüştüren fenalıklar imparatorluğunda, Silivri’ye, diğer kodeslere, zindanlara ve hapislere, kapatılan üniversitelerin boş sınıflarına, daha konuşmayı öğrenememiş küçük bebelerin kaldığı küf kokulu koğuşlara doğru kısık sesle fısıldıyor. “Açıl susam açıl”.
Ben masalların söylemiyle yetiştim. Doğrunun ve dürüstün Ali Baba ve Kırk Haramiler’de, Keloğlan’da, Nasrettin Hoca’da, ya da Pinokyo, Kırmızı Başlıklı Kız, Rapunzel’de, Küçük Kara Balık’ta, Ağustos Böceği ve Karınca’da, Fabllarda veya Hansel ve Gretel’de, diyardan diyara, ülkeden ülkeye, iklimden iklime, kültürden kültüre, dilden dile değişse de özü asla şaşmayan, dürüstlük üzerine inşa edilen masallardan öğrendim iyiyi ve kötüyü. Yalancı çobana inanan köy ahalisinin nasıl bu kadar saf olduğuna ve çobanın yalanlarına bunca zaman inandığına şaştım. Sonunda elindeki sürüyü kaybeden köylülerin ya da kışın donan ağustos böceğinin dramına nedense fazla üzülmedim. Çocukken çok masal dinleyenlerin karnı galiba büyüdüklerinde büyüklere anlatılan masallara daha tok oluyor. İktidarın söyleminin ağır hipnozundan, etkin morfininden, bağımlısı olunan sarhoşluğundan kurtulmanın yolu ne? Anne-babanız, deneniz veya neneniz eğer siz küçükken haklıyla haksızı anlatmışsa size, siz fark etmeden, dinlemişseniz eğer onların ağzından anlatılan masalları defalarca bıkmadan usanmadan, her seferinde sevinmişseniz eğer kırk haraminin Ali Baba’yı alt edememesine, hala ümit var demektir kardeşim! Tıpkı o masallarda olduğunca, iyiler kazanıyor eninde sonunda, merak etmeyin. Er geç kazanıyor. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal ileni pire berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkelerden birinde…
Devamı nasıl gelecek, bilmem. Ama sonunda, üç vakte kadar, kırk harami kazanmayacak!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.5.2018 [TR724]
Nasılsa kısa yoldan KHK ile ve resmi gazetede yayımlanmak suretiyle “vatan haini” ilan edilmiştim; bu nedenle zararı yok. Yani ölümle korkutup sıtmaya razı etmeye çalışacak kadar beyni olan siyasi sistemlerdeki kadar bile makul aklı kalmamış bir despotik anayasa düşmanı fiili rejimin, sadece deyimsel boyutta “dokuz köyden” kovmakla kalmayıp, fiilen de ülkeden kovmuş bulunması herhalde çok yadırganmaz! Öyle ya, zaten internet erişiminin bile sansürlendiği, basının mürekkep yerine Saray’a bağlı havuzun ziftini kullandığı, yargının bağımsız yargıçlarının (!) filanca lehine karar alırsak işimizi kaybederiz, belki de içeri gireriz diye düşündüğü bir ülke harabesinde zaten benim burada yazdıklarımın büyük oranda okun(a)madığını da biliyorum. Ama daha önce de dedim ya, amaç artık sadece tarihe not düşmek, gelecek nesillere “bak uyaranlar da varmış zamanında!” dedirtebilmek.
İslamcı bir neslin ülkeyi getirdiği nokta…
Anlatı özden önemli ve söylem olguların önündedir dedim. Neden bunu söyledim? Çünkü kanımca, siyaseti algı manipülasyonu olarak öğrenmiş İslamcı bir neslin ülkeyi getirdiği nokta olması bakımından önemli bu tespit. Amerikan dolarının 4,5 liraya fırlamasını es geçen ve “iyi ki TL kullanıyoruz be!” diyenlerin çoğunlukta olduğu bir cehalet denizinde, çöküşün gerçek bataklığının üzerine inşa edilen ve günü kurtarmaya endeksli algısal “büyük Türkiye’de” topluma ne kadar şanslı oldukları, ne kadar asil ve güçlü bir devletin vatandaşı oldukları, ne kadar haklı oldukları, ne kadar iyi yaşadıkları, ne kadar iyi hastanelere ve toplu taşımaya sahip oldukları anlatılıyor. Dolar 4,5 liraya fırlarken, sokaktaki vatandaş uluslararası güçlerin Türkiye’nin güçlenmesini istemediğine ve bu nedenle ülkenin tekerine çomak soktuğuna ikna oluyor. Dengeleri değiştiren ve küresel güçlere meydan okuyan süper Türkiye’nin, bölgesine adalet getirmek dışında derdi olmayan, Müslüman ülkelerin lideri kadim bir topluluğun, kendisine bahşedilen dünyaya nizam vermek misyonuna devam ederken, çeşitli lobilerin, nifakların, Gezicilerin, Yahudi ve gâvurların, namert mankurtların ve kim olduğunu unutan hainlerin tuzağına düşürülmeye çalışıldığı yazılıp çiziliyor. Dolar 4,5 liraya fırlarken, AKP Genel Merkezine çağırılan Merkez Bankası başkanının reisten fırçayı yedikten sonra doları hizaya nasıl getirdiği efsanesi, dilden dile, anadan kıza, babadan oğla anlatılıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın neden büyük bir lider, bir reis, bir ulu kişi olduğu üzerine “çalışan” bir ekip var. Bildiğiniz maaşlı elemanlar. Methiye düzmek, “algı çalışması” yapmak, elmaya armut demek, sıfırı bir biri sıfır yapmak, gerekirse rakamın sonundan sıfır atmak, gerektiğinde çok konuşanların ipini çekmeye yoğunlaşmak için varlar. Elbette tasmalarını kısa tutan reise yakın bir çemberce yönetiliyorlar. Böylece öz yerine söz önde oluyor. Olandan ziyade algılanan mühimdir zira memlekette. Berat-Bilal-Sümeyye, Bulut, Küçük, baba-oğul çalışan köşeli yazarlar, ortak noktaları köşeyi keskin bir virajla dönmek olan mahir, kabiliyetli arkadaşlar. Kimisi beyaz, kimisi siyah mahallelerden gelen, ortak değerleri nokrasında nakdi manada bir arara gelen bir ekip var ortada. Kafası basmasa da okurken önündeki metni gerekli yere vurguyu iyi koyan, arada hatta doğaçlama yaparak konunun gerekli dramaturjisine katkıda bulunabilen bir başkan var dahası! Daha ne olsun?
Bizim mahalle ağzıyla lagaluga derler – abrakadabra yapanların lagaluga yapabilenleri daha makbul, daha geçer akçadır bizim toplumda. Söz bizde çok öndedir. Fiil ve işten önde gelir. Çok çalışan sevilmez, çok konuşan sevilir. Böylece Almanya sizin havaalanını kıskanabilir. Hayat standartlarınızın kalitesi ABD’den Japonya’ya kem gözlerin üzerinize çevrilmesine neden olabilir. Siz bakmayın sofrada somunu katık ettiğiniz kara zeytin tanelerinin bir-bir azaldığına. Bunun mesulü nasıl olsa “bizi çekemeyen” Batı, hain “liboşlar”, mankurt “NATO’cular, AB’ciler”, “FETÖ”, İsrail ve ABD’nin “maşası” Kürtler, “denize dökülmenin acısını unutmayan” Yunan ve “Ermeni dölü” ve “soyu bozuk”, “ırkı kırık” bir takım zevattır. Bu pis, ırkçı, aşağılık, kin kusan, en ufak zekâ kırıntısından yoksun algılar, makine gibi işleyen lagaluga çalışmaları neticesinde yayıldıkça yayılır. Artık kurgulanan şey, gerçekliğin yerini almıştır. Gerçeklik acı verir, sıkıntıya sokar, gelecek kaygısına evrilir, emek ister sorunları çözmek, çalışmak ister, gayret ve inanç, sabır ve direnç gerektirir oysa. Gözleri kapatmak ve düşler dünyasına dalmak, sizi bir süreliğine de olsa bu travmalarla dolu, soğuk ve ürpertici, acı veren gerçekler dünyasından kopartır, sakinliğin dinginliğini, her şeyin tozpembe olduğu bir tür afyonlu sarhoşluğu hisseder, gülümser ve hayata bu yolla tutunursunuz. Söylem budur. Sizin uyuşturucunuz, vazgeçemeyeceğiniz kadar bağımlısı olduğunuz sürreal hayal dünyanız. Batı, NATO, AB, liberaller, uluslararası toplum, uygar dünya, şeffaflık ve insan haklarına dayanan, hakkın ve hukukun egemen olduğu diyarlardaki insanların uyarıları, zorunlu sessizliğin kahredici dinginliğinde, sansürlenen bilginin ve oto-sansürlenen bireylerin artık alışılan ve kabullenen ortamında, yavaş-yavaş Türkiye denince akla gelen şeyle oluverir, siz farkına varmadan.
Sonunda, üç vakte kadar, kırk harami kazanmayacak!
Bir varmış bir yokmuş diye başlatan otantik masallarımızın bu sihirli giriş cümlesine yeni bir pencereden bakmamı sağlayan bu yeni Türkiye patolojisi, o masallardaki Ali Babaların Kırk Haramileri yendiği didaktik ve etik kurgusunun tam aksine, masalın sonunda haramilerin Ali Baba ve diğerler potansiyel dürüstleri sihirli kelimeleri öğrenerek onu eyleme dönüştüren fenalıklar imparatorluğunda, Silivri’ye, diğer kodeslere, zindanlara ve hapislere, kapatılan üniversitelerin boş sınıflarına, daha konuşmayı öğrenememiş küçük bebelerin kaldığı küf kokulu koğuşlara doğru kısık sesle fısıldıyor. “Açıl susam açıl”.
Ben masalların söylemiyle yetiştim. Doğrunun ve dürüstün Ali Baba ve Kırk Haramiler’de, Keloğlan’da, Nasrettin Hoca’da, ya da Pinokyo, Kırmızı Başlıklı Kız, Rapunzel’de, Küçük Kara Balık’ta, Ağustos Böceği ve Karınca’da, Fabllarda veya Hansel ve Gretel’de, diyardan diyara, ülkeden ülkeye, iklimden iklime, kültürden kültüre, dilden dile değişse de özü asla şaşmayan, dürüstlük üzerine inşa edilen masallardan öğrendim iyiyi ve kötüyü. Yalancı çobana inanan köy ahalisinin nasıl bu kadar saf olduğuna ve çobanın yalanlarına bunca zaman inandığına şaştım. Sonunda elindeki sürüyü kaybeden köylülerin ya da kışın donan ağustos böceğinin dramına nedense fazla üzülmedim. Çocukken çok masal dinleyenlerin karnı galiba büyüdüklerinde büyüklere anlatılan masallara daha tok oluyor. İktidarın söyleminin ağır hipnozundan, etkin morfininden, bağımlısı olunan sarhoşluğundan kurtulmanın yolu ne? Anne-babanız, deneniz veya neneniz eğer siz küçükken haklıyla haksızı anlatmışsa size, siz fark etmeden, dinlemişseniz eğer onların ağzından anlatılan masalları defalarca bıkmadan usanmadan, her seferinde sevinmişseniz eğer kırk haraminin Ali Baba’yı alt edememesine, hala ümit var demektir kardeşim! Tıpkı o masallarda olduğunca, iyiler kazanıyor eninde sonunda, merak etmeyin. Er geç kazanıyor. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal ileni pire berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkelerden birinde…
Devamı nasıl gelecek, bilmem. Ama sonunda, üç vakte kadar, kırk harami kazanmayacak!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.5.2018 [TR724]
Bak ararım 155’i ha! [Naci Karadağ]
Muhabirle röportaj yaparken (ki kendisi bunun kürtaj olduğunu zannediyor) bir yandan da sağdan soldan laf atanlara cevap yetiştiren cevval dede gelmiştir hemen aklınıza.
Aslında özellikle sosyal tarihçilerimiz için muazzam bir rol model bu tür röportajlar. Bu sebeple dedeyi asla kınamıyorum, küçümsemiyorum, ‘ezik’lemiyorum.
Daha önceki bir yazımda bu görüşmenin her ne kadar eğlenceli olduğunu söylesem de, başka bir tehlikeli duruma da dikkat çekmiştim.
Zira dede “sen önce dişini fırçala” diyen Laikçi ablaya basıyor tehdidi:
-Bak 155’i ararın, seni içeri attırırın. Hain, çatan haini…
Hatırlar mısınız Osmangazi Üniversitesi’nde 4 kişi öldürülmüştü. (BKZ) Havuz ve Ergenekon medyası işi cemaate yıkmak istediler ama gerçek o kadar açıktı ki katilin daha önce onlarca akademisyeni ihbarla meslekten attırdığı, kimilerini hapse gönderttiği ortaya çıkmıştı.
Anlaşılan o ki, ihbar kesmemiş ve bizzat kendisi infaz etmeyi tercih etmişti. Zaten çok değerli hükumet bu tür infaz yapanların da yargılanmayacağını kanunla teminat altına almamış mıydı! (BKZ)
Yani Cevval Dede’nin akademik kadrolu versiyonları çoktan aramışlardı 155’i…
Örneğin Havuz’un Avrupa uzantısı Sabah Avrupa’da, gazetecilik dışında hemen her şey yapılır. Tehdit, adam kayırma, jurnalleme, ajanlık.. Ne isterseniz yapar gazeteci kılığındaki iktidar personeli. Logolarının yanına cemaati ihbar için hat kurduklarını yazabilecek kadar faşizm tarihine geçti Havuz şeysileri.
Misal daha dün yaşanan bir olay. Akit TV spikeri Facebook’ta taciz ettiği kadından yüz bulamayınca basıyor yayın yoluyla ihbarı.
Oyuncu Barış Atay’ı sevmeyebilirsiniz.
Ki bana da hiç sempatik filan gelmez.
Atay, sevgi pıtırcığı filan değildir doğrusu. Özellikle sosyal medyada yaptığı sert eleştiriler ile ön plana çıkar.
Ancak Atay’ın eleştirileri “hepinizi bayrak direklerine asacağız, kanlarınızla duş alacağız, oluk oluk kan akıtacağız” diyen çetecilere nazaran sütten çıkmış ak kaşık gibidir.
Madenciye tekme atıp ortalıkta bununla çalım satan Yusuf Yerkel’in siyasete girme arifesinde özür dilemesine bozulmuştu Barış Atay ve “ne affetmesi, sizi unutmayacağız ve hesap soracağız’ türünden son derece sert bir eleştiri yazmıştı.
Ruşen Çakır, Nedim Şener, İsmail Saymaz gibi Soner Yalçın tayfasından olan Ahmet Hakan topa girdi ve Barış Atay’ı alenen hedef gösterdi.
Hakan’ın bu ilk hedef gösterişi değildi şüphesiz.
Deneyimli sunucu daha önce de Merhum Tahir Elçi’yi göstermiş ve maalesef Elçi bugün bile aydınlatılmayan saldırı ile kameraların gözü önünde katledilmişti.
Ahmet hakan en ufak bir pişmanlık emaresi bile göstermeden, Atay’ı hedef göstermesi ise ayrı bir kepazelik örneğiydi…
Vaktiyle utanmadan sıkılmadan Ahmet Altan’ı da hedef almıştı.
“Yargılanacaksın Ahmet Altan” başlığıyla yazdığı yazıda doğrudan hedef göstermekten asla çekinmedi Ahmet Hakan Coşkun.
Ahmet Altan, “yüreğin yetiyorsa ekrana çıkıp tartışalım” dedi gözü yemedi Hakan’ın. Bunun üzerine Altan bir seri yazı ile Ahmet Hakan gibi vasatlara gazetecilik ve demokrasi dersi verdi. Tabiri diğerle Ahmet Hakan’ı gazete kağıdına gömdü.
Malum Ahmet Altan daha sonra sulu zırtlak iddianamelerle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ama Ahmet Hakan kana, öfkeye doymadı sanırım..
Ancak mesele sadece Ahmet Hakan modeli gazeteciler değil inanın.
Ülke bir tür “bana bak seni 155’e ihbar ederim ha!” türünden tehdidi yaşam tarzı haline getiren insanlarla doldu.
Barış Atay’ın gözaltına alınmasına, “Yetmez akşam sallandırılmalı” diye yazabilecek kadar kendinden geçmiş en az yüzde 25’lik bir kitleden bahsediyoruz sevgili okur.
Bu durum Doların bilmem kaç barajını aşmasından çok daha vahim emin olun.
Trafikte sana yol mu vermedi ara 155’i…
Sevdin de kızı mı vermediler, ara 155’i…
Sana sıcak pide mi vermedi, ara 155’i de görsün günün fırıncı…
Ben de mesela, şayet bu yazım yayınlanmazsa, ararım 155’i “TR724 diye bir site var 24 saat hainlik yapıyorlar” diye şikâyet ederim.
Nasılsın sevgili Hayko?
Anlaşıldı mı?
[Naci Karadağ] 17.5.2018 [TR724]
Aslında özellikle sosyal tarihçilerimiz için muazzam bir rol model bu tür röportajlar. Bu sebeple dedeyi asla kınamıyorum, küçümsemiyorum, ‘ezik’lemiyorum.
Daha önceki bir yazımda bu görüşmenin her ne kadar eğlenceli olduğunu söylesem de, başka bir tehlikeli duruma da dikkat çekmiştim.
Zira dede “sen önce dişini fırçala” diyen Laikçi ablaya basıyor tehdidi:
-Bak 155’i ararın, seni içeri attırırın. Hain, çatan haini…
Hatırlar mısınız Osmangazi Üniversitesi’nde 4 kişi öldürülmüştü. (BKZ) Havuz ve Ergenekon medyası işi cemaate yıkmak istediler ama gerçek o kadar açıktı ki katilin daha önce onlarca akademisyeni ihbarla meslekten attırdığı, kimilerini hapse gönderttiği ortaya çıkmıştı.
Anlaşılan o ki, ihbar kesmemiş ve bizzat kendisi infaz etmeyi tercih etmişti. Zaten çok değerli hükumet bu tür infaz yapanların da yargılanmayacağını kanunla teminat altına almamış mıydı! (BKZ)
Yani Cevval Dede’nin akademik kadrolu versiyonları çoktan aramışlardı 155’i…
Örneğin Havuz’un Avrupa uzantısı Sabah Avrupa’da, gazetecilik dışında hemen her şey yapılır. Tehdit, adam kayırma, jurnalleme, ajanlık.. Ne isterseniz yapar gazeteci kılığındaki iktidar personeli. Logolarının yanına cemaati ihbar için hat kurduklarını yazabilecek kadar faşizm tarihine geçti Havuz şeysileri.
Misal daha dün yaşanan bir olay. Akit TV spikeri Facebook’ta taciz ettiği kadından yüz bulamayınca basıyor yayın yoluyla ihbarı.
Oyuncu Barış Atay’ı sevmeyebilirsiniz.
Ki bana da hiç sempatik filan gelmez.
Atay, sevgi pıtırcığı filan değildir doğrusu. Özellikle sosyal medyada yaptığı sert eleştiriler ile ön plana çıkar.
Ancak Atay’ın eleştirileri “hepinizi bayrak direklerine asacağız, kanlarınızla duş alacağız, oluk oluk kan akıtacağız” diyen çetecilere nazaran sütten çıkmış ak kaşık gibidir.
Madenciye tekme atıp ortalıkta bununla çalım satan Yusuf Yerkel’in siyasete girme arifesinde özür dilemesine bozulmuştu Barış Atay ve “ne affetmesi, sizi unutmayacağız ve hesap soracağız’ türünden son derece sert bir eleştiri yazmıştı.
Ruşen Çakır, Nedim Şener, İsmail Saymaz gibi Soner Yalçın tayfasından olan Ahmet Hakan topa girdi ve Barış Atay’ı alenen hedef gösterdi.
Hakan’ın bu ilk hedef gösterişi değildi şüphesiz.
Deneyimli sunucu daha önce de Merhum Tahir Elçi’yi göstermiş ve maalesef Elçi bugün bile aydınlatılmayan saldırı ile kameraların gözü önünde katledilmişti.
Ahmet hakan en ufak bir pişmanlık emaresi bile göstermeden, Atay’ı hedef göstermesi ise ayrı bir kepazelik örneğiydi…
Vaktiyle utanmadan sıkılmadan Ahmet Altan’ı da hedef almıştı.
“Yargılanacaksın Ahmet Altan” başlığıyla yazdığı yazıda doğrudan hedef göstermekten asla çekinmedi Ahmet Hakan Coşkun.
Ahmet Altan, “yüreğin yetiyorsa ekrana çıkıp tartışalım” dedi gözü yemedi Hakan’ın. Bunun üzerine Altan bir seri yazı ile Ahmet Hakan gibi vasatlara gazetecilik ve demokrasi dersi verdi. Tabiri diğerle Ahmet Hakan’ı gazete kağıdına gömdü.
Malum Ahmet Altan daha sonra sulu zırtlak iddianamelerle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ama Ahmet Hakan kana, öfkeye doymadı sanırım..
Ancak mesele sadece Ahmet Hakan modeli gazeteciler değil inanın.
Ülke bir tür “bana bak seni 155’e ihbar ederim ha!” türünden tehdidi yaşam tarzı haline getiren insanlarla doldu.
Barış Atay’ın gözaltına alınmasına, “Yetmez akşam sallandırılmalı” diye yazabilecek kadar kendinden geçmiş en az yüzde 25’lik bir kitleden bahsediyoruz sevgili okur.
Bu durum Doların bilmem kaç barajını aşmasından çok daha vahim emin olun.
Trafikte sana yol mu vermedi ara 155’i…
Sevdin de kızı mı vermediler, ara 155’i…
Sana sıcak pide mi vermedi, ara 155’i de görsün günün fırıncı…
Ben de mesela, şayet bu yazım yayınlanmazsa, ararım 155’i “TR724 diye bir site var 24 saat hainlik yapıyorlar” diye şikâyet ederim.
Nasılsın sevgili Hayko?
Anlaşıldı mı?
[Naci Karadağ] 17.5.2018 [TR724]
Süreç ve ‘önden giden atlılar’ [Veysel Ayhan]
Bahar ne kadar büyükse bedeli o kadar büyük ve ağır oluyor. Tam bir hazan mevsimindeyiz. En iyiler, en seçkinler gök kuşağı çalınmış kınalı bir koç gibi art artda Allah’a yürüyor. Güzel bir sözdür: “Vefakar savaşçıların istirahat zamanı çabuk gelir.” Öyle oluyor. Güzel insanlar güzel atlara binip bir bir gidiyor. Hangi vefat edenin veya şehit olanın geçmiş hayatına baksanız gözleriniz kamaşıyor. Mazileriyle şehadete yürüyor gibiler.
İstisnası yok.
Ağır hastalıklarla mücadele ederken bile gurbette fasıla vermeden Hizmet eden bir temsil kahramanı Mesut Bozkır,
Hayatı boyunca bihakkın Nur’u temsil etmiş, nurdan bir cerağ ve hüccet olmuş Cemal Uşşak,
En ağır işkencelerde bile Hizmet’e sadakatten ayrılmamış, arkadaşlarına iftira kağıtları imzalamamış Gökhan Açıkkolu,
Nezih hayatı ve imrenilesi nezahati ile binlerce insanın hayatına dokunmuş Mustafa Hikmet Kayapalı,
Hizmet’e tehalükle kalbi pır pır atan, Yunanistan’a sığınan mağdurlara yardım için Almanya’dan oraya koşan Hasan Değirmenci,
Yaşadığı korkunç işkencelere karşı kahramanca direnen, hastalıklara sabreden abidevi bir akademisyen Ahmet Turan Özcerit,
Dramatik bir sonla Ege Deniz’inde sulara gark olan melekler kadar temiz bir aile Maden ailesi,
Eşleri cezaevinde olanlara yardım için durmaksızın çırpınan sonra hapse giren ve hastalıklarıyla oradan Hakka yürüyen Halime Gülsu,
Üç çocuğuyla yollara düşen, Hacer validemizin misali muhaceret yaşayan, çocuklarıyla taşındığı 8. evde kalbi artık dayanamayan Esma Uludağ,
Bütün malvarlığına el konulan ve Bosna’ya hicret edip arada kalbi duran Recep Güneş,
Geçen hafta hicret diyarı olan Güney Kore’de ruhunun ufkuna yürüyen Malik Gencer.
İsimlerini yazamadıklarım var… Ve gadren, hunharca katledilen yüzlerce…
Her biri birbirinden değerli ve bihemta… Muhtemelen yatıp kalkıp bu musibetlerin def’i için gözyaşlarıyla dua ettiler. Hayatlarını bir bedel ve kurban teklifi olarak ulu dergaha sundular. Ve kabul buyruldular.
Allah makamlarını âli eylesin.
İKİ MÜŞAHEDE
Rüya ile amel edilmez. Hüccet değildir. Delil kabul edilmez. Metafizik alemin dünyaya yansıyan bazı parıltılarını taşır. Zaman ötesi bir alemden aksettiği için dünya zamanıyla örtüşmez. Ama sahih bir ümit ve teselli kaynağıdır.
Aslında her ikisi de yakaza.
İlki biri sırtında üç çocuğuyla Meriç’i geçen Esma Uludağ ile ilgili.
Anlatan Bişkek’ten hizmet gönüllüsü bir hanımefendi. Şöyle mesaj göndermiş:
“Bugün 2 mayıs. Saat sabahın 5’i. Bişkek’ten yazıyorum. Bir rüya gördüm. İki saat oluyor. Hala etkisindeyim. Birisi omuzumdan sarsarak beni uyandırdı. ‘Sen kimsin’ dedim. ‘Ben Esma’ dedi. ‘Hangi Esma’ dedim. ‘Hani çocuklarıyla beraber yürüyen…’ dedi. Heyecanlandım. ‘Nasılsın kızım’ dedim şaşkınlıkla. ‘Çok yoruldum abla, çok.’ dedikten sonra ‘Çocuklarım nasıl , çocuklarım ne oldu?’ diye sordu. Ben de ‘Onlar babalarına kavuştuonunla beraber.’ dedim. ‘Oh çok şükür Rabbim, çok şükür!” dedi. Giderken tekrar bana döndü: ‘Onlara söyler misin, ben çok iyiyim, beni merak etmesinler… Beni merak etmesinler.’ diye diye uzaklaştı.”
İkincisi Bosna’da vefat eden Recep Güneş’le ilgili. Yakınlarının anlattığına göre hayatı boyunca Hizmet dışında bir sevdası, bir derdi olmayan müstesna bir insan. Son günlerinde bilhassa Esma Uludağ’ın vefatı kendisine çok dokunmuş. Fazlasıyla hüzünlenmiş, çok dua etmiş.
Vefatından sonrası bu müşahedeyi Kızı Şeyma Hanım anlatıyor:
“Bir odanın kapısını açtım. Babam orada Kur’an okuyordu. Koşarak yanına gittim, sarıldım. ‘Baba sen burada ne arıyorsun, ölmedin mi?’ dedim. ‘Ölmedim tabii ki. Niye herkes öyle söylüyor anlamıyorum.’ ‘Bana biraz inzivaya çekil dediler o yüzden ayrıldım, size haber de veremedim.’ Ben hayretle: ‘Baba ama ben seni gördüm. Kefenlendin, gömüldün.’ Bana kaşlarını çatarak ‘Şeyma görmüyor musun ölmedim işte!’ dedi.”
Müşahedeler şu ayeti hatırlatıyor: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.” Âli İmrân-169
Başta söylediğimi tekrarlayayım.
Tam bir hazan mevsimindeyiz. En iyiler en seçkinler gök kuşağı çalınmış kınalı bir koç gibi art artda Allah’a yürüyor. Güzel bir sözdür: “Vefakar savaşçıların istirahat zamanı çabuk gelir.” Şimdi de öyle oluyor. “Güzel insanlar güzel atlara binip bir bir gidiyor.”
Osman Sarı’nın o güzel şiiriyle bitireyim:
ÖNDEN GİDEN ATLILAR
Issız sıcak çölleri
Karşı karlı dağları
Çoktan aşıp gittiler
Kayboldular uzakta
Önden giden atlılar
Ben burada kaldım böyle
İşleri aceledir
Çok uzundur yolları
Bense geride kaldım
Yetişemedim size
Önden giden atlılar
Gittiler hep gittiler
Aştılar kızgın çölü
Toprak tükendi bir gün
Denize ulaştılar
Çektiler dizginleri
Kendileri dursa da
Atlar duramadılar
Çaresiz kalıp birden
At sürdüler denize
Önden giden atlılar
Önlerinde okyanus
Kızgın bir çöl arkada
Asıl içlerindedir
Zaptedilmez bir deniz
Önden giden atlılar
Teknik değişti diye
Bıraktılar atları
Atlarsa bu kıyıda
Sanki sevgili gibi
Onları beklediler
Günlerce beklediler
Yeri yırtar ayaklar
Göğe fırlar başları
Nerden çıktı bu deniz
Bizi ayıracaklar
Önden giden atlardan
Sevgiliden daha zor
Ayrılmak bu atlardan
Buğulanmış gözlerle
Geri dönüp onları
Gemilere aldılar
Önden giden atlılar
Üç gün duramadılar
Yaptıkları gemide
Karşı kıyıda yeni
Güzel atlar buldular
Yaktılar gemileri
Önden giden atlılar
Vardılar Kurtuba’ya
İnmediler atından
Gülle karşılandılar
Ne güzel atlar bunlar
Bunca yol çiğnediler
Çiçek çiğnemediler
Önden giden atlılar
Önden giden bu atlar
Seni gördüler kalbim
Sahabe atlar bunlar
Dünyanın beklediği
Önden giden atlılar
Önden giden atlılar
[Veysel Ayhan] 17.5.2018 [TR724]
İstisnası yok.
Ağır hastalıklarla mücadele ederken bile gurbette fasıla vermeden Hizmet eden bir temsil kahramanı Mesut Bozkır,
Hayatı boyunca bihakkın Nur’u temsil etmiş, nurdan bir cerağ ve hüccet olmuş Cemal Uşşak,
En ağır işkencelerde bile Hizmet’e sadakatten ayrılmamış, arkadaşlarına iftira kağıtları imzalamamış Gökhan Açıkkolu,
Nezih hayatı ve imrenilesi nezahati ile binlerce insanın hayatına dokunmuş Mustafa Hikmet Kayapalı,
Hizmet’e tehalükle kalbi pır pır atan, Yunanistan’a sığınan mağdurlara yardım için Almanya’dan oraya koşan Hasan Değirmenci,
Yaşadığı korkunç işkencelere karşı kahramanca direnen, hastalıklara sabreden abidevi bir akademisyen Ahmet Turan Özcerit,
Dramatik bir sonla Ege Deniz’inde sulara gark olan melekler kadar temiz bir aile Maden ailesi,
Eşleri cezaevinde olanlara yardım için durmaksızın çırpınan sonra hapse giren ve hastalıklarıyla oradan Hakka yürüyen Halime Gülsu,
Üç çocuğuyla yollara düşen, Hacer validemizin misali muhaceret yaşayan, çocuklarıyla taşındığı 8. evde kalbi artık dayanamayan Esma Uludağ,
Bütün malvarlığına el konulan ve Bosna’ya hicret edip arada kalbi duran Recep Güneş,
Geçen hafta hicret diyarı olan Güney Kore’de ruhunun ufkuna yürüyen Malik Gencer.
İsimlerini yazamadıklarım var… Ve gadren, hunharca katledilen yüzlerce…
Her biri birbirinden değerli ve bihemta… Muhtemelen yatıp kalkıp bu musibetlerin def’i için gözyaşlarıyla dua ettiler. Hayatlarını bir bedel ve kurban teklifi olarak ulu dergaha sundular. Ve kabul buyruldular.
Allah makamlarını âli eylesin.
İKİ MÜŞAHEDE
Rüya ile amel edilmez. Hüccet değildir. Delil kabul edilmez. Metafizik alemin dünyaya yansıyan bazı parıltılarını taşır. Zaman ötesi bir alemden aksettiği için dünya zamanıyla örtüşmez. Ama sahih bir ümit ve teselli kaynağıdır.
Aslında her ikisi de yakaza.
İlki biri sırtında üç çocuğuyla Meriç’i geçen Esma Uludağ ile ilgili.
Anlatan Bişkek’ten hizmet gönüllüsü bir hanımefendi. Şöyle mesaj göndermiş:
“Bugün 2 mayıs. Saat sabahın 5’i. Bişkek’ten yazıyorum. Bir rüya gördüm. İki saat oluyor. Hala etkisindeyim. Birisi omuzumdan sarsarak beni uyandırdı. ‘Sen kimsin’ dedim. ‘Ben Esma’ dedi. ‘Hangi Esma’ dedim. ‘Hani çocuklarıyla beraber yürüyen…’ dedi. Heyecanlandım. ‘Nasılsın kızım’ dedim şaşkınlıkla. ‘Çok yoruldum abla, çok.’ dedikten sonra ‘Çocuklarım nasıl , çocuklarım ne oldu?’ diye sordu. Ben de ‘Onlar babalarına kavuştuonunla beraber.’ dedim. ‘Oh çok şükür Rabbim, çok şükür!” dedi. Giderken tekrar bana döndü: ‘Onlara söyler misin, ben çok iyiyim, beni merak etmesinler… Beni merak etmesinler.’ diye diye uzaklaştı.”
İkincisi Bosna’da vefat eden Recep Güneş’le ilgili. Yakınlarının anlattığına göre hayatı boyunca Hizmet dışında bir sevdası, bir derdi olmayan müstesna bir insan. Son günlerinde bilhassa Esma Uludağ’ın vefatı kendisine çok dokunmuş. Fazlasıyla hüzünlenmiş, çok dua etmiş.
Vefatından sonrası bu müşahedeyi Kızı Şeyma Hanım anlatıyor:
“Bir odanın kapısını açtım. Babam orada Kur’an okuyordu. Koşarak yanına gittim, sarıldım. ‘Baba sen burada ne arıyorsun, ölmedin mi?’ dedim. ‘Ölmedim tabii ki. Niye herkes öyle söylüyor anlamıyorum.’ ‘Bana biraz inzivaya çekil dediler o yüzden ayrıldım, size haber de veremedim.’ Ben hayretle: ‘Baba ama ben seni gördüm. Kefenlendin, gömüldün.’ Bana kaşlarını çatarak ‘Şeyma görmüyor musun ölmedim işte!’ dedi.”
Müşahedeler şu ayeti hatırlatıyor: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.” Âli İmrân-169
Başta söylediğimi tekrarlayayım.
Tam bir hazan mevsimindeyiz. En iyiler en seçkinler gök kuşağı çalınmış kınalı bir koç gibi art artda Allah’a yürüyor. Güzel bir sözdür: “Vefakar savaşçıların istirahat zamanı çabuk gelir.” Şimdi de öyle oluyor. “Güzel insanlar güzel atlara binip bir bir gidiyor.”
Osman Sarı’nın o güzel şiiriyle bitireyim:
ÖNDEN GİDEN ATLILAR
Issız sıcak çölleri
Karşı karlı dağları
Çoktan aşıp gittiler
Kayboldular uzakta
Önden giden atlılar
Ben burada kaldım böyle
İşleri aceledir
Çok uzundur yolları
Bense geride kaldım
Yetişemedim size
Önden giden atlılar
Gittiler hep gittiler
Aştılar kızgın çölü
Toprak tükendi bir gün
Denize ulaştılar
Çektiler dizginleri
Kendileri dursa da
Atlar duramadılar
Çaresiz kalıp birden
At sürdüler denize
Önden giden atlılar
Önlerinde okyanus
Kızgın bir çöl arkada
Asıl içlerindedir
Zaptedilmez bir deniz
Önden giden atlılar
Teknik değişti diye
Bıraktılar atları
Atlarsa bu kıyıda
Sanki sevgili gibi
Onları beklediler
Günlerce beklediler
Yeri yırtar ayaklar
Göğe fırlar başları
Nerden çıktı bu deniz
Bizi ayıracaklar
Önden giden atlardan
Sevgiliden daha zor
Ayrılmak bu atlardan
Buğulanmış gözlerle
Geri dönüp onları
Gemilere aldılar
Önden giden atlılar
Üç gün duramadılar
Yaptıkları gemide
Karşı kıyıda yeni
Güzel atlar buldular
Yaktılar gemileri
Önden giden atlılar
Vardılar Kurtuba’ya
İnmediler atından
Gülle karşılandılar
Ne güzel atlar bunlar
Bunca yol çiğnediler
Çiçek çiğnemediler
Önden giden atlılar
Önden giden bu atlar
Seni gördüler kalbim
Sahabe atlar bunlar
Dünyanın beklediği
Önden giden atlılar
Önden giden atlılar
[Veysel Ayhan] 17.5.2018 [TR724]
Hipertansiyondan değil sebep olduklarından korkun!
Baş ağrısı, burun kanaması, nefes darlığı, halsizlik gibi belirtilerle kendini gösteren yüksek kan basıncı yani hipertansiyon, bunların dışında bir şikâyete yol açmaz. Bu sebeple ‘sessiz katil’ olarak da adlandırılan hipertansiyon, fark edilip kontrol altına alınmadığında ciddi hastalıklara zemin hazırlıyor hatta hayati tehlike arz ediyor. 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü vesilesiyle bu sinsi hastalığa dikkat çeken Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gülsüm Bingöl, risk grubunda olanlar başta olmak üzere herkesin hipertansiyona karşı duyarlı olması gerektiğini söylüyor.
Kan basıncı yani halk arasında bilinen adıyla tansiyon, kalbin pompa hareketiyle vücuda gönderdiği kanın damar duvarlarında yaptığı basıncın ölçümüdür. Hipertansiyon ise damar duvarlarındaki kanın oluşturduğu bu basıncın devamlı olarak yüksek olmasıdır. İşte tansiyonun bu yüksek hali, sıklıkla uzun süre hiç belirti vermeden vücutta önemli hasarlara yol açıyor.
Peki risk grubunda kimler var? Ailesinde yüksek tansiyon olanlar (Genetik yatkınlık), Kalp damar hastalığı olanlar, Diyabet yani şeker hastalığı olanlar, Hamileler, İleri yaştaki bireyler, Fazla kilosu olanlar, Hareketsiz kişiler, Çok fazla alkol tüketenler, Yağlı ve tuzlu besinleri sık tüketenler, Diyette yetersiz potasyum, kalsiyum, magnezyum ve protein alanlar, Sigara içenler, Uyku apne sendromu olanlar, Böbrek hastaları, Doğum kontrol hapları, bazı ağrı kesiciler, steroidler, bazı zayıflama haplarını ve psikiyatrik ilaçları kullanan bireyler, Tiroit, paratiroit, böbrek üstü bezi, hipofiz hastalıkları olanlar.
Hastalıkları beraberinde getirebilir
Hipertansiyonun hasar oluşturduğu başlıca organlar kalp, beyin, gözler, böbrekler ve atardamarlardır. Hedef organlarda hipertansiyona yanıt olarak öncelikle bazı savunma ve dengeleme mekanizmaları başlar ancak bu süreçte tansiyon tedavi edilmeyip, yüksek kalmaya devam ederse geri dönüşümsüz kalıcı hasarlar oluşur.
Yüksek tansiyon hastalarına öneriler:
Eğer tansiyon değerlerini yüksek ölçüyorsanız doktora başvurun.
[TR724] 17.5.2018
Kan basıncı yani halk arasında bilinen adıyla tansiyon, kalbin pompa hareketiyle vücuda gönderdiği kanın damar duvarlarında yaptığı basıncın ölçümüdür. Hipertansiyon ise damar duvarlarındaki kanın oluşturduğu bu basıncın devamlı olarak yüksek olmasıdır. İşte tansiyonun bu yüksek hali, sıklıkla uzun süre hiç belirti vermeden vücutta önemli hasarlara yol açıyor.
Peki risk grubunda kimler var? Ailesinde yüksek tansiyon olanlar (Genetik yatkınlık), Kalp damar hastalığı olanlar, Diyabet yani şeker hastalığı olanlar, Hamileler, İleri yaştaki bireyler, Fazla kilosu olanlar, Hareketsiz kişiler, Çok fazla alkol tüketenler, Yağlı ve tuzlu besinleri sık tüketenler, Diyette yetersiz potasyum, kalsiyum, magnezyum ve protein alanlar, Sigara içenler, Uyku apne sendromu olanlar, Böbrek hastaları, Doğum kontrol hapları, bazı ağrı kesiciler, steroidler, bazı zayıflama haplarını ve psikiyatrik ilaçları kullanan bireyler, Tiroit, paratiroit, böbrek üstü bezi, hipofiz hastalıkları olanlar.
Hastalıkları beraberinde getirebilir
Hipertansiyonun hasar oluşturduğu başlıca organlar kalp, beyin, gözler, böbrekler ve atardamarlardır. Hedef organlarda hipertansiyona yanıt olarak öncelikle bazı savunma ve dengeleme mekanizmaları başlar ancak bu süreçte tansiyon tedavi edilmeyip, yüksek kalmaya devam ederse geri dönüşümsüz kalıcı hasarlar oluşur.
- Kalp yetersizliği: Hipertansiyonda yüksek basıncına karşı çalışmak kalbin iş yükünü artırır. Büyük çoğunluğu kastan oluşan kalp, bu iş yükünü karşılayabilmek için kalınlaşır. Zamanla diyastolik (gevşeme) fonksiyon bozukluğuna sistolik (kasılma ) fonksiyon bozukluğu eklenir.
- Kalp krizi: Hipertansiyon hem koroner ateroskleroz yani damar sertliği gelişimini hızlandırır hem de artan kas dokusu koroner dolaşımda değişikliklere yol açar.
- Aort anevrizması: Aortun bir veya daha fazla kısmında meydana gelen lokal genişlemelere anevrizma denir. Aort anevrizmasının önlenmesi için yüksek tansiyonun kontrol altına alınması önemlidir.
- İnme: İnme geçirme riski, hipertansiyonu olanlarda, olmayanlara göre 4-5 kat daha fazladır.
- Böbrek yetersizliği: Hipertansiyon damarları etkileyen bir hastalık olduğu için kalp ve beyin gibi böbrekleri de hedef organ olarak seçer.
- Görme bozuklukları: Yüksek tansiyon gözün retina denilen tabakasında damar sertliği, kanama ve hasara yol açabilir.
Yüksek tansiyon hastalarına öneriler:
Eğer tansiyon değerlerini yüksek ölçüyorsanız doktora başvurun.
- Hangi evrede olursa olsun yaşam tarzı değişikliği yapmayı ihmal etmeyin.
- Az yağlı ve az tuzlu sağlıklı yiyecekler tüketin.
- İdeal vücut ağırlığınızı koruyun.
- Fiziksel olarak hareketli yaşayın.
- Sigarayı bırakın, alkolden uzak durun.
- Stresi mümkün olduğunca azaltın.
[TR724] 17.5.2018
Değişim sancısı [Mahmut Akpınar]
Zaman her şeyi eskitiyor ve yıpratıyor. En harika sistemler, en mükemmel yapılar zamanın aşındırması karşısında demode oluyor; yenilenmeye, revizyona ihtiyaç duyuyor. Değişime direnirseniz çağın dışında kalıyor, ihtiyaçlara cevap veremiyorsunuz. Asra göre kendini, imanını, amellerini yenileyemeyen, Hakkı ve sabrı tavsiye etmeyen insan hüsrana uğruyor (Asr Suresi), etkinliğini yitiriyor. Ekonomik, sosyal yapılar ise iflasın, tükenişin eşiğine geliyor.
Yenilenme, çağın gereklerine göre kendini revize etme, iletişim-bilişim çağında çok daha önemli ve gerekli. Zira zaman çok hızlı akıyor. Anlayışlar, talepler, ihtiyaçlar günümüzde çok hızlı değişiyor. Kendini yenileyemeyenler kulvar dışına itiliyor. Bu sebeple inovasyon, gelişmeleri takip ve yeniliklere göre şirketi/vakfı/yapıyı uyarlama fevkalade önem kazanıyor.
Hizmet Hareketi çağın gereklerini çok iyi okuduğu, asrın ihtiyaçları gördüğü, o ihtiyaçlara uygun kurumlar, çözümler, yöntemler geliştirebildiği ve kendini sürekli yenileyebildiği için benzeri yapılara göre öne çıktı; üstünlük sağladı. Global, kuşatıcı bir perspektife sahip olma yanında yerel talepleri dikkate aldı. Bu nedenle sadece Türkiye’de ve Müslüman coğrafyalarda değil, dünyanın her yerinde kabul gördü.
Ancak son 10 yılda kendini güncellemede, heyecan veren yeni hizmetler, yollar üretmede ve var olanları revize etmede Hizmet biraz yavaş kaldı. Kolay elde edilen şeyler bizi bir miktar rahata ve rehavete saldı. Hızlı büyüme ve bürokratikleşme amatör ruhu yitirmeye, insan odaklı olmaktan uzaklaşmaya neden oldu. Büyük organizasyonlar, lüks binalar, sayılar “Hizmet” olarak anılmaya başlandı. Eskiden bir insanın kazanılması için canhıraş çaba gösterilip, kaybı için gözyaşı dökülürken son zamanlarda binalara, istatistiklere takılıp kaldık. Beşeri hatalar, yanlış uygulamalar ve esaslara riayetsizlik nedeniyle kırılmalar, kenara çekilmeler yaşandı. Tek tek meşgul olup insan kazanmanın yerini, sonraları kurumlar ve “toptancı” zihniyet aldı. İnsan istatistikten, sayılardan ibaret hale geldi. Hizmete yakın olmanın avantajları ve beklentiler nedeniyle aynı karede poz vermeler, etiketi kullanmalar artmıştı. Kitlesel katılım veya çokluk nedeniyle insan kaybı bizi yeterince üzmemeye başladı. Görünür eylemler, ritüeller “Hizmet kriteri” oldu.
15 Temmuz’la her şey değişti
AKP-Hizmet ayrışmasından önceki 8-10 yıl Hizmet’in kendini yenilemede yetersiz kaldığı, eski heyecanını, safiyetini nisbi olarak yitirdiği yıllardı. Problemler vardı ancak dile getirilemiyor; getirilmesi hoş karşılanmıyordu. Zira rakamlara dayalı hormonlu büyüme her şeyi örtüyordu. Hizmet bu dönemde ceset açısından büyürken öz açısından erozyon yaşadı. 2013 ve sonrası Erdoğan’ın doğrudan Hizmeti hedef alan taarruzları, iftiraları değişime-yenilenmeye dair ihtiyaçları hepten kenara itti; savunma psikolojisi ile bir miktar gerçeklikten kopuş yaşadık. Çözüme dair çabalar oldu, raporlar yazıldı ise de “olağanüstü bir dönemden geçildiği” mülahazasıyla çözüm arayışları ötelendi. Fakat 15 Temmuz’la her şey değişti. Hizmet müthiş bir kıyıma, yıkıma maruz kaldı. Bütün kurumlar işgal edildi, insanlar hapislere dolduruldu ve bu olay inkisara, umut kaybına, sorgulamaya neden oldu. Oluşan istifhamlar nedeniyle ve zulmün, ağır mağduriyetin etkisiyle insanlarda kafa karışıklıkları oldu. Hatalar, arızalar daha bir görünür hale geldi. 15 Temmuz iktidarın zalim, kanlı yüzünü açık etmekle beraber birikmiş problemlerimizi ortaya çıkaran flaş görevi gördü.
15 Temmuzdan sonra insanlar uzunca süre olanları kavrayamadı, şaşkınlık yaşadı. Kriz yönetimi yapılamadı, insanımız travmayı atlatmakta zorlandı. Çözüme-çıkışa dair çabanın yetersizliği, yeni stratejilerin geliştirilememesi sorgulamayı, eleştirileri artırdı.
Güçlü bir yenilenme talebi var
Görüştüğüm kişilerde yoğun bir değişim talebi görüyorum. İnsanlar Hizmet’in temel esaslarına inanmakla, güvenmekle birlikte uygulamada yaşanan sıkıntılar, bireysel takıntılar, kurumlardaki arızalar, hantallaşma, verimsizleşme vb nedenlerle bir değişim, yenilenme olması gerektiğini düşünüyor. Demokratik değerler, hak ve adalet ölçüleri, şeffaflık, katılımcılık, meşveret gibi konularda yapılması gereken önemli şeyler olduğuna inanıyor. Özellikle okuyan, araştıran ve batıda yaşayan veya batıyı biraz bilen insanlar, arzu ettikleri hızda ve oranda değişim göremedikleri için yer yer ümitsizliğe kapılıyorlar. Öte yandan bir kesim değişim taleplerinin kırılmalara, bölünmelere neden olabileceği endişesini taşıyor.
Bir değişim, yenilenme olması gerektiği hususunda geniş bir ittifak mevcut. Ancak bunun zamanı, oranı ve hızı konusunda mülahazalar farklı. Tarihte devrimci yaklaşımların kırılmalara, bölünmelere neden olması hasebiyle eleştiriye, değişime karşı bir defans da var. Değişim talepleri radikal ve keskin talepler içermese, makul ve dengeli olsa da karar vericilerde işin şirazeden çıkıp bir yıkıma neden olabileceği korkusu hakim. Tabandan yukarıya doğru güçlü bir yenilenme talebi var. Bir kısım şeyler de yapılıyor; boardlar çeşitlendirilip demokratikleştiriliyor. Ancak bir direnç, talepleri öteleme, zamana yayma eğilimi de görülüyor. Bu, değişim bekleyen bazı kişilerde umutsuzluğa, kenara çekilmeye neden olabiliyor.
Son dönemde ortaya çıkan değişim talebini göz ardı edilemez görüyorum. Üsluba, ölçüye dikkat edilerek yapılan eleştirileri, önerileri bünyenin sağlıklı olmasının alameti olarak düşünüyorum. Her sosyal yapıda, beşeri organizasyonda görüleceği üzere Hizmette de çözülmesi gereken bazı problemler, yanlış uygulamalar oldu. İnsanlar hayatlarını verdikleri, dava haline getirdikleri Hizmet’in kendini yenilemesini, bir tadil ve tekmil sürecine girmesini ve varlığını güçlendirerek sürdürmesini istiyorlar. Marjinal bir kesim hariç, talepleri, önerileri/eleştirileri iyi niyetli görüyorum. Tabandan, dipten gelen sağlıklı bir değişim sancısının varlığına şahit oluyorum. Değişim mutlak manada iyi değildir; bazı değişimler negatif yöndedir. Ancak bu değişim talebi bir fantezi değil. Olumlu yönde ve daha iyiyi arıyor. Hizmet’in bütün insanlığa ulaşmasını ve daha kuşatıcı olmasını, suçlamalardan ve etiketlemelerden kurtulmasını arzu ediyor.
Gençlik ve değişim birlikte anılır. Gençlikten ve onların taleplerinden, hayat tarzlarından uzak, belirli yaşın üstündeki insanların değişimi gerçekleştirmesi zordur. Zira yaş arttıkça muhafazakarlık artar, korkular, kaygılar öne çıkar. Benzer düşünen, benzer yaşam tarzına, kültüre, fikri arka plana sahip kişiler içlerine dinamik, genç, farklı kültürleri bilen insanları almazlarsa sonuç alıcı değişim yapılamaz, etkili çözümler üretilemez. Sağlıklı değişim için son dönemde kaderin bizi mecbur ettiği demokratik coğrafyalarda yetişmiş, buraların dilini, kültürünü, refleksini bilen farklı yaş gruplarından, farklı disiplinlerden uzmanlardan da destek almalı, onları muhtelif heyetlere katmalıyız. Tamir ve tecdit için çalışacak heyetlerde genetik yapının korunması, temel disiplinlerin muhafazası için elbette tecrübeli insanlar, dini bilenler olmalıdır. Ne var ki istişare, görüşme ortamı ilkah ve telkihe, fikri döllenmeye müsait zenginlikte ve çeşitlilikte olmalıdır. Tekdüze heyetlerden, benzer kişilerden orijinal fikirler, yeni çözümler südur etmez. Bu tür çeşitlilik arz eden heyetlerde uç ve uçuk fikirler, teklifler olacaktır. Bunların önünü kesmek yerine istişare ile tadil edip uygulanabilecek formlara sokmak açılımlara vesile olacaktır.
Bediüzzaman “insanların ekseriyeti ehli taklittir, ehli tetkik değildir” der. Avamın karmaşık şeylerden kafası karışır, güveni sarsılabilir. Bu nedenle ehli tetkik kimseler, akademisyenler, gazeteciler, hocalar geniş kesimlere çözüm sunan ve güven veren, macera olmadığına ikna edecek öneriler getirmelidirler. Aksi halde “değişim için değişim” talep edilir, var olanı yıkmaya şartlanılır, ama daha iyisi için yol gösterici teklifler, modeller ortaya konulmazsa savrulmalar, çözülmeler yaşanabilir. Kriz dönemleri yeni çıkışlar için bir fırsat olduğu kadar bölünmelere, hizipleşmelere, çatışmalara zemin oluşturur. Değişimi bir cerrah hassasiyeti ile, gereken hızda ve gerektiği kadar, hazmedilebilecek şekilde yapmak lazımdır. Bediüzzaman: “kuş yavrusuna kay (kusmuk), koyun ise süt verir, hakiki alim kuş değil koyun olmalı, çözümlerini süt şeklinde vermelidir” diyor. İyi düşünülmüş, riskleri hesap edilmiş, uygulanabilirliği olan ve süt haline getirilmiş çözümler/modeller ortaya koyarak değişime katkıda bulunmak riskleri azaltacaktır.
Kimse Hizmet’in genetik yapısına müdahale edelim demiyor
15 Temmuz sonrası ortaya çıkan tablo bir değişimi, yenilenme cehdini kaçınılmaz kılıyor. İslami esaslarla birlikte demokratik ölçüleri, adaleti, evrensel insani değerleri, katılımcılığı, çoğulculuğu, şeffaflığı, hesap verebilirliği dikkate alan bir değişim sürecine, yenilenme cehdine girmez, hatalarımızdan eksiklerimizden kurtulma gayretine yönelmezsek; veya örtbas etme, yok sayma eğilimine girersek korkarım ki insanlar zaman içinde umudunu yitirecekler. Uzaklaşmalar kopuşlar olacak. Son dönemde değişim, yenilenme konusunda bir kıpırdanış, hareket görülüyor. Bunun tedriciliğe uyarak, kararlı şekilde devamına ihtiyaç var.
Kimse Hizmet’in genetik yapısına müdahale edelim, temel kaynakları sorgulayalım, ittifakla sahip çıkılan prensipleri değiştirelim demiyor. Hizmet insanları Hizmet’ten daha iyisinin olmadığının ve çıkışın yine buradan olacağının farkındalar. Ancak mevcudu daha verimli, etkin hale getirme arayışı var. Ağacın gövdesini koruyarak yeni aşılara ihtiyaç var. Meyve vermeyen dalların budanmasına, yeni sürgünlere ihtiyaç var. Değişim konusunda devrimci bir hareket, ani ve bir hamlede çözüm beklemek de doğru ve gerçekçi değil. Hizmet’in derdini çeken herkes kırıp-dökmeden, tatlı bir zorlamayla, darılmadan küsmeden, yapıcı bir üslupla değişim yolları aramalı ve direnenleri yenilenme cehdine zorlamalı diye düşünüyorum.
“Eğer içimizde, öze sadık kalmanın yanı sıra çağı da kucaklayabilecek tecdit ve ıslah iradesine sahip bir kısım yiğitler varsa –ki vardır– bu tamir ve yenilenme mutlaka gerçekleşecektir.”
Yenilenme Ruhu ve İlâhî İnayet, Herkul | 04/01/2015. | KIRIK TESTİ
[Mahmut Akpınar] 17.5.2018 [TR724]
Yenilenme, çağın gereklerine göre kendini revize etme, iletişim-bilişim çağında çok daha önemli ve gerekli. Zira zaman çok hızlı akıyor. Anlayışlar, talepler, ihtiyaçlar günümüzde çok hızlı değişiyor. Kendini yenileyemeyenler kulvar dışına itiliyor. Bu sebeple inovasyon, gelişmeleri takip ve yeniliklere göre şirketi/vakfı/yapıyı uyarlama fevkalade önem kazanıyor.
Hizmet Hareketi çağın gereklerini çok iyi okuduğu, asrın ihtiyaçları gördüğü, o ihtiyaçlara uygun kurumlar, çözümler, yöntemler geliştirebildiği ve kendini sürekli yenileyebildiği için benzeri yapılara göre öne çıktı; üstünlük sağladı. Global, kuşatıcı bir perspektife sahip olma yanında yerel talepleri dikkate aldı. Bu nedenle sadece Türkiye’de ve Müslüman coğrafyalarda değil, dünyanın her yerinde kabul gördü.
Ancak son 10 yılda kendini güncellemede, heyecan veren yeni hizmetler, yollar üretmede ve var olanları revize etmede Hizmet biraz yavaş kaldı. Kolay elde edilen şeyler bizi bir miktar rahata ve rehavete saldı. Hızlı büyüme ve bürokratikleşme amatör ruhu yitirmeye, insan odaklı olmaktan uzaklaşmaya neden oldu. Büyük organizasyonlar, lüks binalar, sayılar “Hizmet” olarak anılmaya başlandı. Eskiden bir insanın kazanılması için canhıraş çaba gösterilip, kaybı için gözyaşı dökülürken son zamanlarda binalara, istatistiklere takılıp kaldık. Beşeri hatalar, yanlış uygulamalar ve esaslara riayetsizlik nedeniyle kırılmalar, kenara çekilmeler yaşandı. Tek tek meşgul olup insan kazanmanın yerini, sonraları kurumlar ve “toptancı” zihniyet aldı. İnsan istatistikten, sayılardan ibaret hale geldi. Hizmete yakın olmanın avantajları ve beklentiler nedeniyle aynı karede poz vermeler, etiketi kullanmalar artmıştı. Kitlesel katılım veya çokluk nedeniyle insan kaybı bizi yeterince üzmemeye başladı. Görünür eylemler, ritüeller “Hizmet kriteri” oldu.
15 Temmuz’la her şey değişti
AKP-Hizmet ayrışmasından önceki 8-10 yıl Hizmet’in kendini yenilemede yetersiz kaldığı, eski heyecanını, safiyetini nisbi olarak yitirdiği yıllardı. Problemler vardı ancak dile getirilemiyor; getirilmesi hoş karşılanmıyordu. Zira rakamlara dayalı hormonlu büyüme her şeyi örtüyordu. Hizmet bu dönemde ceset açısından büyürken öz açısından erozyon yaşadı. 2013 ve sonrası Erdoğan’ın doğrudan Hizmeti hedef alan taarruzları, iftiraları değişime-yenilenmeye dair ihtiyaçları hepten kenara itti; savunma psikolojisi ile bir miktar gerçeklikten kopuş yaşadık. Çözüme dair çabalar oldu, raporlar yazıldı ise de “olağanüstü bir dönemden geçildiği” mülahazasıyla çözüm arayışları ötelendi. Fakat 15 Temmuz’la her şey değişti. Hizmet müthiş bir kıyıma, yıkıma maruz kaldı. Bütün kurumlar işgal edildi, insanlar hapislere dolduruldu ve bu olay inkisara, umut kaybına, sorgulamaya neden oldu. Oluşan istifhamlar nedeniyle ve zulmün, ağır mağduriyetin etkisiyle insanlarda kafa karışıklıkları oldu. Hatalar, arızalar daha bir görünür hale geldi. 15 Temmuz iktidarın zalim, kanlı yüzünü açık etmekle beraber birikmiş problemlerimizi ortaya çıkaran flaş görevi gördü.
15 Temmuzdan sonra insanlar uzunca süre olanları kavrayamadı, şaşkınlık yaşadı. Kriz yönetimi yapılamadı, insanımız travmayı atlatmakta zorlandı. Çözüme-çıkışa dair çabanın yetersizliği, yeni stratejilerin geliştirilememesi sorgulamayı, eleştirileri artırdı.
Güçlü bir yenilenme talebi var
Görüştüğüm kişilerde yoğun bir değişim talebi görüyorum. İnsanlar Hizmet’in temel esaslarına inanmakla, güvenmekle birlikte uygulamada yaşanan sıkıntılar, bireysel takıntılar, kurumlardaki arızalar, hantallaşma, verimsizleşme vb nedenlerle bir değişim, yenilenme olması gerektiğini düşünüyor. Demokratik değerler, hak ve adalet ölçüleri, şeffaflık, katılımcılık, meşveret gibi konularda yapılması gereken önemli şeyler olduğuna inanıyor. Özellikle okuyan, araştıran ve batıda yaşayan veya batıyı biraz bilen insanlar, arzu ettikleri hızda ve oranda değişim göremedikleri için yer yer ümitsizliğe kapılıyorlar. Öte yandan bir kesim değişim taleplerinin kırılmalara, bölünmelere neden olabileceği endişesini taşıyor.
Bir değişim, yenilenme olması gerektiği hususunda geniş bir ittifak mevcut. Ancak bunun zamanı, oranı ve hızı konusunda mülahazalar farklı. Tarihte devrimci yaklaşımların kırılmalara, bölünmelere neden olması hasebiyle eleştiriye, değişime karşı bir defans da var. Değişim talepleri radikal ve keskin talepler içermese, makul ve dengeli olsa da karar vericilerde işin şirazeden çıkıp bir yıkıma neden olabileceği korkusu hakim. Tabandan yukarıya doğru güçlü bir yenilenme talebi var. Bir kısım şeyler de yapılıyor; boardlar çeşitlendirilip demokratikleştiriliyor. Ancak bir direnç, talepleri öteleme, zamana yayma eğilimi de görülüyor. Bu, değişim bekleyen bazı kişilerde umutsuzluğa, kenara çekilmeye neden olabiliyor.
Son dönemde ortaya çıkan değişim talebini göz ardı edilemez görüyorum. Üsluba, ölçüye dikkat edilerek yapılan eleştirileri, önerileri bünyenin sağlıklı olmasının alameti olarak düşünüyorum. Her sosyal yapıda, beşeri organizasyonda görüleceği üzere Hizmette de çözülmesi gereken bazı problemler, yanlış uygulamalar oldu. İnsanlar hayatlarını verdikleri, dava haline getirdikleri Hizmet’in kendini yenilemesini, bir tadil ve tekmil sürecine girmesini ve varlığını güçlendirerek sürdürmesini istiyorlar. Marjinal bir kesim hariç, talepleri, önerileri/eleştirileri iyi niyetli görüyorum. Tabandan, dipten gelen sağlıklı bir değişim sancısının varlığına şahit oluyorum. Değişim mutlak manada iyi değildir; bazı değişimler negatif yöndedir. Ancak bu değişim talebi bir fantezi değil. Olumlu yönde ve daha iyiyi arıyor. Hizmet’in bütün insanlığa ulaşmasını ve daha kuşatıcı olmasını, suçlamalardan ve etiketlemelerden kurtulmasını arzu ediyor.
Gençlik ve değişim birlikte anılır. Gençlikten ve onların taleplerinden, hayat tarzlarından uzak, belirli yaşın üstündeki insanların değişimi gerçekleştirmesi zordur. Zira yaş arttıkça muhafazakarlık artar, korkular, kaygılar öne çıkar. Benzer düşünen, benzer yaşam tarzına, kültüre, fikri arka plana sahip kişiler içlerine dinamik, genç, farklı kültürleri bilen insanları almazlarsa sonuç alıcı değişim yapılamaz, etkili çözümler üretilemez. Sağlıklı değişim için son dönemde kaderin bizi mecbur ettiği demokratik coğrafyalarda yetişmiş, buraların dilini, kültürünü, refleksini bilen farklı yaş gruplarından, farklı disiplinlerden uzmanlardan da destek almalı, onları muhtelif heyetlere katmalıyız. Tamir ve tecdit için çalışacak heyetlerde genetik yapının korunması, temel disiplinlerin muhafazası için elbette tecrübeli insanlar, dini bilenler olmalıdır. Ne var ki istişare, görüşme ortamı ilkah ve telkihe, fikri döllenmeye müsait zenginlikte ve çeşitlilikte olmalıdır. Tekdüze heyetlerden, benzer kişilerden orijinal fikirler, yeni çözümler südur etmez. Bu tür çeşitlilik arz eden heyetlerde uç ve uçuk fikirler, teklifler olacaktır. Bunların önünü kesmek yerine istişare ile tadil edip uygulanabilecek formlara sokmak açılımlara vesile olacaktır.
Bediüzzaman “insanların ekseriyeti ehli taklittir, ehli tetkik değildir” der. Avamın karmaşık şeylerden kafası karışır, güveni sarsılabilir. Bu nedenle ehli tetkik kimseler, akademisyenler, gazeteciler, hocalar geniş kesimlere çözüm sunan ve güven veren, macera olmadığına ikna edecek öneriler getirmelidirler. Aksi halde “değişim için değişim” talep edilir, var olanı yıkmaya şartlanılır, ama daha iyisi için yol gösterici teklifler, modeller ortaya konulmazsa savrulmalar, çözülmeler yaşanabilir. Kriz dönemleri yeni çıkışlar için bir fırsat olduğu kadar bölünmelere, hizipleşmelere, çatışmalara zemin oluşturur. Değişimi bir cerrah hassasiyeti ile, gereken hızda ve gerektiği kadar, hazmedilebilecek şekilde yapmak lazımdır. Bediüzzaman: “kuş yavrusuna kay (kusmuk), koyun ise süt verir, hakiki alim kuş değil koyun olmalı, çözümlerini süt şeklinde vermelidir” diyor. İyi düşünülmüş, riskleri hesap edilmiş, uygulanabilirliği olan ve süt haline getirilmiş çözümler/modeller ortaya koyarak değişime katkıda bulunmak riskleri azaltacaktır.
Kimse Hizmet’in genetik yapısına müdahale edelim demiyor
15 Temmuz sonrası ortaya çıkan tablo bir değişimi, yenilenme cehdini kaçınılmaz kılıyor. İslami esaslarla birlikte demokratik ölçüleri, adaleti, evrensel insani değerleri, katılımcılığı, çoğulculuğu, şeffaflığı, hesap verebilirliği dikkate alan bir değişim sürecine, yenilenme cehdine girmez, hatalarımızdan eksiklerimizden kurtulma gayretine yönelmezsek; veya örtbas etme, yok sayma eğilimine girersek korkarım ki insanlar zaman içinde umudunu yitirecekler. Uzaklaşmalar kopuşlar olacak. Son dönemde değişim, yenilenme konusunda bir kıpırdanış, hareket görülüyor. Bunun tedriciliğe uyarak, kararlı şekilde devamına ihtiyaç var.
Kimse Hizmet’in genetik yapısına müdahale edelim, temel kaynakları sorgulayalım, ittifakla sahip çıkılan prensipleri değiştirelim demiyor. Hizmet insanları Hizmet’ten daha iyisinin olmadığının ve çıkışın yine buradan olacağının farkındalar. Ancak mevcudu daha verimli, etkin hale getirme arayışı var. Ağacın gövdesini koruyarak yeni aşılara ihtiyaç var. Meyve vermeyen dalların budanmasına, yeni sürgünlere ihtiyaç var. Değişim konusunda devrimci bir hareket, ani ve bir hamlede çözüm beklemek de doğru ve gerçekçi değil. Hizmet’in derdini çeken herkes kırıp-dökmeden, tatlı bir zorlamayla, darılmadan küsmeden, yapıcı bir üslupla değişim yolları aramalı ve direnenleri yenilenme cehdine zorlamalı diye düşünüyorum.
“Eğer içimizde, öze sadık kalmanın yanı sıra çağı da kucaklayabilecek tecdit ve ıslah iradesine sahip bir kısım yiğitler varsa –ki vardır– bu tamir ve yenilenme mutlaka gerçekleşecektir.”
Yenilenme Ruhu ve İlâhî İnayet, Herkul | 04/01/2015. | KIRIK TESTİ
[Mahmut Akpınar] 17.5.2018 [TR724]
Ramazan ve Allah’ın inayetine davetiye [Faruk Erguvanlı]
İnsanın donanımda diğer insanlara hatta varlığa karşı bir şefkat ve merhamet duygusu vardır. İnsanı değerlerini bütün bütün yitirmemiş her insan az-çok bu özelliğe sahiptir. Fıtri olan bu özellik, iman, ibadet ve marifetullah ile inkişaf ettirilip geliştirildiği gibi zulüm, hukuksuzluk, vahşet, kin, nefret gibi negatifliklerle köreltilebilmektedir. İnsanın şefkati ile imanı doğru orantılıdır. Şefkat ve merhametin pratik hayata yansıması ise başkalarının yardımına koşma şeklinde tezahür etmektedir.
İslam, insanlara yardım etmeyi mali bir ibadet olarak formüle etmiş ve imkanı olanların zekat vermesini müslüman olmanın bir şartı olarak kabul etmiştir. Nitekim, zekat, infak ve sadaka gibi değişik isimler altında bu mali ibadeti emreden pek çok ayet vardır. Bunun yanında Yüce Mesaj’da “zekat vermek için faaliyet gösterirler” (Müminun, 23/4) buyrularak hayatlarını helalinden çalışıp-kazanıp Allah yolunda vermeye adayan müminlerin kurtuluşa erecek en önemli özelliklerden birine sahip oldukları bildirilmiştir.
Kırkta bir asgari sınırdır
Zekatta verme ölçüsü olarak kabul edilen kırkta bir ise asgari sınırdır. Ve herkesi bağlayan objektif bir mükellefiyettir. Bununla birlikte vermede bir üst sınır konulmamış, insanların iman, marifet ufkuna göre bir infak anlayışının önü açık bırakılmıştır. Bu ufuk, müminin marifet ufku ve vicdan enginliğine emanet edilmiş sübjektif bir mükellefiyettir.
Kur’an’da cennetlik insanların portresinin sunulduğu bir yerde onların en önemli özelliklerinden biri olarak ihtiyaç sahibi kimseleri doyurmaları zikredilmektedir: “Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler. Ve derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.” (Dehr, 76/9-10) Ayette geçen “esir” günümüze bakan yönüyle malına, mülküne herşeyine çökülmüş, hürriyeti elinden alınarak aç, bîilaç bırakılmış kimseler manasına da gelmektedir.
Diğer taraftan Peygamber Efendimiz, “Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/154.) buyurarak bir müslümanın diğer müslüman kardeşinin derdi ile dertlenmeyi ona el uzatmayı gerçek müslüman olmanın bir şartı olduğunu ifade etmiştir.
Günümüzde pek çok müslüman asgari hayat şartlarını dahi karşılayacak imkanlardan mahrumdur. Bunun da ötesinde imkânları ellerinden alınarak adeta açlık ve susuzluktan ölüme mahkum edilmiş insanların yanında canını zor kurtararak bir başka ülkeye iltica etmiş, çoluk, çocuğu ile aç-susuz bîilaç hayatını sürdürmeye çalışanlar da vardır. Bu insanlara yardım elini uzatmak her şeyden öne insan olmanın müslüman olmanın bir gereğidir.
Halini belli etmemeye çalışanları bulun!
Bu mağdur insanlara yardım edip-etmemenin nasıl bir sorumluluk olduğunu Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kutsî hadiste şu şekilde bildirmektedir: Allah Teâlâ, kıyamet gününde insanları hesaba çekerken soracak: “ Ey ademoğlu ben senden yiyecek istedim ama sen beni doyurmadın!” Kul diyecek:
“Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki Alemlerin Rabbisin?” Rab Teala diyecek:
“Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin ben onu yanımda bulacaktım.” Rab Teala diyecek:
“Ey ademoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin!” Kul diyecek:
“Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki Alemlerin Rabbisin!” Rab Teala diyecek: “Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın bunu benim yanımda bulacaktın!” (Müslim, Birr 43, (2569)
Mağdur insanların bazıları ihtiyacını seslendirirken, bazıları da istiğna göstererek kutu layemut ile bile hayatını devam ettirme imkanına sahip olmadığı halde halini belli etmemeye çalışabilir. Allah’a, ahirete, hesaba inanan müminlere düşen ise onların yardımına koşmaktır.
Bir müminin mümin kardeşine yardım etmesi bir mükellefiyet olmanın yanında yardım eden şahsa bakan yönü ile de Allah’ın inayetine sunulmuş en büyük bir davetiyedir. Yüce Mevla, muhtaç insanlara yardım yapan insanları ekstra lütuf ve ihsanlarına mazhar eder. Bu hakikat, en doğru sözlü insan Peygamber Efendimiz tarafından şu şekilde beyan edilmiştir: “Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da onun yardımcısıdır.” (Ebû Dâvud, Edeb: 46; Tirmizî, Hudud: 3)
İslam Dini’nin şefkat ve merhamet dini olduğunu ve başkalarının yardımına koşmanın rahmeti ilahîden istifadeye sunulmuş en önemli davetiye olduğunu bilen hadis alimlerinin talebelerine öğrettiği ilk hadis; “Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size rahmet etsin.” (Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58) hadisidir.
İnsanların yardımına koşmak, kişiye bunları kazandırırken yardım yapanları engelleyenlerin, teşvik bile etmeyenlerin ne elde edeceğini de yine Kur’an bildirmektedir. O da bir başka yazı konusudur.
[Faruk Erguvanlı] 17.5.2018 [TR724]
İslam, insanlara yardım etmeyi mali bir ibadet olarak formüle etmiş ve imkanı olanların zekat vermesini müslüman olmanın bir şartı olarak kabul etmiştir. Nitekim, zekat, infak ve sadaka gibi değişik isimler altında bu mali ibadeti emreden pek çok ayet vardır. Bunun yanında Yüce Mesaj’da “zekat vermek için faaliyet gösterirler” (Müminun, 23/4) buyrularak hayatlarını helalinden çalışıp-kazanıp Allah yolunda vermeye adayan müminlerin kurtuluşa erecek en önemli özelliklerden birine sahip oldukları bildirilmiştir.
Kırkta bir asgari sınırdır
Zekatta verme ölçüsü olarak kabul edilen kırkta bir ise asgari sınırdır. Ve herkesi bağlayan objektif bir mükellefiyettir. Bununla birlikte vermede bir üst sınır konulmamış, insanların iman, marifet ufkuna göre bir infak anlayışının önü açık bırakılmıştır. Bu ufuk, müminin marifet ufku ve vicdan enginliğine emanet edilmiş sübjektif bir mükellefiyettir.
Kur’an’da cennetlik insanların portresinin sunulduğu bir yerde onların en önemli özelliklerinden biri olarak ihtiyaç sahibi kimseleri doyurmaları zikredilmektedir: “Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler. Ve derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.” (Dehr, 76/9-10) Ayette geçen “esir” günümüze bakan yönüyle malına, mülküne herşeyine çökülmüş, hürriyeti elinden alınarak aç, bîilaç bırakılmış kimseler manasına da gelmektedir.
Diğer taraftan Peygamber Efendimiz, “Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/154.) buyurarak bir müslümanın diğer müslüman kardeşinin derdi ile dertlenmeyi ona el uzatmayı gerçek müslüman olmanın bir şartı olduğunu ifade etmiştir.
Günümüzde pek çok müslüman asgari hayat şartlarını dahi karşılayacak imkanlardan mahrumdur. Bunun da ötesinde imkânları ellerinden alınarak adeta açlık ve susuzluktan ölüme mahkum edilmiş insanların yanında canını zor kurtararak bir başka ülkeye iltica etmiş, çoluk, çocuğu ile aç-susuz bîilaç hayatını sürdürmeye çalışanlar da vardır. Bu insanlara yardım elini uzatmak her şeyden öne insan olmanın müslüman olmanın bir gereğidir.
Halini belli etmemeye çalışanları bulun!
Bu mağdur insanlara yardım edip-etmemenin nasıl bir sorumluluk olduğunu Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kutsî hadiste şu şekilde bildirmektedir: Allah Teâlâ, kıyamet gününde insanları hesaba çekerken soracak: “ Ey ademoğlu ben senden yiyecek istedim ama sen beni doyurmadın!” Kul diyecek:
“Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki Alemlerin Rabbisin?” Rab Teala diyecek:
“Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin ben onu yanımda bulacaktım.” Rab Teala diyecek:
“Ey ademoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin!” Kul diyecek:
“Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki Alemlerin Rabbisin!” Rab Teala diyecek: “Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın bunu benim yanımda bulacaktın!” (Müslim, Birr 43, (2569)
Mağdur insanların bazıları ihtiyacını seslendirirken, bazıları da istiğna göstererek kutu layemut ile bile hayatını devam ettirme imkanına sahip olmadığı halde halini belli etmemeye çalışabilir. Allah’a, ahirete, hesaba inanan müminlere düşen ise onların yardımına koşmaktır.
Bir müminin mümin kardeşine yardım etmesi bir mükellefiyet olmanın yanında yardım eden şahsa bakan yönü ile de Allah’ın inayetine sunulmuş en büyük bir davetiyedir. Yüce Mevla, muhtaç insanlara yardım yapan insanları ekstra lütuf ve ihsanlarına mazhar eder. Bu hakikat, en doğru sözlü insan Peygamber Efendimiz tarafından şu şekilde beyan edilmiştir: “Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da onun yardımcısıdır.” (Ebû Dâvud, Edeb: 46; Tirmizî, Hudud: 3)
İslam Dini’nin şefkat ve merhamet dini olduğunu ve başkalarının yardımına koşmanın rahmeti ilahîden istifadeye sunulmuş en önemli davetiye olduğunu bilen hadis alimlerinin talebelerine öğrettiği ilk hadis; “Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size rahmet etsin.” (Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58) hadisidir.
İnsanların yardımına koşmak, kişiye bunları kazandırırken yardım yapanları engelleyenlerin, teşvik bile etmeyenlerin ne elde edeceğini de yine Kur’an bildirmektedir. O da bir başka yazı konusudur.
[Faruk Erguvanlı] 17.5.2018 [TR724]
Bayern Münih artık çok oluyor! [Hasan Cücük]
Avrupa’nın 5 büyük liginden biri olan Almanya Bundesliga uzun yıllardır Bayern Münih ve diğerleri şeklinde tanımlanıyordu. Bavyera ekibi, 1963’te başlayan Bundesliga’yı bu yıl üst üste 6 toplamda ise 28. kez şampiyon olarak tamamladı. Diğer takımlar için şampiyonluk ulaşılmaz bir hedef haline geliyor. Bayern Münih’in bu hegomanyası Bundesliga’nın kalitesini olumsuz etkiliyor.
Bundesliga’da 2017-18 sezonu start alırken Borussia Dortmund tsunamasi yaşanıyordu. İlk 7 haftada 19 puan toplayan Dortmund, şampiyonluğun bir numaralı favorisi Bayern Münih’e 5 puan fark atıyordu. Uzun bir aradan sonra ilk kez Bayern sezonu kötü başlıyordu. Dahası teknik patron Carlo Ancelotti ile takımın yıldız oyuncuları Robben, Ribery ve Thomas Müller arasında yaşanan problemler Bavyera ekibinin bu sezon işinin kolay olmayacağını gösteriyordu. Bu durum başta Dortmund olmak üzere şampiyonluk hayali kuran takımları mutlu ediyordu.
Yaşlı kurt Heynckes, Bayern’i yeniden şahlandırdı
Ancak ne olduysa 8. haftadan sonra oldu. Dortmund’un galibiyete hasret haftaları başladı. Üste tam 8 hafta 3 puanı birarada göremedi. Bayern cephesinde ise Şampiyonlar Ligi grup maçında PSG’ye 3-0’lık yenilgi sonrası Carlo Ancelotti’nin bileti kesilirken, takım 9. Haftadan itibaren emekliye ayrılan eski hocaları Jupp Heynckes’e emanet edildi. Yaşlı kurt Heynckes’in dönmesiyle Bayern yeniden şahlanışa geçerek galibiyet üstüne galibiyet almaya başladı.
Dortmund kaybederken, Bayern kazanıyordu. Önce aradaki puan farkı kapandı. Sonra Bayern rakiplerine fark atmaya başladı. Heynckes yönetiminde artık yenilmez bir armada vardı. Almanya’da Bayern Münih’in şampiyonluğundan ziyade üst üste 6. kez mutlu sona lig bitmeden kaç hafta önce ulaşacağı merak konusu olmaya başlıyordu. Nitekim beklenen şampiyonluk 29. haftada geliyordu. Deplasmanda Augsburg’a konuk olan Bayern Münih, rakibini 4-1 yenerek Avrupa’nın 5 büyük liginde bu sezon en erken şampiyonluğunu ilan eden takım oldu.
Heynckes’in gelmesiyle Bayern Münih açık ara şampiyonluğa koşunca, diğer takımlar için yarışın adresi Şampiyonlar Ligi biletini almak oluyordu. Değişen UEFA kriterinden dolayı Bundesliga’yı ilk 4’te bitiren takımlar doğrudan Şampiyonlar Ligi gruplarına adını yazdıracaktı. Şampiyonlar Ligi’ne katılma yarışında Schalke 04 avantajlı olurken, geri kalan 2 bilet için Hoffenheim, Dortmund, Bayer Leverkusen ve RB Leipzig arasında müthiş bir mücadele başlıyordu. Öyle ki, bu yarış şampiyonluk heyecanını bile geride bırakıyordu. Heyecan son haftaya hatta maçların son düdüğüne kadar devam ediyordu. Hoffenheim, Dortmund ve Leverkusen sezonu 55 puanda eşit tamamlarken, önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek iki takımı averaj belirliyordu. Mutlu sona Bayern Münih ve Schalke 04’ten sonra Hoffenheim ve Dortmund ulaşıyordu. Leverkusen ve RB Leipzig’e ise UEFA Avrupa Ligi yolu gözüküyordu.
Bayern Münih’in Bundesliga’yı tek takımlı bir lige dönüştürmesi Alman futbolu için alarm demek oluyor. Avrupa kupalarında sınıfta kalan bir Almanya kulüpleri vardı. 2016’da önce UEFA kulüpler sıralamasında İspanya’nın ardından ikinci sıraya yükselen Almanlar son iki yaşanan başarısızlıktan dolayı 4. sıraya kadar geriledi. Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden 3 Alman takımından sadece Bayern Münih gruptan çıkarken, Dortmund ve Leipzig ancak gruplarında üçüncü olup UEFA Avrupa Ligi’nde yolunda devam etmişti. UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele eden Hoffenheim, Hertha Berlin ve FC Köln gruptan çıkma başarısını gösteremedi. Bayern Münih taraftarı üst üste gelen şampiyonluklarla mutlu oluyor ama Alman futbolu Avrupa kupalarında irtifa kaybediyor. Keza Bayern Münih’te, Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Real Madrid’e elenerek içerdeki başarıyı Avrupa’ya taşıyamadı.
Almanya’da bir sezon daha biterken değişen bir şey yoktu. Bayern Münih yine şampiyon oldu. Diğer takımların zaten az olan ümidi bir başka sezona kaldı. 1963’te kurulan Bundesliga’da 54 sezondur mücadele eden tek takım olan Hamburg tarihinde ilk kez lig düştü. 21. Haftadan itibaren Stuttgart’ı çalıştırmaya başlayan Tayfun Korkut, kesin düşer denen takımını üst sıralara taşıyıp sezonu 7. sırada bitirdi. Bayern Münih nasıl rakipsiz şampiyon olduysa Polonyalı forveti Robert Lewandowski de rakipsiz gol kralı oldu. Bayern en yakın rakibine 21 puan fark etip şampiyon, Lewandowski ise attığı 29 golle en yakın rakibinin 14 gol önünde gol kralı oldu.
[Hasan Cücük] 17.5.2018 [TR724]
Bundesliga’da 2017-18 sezonu start alırken Borussia Dortmund tsunamasi yaşanıyordu. İlk 7 haftada 19 puan toplayan Dortmund, şampiyonluğun bir numaralı favorisi Bayern Münih’e 5 puan fark atıyordu. Uzun bir aradan sonra ilk kez Bayern sezonu kötü başlıyordu. Dahası teknik patron Carlo Ancelotti ile takımın yıldız oyuncuları Robben, Ribery ve Thomas Müller arasında yaşanan problemler Bavyera ekibinin bu sezon işinin kolay olmayacağını gösteriyordu. Bu durum başta Dortmund olmak üzere şampiyonluk hayali kuran takımları mutlu ediyordu.
Yaşlı kurt Heynckes, Bayern’i yeniden şahlandırdı
Ancak ne olduysa 8. haftadan sonra oldu. Dortmund’un galibiyete hasret haftaları başladı. Üste tam 8 hafta 3 puanı birarada göremedi. Bayern cephesinde ise Şampiyonlar Ligi grup maçında PSG’ye 3-0’lık yenilgi sonrası Carlo Ancelotti’nin bileti kesilirken, takım 9. Haftadan itibaren emekliye ayrılan eski hocaları Jupp Heynckes’e emanet edildi. Yaşlı kurt Heynckes’in dönmesiyle Bayern yeniden şahlanışa geçerek galibiyet üstüne galibiyet almaya başladı.
Dortmund kaybederken, Bayern kazanıyordu. Önce aradaki puan farkı kapandı. Sonra Bayern rakiplerine fark atmaya başladı. Heynckes yönetiminde artık yenilmez bir armada vardı. Almanya’da Bayern Münih’in şampiyonluğundan ziyade üst üste 6. kez mutlu sona lig bitmeden kaç hafta önce ulaşacağı merak konusu olmaya başlıyordu. Nitekim beklenen şampiyonluk 29. haftada geliyordu. Deplasmanda Augsburg’a konuk olan Bayern Münih, rakibini 4-1 yenerek Avrupa’nın 5 büyük liginde bu sezon en erken şampiyonluğunu ilan eden takım oldu.
Heynckes’in gelmesiyle Bayern Münih açık ara şampiyonluğa koşunca, diğer takımlar için yarışın adresi Şampiyonlar Ligi biletini almak oluyordu. Değişen UEFA kriterinden dolayı Bundesliga’yı ilk 4’te bitiren takımlar doğrudan Şampiyonlar Ligi gruplarına adını yazdıracaktı. Şampiyonlar Ligi’ne katılma yarışında Schalke 04 avantajlı olurken, geri kalan 2 bilet için Hoffenheim, Dortmund, Bayer Leverkusen ve RB Leipzig arasında müthiş bir mücadele başlıyordu. Öyle ki, bu yarış şampiyonluk heyecanını bile geride bırakıyordu. Heyecan son haftaya hatta maçların son düdüğüne kadar devam ediyordu. Hoffenheim, Dortmund ve Leverkusen sezonu 55 puanda eşit tamamlarken, önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek iki takımı averaj belirliyordu. Mutlu sona Bayern Münih ve Schalke 04’ten sonra Hoffenheim ve Dortmund ulaşıyordu. Leverkusen ve RB Leipzig’e ise UEFA Avrupa Ligi yolu gözüküyordu.
Bayern Münih’in Bundesliga’yı tek takımlı bir lige dönüştürmesi Alman futbolu için alarm demek oluyor. Avrupa kupalarında sınıfta kalan bir Almanya kulüpleri vardı. 2016’da önce UEFA kulüpler sıralamasında İspanya’nın ardından ikinci sıraya yükselen Almanlar son iki yaşanan başarısızlıktan dolayı 4. sıraya kadar geriledi. Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden 3 Alman takımından sadece Bayern Münih gruptan çıkarken, Dortmund ve Leipzig ancak gruplarında üçüncü olup UEFA Avrupa Ligi’nde yolunda devam etmişti. UEFA Avrupa Ligi’nde mücadele eden Hoffenheim, Hertha Berlin ve FC Köln gruptan çıkma başarısını gösteremedi. Bayern Münih taraftarı üst üste gelen şampiyonluklarla mutlu oluyor ama Alman futbolu Avrupa kupalarında irtifa kaybediyor. Keza Bayern Münih’te, Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Real Madrid’e elenerek içerdeki başarıyı Avrupa’ya taşıyamadı.
Almanya’da bir sezon daha biterken değişen bir şey yoktu. Bayern Münih yine şampiyon oldu. Diğer takımların zaten az olan ümidi bir başka sezona kaldı. 1963’te kurulan Bundesliga’da 54 sezondur mücadele eden tek takım olan Hamburg tarihinde ilk kez lig düştü. 21. Haftadan itibaren Stuttgart’ı çalıştırmaya başlayan Tayfun Korkut, kesin düşer denen takımını üst sıralara taşıyıp sezonu 7. sırada bitirdi. Bayern Münih nasıl rakipsiz şampiyon olduysa Polonyalı forveti Robert Lewandowski de rakipsiz gol kralı oldu. Bayern en yakın rakibine 21 puan fark etip şampiyon, Lewandowski ise attığı 29 golle en yakın rakibinin 14 gol önünde gol kralı oldu.
[Hasan Cücük] 17.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)