Erdoğan Propagandaları ve Can Dündar’a açık mektup [Ercan Karakoyun]

Türkiye’de hükümetin, ABD’de seçim öncesi karışık medya ortamını iç siyasetinde kendi menfaatleri için kullanıyor olması, kurduğu havuz medyasından alışık olduğumuzdan şaşırtıcı olmasa da, ürkütücü.

Bugün Türkiye’de devlete ait veya özel görünen hükümete tabi tüm havuz medyasında herhangi bir televizyon kanalını veya bir gazete sayfasını açtığınızda artık istisnasız bir şekilde hep bir ağızdan aynı mesaj tekrarlanıyor: Türkiye tehdit altında, devletin başında güçlü bir adama ihtiyacımız var.

Tabi bu mesajın kabul edilebilir olması ve referanduma gidildiğinde halkın mobilize edilip oya dönüştürülmesiyle hedefe ulaşılması için Türkiye’nin Erdoğan tarafından tek başına yönetilmesi gerektiğini haklı göstermek gerekir. Tek adamın “kurtuluş” için şart olabilmesi için de tabi tehlikeli bir karşı oyuncuya ihtiyaç kaçınılmazdır. Böyle bir karşı oyuncu yoksa da uydurmak gereklidir.

Resmi olarak, darbe girişiminin bir hukuk devleti olarak soruşturulup, unsurlarının bulunacağı iddia edilmektedir; gerçekte ise hem basit bir o kadar da zalim bir ‘cadı avı’ yürütülüyor. İktidarın kuklası konumundaki havuz medyasının her manşeti bu yönde kullandığını görüp yapanlar ve tüm toplum adına üzülerek şahit olmak mümkün. İyi haberler Erdoğan’ın başarısı. Kötü haberler Gülen’in suçu. Yürütülen ak ve kara propagandası etkisini gösteriyor. Birisine günde bin defa satın alınmış 10 farklı yerden Cemaat’in “şeytan” olduğu anlatılırsa, o kişi günün birinde Trump’ın seks kasetlerinin arkasında Cemaatin olduğuna bile inanır.

Bu bağlamda saygıdeğer Dündar´a, Erdoğan´a ait bu propagandayı şimdi Almanya’da yaymaya ve bunu yaparken ‘kanıt’ olarak Türkiye’deki eski skandalları kullanmaya iten şeyin ne olduğunu sormak isterim. Türkiye bir diktatörlük rejimine giderken, hapse girip özgürlüğünü kazanmış bir gazeteci olarak Avrupa´da Türkiye´nin demokrasi mücadelesi adına kamuoyu oluşturmak yerine enerjinizi ispatı olmayan iddialarla karalama yapmaya çalışmanızın sebebi acaba nedir?

Bahsettiğiniz kaset skandallarının arkasında kim vardı? Eğer Cemaat olsaydı, Erdoğan sizce çoktan onu bir şekilde bulup çıkarmak istemez miydi? Bugüne kadar yargı yoluyla ortaya konmuş bir şey yok. Bunlardan yararlanan ise nedense her defasında Erdoğan oldu. Oysa mesela Erdoğan’ı, seks videolarını, onlar daha dolaşıma sokulmadan, izlerken gösteren film çekimleri gibi bazı bilinen gerçekler var ki, bunlar da aslında çekimlerin Erdoğan tarafından „sızdırılmış“ olduğuna işaret ediyor. Kaldı ki suçlamalara konu olan Deniz Baykal bile hem ilk iftiralar atıldığında hem de Akp bu iddiaları bir kaç hafta önce tekrar gündeme getirdiğinde bu konuda Cemaatin suçlu olduğuna inanmadığını basın karşısında bir kaç kez ifade etti. Suçlamalardaki çelişkiler ise bitmeyen bir döngü içinde: AKP, CHP’yi suçluyor, CHP AKP’yi suçluyor, AKP Gülen’i suçluyor, CHP Gülen’i savunuyor.

Sırası gelmişken: 2010 yılında bizzat dolaşıma sokulan videoların mağduru olmuş olan Avukat ve CHP siyasetçisi Deniz Baykal, daha 2016 yılının Ağustos ayında, Türkiye hükümetini, videonun dolaşıma sokulmasından sorumlu olmakla suçladı, hem de bu suçlamayı, o tarihlerde sizin halen daha genel yayın yönetmeni olduğunuz Cumhuriyet gazetesinde yaptı. Baykal, o zamanda dahi, Gülen’i her şey için suçlayan Erdoğan’a inanmadı. En azından bunu unuttuğunuzu zannetmiyorum.

Şimdi Zeit-online’da, “Gülen’in istihbaratta ne kadar güçlü ve arşivinin ne kadar kapsamlı olduğunu“ herkesin bildiğini iddia ediyorsunuz. Ve Alman okurlara, Gülen’in, Trump’ın cinsiyetçi açıklamalarını sızdırmış olmasa da, Türk siyasetini, videolar ile “yatak odalarından tanzim edip uzaktan kumanda etmiş olduğunu” telkin ediyorsunuz. Bunu ispat eden deliller sizde ne kadar yoksa, bizzat kendinizin yazdığı gibi, „bütün suçları Gülen işledi “ diyerek ellerini temizleyiveren Türkiye hükümetinde de yok. Çünkü bunlar gerçeği yansıtmıyor.

Şu anda Almanya’da yürüttüğünüz “yeni” Türk haberciliği anlayışınız bu mu? Almanya’daki basın özgürlüğünü gerçekten de Türkiye’de yürütülen karalama kampanyasını yaymak için mi kullanmak istiyorsunuz? Yoksa sizi buna iten kökleşmiş şahsınıza ait “Kemalist” din düşmanlığı mı? Bunu yaparken de “Gülen de Erdoğan da Müslüman, koy ikisini aynı çuvala, vur gitsin, her halükarda hangisi zarar görse doğrusuna isabet edersin” düsturuyla mı hareket ediyorsunuz?

İnsanlardaki zaaflara belli ölçüde anlayışlı bir insan olduğumu düşünüyorum. Ancak, baskı mağduru, hatta kurbanı olmuş bir kişi, daha da zayıf olan bir kurbana vurarak sadece kendisini kurtarmak istiyorsa, kimse böyle birşeye saygı göstermez. Bu da çok üzücü olur. Siz belli ölçüde birçok Alman-Türk için örnek olarak görülen birisiniz.

Muhalif tüm sesleri durdurma adına geçtiğimiz gün eski gazeteniz Cumhuriyete yapılan hiçbir şekilde kabul edilemez baskınla birlikte maalesef sayıları 150’ye yaklaşan Türk gazeteci, demokrasi ve basın özgürlüğü mücadelesi verdikleri için, şu anda hapishanede bulunuyor. Bazıları ise varlığını tehdit eden baskılardan korkarak, ülkesinden göç ediyor, sürgünde yaşıyor ve Alman kamuoyu korumasının keyfini sürüyor. Lütfen saygın gazetecilik seviyenize geri dönün ve Türkiye’de yürütülen Post-Truth-Politics’e iyi araştırılmış gerçeklerle, elle tutulur kanıtlarla ve objektifliğinizle karşı koyun! Cesaretinizi ve gazetecilik ahlakınızı muhafaza edin!

Saygılarımla

Ercan Karakoyun, 1.11.2016 /Zaman

Çok işe yarayan bir yöntem! [Barbaros J. Kartal]

Hiç boşuna, sanki öyle bir şey varmış gibi ‘fetöcü değiliz’ demeyin o zaman PKK’lısınız diyecekler, PKK’lı olmadığınızı ispat etseniz o zaman KCK’lısınız, onu savuştursanız bu sefer darbeye zemin hazırladınız, ‘darbeye karşıyız’ deseniz de milleti kin ve düşmanlığa tahrik etmekten suçlanacaksınız, kurtulamayacaksınız.

Gelin en doğru ve en basitinden ‘biz iktidar muhalifiyiz, gazeteceyiz’ diye savunun kendinizi.

Çünkü fetöcü olmak ya da terörist olmak da birinin iki dudağı arasında  bu ülkede; şu an bununla baş edemezsiniz.

‘Kimsenin yazamadığı şeyleri yazıyoruz, bu yüzden bu baskılara maruz kaldık’ deyin yeter.

Hikmet Çetinkaya yazar da Mehmet Altan terörist mi? Kadri Gürsel fikirlerinden dolayı alındı da Nazlı Ilıcak alınmadı mı? Şu an tutuklu  editör, muhabir, tasarımcı; 130 gazeteci neden içeri de sanki bilmiyorsunuz.

Karşınızda homojen bir yapı var ve kendilerine biat etmeyen herkesin  susmasını, hapse girmesini, hatta idam edilmesini bile istiyor. İktidar muhalifleri bin fırka. Hepsinde bagaj var. Halbuki bu eşikler geçileli aylar yıllar oldu. Bak gördünüz mü sıra herkese gelmeye başladı.

Tam bir yıl önce Bugün gazetesine baskın yapıldığında genel yayın yönetmeni Can Dündar çok şık bir hareketle ekibini alıp desteğe gelmişti. O zaman da fikirlerimiz uyuşmuyordu. Can Dündar içeri alındığında da bütün hizmet medyası yanınızdaydı. ‘İyi ki gelmişiz’ diyorsanız ‘iyi ki gelmişler’ diyorsanız; ki öyle demiyorsanız zaten hiç olmayın sadece gazeteciliğinizi savunun diğer söyledikleriniz işe yaramayacak siz de biliyorsunuz.

***

DÖNÜLMEZ AKŞAMIN UFKUNDAN…

Ekseriyetle her meslek dalının ikinci-üçüncü sınıf mensuplarının ve saray yalakalarının katıldığı cumhuriyet resepsiyonunda en çok bu kare konuşuldu. Aynı gece yayınlanan KHK ile rektörlük seçimleri iptal edildi, bu zevat yarın ve ertesi günler ‘milli irade, seçimler’ diye diye maaş alacak. Gerçi hiçbirinin tek maaşı yok. Neyse.

Aynı gece onbinlerce insan, darbe olarak sunulan olaylar ile hiç ilgileri olmasa da işlerinden atıldı. Ailelerini nasıl geçindirecekleri, ne yapacakları meçhul. Zaten “Mağdur var diyeni affetmem!” lafını duyunca kime ne olmuş sizi pek ilgilendirmiyor. Birkaç gün sonra Cumhuriyet gazetesine müdahale edilecek, yazar-çizerleri gözaltına alınacak ve beş gün avukatlarıyla görüşme dahi yapamayacaklar. Yukardakiler ellerinde kalem hazır, ‘gazetecilik tamam da ama demokrasilerde terör propagandası olmaz’ diye vıcık vıcık yazılar yazacaklar.

Ülkede herşeyin güllük gülistanlık olduğunu anlatan ve bütün dişleri görünerek sırıtan bu adamların en yakın akrabaları mal ve can güvenlikleri olmadığı için ülkeyi terk etti. ‘Oğlan bizim kız bizim’ diye düğün fotoğrafı çektirenlerin her fırsatta sarıldıkları ‘diktatör olsa sen bunları yazamazdın’ lafı demode bir şakaya dönüştü.

Fotoğrafta herkes gülüyor bir tek o gülmüyor. Çünkü etrafındakiler dahil kimsenin kendi başına bir değeri yok. Orada olmalarının tek sebebi var; biatları. O gece çekilen binlerce kareden bir tanesi sadece. Onlar gidecek oyuncular gelecek, onlar gidecek sporcular. O kadar. Bir nefret objesinin yanında göründükleri için mi iticiler yoksa gerçekten kötü insanlar mı?

Salt kötülük diye bir şey yok. Cezaevine konup süt emzirdiği çocuğundan ayrılan annenin varlığını bilip birazdan çocuklarını öperek yatıracaklar. Bütün işkencecilerin yaptığı gibi. Devran dönecek çok rezil olacaksınız gibi beylik bir laf değil hak ettiğiniz. Onca zulme, işkenceye ve hak yemeye karşı bir tane ses çıkaramadığınız için çok mahçup olacaksınız. Mazlumun değil zalimin ve gücün yanında olduğunuz için her iki dünyasını da tehlikeye atan size sadece acımak geliyor insanın içinden.

İçlerinizden bazılarının bildiği jargonla söylersek ‘bala düşmüş sinekler gibi’siniz. Yedikçe keyif alıp çıkmaya çalıştıkça daha çok batıyorsunuz. ‘Madem batıp gideceğiz son ana kadar yiyelim o halde’ der gibi yüzleriniz. Kıyıdan o kadar uzaklaştınız ki. Size kendinizi kötü hissettiren kim ne varsa içeri girsin, herkesin gazetesi kapatılsın, dünya ile irtibat kopsun ki bir tane aykırı bir ses duyulmasın sizin de rahatınız bozulmasın istiyorsunuz.

Düne kadar size küfredenlerle nasıl da kol kolasınız. Gazeteci herkesle fotoğraf çektirir klişesini yazmışsınız hesaplarınızda. Elbette gazeteci herkesle fotoğraf çektirir, herkesle görüşür. Ama mesafesini bilerek. Böyle sırnaşık değil. Sizi oraya bizi buraya yollayan Allah’a ne kadar şükretsek az. Zalimin yanında olduğunuz için zalimle beraber anılacaksınız hep. İlk siz satacak olsanız bile. Aslında ben şunları bunları demiştim şu da şahit gibi laflar edecek olsanız bile. Sizin için bu kadar satır yazacak kadar size değer verdiğim için de bana yuh olsun.

***

ŞAKA MI?

Darbeyi araştırmama komisyonunun üyeleri, ‘ben yazılı cevap göndereceğim’ diyen eski genelkurmay başkanı Necdet Özel’in bizzat gelmesi konusunda ittifak etmiş. Şaka gibi. Öte yandan, dedikleri bir bir yalanlanan ve darbe gecesi en kritik yerdeki mevcut Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar davet edilmiyor. O gün erken saatlerde genelkurmayda olduğu iddia edilen MİT başkanı çağrılmıyor ki o da iktidarın darbeyi önceden öğrendiğinin canlı ispatı. Necdet Özel’i getirmek için uğraşıyorlar. Gelsin tabii ki ona itiraz eden yok.

Bu arada enişte gelecekti, ne oldu? “Bütün anlatacağım tanklar köprüye çıkınca beyefendiyi aradım” demiş. Yahu tanklar köprüye çıktığında zaten bütün dünya öğrendi. Nasıl eniştemden duydum diyebilir bir insan? Bence enişte Necdet Özel’den daha önemlidir.

Bu arada TR724.com’un gündeme getirdiği Erdoğan’ın darbeyi önceden bildiği ve hatta ulusa sesleniş konuşması kaydı yaptırdığı iddiası var. Levent Gültekin bunu Erdoğan’ın çok yakınlarına dayandırıyor ve iddia değil bilgi olduğunda ısrarlı. Komisyon bunun peşinden gitmeli. Komisyonun HDP’li üyeleri Kışanak meselesi ile CHP’li üyeleri Cumhuriyet meselesi ile meşgul doğal olarak. MHP’lilere bir şey yapmaya gerek yok. Ne güzel komisyon.

Barbaros J. Kartal, 2.11.2016 /TR724

Başkanlığın kapısı 15 Temmuz’da açıldı, 29 Ekim KHK’larıyla o kapıdan girildi [Mehmet Yıldız]

‘Başkanlığın kapısı 15 Temmuz gecesi açılmıştır.’ diyen Binali yıldırım aslında farkında olmadan bir şeyi ağzından kaçırmış oldu. Bütün olan bitenler aylardır bir türlü ikna edemediği kamuoyuna ‘başkanlık’ sistemini kabul ettirmek içinmiş meğer! Belli ki, darbe girişimin çok önceden öğrenen Erdoğan ve çevresi, krizi fırsata çevirerek 16 Temmuz günü asıl darbeyi yapmış, olağan dönemde asla yapamayacağı birçok icraatı OHAL KHK’larıyla kolayca uygulamaya sokuvermiş. Ülke o gün bugündür zaten fiilen ‘Tek Adam’ sistemiyle yönetiliyor.

Bildiğiniz gibi 20.07.2016 tarihli Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde 21.07.2016 Perşembe günü saat 01:00’dan itibaren doksan (90) gün süreyle olağanüstü hal ilan edildi ve bu OHAL, sonrasında 3 ay daha uzatıldı. Aslında 15-16 Temmuz’dan sonrası için OHAL’ in ilanını ve devamını gerektiren, ülke genelinde rutin asayiş olayları dışında kamu düzenini bozan ve darbe teşebbüsü ile irtibatlandırılabilecek hiçbir karışıklık, karmaşa, kalkışma, şiddet ve yaygın şiddet olayı yaşanmadı. Hatta ‘ikinci darbe’ söylentileri, Başbakan ve askerler tarafından birkaç kez yalanlandı. Buna rağmen OHAL uzatıldı. Öyle anlaşılıyor ki, uzatmanın darbe teşebbüsü ile alakası yok, amaç meclisi bypass ederek yasal düzenleme yapmak.

29 Ekim resmi tatil olduğu için Resmi Gazete yayınlanmaz normalde ama 675 ve 676 sayılı KHK’lar için yayınlanmıştır. Milletin Cumhuriyet Bayramında bu KHK’ların yayınlanması ayrıca manidardır.

Son KHK’lar ne gibi düzenlemeler getiriyor?

1) Avukat seçme ve adil yargılama hakkı ihlal edilecek

676 sayılı KHK’nın 2-a/b maddesi gereğince kovuşturma aşamasında müdafilikten el çektirme soruşturma aşamasına alınmış. Bu bir anlamda şüpheli ve sanığın müdafi seçme hakkına müdahale demektir. Çok basit bir şikâyet ile hakkında soruşturma açtırılan müdafiin soruşturmadan el çektirilmesi mümkün olacaktır. Aynı zamanda bu düzenleme AİHS 6/c’de düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlaline kapı açmaktadır.

676 sayılı KHK’ nın 3 maddesinde “gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmi dört saat süreyle kısıtlanabilir; bu zaman zarfında ifade alınamaz.” maddesinin niçin düzenlendiği anlaşılamamakta. Zira bu düzenleme gözaltında işkenceye davetiye niteliğindedir. İfade almadan gözaltında tutulmanın ve hiçbir işlem yapmamanın hukuki bir tarafı da olamaz. Müdafii ile görüştürülmemesi AİHS 6/c’de düzenlenen adil yargılanma hakkının da ihlali demektir.

2) Yargılamaya avukatsız devam edilebilecek

676 sayılı KHK’nın 5. maddesi ile avukatsız duruşma yapma düzenlemesi getirilmiştir. Bu konjonktürde tamamen siyasi iradenin güdümünde hareket eden yargı mensuplarının adaletsiz yargılamasına karşı, müdafilerin zaman zaman duruşmayı terk etmesi etkisiz hale getirilmiştir. Bununla birlikte duruşmaya devam edilmesi ayrı bir faciadır. Olması gereken sanığa yeni bir müdafi hakkı tanınmasıdır. Bunun yapılmayarak müdafiin hareketi için sanığın cezalandırılması ayrı bir garabettir.

3) Savunma hakkı ve avukat seçme hakkı ağır saldırıya uğramıştır

676 sayılı KHK’nın 6. maddesi ile müdafiin hükümlü müvekkili görüşmesinin kayda alınması, görüşmelerin kısıtlanması, belgelere el konulması, hükümlü ile müdafiin görüşmesinin 6 ay süre ile yasaklanması ve müdafiin hükümlünün isteği dışında değiştirilmesi savunma hakkına ve avukat seçme hakkına ağır saldırıdır.

4) Bir Cumhuriyet Bayramında 10 bin 130 kişi meslekten atılmıştır

Aynı gün yayınlanan 675 sayılı KHK ile değişik mesleklerden 10.130 kişi mesleğinden ihraç edilmiştir. Öyle ki ihraç edilenlerin içinde sıvacı ve garson vardır. Bu bile ihraç vahşetinin hangi noktaya geldiğini, medyanın da buna çanak tutarak ihraç edilen kişi sayısını değil de iade edilen 74 kişiyi haber yapması, ülkemizde diktatörlüğün geldiği noktayı göstermektedir.

5) Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim biçimi değiştirilmiştir

Ülkemize başkanlık siteminin gelmesine gerek yok. Zaten her istediğini kural, yasa, anayasa tanımadan yapan bir kral, pardon Cumhurbaşkanımız var. Tek eksiğimiz idam cezası. O da geldiğinde her şey tastamam olacaktır. Şu ana kadar ulusal ve uluslararası mevzuata aykırı bir şekilde yaklaşık 110.000 kişi mesleğinden çıkarılmış. Bu durumun izah edilebilir bir tarafı yok. Bu kadar kişinin suç işleme ve darbe kastı olsa zaten darbe gerçekleşirdi. Bu durum ‘Allah’ın lütfu’ olan ve ‘başkanlık yolunu açan darbenin’ gerçekten kimin tarafından organize edildiğinin sorgulanması gerektiğini göstermektedir.

Mehmet YILDIZ, 2.11.2016 /TR724

Rejim değişiyor! [Erhan Başyurt]

Türkiye, demokrasiden uzaklaşmaya, dikta rejimi olmaya doğru koşar adım ilerliyor.

Gün geçmiyor ki, muhalif kesimlere yönelik yeni bir operasyon gerçekleşmesin…

Hukukun askıya alınması, yargının ayıklanıp tamamen siyasi talimatlarla hareket eder hale getirilmesi ve OHAL kararnameleri adeta kara bir örtü gibi ülkeyi karartıyor.

Özgür ve bağımsız medya susturulduğu ve insanlar korku tüneline sokulduğu için, hak ihlallerini dile getirmek ve hak aramak adeta imkânsız hale getirildi…

***

Bir gecede delilsiz ve savunmasız 1200 akademisyen ihraç ediliyor.

Eser Karakaş gibi Türkiye’de insan hakları ve demokrasiyi savunan isimler bile ‘darbeci’ olmakla itham edilip, üniversiteden atılıyor.

Rektör seçimleri kaldırılıyor…

***

Seçimle gelen Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gülten Kışanak hapse atılıyor.

Sandığı kutsayan iktidar, bu kez halkın oylarını çöpe atmakla kalmıyor, Diyarbakır Belediyesi’ne bir kaymakamı ‘kayyım’ atıyor.

Seçilmiş milletvekilleri ve parti başkanları, hapse konuyor…

***

Bir gecede onu aşkın medya kuruluşunun kapısına mühür vuruluyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nin 80 yaşındaki yazarı Orhan Erinç bile uydurma iddialarla suçlanıyor.

Gazetecilerin evleri basılıyor. Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu gözaltına alınıyor.

Tek sebep, MİT TIRLARI’nın IŞİD’e silah sevkıyatını ortaya çıkarmaları ve muhalif yayın yapmaları.

Başbakan buna rağmen çıkıp hukuksuz operasyonu savunuyor…

***

Her gün 10-15 ilde masum insanlara ‘delilsiz’ ve ‘uydurma iddialarla’ operasyon yapılıyor.

Her gün onlarca masum insan sadaka ve zekat verdikleri için gözaltına alınıyor, yoksula yardımda bulundukları için hapse konuluyor.

Hırsızlar, yankesiciler, suçu kesinleşmiş 30 bin mahkum cezaları tamamlanmadan salıveriliyor, yerlerine 35 bin masum insan suçsuz oldukları bilindiği halde sırf ‘iktidara biat etmedikleri’ hücreye konuluyor…

***

10 bin memur bir gecede ihraç ediliyor.

Bugüne kadar kamudan ihraç edilenlerin ve meslekten uzaklaştırılmaların sayısı 110 bini buluyor.

Kimse itiraz edemiyor. Mağdurlara da yargı yolu kapatılıyor…

***

Hapse suçsuz yere konulan insanların avukatları görüşmesine sınır getiriliyor.

Avukatla görüşmelerde gizlilik kaldırılıyor ve cezaevi müdürüne keyfi 6 ay yasak koyma hakkı veriliyor.

Kimseden ses çıkmıyor…

***

Tüm bu hukuksuz uygulamalar ve demokrasiden uzaklaştıran adımlar son bir hafta içerisinde atılıyor.

İnsanlar üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi sessiz.

İdamın geri getirilmesi gündemde…

Başkanlık sistemine geçiş yapılması gündemde…

Kapı arkalarında ‘gizli pazarlıklar’ yapılıyor.

***

Türkiye’de rejim değişiyor.

Başarısız bir darbe girişimi üzerinden başarılı bir ‘karşı darbe’ yapılıyor.

Sivil dikta rejimine ve seçilmiş diktatörlüğe adım atılıyor.

İnsanlar gerçeğe uyandığında korkarım artık çok geç olacak!

Erhan BAŞYURT, 2.11.2016 /TR724

Deniz Baykal, ‘talimat ondan’ dedi: Kasetçi bulundu [Erman Yalaz]

“Duvarlara, eşyalara gizli kameralar yerleştirirsiniz. Gizli çekimlerle insanların en korunaksız görüntülerini alırsınız, kesersiniz, biçersiniz, aktarırsınız, montaj yaparsınız çarpıtırsınız. Böyle yaparken de dünyanın her yerinde bütün dinlerin, bütün rejimlerin, bütün ahlak anlayışlarının güvencesi altında olan insanoğlunun mahremiyetine tecavüz edersiniz. Ağır hayâ ve utanç bunu yapanlar için anlamını kaybeder. İnsanların şerefleri onların umurlarında değildir. Önümüzdeki komployu gerçekleştirenler, bunu sapık oldukları için ya da ticari kazanç sağlamak için veya şantaj yapmak için düzenlememişler, siyaset yapmak için düzenlemişlerdir. Ahlaklarına, vicdanlarına uygun bir siyaset.”

10 Mayıs 2010 tarihinde, anamuhalefet partisi CHP Lideri Deniz Baykal, bu sözlerle istifa etmişti. CHP kurultayına bir ay kala zaman ayarlı bir şantaj işletilmişti. 6 Mayıs’ta metacafe isimli video paylaşım sitesinden görüntü paylaşılmış, habervaktim.com isimli internet sitesinden yayılmıştı. Baykal, siyaset sahnesinden çekildi. İktidar siyaseten en büyük rakibini başsız bıraktı. Şantaj kasetinin girişinde Varan1 yazıyordu. Sonu da Varan2 gelecek şeklinde bitiyordu. İkinci bir kaset var mıydı, varsa ne oldu bilinmez, ancak şantaj yön değiştirerek devam etti. Bir yıl sonra Nisan ve Mayıs 2011’de kasetler bu kez MHP’yi vurdu. Seçime giderken MHP Genel Başkan yardımcılarının da yer aldığı kurmay kadrodaki 10 milletvekili istifa etti.

Kasetlerin yayınlandığı internet adreslerinin sponsoru olarak konuşulan isim ise AKP Küçükçekmece teşkilatından bir iş adamıydı. Netice alınamadı. Her iki olayla ilgili soruşturma açılmasına rağmen, ne kasetleri kimin kaydettiği ne de kimlerin piyasaya sürdüğüne dair delil bulunabildi. Siyaset dizayn edildikten sonra, bir başka dizayn yapmak için masum insanlar suçlandı.

Baykal kasetinde siyaseti dizayn hamlesi CHP’nin içini karıştırmak için de çokça kullanıldı. Kirli işleri önce CHP’nin kendi içine hatta yeni genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na yamamak istediler. 17-25 Aralık sürecinden sonra ise her şeyde olduğu gibi Cemaat’e iftara atarak yaftaladılar. İktidarı elinde tutan AKP ne konuyu çözdü, ne de gündemden düşürdü. Meydanlar da bolca kullanıldı. Ancak çözümü adına tek adım atmadı. Ankara’daki soruşturma önce Baykal’ın direnci nedeniyle ağır aksak yürüdü, sonra savcı hâkim değişiklikleriyle gündemden düşürüldü.

BAYKAL SON NOKTAYI KOYDU: TALİMAT ERDOĞAN’DAN

Önceki gece (31 Ekim 2016) CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın yayınına katılan Deniz Baykal, konuyla ilgili çarpıcı bir ifşaatta bulundu. Baykal’a göre komplonun arkasında dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan bulunmaktaydı: “Devlet olarak yapıyor. Ve ben ayrıca biliyorum ki, o zaman ki Sayın Başbakanın (Tayyip Erdoğan) bilgisi dâhilindedir.” Baykal programda, ne Abdülkadir Selvi’nin ne de Ahmet Hakan’ın manevralarına aldırış etti. Doğrudan söyledi: Erdoğan’ın bilgisi dâhilindedir.

Davalarda bu işin resmi talimatla yapıldığının hatta örtülü ödenekten para alındığının ortaya çıktığını anlatan Baykal meseleyi daha da ileri götürerek ‘örtülü ödenekten kaynak aktarılan resmî bir işlem olduğunu’ iddia etti:

“Şimdi öyle bir manzara çıktı ki, devletin Emniyet Genel Müdürlüğü’nün İstihbarat Daire Başkanlığı’nın içinde üç beş kişi kendi arasında gizlice, sistemin imkânlarını kullanıp bu işi yaptıkları teorisi iflas etti. O dava ile. Dairenin tümü, resmen, daire olarak, hatta diyor ki örtülü ödenekten para aldık diyor. Örtülü ödenekten yardım aldık. Niye yardım aldık? Çilingir eğitimi almak için Danimarka’ya arkadaş gönderdik diyor. Resmi daireyle. Ve bütün dairenin başkanları, başkan yardımcıları, bilmem işte masa şefleri, herkes işin içinde. Yani belli ki, ortada resmi bir görev var. Yani dairenin bir kısmının, belli özel bağlantısı olan çevrenin kendi başına yaptığı bir iş değil. Resmen yapılmış bir iş olduğu gözüktü, bence.”

Baykal daha sonra, 17-25 Aralık’ı müteakip sosyal medyada yayılan bir fotoğrafın da arka planını doğruladı: “Çekenler şeye (Erdoğan’a) gösteriyorlar, daha vermeden yaymadan, sayın başbakana, o zamanki sayın başbakana gösteriyorlar. Gösterirken de onun da çekimini yapıyorlar, ekranın üzerine koydukları bir kamera ile.”

Bu anlatıma göre, kaset skandalının görüntülerini ilk izleyen Erdoğan’dı. Başbakanlığın örtülü ödenek bütçesinden kaynak da aktarılmıştı. Baykal bu konuda hiçbir tereddüt yaşamadığını ekrandan ilan etti.

‘NE ÖZELİ? GENEL, GENEL!’

Kaset olayından sonra dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, bu konuyu meydanlarda CHP’ye vurmak için defalarca kullandı. Örneğin  Kastamonu’da seçim mitinginde halka konuşurken şöyle diyordu:  “Kendi eşiyle değil yahu buna nasıl özel dersin? Bu özel değil özel değil, genel geneeel!”

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Baykal’dan sonra partinin başına geldiği için iktidar çevreleri kaset meselesini kulislerde hep ona itham ederek anlattılar. 17-25 Aralık’tan sonra da, kaset olayı birden “paralel polislere” yıkıldı. Faili en baştan belirlenmediği için, ‘kullanışlı komplo’ olarak siyasî hizmetini sürdürüyor!

Algı operasyonlarına aldırmayan Baykal, o zaman da temkinini korumuştu. Ancak kilidi açan Kılıçdaroğlu oldu. 27 Mart 2014 günü KanalTürk TV’de Tarık Toros’un sorularını cevapladığı yayında, “Erdoğan’ın Baykal’ın kasedini izlerken çekilmiş görüntülerini izledim” dedi. Baykal’ın görüntülerinin Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla servis yapıldığı iddiasına yönelik ses kaydını da teyit etti.

‘BU KADAR AŞAĞILIKÇA YALAN SÖYLEYEN ADAM GÖRMEDİM…’

Kılıçdaroğlu o programda çok sertti:

“Pek çok iftiralar atıldı. CHP’ye atıldı. Ben gözlerimle gördüm. Gözlüğünü takıp o kasetleri izlediğini gördüm. Bir değil birden fazla kasedi izlediğini gördüm. Nerede gördüğümü açıklayamam. Video kaydı var. Dizüstü bilgisayardan Erdoğan’a izlettiriliyor ve konuşuluyor. İzletenler aynı zamanda Erdoğan’ı da görüntüye alıyorlar. Dizüstü bilgisayarın üstündeki kameradan Erdoğan’ı da görüntüye alıyorlar. Gördüğüm o görüntüde Erdoğan’ın eliyle gözlüğünü takarken nasıl izlediğine dair fotoğraf internete düştü. Benim gördüğüm videonun başıydı o. Videoyu izlerken, o kadar ilginç bir suratla izliyor ki, gerçekten bakınca yazıklar olsun demek geliyor insanın içinden. Umarım önümüzdeki günlerde düşer ve Erdoğan’ın nasıl bir adam olduğunu bu millet görür. O konuşmalar internete düşen konuşmalardır. Haberi olmadan görüntüye alıyorlar. Ben bu kadar aşağılıkça yalan söyleyen adam görmedim. Sayın Baykal da bu durumu biliyor ve bu nedenle Erdoğan’ı mahkemeye veriyor.”

MİT’E TALİMAT VERDİM DEDİ, YALAN ÇIKTI

9 Mayıs 2010 Hürriyet manşetinde Erdoğan’ın ‘MİT’e bulun talimatı’ manşeti de operasyonun bir parçasıydı. Kılıçdaroğlu, yıllar sonra böyle bir talimatın verilmediğini birinci ağızdan sorumlulardan dinlediğini, Erdoğan’ın yalan söylediğini kaydetti.

Baykal, CNNTürk’teki önceki gün yaptığı konuşmada, Kılıçdaroğlu’nun bilgilerinin doğru olduğunu da açıkladı. Konuyu bir adım öteye taşıdı. Temmuz 2015’te buluştukları görüşmede doğrudan Erdoğan’ın yüzüne de bunu söylediğini ifade etti. Bu kadar açık bilgilere rağmen, ne Baykal Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulundu, ne de savcılar re’sen soruşturma başlattı.

Olay çok basit haliyle devlet imkânları kullanarak, Erdoğan’ın bir rakibini bertarafı olayıydı. Kılıçdaroğlu’nun deyimiyle ‘yazıklar olsun’ denecek bir durumdu. Üstelik CHP’den tutun da milyonlarca masum insanı zan altında bırakacak aymazlıkla tezgâh kurulmuştu.

KARAMAN FETVASI: GEREĞİ YAPILMIŞTIR!

Konunun siyasi ve polisiye  serencamı özetle böyle. Bir de bütün bu tezgahın nasıl örgülendiğini gösteren bir mantığı olmalı. O da her meselede iktidarın keyfine göre fetvalar veren Hayrettin Karaman ayağı.

MHP kasetleri patlak verdiğinde Hayrettin Karaman, Yenişafak’ta ‘Günah Kasetleri/Teşhiri’ başlıklı yazısında, bu kasetlerin yayılması ve kullanılmasına şöyle fetva vermişti: “Eğer ayıp ve günahını gizleyerek işleyen bir mümin kamu görevlisi veya kamu görevine talip biri ise bu takdirde ‘halkı onun zararından koruma’ vazifesi, ayıbı örtme vazifesinin önüne geçer ve ilgililere durum açıklanır; yani bu durumda ayıp ve günah gizlenemez… Ülkemizde ve dünyada zaman zaman gizliliklerin ortaya çıkarıldığı, rezaletlerin haber veya görüntü olarak teşhir edildiği oluyor. Bu teşhirler, yukarıda açıklanan kurallara uygun -bu manada meşru- ise denecek bir şey yoktur; gereken yapılmıştır.”

Evet, o gün için gereken yapılmıştı belki. Ancak onca iftira ve manipülasyonlara rağmen, gerçekler ortaya çıkmaya devam ediyor. Baykal’ın açıklamaları ile savcılıklar amel edecek mi, yeni bir soruşturma gelecek mi bilinmez. Tarih kaset şantajlarının ardında kimlerin olduğunu açık etti. Hem de birinci ağızdan.

Erman YALAZ, 2.11.2016 /TR724