Mes‘uliyet Şuuru [Mehmet Ali Şengül]

Bugün mü‘minler iman ve inançlarının gereği olarak, olması muhtemel bazı hadiselerle karşılaşmışlardır. Bu türlü sıkıntılar karşısında onlar, “…Ya Rabbena! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlamız, yardımcımız! Kafir topluluklara karşı sen yardım eyle bize!” (Bakara,286) diye dua ve niyazda bulunurlar.

İnsan bazen beklemediği hadiselerle karşılaştığı zaman sarsılabilir. Bu sarsılma, asla ümitsizliğe sebebiyet vermemelidir.  Ashab-ı Kiram (r.anhüm) Efendilerimiz de Uhud ve Huneyn’de sarsılmışlardı. 
    
Bilhassa Huneyn’de Efendimiz’e (sav), ‘Sen Allah’ın Resulü değil misin? diyenler bile olmuştu. Olmuştu ama Efendimiz (sav), ‘Ben Allah’ın Resulüyüm, bunda yalan yok deyip’  atını mahmuzlayıp yürümüştü. Böylece Ashab-ı Resulullah (r.anhüm) da cesaretlenip Efendimiz’i takip etmişler ve asla geriye adım atmamışlardı.

Evet, bu türlü sarsıntılarda Allah’a güvenip dayanarak geriye adım atmayanlar, dik durup devrilmeyenler; Allah’ın izniyle neticede kazanan onlar olacaktır. Bu dönemde de bazı sarsıcı hadiseler olmaktadır. Mü’minler bu hadiseler karşısında katiyyen sarsılmamalı ve katlanmalıdırlar. Çünkü, canlılar, hususiyle insanlar için mukadder olan ecelin, nerede ve ne zaman kapısını çalacağı belli olmayan bir dünyada misafireten bulunulmaktadır.

Binaenaleyh, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, geçici dünyada moral bozucu birtakım sıkıntılar ümitsizliğe sebebiyet vermemeli ve doğruluğunda şüphe ve tereddüdü olmayan bu yolda, iman ve Kur’an hizmetine gönül verip sahip çıkarak; dünya huzur ve barışına katkıda bulunmanın yanında, insanların güven içinde yaşamalarına  gayret gösterilmeli, bu şerefli hizmeti gelecekte temsil edecek hayırlı nesillerin yetişmesine ağırlık verilmeli ve arkadan gelenlere ümit ve moral takviye edilmelidir.     
Dünyanın ve eşyanın kıymeti insana bağlıdır. Öyleyse insan unsuru üzerinde ısrarla durulmalıdır. Her şeyimiz yok olsa da, yaratılan varlıkların en şereflisi olan insan koruma altına alınmalıdır.  Mevcudu korumanın yanında, şeytan ve nefsin esir aldığı nesiller kurtarılmaya çalışılmalı ve bu en büyük derdimiz olmalıdır.
    
Müslümanlık sadece Araplara ait olmadığı gibi, Hizmet de sadece Türklere ait değildir. Dolayısıyla, rengi, dili, dini ve inancı ne olursa olsun, yeryüzündeki bütün insanların İslam’da ve Hizmet’te hakkı vardır. Binaenaleyh, mü’minler liyakatı olan Allah kullarına Din-i Mübin-i İslam’ı ve Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye’yi ulaştırmak ve sevdirmek mes’uliyetini ve sorumluluğunu taşımaktadırlar. 
     
Çünkü, Allah (cc) insanı varlık aleminin en mükemmeli, en mükerremi ve en güzeli olarak, fıtrat-ı İslam üzere yaratmıştır. 

Muhtevası ile beraber dünyanın ve kainatın kıymet ve değeri onun varlığına bağlıdır. İnsanın olmadığı bir yerde hiç bir şeyin kıymet ve değeri olmayacaktır. İmanın, ahlakın olmadığı yerde de, insanın değeri korunamamaktadır.
     
Allah (cc) insanı zıt kabiliyetlerle donatmıştır. İman, sevgi, şefkat ve merhamete mukabil; küfür, gayz, kin ve nefret gibi... Şayet insan iyi terbiye edilirse, meleklerle yarışacak liyakata ulaşır. Yoksa şeytanları bile utandıracak tavır ve davranış sergileyebilir.
    
İnsan düzgün olursa, dünyada da ahenk, huzur ve güven olur. O bozulursa dünya yaşanmaz hal alır. Onun için mü’minin  dünya ve ahiret mutluluğu, dinin iman ve ahlak esaslarına uymak ve sorumluluk duygusunun vicdanda duyulmasına bağlıdır. İnsan bu halet-i ruhiye ile hareket ettiği, hayatını tanzim ettiği zaman, Allah (cc) onu aziz kılar, yoksa zelil olur.
      
İnsan ilimle kafasını aydınlatır, imanla gönlünü tezyin ederse; o zaman ferdi, ailevi ve içtimai bütün hayatını kontrol altına almış ve böylece, aklı, kalbi ve ruhuyla beraber her şeyin düzenli ve faydalı olmasını sağlamış olur. 

İnsan Allah’dan, Peygamber’den, dinden, dolayısıyla mes’uliyet şuurundan uzak yaşarsa, kendi rahat ve huzurunu, menfaat ve çıkarını esas alırsa; bu defa kavga, çatışma, yani; gayz, kin ve nefret toplumu sarar. O zaman huzur, güven ve emniyet diye bir şey kalmaz.

Bugün insanlar birbirlerine karşı düşmanca tavır alıyorlarsa, ortalığı yakıp yıkıyor ve zulümde yarış yapıyorlarsa, gerektiği gibi iman erkanına inanamadıkları, Mevla’yı hakkıyla tanıyamadıkları için, ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatten de mahrum kalmaktadırlar.
    
İnsanın bütün bu sıkıntılardan uzaklaşması, şeytan ve nefsin esaretinden kurtulması; kamil manada Allah’ı ve Resulü’nü tanımasına ve hayatını amel-i salih ile donatmasına bağlıdır.

İmanın zevkini tatmış, hayatını Allah’ın rızasına adamış, iradelerinin dışında Medrese-i Yusufiye’ye girme zorunda kalmış, bazıları da hak bildikleri davalarını muhtaç gönüllere duyurabilme adına muhtelif ülkelere hicret etmiş olan kadın-erkek, çocuk, genç ve yaşlı bu kahramanlar, dün olduğu gibi bu gün de hakikat-i İmaniyenin inkişafına hizmet etmektedirler.
    
Bu kahramanların  içerideki ve dışarıdaki dostları ve aile efradları dahi, zulmün en şiddetlisine maruz kalmalarına rağmen; asayişi bozucu, milletin itibarını sarsıcı bir tavır ve davranış içine girmeden, kanunlara  karşı gelmeden, ülkenin menfaat ve çıkarlarını da hesaba katarak, sulh-ü umuminin tesisi adına  kendilerine yakışanı yapmaktadırlar.
     
Mü’minler, Allah’tan başka kimsenin karşısında boyun eğmemiş, bel kırmamıştır. Her ne kadar gaddar zalimlerin zulmüne maruz kalsalar bile, İman ve Kur’an hizmetinde bulunan, kalplerini ahlak ve faziletle donatan bu insanlar; bulundukları ülkelerde insanlığın dünya ve ahiret saadetine vesile olmaları itibariyle, maddi planda sıkıntılar içinde olsalar dahi, vicdanları mutmain ve huzur içindedirler.

Bu insanların, bütün gayretleri ve fedakarlıkları, insanların ahiret hayatlarını kaybetmemelerine vesile olmak ve dünyada da herkesi kendi konumunda kabul etmek suretiyle mutlu ve huzurlu bir dünyaya kavuşmalarını  sağlamaktır.

[Mehmet Ali Şengül] 20.3.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Elektrik ve Risale-i Nur - 1 [Abdullah Aymaz]

1928’de yazılan Yirminci Söz’ün İkinci Makamında “Mucizât-ı Enbiya yüzünde parlayan bir Lem’a-yı i’câz-ı Kur’an” başlıklı bölümde Üstad Bediüzzaman diyor ki: “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misâli tıpkı içinde lâmba bulunan bir mişkat (içine meşale, kandil konulan bir oyuk, bir duy) gibidir. Lamba, bir cam içinde, o cam da sanki parlayan incimsi bir yıldız!... Bu lâmba, ne yalnız Doğuya, ne de yalnız Batı’ya mensup olmayan, mübarek, pek bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur. Bu öyle bereketli bir ağaç ki, neredeyse ateş değmeden de yağ ışık verir. Işığı pırıl pırıldır. Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet eder.” (Nur Suresi, 24/35) âyeti, pek çok nurlara, sırlara işaretle beraber elektriğe dahi remz ediyor. Hâşiyesinde de “Bu öyle bereketli bir ağaç ki, neredeyse ateş değmeden de ışık verir. Işığı pırıl pırıldır; nur üstüne nurdur’ cümlesi o remzi ışıklandırıyor.” diyor.

Daha sonra yazdığı Birinci Şua’da Üstad Hazretleri şöyle diyor: 

“(Nur Suresinin 35. Âyetinin)  mânevî münasebetinin letâfetlerinden bir letâfeti şudur ki, gaybdan haber verme nevinden, mucizâne hem ELEKTRİĞE, hem Risâle-i NUR’a işaret ettiği gibi, ikisinin  zuhurlarını, meydana çıkış zamanlarından sonraki mükemmel halde inkişaf zamanlarını ve âdetin hilafına vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.  Mesela: “Ne yalnız Doğuya ne de yalnız Batıya mensup  olmayan mübarek, bereketli bir zeytin apacı” (24/35)  cümlesi der ki: ‘Nasıl ki, elektriğin kıymetli metâı, ne Doğudan ne de Batıdan celbedilmiş bir mal değildir. 

Belki yukarıda, hava boşluğunda, rahmet hazinesinden, semâvat tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerde aramaya lüzum yoktur.’ der. 

Öyle de MÂNEVÎ  BİR  ELEKTRİK  OLAN  NUR  RİSALELERİ de, ne Doğunun malumatından, ilimlerinden ve ne de Batının felsefe ve fenlerinden gelmiş bir mal ve onlarda iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki  semâvî olan KUR’AN’IN  DOĞU  VE  BATININ üstündeki yüksek arşî mertebesinden iktibas edilmiştir. 

Hem mesela, ‘Neredeyse ateş dokunmadan da (o zeytinin) yağı ışık/ nur verir.’ (24/35)  cümlesi, remizli mânasıyla diyor ki: ‘Hicrî on üçüncü ve on dördüncü asırda semâvî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır.” Yani Hicri 1280 tarihine yakındır. İşte bu cümle ile nasıl elektriğin hilafet âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder; aynen öyle de, mânevî bir elektrik olan NUR Risaleleri de gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde,tahsil külfetine, derse çalışmaya, başka üstadlardan öğrenmeye ve müderrislerin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan, herkes dercesine göre o âlî ilimleri, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkık bir âlim olur.”

1928’de ELEKTRİK ile ilgili yazı Risale-i Nurlarda yazıldığı gibi, ikinci yazı da 15 Mart 1965’te neşredilen Gurbet dergisinin ilk sayısında Yüksek Mühendis Süleyman Karagülle’nin “Kur’an ve Elektrik” başlığı ile yazıldı.  Şöyle diyordu: “Zerrelerin (atomların) zerrelenmesine (tozarmasına), peşinden, bir yükü yüklenenlere, ardından kolayca cereyan edenlere, hemen sonra da emri (kumandayı, işi, enerjiyi) taksim edenlere yemin olsun ki, vaad olduğunuz şey doğrudur ve din (kıyamet) mutlaka vuku bulacaktır.” (Zâriyat Suresi, 1-5)  

Bu âyetlerin elektriğin mâhiyetini ve fonksiyonunu nasıl veciz bir şekilde ifade ettiğini görmek için basit bir düşünce kâfidir: 

“Zerrelerin tozarıp (yani saniyede 300.000 km’ye yakın bir hızla esen elektrikî rüzgârın, elektronları çekirdekten  ayırıp) hamule yüklenerek (yani negatif yük, elektrikî yük yüklenerek) kolayca cereyan etmesi neticesinde (yani elektrik cereyanı meydana gelmesiyle) emrin taksim edilmesi (yani barajlarda ve santrallarda üretilen enerjinin çeşitli makinelere ve çeşitli işlere taksimi, yahut verilen emir ve kumandanların âzâlara ve makinelere ulaştırılması), nasıl doğru ise (yani siz bu günün insanları, nasıl bunları keşfedip öğrenebildiniz ise), vaad olunanlar da (yani, İslâmiyetin muzaffer olacağı ve öldükten sonra dirileceğiniz hakkında verilen haberler de ) öylece doğrudur (yani onlar da olacaktır). Ve hesap mutlaka sorulacaktır (yani karşılık göreceksiniz).” 

Ama asırlar önce Muhyiddin İbn-i Arabi de elektriği tarif etmiştir. 

“İlmü’l-intikası ve’l-in’ikası, fi’n-Nuri ve’n-Nühas…” yani “IŞIK  ve BAKIR içinde baş aşağı düşme ve ters cihete dönmenin bilgisi.” diye ifade edebildiği durum, başaşağıya çevrilen bir bardaktan, suyun dökülmesi gibi, elektrik üreteçlerinde elektriğin negatif kutuptan pozitif kutba doğru akması (doğru akım) hallerini özetler. Miladî 1213’te yani 804 sene önce vefat etmiş olan Muhyiddin Hazretleri Errahman Suresinin 35. Âyetindeki (Nur Suresinin 35. Âyeti de elektriğe işaret ediyordu) “Şüvâz ve nühâs” ifadesinden bu fennî ve teknik hakikatı keşfetmesi, hem Kur’an’ın mucizeliğini hem de kendisinin  (Muhyiddin İbn-i Arabinin ) kerametini isbat eder.

Mezkûr âyetin meâli şöyle: “Size dumansız bir alev ve bakır gönderirler de (buna yakalanırsanız, dokunursanız) kurtulamazsınız. Rabbinizin hangi nimet ve lütuflarını yalan sayabilirsiniz?” (Errahman Suresi, 35. Ve 36. Âyetler)  

Bilindiği gibi izolâtörlere sarılan ince bakır teller, evlerimizin her bucağına döşenmiş ve istediğimiz anda NUR=IŞIK saçan, yakmak için kibrit gibi bir yardımcıya ihtiyaç bırakmayan ELEKTİRK, bir merkezden her yere verilir. Şayet insan izolesi bozuk tele el sürerse cereyan onu çarpar. Hatta onu kurtarmak için başkası ona yapışsa, o da aynı tehlikeye girer. Bu kadar kuvvetli olan elektrik, bizim en uslu hizmetkârımız olmuştur. Onun için “Rabbinizin hangi nimet ve lütuflarını yalan sayabilirsiniz?” (Errahman Suresi, 36. Âyet) buyurulmuştur. Evet, aydınlatmasından başka elektrik, bütün ev işlerimizi de gören, ısıtan, serinleten, nakil ve hareket vasıtalarının çeşitlerini, sessiz ve dumansız, temiz bir halde işleten bu kuvvet kaynağı ne büyük bir rahmettir!..

[Abdullah Aymaz] 20.3.2917 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Bu zilletle yaşamaya değer mi? [Faruk Mercan]

Almanya'nın İstihbarat Teşkilatı Başkanı Bruno Kahl, “Der Spiegel” dergisine verdiği mülakatta, “Darbe'nin arkasında Fethullah Gülen'in olduğuna ikna olmadık” diyor.

Adamın gazetesindeki manşet şöyle: “Kör müsün be adam...”

Konuşan kişi, Avrupa'nın lokomotif gücü, NATO'nun en önemli ortaklarından Almanya'nın İstihbarat Teşkilatı Başkanı...

“Bizi çeşitli kanallardan ikna etmeye çalıştılar, ama ikna olmadık” diyor.

Almanya'yı ikna edemeyince, Almanya Başbakanı Merkel'i “Dişi Hitler” ilan ettiler. Türkiye'de tutukladıkları Alman gazeteciye “Almanya'nın casusu” damgasını vurdular.

Almanya'nın Dışişleri Bakanı, tutuklanan Alman gazeteciye, miting meydanında “Almanya'nın casusu” diyen Saraydaki Şahsa şöyle sesleniyor: “Bu gazetecinin suçlu olduğunu nereden biliyorsun?”

Soru haklı, ama muhatap yanlış...

Çünkü, “Ne mahkemesi ya... Teröristin mahkemesi mi olurmuş?” diyen bir kafa yapısına sahip Saraydaki Şahıs... Elinden gelse, istediği her kişiyi bir gecede kararname ile terörist ilan edip, mahkemeye gerek görmeden ertesi gün idama gönderecek bir hastalıklı kafa...

Daha dün, “Şansölye Merkel” diye övgüler yağdırdığı Almanya Başbakanı'na şimdi “Nazi kalıntısı” diyor. Çünkü istediklerini alamadı Merkel'den...

Ne yazık ki, Türkiye'de korku ve tedhişle öyle bir iklim oluşturmuş ki, daha düne kadar kendilerine “Merkez Medya” diyen yayın organlarının tamamı, her gün onun ağzından çıkanları manşet yapıyor.

Almanya İstihbarat Teşkilatı Başkanı'na “Kör müsün be adam” diye hakaret manşeti atan gazete de bunlardan biri...

Bu gazetenin patronu, seneler önce Saraydaki Şahıs'tan azarı işitince telefonda hüngür hüngür ağlamıştı.

Saraydaki Şahıs, “Batsın bu gazeteciliğiniz” diye tehdit edince, gazetenin yayın yönetmeni ve yazarlarını birer birer atmaya başladı.

Can Dündar'ı attı.

Hasan Cemal'i attı.

Derya Sazak'ı attı.

İki gazetesi de Sarayın güdümüne girdi. Sarayın istediği kişileri köşe yazarı yaptı.

Düşünün, gazeteleriniz var. Ama Saraydan gelen emir ve talimatlarla çıkıyor. Emir geliyor, yayın yönetmeni değişiyor. Emir geliyor, köşe yazarları atılıyor.

Bir zamanlar Türkiye'nin “Amiral Gemisi” denilen diğer medya grubunda da durum farklı değil... Aydın Doğan'ın medya grubu...

Emir geldi, Ertuğrul Özkök'ü yayın yönetmenliğinden aldı.

Emir geldi, Enis Berberoğlu'nu yayın yönetmenliğinden aldı.

Emir geldi, Sedat Ergin'i yayın yönetmenliğinden aldı.

Emir geldi, Sarayın istemediği köşe yazarlarını attı, emir geldi Sarayın istediği adamları köşe yazarı yaptı.

Bu gazete, şimdi her gün havuz organları gibi Cemaate saldıran manşetlerle çıkıyor.

Tıpkı, “Ne mahkemesi ya, teröristin mahkemesi mi olurmuş?” diyen Saraydaki Şahıs gibi insanları peşinen suçlu ilan eden manşetler bunlar...

Fakat ne yaparsa yapsın yine de Saraya yaranamıyor.

“Almanya'nın adamı” diyerek hergün tehdit ediyorlar Aydın Doğan'ı... Havuzdan hergün “Seni tutuklatacağız” tehditleri alıyor Aydın Doğan...

Ankara İdari Temsilcisi aylardır “terörist” damgasıyla hapiste... Halbuki, 15 Temmuz gecesi, Saraydaki Şahıs onun televizyonuna bağlanmıştı. Ustaca kurgulanan bir senaryoyla...

Bu medya patronlarının düştüğü duruma bakınca insan şöyle demeden edemiyor: Deger mi Allah aşkına bunca zillete?.. Dünyalığınızı korumak için attığınız bu manşetleri, yaptığınız haberleri tarihin arşivlerinden silebilecek misiniz? Gelecek nesillerden kaçırabilecek misiniz bu insanlık dışı haberlerinizi?

Almanya İstihbarat Başkanı'na “Kör müsün be adam” diye hakaret eden medya patronu, Türkiye'de kurulan Nazi rejiminin işkencelerine, hukuksuzluklarına gözlerini kapatmış... Görmüyor Saraydaki Şahsın Türkiye'de kurduğu Humeyni özentili İslamcı Nazi rejiminin ağır insan hakları ihlallerini... Zindanlardan gelen işkence feryatlarını duymuyor kulakları...

Anadolu, tarih boyunca böyle çelişkilerin coğrafyası olmuş galiba...

Bir tarafta, “Ben ekmeksiz yaşarım, ama hürriyetsiz yaşayamam” diyerek 30 yıl hapis ve sürgünü göze alan, ama hürriyetinden vazgeçmeyen Bediüzzaman...

Diğer tarafta dünyalığı için bunca zillete katlananlar... Bunlar eskiden de vardı, bugün de varlar.

Bir tarafta, zilletle yaşamaktansa hürriyetini tercih eden Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Nazlı Ilıcak, Ahmet Turan Alkan, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay, Hidayet Karaca, Mustafa Ünal...

Diğer tarafta, Sarayın emir kulu haline gelenler...

Bir tarafta, 10 milyar dolar değerindeki mal varlığı ile hürriyeti arasında tercih yaptığında hürriyetini tercih eden Akın İpek, diğer tarafta Saraya yaranmak için her gün ayrı bir zillete katlananlar... Akın İpek'in, Saraydan gelen hiçbir talimatı yerine getirmediğine bizzat şahit oldum. Örneklerini zaman zaman burada yazdım. Sarayın istediği kişileri yayın yönetmeni yapmadı Akın İpek... Sarayın atılmasını istediği köşe yazarları Ahmet Taşgetiren ve Gülay Göktürk'ü atmadı Akın İpek...

Evet, Anadolu tarihi boyunca böyle bir coğrafya olmuş. Nice böyle hürriyet kahramanları da çıkmış bu topraklardan, günün muktedirlerine boyun eğerek zilleti tercih eden niceleri de...

Her dönemin, her baskı rejiminin gönüllü işbirlikçileri olmuş, ama aynı zamanda baskıyla boyun eğdirilerek kullanılan adamları olmuş...

Bir yazar, muktedirlerin mahkemesinde şöyle demişti: “Mahkemenizde bir üye olmaktansa, sanık sandalyesinde olmayı tercih ederim...”

Böyle bir özgürlüğün tarifini kim yapabilir? Böyle bir duruş karşısında hangi işbirlikçi mahkeme dayanabilir?

Keşke bu duruş, bugün Türkiye'de kurulmuş olan Humeyni özentili  İslamcı Nazi rejimine kör ve sağır hale gelmiş olanların gözlerini açsa...

Ne yazık ki, öyle bir emare göremiyorum.

Çünkü zillete bir defa razı oldunuz mu, artık yakanızı kurtaramazsınız. Bir süre sonra, baskı rejiminin suç ortağı haline gelirsiniz.

Bu sefer sizi bu suçlarla tehdit ederler. Hürriyetinizi bir kez kaptırdınız mı, her gün ayrı bir zillete maruz kalırsınız.

Zilletle yaşamaktansa, hürriyetini tercih edenlere gelince... Tarih şahit ki, onlar hiçbir zaman kaybetmediler.

Çünkü Allah insanı şerefli yaratmıştır. Ve insanın en büyük zenginliği hürriyetidir.

Son söz: Hürriyetini feda etmeyenler, hiçbir zaman yenilmezler. Hürriyetini kaybedenler ise, ömür boyu zillete mahkum olurlar.

[Faruk Mercan] 20.3.2017 [Samanyolu Haber]
fmercan@samanyoluhaber.com

Sabahattin Ali ve aldırma gönül! [Ali Emir Pakkan]

Hapisteki gazetecileri yazmaya başlamışken, sizi başka bir tek parti dönemine götüreyim. 

Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma / Ağladığın duyulmasın / Aldırma gönül aldırma!” 

İnsanı derinden yakalayan bu türkünün mısralarının Sinop Cezaevi’nde yatarken Sebahattin Ali tarafından yazıldığını kaçımız biliyoruz? 

Ünlü edebiyatçı ve gazeteci, 1932 yılında Konya’da Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu iddiası ile tutuklanır. Hüküm baştan verilmiştir, şahitlerin dinlenmesine bile gerek görülmez. Bir yıla mahkûm edilir. 1933’te afla özgürlüğüne kavuşur. “Dışarda deli dalgalar / Gelir duvarları yalar / Seni bu dertler oyalar / Aldırma gönül aldırma!” şiirini de cezaevindeki hücresinde kaleme alır.

O yıllar ‘Tek Parti Dönemi’dir. Millî Şef’in en küçük eleştiriye tahammülü yoktur. Sol görüşleri ile bilinen Sebahattin Ali’nin de başı dertten kurtulmaz. Bir romanından dolayı memuriyetten atılır. İstanbul’a gelerek gazeteciliğe başlar.

4 Aralık 1945’te basın üzerindeki baskılar artar. Muhalefetin etkili sesi Tan Gazetesi’ne bir grup çapulcu baskın düzenler. Gazetenin matbaası tahrip edilir ve yakılır. Saldırganlara dokunulmazken gazetenin yazarları Zekeriya ve Sabiha Sertel cezaevine atılır. Aynı saldırgan grup Görüş Dergisi’ni de tahrip eder. Yürüyüş, Yurt ve Dünya, Küllük dergileri soruşturmaya uğrar ve kapatılır. 

İşsiz kalan Sabahattin Ali, 1946-47 arasında Aziz Nesin ile Marko Paşa gazetesini çıkarır. Tiraj 60 bine ulaşınca hükümet korkar. İsmindeki ‘Paşa’ ile Millî Şef İsmet İnönü’yü alaya aldığı gerekçesiyle kapatılır. Ardından “7/8 Hasan Paşa”yı çıkarırlar, onun da akıbeti farklı olmaz. Sonra Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Öküz Paşa adıyla tekrar tekrar çıkarmaya devam ederler. Tan baskınından sonra gazeteyi kimse basmaya yanaşmaz. Fotokopi ile çoğaltırlar. Kendileri dağıtırlar!

Polis, yazarların peşindedir. Sorgusuz sualsiz emniyete götürülürler. Ardı ardına ‘casusluk, vatan hainliği’ davaları açılır. Milletvekili Cemil Sait Barlas, (Mehmet Barlas'ın babası) kürsüden “Marko Paşa’nın kökü dışarıdadır.” der. 

Gazeteye tehditler başlar! Yazı işleri içeriden ele geçirilir ve sonunda İktidara yanaştırılan gazetenin tirajı bine düşer! Gazete kapatılır. (Bugün kayyımlara devir edilen gazetelerin tirajlarının düştükten sonra kapatılması gibi)

Sabahattin Ali’nin gazetelerde çıkan muhalif yazılarından dolayı hakkında davalar açılır ve üç ay hapis yatar. Baskılardan bunalmıştır. Hakkında beş dava daha vardır. Cezaevindeyken yurtdışına kaçmaya karar verir. İçinde bulunduğu ruh hâlini; “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?” diye anlatacaktır.

1948 yılında Paşakapısı Cezaevi’nden çıktıktan sonra işsiz kalır. Hiçbir yerde çalışmasına izin verilmez. Davalar vardır! Kayıplara karışır. Aylarca haber alınamaz. Cesedi 2 Nisan 1948’de Bulgaristan sınırında bulunur. Kafasına kurşun sıkılarak öldürüldüğü anlaşılır. Katilin istihbaratla ilişkisi ortaya çıkar. Tetikçi, bir süre hapis yattıktan sonra afla salıverilir ve cinayet örtülür!

Hikayeyi burada bitirmiyorum. Tek parti zulmüne kurban gittiğinde ünlü yazar, geride 11 yaşında bir kız çocuğu bırakmıştır: Filiz Ali... Okulunu bitirir Filiz; piyanist, müzikolog, müzik eleştirmeni ve yazar olur, babasının izinden yürür... 

Ali, genç yaşında katledilmesine rağmen geride dillerden düşmeyen şiirler ve baskı rekorları kıran kitaplar da bırakır! Bedeni ortadan kaldırılsa da eserleri ile yaşamaya devam eder! 

Aldırma gönül! Bugünkü muktedirler da bir gün gider! 

[Ali Emir Pakkan] 20.3.2017 [Samanyolu Haber]
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan
             @TYolculuk

Gökyüzündeki uçak [Taşkın Deryadil]

Karanlık örtünmüştü gündüzün üstüne.
Geceye ayak uydurmada evdeki sessizlik.
Cam kapağının kenarları bantlanmış şöminenin önünde sadece iki kişi kalmıştı.
Odasına çekilen herkesten geriye kalan iki mahzun gönül.
Diz çöküp boyun büktükleri salonun tavanında, gece renkli gökyüzüne açılan iki pencere.
Başını kaldırdığında, semaya açılacakmışsın hissi veren iki tavan penceresi.
Ümitleri uçsuz bucaksız semaya saçabilen iki göz.
Ve gözlerden birinden görülen ama çok çok uzaktan geçen bir uçak.
Yanıp sönen ışıklarıyla yerdeki gariplere göz kırpan bir uçak.
Kimbilir hangi seveni sevdiğine taşıyan bir uçak.
Kimbilir hangi ayrılığı nihayete erdirip özlem dolu yürekleri buluşturacak bir uçak.
Kimbilir hangi ümidi gerçeğe dönüştürecek bir uçak.
Kimbilir hangi karanlığı aydınlığa taşıyacak bir uçak…

Geride bıraktıkları yürek yarılarını, gönül sızılarını, gözağrılarını, ciğer parçalarını..
anayı, babayı, yâri-yâranı..
Acı tatlı bütün hatırlarını ve
zemheri soğunun estiği, her yanın kar-boran-tipiyle savrulduğu,
iyilere kötülerin dokunup incittiği, 
kimsenin de; “n’oluyor, bu yapılır mı, nerde kaldı insanlık, bu nasıl Müslümanlık” diyemediği hatta desteklediği,
“Karıncabasmaz efendilerin” terörist ilan edildiği,
masumların cefa ve eziyet gördüğü,
hak ve hakikat erlerinin doğrandığı,
iyilik yayıcıların engellendiği,
hayır hasenat toplayıcıların ayaklarından prangalandığı,
mahalle aralarındaki evlerde kurulan ders halkalarında “Hakk’ı zikreden” dillerin susturulduğu,
bin yıl “i’la-yı Kelimetullah”ın bayraktarlığını yapmış, 
mazlumun yanında olmuş, zulümden kaçınmış, adaletin temsilciliğini yapmaya çalışmış bir milletin yurdunda,
zulümden kaçana kucak açmış bir milletin yurdunda
yani Şefkat Yurdu’nda 
yani Son Karakol’da
yani Anadolu’da
yılanların baş tacı yapıldığı, çıyanların el üstü tutulduğu, akreplerin koyna alındığı günler yaşanıyor.
“Millet”ten gözüküp “millet”e en büyük darbeyi indiren,
“dindar”dan gözüküp “din”e, “dindar”a ve ''dindarlığa'' en büyük zararı veren “münafıkların” fink attığı yıllar yaşanıyor.
İzlerin birbirine karıştığı, koparılan fırtınadan, kaldırılan toz topraktan gerçeklerin görülemediği, tam bir herc ü mercin yaşandığı aylar yaşanıyor.

Geride kalanların, 
“n’olur Allah aşkına bizim için biraz daha dua edin” diyerek ağlaştığı,
ve düştükleri yalnızlık deryasında;
“Rabbim, hüznümüzü, yaşadıklarımızı sen biliyorsun.. Lütfûn da hoş, kahrın da hoş, hamd olsun Sen’den (C.C) ne geliyorsa” diyerek bekleştiği günler geceler yaşanıyor.

Dün sadakalarını, zekatlarını, kurbanlarını, himmetlerini ama özellikle de can parçası evlatlarını hiç tereddütsüz teslim ettikleri bugünün mazlumlarına, şimdi terörist diyenlerin sesinin çok çıktığı günler yaşanıyor.

Ya gidenler..
Ya yuvasından yurdundan kopmak zorunda kalmış, 
garipsediği gurbeti kendine yuva yapmaya çalışan 
ama bir kanadı kırık,
ama yarısı anayurdunda kalmış,
ama her günü gözyaşlarıyla ıslanan, 
herkesin ve her şeyin yabancı olduğu, 
zaman zaman derdini anlatamadığı, sadece ağlayabilen gurbet kuşları…

İşte o gece..
o yüreği yaralı, yarısı yurdunda kalmış mahzun gurbet kuşlarından biri kaldırdı başını tavana doğru.
Az önce edasını yaptığı yatsı vazifesinde kullandığı takkesini başından alırken,
baktı tavandaki pencereden uzaktan giden o uçağa ve iç geçirerek;
“Bir gün ben de bunlardan birine binip gideceğim yurduma…” cümlesi döküldü dudaklarından. 

Gece karanlık..
Ama yarın aydınlık.
Şimdi kar tipi boran..
Ama yarın bahar yaz.
Şimdi gözyaşı ve hüzün..
Ama yarın sürur.
Bugün hicran ve yalnızlık..
Ama yarın kavuşma ve huzur.

Diğer mahzun gönül cevap verdi;
“İnşallah… inşallah…”

[Taşkın Deryadil] 20.3.2017 [Samanyolu Haber]
taskinderyadil@gmail.com

“Bugün canım yazı yazmak istemiyor” [Veysel Ayhan]

Tahkikat komisyonları, muhalefetin susturulması, üniversite olayları… Ve bir öğrencinin olaylarda vurulması. O günlerde Milliyet yazarı Çetin Altan, tepkisini yazarak değil yazmayarak vermişti. Rahmetli Çetin Altan’ın 28 Nisan 1960 tarihli tek satırlık köşe yazısı ve başlığı tek cümle idi: “Bugün canım yazı yazmak istemiyor”

Ülkenin hali tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar felaket durumda. Ali Bulaç bu çöküşün başladığı günlerde “AK Parti Çanakkale Savaşı’ndan sonra başımıza gelen en büyük felaket” diyordu. Belki de bu sözünden dolayı hala yok yere hapiste. Bebekler annelerinden koparılıyor. Anneler sütlerini toprağa sağıyor. On binlerce kadın hücrelerde. 40 bin insan zulüm altında inliyor. Yüz binlerce devlet memuru ve bürokrat işten atıldı. Milyonları aşan bir mağdur kitlesi var.

Irak savaşındaki olaylara şahit olan bir Alman gazeteci “Artık yazacak tek bir satırım kalmadı” notunu bırakıp intihar etmişti. Neredeyse o durumdayız.

Bunun yanında ülkenin yüzlerce problemi unutulmuş. Milyonlarca insan bir “Başkanlık” takıntısı peşinde . Referandum değişiklikleri 2 yıl sonra yürürlüğe girecek ama 16 Nisan 2017’de tüm sorunlar çözülmüş olacakmış! Bu akla neyi nasıl anlatacaksınız? Neyi yazsanız boşuna.

PİCASSO, KENAN EVREN’İ KISKANIYOR!

Halk toplu hipnozda. Tüm dünyanın Türkiye’yi kıskandığını sanıyor. Dünyanın tek derdinin ‘Türkiye’nin büyümesini nasıl engelleriz’ olduğunu düşünüyor.

Bizim köprülerin yüz katına sahip ülkeler, bizi kıskanıyor!

Yirmide birimiz kadar büyüklükte bir ülke, on katımız kadar üretim yapıyor. Ama nasılsa bizi kıskanıyor.

Kişi başına milli geliri 40 bin dolar devletler bizim 9 bin dolarlık gariban vatandaşlarımızı kıskanıyor.

Dünyanın en büyük uçak üreticileri Boing… Airbus… gibi devler, kağıttan tayyareden başka yapabildiği uçak olmayan Türkiye’yi kıskanmaktan çatlamak üzere…

Yani Hacı Murat, Porsche’u solluyor; Picasso, Kenan Evren’i kıskanıyor.

Halk bu toplu hipnozdan nasıl uyanacak bilmiyorum.

İnsanların fevklade dua ve teveccühüne, Allah’ın inayeti olmazsa ülke, adım adım bir çıkmazda boğulmaya doğru gidiyor.

Çetin Altan’ın dediği gibi yazı yazmanın anlamının kalmadığı günlerdeyiz. Yapılacak her şey, yapılması gerektiği için…

“BİNDİK BİR ALAMETE”

Rahmetli Cem Karaca sanki bugünler için söylemiş: “Bindik Bir Alamete” Sözlerini dikkatle okuyun.

Ülkenin insanının toptan delirmesi daha iyi anlatılamazdı.

Hemen her şeyi özetlemiş.



Bindik Bi Alamete Gedeyoz Gıyamete
Amanieyynn.. 
Yol dediğin yol gibi 
Ulaşmalı bir yere 
Biz dön baba dönelim 
Geliyoz aynı yere 
Bu döngü kısır döngü 
Başı var da sonu yok 
Dönüyom dönemiyom 
Sonunda bir cıkış yok 
Amanieyynn… 
Bindik Bi Alamete Gedeyoz Gıyamete

Amaneeinn.. 
Yerel ve genel seçim 
Seçin bakalım seçin 
Ki dön baba dönelim 
Aynı yere gelelim 
Çete çeteye çatmış 
Çete çete içinde 
Battık buruna kadar 
Cafer getir peçete 
Amanieyynn… 
Bindik Bi Alamete Gedeyoz Gıyamete

Nush ile uslanmam ben 
Etmeli beni tekdir 
Tekdirden anlamazsam 
Artık hakkım kötektir

Eskiden adam gibi 
Oturur meze yerdik 
Şimdi meze yer gibi 
Oturup adam yiyoz gariiee 
O zaman siz buna 
Müstehaksınız len! 
Köy kahvesi sohbeti: 
Gahve köşesinde üç beş tane başbakan oturuvemişlee 

Amanieyynn… 
Vallahül azim biz cihana bedeliz 
Va mı bize yan bakan hee? 
Eee essah deyon be Hüseyin ağa 
Hakkaten sence ne oluvecek bu işlee 
Valla nolcek olecee bişey yok 
Dönecez dönecez aynı yere geleceez 
Yavv ben şimdi deyom ki yaniii 
Bu esas tütün tütün meselesi 
Tütün tütünün baş fiyatı ne olcek 
Bu yeni gelen hökümet acaba 
Tütün baş fiyatlarını 
Yüskek mi duta alçak mı? 
Ne diyon sen hele Hüseyin çavuş 
Vallahül azim ben ne deyem şimdi 
Ben bilirim bilirim onu sölerim 
Gulaklerin sözüne 
Osmannının ipiynen inme sakın guyuya… 
Bindik Bi Alamete Gedeyoz Gıyamete

Hemi de oynayıverekten 
Bindik Bi Alamete Gedeyoz Gıyamete…

[Veysel Ayhan] 20.3.2017 [TR724]

Referandumun kaskosu da var mı? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Moody’s’in Türkiye’nin çöp seviyesindeki kredi notunu daha da indirebileceğini ilan etmesi ve Alman Commerzbank’ın ‘Türkiye’de ekonominin çöktüğü’ne dâir raporu hafta sonunda dikkatten kaçmış olabilir. Her iki açıklama ekonominin kısa vadede toparlanmayacağını teyit etti. Sürpriz gelişme, ‘Referandum sonrasında siyasî belirsizlikten mütevellit ilave maliyetlere hazır olun mesajı’ şeklinde de okunabilir.

Bu raporlardan bir gün evvel Merkez Bankası Saray’a rağmen faizi öyle ya da böyle yüzde 11,75’e çıkarmak mecburiyetinde kaldı. Kredi maliyetleri katlanırken tüketime bağlı ekonominin toparlanması ne derece mümkün! Türkiye’ye sermaye girişini artırmada yüksek faiz de başarılı olamayabilir.

Krizin daha da derinleştiği bir devirde ekonomiden mesul bir iki isimden biri olan Mehmet Şimşek’in gündemi ise bambaşka. Referandumda ‘evet’ tercihinin galip gelmesi için müjde üstüne müjde açıklıyor. Son icraatı Trafik Sigortası primlerinde ‘tavan fiyat’ şartı getirmek oldu. Taşıt sahiplerini senelerdir mağdur ettiler. Her ne hikmetse 16 Nisan’a sayılı günler kala fahiş fiyatları indirmek akıllarına geldi.

Şimşek’in “Sigorta şirketleri hakkında çok şikâyet alıyoruz.” sözleri hakikati aksettirmiyor. Zira şikâyetler sanki bugünlerde artmış intibaı veriyor ki bu doğru değil. Faturayı şirketlere kesilecek. Hükumet istediği anda istediği düzenlemeyi TBMM’den geçirdiğine göre bugüne kadar niye bu adımlar atılmadı.

TAVAN FİYATI 2007’DE AKP KALDIRDI

Daha evvel Hazine Müsteşarlığı her sene için bir tavan fiyat tespit ediyor ve sigorta şirketleri buna riayet ediyordu. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2007’den itibaren mevzuatı değiştirdi. Güya rekabet olacak ve sigorta ucuzlayacaktı. Bilakis Trafik Sigortası kasko ile yarışır hale geldi. İstanbul’da üç yaşında hasarsız bir otomobilin sigorta primi bin TL’yi aştı. Taksi ve minibüslerde ise fiyat 4-5 bin lirayı buldu.

Hükümet referandum arifesinde bu adımı atarken 22 milyona yakın taşıt sahibine göz kırpmış oldu. Otomobillerin sigorta pimleri yüzde 30’a yakın inmiş olacak. Taahhütleri böyle. Verilen indirim sözü muhtemelen referandumu müteakip tahakkuk ettirilecek. Evvelki senelerin kayıplarının telafisi içinse herhangi bir adım atılmayacak. İndirim trafiğe yeni çıkacak otomobillerde yüzde 40’a yaklaşacak. Mamafih poliçe başına ödenen tutar 2007 öncesi ile mukayese edilmeyecek kadar yüksek seyretmeye devam edecek.

Maalesef Türkiye’de yüzer gezer yüzde 20’lik bir seçmen kitlesi var ki bu kitlenin içinde bazen ekmek arası tavuk dönere bile tav olabilenlerin sayısı hiç de az değil. Anketler yüzer gezer seçmene oynanması halinde ‘evet’in öne geçebileceğini gösteriyor. Kömür, erzak, kıyafet yardımları son sürat dağıtılırken kriz unutturacak küçük müjdeli haberlerin sayısı artırılıyor. Emekliye maaş promosyonu, büyükannelere torun parası ve indirimli trafik sigortası derken referanduma bir nevi sigorta yapıyorlar.

Seçmen sandığa en yakın tarihte yaşadığını dikkate alır. Bunun içindir ki 20 Mart-16 Nisan arasında hiç kimsenin hayal edemediği nice ‘müjdeli’ haberler verecek.

BAKINIZ, ÜSTÜ ÇİZİLEN SÖZLER!

Sandıktan ‘hayır’ çıkması halinde sözlerin ne kadar tutulacağını kestirebilmek için Siyaset Ansiklopedisi’nde Üstü Çizilen Sözler başlığına bakılabilir. Şoförleri mağdur edenin de indirimi ‘müjde’ diye takdim edenin de aynı iktidar olmasına gelince… O da AKP’nin meslek sırrıdır. Ayrıntısını kurcalamak zihnî ve kalbî melekeleri geçişken hale gelmeyenlerde mide bulantısı, görme bozuklukları ve sindirim rahatsızlıkları görülebilir.

Referandumu sigortalattıran bir iktidar, kasko yaptırmayı düşünmemiş olamaz. Kasko poliçesinde nelerin olduğuna dâir ipuçları Avrupa Birliği’ni hedef alan tahkir edici beyanlarda saklı. Kaybettiklerinde yorganı ateşe verecekler.

TEK TARAFLI POLİÇEDEN NE BEKLİYORSUNUZ

Trafik Sigortası karşı tarafın zararını karşılar. Kasko ise bizzat arabayı kullananın maddi-manevi zararlarını tazmin eder. ‘Evet’te sigorta, ‘hayır’da kasko devreye girecek. İktidar ‘evet’in ikramiyesi olarak referandum sonrası zam yaparak kasayı doldurmaya çalışacak. Buna herkes aşina. Birkaç gün yadırganır akabinde herkes kabullenir yeni tarifeyi.

‘Hayır’da ise hem zam yapacaklar hem de beklettiği kamu alacakları için tebligat gönderecekler. Esrarengiz tebligatlardan bahsediliyor ki dilerim ona fırsatları kalmaz. Kaskonun da sigortanın da müşterek tarafları var. Her ikisinde borçlu hanesinde büyük harflerle VATANDAŞ yazıyor. Alacaklı hanesinde ise İKTİDAR ibaresi var.

Referandumun kasko tutarını yine referandum tayin edecek. Hepsi teferruat. Tek taraflı tanzim edilmiş poliçede vatandaşın menfaati namına ne olabilir ki!

[Semih Ardıç] 20.3.2017 [TR724]

İngiliz istihbaratı 15 Temmuz enigmasını ne zaman çözecek? [Analiz: Ahmet Dönmez]

Alman istihbaratı BND’nin başkanı Bruno Kahl, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Fethullah Gülen’in olduğuna dair inandırıcı bir delil ortaya koyamadığını ve kendilerini ikna edemediğini açıkladı. Bu aslında uluslararası camiadan bu yönde gelen ilk beyanat değil. Daha önce de AB istihbaratı, NATO kaynakları, Amerikan düşünce kuruluşları ve yabancı medyada benzer görüşler ortaya konmuştu. Bu noktada artık asıl merak konusu ülke İngiltere. Alman Focus dergisi, darbe girişiminden 1 hafta sonra, 23 Temmuz 2016 tarihinde “Macht, Wahn, Erdoğan (İktidar, Hezeyan, Erdoğan)” başlıklı ilginç bir habere imza atmıştı. Daha sonradan ödül de alan bu habere göre İngiliz siber istihbarat servisi GCHQ (Government Communications Headquarters), darbe girişimi sırasında Türk hükümetinin telefon görüşmelerini, e posta ve diğer yazışmalarını takibe almıştı. Daha darbenin başlamasının üzerinden yarım saat geçmeden AKP hükümeti, “Darbe Fethullah Gülen’in üzerine yıkılsın” ve “Yarın tasfiyeler başlasın” emirleri vermişti. Bu haberleşme trafiği İngiliz istihbaratı tarafından tespit edilmişti. Ancak ilginç bir şekilde Focus dergisinin bu haberinin ardından taraflar derin bir sessizliğe gömüldü. Ne bir açıklama ne bir yalanlama geldi.

Peki, bütün dünya 15 Temmuz’la ilgili soru işaretlerini sıralarken o geceye dair bu kadar önemli kumpas delillerine ulaşan İngilizler neden tam tersi davranıyor? İngilizler belli ki, 2. dünya savaşında Hitler’in ünlü şifreleme makinesi Enigma’yı çözerek savaşın seyrini değiştiren GCHQ üzerinden gerekli yerlere gerekli mesajı vermişti. Gelişmeler, ilgili adresin mesajı aldığını ve gereğini yaptığını gösteriyor.

İNGİLİZ İSTİHBARATI O GECE NEDEN AKP’Yİ İZLEDİ

GCHQ özellikle Türk kamuoyunun aşina olduğu bir istihbarat servisi değil. Ancak bu tabi ki bizim eksikliğimiz. Çünkü 100 yıllık geçmişi olan ve yaptığı ‘başarılı’ çalışmalarla İngilizlerin yüz akı olan bir istihbarat organı. Çalışma sahası ise siber alem. Şifre kırma ve dinleme konusunda uzman. Henüz 1. ve 2. dünya savaşlarında dönemin haberleşme şifrelerini kırarak rüştünü ispat etmiş bir kurumdan söz ediyoruz. 1. Dünya savaşı sırasında Devlet Kod ve Şifre Okulu adıyla kuruldu. Görevi, sinyal ve haberleşme istihbaratı yapmaktı. 1940 yılında 26 ülkenin kod ve şifreleri ve 150 ye yakın kripto sistemi üzerine çalışıyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi’lerin gizli haberleşmeleri şifreleme cihazı olan ünlü Enigma’nın şifresini kırması ile haklı bir şöhrete sahip. Halen birçok ülkede dinleme istasyonu bulunuyor. Telefonları dinleyerek, e-mail ve mesaj trafiklerini takip ederek istihbarat topluyor.

Focus’un haberinden anlaşılan, Türkiye’yi de dinleyebilecek imkanlara sahip. Hoş, Türkiye’yi dinlediği ortaya çıkmayan bir büyük devlet istihbaratı kalmadı ama… Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Büyük devletler dinler” diyerek ülkesinin dinlenmesine cevaz vermişti.

Peki İngiliz istihbaratı 15 Temmuz’da Türk hükümetini neden takibe almıştı? Bunu düzenli olarak mı yapıyordu yoksa özel olarak 15 Temmuz tarihine mi odaklanmışlardı? Bu da demek oluyor ki darbe istihbaratını da önceden almışlardı. İyi ama neden darbecileri değil de hükümeti takip etmeyi tercih etmişlerdi? Ya da her iki tarafı da dinlediler de sadece hükümetle ilgili olanı mı ‘sızdırdılar’? Peki bunu niye yapsınlar? Sorunun cevabına geçmeden önce, o tarihten sonra dünyadan gelen diğer tepkilere bakmak faydalı olabilir.

AB İSTİHBARATI: 15 TEMMUZ’UN ARKASINDA GÜLEN YOK

Avrupa Birliği (AB) istihbarat merkezi Intcen’in 15 Temmuz’la ilgili raporu, bu kez İngiliz medyası tarafından yayımlandı. 24 Ağustos tarihli rapor, 17 Ocak 2017’de İngiliz The Times gazetesi tarafından haberleştirildi. AB istihbarat merkezinin raporuna göre darbenin arkasında bizatihi Fethullah Gülen yoktu. Silahlı Kuvvetler içerisindeki bütün unsurlar darbeye katılmıştı. “Bu darbenin arkasında Gülenciler, Kemalistler, AKP muhalifleri ve fırsatçılar vardı. Gülen’in kendisinin bu girişimde bizzat rol oynamış olma ihtimali düşük” deniyordu. Raporda ayrıca Gülen’in ordu içerisinde böyle bir girişim yapacak gücünün olmadığına, TSK’nın Kemalistlerin kalesi olduğuna işaret ediliyordu. Tasfiyeler için de “Erdoğan, AKP iktidarına muhalif olanlara karşı kapsamlı bir baskı kampanyası başlatmak için başarısız darbe ve olağanüstü halden istifade etti. Tutuklama kararları önceden hazırlanmıştı.” ifadesi yer alıyordu. Bu rapor, neredeyse BND Başkanı Kahl’ın tespitleriyle birebir örtüşüyor. Tabii GCHQ’nun kayda aldığı konuşma ve yazışmalarla da…

Norveçli gazeteci Kjetil Stormark, bundan 1 hafta sonra, 25 Ocak 2017 tarihinde NATO kaynaklarına dayandırdığı önemli bir haber kaleme aldı. aldrimer.no da yayınlanan yazıda, ‘darbenin Erdoğan tarafından tezgahlandığı’ iddia ediliyordu. Stormark, “NATO’daki baskın değerlendirme çok açık: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendisine karşı bu darbeyi gerçekleştirdi. (…) NATO’daki aynı kaynak yine darbeyle ilgili ‘Ben şimdiye kadar gerçek bir darbe girişimi olduğuna inanan kimseyle tanışmadım’ dedi. (…) Üst düzey subaylar, üç ve dört yıldızlı generaller ve Türkiye ile 30–40 yıl boyunca çalışan ve dört ya da beş yıldır Türk subaylarına danışmanlık yapan kişiler, bunun bir darbe olduğuna inanmadıklarını söylüyorlar. Eğer TSK bir darbeye girişseydi kesinlikle başarılı olurdu.” diye yazdı. Haberde, darbe girişiminin hemen ertesi günü tasfiye edilecek 1600 kişilik isim listesine de dikkat çekiliyordu.

Yazı, NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı Orgeneral Curtis Scaparrotti’nin 8 Aralık 2016 tarihli açıklamaları ile örtüşüyordu. Erdoğan’ın daha sonra “Sen kimsin! Haddini bil!” diye çıkışacağı Scaparrotti, tasfiye edilen NATO subaylarının 15 Temmuz darbe girişiminde görev aldığına inanmadığını söylemişti.

ABD’de bulunan Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies Programı Ortak Merkezi Araştırma Görevlisi Gareth H. Jenkins, 28 Ocak 2017 tarihli yazısında, “Darbenin arkasında Gülen’in olduğu kanıtlanamadı” diye yazdı. “En dikkat çeken nokta ise, aylar süren yoğun sorgulamalara rağmen, kamuoyuna darbenin nasıl planlandığı ve organize edildiğine dair ikna edici bir kanıt sunulamadı. Şüphesiz, eğer bir kanıt bulunmuş olsaydı, Türk yetkililer bunu kamuoyu ile paylaşırlardı.” görüşlerini dile getirdi.

DURSUN ÇİÇEK, ‘ORANLARI YÜZDE 10’ DEMİŞTİ

Bu alıntılara, Avrupa ve ABD medyasında çıkan bir çok benzer görüşleri eklemek mümkün. Aslında bu değerlendirmeler, Türkiye’den konuyu bilen uzmanların ve son dönem AKP yandaşlarının itiraflarıyla da örtüşüyor. Örneğin eski Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanı Dursun Çiçek, darbeden 4 ay önce, 4 Mart 2016 tarihinde katıldığı bir CNN Türk canlı yayınında, “Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki cemaatçilerin oranı yüzde 10” demişti. 23 Mart’ta Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda da, “Genelkurmay’daki bu yüzde 10’luk yapı darbe yapabilir mi?” sorusuna, “Ben buna güler geçerim. Ordudaki Fethullahçıların darbe yapma gücü sıfır.” cevabını vermişti.

Eski MİT Müsteşarı Emre Taner, 9 Kasım 2016 tarihinde TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadede, “15 Temmuz, sadece ve sadece FETÖ’nün ve grubunun anlayışıyla realize edilmiş bir faaliyet olamaz. FETÖ’nün boyu kısa kalır.” vurgusu yapmıştı.

Şimdilerde 16 Nisan referandumu sonrası yapacağı Kemalist tasfiyeye hazırlanan AKP yandaşları da aynı itiraflarda bulunuyor. Cemaati bitirdiğine inanan yandaşların artık “FETÖ” argümanına eskisi kadar ihtiyaçları kalmadı. Yeni düşman, yeniden ‘Ergenekon’. Sabah yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, 27 Şubat’taki köşe yazısında, 15 Temmuz’da sadece cemaate yakın isimlerin değil Kemalistlerin de olduğunu ama devletin bilinçli olarak suçu “FETÖ’ye” yıktığını itiraf etti. Milliyet yazarı olan eşi Nagehan Alçı da 1 Mart 2017 tarihli köşesinde, Kemalist subayların ordudaki başörtüsü yasağının kalkmasından sonra ‘kıpırdanmaya’ başladıklarını öne sürerek, “Güç buldukları takdirde Türkiye için hâlâ ne büyük tehdit oluşturduklarını görme imkânımız doğdu.” dedi. 4 gün sonra eşi Kütahyalı, bir başka yazı daha kaleme alarak, “Darbecilerin önemli bir kısmı ve özellikle üst tabakanın çoğunluğu biyografik istihbarat açısından incelendiğinde Fetullahçı asla değildir. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün ilgili birimleri de kesin olarak tespit etmektedir. Mesela İlker Başbuğ da bu gerçeği bilmektedir. Ordumuzdaki her dürüst subay bu hakikati bilmektedir.”

AKP’NİN TEZLERİNE DESTEK VE SİLAH ANLAŞMASI

Bu hakikati, ordudaki her ‘dürüst’ subay bilmiyor sadece. O gece bütün haberleşme trafiğini adım adım takip eden İngilizler de gayet iyi biliyor. Şimdi o soruya tekrar dönelim; buna rağmen İngilizler neden AKP yandaşları da dahil bütün dünyanın sözlerinin aksine bir tutum takınıyor? Focus’un haberi ile kime, ne mesajı verildi? Sonrasında neler oldu? Örneğin İngiltere Büyükelçisi Richard Moore, darbeden 2 hafta sonra, 30 Temmuz 2016 tarihinde Hürriyet’e verdiği röportajda, “Hükümetin bu darbe girişiminde Gülencilerin yer aldığına ilişkin açıklamalarını kabul etmekte bir zorluk yaşamıyorum” dedi. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve ABD’den Sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan, 28 Ocak’ta yaptığı bir konuşmada, darbe girişiminin arkasında Gülen cemaatinin olduğunu iddia etti. Aynı gün İngiltere Başbakanı Theresa May, ABD ziyaretinin ardından doğrudan Türkiye’ye geçerek AKP hükümeti ile 125 milyon dolarlık savunma anlaşması imzaladı.

Oysa darbeyi 1 gün önce ihbar etmekle övünen Emekli Albay, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Atilla Uğur, “15 Temmuz’dan 1 gün önce Kıbrıs’a 10 bin İngiliz askeri geldi. Amaç darbe girişiminde Türkiye’yi işgal etmekti” demişti. Tutuklu gazeteci Ahmet Altan’ın Yunanistan’ın Ethnos gazetesi için yazdığı yazıda da 15 Temmuz için yaptığı benzetme, “Bir İtalyan parodisini andırıyor” şeklindeydi. İtalyanlar parodide iyi olabilir ama “İngiliz oyunu” diye bir tabir de var. “Karmaşık hile, ince düzen” anlamında kullanılır. Bir de İngiliz anahtarı var tabii…

[Ahmet Dönmez] 20.3.2017 [TR724]

Kırmızı kart! [Vehbi Şahin]

Erdoğan ve AKP iktidarı her geçen gün yalnızlaşıyor.

Yurt dışında kendilerine tanınan krediyi tüketmiş durumdalar.

Yakında muhatap bulmakta zorlanacaklar.

Yalan ve iftira üzerine kurulu siyasi söylemleri AKP seçmeninde bir karşılık buluyor, ama yurt dışında değil.

Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler Erdoğan’ın ayak oyunlarını çözmüş durumda…

Seçim kazanmak ve iktidarını sürdürmek için kendilerini kullandığını biliyorlar artık.

ABD eski Başkanı Obama’nın, görevini bırakmadan yaklaşık bir yıl boyunca ısrarlara rağmen Erdoğan’a zoraki randevu vermesinden belliydi işin bu noktaya geleceği…

Ancak iyi okuyamadılar süreci…

Mağdur edebiyatının yurt dışında da geçerli akçe olacağını zannettiler.

Evdeki hesap çarşıya uymadı yani…

Tabii ki bu durumda mağduriyet dozajının artması gerekiyordu.

15 TEMMUZ YETMEDİ

Nitekim imdada, 15 Temmuz müsameresi yetişti.

AKP ve Erdoğan için Allah’ın bir lütfuydu 15 Temmuz…

Senaryo mükemmeldi.

Oyuncular da birinci sınıf…

15 Temmuz iyi kurgulanmış bir oyun olarak sahneye kondu.

Erdoğan da kendisine altın tepside sunulan bu lütfu fırsata çevirmekte gecikmedi.

Çok hızlı hareket ederek ülkenin altını üstünü getirdi.

Ama…

Kendi seçmeni dışında aklı başında kimseyi darbe konusunda ikna edemedi.

Yabancılar da ilk günden itibaren temkinli yaklaştı 15 Temmuz’a…

Hemen Erdoğan’ın yanında yer almadılar.

Hatta geçmiş olsun dileklerini bile gecikmeli olarak ifade ettiler.

Erdoğan ve ekibi, bu tavırları da iyi okuyamadı.

Ya da…

Mesajı almasına aldılar…

Ama…

Almamış gibi görünmek siyasi çıkarlarına uygun düştüğünden herhalde, anlamamış gibi davrandılar.

Cemaat başta olmak üzere muhaliflerin üzerine acımasızca yürüdüler.

Yüz binlerce masum insana zulmettiler, hâlâ zulmediyorlar.

Fakat bu zulümler tabanda mağduriyet edebiyatına büyük darbe vurdu.

Hal böyle olunca…

16 Nisan’daki referandum öncesi yeni bir düşmana ihtiyaç duydular.

HİLAL-HAÇ SAVAŞI

Erdoğan, içeride hedef gösterilecek düşman bulamayınca bu kez dışarıya yöneldi.

Hollanda ve Almanya üzerinden tehlikeli bir tiyatroyu sahneye koymaya başladı.

Türkiye’de başarılı olan kutuplaştırma siyasetini Hilal-Haç savaşına çevirmek istedi.

Başörtülü bir bakan üzerinden oynanan oyun Erdoğan rejimi için hayati öneme sahip.

Bir tür hayat memat meselesi…

Neden?

Mutlaka bu seçimi kazanıp tüm dünyaya “Arkamda şu kadar seçmen desteği var. Beni muhatap alıp sadece benimle çalışmak zorundasınız” demek istiyor.

Bu amacına ulaşmak için her yolu deniyor.

Hollanda’ya Nazi suçlaması yöneltiyor.

Polemiğe girmek için Almanya Başbakanı Merkel’i tahrik ediyor.

Ama olmuyor.

İKNA OLMADIK

Erdoğan’ın “Yazıklar olsun” sözüne Merkel, “Bu provokasyon yarışında yer almaya niyetim yok” diyerek oyunu bozuyor.

Bu kez gerilimi artırıp “Almanya teröre destek veriyor” diyor.

Almanya Federal Haberalma Servisi’nin (BND) Başkanı Bruno Kahl, “Darbenin arkasında Gülen’in olduğuna ikna olmadık” diye cevap veriyor.

Galiba mesajı yine almamış görünmek işlerine geliyor olmalı ki pazar günü Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın CNN Turk’te Alman istihbarat şefinin “İkna olmadık” sözlerini yorumlama ihtiyacı duyuyor.

BND Başkanı’nın Der Spiegel’e konuşmuş olmasını “çok ibretli bir tablo” olarak değerlendiriyor.

SARIDAN KIRMIZIYA

Anlaşılıyor ki güç sarhoşluğu Erdoğan’ın  manevra alanını daraltmış durumda.

Çok fazla hareket edemiyor.

Fakat faul yapmaktan da geri durmuyor.

Erdoğan eski bir futbolcu…

Bu işleri bilmesi lâzım…

Hakemin sürekli kasıtlı faul yapan oyuncuyu önce uyarıp sonra kart göstermesinden de ders almışa benzemiyor.

Dışarıdan ve içeriden gelen onca uyarıyı, kendisine gösterilen sarı kartı görmezden gelmenin pek bir izahı yok çünkü…

Yoksa Erdoğan renk körü mü?

Bilmiyoruz.

Bildiğimiz tek doğru, millet 7 Haziran’da Erdoğan ve AKP iktidarına sarı kart gösterdi.

16 Nisan’da kartın rengi kırmızı olur mu onu da bekleyip göreceğiz..

[Vehbi Şahin] 20.3.2017 [TR724]

Emniyet ve MİT’ten ByLock delil değil itirafları [Haber-Analiz: Ali Adil Çakar]

HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz’ın “En güçlü delilimiz” dediği Bylock kumpası bir bir çöküyor. Emniyet’ten mahkemelere gönderilen, “Bu Bylock listesi delil niteliği taşımaz” itiraflarına bir yenisi daha eklendi. Çanakkale İl Emniyet Müdürlüğü’nün Çanakkale Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği 18 Ekim 2016 tarihli yazıda, 94 Bylock kullanıcısının ismi sıralandıktan sonra, “Bylock modülü içerisindeki bilgiler PVSK EK-7. Madde kapsamında ve istihbari mahiyette olduğundan hukuki delil niteliği taşımamaktadır. Bu nedenle haricen delillendirilmedikçe yapılacak adli ve idari işlemlere bizzat gerekçe teşkil etmez.” denildi. Daha önce de İstanbul Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü’nün 21 Ekim 2016 tarihinde İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği yazıda birebir aynı cümlelerin kullanıldığı görülmüştü. Aynı şekilde MİT’ten de mahkemelere benzer ibarelerle yazı gönderildiği haberlere yansımıştı. Türkiye genelinde MİT ve Emniyet’ten savcılıklara gönderilen bütün Bylock yazılarında aynı ifadelerin kalıp olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Polislerin bu sayede hem Bylock’un delil niteliği taşımadığını itiraf ettiği hem de hukuki sorumluluktan kurtulmaya çalıştığı düşünülüyor.

Çanakkale’de yapılan cadı avı operasyonları sonrası başsavcılık, 12 Ekim 2016 tarihinde emniyete bir yazı yazarak haklarında soruşturma yürütülen 94 kişinin Bylock kullanıp kullanmadığını sordu. Ayrıca bu isimlerin Bylock renginin de belirlenmesi, yani programın kullanım yoğunluğuna göre ‘kırmızı, turuncu ve mavi’ listeden hangisine girdiğinin tespit edilmesi istendi. Terörle Mücadele Şube Müdür Vekili Selçuk Gedik imzasıyla gönderilen “46063102-11289.(63044) / 1719” sayı numaralı yazıda, bu 94 kişinin isimleri ve numaraları listelendi. Belirtilen isimlerin tamamının Bylock kullanıcısı olduğu, renklerine göre kodlanarak savcılığa iletildi. Yazının sonuna, “BYlock modülü içerisindeki bilgiler PVSK EK-7. Madde kapsamında ve istihbari mahiyette olduğundan hukuki delil niteliği taşımamaktadır. Bu nedenle haricen delillendirilmedikçe yapılacak adli ve idari işlemlere bizzat gerekçe teşkil etmez.” uyarısı eklendi.

MİT de daha önce kendilerinden gelen belgelerin adli delil niteliği taşımadığını vurgulamıştı. Ergenekon davası sırasında Hukuk Müşaviri Asuman Bozoklu imzasıyla İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen 23 Aralık 2008 tarihli yazıda, “Müsteşarlığımıza pek çok kaynaktan gelen bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi ve yorumlanması neticesinde hazırlanarak ilgili makam ve kurumlara gönderilen istihbari bilgi ve belgelerin delil olarak kullanılması da mümkün değildir.” denmişti.

Hukukçular da bu temel gerçeğin altını çiziyor. Son olarak Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Ersan Şen, 5 Mart’ta çıktığı Habertürk canlı yayınında benzer tespitlerin altını çizmişti. Prof. Dr. Şen, “Öyle her önüne gelen delili kullanamazsın. Delilin elde edilme metodu vardır. Hukuka uygun deliller kullanılabilir. MİT’in elde ettiği deliller istihbari mahiyettedir. Öyle bir şey var ise kesinlikle itiraf etmesinler o delillerin hukuka uygunluğu tartışmalıdır.” demişti.

SAVCILIĞIN ‘BYLOCK DELİLDİR’ KARARI HAYRET VERİCİ

Buna rağmen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, MİT’ten gelen Bylock listelerinin ‘delil’ olarak kabul edilebileceği yönünde görüş ortaya koydu. 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Haymana İlçe Emniyet Müdürlüğü’ndeki eylemlere ilişkin 7 polis hakkında düzenlediği iddianamede, ByLock yazışmalarının delil kabul edilebileceğini ileri sürdü. Gerekçe olarak da Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun ek 1. maddesindeki “Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk hariç olmak üzere adli mercilerce istenemez” şeklindeki hüküm gösterildi. Açılan davaların hiçbirinde ‘devlet sırlarına karşı suç işlendiği’ veya ‘casusluk’ delili ortaya konmamasına rağmen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu yaklaşımı, hayretle karşılandı. Bylock kullanıcı listesinin nasıl elde edildiği bir yana, hangi tarihte kiminle görüşüldüğü ve mesaj içerikleri dahi ortaya konmamışken bunun ‘casusluk’ amaçlı olduğuna nasıl hükmettiği muamma. Savcının bu mütalaası, son dönemde Bylock iddialarının çökmeye başlaması ve bunun bir delil niteliği taşıyamayacağı yönündeki savunmalar nedeniyle alınmış zorlama bir tedbir olarak kabul ediliyor.

Halbuki Anayasanın 38. maddesi 6. fıkrası “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez” demektedir. Ayrıca CMK 217. madde 2. fıkraya göre hukuka aykırı deliller ceza yargılamasında kullanılamaz. MİT listelerinin yasal yollardan elde edilmediği, istihbari çalışma niteliği taşıdığı yolu mahkemeye bir kez düşen sıradan vatandaşın bile bildiği temel bir gerçek. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin de bu doğrultuda çeşitli kararları bulunmaktadır. AYM, İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Devrimci Karargah davasında dosyaya ‘delil’ olarak konulan MİT raporunun delil niteliği taşımadığına hükmetmişti. Yüksek Mahkeme, 9.1.2014 tarih ve 2013/533 sayılı kararında, “Demokratik bir toplumda, doğruluğu hiçbir şekilde sorgulanamamış ve denetime tabi tutulmamış istihbari nitelikteki bilgilerin dava dosyasına konulması suretiyle alenileştirilmesi kabul edilemez” hükmünü vermişti.

Bunun dışında gerek savcılığın iddianamesi gerek havuz medyasının yayınları, bir algı çalışmasından başka bir şey değil. Bylock’a dair hukuki gerçekler kapatılmaya ve savunmalar zayıflatılmaya çalışılmaktadır.

Adli soruşturmalarda delil toplama usulü ile ilgili hükümler Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlemiş durumda. Buna göre ne tür delilin, hangi tedbirle ve hangi mercilerin talimat veya kararıyla toplanacağı açıkça belli. Bu kanunun çizdiği çerçevenin dışında toplanmış bulgular, hukuka aykırı deliller olarak kabul ediliyor. Anayasa’nın 38, CMK’nın 206, 217 ve 289 maddelerine göre de hukuka aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kullanılması yasak.

BU YAZILAR SORUMLULUKTAN KURTARMAZ

Bylock Modülünde yer alan veriler bir mahkeme kararına dayanmadığı gibi usule uygun bir delil toplama veya delil tespiti yöntemine de dayanmıyor. Herhangi bir ceza muhakemesi işlemi hüviyeti taşımıyor. Bu nedenle Bylock tespitlerinin adli soruşturmaların konusu olması imkanı da yok. Bir kere ortada denetim veya sağlama işlemine açık hukuki standartlara sahip ham bir veri bulunmuyor. Bylock listesinde olduğu iddia edilen bir kişi, kendisine iftira atıldığını savunsa  ve adının el ürünü bu listeye haricen dahil edildiğini iddia etse, aksini ispat edecek bir sağlama işlemi yapma imkanı dahi söz konusu değil. Sadece bu açıdan bile Bylock listelerinin somut ve hukuki kabul edilmesi mümkün değil.

Bu açıdan bakıldığında MİT ve Emniyet’in neden mahkemelere gönderdiği belgelerin altına bu notu düştüğü gayet anlaşılır. Çünkü yarın hukuk normale döndüğünde yapılacak yargılamalar için hiç kimse sorumluluk almak istemiyor. Burada asıl tartışılması gereken, bir adli kolluk birimi olan emniyet terörle mücadele müdürlüklerinin, ‘delil niteliği taşımayan’ bu tür belgeleri adli soruşturma dosyasına dahil ettiği.

Yani hem ‘hukuki delil niteliği taşımamaktadır’ uyarısı yazıp hem de bu belgeyi adli bir dosya kapsamında savcılığa veya mahkemeye göndermek bir şark kurnazlığından başka bir şey değil. Fakat bu durum onların sorumluklarını kaldırmadığı gibi binlerce kişiyi tutuklamaya sevk eden savcıları ve tutuklama kararı veren hakimleri de sorumluluğa ortak etmektedir.

Bylock nedeniyle yargılanan bir kişi, “Ben hiçbir zaman Bylock kullanmadım, adım modül denen şeye haricen eklenmiş, şahsıma iftira atılıyor, ilgililerden şikayetçiyim” dese bunun sağlamasını yapabilecek bir veri bile yok. Bu durumda listeleri gönderen polisler veya istihbarat personeli, “Biz delil olmadığını yazdık, buna rağmen savcı-hakim tutukladı” dese bile kendileri de ‘iftira’ suçu işlemiş durumuna düşecektir.

Hal böyle iken Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kendi delil kabul etmediği Bylock fişleme listelerini, arama motoru benzeri bir yazılımla 81 ilin emniyetinin kullanımına açması ayrı bir skandal. Türkiye’nin herhangi bir noktasında yapılacak GBT (Genel Bilgi Toplama) sorgusunda, kişinin Bylock listesinde olup olmadığı belirlenecek ve anında gözaltı yapılacak.

[Ali Adil Çakar] 20.3.2017 [TR724]