15 Temmuz’dan sonra Sakarya Akyazı’da 22 esnafın dükkanı yağmalanacaklar listesine alındı. AKP’liler tarafından hazırlanan bu listede Sait Arık’ın kitap dükkanı da var.
BOLD ÖZEL – 15 Temmuz sonra Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik başlatılan soykırımın en yoğun yaşandığı illerden biri de Sakarya’nın Akyazı ilçesiydi. 16 Temmuz sabahı Akıncılar Üssünde bulunan Adil Öksüz’ün, gözaltına alınıp serbest bırakıldıktan sonra Akyazı’ya geldiği ve kayınpederinin evinde saklandığı iddiaları bütün gözleri ilçeye çevirmişti. Şehirdeki Hizmet Hareketi mensupları da hain ilan edilmişti.
DERSHANEYE POMPALI TÜFEKLE SALDIRDILAR
Öyle ki AKP’li ilçe teşkilatı ve partizanlar, sahiplerinin Hizmet Hareketi mensubu olduğunu düşündükleri 22 dükkanı fişleyip yakılacaklar listesine aldılar. Dershanelere pompalı tüfekle saldırıp bir veteriner dükkanını taşladılar. 2008’den beri Necati Temel Caddesinde kitap-kırtasiye dükkanı işleten Akyazı esnaflarından Sait Arık’ın (36) dükkanı da yakılacaklar arasındaydı.
15 Temmuz’san sonra Türkiye genelinde 200 bin ton ayet, hadis ve tefsir kitabı yakıldı. İnsanlar kütüphanelerini imha etmek zorunda kaldı. Çamaşır suyuna bastırılan, çamaşır makinelerinde yıkanan, yol kenarlarına atılan imha edilen kitap hikayeleriyle dolu herkes.
KENDİNİ SULTAN FATİH’İN YERİNE KOYDU
Dönemin AKP’li Akyazı Belediye Başkanı Hasan Akcan, 15 Temmuz’dan sonra şehirde bir zafer mitingi düzenlemiş ve yaptığı şu açıklamayı Sait Arık’a bir lütufmuş gibi anlatmaktan hicap duymamıştı:
“Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a girdiğinde, gayr-i Müslimlerin mallarına dokunulmayacaktır, dedi. Ben de mitingde aynısını söyledim.”
Yani yıllardır oturup kalktığı, tanıdığı insanları ‘terörist’ ilan ettikleri yetmiyormuş gibi gayr-i Müslim olmakla itham etmek İslamcı camiaya nasip oldu.
6-7 Eylül olaylarında Beyoğlunda Rumların dükkanları nasıl yakıldıysa, Malatya’da Alevilerin evlerine nasıl işaretlendiyse, 2. Dünya Savaşında Yahudilerin malları nasıl yağmalandıysa Akyazı’da yapılanlar ve Sait Arık’ın yaşadıkları arasında bir fark bulunmuyor.
14 ay cezaevinde yattıktan sonra ailesiyle birlikte Türkiye’yi terk etmeye zorlanan, işi, aşı, canı tehdit altında olan, özgürlüğü elinden alınan Sait Arık yaşadıklarını BOLD’a anlattı.
BOYKOT DÖNEMİ DAHA ÖNCE BAŞLADI
Adım Sait Arık, Sakaryalıyım. Akyazı ilçesinde esnaftım. Necati Temel Caddesinde bir kitap-kırtasiye dükkanım vardı. 15 Temmuz darbe girişimine kadar hayatımı gayet güzel idame ettiriyordum. 17-25 Aralık dönemi herkes için farklıydı, bir boykot dönemi de vardı. Sakarya Girişimci İş Adamları Derneğinin yönetimine 2015 Aralık ayında girdim. 15 Temmuz’dan bir buçuk ay önce gözaltına alındım. 1 gün gözaltında kaldım. Sonra yurt dışı yasağı ile serbest bırakıldım. pasaportuma o zaman el konuldu. 15 Temmuz öncesinde biraz hukuka uymaya çalışıyorlardı.
BUNLARIN DÜKKANLARI YAKILSIN!
15 Temmuz’da ailemle birlikte yayladaydık. Olayları öğrenince geri geldim. Sakarya’daki 22 iş yeri için ‘bunların dükkanı yakılsın’ diye talimat verilmiş.
Bizim bulunduğumuz ilçe göz önündeydi. Sakarya’nın büyük bir ilçesi. IŞİD’in eğitim kampının olduğu bir yer. Adil Öksüz’ün kayınpederinin evi burada. Aynı zamanda AKP’nin çok ciddi bir oy potansiyeli var. Yüzde 70’lerin üzerinde. Geri kalanı da Saadet Parti ve MHP kökenlidir. Yani ilçenin tamamına yakını iktidar yanlısı.
BİR GECEDE IŞİD’Cİ OLDUK
Yıllardır tanıştığımız, oturup kalktığımız insanlar bizi bir gece IŞİD ile bir görmeye, Adil Öksüz’ün kayınpederinin evi Akyazı’da diye bizi darbeden sorumlu tutmaya başladı. İnanılır gibi değildi ama bunlar oldu.
Dükkanı yakılacaklar listesinde olan bir diğer arkadaşım vardı. Onun oğlu da dükkanlarının önünde gece nöbet tutuyormuş. Birisi gece yakmaya çalışırsa müdahale edecek çocuk.
Dükkanlarımızın yakılma emrini ilçedeki AK Partililer ve ilçe teşkilatları veriyor. Bir liste hazırlamışlar. Bu liste elimde yok maalesef, ulaşamadım. Ama gören arkadaşlarım söylediler.
Arkadaşlarla şöyle bir kanaate vardık. Eğer dükkanlarımızı yakmaya gelirlerse müdahale etmeyip, direk çıkacaktık. Can kaybı olmasın diye.
Arkadaşım Akyazı’nın kaymakamını ve müftüsünü tanıyordu. Onları aramasını söyledim. Ben de Belediye Başkanı ile tanışıyordum onu arayacaktım. Acaba bu işin üstesinden gelir miyiz, dükkanımızın yakılmasına engel olabilir miyiz diye bir ümidimiz vardı.
Kaymakam telefonu açmadı. Belediye Başkanı da açmadı. Bu günler sürdü. 15 Temmuz’dan sonraki Perşembe günü Belediye Başkanı telefonuma cevap verdi. Dükkanlarımızın yakılacağını, böyle duyumlar aldığımızı söyledim.
ONLARDAN DEĞİLİM DİYE AÇIKLAMA YAP!
Açıklama yapmamı istedi. “Şunu diyeceksin; bu terör örgütü fetöcüler haindir, ben bunlardan değilim diye açıklama yap. Niye bunu yapmıyorsun! Darbeyi bunlar yaptı, niye bunu söylemekten çekiniyorsun! Sen hala kuyruğunu dik tutmaya çalışıyorsun, konuşmandan öyle anlıyorum” dedi.
Ben de “Hiçbir şeyden çekinmiyorum. Bütün basın Şaban Dişli’nin kardeşi hakkında açıklama yapıyor, darbeye karıştığı iddiasıyla. Ben şimdi bütün AK Partililere darbeci mi diyeceğim yani. Darbe yapanın Allah belasını versin, dünya ahiret yüzünü güldürmesin. Allah bize iş yerlerimizi çoluk çocuğumuzun rızkını temin için vermiş, artık buraya mı göz dikildi” diye serzenişte bulundum.
GAYR-İ MÜSLİM DE OLDUK
Belediye başkanı şöyle devam etti: “Akşamki konuşmamda Fatih Sultan Mehmet’i örnek verdim. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a girdiğinde gayr-i Müslimlerin mallarına dokunulmayacaktır. Bizim de böyle yapmamız lazım.”
Ben de; “Bu insanlar buranın insanları. Kaldı ki Resulullah (sav) Mekke’ye girdiğinde Yahudi’ye bile yaşama hakkı verdi” dedim.
Yani bizi gayr-i müslim ilan edip bunların mallarına dokunulmasın açıklaması yapmış mitingde.
DÜKKANLAR YAĞMALANMAYA BAŞLADI
Sonraki günlerde her akşam bir telefon geliyor. Bir akşam Sürat Kargo yağmalandı. O artık devletin malı diyerek onları taşladılar. Başka bir akşam veteriner bir arkadaşım aradı, dükkanına gidemiyor çok korkmuş, dükkanını taşlamışlar. Hatta emniyete gittim tutanak tutalım diye.
Polisler. ‘Siz gidin yaptırın camınızı, daha sonra tutanak tutulur’ dediler. Tabi bizleri darbeci diye taşlıyorlar. Daha çok oralı olmayanların dükkanına saldırıyorlar. Yerli olup eşi dostu olanın dükkanına saldırmaya cesaret edemiyorlar.
“ZATEN SİZİ İÇERİ ATACAKLAR”
Daha sonra Akyazı’daki FEM dershanesine saldırmaya başladılar. Bir akşam taşladılar. Bir akşam pompalı tüfeklerle saldırdılar. Dershane aslında kapatılmıştı. Ama kirası 2021 yılına kadar ödendiği için tabelası da dahil her şeyi duruyordu. Devralmak isteyenler olmuş, okul yapacaklardı, yeni sahipleri ruhsat almak için bekliyorlardı.
Bunlar 15 Temmuz haftası oluyor. Ben gittim baktım. 100 metre ilerisinde dükkanım var. Gidiyorum dükkanıma bakıyorum, bir şey yapmışlar mı diye. Günlerden cumaydı. Abimle tartıştık. Duymuşlar her yerden “Zaten sizi içeri atacaklar” diyor.
BİR HAFTA SONRA GÖZALTINA ALINDIM
15 Temmuz’dan bir hafta sonra 23 Temmuz 2016’da tekrar gözaltına alındım. 3 Ağustos 2016’ya kadar Sakarya Emniyet Müdürlüğü KOM Şube’de gözaltında tutuldum.
Küçük bir nezarethanede 25-26 kişi kalmak zorundaydık. Bize 11 gün boyunca verdikleri şey, sabahleyin yarım ekmek arası küçük peynir ve meyve suyu. Öğlen yemeği yok. Akşama da küçük bir pide ve yanında bir ayran. Yatarken ise dümdüz yatmak zorundasınız. Betonda yatıyorduk. Hava çok sıcak, klima yok içeride. Duş almanız gerekiyor. Tuvalette bir çeşme var, orada duş almak zorunda kaldık.
3 Ağustos’ta savcılığa çıkartıldık. Savcı kaç çocuğun var dedi. Bilmiyorum dedim. Benimle dalga mı geçiyorsun dedi. Hayır dedim, kesinlikle dalga geçtiğim yok, eşim hamileydi, son ayıydı. Ailemle 11 günlük gözaltı süresinde görüştürülmedim. Avukatımla da görüştürülmedim ne yazık ki… Dolayısıyla eşimi doğum yapıp yapmadığından haberdar değilim. Eğer doğum yaptıysa 2, yapmadıysa 1 çocuğum var dedim. Sadece güldü ve katibe bir çocuğu var diye yazmasını söyledi.
22 KİŞİ MAHKEMEYE ÇIKARILDIK
Tabi ki onların güldüğü durum bizim için yürek acısıydı, içimizin kanadığı meselelerdi. 22 kişi çıktık mahkemeye 11 kişi bırakıldı, 11 kişi tutuklandı. Onlar neden bırakıldı, biz neden tutuklandık. Bir ölçü yoktu. O zaman Sakarya’da tutuklananların yüzde 50’si bırakılıyor, yüzde 50’si tutuklu yargılanıyordu. Gözaltına alınan akademisyenler, öğretmenler için de aynı durum geçerliydi.
ÜÇ BAKANLIK AYNI ANDA 50 BİN TL CEZA KESTİ
Cezaevine gönderildik. Eşim cezaevine geldiğinde iş yerime 3 ceza kesildiğini öğrendim. Aynı gün 3 bakanlığın personeli; çalışma, maliye ve ticaret bakanlığı geliyorlar ve ayrı ayrı cezalar kesiyorlar. Kapatacak bir şey bulamadıkları için, cezalarla yıldırmaya çalışıyorlar. 50 bin TL’ye yakın ceza kesmişler.
Dükkanı yakılacak esnaflar diye basına da yansıdık. Akyazı’da 22 esnaf varmışız. Cemaat esnafı diyerek yakacaklardı ama cesaret edemediler. Hatta ülkücü yakınlarımız o günlerde bizim dükkanın karşısında kahve muhabbet ayağına nöbet tutuyorlardı. Eğer biri yakacak olursa “Onu da biz yaktıkları dükkanın içine atacağız” diye hakkımızda konuştuklarını duyanlar var. Bizim Sakarya’yı, Akyazı’yı bilmeyen insanın burayı anlaması zor. Burası Siyasal İslam’ın kalesi olan yerlerden biridir.
14 ay Sakarya Cezaevinde yattım. Hakkımda iki dosya açılmıştı. Normalde beni İş Adamları Derneği dosyasından almışlardı. Ama daha sonra Sakarya Çatı Davası dosyasına aktarmışlar. Eğer darbe başarılı olsaymış Sakarya Akyazı’nın kaymakamı olacakmışım! İlk mahkeme 8 gün sürdü. 40 kişiydik. 8. gün tahliye oldum.
İŞ YERİMİ YOK PAHASINA DEVRETTİM
Cezaevinden 27 Eylül 2017 tarihinde çıktım. Bir ay içinde iş yerimi yok pahasına devrettim. Ve ilçeden taşınma kararı aldık. Sinek ilacı ticaretine başladım. İşlerim eskisinden de iyi gidiyordu. Yaklaşık 5 ay iyi para kazandığımızı duyan Sakaryalı serseri-mafyalar mal aldığım firmanın sahibini tehdit ediyorlar. “Bir fetöcüye mal sattıramazsın” diyorlar.
Bir süre sonra işi bırakmak zorunda kaldım. Benim para kazanmam onlara göre imkansız, çünkü ben vatan hainiyim! Tehditler devam etti. Suç duyurusunda bulundum, koruma talep ettim, önce Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığına gittim. Sakarya KOM şubeye gönderdiler Orada 6-7 polise anlattım. Onlar da Akyazı Savcılığına gönderdiler. Savcı dinlemedi, beni yan taraftaki katibe gönderdi. 2018 Ekim ayında oluyor bunlar. Bu konu ile alakalı hiçbir işlem yapmadılar ama ben mücadeleye devam ediyordum.
ÖLÜM TEHDİDİNE POLİS İŞLEM YAPMADI
En son yeni taşındığım ilçenin kaymakamlığına gittim. Kaymakam beye ölüm tehditleri aldığımı söyledim. Koruma yazısı yazdı, onayladı. O yazıyla ilçe emniyetine gittiği halde bir şey yapmadılar, yapamayız dediler. Polisimiz yok dediler. Başına bir şey gelirse bizi ararsın dediler. Ben zaten başıma bir şey geldiğinde polisi arayabiliyorum! Ölüm ile tehdit ediliyorum. Ölünce sizi mi arayacağım dedim. Siz bana bunu söylüyorsunuz, muhtemelen cenazeme geleceksiniz dedim. Bizim yapacak başka bir şeyimiz yok dediler. Çıkış yolu bulamadım.
O günlerde İstinaf Mahkemesi de cezamı onadı. O da çok tuhaf bir şeydi. Sakarya 4. Ağır Ceza Mahkemesinin bana verdiği 7,5 yıllık cezanın onaylanma gerekçelerinden biri il imam yardımcısı olmammış. Şaştım kaldık. Çünkü öyle bir şey yok. Yargılanmanın hiçbir aşamasında il imam yardımcılığı diye bir ifade yoktu. Muhtemelen bir kişinin dosyasından kopyala-yapıştır yapmışlar.
İşte o zaman Türkiye’den ayrılmaya karar verdim. Ve öyle bir dönemdi ki, eşim yine hamileydi ve ben çıkmak istemiyordum. Meriç üzerinden Yunanistan’a geçtim. Tek geçtim. Eşim hamile olduğu için cesaret edemedik. O dönemde boğulma vakaları oluyordu.
21 Kasım 2018’de ülkemden ayrıldım. Yunanistan’da 3 hafta kadar kaldım. Daha sonra Almanya’ya geldim. Alman devleti hemen oturum verdi. Ailem vizeyle bir iki ay önce gelebildi. Eşimin hamilelikteki son ayıydı yine. Uçağa binme yasağı oluyor. Doktor raporu gerekiyor. Doktor raporu alındı vs yine çok zor günler geçirdik.
Sağ salim gelebildiler nihayet. Onlar için de oturuma başvurduk. 14 Haziran 2019’da üçüncü çocuğumuz dünyaya geldi. Artık bir aradayız ve Almanya’daki yeni hayatımıza alışmaya çalışıyoruz.
[Sevinç Özarslan] 31.7.2019 [BoldMedya.com]
Merkel’den mülteci ebru sanatçısına özel teşekkür [Sevinç Özarslan]
Ebru sanatçısı Hacı Ahmet Altıner, Türkiye’de yaşadığı hukuksuzlukları Almanya Başbakanı Angela Merkel’e bir mektupla anlattı. Altıner, Merkel’e küçük bir de sürpriz yaptı.
BOLD ÖZEL – Almanya Başbakanı Angela Merkel, Hacı Ahmet Altıner’e ebrudan yaptığı portresi için teşekkür etti. Altıner, “Şansölye Angela Merkel’e geçen hafta bir mektup yazmıştım. Mektubumda, Türkiye’deki yaşanan süreci anlatmış ve ebru üzerine, A4 büyüklüğünde küçük bir resmini yapıp göndermiştim. Bugün cevap geldi. Mektup ve resim için teşekkür edip, yorumlarımın dikkate alındığını belirtti” dedi.
Angela Merkel’in makamından gelen teşekkür belgesi.
İki buçuk yıl önce Almanya’ya göç eden Hacı Ahmet Altıner, yaşadığı Badem Wütemberg eyaletinde ilgi çeken mülteci sanatçılardan biri. Eyalet Valiliği tarafından iki kez sergiye davet edildi. İstanbul’da aldığı ebru, kaligrafi ve resim eğitimini Almanya’da geliştirerek yaşadığı Schwabisch Gmünd’de iki sergiye katıldı.
ALMANYA’DA OLMAYAN NE VAR?
Ostalbkreis Valiliği tarafından 2017 kış mevsiminde “Wir bauen neue Stadt- Yeni bir şehir inşa ediyoruz” başlıklı ilk sergiye şehirdeki diğer mülteci sanatçılarla birlikte katılan Altıner, “Tüm sanatçılardan kendi vatanlarında olup Almanya’da olmayan şeylerin resminin çizilmesi istendi. Ben de bu sergiye; spielplatz (oyun sokağı) ve Tierfriedhof (hayvan mezarlığı) adlı eserle katıldım. 10 tane birer metrekarelik tahtalar vardı. O tahtalara resimler çizildi. Birleşince tek bir eser gibi görünüyordu. Ben iki tahtaya resim yaptım. Bu resimlerde, Türkiye’de ki trafiğe kapalı oyun sokaklarını ve Şişli’deki hayvan mezarlığını resmetmeye çalıştım. Bu şehirde de hayvanlar için bir mezarlık yapılabilir demek istedim” dedi.
Şehre mimari ve sanatta yeni ve farklı bir hava katmak amacıyla düzenlenen bu sergi Schwäbisch Gmünd mülteci kampında sergilendi.
GELİRİ MÜLTECİLERE BAĞIŞLANDI
Altıner, sergide satılan eserlerinin gelirlerini Yunanistan’daki mültecilere bağışladı.
İkinci sergi Baden-Württemberg Eyaleti Mülteci Komisyonunun 30. yıldönümü vesilesiyle 1-26 Aralık 2018 tarihinde gerçekleştirildi.
BM Mülteci Yardımı ve Uluslararası Af Örgütü desteğiyle “KISS Sanat Galerisinde açılan “IDENTITY – Kunst sucht Heimat” (KİMLİK – Sanat Vatan Arıyor?) başlıklı sergide yine mülteci sanatçıların eserleri sergilendi. Sergi, yoğun ilgiden dolayı 27 ocak 2019 tarihine kadar uzatılmıştı.
Altıner, sergide satılan eserinin gelirini “Time to Help” aracılığıyla Yunanistan’daki mültecilere bağışladı. 4 eseri satıldı fakat diğer eserleride satıldıkça geliri yine “Time to Help” derneğine bağış olarak gidecek.
MÜLTECİLER İÇİN YENİ BİR SERGİ DAHA
Altıner sözlerine şöyle devam etti: “Önümüzdeki aylarda bir sergim daha olacak ve yine resimlerimi Yunanistan’daki mülteciler için “Time to Help” derneğine bağışlamak istiyorum. Şansölye Angela Merkel’den bu sergide satılmak üzere büyük bir portre resmini canlı olarak yapmak için izin istemiştim. Ama kendisi portre resmi için birçok ressamın başvurduğunu, tüm sanatçılara eşit muameleden dolayı canlı portre resmi talebimi kabul edemeyeceğini belirtti. Her ne kadar şansölyenin kendinini görme ve resmini yapma fırsatını kaçırsam da Türkiye’deki süreci ifade edebildiğim ve cevap alabildiğim için çok mutlu oldum.
HAKARET DAVASI AÇMIŞTI
Altıner, KHK ile kapatılan Hizmet Hareketi okullarından uzun süre Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yaptı. Tarih ve Kültür Derneği başta olmak üzere birçok dernekte kendi alanında seminer ve dersler verdi. Daha sonra dernek bünyesinde ebru dersleri aldı.
17-25 Aralık sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Hizmet Hareketi gönüllülerine yönelik hakaretlerinden dolayı dava açtığını söyleyen Altıner, Erdoğan’a dava açanların tutuklanmaya başlaması üzerine Almanya’ya göç etmek zorunda kaldığını ifade ediyor.
Şu an C1 Almanca kursuna giden Altıner, kursun bitiminde Almanya genelinde çok yaygın olan ve genelde mültecilerin gittiği dil kursu Volkshochschule (VHS)’de ebru ve sanat dersleri verecek.
[Sevinç Özarslan] 31.7.2019 [BoldMedya.com]
BOLD ÖZEL – Almanya Başbakanı Angela Merkel, Hacı Ahmet Altıner’e ebrudan yaptığı portresi için teşekkür etti. Altıner, “Şansölye Angela Merkel’e geçen hafta bir mektup yazmıştım. Mektubumda, Türkiye’deki yaşanan süreci anlatmış ve ebru üzerine, A4 büyüklüğünde küçük bir resmini yapıp göndermiştim. Bugün cevap geldi. Mektup ve resim için teşekkür edip, yorumlarımın dikkate alındığını belirtti” dedi.
Angela Merkel’in makamından gelen teşekkür belgesi.
İki buçuk yıl önce Almanya’ya göç eden Hacı Ahmet Altıner, yaşadığı Badem Wütemberg eyaletinde ilgi çeken mülteci sanatçılardan biri. Eyalet Valiliği tarafından iki kez sergiye davet edildi. İstanbul’da aldığı ebru, kaligrafi ve resim eğitimini Almanya’da geliştirerek yaşadığı Schwabisch Gmünd’de iki sergiye katıldı.
ALMANYA’DA OLMAYAN NE VAR?
Ostalbkreis Valiliği tarafından 2017 kış mevsiminde “Wir bauen neue Stadt- Yeni bir şehir inşa ediyoruz” başlıklı ilk sergiye şehirdeki diğer mülteci sanatçılarla birlikte katılan Altıner, “Tüm sanatçılardan kendi vatanlarında olup Almanya’da olmayan şeylerin resminin çizilmesi istendi. Ben de bu sergiye; spielplatz (oyun sokağı) ve Tierfriedhof (hayvan mezarlığı) adlı eserle katıldım. 10 tane birer metrekarelik tahtalar vardı. O tahtalara resimler çizildi. Birleşince tek bir eser gibi görünüyordu. Ben iki tahtaya resim yaptım. Bu resimlerde, Türkiye’de ki trafiğe kapalı oyun sokaklarını ve Şişli’deki hayvan mezarlığını resmetmeye çalıştım. Bu şehirde de hayvanlar için bir mezarlık yapılabilir demek istedim” dedi.
Şehre mimari ve sanatta yeni ve farklı bir hava katmak amacıyla düzenlenen bu sergi Schwäbisch Gmünd mülteci kampında sergilendi.
GELİRİ MÜLTECİLERE BAĞIŞLANDI
Altıner, sergide satılan eserlerinin gelirlerini Yunanistan’daki mültecilere bağışladı.
İkinci sergi Baden-Württemberg Eyaleti Mülteci Komisyonunun 30. yıldönümü vesilesiyle 1-26 Aralık 2018 tarihinde gerçekleştirildi.
BM Mülteci Yardımı ve Uluslararası Af Örgütü desteğiyle “KISS Sanat Galerisinde açılan “IDENTITY – Kunst sucht Heimat” (KİMLİK – Sanat Vatan Arıyor?) başlıklı sergide yine mülteci sanatçıların eserleri sergilendi. Sergi, yoğun ilgiden dolayı 27 ocak 2019 tarihine kadar uzatılmıştı.
Altıner, sergide satılan eserinin gelirini “Time to Help” aracılığıyla Yunanistan’daki mültecilere bağışladı. 4 eseri satıldı fakat diğer eserleride satıldıkça geliri yine “Time to Help” derneğine bağış olarak gidecek.
MÜLTECİLER İÇİN YENİ BİR SERGİ DAHA
Altıner sözlerine şöyle devam etti: “Önümüzdeki aylarda bir sergim daha olacak ve yine resimlerimi Yunanistan’daki mülteciler için “Time to Help” derneğine bağışlamak istiyorum. Şansölye Angela Merkel’den bu sergide satılmak üzere büyük bir portre resmini canlı olarak yapmak için izin istemiştim. Ama kendisi portre resmi için birçok ressamın başvurduğunu, tüm sanatçılara eşit muameleden dolayı canlı portre resmi talebimi kabul edemeyeceğini belirtti. Her ne kadar şansölyenin kendinini görme ve resmini yapma fırsatını kaçırsam da Türkiye’deki süreci ifade edebildiğim ve cevap alabildiğim için çok mutlu oldum.
HAKARET DAVASI AÇMIŞTI
Altıner, KHK ile kapatılan Hizmet Hareketi okullarından uzun süre Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yaptı. Tarih ve Kültür Derneği başta olmak üzere birçok dernekte kendi alanında seminer ve dersler verdi. Daha sonra dernek bünyesinde ebru dersleri aldı.
17-25 Aralık sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Hizmet Hareketi gönüllülerine yönelik hakaretlerinden dolayı dava açtığını söyleyen Altıner, Erdoğan’a dava açanların tutuklanmaya başlaması üzerine Almanya’ya göç etmek zorunda kaldığını ifade ediyor.
Şu an C1 Almanca kursuna giden Altıner, kursun bitiminde Almanya genelinde çok yaygın olan ve genelde mültecilerin gittiği dil kursu Volkshochschule (VHS)’de ebru ve sanat dersleri verecek.
[Sevinç Özarslan] 31.7.2019 [BoldMedya.com]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Adalet ve vicdanda geçen yüzyılı arar olduk!
Sosyal medyada dolaşan 2 gazete kupürü, bir bebeğin iki gün önce cezaevinde öldüğü Türkiye’nin basında ve adalette nasıl geçen yüzyılı arar hale geldiği gösterdi.
BOLD – Bir aydır Osmaniye’de tutuklu bulunan 3 aylık hamile Hanife Çiftçi, daha iki gün önce cezaevinde bebeğini kaybetti. Çiftçi’nin karnında ölen bebeği kürtajla alındı. Hanife Çiftçi’nin hamile haliyle tutuklanmasına HDP’li Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu 5 Temmuzda yaptığı paylaşımla tepki göstermişti.
Gergerlioğlu, Çiftçi’nin bebeğini kaybetmesinden uyarılara kulak asmayan hükümet yetkililerini “Yatacak yeriniz yok” diyerek sorumlu tuttu. Gergerlioğlu hamile ve yeni doğum yapan kadınlar başta olmak üzere siyasi tutuklular ile ilgili konuşan birkaç vekilden biri.
KANUNLAR AÇIKÇA İHLAL EDİLİYOR KONUŞAN YOK
Yasaların çiğnenerek yapılan tutuklamalar yüzünden bugüne kadar binlerce insan mağdur edildi. Yaşanan bu ve benzeri insan hakları ihlalleri medyada yok denecek kadar az yer aldı.
Sosyal medyada dolaşan 2 gazete kupürü ise “Türkiye, basında ve adalette geçen yüzyılı arar hale geldi” yorumlarına neden oldu.
54 yıl önce hamilelerin infazı erteleniyor, cezaevine konulmuyordu. 30 yıl önce de cezaevindeki çocukların haberleri basında rahatlıkla yer bulabiliyordu.
[BoldMedya.com] 31.7.2019
BOLD – Bir aydır Osmaniye’de tutuklu bulunan 3 aylık hamile Hanife Çiftçi, daha iki gün önce cezaevinde bebeğini kaybetti. Çiftçi’nin karnında ölen bebeği kürtajla alındı. Hanife Çiftçi’nin hamile haliyle tutuklanmasına HDP’li Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu 5 Temmuzda yaptığı paylaşımla tepki göstermişti.
Gergerlioğlu, Çiftçi’nin bebeğini kaybetmesinden uyarılara kulak asmayan hükümet yetkililerini “Yatacak yeriniz yok” diyerek sorumlu tuttu. Gergerlioğlu hamile ve yeni doğum yapan kadınlar başta olmak üzere siyasi tutuklular ile ilgili konuşan birkaç vekilden biri.
KANUNLAR AÇIKÇA İHLAL EDİLİYOR KONUŞAN YOK
Yasaların çiğnenerek yapılan tutuklamalar yüzünden bugüne kadar binlerce insan mağdur edildi. Yaşanan bu ve benzeri insan hakları ihlalleri medyada yok denecek kadar az yer aldı.
Sosyal medyada dolaşan 2 gazete kupürü ise “Türkiye, basında ve adalette geçen yüzyılı arar hale geldi” yorumlarına neden oldu.
54 yıl önce hamilelerin infazı erteleniyor, cezaevine konulmuyordu. 30 yıl önce de cezaevindeki çocukların haberleri basında rahatlıkla yer bulabiliyordu.
[BoldMedya.com] 31.7.2019
Adalet Yolculukları - 1 [Safvet Senih]
Bir sosyolog ve din adamı olan Nile Harper, 19 Cemaatin içinde 30 sene boyunca yapılan hataları ele alarak dikkat edilecek hususlar üzerinde duruyor. JOURNEYS INTO JUSTICE (Adalet Yolculukları) isimli eserinde 85 Madde halinde uzunca durmuş. Biz de bunları özet halinde takdim etmeye çalışalım:
İdareci ve Boardları başarısız kılan, başarısızlığa iten, mücerreb hususlar:
İdareci ve Board’ların:
1. Meseleleri kendi konfor bölgesi dışında düşünememe; rahatlarını bozacak insiyatiflere girmeme; rahat ettikleri alan dışında, bir şey yapmamak için, acziyet ve yetersizliklerini öne sürme karışmama; özellikle, bir itiraz, iddia, bir meydan okumayla karşılaşırlarsa, rahatlarını bozacak bir teşebbüste bulunmamaları;
2. Alternatif veya yeni çıkış yolları arama yerine, yapılacakların çok zor olduğu ifadesine sığınıp, güçlerinin buna yetişemeyeceğini ifade etme; maalesef elimiz ve gücümüz yetişemiyor ‘bahanelerine’ sığınma; “tek karar veren ben olsam neyse, ama…” bahanelerini öne sürüp, işten kaçma;
3. Kendi alanlarını savunma-koruma ve ellerinde tutma derdinde olmaları; (burası benim alan) savunması; kendi konum, güç ve prestijlerini kaybetme korkusuna düşme; başkaları ile egosantrik kapışma, kıyas veya çekişmeye girme;
4. Sözün, icraatın önünde olması; söylenin içselleştirilememesi; anlatılanlara idarecilerin kendilerinin inanmaması veya uygulamaması; böylece, yapıcı, değer ve esaslara dayalı olmadan, çalışmayı teşvik etmeleri;
5. Sistematik düşünememe ve bundan sistematik aksiyona geçememe;
6. Kurum-Hizmet imkanlarını kendi düşündüğü istikamette kullanma-kullandırma;
7. Daha geniş kapsamlı katılım ve karşılıklı-işbirliğini sağlayacak, genişletilmiş-katılım ve işbirliğine yeni yollar oluşturacak “ekip” çalışmasına karşı isteksiz olma;
8. Otorite, fikir, ve mesuliyeti geniş bir ekiple paylaşmaktan kaçma; board yerine, kendini en yetkili zannetme;
9. Organizasyonlar arasında kültürel farklılıkları görememe, kabullenememe; anlayış ve işleyişteki kültürel farklılıklar arasında irtibat, geçiş ve köprüler kurmayı becerememe;
10. Bakış açılarının küçük ve dar kalıp, yeni teşkilatçı insanları cezbedememe; öyle bireyler olsa da onları kabul etmeme, onları içlerine almama;
11. Kapalı ve elitist bir liderlik yaklaşımının olması; ve o tip bir liderlik yaklaşımın durağanlığa girmesi, elastikiyetini kaybetmesi; ve böylece kendilerini tüketip, harcamaları; bunun yerine ya yapısal sertlik yada değişmezlik vurgusunda bulunmaları;
12. Eski-geçmişteki başarılar ile avunup-övünüp, geleceği onlarla tarif ve tahdit etmek;
13. Yeni şartlar ve farklı fırsatlar karşısında yeteri kadar üretken-yenilikçi cevaplar verememe - öyle olamama;
14. Yeni mali kaynaklar geliştirme ve hasıl etme hususunda niyette ve gayrette eksiklik ve başarısızlıklar; atalet veya uyuşukluğu, yeniden taze bir güce, canlılığa, ümide döndürememe;
15. Misyonun sürünmeye geçmesi: çok fazla hedef ve amaç olup, çok fazla yapacak iş-yükümlülükle karşılaşıp, ‘önem sırasını belirleyememe’: önem sırası belirlenemeyince, çoğu işi kısmen veya tam gerçekleştirememe; çok fazla niyet ve iş altında ezilme;
16. Başarıları, belli bir grubun sahiplenmesi, kendilerinin marifeti-eseri gibi sunması; bütün iş ve hizmetlere katılanların yaptıklarını hakkıyla tasdik ve takdir etmemesi;
17. İş yapan insan ve kurumların, performans ve başarılarını tespit edecek, ölçecek ve ödüllendirecek, ölçü ve kıstasların olmayışı; daha önceden böyle bir ölçme sistem ve ölçülerinin geliştirilmemesi;
18. İnsanlar arasındaki mütekabiliyete dikkat etmeme; denkliği umursamama; insanların kıymetini görememe; izzetini itibarını, kadrini bilememe; gerektiğinde itibar ve şerefini koruyamama;
19. Organizasyonel yapının, bilhassa bilgi, iletişim ve hesap verilebilirlik husus ve şeklinde, açık ve net olmaması;
20. Katılımcıları hizmette kalacak şekilde besleyememe; Katılımcıları, birlik beraberlik, iç-kollektif gücü sağlayacak eserler, semboller, ritüeller, ortak bir geçmiş-tecrübe duygusu oluşturarak muhafaza edememe; bunları yayıp kutlayacak organizasyonlar teşkil edememe; ve birlik ve beraberliği onlar vasıtasıyla geliştirmeyi ihmal etme;
21. Başarılar, tüm katılımcı ve destekçilerdeki, ortaklaşa çalışma ve dayanışma ve kollektif hars duygusunu beslemeli; başarılar, umum besleme ve beslenmede iyi kullanılmalı; Başarılı hizmetler paylaşılmalı ki duygu düşünce ve değerlerin çalıştığı, işe yaradığı, ve de başarılı olduğu, daha başkalarını da teşvik için gösterilmiş olsun;
22. Yeni fikir, şart, zaman, insan, strateji ve metodlara intibak-uyum sağlayamama; yeni fikirlere açık olmama;
23. Mevcut durumlara yeni mânâ, değer ve yorumlar katarak, onları değiştirme-dönüştürme, ayrı parçacıkları birleştirerek yeni bir mozaik, yorum, mânâ ve sentez ifade edememe;
24. Yeni bir üslub (yani yeni yeni semboller, sanat, şiir, görsel imajlar, hikayeleştirme, müzik, folklor ve eğitim yoluyla), yeni bir dil, anlatım, sunum ve iletişim, dolayısıyla eğitim-öğretim geliştirememe;
25. Daha önce serdedilmiş fikirleri, yeni ifade yorum, kelimeler, anlatımla, veya yeni bir imaj, sembol yada vizyonla, realitenin yeniden anlaşılmasında kullanamama; bunları, anlatılanları daha önce anlayamamış olanların anlamalarında kullanamama;
26. Modern-teknolojik iletişim kaynaklarından istifade edememe; onları kullanamama, yani, o iletişim kaynakları ile, yeni yeni bilgiler, katkılar, girdiler yapamama, kitlelere iletememe;
27. Yeni bir idare ve liderlik yapısı oluşturamama; genç ve gelecek nesillerden ileride işi devralıp, liderlik yapacakları çıkaramama; onları yetiştirecek mekanizmaları oluşturamama;
28. İdareleri sırasında, karşılıklı saygı, sevgi itimat ve kalıcı dostlukları oluşturamama; suri dostluk, sevgi ve itiatın kalıcı olamayacağını anlayamama;
(Devam edeceğiz…)
[Safvet Senih] 31.7.2019 [Samanyolu Haber]
İdareci ve Boardları başarısız kılan, başarısızlığa iten, mücerreb hususlar:
İdareci ve Board’ların:
1. Meseleleri kendi konfor bölgesi dışında düşünememe; rahatlarını bozacak insiyatiflere girmeme; rahat ettikleri alan dışında, bir şey yapmamak için, acziyet ve yetersizliklerini öne sürme karışmama; özellikle, bir itiraz, iddia, bir meydan okumayla karşılaşırlarsa, rahatlarını bozacak bir teşebbüste bulunmamaları;
2. Alternatif veya yeni çıkış yolları arama yerine, yapılacakların çok zor olduğu ifadesine sığınıp, güçlerinin buna yetişemeyeceğini ifade etme; maalesef elimiz ve gücümüz yetişemiyor ‘bahanelerine’ sığınma; “tek karar veren ben olsam neyse, ama…” bahanelerini öne sürüp, işten kaçma;
3. Kendi alanlarını savunma-koruma ve ellerinde tutma derdinde olmaları; (burası benim alan) savunması; kendi konum, güç ve prestijlerini kaybetme korkusuna düşme; başkaları ile egosantrik kapışma, kıyas veya çekişmeye girme;
4. Sözün, icraatın önünde olması; söylenin içselleştirilememesi; anlatılanlara idarecilerin kendilerinin inanmaması veya uygulamaması; böylece, yapıcı, değer ve esaslara dayalı olmadan, çalışmayı teşvik etmeleri;
5. Sistematik düşünememe ve bundan sistematik aksiyona geçememe;
6. Kurum-Hizmet imkanlarını kendi düşündüğü istikamette kullanma-kullandırma;
7. Daha geniş kapsamlı katılım ve karşılıklı-işbirliğini sağlayacak, genişletilmiş-katılım ve işbirliğine yeni yollar oluşturacak “ekip” çalışmasına karşı isteksiz olma;
8. Otorite, fikir, ve mesuliyeti geniş bir ekiple paylaşmaktan kaçma; board yerine, kendini en yetkili zannetme;
9. Organizasyonlar arasında kültürel farklılıkları görememe, kabullenememe; anlayış ve işleyişteki kültürel farklılıklar arasında irtibat, geçiş ve köprüler kurmayı becerememe;
10. Bakış açılarının küçük ve dar kalıp, yeni teşkilatçı insanları cezbedememe; öyle bireyler olsa da onları kabul etmeme, onları içlerine almama;
11. Kapalı ve elitist bir liderlik yaklaşımının olması; ve o tip bir liderlik yaklaşımın durağanlığa girmesi, elastikiyetini kaybetmesi; ve böylece kendilerini tüketip, harcamaları; bunun yerine ya yapısal sertlik yada değişmezlik vurgusunda bulunmaları;
12. Eski-geçmişteki başarılar ile avunup-övünüp, geleceği onlarla tarif ve tahdit etmek;
13. Yeni şartlar ve farklı fırsatlar karşısında yeteri kadar üretken-yenilikçi cevaplar verememe - öyle olamama;
14. Yeni mali kaynaklar geliştirme ve hasıl etme hususunda niyette ve gayrette eksiklik ve başarısızlıklar; atalet veya uyuşukluğu, yeniden taze bir güce, canlılığa, ümide döndürememe;
15. Misyonun sürünmeye geçmesi: çok fazla hedef ve amaç olup, çok fazla yapacak iş-yükümlülükle karşılaşıp, ‘önem sırasını belirleyememe’: önem sırası belirlenemeyince, çoğu işi kısmen veya tam gerçekleştirememe; çok fazla niyet ve iş altında ezilme;
16. Başarıları, belli bir grubun sahiplenmesi, kendilerinin marifeti-eseri gibi sunması; bütün iş ve hizmetlere katılanların yaptıklarını hakkıyla tasdik ve takdir etmemesi;
17. İş yapan insan ve kurumların, performans ve başarılarını tespit edecek, ölçecek ve ödüllendirecek, ölçü ve kıstasların olmayışı; daha önceden böyle bir ölçme sistem ve ölçülerinin geliştirilmemesi;
18. İnsanlar arasındaki mütekabiliyete dikkat etmeme; denkliği umursamama; insanların kıymetini görememe; izzetini itibarını, kadrini bilememe; gerektiğinde itibar ve şerefini koruyamama;
19. Organizasyonel yapının, bilhassa bilgi, iletişim ve hesap verilebilirlik husus ve şeklinde, açık ve net olmaması;
20. Katılımcıları hizmette kalacak şekilde besleyememe; Katılımcıları, birlik beraberlik, iç-kollektif gücü sağlayacak eserler, semboller, ritüeller, ortak bir geçmiş-tecrübe duygusu oluşturarak muhafaza edememe; bunları yayıp kutlayacak organizasyonlar teşkil edememe; ve birlik ve beraberliği onlar vasıtasıyla geliştirmeyi ihmal etme;
21. Başarılar, tüm katılımcı ve destekçilerdeki, ortaklaşa çalışma ve dayanışma ve kollektif hars duygusunu beslemeli; başarılar, umum besleme ve beslenmede iyi kullanılmalı; Başarılı hizmetler paylaşılmalı ki duygu düşünce ve değerlerin çalıştığı, işe yaradığı, ve de başarılı olduğu, daha başkalarını da teşvik için gösterilmiş olsun;
22. Yeni fikir, şart, zaman, insan, strateji ve metodlara intibak-uyum sağlayamama; yeni fikirlere açık olmama;
23. Mevcut durumlara yeni mânâ, değer ve yorumlar katarak, onları değiştirme-dönüştürme, ayrı parçacıkları birleştirerek yeni bir mozaik, yorum, mânâ ve sentez ifade edememe;
24. Yeni bir üslub (yani yeni yeni semboller, sanat, şiir, görsel imajlar, hikayeleştirme, müzik, folklor ve eğitim yoluyla), yeni bir dil, anlatım, sunum ve iletişim, dolayısıyla eğitim-öğretim geliştirememe;
25. Daha önce serdedilmiş fikirleri, yeni ifade yorum, kelimeler, anlatımla, veya yeni bir imaj, sembol yada vizyonla, realitenin yeniden anlaşılmasında kullanamama; bunları, anlatılanları daha önce anlayamamış olanların anlamalarında kullanamama;
26. Modern-teknolojik iletişim kaynaklarından istifade edememe; onları kullanamama, yani, o iletişim kaynakları ile, yeni yeni bilgiler, katkılar, girdiler yapamama, kitlelere iletememe;
27. Yeni bir idare ve liderlik yapısı oluşturamama; genç ve gelecek nesillerden ileride işi devralıp, liderlik yapacakları çıkaramama; onları yetiştirecek mekanizmaları oluşturamama;
28. İdareleri sırasında, karşılıklı saygı, sevgi itimat ve kalıcı dostlukları oluşturamama; suri dostluk, sevgi ve itiatın kalıcı olamayacağını anlayamama;
(Devam edeceğiz…)
[Safvet Senih] 31.7.2019 [Samanyolu Haber]
Öğrendim [Asım Yıldırım]
Geceye mayaladığım uyku tutmadı bir türlü..
tutmuyor.
Buna sebep, yaşadığım apartmanın çamaşırhanesinde gürültüyle çalışan fan mıdır,
yoksa yıllardan beri yüreğimde tortulaşmış acılar mı..
bilmiyorum.
Lâkin kafamda bir sürü soru..
durmadan birbirine çarpıyor.
Cevaplar ise kuytulara gizlenmiş, sobelenmeyi bekliyor.
Önceki gün, aylardan beri kendilerinden haber alınamayan, sokak ortasında kaçırılan insanlardan dördünün Emniyet'te olduğu bilgisi geldi.
Aileleri kadar sevindim desem abartmış olmam.
Diğer ikisinden ise henüz haber yok..
Onları düşündüm..
bir yandan,
yıllardan beri her Cumartesi, coplanma, biber gazına maruz kalma, itilip hakaret görmeyi göze alarak toplanıp;
"oğullarımız nerede" diyen ciğerleri dağlanmış anaları…
Oğulları, eşleri ne yaparsa yapsın..
ağlayan o kadınların yanında olmak gerekirmiş.
"Empati yap" demek yeterli değilmiş..
yaşamak gerekirmiş.
"Acılarınızı anlıyorum" demek yetmezmiş..
"ateş düştüğü yerle birlikte beni de yakar" diyerek yanmak gerekirmiş.
En azından onlarla beraber oturup kavrulan ciğerin acısını duyabilmek için ağlamak gerekirmiş.. .
Dinini öğrenmeden, ırkını sorgulamadan, rengine bakmadan..
"ahsen-i takvim yaratılmış insan" diye bakıp acı çekenle acı çekmek gerekirmiş..
ve aynı acılar bir daha yaşanmasın diye ziyade azimkâr olmak...
[Asım Yıldırım] 31.7.2019 [Samanyolu Haber]
tutmuyor.
Buna sebep, yaşadığım apartmanın çamaşırhanesinde gürültüyle çalışan fan mıdır,
yoksa yıllardan beri yüreğimde tortulaşmış acılar mı..
bilmiyorum.
Lâkin kafamda bir sürü soru..
durmadan birbirine çarpıyor.
Cevaplar ise kuytulara gizlenmiş, sobelenmeyi bekliyor.
Önceki gün, aylardan beri kendilerinden haber alınamayan, sokak ortasında kaçırılan insanlardan dördünün Emniyet'te olduğu bilgisi geldi.
Aileleri kadar sevindim desem abartmış olmam.
Diğer ikisinden ise henüz haber yok..
Onları düşündüm..
bir yandan,
yıllardan beri her Cumartesi, coplanma, biber gazına maruz kalma, itilip hakaret görmeyi göze alarak toplanıp;
"oğullarımız nerede" diyen ciğerleri dağlanmış anaları…
Oğulları, eşleri ne yaparsa yapsın..
ağlayan o kadınların yanında olmak gerekirmiş.
"Empati yap" demek yeterli değilmiş..
yaşamak gerekirmiş.
"Acılarınızı anlıyorum" demek yetmezmiş..
"ateş düştüğü yerle birlikte beni de yakar" diyerek yanmak gerekirmiş.
En azından onlarla beraber oturup kavrulan ciğerin acısını duyabilmek için ağlamak gerekirmiş.. .
Dinini öğrenmeden, ırkını sorgulamadan, rengine bakmadan..
"ahsen-i takvim yaratılmış insan" diye bakıp acı çekenle acı çekmek gerekirmiş..
ve aynı acılar bir daha yaşanmasın diye ziyade azimkâr olmak...
[Asım Yıldırım] 31.7.2019 [Samanyolu Haber]
Bizim de kurban kesmemiz gerekir mi? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Hocam biz ailecek Almanya’da yaşıyoruz ve burada devletin yardımlarıyla geçimimizi sağlıyoruz. Bu yardımlar dışında herhangi bir gelirimiz olmadığı gibi birikmiş paramız da yok. Bizim veya bizim gibi olan arkadaşlarımızın kurban kesmesi gerekir mi?” (Mehmet Y.)
Kıymetli kardeşim!
İsterseniz öncelikle kurban kimlere vacip onu bi hatırlayalım.
Malumunuz kurban, akıl sağlığı yerinde, buluğa ermiş (ergen olmuş), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan her müslümanın yerine getirmesi gerekli malî bir ibadettir.
Peki dinen zengin sayılacak mal varlığının ölçüsü nedir?
Klasik fıkıh kitaplarımızda bu ölçü, temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka yaklaşık 85 gr. altın veya değerinde paraya sahip olma şeklinde verilir.
Dolayısıyla 85 gr. altın veya mukabili paranız varsa kurban kesmeniz gerekir. Sorudan anlaşıldığına göre kenarda bu şekilde birikmiş bir paranız yok. O yüzden kurban kesmeniz üzerine vacip değildir.
Meselenin fıkhî boyutu bu şekildedir.
Gelelim meselenin diğer boyutuna. Burada şöyle bir soru soralım müsaadenizle. Soruda bahsedildiği şekilde geçimini sağlayan bir kardeşimiz her ne kadar fıkhî yönden kendisine vacip olmasa bile isterse kurban parasını biriktirebilir mi?
Bir hisse bedeli ülkeden ülkeye değişse bile yaklaşık 100 ile 150 dolar/euro civarı. Devlet yardımlarıyla hayata tutunmaya çalışan bir kardeşimiz istediği takdirde tasarruf yaparak bu rakamı kenara koyabilir mi?
Bu soruyu lütfen herkes kendisine sorsun. Eğer kişi, “Ben şu yaşıma kadar kurban ibadetimi her daim yerine getirdim. Bu rakamı da yıl boyunca biriktirebilirim. Beni yormaz. Dolayısıyla kurban ibadetinden kendimi mahrum etmek istemiyorum.” diyorsa elbette kurban kesebilir. Daha doğrusu kesmelidir.
Neden?
İsterseniz öncelikle Kur’an-ı Kerim’e bakalım. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle pek çok ayette kurban ibadetinden bahsediyor. Özellikle Saffat, Hac, En’am, Maide, Bakara, Fetih ve Kevser surelerinde, doğrudan doğruya dini terim anlamındaki kurbanı, yani kurban ibadetini konu eden ayetler yer alıyor.
Mesela En’am suresinin 162. ayetinde “De ki, şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” buyrularak kurban ibadetinin, ibadetlerin en güzeli namazla, insanın en önemli sermayesi hayatla ve insanın dünyadan terhisi manasında ölümle birlikte ifade edilmesi çok anlamlıdır.
Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) de hadis-i şeriflerinde, “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” (İbn Mâce, Edâhî, 2). “Her hane halkının senede bir kere kurban kesmesi gerekir.” (Tirmizi, Edahî, 18) buyurarak kurban ehemmiyeti üzerinde duruyor.
Allah Resulü nisap miktarı mala sahip miydi?
Evet bu çok önemli bir soru. Efendimiz’in (s.a.s.) hayatına baktığımızda ganimet, ve kullanımına vakfedilen arazilerden dolayı eline belli zamanlarda nisap miktarı maldan fazlası geçmiş olsa bile bunları bekletmeyip hemen ihtiyaç sahiplerine dağıttığı için hiçbir zaman fıkhın bize verdiği ölçüler ışığında zengin olmamıştır.
Ancak buna rağmen Efendimiz’in kurbanın meşru kılındığı hicretin ikinci yılından vefatına kadar hiç aksatmadan hayatı boyunca her sene kurban kestiğini biliyoruz. (Tirmizi, Edâhî,11)
Hatta kaynaklarımıza baktığımızda Allah Resulü’nün ümmetinden kurban kesemeyenler adına da kurban kestiğini görüyoruz. (Tirmizi, Edahi 10; Taberanî, Mucemu’l-Kebir, 3/182; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 4/23) Dolayısıyla biz de yaşadığımız şu zorlu süreçte özellikle kaybettiğimiz arkadaşlarımız için de birer kurban kesebiliriz.
Efendimiz’in kurbana verdiği ehemmiyetle bununla da kalmıyor. O (s.a.s), damadı Hz. Ali’ye vefat ettikten sonra da kendisi için kurban kesmesini vasiyet ediyor. Bu vasiyet üzerine Hz. Ali (r.a.), her sene kurbanda birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç kesiyor. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda, “Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyet etti. Asla bunu terk etmem.” buyuruyor. (Ebu Davud, Edahî, 1)
Evet, yazı uzadı belki. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz. Fıkhî yönden kendisine kurban vacip olmayan kardeşlerimiz yukarıdaki veriler ışığında vicdanın sesini dinlemeli, “Ben fedakârlık yapıp kurban parasını biriktirebilirim” diyorsa kendisini nafile de olsa kurban ibadetinden mahrum bırakmamalı...
[Dr. Ali Demirel] 31.7.2019 [Samanyolu Haber]
Kıymetli kardeşim!
İsterseniz öncelikle kurban kimlere vacip onu bi hatırlayalım.
Malumunuz kurban, akıl sağlığı yerinde, buluğa ermiş (ergen olmuş), dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve mukim olan her müslümanın yerine getirmesi gerekli malî bir ibadettir.
Peki dinen zengin sayılacak mal varlığının ölçüsü nedir?
Klasik fıkıh kitaplarımızda bu ölçü, temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka yaklaşık 85 gr. altın veya değerinde paraya sahip olma şeklinde verilir.
Dolayısıyla 85 gr. altın veya mukabili paranız varsa kurban kesmeniz gerekir. Sorudan anlaşıldığına göre kenarda bu şekilde birikmiş bir paranız yok. O yüzden kurban kesmeniz üzerine vacip değildir.
Meselenin fıkhî boyutu bu şekildedir.
Gelelim meselenin diğer boyutuna. Burada şöyle bir soru soralım müsaadenizle. Soruda bahsedildiği şekilde geçimini sağlayan bir kardeşimiz her ne kadar fıkhî yönden kendisine vacip olmasa bile isterse kurban parasını biriktirebilir mi?
Bir hisse bedeli ülkeden ülkeye değişse bile yaklaşık 100 ile 150 dolar/euro civarı. Devlet yardımlarıyla hayata tutunmaya çalışan bir kardeşimiz istediği takdirde tasarruf yaparak bu rakamı kenara koyabilir mi?
Bu soruyu lütfen herkes kendisine sorsun. Eğer kişi, “Ben şu yaşıma kadar kurban ibadetimi her daim yerine getirdim. Bu rakamı da yıl boyunca biriktirebilirim. Beni yormaz. Dolayısıyla kurban ibadetinden kendimi mahrum etmek istemiyorum.” diyorsa elbette kurban kesebilir. Daha doğrusu kesmelidir.
Neden?
İsterseniz öncelikle Kur’an-ı Kerim’e bakalım. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle pek çok ayette kurban ibadetinden bahsediyor. Özellikle Saffat, Hac, En’am, Maide, Bakara, Fetih ve Kevser surelerinde, doğrudan doğruya dini terim anlamındaki kurbanı, yani kurban ibadetini konu eden ayetler yer alıyor.
Mesela En’am suresinin 162. ayetinde “De ki, şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” buyrularak kurban ibadetinin, ibadetlerin en güzeli namazla, insanın en önemli sermayesi hayatla ve insanın dünyadan terhisi manasında ölümle birlikte ifade edilmesi çok anlamlıdır.
Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) de hadis-i şeriflerinde, “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” (İbn Mâce, Edâhî, 2). “Her hane halkının senede bir kere kurban kesmesi gerekir.” (Tirmizi, Edahî, 18) buyurarak kurban ehemmiyeti üzerinde duruyor.
Allah Resulü nisap miktarı mala sahip miydi?
Evet bu çok önemli bir soru. Efendimiz’in (s.a.s.) hayatına baktığımızda ganimet, ve kullanımına vakfedilen arazilerden dolayı eline belli zamanlarda nisap miktarı maldan fazlası geçmiş olsa bile bunları bekletmeyip hemen ihtiyaç sahiplerine dağıttığı için hiçbir zaman fıkhın bize verdiği ölçüler ışığında zengin olmamıştır.
Ancak buna rağmen Efendimiz’in kurbanın meşru kılındığı hicretin ikinci yılından vefatına kadar hiç aksatmadan hayatı boyunca her sene kurban kestiğini biliyoruz. (Tirmizi, Edâhî,11)
Hatta kaynaklarımıza baktığımızda Allah Resulü’nün ümmetinden kurban kesemeyenler adına da kurban kestiğini görüyoruz. (Tirmizi, Edahi 10; Taberanî, Mucemu’l-Kebir, 3/182; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 4/23) Dolayısıyla biz de yaşadığımız şu zorlu süreçte özellikle kaybettiğimiz arkadaşlarımız için de birer kurban kesebiliriz.
Efendimiz’in kurbana verdiği ehemmiyetle bununla da kalmıyor. O (s.a.s), damadı Hz. Ali’ye vefat ettikten sonra da kendisi için kurban kesmesini vasiyet ediyor. Bu vasiyet üzerine Hz. Ali (r.a.), her sene kurbanda birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç kesiyor. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda, “Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyet etti. Asla bunu terk etmem.” buyuruyor. (Ebu Davud, Edahî, 1)
Evet, yazı uzadı belki. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz. Fıkhî yönden kendisine kurban vacip olmayan kardeşlerimiz yukarıdaki veriler ışığında vicdanın sesini dinlemeli, “Ben fedakârlık yapıp kurban parasını biriktirebilirim” diyorsa kendisini nafile de olsa kurban ibadetinden mahrum bırakmamalı...
[Dr. Ali Demirel] 31.7.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
Bosna’dan Türkiye’nin iade talebine cevap: ‘Fetö’ diye bir örgüt yok
Bosna Hersek yargısı, Türkiye’nin iadesini istediği gazeteci ile ilgili emsal teşkil edecek bir karara imza attı.
Sungurlu Gündem gazetesi imtiyaz sahibi Özer Özsaray’ın Bosna Hersek’ten iade talebini karara bağlayan mahkeme, Türkiye’nin talebini reddetti. Bosna Hersek Hakimler Kurulu da kararı onaylayan yazısında mahkemeyi haklı bularak gazetecinin ‘Fetö’ üyesi olduğu gerekçesi yapılan iade talebinin reddini savundu. Kararda “Kurulumuz kanaatince suçun en önemli niteliklerinden birisi eksiktir, o da terör grubunun ya da örgütünün var olmasıdır.” denildi. Hakimler Kurulu kararın temyize kapalı olduğuna da hükmetti. Nihai karar Adalet Bakanı Josip Grubesa imzası ile gazeteciye tebliğ edildi.
Türkiye’nin ısrarla iadesini istediği gazeteci Özsaray’ın Bosna’daki hukuk mücadelesinin detayları Nordic Monitör’de şöyle anlatıldı:
16 Ağustos 2016 tarihinde hakkında yakalama kararı çıkartılan ve gece 1’de gazetesi basılarak mallarına el konulan Özer Özsaray bu tarihten kısa bir süre önce Bosna Hersek’e geldi.
Dönemin Sungurlu Başsavcısı ve AKP’nin gözde bürokratlarından Tunay Pulça kendi insiyatifi ile Bosna Hersek’te olduğunu öğrendiği Özsaray için elçilik aracılıyla iade talep etti. Elçiliğin “Özsaray ile ilgili belgeleri bildirmekten şeref duyarız” ibareli üst yazısı ile yolladığı belgeler Bosna Adalet Bakanlığı’na ulaştı.
Dosyayı kabul eden bakanlık, konuyu araştırması için savcılığı görevlendirdi. 22 Kasım 2018 tarihinde ön duruşmaya çıkan Özsaray’ın pasaportuna el konuldu ve Bosna Hersek’te sığınma başvurusunda bulunan gazetecinin ülkeyi terk etmesine tahdit getirildi. Mahkeme ayrıca dava sonuçlanana kadar gazetecinin sınırdaşı edilemeyeceğini de karara bağladı.
18 Aralık 2018 tarihinde yapılan duruşmada mahkeme Türkiye’nin iade talebinin reddine karar verdi. Ocak ayı sonunda üst mahkemece de onaylanan karar Adalet Bakanlığı tarafından da yayınlandı.
Gazeteci Özsaray davanın sonuçlanmış olmasına sevinirken 4 Nisan 2019 tarihinde Saraybosna’daki Türkiye Büyükelçiliği’nin karara itiraz ettiği ve dosyanın yeniden açılması için bir talepte bulunduğu öğrenildi. Türkiye’nin bu talebini kabul eden bakanlık dosyayı yeniden incelemeye aldı.
Bosna Hersek Hakimler Kurulu incelediği dosyaya Bosna Hersek Savcılığı’ndan görüş istedi. Önceki kararları savunan Savcılık iadenin gerçekleşmemesi gerektiğini bildirdi. Dosya üzerinde son kararı veren Hakimler Kurulu’da 22 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı toplantıda gazetecinin iadesinin hukuken mümkün olmadığına ve temyiz yolunun kapalı olduğuna hükmetti. Bosna Hersek makamlarına göre ‘Fetö’ diye bir örgütün tanınmadığına ve uluslararası sorumluluk gereği bu şekilde karar verildiğine vurgu yapıldı.
Bosnalı aydınlardan bildiri
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 8-9 Temmuz tarihlerindeki Bosna gezisinde iadelerin gündeme geldiği Bosna Hersek basınında geniş bir şekilde yer aldı. Devlet yetkilileri Erdoğan’ın ikili görüşmelerde 7 kişinin adını verdiğini açıkladılar. Bosna’daki önemli alt yapı projelerinin Türkiye tarafından gerçekleştirildiği ve bunun da devamlı olarak bir rüşvet ve tehdit olarak gündeme getirildiği biliniyor. Bosna’daki gazete ve televizyonların önemli reklamverenleri de ülkedeki Türk şirketler. Tarihten gelen yakın ve kardeşlik ilişkilerinin olduğu Bosna’da Türkiye aleyhinde haberlere pek rastlanılmadığı ancak yazılamasa da Erdoğan’ın tavırlarından rahatsızlık duyulduğu sıkça dile getiriliyor.
Erdoğan’ın iade talebinin gündeme gelmesinden sonra bir grup Bosnalı aydın bir bildiriye imza attı. Aralarında gazetecilerin, akademisyenlerin ve sanatçıların olduğu metinde Erdoğan’ın baskılarının Bosna kanunlarını ve anayasasını ihlal talebi taşıdığını anlatılarak Bosna hükümetine ülkenin egemenliğine müdahale ettirilmemesi çağrısında bulunuldu. Avrupa ve dünyada demokratik ülkeler arasında yer almak istiyorsak Erdoğan’a bu lüksü tanımamalıyız denilen bildiride, iadesi istenen 7 kişinin hiçbirinin kanunları ihlal etmediğine, evli ve çocuk sahibi insanlar olduğuna ve oturum-çalışma izinlerine sahip olduklarına vurgu yapıldı.
Aydınların bildirisinde Erdoğan’ın Balkanlarda gittikçe artan baskıcı politikasına da sert göndermede bulunuldu, Bosna hükümetine “vereceğiniz kararla Bosna’nın artık İstanbul’dan idare edilen bir paşalık olmadığını da göstereceksiniz” denildi.
Yakın zaman önce Romanya yargısı da benzer bir karara imza atarak, gazeteci Kamil Demirkaya‘nın iade talebini reddetmiş, Türkiye’nin gazeteci ve Gülen cemaati hakkında iddialarını temelsiz bulduklarına karar vermişti.
Özsaray’ın iadesi için çalışan dönemin Sungurlu başsavcısı Tunay Pulça 2017 haziran atamalarında Ağrı Başsavcılığı’na terfi ettirilerek ödüllendirildi.Ağrı’da bir çok insan hakları ihlalleri ile gündeme gelen Pulça özellikle kadınlara yapmış olduğu işkence, baskı ve hakaretlerle anıldı. Kısa bir süre önce de memleketi Manisa’nın Akhisar ilçesine başsavcı olarak atanarak görev yeri değiştirildi.
[TR724] 31.7.2019
Sungurlu Gündem gazetesi imtiyaz sahibi Özer Özsaray’ın Bosna Hersek’ten iade talebini karara bağlayan mahkeme, Türkiye’nin talebini reddetti. Bosna Hersek Hakimler Kurulu da kararı onaylayan yazısında mahkemeyi haklı bularak gazetecinin ‘Fetö’ üyesi olduğu gerekçesi yapılan iade talebinin reddini savundu. Kararda “Kurulumuz kanaatince suçun en önemli niteliklerinden birisi eksiktir, o da terör grubunun ya da örgütünün var olmasıdır.” denildi. Hakimler Kurulu kararın temyize kapalı olduğuna da hükmetti. Nihai karar Adalet Bakanı Josip Grubesa imzası ile gazeteciye tebliğ edildi.
Türkiye’nin ısrarla iadesini istediği gazeteci Özsaray’ın Bosna’daki hukuk mücadelesinin detayları Nordic Monitör’de şöyle anlatıldı:
16 Ağustos 2016 tarihinde hakkında yakalama kararı çıkartılan ve gece 1’de gazetesi basılarak mallarına el konulan Özer Özsaray bu tarihten kısa bir süre önce Bosna Hersek’e geldi.
Dönemin Sungurlu Başsavcısı ve AKP’nin gözde bürokratlarından Tunay Pulça kendi insiyatifi ile Bosna Hersek’te olduğunu öğrendiği Özsaray için elçilik aracılıyla iade talep etti. Elçiliğin “Özsaray ile ilgili belgeleri bildirmekten şeref duyarız” ibareli üst yazısı ile yolladığı belgeler Bosna Adalet Bakanlığı’na ulaştı.
Dosyayı kabul eden bakanlık, konuyu araştırması için savcılığı görevlendirdi. 22 Kasım 2018 tarihinde ön duruşmaya çıkan Özsaray’ın pasaportuna el konuldu ve Bosna Hersek’te sığınma başvurusunda bulunan gazetecinin ülkeyi terk etmesine tahdit getirildi. Mahkeme ayrıca dava sonuçlanana kadar gazetecinin sınırdaşı edilemeyeceğini de karara bağladı.
18 Aralık 2018 tarihinde yapılan duruşmada mahkeme Türkiye’nin iade talebinin reddine karar verdi. Ocak ayı sonunda üst mahkemece de onaylanan karar Adalet Bakanlığı tarafından da yayınlandı.
Gazeteci Özsaray davanın sonuçlanmış olmasına sevinirken 4 Nisan 2019 tarihinde Saraybosna’daki Türkiye Büyükelçiliği’nin karara itiraz ettiği ve dosyanın yeniden açılması için bir talepte bulunduğu öğrenildi. Türkiye’nin bu talebini kabul eden bakanlık dosyayı yeniden incelemeye aldı.
Bosna Hersek Hakimler Kurulu incelediği dosyaya Bosna Hersek Savcılığı’ndan görüş istedi. Önceki kararları savunan Savcılık iadenin gerçekleşmemesi gerektiğini bildirdi. Dosya üzerinde son kararı veren Hakimler Kurulu’da 22 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı toplantıda gazetecinin iadesinin hukuken mümkün olmadığına ve temyiz yolunun kapalı olduğuna hükmetti. Bosna Hersek makamlarına göre ‘Fetö’ diye bir örgütün tanınmadığına ve uluslararası sorumluluk gereği bu şekilde karar verildiğine vurgu yapıldı.
Bosnalı aydınlardan bildiri
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 8-9 Temmuz tarihlerindeki Bosna gezisinde iadelerin gündeme geldiği Bosna Hersek basınında geniş bir şekilde yer aldı. Devlet yetkilileri Erdoğan’ın ikili görüşmelerde 7 kişinin adını verdiğini açıkladılar. Bosna’daki önemli alt yapı projelerinin Türkiye tarafından gerçekleştirildiği ve bunun da devamlı olarak bir rüşvet ve tehdit olarak gündeme getirildiği biliniyor. Bosna’daki gazete ve televizyonların önemli reklamverenleri de ülkedeki Türk şirketler. Tarihten gelen yakın ve kardeşlik ilişkilerinin olduğu Bosna’da Türkiye aleyhinde haberlere pek rastlanılmadığı ancak yazılamasa da Erdoğan’ın tavırlarından rahatsızlık duyulduğu sıkça dile getiriliyor.
Erdoğan’ın iade talebinin gündeme gelmesinden sonra bir grup Bosnalı aydın bir bildiriye imza attı. Aralarında gazetecilerin, akademisyenlerin ve sanatçıların olduğu metinde Erdoğan’ın baskılarının Bosna kanunlarını ve anayasasını ihlal talebi taşıdığını anlatılarak Bosna hükümetine ülkenin egemenliğine müdahale ettirilmemesi çağrısında bulunuldu. Avrupa ve dünyada demokratik ülkeler arasında yer almak istiyorsak Erdoğan’a bu lüksü tanımamalıyız denilen bildiride, iadesi istenen 7 kişinin hiçbirinin kanunları ihlal etmediğine, evli ve çocuk sahibi insanlar olduğuna ve oturum-çalışma izinlerine sahip olduklarına vurgu yapıldı.
Aydınların bildirisinde Erdoğan’ın Balkanlarda gittikçe artan baskıcı politikasına da sert göndermede bulunuldu, Bosna hükümetine “vereceğiniz kararla Bosna’nın artık İstanbul’dan idare edilen bir paşalık olmadığını da göstereceksiniz” denildi.
Yakın zaman önce Romanya yargısı da benzer bir karara imza atarak, gazeteci Kamil Demirkaya‘nın iade talebini reddetmiş, Türkiye’nin gazeteci ve Gülen cemaati hakkında iddialarını temelsiz bulduklarına karar vermişti.
Özsaray’ın iadesi için çalışan dönemin Sungurlu başsavcısı Tunay Pulça 2017 haziran atamalarında Ağrı Başsavcılığı’na terfi ettirilerek ödüllendirildi.Ağrı’da bir çok insan hakları ihlalleri ile gündeme gelen Pulça özellikle kadınlara yapmış olduğu işkence, baskı ve hakaretlerle anıldı. Kısa bir süre önce de memleketi Manisa’nın Akhisar ilçesine başsavcı olarak atanarak görev yeri değiştirildi.
[TR724] 31.7.2019
Babası tahliye olmazsa, bu çocuk da cezaevine girecek!
HDP Kocaeli Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, sosyal dün küçük bir kız çocuğunu fotoğrafını paylaştı. Gergerlioğlu’nun verdiği bilgilere göre, anne ve babası aylardır tutuklu olan küçük kız, yarın babası tahliye edilmezse annesinin yanına, cezaevine gönderilecek!
15 Temmuz’un ardından çıkarılan KHK’larla onbinlerce kişi işinden edildi. Yetmedi onbinlercesi tutuklandı. Bugün Türkiye’de 0-6 yaş arası 864 bebek annesi ile cezaevinde yaşamını sürdürüyor. Toprağa, yeşile ve oyuncağa hasret. Annesiyle birlikte aynı ranzada yatıyor, annesinin yediklerinden yiyor. Hastalandığında revire çıkması bazı zamanlar 1 ayı buluyor.
Bu annelerin bazılarının suçu yasal bir bankaya para yatırmak. Bazıları yine devletin denetiminde olan bir sendikaya üye olduğu için tutuklu. Bazıları kesmes düzenlemekle suçlanıyor. Bazıları KHK ile kapatılan kurumlarda çalıştıkları için suçlu kabul ediliyor. Yoksul ailelere, eşleri tutuklu olan insanlara yardım yaptıkları için tutuklananlar bile var içlerinde.
HEM ANNESİ HEM BABASI TUTUKLU!
İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, dün sosyal medya hesabından bir fotoğraf paylaştı. Haberimize konu olan fotoğraf küçük bir kız çocuğuna ait. Gergerlioğlu, paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Bu cici kız aylardır anne, babasız..! Anne, baba KHK’lı ve tutuklu. Yarın (perşembe) Kayseri’deki duruşmada baba tahliye edilmezse çocuk annesinin yanına cezaevine girecek.Umarım bu dram biter, yaşadıklarını biliyorum, çok üzücü hali.”
[TR724] 31.7.2019
15 Temmuz’un ardından çıkarılan KHK’larla onbinlerce kişi işinden edildi. Yetmedi onbinlercesi tutuklandı. Bugün Türkiye’de 0-6 yaş arası 864 bebek annesi ile cezaevinde yaşamını sürdürüyor. Toprağa, yeşile ve oyuncağa hasret. Annesiyle birlikte aynı ranzada yatıyor, annesinin yediklerinden yiyor. Hastalandığında revire çıkması bazı zamanlar 1 ayı buluyor.
Bu annelerin bazılarının suçu yasal bir bankaya para yatırmak. Bazıları yine devletin denetiminde olan bir sendikaya üye olduğu için tutuklu. Bazıları kesmes düzenlemekle suçlanıyor. Bazıları KHK ile kapatılan kurumlarda çalıştıkları için suçlu kabul ediliyor. Yoksul ailelere, eşleri tutuklu olan insanlara yardım yaptıkları için tutuklananlar bile var içlerinde.
HEM ANNESİ HEM BABASI TUTUKLU!
İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, dün sosyal medya hesabından bir fotoğraf paylaştı. Haberimize konu olan fotoğraf küçük bir kız çocuğuna ait. Gergerlioğlu, paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Bu cici kız aylardır anne, babasız..! Anne, baba KHK’lı ve tutuklu. Yarın (perşembe) Kayseri’deki duruşmada baba tahliye edilmezse çocuk annesinin yanına cezaevine girecek.Umarım bu dram biter, yaşadıklarını biliyorum, çok üzücü hali.”
[TR724] 31.7.2019
Nabız sayınız size mesaj veriyor olabilir!
Nabzın hızlı ya da yavaş olması bazı hastalıkların habercisi olabiliyor. Bu nedenle nabız sayısı hakkında bilgi sahibi olmak, sağlık açısından önem taşıyor.
Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gülsüm Bingöl, kalbin kasılma gücünü yansıtan nabız sayısı hakkında önemli bilgiler veriyor: Nabız, kalbin kasılması sırasında aorta attığı kanın el bileği, dirsek içi, kasık, şakak, ayak bileği gibi damarların yüzeysel seyrettiği yerlerde damar duvarına yaptığı basıncın deri üzerinden hissedilmesidir. Nabız sayısı kalbin bir dakika içinde kaç kez kasıldığını yani kalbin dakikadaki atım hızını gösteren sayısal bir değerdir. Bu, kalp çalıştığı sürece devam eden bir döngüdür. Kişinin yaptığı aktiviteler, yapılan egzersizler, duygudurum düzeni, bedenin o an bulunduğu pozisyon, sahip olduğu kilo, düzenli kullanılan bazı ilaçlar, sağlık durumu, hava sıcaklığı ve havadaki nem oranı gibi birçok faktör nabız sayısını etkiler. Yaş arttıkça dakikadaki nabız sayısı düşer. Nabız hızı kadınlarda erkeklere göre dakikada yaklaşık 7-8 atım daha fazla, uzun boylu ve zayıf kişilerde ise kısa boylu ve şişman kişilere göre daha yavaştır. Düzenli spor ya da sürekli egzersiz yapanlarda kalp atış hızı bir dakikada 60’ın altında olabilir. Sedanter yani hareketsiz yaşayanlarda ise hem istirahat nabzı daha yüksektir hem de egzersiz yaptıklarında nabız kısa sürede hızla yükselir. Bu durum efor kapasitesini azaltan bir durumdur. Günlük hayatta pek hareket etmeyen kişilerin eforla daha çabuk yorulmalarında bu durum etkilidir.
Dakikadaki nabız sayısının;
Kalp yetersizliğine varan sonuçları olabilir
Hem düşük hem de yüksek kalp hızları tamamen fizyolojik yani olması gereken bir durum olabileceği gibi önemli bir rahatsızlığın göstergesi de olabilir. Hızlı nabız yani kalbin fazla çalışması kalbin daha fazla enerji tüketmesine yol açar. Çok yüksek kalp hızları tansiyon düşüklüğüne ve hatta bayılmaya yol açabilir. Yine uzun dönemde kalbin kasılma fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Sadece yüksek kalp hızına bağlı kalp yetersizliği oluşabilir. Bu durumlar genelde tedavi edilmeyen, yüksek kalp hızıyla seyreden ritim bozukluklarında gözlenir. Çok yavaş kalp hızları da vücuda dakikada pompalanan kan miktarını azaltarak beyne ve diğer organlara az oksijen gitmesine ve buna bağlı bayılma, bayılacak gibi olma, halsizlik, baş dönmesi, çabuk yorulma gibi şikayetlere yol açabilir.
Bazı ilaçlar da nabız hızını etkiliyor
Hareket etmek, spor yapmak, duygusal durum, karnın aç ya da tok olması, hava sıcaklığı, günlük kafein veya sigara tüketimi gibi pek çok faktör nabzı etkiler. Örneğin spor esnasında vücudun daha fazla kana ihtiyacı olması sebebiyle nabız artarken, endişe duyulduğunda sempatik sinir sisteminin aktivasyonu yani adrenalin artışı kalp hızını artırır. Kafein ya da nikotinin direk kalbi uyarıcı etkileri bulunmaktadır. Yüksek ateş, kansızlık, hipertiroidi yani tiroit hormon fazlalığı gibi durumlar da nabzın artmasına yol açabilir. Kullanılan bazı ilaçlar nabız hızını etkiler. Bazı soğuk algınlığı ilaçları, kafein içeren ağrı kesiciler nabız sayısını artırır. Çevresel faktörler de nabız sayısı üzerine etkilidir. Ortam ısısında yükselme ya da vücut sıcaklığındaki yükselme nabız hızını artırır. Vücut sıcaklığındaki her 0.6 derecelik sıcaklık artışı, nabız hızını da 7-8 atım artırır. Tüm bunlar dışında kalp yetersizliği olan hastalarda ya da ritm bozukluğu sırasında istirahat nabzı yükselir.
Doğru ölçüm için bu kurallara dikkat edin
Nabız atımının en kolay hissedildiği alan radial arter (atardamar), ön kolda bileğin iç kısmında bulunur. Hasta yatar pozisyonda ise nabız sayımı yapılacak kol gövdeye paralel olacak biçimde vücudun yanına uzatılır. Oturur pozisyonda ise nabız ölçümü yapılacak kol, göğüs üzerine yerleştirilir. Nabız almak için işaret, orta ve yüzük parmak uçları radial arter üzerine konur. Nabız atışlarını hissedinceye kadar parmak uçları arter üzerine bastırılır. Atımlar net hissedildiği anda 1 dakika içerisindeki nabız ritmi değerlendirilir. Bu yöntemle kişi kendi nabzını ölçebilir ya da günümüzde dijital tansiyon aletleri de eğer cihazda bir problem yoksa doğru bir şekilde nabız değerini vermektedir. Doğru yanıtı almak için kişinin bir süre dinlenmesi o sırada kimseyle konuşmuyor olması, en az yarım saat öncesinde çay, kahve veya sigara tüketmemiş olması, gergin ve stresli olmaması önemlidir.
Bazı ritim bozukluklarında nabız sayısı farklı çıkabiliyor
Nabız, kalp atımlarının atardamarlarda hissedilmesidir. Kalbin dakikadaki her bir kasılarak kan pompalaması bir kalp atımı demektir ve bu atım yüzeysel atar damarlarda nabız olarak hissedilir. Herhangi bir ritim problemi yok, yüzeyel damarlar nabzı hissetmeye uygun ve doğru bir şekilde sayılıyorsa kalbimiz dakikada nabız sayımız kadar vücuda kan pompalıyor anlamına gelir. Ancak bazı ritim bozukluklarında kalp atım hızı daha fazla iken nabız daha düşük sayılabilir. Bazı kasılmalar yüzeyel damarlarda hissedilmediğinde bu durum oluşur. Bu ritim bozukluklarının başında kalbin düzensiz ve hızlı çalıştığı kalpte oluşan her atımın yüzeyel damarlara yansımadığı atriyal fibrilasyon gelir. Yine esktrasistol denilen hastalar tarafından tekleme olarak hissedilen durumda da nabız sayısı ile kalp atım sayısı farklı bulunabilir. Bu ritim bozuklukları dışında ve tabi eğer doğru sayılıyorsa nabız sayısı ile kalp atım sayısı genellikle eşittir.
Ritim bozukluğu düzenli takip gerektiriyor
Nabızla ilgili bir sorundan şüpheleniliyorsa ilk yapılacak tetkik muayeneden sonra elektrokardiyografi çekmektir. EKG olarak da bilinen bu yöntemle kalbin ritmi yani elektriksel aktivitesi kısa sürede değerlendirilir. Bu test kalp ve kalbin ritmi ile ilgili önemli bilgiler verir. Ancak sadece işlem sırasında oluşan ritim bozukluklarını gösterir. Bu nedenle her zaman yeterli olmamaktadır. Ritim bozukluğundan şüphelenilen hastalarda uzun süreli ritim holter kaydından elektrofizyolojik çalışmaya kadar uzanan bir yelpazede tetkik gerekebilmektedir. Hangi hastada hangi tetkikin isteneceğine; hastanın şikayetleri, risk faktörleri, kalpte yapısal bir hastalık bulunup bulunmaması gibi birçok faktör göz önünde bulundurularak karar verilir. Nabız sayısına etki eden ritim bozuklukları tedavisinde hayat tarzı değişikliği, ilaç tedavi seçenekleri ya da kalp pili takılması, ablasyon gibi girişimsel tedavi yöntemleri yer alır. Her hastada farklı tedavi seçeneklerinden biri veya daha fazlası gerekebilir. Ritim bozukluğu olan hastaların düzenli takibi gerekmektedir.
[TR724] 31.7.2019
Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gülsüm Bingöl, kalbin kasılma gücünü yansıtan nabız sayısı hakkında önemli bilgiler veriyor: Nabız, kalbin kasılması sırasında aorta attığı kanın el bileği, dirsek içi, kasık, şakak, ayak bileği gibi damarların yüzeysel seyrettiği yerlerde damar duvarına yaptığı basıncın deri üzerinden hissedilmesidir. Nabız sayısı kalbin bir dakika içinde kaç kez kasıldığını yani kalbin dakikadaki atım hızını gösteren sayısal bir değerdir. Bu, kalp çalıştığı sürece devam eden bir döngüdür. Kişinin yaptığı aktiviteler, yapılan egzersizler, duygudurum düzeni, bedenin o an bulunduğu pozisyon, sahip olduğu kilo, düzenli kullanılan bazı ilaçlar, sağlık durumu, hava sıcaklığı ve havadaki nem oranı gibi birçok faktör nabız sayısını etkiler. Yaş arttıkça dakikadaki nabız sayısı düşer. Nabız hızı kadınlarda erkeklere göre dakikada yaklaşık 7-8 atım daha fazla, uzun boylu ve zayıf kişilerde ise kısa boylu ve şişman kişilere göre daha yavaştır. Düzenli spor ya da sürekli egzersiz yapanlarda kalp atış hızı bir dakikada 60’ın altında olabilir. Sedanter yani hareketsiz yaşayanlarda ise hem istirahat nabzı daha yüksektir hem de egzersiz yaptıklarında nabız kısa sürede hızla yükselir. Bu durum efor kapasitesini azaltan bir durumdur. Günlük hayatta pek hareket etmeyen kişilerin eforla daha çabuk yorulmalarında bu durum etkilidir.
Dakikadaki nabız sayısının;
- 1 yaşına kadar olan yeni doğan bebeklerde dakika içerisinde 100–160 arası,
- 1–10 yaş dönemi içerisinde ki çocuklarda 70–120 arası,
- 11–17 yaş arasındaki çocuk ve ergenlerde dakika içerisinde 60–100 arası,
- 17 yaş ve üstü genç ve yetişkinlerde dakika içerisinde 60–100 arası,
- Sporcularda 40–60 arası olması normal kabul edilir.
Kalp yetersizliğine varan sonuçları olabilir
Hem düşük hem de yüksek kalp hızları tamamen fizyolojik yani olması gereken bir durum olabileceği gibi önemli bir rahatsızlığın göstergesi de olabilir. Hızlı nabız yani kalbin fazla çalışması kalbin daha fazla enerji tüketmesine yol açar. Çok yüksek kalp hızları tansiyon düşüklüğüne ve hatta bayılmaya yol açabilir. Yine uzun dönemde kalbin kasılma fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Sadece yüksek kalp hızına bağlı kalp yetersizliği oluşabilir. Bu durumlar genelde tedavi edilmeyen, yüksek kalp hızıyla seyreden ritim bozukluklarında gözlenir. Çok yavaş kalp hızları da vücuda dakikada pompalanan kan miktarını azaltarak beyne ve diğer organlara az oksijen gitmesine ve buna bağlı bayılma, bayılacak gibi olma, halsizlik, baş dönmesi, çabuk yorulma gibi şikayetlere yol açabilir.
Bazı ilaçlar da nabız hızını etkiliyor
Hareket etmek, spor yapmak, duygusal durum, karnın aç ya da tok olması, hava sıcaklığı, günlük kafein veya sigara tüketimi gibi pek çok faktör nabzı etkiler. Örneğin spor esnasında vücudun daha fazla kana ihtiyacı olması sebebiyle nabız artarken, endişe duyulduğunda sempatik sinir sisteminin aktivasyonu yani adrenalin artışı kalp hızını artırır. Kafein ya da nikotinin direk kalbi uyarıcı etkileri bulunmaktadır. Yüksek ateş, kansızlık, hipertiroidi yani tiroit hormon fazlalığı gibi durumlar da nabzın artmasına yol açabilir. Kullanılan bazı ilaçlar nabız hızını etkiler. Bazı soğuk algınlığı ilaçları, kafein içeren ağrı kesiciler nabız sayısını artırır. Çevresel faktörler de nabız sayısı üzerine etkilidir. Ortam ısısında yükselme ya da vücut sıcaklığındaki yükselme nabız hızını artırır. Vücut sıcaklığındaki her 0.6 derecelik sıcaklık artışı, nabız hızını da 7-8 atım artırır. Tüm bunlar dışında kalp yetersizliği olan hastalarda ya da ritm bozukluğu sırasında istirahat nabzı yükselir.
Doğru ölçüm için bu kurallara dikkat edin
Nabız atımının en kolay hissedildiği alan radial arter (atardamar), ön kolda bileğin iç kısmında bulunur. Hasta yatar pozisyonda ise nabız sayımı yapılacak kol gövdeye paralel olacak biçimde vücudun yanına uzatılır. Oturur pozisyonda ise nabız ölçümü yapılacak kol, göğüs üzerine yerleştirilir. Nabız almak için işaret, orta ve yüzük parmak uçları radial arter üzerine konur. Nabız atışlarını hissedinceye kadar parmak uçları arter üzerine bastırılır. Atımlar net hissedildiği anda 1 dakika içerisindeki nabız ritmi değerlendirilir. Bu yöntemle kişi kendi nabzını ölçebilir ya da günümüzde dijital tansiyon aletleri de eğer cihazda bir problem yoksa doğru bir şekilde nabız değerini vermektedir. Doğru yanıtı almak için kişinin bir süre dinlenmesi o sırada kimseyle konuşmuyor olması, en az yarım saat öncesinde çay, kahve veya sigara tüketmemiş olması, gergin ve stresli olmaması önemlidir.
Bazı ritim bozukluklarında nabız sayısı farklı çıkabiliyor
Nabız, kalp atımlarının atardamarlarda hissedilmesidir. Kalbin dakikadaki her bir kasılarak kan pompalaması bir kalp atımı demektir ve bu atım yüzeysel atar damarlarda nabız olarak hissedilir. Herhangi bir ritim problemi yok, yüzeyel damarlar nabzı hissetmeye uygun ve doğru bir şekilde sayılıyorsa kalbimiz dakikada nabız sayımız kadar vücuda kan pompalıyor anlamına gelir. Ancak bazı ritim bozukluklarında kalp atım hızı daha fazla iken nabız daha düşük sayılabilir. Bazı kasılmalar yüzeyel damarlarda hissedilmediğinde bu durum oluşur. Bu ritim bozukluklarının başında kalbin düzensiz ve hızlı çalıştığı kalpte oluşan her atımın yüzeyel damarlara yansımadığı atriyal fibrilasyon gelir. Yine esktrasistol denilen hastalar tarafından tekleme olarak hissedilen durumda da nabız sayısı ile kalp atım sayısı farklı bulunabilir. Bu ritim bozuklukları dışında ve tabi eğer doğru sayılıyorsa nabız sayısı ile kalp atım sayısı genellikle eşittir.
Ritim bozukluğu düzenli takip gerektiriyor
Nabızla ilgili bir sorundan şüpheleniliyorsa ilk yapılacak tetkik muayeneden sonra elektrokardiyografi çekmektir. EKG olarak da bilinen bu yöntemle kalbin ritmi yani elektriksel aktivitesi kısa sürede değerlendirilir. Bu test kalp ve kalbin ritmi ile ilgili önemli bilgiler verir. Ancak sadece işlem sırasında oluşan ritim bozukluklarını gösterir. Bu nedenle her zaman yeterli olmamaktadır. Ritim bozukluğundan şüphelenilen hastalarda uzun süreli ritim holter kaydından elektrofizyolojik çalışmaya kadar uzanan bir yelpazede tetkik gerekebilmektedir. Hangi hastada hangi tetkikin isteneceğine; hastanın şikayetleri, risk faktörleri, kalpte yapısal bir hastalık bulunup bulunmaması gibi birçok faktör göz önünde bulundurularak karar verilir. Nabız sayısına etki eden ritim bozuklukları tedavisinde hayat tarzı değişikliği, ilaç tedavi seçenekleri ya da kalp pili takılması, ablasyon gibi girişimsel tedavi yöntemleri yer alır. Her hastada farklı tedavi seçeneklerinden biri veya daha fazlası gerekebilir. Ritim bozukluğu olan hastaların düzenli takibi gerekmektedir.
[TR724] 31.7.2019
Samba futbolunun en talihsiz ismi: Moacir Barbosa Nascimento [Hasan Cücük]
Süpermarkete girmişti. Futbolu bırakalı çok olmuştu. Kimse tanımaz diye düşünüyordu. Bir kadın, elini tuttuğu çocuğuna “Bak oğlum, bu tüm Brezilya’yı ağlatan adam.” diyordu. Ülke futbol tarihine ‘uğursuzluğun sembolü’ olarak geçen bu isim, kaleci Moacir Barbosa Nascimento’ydu. Dünya futboluna sayısız yıldızlarını yetiştiren Samba ülkesinin en talihsiz futbolcusu kim diye sorulduğunda cevap olarak adı söylenecek isimdi Moacir Barbosa Nascimento.
1950 Dünya Kupası’na da ev sahipliği yapan Brezilya, kupanın en büyük favorisiydi. 2. Dünya Savaşı sonrası düzenlenen ilk kupaya katılma hakkı elde eden Türkiye, maddi şartlardan dolayı gidemezken, en ilginç katılmama sebebine Hindistan sahipti. Asya kıtası elemelerinde Burma, Filipinler ve Endenozya’nın çekilmesiyle eleme maçı oynamadan kupaya katılma hakkı elde eden Hindistan, FIFA’nın ‘çıplak ayakla’ futbola izin vermediği için katılmama kararı alıyordu. 1934 ve 1938 Dünya Kupası’nın sahibi İtalya, ülkenin en ünlü kulübü Torino’nun uçak kazasında oyuncularını kaybetmesinden dolayı, Brezilya’ya haftalar süren gemi yolculuğuyla giderken, Fransa ve İskoçya, katılmayı geri çeviren diğer ülkeler oluyordu. İlk kez grup maçları uygulamasının yapıldığı 1950 Dünya Kupası, 4 grupta 13 takımla oynandı. Gruplarını lider bitiren takımların oluşturduğu yeni bir grupla şampiyon belirlendi.
Tarih, 16 Temmuz 1950. Stat, Maracana. Tribünlerde tam 220 bin seyirci var. Brezilya Uruguay maçı, kupanın bir anlamda finali. Sambacılar için 1 puan yeterli. Her şey Brezilya’nın zaferine göre ayarlanmış. Avrupa’daki gazeteler, saat farkından dolayı sonucu beklemeden ‘Şampiyon Brezilya’ manşetini atmıştı bile. FIFA, şampiyon Brezilya olacak diye altın madalyaların üzerine 13 Brezilyalı oyuncunun adını yazmıştı. FIFA Başkanı Jules Rimet, Brezilya’nın zaferini tebrik eden konuşmayı Portekizce yazıp cebine çoktan koymuştu. Planlandığı gibi Friaça, Sambacıları 1-0 öne geçiriyordu. Uruguay adına Schiaffino 66. dakikada beraberliği sağlarken, yıllarca bitmeyecek acıyı yaşatan isim 79. dakikada kaleci Barbosa’nın koruduğu köşeden topu ağlara gönderen Ghiggia oluyordu. 220 bin kişilik statta ölüm sessizliği. Statta kalp krizi geçirip ölenler oluyor. Uruguay, 2-1’lik skorla kupaya uzanırken, yıllarca sürecek bir trajedi başlıyordu. Ne zaman sıradan bir takım mutlak favoriye karşı maç kazansa, hezimetin adı ‘Maracanazo’ olarak konuyordu.
Uruguay maçına kadar kupanın en iyi kalecisi gösterilen Barbosa, dar açıdan yediği golden sonra ‘günah keçisi’ ilan ediliyordu. O artık uğursuzluğun sembolüydü. Gözyaşlarıyla sahayı
terk eden Barbosa, Brezilya’nın en iyi kalecilerinden biri olmasına karşın 1950 Dünya Kupası sonrası sadece birkaç kez millî formayı giyme şansı buldu. Barbosa, kariyerine 1962’de nokta koyarken, hayatını karartan kale direklerinden intikamını 1963’te alıyordu. ‘Hediye’ olarak aldığı direkleri evinin önünde yakarak 13 yıllık acısını biraz olsun dindirdi.
Sadece Barbosa olmuyordu ‘uğursuz’ ilan edilen. Uruguay maçına beyaz formayla çıkan Brezilya, bu tarihten sonra tam 69 yıl beyaz formayı giymedi. Brezilya’nın ‘uğursuz’ gördüğü beyaz forma ambargosu geçtiğimiz ay düzenlenen Copa America ile son buldu. Gruptaki ilk maçında Brezilya, Bolivya’yı 3-0 yenerken 69 yıl sonra Sambacılar, mavi yakalı beyaz forma ile sahaya çıktı. Adı uğursuza çıkan Barbosa’nın 1993’te millî takım kampını ziyaretine izin verilmedi. Barbosa’nın millî maçları televizyondan yorumlamasına da yasak getirildi.
Barbosa, 7 Nisan 2000’de 79 yaşında vefat etmeden sadece iki hafta önce “Brezilya’da en ağır suça 30 yıl ceza veriliyor. Ancak sorumlu olmadığım bir suçtan dolayı bana tam 50 yıl ceza verildi.” diyecekti. Dönemin en iyi kalecilerinden biri olan Barbosa, milli formayı 1949-53 yılları arasında 17 kez giydi. Milli forma ile 1949’da Copa America kupasını kaldıran Sambacı eldiven, sadece bir yıl sonra yıllar sürecek ve hayatını mahvedecek bir kabusun başrol oyuncusu oldu.
Barbosa’nın hayatı filmlere ve romanlara konu oldu. “Maracana Darbesi”ni “Bizim Hiroşimamız” olarak tanımlayan tiyatro yazarı Nelson Rodriguez, bunun nedenini de şöyle açıkıyordu: “Brezilya tarihinde ağır bir savaş ve yenilgi yoktur. Ancak 1950 Dünya Kupası’nı dramatik bir şekilde kaybetmek tarihimizin en ağır travması ve yenilgisidir.”
64 yıl sonra 2014’te ikinci kez Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Brezilya’nın rakiplerinden biri de Maracanazo (Maracana Darbesi) idi. Nitekim Brezilya, yarı finalde Almanya’nın rakibi olduğunda maçın Maracana Stadı’nda oynanacak olması akıllara 1950 Dünya Kupası finalini getirdi. Korkulan ise gerçek oldu. Sambacılar, tarihi bir hezimet yaşayıp Almanya’ya 7-1 yenilerek ikinci Maracana Darbesi’ni yedi. Bu kez günah keçisi ilan edilen bir isim yoktu. Travma 1950 finali kadar olmadı ama Brezilya için Dünya Kupası ev sahipliği kabusun adı oldu.
[Hasan Cücük] 31.7.2019 [TR724]
1950 Dünya Kupası’na da ev sahipliği yapan Brezilya, kupanın en büyük favorisiydi. 2. Dünya Savaşı sonrası düzenlenen ilk kupaya katılma hakkı elde eden Türkiye, maddi şartlardan dolayı gidemezken, en ilginç katılmama sebebine Hindistan sahipti. Asya kıtası elemelerinde Burma, Filipinler ve Endenozya’nın çekilmesiyle eleme maçı oynamadan kupaya katılma hakkı elde eden Hindistan, FIFA’nın ‘çıplak ayakla’ futbola izin vermediği için katılmama kararı alıyordu. 1934 ve 1938 Dünya Kupası’nın sahibi İtalya, ülkenin en ünlü kulübü Torino’nun uçak kazasında oyuncularını kaybetmesinden dolayı, Brezilya’ya haftalar süren gemi yolculuğuyla giderken, Fransa ve İskoçya, katılmayı geri çeviren diğer ülkeler oluyordu. İlk kez grup maçları uygulamasının yapıldığı 1950 Dünya Kupası, 4 grupta 13 takımla oynandı. Gruplarını lider bitiren takımların oluşturduğu yeni bir grupla şampiyon belirlendi.
Tarih, 16 Temmuz 1950. Stat, Maracana. Tribünlerde tam 220 bin seyirci var. Brezilya Uruguay maçı, kupanın bir anlamda finali. Sambacılar için 1 puan yeterli. Her şey Brezilya’nın zaferine göre ayarlanmış. Avrupa’daki gazeteler, saat farkından dolayı sonucu beklemeden ‘Şampiyon Brezilya’ manşetini atmıştı bile. FIFA, şampiyon Brezilya olacak diye altın madalyaların üzerine 13 Brezilyalı oyuncunun adını yazmıştı. FIFA Başkanı Jules Rimet, Brezilya’nın zaferini tebrik eden konuşmayı Portekizce yazıp cebine çoktan koymuştu. Planlandığı gibi Friaça, Sambacıları 1-0 öne geçiriyordu. Uruguay adına Schiaffino 66. dakikada beraberliği sağlarken, yıllarca bitmeyecek acıyı yaşatan isim 79. dakikada kaleci Barbosa’nın koruduğu köşeden topu ağlara gönderen Ghiggia oluyordu. 220 bin kişilik statta ölüm sessizliği. Statta kalp krizi geçirip ölenler oluyor. Uruguay, 2-1’lik skorla kupaya uzanırken, yıllarca sürecek bir trajedi başlıyordu. Ne zaman sıradan bir takım mutlak favoriye karşı maç kazansa, hezimetin adı ‘Maracanazo’ olarak konuyordu.
Uruguay maçına kadar kupanın en iyi kalecisi gösterilen Barbosa, dar açıdan yediği golden sonra ‘günah keçisi’ ilan ediliyordu. O artık uğursuzluğun sembolüydü. Gözyaşlarıyla sahayı
terk eden Barbosa, Brezilya’nın en iyi kalecilerinden biri olmasına karşın 1950 Dünya Kupası sonrası sadece birkaç kez millî formayı giyme şansı buldu. Barbosa, kariyerine 1962’de nokta koyarken, hayatını karartan kale direklerinden intikamını 1963’te alıyordu. ‘Hediye’ olarak aldığı direkleri evinin önünde yakarak 13 yıllık acısını biraz olsun dindirdi.
Sadece Barbosa olmuyordu ‘uğursuz’ ilan edilen. Uruguay maçına beyaz formayla çıkan Brezilya, bu tarihten sonra tam 69 yıl beyaz formayı giymedi. Brezilya’nın ‘uğursuz’ gördüğü beyaz forma ambargosu geçtiğimiz ay düzenlenen Copa America ile son buldu. Gruptaki ilk maçında Brezilya, Bolivya’yı 3-0 yenerken 69 yıl sonra Sambacılar, mavi yakalı beyaz forma ile sahaya çıktı. Adı uğursuza çıkan Barbosa’nın 1993’te millî takım kampını ziyaretine izin verilmedi. Barbosa’nın millî maçları televizyondan yorumlamasına da yasak getirildi.
Barbosa, 7 Nisan 2000’de 79 yaşında vefat etmeden sadece iki hafta önce “Brezilya’da en ağır suça 30 yıl ceza veriliyor. Ancak sorumlu olmadığım bir suçtan dolayı bana tam 50 yıl ceza verildi.” diyecekti. Dönemin en iyi kalecilerinden biri olan Barbosa, milli formayı 1949-53 yılları arasında 17 kez giydi. Milli forma ile 1949’da Copa America kupasını kaldıran Sambacı eldiven, sadece bir yıl sonra yıllar sürecek ve hayatını mahvedecek bir kabusun başrol oyuncusu oldu.
Barbosa’nın hayatı filmlere ve romanlara konu oldu. “Maracana Darbesi”ni “Bizim Hiroşimamız” olarak tanımlayan tiyatro yazarı Nelson Rodriguez, bunun nedenini de şöyle açıkıyordu: “Brezilya tarihinde ağır bir savaş ve yenilgi yoktur. Ancak 1950 Dünya Kupası’nı dramatik bir şekilde kaybetmek tarihimizin en ağır travması ve yenilgisidir.”
64 yıl sonra 2014’te ikinci kez Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Brezilya’nın rakiplerinden biri de Maracanazo (Maracana Darbesi) idi. Nitekim Brezilya, yarı finalde Almanya’nın rakibi olduğunda maçın Maracana Stadı’nda oynanacak olması akıllara 1950 Dünya Kupası finalini getirdi. Korkulan ise gerçek oldu. Sambacılar, tarihi bir hezimet yaşayıp Almanya’ya 7-1 yenilerek ikinci Maracana Darbesi’ni yedi. Bu kez günah keçisi ilan edilen bir isim yoktu. Travma 1950 finali kadar olmadı ama Brezilya için Dünya Kupası ev sahipliği kabusun adı oldu.
[Hasan Cücük] 31.7.2019 [TR724]
AKP’nin iktidar sigortası [Alper Ender Fırat]
Suriyeli mülteciler meselesi AKP için ahlaki bir sorumluluk olmaktan çıkalı uzun zaman oldu. Suriyeliler, tepeden tırnağa uluslararası suça batmış Erdoğan yönetimi için, batıya karşı kullanacağı en büyük belki de tek şantaj malzemesi. Üzerime gelirseniz, beni yargılarsanız, beni dışlarsanız, ambargo koymaya kalkarsanız ben de kapıları açarım şantajıyla, batının kucağına bırakılacak devasa bir sorundan başka bir şey değil Suriyeliler. Bugün mültecilerin Türkiye’de varlıklarını devam ettiriyor olmasının en büyük nedeni AKP’ye ve Saraya sigorta olmasıdır. Kapıları açarım tehdidi tek kalemde bütün Batı’yı hizaya sokan bir cümledir.
Suriyeli mültecilerin AKP iktidarı için başkaca bir anlamı bulunmuyor. Zorda kalmış kardeşlerimiz cümlesinin iktidardaki AKP’lilerin ruhunda hiçbir karşılığı yok. Öyle ki daha dün yola çıkardıkları, silah verip sahaya sürdükleri silahlı unsurların üzerine bomba yağdırıyor. Sosyal medyadaki trollerin Suriyeli mazlumlar paylaşımları sizi yanıltmasın. Bir tarafta Rusya ile İdlib’i bombalarken diğer yandan o bombaların öldürdüğü sivillerin fotoğraflarını sosyal medyada tabanı gazlamak için kullanıyor.
AKP mülteci meselesini en başından beri olabilecek en kötü şekliyle yönetti. AKP’nin yardım ve yataklığıyla başlayan Suriye iç savaşından sonra, Türkiye’ye sığınan mülteciler meselesi başından beri MİT üzerinden yönetildi. Gerçek anlamda bağımsız insani yardım kuruluşlarının onlara yardım etmesi engellendi. Bir insani yardım organizasyonundan çok istihbarat operasyonuna dönüştürüldü. Öyle olunca da insanlar satranç tahtasındaki piyonlar olarak görüldü.
Erdoğan dışa karşı bir pazarlık unsuru gördüğü insanlara içeride ‘saldım çayıra Mevlam kayıra’ ciddiyetsizliği ile yaklaştı. Sonuç hem ev sahibi hem de misafir için bir fiyasko.
Zorda kalmışlara yardım etmek elbette ki insani bir davranıştır ama devlet aklının bunu gerçeklik üzerinden çözümlemesi gerekirdi. Devlet duygular üzerinden mesele çözemez. Duygu ile en yakınlarınız bile sorunlarını çözemezsiniz. Mesela işsiz kalmış öz kardeşiniz ailesiyle gelip evinizin bahçesine çadır kursa, iyi niyetle ona yardım etmeye çalışsanız bile sorun çıkmama ihtimali yok. Tuvalet, banyo, çamaşır gibi çok basit gibi görünen meselelerin dahi bir zaman sonra tahammül edilmez sorun haline gelmemesi mümkün değil?
Bırakın Suriyelileri yüzbinlerce Tokatlı kısa bir süre için Sivas’a taşınsa bir müddet sonra benzer tepkiler olur. Ekonomik, demografik, sosyolojik hazmetme kapasitesinin üzerinde olan her şeyi duygusal açıklamalarla çözülemeyecek problem meydana getirir.
Sadece Türkiye değil ‘Onlar zorda kalmış kardeşlerimiz’ yaklaşımıyla meselinin çözülme ihtimali dünyanın hiçbir coğrafyasında yoktur. Çok yüksek inanmışlık ve inanç hallerinde olabilecek bir durumu toplumun genelinden beklemek gerçekçi bir durum değildir. Sivil toplum bu konuyu her açıdan tartışır, konuşur ancak aklı başında bir devletin bütün bu sorunları önceden görüp gerekli hamleleri yapması gerekirdi. Bu yüzden toplumda Suriyelilere karşı oluşan her tepkinin tek sorumlusu vardır o da baştan beri politikalara kimseyi karıştırmadan tek başına belirleyen AKP’dir. Basit siyasi amaçlarla değil insani yardım için yola çıkılsaydı, ne o insanlar mağdur edilirdi, ne de toplumun tahammül sınırları zorlanırdı.
İsviçre’de yaşayan ve Türkiye’de yaşananlara karşı derin bir üzüntü hisseden yakın bir aile dostumuz bir yolunu bulup Türkiye’den kaçıp, İsviçre’ye sığınan akademisyen bir hanım ve çocuğuna kapılarını açmış tam üç ay evinde barındırmıştı. Kültür merkezinde tevafuken karşılaştığı zor durumdaki çocuklu bir kadını hiç tereddüt etmeden aylarca evinde barındırmıştı. Evini hiç tanımadığı birine aylarca açan bu hanım kardeşimiz gibi bir yaklaşım göstermek için çok yüksek bir inanmışlık, çok yüce bir ruha sahip olmak gerekir. Bütün toplumun aynı duyarlılıkta olması mümkün mü?
[Alper Ender Fırat] 31.7.2019 [TR724]
Suriyeli mültecilerin AKP iktidarı için başkaca bir anlamı bulunmuyor. Zorda kalmış kardeşlerimiz cümlesinin iktidardaki AKP’lilerin ruhunda hiçbir karşılığı yok. Öyle ki daha dün yola çıkardıkları, silah verip sahaya sürdükleri silahlı unsurların üzerine bomba yağdırıyor. Sosyal medyadaki trollerin Suriyeli mazlumlar paylaşımları sizi yanıltmasın. Bir tarafta Rusya ile İdlib’i bombalarken diğer yandan o bombaların öldürdüğü sivillerin fotoğraflarını sosyal medyada tabanı gazlamak için kullanıyor.
AKP mülteci meselesini en başından beri olabilecek en kötü şekliyle yönetti. AKP’nin yardım ve yataklığıyla başlayan Suriye iç savaşından sonra, Türkiye’ye sığınan mülteciler meselesi başından beri MİT üzerinden yönetildi. Gerçek anlamda bağımsız insani yardım kuruluşlarının onlara yardım etmesi engellendi. Bir insani yardım organizasyonundan çok istihbarat operasyonuna dönüştürüldü. Öyle olunca da insanlar satranç tahtasındaki piyonlar olarak görüldü.
Erdoğan dışa karşı bir pazarlık unsuru gördüğü insanlara içeride ‘saldım çayıra Mevlam kayıra’ ciddiyetsizliği ile yaklaştı. Sonuç hem ev sahibi hem de misafir için bir fiyasko.
Zorda kalmışlara yardım etmek elbette ki insani bir davranıştır ama devlet aklının bunu gerçeklik üzerinden çözümlemesi gerekirdi. Devlet duygular üzerinden mesele çözemez. Duygu ile en yakınlarınız bile sorunlarını çözemezsiniz. Mesela işsiz kalmış öz kardeşiniz ailesiyle gelip evinizin bahçesine çadır kursa, iyi niyetle ona yardım etmeye çalışsanız bile sorun çıkmama ihtimali yok. Tuvalet, banyo, çamaşır gibi çok basit gibi görünen meselelerin dahi bir zaman sonra tahammül edilmez sorun haline gelmemesi mümkün değil?
Bırakın Suriyelileri yüzbinlerce Tokatlı kısa bir süre için Sivas’a taşınsa bir müddet sonra benzer tepkiler olur. Ekonomik, demografik, sosyolojik hazmetme kapasitesinin üzerinde olan her şeyi duygusal açıklamalarla çözülemeyecek problem meydana getirir.
Sadece Türkiye değil ‘Onlar zorda kalmış kardeşlerimiz’ yaklaşımıyla meselinin çözülme ihtimali dünyanın hiçbir coğrafyasında yoktur. Çok yüksek inanmışlık ve inanç hallerinde olabilecek bir durumu toplumun genelinden beklemek gerçekçi bir durum değildir. Sivil toplum bu konuyu her açıdan tartışır, konuşur ancak aklı başında bir devletin bütün bu sorunları önceden görüp gerekli hamleleri yapması gerekirdi. Bu yüzden toplumda Suriyelilere karşı oluşan her tepkinin tek sorumlusu vardır o da baştan beri politikalara kimseyi karıştırmadan tek başına belirleyen AKP’dir. Basit siyasi amaçlarla değil insani yardım için yola çıkılsaydı, ne o insanlar mağdur edilirdi, ne de toplumun tahammül sınırları zorlanırdı.
İsviçre’de yaşayan ve Türkiye’de yaşananlara karşı derin bir üzüntü hisseden yakın bir aile dostumuz bir yolunu bulup Türkiye’den kaçıp, İsviçre’ye sığınan akademisyen bir hanım ve çocuğuna kapılarını açmış tam üç ay evinde barındırmıştı. Kültür merkezinde tevafuken karşılaştığı zor durumdaki çocuklu bir kadını hiç tereddüt etmeden aylarca evinde barındırmıştı. Evini hiç tanımadığı birine aylarca açan bu hanım kardeşimiz gibi bir yaklaşım göstermek için çok yüksek bir inanmışlık, çok yüce bir ruha sahip olmak gerekir. Bütün toplumun aynı duyarlılıkta olması mümkün mü?
[Alper Ender Fırat] 31.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Abdülhamit Kıbrıs’ı İngilizlere neden verdi? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Abdülhamit 1876’da çok kötü bir ortamda Osmanlı tahtına çıkmıştı. Amcası Abdülaziz’in 1861’den 1876’ya kadar devam eden saltanatı bir askeri darbe ile sona ermişti. Darbenin Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Adliye Nazırı Mithat Paşa ve Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa tarafından organize edilmesi, sonraki dönemin nasıl geçeceğine dair yeterince ipuçları veriyordu.
Tahtan indirilen Abdülaziz intihar mı cinayet mi olduğu hala tartışılan bir hadiseyle hayatını kaybetmişti. Abdülaziz’i tahttan indiren sivil ve askeri erkân, Meşrutiyet’i ilan edeceğine söz veren Şehzade Murat’ı tahta çıkarmışlar fakat akli dengesindeki problemler nedeniyle V. Murat’ın hükümdarlığı sadece doksan üç gün sürmüştü.
Murat’ın yerine geçecek şehzade ise Abdülhamit’ti. Abdülhamit de V. Murat gibi “Meşrutiyet” sözü verip hükümdar oldu. Tahtta çıktığında otuz dört yaşındaydı ve kendisini çok zor günler bekliyordu.
Abdülhamit’in Kaderi
Abdülhamit söz verdiği gibi 23 Aralık 1876’da Meşrutiyeti ilan etti ve seçimler yapılarak Meclis-i Mebusan açıldı. Bu sırada Balkanlarda tecrübesiz padişahı çok önemli sorunlarla karşı karşıya bırakacak gelişmeler yaşanıyordu.
1875’de Hersek’te bir vergi meselesiyle başlayan isyan genişlemiş ve Osmanlı Devleti’nin müdahalesiyle bir Osmanlı-Rus Savaşı tehlikesi ortaya çıkmıştı.
Bundan yirmi yıl önce Osmanlı Devleti, Avrupa’nın desteğini alarak Kırım Savaşı’nda Rusları mağlup etmişti. Ancak devletlerarası dengelerin değişmesiyle artık bu mümkün değildi.
Dengelerin değişmesinin temel nedeni, Almanların Fransızları Sedan Muharebesi’nde mağlup ederek milli birliklerini kurmalarıydı. Fransa’nın zayıf düşmesi ve Almanya’nın güçlenmesi, İngilizleri de yeni politikalara sevk etmişti. 1853’de Rus Çarı Nikolay’ın “hasta adam” Osmanlı Devleti’ni paylaşma teklifini reddeden İngiltere artık kendi tedbirleriyle Rus yayılmasına engel olmayı tercih ediyordu.
Doksan Üç Harbi Felaketi
Ekonomik yönden zaten çöküntü içinde olan Osmanlı Devleti’nin “tek başına” Ruslara karşı koyacak gücü yoktu. Rus ordusunun hem Balkanlar hem de Kafkasya’dan saldırıya geçmesiyle farklı cephelerde savaşmak zorunda kalan Osmanlı ordusu çok zor duruma düştü. Kafkas Cephesi’nde Ahmet Muhtar Paşa’nın, Plevne’de de Gazi Osman Paşa’nın “kahramanlıkları” da savaşın gidişatını değiştirmeye yetmedi.
Rus kuvvetleri doğuda Erzurum’a, batıda İstanbul’a kadar ilerlediler. Rus ordusunun batıdaki son noktası Ayastefanos (Yeşilköy) oldu.
Rusya Akdeniz’e İniyor
Rus ilerleyişi çok ağır şartlar taşıyan Ayastefanos Antlaşması’yla durdurulabilmişti. Antlaşmayla büyük bir Bulgaristan prensliği kuruluyor ve sınırları Ege Denizi’ne ulaşıyordu. Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olurken Kars, Ardahan, Batum ve Bayezid, Ruslara bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti çok ağır bir savaş tazminatı ödemeyi kabul ediyordu.
Abdülhamit daha hükümdarlığının ikinci yılında böyle bir hadiseyle karşılaşmış, “kırk satır mı kırk katır mı” ikileminde bu ağır şartları kabul etmek zorunda kalmıştı.
Ayastefanos Antlaşması, Avrupalı devletleri de ürkütmüştü. Rusların Bulgar prensliği vasıtasıyla Akdeniz’e inme emellerine ulaşması, Kars ve çevresini alarak bu bölgeden de Akdeniz’e inme fırsatı elde etmesi, özellikle İngiltere’nin menfaatlerini tehlikeye düşürmekteydi. İngiltere bu durumun Hindistan yolu üzerinde tehdit oluşturduğu kanaatindeydi.
Balkanları yayılma alanı olarak seçen Avusturya’nın da Ayastefanos’tan rahatsız olması, antlaşmanın gözden geçirilmesi düşüncesinin Avrupalı devletlerarasında güçlenmesini sağladı.
İngiliz Teklifi
Rusların ilerlemeleri İngilizleri harekete geçirmiş ve Osmanlı Devleti’nin muhalefetine rağmen İngiliz gemileri Marmara’ya gelerek Ruslara gözdağı vermişlerdi.
İngilizlerin ikinci adımı Ayastefanos Antlaşması’nın yeniden gözden geçirilmesini istemek oldu. İngilizler bunun için sadece Ruslarla görüşmeler yapmakla kalmıyor, diğer Avrupa devletlerinden de destek istiyorlardı.
İngilizler ayrıca Kıbrıs adasının kendilerine teslimini istediler. Bunun karşılığında Ayastefanos’un yerine yeni bir antlaşma yapılacaktı.
Gerekçe olarak Rus tehdidini ileri sürüyorlar, yeni antlaşmada Kars, Ardahan ve Batum’dan birisinin Ruslarda kalması halinde Kıbrıs’ı üs olarak işgal edeceklerini belirtiyorlardı. Böylece Abdülhamit, Ayastefanos’ta “kırk katırı” kabul etse de bu sefer de “kırk satır” tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı.
Abdülhamit Anlaşmayı Onaylıyor
19. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin varlığını devletlerarası mücadelelerden yararlanarak ve büyük devletlere yaslanarak devam ettirdiği bir dönemdi. Bu nedenle bazen Fransızlara karşı İngiliz ve Ruslardan, bazen Ruslara karşı İngiliz ve Fransızlardan destek istemişti.
En kötü örnek ise 1821’de başlayan Yunan isyanıydı. Bu isyanı Mısır kuvvetlerinin desteğiyle bastırabilen Osmanlı Devleti; İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak hareket etmeleriyle “yalnızlığın faturasını” çok ağır bir şekilde ödemişti.
Mısır valisi M. Ali Paşa’nın isyanında ise Mısır kuvvetleri İstanbul’u tehdit edince II. Mahmut, Ruslardan yardım istemek zorunda kalmıştı. M. Ali Paşa’nın ikinci defa isyanında da Rusların yardıma gelmesinden endişe eden İngilizler devreye girerek Mısır sorununun çözüme kavuşmasını sağlamışlardı.
İngiliz arşiv belgeleri üzerinde çalışma yapan Sonyel’e göre İngilizler, M. Ali Paşa’nın ikinci isyanı sonrasında yardımlarına karşılık Osmanlılardan toprak talebini tartışmışlar ve Hindistan’a kadar devam edecek bir demiryolu inşasını düşünmüşlerdi. Hatta bundan sonra sıranın Filistin’e geleceği ve buraya Yahudilerin yerleştirilmesi gerektiği gündeme gelmişti.
Bu hadiseden yaklaşık kırk yıl sonra İngilizler, Kıbrıs’ı istiyorlardı. Osmanlı Devleti çaresiz bir şekilde bu teklifi değerlendirmiş, Abdülhamit teklifi çeşitli ortamlarda müzakere ettirmişti. Teklifi yapan kişi Osmanlı ülkesini çok yakından tanıyan ve Türkçe de bilen İngiliz elçi Layard’dı.
Bu sırada Abdülhamit’e karşı Ali Suavi önderliğinde başarısız bir darbe girişimi yapılmıştı. Padişah bu darbenin İngilizlerce planlandığı kanaatindeydi. Buna rağmen Rus tehdidine karşı İngilizlerle ittifak yapmak zorundaydı. İşin ilginç yanı İngilizler de Ruslarla anlaşarak Ayastefanos’un birçok maddesini kabul etmişlerdi. Ancak bundan Osmanlı Devleti’nin haberi yoktu.
İngilizlerin son teklifinde tehdit de yer alıyor, Padişahın bu teklifi reddi halinde İstanbul’un işgal edileceği ve Osmanlı topraklarının paylaşılacağı belirtiliyordu. Padişaha cevap için sadece kırk sekiz saat süre tanınmıştı.
İngilizlerle yapılacak antlaşma Abdülhamit’in önüne getirilmiş ve padişah metnin üzerine “hukuk-ı şahaneme asla halel gelmemek şartıyla” yazmıştı. 4 Haziran 1878 tarihli antlaşmada da bu hüküm yer almıştır.
Antlaşmaya göre Rusya Batum, Kars ve Ardahan’dan birini geri vermezse veya kesin barış antlaşmasıyla belirlenen Osmanlı topraklarından bir yeri işgale kalkışırsa, İngiltere Osmanlı Devleti’ne yardım gönderecekti. Buna karşılık Osmanlı Devleti de “kendi tebaası Hristiyanların korunması için” gereken tedbirleri alacaktı.
Misak-ı Milli ve Lozan’da Kıbrıs
Antlaşmayla İngiltere, Osmanlı Devleti’ne karşı yükümlülüklerini yerine getirebilmek amacıyla adayı işgal edecekti. Adada şer’i mahkemeler ve evkaf idaresi devam edecek, İngiltere topladığı vergilerin adaya yapacağı harcamalardan artan kısmını İstanbul’a gönderecekti. Rusya Kars ve çevresini iade ederse Kıbrıs’taki işgal sona erecek ve antlaşma ortadan kalkacaktı.
11 Temmuz 1878’de adanın işgaliyle Osmanlı Devleti Kıbrıs’ı 306 sene, 8 ay, 19 gün hâkimiyetten sonra fiilen kaybetti. Buna karşılık Berlin Antlaşması’nda ancak kısmi düzenlemeler yapıldı. Doğuda sadece Bayezid geri verilirken Batum, Kars ve Ardahan Ruslarda kaldı.
Ayastefanos’ta kurulan büyük Bulgar prensliğinin sınırları yeniden belirlenerek Ege Denizi bağlantısına son verildi. Bosna-Hersek’in idaresi de “geçici” olarak Avusturya-Macaristan’a bırakıldı.
İngiltere antlaşmaya dayanarak adayı işgal ettiği gibi 1882’de Mısır’ı da işgal etti. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle de Kıbrıs’ı topraklarına kattığını açıkladı. Son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin kabul ettiği Misak-ı Milli’de de Kıbrıs’la ilgili bir hüküm yer almadı.
Yeni Türk devleti de Lozan Barış Antlaşması’nın “Topraklarla İlgili Hükümler” kısmının 20. Maddesiyle adanın “Britanya Hükümeti tarafından ilhakını” onayladı.
Böylece 1571’den itibaren Türk egemenliğinde bulunan ada, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ağır faturasıyla önce fiilen sonra da hukuken elden çıktı ve ancak 1950’lerde yeniden Türkiye’nin gündemine geldi.
Osmanlı Devleti dünya dengesinde “yalnız” kalmanın faturasını çok ağır bir şekilde ödemiş ve Abdülhamit Kıbrıs’ı İngilizlere vermek zorunda kalmıştı. Benzer durum 1881’de Fransız işgaliyle Tunus’ta, 1882’de de İngiliz işgaliyle Mısır’da yaşanacaktı.
Abdülhamit devrinde görünüşte Kıbrıs ve Mısır’da Osmanlı egemenliğinin devam ettiği iddia edilse de bunun hiçbir karşılığı yoktu ve her ikisi de İngiltere’nin işgali altında olup bu devlet tarafından yönetilmekteydi.
Kaynaklar: S. R. Sonyel, “İngiliz Belgelerine Göre: Osmanlı Padişahı Abdülhamit 48 Saat İçinde Kıbrıs’ı İngilizlere Nasıl Kiraladı”, Belleten, C. XLII, S. 168; 1978; D. Akalın, C. Çelik, “19. Yüzyılda Doğu Akdeniz’de İngiliz-Fransız Rekabeti ve Osmanlı Devleti”, Turkish Studies, Wolume: 7/3, Sommer 2012; F. Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Ankara, 1997; T. Özcan, “ Modern Osmanlı Diplomasisine Geçiş Sürecinde Kıbrıs (1876-1908), GÜ SBD, C. 16, S. 2, 2017.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 31.7.2019 [TR724]
Tahtan indirilen Abdülaziz intihar mı cinayet mi olduğu hala tartışılan bir hadiseyle hayatını kaybetmişti. Abdülaziz’i tahttan indiren sivil ve askeri erkân, Meşrutiyet’i ilan edeceğine söz veren Şehzade Murat’ı tahta çıkarmışlar fakat akli dengesindeki problemler nedeniyle V. Murat’ın hükümdarlığı sadece doksan üç gün sürmüştü.
Murat’ın yerine geçecek şehzade ise Abdülhamit’ti. Abdülhamit de V. Murat gibi “Meşrutiyet” sözü verip hükümdar oldu. Tahtta çıktığında otuz dört yaşındaydı ve kendisini çok zor günler bekliyordu.
Abdülhamit’in Kaderi
Abdülhamit söz verdiği gibi 23 Aralık 1876’da Meşrutiyeti ilan etti ve seçimler yapılarak Meclis-i Mebusan açıldı. Bu sırada Balkanlarda tecrübesiz padişahı çok önemli sorunlarla karşı karşıya bırakacak gelişmeler yaşanıyordu.
1875’de Hersek’te bir vergi meselesiyle başlayan isyan genişlemiş ve Osmanlı Devleti’nin müdahalesiyle bir Osmanlı-Rus Savaşı tehlikesi ortaya çıkmıştı.
Bundan yirmi yıl önce Osmanlı Devleti, Avrupa’nın desteğini alarak Kırım Savaşı’nda Rusları mağlup etmişti. Ancak devletlerarası dengelerin değişmesiyle artık bu mümkün değildi.
Dengelerin değişmesinin temel nedeni, Almanların Fransızları Sedan Muharebesi’nde mağlup ederek milli birliklerini kurmalarıydı. Fransa’nın zayıf düşmesi ve Almanya’nın güçlenmesi, İngilizleri de yeni politikalara sevk etmişti. 1853’de Rus Çarı Nikolay’ın “hasta adam” Osmanlı Devleti’ni paylaşma teklifini reddeden İngiltere artık kendi tedbirleriyle Rus yayılmasına engel olmayı tercih ediyordu.
Doksan Üç Harbi Felaketi
Ekonomik yönden zaten çöküntü içinde olan Osmanlı Devleti’nin “tek başına” Ruslara karşı koyacak gücü yoktu. Rus ordusunun hem Balkanlar hem de Kafkasya’dan saldırıya geçmesiyle farklı cephelerde savaşmak zorunda kalan Osmanlı ordusu çok zor duruma düştü. Kafkas Cephesi’nde Ahmet Muhtar Paşa’nın, Plevne’de de Gazi Osman Paşa’nın “kahramanlıkları” da savaşın gidişatını değiştirmeye yetmedi.
Rus kuvvetleri doğuda Erzurum’a, batıda İstanbul’a kadar ilerlediler. Rus ordusunun batıdaki son noktası Ayastefanos (Yeşilköy) oldu.
Rusya Akdeniz’e İniyor
Rus ilerleyişi çok ağır şartlar taşıyan Ayastefanos Antlaşması’yla durdurulabilmişti. Antlaşmayla büyük bir Bulgaristan prensliği kuruluyor ve sınırları Ege Denizi’ne ulaşıyordu. Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsız olurken Kars, Ardahan, Batum ve Bayezid, Ruslara bırakılıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti çok ağır bir savaş tazminatı ödemeyi kabul ediyordu.
Abdülhamit daha hükümdarlığının ikinci yılında böyle bir hadiseyle karşılaşmış, “kırk satır mı kırk katır mı” ikileminde bu ağır şartları kabul etmek zorunda kalmıştı.
Ayastefanos Antlaşması, Avrupalı devletleri de ürkütmüştü. Rusların Bulgar prensliği vasıtasıyla Akdeniz’e inme emellerine ulaşması, Kars ve çevresini alarak bu bölgeden de Akdeniz’e inme fırsatı elde etmesi, özellikle İngiltere’nin menfaatlerini tehlikeye düşürmekteydi. İngiltere bu durumun Hindistan yolu üzerinde tehdit oluşturduğu kanaatindeydi.
Balkanları yayılma alanı olarak seçen Avusturya’nın da Ayastefanos’tan rahatsız olması, antlaşmanın gözden geçirilmesi düşüncesinin Avrupalı devletlerarasında güçlenmesini sağladı.
İngiliz Teklifi
Rusların ilerlemeleri İngilizleri harekete geçirmiş ve Osmanlı Devleti’nin muhalefetine rağmen İngiliz gemileri Marmara’ya gelerek Ruslara gözdağı vermişlerdi.
İngilizlerin ikinci adımı Ayastefanos Antlaşması’nın yeniden gözden geçirilmesini istemek oldu. İngilizler bunun için sadece Ruslarla görüşmeler yapmakla kalmıyor, diğer Avrupa devletlerinden de destek istiyorlardı.
İngilizler ayrıca Kıbrıs adasının kendilerine teslimini istediler. Bunun karşılığında Ayastefanos’un yerine yeni bir antlaşma yapılacaktı.
Gerekçe olarak Rus tehdidini ileri sürüyorlar, yeni antlaşmada Kars, Ardahan ve Batum’dan birisinin Ruslarda kalması halinde Kıbrıs’ı üs olarak işgal edeceklerini belirtiyorlardı. Böylece Abdülhamit, Ayastefanos’ta “kırk katırı” kabul etse de bu sefer de “kırk satır” tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı.
Abdülhamit Anlaşmayı Onaylıyor
19. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin varlığını devletlerarası mücadelelerden yararlanarak ve büyük devletlere yaslanarak devam ettirdiği bir dönemdi. Bu nedenle bazen Fransızlara karşı İngiliz ve Ruslardan, bazen Ruslara karşı İngiliz ve Fransızlardan destek istemişti.
En kötü örnek ise 1821’de başlayan Yunan isyanıydı. Bu isyanı Mısır kuvvetlerinin desteğiyle bastırabilen Osmanlı Devleti; İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak hareket etmeleriyle “yalnızlığın faturasını” çok ağır bir şekilde ödemişti.
Mısır valisi M. Ali Paşa’nın isyanında ise Mısır kuvvetleri İstanbul’u tehdit edince II. Mahmut, Ruslardan yardım istemek zorunda kalmıştı. M. Ali Paşa’nın ikinci defa isyanında da Rusların yardıma gelmesinden endişe eden İngilizler devreye girerek Mısır sorununun çözüme kavuşmasını sağlamışlardı.
İngiliz arşiv belgeleri üzerinde çalışma yapan Sonyel’e göre İngilizler, M. Ali Paşa’nın ikinci isyanı sonrasında yardımlarına karşılık Osmanlılardan toprak talebini tartışmışlar ve Hindistan’a kadar devam edecek bir demiryolu inşasını düşünmüşlerdi. Hatta bundan sonra sıranın Filistin’e geleceği ve buraya Yahudilerin yerleştirilmesi gerektiği gündeme gelmişti.
Bu hadiseden yaklaşık kırk yıl sonra İngilizler, Kıbrıs’ı istiyorlardı. Osmanlı Devleti çaresiz bir şekilde bu teklifi değerlendirmiş, Abdülhamit teklifi çeşitli ortamlarda müzakere ettirmişti. Teklifi yapan kişi Osmanlı ülkesini çok yakından tanıyan ve Türkçe de bilen İngiliz elçi Layard’dı.
Bu sırada Abdülhamit’e karşı Ali Suavi önderliğinde başarısız bir darbe girişimi yapılmıştı. Padişah bu darbenin İngilizlerce planlandığı kanaatindeydi. Buna rağmen Rus tehdidine karşı İngilizlerle ittifak yapmak zorundaydı. İşin ilginç yanı İngilizler de Ruslarla anlaşarak Ayastefanos’un birçok maddesini kabul etmişlerdi. Ancak bundan Osmanlı Devleti’nin haberi yoktu.
İngilizlerin son teklifinde tehdit de yer alıyor, Padişahın bu teklifi reddi halinde İstanbul’un işgal edileceği ve Osmanlı topraklarının paylaşılacağı belirtiliyordu. Padişaha cevap için sadece kırk sekiz saat süre tanınmıştı.
İngilizlerle yapılacak antlaşma Abdülhamit’in önüne getirilmiş ve padişah metnin üzerine “hukuk-ı şahaneme asla halel gelmemek şartıyla” yazmıştı. 4 Haziran 1878 tarihli antlaşmada da bu hüküm yer almıştır.
Antlaşmaya göre Rusya Batum, Kars ve Ardahan’dan birini geri vermezse veya kesin barış antlaşmasıyla belirlenen Osmanlı topraklarından bir yeri işgale kalkışırsa, İngiltere Osmanlı Devleti’ne yardım gönderecekti. Buna karşılık Osmanlı Devleti de “kendi tebaası Hristiyanların korunması için” gereken tedbirleri alacaktı.
Misak-ı Milli ve Lozan’da Kıbrıs
Antlaşmayla İngiltere, Osmanlı Devleti’ne karşı yükümlülüklerini yerine getirebilmek amacıyla adayı işgal edecekti. Adada şer’i mahkemeler ve evkaf idaresi devam edecek, İngiltere topladığı vergilerin adaya yapacağı harcamalardan artan kısmını İstanbul’a gönderecekti. Rusya Kars ve çevresini iade ederse Kıbrıs’taki işgal sona erecek ve antlaşma ortadan kalkacaktı.
11 Temmuz 1878’de adanın işgaliyle Osmanlı Devleti Kıbrıs’ı 306 sene, 8 ay, 19 gün hâkimiyetten sonra fiilen kaybetti. Buna karşılık Berlin Antlaşması’nda ancak kısmi düzenlemeler yapıldı. Doğuda sadece Bayezid geri verilirken Batum, Kars ve Ardahan Ruslarda kaldı.
Ayastefanos’ta kurulan büyük Bulgar prensliğinin sınırları yeniden belirlenerek Ege Denizi bağlantısına son verildi. Bosna-Hersek’in idaresi de “geçici” olarak Avusturya-Macaristan’a bırakıldı.
İngiltere antlaşmaya dayanarak adayı işgal ettiği gibi 1882’de Mısır’ı da işgal etti. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesiyle de Kıbrıs’ı topraklarına kattığını açıkladı. Son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin kabul ettiği Misak-ı Milli’de de Kıbrıs’la ilgili bir hüküm yer almadı.
Yeni Türk devleti de Lozan Barış Antlaşması’nın “Topraklarla İlgili Hükümler” kısmının 20. Maddesiyle adanın “Britanya Hükümeti tarafından ilhakını” onayladı.
Böylece 1571’den itibaren Türk egemenliğinde bulunan ada, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ağır faturasıyla önce fiilen sonra da hukuken elden çıktı ve ancak 1950’lerde yeniden Türkiye’nin gündemine geldi.
Osmanlı Devleti dünya dengesinde “yalnız” kalmanın faturasını çok ağır bir şekilde ödemiş ve Abdülhamit Kıbrıs’ı İngilizlere vermek zorunda kalmıştı. Benzer durum 1881’de Fransız işgaliyle Tunus’ta, 1882’de de İngiliz işgaliyle Mısır’da yaşanacaktı.
Abdülhamit devrinde görünüşte Kıbrıs ve Mısır’da Osmanlı egemenliğinin devam ettiği iddia edilse de bunun hiçbir karşılığı yoktu ve her ikisi de İngiltere’nin işgali altında olup bu devlet tarafından yönetilmekteydi.
Kaynaklar: S. R. Sonyel, “İngiliz Belgelerine Göre: Osmanlı Padişahı Abdülhamit 48 Saat İçinde Kıbrıs’ı İngilizlere Nasıl Kiraladı”, Belleten, C. XLII, S. 168; 1978; D. Akalın, C. Çelik, “19. Yüzyılda Doğu Akdeniz’de İngiliz-Fransız Rekabeti ve Osmanlı Devleti”, Turkish Studies, Wolume: 7/3, Sommer 2012; F. Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Ankara, 1997; T. Özcan, “ Modern Osmanlı Diplomasisine Geçiş Sürecinde Kıbrıs (1876-1908), GÜ SBD, C. 16, S. 2, 2017.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 31.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Muhsin Yazıcıoğlu’nu da mı Cemaat öldürmüş?! [Ramazan Faruk Güzel]
Şüpheli bir helikopter kazası ile hayatını kaybeden Büyük Birlik Partisi Kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun dosyası ne oldu, nereden nereye geldi; bileniniz var mı?
Türkiye kamuoyu balık hafızalıdır, fikri takip alışkanlığı yoktur… Konular, gündeme getirildiği kadarıyla bilinir ve öyle kabul edilir geçilir. İnsanımızın genel itibariyle okuma alışkanlığı olmadığı için kendisine sunulan hazmı kolay görselliği olan televizyon haberleri ile yetinir.
Son 15 Temmuz kurgusundan sonra da muhalif, sorgulayıcı içerik üretebilecek bütün medya kanalları bir şekilde susturuldu, araştırmacı gazeteciler de hapis ve sürgünlerle konuşamaz hale getirildi.
Bu ortamda da yeni bir rejim kurma iddiasındaki (Erdoğancı/Avrasyacı) koalisyon, kendi gerçeklerini üretmeye devam ediyor. Bunu yaparken –içinde kendilerinin de şüpheli olduğu bir çok dosya dahil- hemen her problemi “şeytanlaştırılan” bir topluluğa (Cemaat’e) yıkarak işin içinden çıkma çalışıyorlar…
TC tarihinin bütün arızaları bu “Günah Keçisi”ne yıkılarak yeni/arınmış bir gerçeklik kurma yolundalar… Bütün darbeleri, bütün faili meçhul cinayetleri bu ‘Günah Keçisi’ne yıkarken bazen öyle abartıyorlar ki, işi Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesini dahi Cemaat’e yıkma noktasına kadar getirdiler.
Böyle bir trendde Yazıcıoğlu cinayeti de Cemaat’e yıkılamaz mı sanki? Bir kaç atraksiyon geliştirdikten sonra neden olmasın? Birilerini eklersin, çıkarırsın, şüphe oluşturursun, hükmü medyanda verirsin. Hafızalara o etiket, çamur, gerçeklik yapışır kalır. İnsanlar da onu öyle kabullenir geçer.
Nasıl mı?
AVUKAT KONUŞTURULARAK MESELA…
İktidarın haber sitesi Haber7, “Büyük Birlik Partisi Kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’un ailesinin avukatlarından” olduğu ifade edilen Kemal Yavuz’u konuşturup onun bir cümlesini alıp arzulanan algıyı manşetten netleştirmiş: “Yazıcıoğlu’un avukatı: Çoğu FETÖ’cüydü!”
Nasıl yani, rahmetli Yazıcıoğlu’nu öldürenlerin mi hemen hepsi Cemaat’tenmiş?
Haberin içeriğine baktığınızda görüyorsunuz ki, mevzu aslında şu imiş:
– Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Yazıcıoğlu’nun ve beraberindeki 5 kişinin helikopter kazası ile şüpheli ölümünün araştırılması kapsamında soruşturma başlatılmış,
– Soruşturmada 132 şüpheli hakkında işlem yapılmış,
– Sonrasında tüm bu şüpheliler hakkında 20 Haziran 2016’da ‘Kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına’ dair karar verilmiş,
– Bunun üzerine Muhsin Yazıcıoğlu’un ailesi ve Büyük Birlik Partisi karara itiraz etmiş,
– Yaklaşık 21 ay boyunca itirazı inceleyen Kahramanmaraş 2’nci Sulh Ceza, 20 kişi hakkındaki “takipsizlik” kararını kaldırmış ve diğer 112 kişi hakkındaki itirazı ise reddetmiş.
– Gaziantep 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nin de önceden “takipsizlik kararının kaldırılmasına” ilişkin bir kararı varmış ve o kararla bu karar arasında da bir çelişki varmış…
– İşte bu noktada devreye giren Haber7, “BBP Kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’un ailesinin avukatlarından” olduğu ifade edilen Kemal Yavuz’dan aldığı şu cümleyi manşete taşıyıp altın vuruşunu yapmış:
“20 kişinin, birkaç kişi haricindeki tamamının FETÖ’cü olduğunu söyleyebilirim.”
ASLINDA NE OLMUŞ?
Soruşturması ısrarla sürüncemede bırakılmış olan rahmetli Yazıcıoğlu’nun dosyası kapatılmışken, öldüğü tarih olan 25 Mart 2009’dan 10 yıl sonra tekrar açılması dikkat çekici… Halbuki rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu, bir duruşma çıkışında ne demişti: “10 yıldır gidiyoruz geliyoruz, bir arpa boyu yol kat edemiyoruz.” Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopterin düşmesine ilişkin, hakkında “görevi kötüye kullanma” suçundan dava açılan, dönemin İstihbarat Şube Müdürü eski emniyet amiri Dursun Özmen’in yargılanması ile ilgili bir davanın çıkışında demişti bunları Gülefer Hanım! Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma 19 Eylül’e ertelenirken Bayan Yazıcıoğlu, davanın ana dosya halinde birleştirilmesini istediklerini, yıllardır dosyanın ve kendilerinin süründürüldüğünden yakınıyordu acı acı!..
Önce torbaya -ilgili ilgisiz- herkesi eklemişken, kapatıyorsunuz… yargıyı her yönüyle ele geçirdikten, 15 Temmuz ile ülkede adeta neo bir Takrir-i Sükun dönemi yaşatırken dosya içinden 20 kişiyi seçip “çaya çorbaya limon” nevinden her olaya eklediğiniz Fetö söylemi ile dosyayı yeni versiyonu ile piyasaya sürüyorsunuz…
Yer mi bunu kamuoyu? Yer. Neler yemedi, midesi neleri hazmetti, bunu mu sindirmeyecek!..
Halbuki Yazıcıoğlu’nun ortadan kaldırılmasından sonra partisinin nasıl Saray’ın bahçesine bağlandığı herkesin gözü önünde gerçekleşti. Rahmetli Yazıoğlu’nun eşinin, bir duruşmaya katılmaya kalkan Destici’ye dedikleri de hala kulaklarda, hafızalarda…
Yeni yansıyan bilgilerde kendisinin, ‘birilerinin ortalığı karıştırmasını istediklerini, onun buna müsaade etmediğini, bu sebeple de birilerinin onu öldürmek istediğini’ ifade ettiği aktarılmakta…
Şu an rahatsızlığı sebebiyle hastaneye kaldırılmış olan dönemin GKB Yaşar Büyükanıt ile Erdoğan arasında (27 Nisan 2007 Muhtırası’ndan bir hafta sonra) 4 Mayıs 2007’de bir görüşme gerçekleşmişti. “Dolmabahçe Mutabakatı” denilen uzlaşma sonrasında devletin yeni baştan dizayn edildiği artık herkesçe malum… Tek Adamlı, Avrasyacı yeni rejimde ayak diretebilecek Cemaat gibi “ayrık otları”nın devletten ayıklanması, diğer muhalif bazı siyasi figürlerin bu merkeze dahil edilmesi/ eklemlenmesi, buna yanaşmayacak olanların ise bir şekilde ekarte edilmesi vb bu mutabakatın temel taşlarından…
Hayrettin Karaman gibi hükümetin fetvacılarının, Yazıcıoğlu’nun ölümünü kast ederek “çoğunluğun menfaati için azınlığın menfaatinin görmezden gelinebileceği, feda edilebileceği” fetvaları verdiği çokça tartışılmıştı. Bu fetvanın Gülen Cemaati üyelerini kapsadığı da bolca dillendirilmişti.
Nitekim, Yazıcıoğlu ile Gülen Cemaati lideri arasındaki yakın diyalogtan dolayı milliyetçi kesim ve derin devlet Rahmetli Yazıcıoğlu’ya karşı dinmeyen bir öfke duyuyordu. Onun zamanında MHP’ten ayrılması ve ayrı bir parti (BBP) kurmasında da “F. Gülen’den bu konuda fikir almasının etkisi olduğu” iddia edilmiş ve bu noktada da ona duyulan öfke hiç dinmemişti, (bunun öyle olmadığı hem Gülen, hem de Yazıcıoğlu tarafından tekrarla yalanlanmış olsa da…)
Bu konuda söylenecek sözler; bırakın bir yorum yazısını, bir kitabı dahi taşıracak kadar… Bu yazıda, eski bir yargı mensubu ve 30 yıllık bir hukukçu olarak soruşturmada adı geçen yargı mensupları ile ilgili bazı detaylar vermekle yetineyim şimdilik… Yorumunu da akleden insanların izanına bırakıp geçeyim.
KİM NEREDE?
Muhsin Yazıcıoğlu cinayetinde sorumlular hakkında takipsizlik kararı verip dosyayı kapatan savcı Habip Korkmaz hakkında kısa bir hafıza tazelesek o bile yeter zannımca… Kaldı ki bu hususta DDK/ Devlet Denetleme Kurulu’nun raporu çok açık ve nitelikli olmamakla beraber sözkonusu cinayetin bir nebze de olsa perdesini aralamıştı. Oraya da bakılabilir.
Kocaeli Başsavcısı yapılan Habip Korkmaz
Yazıcıoğlu dosyasını kapatmış olan Savcı Habip Korkmaz, aslen Tokatlı olup MGB’nin (Milli Gençlik Vakfı) evlerinde yetişmiş olan ve de bu takipsizlik kararını verdikten hemen sonra ödül olarak önce Çorlu’ya, sonra Elazığ’a, en son olarak da Kocaeli’ye Başsavcı yapılmış birisi. Özellikle de Kocaeli’de de Cemaat’e karşı yürütülen soruşturmalardaki amansız tavrından dolayı da sık sık kamuoyu gündemine gelmiş bir yargı mensubu.
Bahsettiğim DDK raporu ile ilgili olarak da bir önceki HSYK döneminde Adalet Bakanlığı bünyesinde bir inceleme yapılmış, bir rapor hazırlanmış ve burada, “Adı geçen savcının kasıt niteliğindeki ihmallerine dikkat çekilerek HSYK’ya hakkında soruşturma yapılması” yönünde talepte bulunulmuş ve ardından AFAD İşleri Genel Müdürlüğü hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu. 17/25 Aralık 2013 sonrasında ise bu raporlar, bu suç duyuruları buhar olup gitmişti. Son akibetini bilen var mı?!
Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümünü araştırmak, aydınlatmak isteyenler aslında “Cemaatçi” diye fişlenenler mi, yoksa Hükümetin atadığı adamlar mı?.. Antrparantez sorayım; takipsizlikle kapatılan dosyayı tekrar açan yargı mensubu şimdi nerede biliyor musunuz? 15 Temmuz’dan hemen sonra ihraç ettiler ve hapse attılar. Bu kadarlık bilgi de yeter aslında, değil mi?
..
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakınlarının avukatlığını yaptığı söylenen ve iktidar medyasına Cemaat’i işaret eden manşetlik beyanlar veren Avukat Kemal Yavuz’un bu beyanlarına karşılık, Yazıcıoğlu’nun hayatta iken avukatlığını yapmış ve İstanbul’da bürosu bulunan avukat M.E. ise farklı konuşmakta…
Cemaat üyesi olmakla suçlananların davalarına da bakmakta olan M.E, bir kaç kaynaktan aldığım bilgiye göre, “Muhsin Başkan’ın ölümünün araştırılması yönünde gayret gösteren kişilerin tamamının ‘Cemaat Mensubu Olmak’la suçlananların olduğunu ve hepsinin de tenzili rütbe, sürgün veya soruşturmalarla etkisiz hale getirildiklerini” söylemekte…
Yine o dosyayı takip etmiş olanların dediği şu:
“Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmayı, o dönemde Kahramanmaraş Adliyesi Komisyon Başkanı ve Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan Turgay Ateş ve dosya Savcısı Habip Korkmaz’ın kapattıkları, daha sonra her ikisinin de ödüllendirildikleri, Turgay Ateş’in Denizli Ağır Ceza Başkanlığı akabinde HSYK’ya aday gösterildiği ve sonrasında üye yapıldığı ve Habip Korkmaz’ın da Çorlu Cumhuriyet başsavcılığına atandığı”. (İnanmayanlar, kronolojiyi açık bilgilerden de teyit edebilirler.)
Turgay Ateş ve Savcı Habip Korkmaz’ın o dönem nasıl birlikte hareket ettikleri ve Maraş Adliyesi’nde en etkili kimseler haline getirildikleri, Avukat Kemal Yavuz ile yakınlıkları ve münasebetleri; vakti gelince bütün detayları ile aydınlanacaktır da…
AVUKAT KEMAL, AĞIZ DEĞİŞTİRSE DE…
Avukat Kemal Yavuz, güç dengelerinin bu kadar savrulduğu bir dönemde farklı vurgular yapsa da başlarda böyle konuşmuyordu. Maraş Barosu’nda bir avukat arkadaşa avukat Kemal Yavuz şunları anlatmıştı:
“Ankaradan bir kişi geldi, Turgay ve Habib ile görüştü, yaklaşık bir ay dosya üzerinde birlikte çalıştılar, sonunda da dosyayı piç ettiler, kasıtlı olarak işlemez hale getirdiler ve sonunda da takipsizlik kararı çıkarttılar.”
Kemal Yavuz, zamanında böyle dediği halde ve hatta Turgay Ateş ile Habip Korkmaz’a ağza alınmayacak küfürler ettiği halde sonradan “Cemaatçiler yaptı” demeye gelen ifadelerle işi geçiştirmeye çalışması samimi ve dürüst değil!
Ankara’dan gelen o kişi Adliye’de görevli birisi değildi, ama sırf bu dosyaya çalışmak ve manipüle etmek için gelmişti. Şimdi nerede o şahıs ve kimdi?
Bunu en iyi bilebilecek kimselerden birisi de Avukat Kemal’dir. O kişinin peşine düşeceğine işi başkalarına yıkması, “Para kesesini karanlık kilerde düşürmüş Nasrettin Hoca’nın, araması daha kolay diye keseyi dışarıda araması” kadar yersizdir. Kemal Yavuz ki aldığım duyumlara göre bir kaç sefer Cemaat’in yurtdışı gezilerine katılmış, oralardaki müesselerini görmüş, çok etkilenmiş, sonrasında hemen her ortamda Cemaat’i ve icraatlerini takdirle yad etmiş birisi… Yani bu “Hareket”in neleri yapıp neleri yapamayacağını yakından bilen bir şahıs… Fakat bu dönemde çok yönlü baskıların olduğu, kimilerin zorla, kimilerinin de gönüllü olarak algı operasyonlarına kapıldığı malum.
Vicdan sahiplerine düşen ise gerçeği bulup ortaya çıkarmak ve hakikatlerin aydınlanması adına bildiklerini paylaşmak…
SON MANZARA
Özetle, bir yerlerden bileti kesilmiş olan Rahmeti Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürülmesi üzerine çok yönlü gidilmesi gerekiyordu. Şunlar sorgulansaydı en azından:
– O dönem Kayseri valisi, “Yazıcıoğlu iyi, hayatta” diye açıklama yapmış, sonradan çark etmişti. Kimse mi sormaz o valiye ne oldu, diye!
– Köylülerin jandarmaya helikopterin düştüğü yeri göstermelerine rağmen günlerce onların gösterdiği yerde arama yapılmayıp başka yerde arama yapılmasının nedeni hiç sorulmadı, buradaki görevi ihmalden dolayı kimseye soruşturma açılmadı.
– Cep telefonundan çağrı merkezi ile saatlerce konuşan TGRT-Haber muhabiri bulunduğunda çenesinin kırık olduğu görüldü. Kimse de sormadı: “Helikopter düşer düşmez çenesi kırılmış olsa o rahmetli nasıl öyle saatlerce konuşabilsin? Öyleyse gelip kim kırdı, susturdu ve öldürdü onu?” diye.
– Bir hakim dostum şöyle anlatmıştı: “Bizzat bir köylüden duydum, bazı askerlerce ‘bu konuda sağda-solda konuşmayın, hiç iyi olmaz’ diye uyarıldıklarını.” Oradaki köylülerle hiç mi konuşulmaz, sorulmaz?
– O zamanlar Ali KIRCA’nın sunduğu ATV ana haber bülteninde kaza anından çok kısa bir süre sonra (yaklaşık yarım saat sonra) Ulaştırma Bakanlığı’nın ilgili biriminin, ‘yolcuların cep telefonu sinyal bilgilerinden hareketle helikopterin enkazının bulunduğu yer ile alakalı 1 km eninde ve 30 km uzunluğunda bir şerit belirleyip, kurtarma ekibine bildirildiği’ kaydedilmiş, hatta ATV’de bu yönde bir resmi yazı yayınlanmıştı.
Nitekim günler sonra köylüler tam da bu resmi yazıda belirtilen alanda enkazı bulmuşlardı… Oysa ki İçişleri Bakanı Beşir ATALAY, Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral, vali vs Göksun’da kamp kurmuşlar, 3.000 askeri kış günü aksi yöndeki dağlara sürmüşlerdi. Hatta askerlerden 20 tanesi donma ve ölüm tehlikesi atlatmıştı. Sormaz mı kimse, “kim manipüle etti, bulunmasını engelledi?” diye!
– Düşen helikopterin karakutusu, ilgili aygıtları bulunamamış, dönemin Cumhurbaşkanı Gül de ‘o cihazı keçiler yemedi ya’ diye sormuştu haklı olarak. Ardından, enkaza köylüler bulmadan müdahale eden askerlerin görüntüleri kamuoyuna yansımıştı. Kimse de mi bunun üzerine gitmez?!
…
– Uçağın düşmesinde etkisi olduğu iddia edilen jet uçakları Genelkurmay’a sorulabilirdi,
– Yardım çağrılarına rağmen ısrarla kaza yerine ulaşılmamasının sorumlularına, bunun takipçisi olması gerekirken ihmali olan siyasilere, bürokratlara hesap sorulabilirdi,
– “Ergenekon Davaları’nda gizli tanık olduğu ve elinde önemli belgelerin bulunduğu, bunları bir çantada hep yanında taşıdığı” konuşulan Yazıcıoğlu’nun ölümü ile ilgili muhtemel şüphelilerin üzerine gidilebilirdi…
Hiç olmazsa soruşturmalarının sürüncemede bırakılıp sonra kaldırılmasının üzerine gidilebilirdi! Evet, tekrar hatırlatalım:
– Ankara’dan gelip dosyaya müdahale eden kimdi?
– Dosya, bu kişi tarafından, dönemin Komisyon Başkanı Turgay Ateş ve dosyanın savcısı Habip Korkmaz’a dosyayı işleyemez hale getirdiği için mi takipsizlik kararı verildi, verildiyse de niye böyle bir suça girişildi?
– Rahmetli Yazıcıoğlu’nun eşine savcılıkça ‘Bu işin üzerine daha fazla gitmemeleri gerektiği, aksi takdirde sonunun hiç iyi olmayacağı” uyarısı yapılmış mıydı, yapıldıysa bu uyarı yapan kimdi ve kimler adına bunu söylemişti?
– Sonrasında takipsizlik kararını kaldıran savcı görevden atılıp bilahare tutuklanmışken, takipsizlik kararını veren savcı Habip Kormaz’ın ödül olarak Batı’da Başsavcılığa atanması ile dönemin Komisyon başkanı Turgay Ateş’in ödüllendirilerek HSYK üyesi yapılması sizce de biraz tuhaf değil mi?
– Nitekim bundan 5 yıl kadar önce Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın cevaplandırması istemiyle dönemin MHP milletvekili Lütfü Türkkan Meclis Başkanlığına bir soru önergesi vermişti. Burada, “Yazıcıoğlu soruşturmasında takipsizlik kararı veren Savcı Habib Korkmaz 4 yıldır ulaşılamayan hangi bilgilere ulaşmış, dosya 6 ayda takipsizlikle sonuçlandırılmıştır?” diye sorulurken,
a- Savcı Habib Korkmaz’ın dosyayla ilgili takipsizlik kararı vermesinin ardından Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanarak ödüllendirilmesi,
b- Takipsizlik kararını kaldıran Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Maden’in tenzili rütbe ile düz hakim olarak Kayseri’ye atanmasının,
c- Savcı Habib Korkmaz’ın bağlı olduğu Kahramanmaraş Başsavcı vekili Gürhan Aktaş’ın İl Başsavcılığı’na terfi ettirilmesinin gerekçesi sorulmuştu.
Bu soruların hala cevabı yok! En azından avukatları bu işin takipçisi olmaz mı?!
– Şimdilerde, dosyanın aydınlanması için çaba sarfetmesi gereken Avukat Kemal Yavuz’un kalkıp da işi Cemaat’e yıkmaya çalışması çok daha tuhaf değil mi? Kaldı ki Baro odalarında mezkur yargı mensuplarına o kadar kızıp, ağza alınmayacak laflar etmişken..?
…
Bu dönem, ateşten gömlek giyme vakti adeta! Doğruları konuşabilmek bazen ölümden beter! Ölseniz sadece kendiniz heba olacaksınız, ama işin ucunda aileniz, yakınlarınız da var… O yüzden de her şeye rağmen doğruları konuşabilmek, en azından yalan söylememek, iftira atmamak başlı başına bir iş oldu!
Rahmetli Yazıcıoğlu’nun ölümünden az önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda:
Çok şiddetli bir fırtına ve sel başlamış, önüne geleni kapıp götürüyordu. İki taraftan sel suları akarken ortadaki bir tepeye çıkıp kendimi emniyete alıyordum… Ve o esnada yanımdan bata çıka Muhsin Yazıcıoğlu geçiyor, elini uzatıyor, yardım istiyordu. Ne kadar uzansam da elim yetişmiyor, sonra kaybolup gidiyordu!.. Vefatından sonra da bu rüyayı tekrar tekrar görmüş, o rüyalarımda her seferinde elimi uzatmış ama yine ona elim ulaşamamış, yardımcı olamamıştım bir türlü!
On yıldır bunun iç burkuntusu içindeyim. Şimdi, bu kadarlık olsun onun dosyasıyla ilgili bildiklerimi, duyduklarımı –yeri gelmişken- aktarmak istedim. Canımızı Veren de Alan da ömür ve fırsat verdikçe de katkıda bulunmaya çalışacağım, onun hatırasına bir hürmet babından…
[Ramazan Faruk Güzel] 31.7.2019 [TR724]
Türkiye kamuoyu balık hafızalıdır, fikri takip alışkanlığı yoktur… Konular, gündeme getirildiği kadarıyla bilinir ve öyle kabul edilir geçilir. İnsanımızın genel itibariyle okuma alışkanlığı olmadığı için kendisine sunulan hazmı kolay görselliği olan televizyon haberleri ile yetinir.
Son 15 Temmuz kurgusundan sonra da muhalif, sorgulayıcı içerik üretebilecek bütün medya kanalları bir şekilde susturuldu, araştırmacı gazeteciler de hapis ve sürgünlerle konuşamaz hale getirildi.
Bu ortamda da yeni bir rejim kurma iddiasındaki (Erdoğancı/Avrasyacı) koalisyon, kendi gerçeklerini üretmeye devam ediyor. Bunu yaparken –içinde kendilerinin de şüpheli olduğu bir çok dosya dahil- hemen her problemi “şeytanlaştırılan” bir topluluğa (Cemaat’e) yıkarak işin içinden çıkma çalışıyorlar…
TC tarihinin bütün arızaları bu “Günah Keçisi”ne yıkılarak yeni/arınmış bir gerçeklik kurma yolundalar… Bütün darbeleri, bütün faili meçhul cinayetleri bu ‘Günah Keçisi’ne yıkarken bazen öyle abartıyorlar ki, işi Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesini dahi Cemaat’e yıkma noktasına kadar getirdiler.
Böyle bir trendde Yazıcıoğlu cinayeti de Cemaat’e yıkılamaz mı sanki? Bir kaç atraksiyon geliştirdikten sonra neden olmasın? Birilerini eklersin, çıkarırsın, şüphe oluşturursun, hükmü medyanda verirsin. Hafızalara o etiket, çamur, gerçeklik yapışır kalır. İnsanlar da onu öyle kabullenir geçer.
Nasıl mı?
AVUKAT KONUŞTURULARAK MESELA…
İktidarın haber sitesi Haber7, “Büyük Birlik Partisi Kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’un ailesinin avukatlarından” olduğu ifade edilen Kemal Yavuz’u konuşturup onun bir cümlesini alıp arzulanan algıyı manşetten netleştirmiş: “Yazıcıoğlu’un avukatı: Çoğu FETÖ’cüydü!”
Nasıl yani, rahmetli Yazıcıoğlu’nu öldürenlerin mi hemen hepsi Cemaat’tenmiş?
Haberin içeriğine baktığınızda görüyorsunuz ki, mevzu aslında şu imiş:
– Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Yazıcıoğlu’nun ve beraberindeki 5 kişinin helikopter kazası ile şüpheli ölümünün araştırılması kapsamında soruşturma başlatılmış,
– Soruşturmada 132 şüpheli hakkında işlem yapılmış,
– Sonrasında tüm bu şüpheliler hakkında 20 Haziran 2016’da ‘Kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına’ dair karar verilmiş,
– Bunun üzerine Muhsin Yazıcıoğlu’un ailesi ve Büyük Birlik Partisi karara itiraz etmiş,
– Yaklaşık 21 ay boyunca itirazı inceleyen Kahramanmaraş 2’nci Sulh Ceza, 20 kişi hakkındaki “takipsizlik” kararını kaldırmış ve diğer 112 kişi hakkındaki itirazı ise reddetmiş.
– Gaziantep 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nin de önceden “takipsizlik kararının kaldırılmasına” ilişkin bir kararı varmış ve o kararla bu karar arasında da bir çelişki varmış…
– İşte bu noktada devreye giren Haber7, “BBP Kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’un ailesinin avukatlarından” olduğu ifade edilen Kemal Yavuz’dan aldığı şu cümleyi manşete taşıyıp altın vuruşunu yapmış:
“20 kişinin, birkaç kişi haricindeki tamamının FETÖ’cü olduğunu söyleyebilirim.”
ASLINDA NE OLMUŞ?
Soruşturması ısrarla sürüncemede bırakılmış olan rahmetli Yazıcıoğlu’nun dosyası kapatılmışken, öldüğü tarih olan 25 Mart 2009’dan 10 yıl sonra tekrar açılması dikkat çekici… Halbuki rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu, bir duruşma çıkışında ne demişti: “10 yıldır gidiyoruz geliyoruz, bir arpa boyu yol kat edemiyoruz.” Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopterin düşmesine ilişkin, hakkında “görevi kötüye kullanma” suçundan dava açılan, dönemin İstihbarat Şube Müdürü eski emniyet amiri Dursun Özmen’in yargılanması ile ilgili bir davanın çıkışında demişti bunları Gülefer Hanım! Kahramanmaraş 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma 19 Eylül’e ertelenirken Bayan Yazıcıoğlu, davanın ana dosya halinde birleştirilmesini istediklerini, yıllardır dosyanın ve kendilerinin süründürüldüğünden yakınıyordu acı acı!..
Önce torbaya -ilgili ilgisiz- herkesi eklemişken, kapatıyorsunuz… yargıyı her yönüyle ele geçirdikten, 15 Temmuz ile ülkede adeta neo bir Takrir-i Sükun dönemi yaşatırken dosya içinden 20 kişiyi seçip “çaya çorbaya limon” nevinden her olaya eklediğiniz Fetö söylemi ile dosyayı yeni versiyonu ile piyasaya sürüyorsunuz…
Yer mi bunu kamuoyu? Yer. Neler yemedi, midesi neleri hazmetti, bunu mu sindirmeyecek!..
Halbuki Yazıcıoğlu’nun ortadan kaldırılmasından sonra partisinin nasıl Saray’ın bahçesine bağlandığı herkesin gözü önünde gerçekleşti. Rahmetli Yazıoğlu’nun eşinin, bir duruşmaya katılmaya kalkan Destici’ye dedikleri de hala kulaklarda, hafızalarda…
Yeni yansıyan bilgilerde kendisinin, ‘birilerinin ortalığı karıştırmasını istediklerini, onun buna müsaade etmediğini, bu sebeple de birilerinin onu öldürmek istediğini’ ifade ettiği aktarılmakta…
Şu an rahatsızlığı sebebiyle hastaneye kaldırılmış olan dönemin GKB Yaşar Büyükanıt ile Erdoğan arasında (27 Nisan 2007 Muhtırası’ndan bir hafta sonra) 4 Mayıs 2007’de bir görüşme gerçekleşmişti. “Dolmabahçe Mutabakatı” denilen uzlaşma sonrasında devletin yeni baştan dizayn edildiği artık herkesçe malum… Tek Adamlı, Avrasyacı yeni rejimde ayak diretebilecek Cemaat gibi “ayrık otları”nın devletten ayıklanması, diğer muhalif bazı siyasi figürlerin bu merkeze dahil edilmesi/ eklemlenmesi, buna yanaşmayacak olanların ise bir şekilde ekarte edilmesi vb bu mutabakatın temel taşlarından…
Hayrettin Karaman gibi hükümetin fetvacılarının, Yazıcıoğlu’nun ölümünü kast ederek “çoğunluğun menfaati için azınlığın menfaatinin görmezden gelinebileceği, feda edilebileceği” fetvaları verdiği çokça tartışılmıştı. Bu fetvanın Gülen Cemaati üyelerini kapsadığı da bolca dillendirilmişti.
Nitekim, Yazıcıoğlu ile Gülen Cemaati lideri arasındaki yakın diyalogtan dolayı milliyetçi kesim ve derin devlet Rahmetli Yazıcıoğlu’ya karşı dinmeyen bir öfke duyuyordu. Onun zamanında MHP’ten ayrılması ve ayrı bir parti (BBP) kurmasında da “F. Gülen’den bu konuda fikir almasının etkisi olduğu” iddia edilmiş ve bu noktada da ona duyulan öfke hiç dinmemişti, (bunun öyle olmadığı hem Gülen, hem de Yazıcıoğlu tarafından tekrarla yalanlanmış olsa da…)
Bu konuda söylenecek sözler; bırakın bir yorum yazısını, bir kitabı dahi taşıracak kadar… Bu yazıda, eski bir yargı mensubu ve 30 yıllık bir hukukçu olarak soruşturmada adı geçen yargı mensupları ile ilgili bazı detaylar vermekle yetineyim şimdilik… Yorumunu da akleden insanların izanına bırakıp geçeyim.
KİM NEREDE?
Muhsin Yazıcıoğlu cinayetinde sorumlular hakkında takipsizlik kararı verip dosyayı kapatan savcı Habip Korkmaz hakkında kısa bir hafıza tazelesek o bile yeter zannımca… Kaldı ki bu hususta DDK/ Devlet Denetleme Kurulu’nun raporu çok açık ve nitelikli olmamakla beraber sözkonusu cinayetin bir nebze de olsa perdesini aralamıştı. Oraya da bakılabilir.
Kocaeli Başsavcısı yapılan Habip Korkmaz
Yazıcıoğlu dosyasını kapatmış olan Savcı Habip Korkmaz, aslen Tokatlı olup MGB’nin (Milli Gençlik Vakfı) evlerinde yetişmiş olan ve de bu takipsizlik kararını verdikten hemen sonra ödül olarak önce Çorlu’ya, sonra Elazığ’a, en son olarak da Kocaeli’ye Başsavcı yapılmış birisi. Özellikle de Kocaeli’de de Cemaat’e karşı yürütülen soruşturmalardaki amansız tavrından dolayı da sık sık kamuoyu gündemine gelmiş bir yargı mensubu.
Bahsettiğim DDK raporu ile ilgili olarak da bir önceki HSYK döneminde Adalet Bakanlığı bünyesinde bir inceleme yapılmış, bir rapor hazırlanmış ve burada, “Adı geçen savcının kasıt niteliğindeki ihmallerine dikkat çekilerek HSYK’ya hakkında soruşturma yapılması” yönünde talepte bulunulmuş ve ardından AFAD İşleri Genel Müdürlüğü hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu. 17/25 Aralık 2013 sonrasında ise bu raporlar, bu suç duyuruları buhar olup gitmişti. Son akibetini bilen var mı?!
Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümünü araştırmak, aydınlatmak isteyenler aslında “Cemaatçi” diye fişlenenler mi, yoksa Hükümetin atadığı adamlar mı?.. Antrparantez sorayım; takipsizlikle kapatılan dosyayı tekrar açan yargı mensubu şimdi nerede biliyor musunuz? 15 Temmuz’dan hemen sonra ihraç ettiler ve hapse attılar. Bu kadarlık bilgi de yeter aslında, değil mi?
..
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakınlarının avukatlığını yaptığı söylenen ve iktidar medyasına Cemaat’i işaret eden manşetlik beyanlar veren Avukat Kemal Yavuz’un bu beyanlarına karşılık, Yazıcıoğlu’nun hayatta iken avukatlığını yapmış ve İstanbul’da bürosu bulunan avukat M.E. ise farklı konuşmakta…
Cemaat üyesi olmakla suçlananların davalarına da bakmakta olan M.E, bir kaç kaynaktan aldığım bilgiye göre, “Muhsin Başkan’ın ölümünün araştırılması yönünde gayret gösteren kişilerin tamamının ‘Cemaat Mensubu Olmak’la suçlananların olduğunu ve hepsinin de tenzili rütbe, sürgün veya soruşturmalarla etkisiz hale getirildiklerini” söylemekte…
Yine o dosyayı takip etmiş olanların dediği şu:
“Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmayı, o dönemde Kahramanmaraş Adliyesi Komisyon Başkanı ve Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan Turgay Ateş ve dosya Savcısı Habip Korkmaz’ın kapattıkları, daha sonra her ikisinin de ödüllendirildikleri, Turgay Ateş’in Denizli Ağır Ceza Başkanlığı akabinde HSYK’ya aday gösterildiği ve sonrasında üye yapıldığı ve Habip Korkmaz’ın da Çorlu Cumhuriyet başsavcılığına atandığı”. (İnanmayanlar, kronolojiyi açık bilgilerden de teyit edebilirler.)
Turgay Ateş ve Savcı Habip Korkmaz’ın o dönem nasıl birlikte hareket ettikleri ve Maraş Adliyesi’nde en etkili kimseler haline getirildikleri, Avukat Kemal Yavuz ile yakınlıkları ve münasebetleri; vakti gelince bütün detayları ile aydınlanacaktır da…
AVUKAT KEMAL, AĞIZ DEĞİŞTİRSE DE…
Avukat Kemal Yavuz, güç dengelerinin bu kadar savrulduğu bir dönemde farklı vurgular yapsa da başlarda böyle konuşmuyordu. Maraş Barosu’nda bir avukat arkadaşa avukat Kemal Yavuz şunları anlatmıştı:
“Ankaradan bir kişi geldi, Turgay ve Habib ile görüştü, yaklaşık bir ay dosya üzerinde birlikte çalıştılar, sonunda da dosyayı piç ettiler, kasıtlı olarak işlemez hale getirdiler ve sonunda da takipsizlik kararı çıkarttılar.”
Kemal Yavuz, zamanında böyle dediği halde ve hatta Turgay Ateş ile Habip Korkmaz’a ağza alınmayacak küfürler ettiği halde sonradan “Cemaatçiler yaptı” demeye gelen ifadelerle işi geçiştirmeye çalışması samimi ve dürüst değil!
Ankara’dan gelen o kişi Adliye’de görevli birisi değildi, ama sırf bu dosyaya çalışmak ve manipüle etmek için gelmişti. Şimdi nerede o şahıs ve kimdi?
Bunu en iyi bilebilecek kimselerden birisi de Avukat Kemal’dir. O kişinin peşine düşeceğine işi başkalarına yıkması, “Para kesesini karanlık kilerde düşürmüş Nasrettin Hoca’nın, araması daha kolay diye keseyi dışarıda araması” kadar yersizdir. Kemal Yavuz ki aldığım duyumlara göre bir kaç sefer Cemaat’in yurtdışı gezilerine katılmış, oralardaki müesselerini görmüş, çok etkilenmiş, sonrasında hemen her ortamda Cemaat’i ve icraatlerini takdirle yad etmiş birisi… Yani bu “Hareket”in neleri yapıp neleri yapamayacağını yakından bilen bir şahıs… Fakat bu dönemde çok yönlü baskıların olduğu, kimilerin zorla, kimilerinin de gönüllü olarak algı operasyonlarına kapıldığı malum.
Vicdan sahiplerine düşen ise gerçeği bulup ortaya çıkarmak ve hakikatlerin aydınlanması adına bildiklerini paylaşmak…
SON MANZARA
Özetle, bir yerlerden bileti kesilmiş olan Rahmeti Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürülmesi üzerine çok yönlü gidilmesi gerekiyordu. Şunlar sorgulansaydı en azından:
– O dönem Kayseri valisi, “Yazıcıoğlu iyi, hayatta” diye açıklama yapmış, sonradan çark etmişti. Kimse mi sormaz o valiye ne oldu, diye!
– Köylülerin jandarmaya helikopterin düştüğü yeri göstermelerine rağmen günlerce onların gösterdiği yerde arama yapılmayıp başka yerde arama yapılmasının nedeni hiç sorulmadı, buradaki görevi ihmalden dolayı kimseye soruşturma açılmadı.
– Cep telefonundan çağrı merkezi ile saatlerce konuşan TGRT-Haber muhabiri bulunduğunda çenesinin kırık olduğu görüldü. Kimse de sormadı: “Helikopter düşer düşmez çenesi kırılmış olsa o rahmetli nasıl öyle saatlerce konuşabilsin? Öyleyse gelip kim kırdı, susturdu ve öldürdü onu?” diye.
– Bir hakim dostum şöyle anlatmıştı: “Bizzat bir köylüden duydum, bazı askerlerce ‘bu konuda sağda-solda konuşmayın, hiç iyi olmaz’ diye uyarıldıklarını.” Oradaki köylülerle hiç mi konuşulmaz, sorulmaz?
– O zamanlar Ali KIRCA’nın sunduğu ATV ana haber bülteninde kaza anından çok kısa bir süre sonra (yaklaşık yarım saat sonra) Ulaştırma Bakanlığı’nın ilgili biriminin, ‘yolcuların cep telefonu sinyal bilgilerinden hareketle helikopterin enkazının bulunduğu yer ile alakalı 1 km eninde ve 30 km uzunluğunda bir şerit belirleyip, kurtarma ekibine bildirildiği’ kaydedilmiş, hatta ATV’de bu yönde bir resmi yazı yayınlanmıştı.
Nitekim günler sonra köylüler tam da bu resmi yazıda belirtilen alanda enkazı bulmuşlardı… Oysa ki İçişleri Bakanı Beşir ATALAY, Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral, vali vs Göksun’da kamp kurmuşlar, 3.000 askeri kış günü aksi yöndeki dağlara sürmüşlerdi. Hatta askerlerden 20 tanesi donma ve ölüm tehlikesi atlatmıştı. Sormaz mı kimse, “kim manipüle etti, bulunmasını engelledi?” diye!
– Düşen helikopterin karakutusu, ilgili aygıtları bulunamamış, dönemin Cumhurbaşkanı Gül de ‘o cihazı keçiler yemedi ya’ diye sormuştu haklı olarak. Ardından, enkaza köylüler bulmadan müdahale eden askerlerin görüntüleri kamuoyuna yansımıştı. Kimse de mi bunun üzerine gitmez?!
…
– Uçağın düşmesinde etkisi olduğu iddia edilen jet uçakları Genelkurmay’a sorulabilirdi,
– Yardım çağrılarına rağmen ısrarla kaza yerine ulaşılmamasının sorumlularına, bunun takipçisi olması gerekirken ihmali olan siyasilere, bürokratlara hesap sorulabilirdi,
– “Ergenekon Davaları’nda gizli tanık olduğu ve elinde önemli belgelerin bulunduğu, bunları bir çantada hep yanında taşıdığı” konuşulan Yazıcıoğlu’nun ölümü ile ilgili muhtemel şüphelilerin üzerine gidilebilirdi…
Hiç olmazsa soruşturmalarının sürüncemede bırakılıp sonra kaldırılmasının üzerine gidilebilirdi! Evet, tekrar hatırlatalım:
– Ankara’dan gelip dosyaya müdahale eden kimdi?
– Dosya, bu kişi tarafından, dönemin Komisyon Başkanı Turgay Ateş ve dosyanın savcısı Habip Korkmaz’a dosyayı işleyemez hale getirdiği için mi takipsizlik kararı verildi, verildiyse de niye böyle bir suça girişildi?
– Rahmetli Yazıcıoğlu’nun eşine savcılıkça ‘Bu işin üzerine daha fazla gitmemeleri gerektiği, aksi takdirde sonunun hiç iyi olmayacağı” uyarısı yapılmış mıydı, yapıldıysa bu uyarı yapan kimdi ve kimler adına bunu söylemişti?
– Sonrasında takipsizlik kararını kaldıran savcı görevden atılıp bilahare tutuklanmışken, takipsizlik kararını veren savcı Habip Kormaz’ın ödül olarak Batı’da Başsavcılığa atanması ile dönemin Komisyon başkanı Turgay Ateş’in ödüllendirilerek HSYK üyesi yapılması sizce de biraz tuhaf değil mi?
– Nitekim bundan 5 yıl kadar önce Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın cevaplandırması istemiyle dönemin MHP milletvekili Lütfü Türkkan Meclis Başkanlığına bir soru önergesi vermişti. Burada, “Yazıcıoğlu soruşturmasında takipsizlik kararı veren Savcı Habib Korkmaz 4 yıldır ulaşılamayan hangi bilgilere ulaşmış, dosya 6 ayda takipsizlikle sonuçlandırılmıştır?” diye sorulurken,
a- Savcı Habib Korkmaz’ın dosyayla ilgili takipsizlik kararı vermesinin ardından Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanarak ödüllendirilmesi,
b- Takipsizlik kararını kaldıran Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Maden’in tenzili rütbe ile düz hakim olarak Kayseri’ye atanmasının,
c- Savcı Habib Korkmaz’ın bağlı olduğu Kahramanmaraş Başsavcı vekili Gürhan Aktaş’ın İl Başsavcılığı’na terfi ettirilmesinin gerekçesi sorulmuştu.
Bu soruların hala cevabı yok! En azından avukatları bu işin takipçisi olmaz mı?!
– Şimdilerde, dosyanın aydınlanması için çaba sarfetmesi gereken Avukat Kemal Yavuz’un kalkıp da işi Cemaat’e yıkmaya çalışması çok daha tuhaf değil mi? Kaldı ki Baro odalarında mezkur yargı mensuplarına o kadar kızıp, ağza alınmayacak laflar etmişken..?
…
Bu dönem, ateşten gömlek giyme vakti adeta! Doğruları konuşabilmek bazen ölümden beter! Ölseniz sadece kendiniz heba olacaksınız, ama işin ucunda aileniz, yakınlarınız da var… O yüzden de her şeye rağmen doğruları konuşabilmek, en azından yalan söylememek, iftira atmamak başlı başına bir iş oldu!
Rahmetli Yazıcıoğlu’nun ölümünden az önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda:
Çok şiddetli bir fırtına ve sel başlamış, önüne geleni kapıp götürüyordu. İki taraftan sel suları akarken ortadaki bir tepeye çıkıp kendimi emniyete alıyordum… Ve o esnada yanımdan bata çıka Muhsin Yazıcıoğlu geçiyor, elini uzatıyor, yardım istiyordu. Ne kadar uzansam da elim yetişmiyor, sonra kaybolup gidiyordu!.. Vefatından sonra da bu rüyayı tekrar tekrar görmüş, o rüyalarımda her seferinde elimi uzatmış ama yine ona elim ulaşamamış, yardımcı olamamıştım bir türlü!
On yıldır bunun iç burkuntusu içindeyim. Şimdi, bu kadarlık olsun onun dosyasıyla ilgili bildiklerimi, duyduklarımı –yeri gelmişken- aktarmak istedim. Canımızı Veren de Alan da ömür ve fırsat verdikçe de katkıda bulunmaya çalışacağım, onun hatırasına bir hürmet babından…
[Ramazan Faruk Güzel] 31.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Emekliliğe yatırım devri [Levent Kenez]
-Hani Barış Akademisyenleri için AYM karar verdi ya, kardeşim düşüncelerinden ötürü kimseyi yargılayamazsın diye.
-Ha, evet hatırladım.
-İşte onun kararını ben verdim. Hem de benim oyum olmasaydı karar çıkmamış olacaktı biliyor musun?
-Hani bir işadamı vardı neydi adı Osman Kavala adama Gezi’nin organizatörü diyorlardı, onun tutuklanması hak ihlali diyen benim ya.
-Can Dündar bugün dışardaysa benim sayemdedir. Erdem Gül bugün belediye başkanı olduysa yatıp kalkıp bana şükretsin.
-“Hani katil polis hesap verecek” diye bağıran gençlerin de hakları gasp edildi demiştik ya o da benim dönemim de verildi.
-Biz ne zorluklar içerisinde görev yaptık haberiniz var mı? Paso eleştir oh ne kolay.
-Ne zor zamanlardı, kaç defa bırakıp gitmeyi düşündüm ama belki bir fırsat olur bir şeyler yapma imkanı olur diye kalıp mücadele ettik, bırakıp kaçmak en kolayı. Ben bıraksam n’olacak benim yerime kimi atayacaklardı Venedik Komisyonu başkanını mı? Bunu düşünen yok.
-Herkes vermediğimiz kararları konuşuyor ya verdiklerimiz.
-Bizzat o zamanın kudretli şahsı çıkıp “Tanımıyorum, uymuyorum, saygı duymuyorum” diyerek bizi hedef göstermedi mi? Bu mu biat? Biz yine bir adım geri atmadık.
Falan filan işte… Diktatörlük zamanı Anayasa Mahkemesi Başkanı’ydım diyecek hali yok neticede. Ama onun için denecekler bu kadar naif olmayacak.
Demek ki bir zamanların özgürlükçü nutuklarıyla milleti kekleyen, özgürlükçü anayasa taslağını kaleme alan ekip elemanlarından olan Zühtü Arslan yarın öbür gün sokakta yürümeyi, bir ortama girdiğinde birazcık saygı görmeyi önemsiyormuş. Çocuklarının, torunlarının kendisinden utanmasından endişe duyuyormuş. İlginç.
Ne kadar yurt dışında prim yapacak karar varsa hepsine imza at, ne kadar güzel. Kendi imajlarını parlatacak işlerde sonuna kadar hesap kitap. Arada patlat bir tane kimsenin umrunda olmayacak marjinal bir karar.
Erdoğan kızsın biraz tepki göstersin. Vay be ülkede diktatörlük olsa bir mahkeme ona rağmen karar verebilir mi tiyatrosunda figüran ol.
Geçen gün AİHM’de göreve başlayacak AKP’linin yemin törenine çaycı ve akbilciyle beraber janti bir şekilde Avrupa’ya git ama adamlar töreni sizlerden utandıkları için basına kapalı yapsın. Sen de mesajı almamış olma.
Bunlar çok ucuz taktikler diktatörlük döneminin en zavallı adamı Zühtü Arslan.
Onbinlerce masum insanın yaşadığı hak mahrumiyetlerinde, yaşadıkları işkencelerde, kaybettikleri hayatlarda senin parmak izin var.
Sen masumların davaları için yazılacak ret yazılarını daha dosyayının kapağını açmadan menfi cevap yazılacak bir şekilde şablonlar hazırlayan mahkemenin saraya bağlı başkanısın.
Hücrede havasızlıktan ölen insanlara daha ne istiyorsunuz 3 metrekare neyinize yetmiyor diyen senin mahkemenin.
Teamüller gereği en yeni ve kıdemsiz üye olmana rağmen başkan olmandaki hikmeti anlamak çok sonra anlaşılacakmış meğer.
Şimdi havuz basınında yapılan kampanyadan bile için için memnunsundur bir o kadar da korkuyorsundur. Sen yapacağını yaptın rahat ol. Zaten çok da açılmaman gerektiğini biliyorsundur.
Erdoğan’ın önünde eğildiğin fotoğraf biraz da kadrajın etkisi ile epey kötü bir görüntü çıkarmıştı ama hakikatin resmi o fotodan çok daha kötü. Eğilirken çıkmıştın gerçek resim aslında yalıyor olman.
İnsanların hayatları karardıktan sonra masum insanların üzerinden mahkemeyi cilalı taş devrine geçirme çabaları takdire şayan. Sahibinizin sizi yonttuğu devir bitiyor mu yoksa?
[Levent Kenez] 31.7.2019 [TR724]
-Ha, evet hatırladım.
-İşte onun kararını ben verdim. Hem de benim oyum olmasaydı karar çıkmamış olacaktı biliyor musun?
-Hani bir işadamı vardı neydi adı Osman Kavala adama Gezi’nin organizatörü diyorlardı, onun tutuklanması hak ihlali diyen benim ya.
-Can Dündar bugün dışardaysa benim sayemdedir. Erdem Gül bugün belediye başkanı olduysa yatıp kalkıp bana şükretsin.
-“Hani katil polis hesap verecek” diye bağıran gençlerin de hakları gasp edildi demiştik ya o da benim dönemim de verildi.
-Biz ne zorluklar içerisinde görev yaptık haberiniz var mı? Paso eleştir oh ne kolay.
-Ne zor zamanlardı, kaç defa bırakıp gitmeyi düşündüm ama belki bir fırsat olur bir şeyler yapma imkanı olur diye kalıp mücadele ettik, bırakıp kaçmak en kolayı. Ben bıraksam n’olacak benim yerime kimi atayacaklardı Venedik Komisyonu başkanını mı? Bunu düşünen yok.
-Herkes vermediğimiz kararları konuşuyor ya verdiklerimiz.
-Bizzat o zamanın kudretli şahsı çıkıp “Tanımıyorum, uymuyorum, saygı duymuyorum” diyerek bizi hedef göstermedi mi? Bu mu biat? Biz yine bir adım geri atmadık.
Falan filan işte… Diktatörlük zamanı Anayasa Mahkemesi Başkanı’ydım diyecek hali yok neticede. Ama onun için denecekler bu kadar naif olmayacak.
Demek ki bir zamanların özgürlükçü nutuklarıyla milleti kekleyen, özgürlükçü anayasa taslağını kaleme alan ekip elemanlarından olan Zühtü Arslan yarın öbür gün sokakta yürümeyi, bir ortama girdiğinde birazcık saygı görmeyi önemsiyormuş. Çocuklarının, torunlarının kendisinden utanmasından endişe duyuyormuş. İlginç.
Ne kadar yurt dışında prim yapacak karar varsa hepsine imza at, ne kadar güzel. Kendi imajlarını parlatacak işlerde sonuna kadar hesap kitap. Arada patlat bir tane kimsenin umrunda olmayacak marjinal bir karar.
Erdoğan kızsın biraz tepki göstersin. Vay be ülkede diktatörlük olsa bir mahkeme ona rağmen karar verebilir mi tiyatrosunda figüran ol.
Geçen gün AİHM’de göreve başlayacak AKP’linin yemin törenine çaycı ve akbilciyle beraber janti bir şekilde Avrupa’ya git ama adamlar töreni sizlerden utandıkları için basına kapalı yapsın. Sen de mesajı almamış olma.
Bunlar çok ucuz taktikler diktatörlük döneminin en zavallı adamı Zühtü Arslan.
Onbinlerce masum insanın yaşadığı hak mahrumiyetlerinde, yaşadıkları işkencelerde, kaybettikleri hayatlarda senin parmak izin var.
Sen masumların davaları için yazılacak ret yazılarını daha dosyayının kapağını açmadan menfi cevap yazılacak bir şekilde şablonlar hazırlayan mahkemenin saraya bağlı başkanısın.
Hücrede havasızlıktan ölen insanlara daha ne istiyorsunuz 3 metrekare neyinize yetmiyor diyen senin mahkemenin.
Teamüller gereği en yeni ve kıdemsiz üye olmana rağmen başkan olmandaki hikmeti anlamak çok sonra anlaşılacakmış meğer.
Şimdi havuz basınında yapılan kampanyadan bile için için memnunsundur bir o kadar da korkuyorsundur. Sen yapacağını yaptın rahat ol. Zaten çok da açılmaman gerektiğini biliyorsundur.
Erdoğan’ın önünde eğildiğin fotoğraf biraz da kadrajın etkisi ile epey kötü bir görüntü çıkarmıştı ama hakikatin resmi o fotodan çok daha kötü. Eğilirken çıkmıştın gerçek resim aslında yalıyor olman.
İnsanların hayatları karardıktan sonra masum insanların üzerinden mahkemeyi cilalı taş devrine geçirme çabaları takdire şayan. Sahibinizin sizi yonttuğu devir bitiyor mu yoksa?
[Levent Kenez] 31.7.2019 [TR724]
15 Temmuz ABD’de olsaydı! [Adem Yavuz Arslan]
Galiba ‘yolun kaderi’nde var bu.
Eğer üçüncü sınıf bir demokrasiden, her alanda tefessüh etmiş bir toplumdan birinci sınıf bir demokrasiye ve etik değerlerin hayli yüksek olduğu bir ülkeye gelmişseniz içinde bulunduğunuz sistemi büyük bir hayranlıkla izlersiniz.
Bu durum benim için de böyle.
Washington’da 5. yılımı bitirdim ve geride kalan sürenin büyük bir bölümü ‘böyle bir şeyi Türkiye’de hayal etmek bile mümkün değil’ demekle geçti.
Mesela ABD’deki ‘hearing’ denen ‘ifade alma’ olayı. Geçen hafta Washington’da herkesin gözü Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale ettiği iddialarını araştıran özel yetkili savcı Robert Mueller’in ABD Kongresi’ndeki ifadesindeydi. Başkan Trump’ın siyasi geleceğini çok yakından ilgilendiren bu soruşturmaya dair savcı Mueller milletvekillerinin ve halkın önüne çıktı.
Yaklaşık 7 saat boyunca sorulara cevap verdi. Bütün bu süreç canlı yayınlandı.
Detaylara geçmeden bu ‘hearing’ olayını neden çok önemsediğimi, adeta hayranlıkla izlediğimi şöyle bir örnekle anlatayım;
Türkiye’de gerçekten bir başkanlık sistemi olsaydı; Meclis çok güçlü olur, ihtiyaç hissettiği anda ve konuda muhatabını çağırır ve sorgulardı. Mesela 15 Temmuz’la ilgili MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Mecliste vekillerin sorularına muhatap olduğunu düşünün. Yemin üzerine ifade verdikleri için yalan söyleme şansları yok ve tüm ifade canlı yayınlanıyor.
Böyle bir şeyin olması halinde Erdoğan rejiminin ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ delik deşik olurdu. Darbe girişimi gibi bir olayı ‘eniştemden duydum’ veya ‘eşim aradı’ gibi akla ziyan ifadelerle geçiştiremezlerdi. 15 Temmuz gibi bir olay ABD’de olsaydı, ABD Kongresi konuyu enine boyuna ele alır, tüm muhataplarını sorguya çeker tüm süreci canlı yayında halkın gözü önünde sürdürürdü.
SİSTEM TEK KİŞİ, TEK ZÜMREYE GEÇİT VERMİYOR
Peki nedir bu ‘hearing’ ve neden önemlidir?
Her ne kadar ABD ‘Başkanlık modeli’ ile yönetilse de sistemin temeli ‘denge ve kontrol’ mekanizmasına dayanıyor. Amerika’nın kurucu babaları bir kraldan zar zor kurtuldukları için yeni sistemi ‘bir kişi, zümre ve çoğunluk lehinde güç tekeli oluşturmama’ üzerine bina etmişler.
ABD Anayasa’sının mimarlarından olan (aynı zamanda 4. ABD Başkanıydı) James Madison metnin felsefesini şöyle tarif ediyor; “Yasama, yürütme ve yargı güçlerini, ister tek bir kişi, ister bir zümre olsun, ister saltanatla, isterse de seçimle gelmiş olsun fark etmez, aynı ele vermek, tiranlığın tarifidir.”
Literatüre ‘Madisonian Model’ olarak geçen bu sistem ‘yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız ama birbirini denetleyen bir yapıda’ olmasına dayanıyor. Daha önce de ifade ettiğim gibi ABD sisteminin en temel özelliği denetim mekanizmaları. Yerel yönetimlerden federal hükümete kadar çok sayıda denetim mekanizması var.
Başkan ne kadar yüksek oyla seçilirse seçilsin, ne kadar güçlü olursa olsun başta bütçe olmak üzere birçok adımını Senato’ya onaylatmak zorunda. Mesela ABD Başkanları, bakanları, büyükelçileri ve üst düzey bürokratları seçer fakat Senato onayı olmadan göreve başlatamaz. Yüksek yargıçları da başkan aday gösterir ama Senato’nun salt çoğunluğu onaylamazsa atanamazlar.
Yasa yapım süreçlerinde de denge mekanizmaları var. Başkan, Kongre’nin yaptığı yasayı veto edebilir fakat Kongre de üçte iki çoğunluğu sağlayıp vetoyu aşabilir.
Yüksek Mahkeme, Başkanın icraatlarını ‘anayasaya uygunluk’ açısından denetler. Kongre, federal kurumların tüm icraatlarını yargıya götürme hakkına sahip. Yüksek Mahkeme ise Kongre’nin tüm icraatlarını denetleme ve iptal etme yetkisine sahip.
İşte bu denetim mekanizmasındaki en etkili aparatlardan birisi de ‘hearing’ denilen ‘ifade alma’lar.
ABD Kongre’si muhatabını çağırıp canlı yayında adeta sorguluyor. Zaten salonun şekli de bir mahkemeyi andırıyor. Bu ifade almaların çeşitleri var; yargılama yeri olduğu gibi denetim yada onay fonksiyonu da görüyor. Kesinlikle bağlayıcılığı var ve ifadeye çağrılan kişinin gerçek dışı beyanda bulunması halinde ağır yaptırımları var. Nitekim Kongre’ye yalan beyanda bulunduğu için yargılanıp mahkum olan çok sayıda ünlü isim var.
Geçen hafta ABD seçimlerine Rus müdahalesini araştıran özel yetkili savcı Robert Mueller 7 saat boyunca milletvekillerinin sorularını cevapladı. Trump’ın siyasi kariyerini yakından ilgilendiren bu hearing de Mueller herhangi bir baskı görmeden Trump’ın ‘soruşturmadan temiz çıktığı’ yönündeki açıklamasını reddetti.
Düşünsenize, Hakan Fidan Meclis’te ve Erdoğan’ı yalanlıyor! Hayal etmek bile zor değil mi?
Mesela Hillary Clinton’ın tarihe geçen ifadesine bakalım.
Clinton Dışişleri Bakanı ve 2016 seçimlerinde başkan adayıydı. Milletvekilleri toplam 11 saat boyunca Clinton’a ecel terleri döktürdüler. Kongre üst düzey bir siyasetçiyi, herkesin ve milyonların gözü önünde 11 saat boyunca sorguladı. Bir an için düşünün, Ahmet Davutoğlu meclise gelmiş, milletvekilleri saatler boyu Davutoğlu’nun Suriye politikasını sorguluyor.
Bütün bu süreçler ise canlı yayınlanıyor. Şahsen böyle bir oturumu saatler boyu izleyebilirdim.
Geçen haftaki Mueller hearingi bekleneni pek karşılamadı ama tarihte ABD başkanını istifaya götüren hearingler bile var. Mesela Watergate Skandalını araştıran Watergate Araştırma Komitesi aralarında bakanlarında olduğu 40’tan fazla ismin hapse girmesine, başkan Nixon’un da azil sürecinin başlamasına neden olmuştu. Nixon’u istifaya götüren bu komisyon çalışmaları 319 saat sürmüş ve milyonlarca Amerikalı 300 küsür saatlik canlı yayını soluksuz izlemişti.
McCharty’nin sonunu getiren de böyle bir komisyon hearingi olmuştu.
Bu hearinglerin bir yönüde devlet yönetimindeki liyakati gözetmesi. Şöyle ki, ABD Başkanının atadığı bakanlar, yargıçlar, büyükelçiler, CIA başkanı ve Genelkurmay Başkanı gibi isimlerin hepsi göreve başlayabilmek için Senato’da ifade vermek zorunda. Bu oturumlar da canlı yayınlanıyor ve atanan kişinin o işe liyakatı olup olmadığını sorguluyorlar. Dahası bu uygulama eyalet kongreleri ve belediye meclislerinde de var.
Şöyle bir örnekle anlatayım. Diyelim Erdoğan Anayasa Mahkemesi’ne bir üye atayacak. O aday önce meclise gelip ifade vermek zorunda. Canlı yayında sorulara muhatap olmak zorunda.
ANKARA’DA İŞKENCE, MECLİS KAPI DUVAR!
Peki gündemde bu kadar konu varken ben bu konuya neden girdim?
Cevabı aslında basit. Türkiye’nin sistemik sorunları var ve bu sorunlar çözülmediği sürece kimseye huzur yok. Sistemik hataları düzeltmediğiniz sürece yolsuz ve arsız siyasiler ülkeyi cehenneme çeviriyor.
Mesela şu işkence olayı. Türkiye’nin başkentinde sıradan insanlar siyah minibüslerle kaçırılıyorlar. Aylarca kendilerinden haber alınamıyor. Ülkenin İçişleri Bakanları, Adalet Bakanları üç maymunu oynuyor. Meclis – Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Sezgin Tanrıkulu gibi bir kaç isim hariç- kapı duvar.
Ankara’nın merkezinde, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın hemen yanı başında işkence merkezleri inşaa ediliyor ve burada aylarca işkence yapılıyor. İşkence ile alınan ifadeler imzalatıldıktan sonra kaybedilen kişiler bir anda emniyetin önünde ortaya çıkıyorlar.
Hiçbir hesap verme mekanizması olmadığı için emniyet ‘burada yürüyorlardı GBT’ye takıldılar’ gibi dalga geçen bir açıklama yapabiliyor, kamu hazinesinden fonlanan Hilal Kaplan’ların Pelikan Örgütü tarafından ‘yurt dışına kaçmak için hazırlık yaparken örgüt evinde yakalandılar’ gibi yalanlar yayabiliyorlar.
Nasıl olsa bir denetim yok. Hesap verme yok.
Bu yüzden hem işkenceciler hem de onların ardındaki siyasi irade pervasızca suç işlemeye devam ediyorlar.
Bütün bu illegalitenin önlenmesinin, sorumluların hesap sormasının, ülke yönetiminde liyakat ve şeffaflığın sağlanabilmesi için denetim mekanizmaları şart. Aksi halde dün beyaz Toros’larla insanları kaçırıp asit kuyularında öldürenler bugün siyah transporterlarla kaçırıp MİT’in işkence üssünde adam kaybederler. Dün beyaz Toroslarla insan kaçırıp infaz edenlere hesap sorulabilseydi bugün Ankara’nın göbeğinde insan kaçıramazlardı.
Bugün bu zulümlere imza atanlara hesap soramazsak yarın daha büyük ve daha acımasız zulümlere imza atacaklar.
[Adem Yavuz Arslan] 31.7.2019 [TR724]
Eğer üçüncü sınıf bir demokrasiden, her alanda tefessüh etmiş bir toplumdan birinci sınıf bir demokrasiye ve etik değerlerin hayli yüksek olduğu bir ülkeye gelmişseniz içinde bulunduğunuz sistemi büyük bir hayranlıkla izlersiniz.
Bu durum benim için de böyle.
Washington’da 5. yılımı bitirdim ve geride kalan sürenin büyük bir bölümü ‘böyle bir şeyi Türkiye’de hayal etmek bile mümkün değil’ demekle geçti.
Mesela ABD’deki ‘hearing’ denen ‘ifade alma’ olayı. Geçen hafta Washington’da herkesin gözü Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale ettiği iddialarını araştıran özel yetkili savcı Robert Mueller’in ABD Kongresi’ndeki ifadesindeydi. Başkan Trump’ın siyasi geleceğini çok yakından ilgilendiren bu soruşturmaya dair savcı Mueller milletvekillerinin ve halkın önüne çıktı.
Yaklaşık 7 saat boyunca sorulara cevap verdi. Bütün bu süreç canlı yayınlandı.
Detaylara geçmeden bu ‘hearing’ olayını neden çok önemsediğimi, adeta hayranlıkla izlediğimi şöyle bir örnekle anlatayım;
Türkiye’de gerçekten bir başkanlık sistemi olsaydı; Meclis çok güçlü olur, ihtiyaç hissettiği anda ve konuda muhatabını çağırır ve sorgulardı. Mesela 15 Temmuz’la ilgili MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Mecliste vekillerin sorularına muhatap olduğunu düşünün. Yemin üzerine ifade verdikleri için yalan söyleme şansları yok ve tüm ifade canlı yayınlanıyor.
Böyle bir şeyin olması halinde Erdoğan rejiminin ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ delik deşik olurdu. Darbe girişimi gibi bir olayı ‘eniştemden duydum’ veya ‘eşim aradı’ gibi akla ziyan ifadelerle geçiştiremezlerdi. 15 Temmuz gibi bir olay ABD’de olsaydı, ABD Kongresi konuyu enine boyuna ele alır, tüm muhataplarını sorguya çeker tüm süreci canlı yayında halkın gözü önünde sürdürürdü.
SİSTEM TEK KİŞİ, TEK ZÜMREYE GEÇİT VERMİYOR
Peki nedir bu ‘hearing’ ve neden önemlidir?
Her ne kadar ABD ‘Başkanlık modeli’ ile yönetilse de sistemin temeli ‘denge ve kontrol’ mekanizmasına dayanıyor. Amerika’nın kurucu babaları bir kraldan zar zor kurtuldukları için yeni sistemi ‘bir kişi, zümre ve çoğunluk lehinde güç tekeli oluşturmama’ üzerine bina etmişler.
ABD Anayasa’sının mimarlarından olan (aynı zamanda 4. ABD Başkanıydı) James Madison metnin felsefesini şöyle tarif ediyor; “Yasama, yürütme ve yargı güçlerini, ister tek bir kişi, ister bir zümre olsun, ister saltanatla, isterse de seçimle gelmiş olsun fark etmez, aynı ele vermek, tiranlığın tarifidir.”
Literatüre ‘Madisonian Model’ olarak geçen bu sistem ‘yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız ama birbirini denetleyen bir yapıda’ olmasına dayanıyor. Daha önce de ifade ettiğim gibi ABD sisteminin en temel özelliği denetim mekanizmaları. Yerel yönetimlerden federal hükümete kadar çok sayıda denetim mekanizması var.
Başkan ne kadar yüksek oyla seçilirse seçilsin, ne kadar güçlü olursa olsun başta bütçe olmak üzere birçok adımını Senato’ya onaylatmak zorunda. Mesela ABD Başkanları, bakanları, büyükelçileri ve üst düzey bürokratları seçer fakat Senato onayı olmadan göreve başlatamaz. Yüksek yargıçları da başkan aday gösterir ama Senato’nun salt çoğunluğu onaylamazsa atanamazlar.
Yasa yapım süreçlerinde de denge mekanizmaları var. Başkan, Kongre’nin yaptığı yasayı veto edebilir fakat Kongre de üçte iki çoğunluğu sağlayıp vetoyu aşabilir.
Yüksek Mahkeme, Başkanın icraatlarını ‘anayasaya uygunluk’ açısından denetler. Kongre, federal kurumların tüm icraatlarını yargıya götürme hakkına sahip. Yüksek Mahkeme ise Kongre’nin tüm icraatlarını denetleme ve iptal etme yetkisine sahip.
İşte bu denetim mekanizmasındaki en etkili aparatlardan birisi de ‘hearing’ denilen ‘ifade alma’lar.
ABD Kongre’si muhatabını çağırıp canlı yayında adeta sorguluyor. Zaten salonun şekli de bir mahkemeyi andırıyor. Bu ifade almaların çeşitleri var; yargılama yeri olduğu gibi denetim yada onay fonksiyonu da görüyor. Kesinlikle bağlayıcılığı var ve ifadeye çağrılan kişinin gerçek dışı beyanda bulunması halinde ağır yaptırımları var. Nitekim Kongre’ye yalan beyanda bulunduğu için yargılanıp mahkum olan çok sayıda ünlü isim var.
Geçen hafta ABD seçimlerine Rus müdahalesini araştıran özel yetkili savcı Robert Mueller 7 saat boyunca milletvekillerinin sorularını cevapladı. Trump’ın siyasi kariyerini yakından ilgilendiren bu hearing de Mueller herhangi bir baskı görmeden Trump’ın ‘soruşturmadan temiz çıktığı’ yönündeki açıklamasını reddetti.
Düşünsenize, Hakan Fidan Meclis’te ve Erdoğan’ı yalanlıyor! Hayal etmek bile zor değil mi?
Mesela Hillary Clinton’ın tarihe geçen ifadesine bakalım.
Clinton Dışişleri Bakanı ve 2016 seçimlerinde başkan adayıydı. Milletvekilleri toplam 11 saat boyunca Clinton’a ecel terleri döktürdüler. Kongre üst düzey bir siyasetçiyi, herkesin ve milyonların gözü önünde 11 saat boyunca sorguladı. Bir an için düşünün, Ahmet Davutoğlu meclise gelmiş, milletvekilleri saatler boyu Davutoğlu’nun Suriye politikasını sorguluyor.
Bütün bu süreçler ise canlı yayınlanıyor. Şahsen böyle bir oturumu saatler boyu izleyebilirdim.
Geçen haftaki Mueller hearingi bekleneni pek karşılamadı ama tarihte ABD başkanını istifaya götüren hearingler bile var. Mesela Watergate Skandalını araştıran Watergate Araştırma Komitesi aralarında bakanlarında olduğu 40’tan fazla ismin hapse girmesine, başkan Nixon’un da azil sürecinin başlamasına neden olmuştu. Nixon’u istifaya götüren bu komisyon çalışmaları 319 saat sürmüş ve milyonlarca Amerikalı 300 küsür saatlik canlı yayını soluksuz izlemişti.
McCharty’nin sonunu getiren de böyle bir komisyon hearingi olmuştu.
Bu hearinglerin bir yönüde devlet yönetimindeki liyakati gözetmesi. Şöyle ki, ABD Başkanının atadığı bakanlar, yargıçlar, büyükelçiler, CIA başkanı ve Genelkurmay Başkanı gibi isimlerin hepsi göreve başlayabilmek için Senato’da ifade vermek zorunda. Bu oturumlar da canlı yayınlanıyor ve atanan kişinin o işe liyakatı olup olmadığını sorguluyorlar. Dahası bu uygulama eyalet kongreleri ve belediye meclislerinde de var.
Şöyle bir örnekle anlatayım. Diyelim Erdoğan Anayasa Mahkemesi’ne bir üye atayacak. O aday önce meclise gelip ifade vermek zorunda. Canlı yayında sorulara muhatap olmak zorunda.
ANKARA’DA İŞKENCE, MECLİS KAPI DUVAR!
Peki gündemde bu kadar konu varken ben bu konuya neden girdim?
Cevabı aslında basit. Türkiye’nin sistemik sorunları var ve bu sorunlar çözülmediği sürece kimseye huzur yok. Sistemik hataları düzeltmediğiniz sürece yolsuz ve arsız siyasiler ülkeyi cehenneme çeviriyor.
Mesela şu işkence olayı. Türkiye’nin başkentinde sıradan insanlar siyah minibüslerle kaçırılıyorlar. Aylarca kendilerinden haber alınamıyor. Ülkenin İçişleri Bakanları, Adalet Bakanları üç maymunu oynuyor. Meclis – Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Sezgin Tanrıkulu gibi bir kaç isim hariç- kapı duvar.
Ankara’nın merkezinde, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın hemen yanı başında işkence merkezleri inşaa ediliyor ve burada aylarca işkence yapılıyor. İşkence ile alınan ifadeler imzalatıldıktan sonra kaybedilen kişiler bir anda emniyetin önünde ortaya çıkıyorlar.
Hiçbir hesap verme mekanizması olmadığı için emniyet ‘burada yürüyorlardı GBT’ye takıldılar’ gibi dalga geçen bir açıklama yapabiliyor, kamu hazinesinden fonlanan Hilal Kaplan’ların Pelikan Örgütü tarafından ‘yurt dışına kaçmak için hazırlık yaparken örgüt evinde yakalandılar’ gibi yalanlar yayabiliyorlar.
Nasıl olsa bir denetim yok. Hesap verme yok.
Bu yüzden hem işkenceciler hem de onların ardındaki siyasi irade pervasızca suç işlemeye devam ediyorlar.
Bütün bu illegalitenin önlenmesinin, sorumluların hesap sormasının, ülke yönetiminde liyakat ve şeffaflığın sağlanabilmesi için denetim mekanizmaları şart. Aksi halde dün beyaz Toros’larla insanları kaçırıp asit kuyularında öldürenler bugün siyah transporterlarla kaçırıp MİT’in işkence üssünde adam kaybederler. Dün beyaz Toroslarla insan kaçırıp infaz edenlere hesap sorulabilseydi bugün Ankara’nın göbeğinde insan kaçıramazlardı.
Bugün bu zulümlere imza atanlara hesap soramazsak yarın daha büyük ve daha acımasız zulümlere imza atacaklar.
[Adem Yavuz Arslan] 31.7.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Rakamlar ve iktidar! [M.Nedim Hazar]
Gelişmeleri biliyorsunuz, ayrıntısına girmek malayani olacak. Bazı akademisyenler “Barış Bildirisi” denilen bir metni imzaladıkları için okullarından atılmış, kimileri tutuklanmış, hemen hepsi aç susuzluğa terk edilmişti. Anayasa Mahkemesi bu kararı boşa düşüren bir karar almakla yetinmedi bir de tazminat ödenmesine hükmetti.
Bu haber iktidarın hoşuna gitmemekle kalmadı, elindeki medyanın tamamında bir karşı saldırı başlattı. Yetmedi kendince bir organizasyona girişip, bir tür karşı atak gerçekleştirdi ve kamuoyuna “1071 akademisyenden karşı bildiri” ismiyle bir açıklama sürdü.
Açıklamanın içeriği ya da imzalayanlara ne kadar akademisyen denir, bu tartışmalara hiç girmiyorum. İktidar cenahı da işin gerçek yüzünü çok iyi biliyor.
Pek çok akademisyen kendilerinin haberi olmadan isimlerinin listeye girdiğini söyledi. Kimi isimler ise üçer, beşer kez yazılmış. Üniversite kantini işletenler de akademisyen olarak listede yer almış filan.
Bunları geçelim…
1071 önemli…
İktidarın daha doğrusu siyasal İslamcı çevrenin bidayetinden beri ezoterik ve subliminal hastalığı artık devlet aklına sirayet etti.
Tabii böyle bir akıl kaldı mı ondan da emin değiliz.
Zira birkaç gün önceki Aydınlık’ta, böylesi bir yazı yayınlandı. İsmet Özçelik isimli yazarın köşesinin başlığı şuydu: Devlet aklı devrede!
Yazının tamamında “Devlet Aklı” kelimelerini çıkarıp yerine “Ergenekon” kelimesini koyunca gerçek kabak gibi ortaya çıkıyordu. (Yazıyı şuracıkta okuyabilirsiniz)
Bugünkü meselemiz devletin artık tamamen Ergenekon tarafından teslim alınmış olması da değil.
İslamcılarımızın sübliminalite hastalığı.
Kola logosunu ters çevirince “La Mecca” yazıyormuş türünden orta mektep komploculuğu yerini artık koca koca heriflerin devlet adına, hukuk adına yaptıkları bu tür şaklabanlıklara bıraktı.
Artık savcı denilen şahıslar 1453 sayfalık iddianameler hazırlıyor, 1071 imzalık karşı bildiriler ile hücuma geçen bir kitle var.
Bir dönem Püff isimli mizah dergisi çıkarmaya karar verdiğimizde, ilk sayısına yazdığım yazı aklıma geldi.
Püff’ün logosu için ortaya atılacak deli saçması komploları bir araya getirerek İslamcı cenaha sevabına yardım etmiştim.
Efendim logomuzu ters çevirip 70 dereceyle bakınca İsrail haritası ortaya çıkıyor, dergi logo renklerimiz Evangelist Cizvit keşişlerinin elbisesinin bir ton açığı filan.
Her gün bilmem kaç milyon liralık elektrik sarfiyatıyla ülkenin en büyük israf kalemi olan Saray yeni açıldığında İslamcı cenah birbirine şöyle diyordu; “Hacı öyle diyorsun ama bilmediğin şeyler var. Bak şimdi oda sayısına bir anlamı var… Merdiven basamakları bile tesadüfi değil vs…”
Zannetmeyin ki birkaç yobaz şahıs bu iddiaları dile getiriyordu.
Bakınız aşağıdaki yazı Havuz’un en acayip şeysi Takvim’in yayın yönetmeni Ergün Diler’den geldi.
Ergün’ü tanırım, halı saha maçı filan yapmışlığımız var. Benim zamanımda yayıncı değil tasarımcıydı ama olsun. Ergün enteresan bir yazı kaleme almış Saray hakkında. Diyor ki; “Ama kim ne yaparsa yapsın, Ankara yoluna tüm hızıyla devam etmektedir!
Bunun kanıtı da yeni SARAY’dır!
Herkesin dilinde sarayın maliyeti, rengi ve oda sayısı var! Beyaz Saray’la, Kremlin’le, Buckingham’la mukayese eden edene!
Günlük ve anlık değerlendirmeler!
Oysa SARAY ilerideki İMPARATORLUĞU temsil etmektedir!.”
Artık kim nasıl gaz verdi bilmiyorum ama coşmuş Ergün tutabilene aşk olsun:
“Biz Türkiye’nin ne kadar büyük olacağını tartışacağımız yerde maliyet hesabını yapıyoruz! Neden SELÇUKLU mimarisinin ağırlıklı olduğuna kimse kafa yormuyor!
Oysa şifre sarayın içindeki 1000 odada!
Yani 2071’de, ANADOLU’ya gelişimizin 1000. Yılında, Yeni Türkiye İmparatorluk olacak!
Biz görmeyiz ama çocuklarımız büyük bir ülkenin çok güçlü vatandaşları olacak!
Sancı bu!
Doğum sancısı!.”
Gördünüz değil mi?
Bilmeyen cahiller eleştirir tabi, yok klozetler altınmış, yok bardaklar bilmem neymiş filan!
2071’e hazırlığın simgesiymiş Aksaray!
Yazının tamamını şuradan okuyabileceğiniz bu mantık sarhoşluğuna çok takılmayacağım. Ama şunu da söylemeden geçmeyeyim; eğer 2071’e bu saray, bu mimari yapı ile giriyorsak zaten dünyadan umudu kesmek lazım. Çok afedersiniz, Bu “hanzo” mimari ve ilkel yapıyı geleceğin temsil odağı olarak görmek başlı başına bir mizah konusudur.
Rahmetli Erbakan bir gün basın toplantısı yapacağını duyurdu. Merkezden faks geçmeleri yetmemiş bir de özel olarak telefon açarak davet etmişlerdi. Haber merkezindeydim ve genç bir arkadaşı yolladım.
İddia çok büyüktü:
Amerika’nın ipliğini pazara çıkaran yasaklı filmi, Erbakan Hoca açıklıyor. Yer yerinden oynayacak, dünya sarsılacak!
Arkadaş haberden dönünce, Erbakan hocanın o müthiş, yasaklı ve her türlü gizli işleri açığa çıkaran filmini görüp görmediğini sordum.
Görmüş,… Hoca izletmiş filmi.
İsmini söyledi..
Enteresan, ben de izlemiştim. Üstelik yasaklı filan olmadığı gibi, Hoca’nın yaptığı basın toplantısından çok önce bu filmin basın gösterimine gitmiş, Aksiyon’da eleştirisini bile yazmıştım.
Erbakan Hoca’yı bu kadar heyecanlandıran sıradan bir Hollywood filminden başkası değildi. Reny Harlin’in yönettiği ve Geena Davis ile Samuel L. Jackson’un başrolünü paylaştığı Long Kiss Goodnight’ti.
Filmde vaktiyle tetikçilik yapan bir bayan ajanın sıradan hayat sürmeyi tercih etmesinin zorluğunu ve bir süre sonra tekrar pis işlere dönmesini anlatıyordu.
Nikita gibi bir filmdi ama onun kadar değildi şüphesiz.
Ancak, sinemadan, komplodan çok fazla haberdar olmayan rahmetli Erbakan Hoca’nın aklına kim girdiyse bu filmi öylesine abartmıştı ki, komik duruma düşme pahasına o basın toplantısını yaptırmıştı.
Günümüz İslamcıları artık camilerin, nargile kahvelerinin köşelerinde değil, bizzat devlet resmi binalarında yapıyorlar bu subliminal çılgınlıkları.
İktidar bir yandan rakamlarla oynayarak gerçekleri gizleyebileceğine inanıyor nedense. Enflasyon rakamıyla oynuyor, işsizlikle, döviz kuruyla, faizle filan.
Diğer yandan yine rakamları kullanarak kurdukları bu kurmaca gerçekliği pekiştirme adına sübliminal bir dünya inşa etmeye çabalıyorlar.
1453 sayfalık iddianameleri, 1071 imzalı bildirileri, 1111 odalı saraylarda hazırlıyorlar!
Kim tutar bizi!
[M.Nedim Hazar] 31.7.2019 [TR724]
Bu haber iktidarın hoşuna gitmemekle kalmadı, elindeki medyanın tamamında bir karşı saldırı başlattı. Yetmedi kendince bir organizasyona girişip, bir tür karşı atak gerçekleştirdi ve kamuoyuna “1071 akademisyenden karşı bildiri” ismiyle bir açıklama sürdü.
Açıklamanın içeriği ya da imzalayanlara ne kadar akademisyen denir, bu tartışmalara hiç girmiyorum. İktidar cenahı da işin gerçek yüzünü çok iyi biliyor.
Pek çok akademisyen kendilerinin haberi olmadan isimlerinin listeye girdiğini söyledi. Kimi isimler ise üçer, beşer kez yazılmış. Üniversite kantini işletenler de akademisyen olarak listede yer almış filan.
Bunları geçelim…
1071 önemli…
İktidarın daha doğrusu siyasal İslamcı çevrenin bidayetinden beri ezoterik ve subliminal hastalığı artık devlet aklına sirayet etti.
Tabii böyle bir akıl kaldı mı ondan da emin değiliz.
Zira birkaç gün önceki Aydınlık’ta, böylesi bir yazı yayınlandı. İsmet Özçelik isimli yazarın köşesinin başlığı şuydu: Devlet aklı devrede!
Yazının tamamında “Devlet Aklı” kelimelerini çıkarıp yerine “Ergenekon” kelimesini koyunca gerçek kabak gibi ortaya çıkıyordu. (Yazıyı şuracıkta okuyabilirsiniz)
Bugünkü meselemiz devletin artık tamamen Ergenekon tarafından teslim alınmış olması da değil.
İslamcılarımızın sübliminalite hastalığı.
Kola logosunu ters çevirince “La Mecca” yazıyormuş türünden orta mektep komploculuğu yerini artık koca koca heriflerin devlet adına, hukuk adına yaptıkları bu tür şaklabanlıklara bıraktı.
Artık savcı denilen şahıslar 1453 sayfalık iddianameler hazırlıyor, 1071 imzalık karşı bildiriler ile hücuma geçen bir kitle var.
Bir dönem Püff isimli mizah dergisi çıkarmaya karar verdiğimizde, ilk sayısına yazdığım yazı aklıma geldi.
Püff’ün logosu için ortaya atılacak deli saçması komploları bir araya getirerek İslamcı cenaha sevabına yardım etmiştim.
Efendim logomuzu ters çevirip 70 dereceyle bakınca İsrail haritası ortaya çıkıyor, dergi logo renklerimiz Evangelist Cizvit keşişlerinin elbisesinin bir ton açığı filan.
Her gün bilmem kaç milyon liralık elektrik sarfiyatıyla ülkenin en büyük israf kalemi olan Saray yeni açıldığında İslamcı cenah birbirine şöyle diyordu; “Hacı öyle diyorsun ama bilmediğin şeyler var. Bak şimdi oda sayısına bir anlamı var… Merdiven basamakları bile tesadüfi değil vs…”
Zannetmeyin ki birkaç yobaz şahıs bu iddiaları dile getiriyordu.
Bakınız aşağıdaki yazı Havuz’un en acayip şeysi Takvim’in yayın yönetmeni Ergün Diler’den geldi.
Ergün’ü tanırım, halı saha maçı filan yapmışlığımız var. Benim zamanımda yayıncı değil tasarımcıydı ama olsun. Ergün enteresan bir yazı kaleme almış Saray hakkında. Diyor ki; “Ama kim ne yaparsa yapsın, Ankara yoluna tüm hızıyla devam etmektedir!
Bunun kanıtı da yeni SARAY’dır!
Herkesin dilinde sarayın maliyeti, rengi ve oda sayısı var! Beyaz Saray’la, Kremlin’le, Buckingham’la mukayese eden edene!
Günlük ve anlık değerlendirmeler!
Oysa SARAY ilerideki İMPARATORLUĞU temsil etmektedir!.”
Artık kim nasıl gaz verdi bilmiyorum ama coşmuş Ergün tutabilene aşk olsun:
“Biz Türkiye’nin ne kadar büyük olacağını tartışacağımız yerde maliyet hesabını yapıyoruz! Neden SELÇUKLU mimarisinin ağırlıklı olduğuna kimse kafa yormuyor!
Oysa şifre sarayın içindeki 1000 odada!
Yani 2071’de, ANADOLU’ya gelişimizin 1000. Yılında, Yeni Türkiye İmparatorluk olacak!
Biz görmeyiz ama çocuklarımız büyük bir ülkenin çok güçlü vatandaşları olacak!
Sancı bu!
Doğum sancısı!.”
Gördünüz değil mi?
Bilmeyen cahiller eleştirir tabi, yok klozetler altınmış, yok bardaklar bilmem neymiş filan!
2071’e hazırlığın simgesiymiş Aksaray!
Yazının tamamını şuradan okuyabileceğiniz bu mantık sarhoşluğuna çok takılmayacağım. Ama şunu da söylemeden geçmeyeyim; eğer 2071’e bu saray, bu mimari yapı ile giriyorsak zaten dünyadan umudu kesmek lazım. Çok afedersiniz, Bu “hanzo” mimari ve ilkel yapıyı geleceğin temsil odağı olarak görmek başlı başına bir mizah konusudur.
Rahmetli Erbakan bir gün basın toplantısı yapacağını duyurdu. Merkezden faks geçmeleri yetmemiş bir de özel olarak telefon açarak davet etmişlerdi. Haber merkezindeydim ve genç bir arkadaşı yolladım.
İddia çok büyüktü:
Amerika’nın ipliğini pazara çıkaran yasaklı filmi, Erbakan Hoca açıklıyor. Yer yerinden oynayacak, dünya sarsılacak!
Arkadaş haberden dönünce, Erbakan hocanın o müthiş, yasaklı ve her türlü gizli işleri açığa çıkaran filmini görüp görmediğini sordum.
Görmüş,… Hoca izletmiş filmi.
İsmini söyledi..
Enteresan, ben de izlemiştim. Üstelik yasaklı filan olmadığı gibi, Hoca’nın yaptığı basın toplantısından çok önce bu filmin basın gösterimine gitmiş, Aksiyon’da eleştirisini bile yazmıştım.
Erbakan Hoca’yı bu kadar heyecanlandıran sıradan bir Hollywood filminden başkası değildi. Reny Harlin’in yönettiği ve Geena Davis ile Samuel L. Jackson’un başrolünü paylaştığı Long Kiss Goodnight’ti.
Filmde vaktiyle tetikçilik yapan bir bayan ajanın sıradan hayat sürmeyi tercih etmesinin zorluğunu ve bir süre sonra tekrar pis işlere dönmesini anlatıyordu.
Nikita gibi bir filmdi ama onun kadar değildi şüphesiz.
Ancak, sinemadan, komplodan çok fazla haberdar olmayan rahmetli Erbakan Hoca’nın aklına kim girdiyse bu filmi öylesine abartmıştı ki, komik duruma düşme pahasına o basın toplantısını yaptırmıştı.
Günümüz İslamcıları artık camilerin, nargile kahvelerinin köşelerinde değil, bizzat devlet resmi binalarında yapıyorlar bu subliminal çılgınlıkları.
İktidar bir yandan rakamlarla oynayarak gerçekleri gizleyebileceğine inanıyor nedense. Enflasyon rakamıyla oynuyor, işsizlikle, döviz kuruyla, faizle filan.
Diğer yandan yine rakamları kullanarak kurdukları bu kurmaca gerçekliği pekiştirme adına sübliminal bir dünya inşa etmeye çabalıyorlar.
1453 sayfalık iddianameleri, 1071 imzalı bildirileri, 1111 odalı saraylarda hazırlıyorlar!
Kim tutar bizi!
[M.Nedim Hazar] 31.7.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




