En bahtiyar [Safvet Senih]

Homeros Destanında anlatıldığı üzere, meşhur Yunan filozofu ve kanun adamı Solon, Yunanistan’da kanunları yapıp on sene geziye çıkar dünyayı dolaşır ve yeni kanun teklifleriyle ülkesine dönerdi. Yine böyle bir seyahate çıkmıştı… Yolu Sart’a düştü. Onu Sart Kralı Krezüs karşıladı. Ordularını, hazinelerini gösterdi; haşmet ve zenginliğini sergiledikten sonra şöyle bir soru sordu:  “Solon! Sen bütün cihanı dolaştın, herkesi tanıyorsun; acaba dünyada en bahtiyar kimi biliyorsun?’ 
Solon şöyle cevap verdi; “Katon!..”

Krezüs, “Kimmiş bu KATON?” diye sordu. Solon, “KATON;  Kartacalı bir çiftçi!... Ama o bir kahraman… Ülkesi işgale uğrayınca ordunun başına geçer Başkomutan olarak, düşmanları silip süpürür. Halk onu alkışlar. ‘Katon başımıza geç! Kralımız sen ol!’ diye bağırırlar, o ise, ‘Ben bir çiftçiyim… Ben kral olamam… O işten anlamam. Ben vatandaşlık görevimi yaptım…’ der köyüne dönerdi… Ama halkının kalbinde yer etti.” dedi…

Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi, “Susadığımız Soluklar” başlıklı yazısında şöyle diyor:
“Bizler, sözlerle yapılan çağrılardan, davranışlardaki alûfteliklerden; kazanılmış zaferlere Dilbeste SAHTE KAHRAMANLIKLARDAN; yaşama arzusuyla yanıp tutuşmalardan; ikbâl hırsından ve makam arzusundan bıktık… Bizler, Heraklit’imizden, Kafdağı’ndan su getirecek İRADE; davranışlarında inandırıcı KARARLILIK, zaferlerinde kendi göz nuru ve el emeği ile YOĞURUCULUK; yaşatma arzusuyla maddi-mânevî füyuzât hislerinden fedakârlık, hasbîlik ve DİĞERGÂMLIK  bekliyoruz.

“Düşünceleri dupduru ve pürüzsüz; yolları zikzaksız ve dümdüz olsun. Düşünsün, yaşasın, yaşadığına tercüman olsun, anlatsın. İkiyüzlü olmasın ve bizi aldatmasın!..

“Yüzünde binlerce elem ve ızdırabın çizgisi bulunsun! Gözü yaşlı, bağrı derin, vicdanı uyanık olsun!.. Tekyenin muhasebe ve soyluluğunu;  mektebin mantık ve muhakemesini; kışlanın disiplin ve itaatını soluklasın ve bununla kendi mükemmeliyetini bizlere ifade etsin!..

“Kalbi kafasından koparılan, ruhu vicdanından edilen ve sadece belli hassalarıyla zifafa çağrılan insanımızı, asırlık bunalımından kurtarıp, onu kendi tabiatıyla bütünleştirebilsin!.

“Hakkın hatırını âlî tutsun; düşünce ve hizmette tekelciliğe düşmesin ve yüce hedefe varacak yolların, mahlûkâtın solukları sayısınca olduğunu bir lâhza unutmasın!

“Hizmette atılımlı ve ön saflarda bulunsun; ücret ve mükâfatta yerinin çok gerilerde olduğunu hatırdan çıkarmasın. Ve hiç olmazsa bir KATON  gibi, kendi insanına karşı, mükellefiyetlerini yerine getirdikten sonra, makamdan, mansıptan sıyrılarak bir kenara çekilip, ikinci bir sorumluluk ve vazife ânını beklesin!

“Bu kutlular dünyasının ilk hakikat erleri kendilerine emânet (emirlik, valilik ) teklif edilince, kaçmışlar. Ve yüklenme mecburiyetinde kalınca da tekrar tekrar kendilerini azletmiş ve başka istidat ve liyakatlıların işbaşına geçmesini istemişlerdi…

“Yeni bir dünya kurma projesini üzerine alanların, bu çizgide bulunmaları şarttır. Yoksa sayılı makam ve mansıp karşısında, sayısız ve sınırsız harîs gözlerin çıkaracağı kavga, önüne geçilmez ve çok çetin olacaktır. Hele, bu hava, toy ve genç heyecanlara intikal ettirilirse…

“Bilmem ki, havârî diye beklediğimiz, samimiyet soluklayan bu insanları görebilir miyiz?.. Ama, biz âb-ı hayat vâdeden bu soluklara hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuzu, bir kere daha vurgulayacak ve Yüce Yaratıcı’dan, ‘deryâda mâhînin, dağlarda âhûnun’ diliyle bizi çok bekletmemesini dileyeceğiz…

Hocaefendi “Hasretini Çektiğimiz İnsan” başlıklı yazısında da şöyle diyor:

“Yıllar yılı bizi kurtaracak insanın hasretini çekip durduk… Yaramızı saracak, derdimize derman olacak insanın hasretini… Hele havanın iyiden iyiye karardığı ve yolların karmaşıklaştığı günümüzde, O, bizim için hava oldu; ziya oldu; âb-ı hayat oldu. Vaslına erme ümidini yitirecek hâle gelsek bile, yine O ‘mahbub ve muntazar’ı herkese soracak ve her yerde O’nun türküsünü söyleyeceğiz.

“(Gündüzleri elinde fenerle ADAM  arayan meşhur filozof) Diyojen, kendi toplumuna karşı en korkunç kötümserlik içinde, ADAM YOKLUĞUNU ilân ediyordu. Bilmem ki, bizim toplumumuz bu acı gerçeği kabul edecek kadar kendinde midir?

“Evet, aradığımız insan her şeyden evvel bir gönül eridir. Hayatın her lahzasında karşılaştığı muammaları, varlığın her parçasına soran ve her sorusuna sonsuzluktan cevap almaya çalışan yüce âlemlere Dilbeste hakikat eri…

“Hızır arkasına düşüp âb-ı hayat arar gibi, hakikatı arayan ve bulduğu yerde kana kana içip ölümsüzlüğe eren; sonra da içinde oluşturduğu irfan peteğinde imanın ve sevginin dünyasını  kuran; dışa doğru semâî, içe doğru lâhûtî, eşya ve tabiat içindeki esrara bir dil, vicdan ve ruha bir tercüman, aklın tasavvurlar dünyasıyla, iradenin teker teker fethettiği cennetlerin fâtihi hakikat eri…

“Hakikata karşı alâkasız kalan lâubâiler, kâinat kitabını okumayan talihsizler, iç dünyalarının derinliklerinden ve iradenin davasından habersiz yaşayan nâdanlar, hiçbir zaman hasretini çekdiğimiz insanın yerini dolduramamışlardır. Ne var ki, sahnedeki boşluklardan istifade ederek, halkın karşısına çıkan sahte oyuncular gibi, insanımızın karşısına, çeşitli devirlerde pek çok oyuncu çıkmış ve onunla eğlenmiştir. Ama hiçbir zaman onun gönlüne taht kuramamış ve onun beklediği insan olma iltifatını görememiştir.

“Onun, gönül vermeye teşne bulunduğu insan, ilmî temaşalarıyla, ma’nâ cevherlerini yakalayan, melekler âlemine yükselip, özüyle bütünleşen; zerre iken güneş, katre ilen derya, parça iken bütün olmasını bilen; şuur ve eşya ikiliğinden kurtulmuş düşünce adamıdır. Okuyup anlayan; irfanla özleşen, imanla yücelme sırrını keşfeden, ruhânî zevkleriyle cennetleri gönlüne indiren düşünce adamı…

“Gönlünü bu yüce mefhumlarla donatmış beklenen insan, Hakk’ın yanında halkla beraberdir. Her davranışında samimiyet, her nağmesinde halka ait bir inilti vardır.

“Onda benliğin hislere tahakkümü; onda muvaffakiyetin gururu, zaferin narası yoktur. O, en çok yüceldiği yerde, en fazla muvaffak olduğu zaman, en asil duygular içindedir.

“Şahsi menfaat ve zümre çıkarları, hiçbir zaman onun ufkunu kirletemez. Kinler, nefretler hiçbir zaman bakışını bulandıramaz. Bu irfan erinin, nazarında, sevmek, affetmek ve sevdiklerinden gelenlere sabretmek en yüce bir idealdir.

“İnsanlığa va’dettikleri saadeti kanla, irinle getirmek isteyenlere gelince, dört kitabın da reddettiği bir yola girmiş çocuk ruhlu sefillerdir.

“Keşke insanımız, bu entelektüel cücelerin aktörlüklerini idrak edebilseydi. Belki o zaman, bu musallatlara karşı ‘savulun!’  diyebilirdi. Ama heyhat! O henüz öyle bir varoluşun hakkını vermekten çok uzak bulunmaktadır.”

Evet, o “SAVULUN!” denilecek günler de gelecek inşaallah!.. 

[Safvet Senih] 15.11.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Bufon'un Vedası...[Efe Yiğit]

Futbolseverler ilk şoku Hollanda ile yaşadı. 1974 ve 78 Dünya Kupası finalisti, total futbolun mimarı Turuncular, 2018 Dünya Kupası’na katılma hakkı elde edemedi. Hollanda, Euro 2016’ya da katılamayarak sinyali vermişti zaten. Ardından son iki Copa America’yı kazanan Şili, Rusya biletini alamayan ülkeler kervanına katıldı. Son olarak İtalya da futbolseverleri şaşırttı. 4 kez Dünya Kupası’nı kaldıran ‘Çizme’, Rusya’da yarışamayacak… Hem de 60 yıl sonra ilk kez!

FORMUNDA BİR İSPANYA KARŞISINDA

Futbolun yaşayan efsanelerinden, 39 yaşındaki kaleci Gianluigi Buffon, birkaç hafta önce futbolu bırakma kararı verdi. Ancak uygulamayı, Dünya Kupası sonrasına bıraktı. Ülkesinin turnuvada yer alacağına çok emindi. Aksini düşünmemişti. Ancak futbolda olmaz denen şey oldu ve playoff’lara kalan İtalya, eşleştiği İsveç karşısında iki maçta da gol atamayarak Dünya Kupası biletini kaçırdı.

Dünya Kupası elemeleri için grup kuraları çekilirken İspanya ve İtalya aynı gruba düşmüş, ikisinden birinin ‘zor yoldan’ geçeceği belli olmuştu. Gruptaki diğer takımlar Arnavutluk, İsrail, Makedonya ve Liechtenstein’dı. Kafalardaki tek soru hangi takımın lider çıkacağıydı; İtalya mı, İspanya mı? Aralarındaki maçlar önemliydi. Nitekim İspanya, deplasmanda İtalya’dan puan kopararak avantaj yakaladı. Sahasında ise rakibini 3-0 gibi net bir skorla geçerek liderliğini perçinledi. Üstelik namağlup bitirdi grubu ve 10 maçta 28 puanla Dünya Kupası’nın favorileri arasında olduğunu gösterdi. İtalya ise, mecburen ikinciliğe razı olacaktı.

180 DAKİKADA GOL ATAMADI

Playoff için İtalya’nın rakibi İsveç oldu. Bu, pek de sevindirici bir haber değildi. Hırvatistan’la eşleşmekten iyiydi fakat İrlanda, Kuzey İrlanda ya da Yunanistan gibi kolay rakipler daha iyi olabilirdi. İsveç, Zlatan İbrahimoviç’in yokluğunda ‘yıldızsız’ bir takımdı fakat fizik gücü yüksek, kolektif futbol oynayan, tipik bir İskandinav takımıydı. En önemlisi, takım içinde uyum yüksekti.

İlk maçta İsveç, kendinden bekleneni yaptı ve rakibine tek bir pozisyon bile vermedi. Bu arada attığı golle de ilk maçta avantajı yakaladı. İtalyanların meşhur futbol arenası San Siro’da 60 bin taraftarın önüne çıkan milli takım, İsveç’i bir şekilde geçeceğine inanmıştı. Ancak İskandinav kaleci Robin Olsen, adeta kalede etten duvar ördü. Dakikalar tükeniyor, İtalya’nın atakları boşa çıkıyordu. Maçın son dakikasındaki korner atışı için Buffon bile gelmişti ceza sahasına. Ancak 180 dakika sonunda defansıyla ünlü İtalyanlar, rakibin defansını geçemedi.

1958 Dünya Kupası’ndan bu yana bütün turnuvalarda yer alan İtalya, 60 yıl sonra kendini dışarıda buldu. Tesadüf o ki, 1958 Dünya Kupası da, İsveç’te yapılmıştı. Şimdi ise İsveç, İtalya’ya Rusya kapısını kapatan takım oldu.

URUGUAY’LA ARADA BUZLAR VARDI

İtalya milli takımı, tarihinde 3. kez dünya kupasında yer almayacak. İlk kez 1930’da Uruguay’da oynanan Dünya Kupası’na takımlar FİFA’nın davetiyle katılmıştı. Birçok Avrupa ülkesi, Güney Amerika’ya gitmek istememiş, ‘Eski Kıta’dan sadece Belçika, Fransa, Romanya ve Yugoslavya gitmişti. İtalya’nın gitmeme gerekçesi ise sadece uzaklık değil Uruguay futbol federasyonu ile iyi olmayan ilişkilerdi.

Dünya Kupası için eleme maçları başladıktan sonra İtalya, ilk kez 1958’de İsveç’e gitme hakkı elde edemedi. Kuzey İrlanda ve Portekiz’le aynı grupta yer alan İtalya, sadece grup birincilerinin gidebildiği turnuvaya, Kuzey İrlanda’yı geçemeyerek katılma hakkını kaçırdı. 1958’deki kupaya, sadece İtalya değil 1954’ün şampiyonu Almanya da katılamamıştı.

1934, 1938 VE 1982…

‘Maviler’ (Gli Azzurri) ilk kez Dünya Kupası sevincini, ev sahipliği yaptığı 1934’te tattı. 16 ülkenin katıldığı kupada İtalya, yarı finalde Avusturya, finalde ise Çekoslovakya’yı mağlup ederek kupaya uzandı. 4 yıl sonra aynı başarıyı Fransa’da tekrarladı. Yarı finalde Brezilya’yı, finalde Macaristan’ı yendi. Üçüncü şampiyonluk için ise uzun yıllar beklemesi gerekecekti.

1982’de, İspanya’nın ev sahipliğinde düzenlenen ve 24 takımın katıldığı turnuvada İtalya, yarı finalde Polonya’yı, finalde ise Almanya’yı geçerek 3. kez kupayı ülkesine götürdü. Bu vesileyle Rossi ve Altobelli gibi forvetlerin şanı İtalya’yı aşıp dünyayı dolaşırken, kupa 41 yaşındaki kaleci Dino Zoff’un ellerinde yükseldi.

 ZİDANE’IN MATERAZZİ’YE KAFA ATTIĞI TURNUVA

2006’da bir kez daha aynı sevinci yaşayacaktı İtalyan futbolseverler. Kupanın favorileri arasında yer alamayan İtalya ve Fransa finale kadar gelmeyi başarmıştı. Galip, seri penaltı atışları sonunda belli oldu. Son gülen İtalya’ydı ancak finale damgasını vuran kare, Zinedine Zidane’ın, İtalyan oyuncu Marco Materazzi’ye attığı kafaydı. Bu, bir anlamda kupayı İtalya’ya hediye eden hareketti. Turnuvanın en iyi oyuncusu ise kaptan Fabio Cannavaro olacaktı. Bir defans oyuncusunun bu payeyi alması, İtalya’nın oyun stilini de gösteriyordu. Belki de İtalya’nın en iyi jenerasyonlarından biriydi kupayı kazanan. Nitekim Maviler, 2010’da gruptan bile çıkamadı.

Rusya 2018’de gözlerimiz İtalya, Hollanda ve Şili gibi futbola damgasını vuran oyuncuları yetiştiren takımları arayacak. Daha renksiz bir turnuva seyredeceğiz. İtalya ise en iyilerini Dünya Kupası’na katılamadan kaybetmiş olacak. Daha şimdiden Buffon, Barzagli ve De Rossi gibi oyuncular milli takım kariyerlerini noktaladıklarını açıkladılar. Günden güne kan kaybı yaşayan İtalyan ve Hollanda futbolu belki de bu trajediden bir ders çıkararak yeniden eski günlere ulaşmanın yolunu bulur. Zira futbol, Maviler ve Turuncular olmadan eksik.

[Efe Yiğit] 15.11.2017 [TR725]

‘Derin yapıların gönüllü maşası’ bir iktidar! [Erhan Başyurt]

ABD Başkanı Trump’ın ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı emekli General Michael Flynn ile ilgili iddia ve skandalların ardı arkası kesilmiyor.

Flynn, ABD başkanlık seçimlerinde Rusya’nın Trump lehine müdahale etmesi için aracılık yapmakla ve gizli görüşmeler yürütmekle suçlanıyor.

Hakkında bu konuda yürüyen önemli bir soruşturma ve ciddi deliller var.

***

Soruşturma derinleştikçe Flynn’in ikinci bir skandal zincirini Türkiye ile de yaşadığı ortaya çıkıyor.

Flynn, Türkiye lehine lobicilik yapmak için para aldığı halde bunu resmi olarak bildirmemiş.

Flynn’in şirketi aldığı bu parayı ABD’de gönüllü sürgün hayatı yaşayan Fethullah Gülen Hocaefendi aleyhine bir belgesel çekimi ve aleyhine yazılar yazmak için kullanmış.

Flynn’e bu çabaları karşılığında 560 bin dolar ödendiği ortaya çıkmıştı.

***

33 yıl ABD ordusunda görev yapan Flynn, bu başarılı çalışmalarının ardından iki Türk bakanın (Mevlüt Çavuşoğlu ve Berat Albayrak) katıldığı Washington’daki özel bir toplantıda şok edici bir şekilde Fethullah Gülen’i ABD’den kaçırmak konusunu ele almış.

Olayın tanığı olan ve bu görüşmeye katılan CIA eski direktörü Robert James Woolsey bunu bizzat açıklamıştı.

****

Flynn sonrasında da bulunduğu çok önemli makamı istismar etmeye devam etmiş.

FBI’dan Gülen’in sınır dışı edilmesi konusunu yeniden incelemesini istemiş. FBI, delil olmadığı için Gülen’in Türkiye’ye iadesinin mümkün olmadığı şeklinde bir kez daha olumsuz cevap vermiş.

***

Aldığı ‘lobicilik’ parasını hak etmek için Gülen’i kaçırma konusunda Türk yetkililer ile New York’ta Harbard Club’da bir kez daha masaya oturmuş.

The Wall Street Journal’ın patlattığı skandala göre, Türk yetkililerin de katıldığı bu görüşmede ‘’Gülen’in kaçırılıp özel bir uçakla İmralı’ya teslim edilmesi’’ karşılığında Flynn’e 15 milyon dolar teklif edilmiş…

Habere göre bu görüşmenin de bir tanığı Flynn hakkındaki soruşturmayı yöneten Savcı’ya itiraflarda bulunmuş…

***

Türkiye şayet Ulusal Güvenlik Danışmanı seviyesinde bu kadar üst düzey bir irtibat kurduysa ve bunu ülkenin ulusal ve uluslararası çıkarlarını takip etmek yerine, suç işlemek için kullandıysa ne yazık!

Casusluk da, adam kaçırma da gerçekten çok büyük suçlar. Dost bir ülkeden adam kaçırmayı düşünmek veya planlamak ise, ‘stratejik ortak’ bir ülkeyi bırakın uluslararası hukuka saygılı bir ‘dost’ ülke için bile düşünülemez…

Acı olan bir diğer husus da, hakkında suç delili bulamadıkları 80 yaşına yaklaşan bir din alimini, daha önce kamuoyu önünde övgüler dizip ve ziyaret kuyruğuna girdikleri bir insanı, kaçırmak için rüşvet verip uluslararası suç işlemeyi göze alan ‘siyasal islamcı’ bir iktidar…

***

Flynn konusunda dikkat çekici irtibat noktası ‘Rusya’ ve ‘Avrasyacılar’ yani ‘Ergenekon’ tarzı derin yapılar…

Flynn, Rusya ile gizli görüşmeler yapan ve irtibatları olan bir isim.

Flynn ile Türkiye adına görüşme trafiğini organize eden kişinin babasının Avrasyacı Perinçek’in yakın yoldaşı olduğu ortaya çıkmıştı.

Aynı kişinin Rus ortaklarıyla çok sayıda ‘karanlık işler’ yaptığı da biliniyor ve ABD’de savcılar tarafından soruşturma yürütülüyor.

Flynn’in Gülen aleyhine belgesel çekimine katılan biri ‘gazeteci’ diğeri emekli general iki ismin de Ergenekon ve Perinçek ile yakın temasları var.

Flynn hakkında patlak veren skandallar zinciri, derin yapılar ile iktidarın nasıl bir ortak paydada birleştiklerini ve ortak suç işlediklerini de ortaya koyuyor.

Daha önce ‘derin yapıların’ ifade ettiği ve çok eleştirildiği AB ve ABD’den uzaklaşıp, Rusya ve Çin eksenli ‘Avrasyacı’ bir diplomasi izlenmesi görüşü de, son dönemde iktidar tarafından uygulanmaya başladığını da not etmekte fayda var.

***
Her resmi ziyarette ABD vatandaşlarına dayak atan ve koruma terörü ile gövde gösterisi yapan Türk yöneticilerin, ABD’den adam kaçırma planı yapmış olması Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip edenler açısından aslında şaşırtıcı değil.

Pakistan’da, Kazakistan’da, Gürcistan’da, Malezya’da Türk vatandaşlarını ‘başlarına çuval geçirtip’ eşleri ve küçük kız çocuklarıyla birlikte özel uçakla kaçıran ve bu uluslararası suçu MİT’in operasyonel başarısı gibi sunan iktidarın, Gülen’i kaçırmak için plan yapmış olmasında şaşılacak bir şey yok.

İktidara ve Yeni Mahalle’ye yakın besleme kalemşörlerin yandaş medyada iki de bir açıktan, yurt dışındaki ‘Gülen mensuplarının kaçırılması veya katledilmesi’ için çağrı yaptıkları, böyle bir uluslararası suç çağrısının bugüne kadar tek bir kez bile soruşturulmadığı bir Türkiye’de, rüşvet skandalları tavan yapmış bir iktidarın Gülen’i kaçırmak için milyonlar dolar ödemeyi göze almış olması da şaşırtıcı değil…

Gülen’e yönelik daha önce suikast planı yaptıkları ortaya çıkan derin yapıların, bugün yolsuzluk girdabında sıkışmış iktidarı maşa olarak kullanıp, onlar üzerinden yarım kalmış eski hesaplarını kendilerini ustaca gizleyip icra ettikleri göz önüne alınırsa, Gülen’e yönelik bu korkunç plan da şaşırtıcı değil…

***

Ne var ki, dünya Türkiye değil. Hukuk her yerde askıya alınmış da değil.

Bizim için şaşırtıcı olmayan, sıradanlaşan rüşvet ve suç planları, hukukun olduğu her ülke ve halklar için haklı olarak oldukça şaşırtıcı.

Onun için Gülen’i kaçırma planının ortaya çıkması, skandalın tüm dünyada ve uluslararası saygınlığı olan medyada genişçe yer almasına neden oldu.

Öfkesi ve hasediyle körleşen vicdanının esiri olarak, bulaştığı kirli işleri örtmek adına derin yapılarla girdiği bu suç ortaklığından şüphe yok ki iktidar, canı çok fena yanmış olarak ayrılacak.

Neticede ‘gönüllü maşa’ iktidar ve onu tutan el kendisini perde arkasında başarıyla gizliyor. Ve hem iktidarı hem de geçmişte yok etmeyi planladığı ama icra edemedikleri planlarının bugün ‘siyasal İslamcılar’ eliyle çok daha kapsamlı ve acımasız şekilde icra edilmesinin ‘paşa paşa’ keyfini sürüyor…

[Erhan Başyurt] 15.11.2017 [TR724]

Zulüm, hasret, hüzün, gurbet, hicret hepsi bu sergide [Murat Kani]

Mültecilerin uğradığı zulüm ve beraber yaşam üzerine mağdurların çizdiği resimlerden oluşan sergi Hollanda’da açıldı. 40 el yapımı resim, Amsterdam’daki Boost Vakfı salonunda ziyarete açıldı.

Mülteciler İnisiyatifi tarafından organize edilen sergide, 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra ülkelerinden, ailelerinden, ana-babalarından, sevdiklerinden, çocuklarından ayrılmak zorunda bırakılanlar ve onların çocuklarının çizdiği resimler de yer alıyor. Sergiye yakın ilgi gösteren Hollandalı ziyaretçiler yaşanan dramlara şahitlik ettiklerini dile getirdi. Bosst Vakfı Koordinatörü Ramon Sculeipen da misafirlerin resimlerden çok etkilendiklerini kaydetti.

Sergi ile ilgili bilgi veren resim sanatçısı Kik Janssen 40 adet el çizimi tablonun etkinlikte sergilendiğini söyledi. Ülkelerinde insanca yaşama imkanı kalmayınca Hollanda’ya sığınan insanların değişik kamplarda yaşadığını, yerel dilleri öğrenip mesleklerini icra etmeye çalıştıklarını belirten organizatörler, serginin amacını ‘Herhangi bir parti taraftarlığı veya düşmanlığı yapmadan insan hakları ihlallerine dikkat çekmek istiyoruz. Din, inanç, kültür ve ideoloji ayrımı yapmadan, OHAL’in her insanı etkileyebileceğini ve her an herkesin mağdur olabileceğini göstermek istiyoruz.’ şeklinde açıkladı.

‘668 ÇOCUĞUN HAPİSHANEDE OLMASI KORKUNÇ BİR DURUM’

Türkiye’de 668 çocuğun hapiste olduğunu duyduğunda bunu ‘korkunç’ diye tanımladığını belirten Kik Janssen, tanıtım programında yaptığı konuşmada, ‘Bu resimleri çizenler kendi hayatlarını resmetti. Ağırlıklı olarak çocukların çizdiği el yapımı resimler. Özellikle hapishanelerde kalan aile ve çocukların dramlarını resim sergisinde görmek mümkün. Hollanda’ya farklı ülkelerden Türkiye, Suriye, Eritre, Somali ve Afganistan gelen mültecilere hoş geldiniz diyorum. Derneğimize resim atölyemize gelerek özgürce resimlerini sergileyebilirler.” ifadelerini kullandı

Özellikle Türkiye’den gelen mültecilerin resimlerinde gözyaşı ve hüznün hakim olduğuna işaret eden Janssen konuşmasını şöyle sürdürdü: “Hapishanede ki çocuklar ve ailelerin dramları resimlerde yer alıyor. Ağlayan aileler, parçalanmış aileler yer alıyor. Bunun yanı sıra Türkiye’de işinden atılan gazeteciler ve onlara yapılan zulümler resim sergisinde yer alıyor. Burada özgürce resimlerini sergileyebilirler. Türkiye’de bunları yapmaları şimdilik zor. Özgür ülke olan Hollanda’da bunu yapabilirler.

[Murat Kani] 15.11.2017 [TR724]

AKP’nin 15 Temmuz sonrası akademik kıyımı [Dr. Serdar Efeoğlu]

AKP, zaman geçtikçe “kontrollü” olduğu iyice anlaşılan 15 Temmuz’u “Allah’ın bir lütfu olarak görerek” bir fırsata çevirdi ve “en büyük düşman” olarak gördüğü cemaati kamudan ve hayatın her alanından silmeyi amaçlayan bir planı uyguladı.

Askerlerin yaptığı darbe girişimini sivil bir yapıya ihale etmeyi başaran iktidar, on binlerce memuru, öğretmen ve akademisyeni kamudan ihraç etti. Daha da ileri giderek bütün “muhalif” kesimleri tasfiyeye girişti ve devleti bir parti devletine dönüştürdü.

ON BEŞ VAKIF ÜNİVERSİTESİNİN KAPATILMASI

AKP’nin hedefinde cemaatle bağlantılı olduğunu düşündüğü bütün kurumlar olduğu gibi üniversiteler de vardı. OHAL ilanı sonrasında yayınlanan 667 sayılı KHK ile on beş vakıf üniversitesi kapatılarak binlerce akademisyen ve personeli sokağa atıldı. Bu üniversitelerin 65.000 öğrencisi vardı ve 2.808 öğretim elemanı görev yapmaktaydı.

On beş üniversitenin kapatılmasıyla binlerce çalışanının işsiz kalması ve on binlerce öğrencinin mağduriyeti, kamuoyunda ciddi bir tepki görmedi. “Yenikapı Ruhu” ile CHP ve MHP’nin de desteğini alan AKP, cemaati “ademe mahkum ettiği” izlenimi vermekte ve bunda başarılı olmaktaydı. Bu nedenle halk ve entelektüel kesim, cemaate yakın kurumlara ve Cuma hutbelerinde bile şeytanlaştırılarak “vebalı” gibi gösterilen çalışanlarına reva görülen muameleye ses çıkarmadı.

İlk KHK’da kurum, dernek, şirket ve vakıf üniversitelerinin kapatılma gerekçesi “Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen” şeklinde ifade edilmişti. Buna göre “cemaat”, yargı kararı olmadan Bakanlar Kurulu kararıyla “terör örgütü” olmakta ve “irtibatlı olduğu düşünülen” üniversiteler kapatılmaktaydı.

Bunlardan Fatih Üniversitesi 1996’da RP-DYP koalisyon hükümeti döneminde kurulmuş ve açılışını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yapmıştı. Diğer on dört vakıf üniversitesi ise AKP döneminde faaliyete geçmiş, başta Erdoğan ve Gül olmak üzere AKP yöneticileri her fırsatta etkinliklerine katılmış, idareci ve öğrencilerini “yere göğe sığdıramayan” konuşmalar yapmışlardı.

Bu üniversiteler, “aidiyet, irtibat, iltisak” gibi gerekçelerle kapatılırken, “örgüt” adına hangi eylemleri yaptıklarını belirten bir delil gösterme ihtiyacı hissedilmemişti. Örneğin ile kapatılan Turgut Özal Üniversitesi’nin Mütevelli Heyet Başkanlığı’nı eski AYM üyesi ve AKP’nin kapatılmamasında etkili olan Sacit Adalı yapmakta; mütevelli heyetinde eski AYM Başkanı Tülay Tuğcu, Ahmet Özal ve Yavuz Bülent Bakiler bulunmaktaydı.

Bu işlemler bir savunma alınmadan Bakanlar Kurulu kararıyla “idari tasarruf” olarak gerçekleşti. Bu uygulamayla İslamiyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan ve Osmanlı’nın yüzlerce yıl yaşamasında etkili olan “vakıf medeniyeti” kavramı zedelense de AKP, diğer vakıf üniversitelerine de “muhalif” olduklarında başlarına neler geleceğini göstermekteydi.

DEVLET ÜNİVERSİTELERİNDE TASFİYELER

On beş vakıf üniversitesinden sonra sıra devlet üniversitelerine geldi ve binlerce akademisyeni sokağa atan süreç başlatıldı. Bu üniversitelerde en büyük tasfiye, 1 Eylül 2016’daki KHK ile yapıldı. Bu KHK ile 96 farklı üniversiteden 2.346 akademisyen ihraç edildiği gibi bugüne kadar çıkarılan KHK’larla 117 farklı üniversiteden 5.247 akademisyen işsiz kaldı. Vakıf üniversiteleri de dâhil edildiğinde ihraç edilen akademisyenlerin sayısı 7.593 oldu. Böylece YÖK istatistiklerine göre öğretim elemanlarının yüzde 5’i işsiz kaldı.

Ayrıca 686 Sayılı KHK’da ihraçların gerekçesi, terör örgütlerine veya milli güvenliğe karşı olan yapılara “üyelik, irtibat, iltisak” şeklinde tanımlanarak bu kişilerin bir daha kamu hizmetinde görev alamayacakları ifadesi yer aldı.

AKP’nin hedefinde sadece “cemaat” değil, bütün muhalifler vardı ve ihraçlar bu doğrultuda gerçekleşerek “HDP’liler, solcular, Atatürkçüler, muhalif milliyetçiler” listeye dâhil edildi. Hatta OHAL’in verdiği yetkiyle kamuoyunda “imzacı akademisyenler” olarak tanınan akademisyenler de ihraç listelerine dâhil edildi. Daha ileri gidilerek sadece YÖK’ün bildiği gerekçelerle dünyaca tanınan anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Enes Kanter’in babası Prof. Dr. Mehmet Kanter ve Merve Kavakçı’nın eski eşi Prof. Dr. Cihangir İslam gibi kişiler de ihraç edildi.

İHRAÇ LİSTELERİ NASIL OLUŞTURULDU?

Listelerin oluşturulmasında 27 Mayıs ve 12 Eylül’deki yöntemlerin izlendiği anlaşılıyor. Buna göre istihbarat örgütlerinin fişlemeleri ve üniversitelerden gelen ihbarlarla isimler belirlendi. Son dönemde toplumun da “muhbirlik” için teşvik edildiği dikkate alındığında kadro, makam ve mevki elde etmek isteyen birçok “liyakatsiz kişi” muhbirlik için yarışmış, akademisyenler “ilmin izzetini ayaklar altına alarak” arkadaşlarını ihbar etmişlerdir.

YÖK ve üniversite yönetimleri de ihraç sürecinde aktif bir rol oynadılar. Özellikle Başkan Yekta Saraç’ın akademik özerkliği hiçe sayan ve yandaşlıkta sınır tanımayan yaklaşımı, muhbirliği teşvik etti. YÖK tarafından bütün üniversitelere yazılar gönderilerek hocaların fişlenmesi istendi ve ihraçlar buna göre yapıldı.

28 Şubat sürecinde YÖK bünyesinde “illegal olarak bir fişleme birimi” olduğu ortaya çıkmış ve bu birim 1999’da, “Toplumsal Faaliyet Birimi” adıyla resmi bir yapıya dönüşmüştü. 2011-2014 arasında YÖK Başkanlığı yapan Gökhan Çetinsaya, yaptığı bir açıklamada bu birimi kaldırdıklarını açıklamıştı. Ancak son ihraçlar, 2010’da yapılan Anayasa değişikliğiyle “fişleme” yasaklanmasına rağmen AKP’nin bu birimi devam ettirdiğini ortaya koydu.

İhraçların etkisiyle birçok dersin boş geçtiği, bazı derslerin “yetersiz” kişilerce verildiği, bilimsel araştırma, tez ve projelerin yarıda kaldığı, üniversite hastanelerinde hastaların ciddi bir mağduriyet yaşadıkları bir gerçek olsa da 12 Eylül’de olduğu gibi, bazı bölümlerde “sabahçı-öğleci” uygulaması olup olmadığını henüz bilmiyoruz.

Nitekim ODTÜ’nün yeni bir araştırmasına göre “Dünyanın En İyi 500 Üniversitesi” sıralamasına Türkiye’den hiçbir üniversite girememiş; yoğun bir şekilde tasfiyeye maruz kalan İstanbul Üniversitesi 540., Gazi Üniversitesi ise 669. olabilmiştir. Zamanla üniversitelerin çok şey kaybettiği daha net anlaşılacak, ancak telafisi yıllar alacaktır.

DOĞRAMACI’DAN SARAÇ’A

Tasfiye sürecinde YÖK ve Başkanı Yekta Saraç tam bir “tetikçi” rolü üstlenmiş ve Türkiye’nin entelektüel birikiminin yok edilmesine aracılık yapmıştır. YÖK başlangıçta ihraçların neye göre yapıldığını belirtmemiş, yıllar önce Doğramacı’nın yaptığı açıklamaya benzer şekilde, aylar sonra YÖK Basın Müşaviri tarafından listelerin üniversitelerden geldiği belirtilmiştir.

27 Mayıs ve 12 Eylül örnekleri, siyasi baskılar azaldıkça tasfiyeleri savunan kimsenin kalmayacağını, YÖK ve rektörlerin birbirlerini suçlama yarışına gireceklerini göstermektedir. Bu yönüyle Saraç ve rektörler, “akademik katliamın” en büyük sorumlusu olmuşlardır.

50 FAHRİ DOKTORALI ERDOĞAN

Akademik tasfiyelerin, üniversite diploması hala tartışılmasına karşılık “50 fahri doktora ile”, Türkiye’nin “gelmiş geçmiş en çok fahri doktora verilen” kişisi olma unvanını açık ara elinde tutan Erdoğan vasıtasıyla yapılması da ayrı bir garabet.

12 Eylül’de binlerce hukuksuzluğa imza atan Kenan Evren’e “hukuk alanında fahri profesörlük” verildiği gibi Erdoğan’a da tasfiyeler sonrasında bile doktora verilmeye devam edilmesi, üniversitelerin durumunu açıkça ortaya koyuyor. Tespitlerimize göre, Erdoğan’a Türkiye’de ilk fahri doktorayı, kapatılan üniversiteler arasında yer alan Fatih Üniversitesi’nin vermiş olması da ayrı bir ironi.

TUTUKLU REKTÖRLER

15 Temmuz sonrasının tutuklama furyasında birçok rektör ve akademisyen de yer aldı. Uluslararası ilişkiler alanında Türkiye’nin önde gelen hocalarından Sedat Laçiner, tarih alanında Menderes devri üzerine İngiliz arşivlerine dayalı çalışmalarıyla tanınan Cihat Göktepe ve diş hekimliğinde ülkemizin önde gelen isimlerinden Abdülkadir Şengün gibi hocalar şu an tutuklu bulunuyor.

Sadece bu isimler bile 15 Temmuz’un keyfiliğini ortaya koyuyor. Göktepe Hoca’nın rektörü olduğu üniversite KHK ile kapatılmamışken kendisinin tutuklanması, hukukun nasıl katledildiğine güzel bir örnek oluşturuyor. Yüzbinlerce kişi gibi bu akademisyenlerin de darbe ile hiçbir alakaları olmamalarına rağmen şu an tutuklu olmaları, Türk yargısının büyük bir ayıbı.

“Hukuk bir gün geri döndüğünde”, 27 Mayıs ve 12 Eylül’de olduğu gibi 15 Temmuz’da ihraç edilen akademisyenler de mutlaka üniversitelerine kavuşacaklar. Acaba bu fişlemeleri yaparak mağduriyetlere sebep olanlar, o zaman arkadaşlarının yüzlerine bakabilecekler mi?

[Dr. Serdar Efeoğlu] 15.11.2017 [TR724]

Halifenin ordusu IŞİD, Halife Erdoğan’ı mı vuracak? [Erman Yalaz]

Star gazetesi, ABD’deki think-tank kuruluşu Soufan Center’ın raporuna ve isimsiz güvenlik görevlilerin bilgilerine dayanarak terör örgütü IŞİD ile ilgili manşetten bilgiler yayınladı. Buna göre Suriye ve Irak’taki operasyonların ardından 5 bin 400’den fazla IŞİD’li dünyanın dört bir yanına, 33 ülkeye geri dönmüş. Onlar iktidarın söylemi gereği IŞİD’e DEAŞ diyorlar. ‘5 bin 400 DEAŞ’lı canlı bomba’ manşetini atmışlar. Rakamlar ve bazı bilgiler Ekim 2017 tarihli Soufan Center’ın raporuna dayandırılarak zaten yayınlanmıştı. İsmini vermeyen güvenlik kaynakları IŞİD’in Türkiye’yi ve tabii dünyayı hedef alan yeni eylemler yapacağını anlatıyor.

Güvenlik ve istihbarat literatürüne ‘yabancı savaşçılar’ tanımlamasıyla giren ve El Kaide’nin ardından tırnak içinde adını ve ideolojisini ‘İslam’ diye pazarlayan bu cinayet şebekesi ile ilgili onlarca rapor ve yazı yayınlandı uluslararası arenada. Star’ın haberine bir cümle ile konu olan bir ayrıntı var ki, asıl mevzu orada kilitli zaten. Haberde diyor ki, “Burada dikkat çeken nokta ise DEAŞ’a katılımda ilk beşte olmayan Türkiye’nin DEAŞ’lıların geri dönüşünde hedef ülke olması. Türkiye, kendi vatandaşı olmayan özellikle Avrupa ve Orta Asya’dan DEAŞ’a katılmışların da hedefi oldu. Soufan Center’in raporuna göre 900, ancak Türk istihbaratına göre bu sayı DEAŞ’ın çökmeye başladığı Temmuz, Ağustos ve Eylül ayılarında daha da arttı. Sınırda Suriyeli göçmen kılığında Türkiye’ye giriş yapmak isteyen ya da operasyonlarda yakalanan 100’ün üzerinde DEAŞ’lı da tutuklanarak cezaevine gönderildi.”

TERÖRE KÖPRÜ OLMUŞSUN!

Oysa aynı rapor 146 ülkenin kendi vatandaşları olan 53 bin 781 IŞİD şüphelisinin ismini Suriye ve Irak sınırındaki Türk yetkililere bildirdiğini de söylüyor. Ne demek bu? Bütün dünyadan Suriye ve Irak’a cihatçı, El Kaideci akarken ülkeler seni uyarmış ama sen dinlememişsin, tedbir almamışsın demek. Teröre köprü olmuşsun demek.

Suriye’de Irak’ta IŞİD, DEAŞ, EL Kaide, Nusra adı nemenem örgütler varsa bunlara çanak tutan sensin. TIR’lar dolusu silahla onları besleyen, geçsinler diye sınırı kevgire çeviren sensin! Senin politikaların! İstanbul Atatürk Havalimanı’nı 26 Haziran 2016 günü uzun namlulu silahlarla basıp kan gölüne çeviren, sonra patlattığı bombalarlar 45 masumun ölümüne 236 insanımızın yaralanmasına neden olan saldırıyı yapanlara göz yuman da sensin!

Saldırganlar İstanbul Emniyeti’nin yanı başında Fatih’te ev kiralarken, Zeytinburnu’nda kimlik verilirken onları seyreden, göz yuman sensin! Bombalı saldırılar, terör olayları araştırılsın diyen o günün özgür basınını susturan, sansürleyen, yayın yasakları getiren de sen! 150 bombacıyı bulun diye yazdı diye gazete sitelerini kapattıran da!

‘TÜRKİYE, IŞİD’İN MERHAMETİNE KALDI’

Yılan büyüdü, ejderha oldu. Sen bunu en başından gören hakimleri savcıları terörist diye uyduruk gerekçelerle hapse attırmadın mı? Atatürk Havalimanına yapılan saldırıdan sonra dünya medyasının başlıkları bile Türkiye’nin IŞİD’e nasıl göz yumduğunu anlatıyordu. “Guardian: IŞİD’e göz yummanın bedeli, Time Dergisi: Türkiye, IŞİD’in merhametine kaldı, Financal Times: Cadı avı istihbaratı yaraladı”

Rakamlara bir bakar mısınız Allah aşkına… 53 bin kişi. Çoğu Türkiye üzerinden Suriye ve Irak’a gidiyor. Sen seyrediyorsun. IŞİD uzmanı polisleri, terörle mücadelenin göz bebeği emniyetçileri, istihbaratçıları hapse atıyor, işinden ediyorsun. Şimdi de sızlanacaksın. Yok öyle yağma. Terör bu. Bumerang misali dönüp seni vuracak. Olan masumlara olacak Allah muhafaza…

IŞİD’i, El Nusra’yı, El Kaide’nin sözde evcil kollarını MİT Müsteşarınla birlikte yanına çekip ordu yapmaya çalıştığını seçim çalışmalarında, cami propagandalarında el altından söylettiniz; internet siteleri hazırlatıp ‘Halifelik’ ilan ettiniz; SADAT’ları bu canilerle buluşturup Ortadoğu’nun kan bataklığının içine Türkiye’yi, askeri, polisi çektiniz. IŞİD kendine ‘Halife’nin Ordusu’ diyor. Pek sevdiğiniz bu tabirle Halife’nin Ordusu, şimdi Halife Erdoğan’ı mı vuracak? Türkiye, IŞİD’e eleman vermemiş ama hedef ülke olmuş diyorsun şimdi iktidarının besleme yayın organları eliyle. Mahkeme kapılarının arkasında salıverdiğiniz IŞİD, DEAŞ militanlarını kısa bir basın taramasıyla bulabilirsiniz. Binlercesini göz göre göre sokağa saldınız. Masumları kıydırdınız.

AYNI HATALARI TEKRAR EDİYORSUNUZ

PKK metropolleri bombalarla donatırken de aynı hatayı yapmadınız mı? Sonra ‘hendek’ deyip bütün Güneydoğu’yu tanklarla toplarla yerle yeksan eden de sizsiniz. Sıra gelmiş IŞİD’in tahribatına. Ankara’da Türkiye tarihinin en büyük saldırısı yapıldığında 108 can yitirildiğinde de IŞİD tehlike ve tehditti. O davanın iddianamesi, iktidarın IŞİD ile aynı yatakta basıldığının iddianamesi. Bütün dünyanın gözü önünde işlenen cinayetlere göz yuman AKP, bugüne kadar tek bir bürokratını IŞİD ve terör olaylarındaki ihmallerinden dolayı soruşturmadı. İstifa eden bakan, bürokrat olmadı. Yılanı elleriyle büyütenler, şimdi dalga geçer gibi 5 bin 400 canlı bomba haberleri yazıyor, yazdırıyor. Nasıl yani? Dünyayı mı tehdit ediyorsunuz, yoksa 2019’a giden yolda PKK ile birlikte IŞİD’in bombalarıyla bu milletin iradesine, geleceğine, canına, malına tekrar bir kara basan gibi çökeceksiniz de bunun ön haberlerini mi yaptırıyorsunuz?

IŞİD’i merak etmeyin, o çok yakınınızda. Ankara’da Hacı Bayram Veli Cami yakınlarını, İstanbul’da Başakşehir, Kayaşehir, Ümraniye’yi, Adıyaman’ı, Gaziantep’in Kilis’in arka sokaklarını bir turlayın. Çok tanıdık simalar çıkacak. Besledikleriniz, maaşa bağladıklarınız, damadınızla petrolünü sattıklarınız, sizin sözde Suriye ve Irak’a hava harekatlarınızından sonra buralara inzivaya çekildi. Önce karnenize bir bakın. Sonra dünyaya akıl verin…

[Erman Yalaz] 15.11.2017 [TR724]

‘Yalancı Çoban Sendromu’ ve Erdoğan’ın asıl korkusu [Adem Yavuz Arslan]

Belki tekrar olacak ama yine yazmak zorundayım.

Türkiye’nin itibarını beş paralık etme konusunda kimse AKP’nin eline su bile dökemez.

Özellikle de yurt dışında. Bilhassa da Amerika’da.

Son ‘bomba’yı görmüşsünüzdür.

AKP hükümeti, Washington’un en bilinen Türkiye uzmanlarından Prof. Henri Barkey’i ‘15 Temmuz darbe girişimini organize etmekle’ suçladı.

Sadece bununla kalsa iyiydi, suçlama listesinde 17-25 Aralık soruşturmasından MİT Tırları’na her şey var. ‘Haber’ daha da ‘sağlam’ olsun diye Barkey’in HSBC patlamaları ve Gezi Parkı olayları sırasında da Türkiye’de olduğunu yazmışlar.

Böylece aradan geçen bunca zamana ve yazılmış onlarca iddianameye rağmen ‘15 Temmuz Darbe Planı’ ortaya çıkmadı ama en azından ‘darbenin organizatörü’ (!) bulunmuş oldu.

İktidar medyasının son 4 yılda yazdığı sayısız yalan haberden birisiydi ama bu tam ‘kör göze parmak sokmak’ oldu.

Düşünün Henri Barkey, Washington’un en bilinen Türkiye uzmanlarından. Türkiye’de doğmuş, ABD Dışişleri’nde çalışmış, Haziran 2017’ye kadar Woodrow Wilson Merkezi’nin Ortadoğu Program Direktörlüğü’nü yapmış bir isim.

Söz konusu Türkiye olunca ‘ne yazdığına, ne anlattığına’ bakılan az sayıdaki uzmandan birisi.

Türk hükümetine (yargısı demiyorum çünkü bu soruşturmaların tamamen politik olduğunu söylemeye bile gerek yok) göre Barkey darbe günü İstanbul’daydı, bu da ‘darbeyi ABD’ye bağlamak için’ yeterli bir neden.

Bu tip haberler AKP tabanını motive etmede işe yarayabilir ama maalesef ülkenin uluslararası arenada intihar etmesine neden oluyor.

Diken’den Amberin Zaman’a konuşan Barkey’in dediği gibi “Böyle saçmalıkları uyduran bir devleti ciddiye almak çok zor ve Ankara’nın anlamadığı da şu: Eğer siz delil uydurursanız, ciddi istekleriniz olduğu zaman (örneğin Gülen) kimse sizin verdiğiniz delillere inanmayacak. ‘Bunu uyduran öbürlerini uydurmuştur’ der.”

Nitekim Washington’daki hava tam da Barkey’in söylediği gibi.

Başta 15 Temmuz olmak üzere Erdoğan rejiminin söylediklerinin ciddi bir itibar sorunu var.

Fethullah Gülen meselesinde de öyle.

Türkiye, bunca zamana rağmen Gülen’in darbenin ardında olduğuna dair herhangi bir delil sunamadı. Dahası ‘85 koli evrak verdik’ dediklerinin çoğu 15 Temmuz öncesine ait ve neredeyse tamamı da Havuz’da çıkan haberler.

Dahası, konsolosluk çalışanlarını, Türkiye’de yaşayan bir pastörü ve NASA çalışanı bilim adamını ‘darbe’ iddiasıyla tutuklamışsınız.

‘Galiba fazla saçmaladık’ diyeceğinize, Henri Barkey’i ‘darbenin organizatörü’ ilan edip hakkında yakalama kararı çıkartıyorsunuz.

YALANCI ÇOBAN SENDROMU

Aynı sorun Başbakan Binali Yıldırım’ın son Washington turunda da ortaya çıktı. Yıldırım’a göre ‘Türkiye’nin yeni delil sunmasına gerek yok’ ve ‘ABD, Gülen’i derhal teslim etmeli’.

Bu aşamada bir parantez açıp şu notu düşeyim: Eğer Türkiye darbe girişiminin ardında Gülen’in olduğunu belgeleyebilseydi, ABD tarafının tepkisi farklı olurdu. ABD, 15 Temmuz’un ardında Gülen’in olduğuna ikna olsa, Türkiye’ye olmasa bile başka bir ülkeye gitmesini isteyebilirdi.

Yıldırım’a dönersek.

Yıldırım, CNN’de Fareed Zakaria’ya konuk oldu. Türkiye’nin haklı tezlerini anlatmak için iyi bir fırsattı. Sonuçta Fareed Zakaria’nın programı oldukça popüler.

Zakaria, ‘Gülen’in iadesi için ikna edici delil’ meselesini sorduğunda Binali Yıldırım akla ziyan bir cevap verdi.

Daha doğrusu önündeki kâğıttan okudu. (Bu Yıldırım’ın sözlerinin spontane söylenmediğini, planlı bir söylem olduğunu gösterir.)

Dedi ki, ‘Biz size 11 Eylül’ü El Kaide yaptı dediğinizde delil mi sorduk?’

Mantık oyunlarıyla üste çıkmayı denese de Yıldırım’ın cevabı “15 Temmuz’a dair elimizde Gülen’le ilgili bir şey yok” itirafından başka bir şey değil.

Unutmamak gerekir ki iade süreci yargısal bir konu ve AKP’nin Beyaz Saray’dan çok ABD yargısını ikna edecek delilleri ortaya koyması lazım.

Bu sebepten, Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi zaten sıfıra yakın bir ihtimaldi, AKP sayesinde o küçük ihtimal de kalmadı.

GÜLEN’İ KAÇIRMAK!

Başbakan Binali Yıldırım’ın Washington seyahati ABD medyasında pek haber olmadı ama AKP ve Erdoğan manşetlerden düşmüyor.

Son skandal Wall Street Journal (WSJ) tarafından patlatıldı. ABD’nin en etkili gazetelerinden WSJ’ye göre Türk hükümeti, Trump’ın eski danışmanı Michael Flynn ve oğluna Gülen’in Türkiye’ye kaçırılması için 15 milyon Dolar teklif etti.

Skandal, ABD Adalet Bakanlığı Özel Danışmanı Robert Mueller’in ABD başkanlık seçimlerine Rusya’nın olası müdahalesi hakkında yürüttüğü soruşturma kapsamında ortaya çıktı.

Konu -doğal olarak- Türk medyasında pek yer almadı ama tüm dünya medyası bu skandalı konuştu.

Özellikle de ana akım ABD medyası saatlerce bu konuyu irdeledi.

Skandalın detayları ayrı bir yazı konusu ama şimdiden şu notu düşmekte fayda görüyorum: Erdoğan ve AKP kurmaylarının uykusunu kaçıracak tek kişi Zarrab değil.

Flynn’in özel savcıya anlattıkları/anlatacakları Erdoğan için pek hayırlı olmayacaktır.

Düşünün, zaten Gülen aleyhine elle tutulur bir delil ortaya koyamamışsınız, üstüne Trump’ın danışmanına 15 milyon Dolar önerip ABD’den kaçırmayı planlıyorsunuz.

Sonra da ‘Neden bize inanmıyorsunuz?’ diye söyleniyorsunuz.!

Erdoğan ve kurmayları Gülen’i kaçırabilir miydi bilmiyorum ama böyle planlar yaptıklarına göre akıllarını kaçırmış olmalılar.

ERDOĞAN’IN ASIL KABUSU

Aslında bütün bu tartışmaların yani Erdoğan ile ABD arasında yaşanan gerginliklerin temeli Zarrab davası. Daha önce bu köşede yazmıştım. Erdoğan, Zarrab’ı kurtarmak için kelimenin tam anlamıyla ‘her şeyi’ yaptı fakat başarılı olamadı.

Hal böyle olunca da ABD ile kavga ederek Türkiye içindeki konumunu güçlendirmeye çalışıyor. ABD’nin bu tehdide boyun eğmesi zaten beklenmiyordu nitekim öyle de oldu.

Yıldırım’ın Mike Pence ile yaptığı görüşme sonrası Beyaz Saray’dan yapılan ve diplomatik anlamda hayli sert olan açıklama bunun göstergesi.

Öte yandan ABD medyasına yansıyan yorumlar Zarrab davasının Erdoğan’a uzanabileceği, Zarrab’ın anlatacaklarının Erdoğan’ın uykusunu kaçıracağı yönünde.

Washington’daki bazı uzmanlara göre Erdoğan’ın asıl korkusu, Zarrab davasına adının şahsen karışmasından çok kurduğu sistemin çökmesi.

Şöyle ki…

Zarrab dosyasından Erdoğan’ı zorda bırakacak ne çıkacak henüz bilmiyoruz. Fakat 17/25 tapelerinden hatırladıklarımız var: Sıfırlanamayan paralar, ‘kucağa oturtmalar’, arsa pazarlıkları ve daha neler neler…

O yüzden yeni tapeler ya da delillerden ‘Erdoğan’ı utandıracak’ bir şey çıkmasını pek beklemiyorum. Kaldı ki Türkiye’nin medya ve siyaset yapısı öyle bir hale geldi ki, ne tür bir skandal olursa olsun Erdoğan’ı utandırması pek mümkün gözükmüyor.

Peki o zaman Erdoğan’ın korkusu neden büyük?

Yapılan yorumlardan birisi şu: Zarrab davasından kuvvetle muhtemel 5 Türk bankasına çok büyük maddi cezalar gelecek.

İfade edilen rakamlar milyar dolarlar şeklinde.

Söz konusu bu bankaların ‘uluslararası sistem dışına çıkarılması’ bile konuşuluyor. İşte Erdoğan’ın asıl korkusu da burada.

Çünkü Erdoğan’ın kurduğu sistemin temeli başta Halkbank olmak üzere bu 5 banka. Havuz medyasını da bu bankalar üzerinden kurdu, yandaş iş adamlarını zengin ettiği ekonomik düzeni de bu bankalar aracılığı ile yürüttü.

Detayları uzatmak mümkün. Kısacası Erdoğan’ın kendisi ve yandaşları için kurduğu ‘saadet zinciri’nin merkezinde bu bankalar var.

Eğer Zarrab davası ile bu bankalar sistem dışına çıkarsa Erdoğan’ın sistemi ağır hasar alacak. Sadece kendisi ve yakın çevresinin değil Türkiye’nin ekonomisi de çökecek. Bu da Erdoğan rejiminin sonu demek.

Bazı uzmanlara göre Erdoğan’ın kâbusu bu.

AKP’nin de yaşanmış ağır bir ekonomik kriz sonrası iktidara geldiğini düşünürseniz bu tezi yabana atmamakta fayda var derim.

[Adem Yavuz Arslan] 15.11.2017 [TR724]

3 farklı kurumdan 3 farklı ByLock bilgisi: Kayıtlar birbirini tutmuyor [Av. Murat Akkoç]

BYLOCK NEDENİYLE MİT, BTK VE GSM ŞİRKETLERİNDEN GELEN KAYITLARIN TARİH-SAAT VE BAZ İSTASYONU BİLGİLERİ BİRBİRLERİYLE UYUMLU DEĞİL

Mahkemeler kişilerin ByLock kullanıp kullanmadığının ispatı yönünden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan (MİT tarafından hazırlanan) ByLock Server’ı Log Kayıtları ve ByLock içerikleri, BTK veya GSM şirketlerinden İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları, GSM şirketlerinden HTS Raporu’nu istemektedirler.

BTK gelen kayıtlardaki tarih-saat ve baz istasyonu bilgileriyle GSM şirketlerinden gelen kayıtlar arasında tarih-saat ve baz istasyonu bilgilerinin bazıları birbirleriyle uyumlu değildir ve eşleşmemektedir.

Aynı şekilde MİT tarafından hazırlanan ByLock uygulamasına ait olduğu iddia edilen ByLock log kayıtlarındaki tarih-saat bilgileriyle yine MİT tarafından hazırlanan ByLock uygulamasına ait olduğu iddia edilen mesaj ve mail içerik kayıtları tarih-saat bilgilerinin bazıları birbirleriyle uyumlu değildir ve eşleşmemektedir. BTK ve MİT tarafından hazırlanan kayıtlar yönünden sahtecilik şüphesi vardır.

Bunların yanında ByLock soruşturmalarının temelini oluşturan gizli ibareli MİT TEKNİK RAPOR 25.sayfasında belirtildiği üzere 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına erişim sadece VPN ile yapılabilmektedir. Dolayısıyla ByLock programına bu tarihten sonra Türkiye’den doğrudan erişim yapılamamaktadır. Ne var ki mahkemelere gelen BTK İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları kayıtlarında 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan erişim yapıldığına dair kayıtlar vardır.  Bu durum BTK’nın hazırladığı İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları kayıtlarının SAHTELİĞİNİN açık bir ispatıdır

ByLock isnadıyla halen yargılanan kişiler dosyalarına gelen BTK ve MİT kayıtlarına uyumsuzluk yönüyle itiraz etmeleri çok önemli olduğu gibi ByLock isnadıyla yargılanan ve cezası kesinleşen kişiler yönüyle de davada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliği anlaşılması halinde CMK md:311/1-agereği hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi talep hakkı doğacaktır. Kişiler YAZILIM KONUSUNDA UZMAN BİR BİLGİSAYAR MÜHENDİSİNDEN yardım alarak bu uyumsuzluk ve eşleşmemeleri tespit ettirerek itiraz edebilirler.

Tarafımızca incelenen farklı meslek gruplarına ait ByLock isnadıyla yargılanan on beş sanığın on beş’inin de dosyasında aynı tutarsızlıkların olması tarafımızda bu uyumsuzluk ve eşleşmemelerin kurumların basit bir evrak hazırlama hatasından çok kasti bir şekilde sahte evrak üretiliyor kanaati oluşturmuştur.

Nitekim Kasım 2017 ilk haftasında duruşması olan ve yazıya konu ByLocktan yargılanan R.S isimli kişinin dosyasına gelen kayıtlardaki uyumsuzluklar mahkemeye sunulmuştur. Mahkeme karar duruşmasında sanık aleyhine karar verecekken iş bu itirazlar nedeniyle dosyayı tekrar incelemeye almıştır. Dosyanın safahatı takip edilmekte olup serancamı kamuoyu ile paylaşılacaktır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28 Eylül 2017 tarihi itibariyle ByLock uygulamasını indirmek ve bir defa dahi kullanmak terör örgütü üyeliği için yeterlidir şeklindeki Yargıtay 16.Ceza Dairesi’nin kararını onaması karşısında yargılaması süren 102 bin kişiye yerel mahkemeler BYLOCK UYGULAMASINI KULLANDIĞINI İSPAT ETMESİ HALİNDE TCK md:314/2  “silahlı örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir” maddesi gereği ceza verecektir. 102 bin kişilik ByLock listeleri Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca oluşturulmuştur. ByLock listeleri 81 il Başsavcılıklarına gönderilmiş ve iş yoğunluğuna göre tüm ülkede operasyonlar sürmektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararı sonrası ByLock’tan yargılanan kişiler otomatik olarak 5 ile 10 yıl arasında ceza alacak anlamına gelmemektedir. Her mahkeme yargıladığı kişinin ByLock kullandığını ispat etmek zorundadır. Bu aşamada ByLock’tan yargılanan kişilerin mahkemeden talep edeceği müzekkereler ve müzekkere sonrası mahkemeye gelen kurum cevabi yazılarının çok iyi incelenmesi ve gerekli itirazları yapılması kişiyi ceza almaktan kurtaracaktır.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ByLock kullandığı iddiasıyla mahkemelere sadece isim ve soy isimden ibaret bir Excel tablosu göndermektedir.

Örnek ByLock savunma dilekçesi, mahkemeden istenecek talep ve müzekkereler ve istinaf dilekçesini ByLocksavunma.blogspot.com adresinde yayımlamıştık. Ancak ByLock yargılamaları sürerken mahkemelere gelen yeni evrak ve bilgiler sonrası yeni talep ve itirazları yapma zaruretini ortaya çıkarmıştır.

ByLock’tan yargılanan kişiler Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, BTK ve GSM şirketlerinden aşağıda belirtilen kayıtları istemesi BERAAT kararı için ya da ceza almaları halinde yapacakları itirazlar yönünden hayati öneme sahiptir. (Bazı mahkemeler re’sen bu müzekkereleri kurumlara yazmaktadır)

Mahkemeler kişilerin ByLock kullanıp kullanmadığının ispatı yönünden kurumlardan aşağıdaki evrakları istemektedir eğer mahkeme istememişse kişiler kendileri mahkemeden talep etmelidir.

1-Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan ByLock Server’ı Log Kayıtları ve ByLock içerikleri

2-BTK veya GSM şirketlerinden İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları,

3-GSM şirketlerinden HTS Raporu,

Mahkemeler maalesef MİT’in hazırlayıp Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca mahkemelere gönderdiği ByLock Listeleri ve içerik bilgilerine benim için yeterlidir diyerek başkaca araştırma ve inceleme yapmamaktadır. Mahkemeler Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, BTK ve GSM şirketlerinden binlerce (3 bin ile 20 bin sayfa aralığında geliyor) sayfa olarak gelen kayıtları CD şeklinde sanıklara verip savunma yapmaları istemektedir. Bir hâkimin dahi bilgi ve görgüsünü aşacak nitelikteki binlerce sayfa dokümanı sanıkların anlaması ve eksiklikleri tespit ederek talep ve savunma yapmaları imkansızdır.

1- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan ByLock Server’ı Log Kayıtları ve ByLock içerikleri;

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2016/180056 soruşturma numaralı ByLock soruşturma dosyasında ByLock uygulamasının server’ı üzerinde yapılan incelemede 102 bin kişiye ait IP bilgilerini elde edildiğini iddia etmektedir.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ByLock uygulaması üzerinde hangi IP ile yapılan tüm hareketleri gösteren log kayıtlarının tarih ve saat bilgileri (ByLock Server’ı Log Kayıtları) ve ByLock içerikleri-mesaj ve mail trafiğinin tarih ve saat bilgilerini gösterir Tespit Ve Değerlendirme Tutanağı başlıklı evrakı düzenleyerek mahkemelere göndermektedir. Tutanağın son sayfasında –incelemeyi yapan görevli- kısmı boş ve imzasız olarak ya da evrakın bilgisayar çıktısını alan personelin sicil numarası ve imzasıyla gelmektedir.

ByLock Server’ı Log Kayıtlarının tarih ve saat bilgileri ve ByLock içerikleri-mesaj ve mail trafiğinin tarih ve saat bilgilerini gösterir Tespit Ve Değerlendirme Tutanağı başlıklı evrakı MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) hazırlayıp Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etmiştir.

2- BTK ve GSM şirketlerinden İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları;

İnternet yasası olarak bilinen 2014 yılı yapılan değişiklik gereği GSM şirketleri kişilerin internet trafik bilgilerini iki yıldan fazla olmayacak şekilde saklamak zorundadır.

Mahkemeler kişinin Türkiye’den kendi cep telefonundan veya wifi’den hangi IP’den ve baz istasyonundan hangi server’e bağlandığını tarih ve saat olarak gösterir İNTERNET BAĞLANTI İLETİŞİM SORGU SONUÇLARI kayıtlarını kişinin ilk ByLock kullandığı tespit tarihine göre ya Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’ndan (BTK) ya da GSM şirketlerinden istemektedirler.

(ÖRNEK: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan gelen bilgide şahsın ilk ByLock kullandığı tarih 30.08.2014 olarak tespit edilmişse ve mahkeme 01.11.2017 tarihinde müzekkere yazacaksa, ilk tespit tarihi 01.11.2015 tarihinden öncesine geldiğinden yani GSM şirketlerinin iki yıllık saklama süresini geçtiğinden 30.08.2014-01.11.2017 tarihleri arası İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları BTK’dan istenmektedir.

Şahsın ilk ByLock kullandığı ilk tarih 01.12.2015 olarak tespit edilmişse ve mahkeme 01.11.2017 tarihinde müzekkere yazacaksa, ilk tespit tarihi 01.11.2015 tarihinden sonrasına geldiğinden yani GSM şirketlerinin iki yıllık saklama süresini geçmediğinden 01.12.2015-01.11.2017 tarihleri arası İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları GSM şirketlerinden istenmektedir.)

İş bu kayıtları Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları başlıklı evrak olarak mahkemelere göndermektedir. BTK kayıtlarında sadece ByLock server’ına ait IP’lere erişim bilgileri gelmektedir.

Gsm şirketleri ve Telekom ise İnternet Bağlantı (GPRS/WAP) İletişim Sorgu Sonuçları başlıklı evrak olarak mahkemelere göndermektedir. GSM kayıtlarında tüm erişim bilgileri gelmekte olup kişinin ByLock server’ına ait IP’lere bağlanıp bağlanmadığına dair bir araştırma yapmamakta ve konudaki tespiti mahkemelere bırakmaktadır.

3-GSM şirketlerinden HTS Raporu;

Mahkemeler kişilerin sahip oldukları telefonlarıyla gerçekleştirdikleri görüşmelerin arayan, aranan; arama zamanı, arama süresi, arama yeri ve sinyal alınan baz istasyonları gibi bilgileri gösterir HTS RAPORU/DÖKÜMÜ’nü (Historical Traffic Search) GSM şirketlerinden istemektedir.

KAYITLAR ARASINDA TARİH-SAAT VE BAZ İSTASYONU UYUMSUZLUKLARI AŞAĞIDAKİ GİBİDİR

1- HTS RAPORU VE İNTERNET SORGU SONUÇLARINDAKİ BAZ İSTASYONU-TARİH -SAAT BİLGİLERİYLE ÇELİŞEMEZ

BTK’dan mahkemeye gönderilen İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları başlıklı evrak kişinin Türkiye’den kendi cep telefonundan veya wifi’den hangi IP’den ve baz istasyonundan ByLock server’ine bağlandığını tarih ve saat olarak göstermektedir.

GSM şirketlerinden mahkemeye gönderilen HTS Raporu/Dökümü (Historical Traffic Search) kişilerin sahip oldukları telefonlarıyla gerçekleştirdikleri görüşmelerin arayan, aranan; arama zamanı, arama süresi, arama yeri ve sinyal alınan baz istasyonları gibi bilgileri göstermektedir. GSM şirketlerinin HTS kayıtları doğru belgelerdir ve üzerinde oynama yapılması mümkün değildir.

BTK’dan gelen evrak kişinin sadece ByLock server’ine bağlandığını baz istasyonu, tarih ve saat olarak gösterdiğinden BTK kayıtlarındaki bilgilerle GSM şirketlerinden mahkemeye gönderilen HTS Raporundaki baz istasyonu, tarih ve saat bilgilerinin kesinlikle birebir aynı olması şarttır.

Tarafımızca incelenen dosyalarda GSM şirketlerinden mahkemeye gönderilen HTS Raporu/Dökümü baz istasyonu, tarih ve saat bilgileriyle BTK’dan mahkemeye gönderilen İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları baz istasyonu, tarih ve saat bilgilerinin bazıları birbiriyle uyumlu değildir ve eşleşmemektedir. ByLock’tan yargılanan R.S. isimli kişinin dosyasına gelen kayıtlardaki uyumsuzluklardan bazı örnekler aşağıdaki gibidir.

ÖRNEK-1:

HTS kaydına göre kullanıcı R.S. 25.10.2014 18:03:02 itibariyle BOLU’da olduğu kesindir. 26.10.2014 08:51:22’de bir arama kaydı olması nedeniyle geceyi Bolu’da geçirdiği bellidir. Ancak BTK ByLock raporunda kullanıcı 25.10.2014’ü 26.10.2014’e bağlayan gece BEYKOZ/İSTANBUL ByLock girişi yaptığı iddia edilmektedir. Özellikle şahıslar bir yerden bir yere hareket ettiğinde baz istasyonu bilgileri tutarsız hale gelmektedir. Bu da BTK kayıtlarının masa başında yapıldığıni göstermektedir. BTK İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları kayıtlarında sahtecilik şüphesi vardır.

ÖRNEK -2 :

Yukarıda bulunan örnekte olduğu gibi BTK’dan gelen evrakta kullanıcı R.S. 23.08.2014 18:32:49 tarihinde Mecidiyeköy/İSTANBUL bulunan bir baz istasyonundan ByLock uygulamasına bağlandığı iddia edilirken aynı kullanıcı saniyesine kadar aynı tarihte Beykoz/İSTANBUL bulunan Yuşa Tepesindeki bir baz istasyonuna bağlı olarak mesaj aldığı bilgisi HTS kaydında yer almaktadır.

2- BYLOCK LOG KAYITLARI TARİH VE SAAT BİLGİLERİYLE BYLOCK İÇERİK KAYITLARININ TARİH VE SAAT BİLGİLERİ BİRBİRLERİYLE ÇELİŞKİLİ OLAMAZ

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ByLock Server’ı Log Kayıtlarının tarih ve saat bilgileri ile ByLock içerikleri-mesaj ve mail trafiğinin tarih ve saat bilgilerini mahkemelere Tespit Ve Değerlendirme Tutanağı başlıklı tek bir TUTANAK ile göndermektedir.

Tutanağın ilk bölümünde kişiyle ilgili özet bilgiler (ByLock uygulamasındaki kullanıcı adı, uygulama listesindeki kişi sayısı ve kimler olduğu, kaç mesaj attığı ve aldığı, kaç mail attığı ve aldığı, vs. iddialarını içerir kayıtlar.), ikinci bölümünde ByLock içerikleri-mesaj ve mail trafiği bilgileri ve üçüncü bölümünde kişiye ait olduğu iddia edilen IP’nin ByLock Server’ı Log Kayıtları mevcuttur.

ByLock uygulaması üzerinden mesaj ya da mail atan kişinin, mesaj yada mail attığı tüm tarih ve saat bilgilerinin aynısı ByLock Server’ı Log Kayıtlarında olması şarttır. Mahkemelere gönderilen Tespit Ve Değerlendirme Tutanağı incelendiğinde ByLock uygulamasına ait olduğu iddia edilen ByLock log kayıtlarındaki tarih-saat bilgileriyle ByLock uygulamasına ait olduğu iddia edilen mesaj ve mail içerik kayıtları tarih-saat bilgilerinin bazıları birbirleriyle uyumlu değildir ve eşleşmemektedir.

ÖRNEK:

Tespit ve Değerlendirme Tutanağı altında mesaj ve mail içeriklerinin bulunduğu kısım Resim 1’deki gibi (XXXXX) İd’ye Bağlı Yazışmalar başlığının altında yer almaktadır.

Resim 2’de bulunan maili kullanıcı R.S. 2016-02-19 00:59:09 tarihinde aldığı belirtilmektedir.

Bu mailin kullanıcı R.S.’ye ulaştığı tarihi aynı tutanakta yer alan ve başlığı Resim 3’de gösterildiği gibi (XXXXX) İd’ye Bağlı Tüm Log Tablosunda bulmamız gerekir. Ancak aynı tarih-saat-dakika-saniye eşitliğini sağlayan bir log mevcut değildir.

Tüm bu tutarsızlıkların yanında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan (MİT tarafından hazırlanan) gelen Tespit Ve Değerlendirme Tutanağı’nın hangi görevli tarafından hazırlandığı belli dahi değildir.

Tutanağın son sayfasında –incelemeyi yapan görevli- kısmı boş ve imzasız olarak gelmektedir. Tutanağın -İncelemeyi Yapan Görevli- kısmının üzeri çizilip yerine -Çıktı Alan- yazılmaktadır. Kişilerin 5 ile 10 yıl ceza almasına sebep olan evrakın bilgisayar çıktısını alan görevliyi biliyoruz fakat hazırlayan görevli mahkemelerce bilinmemektedir.

ByLock’ta yargılanan kişiler kendi dosyalarına gönderilen Tespit Ve Değerlendirme Tutanağı’nı titizlikle incelemeli ya da yazılım konusunda uzman bir Bilgisayar Mühendisinden yardım alarak bu hataları tespit ettirerek mahkemeye sunmalıdır.

Resmi evraklar içindeki kayıtların birbiriyle çelişkili olması bahse konu evrakları şüpheli hale sokacaktır ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince ilgili evraklar hükme esas alınamayacaktır.

3-TÜRKİYE’DEN 17 KASIM 2014 TARİHİNDEN SONRA BYLOCK PROGRAMINA DOĞRUDAN BİR ERİŞİM KAYDI OLAMAZ

ByLock soruşturmalarının temelini oluşturan gizli ibareli MİT TEKNİK RAPOR 25.sayfasında belirtildiği üzere ByLock uygulama sunucusu yöneticisi 17 Kasım 2014 tarihinden itibaren Türkiye ve Ortadoğu’dan programa erişimlerin sadece VPN (Sanal Özel Ağ-Virtual Private Network) yapılabileceğini duyurmuştur. Bu nedenle BTK ve GSM şirketlerinin mahkemelere gönderdiği İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları kayıtlarında 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan bir erişim kaydı olmaması gerekir.

Mahkemelere gelen BTK İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları kayıtlarında 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan erişim yapıldığına dair kayıtlar vardır.

ÖRNEK:

BTK raporuna göre R.S. isimli kişi 29.11.2014 13:42:45’de Şişli’den ByLock programına doğrudan bir erişim kaydı vardır. Yine aynı şekilde R.S. isimli kişinin 02.12.2014 10:51:00’de Üsküdar’dan ByLock programına doğrudan bir erişim kaydı vardır.

BTK’nın hazırladığı İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları kayıtlarında 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan erişim yapıldığına dair kayıtlar SAHTELİK ŞÜPHESİNİN açık bir ispatıdır.

ByLock isnadıyla yargılanan kişiler dosyalarına BTK’dan İnternet Bağlantı (CGNAT) İletişim Sorgu Sonuçları başlıklı evrak geldiğinde ilgi evrakta 17 Kasım 2014 tarihinden sonra ByLock programına doğrudan erişim yapıldığına dair bir kaydın olup olmadığını kontrol etmeleri gerekmektedir.

***

Tüm bu açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzere ByLock’tan yargılanan kişiler mahkemelere gerekli itiraz ve taleplerini ısrarla yapmalı ve kurumlardan cevabi yazıların gelmesi sonrası ilgi kayıtları titizlikle incelemeli ya da inceletmelidir. Yukarıda bahsedilen uyumsuzluklar ve sahtelik şüpheleri mahkemeye açıkça beyan edilerek yazılım konusunda bilirkişi talebinde bulunulmalıdır. Mahkemenin talepleri ret etmesi halinde kişiler kendileri yazılım konusunda uzman bir bilgisayar mühendisinden yardım alarak özel rapor almalıdır.

Bilgisayar mühendisleri süreçten kaynaklı korku vs. çeşitli sebeplerden özel rapor vermiyorlarsa dahi isim ve imzasız olarak ilgi kayıtlardaki hataları tespit ettirmeli ve dosyaya kişiler kendi itirazı olarak koymalıdır. İş bu itirazlar kişilerin temyiz, AYM ve AİHM itirazlarında lehine delil olacaktır.

***

BYLOCK’TAN CEZA ALAN VE KARARI KESİNLEŞEN KİŞİLER HÜKÜMDE SAHTE EVRAK KULLANILDIĞI GEREKÇESİYLE YARGILAMANIN YENİLENMESİNİ TALEP ETMELİDİR

ByLock isnadıyla ceza alan ve cezası kesinleşen kişiler davada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliği anlaşılması halinde CMK md:311/1-a ve yeni olaylar veya yeni deliller ortaya çıkması halinde CMK md:311/1-e gereği hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi talep hakkı doğacaktır.

1-Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan ByLock Server’ı Log Kayıtları ve ByLock içerikleri

2-BTK veya GSM şirketlerinden İnternet Bağlantı İletişim Sorgu Sonuçları,

3-GSM şirketlerinden HTS Raporu,

Her üç kayıtlardaki sahteciliğin ispat edilmesi halinde gerekli itirazlar yapılarak (Yazılım konusunda uzman bir Bilgisayar Mühendisinden rapor alınmalıdır) YENİDEN YARGILANMASI sonrasında mahkûmiyet kararları bozularak beraat edebilecektir.

[Av. Murat Akkoç] 15.11.2017 [TR724]

‘Diğer’ler ülkesi! [Naci Karadağ]

Tesla arabalarının sahibi Elon Musk, Tayyip Erdoğan ile görüşmesinin ardından soluğu Ankara’nın tarihi Şengül Hamamı’nda almış. 41 yıllık hamamcı Ali Güvenç’e kendini keselettiren Musk, tellağın bahşiş talebine bozulmuş biraz.

Bahşiş olarak ne istemiş tellak biliyor musunuz?

Araba!

Tabii elin oğlu bizim siyasiler gibi olmadığı için bir 40 TL tokalamış Hamamcı Ali’nin avcuna ve anında uzaklaşmış hamamdan.

Aslında Tellak Güvenç’e şaşırmamak lazım.

Arabasever bir devletimiz var.

Ve arabasever bir milletiz.

Dünyanın en manyak (evet yüksek değil manyak) vergilerini ödediğimiz…

Dünyanın en pahalı benzini bizde satıldığı…

Dünyanın en berbat trafiğine sahip olduğumuz…

Dünyanın en yüksek trafik kazasında ölüm istatistiği bizde olduğu halde…

Pek bir araba severiz.

Resmi araç sayısında Almanya ve Japonya’yı yirmiye (rakamla 20) katlamış durumdayız.

Bizi kıskanmayıp kimi kıskanacaklar!

ARABA SEVDASI

Meclis Başkanı’nın makam aracı tam 5 milyon Türkiş Lira.

Diyanet Reisi’nin aracının pahasını daha biçemedik ama minimum 1 milyon TL olduğunu kabul ettiler. Din adamı dediğin bittabi milyon dolarlık araca binecek nedir öyle Papa gibi Reno Clio’ya mı binsin koskoca Reyis?

Efendime söyleyeyim…

Saray’da kaç araba olduğunu kimse bilmiyor.

En son sayıldığında 300 çıkmış ama kimse bu rakamın doğru olduğuna inanmıyor.

Hadi ambulansları, 30 tane motosikleti, su tankerini, itfaiye arabasını filan anladık, envanterde bilmem kaç tane damperli kamyonun ne işi var arkadaş?

Sarayın içinde motosiklet yarışı mı düzenliyorsunuz?

Odadan odaya hafriyat işi mi yapıyorsunuz, nedir bu?

Sadece tıbbi malzeme ve laboratuvar gideri (1 yıllık) 2,5 milyon TL tutmuş. Mendel bakla deneyi mi yapıyor, Edison ampul mü icat ediyor Saray’da ne oluyor Allah aşkına!

Böylesi mümtaz bir memleketin tellağı ne isteyecekti, iki paket çiğdem mi? Çerez parası bile değil Tesla!

Arabaların sadece lastik parası 728 bin TL tutmuş.

Dedim ya, şaka sanmayın, kesin Saray’ın içinde araba yarışı filan düzenliyor birileri. Nasılsa ortam müsait bin bilmem kaç odası var. Bir yılda bu kadar lastik eritmek için epey “pati” çektirilmesi lazım motorlara ve damperlere!

Sen Saray’a araba lastiği parası olarak milyon isteyeceksin sonra da araba isteyen tellağa şaşıracağız öyle mi? Yok ya!

Emine Hanım, 5 milyarlık sarayda (rakamı mimarlar odası açıkladı) kilosu 4 bin TL’lik beyaz çay içiyor (çayı Yeni Şafak açıkladı) da tellağımız elektrikli Tesla’ya binse fena mı olur yani?

Yok, 70’e yakın asansör olduğunu bilmesek, katlar arasında da servis çalışıyor diyeceğiz ama öyle de değil.

Yoksa 150 tane yatak odası bulunan bir yerleşkede uyumak bile ciddi bir mesai ister. Zira Erdoğan suikast endişesiyle her akşam başka yatak odasında kalıyormuş. ‘Etö’cü yazar Önkibar yazdı geçen gün.

Tam 2 bin 700 resmi personel çalışıyor Erdoğan’ın sarayında. Gayr-ı resmi çalışanın haddi hesabı yokmuş, havuzcu yandaşlar ara sıra hava atmak için Saray’dan selfie paylaştıklarında yazıyorlar.

Aslında bu sadece Saray’a bakan yönü… Bunun daha Başbakanlığı, Diyanet’i, bakanlıkları, iti, kopuğu, trolü bilmem neyi var ki, liste değil bildiğin tuvalet kâğıdı rulosu olur.

ERDOĞAN TÜRKİYE’SİNİN GİZLENEN HAKİKATİ

Sayıştay artık sadece sembolik bir kurum olduğundan raporları filan hep sümen altı. Son bir yıldır onlar da iyice serdi işi, “Rapora filan gerek yok, takılın işte” denildi sanırım.

Ancak önceki yılın, kısmi raporuna bakabiliyoruz.

Biliyorum yazı biraz uzadı ama en heyecanlı yerine geldik aslında. Az sabrederseniz sevinirim.

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, ülkeyi tekeri patlak, üstelik freni de boşalmış bir kamyona benzettiği röportajda ilginç bir noktaya değinmiş: “Kamu maliyesi felç, mali disiplin bozulmuş, hesap kitap karmakarışık, bütçenin içeriği bilinmiyor… Sayısız bütçe dışı harcama var ve hem miktarını hem de nereye gittiğini bilmiyoruz. Varlık Fonu böyle bir şey mesela… Derhal denetim ve kontrolün hâkim olup Sayıştay’ın çalıştırılması gerekir…”

Şeffaf olmamak, en önemli nokta bu sanırım…

Bakın son Sayıştay raporunda bir bölüm var ki insanın ürkmemesi elde değil. Tayyip Erdoğan Türkiye’sinin gizlenen hakikati bu noktada yatıyor.

7 Mart 2015’te çıkarılan bir yasa ile Cumhurbaşkanlığı’nın yaptığı harcamalar gizlendi. Kanunen hem de. Kimse hesap da soramıyor. Yıllık 2 milyar TL (eski parayla katrilyon mu oluyor?) harcaması oluyormuş artık örtülü ödeneğin.

Kime ne verdiği belli değil…

Bunun içinde Amerikalı Vakkas gibi çakalların kurduğu çakma dernekler de var (Vakkas kurduğu dernekler ile organizasyonlar yapıp yemleniyor. Vakkas film festivali düzenliyor ve insan inanamıyor tabii) şahsen ‘elden’ alınan meblağlar da var. Silaha yatırılan paranın boyutunu kimse bilmiyor. Keza MİT’e aktarılanın da…

Rapordaki en ilginç ifade ise, ‘Diğer’ başlığındaki harcamalar…

Ne ola ki bu ‘diğer’?

Fikir yürütelim…

Prof. Ümit Özdağ geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada “Türkiye Barzani’ye milyar dolarları borç olarak verdi. Acaba şimdi bunu nasıl alacak?” diye sordu.

Nerden verildi bu para?

‘Diğer’ bütçesinden olabilir mi?

Amerika’da at koşturulabilsin diye Amsterdam isimli hukuk bürosuna verilen paranın 100 milyon doları aştığı söyleniyor.

Bu da ‘Diğer’ olabilir mi?

Peki, baba-oğul Flynn’lere ödenen ve vaat edilen paralar?

Daha düne kadar birkaç bin dolarlık adam olanların kendi adlarına milyon dolarlık pazarlık yaptığına inanmamızı beklemiyor kimse değil mi?

Reza’yı kurtarmak ya da susturmak için yapılan ‘diğer’gamlığın boyutu ne kadardır acaba?

Ya da garibim öğretmenleri sanki Çakal Carlos’u getirtiyormuş gibi özel jetler ile alıp gelmeye harcanan bütçe Sayıştay raporlarına ne zaman yansıyacak?

Bugüne kadar bilinebildiği kadarıyla bu ‘diğer’lere harcanan para 10 milyarı geçmiş!

İnanılmaz ama sadece bu bile, ekonomi açısından çok ciddi bir mesele…

‘Değerler ülkesi’nden ‘Diğerler ülkesi’ne evrilmek çok acı ve mide bulandırıcı oldu maalesef…

Her şey hızla değerini yitirirken bambaşka ve ilkel, vahşi bir ‘diğerler sistemi’ kuruldu…

‘Diğer’siz bir ülke ancak değerli olur.

Değersiz bir ülkenin ise ‘diğer’ine paha biçilmez…

Neyse kafam karıştı…

[Naci Karadağ] 15.11.2017 [TR724]