Tarım ve Orman Bakanlığı, taklit veya tağşiş yapıldığı kesinleşen, aralarında et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, bitkisel yağ, bal, takviye edici gıdalar ve çikolataların yer aldığı 229 firmaya ait 386 parti ürünü kamuoyuna açıkladı.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan duyuruda, taklit ve tağşiş yaptığı belirlenen işletmeler ve ürünlerinin parti numaraları ilan edildi.
Duyuruda, ülkede gıda güvenilirliğinin sağlanması, gıdalarda taklit ve tağşişin önlenmesi, kişilerin sağlığının ve tüketici menfaatlerinin korunması ile sektörde haksız rekabetin engellenmesi amacıyla gıda ve gıdayla temas eden madde ve malzemelerin üretim, işleme ve dağıtımının tüm aşamalarında resmi kontrol faaliyetlerinin büyük bir titizlikle yürütüldüğü ifade edildi. Bakanlığın sitesinde 229 marka ve 386 ürünün listesi yer aldı.
TÜKETİCİ BAŞVURULARI ÖNEM TAŞIYOR
Laboratuvar sonucuna göre taklit veya tağşiş yapıldığı kesinleşen gıdaları üreten/ithal eden, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye düşürecek şekilde bozulmuş, değiştirilmiş gıdaları üreten veya satan firmanın adı, ürün adı, markası, parti veya seri numarasını içeren bilgilerin kamuoyuyla paylaşıldığı belirtilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Bakanlığımızın yürüttüğü resmi kontroller ve firmaların otokontrol sistemlerine ek olarak bu uygulamamız tüketici sağlığının ve menfaatinin korunması, sektörde haksız rekabetin önlenmesi, tüketiciler aracılığıyla firmalar üzerinde bir denetim mekanizması oluşturulması ve firmaların güvenilir gıda üretiminin teşvik edilmesi amaçlanmaktadır. Söz konusu uygunsuzlukların tespit edilmesinde, Bakanlığımızca yürütülen denetimlerin yanında, tüketiciler tarafından yapılan ihbar, şikayet, CİMER ve Alo 174 Gıda Hattı başvuruları neticesinde gerçekleştirilen denetimlerin de büyük payı olduğu açıktır. Bu bakımdan tüketicilerin bu başvurularını sürdürmeleri, halkımızın sağlığının korunması yönündeki çalışmalarımız için büyük önem taşımaktadır.”
Duyuruda, gıda konusunda kamu otoritesi olan Bakanlığın, yasalarla verilmiş tüm yetkileri tereddütsüz kullanarak gıda güvenilirliğinin sağlanmasına ve tüketicinin korunmasına yönelik çalışmalarını aralıksız ve büyük bir titizlikle sürdürdüğü vurgulandı.
1443 FİRMAYA AİT 3 BİN 202 PARTİ ÜRÜN
Duyuruda, taklit, tağşiş yapıldığı veya ilaç etken maddesi ilave edildiği tespit edilen toplam 229 firmaya ait 386 parti ürünün listesi yer aldı. Böylece ilk kamuoyu duyurusunun gerçekleştirildiği 2012 yılından bu yana 1443 firmaya ait 3 bin 202 parti ürün tüketicilerin bilgisine sunulmuş oldu.
Duyuruda, alkolsüz içecekler, arıcılık ürünleri, baharat, bitki, çay ve kahve, bitkisel yağ ve margarin, çikolata ve kakao ürünleri, enerji içecekleri, et ve et ürünleri, şekerli mamuller, meyve ve sebze işleme ürünleri, kuru yemiş ve çerezler ile takviye edici gıdalarda taklit-tağşiş yapıldığı veya ilaç etken maddesi ilave edildiği tespit edilen ürünlerin listesi yer aldı. Listede, firma adı, marka, ürün adı, uygunsuzluk nedeni ve parti numaraları sıralandı.
Buna göre, kamuoyuyla paylaşılan alkolsüz içeceklerde ve takviye edici gıda ürünlerinde ilaç etken maddesi, ballarda taklit ve tağşiş yapıldığı belirlenirken, kuru yemiş kategorisindeki Antep fıstığı ürününde yer fıstığı görüldü.
Şekerli mamullerde ilaç etken maddesi ve glukoz, meyve ve sebze işleme ürünleri kapsamında salçada ve baharatlarda gıda boyası saptanırken, bitki, çay ve kahve ürünlerinde de ilaç etken maddesi ve gıda boyası tespit edildi. Süt ve süt ürünlerinde ise nişasta, jelatin ve bitkisel yağ belirlendi.
Bitkisel yağlara da farklı tohum yağları katıldığı anlaşılırken, denetimler sonucu, kırmızı et ve et ürünlerinde domuz eti, tek tırnaklı eti, at eti, soya, kanatlı eti, sakatat, deri dokusu ve baş eti tespit edildi.
[Kronos.News] 14.1.2020
2019’da 30 özel hastane kapandı, 20 bin çalışan işsiz kaldı
Son 10 yılda sektördeki payı yarı yarıya azalan özel hastanelerden geçen yıl 30’u daha kapandı; 20 bin sağlık çalışanın işsiz kaldığı belirtiliyor.
Özel hastaneler pazarı son 10 yıldır küçülüyor. 2011’de sağlık pazarında yüzde 27’lik paya sahip olan özel hastanelerin bu payı, 2019’da yüzde 13’lere kadar düştü. Sadece 2019 yılında 30 hastane kapısına kilit vurdu. Bu nedenle 20 bin sağlık çalışanın işsiz kaldığı belirtiliyor.
Dünya gazetesinin haberine göre sektörün hızla daralmasındaki en büyük etkenin kamu tarafından özel hastanelere ödenen payın 10 yıldır aynı oranda kalması olduğu vurgulanıyor. Kamudan aldıkları pay azalınca artan maliyetleri fiyatlara yansıtan özel hastaneler, bu nedenle SGK’lı hasta kaybı yaşadı. Sektörde bu sorun devam ederken, buna bir de son dönemlerde özel sağlık sigortasıyla gelen hasta sayısındaki azalma eklendi. Özel sağlık sigortası poliçelerinin yüzde 20-25 oranında zamlanmasının bu poliçeleri yaptıranların oranlarını düşürürken, bundan dolayı yaşanan hasta kaybının ise yüzde 20’lere ulaştığı aktarılıyor.
SAĞLIK TURİZMİNE YÖNELİYORLAR
Özellikle A ve B grubundaki lüks hastanelerin sektörde yaşanan sıkıntıyı aşmak için sağlık turizmine ağırlık verdiği dikkat çekiyor. Ancak ağırlıkla SKG hastası çeken B segmentteki hastanelerin ise bu açılımı yapamadığı için en fazla kapanma sorunu yaşayan grup olduğu aktarılıyor.
HASTANE SAYISI 550’NİN ALTINA İNDİ
Türkiye’deki tüm özel hastanelerin ya aciller ya da tüm branşlarda yapılan anlaşma gereği SGK ile bağı olduğunu ifade eden Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Başkanı Reşat Bahat, “Ancak 10 yıldır hiç artmayan Sağlık Uygulama Tebliğleri (SUT) fiyatlarıyla bu hizmeti sunmak zorunda kalıyorlar” dedi. “Bir de insanların gelirleri azaldığı için kamu hastanelerine yöneliyorlar” diyen Bahat, “Sigorta katkısı hiç artmadığı için bizim giderlerimiz enflasyonun üzerinde kaldı. Ayrıca enerji giderlerindeki artış nedeniyle sektörde ciddi bir sıkıntı yaşanıyor” açıklamasını yaptı. “Dolayısıyla hem A ve B grubunda hem de C grubu hastanelerde daralma var” diyen Reşat Bahat, “Pazarda 567 tane hastane vardı. 2019’da bu hastanelerden 30 tanesi kapandı. Bundan dolayı 20 binden fazla sağlık çalışanı işsiz kaldı” dedi.
“ŞEHİR HASTANELERİ 112 HASTASINI GÖNDERMİYOR”
Özel Selçuklu Hastaneleri Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dr. Seyit Karaca, şehir hastanelerinin bulunduğu illerde kamunun zorunlu yönlendirilmesiyle özel hastanelerin yoğun bakım alanları, yeni doğan yoğun bakım ve fark alınamayan pek çok alanda çalıştığını söyledi. Ancak kamunun şehir hastanelerinin açıldığı şehirlerde, ‘112’ hastaları öncelikle kamu hastanelerine eğer burada yer yoksa özel hastaneye yönlendirdiğini aktaran Karaca, “Doğrudan deklare edilmeyen ama kurum içinde çalışan böyle bir sistem var. Bu da bu alana yatırım yapmış özel hastaneleri olumsuz etkileyecek” dedi.
[Kronos.News] 14.1.2020
Özel hastaneler pazarı son 10 yıldır küçülüyor. 2011’de sağlık pazarında yüzde 27’lik paya sahip olan özel hastanelerin bu payı, 2019’da yüzde 13’lere kadar düştü. Sadece 2019 yılında 30 hastane kapısına kilit vurdu. Bu nedenle 20 bin sağlık çalışanın işsiz kaldığı belirtiliyor.
Dünya gazetesinin haberine göre sektörün hızla daralmasındaki en büyük etkenin kamu tarafından özel hastanelere ödenen payın 10 yıldır aynı oranda kalması olduğu vurgulanıyor. Kamudan aldıkları pay azalınca artan maliyetleri fiyatlara yansıtan özel hastaneler, bu nedenle SGK’lı hasta kaybı yaşadı. Sektörde bu sorun devam ederken, buna bir de son dönemlerde özel sağlık sigortasıyla gelen hasta sayısındaki azalma eklendi. Özel sağlık sigortası poliçelerinin yüzde 20-25 oranında zamlanmasının bu poliçeleri yaptıranların oranlarını düşürürken, bundan dolayı yaşanan hasta kaybının ise yüzde 20’lere ulaştığı aktarılıyor.
SAĞLIK TURİZMİNE YÖNELİYORLAR
Özellikle A ve B grubundaki lüks hastanelerin sektörde yaşanan sıkıntıyı aşmak için sağlık turizmine ağırlık verdiği dikkat çekiyor. Ancak ağırlıkla SKG hastası çeken B segmentteki hastanelerin ise bu açılımı yapamadığı için en fazla kapanma sorunu yaşayan grup olduğu aktarılıyor.
HASTANE SAYISI 550’NİN ALTINA İNDİ
Türkiye’deki tüm özel hastanelerin ya aciller ya da tüm branşlarda yapılan anlaşma gereği SGK ile bağı olduğunu ifade eden Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Başkanı Reşat Bahat, “Ancak 10 yıldır hiç artmayan Sağlık Uygulama Tebliğleri (SUT) fiyatlarıyla bu hizmeti sunmak zorunda kalıyorlar” dedi. “Bir de insanların gelirleri azaldığı için kamu hastanelerine yöneliyorlar” diyen Bahat, “Sigorta katkısı hiç artmadığı için bizim giderlerimiz enflasyonun üzerinde kaldı. Ayrıca enerji giderlerindeki artış nedeniyle sektörde ciddi bir sıkıntı yaşanıyor” açıklamasını yaptı. “Dolayısıyla hem A ve B grubunda hem de C grubu hastanelerde daralma var” diyen Reşat Bahat, “Pazarda 567 tane hastane vardı. 2019’da bu hastanelerden 30 tanesi kapandı. Bundan dolayı 20 binden fazla sağlık çalışanı işsiz kaldı” dedi.
“ŞEHİR HASTANELERİ 112 HASTASINI GÖNDERMİYOR”
Özel Selçuklu Hastaneleri Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dr. Seyit Karaca, şehir hastanelerinin bulunduğu illerde kamunun zorunlu yönlendirilmesiyle özel hastanelerin yoğun bakım alanları, yeni doğan yoğun bakım ve fark alınamayan pek çok alanda çalıştığını söyledi. Ancak kamunun şehir hastanelerinin açıldığı şehirlerde, ‘112’ hastaları öncelikle kamu hastanelerine eğer burada yer yoksa özel hastaneye yönlendirdiğini aktaran Karaca, “Doğrudan deklare edilmeyen ama kurum içinde çalışan böyle bir sistem var. Bu da bu alana yatırım yapmış özel hastaneleri olumsuz etkileyecek” dedi.
[Kronos.News] 14.1.2020
BBC: Hevrin Halef suikastını Türkiye destekli grup yaptı
Kürt siyasetçi Hevrin Halef, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusuna yönelik başlattığı askeri harekatın 4. gününde, M4 karayolunun Tel Tamir ile Ayn İsa arasındaki bölgesinde suikasta uğramıştı.
Cinayet sırasında çekilen videolarda, suikastı gerçekleştirenlerin Arapça konuşan silahlı cihatçılar olduğu görüldü. Olay anına ilişkin yeni bir videoya ulaşan ve görgü tanıklarıyla konuşan BBC Arapça servisi, suikastın Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) içerisinde faaliyet gösteren Ahrar El Şarkiye tarafından gerçekleştirildiğini destekleyen kanıtlara ulaştı. Ahrar El Şarkiye adlı grup, daha önce suikastın arkasında olduğu iddialarını reddetmişti.
BBC, İNFAZ VİDEOLARINA ULAŞTI
Açık kaynaklardan yararlanan BBC muhabirleri, Ahrar El Şarkiye militanlarının, Hevrin Halef’in de öldürüldüğü 12 Ekim günü Telegram gruplarında paylaştığı infaz videolarına ulaştı. Buna göre, Ahrar El Şarkiye militanları 12 Ekim’de paylaştıkları videolarda M4 karayolunun El Tirveziye bölgesinde infazlar yaparken görülüyor.
Uydu görüntülerinden militanların bulunduğu noktayı belirleyen BBC muhabirleri, bu görüntüleri Hevrin Halef’in infaz anlarına ait görüntülerdeki topoğrafyayla karşılaştırdı.
BBC muhabirleri ayrıca videoda yer alan cılız bir kadın sesini teknik yöntemlerle artırarak Hevrin Halef’in annesine dinletti. Annesi kayıtla ilgili olarak “5 bin ses arasında olsa da onun sesini tanırım. Bu Hevrin’in sesi” dedi.
HEVRİN HALEF KİMDİR?
Hevrin Halef, 1984 yılında Suriye’nin kuzeyindeki Malikiye (Derik) kentinde doğdu ve siyasi bir aile ortamında büyüdü.
Halep Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Bölümü’nde okuduktan sonra doğduğu kente geri döndü.
Gençlik yıllarından itibaren siyasi faaliyetler içinde yer alan Halef, 2012 yılında Demokratik Birlik Partisi (PYD) liderliğinde, ülkede Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde fiili olarak özerk bir yönetimin kurulması ardından bu yönetim içinde çalışmalar yürüttü.
Önce “Cezire Kantonu’nun Enerji Bakanlığı’nda” sonra da “Ekonomi Bakanlığı’nda” görev aldı. Bu dönemde evlere elektrik temini, kadın hakları, ekoloji ve tarım reformu gibi alanlarda çalışmalar yürüttü.
Halef, Suriye Demokratik Güçleri’nin (QSD) Rakka’yı Irak Şam İslam Devleti’nden (IŞİD) almasından kısa süre sonra, 2018’de bu kentte kurulan Suriye’nin Geleceği Partisi’nin genel sekreterliğine seçildi.
Partinin kuruluşuyla ilgili o dönem farklı görüşler dillendirildi.
Türkiye’deki bazı basın kuruluşları gelişmeyi “PKK yeni parti kurdu” başlığıyla duyurdu.
Dönemin başbakanı Binali Yıldırım, “Hangi kılıkta, hangi isimle gelirse gelsinler Türkiye Cumhuriyeti’ni ve aziz milletimizi kandıramazlar” dedi.
Bu dönemde, ABD’nin Türkiye’nin PYD konusundaki baskılarını bertaraf etmek için bu partiyi kurdurduğu veya PYD’nin Kürtler dışındaki Suriyeli toplum kesimlerine de ulaşmak için partinin kurulduğu iddiaları dillendirildi. Parti yöneticileri ise bu iddiaları reddetti ve bağımsız partinin kendine özgü bir siyasi çizgisi olduğunu savundu.
Parti, PYD’den farklı olarak Suriye’nin kuzeyi için özerklik vurgusu yapmıyordu. Partinin kuruluş toplantısında konuşan İbrahim Kaftan, partilerinin komşu ülkeler Irak ve Türkiye ile iyi ilişkiler kuracağını söylemişti.
Tanıyanlar, Genel Sekreter Halef’in son dönemde Batılı ülkelerle müzakerelere yoğun olarak katıldığı ve diplomatik ilişki becerileriyle tanındığını belirtiyor.
Halef’in konuşmalarında ise Suriye krizinin çözümünde Suriyeliler arasındaki diyaloğa vurgu yaptığı aktarılıyor.
[Kronos.News] 14.1.2020
Cinayet sırasında çekilen videolarda, suikastı gerçekleştirenlerin Arapça konuşan silahlı cihatçılar olduğu görüldü. Olay anına ilişkin yeni bir videoya ulaşan ve görgü tanıklarıyla konuşan BBC Arapça servisi, suikastın Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) içerisinde faaliyet gösteren Ahrar El Şarkiye tarafından gerçekleştirildiğini destekleyen kanıtlara ulaştı. Ahrar El Şarkiye adlı grup, daha önce suikastın arkasında olduğu iddialarını reddetmişti.
BBC, İNFAZ VİDEOLARINA ULAŞTI
Açık kaynaklardan yararlanan BBC muhabirleri, Ahrar El Şarkiye militanlarının, Hevrin Halef’in de öldürüldüğü 12 Ekim günü Telegram gruplarında paylaştığı infaz videolarına ulaştı. Buna göre, Ahrar El Şarkiye militanları 12 Ekim’de paylaştıkları videolarda M4 karayolunun El Tirveziye bölgesinde infazlar yaparken görülüyor.
Uydu görüntülerinden militanların bulunduğu noktayı belirleyen BBC muhabirleri, bu görüntüleri Hevrin Halef’in infaz anlarına ait görüntülerdeki topoğrafyayla karşılaştırdı.
BBC muhabirleri ayrıca videoda yer alan cılız bir kadın sesini teknik yöntemlerle artırarak Hevrin Halef’in annesine dinletti. Annesi kayıtla ilgili olarak “5 bin ses arasında olsa da onun sesini tanırım. Bu Hevrin’in sesi” dedi.
HEVRİN HALEF KİMDİR?
Hevrin Halef, 1984 yılında Suriye’nin kuzeyindeki Malikiye (Derik) kentinde doğdu ve siyasi bir aile ortamında büyüdü.
Halep Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Bölümü’nde okuduktan sonra doğduğu kente geri döndü.
Gençlik yıllarından itibaren siyasi faaliyetler içinde yer alan Halef, 2012 yılında Demokratik Birlik Partisi (PYD) liderliğinde, ülkede Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde fiili olarak özerk bir yönetimin kurulması ardından bu yönetim içinde çalışmalar yürüttü.
Önce “Cezire Kantonu’nun Enerji Bakanlığı’nda” sonra da “Ekonomi Bakanlığı’nda” görev aldı. Bu dönemde evlere elektrik temini, kadın hakları, ekoloji ve tarım reformu gibi alanlarda çalışmalar yürüttü.
Halef, Suriye Demokratik Güçleri’nin (QSD) Rakka’yı Irak Şam İslam Devleti’nden (IŞİD) almasından kısa süre sonra, 2018’de bu kentte kurulan Suriye’nin Geleceği Partisi’nin genel sekreterliğine seçildi.
Partinin kuruluşuyla ilgili o dönem farklı görüşler dillendirildi.
Türkiye’deki bazı basın kuruluşları gelişmeyi “PKK yeni parti kurdu” başlığıyla duyurdu.
Dönemin başbakanı Binali Yıldırım, “Hangi kılıkta, hangi isimle gelirse gelsinler Türkiye Cumhuriyeti’ni ve aziz milletimizi kandıramazlar” dedi.
Bu dönemde, ABD’nin Türkiye’nin PYD konusundaki baskılarını bertaraf etmek için bu partiyi kurdurduğu veya PYD’nin Kürtler dışındaki Suriyeli toplum kesimlerine de ulaşmak için partinin kurulduğu iddiaları dillendirildi. Parti yöneticileri ise bu iddiaları reddetti ve bağımsız partinin kendine özgü bir siyasi çizgisi olduğunu savundu.
Parti, PYD’den farklı olarak Suriye’nin kuzeyi için özerklik vurgusu yapmıyordu. Partinin kuruluş toplantısında konuşan İbrahim Kaftan, partilerinin komşu ülkeler Irak ve Türkiye ile iyi ilişkiler kuracağını söylemişti.
Tanıyanlar, Genel Sekreter Halef’in son dönemde Batılı ülkelerle müzakerelere yoğun olarak katıldığı ve diplomatik ilişki becerileriyle tanındığını belirtiyor.
Halef’in konuşmalarında ise Suriye krizinin çözümünde Suriyeliler arasındaki diyaloğa vurgu yaptığı aktarılıyor.
[Kronos.News] 14.1.2020
Hakan Şükür, Avrupa medyasında: Türk futbol ikonu artık Uber şoförü
Türk futbolununun yaşayan efsanesi ve 'Kral' lakaplı futbolcusu Avrupa gazetelerinde, "Türk futbol ikonu artık Uber şoförü" başlığı ile haber oldu. Şükür ise, “Erdoğan her şeyi benden aldı. Özgürlük hakkımı, ifade özgürlüğümü, çalışma hakkımı ve ayrıca Türkiye’de para kazanma fırsatımı" dedi.
Türk futbolunun sembol isimlerinden olan, bir dönem AKP’de de milletvekilliği yapan, ancak 17-25 Aralık süreci sonrası istifa ederek ABD’ye yerleşen eski milli futbolcu Hakan Şükür, Fransa, Almanya ve İsveç medyasının gündemine girdi.
Alman gazetesi Die Welt gazetesi pazar günü yaptığı haberde, Gülen cemaatine desteği nedeniyle Türkiye’de hakkında yakalama kararı bulunan ve mal varlığına el konulan Hakan Şükür’ün açtığı kafeyi kapattığını belirtti. Şükür’ün ABD’de akıllı telefonlar üzerinden taşımacılık servisi veren Uber’de şoför olarak çalışmaya başladığını yazdı.
Türk futbolunun yaşayan efsanesi ve ‘Kral’ lakaplı futbolcusunu Fransız Le Parisien gazetesi ise, “Türk futbol ikonu artık Uber şoförü” başlığı ile sayfalarına taşıdı.
Dünya kupalarında atılan en hızlı gole sahip 48 yaşındaki Şükür, haberde ABD’de açtığı kafeye bazı kişilerin gelip Dombra şarkısı çaldığını da ifade ediyor.
Euronews Türkçe‘nin aktardığı habere göre Şükür, Alman gazetesine Uber ve kitap satışlarından elde ettiği gelirle geçimini sağladığını ve Türkiye’ye olan sevgisinden vazgeçmediğini ifade ediyor.
İsveç gazetesi Aftonbladet de Hakan Şükür ile ilgili yayımladığı haberde, yıldız futbolcunun, “Erdoğan her şeyi benden aldı” dediğini aktarıyor.
Hakan Şükür’ün milli takım forması altında 51 gol attığı ve bu alanda ilk sırada yer aldığı aktarıldı. Şükür’ün ayrıca Galatasaray forması altında, 271 gol atarak ‘Kral’ ünvanı kazandığı belirtiliyor.
İsveç gazetesinin haberinde Şükür’ün Die Welt’e verdiği röportajdan ayrıntılar da yer alıyor. Kanserli babasının evde tutuklu olduğunu aktaran Şükür, Türkiye’deyken eşinin dükkanına taş saldırısı yapıldığını ve çocuklarım sokakta taciz edildiğini belirtiyor.
Kendisiyle bağlantısı olan herkesin sıkıntı yaşadığını aktaran Şükür, “Erdoğan her şeyi benden aldı. Özgürlük hakkımı, ifade özgürlüğümü, çalışma hakkımı ve ayrıca Türkiye’de para kazanma fırsatımı. Artık mülklerimi bile koruyamıyorum. Herkes şimdi Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için mücadele etmelidir. Avrupa ve dünyanın geri kalanı bu savaşı desteklemelidir. Umarım Cumhurbaşkanı demokrasi, adalet ve insan haklarına dönebilir” şeklinde konuşuyor.
[Kronos.News] 13.1.2020
Türk futbolunun sembol isimlerinden olan, bir dönem AKP’de de milletvekilliği yapan, ancak 17-25 Aralık süreci sonrası istifa ederek ABD’ye yerleşen eski milli futbolcu Hakan Şükür, Fransa, Almanya ve İsveç medyasının gündemine girdi.
Alman gazetesi Die Welt gazetesi pazar günü yaptığı haberde, Gülen cemaatine desteği nedeniyle Türkiye’de hakkında yakalama kararı bulunan ve mal varlığına el konulan Hakan Şükür’ün açtığı kafeyi kapattığını belirtti. Şükür’ün ABD’de akıllı telefonlar üzerinden taşımacılık servisi veren Uber’de şoför olarak çalışmaya başladığını yazdı.
Türk futbolunun yaşayan efsanesi ve ‘Kral’ lakaplı futbolcusunu Fransız Le Parisien gazetesi ise, “Türk futbol ikonu artık Uber şoförü” başlığı ile sayfalarına taşıdı.
Dünya kupalarında atılan en hızlı gole sahip 48 yaşındaki Şükür, haberde ABD’de açtığı kafeye bazı kişilerin gelip Dombra şarkısı çaldığını da ifade ediyor.
Euronews Türkçe‘nin aktardığı habere göre Şükür, Alman gazetesine Uber ve kitap satışlarından elde ettiği gelirle geçimini sağladığını ve Türkiye’ye olan sevgisinden vazgeçmediğini ifade ediyor.
İsveç gazetesi Aftonbladet de Hakan Şükür ile ilgili yayımladığı haberde, yıldız futbolcunun, “Erdoğan her şeyi benden aldı” dediğini aktarıyor.
Hakan Şükür’ün milli takım forması altında 51 gol attığı ve bu alanda ilk sırada yer aldığı aktarıldı. Şükür’ün ayrıca Galatasaray forması altında, 271 gol atarak ‘Kral’ ünvanı kazandığı belirtiliyor.
İsveç gazetesinin haberinde Şükür’ün Die Welt’e verdiği röportajdan ayrıntılar da yer alıyor. Kanserli babasının evde tutuklu olduğunu aktaran Şükür, Türkiye’deyken eşinin dükkanına taş saldırısı yapıldığını ve çocuklarım sokakta taciz edildiğini belirtiyor.
Kendisiyle bağlantısı olan herkesin sıkıntı yaşadığını aktaran Şükür, “Erdoğan her şeyi benden aldı. Özgürlük hakkımı, ifade özgürlüğümü, çalışma hakkımı ve ayrıca Türkiye’de para kazanma fırsatımı. Artık mülklerimi bile koruyamıyorum. Herkes şimdi Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için mücadele etmelidir. Avrupa ve dünyanın geri kalanı bu savaşı desteklemelidir. Umarım Cumhurbaşkanı demokrasi, adalet ve insan haklarına dönebilir” şeklinde konuşuyor.
Bugün bir çok kişi sordu @hakansukur ün röportajında ismim neden vardı diye Çok basit telefonlaşıyoruz Tanrının bildiğini kuldan saklamayız İstediğinizi düşünün isterseniz takibi bırak ama ben ispat olmayan yerde hiç kimseye terörist vatan haini demem!— Ünsal Arık (@UensalArik) January 13, 2020
[Kronos.News] 13.1.2020
Şener: Erdoğan bundan sonra gireceği her seçimde kaybedecektir
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Libya politikasının, 'tam bir başarısızlık' olduğu yorumunda bulunan CHP Milletvekili Şener, "Erdoğan'ın seçimli iktidar dönemi bitmiştir" dedi.
AKP kurucularından ve eski bakan olan CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener, Libya meselesi, Kanal İstanbul Projesi ile yeni kurulan partiler olmak üzere Türkiye’nin iç ve dış siyasette yürüttüğü politikaları değerlendirdi.
‘ERDOĞAN’IN LİBYA POLİTİKASI TAM BİR BAŞARISIZLIKTIR’
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Libya politikasını, iktidar tarafından yapılan “diplomatik başarı” şeklindeki açıklamalarının aksine “tam bir başarısızlık” olduğu yorumunda bulunan Şener, “Dış müdahale ile daha önce Kaddafi hükümeti yıkılmıştır. Bu sırada NATO uçakları sürekli Libya’yı vurmuştur ve NATO’nun hava komuta üssü de İzmir’e taşınmıştır. Türk savaş gemileri de Libya açıklarına kadar gitmiş ve bu NATO operasyonuna destek vermiştir. Libya’yı böyle parçalanmış ülke haline dönüştüren şey aslında Türkiye’nin destek verdiği ve hava komuta merkezini İzmir’e aldığı bu politikalardır. Şunda Libya’nın içinde bulunduğu durum, eğer hükümet bir başarısı olarak değerlendiriliyorsa bunu tersten okumak lazım” dedi.
‘LİBYA’DA RUSYA AVANTAJ YAKALAMIŞTIR’
Herkesin Libya’yı yağmalama derdinde olduğunu vurgulayan Şener, diplomasi yoluyla Libya’daki taraflar arasındaki çatışma ortamının sona ermeyeceği görüşünde. Erdoğan ve Putin arasında Libya eksenli yapılan görüşmelere dair de konuşan Şener, “Rusya Türkiye’yi de safına çekmek suretiyle daha diplomatik bir yürüyüş içerisinde. Bu karmaşa içinde nasıl ki Suriye’de avantajı yakalamışsa Rusya, aynı şekilde Libya’daki karışıklık ortamında avantaj yakalamıştır. Dolayısıyla Putin -Erdoğan görüşmesinde asıl avantajın Putin’de olduğunu görüyorum” diye konuştu.
‘LİBYA-İDLİB ARASINDA OTOBAN VAR’
İdlib’deki cihatçı unsurların Libya’ya götürüleceğini ve bu anlamda İdlib ve Libya arasında bir “otoban” hazırlıklarının yapıldığını belirten Şener, şöyle devam etti: “Rusya ve Suriye’nin kafasındaki şey İdlib’teki teröristleri temizlemek. İdlib’in Suriye egemenliğine kavuşturulmasını sağlamak. Türkiye İdlib’te bulunan terör gruplarına öteden beri terörist grup olarak görüyor. Ama Türkiye onların da süpürülmesine engel oluyor. Çünkü buradan süpürüldükleri taktirde gidecekleri hiçbir yer yok, Türkiye var sadece. Ama şimdi yeni bir kapı açıldı. Libya’ya gidebilirler. Bu grupları Sarraj lehine, Hafter aleyhine cepheye sürme mantığı var. Bu gruplara belli bir maaş ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, pasaportu verilmekten bahsediliyor.”
‘ERDOĞAN’IN SEÇİMLİ İKTİDAR DÖNEMİ BİTMİŞTİR’
Erdoğan’ın yürüttüğü politikalardan AKP içinde de huzursuzluklara neden olduğunu dile getiren Şener, sözlerini şöyle sürdürdü: “İslam dünyası, Erdoğan’dan çektiğini hiç kimseden çekmemiştir. 15 asırlık İslam tarihinin en günahkar iktidarı Erdoğan. Erdoğan’ın seçimli iktidar dönemi bitmiştir. Bundan sonra gireceği her seçimde kaybedecektir. Bu girdaptan çıkabilmek maksadıyla da her gün farklı şeyleri test etmektedir. Özellikle son 3-4 yılda Erdoğan’ın doğru düzgün yaptığı hiç bir şey yoktur. En basit konudan en temel ana konulara varıncaya kadar Erdoğan hükümetinin yaptığı her şey yanlıştır ve ülkeyi felakete götürmektedir. Türkiye’de korkunç bir yağma düzeni var. Bu yağma düzeni devam ederken, ne ekonomi ne iç ne de dış politika iyi olur.”
‘ERDOĞAN ARAYIŞ İÇİNDE’
Şener, Erdoğan’ın iktidara geldiği günden beri hukuk kurallarını ihlal ettiğini ve kamu kaynaklarını kadrolarıyla birlikte “talan” ettiğini kaydetti. Bu durumun Erdoğan’ı kendisini sürekli iktidarda kalmak zorunda hissettiğini ve arayış içinde olduğunu belirten Şener, AKP kadrolarının da bu kötü gidişatın farkında olduğunu söyledi. Yeni parti ve oluşumlarının meşruiyet alanları oluşturma çabası olduğunu sözlerine ekleyen Şener, “Yeni parti oluşumları AKP tabanından oy alacaklar. Zaten şunda AKP tabanından herkes oy alıyor. MHP, İYİ Parti, HDP, CHP’de alıyor. AKP tabanı arayışta ve her tarafa dağılıyor. En son anketlerde de görüyoruz; CHP’ye AKP ve MHP’nin oylarının yüzde 7’si gidiyor” diye belirtti.
‘KANAL İSTANBUL ISRARINDA CİDDİ Mİ DEĞİL Mİ EMİN DEĞİLİM’
Şener, Kanal İstanbul Projesi’ne dair ise şu yorumlarda bulundu: “Sözlü ısrarların gerçek ısrar olduğunu her zaman söylemeyiz. Sayın Erdoğan’ın huyudur, bazen hiç yapmayacağı işlere o kadar asılır o kadar sert demeçler verir ki bir süre sonra bir bakarız o konu buharlaşmış. Bazen de kamuoyuna duyurmadan aşağıdan malı götürmüş. Kanal İstanbul ısrarında ciddi mi değil mi ben tam emin değilim. Ama bunu yapmaya kalkarlarsa bu büyük bir soygun ve doğa tahribatı demektir. Hem Montrö Antlaşması’nı aşındırdığı için ABD’nin filo bulunduramadığı tek deniz olan Karadeniz’i Amerikan askeri filosuna yeni bir karargah edinmesine açık hale getirmesi anlamına geliyor. Projenin kamusal anlamda Türkiye’ye hiçbir faydası yok. Çıkar hırslarının altında o bölgeyi yağmalamak, imar rantları ve ABD’nin kendisi ve ailesinin malvarlığının araştırılması yönündeki şantajlarına karşın Erdoğan’ın elini güçlendirir. Erdoğan Türkiye’ye pazarlıyor.”
[Kronos.News] 14.1.2020
AKP kurucularından ve eski bakan olan CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener, Libya meselesi, Kanal İstanbul Projesi ile yeni kurulan partiler olmak üzere Türkiye’nin iç ve dış siyasette yürüttüğü politikaları değerlendirdi.
‘ERDOĞAN’IN LİBYA POLİTİKASI TAM BİR BAŞARISIZLIKTIR’
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Libya politikasını, iktidar tarafından yapılan “diplomatik başarı” şeklindeki açıklamalarının aksine “tam bir başarısızlık” olduğu yorumunda bulunan Şener, “Dış müdahale ile daha önce Kaddafi hükümeti yıkılmıştır. Bu sırada NATO uçakları sürekli Libya’yı vurmuştur ve NATO’nun hava komuta üssü de İzmir’e taşınmıştır. Türk savaş gemileri de Libya açıklarına kadar gitmiş ve bu NATO operasyonuna destek vermiştir. Libya’yı böyle parçalanmış ülke haline dönüştüren şey aslında Türkiye’nin destek verdiği ve hava komuta merkezini İzmir’e aldığı bu politikalardır. Şunda Libya’nın içinde bulunduğu durum, eğer hükümet bir başarısı olarak değerlendiriliyorsa bunu tersten okumak lazım” dedi.
‘LİBYA’DA RUSYA AVANTAJ YAKALAMIŞTIR’
Herkesin Libya’yı yağmalama derdinde olduğunu vurgulayan Şener, diplomasi yoluyla Libya’daki taraflar arasındaki çatışma ortamının sona ermeyeceği görüşünde. Erdoğan ve Putin arasında Libya eksenli yapılan görüşmelere dair de konuşan Şener, “Rusya Türkiye’yi de safına çekmek suretiyle daha diplomatik bir yürüyüş içerisinde. Bu karmaşa içinde nasıl ki Suriye’de avantajı yakalamışsa Rusya, aynı şekilde Libya’daki karışıklık ortamında avantaj yakalamıştır. Dolayısıyla Putin -Erdoğan görüşmesinde asıl avantajın Putin’de olduğunu görüyorum” diye konuştu.
‘LİBYA-İDLİB ARASINDA OTOBAN VAR’
İdlib’deki cihatçı unsurların Libya’ya götürüleceğini ve bu anlamda İdlib ve Libya arasında bir “otoban” hazırlıklarının yapıldığını belirten Şener, şöyle devam etti: “Rusya ve Suriye’nin kafasındaki şey İdlib’teki teröristleri temizlemek. İdlib’in Suriye egemenliğine kavuşturulmasını sağlamak. Türkiye İdlib’te bulunan terör gruplarına öteden beri terörist grup olarak görüyor. Ama Türkiye onların da süpürülmesine engel oluyor. Çünkü buradan süpürüldükleri taktirde gidecekleri hiçbir yer yok, Türkiye var sadece. Ama şimdi yeni bir kapı açıldı. Libya’ya gidebilirler. Bu grupları Sarraj lehine, Hafter aleyhine cepheye sürme mantığı var. Bu gruplara belli bir maaş ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, pasaportu verilmekten bahsediliyor.”
‘ERDOĞAN’IN SEÇİMLİ İKTİDAR DÖNEMİ BİTMİŞTİR’
Erdoğan’ın yürüttüğü politikalardan AKP içinde de huzursuzluklara neden olduğunu dile getiren Şener, sözlerini şöyle sürdürdü: “İslam dünyası, Erdoğan’dan çektiğini hiç kimseden çekmemiştir. 15 asırlık İslam tarihinin en günahkar iktidarı Erdoğan. Erdoğan’ın seçimli iktidar dönemi bitmiştir. Bundan sonra gireceği her seçimde kaybedecektir. Bu girdaptan çıkabilmek maksadıyla da her gün farklı şeyleri test etmektedir. Özellikle son 3-4 yılda Erdoğan’ın doğru düzgün yaptığı hiç bir şey yoktur. En basit konudan en temel ana konulara varıncaya kadar Erdoğan hükümetinin yaptığı her şey yanlıştır ve ülkeyi felakete götürmektedir. Türkiye’de korkunç bir yağma düzeni var. Bu yağma düzeni devam ederken, ne ekonomi ne iç ne de dış politika iyi olur.”
‘ERDOĞAN ARAYIŞ İÇİNDE’
Şener, Erdoğan’ın iktidara geldiği günden beri hukuk kurallarını ihlal ettiğini ve kamu kaynaklarını kadrolarıyla birlikte “talan” ettiğini kaydetti. Bu durumun Erdoğan’ı kendisini sürekli iktidarda kalmak zorunda hissettiğini ve arayış içinde olduğunu belirten Şener, AKP kadrolarının da bu kötü gidişatın farkında olduğunu söyledi. Yeni parti ve oluşumlarının meşruiyet alanları oluşturma çabası olduğunu sözlerine ekleyen Şener, “Yeni parti oluşumları AKP tabanından oy alacaklar. Zaten şunda AKP tabanından herkes oy alıyor. MHP, İYİ Parti, HDP, CHP’de alıyor. AKP tabanı arayışta ve her tarafa dağılıyor. En son anketlerde de görüyoruz; CHP’ye AKP ve MHP’nin oylarının yüzde 7’si gidiyor” diye belirtti.
‘KANAL İSTANBUL ISRARINDA CİDDİ Mİ DEĞİL Mİ EMİN DEĞİLİM’
Şener, Kanal İstanbul Projesi’ne dair ise şu yorumlarda bulundu: “Sözlü ısrarların gerçek ısrar olduğunu her zaman söylemeyiz. Sayın Erdoğan’ın huyudur, bazen hiç yapmayacağı işlere o kadar asılır o kadar sert demeçler verir ki bir süre sonra bir bakarız o konu buharlaşmış. Bazen de kamuoyuna duyurmadan aşağıdan malı götürmüş. Kanal İstanbul ısrarında ciddi mi değil mi ben tam emin değilim. Ama bunu yapmaya kalkarlarsa bu büyük bir soygun ve doğa tahribatı demektir. Hem Montrö Antlaşması’nı aşındırdığı için ABD’nin filo bulunduramadığı tek deniz olan Karadeniz’i Amerikan askeri filosuna yeni bir karargah edinmesine açık hale getirmesi anlamına geliyor. Projenin kamusal anlamda Türkiye’ye hiçbir faydası yok. Çıkar hırslarının altında o bölgeyi yağmalamak, imar rantları ve ABD’nin kendisi ve ailesinin malvarlığının araştırılması yönündeki şantajlarına karşın Erdoğan’ın elini güçlendirir. Erdoğan Türkiye’ye pazarlıyor.”
[Kronos.News] 14.1.2020
Adalet yürüyüşüne hazırlanan Melek Çetinkaya: Bu bir annenin feryadı [Selahattin Sevi]
Müebbet hapis cezası verilen askeri okul öğrencisi Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, “adalet” için Ankara’dan Silivri’ye yürümeye hazırlanıyor. Milletvekilleri, STK'lar, KHK'lılar ve eşi de yayında yürüyecek...
Oğluyla cezaevinde çekildiği son fotoğrafı Kronos'la paylaşan Çetinkaya, "Bu yürüyüşe sadece oğlum için değil, hukuksuzluğa uğrayan herkes için çıkıyorum" diyor.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından tutuklanarak müebbet hapis cezası verilen askeri okul öğrencisi Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, “adalet” için Ankara’dan Silivri’ye yürümeye hazırlanıyor.
Sadece kendi oğlu için değil, hukuksuzluğa maruz kalan herkes için 19 Ocak’ta Ankara Güvenpark’tan yürüyüşüne başlayacak Çetinkaya’nın eylemine milletvekilleri, sivil toplum örgütü temsilcileri, KHK’lılar ve yakınları ile benzer kaderi paylaşan anneler katılacak.
13’üncü günün sonunda oğlunun 40 aydan fazla tutuklu olduğu Silivri’ye ulaşmayı hedefleyen Çetinkaya, Kronos‘a konuştu.
NEDEN BU YOLU YÜRÜMÜYORUM?
Adalet yürüyüşü ile ilgili kararı yaklaşık bir ay önce bir Aralık günü Silivri dönüşü aldığını kaydeden Çetinkaya, o günü şöyle anlatıyor:
“Yaklaşık 3,5 yıldır Silivri’ye gidip geliyorum. Geçen ay açık görüşten dönerken, neden bu yolu yürümüyorum, dedim kendi kendime. Üstelik bunu sadece oğlum için değil, haksızlığa ve hukuksuzluğa maruz kalan bebekler, çocuklar ve kadınlar için, KHK’lılar için de yapabilirdim. Hemen, ne zaman olabilir, diye düşündüm. Okulların tatile girdiği 15 günlük tatil uygundu. Belki gelmek isteyenler olabilirdi, onlar için zaman engeli olmasın istedim.
EŞİM KARŞI ÇIKIYORDU, ŞİMDİ BİRLİKTE YÜRÜYECEĞİZ
Çetinkaya, 12 yaşındaki oğlu Kerem’i de düşündüğünü, çünkü son dönemlerde onu ihmal ettiğini belirterek, “Mesela onu da bir yakınımıza daha kolay bırakabilirim.” diyor.
Ankara’dan Silivri’ye yürüme fikri için hem eşini hem de oğlunu ikna ettiğini ifade eden Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, “Elbette kolay olmadı. Özellikle eşim büyük bir mes’uliyet altına girdiğimi, bu eylemi yapmamam gerektiğini söyledi. Ben de ısrarcı oldum. Ne olursa olsun bu etkinliği gerçekleştirmek istediğimi belirttim. Eşim şimdi, “Ben de katılacağım!” diyor. İlk kez kamuoyu önüne çıkmış olacak. Beni sokakta görenler hep eşimi soruyordu, onlar da tanışmış olacak. Belki birlikte gözaltına alınacağız. Benim yaşadığım deneyimleri o da benimle birlikte yaşayacak. Oğlum da, “Anne, hep aklım sende kalacak.” dedi. Farklı endişeler duyuyordu, onun da rızasını aldım ve 19 Ocak’ta yola çıkıyorum.
HABERLERİ BİLE İZLEMEZDİM, SOKAKLARDAYIM
Daha önce sıradan bir ev hanımıyken kendini sokakta hak ve adalet talep eden biri olarak bulduğunu belirten Çetinkaya, şöyle devam ediyor: “Hayat… Hayat şartları bizi buraya getirdi. Biliyor musunuz, ben televizyonda haberleri bile izlemezdim.”
Kendisine şimdiden destek mesajları geldiğini söyleyen Melek Çetinkaya, “KHK’lı arkadaşlar var, birlikte eylem yaptığımız dostlarımız, onlar de geleceklerini ve bana destek vereceklerini söylediler. Cemal Yıldım, Acun Karadağ, Nazan Bozkurt, Mahmut Konuk mesela… Başta sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu olmak üzere milletvekilleri yanımda olacaklarını ifade ettiler. Furkan Vakfı gönüllüleri, Barış Akademisyenleri, İHD… Erlerin ve Harbiyelilerin ailelerinden bazıları, yani yalnız karar verdim ama yalnız yürümeyeceğim. Ama tek başıma kalsam da vazgeçmeyeceğim, bu yürüyüşü yapacağım.” şeklinde konuşuyor.
BU EYLEM DEĞİL, BİR ANNENİN FERYADI
Planladığı yürüyüşün geçtiğimiz yıllarda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşünden farklı bir eylem olduğunun altını çizen Çetinkaya, “Bu aslında bir eylem bile değil, bir annenin feryadı! Bizim gibi bağrı yanık annelerin seslerini duyurmak için attıkları bir çığlık… Sadece önlüklerimizi giyip yola düşeceğiz.
ONLAR YÜRÜTMEYECEK, BİZ YÜRÜMEK İÇİN GAYRET EDECEĞİZ
Hükümetin ve kolluk güçlerinin yürütmeme ihtimalini düşündüklerini ama bir B planı olmadığını söyleyen Melek Çetinkaya, “Hep olduğu gibi, onlar yürütmeyecek, biz yürümek için gayret göstereceğiz.” diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Günlük bir yürüme planım var. Eğer gözaltına alınırsam, bir gün sonra nerede olmam gerekirse yürüyüşe oradan başlayacağım. Bunu yapmak, sesimizi duyurmak zorundayım. Bakalım, bir de bunu deneyeceğiz. Adalet gelmezse bundan sonra başka arayışlar içinde de olacağız. Adalet gelinceye kadar… Biz bu işten vazgeçmeyeceğiz. Yürüyüşten sonra günübirlik başka eylemler yapacağım.”
SAYIN METİN FEYZİOĞLU’NUN ÖĞÜDÜNÜ TUTUYORUM, SESSİZCE HAKKIMI ARIYORUM
“Basına bir çağrı yapmak istiyorum, ana akım medyaya… Gerçi ana akım medya da kalmadı. Fark etmez, A Haber gelsin, onları da aramızda görmek istiyoruz.
Biliyorsunuz, yaz aylarında sayın Metin Feyzioğlu ile görüşmüştüm. “Askeri okul öğrencilerden haberim var demişti bana. Ben de, ‘Var ama hiçbir şey yapmıyorsunuz’ demiştim. Bana, ‘Zamanı var’ diyerek, ‘Sesiniz çok çıkıyor, biraz sessiz olun, Cumhurbaşkanıyla görüşün’ demişti. O günden bugüne aylar geçti, Cumhurbaşkanı randevu taleplerimizi kabul etmedi. Görüşemedik… Artık başka çare kalmadı. Sesimizi bu şekilde duyuracağız. Zaten sesimizi sessizce duyuruyoruz. Taşkınlık yapmıyorum, kamu malına zarar vermiyorum, devletin memurlarına hakaret etmiyorum. Taş yok, bıçak yok… Sadece adalet diye haykırıyorum. Metin Beyin öğüdü aklımda, sessizce hakkımı arıyorum!
İŞTE YÜRÜYÜŞ PROGRAMI
19 Ocak’ta Ankara Kızılay’daki Güvenpark’tan başlayacağım. İki gün Ankara’nın şehir içine yürüyeceğim. Saat 13.00 ile 17.00 arasında sürecek bu yürüyüşler. Her gün yaklaşık 6-15 km arasında bir yürüyüş olacak. Yürüyüş 12 gün sürecek. 13. gün sabah Silivri Cezaevi önünde olacağız.
[Selahattin Sevi] 14.1.2020 [Kronos.News]
Oğluyla cezaevinde çekildiği son fotoğrafı Kronos'la paylaşan Çetinkaya, "Bu yürüyüşe sadece oğlum için değil, hukuksuzluğa uğrayan herkes için çıkıyorum" diyor.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından tutuklanarak müebbet hapis cezası verilen askeri okul öğrencisi Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, “adalet” için Ankara’dan Silivri’ye yürümeye hazırlanıyor.
Sadece kendi oğlu için değil, hukuksuzluğa maruz kalan herkes için 19 Ocak’ta Ankara Güvenpark’tan yürüyüşüne başlayacak Çetinkaya’nın eylemine milletvekilleri, sivil toplum örgütü temsilcileri, KHK’lılar ve yakınları ile benzer kaderi paylaşan anneler katılacak.
13’üncü günün sonunda oğlunun 40 aydan fazla tutuklu olduğu Silivri’ye ulaşmayı hedefleyen Çetinkaya, Kronos‘a konuştu.
NEDEN BU YOLU YÜRÜMÜYORUM?
Adalet yürüyüşü ile ilgili kararı yaklaşık bir ay önce bir Aralık günü Silivri dönüşü aldığını kaydeden Çetinkaya, o günü şöyle anlatıyor:
“Yaklaşık 3,5 yıldır Silivri’ye gidip geliyorum. Geçen ay açık görüşten dönerken, neden bu yolu yürümüyorum, dedim kendi kendime. Üstelik bunu sadece oğlum için değil, haksızlığa ve hukuksuzluğa maruz kalan bebekler, çocuklar ve kadınlar için, KHK’lılar için de yapabilirdim. Hemen, ne zaman olabilir, diye düşündüm. Okulların tatile girdiği 15 günlük tatil uygundu. Belki gelmek isteyenler olabilirdi, onlar için zaman engeli olmasın istedim.
EŞİM KARŞI ÇIKIYORDU, ŞİMDİ BİRLİKTE YÜRÜYECEĞİZ
Çetinkaya, 12 yaşındaki oğlu Kerem’i de düşündüğünü, çünkü son dönemlerde onu ihmal ettiğini belirterek, “Mesela onu da bir yakınımıza daha kolay bırakabilirim.” diyor.
Ankara’dan Silivri’ye yürüme fikri için hem eşini hem de oğlunu ikna ettiğini ifade eden Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, “Elbette kolay olmadı. Özellikle eşim büyük bir mes’uliyet altına girdiğimi, bu eylemi yapmamam gerektiğini söyledi. Ben de ısrarcı oldum. Ne olursa olsun bu etkinliği gerçekleştirmek istediğimi belirttim. Eşim şimdi, “Ben de katılacağım!” diyor. İlk kez kamuoyu önüne çıkmış olacak. Beni sokakta görenler hep eşimi soruyordu, onlar da tanışmış olacak. Belki birlikte gözaltına alınacağız. Benim yaşadığım deneyimleri o da benimle birlikte yaşayacak. Oğlum da, “Anne, hep aklım sende kalacak.” dedi. Farklı endişeler duyuyordu, onun da rızasını aldım ve 19 Ocak’ta yola çıkıyorum.
HABERLERİ BİLE İZLEMEZDİM, SOKAKLARDAYIM
Daha önce sıradan bir ev hanımıyken kendini sokakta hak ve adalet talep eden biri olarak bulduğunu belirten Çetinkaya, şöyle devam ediyor: “Hayat… Hayat şartları bizi buraya getirdi. Biliyor musunuz, ben televizyonda haberleri bile izlemezdim.”
Kendisine şimdiden destek mesajları geldiğini söyleyen Melek Çetinkaya, “KHK’lı arkadaşlar var, birlikte eylem yaptığımız dostlarımız, onlar de geleceklerini ve bana destek vereceklerini söylediler. Cemal Yıldım, Acun Karadağ, Nazan Bozkurt, Mahmut Konuk mesela… Başta sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu olmak üzere milletvekilleri yanımda olacaklarını ifade ettiler. Furkan Vakfı gönüllüleri, Barış Akademisyenleri, İHD… Erlerin ve Harbiyelilerin ailelerinden bazıları, yani yalnız karar verdim ama yalnız yürümeyeceğim. Ama tek başıma kalsam da vazgeçmeyeceğim, bu yürüyüşü yapacağım.” şeklinde konuşuyor.
BU EYLEM DEĞİL, BİR ANNENİN FERYADI
Planladığı yürüyüşün geçtiğimiz yıllarda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşünden farklı bir eylem olduğunun altını çizen Çetinkaya, “Bu aslında bir eylem bile değil, bir annenin feryadı! Bizim gibi bağrı yanık annelerin seslerini duyurmak için attıkları bir çığlık… Sadece önlüklerimizi giyip yola düşeceğiz.
ONLAR YÜRÜTMEYECEK, BİZ YÜRÜMEK İÇİN GAYRET EDECEĞİZ
Hükümetin ve kolluk güçlerinin yürütmeme ihtimalini düşündüklerini ama bir B planı olmadığını söyleyen Melek Çetinkaya, “Hep olduğu gibi, onlar yürütmeyecek, biz yürümek için gayret göstereceğiz.” diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Günlük bir yürüme planım var. Eğer gözaltına alınırsam, bir gün sonra nerede olmam gerekirse yürüyüşe oradan başlayacağım. Bunu yapmak, sesimizi duyurmak zorundayım. Bakalım, bir de bunu deneyeceğiz. Adalet gelmezse bundan sonra başka arayışlar içinde de olacağız. Adalet gelinceye kadar… Biz bu işten vazgeçmeyeceğiz. Yürüyüşten sonra günübirlik başka eylemler yapacağım.”
SAYIN METİN FEYZİOĞLU’NUN ÖĞÜDÜNÜ TUTUYORUM, SESSİZCE HAKKIMI ARIYORUM
“Basına bir çağrı yapmak istiyorum, ana akım medyaya… Gerçi ana akım medya da kalmadı. Fark etmez, A Haber gelsin, onları da aramızda görmek istiyoruz.
Biliyorsunuz, yaz aylarında sayın Metin Feyzioğlu ile görüşmüştüm. “Askeri okul öğrencilerden haberim var demişti bana. Ben de, ‘Var ama hiçbir şey yapmıyorsunuz’ demiştim. Bana, ‘Zamanı var’ diyerek, ‘Sesiniz çok çıkıyor, biraz sessiz olun, Cumhurbaşkanıyla görüşün’ demişti. O günden bugüne aylar geçti, Cumhurbaşkanı randevu taleplerimizi kabul etmedi. Görüşemedik… Artık başka çare kalmadı. Sesimizi bu şekilde duyuracağız. Zaten sesimizi sessizce duyuruyoruz. Taşkınlık yapmıyorum, kamu malına zarar vermiyorum, devletin memurlarına hakaret etmiyorum. Taş yok, bıçak yok… Sadece adalet diye haykırıyorum. Metin Beyin öğüdü aklımda, sessizce hakkımı arıyorum!
İŞTE YÜRÜYÜŞ PROGRAMI
19 Ocak’ta Ankara Kızılay’daki Güvenpark’tan başlayacağım. İki gün Ankara’nın şehir içine yürüyeceğim. Saat 13.00 ile 17.00 arasında sürecek bu yürüyüşler. Her gün yaklaşık 6-15 km arasında bir yürüyüş olacak. Yürüyüş 12 gün sürecek. 13. gün sabah Silivri Cezaevi önünde olacağız.
[Selahattin Sevi] 14.1.2020 [Kronos.News]
AYM’nin Türköne kararı: Zaman’da yazmak suç değil ama yine de… [Selami Er]
AYM, Türköne kararında, yazdığı gazetenin niteliğine atıf yaparak 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının hükumeti devrime amaçlı olduğu iddiasını kabul etmiş, iktidarı eleştiren, soruşturmaların örtbas edilmesine karşı çıkan yazılar yazmayı suç olarak görmüştür.
Anayasa Mahkemesi’nin Mümtazer Türköne kararının yayınlandığını öğrendiğimde Türkiye’de yaşanan tüm hak ihlallerine ve ülkenin artık demokrasiyi çoktan geride bırakmış olmasına rağmen yine de ifade ve basın özgürlüğü lehine bir karar görmeyi umut ettim. Bu ümidim gerçekleşmediği gibi, kararı okuduğumda eski bir AYM raportörü olarak kararın vardığı sonuçtan ve niteliğinden büyük bir üzüntü duydum. Sonuçtan da ayrı olarak nitelik olarak son dönemde bu kadar kötü ve özensiz bir AYM kararı okumamıştım.
Öncelikle karardan Türköne’nin yazılarından alıntıları, ilgili yasalar ile dava süreçlerini çıkardığımızda geriye AYM’nin söylediği birkaç cümle kalıyor ve bu cümleler de vardığı sonucu açıklamaktan oldukça uzak duruyor. Bir nevi meşhur kurt-kuzu hikayesinde geçen aslanın ‘ben seni yine de yiyeceğim’ cevabı gibi AYM de başvurucunun iddialarına karşılık vermeksizin ‘ben yine de ihlal yoktur’ diyeceğim demektedir.
Türköne, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 27/7/2016 tarihinde başka gazetecilerle birlikte gözaltına alınmış ve kendisine 2013, 2014 ve 2015’de Zaman gazetesinde yazdığı yazılar sorulmuştur.
SULH CEZA HAKİMLİKLERİ SUÇA KARAR VEREMEZ
AYM kararında İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğince 4/8/2016 tarihinde, “… suretiyle örgüt üyesi olmamakla birlikte söz konusu örgüte yardım ettikleri kanaatine varılmıştır.” dense de, sulh ceza hakimliklerinin bu şekilde bir kişinin suçlu olup olmadığına hüküm verme yetkileri olmadığından bu ibarenin sehven yazıldığı ve muhtemelen savcılığın tutuklama talebi ile mahkeme kararlarının karıştırıldığı anlaşılmaktadır. Zira devamında 3. Sulh Ceza Hâkimliği’nce verilen kararın ilgili bölümünden kuvvetli suç şüphesinin varlığının kabul ediliği ve Türköne’nin tutuklandığı görülmektedir. Bu hata normalde çok fazla filitreden geçen AYM kararlarının artık ne kadar özensiz kaleme alındığını göstermektedir.
Dava süreci boyunca Türköne’ye yazdığı yazılar sorulmuş ve bu yazılar ile 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında Zaman gazetesinin davaya müdahil olarak algı mühendisliğine katkıda bulunduğu, başvurucunun da aynı kapsamda bu yazıları yazdığı ileri sürülmüştür. Türköne’nin ne surette algı oluşturduğu açıklanmaksızın uzun uzun bu yazılara yer verilmiş, bazen de savcılığın bir cümle ile tamamen soyut ve hayali bir ilişki kurma çabası ifade edilmiştir. Örneğin savcılığa göre “Devri Sabık Yaklaşırken” başlıklı yazısında geçen ifadeler ‘demokrasi içinde bir arayış gibi görünse de’ özünde askerî darbeyi davet edici bir mahiyet taşımaktadır ve Türköne de darbe çağrısı suç olduğu için düşüncelerini bu biçimde sunmayı tercih etmiştir.
AYM TÜRKÖNE’NİN NİYETİNİ OKUYABİLDİĞİNİ İDDİA EDİYOR
Görüldüğü gibi savcılık kendi ifadesiyle de bahsedilen yazılarda suç unsuru olmadığını kabul etmiş, ancak Türköne’nin kasdının, kafasındaki gerçek düşüncenin daha farklı olduğunu, bütün komikliğine rağmen Türköne’nin niyetini okuyabildiğini iddia etmiştir.
AYM kararında ise büyük bir tespit (!) yapılarak savcılığın ‘Türköne’nin “Arınç Saray’ı, Sur’daki Tünellere Sokuyor” başlıklı yazısı ile Güneydoğu’da yaşanan olaylardan siyasi iktidarı sorumlu tuttuğu ifade edilmiştir. Savcılık ve AYM sanki yaşanan olumsuzluklardan iktidarı sorumlu tutan bir fikir ileri sürmeyi bir suç kabul ediyor havası vermektedir.
Savcılık mütalaasında da Türköne’nin yazıları yanında twitter üzerinde yaptığı bir mesajlaşma ile kendi çalıştığı yayın grubuna ait yayın organlarının twitter hesaplarına defalarca girdiği (normal hukuk sistemlerinde suç sayılma ihtimali bulunmayan ithamlar) bir suç unsuru olarak belirtilmiştir.
Türköne ise savunmasında, “Devri Sabık Yaklaşırken” başlılı yazısı ile iktidar sahiplerinin kanunsuz eylemleri ve işlemleri nedeniyle yargı önünde hesap vereceğinden bahsettiğini, iktidarın hukuka aykırı eylemlerinin yargılama konusu olacağını söylemenin suç oluşturmadığını, “İktidarın Kulpunu Nasıl Teslim Edecekler” yazısının iktidara karşı yazılmış bir yazı değil, bir polemik yazısı olduğunu, İ.K. adlı köşe yazarının bir yazısına cevaben bu yazıyı yazdığını, bu yazıda hükûmetin başına gelecek olaylardan bahsetmediğini, bu yazının İ.K. gibi devlet gücünü arkasına alarak tehdit savurduğunu iddia ettiği kişilere yönelik bir cevap niteliği taşıdığını, yazının bağlamının soruşturma makamlarınca görmezden gelindiğini belirtmiştir.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 6/7/2018 tarihli kararıyla, yazılarına atıf yaparak ve bir iki cümle alarak Türköne’nin örgüt lehine propaganda yazıları yazdığı, ayrıca 17-25 yolsuzluk soruşturmalarını haklı göstermeye çalıştığı sonucuna ulaşmış ve TCK’nın 314/2 maddesinde belirtilen silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Bu kararda Türköne’nin yazıları ile ne şekilde örgüt propagandası yaptığı, savcılık mütalaası ve iddianamesindeki kadar olsun izah edilmemiştir.
‘EŞEĞİN AKLINA KARPUZ KABUĞU DÜŞÜRECEK İMA BİLE YOK’
Türköne savunmalarında muhalif olduğunu, tutuklanarak kendisinin susuturulmak istendiğini, kimseden talimat almadığını, yazılarındaki görüşlerin kendisine ait olduğunu, darbelere her zaman karşı olduğunu, kanıt dosyası olarak sunulan makalelerin hiçbirinde teşbih, mecaz, metafor ve hatta eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek kabilinden darbe iması addedilecek tek kelime bulunmadığını, içbir şekilde darbe veya şiddete çağrı yapmadığını, her zaman demokrasiyi desteklediğini ve suçlamaları kabul etmediğini belirtmiştir
AYM kararında Türköne’nin başvurusunu özgürlük ve güvenlik hakkı kapsamında incelerken başvurucunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca tutuklandığı ve bu nedenle suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
ZAMAN’DA YAZMAK ŞUÇ SAYILMAZ AMA GÖZ ARDI DA EDİLEMEZ
Kararda Türköne’nin tutuklanmasına dayanak gösterilen olguların temelde gazete yazılarından oluştuğu kabul edilmiştir. AYM, başvurucunun Zaman gazetesi yazarı olmasının tek başına kuvvetli suç şüphesinin varlığını göstermeyeceğini, ancak bu hususun tümüyle göz ardı da edilmemesi gerektiğini söylemiştir.
AYM kararında 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının aslında hükumeti devrime amaçlı olduğu ve cemaatle ilişkili emniyet ve yargı mensupları tarafından yapıldığı iddiası kabul edilmiş ve Türköne’nin bu süreçte iktidarı eleştiren, bu soruşturmaların örtbas edilmesine karşı çıkan, Koza İpek Grubu’na el konulmasına karşı tepki gösteren, cemaat lehine sayılabilecek yazılar kaleme aldığı söylenmiştir. Daha sonra savcılık ve derece mahkemesi gibi Türköne’nin yazılarından alıntılar yapılarak bu iddia desteklenmiştir.
Bununla birlikte kararda kişilerin savunduğu bazı görüşlerin terör örgütünün söylem ve görüşleriyle benzerlik göstermesinin hatta kimi noktalarda örtüşmüş olmasının bu görüşlerin terörle bağlantılı suçlar bakımından her durumda kuvvetli suç belirtisi olarak kabul edilmesini gerekli kılmadığı da ifade edilmiştir.
Kararda kanımca gerekçe olarak ifade edilebilecek tek paragrafta ‘…Suça konu edilen yazıların yayımlandığı gazetenin niteliği, yazılarda kullanılan üslup ve ifadeler ile yazıların bağlamı birlikte dikkate alındığında başvurucunun kamu makamlarının FETÖ/PDY’nin millî güvenlik üzerinde tehdit oluşturduğunu değerlendirdikleri bir dönemde, bu tehdidin önlenmesi amacıyla aldıkları her bir tedbire karşı sistematik bir şekilde ve söz konusu tedbirlerin genel olarak muhatabı olan yapılanma adına konuştuğu izlenimini verecek şekilde bir tutum takındığı söylenebilir.’ denilerek tutukluluk için ön koşulun (kuvvetli suç şüphesi) bulunduğu kabul edilmiştir.
Yazıların yazıldığı tarihte iktidar dahi Gülen cemaati için örgüt ifadesi kullanmazken, AYM kararında iktidarı ve politikalarını eleştiren veya iktidarın tehlike olarak gördüğü bir grubu destek görüntüsü veren yazıların kaleme alınması içeriğinde şiddet veya darbenin desteklenmediği açık olduğu halde adeta suç olarak kabul edilmiştir.
YAZILARINI YOK EDEREK Mİ DELİL KARARTACAK?
Daha sonra işlendiği isnat edilen suça ilişkin kanunda öngörülen cezanın ağırlığının kaçma şüphesine işaret eden durum olduğu, darbe teşebbüsü sonrasında kargaşadan yararlanmak suretiyle kaçma imkânının ve bu dönemde delillere etki edilmesi ihtimalinin normal zamanda işlenen suçlara göre çok daha fazla olduğu ifade edilerek, tutuklama nedenlerinin olgusal temellerden yoksun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Ancak darbe teşebbüsünün bir gecede bastırıldığı, sonrasında küçük bir çatışmanın bile olmadığı ve olağanüstü halin ilan edilerek uygulandığı bir ortamda hangi kargaşanın bulunduğu izah edilemediği gibi, yüksek ceza ile yargılanmanın da kaçma şüphesine karine yapılması doğru değildir. Aksi halde hakkında yüksek ceza istenen her şüphelinin tutuklu yargılanması gerekir. Delillerin karartılması ihtimali ise daha vahim bir görüntü arz ediyor. Zira Türköne hakkındaki tek delil AYM kararında da belirtildiği gibi yazmış olduğu makalelerdir ve bu yayınlanmış makalelerin değiştirilmesi/yok edilmesi, dolayısı ile delillerin karartılması mümkün değildir.
Bütün bu niteliksiz ve taraflı incelemeye rağmen özgürlük ve güvenlik hakkı esastan incelenmiştir. En azından buna ait bir başlık ve bazı cümleler bulunmaktadır.
‘İKTİDAR İSTEDİĞİ GAZETECİYİ CEZAEVİNDE TUTABİLİR’
Tutukluluğun makul süreyi aştığına ilişkin (AYM karar tarihi itibariyle Türköne 3,5 yıldır tutuklu) şikayet ise, bu konuda tazminat davası açma hakkınız var denerek kabul edilemez bulunmuştur. Bu durumda Türköne’nin yıllarca sürecek bir tazminat davası sürecini başlatarak sonunda birkaç bin liralık bir tazminat alma ihtimali zayıf ta olsa bulunmaktadır. Maalesef görünen o ki, parasını verdikten sonra iktidar istediği gazeteyi ceza evinde istediği süre tutabilecek, yargı buna alet olacak ve AYM buna ses çıkarmayacaktır.
Türköne’nin soruşturma dosyasına erişimin kısıtlandığına, tutukluluk İncelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapıldığına, sulh ceza hâkimliklerinin yapısına, tutukluluğun gözden geçirilmesi kararlarının tebliğ edilmemesi ve tutukluluğa itirazın İncelenmemesine, tutukluluğa etkili İtiraz hakkının ihlal edildiğine, mal varlığına tedbir konulmasına, haberleşme hürriyetinin ve masumiyet karinesinin İhlal edildiğine ilişkin iddiaları da esastan incelenmeksizin kabul edilemez bulunmuştur. Bir nevi AYM uzun tutukluluk konusunda olduğu gibi bir şey söylemek yerine topu taca atmıştır.
İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddia ise, başvurucunun suç işlemiş olabileceğinden şüphelenilmesi için inandırıcı delillerin bulunduğu, ayrıca tutuklama nedenlerinin mevcut olduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğunun sonucuna varıldığından, ayrıca incelenmeye gerekli görülmemiş ve bu hakların ihlal edilmediği sonucuna ulaşılmıştır.
Ülkenin çok satan gazetelerinden birinde çalışmış, tanınan yazarlarından olan ve bir akademisyenin, sadece yazdığı makaleler gerekçe gösterilerek örgüt üyesi kabul edilmesi ve hapsedilmesi karşısında AYM’nin ifade ve basın hürriyeti şikayetlerini incelemeksizin bu kadar özensiz bir biçimde kenara itmesi ‘pes’ dedirtecek niteliktedir.
TÜRKÖNE KARARI AYM İÇİN BİR UTANÇ KARARIDIR
İfade hürriyetine ilişkin ilgili AİHM kararlarına baktığımızda, örgüt propagandası veya örgüt lehine açıklama ve yazı yazılması konularında özellikle açıkça şiddetin, silahlı direnişin veya isyanın teşvik edilip edilmediği üzerinde durulduğu görülmektedir. Örneğin Yavuz Yaylalı/Türkiye kararında AİHM, çatışmada öldürülen örgüt üyelerini anmak için yapılan gösteride “katil devlet hesap verecek, devrim şehitleri ölümsüzdür yaşasın devrimci dayanışma, bedel ödedik, bedel ödeteceğiz” gibi sloganlar nedeniyle terör örgütü propagandası yaptıkları iddiasıyla cezalandırılan başvurucunun ifade hürriyetinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Kararda, atılan sloganların şiddeti teşvik ve tahrik manasına gelmeyeceği, sadece kamu görevlilerince gerçekleştirilen bir harekâtı eleştiri manasında kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir .
AYM de daha önce verdiği özgürlükçü kararlarda bugün söylediğinin tam tersini defalarca ifade etmiştir. Örneğin yakın zamanda çıkan Sırrı Süreyya Önder kararında AYM, Önder hakkında derece mahkemesince ulaşılan “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenlik güçlerince yürütülen meşru ve haklı terörle mücadele operasyonları ile ilgili olumsuz bir algı oluşturmaya çalıştığı” sonucuna katılmamış ve ‘herhangi bir düşünce açıklamasının şiddete teşvik ettiği gösterilmeden soyut olarak algı yaratılmaya çalışıldığından bahisle terör örgütünün propagandası olarak kabul edilmesi hukuksal bir değerlendirme olarak kabul edilemez.‘ diyerek ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.
Nitekim AYM pek çok kararında, ifade özgürlüğünün yalnızca lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız veya önemsiz görülen bilgi veya fikirler için değil, aynı zamanda devletin veya toplumun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden, incitici, yaralayıcı ve kabul edilemez görülenler için de geçerli olduğunu belirten AİHM kararındaki (Handyside/Birleşik Krallık) görüşlere de atıf yapmıştır.
Ancak Mümtazer Türköne kararında maalesef AYM, savcılık ve derece mahkemesinin tezini kabul ederek elle tutulur hiçbir gerekçe ortaya koymaksızın önceki kararları ve AİHM yerleşik içtihatı ile 180 derce ters düşerek çok bariz bir ifade ve basın hürriyeti ile özgürlük hakkı ihlalini görmezden gelmiş, adeta hakları ve özgürlükleri değil, iktidarı koruma motivasyonu ile insan hakları yargılaması adına utanç duyulacak bir karara imza atmıştır.
[Selami Er] 14.1.2020 [Kronos.News]
Anayasa Mahkemesi’nin Mümtazer Türköne kararının yayınlandığını öğrendiğimde Türkiye’de yaşanan tüm hak ihlallerine ve ülkenin artık demokrasiyi çoktan geride bırakmış olmasına rağmen yine de ifade ve basın özgürlüğü lehine bir karar görmeyi umut ettim. Bu ümidim gerçekleşmediği gibi, kararı okuduğumda eski bir AYM raportörü olarak kararın vardığı sonuçtan ve niteliğinden büyük bir üzüntü duydum. Sonuçtan da ayrı olarak nitelik olarak son dönemde bu kadar kötü ve özensiz bir AYM kararı okumamıştım.
Öncelikle karardan Türköne’nin yazılarından alıntıları, ilgili yasalar ile dava süreçlerini çıkardığımızda geriye AYM’nin söylediği birkaç cümle kalıyor ve bu cümleler de vardığı sonucu açıklamaktan oldukça uzak duruyor. Bir nevi meşhur kurt-kuzu hikayesinde geçen aslanın ‘ben seni yine de yiyeceğim’ cevabı gibi AYM de başvurucunun iddialarına karşılık vermeksizin ‘ben yine de ihlal yoktur’ diyeceğim demektedir.
Türköne, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra 27/7/2016 tarihinde başka gazetecilerle birlikte gözaltına alınmış ve kendisine 2013, 2014 ve 2015’de Zaman gazetesinde yazdığı yazılar sorulmuştur.
SULH CEZA HAKİMLİKLERİ SUÇA KARAR VEREMEZ
AYM kararında İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğince 4/8/2016 tarihinde, “… suretiyle örgüt üyesi olmamakla birlikte söz konusu örgüte yardım ettikleri kanaatine varılmıştır.” dense de, sulh ceza hakimliklerinin bu şekilde bir kişinin suçlu olup olmadığına hüküm verme yetkileri olmadığından bu ibarenin sehven yazıldığı ve muhtemelen savcılığın tutuklama talebi ile mahkeme kararlarının karıştırıldığı anlaşılmaktadır. Zira devamında 3. Sulh Ceza Hâkimliği’nce verilen kararın ilgili bölümünden kuvvetli suç şüphesinin varlığının kabul ediliği ve Türköne’nin tutuklandığı görülmektedir. Bu hata normalde çok fazla filitreden geçen AYM kararlarının artık ne kadar özensiz kaleme alındığını göstermektedir.
Dava süreci boyunca Türköne’ye yazdığı yazılar sorulmuş ve bu yazılar ile 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında Zaman gazetesinin davaya müdahil olarak algı mühendisliğine katkıda bulunduğu, başvurucunun da aynı kapsamda bu yazıları yazdığı ileri sürülmüştür. Türköne’nin ne surette algı oluşturduğu açıklanmaksızın uzun uzun bu yazılara yer verilmiş, bazen de savcılığın bir cümle ile tamamen soyut ve hayali bir ilişki kurma çabası ifade edilmiştir. Örneğin savcılığa göre “Devri Sabık Yaklaşırken” başlıklı yazısında geçen ifadeler ‘demokrasi içinde bir arayış gibi görünse de’ özünde askerî darbeyi davet edici bir mahiyet taşımaktadır ve Türköne de darbe çağrısı suç olduğu için düşüncelerini bu biçimde sunmayı tercih etmiştir.
AYM TÜRKÖNE’NİN NİYETİNİ OKUYABİLDİĞİNİ İDDİA EDİYOR
Görüldüğü gibi savcılık kendi ifadesiyle de bahsedilen yazılarda suç unsuru olmadığını kabul etmiş, ancak Türköne’nin kasdının, kafasındaki gerçek düşüncenin daha farklı olduğunu, bütün komikliğine rağmen Türköne’nin niyetini okuyabildiğini iddia etmiştir.
AYM kararında ise büyük bir tespit (!) yapılarak savcılığın ‘Türköne’nin “Arınç Saray’ı, Sur’daki Tünellere Sokuyor” başlıklı yazısı ile Güneydoğu’da yaşanan olaylardan siyasi iktidarı sorumlu tuttuğu ifade edilmiştir. Savcılık ve AYM sanki yaşanan olumsuzluklardan iktidarı sorumlu tutan bir fikir ileri sürmeyi bir suç kabul ediyor havası vermektedir.
Savcılık mütalaasında da Türköne’nin yazıları yanında twitter üzerinde yaptığı bir mesajlaşma ile kendi çalıştığı yayın grubuna ait yayın organlarının twitter hesaplarına defalarca girdiği (normal hukuk sistemlerinde suç sayılma ihtimali bulunmayan ithamlar) bir suç unsuru olarak belirtilmiştir.
Türköne ise savunmasında, “Devri Sabık Yaklaşırken” başlılı yazısı ile iktidar sahiplerinin kanunsuz eylemleri ve işlemleri nedeniyle yargı önünde hesap vereceğinden bahsettiğini, iktidarın hukuka aykırı eylemlerinin yargılama konusu olacağını söylemenin suç oluşturmadığını, “İktidarın Kulpunu Nasıl Teslim Edecekler” yazısının iktidara karşı yazılmış bir yazı değil, bir polemik yazısı olduğunu, İ.K. adlı köşe yazarının bir yazısına cevaben bu yazıyı yazdığını, bu yazıda hükûmetin başına gelecek olaylardan bahsetmediğini, bu yazının İ.K. gibi devlet gücünü arkasına alarak tehdit savurduğunu iddia ettiği kişilere yönelik bir cevap niteliği taşıdığını, yazının bağlamının soruşturma makamlarınca görmezden gelindiğini belirtmiştir.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 6/7/2018 tarihli kararıyla, yazılarına atıf yaparak ve bir iki cümle alarak Türköne’nin örgüt lehine propaganda yazıları yazdığı, ayrıca 17-25 yolsuzluk soruşturmalarını haklı göstermeye çalıştığı sonucuna ulaşmış ve TCK’nın 314/2 maddesinde belirtilen silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir. Bu kararda Türköne’nin yazıları ile ne şekilde örgüt propagandası yaptığı, savcılık mütalaası ve iddianamesindeki kadar olsun izah edilmemiştir.
‘EŞEĞİN AKLINA KARPUZ KABUĞU DÜŞÜRECEK İMA BİLE YOK’
Türköne savunmalarında muhalif olduğunu, tutuklanarak kendisinin susuturulmak istendiğini, kimseden talimat almadığını, yazılarındaki görüşlerin kendisine ait olduğunu, darbelere her zaman karşı olduğunu, kanıt dosyası olarak sunulan makalelerin hiçbirinde teşbih, mecaz, metafor ve hatta eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek kabilinden darbe iması addedilecek tek kelime bulunmadığını, içbir şekilde darbe veya şiddete çağrı yapmadığını, her zaman demokrasiyi desteklediğini ve suçlamaları kabul etmediğini belirtmiştir
AYM kararında Türköne’nin başvurusunu özgürlük ve güvenlik hakkı kapsamında incelerken başvurucunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca tutuklandığı ve bu nedenle suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
ZAMAN’DA YAZMAK ŞUÇ SAYILMAZ AMA GÖZ ARDI DA EDİLEMEZ
Kararda Türköne’nin tutuklanmasına dayanak gösterilen olguların temelde gazete yazılarından oluştuğu kabul edilmiştir. AYM, başvurucunun Zaman gazetesi yazarı olmasının tek başına kuvvetli suç şüphesinin varlığını göstermeyeceğini, ancak bu hususun tümüyle göz ardı da edilmemesi gerektiğini söylemiştir.
AYM kararında 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının aslında hükumeti devrime amaçlı olduğu ve cemaatle ilişkili emniyet ve yargı mensupları tarafından yapıldığı iddiası kabul edilmiş ve Türköne’nin bu süreçte iktidarı eleştiren, bu soruşturmaların örtbas edilmesine karşı çıkan, Koza İpek Grubu’na el konulmasına karşı tepki gösteren, cemaat lehine sayılabilecek yazılar kaleme aldığı söylenmiştir. Daha sonra savcılık ve derece mahkemesi gibi Türköne’nin yazılarından alıntılar yapılarak bu iddia desteklenmiştir.
Bununla birlikte kararda kişilerin savunduğu bazı görüşlerin terör örgütünün söylem ve görüşleriyle benzerlik göstermesinin hatta kimi noktalarda örtüşmüş olmasının bu görüşlerin terörle bağlantılı suçlar bakımından her durumda kuvvetli suç belirtisi olarak kabul edilmesini gerekli kılmadığı da ifade edilmiştir.
Kararda kanımca gerekçe olarak ifade edilebilecek tek paragrafta ‘…Suça konu edilen yazıların yayımlandığı gazetenin niteliği, yazılarda kullanılan üslup ve ifadeler ile yazıların bağlamı birlikte dikkate alındığında başvurucunun kamu makamlarının FETÖ/PDY’nin millî güvenlik üzerinde tehdit oluşturduğunu değerlendirdikleri bir dönemde, bu tehdidin önlenmesi amacıyla aldıkları her bir tedbire karşı sistematik bir şekilde ve söz konusu tedbirlerin genel olarak muhatabı olan yapılanma adına konuştuğu izlenimini verecek şekilde bir tutum takındığı söylenebilir.’ denilerek tutukluluk için ön koşulun (kuvvetli suç şüphesi) bulunduğu kabul edilmiştir.
Yazıların yazıldığı tarihte iktidar dahi Gülen cemaati için örgüt ifadesi kullanmazken, AYM kararında iktidarı ve politikalarını eleştiren veya iktidarın tehlike olarak gördüğü bir grubu destek görüntüsü veren yazıların kaleme alınması içeriğinde şiddet veya darbenin desteklenmediği açık olduğu halde adeta suç olarak kabul edilmiştir.
YAZILARINI YOK EDEREK Mİ DELİL KARARTACAK?
Daha sonra işlendiği isnat edilen suça ilişkin kanunda öngörülen cezanın ağırlığının kaçma şüphesine işaret eden durum olduğu, darbe teşebbüsü sonrasında kargaşadan yararlanmak suretiyle kaçma imkânının ve bu dönemde delillere etki edilmesi ihtimalinin normal zamanda işlenen suçlara göre çok daha fazla olduğu ifade edilerek, tutuklama nedenlerinin olgusal temellerden yoksun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Ancak darbe teşebbüsünün bir gecede bastırıldığı, sonrasında küçük bir çatışmanın bile olmadığı ve olağanüstü halin ilan edilerek uygulandığı bir ortamda hangi kargaşanın bulunduğu izah edilemediği gibi, yüksek ceza ile yargılanmanın da kaçma şüphesine karine yapılması doğru değildir. Aksi halde hakkında yüksek ceza istenen her şüphelinin tutuklu yargılanması gerekir. Delillerin karartılması ihtimali ise daha vahim bir görüntü arz ediyor. Zira Türköne hakkındaki tek delil AYM kararında da belirtildiği gibi yazmış olduğu makalelerdir ve bu yayınlanmış makalelerin değiştirilmesi/yok edilmesi, dolayısı ile delillerin karartılması mümkün değildir.
Bütün bu niteliksiz ve taraflı incelemeye rağmen özgürlük ve güvenlik hakkı esastan incelenmiştir. En azından buna ait bir başlık ve bazı cümleler bulunmaktadır.
‘İKTİDAR İSTEDİĞİ GAZETECİYİ CEZAEVİNDE TUTABİLİR’
Tutukluluğun makul süreyi aştığına ilişkin (AYM karar tarihi itibariyle Türköne 3,5 yıldır tutuklu) şikayet ise, bu konuda tazminat davası açma hakkınız var denerek kabul edilemez bulunmuştur. Bu durumda Türköne’nin yıllarca sürecek bir tazminat davası sürecini başlatarak sonunda birkaç bin liralık bir tazminat alma ihtimali zayıf ta olsa bulunmaktadır. Maalesef görünen o ki, parasını verdikten sonra iktidar istediği gazeteyi ceza evinde istediği süre tutabilecek, yargı buna alet olacak ve AYM buna ses çıkarmayacaktır.
Türköne’nin soruşturma dosyasına erişimin kısıtlandığına, tutukluluk İncelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapıldığına, sulh ceza hâkimliklerinin yapısına, tutukluluğun gözden geçirilmesi kararlarının tebliğ edilmemesi ve tutukluluğa itirazın İncelenmemesine, tutukluluğa etkili İtiraz hakkının ihlal edildiğine, mal varlığına tedbir konulmasına, haberleşme hürriyetinin ve masumiyet karinesinin İhlal edildiğine ilişkin iddiaları da esastan incelenmeksizin kabul edilemez bulunmuştur. Bir nevi AYM uzun tutukluluk konusunda olduğu gibi bir şey söylemek yerine topu taca atmıştır.
İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddia ise, başvurucunun suç işlemiş olabileceğinden şüphelenilmesi için inandırıcı delillerin bulunduğu, ayrıca tutuklama nedenlerinin mevcut olduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğunun sonucuna varıldığından, ayrıca incelenmeye gerekli görülmemiş ve bu hakların ihlal edilmediği sonucuna ulaşılmıştır.
Ülkenin çok satan gazetelerinden birinde çalışmış, tanınan yazarlarından olan ve bir akademisyenin, sadece yazdığı makaleler gerekçe gösterilerek örgüt üyesi kabul edilmesi ve hapsedilmesi karşısında AYM’nin ifade ve basın hürriyeti şikayetlerini incelemeksizin bu kadar özensiz bir biçimde kenara itmesi ‘pes’ dedirtecek niteliktedir.
TÜRKÖNE KARARI AYM İÇİN BİR UTANÇ KARARIDIR
İfade hürriyetine ilişkin ilgili AİHM kararlarına baktığımızda, örgüt propagandası veya örgüt lehine açıklama ve yazı yazılması konularında özellikle açıkça şiddetin, silahlı direnişin veya isyanın teşvik edilip edilmediği üzerinde durulduğu görülmektedir. Örneğin Yavuz Yaylalı/Türkiye kararında AİHM, çatışmada öldürülen örgüt üyelerini anmak için yapılan gösteride “katil devlet hesap verecek, devrim şehitleri ölümsüzdür yaşasın devrimci dayanışma, bedel ödedik, bedel ödeteceğiz” gibi sloganlar nedeniyle terör örgütü propagandası yaptıkları iddiasıyla cezalandırılan başvurucunun ifade hürriyetinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Kararda, atılan sloganların şiddeti teşvik ve tahrik manasına gelmeyeceği, sadece kamu görevlilerince gerçekleştirilen bir harekâtı eleştiri manasında kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir .
AYM de daha önce verdiği özgürlükçü kararlarda bugün söylediğinin tam tersini defalarca ifade etmiştir. Örneğin yakın zamanda çıkan Sırrı Süreyya Önder kararında AYM, Önder hakkında derece mahkemesince ulaşılan “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvenlik güçlerince yürütülen meşru ve haklı terörle mücadele operasyonları ile ilgili olumsuz bir algı oluşturmaya çalıştığı” sonucuna katılmamış ve ‘herhangi bir düşünce açıklamasının şiddete teşvik ettiği gösterilmeden soyut olarak algı yaratılmaya çalışıldığından bahisle terör örgütünün propagandası olarak kabul edilmesi hukuksal bir değerlendirme olarak kabul edilemez.‘ diyerek ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir.
Nitekim AYM pek çok kararında, ifade özgürlüğünün yalnızca lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız veya önemsiz görülen bilgi veya fikirler için değil, aynı zamanda devletin veya toplumun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden, incitici, yaralayıcı ve kabul edilemez görülenler için de geçerli olduğunu belirten AİHM kararındaki (Handyside/Birleşik Krallık) görüşlere de atıf yapmıştır.
Ancak Mümtazer Türköne kararında maalesef AYM, savcılık ve derece mahkemesinin tezini kabul ederek elle tutulur hiçbir gerekçe ortaya koymaksızın önceki kararları ve AİHM yerleşik içtihatı ile 180 derce ters düşerek çok bariz bir ifade ve basın hürriyeti ile özgürlük hakkı ihlalini görmezden gelmiş, adeta hakları ve özgürlükleri değil, iktidarı koruma motivasyonu ile insan hakları yargılaması adına utanç duyulacak bir karara imza atmıştır.
[Selami Er] 14.1.2020 [Kronos.News]
Enes Kanter rekor kırmaya, Türkiye sansüre doymuyor [Muhammet Ali Toksoy]
Enes Kanter, Theis’in sakatlığı nedeniyle ilk beşte başladığı Bulls maçında mükemmel bir oyun çıkardı. 15 sayı, 9 ribaund ile double-double’ın kıyısından dönen Kanter, maçın oyuncusu seçildi.
BOLD NBA – Boston Celtics, evinde oynadığı Chicago Bulls maçını 113-101 kazanırken, Enes Kanter maçın ilk yarısına damgasını vurdu. Sezon başından beri Celtics’in en büyük sorunlarından bir tanesi maçlara kötü ve geride başlamasıydı. Enes Kanter’in ilk beşte başladığı karşılaşmada ise tam tersi bir durum ortaya çıktı ve Celtics ilk çeyreği 28-14 önde tamamladı. 2.çeyrek sonunda maçın en fazla sayı atan ve en çok ribaund alan oyuncusu olan Enes Kanter’e Chicago Bulls devre arasından sonra iki oyuncu ile özel önlem almaya çalıştı. Bu şekilde Enes Kanter’i yavaşlatmayı başarsada bu kez diğer oyuncular çok daha rahat oynama imkanı bularak maçı Celtics’e getirdi. Başarılı oyuncu, maçı 15 sayı, 9 ribaund, 1 blok, 1 top çalma ile tamamladı.
ENES KANTER, İSTATİSTİKÇİLERE SİTEM ETTİ
Maç öncesinde, New Orleans Pelicans maçında bir ribaundunu yazmayan istatistikçilere sitem eden başarılı oyuncu, tarihi bir başarıyı engellediklerini ifade etti. 22 sayı, 19 ribaund yapan Enes Kanter’in aldığı ribaund atlanmasaydı, tarihte 20 sayı, 20 ribaund yapan 5 Celtics’li oyuncu arasına adını yazdıracaktı.
TÜRKKİYE’DEN UTANÇ VERİCİ SANSÜR
Türkiye’de yayın yapan basketbol siteleri ve gazetelerin spor sayfaları, NBA’de oynanan maçların sonuçlarını okuyucuları ile paylaşıyor. Özellikle de Türk oyuncuların forma giydiği takımların karşılaşmalarını, oyuncunun ismini manşetinde övgü ile kullanarak haberleştiriyor. Ancak Enes Kanter’in rekor üstüne rekor kırdığı Boston Celtics maçlarını ya görmezden geliyorlar yada Enes Kanter sanki o takımda oynamıyor gibi haber yapıyorlar. Maçın özetlerinde Enes Kanter’e yer vermezken, dakikalarca Celtics’i yorumlayan NBA fenomenleri adını anmaya korkuyor. Enes Kanter, Twitter hesabından paylaştığı bir videoyla sansüre tepki göstermiş, Türk basketbolseverlerin diktatörlük yüzünden Boston Celtics’in maçlarını izleyemediği için çok üzgün olduğunu belirtmişti.
HAVUZ MEDYASINDAN SAVUNMA REZALETİ
Havuz medyasından kısa süre sonra bu twite çok komik bir savunma geldi. Yayıncı kuruluşun Boston Celtics maçlarını zaten yayınlamadığını, özet görüntüleri vermediğini dolayısıyla böyle bir görüntünün olamayacağını savundu.
İtiraf gibi yapılan bu savunma maalesef gerçek. Enes Kanter geçen sene Portland ile Batı Konferansı finallerinde fırtına gibi eserken, yayıncı kuruluş maçları yayınlamamış, eğer Portland NBA finaline çıkarsa, bu karşılaşmaları da kesinlikle yayınlamayacaklarını duyurmuştu. NBA tarihinde ilk kez Avrupa’da bir devlet konferans finalini yayınlamamış, bu olay dünyada büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı.
TWİTTER TARİHİNE GEÇEN KOMİK SANSÜR
Tek sansür maç yayınında yaşanmamış, sosyal medyada da aynı sansür NBA’nin Türkiye twitter hesabı tarafından uygulanmıştı. 2019 mayıs ayında oynanan maçta, Enes Kanter yine 15 sayı, 9 ribaund ile oynamış, NBA’nin resmi Twitter hesabı maçın en iyi oyuncularından biri olarak Enes Kanter’i göstermiş, fotoğrafını ve istatistiklerini yayınlamıştı.
Ancak NBA’nin Türkiye’deki resmi Twitter hesabı bu tweeti komik bir şekilde sansürledi. Tweetten Enes Kanter’in istatistiklerini çıkaran hesap, sadece Lillard, Rodney Hood ve Aminu’nun istatistiklerini yayınladı. Enes Kanter’in fotoğrafını da silen hesap, Lillard’ın fotoğrafında Enes Kanter’in arkası dönük çok az bir kısmının görünmesine rağmen bu kareyi de silerek sansürde zirve yapmıştı.
NBA SANSÜR NEDENİYLE ÖZÜR DİLEDİ
NBA Komiser Yardımcısı Mark Tatum, ESPN’den Royce Young aracılığıyla, Türkiye’de NBA Twitter hesabını yöneten ajansı bu sansürden dolayı kınayan bir açıklama yapmıştı. Enes Kanter’den bu utanç verici olaydan dolayı özür dilemiş ve bunun bir daha asla tekrar etmeyeceğini ifade etmişti. NBA sonrasında Türkiye hesabını yöneten şirket ile anlaşmasını sonlandırılmış, hesabı devralan yeni şirket sansüre son vermişti.
Sonuç olarak NBA’nin kontrolündeki Türkiye Twitter hesabından sansür kalksa da Türkiye’den yayın yapan yazılı, görsel ve internet sitelerinin sansürü ülkemizi tüm dünyada küçük düşürmeye devam ediyor. Sadece diktatörlükle yönetilen ülkelerde görülebilecek sansürlerden dolayı üzüntülerini ifade eden Enes Kanter’e, havuz medyasının cevap verirken itiraf niteliğindeki trajikomik savunması ise, tarihte kara bir leke olarak şimdiden yerini aldı.
[Muhammet Ali Toksoy] 14.1.2020 [BoldMedya]
BOLD NBA – Boston Celtics, evinde oynadığı Chicago Bulls maçını 113-101 kazanırken, Enes Kanter maçın ilk yarısına damgasını vurdu. Sezon başından beri Celtics’in en büyük sorunlarından bir tanesi maçlara kötü ve geride başlamasıydı. Enes Kanter’in ilk beşte başladığı karşılaşmada ise tam tersi bir durum ortaya çıktı ve Celtics ilk çeyreği 28-14 önde tamamladı. 2.çeyrek sonunda maçın en fazla sayı atan ve en çok ribaund alan oyuncusu olan Enes Kanter’e Chicago Bulls devre arasından sonra iki oyuncu ile özel önlem almaya çalıştı. Bu şekilde Enes Kanter’i yavaşlatmayı başarsada bu kez diğer oyuncular çok daha rahat oynama imkanı bularak maçı Celtics’e getirdi. Başarılı oyuncu, maçı 15 sayı, 9 ribaund, 1 blok, 1 top çalma ile tamamladı.
ENES KANTER, İSTATİSTİKÇİLERE SİTEM ETTİ
Maç öncesinde, New Orleans Pelicans maçında bir ribaundunu yazmayan istatistikçilere sitem eden başarılı oyuncu, tarihi bir başarıyı engellediklerini ifade etti. 22 sayı, 19 ribaund yapan Enes Kanter’in aldığı ribaund atlanmasaydı, tarihte 20 sayı, 20 ribaund yapan 5 Celtics’li oyuncu arasına adını yazdıracaktı.
TÜRKKİYE’DEN UTANÇ VERİCİ SANSÜR
Türkiye’de yayın yapan basketbol siteleri ve gazetelerin spor sayfaları, NBA’de oynanan maçların sonuçlarını okuyucuları ile paylaşıyor. Özellikle de Türk oyuncuların forma giydiği takımların karşılaşmalarını, oyuncunun ismini manşetinde övgü ile kullanarak haberleştiriyor. Ancak Enes Kanter’in rekor üstüne rekor kırdığı Boston Celtics maçlarını ya görmezden geliyorlar yada Enes Kanter sanki o takımda oynamıyor gibi haber yapıyorlar. Maçın özetlerinde Enes Kanter’e yer vermezken, dakikalarca Celtics’i yorumlayan NBA fenomenleri adını anmaya korkuyor. Enes Kanter, Twitter hesabından paylaştığı bir videoyla sansüre tepki göstermiş, Türk basketbolseverlerin diktatörlük yüzünden Boston Celtics’in maçlarını izleyemediği için çok üzgün olduğunu belirtmişti.
HAVUZ MEDYASINDAN SAVUNMA REZALETİ
Havuz medyasından kısa süre sonra bu twite çok komik bir savunma geldi. Yayıncı kuruluşun Boston Celtics maçlarını zaten yayınlamadığını, özet görüntüleri vermediğini dolayısıyla böyle bir görüntünün olamayacağını savundu.
İtiraf gibi yapılan bu savunma maalesef gerçek. Enes Kanter geçen sene Portland ile Batı Konferansı finallerinde fırtına gibi eserken, yayıncı kuruluş maçları yayınlamamış, eğer Portland NBA finaline çıkarsa, bu karşılaşmaları da kesinlikle yayınlamayacaklarını duyurmuştu. NBA tarihinde ilk kez Avrupa’da bir devlet konferans finalini yayınlamamış, bu olay dünyada büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı.
TWİTTER TARİHİNE GEÇEN KOMİK SANSÜR
Tek sansür maç yayınında yaşanmamış, sosyal medyada da aynı sansür NBA’nin Türkiye twitter hesabı tarafından uygulanmıştı. 2019 mayıs ayında oynanan maçta, Enes Kanter yine 15 sayı, 9 ribaund ile oynamış, NBA’nin resmi Twitter hesabı maçın en iyi oyuncularından biri olarak Enes Kanter’i göstermiş, fotoğrafını ve istatistiklerini yayınlamıştı.
Ancak NBA’nin Türkiye’deki resmi Twitter hesabı bu tweeti komik bir şekilde sansürledi. Tweetten Enes Kanter’in istatistiklerini çıkaran hesap, sadece Lillard, Rodney Hood ve Aminu’nun istatistiklerini yayınladı. Enes Kanter’in fotoğrafını da silen hesap, Lillard’ın fotoğrafında Enes Kanter’in arkası dönük çok az bir kısmının görünmesine rağmen bu kareyi de silerek sansürde zirve yapmıştı.
NBA SANSÜR NEDENİYLE ÖZÜR DİLEDİ
NBA Komiser Yardımcısı Mark Tatum, ESPN’den Royce Young aracılığıyla, Türkiye’de NBA Twitter hesabını yöneten ajansı bu sansürden dolayı kınayan bir açıklama yapmıştı. Enes Kanter’den bu utanç verici olaydan dolayı özür dilemiş ve bunun bir daha asla tekrar etmeyeceğini ifade etmişti. NBA sonrasında Türkiye hesabını yöneten şirket ile anlaşmasını sonlandırılmış, hesabı devralan yeni şirket sansüre son vermişti.
Sonuç olarak NBA’nin kontrolündeki Türkiye Twitter hesabından sansür kalksa da Türkiye’den yayın yapan yazılı, görsel ve internet sitelerinin sansürü ülkemizi tüm dünyada küçük düşürmeye devam ediyor. Sadece diktatörlükle yönetilen ülkelerde görülebilecek sansürlerden dolayı üzüntülerini ifade eden Enes Kanter’e, havuz medyasının cevap verirken itiraf niteliğindeki trajikomik savunması ise, tarihte kara bir leke olarak şimdiden yerini aldı.
[Muhammet Ali Toksoy] 14.1.2020 [BoldMedya]
KHK’lı mühendis cezaevinde kanser oldu: 4. evrede olmasına rağmen tahliye yok! [Sevinç Özarslan]
KHK’lı Abdülazim Özdemir’e 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konuldu. Eşi Emir Özdemir, “Defalarca doktora gitmesine rağmen bu evredeki bir hastalık nasıl anlaşılmadı” diye sordu.
BOLD ÖZEL- 10 aydır Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan 49 yaşındaki Abdülazim Özdemir’e 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konuldu. Yarın kemoterapiye başlanacak olan Özdemir’in bu noktaya gelmesinde cezaevinde yaşadığı ihlallerin etkili olduğu belirtiliyor.
EŞİM SAPASAĞLAMDI
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazarak eşinin durumunu anlatan Emir Özdemir, “Eşim cezaevine girdiğinde sapasağlamdı. Sonra rahatsızlandı. Böbrek taşı teşhisi kondu. İyileşmedi. Sararıp vücudu kabarınca acilen doktora götürüldü. Meğer böbrek taşı yokmuş. Rahatsızlığı sarılıkmış. Hemen ameliyat olması gerekti. Ama ameliyat olacağı alet bozulduğu için geri cezaevine getirildi.” dedi.
ÇAY BİLE İÇEMEDİ, İHTİYAÇLARINI GİDEREMEDİ
Doktor Bursa veya İzmir’e sevkini istediği halde araya Kurban Bayramı girdiği için eşinin ihmal edildiğini ifade eden Özdemir, “Eşim idareyle de konuştu ancak unutuldu. Sevk edilmedi, ameliyat edilmedi. Elden ayaktan düştü. Hiçbir şey yeyip içemedi (çay bile içemedi). İhtiyaçlarını arkadaşları karşıladı.” ifadelerini kullandı.
Abdülazim Özdemir, bu ihmaller sonucunda geçtiğimiz ağustos ayı sonunda acilen ameliyata alındı. Bozuk olan aletin birkaç günde tamir edildiğini belirten Emir Özdemir, “Meğer alet birkaç günde yapılmış. Daha önce de ameliyat olabilirmiş. Ameliyatta parça alındı ve Ankara’ya patolojiye gönderildi. Bu arada aşırı kilo kaybetti. Çünkü bu süreç 2-3 ay sürdü. Ameliyattan sonra toparladı. Kilo almaya başladı. Aralık ayında patoloji sonucu geldi. Tekrar ameliyat olabilirim dedi. İyi huylu mu kötü huylu mu bakılacak dedi. ” diye yazdı.
Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yapıyordu. 672 Sayılı KHK ile ihraç edildi.
İHMALLER VAR MI?
Eşiyle 6 Ocak 2020’de yaptığı 10 dakikalık telefon görüşmesinde yıkıldığını ifade eden Emir Özdemir şöyle devam etti: “Maalesef karaciğer kanseri olduğunu ve 4. evrede bulunduğunu öğrendim. Yıkıldım. Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı? Kafamda bir sürü soru.”
ZAMAN BİZİM İÇİN ÇOK KIYMETLİ
Emir Özdemir, eşinin geç olmadan tahliye edilmesini istedi: “Sizden ricam eşimin geç olmadan ve daha iyi şartlarda tedavi olabilmesi için tahliye edilmesi, cezanın ertelenmesi. Bunu eşim, çocuklarım, kendim, ailem için istiyorum. Zaman bizim için çok kıymetli, kemoterapi alması lazım.”
672 SAYILI KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ
ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yaparken Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Daha sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderildi. 14 ay tutuklu kalan Özdemir, çıkarıldığı son mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verilip tahliye edilmişti. Dosyası 1,5 yıldır Yargıtay’da bekletiliyordu. Fakat Mart 2019’da tekrar tutuklanıp Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevine gönderildi.
3 KIZLARI VAR
20 yıllık matematik öğretmeni eşi Emir Özdemir de 10 aydır Keskin T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Onun da dosyası Yargıtay’da bulunuyor. 5, 9 ve 15 yaşlarında üç kız çocuğu sahibi olan Özdemir çiftinin çocuklarına 80 yaşlarındaki dede ve babaanneleri bakıyor.
ÇOCUKLARIMIZ GÖRÜŞE GELEMİYOR
Emir Özdemir mektubunda, çocuklarını görememekten yakınıyor ve sevk dilekçelerinin dikkate alınmadığını da ifade ediyor:
“Çocuklarımız, okulu ve büyüklerimiz yaşlı olmalarından dolayı kapalı görüşlerimize gelemiyorlar. Açık görüşlerimizi de bazen yapabiliyoruz. Baba uzakta olduğundan 2-3 ayda bir gidebiliyorlar. Haftalık 10 dakika telefon görüşümüzü ise bir hafta çocuklarla, bir hafta eşimle yapabiliyorum. Yani 15’de bir 10 dakika eşimle görüşebiliyorum. Aile paramparça. Çocuklar hem bana hem de eşime gitmekte maddi manevi çok zorlanıyorlar. Yazılıya denk gelince de gelemiyorlar. Maalesef hafta sonu da çocuk görüşü kaldığımız cezaevlerinde uygulanmıyor. Eşim defalarca sevk yazmasına rağmen sevki de çıkmıyor. Bu ay da yazdı. Bakalım kısmet. En azından aynı yerde olsak iç görüş yapardık, çocuklarla gidiş-gelişte daha kolaylık olurdu. Mesela bu salı (bugün), cumaya da bana gelecekler.”
DEVLET YAŞAMA HAKKINI KORUMAK ZORUNDADIR
BOLD Medya’ya konuşan Özdemir ailesinin avukatı:
“Abdülazim Özdemir’in durumunu geçen hafta bir dilekçe ile Yargıtaya sunduk. Ama bir gün daha beklemeye tahammül yok. Çünkü 15’inde (yarın) kemoterapi yapılacak. Belki özel bir tedavi uygulanır. Kemoterapi cezaevinin içinde ne kadar sağlıklı olur? Eski Genelkurmay Başkanı müebbet cezası kesinleştiği halde yaşlıdır diye tahliye edildi. Ciddi bir rahatsızlığı da yoktu. Demek ki CMK açısından cezanın ağırlığı ve hafifliği önemli değil tahliye için. Ama bu adam kanser. Durumu vahim.
BİR DAKİKA BİLE BEKLETİLMEMELİ
Üstelik henüz yargılaması bitmedi. Böyle bir adamın tahliye edilmesi insanlığın bir gereğidir. Yaşama hakkı diye bir hak var insan haklarında. Temel bir hak. Vazgeçilmez bir hak. Devletin de yaşama hakkını koruması gerektiğine göre müvekkilimin derhal serbest bırakılması gerekir. Hatta bir dakika dahi bekletilmemeli. Tüm hukuk sistemlerinde bu böyledir. Bu durumda hangi müvekkilim olursa olsun aynı şeyi talep ederim.
ADLİ TIP, TERSİNİ SÖYLERSE YİNE TUTUKLASINLAR!
Yargıtaya verdiğimiz dilekçede ‘doktor raporlarına rağmen tahliyeyi uygun görmezseniz Adli Tıp’a sevk edin’ dedim ama bunu demek bile lüzumsuz. Bu durumdaki bir hasta Adli Tıp’a sevk edilmeden tahliye edilir. Adli Tıp’ta tersi çıkarsa yine tutuklasınlar! Şu anda bir gün, bir dakika dahi önemlidir.”
[Sevinç Özarslan] 14.1.2020 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL- 10 aydır Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan 49 yaşındaki Abdülazim Özdemir’e 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konuldu. Yarın kemoterapiye başlanacak olan Özdemir’in bu noktaya gelmesinde cezaevinde yaşadığı ihlallerin etkili olduğu belirtiliyor.
EŞİM SAPASAĞLAMDI
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup yazarak eşinin durumunu anlatan Emir Özdemir, “Eşim cezaevine girdiğinde sapasağlamdı. Sonra rahatsızlandı. Böbrek taşı teşhisi kondu. İyileşmedi. Sararıp vücudu kabarınca acilen doktora götürüldü. Meğer böbrek taşı yokmuş. Rahatsızlığı sarılıkmış. Hemen ameliyat olması gerekti. Ama ameliyat olacağı alet bozulduğu için geri cezaevine getirildi.” dedi.
ÇAY BİLE İÇEMEDİ, İHTİYAÇLARINI GİDEREMEDİ
Doktor Bursa veya İzmir’e sevkini istediği halde araya Kurban Bayramı girdiği için eşinin ihmal edildiğini ifade eden Özdemir, “Eşim idareyle de konuştu ancak unutuldu. Sevk edilmedi, ameliyat edilmedi. Elden ayaktan düştü. Hiçbir şey yeyip içemedi (çay bile içemedi). İhtiyaçlarını arkadaşları karşıladı.” ifadelerini kullandı.
Abdülazim Özdemir, bu ihmaller sonucunda geçtiğimiz ağustos ayı sonunda acilen ameliyata alındı. Bozuk olan aletin birkaç günde tamir edildiğini belirten Emir Özdemir, “Meğer alet birkaç günde yapılmış. Daha önce de ameliyat olabilirmiş. Ameliyatta parça alındı ve Ankara’ya patolojiye gönderildi. Bu arada aşırı kilo kaybetti. Çünkü bu süreç 2-3 ay sürdü. Ameliyattan sonra toparladı. Kilo almaya başladı. Aralık ayında patoloji sonucu geldi. Tekrar ameliyat olabilirim dedi. İyi huylu mu kötü huylu mu bakılacak dedi. ” diye yazdı.
Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yapıyordu. 672 Sayılı KHK ile ihraç edildi.
İHMALLER VAR MI?
Eşiyle 6 Ocak 2020’de yaptığı 10 dakikalık telefon görüşmesinde yıkıldığını ifade eden Emir Özdemir şöyle devam etti: “Maalesef karaciğer kanseri olduğunu ve 4. evrede bulunduğunu öğrendim. Yıkıldım. Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı? Kafamda bir sürü soru.”
ZAMAN BİZİM İÇİN ÇOK KIYMETLİ
Emir Özdemir, eşinin geç olmadan tahliye edilmesini istedi: “Sizden ricam eşimin geç olmadan ve daha iyi şartlarda tedavi olabilmesi için tahliye edilmesi, cezanın ertelenmesi. Bunu eşim, çocuklarım, kendim, ailem için istiyorum. Zaman bizim için çok kıymetli, kemoterapi alması lazım.”
672 SAYILI KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ
ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yaparken Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Daha sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderildi. 14 ay tutuklu kalan Özdemir, çıkarıldığı son mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verilip tahliye edilmişti. Dosyası 1,5 yıldır Yargıtay’da bekletiliyordu. Fakat Mart 2019’da tekrar tutuklanıp Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevine gönderildi.
3 KIZLARI VAR
20 yıllık matematik öğretmeni eşi Emir Özdemir de 10 aydır Keskin T Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Onun da dosyası Yargıtay’da bulunuyor. 5, 9 ve 15 yaşlarında üç kız çocuğu sahibi olan Özdemir çiftinin çocuklarına 80 yaşlarındaki dede ve babaanneleri bakıyor.
ÇOCUKLARIMIZ GÖRÜŞE GELEMİYOR
Emir Özdemir mektubunda, çocuklarını görememekten yakınıyor ve sevk dilekçelerinin dikkate alınmadığını da ifade ediyor:
“Çocuklarımız, okulu ve büyüklerimiz yaşlı olmalarından dolayı kapalı görüşlerimize gelemiyorlar. Açık görüşlerimizi de bazen yapabiliyoruz. Baba uzakta olduğundan 2-3 ayda bir gidebiliyorlar. Haftalık 10 dakika telefon görüşümüzü ise bir hafta çocuklarla, bir hafta eşimle yapabiliyorum. Yani 15’de bir 10 dakika eşimle görüşebiliyorum. Aile paramparça. Çocuklar hem bana hem de eşime gitmekte maddi manevi çok zorlanıyorlar. Yazılıya denk gelince de gelemiyorlar. Maalesef hafta sonu da çocuk görüşü kaldığımız cezaevlerinde uygulanmıyor. Eşim defalarca sevk yazmasına rağmen sevki de çıkmıyor. Bu ay da yazdı. Bakalım kısmet. En azından aynı yerde olsak iç görüş yapardık, çocuklarla gidiş-gelişte daha kolaylık olurdu. Mesela bu salı (bugün), cumaya da bana gelecekler.”
DEVLET YAŞAMA HAKKINI KORUMAK ZORUNDADIR
BOLD Medya’ya konuşan Özdemir ailesinin avukatı:
“Abdülazim Özdemir’in durumunu geçen hafta bir dilekçe ile Yargıtaya sunduk. Ama bir gün daha beklemeye tahammül yok. Çünkü 15’inde (yarın) kemoterapi yapılacak. Belki özel bir tedavi uygulanır. Kemoterapi cezaevinin içinde ne kadar sağlıklı olur? Eski Genelkurmay Başkanı müebbet cezası kesinleştiği halde yaşlıdır diye tahliye edildi. Ciddi bir rahatsızlığı da yoktu. Demek ki CMK açısından cezanın ağırlığı ve hafifliği önemli değil tahliye için. Ama bu adam kanser. Durumu vahim.
BİR DAKİKA BİLE BEKLETİLMEMELİ
Üstelik henüz yargılaması bitmedi. Böyle bir adamın tahliye edilmesi insanlığın bir gereğidir. Yaşama hakkı diye bir hak var insan haklarında. Temel bir hak. Vazgeçilmez bir hak. Devletin de yaşama hakkını koruması gerektiğine göre müvekkilimin derhal serbest bırakılması gerekir. Hatta bir dakika dahi bekletilmemeli. Tüm hukuk sistemlerinde bu böyledir. Bu durumda hangi müvekkilim olursa olsun aynı şeyi talep ederim.
ADLİ TIP, TERSİNİ SÖYLERSE YİNE TUTUKLASINLAR!
Yargıtaya verdiğimiz dilekçede ‘doktor raporlarına rağmen tahliyeyi uygun görmezseniz Adli Tıp’a sevk edin’ dedim ama bunu demek bile lüzumsuz. Bu durumdaki bir hasta Adli Tıp’a sevk edilmeden tahliye edilir. Adli Tıp’ta tersi çıkarsa yine tutuklasınlar! Şu anda bir gün, bir dakika dahi önemlidir.”
[Sevinç Özarslan] 14.1.2020 [BoldMedya]
Almanya'nın derdine bak!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti 2019 yılında Merkez Bankası'nın aktardığı 81 milyar TL'ye rağmen 130,5 milyar TL bütçe açığı verdi. Almanya'da ise 13 milyar 500 milyon euro (89 milyar TL) bütçe fazlasının nasıl harcanması gerektiği müzakere ediliyor.
Almanya'da federal hükümetin 2019 yılı bütçesinin 13 milyar 500 milyon euro (89 milyar TL) ile rekor fazla vermesi, mali kaynakların nasıl harcanması gerektiğine ilişkin tartışmalara yol açtı.
Bütçe fazlasının yeni yatırımlar için kullanılmasını teklif eden Maliye Bakanı Olaf Scholz, "Almanya'da şimdi çok fazla yatırım yapmamız söz konusu." dedi.
OKUL VE HASTANELERE ÖNCELİK VERİLECEK
Altyapıya, okullara, hastanelere, iklim değişikliği ile mücadeleye ve ülkenin her bölgesine eşit hizmet götürülmesi için yatırım yapılabileceğini ifade eden Sosyal Demokrat Partili (SPD) Scholz, "Şimdi hepsi daha kolay olacak. Çünkü bunun için gereken güce sahibiz." şeklinde konuştu.
Alman hükümet bütçesinin fazla çıkması ile bütçe rezervlerindeki para 48 milyar euroya (316 milyar TL) ulaştı. Söz konusu fazlalık içinde 17 milyar 100 milyon euronun nasıl harcanacağı henüz planlanmadı.
VERGİLERDE İNDİRİM TALEBİ
Bütçenin fazla çıkması üzerine koalisyon ortağı Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partileri vergilerin düşürülmesi talebini tekrar etti.
Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinden Eckhardt Rehberg, "Zorlaşan konjonktürel durum göz önünde bulundurulduğunda sonunda işletme vergisini düşürmemiz ve dayanışma vergisini de 2022'den itibaren kaldırmamız gerekiyor." dedi.
Almanya'da federal bütçede 2019 yılında toplam gelir 357 milyar 100 milyon euro, toplam gider ise 343 milyar 600 milyon euro olarak kaydedildi. Gelirin 356 milyar 400 milyon olması bekleniyordu.
Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partili Ekonomi Bakanı Peter Altmaier, uzun süredir işletme vergisi oranlarının düşürülmesini ve Almanya'nın doğu eyaletlerinin kalkınması için alınan dayanışma vergisinin tamamen kaldırılmasını talep ediyordu.
Federal düzeydeki bütçe fazlasının vergi mükelleflerine ait olduğunu savunan muhafaletteki liberal Hür Demokrat Parti (FPD) Genel Başkanı Christian Lindner de vergilerde indirim yapılması gerektiğini söyledi.
Vergilerde indirim talep eden Sol Parti ise orta sınıfın üzerindeki vergi yükünün azaltılmasını istiyor.
BÜTÇE NİÇİN FAZLA VERDİ?
Almanya'da 2019 yılı bütçesi eski Doğu Almanya ile Batı Almanya'nın birleştiği 1990 yılından bu yana ilk kez bu kadar fazla verdi.
2019 yılında toplam gelir 357 milyar 100 milyon euro, toplam gider ise 343 milyar 600 milyon euro olarak kaydedildi. Daha önceki tahminlere göre gelirin 356 milyar 400 milyon olması bekleniyordu.
Rekor düzeydeki bütçe fazlasının en önemli sebebi hükümetin tahminlerin altında faiz ödemesi oldu. Bunun yanı sıra vergi gelirlerinin de beklenenin 3 milyar 500 milyon euro üzerinde olduğu kaydedildi.
Ayrıca, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması halinde Almanya'nın Birlik'e ödediği katkının artması öngörülüyordu.
Ancak Brexit'in ertelenmesi sebebiyle Almanya'nın yaptığı ödemenin aynı düzeyde kalması da bütçenin fazla çıkmasında etkili oldu.
[Samanyolu Haber] 14.1.2020
Almanya'da federal hükümetin 2019 yılı bütçesinin 13 milyar 500 milyon euro (89 milyar TL) ile rekor fazla vermesi, mali kaynakların nasıl harcanması gerektiğine ilişkin tartışmalara yol açtı.
Bütçe fazlasının yeni yatırımlar için kullanılmasını teklif eden Maliye Bakanı Olaf Scholz, "Almanya'da şimdi çok fazla yatırım yapmamız söz konusu." dedi.
OKUL VE HASTANELERE ÖNCELİK VERİLECEK
Altyapıya, okullara, hastanelere, iklim değişikliği ile mücadeleye ve ülkenin her bölgesine eşit hizmet götürülmesi için yatırım yapılabileceğini ifade eden Sosyal Demokrat Partili (SPD) Scholz, "Şimdi hepsi daha kolay olacak. Çünkü bunun için gereken güce sahibiz." şeklinde konuştu.
Alman hükümet bütçesinin fazla çıkması ile bütçe rezervlerindeki para 48 milyar euroya (316 milyar TL) ulaştı. Söz konusu fazlalık içinde 17 milyar 100 milyon euronun nasıl harcanacağı henüz planlanmadı.
VERGİLERDE İNDİRİM TALEBİ
Bütçenin fazla çıkması üzerine koalisyon ortağı Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partileri vergilerin düşürülmesi talebini tekrar etti.
Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinden Eckhardt Rehberg, "Zorlaşan konjonktürel durum göz önünde bulundurulduğunda sonunda işletme vergisini düşürmemiz ve dayanışma vergisini de 2022'den itibaren kaldırmamız gerekiyor." dedi.
Almanya'da federal bütçede 2019 yılında toplam gelir 357 milyar 100 milyon euro, toplam gider ise 343 milyar 600 milyon euro olarak kaydedildi. Gelirin 356 milyar 400 milyon olması bekleniyordu.
Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partili Ekonomi Bakanı Peter Altmaier, uzun süredir işletme vergisi oranlarının düşürülmesini ve Almanya'nın doğu eyaletlerinin kalkınması için alınan dayanışma vergisinin tamamen kaldırılmasını talep ediyordu.
Federal düzeydeki bütçe fazlasının vergi mükelleflerine ait olduğunu savunan muhafaletteki liberal Hür Demokrat Parti (FPD) Genel Başkanı Christian Lindner de vergilerde indirim yapılması gerektiğini söyledi.
Vergilerde indirim talep eden Sol Parti ise orta sınıfın üzerindeki vergi yükünün azaltılmasını istiyor.
BÜTÇE NİÇİN FAZLA VERDİ?
Almanya'da 2019 yılı bütçesi eski Doğu Almanya ile Batı Almanya'nın birleştiği 1990 yılından bu yana ilk kez bu kadar fazla verdi.
2019 yılında toplam gelir 357 milyar 100 milyon euro, toplam gider ise 343 milyar 600 milyon euro olarak kaydedildi. Daha önceki tahminlere göre gelirin 356 milyar 400 milyon olması bekleniyordu.
Rekor düzeydeki bütçe fazlasının en önemli sebebi hükümetin tahminlerin altında faiz ödemesi oldu. Bunun yanı sıra vergi gelirlerinin de beklenenin 3 milyar 500 milyon euro üzerinde olduğu kaydedildi.
Ayrıca, Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması halinde Almanya'nın Birlik'e ödediği katkının artması öngörülüyordu.
Ancak Brexit'in ertelenmesi sebebiyle Almanya'nın yaptığı ödemenin aynı düzeyde kalması da bütçenin fazla çıkmasında etkili oldu.
[Samanyolu Haber] 14.1.2020
'En akıllı uluslar' sıralaması üzdü
İngiltere merkezli Vouchercloud sitesi, "dünyanın en akıllı ulusları" sıralamasını yayımladı.
Nobel ödülü sayısı, IQ ortalaması ve okuldaki başarılar kriterlerine göre hazırlanan listede ilk beş ülke Japonya, İsviçre, Çin, ABD ve Hollanda şeklinde sıralanıyor.
turkrus.com'un aktardığına göre, Rusya Nobel ödülü sayısında dünya 8'ncisi olurken IQ ortalamasında 32'nci, okul test başarıları sıralamasında ise 6'ncı sırada yer aldı. IQ ve okul test başarıları kategorilerinin birincisi Singapur.
Dünya üzerinde en çok Nobel ödülüne sahip ülke ise ABD. ABD vatandaşlarının kazandığı 368 Nobel'e karşı Rusyalıların kazandığı ödül sayısı 23.
Araştırmaya göre, Rusya'da okul öğrencilerinin yüzde 38,46'sı testlerde "ileri derece" not almış. Bu alanda dünya birincisi olan Singapur'da bu oran yüzde 71,37.
Haberde aktarılana göre, Türkiye hiçbir kategoride ilk 25 ülke arasında yer almıyor.
[Samanyolu Haber] 14.1.2020
Nobel ödülü sayısı, IQ ortalaması ve okuldaki başarılar kriterlerine göre hazırlanan listede ilk beş ülke Japonya, İsviçre, Çin, ABD ve Hollanda şeklinde sıralanıyor.
turkrus.com'un aktardığına göre, Rusya Nobel ödülü sayısında dünya 8'ncisi olurken IQ ortalamasında 32'nci, okul test başarıları sıralamasında ise 6'ncı sırada yer aldı. IQ ve okul test başarıları kategorilerinin birincisi Singapur.
Dünya üzerinde en çok Nobel ödülüne sahip ülke ise ABD. ABD vatandaşlarının kazandığı 368 Nobel'e karşı Rusyalıların kazandığı ödül sayısı 23.
Araştırmaya göre, Rusya'da okul öğrencilerinin yüzde 38,46'sı testlerde "ileri derece" not almış. Bu alanda dünya birincisi olan Singapur'da bu oran yüzde 71,37.
Haberde aktarılana göre, Türkiye hiçbir kategoride ilk 25 ülke arasında yer almıyor.
[Samanyolu Haber] 14.1.2020
İran'da Panik Atak [Kadir Gürcan]
Irak'ta öldürülen İranlı asker kopardığı gürültüyü duysaydı herhalde çok şaşırırdı. İslami camianın bilgisi kıt yazarları, hadiseyi kıyamet alametine götürecek kadar akıl zaafına düşmüşlerdi. Sazan hafızalı oldukları için bir hafta önce yazdıklarını unutuveriyorlar. Saray'dan bu konuda dişe dokunur bir tavır göremedikleri için yalpalamaları gayet normal.
Kıyamet beklentisine girmek ilerlemiş yaş fantazilerindendir. Kendilerini çok fazla önemseyen düşük ölçekli bir çok yazar, “Her şeyi gördük, bir de kıyameti görelim, ayol!” hırsına kapılmışlar. Dini konuları yazmaktan hoşlanan İmam-Hatip'in orta ikisinden terk, İslamcı yazarlar da öyle, günlük kahve ve İskambil kağıdı falını ihmal etmeyen, astroloji tiryakisi seküler yazarlar da!
Geçtiğimiz yıl yine bugünlerde “Kıyamet kopmaz merak etmeyin!” diye yazmıştım. Kendince alamet ve işaretleri bir araya getirip, eli kulağında kıyamet bekleyen bir okuyucu ağzına geleni söylemişti. Bazılarına göre 2019 ahir zaman kehanetleri için iyi bir rakam olarak duruyordu. Öyle olmadı. Naçizane bizim de kendimize göre bir araya getirdiğimiz datalarımız vardı ama, kimse ile paylaşmadık. Kıpırtıya şarjör boşaltacak değildik elbette! Eğer biz de elimizdeki kartları gösterseydik, şimdi o akıl fukaralarını makaraya sarma şansımız olmayacaktı. Geçtiğimiz yıl için, felaket senaryolarının birinci kaynağı sayılan Nostradamus bile yanıldı, gerisini siz hesap edin. Bakın yaşlı kahin hala bir şey söylemiyor. O da 2020'yi es mi geçti ne?
Herkes gibi, yeni yılda biz de temkinliyiz. Geçen yılın tahminleri içinde, bir türlü kopmayan Üçüncü Dünya Savaşı beklentisi vardı; sene yetmedi. Yılı uzatmak kimsenin elinden de gelmiyor. Dış basın da, yeni yıl tahmin ve öngörüleri konusunda pek isteksiz. Nemize lazım, daha yılın başındayız. 2019'un öfkesini soğutamayanları üzerimize saldırtmayalım.Yıkılası hanede evlad-u iyal var! Elon Musk'ın uzaya gönderdiği Tesla, kıyamet rüzgarlarının yönünü değiştirmiş olmasın! Kim bilir? 2019 mağdurlarının morallerini düzeltmek için bu türden uçuk iddialara öylesine ihtiyaçları var ki, anlatamam.
ABD'nin İranlı generale düzenlediği suikast ile başlayan 2020, Yılbaşı Kutlamaları rehavetinden kurtulamayan dünya gündeminde ancak bir hafta dayanabildi. Ortadoğu'nun gündeminde biraz daha kalabilir. Bölgenin değişik ülkelerinde konuşlanmış olan Şii Militanlar, önümüzdeki yılı Anti-Amerikan tehditleri ile geçirirler artık. Bu tür olaylardan sonra, televizyonlara mesaj vermekten ölesiye zevk alan, ağzı en az başındaki sarığı kadar büyük Hizbullah lideri yine kameralara abanarak ABD'yi tehdit etti. Daha Süleymani'nin cenazesi kalkmadan, tehditkar üslubunu değiştiren ve Amerika ile anlaşma masasına oturma teklifleri yapan İran bile yumuşadı. O zavallı, hadiseyi hala anlayamadı.
Süleymani'nin cenaze töreni Şii Dünyası için tam bir Kerbela Havası estirdi. Irak, şehid ve Kerbela üçlüsü dini düşüncesi ölümler üzerine inşa edilmiş Şii eğilim için asla sıradan sayılmaz. Şii Dünya yine bir Hüseyin Evladı için yas tutuyor. Süleymani'nin cenaze merasiminde kırk kişinin ölmesi, ikiyüzelli kişinin yaralanması ve mevtanın kefeninin parçalanmasını anlayamayanlar geçen geleneksel Kerbela anmalarında yüz kişinin öldüğünü unutmuş olmalılar.
İran Devrimi'nin efsane ismi Humeyni'nin 1989'daki cenaze töreninde de, benzer hadiseler yaşanmıştı. O cenazede kaç kişinin öldüğünü hatırlamıyorum ama, 89 yaşındaki Ayetullah'ın kefeni parçalamıştı. Hatta cesedin de benzer bir duruma maruz kaldığı konuşuldu.
Humeyni ve Süleymani'yi zihin planında bir araya getiren şey, sadece cenaze törenlerinde şahit olduğumuz abartı ve akıl dışılıklar değil. İran Halkı, mevcut rejime olan kızgınlığını boşaltacak ağlama duvarı arayışında. Halk, 1979 devriminin sahibi Ayetullah Humeyni için gösterdiği taşkınlığı, aradan geçen kırk yıldan sonra, bir Ayetullah'a değil, askeri bir kumandana gösteriyor. İran devriminde önemli rol oynayan dini liderler, devrimin babası Humeyni'nin mirasçısı olarak davranıyorlar ama, anlaşılan o ki, bütün kredilerini tükettikleri için, devrimin ikinci ayağı olan Devrim Muhafızları İran halkı için sığınılacak tek kapı ve kurtuluş çaresi olarak görünüyor.
Dışa kapalı bir ülke olan İran içine düştüğü ekonomik krizi artık gizleyemiyor. Rusya-İran ve ABD üçgeninde gerçekleştirilen ve asla tesadüf olmayan Süleymani suikastı, İran için iyi bir projeydi. Ne var ki, İran'ın Ukrayna yolcu uçağını yanlışlıkla düşürdüğünü itiraf etmesi, Süleymani'nin oluşturduğu rüzgarı tersine çevirdi. İşin garip tarafı, İran Halkı “Katil Ali Hamaney!” sloganları ile, uçağı düşüren komutan kademesini değil, ülkede kırk yıldır hüküm süren Molla Takımı'nı hedef aldı. Anlaşılan o ki, İran tam bir panik atak yaşıyor.
İranlı Komutan'ın ölümü bırakın yeni bir dünya savaşı başlatmayı, Ortadoğu'da sıradan bir asayiş vak'ası kadar bile sürekli olmadı. İran'ın içine düştüğü ekonomik bunalım ülkeyi aşırı duyarlı hale getirmiş durumda. İran, acemi asker gibi, en küçük kıpırtıya mermi yağdırıyor.
İran, bu şaşkınlığı ile sadece ABD'yi değil, bütün dünyayı karşısına almış durumda. Şimdi herkes, “İran'ın elinde nükleer bir güç olsaydı, tetiğe dokunmakta hiç tereddüt etmezdi. Aman dikkat!” endişeleri dolaşmaya başladı. Sivil yolcularla dolu uçağı gözünü kırpmadan havaya uçuran bir ülkenin savrulmasından bahsediyoruz.
Meşhur söz; “Aptal çoban, sürüye kurt çağırırmış!” Kıyamet ile alakalı olmadık senaryolara teşne, ucuz medya esnafı durumuna düşmektense, ağır davranıp işi oluruna bırakmayı, 2020'yi daha soğukkanlı geçirmenin ilk şartı olarak görüyoruz.
[Kadir Gürcan] 14.1.2020 [Samanyolu Haber]
Kıyamet beklentisine girmek ilerlemiş yaş fantazilerindendir. Kendilerini çok fazla önemseyen düşük ölçekli bir çok yazar, “Her şeyi gördük, bir de kıyameti görelim, ayol!” hırsına kapılmışlar. Dini konuları yazmaktan hoşlanan İmam-Hatip'in orta ikisinden terk, İslamcı yazarlar da öyle, günlük kahve ve İskambil kağıdı falını ihmal etmeyen, astroloji tiryakisi seküler yazarlar da!
Geçtiğimiz yıl yine bugünlerde “Kıyamet kopmaz merak etmeyin!” diye yazmıştım. Kendince alamet ve işaretleri bir araya getirip, eli kulağında kıyamet bekleyen bir okuyucu ağzına geleni söylemişti. Bazılarına göre 2019 ahir zaman kehanetleri için iyi bir rakam olarak duruyordu. Öyle olmadı. Naçizane bizim de kendimize göre bir araya getirdiğimiz datalarımız vardı ama, kimse ile paylaşmadık. Kıpırtıya şarjör boşaltacak değildik elbette! Eğer biz de elimizdeki kartları gösterseydik, şimdi o akıl fukaralarını makaraya sarma şansımız olmayacaktı. Geçtiğimiz yıl için, felaket senaryolarının birinci kaynağı sayılan Nostradamus bile yanıldı, gerisini siz hesap edin. Bakın yaşlı kahin hala bir şey söylemiyor. O da 2020'yi es mi geçti ne?
Herkes gibi, yeni yılda biz de temkinliyiz. Geçen yılın tahminleri içinde, bir türlü kopmayan Üçüncü Dünya Savaşı beklentisi vardı; sene yetmedi. Yılı uzatmak kimsenin elinden de gelmiyor. Dış basın da, yeni yıl tahmin ve öngörüleri konusunda pek isteksiz. Nemize lazım, daha yılın başındayız. 2019'un öfkesini soğutamayanları üzerimize saldırtmayalım.Yıkılası hanede evlad-u iyal var! Elon Musk'ın uzaya gönderdiği Tesla, kıyamet rüzgarlarının yönünü değiştirmiş olmasın! Kim bilir? 2019 mağdurlarının morallerini düzeltmek için bu türden uçuk iddialara öylesine ihtiyaçları var ki, anlatamam.
ABD'nin İranlı generale düzenlediği suikast ile başlayan 2020, Yılbaşı Kutlamaları rehavetinden kurtulamayan dünya gündeminde ancak bir hafta dayanabildi. Ortadoğu'nun gündeminde biraz daha kalabilir. Bölgenin değişik ülkelerinde konuşlanmış olan Şii Militanlar, önümüzdeki yılı Anti-Amerikan tehditleri ile geçirirler artık. Bu tür olaylardan sonra, televizyonlara mesaj vermekten ölesiye zevk alan, ağzı en az başındaki sarığı kadar büyük Hizbullah lideri yine kameralara abanarak ABD'yi tehdit etti. Daha Süleymani'nin cenazesi kalkmadan, tehditkar üslubunu değiştiren ve Amerika ile anlaşma masasına oturma teklifleri yapan İran bile yumuşadı. O zavallı, hadiseyi hala anlayamadı.
Süleymani'nin cenaze töreni Şii Dünyası için tam bir Kerbela Havası estirdi. Irak, şehid ve Kerbela üçlüsü dini düşüncesi ölümler üzerine inşa edilmiş Şii eğilim için asla sıradan sayılmaz. Şii Dünya yine bir Hüseyin Evladı için yas tutuyor. Süleymani'nin cenaze merasiminde kırk kişinin ölmesi, ikiyüzelli kişinin yaralanması ve mevtanın kefeninin parçalanmasını anlayamayanlar geçen geleneksel Kerbela anmalarında yüz kişinin öldüğünü unutmuş olmalılar.
İran Devrimi'nin efsane ismi Humeyni'nin 1989'daki cenaze töreninde de, benzer hadiseler yaşanmıştı. O cenazede kaç kişinin öldüğünü hatırlamıyorum ama, 89 yaşındaki Ayetullah'ın kefeni parçalamıştı. Hatta cesedin de benzer bir duruma maruz kaldığı konuşuldu.
Humeyni ve Süleymani'yi zihin planında bir araya getiren şey, sadece cenaze törenlerinde şahit olduğumuz abartı ve akıl dışılıklar değil. İran Halkı, mevcut rejime olan kızgınlığını boşaltacak ağlama duvarı arayışında. Halk, 1979 devriminin sahibi Ayetullah Humeyni için gösterdiği taşkınlığı, aradan geçen kırk yıldan sonra, bir Ayetullah'a değil, askeri bir kumandana gösteriyor. İran devriminde önemli rol oynayan dini liderler, devrimin babası Humeyni'nin mirasçısı olarak davranıyorlar ama, anlaşılan o ki, bütün kredilerini tükettikleri için, devrimin ikinci ayağı olan Devrim Muhafızları İran halkı için sığınılacak tek kapı ve kurtuluş çaresi olarak görünüyor.
Dışa kapalı bir ülke olan İran içine düştüğü ekonomik krizi artık gizleyemiyor. Rusya-İran ve ABD üçgeninde gerçekleştirilen ve asla tesadüf olmayan Süleymani suikastı, İran için iyi bir projeydi. Ne var ki, İran'ın Ukrayna yolcu uçağını yanlışlıkla düşürdüğünü itiraf etmesi, Süleymani'nin oluşturduğu rüzgarı tersine çevirdi. İşin garip tarafı, İran Halkı “Katil Ali Hamaney!” sloganları ile, uçağı düşüren komutan kademesini değil, ülkede kırk yıldır hüküm süren Molla Takımı'nı hedef aldı. Anlaşılan o ki, İran tam bir panik atak yaşıyor.
İranlı Komutan'ın ölümü bırakın yeni bir dünya savaşı başlatmayı, Ortadoğu'da sıradan bir asayiş vak'ası kadar bile sürekli olmadı. İran'ın içine düştüğü ekonomik bunalım ülkeyi aşırı duyarlı hale getirmiş durumda. İran, acemi asker gibi, en küçük kıpırtıya mermi yağdırıyor.
İran, bu şaşkınlığı ile sadece ABD'yi değil, bütün dünyayı karşısına almış durumda. Şimdi herkes, “İran'ın elinde nükleer bir güç olsaydı, tetiğe dokunmakta hiç tereddüt etmezdi. Aman dikkat!” endişeleri dolaşmaya başladı. Sivil yolcularla dolu uçağı gözünü kırpmadan havaya uçuran bir ülkenin savrulmasından bahsediyoruz.
Meşhur söz; “Aptal çoban, sürüye kurt çağırırmış!” Kıyamet ile alakalı olmadık senaryolara teşne, ucuz medya esnafı durumuna düşmektense, ağır davranıp işi oluruna bırakmayı, 2020'yi daha soğukkanlı geçirmenin ilk şartı olarak görüyoruz.
[Kadir Gürcan] 14.1.2020 [Samanyolu Haber]
Scholl Kardeşler ve… [Fikret Kaplan]
“Kendime onlarca kez söz vermiştim. Kızımın önünde ağlamayacaktım. Fakat küçük Sophie’mi solgun yüzüyle birden karşımda görünce, sözümü tutamadım... İçim parçalandı… O ise gözyaşlarını içine akıttı, ağlamadı. Bizden daha güçlüydü. Bizi, her zaman olduğu gibi, ölüme giderken de üzmek istemedi benim sevgili küçük Sophie'm!
‘Evimizin merdivenlerinde artık seni karşılayamayacağım kızım’ dedim ona. ‘Cennetin en güzel yerinde yeniden buluşacağız anneciğim, üzülme!.. Fritz’ime selamlar götür. O da üzülmesin! dedi. Ve onu birden kollarımızın arasından çekip götürdüler...”
Ölüme mahkûm edilen kızı Sophie Scholl’den bahsediyordu bu kadıncağız… Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde biyoloji ve felsefe okuyan biricik ciğerparesinden… Kızıyla birlikte aynı anda idama mahkum edilen oğlundan ve onların arkadaşı olan gençten...
Peki neydi bu gençlerin ve onlarla birlikte hareket eden ‘Beyaz Gül’ün temsilcilerinin suçu ? 21 yaşındaki Sophie Scholl, 24 yaşlarındaki tıp öğrencisi ağabeyi Hans Scholl ve ağabeyinin sınıf arkadaşı olan Christoph Probst nasıl bir suça bulaşmışlardı da idama mahkum edilmişlerdi?
Okul tatillerinde Almanya’daki bütün tıp öğrencileri, Wehrmacht’ın Sıhhiye Bölüğü’nde görev yapmak zorundaydılar. Hans ve Christoph da görevlendirilmişlerdi yaralı askerlerin tedavisi için… Hem de savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü Doğu Cephesinde… Toplama kamplarında Nazilerin işlediği toplu kıyımları bizzat görmüşlerdi…On binlerce Alman askerinin Hitler'in gerçekleşemeyecek hayalleri uğruna nasıl ölüme yollandığına şahit olmuşlardı. Fakat, halk adeta uyutulmuştu Goebbels’in oluşturduğu havuz medyasıyla…
Hitler, Goebbels’in yolsuzluklarına müsamaha edip görmezden gelerek onun her türlü algıyla halkı kandırmasını istemişti. ‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur! Bana vicdansız bir medya ver, sana şuursuz bir toplum vereyim’’ demişti Goebbels. Bu amaçla, açmıştı yandaşa kesenin ağzını. Ülkedeki her gazeteyi, her radyo yayınını ve her sosyal faaliyeti verdiği rüşvetlerle, yönlendirme yoluna gitmişti. Yandaş bir medya ve yalanlarla kurulu bir algı dünyası oluşturmuştu.
Goebbels, savaş boyunca, yazı ve konuşmalarıyla insanları bu algı psikolojisinde tutmaya devam etmişti. Halk bir grup çılgının fantezilerine figüran olduğunu fark ettiğinde artık çok geç olacaktı.
İşte, Hans Scholl ve sınıf arkadaşı Christoph Probst Münih’e geri döndüklerinde, diktatörlüğün ülkeyi nasıl bir felakete sürüklediğinden hâlâ habersiz olan ya da savaşın büyük yıkımlarını görmezden gelecek kadar uyuşmuş olan halkı uyandırmak amacıyla harekete geçtiler...
Hans Scholl ve arkadaşları büyük bir gizlilik içinde, Scholl Kardeşlerin oturduğu Franz Josef Caddesi, 13 No’lu binanın arkasındaki bodrum katında “Beyaz Gül” adıyla şiddet içermeyen, pasif bir uyanış hareketi başlattılar. Eğitimlerinin yanında kaleme aldıkları bildirileri çok büyük zorluklar içinde çoğaltıp, Münih'te ve diğer bazı büyük kentlerde el altından dağıtmaya başladılar ve başarılı oldular...
Bir yıl içinde, vicdanlı ve insaflı kalplere sevgiyle seslenen bir dille beş ayrı bildiri hazırladılar. “Beyaz Gül” imzası vardı bildirilerin altında. Okuyanları derinden etkileyen bu bildiriler bütün Almanya'da çok ses getirdi. Apartman kapılarına, otobüs duraklarına, posta kutularına gizlice bırakılan ve hızla elden ele dolaşan bildirilerle küplere binmişti diktatörlük idaresi… Bütün üniversitelere “gizlidir” damgalı mektuplar yollayıp, rektörden hademeye kadar bütün görevlilere, bu bildirileri hazırlayanların bir an önce yakalanmaları için kendileriyle acilen işbirliğine geçmelerini emrediyordu. Münih başta olmak üzere birçok üniversitede yoğun bir cadı avı başlatıldı...
17 Şubat 1943 gecesi yine gizlice buluşan arkadaşlar altıncı bildirinin dağıtılacak yerleri konusunda kararsız kaldılar. Zira, imkanları ölçüsünde her yere dağıtmışlar, bu arada diktatörlük idaresi de her tarafta onları iyice kıstırmıştı. Hans Scholl, o gece her şeyi göze alarak kimsenin ummadığı bir yerde, okuduğu üniversitede gizlice dağıtmaya karar verdi.
18 Şubat 1943’de bütün ısrarlara rağmen kız kardeşi Sophie Scholl da ona yardım etmek için ağabeyiyle üniversiteye geldi. Saat 11.45’te okudukları üniversitenin ana binasında, altıncı bildiriyi dağıttılar… Fakat hala çantalarında bir kısım kalmıştı ve ülkelerinin özgür olması adına bir kağıdı bile geri götürmeye içleri elvermiyordu. Bildirileri koridorlara, merdivenlere alelacele bırakan Scholl kardeşler, kendilerini sinsice takip eden okul hademesi Jakob Schmid’in farkında değildiler. Ve onun tarafından yakalandılar...
Nazi Partisindeki etkin görevleri nedeniyle çok yeteneksiz biri olmasına rağmen genç yaşında Maximilian Üniversitesi'nin rektörlüğüne atanmış Prof. Walter Wüst, ele geçirdikleri başarılı iki öğrenci kardeşi büyük bir gururla diktatörlük rejimine teslim etti...
İşkenceler ve ağır sorgulamalar altında soruşturmanın kapsamı genişletilmişti…. Hans’ın odasında ele geçirilen bir not defterinde ismi vardı Christoph’un. Bu tek kanıt, onu ölüme götürmeye yetmişti. Scholl kardeşlerin sorguda ısrarla, “Bütün bu işleri biz yaptık, yazıp dağıttığımız bildirilerle ikimizden başka hiç kimsenin ilgisi yok!” demeleri dikkate alınmadı.
Bu üç genç tamamen düzmece olan Münih Adalet Sarayı’nın 253 numaralı salonunda vatana ihanet suçundan yargılandılar. Bu önemli davaya, Berlin’den Münih’e getirtilen ve verdiği üç bine yakın idam kararıyla Almanya tarihine, “Hitler’in kanlı hakimi” diye geçen Mahkeme Başkanı Roland Freisler baktı.
Gençlerin, dört gün süren sorgularındaki dik duruşları duruşma salonunda da devam etti…. Onların inancı, zalimler karşısında eğilmeyecek kadar onurlu olan başları, hak ve hukuk konusunda oradakilere verdikleri insanlık dersleri Mahkeme Başkanı Roland Freisler’i çileden çıkardı.
Hakim Freisler, sanık sandalyesindeki gençlere duruşma boyunca gırtlağı patlarcasına hakaretler yağdırdı… öfkesini bağırarak dindiremedi. Art arda kışkırtıcı sorularla saldırmaya devam etti. Gençlerin soğukkanlılık içinde verdiği bilinç dolu yanıtlar güdümlü mahkeme heyeti tarafından hiç dikkate alınmadı, duruşma kayıtlarına dahi doğru dürüst geçmedi...
Scholl Kardeşler, kaçınılmaz sona yürürlerken, mahkeme heyetine cesurca haykırdılar sözlerini.
Sophie, Freisler’in nefret dolu gözlerinin içine bakarak:
- Bizim bildirilerde yazıp söylediğimiz gerçekleri sizler de mutlaka düşünüyorsunuz; ama bunu seslendirmeye cesaretiniz yok, çünkü korkaksınız! dedi.
Hans, kız kardeşinin sözlerini şöyle tamamladı:
- Bugün bizi idam ediyorsunuz, fakat yarın sizler bizim durduğumuz bu yerde yargılanacak ve idama mahkûm edileceksiniz!
Yıldırım hızıyla ölüm cezasına çarptırılan üç genç, yaka paça çıkartılıp, aynı gün, başları giyotine vurulmak üzere Stadelheim Cezaevi’ne götürüldüler…
Kızları Sophie ve oğulları Hans ile vedalaşmaları için verilen birkaç dakikalık süre, yaşamlarının en acı anıydı baba Robert ve anne Lina Scholl için…
Baba Robert, onlara sımsıkı sarıldı ve:
- Sizinle gurur duyuyorum, yaptıklarınızla tarihe geçeceksiniz! dedi. Çocuklarının, sonu ölüm bile olsa, büyük bir inanç içinde kaderlerine razı olmalarına hayran kaldı. Her zamanki gibi dimdikti başları çocuklarının.
Hans:
- Anneciğim, babacığım, tüm şiddete rağmen, dimdik ayakta kalabilmek! der Goethe. Unutmayın, siz de dimdik ayakta kalmayı başarmalısınız! Yaptıklarımız doğruydu. Biz hiç pişman değiliz! dedi ayrılırken...
Kederli anne ve baba, cezaevinin kapısından birbirlerine tutunarak ağır adımlarla dışarıya çıktılar. Onları kapıda Sophie’nin nişanlısı Yüzbaşı Fritz Hartnagel karşıladı. Cezaevi kapısında sımsıkı kucaklaşıp, bir süre sessizce ağladılar...
Cezaevi müdürü, saat 17’de cezaların infaz edileceğini bildirmişti baba Scholl’e. Cenazeler, cezaevinin hemen yanındaki Perlacher Forst Mezarlığında toprağa verilecekti. Mezarlık görevlileri, gençler için yan yana üç mezar yeri kazmaya başlamışlardı bile...
Scholl çifti ve Fritz, cezaevi ile mezarlık arasındaki tenha yolun kenarında, soğuk bir banka oturdular. Yıkılmışlığın o ağır sessizliği içinde bir müddet öylece durdular... Bu dünya hayatı davası olmayan birileri için gerçekten yaşanmaya değmezdi… ‘Tüm şiddete rağmen, dimdik ayakta kalabilmek!..’ Evladının bu sözleri kulaklarında çınlıyordu… ‘Yaptıklarımız doğruydu. Biz hiç pişman değiliz!..’
Baba Scholl gözyaşlarına boğuldu, hiçbir şey söyleyemedi. Anne Scholl hem Sophie’nin son sözlerini nişanlısı Fritz’e iletmek hem de yüreğinin üstüne bir kaya gibi oturan üzüntüsünü atmak için kızıyla vedalaşma anını anlattı:
- Kendime onlarca kez söz vermiştim. Kızımın önünde ağlamayacaktım. Fakat küçük Sophie’mi solgun yüzüyle birden karşımda görünce, sözümü tutamadım... İçim parçalandı… O ise gözyaşlarını içine akıttı, ağlamadı. Bizden daha güçlüydü. Bizi, her zaman olduğu gibi, ölüme giderken de üzmek istemedi benim sevgili küçük Sophie'm! Evimizin merdivenlerinde artık seni karşılayamayacağım kızım’ dedim ona. ‘Cennetin en güzel yerinde yeniden buluşacağız anneciğim, üzülme!.. Fritz’ime selamlar götür. O da üzülmesin! dedi. Ve onu birden kollarımızın arasından çekip götürdüler...”
Hıçkırıklara boğulan anne Scholl'ün soğuk ellerini avucuna aldı Fritz. Kabus dolu savaşın katılaştırdığı yüreği askeri üniformasının altında ilk kez açıktan ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu… Elini paltosunun iç cebine attı, Sophie’sinden aldığı son mektubu çıkardı. Bir hafta önce askeri hastanede ateşler içinde kıvranırken aldığı bu mektubu, son dört gecedir belki yüzlerce kez okumuştu. İki kuru yaprak yapıştırmıştı kısa mektubunun üst köşesine sevgili Sophie'si…
“Sevgili Fritz’im, 16 Şubat 1943, Münih
Dün çiçekçiden satın aldığım üstü eflatun çiçeklerle yüklü, olağanüstü güzellikteki dal parçası, önümdeki yazı masamda, pencereden düşen gün ışığı altında salına salına dans edip durmakta.
Yüreğime ve gözlerime dolan sevincin coşkusuyla şu an en büyük dileğim; bu güzelim çiçekler solmadan bir an önce geri gelmen...
Ne zaman geleceksin?
İlk mektubum sana adres yanlışlığı yüzünden ulaşmamış. Şimdiki yazdığım adres yeterlidir umarım. En iyisi senden bir mektup alasıya kadar beklemek.
Geçenlerde (Wilhelm) Geyer ile burada ona ait resimlerin bir sergisini açtık. Onunla çok sık buluşuyoruz. Onun sıcak dostluğu insanı dinginleştiriyor.
Ne yazık! Sana bunları mektupta yazmak yerine, yanımda olmanı, bu güzel anları seninle birlikte yaşamayı isterdim oysa.
Yakında dönmen ve her şeye bıraktığımız yerden başlamak umuduyla.
Sophie’n sana çok çok selamlar yolluyor...”
Fritz gözyaşları içinde bu satırları okurken, üç gencin infaz saatleri yaklaşıyordu içerde… Bu arada, vicdanının sesine kulak veren kadın gardiyan:
- Kurallara aykırı ama... diyerek Sophie’yi hücresinden bildirilen saatten biraz erken çıkardı. Eline bir sigara ve kibrit tutuşturup demir parmaklıklar ardındaki bekleme odasına, ayakta sessizce yan yana duran Hans ve Christoph’un yanına getirdi. Bu son birkaç dakikayı onlara vedalaşmaları için tanımıştı kadın gardiyan.
Sophie, bitkin adımlarla ağabeyine ve Christoph’a yaklaştı…masum gözlerle baktı onlara. Kucaklaştılar sessizce…
- Yaptığımız iş doğruydu! dedi sadece Christoph iki kardeşin yüzüne bakarak…. Christoph biraz suçluluk hissediyordu. Çünkü, duruşmada kendisine son söz hakkı verildiğinde, infazının ertelenmesini dilemişti mahkeme heyetinden. Arkadaşlarının cesur duruşları karşısında, karısını ve çocuklarını son bir kez görmek umuduyla da olsa, üstü kapalı bir af dilediği için içten içe pişmanlık duyuyordu.
Bu isteği, ölümden korktuğu ya da yaptıklarından pişmanlık duyduğu için değildi. Christoph, evli ve üç çocuk babasıydı. Üçüncü çocuğu henüz dört haftalıktı. Eşi Herta, günlerdir loğusa ateşiyle yatmaktaydı. Diğer çocukları ise henüz iki ve üç yaşındaydılar. Babalarının yüzünü ilerde hiç anımsayamayacak yaşta olsalar da onları kucağına almak, son bir kez öpmek istiyordu Christoph. Bu dileği, Yargıç Freisler:
- Alman çocuklarının senin gibi aşağılık bir babaya ihtiyaçları yoktur! diyerek anında reddetmişti.
Üçünün de yüzünde bir tedirginlik, gözlerinde derin bir hüzün vardı. Sophie, elindeki sigarayı yaktı, derin derin nefesler çekip ağabeyine uzattı, ağabeyi de Christoph’a... Bildirileri elle çoğalttıkları o uykusuz ve yorgun gecelerin son nefesiymiş gibi derin derin çektiler içlerine...
Hiç konuşmadan bir süre birbirlerini süzdüler. Gözlerin sessizce vedasıydı bu… vazgeçmişlerdi sözcüklerden… Sözcüklerin bir kıymeti kalmamıştı artık… çünkü harekete geçirmiyordu vicdanları… İnsaflar sözden anlamaz olmuştu… Hak, hukuk, adalet o kalın kitapların arasında sadece okumak için mi vardı?.. Üniversitelerdeki onca akademisyen, doktor, öğrenci… insanlığın milyonlarca yıldan beri tecrübeyle kazandığı hakikatler… hikayeler, öyküler, romanlar, şiirler… bir korkuyla yok edilecek kadar basit miydi ki zilletle yaşama uğruna yok ediliyordu…
Neredeydi o hakların savunuculuğunu yapan insanlar… Neden sesleri çıkmazdı? Çıkarlarının altında kaybolmamış hakimler, savcılar, avukatlar… insanlığın huzuruna kendilerini adamış bilim adamları… körleşmemiş gözler, sağırlaşmamış kulaklar… evlatlarına iyilik masalları anlatan babalar, anneler…nineler, dedeler neredeydi?
Faust ve Mefisto’nun mücadelesini destanlaştıran Goethe'nin dillerine ne olmuştu?.. ‘Tüm şiddete rağmen, dimdik ayakta kalabilmek!..’ diye üniversitede başarı hikayeleri anlatan hocalardan kimse kalmamış mıydı hayatta?
Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Campanella’yı… Cervantes’i, Viktor Hugo’yu… Mücadeleyi, sevgiyi, ahlakı, erdemi… aşkı, fedakarlığı… karakterli olmayı… eğilip bükülmemeyi, satılıp alınmamayı… boğazlarını patlatırcasına savunan ediplere, sanatkarlara, öğretmenlere ne olmuştu?
İnsanlık onurunu, hak ve hukuku… savunacak sadece bu üç genç kalmışsa onlar da yok ediliyordu işte! Neredeydi insan namını taşıyan gerçek vicdanlar?
Üçü de konuşmuyor, birbirlerinin yüzlerine bakarak paylaşıyorlardı bu düşüncelerini. İnsan ne tuhaf bir varlıktı! Zilletle yaşamayı nasıl izzetle ölmeye tercih ederdi? Böyleleri zaten her an zilletin en reziliyle bin kere ölmüyor muydu?
İnsan izzetle yaşamalı ve ölecekse de hür yaşama adına insanlık için Hizmet ederken ölmeliydi!
Hans, kız kardeşi Sophie’nin yüzünü duruşma salonundaki gibi gururla izliyordu. Ulm’deki baba evinden üniversite okumak için Münih’e gelişinin üstünden henüz dokuz ay geçmişti. Sophie’nin ağır valizleriyle trenden zar zor inişi, sevinç çığlıklarıyla kucaklaşmaları gözlerinin önündeydi...
Sophie’yi bu hareketten uzak tutmak için ne çok ısrar etmişti Hans. Fakat söz dinletememişti dava ruhu taşıyan bu kardeşine... Hak ve hukuk adına bir şey yapabilmenin coşkusuyla her işe atılmış, aldığı her görevi en iyi şekilde yerine getirmişti Sophie.
Saat 17'ye yaklaşıyordu. Cellat Johann Reichhart, binlerce infazın verdiği alışkanlıkla, 'hazırım' işareti verdi kapıdan.
Giyotin odasına ilk Sophie gidecekti. Üç genç, “Birkaç dakika sonra sonsuzlukta buluşmak üzere!” diyerek birbirlerine son kez, sımsıkı sarıldılar.
Gardiyan bekleme odasının kapısını açtı. Siyah elbiseli, kravatlı, fötr şapkalı infaz görevlileri, Sophie’nin zayıf kollarını kelepçeleyip, giyotin odasına götürmek için avluya çıkardılar. Ağabeyi Hans’ın çok övdüğü bahçedeki çiçeklerin açmasına çok kısa bir süre kala hayattan koparılan Sophie’nin son sözleri şunlar oldu:
“Güneş hâlâ ışıl ışıl…”
Scholl Kardeşler ve “Beyaz Gül”ün diğer üyeleri… Willi Graf, Alexsander Schmorell…son bildirinin tamamını kaleme alan hocaları Profesör Kurt Huber… ve onlar gibi günümüze kadar hür düşünce uğruna tutuklanan, sorgulanan, işkence gören milyonlarca masum gönül...vicdanlı, insaflı ve merhametli insanların seslerini güçlü çıkaracakları günü bekliyor…
[Fikret Kaplan] 14.1.2020 [Samanyolu Haber]
‘Evimizin merdivenlerinde artık seni karşılayamayacağım kızım’ dedim ona. ‘Cennetin en güzel yerinde yeniden buluşacağız anneciğim, üzülme!.. Fritz’ime selamlar götür. O da üzülmesin! dedi. Ve onu birden kollarımızın arasından çekip götürdüler...”
Ölüme mahkûm edilen kızı Sophie Scholl’den bahsediyordu bu kadıncağız… Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde biyoloji ve felsefe okuyan biricik ciğerparesinden… Kızıyla birlikte aynı anda idama mahkum edilen oğlundan ve onların arkadaşı olan gençten...
Peki neydi bu gençlerin ve onlarla birlikte hareket eden ‘Beyaz Gül’ün temsilcilerinin suçu ? 21 yaşındaki Sophie Scholl, 24 yaşlarındaki tıp öğrencisi ağabeyi Hans Scholl ve ağabeyinin sınıf arkadaşı olan Christoph Probst nasıl bir suça bulaşmışlardı da idama mahkum edilmişlerdi?
Okul tatillerinde Almanya’daki bütün tıp öğrencileri, Wehrmacht’ın Sıhhiye Bölüğü’nde görev yapmak zorundaydılar. Hans ve Christoph da görevlendirilmişlerdi yaralı askerlerin tedavisi için… Hem de savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü Doğu Cephesinde… Toplama kamplarında Nazilerin işlediği toplu kıyımları bizzat görmüşlerdi…On binlerce Alman askerinin Hitler'in gerçekleşemeyecek hayalleri uğruna nasıl ölüme yollandığına şahit olmuşlardı. Fakat, halk adeta uyutulmuştu Goebbels’in oluşturduğu havuz medyasıyla…
Hitler, Goebbels’in yolsuzluklarına müsamaha edip görmezden gelerek onun her türlü algıyla halkı kandırmasını istemişti. ‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur! Bana vicdansız bir medya ver, sana şuursuz bir toplum vereyim’’ demişti Goebbels. Bu amaçla, açmıştı yandaşa kesenin ağzını. Ülkedeki her gazeteyi, her radyo yayınını ve her sosyal faaliyeti verdiği rüşvetlerle, yönlendirme yoluna gitmişti. Yandaş bir medya ve yalanlarla kurulu bir algı dünyası oluşturmuştu.
Goebbels, savaş boyunca, yazı ve konuşmalarıyla insanları bu algı psikolojisinde tutmaya devam etmişti. Halk bir grup çılgının fantezilerine figüran olduğunu fark ettiğinde artık çok geç olacaktı.
İşte, Hans Scholl ve sınıf arkadaşı Christoph Probst Münih’e geri döndüklerinde, diktatörlüğün ülkeyi nasıl bir felakete sürüklediğinden hâlâ habersiz olan ya da savaşın büyük yıkımlarını görmezden gelecek kadar uyuşmuş olan halkı uyandırmak amacıyla harekete geçtiler...
Hans Scholl ve arkadaşları büyük bir gizlilik içinde, Scholl Kardeşlerin oturduğu Franz Josef Caddesi, 13 No’lu binanın arkasındaki bodrum katında “Beyaz Gül” adıyla şiddet içermeyen, pasif bir uyanış hareketi başlattılar. Eğitimlerinin yanında kaleme aldıkları bildirileri çok büyük zorluklar içinde çoğaltıp, Münih'te ve diğer bazı büyük kentlerde el altından dağıtmaya başladılar ve başarılı oldular...
Bir yıl içinde, vicdanlı ve insaflı kalplere sevgiyle seslenen bir dille beş ayrı bildiri hazırladılar. “Beyaz Gül” imzası vardı bildirilerin altında. Okuyanları derinden etkileyen bu bildiriler bütün Almanya'da çok ses getirdi. Apartman kapılarına, otobüs duraklarına, posta kutularına gizlice bırakılan ve hızla elden ele dolaşan bildirilerle küplere binmişti diktatörlük idaresi… Bütün üniversitelere “gizlidir” damgalı mektuplar yollayıp, rektörden hademeye kadar bütün görevlilere, bu bildirileri hazırlayanların bir an önce yakalanmaları için kendileriyle acilen işbirliğine geçmelerini emrediyordu. Münih başta olmak üzere birçok üniversitede yoğun bir cadı avı başlatıldı...
17 Şubat 1943 gecesi yine gizlice buluşan arkadaşlar altıncı bildirinin dağıtılacak yerleri konusunda kararsız kaldılar. Zira, imkanları ölçüsünde her yere dağıtmışlar, bu arada diktatörlük idaresi de her tarafta onları iyice kıstırmıştı. Hans Scholl, o gece her şeyi göze alarak kimsenin ummadığı bir yerde, okuduğu üniversitede gizlice dağıtmaya karar verdi.
18 Şubat 1943’de bütün ısrarlara rağmen kız kardeşi Sophie Scholl da ona yardım etmek için ağabeyiyle üniversiteye geldi. Saat 11.45’te okudukları üniversitenin ana binasında, altıncı bildiriyi dağıttılar… Fakat hala çantalarında bir kısım kalmıştı ve ülkelerinin özgür olması adına bir kağıdı bile geri götürmeye içleri elvermiyordu. Bildirileri koridorlara, merdivenlere alelacele bırakan Scholl kardeşler, kendilerini sinsice takip eden okul hademesi Jakob Schmid’in farkında değildiler. Ve onun tarafından yakalandılar...
Nazi Partisindeki etkin görevleri nedeniyle çok yeteneksiz biri olmasına rağmen genç yaşında Maximilian Üniversitesi'nin rektörlüğüne atanmış Prof. Walter Wüst, ele geçirdikleri başarılı iki öğrenci kardeşi büyük bir gururla diktatörlük rejimine teslim etti...
İşkenceler ve ağır sorgulamalar altında soruşturmanın kapsamı genişletilmişti…. Hans’ın odasında ele geçirilen bir not defterinde ismi vardı Christoph’un. Bu tek kanıt, onu ölüme götürmeye yetmişti. Scholl kardeşlerin sorguda ısrarla, “Bütün bu işleri biz yaptık, yazıp dağıttığımız bildirilerle ikimizden başka hiç kimsenin ilgisi yok!” demeleri dikkate alınmadı.
Bu üç genç tamamen düzmece olan Münih Adalet Sarayı’nın 253 numaralı salonunda vatana ihanet suçundan yargılandılar. Bu önemli davaya, Berlin’den Münih’e getirtilen ve verdiği üç bine yakın idam kararıyla Almanya tarihine, “Hitler’in kanlı hakimi” diye geçen Mahkeme Başkanı Roland Freisler baktı.
Gençlerin, dört gün süren sorgularındaki dik duruşları duruşma salonunda da devam etti…. Onların inancı, zalimler karşısında eğilmeyecek kadar onurlu olan başları, hak ve hukuk konusunda oradakilere verdikleri insanlık dersleri Mahkeme Başkanı Roland Freisler’i çileden çıkardı.
Hakim Freisler, sanık sandalyesindeki gençlere duruşma boyunca gırtlağı patlarcasına hakaretler yağdırdı… öfkesini bağırarak dindiremedi. Art arda kışkırtıcı sorularla saldırmaya devam etti. Gençlerin soğukkanlılık içinde verdiği bilinç dolu yanıtlar güdümlü mahkeme heyeti tarafından hiç dikkate alınmadı, duruşma kayıtlarına dahi doğru dürüst geçmedi...
Scholl Kardeşler, kaçınılmaz sona yürürlerken, mahkeme heyetine cesurca haykırdılar sözlerini.
Sophie, Freisler’in nefret dolu gözlerinin içine bakarak:
- Bizim bildirilerde yazıp söylediğimiz gerçekleri sizler de mutlaka düşünüyorsunuz; ama bunu seslendirmeye cesaretiniz yok, çünkü korkaksınız! dedi.
Hans, kız kardeşinin sözlerini şöyle tamamladı:
- Bugün bizi idam ediyorsunuz, fakat yarın sizler bizim durduğumuz bu yerde yargılanacak ve idama mahkûm edileceksiniz!
Yıldırım hızıyla ölüm cezasına çarptırılan üç genç, yaka paça çıkartılıp, aynı gün, başları giyotine vurulmak üzere Stadelheim Cezaevi’ne götürüldüler…
Kızları Sophie ve oğulları Hans ile vedalaşmaları için verilen birkaç dakikalık süre, yaşamlarının en acı anıydı baba Robert ve anne Lina Scholl için…
Baba Robert, onlara sımsıkı sarıldı ve:
- Sizinle gurur duyuyorum, yaptıklarınızla tarihe geçeceksiniz! dedi. Çocuklarının, sonu ölüm bile olsa, büyük bir inanç içinde kaderlerine razı olmalarına hayran kaldı. Her zamanki gibi dimdikti başları çocuklarının.
Hans:
- Anneciğim, babacığım, tüm şiddete rağmen, dimdik ayakta kalabilmek! der Goethe. Unutmayın, siz de dimdik ayakta kalmayı başarmalısınız! Yaptıklarımız doğruydu. Biz hiç pişman değiliz! dedi ayrılırken...
Kederli anne ve baba, cezaevinin kapısından birbirlerine tutunarak ağır adımlarla dışarıya çıktılar. Onları kapıda Sophie’nin nişanlısı Yüzbaşı Fritz Hartnagel karşıladı. Cezaevi kapısında sımsıkı kucaklaşıp, bir süre sessizce ağladılar...
Cezaevi müdürü, saat 17’de cezaların infaz edileceğini bildirmişti baba Scholl’e. Cenazeler, cezaevinin hemen yanındaki Perlacher Forst Mezarlığında toprağa verilecekti. Mezarlık görevlileri, gençler için yan yana üç mezar yeri kazmaya başlamışlardı bile...
Scholl çifti ve Fritz, cezaevi ile mezarlık arasındaki tenha yolun kenarında, soğuk bir banka oturdular. Yıkılmışlığın o ağır sessizliği içinde bir müddet öylece durdular... Bu dünya hayatı davası olmayan birileri için gerçekten yaşanmaya değmezdi… ‘Tüm şiddete rağmen, dimdik ayakta kalabilmek!..’ Evladının bu sözleri kulaklarında çınlıyordu… ‘Yaptıklarımız doğruydu. Biz hiç pişman değiliz!..’
Baba Scholl gözyaşlarına boğuldu, hiçbir şey söyleyemedi. Anne Scholl hem Sophie’nin son sözlerini nişanlısı Fritz’e iletmek hem de yüreğinin üstüne bir kaya gibi oturan üzüntüsünü atmak için kızıyla vedalaşma anını anlattı:
- Kendime onlarca kez söz vermiştim. Kızımın önünde ağlamayacaktım. Fakat küçük Sophie’mi solgun yüzüyle birden karşımda görünce, sözümü tutamadım... İçim parçalandı… O ise gözyaşlarını içine akıttı, ağlamadı. Bizden daha güçlüydü. Bizi, her zaman olduğu gibi, ölüme giderken de üzmek istemedi benim sevgili küçük Sophie'm! Evimizin merdivenlerinde artık seni karşılayamayacağım kızım’ dedim ona. ‘Cennetin en güzel yerinde yeniden buluşacağız anneciğim, üzülme!.. Fritz’ime selamlar götür. O da üzülmesin! dedi. Ve onu birden kollarımızın arasından çekip götürdüler...”
Hıçkırıklara boğulan anne Scholl'ün soğuk ellerini avucuna aldı Fritz. Kabus dolu savaşın katılaştırdığı yüreği askeri üniformasının altında ilk kez açıktan ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu… Elini paltosunun iç cebine attı, Sophie’sinden aldığı son mektubu çıkardı. Bir hafta önce askeri hastanede ateşler içinde kıvranırken aldığı bu mektubu, son dört gecedir belki yüzlerce kez okumuştu. İki kuru yaprak yapıştırmıştı kısa mektubunun üst köşesine sevgili Sophie'si…
“Sevgili Fritz’im, 16 Şubat 1943, Münih
Dün çiçekçiden satın aldığım üstü eflatun çiçeklerle yüklü, olağanüstü güzellikteki dal parçası, önümdeki yazı masamda, pencereden düşen gün ışığı altında salına salına dans edip durmakta.
Yüreğime ve gözlerime dolan sevincin coşkusuyla şu an en büyük dileğim; bu güzelim çiçekler solmadan bir an önce geri gelmen...
Ne zaman geleceksin?
İlk mektubum sana adres yanlışlığı yüzünden ulaşmamış. Şimdiki yazdığım adres yeterlidir umarım. En iyisi senden bir mektup alasıya kadar beklemek.
Geçenlerde (Wilhelm) Geyer ile burada ona ait resimlerin bir sergisini açtık. Onunla çok sık buluşuyoruz. Onun sıcak dostluğu insanı dinginleştiriyor.
Ne yazık! Sana bunları mektupta yazmak yerine, yanımda olmanı, bu güzel anları seninle birlikte yaşamayı isterdim oysa.
Yakında dönmen ve her şeye bıraktığımız yerden başlamak umuduyla.
Sophie’n sana çok çok selamlar yolluyor...”
Fritz gözyaşları içinde bu satırları okurken, üç gencin infaz saatleri yaklaşıyordu içerde… Bu arada, vicdanının sesine kulak veren kadın gardiyan:
- Kurallara aykırı ama... diyerek Sophie’yi hücresinden bildirilen saatten biraz erken çıkardı. Eline bir sigara ve kibrit tutuşturup demir parmaklıklar ardındaki bekleme odasına, ayakta sessizce yan yana duran Hans ve Christoph’un yanına getirdi. Bu son birkaç dakikayı onlara vedalaşmaları için tanımıştı kadın gardiyan.
Sophie, bitkin adımlarla ağabeyine ve Christoph’a yaklaştı…masum gözlerle baktı onlara. Kucaklaştılar sessizce…
- Yaptığımız iş doğruydu! dedi sadece Christoph iki kardeşin yüzüne bakarak…. Christoph biraz suçluluk hissediyordu. Çünkü, duruşmada kendisine son söz hakkı verildiğinde, infazının ertelenmesini dilemişti mahkeme heyetinden. Arkadaşlarının cesur duruşları karşısında, karısını ve çocuklarını son bir kez görmek umuduyla da olsa, üstü kapalı bir af dilediği için içten içe pişmanlık duyuyordu.
Bu isteği, ölümden korktuğu ya da yaptıklarından pişmanlık duyduğu için değildi. Christoph, evli ve üç çocuk babasıydı. Üçüncü çocuğu henüz dört haftalıktı. Eşi Herta, günlerdir loğusa ateşiyle yatmaktaydı. Diğer çocukları ise henüz iki ve üç yaşındaydılar. Babalarının yüzünü ilerde hiç anımsayamayacak yaşta olsalar da onları kucağına almak, son bir kez öpmek istiyordu Christoph. Bu dileği, Yargıç Freisler:
- Alman çocuklarının senin gibi aşağılık bir babaya ihtiyaçları yoktur! diyerek anında reddetmişti.
Üçünün de yüzünde bir tedirginlik, gözlerinde derin bir hüzün vardı. Sophie, elindeki sigarayı yaktı, derin derin nefesler çekip ağabeyine uzattı, ağabeyi de Christoph’a... Bildirileri elle çoğalttıkları o uykusuz ve yorgun gecelerin son nefesiymiş gibi derin derin çektiler içlerine...
Hiç konuşmadan bir süre birbirlerini süzdüler. Gözlerin sessizce vedasıydı bu… vazgeçmişlerdi sözcüklerden… Sözcüklerin bir kıymeti kalmamıştı artık… çünkü harekete geçirmiyordu vicdanları… İnsaflar sözden anlamaz olmuştu… Hak, hukuk, adalet o kalın kitapların arasında sadece okumak için mi vardı?.. Üniversitelerdeki onca akademisyen, doktor, öğrenci… insanlığın milyonlarca yıldan beri tecrübeyle kazandığı hakikatler… hikayeler, öyküler, romanlar, şiirler… bir korkuyla yok edilecek kadar basit miydi ki zilletle yaşama uğruna yok ediliyordu…
Neredeydi o hakların savunuculuğunu yapan insanlar… Neden sesleri çıkmazdı? Çıkarlarının altında kaybolmamış hakimler, savcılar, avukatlar… insanlığın huzuruna kendilerini adamış bilim adamları… körleşmemiş gözler, sağırlaşmamış kulaklar… evlatlarına iyilik masalları anlatan babalar, anneler…nineler, dedeler neredeydi?
Faust ve Mefisto’nun mücadelesini destanlaştıran Goethe'nin dillerine ne olmuştu?.. ‘Tüm şiddete rağmen, dimdik ayakta kalabilmek!..’ diye üniversitede başarı hikayeleri anlatan hocalardan kimse kalmamış mıydı hayatta?
Dostoyevski’yi, Tolstoy’u, Campanella’yı… Cervantes’i, Viktor Hugo’yu… Mücadeleyi, sevgiyi, ahlakı, erdemi… aşkı, fedakarlığı… karakterli olmayı… eğilip bükülmemeyi, satılıp alınmamayı… boğazlarını patlatırcasına savunan ediplere, sanatkarlara, öğretmenlere ne olmuştu?
İnsanlık onurunu, hak ve hukuku… savunacak sadece bu üç genç kalmışsa onlar da yok ediliyordu işte! Neredeydi insan namını taşıyan gerçek vicdanlar?
Üçü de konuşmuyor, birbirlerinin yüzlerine bakarak paylaşıyorlardı bu düşüncelerini. İnsan ne tuhaf bir varlıktı! Zilletle yaşamayı nasıl izzetle ölmeye tercih ederdi? Böyleleri zaten her an zilletin en reziliyle bin kere ölmüyor muydu?
İnsan izzetle yaşamalı ve ölecekse de hür yaşama adına insanlık için Hizmet ederken ölmeliydi!
Hans, kız kardeşi Sophie’nin yüzünü duruşma salonundaki gibi gururla izliyordu. Ulm’deki baba evinden üniversite okumak için Münih’e gelişinin üstünden henüz dokuz ay geçmişti. Sophie’nin ağır valizleriyle trenden zar zor inişi, sevinç çığlıklarıyla kucaklaşmaları gözlerinin önündeydi...
Sophie’yi bu hareketten uzak tutmak için ne çok ısrar etmişti Hans. Fakat söz dinletememişti dava ruhu taşıyan bu kardeşine... Hak ve hukuk adına bir şey yapabilmenin coşkusuyla her işe atılmış, aldığı her görevi en iyi şekilde yerine getirmişti Sophie.
Saat 17'ye yaklaşıyordu. Cellat Johann Reichhart, binlerce infazın verdiği alışkanlıkla, 'hazırım' işareti verdi kapıdan.
Giyotin odasına ilk Sophie gidecekti. Üç genç, “Birkaç dakika sonra sonsuzlukta buluşmak üzere!” diyerek birbirlerine son kez, sımsıkı sarıldılar.
Gardiyan bekleme odasının kapısını açtı. Siyah elbiseli, kravatlı, fötr şapkalı infaz görevlileri, Sophie’nin zayıf kollarını kelepçeleyip, giyotin odasına götürmek için avluya çıkardılar. Ağabeyi Hans’ın çok övdüğü bahçedeki çiçeklerin açmasına çok kısa bir süre kala hayattan koparılan Sophie’nin son sözleri şunlar oldu:
“Güneş hâlâ ışıl ışıl…”
Scholl Kardeşler ve “Beyaz Gül”ün diğer üyeleri… Willi Graf, Alexsander Schmorell…son bildirinin tamamını kaleme alan hocaları Profesör Kurt Huber… ve onlar gibi günümüze kadar hür düşünce uğruna tutuklanan, sorgulanan, işkence gören milyonlarca masum gönül...vicdanlı, insaflı ve merhametli insanların seslerini güçlü çıkaracakları günü bekliyor…
[Fikret Kaplan] 14.1.2020 [Samanyolu Haber]
Muhkemat- Müteabihat [Abdullah Aymaz]
“Bu muazzam Kitabı sana indiren O’dur. Onun âyetlerinin bir kısmı Muhkemât (Muhkem âyetler) olup, bunlar Kitab’ın esasıdır. yetlerin bir kısmı ise müteşâbihtir. Kalblerinde eğrilik olanlar SIRF FİTNE ÇIKARMAK, İNSANLARI SAPTIRMAK VE KENDİ ARZULARINA GÖRE YORUMLAMAK İÇİN MÜTEŞ BİH KISMINA TUTUNUP ONLARLA UĞRAŞIP DURURLAR… Halbuki onların hakikatini, gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde ileri gidenler, ilimleri kökleşmiş olanlar: ‘Biz ona olduğu gibi iman ettik. Hepsi de Rabbinizin katından gelmiştir.’ derler. Bunları ancak tam akıl sahipleri düşünüp anlar ve şöyle yalvarırlar. ‘Ey bizim kerim Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhab Sensin Sen! Sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde bütün insanları bir araya toplayacaksın. Allah sözünden asla dönmez.” ( l-i İmran, 3/7-9)
Muhkem: İhlas Suresinde, “De ki: O, Allah’tır, gerçek İlâhtır ve Bir’dir. Allah, Samed’dir. (Tam, eksiği olmayan, her şey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, demektir.) Ne doğurdu, ne de doğruldu. Ne de herhangi bir şey O’na denktir.” (İhlas Suresi, 112, 1-4) buyrulduğu gibi mânası açık, kesin, ifade ettiği mâna tek olup, açıklanması için başka delile, yoruma ihtiyaç olmayan demektir. Müteşabih ise, bazı ince gerçekleri, temsil ve teşbih yoluyla anlatan âyetlerdir. “O Rahman (Sonsuz merhamet ve şefkat Sahibidir); Rubûbiyet Arşına kurulmuştur.” (Tâ Hâ Suresi, 20/5) âyetinde olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın kainatı ve âlemleri nasıl idare ettiğini bir Hükümdarın tahtına oturup icraat yapmasını ifade eden bir temsil ile anlatmasıdır. Cenab-ı Hakkın, arşa, tahta ihtiyacı yoktur. Bu bir temsildir. Bu gibi âyetleri yine Kur’an’ın esas ve ana temelini ifade eden Muhkem âyetlerle anlamaya çalışmalıyız. İhlas suresindeki âyetler muhkem olduğu için, orada Cenab-ı Hakkın dengi olmadığı, eşinin, benzerinin, zıddının bulunmadığı açıkça ifade edilmektedir… Mekân-zaman onu bağlamaz, hiç birşeye ihtiyacı yoktur. Çünkü Allah’tır ve Samed’dir…
Müteşabih âyetlerin birden fazla mânalara da ihtimalleri vardır. Onun için, ihtimaller ortaya konurken başka deliller de gerekebilir. Asıl mesele Muhkemat ile çatışmaması, onlara ters mânaların çıkarılmamasıdır. O’nun “Ve’r-Râsihûne fi’l-ilm” yani ilimde ileri giden köklü ilme sahip Kur’an’a küllî nazarla, bütüncül olarak bakabilenler bize örnek olarak gösterilmektedir…
Tevrat’ta da Tekvin (Yaratılış) Bölümünde: “Rab Tanrı doğuda, Aden’de (Cennetinde) bir bahçe dikti. Yarattığı dem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı. (…) Rab Tanrı, Ona, ‘Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu. ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme!” (…) dem, Havva ile temasta bulundu. Havva hamile kaldı ve Kâbîl’i doğurdu. ‘Rabbin yardımıyla bir oğul doğurdum’ dedi. Sonra kardeşi Hâbil’i doğurdu.” buyuruluyor.
Bunları niçin anlatıyorum? Mühim bir hususu aktarabilmek için bir ön bilgi olarak takdim ettim…
Değerli bir arkadaşımız Hıristiyan teologlar önünde doktorasının tez müdafaasında, pek çok sorudan sonra şöyle bir soruya muhatap oldu: “Bizim Mukaddes Kitabımızda akılla, ilimle çelişkiye düştüğümüz noktalar oluyor. Hatta Immanuel Kant gibi filozoflarımız, ‘Hiç Tanrı, Hz. Adem’e Cennet’te ‘Şu bilgelik ağacına, şu bilme-tanıma ve iyiyi kötüyü meyve veren ağaca yaklaşma! Temas etme!’ der mi? ‘Bu, mantığa ters…. Böyle Tanrı sözü olmaz’ demişler. Peki, bir gün sen de Kur’an’da böyle bir çelişkiyle karşılaşacağını düşünür müsün?” diye soruyorlar. O da, muhkem ve müteşabih âyetlerden bahsediyor ve diyor ki: “Siz bütün âyetleri muhkem olarak ele alıyorsunuz. Böylece Cenab-ı Hakkı bir insan, bir kral gibi düşünüyorsunuz. Ona göre resim ve heykeller yapabiliyorsunuz. Ayrıca cinsellik konusunda İlahî ve semavî ifadeler çok âdâba, edebe uygun şekilde teşbih ve temsillerle kendisini gösterir… Ağaç, şecere, gibi kelimeler; nesep, tenâsül, sülâle ile alâkalı, müstehcenlikten uzak kelimelerdir. Zaten Cenab-ı Hak, Hz. Havva’yı, Hz. dem Aleyhisselama eş olması için yaratmıştır. Ama İlahî izin gelmeden ailevî münasebetler yasaklanmıştır. Burada bir acelecilik ve iftarı erken açma söz konusudur. Bir de kelimeler siyak ve sibakından koparılarak mâna verilemez. Bağlamından kelimeler çoğu zaman yanlış yorumlanır. Eğer Tevrat’ta âyetler arasındaki irtibatlara dikkat edilirse, Hz. Adem Havva’ya temas etti, Kabil doğdu, sonra Habil doğdu… İşte kötü meyveden maksadın Kabil, iyi meyveden maksadın Habil olduğu bu husustaki âyetlerin devamından anlaşılıyor. Aslında burada bir tezat, akıl ve bilimle ilgili bir çelişki yoktur.”
Daha sonra Tevrat ve İncil bilimci bu profesörler kendi aralarında bu cevabı çok takdir ediyorlar. Hatta “Kur’an’ın tefsir usûl ve metodunda bizim istifade edeceğimiz hususlar var.” diyorlar.
Eğer bizim İlahiyatçı akademisyenler, kendilerini iyi yetiştirir, ilmen dolu, keyfiyetçe birikimli olurlarsa, onlara da faydalı olurlar ve imanî, tevhidi hususlarda muhatablarımıza derin boyutlar kazandırabilirler. Meselenin esası, yetişkin, kaliteli insanlarımızın çoğalması ve hizmet etmeleridir…
[Abdullah Aymaz] 14.1.2020 [Samanyolu Haber]
Muhkem: İhlas Suresinde, “De ki: O, Allah’tır, gerçek İlâhtır ve Bir’dir. Allah, Samed’dir. (Tam, eksiği olmayan, her şey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, demektir.) Ne doğurdu, ne de doğruldu. Ne de herhangi bir şey O’na denktir.” (İhlas Suresi, 112, 1-4) buyrulduğu gibi mânası açık, kesin, ifade ettiği mâna tek olup, açıklanması için başka delile, yoruma ihtiyaç olmayan demektir. Müteşabih ise, bazı ince gerçekleri, temsil ve teşbih yoluyla anlatan âyetlerdir. “O Rahman (Sonsuz merhamet ve şefkat Sahibidir); Rubûbiyet Arşına kurulmuştur.” (Tâ Hâ Suresi, 20/5) âyetinde olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın kainatı ve âlemleri nasıl idare ettiğini bir Hükümdarın tahtına oturup icraat yapmasını ifade eden bir temsil ile anlatmasıdır. Cenab-ı Hakkın, arşa, tahta ihtiyacı yoktur. Bu bir temsildir. Bu gibi âyetleri yine Kur’an’ın esas ve ana temelini ifade eden Muhkem âyetlerle anlamaya çalışmalıyız. İhlas suresindeki âyetler muhkem olduğu için, orada Cenab-ı Hakkın dengi olmadığı, eşinin, benzerinin, zıddının bulunmadığı açıkça ifade edilmektedir… Mekân-zaman onu bağlamaz, hiç birşeye ihtiyacı yoktur. Çünkü Allah’tır ve Samed’dir…
Müteşabih âyetlerin birden fazla mânalara da ihtimalleri vardır. Onun için, ihtimaller ortaya konurken başka deliller de gerekebilir. Asıl mesele Muhkemat ile çatışmaması, onlara ters mânaların çıkarılmamasıdır. O’nun “Ve’r-Râsihûne fi’l-ilm” yani ilimde ileri giden köklü ilme sahip Kur’an’a küllî nazarla, bütüncül olarak bakabilenler bize örnek olarak gösterilmektedir…
Tevrat’ta da Tekvin (Yaratılış) Bölümünde: “Rab Tanrı doğuda, Aden’de (Cennetinde) bir bahçe dikti. Yarattığı dem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacı ile iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı. (…) Rab Tanrı, Ona, ‘Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu. ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme!” (…) dem, Havva ile temasta bulundu. Havva hamile kaldı ve Kâbîl’i doğurdu. ‘Rabbin yardımıyla bir oğul doğurdum’ dedi. Sonra kardeşi Hâbil’i doğurdu.” buyuruluyor.
Bunları niçin anlatıyorum? Mühim bir hususu aktarabilmek için bir ön bilgi olarak takdim ettim…
Değerli bir arkadaşımız Hıristiyan teologlar önünde doktorasının tez müdafaasında, pek çok sorudan sonra şöyle bir soruya muhatap oldu: “Bizim Mukaddes Kitabımızda akılla, ilimle çelişkiye düştüğümüz noktalar oluyor. Hatta Immanuel Kant gibi filozoflarımız, ‘Hiç Tanrı, Hz. Adem’e Cennet’te ‘Şu bilgelik ağacına, şu bilme-tanıma ve iyiyi kötüyü meyve veren ağaca yaklaşma! Temas etme!’ der mi? ‘Bu, mantığa ters…. Böyle Tanrı sözü olmaz’ demişler. Peki, bir gün sen de Kur’an’da böyle bir çelişkiyle karşılaşacağını düşünür müsün?” diye soruyorlar. O da, muhkem ve müteşabih âyetlerden bahsediyor ve diyor ki: “Siz bütün âyetleri muhkem olarak ele alıyorsunuz. Böylece Cenab-ı Hakkı bir insan, bir kral gibi düşünüyorsunuz. Ona göre resim ve heykeller yapabiliyorsunuz. Ayrıca cinsellik konusunda İlahî ve semavî ifadeler çok âdâba, edebe uygun şekilde teşbih ve temsillerle kendisini gösterir… Ağaç, şecere, gibi kelimeler; nesep, tenâsül, sülâle ile alâkalı, müstehcenlikten uzak kelimelerdir. Zaten Cenab-ı Hak, Hz. Havva’yı, Hz. dem Aleyhisselama eş olması için yaratmıştır. Ama İlahî izin gelmeden ailevî münasebetler yasaklanmıştır. Burada bir acelecilik ve iftarı erken açma söz konusudur. Bir de kelimeler siyak ve sibakından koparılarak mâna verilemez. Bağlamından kelimeler çoğu zaman yanlış yorumlanır. Eğer Tevrat’ta âyetler arasındaki irtibatlara dikkat edilirse, Hz. Adem Havva’ya temas etti, Kabil doğdu, sonra Habil doğdu… İşte kötü meyveden maksadın Kabil, iyi meyveden maksadın Habil olduğu bu husustaki âyetlerin devamından anlaşılıyor. Aslında burada bir tezat, akıl ve bilimle ilgili bir çelişki yoktur.”
Daha sonra Tevrat ve İncil bilimci bu profesörler kendi aralarında bu cevabı çok takdir ediyorlar. Hatta “Kur’an’ın tefsir usûl ve metodunda bizim istifade edeceğimiz hususlar var.” diyorlar.
Eğer bizim İlahiyatçı akademisyenler, kendilerini iyi yetiştirir, ilmen dolu, keyfiyetçe birikimli olurlarsa, onlara da faydalı olurlar ve imanî, tevhidi hususlarda muhatablarımıza derin boyutlar kazandırabilirler. Meselenin esası, yetişkin, kaliteli insanlarımızın çoğalması ve hizmet etmeleridir…
[Abdullah Aymaz] 14.1.2020 [Samanyolu Haber]
Hakan Şükür, Alman ve İsveç medyasında: ‘Ulusun kralıydı, şimdi Uber sürücüsü’
Türkiye’den çıkmak zorunda kalan ve ABD’ye yerleşen eski Milli Futbolcu Hakan Şükür, Alman ve İsveç medyasının gündeminde.
Alman gazetesi Welt am Sonntag yaptığı haberde, Türkiye’de hakkında yakalama kararı bulunan ve mal varlığına el konulan eski milli futbolcu Hakan Şükür’ün açtığı kafeyi kapattığını belirtti. Şükür’ün ABD’de akıllı telefonlar üzerinden taşımacılık servisi veren Uber’de şoför olarak çalışmaya başladığını yazdı.
Dünya kupalarında atılan en hızlı gole sahip 48 yaşındaki Şükür, haberde ABD’de açtığı kafeye bazı kişilerin gelip Dombra şarkısı çaldığını da söylüyor.
Şükür Alman gazetesine, Uber ve kitap satışlarından elde ettiği gelirle geçimini sağladığını ve Türkiye’ye olan sevgisinden vazgeçmediğini ifade ediyor.
İsveç Gazetesi Aftonbladet de Hakan Şükür ile ilgili bir haber yayınladı. Patrik Brenning imzalı haberde yıldız futbolcunun, “Erdoğan her şeyi benden aldı” dediği aktarıldı.
Hakan Şükür’ün milli takım forması altında 51 gol attığı ve bu alanda ilk sırada yer aldığı aktarıldı. Şükür’ün ayrıca Galatasaray forması altında, 271 gol atarak ‘Kral’ ünvanı kazandığı belirtildi.
İsveç Gazetesi’nin haberinde Şükür’ün Alman Welt’e verdiği röportajdan ayrıntılar da yer aldı. Kanserli babasının evde tutuklu olduğunu aktaran Şükür, Türkiye’deyken eşinin dükkânına taş saldırısı yapıldığını ve çocuklarım sokakta taciz edildiğini aktarıyor.
‘Erdoğan her şeyi benden aldı’
Kendisiyle bağlantısı olan herkesin sıkıntı yaşadığını aktaran Şükür, “Erdoğan her şeyi benden aldı. Özgürlük hakkımı, ifade özgürlüğümü, çalışma hakkımı ve ayrıca Türkiye’de para kazanma fırsatım. Artık mülklerimi bile koruyamıyorum. Herkes şimdi Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için mücadele etmelidir. Avrupa ve dünyanın geri kalanı bu savaşı desteklemelidir. Umarım Cumhurbaşkanı demokrasi, adalet ve insan haklarına dönebilir.” şeklinde konuşuyor.
Aftonbladet’in en çok okunan spor haberi oldu
İsveç gazetesinin Hakan Şükür’le ilgili bugün yaptığı haber uzun süre internet sitesinde en çok okunan spor haberi oldu.
[TR724] 14.1.2020
Alman gazetesi Welt am Sonntag yaptığı haberde, Türkiye’de hakkında yakalama kararı bulunan ve mal varlığına el konulan eski milli futbolcu Hakan Şükür’ün açtığı kafeyi kapattığını belirtti. Şükür’ün ABD’de akıllı telefonlar üzerinden taşımacılık servisi veren Uber’de şoför olarak çalışmaya başladığını yazdı.
Dünya kupalarında atılan en hızlı gole sahip 48 yaşındaki Şükür, haberde ABD’de açtığı kafeye bazı kişilerin gelip Dombra şarkısı çaldığını da söylüyor.
Şükür Alman gazetesine, Uber ve kitap satışlarından elde ettiği gelirle geçimini sağladığını ve Türkiye’ye olan sevgisinden vazgeçmediğini ifade ediyor.
İsveç Gazetesi Aftonbladet de Hakan Şükür ile ilgili bir haber yayınladı. Patrik Brenning imzalı haberde yıldız futbolcunun, “Erdoğan her şeyi benden aldı” dediği aktarıldı.
Hakan Şükür’ün milli takım forması altında 51 gol attığı ve bu alanda ilk sırada yer aldığı aktarıldı. Şükür’ün ayrıca Galatasaray forması altında, 271 gol atarak ‘Kral’ ünvanı kazandığı belirtildi.
İsveç Gazetesi’nin haberinde Şükür’ün Alman Welt’e verdiği röportajdan ayrıntılar da yer aldı. Kanserli babasının evde tutuklu olduğunu aktaran Şükür, Türkiye’deyken eşinin dükkânına taş saldırısı yapıldığını ve çocuklarım sokakta taciz edildiğini aktarıyor.
‘Erdoğan her şeyi benden aldı’
Kendisiyle bağlantısı olan herkesin sıkıntı yaşadığını aktaran Şükür, “Erdoğan her şeyi benden aldı. Özgürlük hakkımı, ifade özgürlüğümü, çalışma hakkımı ve ayrıca Türkiye’de para kazanma fırsatım. Artık mülklerimi bile koruyamıyorum. Herkes şimdi Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve hukukun üstünlüğü için mücadele etmelidir. Avrupa ve dünyanın geri kalanı bu savaşı desteklemelidir. Umarım Cumhurbaşkanı demokrasi, adalet ve insan haklarına dönebilir.” şeklinde konuşuyor.
Aftonbladet’in en çok okunan spor haberi oldu
İsveç gazetesinin Hakan Şükür’le ilgili bugün yaptığı haber uzun süre internet sitesinde en çok okunan spor haberi oldu.
[TR724] 14.1.2020
Alparslan Kuytul: İslami faaliyetlerin kökünü kurutma projesi yürütülüyor
Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’nın Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul, son sohbetinde devam eden baskı ve zulüm uygulamalarını eleştirmeye devam etti.
Tahliye olduktan sonra da iktidara uyarılarını sürdüren Kuytul, kendisine yöneltilen, “Ben 8 aylık polisken KHK ile ihraç edildim, 1 yıl yatıp tahliye oldum. Şu anda dosyam Yargıtay’da. Toplumdan dışlanıyorum, kimse iş vermiyor, kızıyla evlenmemi istemiyor, ne yapacağımı bilemiyorum. Bu konuda ne tavsiye edersiniz?” sorusa cevap verirken çarpıcı ifadeler kullandı.
Alparslan Kuytul’un Furkanhaber’de yer alan açıklamalarından satırbaşları şöyle:
‘ŞÜPHE VARSA CEZA VERİLMEZ’
Aman hükümet kızmasın, aman hükümetle karşı karşıya gelmeyelim diye kimse doğruları konuşmuyor. Bu insanlar neler çektiler. Bakın işte bu soru da diyor ki bana kız bile vermiyorlar. Bu nasıl insanlık? Bir kere İslam da ceza sisteminde kaidelerden birisi şudur, ‘Şüphe varsa cezalar durdurulur’ diyor Peygamberimiz. Şüphelerle hadleri durdurunuz buyurmuş.
Fakat 15 Temmuz bahanesiyle tüm bu esaslar terketilmeye başlandı. Küçücük bir şüpheyle ağır cezalar veriliyor insanlara. Bu insan neler çekiyor. Hiçbir şey kesin bir delil olmadığı halde hele yatsın iki üç sene diyorlar sanki öyle kolaymış gibi. Böyle diyenlerin hepsini atmak lazım. O zaman anlar hapis neymiş. Kolay zannediyor. Biraz aklı başına gelsin gibi. Bir insanın özgürlüğünü elinden almak, onu lekelemek oyuncak mı? Bu insan sana hakkını helal eder mi zannediyorsun? Zulmetmek çok kolaylaştı. En küçük bir şüphe hatta vehim şüpheden de daha düşük. Vehim ile kararlar veriliyor. Yıllarca hapis veriliyor.
’15 TEMMUZ’UN DERİN AYAĞI VAR’
Bankaya para koydu, yok onların dershanesinde okudu, yok onların evlerinde kaldı, yok onların dershanesinde öğretmenlik yaptı. Eğer bu suçsa AKP’nin milletvekilleri bu suçu işledi. Eğer bu suçsa bunun en büyüğünü en tepedekiler işledi. O zaman onlara niye ceza vermiyorsunuz? Ben bunu söyledim diye bu zulme karşı geldim diye sebeplerden biri bu. Beni de hapse attılar. Sebeplerden birisi bu tabi tamamı değil. Herkesi susturmak istiyorlar kimse konuşmasın. Neden? Çünkü bazı güçler var hükümetin öfkesinden istifade ediyor, hükümeti daha da kışkırtıyor ve hükümet vurun diyor onlar öldürüyor. İslam düşmanı güçler var. Bunların eline fırsat geçti. Belki de bunlar bu fırsatı kendileri oluşturdu.
15 Temmuz’un derin ayağı var bir de. 15 Temmuz’un derin ayağı da ortaya çıkarılsın. O zaman göreceksiniz 15 Temmuz’un perde arkasında bence din düşmanı güçler var. Onlar da yardım ettiler. Onlar tuzağı hazırladılar. Ve o bahaneyle şimdi her türlü zulmü yapıyorlar.
‘MAZLUMLARI SAVUNUYORUM’
Alnı secdeye giden her Müslümana bir soruşturma açıyorlar ellerinden geldiği kadar. Tabi hepsini birden yapamıyorlar kademe kademe yapıyorlar. Hep aynı bahaneyle istediklerini yapıyorlar. Adamı susturmak için ‘Bak ‘fetö’ deriz ha sana’ diyorlar adamı susturuyorlar. Dediklerini ona yaptırıyorlar. Ya da hapse atmak istediklerini ‘fetö’ diyerek bilmem ne diyerek hapse atıyorlar. Bunların eline fırsat geçti. Benim bu tür konuşmalarımdan da nefret ediyorlar. Neden? Çünkü onlar büyük bir proje yapmışlar. Türkiye’deki İslami faaliyetlerin kökünü kurutma projesi. Yalnızca ‘fetö’ bilmem şu bu cemaat değil. Tamamının hatta diyanetin bile faaliyetlerini küçültme projesi. Kuran kurslarını bile azaltma projesi. İmam hatipleri de ilahiyatları da azaltma projesi. Tüm İslami faaliyetleri azaltma, mümkünse bitirme, mümkün olmazsa küçültme projesi. Bunu yapabilmeleri için herkesin susması lazımdı. O korku ortamını meydana getirdiler. Herkes susuyor ve bunlar projeyi rahat rahat yürütüyor. Bu tür konuşmalarla projeyi rahat yürütmeleri kısmen de olsa engelleniyor. O yüzden nefret ediyorlar benden. Sen yani biz istediğimiz kadar vuracağız senin gibilerin bu gibi konuşmaları yüzünden. İstediğimiz kadar darbe vuramıyoruz diyorlar. Yani sen onları mı savunuyorsun? Ben kimi savunuyorum? Mazlumları savunuyorum, ben mağdurları savunuyorum. Darbe elbette ki suçtur. Darbecilere elbette cezası verilmeli. Ben onlardan bahsetmiyorum. Selam veren adama ceza kesiyorsunuz. Eğer şu insanlar suçlu ise AKP’nin içindeki milyonlarca insan suçlu. Niye onlara dokunmuyorsunuz?
‘BÖYLE MANTIK OLAMAZ’
Böyle bir mantık olamaz. Selam veren suçlu gibi bir noktaya getirdiler işi. 500 bin kişi hakkında işlem yapılır mı ya? 530 bin civarında. Şimdi de her gün devam ediyor. Belki de 550 bin olmuştur. Bu kadar insan hakkında işlem yapıldı. Kimi emniyetten bırakıldı ama operasyon yapıldı adama. Çevresinde rezil ettiler, mahallesinde, konu komşusuna karşı. Operasyon yapıldı ve suçlu gibi alınıp götürüldü. Ondan sonra bir kısmı işten çıkartıldı, aç bırakıldı. Bir kısmı hapse atıldı. Bu adam darbeci mi? Böyle bir iddia da yok. Darbeye katıldı diye bir iddia yok, iddianamede böyle bir şey yazmıyor. Bu onlardandı diyor. Bu onlardansa selam veren herkesi onlardan sayabilirsin. Eğer bunu böyle kabul edeceksek yani darbeye karışmayan kimseyi de suçlu gibi göreceksek o zaman milyonlarca insanı daha hapse atmak lazım. Öyle değil mi? Onlara milyonlarca insan selam vermedi mi? Yıllardan beri niceleri onlarla beraber yemek yedi, onlarla oturdu, kalktı, gitti, geldi, çocuğunu okula gönderdi. Böyle olmadı mı? Dershanelerine gönderdi. Bu işin başlangıcı yanlış. Darbeye karışan suçludur denilecekti başkasına dokunulmayacaktı. Darbeye karışan, darbecileri bir şekilde destekleyen, o işlerin içinde yer alan bunlar suçlu denilecekti. Gerisine karışılmayacaktı. Şimdi iş bu noktaya geldi. Kız bile vermiyorlar.
Çok sayıda insana haksızlık yapılıyor. Ama milletin ödü kopuyor, konuşmuyor. Bugün birisi bir şey anlattı. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi. Hakim diyor ki birine ya sen ya ben diyor. Seni affetsem bana ceza verecekler. Şimdi seni mi seçeyim, kendimi mi seçeyim? Bu noktaya gelen hakimler olduğunu söyledi birisi. Şahit olanlar var. Bizim de bildiğimiz bazı şeyler var. İşlerin talimatla yürüdüğü açıkça meydanda.
‘AMAÇLARI İSLAMİ FAALİYETLERİ BİTİRMEK’
Bu dönem ilerde lanetle hatırlanacak. Lanetle hatırlanacak. Hiç alakası olmayan insanlar işten kovuluyor. Bunun hepsini hükümet mi yaptırıyor? Bence hükümetin de üstünde bir güç var. Bu bahaneyle tüm İslami faaliyetleri bitirmek ve de büyük bir korku meydana getirmek. Bu korku ortamında kimse kımıldayamasın ve İslami hizmetler 30-40 yıl gerilemiş oldu. Hanginiz şimdiki Türkiye’nin 5 sene evvelki Türkiye olduğunu söyleyebilirsiniz? Hanginiz 2013’ün Türkiye’si gibi diyebilir şimdiki Türkiye için.
Bir korku imparatorluğu meydana getirdiler. Ama böyle Müslümanlara da müstahak. Kimse konuşmuyor. Konuşmayanlara müstahak. Sadece başkaları değil bu zulme uğrayanlar da konuşmuyor. Sadece onu bunu suçluyorlar. Neden bizi kimse savunmuyor? Neden cemaatler bize sahip çıkmadı? Kardeşim, sen kendi kendine sahip çıksana. Evvela sen başına gelenleri anlatsana. Sen başına geleni bile anlatmıyorsun, korkuyorsun belki mahkememi etkiler daha da bana ağır cezalar verirler filan diyorsun. Sen böyle düşünürsen başkaları niye seni savunsun. O da demez mi bende konuşursam beni de hapse atarlar. O zaman o da haklı. Niye o zaman sitem ediyorsunuz? Herkesin konuşması lazım. Bu zulüm yoksa bitmez.
[TR724] 14.1.2020
Tahliye olduktan sonra da iktidara uyarılarını sürdüren Kuytul, kendisine yöneltilen, “Ben 8 aylık polisken KHK ile ihraç edildim, 1 yıl yatıp tahliye oldum. Şu anda dosyam Yargıtay’da. Toplumdan dışlanıyorum, kimse iş vermiyor, kızıyla evlenmemi istemiyor, ne yapacağımı bilemiyorum. Bu konuda ne tavsiye edersiniz?” sorusa cevap verirken çarpıcı ifadeler kullandı.
Alparslan Kuytul’un Furkanhaber’de yer alan açıklamalarından satırbaşları şöyle:
‘ŞÜPHE VARSA CEZA VERİLMEZ’
Aman hükümet kızmasın, aman hükümetle karşı karşıya gelmeyelim diye kimse doğruları konuşmuyor. Bu insanlar neler çektiler. Bakın işte bu soru da diyor ki bana kız bile vermiyorlar. Bu nasıl insanlık? Bir kere İslam da ceza sisteminde kaidelerden birisi şudur, ‘Şüphe varsa cezalar durdurulur’ diyor Peygamberimiz. Şüphelerle hadleri durdurunuz buyurmuş.
Fakat 15 Temmuz bahanesiyle tüm bu esaslar terketilmeye başlandı. Küçücük bir şüpheyle ağır cezalar veriliyor insanlara. Bu insan neler çekiyor. Hiçbir şey kesin bir delil olmadığı halde hele yatsın iki üç sene diyorlar sanki öyle kolaymış gibi. Böyle diyenlerin hepsini atmak lazım. O zaman anlar hapis neymiş. Kolay zannediyor. Biraz aklı başına gelsin gibi. Bir insanın özgürlüğünü elinden almak, onu lekelemek oyuncak mı? Bu insan sana hakkını helal eder mi zannediyorsun? Zulmetmek çok kolaylaştı. En küçük bir şüphe hatta vehim şüpheden de daha düşük. Vehim ile kararlar veriliyor. Yıllarca hapis veriliyor.
’15 TEMMUZ’UN DERİN AYAĞI VAR’
Bankaya para koydu, yok onların dershanesinde okudu, yok onların evlerinde kaldı, yok onların dershanesinde öğretmenlik yaptı. Eğer bu suçsa AKP’nin milletvekilleri bu suçu işledi. Eğer bu suçsa bunun en büyüğünü en tepedekiler işledi. O zaman onlara niye ceza vermiyorsunuz? Ben bunu söyledim diye bu zulme karşı geldim diye sebeplerden biri bu. Beni de hapse attılar. Sebeplerden birisi bu tabi tamamı değil. Herkesi susturmak istiyorlar kimse konuşmasın. Neden? Çünkü bazı güçler var hükümetin öfkesinden istifade ediyor, hükümeti daha da kışkırtıyor ve hükümet vurun diyor onlar öldürüyor. İslam düşmanı güçler var. Bunların eline fırsat geçti. Belki de bunlar bu fırsatı kendileri oluşturdu.
15 Temmuz’un derin ayağı var bir de. 15 Temmuz’un derin ayağı da ortaya çıkarılsın. O zaman göreceksiniz 15 Temmuz’un perde arkasında bence din düşmanı güçler var. Onlar da yardım ettiler. Onlar tuzağı hazırladılar. Ve o bahaneyle şimdi her türlü zulmü yapıyorlar.
‘MAZLUMLARI SAVUNUYORUM’
Alnı secdeye giden her Müslümana bir soruşturma açıyorlar ellerinden geldiği kadar. Tabi hepsini birden yapamıyorlar kademe kademe yapıyorlar. Hep aynı bahaneyle istediklerini yapıyorlar. Adamı susturmak için ‘Bak ‘fetö’ deriz ha sana’ diyorlar adamı susturuyorlar. Dediklerini ona yaptırıyorlar. Ya da hapse atmak istediklerini ‘fetö’ diyerek bilmem ne diyerek hapse atıyorlar. Bunların eline fırsat geçti. Benim bu tür konuşmalarımdan da nefret ediyorlar. Neden? Çünkü onlar büyük bir proje yapmışlar. Türkiye’deki İslami faaliyetlerin kökünü kurutma projesi. Yalnızca ‘fetö’ bilmem şu bu cemaat değil. Tamamının hatta diyanetin bile faaliyetlerini küçültme projesi. Kuran kurslarını bile azaltma projesi. İmam hatipleri de ilahiyatları da azaltma projesi. Tüm İslami faaliyetleri azaltma, mümkünse bitirme, mümkün olmazsa küçültme projesi. Bunu yapabilmeleri için herkesin susması lazımdı. O korku ortamını meydana getirdiler. Herkes susuyor ve bunlar projeyi rahat rahat yürütüyor. Bu tür konuşmalarla projeyi rahat yürütmeleri kısmen de olsa engelleniyor. O yüzden nefret ediyorlar benden. Sen yani biz istediğimiz kadar vuracağız senin gibilerin bu gibi konuşmaları yüzünden. İstediğimiz kadar darbe vuramıyoruz diyorlar. Yani sen onları mı savunuyorsun? Ben kimi savunuyorum? Mazlumları savunuyorum, ben mağdurları savunuyorum. Darbe elbette ki suçtur. Darbecilere elbette cezası verilmeli. Ben onlardan bahsetmiyorum. Selam veren adama ceza kesiyorsunuz. Eğer şu insanlar suçlu ise AKP’nin içindeki milyonlarca insan suçlu. Niye onlara dokunmuyorsunuz?
‘BÖYLE MANTIK OLAMAZ’
Böyle bir mantık olamaz. Selam veren suçlu gibi bir noktaya getirdiler işi. 500 bin kişi hakkında işlem yapılır mı ya? 530 bin civarında. Şimdi de her gün devam ediyor. Belki de 550 bin olmuştur. Bu kadar insan hakkında işlem yapıldı. Kimi emniyetten bırakıldı ama operasyon yapıldı adama. Çevresinde rezil ettiler, mahallesinde, konu komşusuna karşı. Operasyon yapıldı ve suçlu gibi alınıp götürüldü. Ondan sonra bir kısmı işten çıkartıldı, aç bırakıldı. Bir kısmı hapse atıldı. Bu adam darbeci mi? Böyle bir iddia da yok. Darbeye katıldı diye bir iddia yok, iddianamede böyle bir şey yazmıyor. Bu onlardandı diyor. Bu onlardansa selam veren herkesi onlardan sayabilirsin. Eğer bunu böyle kabul edeceksek yani darbeye karışmayan kimseyi de suçlu gibi göreceksek o zaman milyonlarca insanı daha hapse atmak lazım. Öyle değil mi? Onlara milyonlarca insan selam vermedi mi? Yıllardan beri niceleri onlarla beraber yemek yedi, onlarla oturdu, kalktı, gitti, geldi, çocuğunu okula gönderdi. Böyle olmadı mı? Dershanelerine gönderdi. Bu işin başlangıcı yanlış. Darbeye karışan suçludur denilecekti başkasına dokunulmayacaktı. Darbeye karışan, darbecileri bir şekilde destekleyen, o işlerin içinde yer alan bunlar suçlu denilecekti. Gerisine karışılmayacaktı. Şimdi iş bu noktaya geldi. Kız bile vermiyorlar.
Çok sayıda insana haksızlık yapılıyor. Ama milletin ödü kopuyor, konuşmuyor. Bugün birisi bir şey anlattı. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi. Hakim diyor ki birine ya sen ya ben diyor. Seni affetsem bana ceza verecekler. Şimdi seni mi seçeyim, kendimi mi seçeyim? Bu noktaya gelen hakimler olduğunu söyledi birisi. Şahit olanlar var. Bizim de bildiğimiz bazı şeyler var. İşlerin talimatla yürüdüğü açıkça meydanda.
‘AMAÇLARI İSLAMİ FAALİYETLERİ BİTİRMEK’
Bu dönem ilerde lanetle hatırlanacak. Lanetle hatırlanacak. Hiç alakası olmayan insanlar işten kovuluyor. Bunun hepsini hükümet mi yaptırıyor? Bence hükümetin de üstünde bir güç var. Bu bahaneyle tüm İslami faaliyetleri bitirmek ve de büyük bir korku meydana getirmek. Bu korku ortamında kimse kımıldayamasın ve İslami hizmetler 30-40 yıl gerilemiş oldu. Hanginiz şimdiki Türkiye’nin 5 sene evvelki Türkiye olduğunu söyleyebilirsiniz? Hanginiz 2013’ün Türkiye’si gibi diyebilir şimdiki Türkiye için.
Bir korku imparatorluğu meydana getirdiler. Ama böyle Müslümanlara da müstahak. Kimse konuşmuyor. Konuşmayanlara müstahak. Sadece başkaları değil bu zulme uğrayanlar da konuşmuyor. Sadece onu bunu suçluyorlar. Neden bizi kimse savunmuyor? Neden cemaatler bize sahip çıkmadı? Kardeşim, sen kendi kendine sahip çıksana. Evvela sen başına gelenleri anlatsana. Sen başına geleni bile anlatmıyorsun, korkuyorsun belki mahkememi etkiler daha da bana ağır cezalar verirler filan diyorsun. Sen böyle düşünürsen başkaları niye seni savunsun. O da demez mi bende konuşursam beni de hapse atarlar. O zaman o da haklı. Niye o zaman sitem ediyorsunuz? Herkesin konuşması lazım. Bu zulüm yoksa bitmez.
[TR724] 14.1.2020
KHK Mağduru Prof. Dr. Aktürk: Vatan evlatları harcandı; mütedeyyin kesim de buna alkış tuttu
15 Temmuz sonrası mağduriyet yaşayan binlerce kişiden biri olan Prof. Dr. Zekeriya Aktürk, KHK TV’ye konuştu.
Aile hekimliğinde Türkiye’nin ilk profesörlerinden olan Aktürk görev yaptığı üniversite KHK ile kapatılınca işsiz kaldı. Daha sonra Suudi Arabistan’ın Medine’ne şehrinde iş bulunca oraya giderken havalimanında göz altına alındı ve 14 ay cezaevinde kaldı.
“Çok zor günlerdi. Ölmeyi arzuladığım çok anlar oldu” diyen Aktürk, “İnandığım değerler alt üst oldu. Korkunç yıkıcı bir darbeydi yaşadıklarım benim için. Tarif edemem” ifadelerini kullanıyor.
Asıl darbe Anadolu insanına yapıldığını aktaran Prof. Dr. Aktürk, kendisi gibi vatan sevdalısı yüz binlerce vatan evladının harcandığını aktarıyor. “Buna da mütedeyyin insanlar alkışlamışlar en azında görmezden gelmişlerdir. Ev, yol, araba gibi basit dünyevi menfaatler için feda edildiğimi düşünüyorum.” diyor.
Yaşadığı süreçte sonra Türkiye’ye olan algısının değiştiğini aktaran Aktürk, “İnandığım değerler altüst oldu. Yaşadıklarım korkunç bir darbeydi, tarif edemem. İki yıldır yarı özgürüm. İş imkanı yok. Sürecin tamamlanmasını bekliyorum. Bekliyorum ki pasaportumu versinler. Hayatımın geri kalanını özgür yaşamama izin verirlerse başka bir ülkeye gideyim. Geri kalanını orada yaşayım. Yüce Türk milletine! kendi hesabıma daha fazla rahatsızlık vermeyim. Çekip gideyim. Değer algılarım büyük oranda değişti. Doğru bildiklerimin yanlış, yanlış bildiklerimin doğru olduğunu gördüm.” şeklinde konuştu.
[TR724] 14.1.2020
Aile hekimliğinde Türkiye’nin ilk profesörlerinden olan Aktürk görev yaptığı üniversite KHK ile kapatılınca işsiz kaldı. Daha sonra Suudi Arabistan’ın Medine’ne şehrinde iş bulunca oraya giderken havalimanında göz altına alındı ve 14 ay cezaevinde kaldı.
“Çok zor günlerdi. Ölmeyi arzuladığım çok anlar oldu” diyen Aktürk, “İnandığım değerler alt üst oldu. Korkunç yıkıcı bir darbeydi yaşadıklarım benim için. Tarif edemem” ifadelerini kullanıyor.
Asıl darbe Anadolu insanına yapıldığını aktaran Prof. Dr. Aktürk, kendisi gibi vatan sevdalısı yüz binlerce vatan evladının harcandığını aktarıyor. “Buna da mütedeyyin insanlar alkışlamışlar en azında görmezden gelmişlerdir. Ev, yol, araba gibi basit dünyevi menfaatler için feda edildiğimi düşünüyorum.” diyor.
Yaşadığı süreçte sonra Türkiye’ye olan algısının değiştiğini aktaran Aktürk, “İnandığım değerler altüst oldu. Yaşadıklarım korkunç bir darbeydi, tarif edemem. İki yıldır yarı özgürüm. İş imkanı yok. Sürecin tamamlanmasını bekliyorum. Bekliyorum ki pasaportumu versinler. Hayatımın geri kalanını özgür yaşamama izin verirlerse başka bir ülkeye gideyim. Geri kalanını orada yaşayım. Yüce Türk milletine! kendi hesabıma daha fazla rahatsızlık vermeyim. Çekip gideyim. Değer algılarım büyük oranda değişti. Doğru bildiklerimin yanlış, yanlış bildiklerimin doğru olduğunu gördüm.” şeklinde konuştu.
[TR724] 14.1.2020
Hamile kadınları neden tutukluyorlar? | AYAKÜSTÜ
Kanun emrediyor: ‘Gebe ise hüküm alsa bile tutuklayamazsın’
Levent Kenez ve Bülent Korucu, gündemin öne çıkan konularını AYAKÜSTÜ yorumluyor
– 4 hamile kadın daha tutuklandıççç
– Sözcü’ye ‘Can simidi’ cezası!
– Libya’da ne kazandık, ne kaybettik?
[TR724] 14.1.2020
Levent Kenez ve Bülent Korucu, gündemin öne çıkan konularını AYAKÜSTÜ yorumluyor
– 4 hamile kadın daha tutuklandıççç
– Sözcü’ye ‘Can simidi’ cezası!
– Libya’da ne kazandık, ne kaybettik?
[TR724] 14.1.2020
Yeni dönem işareti; Türk ve Suriye İstihbarat başkanları Rusya’da buluştu
Suriye devlet medyası SANA’ya göre Rusya, Türkiye ve Suriye temsilcileri Moskova’da bir araya geldi. Suriye’yi Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanı Tümgeneral Ali Memlük, Türkiye’yi MİT Başkanı Hakan Fidan’ın temsil ettiğini belirten SANA, Şam’ın Ankara’dan İdlip yükümlülüklerine uymasını ve TSK’nin Suriye topraklarından çekilmesini talep ettiğini duyurdu
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan Libya konulu görüşmeler için Rusya’nın başkent Moskova’dayken Suriye’den dikkat çeken bir haber geldi.
Suriye devlet televizyonu El-İhbariye’nin aktardığına göre; Rusya, Türkiye ve Suriye temsilcileri, Suriye’deki durumu değerlendirmek amacıyla bugün (13 Ocak) Moskova’da üçlü toplantı gerçekleştirdi.
Haberde, “Moskova’da Suriye, Rusya ve Türkiye temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen üçlü görüşmede Suriye tarafı, ülkenin egemenlik ve bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne mutlak saygı gösterilmesini, ayrıca (TSK’nin) topraklarından derhal çekilmesini talep etti” ifadelerine yer verildi.
[TR724] 14.1.2020
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan Libya konulu görüşmeler için Rusya’nın başkent Moskova’dayken Suriye’den dikkat çeken bir haber geldi.
Suriye devlet televizyonu El-İhbariye’nin aktardığına göre; Rusya, Türkiye ve Suriye temsilcileri, Suriye’deki durumu değerlendirmek amacıyla bugün (13 Ocak) Moskova’da üçlü toplantı gerçekleştirdi.
Haberde, “Moskova’da Suriye, Rusya ve Türkiye temsilcilerinin katılımıyla düzenlenen üçlü görüşmede Suriye tarafı, ülkenin egemenlik ve bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne mutlak saygı gösterilmesini, ayrıca (TSK’nin) topraklarından derhal çekilmesini talep etti” ifadelerine yer verildi.
[TR724] 14.1.2020
Dünya rekoru! Erdoğan’ın uçak filosu Almanya ve Fransa gibi ülkelerden daha büyük
Türkiye, makam araçlarında dünya rekorunu elinde bulunduruyor. Almanya’da 9 bin, Japonya’da 10 bin, Fransa’da 8 bin makam aracı var. Türkiye’de ise makam aracı sayısı tam 125 bin. Sadece Cumhurbaşkanlığının lüks araç sayısı 268. Devletin uçak filosu bakımından da birçok ülkeden daha önde. Almanya’da 12, Fransa’da 14, İtalya’da 11, Japonya’da 2 özel uçak bulunuyor. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı’nın hava filosundaki uçak sayısı ise Katar’ın hibe ettiği “Uçan jumbo” olarak adlandırılan Boeing 747-8 model uçakla birlikte tam 16 oldu. Artık geçtim Cumhurbaşkanını, Meclis başkanı, bakanlar ve üst düzey devlet erkanını tarifeli uçaklarda görmek mümkün değil. Hemen her yere filodaki özel uçaklarla gidip geliyorlar.
Gazeteci Semra Topcu, YouTube kanalında, 2002 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı’nın araç ve uçak sayısının nasıl değiştiğini analiz etti:
“AKP iktidara geldiğinde Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanı’ydı. Sezer döneminde Cumhurbaşkanlığı’nın Süleyman Demirel döneminden kalma 2 makam aracı vardı. (Şimdi 268)
Cumhurbaşkanı Sezer, Hava Kuvvetleri’nin Gulf-4 tipi uçakları ile seyahat ederdi. Hava Kuvvetleri’nde bu şekilde 2 uçak bulunuyordu. AKP’den önce Cumhurbaşkanlığı’na ait VIP uçak yoktu ama buna karşın Başbakanlığın özel uçakları vardı. 5 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi Köşe yazısında Uğur Cebeci, Türkiye’de devlet erkanının kullandığı uçaklarla ilgili şu bilgiyi veriyor:
İlk Gulfstream, Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde alınmıştı. 1988’de teslim edilen Guflstream GIV tipi uçaklardan TC-ANA (daha sonra ATA oldu) Başbakanlık, TC-GAP da Cumhurbaşkanlığı emrine verilmişti. 1992’de aynı tip uçak Genelkurmay Başkanlığı için de satın alındı. Daha sonra GAP uçağı, Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmaya başlandı. Görüldüğü gibi devletin 2002’ye yani AKP iktidarına kadar 3 adet makam uçağı bulunuyordu.
AKP döneminden önce Başbakanlık koltuğunda oturan Bülent Ecevit ise zaten siyasette sadeliğiyle tanınan bir isimdi; özel uçak yerine genelde Türk Hava Yollarının tarifeli uçaklarını tercih ederdi.
Başbakan ya da Cumhurbaşkanları seyahatlerinde gazetecileri de yanlarında götürebiliyordu. Özellikle yurtdışı uzak uçuşlarda gazeteciler götürüldüğünde, iş bittiğinde medya kuruluşlarına faturalar gönderiliyor, kuruluşlar da ödeme yapıyordu. Yani uçaklara binen gazeteciler kimseye minnet duymuyor ya da yağdanlık etmiyordu. Başbakan ya da Cumhurbaşkanı ile aynı uçağa binmek sadece gazetecilik faaliyeti için yani habere kolay ulaşabilmek için önemliydi. Ayrıca THY, uçakların giderleri ve diğer masraflarını kullanan kuruma fatura ediyordu. Örneğin, Başbakanlık talimatıyla İçişleri Bakanlığı’nın açılışı için uçak kullanıldığında THY o uçağın masraflarıyla ilgili faturayı İçişleri Bakanlığı’na gönderiyordu.
Gelelim Erdoğan dönemine…
Erdoğan, 2004’te daha büyük bir uçak almak istedi. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin 40 koltuklu Airbus A319 Corporate Jet tipi uçağı satın alındı. Filo genişlemeye başlamıştı. O sıralarda Başbakanlığa ait S-92 tipi TC-OBA helikopterin de Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından kullanıldığı biliniyordu. Devletin uçak filosunun durumunu ilk olarak 2015 yılında Başbakanlığı döneminde Ahmet Davutoğlu açıkladı. Başbakanlığın faaliyet raporuna göre devletin hava araç filosunda 11 uçak bulunuyordu. 2016 faaliyet raporuna göre bu 11 uçağa, üç skorsky helikopteri eklendi. 2015 raporunda bu 11 uçağın yıllık bakım ve uçuş masraflarının da 25 milyon 900 bin Lira olduğu belirtildi. 2016 raporunda ise masraf kalemi yoktu.
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının tek adam yönetimine dönüştüğü 2016 yılından sonra uçak sayısında daha da artış oldu. 12. uçak Tunus’tan alındı. Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali’nin sadece bir kere test için binebildiği Airbus uçağı 78 milyon dolara alındı. 13-14-15. uçaklarla ilgili kamuoyuna yansımış bilgi yok. Ancak, 16. uçak olay oldu.
Örtülü ödenekten satın alındığı iddia edilen, sonra bizzat Erdoğan tarafından kendisine Katar tarafından hibe edildiği söylenen 400 milyon dolarlık uçakla birlikte devletin toplam 16 özel uçağı oldu. Bu süper lüks filonun yıllık masrafının da 38 milyon lira olduğu konuşuldu.
Elbette bu kadar uçak olunca onlara özel mekan da gerekli olacak, masraflar büyüyecekti.
2011 yılında devletin ANA, ATA, GAP VE DAP uçakları için bir futbol sahası büyüklüğünde hangar yapılmıştı. Esenboğa Havalimanı’ndaki hangar ilk Airbus’a da ev sahipliği yaptı. Ancak uçaklar artınca yeni bir alana ihtiyaç duyuldu. İşte o sırada İstanbul Havalimanı devreye sokuldu, Atatürk Havalimanı kapatılırken, Erdoğan’ın filosuna tahsis edildi. Şu sıralarda Atatürk Havalimanı yıkılıp “Millet Bahçesi” yapımına başlandı ama yerleşkede bulunan Devlet Konuk Evi tamamen yenilendi ve başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer devlet yetkilileri olmak üzere Türkiye’ye gelen yabancı devlet başkanları tarafından kullanılıyor. Yani Atatürk Havalimanı AKP’li Cumhurbaşkanı’nın lüks uçak filosu için özel bir havalimanı oldu.
Türkiye devlet başkanlarına ve özellikle de Cumhurbaşkanının şahsına havalimanı bulundurmaya başlamışken, bazı absürtlükler dikkat çekecekti, örneğin Almanya Başbakanı Merkel tarifeli uçağa biniyor, zaten İngiltere Başbakanı da makam aracı yerine metro ile seyahat ediyordu. Akıllara onların özel uçağı yok mu sorusu takılıyor, ister istemez?
Ülkelerin uçak listesine bakmadan şunu da söylemeli; Türkiye’den iki bakan Yeni Zelanda’ya özel uçakla giderken, Yeni Zelanda’nın bakanı Türkiye’ye THY uçağı ile gelecekti. Refah seviyesi Türkiye’den yüksek Finlandiya ve İtalya devlet başkanları da tarifeli uçağı tercih ediyordu… Airport haberde yer alan yazısında Fatih Akdeniz’in verdiği bilgiye göre bazı devletlerin elindeki özel uçakları şöyle;
Almanya : 12 özel uçak
Fransa : 14 özel uçak
İtalya : 11 özel uçak
Japonya : 2 özel uçak
Azerbaycan: 3 özel uçak
Türkiye : 16 özel uçak
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşullar bu israf gerçekliği ile bağdaşmıyor. Bu nedenle bu ülkeyi yönetenler bu israfa son vermeli çağrısı önemli.
Elbette bu kadar uçağı tek başına Cumhurbaşkanı kullanmıyor. Tıpkı makam arabası sevdası gibi uçak sevdası da yönetim kademelerinde yukardan aşağı doğru yayılıyor.”
[TR724] 14.1.2020
Gazeteci Semra Topcu, YouTube kanalında, 2002 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı’nın araç ve uçak sayısının nasıl değiştiğini analiz etti:
“AKP iktidara geldiğinde Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanı’ydı. Sezer döneminde Cumhurbaşkanlığı’nın Süleyman Demirel döneminden kalma 2 makam aracı vardı. (Şimdi 268)
Cumhurbaşkanı Sezer, Hava Kuvvetleri’nin Gulf-4 tipi uçakları ile seyahat ederdi. Hava Kuvvetleri’nde bu şekilde 2 uçak bulunuyordu. AKP’den önce Cumhurbaşkanlığı’na ait VIP uçak yoktu ama buna karşın Başbakanlığın özel uçakları vardı. 5 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi Köşe yazısında Uğur Cebeci, Türkiye’de devlet erkanının kullandığı uçaklarla ilgili şu bilgiyi veriyor:
İlk Gulfstream, Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde alınmıştı. 1988’de teslim edilen Guflstream GIV tipi uçaklardan TC-ANA (daha sonra ATA oldu) Başbakanlık, TC-GAP da Cumhurbaşkanlığı emrine verilmişti. 1992’de aynı tip uçak Genelkurmay Başkanlığı için de satın alındı. Daha sonra GAP uçağı, Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmaya başlandı. Görüldüğü gibi devletin 2002’ye yani AKP iktidarına kadar 3 adet makam uçağı bulunuyordu.
AKP döneminden önce Başbakanlık koltuğunda oturan Bülent Ecevit ise zaten siyasette sadeliğiyle tanınan bir isimdi; özel uçak yerine genelde Türk Hava Yollarının tarifeli uçaklarını tercih ederdi.
Başbakan ya da Cumhurbaşkanları seyahatlerinde gazetecileri de yanlarında götürebiliyordu. Özellikle yurtdışı uzak uçuşlarda gazeteciler götürüldüğünde, iş bittiğinde medya kuruluşlarına faturalar gönderiliyor, kuruluşlar da ödeme yapıyordu. Yani uçaklara binen gazeteciler kimseye minnet duymuyor ya da yağdanlık etmiyordu. Başbakan ya da Cumhurbaşkanı ile aynı uçağa binmek sadece gazetecilik faaliyeti için yani habere kolay ulaşabilmek için önemliydi. Ayrıca THY, uçakların giderleri ve diğer masraflarını kullanan kuruma fatura ediyordu. Örneğin, Başbakanlık talimatıyla İçişleri Bakanlığı’nın açılışı için uçak kullanıldığında THY o uçağın masraflarıyla ilgili faturayı İçişleri Bakanlığı’na gönderiyordu.
Gelelim Erdoğan dönemine…
Erdoğan, 2004’te daha büyük bir uçak almak istedi. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin 40 koltuklu Airbus A319 Corporate Jet tipi uçağı satın alındı. Filo genişlemeye başlamıştı. O sıralarda Başbakanlığa ait S-92 tipi TC-OBA helikopterin de Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından kullanıldığı biliniyordu. Devletin uçak filosunun durumunu ilk olarak 2015 yılında Başbakanlığı döneminde Ahmet Davutoğlu açıkladı. Başbakanlığın faaliyet raporuna göre devletin hava araç filosunda 11 uçak bulunuyordu. 2016 faaliyet raporuna göre bu 11 uçağa, üç skorsky helikopteri eklendi. 2015 raporunda bu 11 uçağın yıllık bakım ve uçuş masraflarının da 25 milyon 900 bin Lira olduğu belirtildi. 2016 raporunda ise masraf kalemi yoktu.
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının tek adam yönetimine dönüştüğü 2016 yılından sonra uçak sayısında daha da artış oldu. 12. uçak Tunus’tan alındı. Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali’nin sadece bir kere test için binebildiği Airbus uçağı 78 milyon dolara alındı. 13-14-15. uçaklarla ilgili kamuoyuna yansımış bilgi yok. Ancak, 16. uçak olay oldu.
Örtülü ödenekten satın alındığı iddia edilen, sonra bizzat Erdoğan tarafından kendisine Katar tarafından hibe edildiği söylenen 400 milyon dolarlık uçakla birlikte devletin toplam 16 özel uçağı oldu. Bu süper lüks filonun yıllık masrafının da 38 milyon lira olduğu konuşuldu.
Elbette bu kadar uçak olunca onlara özel mekan da gerekli olacak, masraflar büyüyecekti.
2011 yılında devletin ANA, ATA, GAP VE DAP uçakları için bir futbol sahası büyüklüğünde hangar yapılmıştı. Esenboğa Havalimanı’ndaki hangar ilk Airbus’a da ev sahipliği yaptı. Ancak uçaklar artınca yeni bir alana ihtiyaç duyuldu. İşte o sırada İstanbul Havalimanı devreye sokuldu, Atatürk Havalimanı kapatılırken, Erdoğan’ın filosuna tahsis edildi. Şu sıralarda Atatürk Havalimanı yıkılıp “Millet Bahçesi” yapımına başlandı ama yerleşkede bulunan Devlet Konuk Evi tamamen yenilendi ve başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer devlet yetkilileri olmak üzere Türkiye’ye gelen yabancı devlet başkanları tarafından kullanılıyor. Yani Atatürk Havalimanı AKP’li Cumhurbaşkanı’nın lüks uçak filosu için özel bir havalimanı oldu.
Türkiye devlet başkanlarına ve özellikle de Cumhurbaşkanının şahsına havalimanı bulundurmaya başlamışken, bazı absürtlükler dikkat çekecekti, örneğin Almanya Başbakanı Merkel tarifeli uçağa biniyor, zaten İngiltere Başbakanı da makam aracı yerine metro ile seyahat ediyordu. Akıllara onların özel uçağı yok mu sorusu takılıyor, ister istemez?
Ülkelerin uçak listesine bakmadan şunu da söylemeli; Türkiye’den iki bakan Yeni Zelanda’ya özel uçakla giderken, Yeni Zelanda’nın bakanı Türkiye’ye THY uçağı ile gelecekti. Refah seviyesi Türkiye’den yüksek Finlandiya ve İtalya devlet başkanları da tarifeli uçağı tercih ediyordu… Airport haberde yer alan yazısında Fatih Akdeniz’in verdiği bilgiye göre bazı devletlerin elindeki özel uçakları şöyle;
Almanya : 12 özel uçak
Fransa : 14 özel uçak
İtalya : 11 özel uçak
Japonya : 2 özel uçak
Azerbaycan: 3 özel uçak
Türkiye : 16 özel uçak
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşullar bu israf gerçekliği ile bağdaşmıyor. Bu nedenle bu ülkeyi yönetenler bu israfa son vermeli çağrısı önemli.
Elbette bu kadar uçağı tek başına Cumhurbaşkanı kullanmıyor. Tıpkı makam arabası sevdası gibi uçak sevdası da yönetim kademelerinde yukardan aşağı doğru yayılıyor.”
[TR724] 14.1.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)