Hicretten Dersler [Prof. Dr. Suat Yıldırım]

Müslümanlar olarak Hicretin bir yıl dönümünü daha idrâk ederek 11 Eylül 2018 Salı günü 1440. yıla başlıyoruz. İslâm âlemine mübarek olsun.

Hicret, Allah’ın dînini yayma gayretinin mühim bir merhalesidir. İman, akidenin kalbde ve akılda iyice yerleşmesi ise, hicret de bu doğru inancın gereğini yaşama, başkalarına da duyurma iradesinin gerçekleşmesidir. Cihad ise, bu tebliğ ve yayma gayretini -gerektiğinde kuvvete de başvurarak- daha ileriye götürmektir. Biz bu makalemizde, hicret hâdisesinin ihtiva ettiği birtakım dersleri hatırlamaya çalışacağız. Bunlar, aslında sayacaklarımızdan çok daha fazla olmakla birlikte, biz sadece bazılarına temas edeceğiz:

İnsan, yaratılışı gereği doğup büyüdüğü ortama bağlıdır, orayı kolay kolay terk edemez. Daha sonra sosyal ve ekonomik şartlar da, onun bu tabiî meylini iyice kuvvetlendirir. Artık onun vatanından ayrılması âdeta imkânsızlaşır. Fakat insanın iman ettiği bir değer sistemine bağlılığı yüksek bir dereceye ulaşırsa o zor şartlan aşar : “Ben Rabbime muhacirim, yani O’nun emrettiği yere muhacirim” der (Ankebut, 26). Her şeyin dizgini elinde olan, yerin göğün Sâhibi, tükenmez hazinelerin Mâliki Allah da, onun bu ferağatine ve dünyaya değer vermeyişine karşı: “Her kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde bereketli yer ve genişlik bulur (…)” (Nisa, 100) buyurarak onu lütfuna mazhar eder. Müslümanların hicret sayesinde devlete ve servete kavuştukları, Medine minberinden, Allah’ın kurtarıcı dâvetini her tarafa işittiren en büyük Muhacir (aleyhi’s-salatü ve’s-selâm) kumandasında Medine’yi üs edinerek, İslâm’ı, tarihte başka hiçbir yayılmaya nasib olmayan bir süratle neşrettikleri tarihî bir gerçektir.

Medine-i Münevvere’ye hicretten sonra Hz. Peygamber (asm)’in teşebbüs ettiği ilk iş, oranın yerli müslümanları ile muhacirleri “kardeşleştirme” olmuştur. Bu “muâhât”, kelimenin tam anlamıyla bir kardeşlik olmuştu. O kadar ki, “kardeşlik” kelimesi bile -bazan çağrıştırdığı aykırı durumlar sebebiyle- bu vâkıayı ifade etmekten âciz kalmaktadır. Zira bu muâhât, Ensarın sahib olduğu her şeye Muhacirleri ortak kılmış, kardeşler vefâtlarından sonra birbirlerine vâris olmuşlar, hatta bazıları nikâhı altındaki birden fazla karısından boşanarak, başka bir surette evlenme imkânı bulamayan bir muhacir kardeşinin aile yuvasına kavuşmasını sağlamışlardır. Bu muâhât, İslâm’ın içtimâî hayata bakışını anlamak bakımından çok örnekler ihtiva etmektedir.

Muâhâtın hemen peşinden gelen iş, müslümanları Allah’a ibadet edecekleri bir mekâna kavuşturmak teşebbüsü olmuştur. Bir arsa satın alınarak kısa zamanda sade bir mescid bina edilmiştir. Bu mescid, tam ma’nâsıyla bir câmi (yani toplayıcı) olmuş, toplu ibadetin yanı sıra, müslüman toplumun eğitim ve öğretim kurumu olarak kullanılmış, ayrıca ihtiyaç duyulan daha bir çok fonksiyonun İfa edildiği bir merkez olmuştur (adlî işler, yabancı ülke heyetlerinin kabul yeri, duruma göre misafirhane vb.). Demek ki ihtiyaçlar için, her an kullanılmaya hazır, kamuya ait bir mekân öncelikle gereklidir.
Hz. Peygamber (asm)’ın Medine’ye girişini Abdullah b. Selâm şöyle anlatır: “Resulullah (asm) Medine’ye gelince, halk ona üşüştü. O’nu görmek için ben de halkın arasına karıştım. Resulullah’ın yüzünü görünce anladım ki O’nun yüzü, bir yalancının yüzü değildir. O’ndan ilk işittiğim söz şu oldu:

“Ey insanlar! Selâmı, selâmlaşmayı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabalık haklarını gözetiniz. Halk uyurken siz namaz kılınız. Böylece selâmetle Cennet’e girersiniz!”

Demek ki esas hedef, ferdi ve ayrılmaz bir sonucu olarak toplumu yüceltmektir. Hasbîlik, selîm bir kalb ve onun aynası olan temiz bir sîma, bir iki sözle izhar edilen iyi niyet, o zamana kadar bir yahudi bilgini olan Abdullah b. Selâm’ı İslâm’a celb etmeye yetmişti (Radiyallahu anh).
Hicret esnasında Efendimiz (asm)’in kılavuzu Abdullah İbn Üreykıt isimli bir müşrik, Medine’ye girmek üzere olduğunu haber ve müjde veren de bir yahudi olmuştu. Demek ki ihlâs, bazen gayri müslimleri bile musahhar eder, ihlâs sayesinde Allah onları İslâm’a hizmet ettirebilir.
Hicreti takib eden ilk dönemde, siyasî ve idarî sahada Peygamberimiz (asm) şu uygulamayı yapmıştı: Sayıca fazla olan müşrikler ve ticarî hayata hâkim olan Yahudilerle diyalog neticesinde Medine şehir devletini herhangi bir saldırı karşısında müdafaa için ortak bir savunma paktı tesis etmişti. Böylece hem onları karşısına almamış, hem de başta Kureyş olarak diğer düşmanlarına karşı kuvvetine kuvvet katmıştı. Demek ki Müslümanlar, bütün küfür dünyasına birden cephe almak yerine, mevcut şartları mümkün mertebe değerlendirerek Allah’ın hidayetini tebliğ ve kendi varlıklarını emniyet altına almaya çalışmalıdırlar.

Ensar ve muhacirden kardeşleşen iki kişiden biri tarlada, bahçede, iş yerinde çalışırken, dünya işlerine verdikleri önem kadar dinî bilgilerini öğrenmeye ve İlerletmeye de önem veriyorlardı. Hz. Peygamber (asm)’in sohbetinde olma işini de, aralarında nöbete bindirmişlerdi. Biri işte iken, öbürü Hz. Peygamber’in civarında bulunuyor, tebliğ edilen yeni ahkâmı, ondan öğrendiği herhangi bir hususu, müslümanları ilgilendiren haberleri akşamleyin dönüp arkadaşına naklediyordu. Bunda, başta din olmak üzere faydalı her şeyi öğrenme için zaman ayırmak, emek sarf etmek gerektiğine dair alacağımız ders vardır.

Müminler Resulullah (asm)’a gösterdikleri bu itaat ve bağlılık, birbirlerine izhar ettikleri bu tesanüd ve muhabbet sırrıyla, Hicretten sonra bir mekânda toplanma imkânı bulunca, daha önce sahib olamadıkları bir kuvvete kavuştular. Daha yüksek bir sadâ ile dünyaya İslâm’ı ilan ettiler. İslâm adâleti üzere kâim olan bir toplum kurdular. Gayr-i müslimleri bile hayran bırakan bu ideal gerçeğin, İslâm’ın yayılmasında çok büyük rolü oldu.

Demek ki hicret, bazılarının zannettiği gibi, sadece bir sığınak arama mes’elesi değil, dini yaymak ve İslâm’ın geleceğini plânlamak için müsait ortam aramak gayretidir. Bu fütühatın vesilesi ve hak ile batılın yeryüzünde, dış dünyada birbirinden ayrılmasının alameti de hicret olduğu içindir ki Hz. Ömer ve ashabı (r.a) Hicreti takvim başlangıcı yapmışlardır.

 Hz. Peygamber (asm) Hz. Ebu Bekr (ra)’ın evine gitmiş, geceleyin azamî İhtiyatla hicrete başlamışlar, kuzeyde bulunan Medine istikametinin aksine, güneybatı cihetindeki Sevr dağına doğru gitmişlerdi. Demek ki nazik durumlarda müslümanlar azamî tedbir uygulayıp iz belli etmemeye çalışmalı, düşmanlarına fırsat vermemelidirler. Nitekim Peygamberimiz, Tebük seferi hariç hiçbir seferin nereye yapılacağını askerine bildirmemiş, hatta hedefinden başka tarafa gideceği intibaını uyandırmıştır. Dünya safdillerin yeri olmadığı gibi, İslâm da ahmakların dini değildir, aptallara başarı vaad etmez.

İşte hicret, bu kabîl gerçekleri bize hatırlatıyor. Sayıları ve dünyevî imkânları pek az olan bir topluluğun, İlâhî düsturları uygulayarak nasıl iki cihan mutluluğuna nail olduklarını, nasıl örnek bir insanlık sergilediklerini gösteriyor. O zaman gerçekleşmiş bu durumların benzerlerinin her zaman olabileceğini bize telkin ediyor, bize güç veriyor. Demek biz hicreti mazide kalmış bir kıssa olarak değil, kalbimizi kuvvetlendiren, azmimizi bileyen, ümidimizi kanatlandıran bir güç kaynağı kabul etmeliyiz, o kaynağa yönelerek hayatımızı beslemeye çalışmalıyız.

Hicret ihtifali düzenlemek iyidir. Fakat bu iş sırf anma toplantısı, sadece merasim çerçevesinde kalacak olursa, elbette zikre değer fayda sağlamaz. Aksine, bu anma bize aksiyon kazandırmalı, Resulullah’ın mümine çizdiği çalışma programına göre ilerleme azmi vermelidir. O zaman çok az sayıdaki mümin dünyanın gidişini değiştirdiler, şimdi  yüz milyonlarca müslüman neden Allah’ın hayat veren hidayetini yaşayamıyor, yaşatamıyor, insanlığa örnek olacak “ümmet-i vasat” olamıyor, varlık gösteremiyor? Hicreti anma, bize bunları düşündürmeli, çarelerini fiil sahasına koydurmalıdır. Hicret, ıstılah ma’nâsıyla, bitmiştir. Fakat bunu bildiren hadîs-i şerifin devamının gösterdiği üzere, tebliğ ve cihad devamlı bir hicrettir. Etrafımızı saran inkârcılıktan, şerlerden, haramlardan yani gayretsizlik, tembellik, yalan, riya, ahitte durmama, haksızlık, faiz, içki, zulüm, rüşvet, kumar, emanete riayet etmeme ilh. gibi bütün haramlardan fert ve toplum olarak hicrete gayret etmektir.

[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 10.9.2018 [Thecrcl.ca]

Aman O Elleri Bırakmayın! [Kadir Gürcan]

Medyaya, ancak bir elin parmakları sayısına düşmüş ülke liderleri ile mutlu birliktelik pozları veren Türk Siyasetçilerinin her geçen gün hareket zeminleri daralıyor. Devlet bütçesinden karşılanan yurt dışı bu seyahatlerin, ne kadar işe yaradığı ortada. Atılan taş, ürkütülen kurbağaya değmiyor. Damat Hazretlerinin, İngiltere'li meslekdaşı ile verdiği sevecen tokalaşma karesi, sadece, aile hatırası olarak kalmış. Bu kez de istediklerini alamamışlar.

Kurban Bayramı öncesinde Türkiye'de olan Katar Emiri, Saray Medyası'nın can simidi, kurtarıcı jokeri. İşler kötüye gidip, Dolar Yedi TL'yi zorlayınca, “Başkan, Katar Emiri ile görüştü! Her şey kontrol altında!” haberi sür manşet  veriliyor. Hazret, Bayram'dan beri ya ülkesine hiç gitmedi ya da bizim konserveden haber üreten medya camiası, Bayram öncesi resimleri tekrar yayınlıyor. Oldu olacak, adamcağıza Saray'dan bir oda tahsis edin, Katar işlerini, “Katar Ofisi!”nden idare etsin. Yol parasından kurtulmuş oluruz. Sayın Başkan'ın Katar Emiri'nin eline sarılışı bir garip. Sanki bütün umudunu Katar Himmetine bağlamış düşkünlüğü sergiliyor.

Kurban Bayramı'ndan bir kaç gün önce oturdukları ekonomik dayanışma masasında üç haftadır çakılıp kalmasalar gerek. Bu kadar süre insan, plajda dursa çürür be birader. Saray çok sıkışmış durumda. Verilen haberlerde, ortalık yıkılıyor. Ekonomik atılımlardan bahsediliyor. Katar, şu bizim bildiğimiz, İç Anadolu'ya koysak kaybolacak ve hiç akla gelmeyecek kadar küçük bir ülke değil mi? (Nüfusu, 2.258,283 yüz ölçümü, 11.558 metre kare) Bizim azizler, Ortadoğu'nun tamamı Katar'dan ibaret imiş gibi havalanıyorlar. “Saray” ismiyle açılmış Kara Delik, seksen milyonluk Türkiye'yi ne hale getirdi. On tane Katar ve benzeri ülkenin bu yıkımı durdurabilecekleri kanaatinde değiliz.

Katar Emiri'ni, en az hırslı bir magazin muhabiri iştahıyla yakın takibe almış durumdayım. Hiç kimse farketmese de, şu an için Türk Magazin piyasasının en popüler yüzü o. Yaz hararetine yenik düşüp Hacc ve Umre dönüşünde kendisini plaja atan dindar görünümlü sanatçılar bile bu kadar popüler değil. Gündemi takip eden birisi olarak, Türk Ekonomisinin tek kurtarıcısı gibi duran Emir'e ilgimi çok görmeyin!

Sayın Başkan'ın, her fırsatta Rusya Lideri ile görüşmesi, Dolar fiyatları durdurulamayınca İran Liderlerine sığınması, gidecek fazla yerleri kalmadığı için. Suriye'de gerçekleşecek ciddi bir operasyonda Rusya-İran ittifakına dahil olmak için can atan Türkiye'nin yine oyun dışı kalacağı yüksek bir ihtimal. Suriye'den bir türlü istediğini alamayan-ne istediği de şu ana kadar netleşmiş değil- Türkiye'nin yorgun siyasetçileri, ABD'yi kızdırırak, çileden çıkarıp, Suriye'deki savaş oyunlarına girme gayretindeler ama, nafile. Suriye politikasında duygularına ve şahsi dostluklarına yenilen Saray Erkanı'nın “Aldatılmış, ihanete uğramış aşık!” sendromu, ABD'de dahil dünya siyasetinin çıkar kaleminde ciddi bir yer tutmuyor.

Bu sütunda kaç kez yazdığımı hatırlamıyorum. Bir kez daha hatırlatıp, zihni iştahımı tatmin edeyim. İslami camiada yazıp-çizen, üçüncü sınıf teorisyenlerin yüz yıldır hazırlandığını iddia ettikleri BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) hikayeleri, eğer söz konusu ise ve bu planlar devreye sokulduysa, görünen o ki, Türkiye bu projede gösterilen yere oturmaktan başka bir seçeneğe sahip değil.Yer beğenme ve seçme gibi bir lüksü yok. Ekonomideki kötü gidişe, kanlı-canlı bir mazeret bulmak için ter döken Damat-Kayınpeder ekibi, Suriye'ye girmek için orada verilecek mal ve can kaybına şimdiden 'evet' demiş olsalar bile netice değişmeyecek.

Bayram Tatili ile, kendisini unutturan ekonomik krizin günlük bombardımanı karşısında Damat-Kayınpeder'in sunduğu ekonomik reçeteler, piyasaların ateşini daha da yükseltti. Bana kalırsa, global ekonomi piyasalarına karşı, ev yapımı kür ve tarifelerin yetersiz kalacağı tahmin edilmeliydi. Kan kaybı bir türlü kesilmeyen Türk Ekonomisi için, kocakarı ilaçları ile tedavi gayretleri, görüldüğü üzere hastalığı daha da derinleştirmekten başka işe yaramadı. Şimdiye kadar kahve falı bakan, zar atan ve kafayı Astroloji ile bozmuş sosyete çöpçatanlarından da iyi haberler gelmiyor.

Bu arada unutmadan, Sayın Başkan, koltuk değneği ve sadece seçim sezonlarında işe yarayan Milliyetçi Muhalefet Liderinin de elini sıkıyor, omuzunu sıvazlıyor. Düşüncesi ile birlikte canlı cenazeye dönmüş olan bu siyasi mevtanın, siyasi bir muhalefet sergilemekten çok, istenmeyen, üvey ve itilmiş-kakılmış durumlarına can ve baş ile sarıldığını görünce içimiz sızlıyor. Saray'ın memnuniyetsizliği ise bütün yüz çizgilerine yansıyor zaten. Bundan daha düşük seviyeli tahkir, küçümseme ve aşağılama mı olur? Saray yüzlerine tükürse, gökten Dolar yağıyor zannedip, döviz bürolarına koşuyorlar. İhtimal ki canlı cenaze, Saray'ın Katar Emiri'ne gösterdiği yakın ilgiden için için alınıyordur.

Her fırsatta, Katar, Rusya ve İran liderlerinin ellerini sıkmayı ihmal etmeyen Sayın Başkanı görünce aklıma Nasrettin Hoca'nın o meşhur fıkrası geliyor. Hoca, alt katta eve giren hırsız ile yaka-paça birbirine girmişken, Hacı Anne yukarıdan “Efendi, baş edemiyorsan bırak hırsız gitsin!” deyince, takke-cübbe dağılmış Hoca aşağıdan “Ben onu bırakıyorum da, o benim salmıyor!” diye bağırır.

Bizim devletlilerin ellerini sıkmak için can attıkları yabancı devlet başkanlarının işleri de zor. Resmi tören icabı sıkmak zorunda oldukları el sayısı o kadar çok ki! Fıkradaki “Hoca-hırsız!” tiplemesinde kimin kim olduğu üzerinde durmayın! Hırsız'a hırsız demenin suç olduğu bir ülkede yaşıyorsunuz, ona  göre!

[Kadir Gürcan] 10.9.2018 [Samanyolu Haber]

Dördüncü Şua [Abdullah Aymaz]

“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.” (3/173)  meâlindeki “Hasbünallah ve ni’me’l-vekîl” âyetinin mühim bir nüktesidir.

Bu Risalenin başına Üstad Hazretleri şöyle bir ihtar yazmış:

“Risale-i Nur, sâir kitaplara muhalif olarak başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişaf eder. Bilhassa bu Risalede Birinci Mertebe, çok kıymettar bir hakikat olmakla beraber ÇOK  İNCE  ve DERİN’dir. Hem bu Birinci Mertebe, bana mahsus, gayet ehemmiyetli bir hissî muhakeme ve gayet ruhlu imanî bir muamele ve gayet gizli kalbî bir mükâleme suretinde çeşit çeşit ve derin dertlerime şifa olarak tebârüz etmiş. Bana tam tevafuk eden, tam hissedebilir; yoksa tam zevk edemez.”

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Mektubat kitabının başındaki mektuplarında Lemalar Kitabının Yirmi Beşinci ve Yirmi Altıncı Lemâlarında Hastalar ve İhtiyarlar Risalesinde gurbetten, hatta kendisini saran beş çeşit iç içe gurbet duygularından, acılarından ve dertlerinden söz etmektedir. Çare ve devâlarından da bahsettiği, mânevî ilaçları, tesellileri ve moral verici, kuvvetlendirici ilaçları da takdim ettiği için bilhassa bu süreçte yani mağduriyet ve mazlumiyetlerin katlandığı ve koskoca bir devlet gücünün hem de dünyanın her tarafında Hizmete ve mensuplarına karşı harekete geçirildiği, tamamen kontrolden çıkmış merhametsiz bir tahribçi gücün  de akıl almaz ve insanlığa  sığmaz bir şekilde saldırıya geçirildiği bir zamanda, hem de Üstad Hazretlerinin maruz kaldığı gibi hizmet erlerinin gurbetlere sürüklendiği bir zamanda günde 500 değil bazan 5000 defa “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” demeye mecburuz… Artık “Vatan da gurbetlendiği” hatta gurbetten daha beter, bir işkence mengenesi haline getirildiği için kendi vatanında binbir çeşit gurbet yaşayanlar için de binlerce defa “Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil” demeye ihtiyaç oluyor. Onun için bu “Dördüncü Şua” Risalesini çok dikkatli okumamız hatta beraberce mütalaa ve müzakere etmemiz gerekiyor.

Bismillahirrahmanirrahim
Hasbünallah ve ni’me’l-Vekîl

Bir zaman beni ehl-i dünya her şeyden tecrit ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. İhtiyarlık zamanımda kısmen TEESSÜRÂT’tan gelen BEŞ  NEVİ  HASTALIKLARA giriftar olmuştum.
Üstadımızın burada, “KISMEN  TEESSÜRATTAN gelen beş nevi hastalıklara giriftar olmuştum” ifadesi üzerinde durmamız gerekir. Üstad Hazretleri gibi, her derdinin devasını Kur’an’ı Kerim’de bulacak devâsa kâmeti tam anlayacak veya beş çeşit derdinin ne olduğunu bilecek durumda ve konumda değiliz. Ama bu zulüm ve gadirlerin çığırından çıktığı, insanımızda bilhassa mazlum ve mağdurlarımızda meydana getirdiği maddî-mânevî yaralar ve özellikle gençlerde ve hele hele çocuklarda meydana getirdikleri derin travmalar var. İşte bütün bunları aşacak, tedavi edecek, manevî güç ve moral aşılayacak şifaların hepsi bu Beşinci Şua Risalesinde ve bilhassa her gün binlerce defa söylememiz gereken “Hasbünallahü Ve  ni’me’l-Vekil” âyetinin eczahanesinde mevcuttur…

Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risale-i Nur’un teselli verici ve medet edici nurlarına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbine baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki; gayet kuvvetli bir bekâ (ebedî kalma) aşkı ve şiddetli bir vücud (varlık) muhabbeti, büyük bir hayat iştiyakı, hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr (fakirlik), bende hükmediyorlar. Halbuki, müdhiş bir fenâ (fânilik), o bekâyı söndürüyor. O hâlimde yanık bir şairin dediği gibi dedim:

“Dil bekâsı(nı) Hak fenâsı(nı) istedi mülk-i tenim.
Bir devasız derde düştüm, ah ki, Lokman bî haber.”

“Meyûsâne (ümitsizce) başımı eğdim. Birden Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil âyeti imdadıma geldi, dedi: “Beni dikkatle oku!” Ben günde BEŞ YÜZ  DEFA  OKUDUM. Benim için aynelyakin suretinde (gözle görür şekilde) inkişaf eden çok kıymetli nurlarından bir kısmını ve yalnız dokuz nurunu ve mertebesini icmâlen (özetle) yazıp, eskiden aynelyakin ile değil, belki ilme’l-yakîn ile bilinen tafsilatını Risale-i Nur’a havale ediyorum.”

Üstad Hazretleri o bir sayfayı bir okuyuşta en fazla iki defa okumakla ezberleyen o müthiş hâfıza kabiliyeti derin ve engin anlayışı ve tükenmez ilim aşkıyla hakâik ilimlerinden doksan cilt kitabı ezberlemesi ve onların kırk bin kat mânevî müşahade ve keşifleriyle basamak basamak yükselip Kur’an-ı Hakîmi tam anlama ve beyan etmek makamına yükseldiği için artık Kur’an’ın melek-i nâtık (konuşan melek) hâlindeki âyetlerine  münacaatla, onlarla konuşarak dertlerine devâ, ihtiyaçlarına  cevap imkânı bulabiliyor ki, ümitsizce boynunu bükünce birden ‘Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil’  âyeti imdadına yetişip onunla konuşuyor; mânâlarının hazinelerini onun  gönül dünyasına açıyor… Üstad Hazretleri bu âyeti her gün 500 defa okuyunca ilim deryaları, harekete geçip inci-mercan, elmas ve yakuttan cevherlerini önüne seriyorlar.

Bilhassa  bunlara çok muhtaç olduğumuz şu sıkıntılı süreçte bu sünühat, ilhamat eserleri Kur’an Nurlarını bir taraftan mütalaa, müzakere edip anlamaya bir taraftan da biz de onun gibi her gün 500’er defa ‘Hasbünallahü Ve ni’me’l-Vekil’ âyetini, mânalarını duya duya ve gönlümüzden doya doya okumaya çalışacağız…

[Abdullah Aymaz] 10.9.2018 [Samanyolu Haber]

Darbe ve soykırım gördüm [Ali Emir Pakkan]

Bizim tarihimizde demokrasi hep darbelerle kesintiye uğramış.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1972, 12 Eylül 1980, ve 28 Şubat 1997’de askerler hükümetleri düşürdü.

27 Mayıs darbesinde Başbakan idam edildi.

Her darbede insanlar tutuklandı, işkence edildi, öldürüldü.

Büyük acılar yaşandı.

Benim babam gazeteci ve bu dönemleri hep bize anlatır.

Babamın gazetesi daha çok dindar,  muhazakar bir kitleye hitap ediyordu.

Demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunuyordu. Avrupa Birliği üyeliğimizi destekliyordu.

Babamın hayali standartları yüksek, özgür bir ülkeye kavuşmaktı.

2002’de tam da bu idealleri gerçekleştireceğini vaad eden bir parti iktidara geldi.

Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan siyasal İslamcı Refah Partisi'nde siyaset yapmış sonra yenilikçi bir hareket başlatıp partilerinden ayrılmışlardı.

Siyasal İslam gömleğini çıkardık dediler. Dini siyasete alet etmeme sözü verdiler. Herkesi kucaklayacak daha önemlisi ülkeye tam demokrasiyi getireceklerdi!

Avrupa Birliği üyeliği için pek çok yasa değişti.

Batı Ve ABD, Erdoğan’a inandı. Babam ve gazetesi de...

Ancak rüya kısa sürdü.

Erdoğan 2012’den itibaren bütün gücü ele geçirince demokrasiden saptı. Kendisi ve 4 bakanı ile ilgili pek çok yolsuzluk iddiası vardı.

Yargıya gidip aklanmak yerine yargıyı ortadan kaldırdı.

Kendi medya organlarını kurdu.

Babamın gazetesinden de kayıtsız destek istedi.

Ancak demokrasi ve hukukun yanında kalmaya devam edince gazete, iktidarın acımasız saldırıları başladı. Demokratları, liberalleri ve kendisi gibi düşünmeyen muhafazakar, dindar bir grubunu ( Gülen hareketi) yok etti.

16 Temmuz 2016’de, Türkiye yeni bir darbe girişimi ile karşılaştı. Ancak bu öncekilere hiç benzemiyordu! Senaryosu önceden yazılmış kanlı bir oyun sahnelendi.

Tıpkı Almanya’da 1933’teki şaibeli parlamento binası yangını gibi.

Hitler bu yangını bahane ederek nasıl bütün yetkileri eline aldıysa Erdoğan da onun yolunu izledi. 16 Temmuz’u bahane ederek rejimi değiştirdi.

Bir gece binlerce hakim, savcı, polis, subay İhraç edildi.

Gazeteciler tutuklandı.

Çoğu korkunç işkenceler gördüler.

Bazıları linç edildi! ( Ölenlerin sayısı bilinmiyor.!

Derin devlet, demokratik sivil bağımsız ve barışçıl bir hareketi kendisi için öteden beri tehlike görüyordu. Ülkede bu vasıflara sahip Gülen hareketi kitlesel bir soykırıma uğratıldı.

Yunanistan’a kaçarken Ege’de ve Meriç ırmağında botu batarak ölenleri duydunuz mu?! Ne yazık ki içlerinde kadın, çocuk ve bebekler de vardı.

Benim aileme gelince.

Babamın gazetesi kapatıldı.

Üniversitemizin kapısına kilit vuruldu.

Annemin öğretmenlik yaptığı özel okul da aynı akıbeti yaşadı.

Babam yurt dışına çıkabilen gazetecileri, Alman yazar Stefan Zweig’e benzetiyor. Zweing, Nazi zulmünden kaçmış ve sığındığı Brezilya’da Batılı ülkelerin Hitler’e yeterince karşı çıkmamasından dolayı umutsuluğa kapılıp intihar etmişti.

Biz ise hiç umudumuzu kaybetmedik.

Ben bunları anlatırken şu anda ülkemde 700'e yakın bebek hapiste.

200’e yakın gazeteci ise esir!

Savaş görmüş insanların birden ihtiyarladıkları söylenir.

Karşınızda 21 yaşında ama kendini 40’larında hisseden biri var.

Savaş görmedim ama darbe gördüm.

Zulmün sonsuza kadar sürmeyeceğini biliyoruz.

Not: Bu konuşma dünyanın sayılı üniversitelerinin birinde, hocasının talebi üzerine bir öğrenci tarafından yapılmıştır.

[Ali Emir Pakkan] 10.9.2018 [Samanyolu Haber]

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı: 15 Temmuz’dan bu yana cezaevlerinde en az 61 kişinin şüpheli ölümü belgelendi


15 Temmuz sonrası cezaevlerinde ve polis operasyonlarında yaşanan şüpheli ölümler artıyor. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı hazırladığı raporda cezaevlerinde yaşanan ölümleri inceledi. Rapor için yapılan açıklamada, “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, iki yıldan daha fazla süredir özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireylerden en az 61 kişinin, çok şüpheli koşullarda ölümünü belgelemiştir.” dendi.

Darbe girişimi sonrasında gözaltında yaşamını yitiren kişiler üzerinde yapılan incelemelerde şüpheli ölümlerin görüldüğünü aktaran Vakıf, “Birçok ölüm, yaşananların intihar olduğuna işaret eden resmi söylemden uzak bulunuyor.” ifadesini kullandı.

Bu ölümlerle birlikte özellikle ‘yüksek profil’ olarak tanımlanan ve cezaevinde tutulan kişilerin aile üyelerinin büyük bir endişe yaşadığının belirtildiği açıklamada, “Aileler, ilk zamandan beri sevdikleri kişileri Türk cezaevlerindeki yargısız infazlardan kurtarmak için uluslararası topluluklara umutsuz çağrılar yöneltmiştir. Bu siyaset belgesi, giderek artan sözkonusu sorunlu duruma ve uluslararası hukuka etkilerine daha yakından bakmayı sağlamayı amaçlamaktadır.” ifadesi kullanıldı.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yaptığı açıklamada şu ifadelere de yer verildi: “15 Temmuz 2016’da Türkiye’deki darbe girişiminden bu yana şüpheli koşullarda ve sistematik bir şekilde tekerrür eden model olarak gözaltındaki şüpheli ölümlerin sayısının artmasından endişe duyuyoruz. Özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyler arasındaki çok sayıdaki ölüm, ülkedeki mevcut yoğun zulüm ortamında gerçekleşmektedir. Özellikle hukukun üstünlüğü kavramının erozyona uğraması ile git gide daha da şiddetlenen insan hakları ihlalleri de bu ölümleri değerlendirirken dikkate alınmalıdır.”

[TR724] 10.9.2018

Doların turşusu [Semih Ardıç]

Türkiye’nin önemli turşu üretim merkezlerinden Bursa’nın Orhangazi ilçesine bağlı Gedelek Mahallesi’nde düzenlenen “5. Gedelek Turşu Festivali” başladı.

Festivale katılan bir turşu firmasının tezgâhında yer alan ve içine dolar görünümlü banknotların konulduğu temsili “dolar turşusu” ziyaretçiler tarafından çok beğenilmiş.

AA’NIN GEÇTİĞİ HABERE BAK!

Hazine’den her sene 80 milyon TL aktarılan Anadolu Ajansı (AA) da bu dahiyane buluşu atlamamış.

AA’nın muhteşem bir fotoğrafla süslediği haberinde şu ifadeler yer alıyor: “Dolardaki artışa dikkati çekmek amacıyla kurulan iki kavanoz dolar turşusu, firma sahibi tarafından stantları gezen Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na hediye edildi.”

Orhangazi Belediye Başkanı Neşet Çağlayan da dolar turşularından almış. Her iki isim gazetecilere mütebessim çehreleri ile bu eşsiz anın pozunu vermiş.

Şirketin sahibi kur artışına rağmen muhtemel zamları fiyatlara yansıtmayacaklarını söylemiş.

KAMERA ŞAKASI DEĞİL

Şimdi bu haber mi? Kamera şakası mı?

Odalar Birliği’nin başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu esnafın döviz ve borç krizinden kurtulacağına dair ümidi kalmayınca şamata yapmaya mı karar verdi?

Belli ki “dolar turşusu” fikrini bir akl-ı evvel ortaya atmış.

Pekâlâ TOBB Başkanı ya da belediye başkanı bu lüzumsuzluğa alet oluyor?

Yetmezmiş gibi pişkin pişkin fotoğraf çektirmişler. Nezaketim müsaade etse “soytarılık” diyeceğim, mamafih dilim varmıyor.

REKLAMIN İYİSİ-KÖTÜSÜ OLMAZ

Akıl tutulması, organize cehalet namına ne ararsanız var Türkiye’de.

7-8 bin TL’yi 36 ay kredi kartına 36 taksitle ödediği halde iPhone telefonları balyozla kıran gençlerden dolar turşusu kurup marifet gibi anlatan işadamlarına uzanan çizgide hayaller hudut tanımıyor.

Rifat Hisarcıklıoğlu için tam magazin forever bir festival açılışı olmuş. Esnaf da milyonluk bütçe tahsis etmesi lazım gelen reklamı bedavaya getirmiş. Ne de olsa reklamın iyisi kötüsü olmaz! Biz bile oturmuş bu mevzuya vakit ayırmışız! Hakkını teslim etmek lazım, konsept başarılı.

65 UN FABRİKASINDA İMALAT DURDU

AA o haberi geçerken Türkiye’de neler oldu neler? Güneydoğu’da 65 un fabrikası imalatı durdurdu.

Ticaret Bakanlığı’nın un fiyatlarındaki fahiş zamları durdurmak için ihracata tahdit getirmesi Irak’a un ihraç eden firmaları vurdu. Fabrikalar durunca yüzlerce kişi işten atıldı.

Mendo Tekstil ve Gilan Mücevherat da iflastan önceki son mühlet diye bilinen “konkordato” ilan etti.

30’luk tuvalet kâğıdı 60-70 TL’ye, 30’luk yumurta kolisi 20 TL’ye, 710 gram domates salçası 10 TL’ye yükseldi. Süte, peynire, yoğurda, ete gelen zamlar cabası…

ESNAF BATMIŞ, KİMİN UMURUNDA

Gaziantep’te ayakkabı firmaları da beklemede. Ankara’da kriz reçetesine dair hiç bir hazırlık yok. Maaşlar nasıl olsa her ayın 15’inde hesaplara yatıyor.

Esnaf batmış, çekini ödeyememiş kimin umurunda!

Bilvesile “fırsatçılık yapılıyor” ifadesine bir iki şerh düşeceğim: Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan da Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli de kullandı aynı ifadeyi.

Neymiş efendim! Un fiyatları fırsatçılar yüzünden artmış. Ekonomi çok sağlammış, fırsatçılar fiyatları artırarak istikrara zarar veriyormuş vs…

Esnafın etiket fiyatını artırarak “fırsatçılık” yaptığını bir an için kabul edelim…


2015 senesinden bu yana dünyada gıda fiyatları düşerken Türkiye’de yükseliyor.
Doğalgaza iki ay üst üste yüzde 25’e yakın zam yapan BOTAŞ’a, elektrik fiyatlarını “üçer aylık dönemler halinde belirlenir” kuralını bile hiçe sayarak ayda bir yüzde 15 artıran Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na (EPDK) ne demeli?

Benzin 7 TL, vergi indirimi olmasa 7,86 TL.

Kamunun alacaklarına tatbik edilen temerrüt faizini esnaf mı yüzde 2’ye çıkardı?

SURİYE RİSKİ HESAPTA YOK

Suriye’nin Türkiye hududundaki İdlib şehrinin Rusya ile İran’ın desteklediği Esed rejimi askerleri tarafından kuşatılması yakın gelecekte yeni bir göç dalgasını tetikleyecek.

Türkiye’nin tezleri Tahran’da kaldı, heyete de şam fıstığı yemek kaldı.

Suriye eksenli krizlerin sebep olacağı hâdiseler ekonomiyi daha da dibe batıracak.

Merkez Bankası’nın (TCMB) krizi bitireceğe gibi bir hava estirilmesi de çok garip. TCMB’nin 13 Eylül’de faizi yüzde 5 ve fevkinde artırmaması halinde TL üzerindeki baskı devam eder.

Bağımsızlığı kâğıt üstünde kalmış bir TCMB’den o kadar radikal adımı atmasını kimse beklemiyor zaten!

Bekleyenler varsa, son iki senenin kararlarına, akabinde kurların nereye tırmandığına bakabilir.

TURŞULARI BOZDUR BOZDUR HARCA!

Turşusu kurulan dolarları bozdurur bozdurur harcarız artık. Yerli ve millî duruşu ne kadar hafife almışız meğer.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bile bu kadarını düşünemedi. Paranın turşusunu kur, kışın aç afiyetle bozdur…

Gurme Vedat Milor’dan “Dolar turşusu sarımsaklı mı olur, sarımsaksız mı?” anketi de bekliyoruz.

Kriz-mıriz, dolar-molar, kur-mur… Aldırmayın bu dış mihrakların komplolarına.

Dolar turşusu kurun hazır fırsat varken. Zemheride içinizi ısıtır.

Afiyet olsun…

[Semih Ardıç] 10.9.2018 [TR724]

Bir yönetim modeli olarak “Rüşvet Devleti!” [Naci Karadağ]

Levent Kazak ülkenin kıymetini pek bilmediği senaristlerden. Onun senaryosunu kaleme aldığı “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” çok katmanlı yapısı, ince işçiliği ve muazzam emek harcanmasına rağmen, belli bir ruhu yakalayamamanın kurbanı oldu, hak ettiği ilgiyi görmediği gibi, Türk sinemasının sulu zırtlak komedileriyle aynı rafı paylaşma talihsizliğini yaşadı.

Film, kozmopolit bir toplumun, aşiretten devlete geçiş sürecini minimal örneklerle ele alırken enfes ayrıntılarla bezenmiştir.

Bunlardan biri de “Rüşvet” kavramıdır…

Zamanla Osmanlı’nın iliklerine kadar sızan bu ölümcül virüsün dip koçanını görmek için Orhan Gazi dönemine kadar gitmek gerekiyor.

Levent Kazak, filmde Kadı Pervane’yi konuşturur:

“Arap ülkelerinde teze bir fikür vardır; adı rüşvettür.” İlk kez duyulan kelimenin anlamını da açıklıyor sonrasında, bakalım bu rüşvet neymiş:

“Her kim kiş işü dövlete düşer üse işini yapturmağ içün vireceğü paradur. İş ne kadar zor üse rüşvet o kadar büyür. Röşvet ilen halledülmez iş kalmaz. İcabında Cenk iderken kılıcun açamadığı kapıyu rüşvet açar.”

Kadı Pervane aslında olaydan iki yüz yıl önce yaşayan Muinüddin Süleyman ise de senarist, birbirine yakın bu iki kişiliği tek karakterde birleştirmiştir. Bunu yaparken şüphesiz epey kaynak taradığı belli. Zira filmin konuşma dili ve ağzı bize “Rüşvet” konusundaki temel referans hakkında önemi bir ipucu verir: Aşıkpaşazade…

Aşıkpaşazade Derviş Ahmed 1393’te Amasya’da Elvan Çelebi köyünde doğmuştur. Tasavvuf şairi Aşık Paşa’nın torun çocuğu olduğu için “Aşıkî” mahlasını kullanmıştır.1413 yılında hastalanıp Orhan Gazi’nin imamının oğlu Yahşi Fakih’in evinde kaldığında Yıldırım Bayazıd’a kadar yazılmış bir Osmanlı tarihini okuması, kendisini bu işe vermiştir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan vefat ettiği 15. yüzyıl sonlarına kadar yaşanılan olayları anlatan “Tevarih-i Al-i Osman” isimli önemli eseri yazmaya başladığında 86 yaşındaydı. Yazdığı bu ilk Osmanlı tarihi kitabı görgü tanığı anlatımları ya da bilgin kişilerin anlatımları olması dolayısıyla, Osmanlı tarihinin ilk dönemlerini anlatan en önemli birincil kaynak arasındadır. Aşıkpaşazade’yi önemli yapan bir diğer husus ise ilk Osmanlı tarihçileri arasında yer alan Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakih’in oğlu Yahşi Fakih’in 14. yüzyıl olaylarını kaleme aldığı eserinden faydalanmış olmasıdır.

Ve bizim yazımızla ilgili olan kısmı ise Derviş Ahmet’in “Rüşvet” kanserini ilk keşfeden isimlerden olmasıdır. Bunu da kaleme aldığı eserde anlatarak bu tehlikeye karşı üzerine düşeni yapmıştır.

Daha o dönem rüşvetçi hâkimlerden bahseder Derviş Ahmed. Aktardığına göre Anadolu ve Rûm-ili’nde 80 tane “Kâdi-i zalim” vardır.

Tevarih-i Al-i Osman’da günümüze benzer çok enteresan ayrıntılar mevcuttur. Mesela bunlardan biri nüfuzlu kişilerin oğullarını askere yazdırırken rüşvet vermeleri ve torpil yapmaları. Aynı kaynak Çandarlı’nın milletin malına mülküne nasıl çöktüğünü ve ağır vergilerle devleti nasıl daha kurulurken tükenme noktasına getirdiğini şahitleriyle aktarır.

Derviş Ahmed Aşıkî’nin bu konudaki en temel tespiti şudur: “Osmanlı’ya rüşvet virüsünü bulaştırıp yaygın hale getirenler Türkmen baba ve Dervişleri değil, Acem-Arap kökenli din âlimi kisveli şahıslardır. Bunlar kendilerince kısa süre içerisinde bir “Molla/din adamı bürokrasisi” oluştururlar.”

Devlette çürüme böylece daha kurulurken başlamış olur.

Levent Kazak’ın senaryosunu yazdığı filmde Kadı Pervane’yi Çandarlı Halil olarak görürüz. Kadı Pervane hazinenin başına getirildiği şed kuşanma merasiminde yapar bu konuşmayı.

Tarihsel gerçekle ne derece uyumludur araştırmadım açıkçası ama popüler tarih dergilerinden birinde okuduğum kadarıyla Çandarlı’nın İstanbul’un Fethi’nde de “Rüşvet” silahını kullandığını okumuştum.

Filmin o kısmı şöyle, izleyin isterseniz.


Sanırım günümüz Tayyip Erdoğan rejimi de böyle inanıyor.

Öyle olmasa Hayrettin Karaman rüşvete cevaz vermezdi sanırım. Abdest alırken serçe parmağının arasına su gelmedi diye ödü kopan, iki büklüm olup parmak arasını dakikalarca ovalayan bir din adamının böylesi bir ahlaksızlığa durduk yere “olur” vermesinin başka mantıklı izahı olamaz zaten!

Haram yemek, yemeyi alışkanlık haline getirmek ve haram bağımlısı olmak; enteresan bir durumdur…

Suç çetelerinde, bir adayı çeteye üye yapmak için öncelikle suç işlettirildiği en eski gelenektir. Haram işlerinde de böyle sanırım. Harama bulaştırdıktan sonra o kişiye istediğinizi yaptırmak çok kolaylaşıyor anladığım kadarıyla.

Normal zamanda ahlaklı, vicdanlı zannettiğimiz pek çok insanın bir anda otoriteyi ve ahlaksızlığı savunur hale gelmesindeki temel motivasyonun bu olduğuna inanmaktayım. Yoksa Hülya Koçyiğit gibi (Tamamen örnek olsun diye yazıyorum, kişisel bir husumetim yoktur) her filmiyle gözlerimizi nemlendiren birinin bu tür toplara girmesinin ne gibi bir mantığı olabilir ki?

Recep Erdoğan ve çevresi özellikle 17/25 Aralık’ın vatan hainleri tarafından seçilmiş hükümeti düşürmek için hazırladığı bir komplo olarak görüyor.

Ancak, bugün yaşananlara ve artık ülkenin dümeninde kayıtsız şartsız tek başına oturmuş olan Erdoğan tarzı yönetime baktığımızda rüşvet hiç de öyle ayıplı bir mal ve yöntem değildir. Yemek ve yedirmek devlet yönetiminde son derece normaldir. Belki de bu yüzden en son Putin ve Ruhani toplantısında tüm katılımcılar masadaki ikramlara elini bile sürmezken, kendisi rahatlıkla bir tabak kuruyemişi gömmüştür. (burası işin mizahı)

Bir devlet başkanının böylesi beynelminel toplantılarda daha dikkatli olması gerekmez mi? Mesela, Putin ABD ziyaretinde uzatılan suyu içmediği gibi Trump ile görüşen Putin, görüşmenin ardından Fox News’te gazeteci Chris Wallace’ın kendisine uzattığı dosyayı almamış ve sehpaya koymasını işaret etmişti.

Başkalarının bu kadar hassas olduğu ortamlarda bizimkilerin rahatlıkla yiyip içmesi, bu alışkanlığın bir karaktere dönüştüğünün de göstergesi olsa gerek!

17/25 Aralık süreci ve sonrasında rüşvet, adam kayırma, irtikâp, para cukkalama gibi iddiaları şiddetle reddeden Erdoğan ve yönetiminin, bugün uluslararası tüm icraatlarda rüşveti bir yöntem olarak kullanmasını nasıl izah edeceğiz?

Halkbank Müdürü Süleyman Bey’in ve Zarrab’ın ‘hayırsever’ olduğunu ileri sürenlerin, Hakan Atilla ve Zarrab’ı kurtarmak için davanın savcısı başta olmak üzere, hapishane müdüründen gardiyana, hâkimden devlet Başkanı Trump’a kadar rüşvet teklif etmesi neyin göstergesidir?

Siz böyle rüşvetle iş yürütmeyi devlet politikası haline getirirseniz, elin oğlu “Bizde yargı bağımsızdır, bu ülke hukuk devletidir” masallarınıza inanır mı sizce?

Demokrasisi çürük, adalet sistemi yamuk ekonomik durumu perişan ülkelerde hukuku işletmek yerine rüşvet vererek, mafyöz yöntemlerle eğitimci kaçırmanız ülke içinde “Vay be Reis yine paketlemiş” övgülerine sebep olabilir ama tüm özgür dünya nezdinde sizin uluslararası bir rüşvetçi ve çeteci olduğunuzun kanıtıdır!

Reuters’te yayınlanan bir röportajı hatırlıyorum. Avrupa’da yaşayan bir öğrenciye Tayyip Erdoğan denilince aklınıza ne geliyor sorusuna şu ibretlik cevabı vermişti: “Rüşvetlerin Efendisi!”

Siz istediğiniz kadar ahlaktan, Allah’tan, dinden, ümmetten filan bahsedin, her öğretmen için “1milyon TL”  ödediğinizi öğrenen batı medyası bunları yutar mı zannediyorsunuz?

Herkesi kör, alemi ahmak mı zannediyorsunuz ki, rüşvetin adını “Çikinova” yapınca kimse fark etmeyecek diye bekliyorsunuz.

“Bir referans mektubu için 100 bin dolar ödedim, baktım başa çıkamıyorum artık onların imzasını taklit etmeye başladım” itirafını yapan Zarrab en az sizin kadar “Hayırlı”dır emin olabilirsiniz!

Rüşvet yiyip yemediği liderlerin oturduğu masadaki fındık fıstık tabağına yumulmasından bile aşağı yukarı belli olan, kendisinin masum başka ülkelerin suçlu dediği Zarrab gibi isimleri hukuk yoluyla değil, rüşvet ve şantaj yoluyla geri getirebileceğini zanneden, bu kadar sıkıntı, problem ve yokluk içinde milyonlarca dolar harcayarak masum eğitimcileri rüşvet karşılığı getiren birinin aklı başında hiç kimseyi dürüstlüğüne, rüşvetçi olmadığına ve adil olduğuna inandırması mümkün değildir.


Hele bu saatten sonra hiç değildir.

Çandarlı gibi rüşveti bir devlet yönetme modeli olarak artık kalıcı hale getirmiştir çünkü.

Kimse kalkıp da herkesi ahmak yerine koyup, “Ne rüşveti, kim?” filan diyerek artistlik yapmasın bence!

Dünya tarihinde ilk kez bir ülke rüşveti resmi bir politika olarak uyguluyor ve bu gurur Erdoğan ve çetesinindir!

Mübarek olsun!

[Naci Karadağ] 10.9.2018 [TR724]

Nazlı Ilıcak neden casuslukla suçlanıyor? [Mehmet Yıldız]

Gazeteci Nazlı Ilıcak, 26 Temmuz 2016’da gözaltına alındı ve o gün bugündür tutuklu. Geçen Şubat ayında, gazete yazıları ve televizyon konuşmalarıyla 15 Temmuz darbe girişimine destek verdikleri iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi.

Ağırlaştırılmış müebbet, Türkiye’de idam cezasının kaldırıldığı 2002 yılından sonra, idam yerine getirilen ceza. Darbecilikle suçlanan 74 yaşındaki Nazlı Ilıcak’ın tek suçu yazmak ve konuşmak. Eğer idam cezası bizim ülkemizde olsaydı bu yüzden idam edilecekti! Dava boyunca yaşanan hukuksuzluklar, avukatları tarafından Anayasa Mahkemesi (AYM) ve AİHM’e taşındı. Eğer cesaretini toplayabilirlerse bugünlerde AYM Genel Kurulu Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan gibi bazı gazetecilerin başvurusunu görüşecek. Diğer yandan İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararın istinaf duruşması önümüzdeki günlerde görülmeye başlanacak. Umarım bu defa hakimler ‘vicdanlarıyla’ karar verirler.

Geçtiğimiz Perşembe günü haber sitelerine bir son dakika gelişmesi düştü. Habere göre, Genelkurmay kayıtlarından çıkarılarak imha edildiği tespit edilen Tahşiyeciler Grubuna ilişkin gizli belgeyi 2 Ocak 2015’te Bugün Gazetesi’nde yayımladığı iddiasıyla yargılanan Nazlı Ilıcak için savcı Devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken belgeleri açıklamaktan müebbet hapis talep etmiş.

Haberde geçen savcının iddiasından şunları anlıyoruz: Birincisi, Tahşiyeciler adlı grupla ilgili Genelkurmay kayıtlarında gizli bir belge varmış; ikincisi bu belge daha sonra imha edilmiş. İşte bu belgenin içeriğini Nazlı Hanım köşesinde ifşa etmiş.

O günleri iyi hatırlıyorum. Genelkurmay istihbaratının nasıl olur da bir cemaatle ilgili rapor hazırlayabildiğini merak etmiştim. Meğer bu gruba mensup bazı kimseler askeri ihalelere giriyormuş. Asker de durumdan vazife çıkarıp böyle bir araştırma yapıp rapor hazırlamış. Rapor, Tahşiyeciler grubunu PKK ve El Kaide gibi silahlı örgütlerle ilişkili gösteriyor. 13 Mart 2009 tarihli raporun altında dönemin Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Pekin’in imzası var. Korgeneral Pekin emekli olduktan sonra pek çok silah arkadaşı gibi Doğu Perinçek’in partisinde siyasete girdi, bir ara genel başkan yardımcılığı da yaptı.

Peki sonra ne olmuş?

Benzer içerikli raporları MİT ve Emniyet İstihbarat da hazırlamış. Hem MİT’ten hem Emniyet hem de Genelkurmay istihbarattan gelen bilgiler üzerine Tahşiyeciler grubuna yoğunlaşan İstanbul Emniyeti’nde görevli polisler, savcılığın talimatı üzerine operasyon yapıp gruptan bazılarını gözaltına almışlar.

Sonrası bildiğiniz gibi; başlarına gelmeyen kalmadı. Silahlı terör örgütleriyle bağlantılı olduğu söylenen Tahşiyeciler’i aklayıp baş tacı yapan AKP iktidarı, Gülen Cemaati’ni terör örgütü olarak niteledi. Operasyonu gerçekleştiren polis müdürleri bu terör örgütünün üyeleri, operasyonun kamuoyu tarafından kabullenilmesini sağlamak için algı oluşturdukları gerekçesiyle Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ile Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca örgütün medya ayağı sayıldı. İşte bu yüzden Hidayet Karaca ve polisler 14 Aralık 2014’ten bu yana cezaevindeler.

17 Aralık (2013) rüşvet ve yolsuzluk skandalının patlak vermesinden sonra Gülen Cemaati’ne savaş ilan eden Erdoğan’ın cemaat kurumlarına bodoslama daldığı ilk operasyon 14 Aralık operasyonu oldu. Dünyada büyük tepki toplayan bu operasyonun nedeni 2009 yılında Tahşiyeciler’e yapılan polis operasyonuydu. Bu operasyondan iki hafta sonra Nazlı Hanım’ın, Bugün Gazetesi’ndeki köşesinde Tahşiyeciler’i terör gruplarıyla irtibatlı gösteren Genelkurmay raporunu ifşa etmesi birilerini çok rahatsız etti doğal olarak.

“Bu dosyadan hiçbir şey çıkmaz, suçlamalar temelsiz ve içi boş” diyen hukukçular fena halde yanıldı. Önce Tahşiyeciler grubu aklandı. Devlet kayıtlarında MİT’te, Genelkurmay’da ve Emniyet’te bu örgüt aleyhine olan her şey itina ile temizlendi. Sonra bu davanın iddianamesi yazıldı. Daha sonra bu iddianamenin benzerleri copy paste yöntemiyle çoğaldıkça çoğaldı. O günden beri Gülen Cemaati’ne mensup oldukları için göz altına alınan ve tutuklanan on binlerce kişinin iddianamelerine malzeme oldu.

ABD’DE AÇILAN TAHŞİYE DAVASI

2015 yılında AKP hükümeti tarafından kiralanan Amsterdam Hukuk Bürosu’nun cemaat aleyhine açtığı ilk dava da Tahşiye davası oldu.

9 Aralık 2015’te Gülen Cemaati’nin dünya yapılanması hakkında başlattıkları çalışmalara ilişkin ABD’nin başkenti Washington’da bir toplantı düzenleyen Robert Amsterdam gazetecilere bilgi verdi. Bu toplantıyı TRT dahil bütün Havuz medyası televizyonları canlı olarak verdi.

Amsterdam Hukuk Bürosu, ilk icraat olarak Tahşiye üyesi üç kişinin haksız yere tutuklanması emrini verdiği için “Gülen ve Paralel Yapı üyeleri” hakkında 6 suçlamadan 7 Aralık’ta dilekçe vererek dava açtı. Damat Berat Albayrak’ın internete düşen maillerinden, Erdoğan bu davayı bizzat takip ettiğini öğrenmiştik. (15 Aralık 2016 tarihli yazı)

Tabii ki sonuç beklendiği gibi olmadı. Davanın açılmasından yaklaşık 7 ay sonra, ABD’li Federal Hakim Robert Mariani, Türk Hükümeti tarafından kiralanan Amsterdam Hukuk Bürosu’nun iddialarını ‘tesadüfi ve temelsiz’ bularak davayı reddetti.

O gün bu mağlubiyetin faturasını Başkan Obama’ya kesen Erdoğan ve yandaşları o yüzden Trump’ın başkan olduğu günü bayram ilan ettiler. Ne var ki hayal ettiği gibi olmadı. Trump da yargıda şeyini yapamadı.

Türkiye’de ise Nazlı Hanım’ın balonunu patlattığı o bomboş dosyalar çoğala çoğala yüz binleri geçti ve Türkiye’yi Kuzey Kore’yle yarışır hale getirdi. Bu yüzden eğer idam cezası olsaydı çoktan darağacını boylayacak olan gazeteci ve yazarlar bu boş iddiaları yazdıkları için hala hapiste tutuluyor. Bu yüzden Hidayet Karaca 1365 gündür, bu yüzden 74 yaşındaki Nazlı Ilıcak 744 gündür hapiste!

O sadece bir avukat değil aynı zamanda Beyefendi’nin özel kuryesi

Tahşiyeciler grubunun lideri Mehmet Doğan’ın avukatı Mustafa Doğan İnal, 14 Aralık 2014’te medya ve polislere yapılan operasyonda fazlasıyla öne çıktı. O günlerde Avukat İnal’ın bu operasyonu İstanbul adliyesinden bir savcıyla beraber kurguladığı haberleri sosyal medyada gündem oldu. İnal, başta bir dönem avukatı ve yöneticisi olduğu Yeni Şafak olmak üzere Havuz medyasının gazete ve televizyonlarında medya ve polislere karşı yapılan bu operasyonun ne kadar doğru olduğunu canla başla anlattı.

Sonradan ortaya çıktı ki Mustafa Doğan İnal sıradan bir avukat değilmiş. En başta Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı olduğunu öğreniyoruz. Erdoğan’ın avukatı olarak öne çıkan Ahmet Özel ve Mustafa Doğan İnal, 2016 yılında Lexist adlı bir hukuk şirketi kurmuşlar. Müvekkilleri arasında bir dönem El Kaide örgütüne malî destek sağladığı gerekçesiyle Birleşmiş Milletler’in terör listesinde yer alan Yasin El Kadı var. Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla’nın ABD’de yargılaması esnasında 17 Aralık’tan sonra Reza Zarrab’ı temsil ettiğini de öğrenmiştik. Avukat İnal sadece Reza’nın avukatı olmamış aynı zamanda avukatlığını yaptığı Erdoğan’la Zarrab arasında kuryelik de yapmış. İnal’ın ünlü müvekkilleri arasında Mahkemeye sunulan WhatsApp mesajlarına göre, 17 Aralık’ta gözaltına alındıktan sonra iktidarın baskıları sonucu (Reza’nın ifadesine göre kısmen rüşvetle) serbest kalan Zarrab, Halkbank üzerinden kurdukları para aklama sistemini tekrar devam ettirmek istemiş. Bu sistemin yeniden hayata geçmesi için gereken desteği, Erdoğan’la ilişkileri yürüten Avukat Mustafa Doğan İnal sağlamış. Bu arada Belçikalı Cascade şirketinin Türkiye’de el konulan malları için başvurduğu Uluslararası Tahkim mahkemesinde de Türkiye’yi Avukat Mustafa Doğan İnal’ın ortağı olduğu Lexist Hukuk Bürosu temsil ediyor.

TR724’te yayınlanan O sadece bir avukat değil başlıklı yazı Avukat İnal’ı rahatsız etmiş. Avukatı aracılığıyla sitemize bir mail göndererek, yanlış bilgiler içermesi nedeniyle İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından erişim engeli getirilen yazının siteden kaldırılmasını istedi. Ben de cevaben, yazı içeriğinde hangi ifadenin yanlış olduğunu sordum. Gelen cevapta yazının tamamının kaldırılmasını talep ettikleri yazıyordu. Ben tekrar “şu ifade yanlıştır” diye bir şey olmadığı sürece yazının kaldırılamayacağını belirtim. Bugüne kadar kendilerinden herhangi bir geri dönüş olmadı.

Erdoğan’ın şahsının, Yasin El Kadı’nın, Reza Zarrab’ın, Tahşiyeciler’in lideri Mehmet Doğan’ın ve Uluslararası anlaşmazlıklarda Türk devletinin avukatlığını üstlenen biri nasıl sıradan bir avukat olabilir. Haksız mıyım?

[Mehmet Yıldız] 10.9.2018 [TR724]

Bitmeyen tartışma: Yabancı sayısı [Hasan Cücük]

A Milli Takım ne zaman kötü bir sonuç alsa hemen ligdeki yabancı sayısı gündeme gelir. Başta federasyon yetkilileri olmak üzere birçok yorumcu, takımlarımızdaki yabancı sayısından dem vurup, yetenekli oyuncularımızın heba edildiğinden dem vurur. İstanbul’un 3 büyükleri dışında diğer takımlar genelde az yabancıdan yanadır. Sebebi ise futbol başarısından ziyade duysaldır.

Avrupa futbolunda yabancı sınırını kaldıran, Belçikalı futbolcu Jean-Marc Bosman’ın başrolünde olduğu bir olaydı. Belçika’nın RFC Liège takımında forma giyen Jean-Marc Bosman başka bir takıma transfer olmasının önünde engel olarak duran bonservis bedeli sorununu yargı makamlarına taşıyarak, giriştiği hukuk mücadelesini kazanmasıyla Avrupa Birliği içinde işçilerin serbestçe dolaşımını ve iş birliği özgürlüğünü güvenceye alan kararlar özellikle Avrupa içinde futbol sektöründe büyük değişiklikler yaşanmasına neden olmuştu. Bu kararlar uyarınca Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ulusal liglerinde -transfer edilen oyuncunun Avrupa Birliği vatandaşı olması koşuluyla- yabancı oyuncu sınırlaması kaldırılmış, futbol oyuncularının anlaşma süreleri dolduğunda bonservis bedeli olmaksızın istedikleri kulübe geçmelerinin önü açılmıştı.

1995’te tarihe Bosman Kuralı olarak geçen bu karardan sonra Avrupa kulüplerinin kapısı sonuna kadar AB ülkelerinin futbolcularına açılmıştı. AB, dışından 3 oyuncu oynatma kuralı devam etmiş. Ancak kısa süre sonra özellikle Latin Amerika kökenli futbolcular, dedelerinin İtalya, İspanya veya Portekiz’den gittiğini farkedip, kısa süre içinde bu ülkelerin vatandaşlığını almıştı.

Türkiye, Avrupa Birliği ülkesi olmadığı için Bosman Kuralı ülkemiz futboluna yansımamıştı. Uzun yıllar yabancı oyuncu sayısı bir elin parmaklarını aşmadı. Ancak özellikle Avrupa kupalarında mücadele eden takımların bastırmasıyla, yabancı oyuncu sayısı kademeli olarak arttırıldı. 2005-06 sezonundan itibaren 6 yabancı oynatılması başlıyordu. Her yeni sezonla birlikte yabancı sayısı kademeli olarak artıyordu. 6+1, 6+2 gibi futbol sistemini hatırlatan yabancı sayısı uygulaması geliyordu. 2010-11 sezonunda oldukça garip bir uygulama olan 6+2+2 sistemi başlıyordu. Yeni kurala göre, kulüpler 10 yabancı transfer etme hakkına sahip oldu. Ancak son eklenen artı 2’deki yabancılar maç kadrosuna giremiyordu. Milyonlar verip kadrona kattığın yabancı oyunculardan 2’sini maç kadrosuna bile alamıyordunuz. Tribünden maç seyretmek için oyuncu transferi yapılıyordu!

2015’te TFF, Kulüpler Birliği ile anlaşarak aldığı kararda, kulüplerin belirleyeceği 28 kişilik kadrolarda 14 yerli oyuncu bulunmasını zorunluluk haline getirdi. 18 kişilik maç kadrolarında en az 7 yerli oyuncu bulundurulacaktı. Takımlar isterlerse kadrodaki 11 yabancının tamamını 11’de oynatabileceklerdi. 2017-18 sezonu başında maç kadrosundaki oyuncu sayısı 18’den 21’e çıkarıldı. 21 kişilik kadrolarda 12 yabancı bulundurulabiliyor. Kadro 20 ve daha az sayıda oyuncudan oluşursa, listede maksimum 11 yabancı oyuncu yer alabiliyor.

Milli takım başarısız olduğunda gözler hemen yabancı kuralına çevrilir. Türk futbolunun tek sorunu olarak yabancı sayısı gösterilir. Alt yapıya yatırım yapmak zor ve zahmetli bir iş olduğu için, yılların ihmali yabancı sayısına fatura edilir. Dört büyükler yabancı sayısında artışı, Anadolu kulüpleri kısıtlamayı savunur. Sebeni basittir; yabancı sayısına sınır gelince Anadolu’da sivrilen yerli oyuncuların İstanbul kulüplerine değerinin üstünde satılmasının yolu açılacaktır. Aslında bir kısım AnadoLu kulüpleri de yabancı sayısına kareşıdır. Nedeni; yerli oyuncuların yüksek ücret istemeleridir. Bu tartışmalar milli maç yenilgileriyle başlar kısır bir tartışmaya dönüşür son olarak Federasyon sadece bir yıl sürecek, kimseyi memnun etmeyen yeni bir yabancı kuralı getirir.

Avrupa bu tartışmayı 1995’te bitirdi. İngiliz kulüpleri hariç, İspanyol, İtalyan, Fransız ve Alman kulüpleri alt yapıdan bir çok oyuncuya kadrolarında yer veriyor. Barcelona’nın başarısının altında ünlü alt yapısı La Masia’dan gelen oyuncuların çokluğu yatıyor. Real Madrid, Bayern Münih, Juventus hem alt yapıdan oyuncu yetiştiriyor hem de ligin kaliteli yerli oyuncularını kadrosuna katıyor. Biz ise başarısızlığa kılıf bulmak için her milli yenilgi sonrası bıkmadan yabancı tartışması yapıyoruz.

[Hasan Cücük] 10.9.2018 [TR724]

Necip millet, kötü adam kahkahası dublajı yapar mı? [Hakan Zafer]

İnsan eliyle yaşanmış travmalar cehennemine döndü ortalık. Üzerinden hınç çıkarılmamış nesne, şizoid hayallerle üretilmemiş düşman kalmadı. Bir Allah’ın kulu da çıkıp ağlattığı annelerden, yetim bıraktığı çocuklardan, onurunu incittiklerinden ötürü vicdanı sızlayıp “dayanamıyorum artık, işin aslı öyle değil” demiyor. “Ohoooo, zaten o tıynette olsa…” diyeceğinizi biliyorum ama kötülüğün bu kadar güçlü, sızdırmaz tutkal olduğunu ben bilmiyordum.

Devletin cezai ehliyeti yok sayılınca önüne gelen devlet olmaya, devleti ele geçirmeye kalkıyor. Çünkü devlet olanın küp doldurmasına da cezalandırmasına da hesap sorulmuyor.

Devlete nasıl hesap sorulur ki?

Savaşta işe yaramadı diye cezalandırılmış tank, uçak; hazret geçerken selam vermediler diye cezalandırılan yerleşim yeri, vs. gibi alışık(!) olduğumuz türden eşyaya ceza verme fikrinden farklı bir şey bu. Mesela, evladı eğitim alamayan bir halk, Milli Eğitim Bakanlığını, evlatları güç savaşlarında, siyasi hatalarda can vermiş şehit aileleri Savunma Bakanlığını nasıl cezalandırabilir ki? Binalarını çürümeye terk edip adını anmayarak mı?

Olmaz işte. Oralarda oturanlar hiç cezalandırılmaz. Çünkü o, devlettir. Dalına üniforma atmışsa, koltuğunun arkasındaki duvara raptiyeli, baklava dilimli kadife kumaştan çerçeveli pano asmışsa tamamdır. Kızdırmaya gör, “sen benim kim olduğumu biliyor musun”la başlar, anlamadığınızı hissederse kendi anadiline yapabileceği en ağır hakaretle aşağılamaya devam eder, “Türkçe konuşuyorum kardeşim”. Halâ itiraz ederseniz ve o anlamazlığa yatıyorsunuz zannederse kudretlimizden günah gider ve son darbeyi indirir “devlet benim, ben!”.

Sıradan bir devlet dairesinde yaşanabilecek bu esnaya mercek tutun, olur il müdürlüğü. Merceği kendinize doğru çektikçe bilmem ne dairesi başkanlığı, müsteşarlığı, bakanlığı vs.

Hoşlaşmadığı bir ilin ormanı cayır cayır yanarken yüreği soğuk devletin itfaiyelerine,

Ülke ülke dolaştırıp evlatlarını kaçırtmaya gönderdiği kullarına,

Zindanda ilaç vermeyen, doktora göndermeyip öldüren gardiyanına, hapishane müdürüne,

Tutuklu babaya ölümcül hasta çocuğunu görme izni vermeyen savcıya, ölünce mezarına bir kürek toprak atamasın diye ellerini çözmeyen jandarmaya,

Kızının yaptığı siyasete kızıp vefat eden yaşlı annesini mezardan çıkaran kimseleri karakolda ziyaret eden, mahalli sanatçıyla hatıra fotoğrafı çektiriyormuş gibi poz verip serbest bıraktıran bakana,

Hasta eşine bakan 84 yaşında bir pirifâniyi ne yapıp edip hapse atan hâkime kim bir şey diyebilir?

Hele de “sıradaki şarkımız kader mahkûmlarına gelsin” kabilinden bir saçmalıkla on binlerce katile, hırsıza, dolandırıcıya, yankesiciye, namussuza af çıkartıp hapishaneden kahraman gibi uğurlayıp yerine öğretmen, öğrenci, ev hanımı, bebek, gazeteci, NASA mühendisi, yazar, şair, bilim insanı, din bilgini, ağır hasta tutuklayıp koyan devlet adına kim bunlara hesap sorabilir?

“Görülen lüzum gereği tutukluluğunun devamına…”

“Yapılan muayene sonucu herhangi bir işkence izine rastlanmadığına…”

“Sık ulan sık!”

“Bana mı sordunuz?”

“Daha bu iyi günleriniz, ‘öldürün’ diye yalvaracaksınız”

“Gelsin de seni kurtarsın”

diye diye zulmeden zurnanın tüm delikleri cezalandırılmadıkça üniforma, cübbe, önlük giyen herkese virüs bulaşır, devlet bir suçun hem kaynağı hem de aracı olmaya devam eder. Devlet kapısına iş görmek, hesap vermezlik bilindiği sürece o kapıya, yerine getirdiği emirlerinden sorumlu tutulmayan kul kıtlığı hiç yaşanmayacağı için ne gözyaşı ne de kan durur.

Sadece yapan edenin değil, bir filmde Battalgazi’nin oğlunun Bizans sarayındaki tecavüzleriyle yüreğini soğutmak, bir iki sezon dizi filmde Bayburt nüfusu kadar takım elbiseli adam öldürmüş çakma jönlere “gebert!” diye fakir çek-yatının bozuk yayı gibi fırlayarak tezahürat tutmak gibi kendinden kötülere alkış tutanların da yanına kâr kalır.

Çünkü kendi dövemiyor, adına döveni var.

Elini kana bulamıyor, adına öldüreni var.

Orman yakacak değil ya, adına yakanı var.

Tecavüz mü, tövbe tövbe; adına edeni var.

Çalamıyor, haram ya; adına devleti domuz gibi yiyen var.

Millet cezalandırmanın tadına varmış bi kere. Kediyi köpeği araba tamponuna bağlayıp son gaz gideninden; sırf yol kenarında duruyor diye 72 yaşında birini Muhammed Ali’yi güçten düşürmüş de kemer alacakmış gibi hınçla döven gencine; üç beş kilo fıstık çaldı diye bir çocuğu döve döve bayıltan, ayıltmak için hortumla su tutup yine döven kimselere… Cezalandırmanın zehri bünyeyi sarmış. İkna ile durdurulacak türden bir yanlış yön gidişi değil bu. Devam ediyor, çünkü bir boşluk bırakırsa yıkılacak korkusu var. Bahçesine bağladığı köpekler hep havlasın istiyor. Ciyaklamaya başlarsa sıradaki hedefin kendisi olacağını biliyor. Bu yüzden koca ülke, bir Yeşilçam filminde rahmetli Bilal İnci’nin kötü adam kahkahasına dublaj yapar hale geldi.

Örnek olaylar üzerinden çöküntüyü tespit etmek, tüm boyutlarıyla anlamak ilmi etik açısından mümkün olmayabilir doğru ancak bu tür durumları münferit bir kötülüğün meydana gelmesi görmeyip, kötülüğün işlendiği esnada ve ortamda şuurlu-şuursuz bir araya gelmiş veya sonrasında bilgisi olmuş insan gruplarının kötülüğe duyarsız kalışını önemsemek zorundayız. Bu, kınayıp kenara çekilme lüksünü elimizden alır.

Netice

Cezalandırma hazzını terk etmekle ahiret inancının bir alakası olduğunu düşünüyorum. Allah, boşa değil, kendini “din (ceza) gününün sahibi” olarak tanıtıyor (Fatiha 4). Yaratılanların bu denli cezalandırma hevesine tutulmuş olması pek hayra alamet değil. Sözün sonunda, “Allah ıslah etsin” demek o kadar ağır geliyor ki, demiyorsunuz.

[Hakan Zafer] 10.9.2018 [TR724]

Enis Berberoğlu gerçekten MİT tırlarından mı yatıyor? [Bülent Korucu]

Kadri Enis Berberoğlu, tanınmış gazeteci, yazar ve dokunulmazlık zırhı olan bir siyasetçi. CHP Parti Meclisi Üyesi, Genel Başkan Yardımcısı ve milletvekili olan Berberoğlu, Suriye’deki cihatçı gruplara silah götürdüğü iddia edilen MİT’e ait TIR’ların durdurulması görüntülerini Can Dündar’a verdiği gerekçesiyle tutuklandı. 14 Haziran 2017’den beri cezaevinde. Yeniden milletvekili seçilmesine rağmen tahliye edilmiyor. Mahkeme, Berberoğlu’na 25 yıl hapis cezası verirken tutuklanmasına da hükmetti. Normal şartlarda parlamenterlerin yasama dokunulmazlığı var; soruşturma ve yargılama süreçlerinin vekilliği bitene kadar dondurulması gerekiyor. Ancak AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın HDP milletvekillerini tutuklayabilmek için gerçekleştirdiği geçici anayasa değişikliği CHP’li Berberoğlu’nun tutuklanmasının da yolunu açtı. HDP’lilerin tutuklanması için antidemokratik değişikliğe destek veren CHP ve Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, kendi milletvekilinin de tutuklanmasına imza atmış oldu.

CAN DÜNDAR DIŞARIDA, BERBEROĞLU TUTUKLU!

Enis Berberoğlu, durdurulan MİT tırları görüntülerini eski Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a verdiği iddiasıyla İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı. Aynı mahkemede Dündar da yargılanıyor. 92 gün tutuklu kaldıktan sonra Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru üzerine verdiği ihlal kararı sonrasında tahliye oldu. Hakkında yurt dışı yasağı olmadığı için Dündar ülkeyi terk edebildi.

Berberoğlu, 24 Haziran 2018’deki genel seçimde tekrar milletvekili seçildi. Hukukçuların ortak görüşü geçici maddenin kapsamından çıktığı yönünde. Fakat 15 Temmuz’dan sonra yeniden dizayn edilen Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi bu yöndeki talepleri reddediyor. AKP’nin 2005’te yasalaştırdığı Türk Ceza Kanunu’nu hazırlayanlardan Prof. Dr. İzzet Özgenç bu kararları yanlış buluyor. Özgenç şunları söylüyor: “Anayasaya eklenen Geçici Madde, bir genel düzenleyici hüküm değil; belirli fiillerle sınırlıdır. Bu durumda, Anayasa’daki ‘Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır’ hükmünün uygulama kabiliyeti bulacağında hiçbir kuşku yoktur. Yargıtay 16.Ceza Dairesi’nin kararında varılan sonucu hukuken doğru bulmamaktayız” dedi. Özgenç, Twitter hesabından yaptığı değerlendirmede Berberoğlu’nun yargılanabilmesi için hakkındaki dokunulmazlığın yeniden TBMM tarafından kaldırılması gerektiğini savundu.

Berberoğlu’nun Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru da reddedildi. Oysa aynı mahkeme daha önce milletvekilleri Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’ın taleplerinde olumlu cevap vermişti. Aynı davada yargılanan Can Dündar’ın da AYM kararı ile tahliye edildiğini tekrar hatırlatalım. Bu çelişkili durum Erdoğan’ın MİT tırları haberi konusundaki öfkesine bağlanıyor. Ama gerçekte öyle mi? Haberin tıpatıp benzerini Cumhuriyet gazetesinden 15 ay önce yayınlayan Aydınlık gazetesi aynı öfkeden nasibini almıyor. Dündar ve Berberoğlu’na açılan davadan sonra oluşan kamuoyu baskısı üzerine Aydınlık hakkında da iddianame hazırlandı. Ancak ‘FETÖ bağlantısı olmadığı’ gerekçesiyle çok daha düşük cezalar talep edildi. Milletvekili Berberoğlu hızlı biçimde mahkum edilmesine karşın Aydınlık hakkındaki dava henüz başlamadı ve hiç bir sanık tutuklu değil.

SONER YALÇIN VE ERGENEKON BU İŞİN NERESİNDE?

Söz konusu çelişkiler Berberoğlu’nun başka bir öfkenin hedefi olma ihtimalini gündeme getiriyor. Soner Yalçın’ın şahsında belirginleşen başka bir hesaplaşma devam ediyor. Kavga aslında Ergenekon Davasında tutuklanan Yalçın’ın Hürriyet’teki yazılarına son verildiği 2011’lere dayanıyor. Yalçın, dönemin yayın yönetmeni Berberoğlu’nun bu kararını bir kan davası vesilesi yaptı. Ve her fırsatta onu Ergenekon diye anılan yapının hedefine oturttu. Berberoğlu’nun tutuklanması için de ilk kıvılcımı Yalçın ateşledi. Dündar’a haberi veren solcu CHP’linin Berberoğlu olduğunu ısrarla savundu. Bunun üzerine Soner Yalçın’ı duruşmaya davet ettiğini söyleyen Berberoğlu,”Öyle köşesinde oturup muhbirlik yapmasın. Sallamasın. Gelsin hakim karşısında iddialarını savunsun” resti çekti. Berberoğlu, savcının kendisine Soner Yalçın’ın yazısını okuduğunu söyleyerek “Yalçın’ın yaptığının muhbirlik olduğu ifade ettim ve tanık olarak dinlenmesini talep ettim” diye konuştu.

Duruşmada tanıklık yapan Yalçın, “Hürriyet ve CHP’deki FETÖ imamının kim olduğunu açıkla?” diye sorduğunu belirterek, “(Berberoğlu FETÖ imamıdır) demedim, yazmadım. Öyle olduğunu da sanmıyorum.” şeklinde geri adım atar gibi yaptı. Ancak daha sonraki sözleri asıl niyetini ele veriyordu. “Haber kaynağının kirli olmasının gazetecilik etiği ile ilgisi yoktur. Can Dündar’ın yayımladığı haber gerçek mi, değil mi hepimizi bu ilgilendirmelidir. Bu haberi Cumhuriyet’e sızdıranların maksadı Erdoğan’ı yargılatmak olabilir. Ancak bu Can Dündar’ın, Erdem Gül’ün değil örtülü operasyonu yapanların sorunudur.” Sözleriyle Dündar’ı aklarken yine Berberoğlu’nu hedef gösterdi.

Yalçın’ın “FETÖ imamı demedim” beyanı da gerçeği yansıtmıyor. Zira Berberoğlu’nun “suçlamaları kabul etmiyorum” açıklaması üzerine “Enis Berberoğlu sen bir korkaksın! Hakikati bile savunamayan bir zavallı!” Suçlamalarıyla dolu bir yazı kaleme almış ve ‘Hürriyet’in imamı’ arabaşlığının altına şunları yazmıştı: “Bak Enis Berberoğlu!

Sen Hürriyet’in Ankara Temsilcisi olduğun günlerde -şimdi çoğu tutuklu olan Cemaatçilerle- genel yayın yönetmeni olmak için lobi yaparken (Cemaat’in Aksiyon gibi dergilerine, Ergenekon-Balyoz 2004’te darbe yapacaktı, diye demeçler verirken), Odatv’ye/bize bir haber geldi: Ergenekon davası başlamadan önce, Cemaat organizasyonuyla soruşturmayı/kumpası yapan polisler, savcılar ile mahkemeye bakacak hakimler bir iftar yemeğinde bir araya getirilmişlerdi. Davanın tarafsızlığına gölge düşüren bu olayın bilgisi ve fotoğrafları önce Hürriyet gazetesine gitmiş ama yayınlamamıştınız. Biz korkmadık yayınladık ve beklediğimiz gibi benzeri haberlerimiz yüzünden Silivri zindanına atıldık. Sen Enis Berberoğlu! Sen o dönem ne yaptın:

Cemaat lobisinin gücüyle Hürriyet’e genel yayın yönetmeni oldun! Ve…

17-25 Aralık 2013 Cemaat operasyonundan sonra, Hürriyet Cemaatle arasına mesafe koyunca 10 Ağustos 2014’te gazeteden kovuldun!”

Ekonomi gazeteciliğinin önde gelen isimlerinden Berberoğlu Avusturya Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. Yüksek lisansı da ekonometri alanında. Dünya, Hürriyet ve Radikal gazetelerinde yazarlık yaptı ve CNNTürk televizyonunda ekonomi editörü olarak haftada beş gün ekrana çıktı. Uzun yıllar Ankara temsilciliğini yaptığı Hürriyet Gazetesini beş yıl yönetti. CHP’de Genel Başkan Yardımcısı ve milletvekili. Tutukluluğuna karşı neredeyse tek desteği ailesi ve kendi gibi gazeteci olan eşi Oya Berberoğlu. Normal şartlarda alabileceği desteğin esamesi okunmuyor. Bu gerçek bile onun sadece Erdoğan’ın hedefinde olmadığını gösteriyor. Berberoğlu’nun, “Susurluk: 20 Yıllık Domino Oyunu”, “Kod Adı: Yüksekova. Susurluk, Ankara, Bodrum, Yüksekova Fay Hattı” gibi kitapları da gayri resmi sabıkasının kabarmasına yol açmış görünüyor.

Berberoğlu Davası, iç hukuk açısından hukukun bitişini gösteren örnek davalardan biri. Ama daha önemlisi AKP ve Erdoğan’ın uluslararası hukuk anlamında intiharı gibi duruyor. Bu dava ile bütün dünyaya ‘o tırlarda silah vardı ve bu devlet eliyle gönderiliyordu’ diye ilan edilmiş oldu. Birileri bir taşla en az iki kuş vurmuş gibi görünüyor. Ne dersiniz?

[Bülent Korucu] 10.9.2018 [TR724]

Aman ha! Ayet yorumu yaparken dikkat! [Ahmet Kurucan]

Bayram ziyaretindeyiz. Dostlar meclisi. Mevzu Türkiye’de darbe, terör, cemaat mensubiyeti vb. saçma sapan ve geleceğin hukuk fakültelerinden “hukuki değer taşımayan gerekçeler” diye ders kitaplarında okutulacak uydurma şeylerle devletin orantısız zulmüne maruz kalan masum ve mağdurlar. Hocaefendi’nin hicret tavsiyesinin yaptığı eski yıllara gidildi. Allah şahit sarf ettiğim bir-iki cümle hariç sustum ve sadece dinledim. Mevzuyu öyle bir noktaya getirdiler ki dostlardan birisi hicret etmeyenleri neredeyse cehennemlik ilan edecekti. Delili de var, Nisa suresi 97. ayet. Sadece meal üzerinden hüküm vermeye kalkan bir zihniyet vardı karşımda ve düşüncesinin doğruluğuna aksine ihtimal vermeyecek netlikte inanıyordu. Ses tonu, karşıt fikirlere verdiği cevaplardan bunu görmek mümkündü. Susmayı tercih etmemim nedeni işte bu ortam. Bir ayet üzerinden Allah’ın muradını anlamaya çalışmanın zeminini orada görmemem. “Mesâil-i imaniyenin medar-ı münakaşa şeklinde bahsini caiz görmeme” düsturunu kabulleniyor olmam.

Şimdi de sizi bundan 2 yıl öncesine götüreyim. 15 Temmuz’un hemen akabinde yine bir başka dost meclisinde benzeri bir konu gündeme gelmiş ve ben de Nisa suresindeki bu ayeti de içine alan 95 ila 100 ayetlerini anlatmıştım. Bu ayet kümesinde mazereti olanlar hariç cihad ve hicret edenler-etmeyenler anlatılır. Bu sohbetin üzerinden aylar geçti. Bir gün benim o günkü konuşmamdan hareketle esnaflara sohbet eden birisinin aynı bayramda karşılaştığım türden hicret etmeyenleri neredeyse cehennemlik ilan eden yorumlar yaptığı haberini aldım. Hemen telefon açtım ve “Aman ha dikkat!” dedim ona. Kur’an’ın bir ayetini yorumlamanın İlahi maksadı beyan anlamına geldiğini, Kur’anî ilimlere vakıf olmadan bunu yapmanın zorluğunu, hele yapılan yorumun nihai doğru olduğuna inanmanın “Allah bunu kast emiştir” gibi çok büyük bir iddiayı taşıdığını anlattım. Yanlış anlaşılma olduğunu, böyle bir şey demediğini, ayet ve hadis hakkında konuşurken haddini bildiğini söyledi ve teşekkür etti. Tam da kendisinden beklediğim tavırdı bu. Zaten farklı düşünseydim telefon açmazdım. Fazilet abidesidir diyebilirim o zat için ve 38 yıldan beri bu özelliği benim nazarımda hiç değişmedi.

Bu iki hadise kaç gündür zihnimi işgal etti. Oturup yatıp kalkıp bunu düşünüyorum. Acaba diyorum ayetin zahiri manasından hareketle yıllar öncesi söylenen “hicret edilsin” tavsiyesine uymayanları cehennemlik ilan eden başka insanlar da var mıdır? İnanın bana beynimi kemiriyor bu soru benim. Uykularımı kaçırıyor. İşte bu sebeple kendimi tarihi bir sorumluluk altında hissettim ve okuduğunuz yazıyı yamaya karar verdim.

Allah’ın indirdiği ayetleri ile nüzul toplumuna ne dediğini bilmek zorundayız

Nisa süresi 95-100 ayetlerini içine alan kümenin toplamına bir bütün halinde baktığımızda karşımıza çıkan tablo yukarıda söylediğimiz gibi cihad eden ve etmeyenler, hicret eden ve etmeyenler, cihad ve hicrete etmemeye mazereti olan-olmayanlar ekseninde bir tasnifin yapıldığıdır. Kur’an her şeyden önce bir hitap olduğuna göre bu ayetlerin muhatabı Efendimizin (sas) hicretinden sonra da Mekke’de müşriklerle birlikte yaşamaya devam eden Müslümanlardır. Burası önemli. Neden? Çünkü her şeyden önce Allah’ın indirdiği ayetleri ile nüzul toplumuna ne dediğini bilmek zorundayız. Bu manayı doğru bilir ve doğru anlarsak kıyamete kadar gelecek olan Müslümanlara ne demek istediğini ne tür bir mesaj verdiğini anlamak daha kolay hale gelir. Ama bunu bilmeden “şunu demek istedi” şeklindeki yorumlar anlam kaymasını beraberinde getirir ve bu husus Kur’an’ın tüm ayetleri için geçerlidir.

Diyor ki Allah 95 ve 96. ayette: “Mü’minlerden geçerli özür sahibi olmaksızın cihattan geri kalıp oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah müminlerin hepsine de en güzel olanı, cenneti vadetmiştir. Ama mücahitleri büyük bir mükafat ile, kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Yukarıdaki açıklamalarla birlikte okunduğunda ayetin manası açık ve net. Gerçi ayette ki “özür sahibi olmaksızın” kaydının gözleri görmeyen İbni Ummü Mektum’un sorusu üzerine nazil olması başta olmak üzere yorum adına söylenebilecek bir çok şey var ama hem makale boyutunu aşmamak hem sözü asıl konuya getirmek için kesiyorum.

“Melekler, kendi nefislerine zulmeden, kötülük yapanların hayatına son verecekleri zaman onlara der ki: “Neredeydiniz, ne yapıyordunuz, durumunuz neydi, niçin hicret etmediniz? ” Onlar da “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.” (Nisa,97)

Kimdir bu kendi kendilerine kötülük edenler? Kimdir nefislerine zulmedenler? İman edip hicrete güç yetirdikleri halde hicret etmeyip Mekke’de müşriklerle birlikte hayatına devam edenler. Bunda şüphe yok. Pekala melekler ne zaman soruyor bu soruyu onlara? Canlarını alırken? Canlarının alınması savaş ortamında mı yoksa gündelik yaşamın tabii akışı içinde mi? İbn Abbas’tan gelen bir rivayet bu konuda oldukça manidar bir açıklamada bulunuyor. Manidar olması sorduğumuz son soruya net bir cevap vermesi itibariyle. Diyor ki: “Müslümanlardan bir grup insan müşriklerle beraber bulunuyor, savaşlarda da Resûlullah’a karşı müşriklerin sayısını arttırmış oluyorlardı. Bu arada atılan oklardan ve sallanan kılıçlardan isabet alıp yaralanıyor veya oluyorlardı. Bunun üzerine “kendilerine yazık ederken…” ayeti nazil oldu (Buhari, Tefsir, 4/19). Bununla beraber canlarının alınması hayatın tabii akışı içinde de olabilir. Hangi hal üzere olursa olsun dikkat edilecek husus, geçerli mazereti olmayıp hicret etmeyen bu Müslümanların müşriklerle birlikte yaşamlarına devam etmeleri.

Hicret konusunda bu kadar net bir duruşun olması ile alakalı söylenebilecek şey sanırım İslam tarihine vakıf olan herkesin söyleyebileceği şeylerdir. Tevhid-şirk mücadelesinin en uç sınırlarda ve çok şiddetli bir biçimde yaşandığı dönemde Müslümanların hem imanlarını koruması hem küfre karşı topyekûn mücadele için tek cephe olunması, hem müşriklerden görecekleri eziyet, sıkıntı, işkence vb. gayri insanî davranışlarla Müslümanların enerjilerini başka yerlere harcamaması, moral değerlerini alt-üst etmeye imkan tanınmaması gibi şeyler söylenebilir. Ama ayetin devamında Allah, hicret etmeye güç yetiremeyen zayıf insanları ya da Mekke müşrikleri tarafından önemsiz, ehemmiyetsiz, kaale alınmaya gerek duyulmayan ve varlıkları kendi cepheleri adına zarar getirmeyen, hak-adalet ve özgürlük mücadelesine girmeyen veya giremeyecek olanları istisna tutmakta ve “Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” diyerek son noktayı koymaktadır.

Şimdi gelelim, “İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.” konusuna. Gerçekten hicret etmeye gücü yettiği halde hicret etmeyenler cehennemlik midir? Bu soruya doğru cevap verebilmek için şirk-tevhit, iman-küfür mücadelesinde geçirilen evrelere bir bütün olarak bakmak lazım. Hicret etmeyenler cehennemliktir hükmünü sadece bu ayetin zahiri manasına dayanarak verirken, “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” ayetinden “Eğer orada henüz tanımadığınız inanmış erkeklerle inanmış kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı Allah savaşı önlemezdi. Allah dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır.” (Fetih,25) ya da “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kafirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever.” (Mümtehine,8) vb. ayetlere bir bütün olarak bakılmalı. Bu bakış açısı tedriciliği hatıra getiriyor. Yani güçleri yettiği halde hicret etmeyenlere cehennemlik denilerek adeta bir tehdit dilinin kullanılması belli bir zaman ve mekan diliminde hicretin lüzum ve önemini göstermektedir. Konjoktürel tavır alış diye de ifade edebiliriz bunu. Zira yukarıda ifade ettiğimiz gibi ayet öncesi ve sonraki dönemlerde müşrik-müslüman ortak yaşamı adına çok daha farklı örnekler görmekteyiz.

Bu izahlardan sonra dostlar meclisindeki bayram muhabbeti ile alakalı bir-iki kısa değerlendirme yapıp yazıyı ekrar başa dönüp yazıyı bağlayayım; bu ayetin nazil olduğu dönemdeki şartlarla dünü ve bugünü ile Türkiye’yi aynı karede görmek tek kelime ile yanlıştır. Şirk ve tevhit mücadelesi nerede, İslamcı bir iktidarın iktidarını korumayı ölüm-kalım meselesi getirmesi ve kendisine muhalif olan herkesle adeta intikam mücadelesine girmesi nerede? Bu bir. İkincisi, dinleri daha da özgürce yaşama için Allah ve Resulünün verdiği emir ve tavsiyeler nerede, Hocaefendi’nin ön görüşünden hareketle kendisinin sözüne değer verenlere hicret tavsiyesi bulunması nerede? Kaldı ki karşımızda “Hiçbir zaman bu kadar kötülük yapabileceklerini düşünmedim” diyen bir insan var ve bu insanın yaptığı şey ortaya konan hizmete maddi-manevi imkanlarıyla destek veren gönüllülere şartların daha da ağırlaşabileceğini hesaba katarak hicret etmelerini tavsiye etmesi. Herkesin kendine ait bir dünyası, ailesi, çoluk-çocuğu, işi-gücü, dükkânı-fabrikası, evi-barkı, gelecek tasavvuru ve planları var. Ve tabii ki aklı, fikri, mantığı muhakemesi var. Hicret tavsiyesini önüne alır, bunu uygulayıp-uygulayamayacağını artı ve eksileri ile birlikte değerlendirip nihai kararını verir.

Mukayeseleri doğru yapmak lazım

Kur’an’ın nüzul ortamında olduğu gibi bir iman-küfür mücadelesi yok. Dolayısıyla öylesi bir ortamda hatta o ortamında belli bir kesitinde bir takım şartlarla kayıtlı olarak belli vasıflara sahip olan Müslümanlar için nazil olan bir ayeti literal manası ile alıp “Zamanında hicret tavsiyesini dinlemediler, bu zulümlere maruz kaldılar ve….” deyip ahkam kesmek tek kelime ile densizliktir, haddi aşmışlıktır. Kur’an’ın herhangi bir ayeti hakkında konuşurken, yorumlar yaparken “Allah’ın ashabı kirama ne dediği, bize ne demek istediği” hakkında konuştuğumuzu unutmamak lazım.

Hukuken suç olan fiillerden dolayı değil masa başında üretilmiş sözde suçlarla hapishanelere atılan, işlerinden edilen, malları-mülkleri gasp edilen, aileleri parçalanan yüzbinlerden hatta milyonlardan bahsediyoruz. Ve onlar şu an hiç hak etmedikleri halde büyük hem de çok büyük bir bedel ödüyorlar. Özgür bir şekilde hayatını yaşamak, insanca bir yaşam sürmek için dün-bugün ve yarın hicret etmiş, hicret eden ve hicret edecek olanlar niyetlerine göre mükafatlarını alacaklardır. Bundan hiç kuşkum yok. Ama hicret etmeyen veya edemeyenler de maddi-manevi çektikleri çileler, maruz kaldıkları ıstıraplarla aynı ölçüde belki de daha fazla mükâfat alacaklardır. Kim bilir? Birçok ayetin fezlekesinde dile getirilen şu hakikate kulak kesilin: “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/216; 3/66;16/74)

[Ahmet Kurucan] 10.9.2018 [TR724]