Işığa koşan kelebekler [Vehbi Şahin]

“Hayırdır inşaallah…”

Uyandığında bu cümle vardı dilinde…

Henüz kendine gelememişti.

Uykusunu bölen rüyanın etkisi altındaydı hâlâ…

Yatağının üzerine oturdu.

Bu kez “Allah hayırlara tebdil etsin” dedi.

Etrafına bakındı.

Odası karanlıktı.

Sokak lambasının ışığı da gözüne sönük geldi.

Zifiri bir karanlık vardı.


AK HOROZ

Gördüğü rüyayı hatırlamaya çalıştı.

Geniş beton balkonun yanındaki merdivenden aşağı iniyordu.

İki beyaz horoz kavga ediyordu toprak zeminde…

-Dövüş horozları mıydı?

Tam çıkaramadı.

İlk adımını attığında fark etti, dövüşen horozlardan birinin diğerine göre çok daha iri olduğunu…

Birkaç basamak inmişti ki büyük horoz küçük olanı yere serdi.

Diğeri kıpırdamadan yatıyordu.

İşte o sırada kendisini uykudan uyandıran hadise meydana geldi.

Galip gelen horoz, rakibini bırakıp öfkeli bakışlarını kendisine çevirdi.

Sonra üzerine atladı.

Gagasıyla sağ elinin işaret parmağını ısırdı.

Herhangi bir acı hissetmedi.

Ama korkmuştu.

Bir süre havada asılı kalan horoz, sonra parmağını bıraktı.


RÜYANIN TABİRİ

Rüya bu kadardı.

-Horoz görmek ne anlama geliyor acaba?

Hayır mı şer mi diye düşünürken komşunun köpeği havlamaya başladı.

Yâdına düşen düşünce ile köpeğin havlaması arasında bir bağlantı olabilir mi?

Sorular zihninde yeni istifhamlara yol açıyordu.

En iyisi rüya tabirleri kitabına bakmaktı.

Horoz maddesini ararken köpeğin sesi de kesilmişti.

Gülümsedi…

-Herhalde o da merak ediyor kitapta ne yazıyor diye…

Sonunda aradığını buldu.

Sesli okumaya başladı:

-Rüyada üzerine bir horozun hücum ettiğini görmek, düşman sebebiyle gelecek üzüntüye işâret eder.


HİZMET DÜŞMANLARI

Hadi bakalım, gel buradan yak şimdi…

Gece yarısı kafası allak bullak olmuştu.

Kendi kendine konuşmaya başladı:

-Bana kim düşmanlık edebilir.

-Şimdiye kadar kimin tavuğuna “kışt” dedim ki…

Son cümleye kendi de şaşırdı.

-Saldıran horozun tavuğuna demişim demek ki!

Sonra güldü yaptığı espriye…

Zihnini kuşatan karamsar hava dağılmıştı biraz…

Eline baktı gayri ihtiyari…

Yara falan yoktu.

-Düşman sebebiyle gelecek üzüntü…

Bu cümle ne anlama geliyor şimdi?

Eşini, çocuklarını, anne ve babasını düşünmeye başladı.

Sonra Hizmet erlerini…

“Yine birileri üzülecek demek ki…” dedi.

Bir hüzün çöktü üzerine…

-Hangi birine üzüleyim, olup bitenlere mi olması muhtemel hadiselere mi?

Annesinin bir sözünü hatırladı:

-Çok kötülük yaptılar, çok zulmettiler.

“Annem ne kadar da haklı” dedi.


BOĞUCU HAVADAN KAÇTILAR AMA…

 Hemen her gün o kadar çok üzüntü veren hadise yaşanıyor ki Türkiye’de…

Pekçoğu duyulmuyor bile…

Hiç suçu olmayan insanlar, saçma sapan gerekçelerle hapse tıkılıyor.

Trajik olanı ise 700’e yakın çocuğun anneleriyle birlikte cezaevinde mahpus hayatı yaşaması…

Cemaat’e gönül vermiş insanlar Türkiye’de nefes alamaz hale gelmiş durumda…

Boğuluyor gibi hissetti bir anda…

Derin bir nefes aldı.

-Ne büyük bir nimet nefes alıp verebilmek…

İçinden bu duyguyu geçirmesiyle Ege’nin mavi sularında boğulan Maden ailesi geldi aklına…

Hüseyin Maden fizik, eşi Nur ise ana okulu öğretmeniydi.

Ailenin Nadire (13) ve Nur (10) isimli iki kızı, Feridun (7) adında  bir oğlu vardı.

Bir yıldır kendi vatanlarında “parya” muamelesi görüyorlardı.

Daha fazla dayanamadılar.

Kendi ülkelerinde nefes alamayınca yurt dışına çıkmaya karar verdiler.

Ama hayatları Ege’nin tuzlu ve soğuk sularında son buldu.


DAVAM DİYENLER

“Onlar ışığa koşan kelebekler…” dedi.

İlk önce Gökhan öğretmen koşmuştu o Sonsuz Nur’a…

Sonra diğerleri…

İnandıkları bir dava vardı.

Sonuna kadar “vefalı” kalmışlardı davalarına…

Zalimlere boyun eğmediler.

“Allah’ın huzuruna sadık olarak çıktılar inşaallah” dedi.

Gıpta etmişti.

-Ne mutlu onlara ve onlar gibi içeride dışarıda sabırla bekleyen vefalı milyonlara…

Teheccüd vaktiydi.

Yerinden kalkttı, abdest almaya gitti.

[Vehbi Şahin] 25.11.2017 [TR724]

Bu yazacaklarım kimsenin hoşuna gitmeyecek ama…[Bülent Keneş]

11 Kasım 2017 tarihli birçok Yunan haber sitesinde olduğu gibi ‘Greece Greek Reporter’ isimli medya organında verilen haberin başlığı da “Lesvos Kumsalı’nda üç çocuğa ait ceset bulundu” şeklindeydi. Haber şöyle devam ediyordu:

“Yunan otoriteleri son birkaç gün içerisinde Lesvos’da tüyler ürpertici bir halde bulunan üç küçük çocuğa ait cesetlere dair muammayı çözmeye çalışıyor. Perşembe (9 Kasım) günü adanın kuzeydoğusunda, Montamado’daki rıhtımın yakınlarında 12-13 yaşlarındaki bir kız çocuğuna ait ceset bulundu. Bir gün sonra (10 Kasım) aynı bölgede aynı yaşlarda erkek çocuğuna ait bir başka ceset bulundu. Cumartesi günü (11 Kasım) üçüncü bir ceset daha bulundu. Lesvos News’e göre, polis üç çocuğun adaya bir botla yaklaşmaya çalışırken ölen daha büyük bir mülteci grubun parçası olduklarını düşünüyor. Polisler Lesvos’a yakın zamanlarda ulaşan mültecilerle görüşmeler yaparak vakayı araştırıyor. Yapılacak otopsinin vakayı aydınlatması bekleniyor.”

KİMSE KAYIP DUYURUSU YAPMAMIŞ

Aynı gün Ekathimerini’de yayınlanan haberde de benzer ayrıntılar veriliyor ve bulunan cesetlerin yerel liman yetkililerini şaşkına çevirdiği belirtildikten sonra, diğer haberden farklı olarak, bulunan erkek çocuğa ait cesedin ileri düzeyde çürüdüğü ifade ediliyordu. Çürümenin düzeyine ise ‘yaşının tespit edilemediği’ belirtilerek dikkat çekiliyordu. Belki bir bilgi hatası olarak Ekathimerini’nin haberinde Perşembe ve Cuma günleri bulunan 12-13 yaşlarındaki iki cesetten birinin erkek olduğu belirtiliyordu. Bu haberdeki en çarpıcı bilgiyi ise, “Soruşturmayı yürüten yetkililer, üçünün de mülteci olduğunu düşünüyor, ancak mültecilerle ilgili çalışan oluşum ya da organizasyonların hiçbirinden herhangi bir kayıp duyurusu yapılmış değil,” oluşturuyordu.

Diğer bazı Yunan medya organlarında da haber 11 Kasım tarihinde benzer içeriklerle yer aldı. Lesvos’da bulunan çocuk cesetlerinin bizim gündemimize girmesi ise ancak 21 Kasım Salı gecesi mümkün olabildi. Sosyal medyada yarım yamalak yapılan paylaşımların peşine düştüğümüzde vakanın hangi açıdan bakılırsa bakılsın tarihe geçecek korkunç bir trajedi olduğu anlaşılıyordu.

5 KİŞİLİK AİLENİN KAYBOLMASI 20 GÜN BOYUNCA NASIL FARKEDİLEMEZ?

Yaşananın bir trajedi olduğu anlaşılıyordu anlaşılmasına ama iletişimin böylesine geliştiği bir devirde Ege’nin soğuk sularında hayatlarını yitiren 5 kişilik ailenin kaybolduğu nasıl oluyordu da hiç kimsenin dikkatini çekmemişti? 21 Kasım Perşembe gecesi bir grup gazeteci arkadaşımla konuya eğildiğimizde bilgileri güç bela teyit ettirebilmiş, SCF için yazdığımız o ana kadar ki en somut bilgilere dayalı bir haberi ise, yine de aşırı temkinli bir dille siteye koyabilmiştik. O gece için yaşanan trajediye dair net olan şey şuydu, Erdoğan rejiminin alçakça zulüm ve baskıları yüzünden Türkiye’de yaşama imkânı artık kalmayan öğretmen Hüseyin Maden, öğretmen eşi Nur ve çocukları Nadire, Bahar ve Feridun tarihi tam belli olmayan bir zamanda Ege Denizi’nin karanlık sularında yitip gitmişlerdi.

Kafaları kurcalayan soru ise, en az 20 gün boyunca kendilerinden haber alınamayan 5 kişilik bir ailenin ortadan kaybolması nasıl olup da hiç kimse tarafından fark edilememişti? Nasıl olmuştu da ne yakınları ne de karı-koca koşturdukları Hizmet Hareketi’nden kimse bu ailenin kaybolduğunun farkına varamamıştı? Bu nasıl bir kara delikti?

Yaşanan trajediye dair ertesi gün daha fazla detaya elbette ulaşıldı. Türkiye’deki foseptik medyası tek satır görmese de ölenlerin 40 yaşındaki fizik öğretmeni Hüseyin Maden, 36 yaşındaki öğretmen eşi Nur Maden ve kızları Nadire (13), Bahar Nur (10) ile oğulları Feridun (7) olduğu artık net olarak biliniyordu. Edinilen ilk bilgilere göre, Ege Denizi’nde kaybolan ailenin üç çocuğunun cesedine ulaşılmış, öğretmen anne babanın izine ise rastlanılamamıştı.

MADEN AİLESİ’NİN HİKAYESİNİN ÖNCESİ DE HAZİN SONU KADAR TRAJİK

Anlatılanlara göre Maden Ailesi’nin hikayesinin öncesi de en az hazin sonu kadar trajikti. Devlet okullarında görevli Hüseyin Maden ve eşi, 15 Temmuz sonrası çıkartılan KHK ile mesleklerinden ihraç edilmiş, ardından Hizmet Hareketi ile bağları gerekçe gösterilerek haklarında “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla soruşturma başlatılmıştı. Her ikisinin de tutuklanması durumunda küçük çocuklarının bir başlarına kalmasından korkmuşlar ve ailecek polisten saklanmaya karar vermişlerdi. Ancak, polisin kıskacı her geçen gün daha da sıkılaşınca ellerindeki son parayla ne pahasına olursa olsun yurt dışına çıkmayı denemekten başka çareleri kalmamıştı.

Yakınlarının verdiği bilgilere göre, Hüseyin Maden yurtdışına çıkmak amacıyla insan kaçakçılarıyla irtibata geçmişti. Ancak beş kişi için istenen rakamları karşılayacak imkânı olmadığından borç-harç eski bir tekne satın alarak ailesini Yunanistan’ın Midilli Adası’na götürmeye ve burada iltica etmeye karar vermişti. Öyle de yapmışlar ve bir geceyarısı Ege’nin serin sularına doğru yola çıkmışlardı. Kendilerinden alınan son haber, ailesine gönderdiği “Işıkları gördük, adaya çıkıyoruz” mesajı oldu. Oysa gördükleri o ışıklara asla ulaşamayacaklardı. Maden Ailesi’ne ulaşamayan yakınları ise, Midilli’de Yunanistan polisine yakalanmış ve mülteci kampına konulmuş olabileceklerini düşünerek kendilerini rahatlatmaya çalışmışlardı.

MEĞER AİLE TAA 1 KASIM’DA EGE’DE BOĞULMUŞ

23 Kasım Perşembe günü dünyaca ünlü Vice’ın Yunanca versiyonunda yer alan bir haberde ise, bazı resmi kayıtlara dayanılarak, Maden Ailesi’nin trajedisi ile ilgili biraz farklı içerikte bir haber yayınlandı. Haberde, ilk haberlerde çocuklara ait ilk cesedin Perşembe günü (9 Kasım) bulunduğu belirtildiği halde, Vice’ın haberinde ilk cesedin 7 Kasım Salı günü bulunduğu belirtiliyordu. Ayrıca, bulunan cesetlerden birinin baba Hüseyin Maden’e ait olduğu söyleniyordu.

Haberde şu bilgiler veriliyordu: “7 Kasım sabahı Lesvos’un Mithymna limanı açıklarında küçük bir çocuk cesedi bulundu. Üzerinde kırmızı ceket, kahverengi pantolon, botlar ve turuncu bir can yeleği vardı. İki gün sonra Mantamados Lesvos açıklarında bu sefer başka bir çocuğun cansız bedenine rastlandı. Mavi bir pantolon ve mavi ayakkabılar giyen çocukla birlikte 40’lı yaşlarda babaları da sahile çıkarıldı. Üzerinde kot pantolonu olan adamın bulunduğu tarih 11 Kasım’dı. Baba ve iki çocuğunun naaşları buradan Mytilene hastanesine götürüldü. Daha sonra bulunan ailenin büyük kızı Nadire’ninse tespitlere göre 10 gün suda kaldığı tahmin ediliyor.”

Haberde Türk kaynaklara dayanılarak Ege’de hayatını kaybeden ailenin yakınlarının kendilerinden 1 Kasım’dan bu yana haber alamadıklarını, ancak korktukları için gazetecilerle bağlantıya geçmekten çekindikleri de ifade ediliyordu.

ŞİMDİ SADEDE GELELİM VE EĞRİ OTURUP DOĞRU KONUŞALIM

Maden Ailesi’nin hazin sonuna dair haberlerden yapacağımız alıntılar bu kadar. Şimdi sadede gelebilir, artık eğri oturup doğru konuşabiliriz. İnsanlık dışı, ahlaksız, yoz ve yobaz İslamofaşist Erdoğan rejiminin bu trajedideki baskın sorumluluğunu uzun uzadıya anlatmaya sanırım hiç gerek yok. Erdoğan ve pis yakasını kaptırdığı kirli Avrasyacı/Ergenekoncu derin yapıların bu yaptıklarının hesabının eninde sonunda sorulacağını umut etmekten ve yaptıkları zulümleri bulduğumuz her imkânı değerlendirerek anlatmaktan başka elimizden bir şey de gelmiyor. Ama sorun harami despot Erdoğan’ın sorumluğundan ibaret değil. İğneyi, hatta çuvaldızı biraz da kendimize batırmanın zamanı geldi de geçiyor bile…

Benim sorunum, hep Türkiye ortalamasının üzerinde bir niteliğe, inisiyatif alma ve örgütlenme kapasitesine sahip olduğunu düşündüğüm Hizmet Hareketi’nin içinde bulunduğu dağınıklıkla. Her olayda kendisini ele veren koordinasyonsuzluklarla, kıt olsa da imkanların, hala anlaşılabilir bir travma yaşıyor olsalar da nitelikli insan sermayesinin seferber edilmesinde hissedilen beceriksizliklerle… Ne dersiniz, Türkiye’de yaşananların dünyaya anlatılmasından tutun da, mağdurlara el uzatılmasında imkanların son kertesine kadar kullanılmasındaki yetersizliklere varıncaya kadar yaşanan sorunlara bir neşter vurulmasının zamanı hala gelmedi mi?

Çok acı ama Maden Ailesi’nin başına gelen trajedi Hizmet Hareketi’nin lokomotifi olan kesimlerindeki yetersizliklerle birlikte belki kasti olmayan duyarsızlıkların kristalize olması bakımından da bir turnusol vazifesi gördü. Düşünebiliyor musunuz, 5 kişilik bir aileden tam 21 gün boyunca haber alınamıyor, anne-baba ve üç küçük çocuk Ege’nin karanlık suları arasında yitip gidiyor da bu faciadan haftalar boyunca hiç kimsenin haberi olmuyor, kimsenin ruhu bile duymuyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bu kabul edilebilir bir şey mi?

SÜREGİDEN DAĞINIKLIK VE ATALETİN HİÇBİR MAKUL AÇIKLAMASI OLAMAZ

Yaşananların travmatik etkisinden artık bir şekilde kurutulup Hizmet Hareketi’nin bütün varlığıyla mağdurlara el uzatmak için hızla örgütlenmesi, bu tür durumların gereği neyse onu yapması gerekmiyor mu? Olayların üzerinden 1,5 yıla yakın bir zaman geçtiği halde hala süren atalet, dağınıklık ve koordinasyonsuzlukların makul açıklamaları olduğuna dair beni kimse ikna edemez. Sözün özü, diyeceğim o ki, artık kendimize gelelim! Başka acılar yaşanmasın, başka trajediler hepimizi nefessiz bırakmasın istiyorsak n’olursunuz artık kendimize gelelim!

Başta özellikle öteden beri yurtdışında olanlar, iyi kötü bir çevresi, az çok imkânı olanlar ve yaşanan herc-ü mercin nispeten ilk safhalarında yurtdışına çıkmayı başaranlar olmak üzere hepimiz elinimizi vicdanımıza koyalım ve “Yaşanan dramlar, trajediler karşısında adam gibi topyekûn seferber olabilmek için daha kaç Maden Ailesi’nin yitip gitmesini bekleyeceğiz?” sorusuna samimiyetle cevap verelim.

Geçenlerde yabancı bir sitede benzer içerikli bir yazı yayınlayan genç bir akademisyen arkadaş, dil bilen, dili dönen, eli kalem tutan Hizmet Hareketi bağlantılı yüzlerce akademisyen ve gazetecinin anlamsız bir sessizliğe gömüldüğünden şikâyet edip, böyle bir dönemde böyle bir tavır alanların sorumluluklarının hayatları boyunca yakalarını bırakmayacağından bahsediyordu.

Hakikaten de normal bir zamanda isteyenin istediği tavrı almasının tamamen kendi tercihi olduğu söylenip üzerinde durulmayabilir. Ne profesyonel ne de insani olmayan böyle bir tavır belki saygıyı hak etmese de kabul bile edilebilir. Ama kötülüklerin, şerrin ve zulmün akın akın sökün ettiği böylesine ifritten bir dönemde yetecek nefesi, dökecek teri olup da canhıraş koşturmayanlar, edecek sözü, dönecek dili, yazacak kalemi olup da tek kelime etmeyenler emin olun tarih önünde hesap veremeyecekler ve çok mahcup olacaklar.

ENTELEKTÜELLERİMİZE DÜŞEN TEK SORUMLULUK İÇTEN ELEŞTİRİ MİDİR?

Öte yandan, Hizmet Hareketi’nin ‘creme de la creme’ entelektüellerine düşen tek sorumluluk, haklı-haksız iç tartışmalarla odaklanarak, üstesinden gelebilecekleri türden bir şey olamaz. Bunu yapılan eleştirileri son derece önemseyen, makuliyet zemininde mutlaka sürdürülmesi gerektiğine inanan biri olarak söylüyorum. Bununla birlikte Hizmet Hareketi’nin yanlışlarını içten eleştirenlerin eleştirilerinin hakkaniyeti ve kıymetinin ancak yaşanan zulümlere ve mağduriyetlere dair sarfettikleri gayret oranında anlamlı olacağını da eklemeden edemiyorum. Çünkü, diğer türlüsü her tür makamdan bolca seslendirilen hariçten gazeller niteliğinden öte olamayacaktır.

Onun için diyorum ki, eleştiriniz ya da yaklaşımınız her ne olursa olsun, gelin akıl, bilgi, tecrübe ve birikiminizin en azından bir kısmını oluk oluk kanayan yaralara bir nebze merhem olmaya ayırın. Eleştirdiklerinizin varsa beceriksizliklerini, ki her olayla birlikte bu becerisizliklerin var olduğu daha bir net görülüyor, gidermenin yolu da zannımca buradan geçiyor.

Maden Ailesi’nin başına gelen trajedi, geciken ve hatta işlemeyen refleksimizin, Hizmet Hareketi’nin içinde bulunduğu sürdürülemez durumun adeta bir turnusol kâğıdı oldu. Gelin bu acı teşhisi yapmaktan çekinmeyelim, bu teşhisten gocunup, adını koyanlarda da sakın ola ki art niyet aramayalım. Öndekiler başta olmak üzere, sorunun tedavisi neyse, neyi gerektiriyorsa yapmaktan bir lahza olsun kaçınmayalım. Şayet üzerimize düşenleri yerine getirmeyi şu ya da bu sebeple beceremiyorsak gölge etmeyelim ve varsa becerebileceklerin önünde engel olmayalım.

Sürç-ü lisan ettiysem binlerce insan gibi beni de kahreden küçücük çocuklarıyla yitip giderek cansız bedenleri kıyıya vuran o tertemiz ailenin trajedisine karşı hissettiğim derin isyana verin.

[Bülent Keneş] 25.11.2017 [TR724]

Ne başkanlık ne de Erdoğan… Vatandaşın tek derdi ekonomi [Semih Ardıç]

Ekonominin seyri hayra alamet değil. Vatandaş maişet derdinde. Dolar ve Euro’nun Türk Lirası’na mukabil tırmanışa geçmesi son iki ayda yüzde 20’ye yaklaştı. Alıştıra alıştıra devalüasyon hane halkının refahından çalıyor. Zam sağanağı sürüyor. Benzine bir ay içinde üçüncü defa zam geldi. Zammın toplamı 7 kuruşluk indirime rağmen 26 kuruşu buldu.

Ahval-i iktisadîye dair her veçheden alarm zilleri çalıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ise fiilî başkanlığını ne yapıp edip 2019’da resmen tescil ettirme peşinde. Hükûmet de onun ihtirasının peşinde koşuyor.

Esas mesele, yani vatandaşın derdi kimsenin umurunda değil. AKP kurmayları, kendilerini iktidara getiren iktisadî kriz ikliminin en kuvvetli partileri bile bir anda siyaset mezarlığına gömecek kadar tesirli olabileceği hakikatini çoktan unutmuşa benziyor.

DÜNYA GAZETESİ’NİN ANKETİ ‘KRAL ÇIPLAK’ DEDİ

Bin küsur odalı Saray’ın şatafatlı odalarına veya Başbakanlık koridorlarına ‘metal zehirlenmesi’ sebebiyle halkın hissiyatı tam olarak aksetmiyor. Aksi takdirde ekonomi bu kadar ağır bir buhrandan geçtiği halde hükûmet, bütün mesaisini algı ve imaj peşinde koşmaya tahsis etmezdi.

Bizler memleketin istikbaline namına kadar samimi bir dille ikaz etsek de ‘ötekileştirildiğimiz ve düşman kategorisinde mütalaa edildiğimiz’ için kale alınmıyoruz.

Xsights Araştırma, Dünya Gazetesi adına üç ayda bir 26 şehirde halkın nabzını tutan nihaî araştırması adeta ‘Kral Çıplak’ diyor. Yarın çok geç olmadan hiç olmazsa bu ankete kulak verilse…

EKONOMİ BİR YANA DİĞERLERİ BİR YANA

‘Toplumsal Nabız Anketi’nin 2017 senesine ait üçüncü çeyrek neticeleri iktidardaki AKP ve Erdoğan’a önemli mesajlar ihtiva ediyor. “Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli mesele sizce nedir?” suâline verilen cevapta ne cemaat ile mücadele ne başkanlık ne de Suriye meselesi var.

Ankete iştirak eden 100 kişiden 53’ü suâle ‘ekonomi’ cevabını verdi. Bu oran ilk üç ayda yüzde 39, ikinci üç ayda ise yüzde 49 seviyesindeydi. Yani iktisadî sıkıntılar halkın en fazla meşgul olduğu meselelerin başında geliyor. Ekonomideki tablo icap eden tedbirler alınmadığı için aydan aya ağırlaşmış. Halk da bunun farkında.

İYİMSERLERİN ORANI YÜZDE 27

Hal-i hazırda AKP’nin iktisadî performansından müşteki insan sayısı arttığı gibi kısa vadede düzelme ümidi taşıyanların sayısı da azalıyor. İstikbale dair hissiyat da kötüye gidiyor. Ankete katılanların yüzde 44’ü ‘gelecek 5 sene içinde memleketteki genel durumunun bugünkünden daha kötü’ olacağına inanıyor. “Daha iyi olacak.” diyenlerin oranı ise yüzde 27. İyimserlerin oranı ikinci çeyrekte yüzde 46 seviyesindeydi.

Erdoğan’ın talimatı ile gece yarısı değiştirilen liselere giriş sisteminin (TEOG) nihaî halinden halk memnun değil. TEOG’un değiştirilmesini desteklemeyenlerin oranı yüzde 47. Bu bahiste üç kişiden birinin kararsız kaldığını ifade etmesi şayan-ı dikkattir.

VATANDAŞ, TEOG DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI

Kararsız sayısının kamuoyu araştırmalarındaki ortalamaların çok fevkinde olması Türkiye’de baskı ikliminin bir neticesidir. Esasında TEOG değişikliğini doğru bulmayanların oranı yüzde 60’ı geçiyor. Dünya’nın anketinde bunun ipuçları mevcut.

Vatandaş, üniversite imtihanlarının yap boz tahtasına çevrilmesine de karşı. Ankette 100 kişiden 44’ü üniversiteye giriş sisteminin değiştirilmesini doğru bulmadığını ifade etmiş. Kararsız kalanların oranı ise yüzde 32. Devlet hizmetlerinden sadece yüzde 19’luk kesim memnun.

Anket İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Antalya, Adana, Gaziantep, Şanlıurfa, Kayseri, Kocaeli, Hatay, Trabzon, Van, Manisa, Samsun, Konya, Tekirdağ, Balıkesir, Mardin, Aydın, Malatya, Erzurum, Zonguldak, Kastamonu, Ağrı ve Kırıkkale’de bin 500 kişi ile yüz yüze mülakat tekniği ile yapıldı.

AKP, İKTİSADÎ KRİZE ÇARE BULAMADI

Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde kafasını kaldıranın hapsi boyladığı Türkiye’de iktidarın ekonomideki bozulmaya çare bulamadığını, eğitimden sağlığa bütün sahalarda geriye gidildiğini söyleyebilmek bile cesaret istiyor. O cesareti gösterip ankete dahil olanların altını çizdiği hususları evvela Erdoğan’ın ve bakanların pür dikkat okuması lazım.

Dünya’nın sahadan ortaya koyduğu en yeni veriler, anketlerin dilinden en iyi anlayan siyasetçi olduğu iddia edilen Erdoğan’a hayli çarpıcı mesajlar veriyor. Bu arada Erdoğan’ın konuşma metinlerini kaleme alan müşavirler de bilsin ki vatandaşın yegâne derdi ekmek.

CEBE DOKUNUNCAYA KADAR REİS…

Çaya-çorbaya, yerli ve millî hamaset sosu dökmekle meseleler hallolmuyor.

ABD’de savcıya ‘Ambargoyu delmek maksadıyla Türkiye’de bakanlara ve Erdoğan’ın yakınlarına rüşvet dağıttığını’ itiraf eden Reza Zarrab’tan hamiyetperverlik devşirmeye kalkmakla işsizliğe, fakirliğe ve medar-ı maişete çare bulunamıyor.

AKP’ye verilen desteğin niye azaldığını anlamak isteyenler Dünya’nın anketine bakabilir…

Hasıl-ı kelam, İktidarın hataları vatandaşın cebine dokununca kimse reis meis dinlemiyor.

Kefenliler dahil…

[Semih Ardıç] 25.11.2017 [TR724]

Tüh, bülbül ötmüş! [Saray’da Reza günleri-2] [Selim Gündüz]

Not: Muhterem abimiz, aziz kardeşimiz, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman nezaket gösterip dava açmadığı için özel hatıraları yayınlamıyoruz! (Laf aramızda zaten maklubenin suyunu ayarlayamaz, Çin lapasına çevirirdi.) 


Binali Bey Kadife salona varıp yerine oturduğunda nefesi kesilmek üzereydi.

Beyefendi direkt konuya girdi:

– Evet, uzatmadan Amerika’da anlat neler olduğunu:

Binali Bey, içinden “Ben de uzatmak istemem ama olmuyor işte” diye düşündü.

Tam cümlelerini toparlayıp söze başlayacaktı ki Hasan içeri girdi.

-Efendim, Adalet Bakanı’nı çağırmıştınız geldi.

Adalet Bakanı girdi ama Beyefendi ‘otur’ demediği için ayakta kaldı.

Beyefendi:

– Bak Hamit, 17-25’le ilgili kimler varsa hepsini toplayın!

– Efendim hepsi içeride zaten!

– Onu demiyorum, anneleri, babaları, çocukları varsa bebekleri… Yedi sülaleleri… Hepsini hepsini. Ben ‘yıkılsınlar’ diyorum onlar zindanda moral patlaması yaşıyor. Ben çıldırıyorum onlar gülüyor. Ben Reza kelimesini duyunca kabus görüyorum onlar Reza ile moral buluyor.

– Efendim medya dile dolamaz mı?

– Nasıl dolayacak medya, ben ne dersem onu yazmıyor mu?

– Yabancı medyayı kast ettim efendim.

– Onlar zaten yazıyor. Kim okur ki!

DUVARDA YUMRUK SAYILMAZ!

Beyefendi bir müddet durakladı. Hamit’e baktı… Sonra:

– Siz beni anlamıyorsunuz. Ben sabahlara kadar uyumuyorum. Bak şu orta parmağımı görüyor musun?

– Görüyorum efendim, bandajlı.

– Peki şu sol kapıdaki kırmızılığı…

– Evet efendim.

Hamit, başını önüne eğdi.

Beyefendi:

– Ben neler çekiyorum bilmiyorsunuz. Hep bunlar yüzünden başıma geldi. Şu işin arkasından neler gelir göremiyorsunuz. Hakkımda tutuklama çıkaracaklar. Aileme… bakanlara… Bütün dünya “terörist” diye damgalayacak bizi. Türkiye’nin dışına çıkamayacağım. Katar’a bile… Azerbaycan bile güvenli olmaz.

Binali:

– Efendim duydunuz mu, Eğemen Bey, Kıbrıs vatandaşlığı almış.

– Amerika sanki oradan alamaz! Enayi…

Beyefendi sehpadaki düğmeye basınca Hasan koşarak geldi:

– Hakan’ı arayacaktın ne oldu?

– Efendim Egemen, Muammer ve Erdoğan fiziki ve teknik takip altına alınmış. Zafer zaten ağır hastaymış!

“İyi” deyip Hasan’ı uzaklaştırdı. Binali o an kendisinin takip altında olup olmadığından şüphelendi. Geçen Mayıs’ta aldığı Malta vatandaşlığı ve Malta pasaportunu Beyefendi’nin duymuş olabileceğinden korktu. Mevzuyu değiştirmek istedi:

– Efendim Türkiye’de bir sıkıntı olur mu askerden falan… Hani Balyozcular, Ergenekoncular falan hep paşa oldu.

İLKER VE YAŞAR’LA ANLAŞTIK

– Hayır. Olmaz. Hulusi fazlasıyla sadık. Ergenekonculara gelince hepsinin hapis sürelerini görev süresi saydık terfi ettirdik. Daha ne isteyecekler? Büyükanıt, İlker’i bana getirdi. Uzun uzun konuştuk anlaştık. Feyzioğlu da vardı. O da ‘yüzde yüz sizinleyim’ dedi. ‘Siz devrim yaptınız, biz sizin yaptıklarınızı yapamazdık’ diyorlar.

Hamit araya girdi:

– Evet efendim ben de bu görüşteyim. Yargıda ne istiyorlarsa verdik. Elde edecekleri bir şey kalmadı.

Beyefendi devam etti:

– Tabi bir de şeyi dediler: “Partinizde Atatürk’ün hatırasını rencide edenler var. Bazı kesimlerimiz size destek vermekte tereddüt ediyor. Onlarla aranıza mesafe koysanız.” Hemen düzelttik. Arkadaşlar uyum gösterdi. Kız İmam Hatip’i gördünüz değil mi?

Binali, artık aşir ve ilahi dönemi kapandı diye düşündü. Beyefendi’yi Turgay’la beraber İzmir marşı okurken hayal etti. Gülmemeyi başararak devam etti:

-Efendim ama bu İslamcılar ve Akitçiler rahatsızmış…

‘MECZUP GÜRUHU’

– Bırak ya bu saçmalıkları. Bir avuç İslamcı kaldı. Önlerine kemiği atınca susuyorlar. Sorun değil. Mavi Marmara’da ağızlarına tükürdüm sesleri mi çıktı? Akitçiler bir meczup güruhu zaten. Kimsenin ciddiye aldığı falan yok. Yemini eksik etmezsen sesleri çıkmaz. Zaman’ın yerini istiyorlardı. Onu vermeyince biraz sarsıldılar o kadar!

Binali:

-Efendim ama Atatürkçülükle muhafazakar tabanda oy kaybetmez miyiz?

– Öyle bir taban yok. Hayal görüyorsunuz. Yeter ki ekonomi çökmesin.

– Peki efendim, Ergenekonculardan Balyozculardan nasıl bu kadar eminsiniz? Kendileri lider veya başkan olmak istemezler mi?

– Bak Binali, Perinçek benim koltuğumda olsa o zümreleri bu kadar memnun edemezdi. Bakma muhalif laflara… Bana dua ediyorlar. Doğu kaç kere teşekkür telefonu açtı. “Allah razı olsun Tayyip Bey siz olmasaydınız…” diye! Ha şey geçen de Osman’la… neydi soyadı ha… Paksüt. Onunla haber göndermiş “Tayyip Bey bizim yayınlarımıza bakmasın. Böyle olmak zorunda. Ben onun davasına bir nefer olarak hizmet etmeye hazırım…”

– Efendim bir sürü para verdik. Ondan olmasın.

– Yok ya Doğu Bey, para peşinde değil. Neyse merak etme, bunları ben hallederim, sen Amerika’yı anlat!

– Efendim, çok yararlı görüşmeler yaptık. Biliyorsunuz bize bağlı çalışan pek çok lobi var. Her ay külliyetli miktar ödeme yapıyoruz. Onlarla genel bir görüşme yaptık. ABD ve dünyanın farklı yerlerinde faaliyetler hakkında bilgi aldık. Müsaadenizle onları size arz edeyim…

– Onları arz etme lazım değil! Reza ne oldu onu anlat.

– Efendim Reza için iki farklı stratejimiz vardı. İlki yasal çerçevede neler yaparız kapsamında. Washington’daki lobiler başkan nezdinde “pardon” girişiminde bulundular.

MECİDİYEKÖY’DEKİ PLAZAYA ÇÖKSEK!

– “Pardon” ne ki?

– Yani efendim biliyorsunuz…

– Bilmiyorum ya! anlat…

– Her başkanın belli ölçüde af yetkisi var. Dilediğini af edebiliyor.

– Benim de bu yetkim olmalı başkan olarak.

Binali:

– Efendim ABD başkanları Meclis araştırması gerektiren durumlar dışında af edebiliyor. Sizin böyle bir sınırınız yok. Dilediğinizi sayın bakan tahliye etmiyor mu?

Bakan atıldı:

– Tabii efendim emriniz başımızın üstünde. Zaten siz “yargıda şeyini edin” deyince biz şeyini ediyoruz.

– Yani Trump isterse Reza’yı af eder?

– Evet ama Washington’daki lobi, Serdar’a ‘Başkan’ın kendi başı belada, Reza’yı af ederse ertesi gün kendi gider’ demiş. Bir de efendim göstericilere dayak olayından sonra Washington’da kime gitsek kapıyı yüzümüze çarpıyorlarmış. Hele Senato…

Ayakta bekleyen Adalet bakanı araya girdi:

– Efendim şimdi aklıma geldi. Trump’ı ikna için Mecidiyeköy’deki Trump Towers’a çöksek?

– Saçmalama yine…

Tekrar Hamit’e döndü:

– Bu Reza’nın anası bacısı falan yok mu onun üzerinden gitsek? Yargıda şeyini şey etsek…

– Kâr etmedi efendim. Ebru ile gittik. ‘Sizin olsun’ demişti!

Eliyle Hamit’i dışarı gönderdi, Binali’ye döndü:

– Peki başka ne yaptınız?

ESKİ FBI DİREKTÖRÜ

– Efendim biliyorsunuz CIA eski başkanı, Flynn’in adamıydı. Pensilvanya işi için “Ne isterseniz tamam” demiştik. Peşinatı, 15’i aldı. Flynn’i ispiyonlayıp kaçtı. O yüzden bu defa FBI’dan birileri var mı diye arattık. Eski bir FBI direktörü ile görüştük. Yeraltı teması varmış. Meksika mafyasını kullanıyormuş. 20 peşin istedi. Uçakta vardı hamdolsun. ‘Verin’ dedim.

– İyi demişsin!

– Ama iyi olmadı efendim. Adam FBI direktörü falan değilmiş. Bayağı meşhur bir dolandırıcıymış! Bizi…  değil tabi Serdar’ı kandırmış. Parayı almış gitmiş. FBI’ı arayamadık tabi. Çaresiz İtalyan mafyasına mecbur kaldık. Onlar sağ olsun ‘2’ye temizleriz merak etmeyin’ demiş. Ha unutmadan efendim ‘bu Binali parklarda ne geziyor’ demişsiniz de …

– Her lafım da sahibine varıyor!

– Efendim bu önemli görüşmelerden dikkati başka yöne çevirmek için bu stratejiyi şe’tmiştim. Parklara ve bahçelere medyayı çektim. Çevrecilik çok tutuyor. Böylece medya fark etmedi…

– Tamam,  anladım… İtalyan’lar…

– Evet efendim,  tuttukları mahkum banyo sırasında bıçaklamaya kalkmış ama Reza zaten orda kendine parayla ordu kurmuş. 6 mahkum çevresinden ayrılmıyormuş. Başaramamış. Reza savcıya başvurmuş. Maalesef özel bir konuta nakletmişler. Savcılarla çalışıyormuş.

– Bir de kötü bir şey öğrendim.

Beyefendi doğruldu:

– Neyi?

– Bu Reza Amerika’ya giderken burada mahkemelerin avukatlarına verdiği tüm evrakı ve tapeleri götürmüş. Şimdi kirasını kendi vermiş Ocean City’de deniz kenarında bir villa kiralamış. Bir bileklik takmışlar ama bermudalarını çekmiş denizde keyif çatıyormuş. FBI koruması varmış. Savcılarla çalışıyormuş. Gün gün tüm yaptığı işleri, verdikleri rüşvetleri isimler… çizelgeler halinde teslim etmiş. Maalesef zat-ı âlinize, 7-8 Bakana, bir sürü milletvekiline hatta Hakan Fidan’a tutuklama çıkabilirmiş. Reza avukatlarına “Türkiye’de medyaya düşmeyen, 17-25’te kullanılmayan bir sürü tape var, FBI …şeyimize kadar dinlemiş” demiş.

Beyefendi bitkin gözlerle:

– Adamı ondan kaybettik yani!

DERHAL NOTA VERİN!

Binali:

– Ben de Dışışleri bakanıma “Derhal nota verin” dedim.

Beyefendi çaresiz bir sesle:

– Ne notası, müzik notası mı?

– Efendim bu espriyi daha önce de yapmıştınız. Uluslararası ilişkilerde önemli fonksiyonu var ama. Bi vereceğiz, olmazsa bi daha…

– Verin verin…

Binali bozulmuştu ama devam etti:

– Bir de Binali bu tapelerin montaj ve dublaj olduğunu ABD mahkemesine iletme talimatı verdim.

Beyefendi doğruldu:

– Ya Binali siz ne içiyorsunuz? Rakı içseniz bu kadar saçmalamazsınız! Tiner çekseniz bu kadar uçmazsınız! Derhal talimatı iptal et. Zorla gerçekliğini ispat ettireceksiniz bütün aleme!

– Ben tapelerden korkmuyorum. Reza’dan da… Tutuklama kararından da… Saray’a tutuklamaya mı gelecekler? Tek korkum bankalara verecekleri cezalar… Uluslararası sistemden çıkarmaları. Bu, ekonomiyi çökertir. O zaman “IMF’ye borç verdik de almadılar” gibi lafları kimse yemez! Bu halk, para için anasını satar.

Binali Bey dişlerini göstererek gülümsedi:

– Efendim halkı iyi tanıyorsunuz!

Beyefendi gevşeyerek:

– O yüzden bu koltuktayım ya. Ama… halkı boş ver, şu Saray’da önümde eğilenlerin arpasını keseyim onlar da beni satar… Hatta sen bile…

Binali irkildi:

– Estağfirullah Efendim!

Kapı açıldı Hasan içeri girdi:

– Bilal Bey telefondalar!

– Ne var oğlum!

– Şey Babacım. Şey diyecektim. Bu Amerika’da mahkemede tapeleri dinleyeceklermiş. Önceki gibi bir şeyler yapacak mıyız?

– Ne şeyleri?

– Şeyler tabi telefonda diyemiyorum.

– Sıfırlama mı?

– Hayır babacım, hani ‘montaj dublaj’ demiştiniz ya bütün gazeteler yazdı aylarca. Ben bile ikna olmuştum, ‘ben değilim’ demek ki, bu başkası herhalde diye… Yani diyorum ki yine bir açıklamalar yapsanız…

Beyefendi derin bir of çekti, gözlerini Binali’ye dikti. Binali önüne baktı, içinden “Eyvah Bilal’le aynı sınıfa düştük” dedi. Beyefendi gözleri Binali’de devam etti:

– Oğlum ne diyeyim. Amerikan gazeteleri Serhat’ın mı sanıyorsun. Kim inanır orda böyle şeylere… Tamam oğlum, sen bunlarla uğraşma Milli Eğitim’le uğraş!

– Evet babacım onu da diyecektim. Bu TEOG işini ne yapacağız? Çözemedik.

– TEOG ne oğlum?

– Liselere giriş sınavı

– Tamam oğlum, bi incelerim. Akşam programa çıkacağım. Gerekirse akşam “kaldırın” derim, kaldırırlar. Sen de kurtulursun ben de kurtulurum.

“İSMET KİM?”

– Baba onu ben de düşündüm de İsmet amca “olmaz” dedi.

– İsmet kim?

– Milli Eğitim Bakanı ya babacığım.

– Bakan Nabi Bey değil miydi?

– Yok babacım Savunma Bakanı’nı atamıştınız ya Milli Eğitim’e!

– Ha evet ya… Neyse uzatma hadi benim işim var.

Hasan ahizeyi alıp çıktı. Bilal’in “Babacım bi de okullara mecburi okçuluk dersi koysak diye düşünüyorum…” sözleri duyulmadı. WhatsApp kapanmamıştı. Bilal konuşmaya devam ediyordu: “Babacım bi de tüm sınıflara sizin resminizi ve ‘Oku düşün uygula neticelendir’ vecizenizi asalım diyoruz. Ne dersiniz? Aloo Alo… babacım…”

Binali, girizgahı bulunca dertleşelim diye düşündü:

– Efendim ne yaparsınız, ben de bizim çocuklarla uğraşıyorum. Sizin damatla beraber gitmişler paraları Malta’ya falan yatırmışlar…

Beyefendi damat vurgusundan hoşlanmadı ama belli etmedi:

– Twitter’da Malta başbakanı’nı da Erkan mı takip etmiş. Konuşturma beni. Git Malta’da salağa yat! Bu arada ilginç şeyler öğrendim… Neyse… (Binali kızardı) Bi daha senin kumarbazları benim Bilal’le karşılaştırma! Bilal iyi çocuktur ama eksik işte… dikkati falan…

Binali kızgınlığı başka yöne kaydırmayı denedi:

– Efendim yine kızacaksınız ama Reza işi hep Hakan’ın işleri. Ben size demiştim “başımıza bir çorap örüyor” diye. Aha ördü işte! MİT’in kasıtlı ses etmediğini düşünüyorum. Siz “Reza’yı bir ekiple takip et” dememiş miydiniz?

– Dedim de Reza, ekiple ahbab olmuş. Uyanık p….

– O zaman keşke burada hapisten çıkarmasaydık!

“TAYYİP, OĞLUM, TEK SEÇENEĞIN  KALDI”

– O zaman da Silivri’de ötecekti. 3 kere tehdit etti. Efkan’ın dangalaklıkları vardı… Deli meliydi, patavatsızdı ama akıllıydı da. “Temizleyelim gitsin” demişti de “adımız mafyaya çıkmasın” diye vazgeçtik.

– Evet efendim isabet buyurmuşsunuz, ben hiç size “mafya” diyen duymadım. Yani hiç kimse demiyor.

Beyefendi’nin gözleri pencereden dışarıya kaydı, derin düşünceye daldı: “Bu herifi başbakan yaptık. Beyni var fikri yok! Anca taksın külahı parkta gezsin. Ne yaparsın ki… Davut’u koyduk. Onun da fikri var ama beyni yok! Stratejik derinliği boyu kadar. Damadı yapardık… O da tam bir pisikopat. Kızın canını okuyor. Her haltın içinde… Benim yerime hazırlanıyormuş bi de. Eskiden olacaktı ki topuğuna sıktıracaktım… Bu gidişle tek seçenek kaldı…”

Beyefendi, uzaklara dalmış, Kuzey Kore’yi düşlüyordu. Bakışlarını pencereden içeri çevirdiğinde Binali oturduğu koltukta dalmıştı. Düzensiz hırıltılarla kestiriyordu. Başını sallayarak yerinden kalktı, sessizce uzaklaştı.

[Selim Gündüz] 25.11.2017 [TR724]

Butik Devlet [Naci Karadağ]

Damat kadrosundan devleti yönetenlerden olan Berat Albayrak kısa süre önce şöyle demişti: “Maden sahalarını, sektörün ve pazarın, katma değerli ürün elde edeceği yeni bir modeli başlatıyoruz. Biz ham kromları ham bakır, ham altınları ihraç ediyoruz ancak 10 katına bize geri dönüyor. Bu model, hem yatırımcı dostu hem ülkeye, istihdama ve sektörün büyümesine katkılı hem de ortaya konan katma değerle Türkiye’nin cari açığına ilaç olacak bir süreç olmalı. Maden yönetmeliğini 30 Eylül’den önce hayata geçireceğiz.”

Bunu söylediği günlerde ülke yaklaşık 15 senedir kayınpederinin yönetimindeydi. Albayrak tüm AKP’lilerin temel karakteristiğine dönüşmüş olan bahanesini de hemen bu cümlelerden sonra sıraladı. Ona göre madenciliğin ülkede perişan olma sebebi Cemaat’ti. İhaleleri Cemaat istediği gibi yönlendiriyor, maden çıkarılmasını Cemaat personeli engelliyormuş!

Aradan aylar geçti ve şimdi Kasım ayının sonuna geldik. Aradan geçen süre zarfında neredeyse her ay bir değişiklik yapıldı yönetmeliklerde. Dün yine mikrofonun başına geçti Damat Berat. Ve şöyle dedi: “Madencilik işlemlerinin kamu tarafından hızlı ve etkin şekilde yürütülmesi, bürokrasinin azaltılması ve işlemlerin elektronik ortamda gerçekleştirilmesi amacıyla yaptığımız değişiklikler 2018 sonuna kadar hayata geçirilecek!”

Aslında maden sektörü sadece sıradan bir örnek.

Yeni Türkiye’de işler artık böyle yürüyor. Bir tür ‘Butik Devlet’ sistemi yürürlükte.

GÜNÜBİRLİK, NOKTA ATIŞI KANUN VE YÖNETMELİKLER

Diyelim ki Erdoğan bir dostuyla muhabbet ederken, “Nedir bu TEOG ya, eskiden TEOG mu vardı?” içerikli muhabbet ediyorlar, Cumhurbaşkanı hemen yandaş medya mikrofonlarına “Mesela ben TEOG olayını istemiyorum ve bunu da artık yanlış buluyorum. TEOG’un kaldırılması lazım. Biz TEOG’la mı geldik? Ne TEOG vardı, ne bir şey vardı. Okursun, sene içinde notların bellidir, bu notlarınla beraber yürürsün. Gelirsin üniversite sırasına, orada da girersin üniversite imtihanlarına” gibi laflar sıralıyor.

Sonra hop ertesi gün tüm havuzun manşeti aynı: “TEOG zulmüne son!”

Çok değil birkaç yıl önce bu sınavı kendilerinin koyduğunu bile unutuyorlar ya da milletin unuttuğunu varsayıyorlar!

Aslında sadece Resmî Gazete’yi takip ederek Türkiye’de işlerin artık nasıl ‘keyfemâyeşâ’ gittiğini anlamak mümkün

Neredeyse kanunlar ve yönetmelikler artık nokta atışı ile belirleniyor ve hemen hepsi günlük. Yani iki gün sonrayı düşünerek yapılan hiçbir icraat kalmamış durumda. Bu sebeple eğitim sistemi hallaç pamuğunu geçti bir kedi grubunun darmadağın ettiği yün yumağına dönüştü. Bundan sonra da çözümü zor gibi, eğitim sisteminin girdiği türbülansı çözüp bu ülkede çağdaş, aklı başında bir modele dönüştürebilene kesinlikle Nobel verilmelidir.

Bir ülke düşünün ki ihale kanununu 10 senede 162 sefer değiştiriyor. Bir senede 16 kere, her ay farklı kanun çıkarılıyor. Özel hastaneler yönetmeliği 14 kez, eğitimde yönetici atama yönetmeliği 7 kez değiştirildi.

Okul servisi yönetmeliği neredeyse her sene değiştiriliyor

Aile hekimliği tüm gün yasası o kadar esnetildi oynandı ki şimdi kimse işin aslını bilmiyor bilenler de takmıyor herkes kafasına göre takılıyor.

ADRESE TESLİM İŞLER

Değişiklikle kalsalar yine iyi. Bir de adrese teslim işler var.

Örneğin…

Adnan Menderes Üniversitesi tarafından ilan edilen Sağlık Hizmetleri Bölümü Yaşlı Bakımı Programı kadrosuna “Sosyoloji veya Felsefe Bölümü Lisans Mezunu Olmak. Lisans Mezuniyetinden Sonra İlgili Alanların Birinde En Az 3 (üç) Yıl Deneyimli Olmak ve Yükseköğretim Kurumlarında Ders Verme Deneyimine Sahip Olmak” şartı arandı.

Yaşlı bakımı kadrosuna sosyoloji ve felsefeci almak!

Rize’de bulunan Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi adına bir ilan yayınlandı. Öyle bir ilandı ki akademi tarihinde ibretle yerini aldı. Basın İlan Kurumu aracılığı ulusal bir gazetede yer alan ilanda, Tıp, Mühendislik, Fen Edebiyat Fakültesine 1’er, Su Ürünleri Fakültesine ise 2 doçent; İlahiyat Fakültesine ise 1 Yrd. Doç. alınacağı kişi isimleriyle ilan edildi. İlanda, kriterler yerine doğrudan alınacak akademisyenlerin isimleri yer alıyordu.

İlanı verenler hiç başkaları yorulmasın diye doğrudan işe alacağı kişilerin isimlerini yazmışlardı.

Yer Cumhuriyet Üniversitesi…

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde adeta kişiye özel ısmarlama yayınlanan ilanda öyle bir şart isteniyordu ki, ülkede sadece bir kişi o özelliğe sahipti: “İkiz açıklar ve feldstein-horioka hipotezi üzerine çalışmış olmak”

Başka bir örnek:

Bu kez Artvin Yusufeli ilçesi. TEDAŞ’a 15 işçi alınacak. Yerel gazetede yayınlanan ilan şöyle diyor: “İlgilenenlerin AK Parti İlçe Başkanı Muharrem Aytekin’e başvurmaları rica olunur!” Bu skandal ilan üzerine açıklama yapan ilçe başkanı, ‘İlana AK Parti İlçe Başkanı yazmasak daha doğru olurdu’ demişti.

Zeytin yönetmeliği değiştiriliyor önceki değişikliği durduruyor sonra birileri bu durdurmayı durduruyor ardından durdurulan durdurma kararına dail başka bir mahkeme durdurma kararı alıyor. Bunların neden ve kimin için yapıldığını yazmaya gerek yok sanırım.

KANUN TAKMAMA HASTALIĞI

Bir de aksi durum var. Mevzuatı kendilerine uydurmayanların mevzuat, yönetmelik, hatta kanun ve yargı kararlarını tabiri caizse ‘takmamaları!’

Misal: Danıştay yaz saati uygulaması kararını iptal ediyor ve bizzat damat bakan “Bu kararı uygulamaz, bildiğimizi yaparız” diyor.

Yargıtay, ota çöpe terörist denmesine karşı durabilmek, hala hukuktan bir nebze söz edebilmek adına bir nebze uygulamayız terör örgütü üyeliğiyle ilgili bir karar alıyor, bizzat Ankara Cumhuriyet Savcısı, “Biz bu kararı dikkate almaz, kendi işimize bakarız” diyebiliyor!

Kime güvenerek bunu dediğini biliyoruz elbette…

Ülke günübirlik ve kişiye özel yönetmelik, kanun ve kararnamelerle yönetilmeye başlanınca, herkes adamını bulmaya, torpil ile bir yerlere tutunmaya çabalıyor doğal olarak.

Devlet bakanı yakın zaman önce, YÖK rektörleri seçimine gerek yok, zira gereksiz gerilim oluşturuyor, diyerek bunu iptal edeceklerini duyurmuştu.

Cumhurreisi’nin yakında belediye seçimlerine de gerek yok diyeceği konuşuluyor.

Yeni Türkiye dedikleri şey büyük ölçüde butik devlet sanırım.

Her şeyi bir patronun belirlediği, küçük yemleri de patrona en yakın olanların topladığı bir sistem.

[Naci Karadağ] 25.11.2017 [TR724]

Tadilata takılan ‘Duruş’ [Sefer Can]

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Marmara Üniversitesinde vereceği konferans iptal edildi. Eski dediysem milattan önce filan değil, bir önceki başbakan. Bir buçuk yıl önce iki numaralı koltukla oturan kişiden bahsediyoruz. Onun konferansı bile ‘tadilat’ gibi sudan bahanelerle iptal ediliyorsa fikir ve ifade hürriyetiyle ilgili raporlar makaleler yazmak için uğraşmaya gerek yok. AKP’li başbakanın konuşturulmadığı ülke deyin, gerisini söylemeye gerek yok.

Olay kendi içinde müthiş ironiler barındırıyor, eğlenceli bir yanı da yok değil.

Konferans ‘Bilgiden bilince, ahlaktan davranışa’ başlığı taşıyormuş ve eski Başbakan, Duruş isimli yeni kitabını anlatacakmış. Üniversite rektörlüğü önce ‘salonda tadilat var’ gerekçesini fısıldamıştı. Tepkiler üzerine başımızın üstünde yeri var peşrevinden sonra “Söz konusu etkinliğin planlanması, gerekli izinlerin alınması ve ön hazırlıkların yapılması sürecinde yönergenin ilgili maddesine uygun bir şekilde hareket edilmemesinden dolayı Sayın Davutoğlu’nun katılımından Rektörlüğümüzün çok geç haberi olmuştur. Ayrıca, kulübün gecikmeli yaptığı başvuruda ise Rektörlük onayı bulunmamaktadır” denilmiş. Tadilattan daha makul bir açıklama değil. Bu prosedürler Allah’ın emri mi? İstense bir çözüm bulunurdu.

Rektörlük, “Ağustos 2012’de ‘Esed’in gidişi artık yıllarla değil, aylar ve haftalarla ifade etmek gerekir’ diyen bir öngörüsüzlüğün söyleyeceği ne olabilir? Soçi Zirvesi’nde, Esed’in kalıcılığının garanti altına alındığı günlerde Davutoğlu’nu konuşturup kendimize güldürmeyelim” dese daha doğru olurdu. Birçok kişi de desteklerdi.

“Seçilmiş Başbakan olarak koltuğunu koruyamayan bir adam gençlere ‘duruş’ edebiyatı yapmasın!” açıklaması da fena olmazdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak tarafından beslenen Pelikanların gagaladığı ve koltuktan aşağı attığı başbakan olarak hala ‘duruş’ temalı konuşmalara yeltenmesi ayrıca enteresan. Davutoğlu her başını çıkardıkça Pelikanlar, gagalamaya, onu aşağılamaya devam ediyor. İçinde ABD geçen kelime oyunlarıyla hain iması yapıyorlar. Ahmet Bey’in onlara en sert cevabı ‘vicdanlarıyla barışık olmayan insanlar’ şeklindeydi. Ha bir de, her başı sıkışanın yaptığı gibi ‘fetö metö’ gevelemeleri vardı. Onu zikretmeye gerek yok.

Davutoğlu, konferans iptali üzerine de yine muhteşem bir ‘duruş’ sergiledi: “Benimle öğrenciler ve gençler arasına kimse giremez, kimse bariyer koyamaz” dedi. Herkesin aklına  ‘kimse kudretimizi test etmesin’ ve benzeri sloganları geldi. ‘Davutoğlu ve kimse’ anahtar kelimelerini internette aradığınızda karşınıza uzun bir liste çıkıyor. Hepsi boşa giden efelenmeler ve mizah konusu olarak kaldı.

Marmara Üniversitesi rektörlüğü ya da ona bu iptal kararını aldıranların Davutoğlu’nun konuşmasından çekindiklerini sanmıyorum. Başbakanken ne nutuklar attı, bir şey olmadı. Bence Davutoğlu ve müritlerinin TÜYAP kitap fuarındaki şovlarından rahatsız oldular. Kuyruğu dik göstermek için kalabalık selfie’ler çekip sosyal medyada sergilemeleri, patronu öfkelendirmiş; öyle anlaşılıyor. Erdoğan kendisi dışında kimsenin gölgesinin bile var olmasını istemiyor. Abdullah Gül’ün ölü taklidi yapıp bitkisel hayata razı olmasının sebebi de bu. O Erdoğan’ı daha iyi tanıyor ve ego yarışına girmiyor.

Reza Zarrap meselesinin geldiği nokta da Erdoğan’ın öfkesini tetiklemiş olabilir. Davutoğlu’nun “suçlanan bakanlar Yüce Divan’a gidip aklansın” formülü Erdoğan’a takılmıştı. Reza’nın itirafçı olması ile Türkiye’nin içine düştüğü kötü durum o günleri hatırlattı. Tam bu günlerde Davutoğlu’nun tekrar kalabalık önüne çıkması ister istemez ‘Reza konusunda haklıydı’ cümlesinin sıklaşmasına yol açabilir. Ha bir de başlıkta ‘ahlak’ ibaresi var. Erdoğan kızmakta haksız mı?

[Sefer Can] 25.11.2017 [TR724]

ABD yargısının sanık sandalyesine oturtulan Türkiye [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Reza Zarrab konusu ile ilgili son demeci, Türkiye’de bu konunun inanılmaz derecede yanlış anlaşıldığını bir kez daha gözler önüne serdi. Çok düşündürücüdür bu durum. Ne diyor CHP Genel Başkanı? “Yolsuzluk, hırsızlık, dünyanın hiçbir ülkesinde milli mesele olarak görülemez”. Evet, genel olarak AKP ve MHP tabanları da, CHP tabanı da Reza Zarrab konusuna Türkiye’de yaşanmış olan sıradan bir yolsuzluk skandalı penceresinden bakıyor. Oysa durum böyle mi?

ABD’NİN TÜRKİYE’Yİ ‘DÜZELTME’ DERDİ YOK

Reza Zarrab’ın Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve diğer üst düzey politikacılar üzerinden kurduğu rüşvet zinciri elbette önemli bir konudur. Ancak ABD’deki davanın bu yolsuzluklardan ibaret olduğunu sanmak en hafif değimiyle naifliktir. ABD adalet sistemi Türkiye’de pisliğe bulaşmış, rüşvet yemiş, haksız kazanç elde etmiş, görevini kötüye kullanarak kişisel çıkarlarını gözetmiş siyaset sınıfıyla ilgilenmiyor. ABD adalet sistemi, dönemin başbakanının oğluna dek uzanan, kısık sesle baba-oğul arasında gerçekleşmiş ibretlik tapelerle de ilgilenmiyor. ABD adalet sistemi ‘memleketin a…’na koymaktan bahseden yandaş işadamı veya orospuyla memurun bahşişini önden vermek üzerine torununa hayat dersi veren dede ile de ilgilenmiyor. ABD yargısının görevi Türkiye’deki ahlakı rehabilite etmek, sahtekârların sahtekârlıklarını engellemek, suç işlemiş yöneticilerin cezalandırılmasını sağlamak, şahsiyetsizleşmiş siyasetçilerin deşifre edilmesi değil. ABD yargısının görevi, muhalefet liderinin konuyu idrak sorununu çözmek olmadığı gibi, sadece kaynağı şaibeli eve istiflenmiş döviz birikimini oğluna sıfırlatan değil, ülkesinin etik değerlerini de sıfırlatan siyasetçilerin arınma makamı değil. Tüm bunlar eminim Amerikalıların umurunda bile değildir!

Zarrab, bu bakımlardan Türkiye’nin kendi sorunudur. Ancak Amerikalıların ilgilendiği bir şey var, o da Türkiye ve İran arasında gerçekleşen ticaret. İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü sıfatıyla geçen gün Türkiye’nin İran’la bu ilişkilerinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bilgisi ve onayı ile yapıldığını teyit etti. Bu çok önemli, önemli olduğu kadar da vahimdir. Daha önceki yazılarımda ortaya koyduğum üzere, İran’a nükleer silah geliştirmesin diye uygulanan ambargoyu delmek, hem de bunu – bir suçlunun yapacağı şekilde – örtbas etmeye çalışarak gerçekleştirmek öyle ben istediğimle istediğim ticareti yaparım türünden Kasımpaşa argümanlarıyla geçiştirilebilecek bir mesele değildir. Dahası, İran’a dolaylı olarak nükleer silah programından kullanması için kaynak sağlamak, Türkiye’nin milli çıkarlarına taban tabana ters bir fiildir. Türkiye’nin güvenliğine ciddi bir darbe vurmaktır bu! Yani konunun hem uluslararası, hem de Türkiye’nin güvenliği bakımından iki önemli boyutu var.

İRAN’IN GÜÇLENMESİ, TÜRKİYE’NİN NİYE ZARARINA?

ABD, tıpkı tüm AB üyesi ülkeler gibi İran’ın nükleer silah edinmesini istemiyor. Bunun nedenini anlamamak için sanırım cidden düşük IQ’lu olmak lazım! Rusya’nın da 1929 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının altında imzası olduğuna göre İran’ın nükleer programından endişe duyuyor. Dünyada İran’ın atom bombası yapmasını isteyen hiçbir devlet yok. Bir tanesi hariç: Türkiye! Kasrı Şirin’den bu yana Türk-İran sınırının değişmemesi ve iki ülkenin savaşmamasının tek nedeni, arada sağlanmış bulunan güç dengesidir. İran nükleer programı, uranyumu sadece enerji üretimi için yetecek seviyede değil, bunun çok üzerinde zenginleştirmeye yönelik bir strateji izliyor. Dahası İran devleti, uzun menzilli balistik füze üretiyor. Bu parçaları birleştirip logosu olan ampulü yakamadığını mı düşüneceğiz AKP’li stratejistlerin? Elbette ki hayır!

Zarrab ve Zencani arasında gerçekleşen ağ, basit bir yolsuzluk ağı değildir! Bu ağ, İran ile Türkiye arasında gerçekleşmiş bulunan ve tümüyle İran’a nükleer programına devam imkânı vermeye yönelik çalışan bir ağdır! Bu ağda İran’ın neden yer aldığını anlamak kolay. Ancak Türkiye neden bu ağda yer aldı? Bunu milli mesele diye satmaya kalkmaları da ayrı bir skandal! Düpedüz ülkesinin milli menfaatlerine ihanet etmiş olan bir hükümet var ortada. Tümüyle kendilerine ekonomik menfaat elde edebilmek adına makamlarını ve mevkilerini kötüye kullanmış olan bir siyaset sınıfıdır bugün afişe olan. Bu, işin Türkiye iç siyasetini ilgilendiren kısmı. Bir de işin ABD başta olmak üzere uluslararası toplumu ilgilendiren kısmı var. Türkiye’ye ihanet ettiği yetmemiş gibi, Ankara’daki siyasi “elit” bir de uluslararası güvenliği riske atmış. Resmen ABD yaptırımlarının da BM Güvenlik Konseyi kararlarının da bilerek-isteyerek altını oymuştur. İşte Kılıçdaroğlu’nun ve Türkiye kamuoyunun anlamadığı ya da anlamak istemediği yalın gerçek budur. Ve bu işin sonu, Türkiye’nin önce ekonomik olarak ciddi zarara uğraması, akabinde de haydut devlet ligine düşürülmesidir.

HALKBANK ÇALIŞANLARI, ‘BİZ DEVLET MEMURUYUZ’ DERSE…

ABD’deki davada yargılanan Halkbank bir kamu bankasıdır. Bu ne demek bilir misiniz? Son kertede, bu bankanın yöneticileri “Ne yapayım, direktifler hükümetten geldi. Devlet bankasıyız, ben de devlet memuruyum. Yap dediler, yapmak durumunda kaldım” dediklerinde – ki diyeceklerdir – bu davanın sanığı Türkiye Cumhuriyeti olacaktır. Fiilen şu anda durum budur zaten. Bakınız, bu işleri çevirenler kendi babalarının şirketini suça batıran bir takım üçkâğıtçı kulağı kesikler değil. Resmi sıfatlarını kullanarak, kendi devletleri adına kararlar alarak bu işleri yapan siyasetçiler. Türkiye’ye mal edilmesin demekle Türkiye bu işin sorumluluğundan sıyrılamaz.

Kılıçdaroğlu’nun “Orada bir yargılama var. Yani rüşvet veren, yolsuzluk yapan, vergi ödememek için her türlü yola başvuran bir adam yargılanıyor” ifadesi, miyopluğun ötesinde, son derece ciddi bir analitik bakış eksikliğini göstermektedir. Murat Yetkin bu durumu kavramış. 24 Kasım tarihli yazısında Atilla’yı kast ederek “Halkbank’ın bir kamu bankası olması nedeniyle, acaba iddia edilen suçlamaları kendi başına mı, hükümet yetkilerinin talimatıyla mı işlediği sorusuna muhatap olabilir” demektedir. Bu iş, bal gibi de Türkiye’nin meselesidir. Sanık sandalyesine Türkiye oturmuş durumdadır. Türkiye’yi ABD yargısının sanık sandalyesine oturtanlar bugün hala ülkeyi yönetiyor. Kılıçdaroğlu gerçek bir muhalefet lideri olsaydı, tüm muhalefet stratejisini bunun üzerine inşa ederdi.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.11.2017 [TR724]

Hizmet ve eleştiriler [Alper Ender Fırat]

Okumalarına ve analizlerine çok güvendiğim, uzun süre gaybubette kalan bir arkadaşıma ‘Hizmet içinden, Hizmet’le ilgili eleştirel yazıları okudun mu? Ne düşünüyorsun?’ diye sorduğumda hiç okumadığını, okuma ihtiyacı da hissetmediğini, daha doğrusu bunları okumaya tahammül edemediğini söyledi.

Aramızda konuştuklarımızın özeti aşağı yukarı şöyleydi:

‘Türkiye’de aylarca saklandım, küçücük bir evde haftalarca, aylarca evden çıkamadım, her sabah kaldığım evin basılacağı şüphe ve gerginliğiyle uyandım. Ailece çok sıkıntılı dönemler geçirdik. Eşim, çocuklarım en yakınlarımız tarafından dışlandı, yıllardır elimizden hep iyilik görmüş komşularımız bir defa olsun kapılarını çalmadı, hakkımızda terörist diye konuştular. Kendi yurdumuzda bir anda cüzzamlıya döndük. Bunca yıllık hayatımda hiçbir zaman böyle kötü bir dönem yaşamadım. Türkiye’de hala yüz binlerce kişi bu durumda iken bu yazıları okumaya tahammül edemiyorum.

Ama şunu söylemeliyim: Bu süreç Hizmet’le ilgili kafamdaki bütün soruları bitirdi. Hizmet’e düşmanlık edenler o kadar yanlış yerde duruyor, o kadar yanlış şeyler yapıyorlar ki, onlara bakınca bizim, ne kadar doğru ve haklı olduğumuza mutlak kanaat getirdim. Kişisel olarak da Allah’ı buldum. Kendimi daha mümin, daha Müslüman hissediyorum. İnsan hırslarından, tamahlardan, bencillikten sıyrıldığını hissediyor. Bir şeyler kaybettik evet ama çok büyük bir hazine buldum.’

YAŞANANLAR, FARKLI MENFEZLER AÇTI

Bu arkadaşın söylediği gibi herkes çok ağır bir süreçten geçti ve geçiyor. Bütün yaşadıklarımız herkesi, kelimelerin yazmaya kifayetsiz kaldığı ölçüde hırpaladı, yıprattı. Büyük sınanmalardan geçtik. Ve bu sınanmalar herkesin içinde çok farklı dehlizler, menfezler açtı.

Geldiğimiz noktada, genelleyici yaklaşımları doğru bulmamakla beraber benim gözlemim şöyle: Hizmet’e hâlâ en çok inananlar cezaevinde hücrede aylarca tek başına kalanlar arasından çıkıyor, daha sonra en çok inananlar cezaevinde, başkalarıyla kalanlar, sonra gaybubettekiler, sonra da evini yurdunu terk edip hicret etmek zorunda kalanlar.

En rahatsızlar da genellikle düzenli işi olan ve nispeten daha rahat bir hayatı yaşayanlar içinden çıkıyor. Bunu kimseye bir itham için söylemiyorum. Benimkisi hiçbir şekilde hüccet olarak kabul edilmeyecek kuru bir gözlem sadece.

Hiçbir kimseye bunu niye böyle düşünüyorsun, nasıl eleştirel bakarsın denmesini doğru bulmuyorum. Nasıl böyle düşünürsün, niye böyle söylüyorsun demeye de kimsenin hakkı yok. Bilakis herkes özgürce konuşmalı, yazmalı, tartışmalı. Samimi eleştirenlere zaten kimsenin bir söyleyeceğinin olduğunu sanmıyorum. Samimiyetsiz, art niyetli olanlara da Hizmet’in vicdanının hak ettiği cevabı vereceğine inanıyorum.

NEDEN FETHULLAH GÜLEN?

Hayatı boyunca hiç devlet yetkisi kullanmamış, vaizliği saymazsak hiçbir resmi görevde bulunmamış olan Fethullah Gülen Hocaefendi bu kadar insanı nasıl etkileyebiliyor? Söyleyeyim: Gülen Hocaefendi’nin bütün tesiri tespit ve öngörülerindeki doğruluktan kaynaklanıyor. Dosdoğru yaşıyor olması ve yaşamadığı şeyi söylemiyor olması onu bu denli tesirli hale getiriyor. Daha önce de yazmaya çalışmıştım Suriye meselesinde hükümet onu dinleseydi yüz binlerce insan ölmeyecek, milyonlarca insan evinden, yurdundan işinden olmayacaktı. Arap Baharı’ndan, çözüm sürecine kadar belki yüzlerce konuda yaptığı tespit ve öngörülerin neredeyse tamamında haklı çıktı.

Tavır aldığı durumlardan en önemlisi de bence, hükümetin, daha doğrusu Recep T. Erdoğan’ın ülkeyi büyük bir çıkmaza sürüklediğini görüp buna itiraz etmesiydi. Bu ikaz ve itirazı herkes Cemaat için yaptığını düşünse de aslında ülke için yaptığı kanaatindeyim.

Yüzde elli oyla Başbakan seçilen Ahmet Davutoğlu’nun bugün üniversitede bir konferans bile veremediğini okuyunca Gülen Hocaefendi’nin üç-beş yıl önce bir gün herkes bunların ne olduğunu anlayacak değerlendirmesini hatırladım.

HADİSELERE DOĞRU BAKMAK

Acizane kanaatim odur ki, bu konuda da haklı çıkacak. Ve tarif ettiği yolun, mecburen gitmek zorunda olduğumuz bir güzergahta, en az tahribatla, zayiatla geçebileceğimiz yol olduğunu göreceğiz. Çünkü bundan önce belki yüz kere belki çok daha fazla kere söylediğinde haklı çıktı.

İnsanın doğruyu bulması, doğru davranmayı bilip, doğru politikaları üretebilmesi sadece zeka ve bilgi ile yapabileceği bir şey değil. Nasıl ki sadece iki boyutlu bakış eşyayı kavramamızda yeterli olmuyor, hadiseleri de anlayabilmek için de zeka ve bilgi tek başına yetmiyor.

Bu Hizmet’in en büyük şansı eşya ve hadiselere en az üç boyutlu bakabilen bir liderinin olması. Bu söylediğim basit bir lider övgüsü değil, bunca yıldır yaşadığımız her hadiseden sonra iç dünyamdan seslendirdiğim bir söz sadece.

[Alper Ender Fırat] 25.11.2017 [TR724]

Real Madrid’den bir pişmanlık hikâyesi [Hasan Cücük]

Avrupa’da 2013-14 transfer sezonunun son dakikalarında transfer bombaları peş peşe geliyordu. Transferin gözde isimleri Neymar, Edison Cavani, Radamel Falcao, Mario Götze, James Rodriguez yeni kulüplerine doğru yelken açmak üzereydi. Son dakika bombasını ise Real Madrid patlatacaktı. Tottenham’ın Galli yıldızı Gareth Bale için tam 100 milyon Euro ödeyip transfer tarihinin rekorunu kırdı Madrid ekibi. Bale transferiyle eş zamanlı olarak kadrosundaki Mesut Özil’i ise 50 milyon Euro’ya Arsenal’e gönderdi. Aradan 5 yıl geçti. Şimdi Real Madrid Bale’i elinden çıkarmanın, Arsenal ise Mesut Özil’i elinde tutmanın planlarını yapıyor.

3 REKOR KIRDI AMA GENE DE GÖNÜLSÜZDÜ

Mesut Özil, 2013’te istemeyerek de olsa Arsenal yolunu tutarken 3 rekorun sahibi olmuştu: 1) Real Madrid’in en çok para kazandığı oyuncusu, 2) Arsenal’in en çok para ödediği oyuncusu ve 3) En pahalı Alman oyuncu. Ancak bu son dakika transferi, kırdığı 3 rekora rağmen Mesut için hayal kırıklığıydı. Real Madrid’le Avrupa futbolunun zirvesine çıkabilirdi fakat Arsenal, artık Premier Lig’i domine eden Chelsea ve Manchester City’nin bile arkasından geliyordu.

Pek gönüllü gelmemiş olsa da Mesut Özil, Arsenal’in başarısı için elinden geleni yaptı. Daha ilk sezonundan itibaren Arsene Wenger’in sahada en çok güvendiği isim oldu. Oyun zekâsıyla ön plana çıkmış, takımın hücumlarını yönlendiren ve golcüleri milimetrik paslarıyla besleyen bir oyuncuydu.

MESUT’UN ŞAMPİYONLUK HAYALİ VAR

Mesut Özil’in geldiği dönemde Premier Lig’in kanunu değişmişti. Alex Ferguson’un emekli olmasıyla artık şampiyonluğu paranın gücü belirliyordu. Leicester City’nin 132 yılda 1 gelen istisnaî şampiyonluğunu saymazsak, en fazla transfer yapan takım ligi domine ediyordu. Arsenal ise liderlik beklentisinden uzaklaşmış, Mesut’un oynadığı 5 sezon boyunca yalnızca 2 FA Cup ve Community Shield alabilmişti.

Wenger’in transfer politikasının şampiyonluk getirmeyeceğini Alexis Sanchez ile birlikte yüksek sesle dile getiren Mesut Özil, sözleşmesinin bitmesiyle ayrılacağının sinyallerini vermeye başladı. 30’una yaklaşan oyuncu uzun kariyerinde sadece bir kez yaşadığı şampiyonlukla teselli olmak istemiyordu. Şimdi Mesut’un adı Barcelona ile anılıyor. Bu transfer gerçekleşirse, Mesut şampiyonluk hayaline hızlıca ulaşabilir. Aynı zamanda kendisini transferin son dakikasında gönderen Real Madrid ile hesaplaşma fırsatı da yakalar.

BÜTÇEYİ SARSAN TRANSFER

Garetgh Bale’in, Tottenham formasıyla özellikle 2012-13 sezonunda gösterdiği performansı adını Avrupa’nın en iyileri arasına yazdırdı. Transfer döneminin en gözde ismiydi. Ancak Tottenham’ın istediği yüksek bonservis bedeli kulüpleri çaresiz bırakmıştı. Geçmişte Figo, Zidane, Kaka ve Cristiano Ronaldo’yu transfer tarihinin rekorunu kırarak kadrosuna katan Real Madrid, gözünü karartarak Gareth Bale için tam 100 milyon Euro harcadı. Bu transfer bütçeyi sarstığı için de çareyi Mesut Özil’i satmakta buldu.

Real Madrid’de Ronaldo ile muhteşem bir ikili oluşturması beklenen Gareth Bale’in en büyük handikapı çok sakatlanmasıydı. İlk iki sezonunda bu konuda taraftara güven verdi. Ancak üçüncü sezonundan itibaren teklemeye başladı. 2014-15 sezonunda 31 lig maçında forma giymişti fakat bir daha bu rakama ulaşamadı. 5 yıl aradan sonra geçen yıl gelen şampiyonluğa katkısı oldukça azdı. Sadece 17 maçta sahaya çıkabilen Bale, toplamda 7 gol atabilmişti.

REAL MADRİD’İN YÜZÜYDÜ

Bale, 2015’teki poster çekimlerinde takımın yüzü olarak lanse edildi. Öyle ki Ronaldo’nun bile bir adım önündeydi. Ancak sahada Ronaldo’nun üstünlüğü vardı. Saha içindeki performansıyla, Bale’in sakatlığından doğan boşluğu da doldurmuştu adeta. Galli yıldız, bu sezona da sakat başladı. Ronaldo’nun 5 maç cezalı olduğu dönemde, Bale de sakatlığı sebebiyle yoktu. Real Madrid, iki büyük yıldızından yoksun mücadele etti. Artık Bale’in oynaması sürpriz hâle geldi. Haliyle İspanyol kulübü Bale’i elinden çıkartmanın yollarını arıyor. Adı, Manchester United ve Chelsea ile anılıyor.

Eğer bu transferler gerçekleşirse, 5 yıl önce İspanya ile İngiltere arasındaki oyuncu takasının tersi olacak. Mesut Özil, La Liga’ya; Gareth Bale ise Premier Lig’e yollanacak. Mesut, geride başarılı bir performans bırakırken Bale’in 100 milyon Euro’nun hakkını vermediğini söylemek yanlış olmaz. Real Madrid taraftarı, eğer bir de Mesut’u Barcelona’da üstün performans sergilerken görürse, kulübün pişmanlığı iki katına çıkar.

[Hasan Cücük] 25.11.2017 [TR724]

İman ettiğim Allah (cc) [Bârân]

ÖNCE MA’RİFET GELİR, SONRA MUHABBETULLAH.
BİLGİDEN SEVGİ DOĞAR, ARKASINDAN ZİKRULLAH.
ESMA VE SIFATIYLA, TANINIYOR ZATULLAH.
KİM O’ NA İMAN ETSE, KALBİNDE VAR NURULLAH.

BİZE RABBİ TANITTI, ELÇİSİ RASULULLAH.
HEM DE SEVDİRDİ O’NU, ÜMMETE HABİBULLAH.
KUR’AN’ DIR O’NUN SÖZÜ, DİLLERDE KELÂMULLAH.
GÖNÜL VERDİ ALLAH’A, DAİMA RİCALULLAH.

YARATILMIŞ OLANLAR, HER BİRİSİ HALKULLAH.
TÜKETİLEN RIZIKLAR, ELBETTE NİMETULLAH.
İHSAN ETTİKLERİNDE, APAÇIKTIR LÜTFULLAH.
KEREMİNE ŞÜKREDER, KÂMİL OLAN EHLULLAH.

YAŞAYAN MÜMİNLERE, ELZEMDİR SIBĞATULLAH.
BULUNURSA O BOYA, İŞTE O AHLÂKULLAH.
SENELER VE DE AYLAR, HEP OLUR EYYAMULLAH.
BU DERİNLİKLE KULLAR, OLMUŞTUR CUNUDULLAH.

SEMADA MELÂİKE, ARZDA DA İBADULLAH.
YAŞARLAR BERABERCE, RUHLARINDA HAVFULLAH.
RIZA MERKEZLİ HAYAT, CENNETTE CEMALULLAH.
ARALARINDA OLSA, BENDENİZ FAKİRULLAH.

[BÂRÂN] 24.11.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com