Nasıl Gidiyor ‘Tepeleme’? İçiniz Soğuyor Mu Böyle? - [Kemal AY]

Meşhur bir etik sorusu vardır, derslerde de okutulur: Diyelim ki Nazi askerleri yollarına çıkan bir şehri işgal etti ve kendilerine direnen 20 kişilik bir grubun teslim edilmesini istiyor. Ve şöyle bir seçim koydu ortaya: Ya bize 20 kişiyi teslim edersiniz, ya da hepinizi toplama kampına göndeririz, orada can verirsiniz. Ne yaparsınız?
Öncelikle, bunun bir “etik” sorusu olabilmesi için bazı önkabuller gerekiyor.
Mesela, şehrin diğer insanlarının o 20 kişiyi önemsemesi, kendinden bilmesi gerekir. Bunun için birlikteliğe değer vermesi, vefalı olması, kendinden önce başkalarının canını, malını düşünmesi gerekir. Yani asgarî insanî şartları yerine getirmiyorsa zaten bir kişi, “etik” sorusunun muhatabı olması biraz zor.
Çünkü öyle birisi kolaylıkla, “İşte şu 20 kişi size direndi komutanım!” diyebilir sırıtarak. Nazi subayı da o 20 kişiyi öldürüp, sonra bir de şehirdeki insanların malına, namusuna göz dikebilir kolaylıkla. Ama işte o asgarî insan olma şartlarını yerine getirmeyen kişi, Nazi subayının o 20 kişiyi öldürürse, kendisine dokunmayacağını düşünür. Zira feraseti de yoktur.
Her defasında karşılaşacağımız soru bu
Bu “etik” sorusu, bir toplumdaki azınlık grupların hakları gündeme geldiğinde, toplumun her ferdine tek tek sorulur aslında.
Çünkü bir toplumda, azınlık bir grubun hakkını savunmanın, hemen hiçbir getirisi yoktur. Bilakis, toplumun kâhir ekseriyeti sizi yadırgar. Devlet, eğer çok güçlüyse ve arkasına da toplumun çoğunluğunu almışsa, o azınlıkların lehine söz söylemek, usturaya kafa atmak gibidir.
Bunu iyi bilir devletler ve bir azınlık grubu gözüne kestirdiğinde ilk iş, onları ‘başkalaştırır’ halkın gözünde. Azınlık olduklarının altını çizer. “Kökleri dışarıda” der ama yurt içinde “kimsesiz” olduklarını cümle âleme gösterir. “Sana da şunu yapmıştı,” “Bak seninle ilgili de şu emelleri vardı,” der.
Gelgelelim, yine de “etik” kaygısı olan birileri çıkar, o azınlık grubunu savunmaya durur. Bu kez de onları hedefe koyar. Bir yolunu bulur, onları da ezer ve özellikle onları öyle bir ezer ki, ibret olsun âleme.
Nasıl böyle yabancılaşabiliyor, çayımızı içenler?
12 Eylül darbesinde işkence görmüş birisi, “Düşman işgal etse ancak o kadar onur kırıcı şeyler yapılabilirdi!” demişti. Yani insan bir noktaya kadar, “dışarıdan gelen birinin”, bir yabancının vahşileşmesini anlayabiliyor. Tanımaz etmez, bir çayımızı içmemiş, bir muhabbetimize katılmamış, diyebiliyor.
Ancak içeride bu kadar “yabancı” olabilmek de neyin nesi? Başlangıçtaki “etik” sorusunu soran kişiler, bir şehrin insanlarını “birbirini gammazlamayan kimseler” olarak kabul etmişler. Oysa “ihbar hatları” kurup komşusunu, evladını emanet ettiği öğretmenini gammazlayanlar, nasıl “aynı şehrin insanları” olabiliyor?
‘Acıma yok, tepeleme var!’
Yargıtay, Çetin Doğan’la ilgili Balyoz kararına itiraz edince aklıma geldi, kendisi 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu’nun başkanlığını yapmıştı. 16 Nisan 1997 tarihli bir genelge yayınlamıştı o Çalışma Grubu ve camilerin gözetim altına alınması gerektiğini söylemişti. Çok sonraları Çetin Doğan’la aynı köyde doğan birisinden duymuştum, meğer Doğan’ın bir kardeşi hafızmış ve beş vakit camiye gelirmiş.
Aynı Çetin Doğan’ın Balyoz’daki ses kayıtlarında, “İstanbul’a çökeceğiz. Acıma yok, tepeleme var.” lafı geçiyordu, hatırlarsınız. (Yargıtay kararı bozduğuna göre kayıtlar montaj değil herhalde?) Şimdilerde anlıyoruz ki, bu cümle aslında bir çeşit “müjde” imiş geleceğe yönelik. Evet, bir çeşit nefret dönemini ta o günlerden öngörebilmiş bir Orgeneral. Gücü eline geçirenin, ‘kimsesiz’ kalana karşı ‘acıma duygusu olmayacağını’ haber vermiş.
İnsan merak ediyor, içiniz soğuyor mu?
Bu ortamda hepimizin payı var muhtemelen. Bir toplumda nefretin hâkim olmasının tek bir sorumlusu olamaz. Belli ki “sevgi” naif, etkisiz bir kavram olarak kalmış zihinlerde. Hakkıyla uygulaması yapılamamış. Kimse, kimsenin sevgisinden ‘emin’ olamamış.
Ama işte insan yine de merak ediyor, içleri soğuyor mu bu zulümleri reva görenlerin? Mesela bir polis, bir hücrede, alelade bir öğretmene tekme tokat girişirken, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı koltuğunu işgal edenler, “Oh olsun! Onlar da benim telefonlarımı dinlemişlerdi!” diyor mu? (Dinlememiş olsalar bile, o öyle inanmış bi kere!)
Bir eski genelkurmay başkanı, bir eski emniyet müdürü mesela, “Oh canıma değsin!” çekiyor mudur, KHK ile görevden alındığı için intihar eden bir kaymakamın haberini sabah gazetesinde okuyup? (Gerçi gazeteler de yazmıyor artık ama…)
Ergenekon’da, Balyoz’da ‘canı yanan’ (suçlu, suçsuz ayırmıyorum) bir kimse, bugünkü manzaraya bakıp, bugünkü Türkiye’ye bakıp, yüz binlerce insanın mağduriyetine bakıp, “Çok güzel oldu ya! Çeksinler cezalarını!” diyor mu gerçekten? (Hep onlardan biliyorlar ya canlarının yanmalarını!)
15 Temmuz’da hayatını kaybedenlerin yakınları, gözaltında çocuğunu düşüren, tacize uğrayan kadınları görüp “Adalet yerini buldu!” diyebiliyor mu hiç vicdanı sızlamadan? ‘Birileri katliam yaptı’ bahanesiyle, başkaları gene katliam yapıyorsa, adalet nerede ve nasıl sağlanacak, hiç düşünen var mı?
Tiranlarla pazarlık yapılmayacağını bir gün anlarsınız…
Şehri işgale gelmiş Nazi ordusuna, 20 kişiyi verip kurtulacağını zanneden kimseler, “20 kişi gitti ama huzur içinde yaşayacağız!” zannediyorlardı muhtemelen. “20 kişiyi verdik ama çok şükür toplama kampında değiliz!” Tabi Naziler, şehirlerini bir çeşit toplama kampına çevirecekti. İşgal ettikleri her yeri, korku atmosferine boğmuşlardı zira.
İşte bu meşhur “etik” sorusu, her gün soruluyor insanlara tek tek. Ve her geçen gün, her geçen saat, her geçen dakika cevap veriliyor bu soruya. Doğru ya da yanlış.
1938’de Almanya’nın Çekoslovakya’nın bir kısmını almasına ses çıkarmayan İngiltere ve Fransa için, Winston Churchill şöyle demişti iki yıl sonra: “Savaşla onursuzluk arasında bir seçim yapmanız gerekmişti. Siz, onursuzluğu seçtiniz. Ve şimdi savaş kapınızda.”
İnsanlar bir gün, tiranlarla pazarlık yapılmayacağını, aksi takdirde, bir şeyler kazanacağız derken her şeylerini kaybedeceklerini anlayacaktır. Ama tabi, her zaman olduğu gibi, iş işten geçtikten sonra.
Kemal AY,  

Her Gün Aşûra Her Yer Kerbelâ - [Emine EROĞLU]

Kerbelâ Hadisesi, İslam toplumlarının yüzleşemediği bir fotoğrafın tam merkezinde duruyor.  Sinesinde kalp taşıyan her mümini kıyamete kadar rencide edecek bir fotoğrafın…

O fotoğrafta kendine koşulsuz  “ümmetin halifesi” demek isteyen birinin “iktidarına” biat etmeyenlere karşı -Peygamber torunu dahi olsa- nasıl vahşileşebildiğini görüyoruz.

O fotoğrafta Hz. Hüseyin’in çoluk çocuğu ile birlikte ablukaya alınışını, ciğerleri kavrulacak kadar susuz bırakılışını ve ölümle tehdit edilişini “uzaktan” seyreden bir  “İslam ümmeti” görüyoruz.

O fotoğrafta Allah Resulü ’nün (sav) “Allah’ım Hüseyin’i sev. Onu sevenleri de sev” diye dua ettiği torunu kanları donduran, ciğerleri yakıp püryan eden, gözlerden yaş yerine kan akıtan bir hunharlıkla katledilirken, menfaat beklentisi ile Yezidperest olan “köşe kapıcılar”ı görüyoruz.

“Necislik”lerini “Neciplik”le Tevil Edenler

O fotoğrafta biz varız, bugün var.

“Sağ koman, vurun!..” diye bağrışanlar. “Ona vururken ben de isabet aldım” diye ağlaşanlar.  Talandan bize ne pay düşer diye bekleşenler. Acımasızlık yarıştıranlar var.

Kanla beslenen, haramla semirenler. Söz konusu güç ve iktidarsa, din, iman, itikad, her şeyi teferruat olarak görenler. Küfrederken edep, iftira atarken insanlık dersi verenler. Cennetin ve cehennemin anahtarını ele geçirmiş gibi ahkâm kesenler. Yüzbinlerce mümini tek kalemde tekfir edenler. Yandaşlıktan sevap devşirenler var.

Kendisine dokunmayan yılanı yaşatmak için seferber olanlar. Abalıya vurmak için sıraya girenler. “Necislik”lerini neciplik”le tevil edenler var.

Adalet ve merhameti lütuf zannedenler. Haddi aşmışlıklarını cesaret sananlar.  -Necip Fazıl’dan iktibasla- 42’lik topla serçe yavrularına kıyanlar. Bin bir rezalet yuvası işlerken, kuş yuvası misali masum insanların yuvasını bozanlar. Tüm ahlaki değerleri sakız gibi çiğneyip atanlar var.

O fotoğrafta kurumuş kalpler, üzerine zift dökülmüş vicdanlar, felç olmuş ruhlar var.

Şu bir gerçek ki Müslüman toplumlar “Kerbela” ile yüzleşmeden, zulme karşı tavır almayı ve zalim yöneticilerle başa çıkmayı öğrenemeyecek, yani bu yarayı iyileştiremeyecekler.

Kerbela’yı Doğuran Süreç

Hatırlamakta fayda var, Kerbela’yı doğuran süreç, Hz. Hasan ve Hüseyin’e bakan yönüyle hilafetin saltanata dönüştürülmesi ile başlıyor. Hilafet’le saltanat arasında çok önemli bir fark var. Gerçek manası ile Hilafet (Raşid Halifelerin temsil ettiği şekliyle), katışıksız, karışıksız, tevilsiz, tavizsiz, “ama”sız, saf bir adalet anlayışından ibaret. Devletin bekası, hatta bütün insanların selameti için bile olsa masum bir bireyi feda etmeme, onun hakkına tecavüz etmeme üzerine kuruluyor ve  “Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir” (Maide, 32) ayetine dayanıyor.

İçerisinde bir masum varsa, binler caniyi taşıyor olsa da gemiyi batıramıyor, o masumu feda edemiyorsunuz.

Saltanatsa göreceli bir adalet anlayışı benimsiyor ve devleti bireyin önünde tutuyor. Bediüzzaman’ın “siyasetin gaddarane düsturu” dediği “Toplumun bekası için fert feda edilebilir” yaklaşımı bu… Mağdurların masumiyetine dönüp bakmayanların adaleti.

Oysa tarih şahittir ki, hakiki adaletin uygulanabilirliği varsa izafi adaleti tercih etmek, sadece zulme zemin hazırlıyor… O kadar hazırlıyor ki, Emevi dönemi başladığından itibaren çok değil bir nesil sonra, Yezid’in şahsında, kendi bekası için değil ferdi, her şeyi feda eden bir zulüm saltanatı kuruluyor.

Kendilerini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayanlar, bir süre sonra Allah’ı kendi icraatlarının tasdikçisi olarak görmeye başlıyor, haşa Allah’ı arkalarına alarak zulmediyorlar.

Dâr-ı Dünya Kerbelâdır, her Hüseynî meşrebe

Cehalet, kibir, hazımsızlık, korku ve nefretin gücü ele geçirmesi, kaçınılmaz olarak Ehl-i Beyt’in göze batmasına, rahatsızlık sebebi olmasına yol açıyor. Önce Hz. Hasan, sonra da Hz. Hüseyin’in temsil ettiği katışıksız adalet, muktedirlerce tehdit olarak algılanmaya başlıyor.

Sonrasında “Müslüman” bir toplum, türlü yöntemlerle bu mezalime ikna ediliyor, ikna olmayanlar da seyirci kılınıyor, susturuluyor. Kazım Paşa Kerbela Mersiyesi’nde bu ciğersûz hadiseyi tasvir ederken “Devrân olup müsâid ol kavm-i bî-hayâya” der. Yani toplum o ahlaksız topluluğun zulmünü icra etmesine müsait hale getirilmişti.

Gerisi ibret ve utanç. Acı ve gözyaşı… Eyyâm-ı mâtem!…

Gerisi “birey”in yok edilişi. “Devlet”in tağut haline getirilişi.

Türlü siyasi desiselerle kendi halkalarını ezen Asya münafığı halife-i ruy-i zeminler. Dili “Hüseyin” derken icraatları ile Yezid’e rahmet okutturan muktedirler. Ahiretlerini dünyaya satan sürüleştirilmiş halk yığınları…

Bu yüzden dâr-ı dünya Kerbelâ’nın ta kendisidir ve “zaman” dediğimiz şey, sonucu ne olursa olsun, hak yolunda taviz vermeden mücadele eden Hüseyinlerin, siyasi ihtirasın canavarlaştırdığı Yezidlerin, ve o hunharlığa ortak edilmiş Kûfelilerin boy gösterdiği bir sahnedir.

Değil mi ki, “Hz. Hüseyin, hak ile batılın arasını kanıyla ayırmıştır,” (M. İkbal) Yezidler zulmünü arşa da çıkarsa Hüseyinlerin yolu açıktır, kapanmaz.

Öyleyse, “Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir!” düsturuna sadık kalmaktan, Efendimiz’in (sav) yolunu, Hz. Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali’nin yolunu, Hz. Hasan ve Hüseyin’in yolunu yol edinmekten başka çaremiz yok.


Emine EROĞLU, 7 Ekim 2016

Yerli Ve Milli İşid’e Tam Yol! - [Sefer Can]

Kötülükleri, ellerindeki kitle iletişim araçları sayesinde ‘yerli ve milli’ ambalajıyla sunanlar 15 Temmuz sonrasında iyice pervasızlaştı. 300 kişinin katıldığı, yönetim kadrosu hâlâ bilinmeyen, siyasi uzantıları çözülmeyen bir tuhaf darbe girişimi yaşadık. Başta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmak üzere yetkililerin ne zaman haber aldıklarını bile tam bilmiyoruz. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in danışmanı, süreyi bir gün öncesine kadar taşıdı. Danışman Ahmet Tunç, 14 Temmuz’da Ankara’da olan Aleksander Dugin”in kendilerine ve görüştükleri istihbarat yetkililerine ‘Ordu içindeki hareketliliği’ haber verdiğini söylüyor. Dugin herhangi biri değil Rusya Devlet Başkanı Putin’in özel temsilcisi.

En iyimser ihtimalle önceden haber alınan yani kolaylıkla önlenebilecek bir kalkışma ‘Allah’ın lütfu’ haline gelmesi için beklenilmiş. Tıpkı 12 Eylülcülerin ‘şartların olgunlaşmasını’ beklemesi gibi. Erdoğan’ın ‘Allahın lütfu’ sözlerini daha sonra “normalde yapamayacağımız pek çok şeyi OHAL sayesinde yapıyoruz” şeklinde şerh etmesi hâlâ kayıtlarda duruyor. Bu kadar belirsizliğe rağmen 80 bine yakın kişi gözaltına alınıp 33 bini tutuklandı. Yüz binden fazla devlet memuru işini kaybetti. Onlarca gazete, televizyon ve internet sitesi kapatıldı, araçları anayasaya rağmen müsadere edildi. İş dünyasının yıldızı konumunda şirketlere el konuldu, sahipleri tutuklandı.

İŞKENCENİN İKRARI

Bütün bunlar yapılırken bırakın OHAL’i, savaş halinde dahi mübah olmayan suçlar işlendi. İşkence gibi insanlık suçu kabul edilen cürümler işlendi. Daha kötüsü takip edip hesap sorması gerekenler açıkça o cürümleri savunmaya başladı. Meclis Cezaevleri Araştırma Komisyonu üyesi AKPli Mehmet Metiner, “Feto suçlamasıyla içeri tıkılanların işkence şikayetlerini incelemeyeceklerini” öne sürmekte beis görmüyor. Bu tavır işkencenin açıkça ikrarıdır. Toplumdan ve siyasi muhalefetten hak ettiği cevabı almazsa dehlizlerde işkence yapanların önüne geçilemez. İşte yerli ve milli İŞİD böyle doğar. İŞİD’i negatif anlamda markalaştıran şey, kafasındaki doğruya uymayan herkesi işkence gibi hukuk ve insanlık dışı yollarla sorgulayıp infaz etmesi değil mi? Bu kafanın insanlara benzin döküp yakandan ne farkı var?

AKIN ATALAY’IN HAYRETİ

Kötülüğü sıradanlaştırıp, normal gibi gösteren diğer bir örnek en az bunun kadar ürkütücü. Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı avukat Akın Atalay’ın sosyal medya paylaşımlarında gördüm. Atalay, hayretler içinde İstanbul Baro Başkanlığına aday olmuş bir avukatın söylediklerini kayıtlara geçiriyor. Kimlikten ziyade zihniyet önemli olduğu için söz konusu hukuk dehasının adın araştırmadım. Şöyle buyuruyor: “Mahkemeler bu konuda hukuki yardım talebinde de bulunuyor. Çünkü CMK kapsamında devletin zorunlu olarak avukat ataması gerekiyor. Savunma hakkı diye temellendirdiğimiz şey, kişinin düşünebilen bir varlık olmasından ileri gelir. Batı literatüründe buna insan onuru deniyor. Fakat darbecilerin insan onurundan faydalanması için insan olmaları gerekir. Biz de onları insan olarak kabul etmediğimizden ötürü bu talepleri kabul etmeyip reddediyoruz. Artı CMK kapsamında da savunulmamaları gerektiğini düşünüyoruz.”

Savunmaya gerek yok sözü aslında ‘yargılamaya lüzum yok’ demektir. Zira savunma yoksa mahkeme yoktur. Üstüne, altısı meslektaşlarının oylarıyla seçilmiş baro başkanı olmak üzere 200’den fazla avukatın tutuklu olduğunu koyun. Varacağımız belki de varmak üzere olduğumuz nokta; yerli ve milli İŞİD’den başkası değil. Varsın Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, işkencenin olmadığı anlamına gelecek cümleler kursun. Bu zihniyetin böylesine açıkça ve pervasızca yaşayabildiği bir vasatta işkence rutinleşir. İŞİD kahramanlaşır.

Sefer Can, 8.10.2016

Zulüm Fetvası Hayrettin Hoca’dan Mı? - [Selim Gündüz]

Havuz gazetelerini okumuyorum. Değmez zaman harcamaya. Geçen bir vesile ile Hayrettin Karaman’ın yazısını gördüm. Üzüldüm. Hadis diye şöhret bulmuş güzel bir söz vardır. “İnsaf dinin yarısıdır.” diye Maalesef Hoca’da insafın “i”si bile kalmamış.

Şöyle diyor önceki ayki köşesinde:

“Adam beddua ediyor, masum insanların “ocaklarına ateşler düşsün” diyor, filan kişi yakında ölecek, şu olacak bu olacak diyor, bunların hiçbir olmuyor, tam aksine ateş kendi adamlarının ocaklarına düşüyor, ama tabileri yine onun peşinden gitmeye devam ediyorlar.”

Nezaketini tartışmaya değmez. Cümlesi şu: “Adam beddua ediyor, masum insanların ‘ocaklarına ateşler düşsün’ diyor.”

Bir Hayrettin Hoca’nın yukarıdaki sözüne bakın bir de Fethullah Gülen’in 2013 sonunda ettiği dua’ya.

Gülen Hocaefendinin mülaanesi şu:

“Yapılan şey Kur’an’a ve Sünnet’e aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, Allah, bizi de onları da yerlerin dibine batırsın! Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar… Allah onların birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın… Önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin!”

Karaman bunun beddua olmadığını, mülaane olduğunu ve dinde bir yeri olduğunu bilmiyor olabilir mi? Tabi ki hayır. Yaptığı çarpıtma gazetesine uyum sağlamak.

Yazık!  Koca İslam Hukuku profesörünün yaptığı çarpıtmaya!

Hangi masuma beddua var bu paragrafta?

Sonra güya Gülen “filan kişi yakında ölecek” demiş.

Hocaefendi bu sözü kime söylemiş, ne zaman söylemiş? Cevabı yok.

Bir başka asılsız sözü cemaat mensuplarına: “Kerameti abartıp neredeyse kainatın yönetimini eline verdikleri liderler, önderler, “büyükler”

Koca İlahiyat professörü bir AKP trolüne dönüşmüş. Ne Gülen böyle düşünür ne de tek bir cemaat mensubundan bunu ima bir söz çıkmış değil. Hoca fıkhi isnadlarını AKP trollerinin safsatalarıyla besliyor.
Çok sevdiği ve her bahsettiğinde “Erdoğan’ımız” dediği zatın sık tekrarladığı sözle bağlayayım: “Müddei iddiasını ispatlamakla mükelleftir. İspatlamayan şerefsizdir.”

GELELİM BUGÜNE

Hayrettin Hoca gözlerini yumsa da şu an Türkiye’de korkunç bir zulüm var.

– Yüz binlerce insan meslekten atıldı. 3000 yargıçın fişlemlerle işine son verildi.

– 40 bin suçlu affedilip hapisten çıkarıldı. 50 bin insan delilsiz bir şekilde onların yerine hapse tıkıldı.

– İşkencenin sınırı yok. Kadın ve erkeklere tacizden, hamile kadınları nezarette süründürmeye kadar.

-Bir aylık çocuğu olan kadınları tutuklayıp günde bir defa emzirme izni vermek, yeni doğum yapan kadına yatağında kelepçe takmak…

– İşsidli canilere takılmayan kelepçe ve ters kelepçe masum kadınlara, koltuk değneğiyle yürüyen 80’lik yaşlılara takılıyor.

– Alkollü polisler kadınları kızları sorguluyor, taciz ediyor.

– 60 Yaşındaki kadın çıplak aranıyor.

– Onlarca sivil, polis, kaymakam, yargıç… hukuksuz ithamlara dayanamayıp intihar etti. Yapılan işkenceler altında dayanamayıp intihar edenler var. Veya infaz edilenler var.

Trajedi o boyutta ki “Tutuklama kararını veren hakime hanım bayan meslektaşının boynuna sarılarak güvenlik kameraları karşısında hıçkıra hıçkıra ağlar, ‘Ne olur beni affet, bunu yapmaya mecburum; kurban sen misin, ben miyim, hakkını helâl et’ der. Gözü nasıl korkutulduysa 1,5 aydır 3 küçük çocuk annesi meslektaşını tahliye kararı verememekte.”

Karaman olanları eleştirir gibi görünüp itidal çağrısı yapıyor ama şöyle isimlendirerek masumlaştırıyor: “Tasfiyenin bir ucunda yaşanan felaketin bir daha tekrarlanmasını engellemek için zaruri görülen “yaşın da yanmasını göze alan tutum”.

FETVA HAYRETTİN HOCA’DAN

Şöyle diyor:

“Bu ülkeye bunca kötülüğü yapanlar ile onları desteklemeye devam edenlerin bu suçu bir daha işleyemeyecek hale getirilmeleri (caydırıcı cezalar çekmeleri, mahrumiyetlere katlanmaları) adalettir, zulüm değildir.”

Dileyenin dilediği zulmü yapmasına Hocanın bu fetvası yeter ve artar.

KÖR VE SAĞIR OLMAK…

Hocanın bir başka fıkıh kriteri şu:

“Her şey apaçık ortaya çıktıktan sonra bile kör, sağır ve dilsiz olmaya devam eden, hakikati öğrenmemek için yandaşlarla içe kapanan insanlar masum değildir.”

İslam fıkıh tarihinde bunlardan daha temelsiz ve korkunç bir fetva var mıdır bilmiyorum!

Fakat ne olur ne olmaz fetvası kendini de yakar diye masumiyet karinesini, ispatın suçlayana ait olduğu hukuk kaidesini yerle bir eden bir şerh koymuş:

“Ama hakikati en azından 17 ve 25 Aralık olaylarından itibaren görerek, idrak ederek örgütle alakasını kesen, kestiğine dair delilleri olan insanlar masumdur.”

AKP’nin makbul kalemi Cem Küçük 17-25 Aralık soruşturmaları için “4 bakanla ilgili rüşvet kısmı doğru. Yani bu zaten doğru olmasa sayın Erdoğan onları görevden almazdı.” demişti.

Masumiyet ve darbe iddiası gerçek olsaydı istifa eden bakanların itibarları iade edilir, işlerinin başına dönerdi. 3 polis müdürü 10 savcı ve hakimi görevden alınırdı, biterdi. On binlerce polis ve yargıç meslekten atılmazdı. Ki hırsızları yakalamak nasıl darbe oluyorsa!

Ortada ses kayıtlarıyla ispatlı yolsuzluklar ve görüntüler var. Para kasaları, ayakkabı kutularıyla, çikolata kutularında rüşvetler var ama Hayrettin Hoca hepsini affetmiş affedip o tarihi masumiyet miladı yapmış. Yani “hırsızlığı görüp gözünü kapadıysan” masumsun.

HANİ SUÇ KİŞİSELDİ!

Dert 15 Temmuz’u yargılamak olsaydı bu darbe girişiminde bulunan askerlerle sınırlı olurdu. Yüz binlerce devlet görevlisinin, on binlerce polisin, on binlerce özel sektör çalışanının, binlerce şirketin, ne suçu var?

Ama niyet adalet değil cadı avıyla bir cemaati bitirmeye kalkmak.

Milyonlarca Yahudi’nin hunharca ölümü ithamıyla ve soykırım suçlamasıyla kaç kişi yargılanmıştır?
Uluslararası Mahkeme’de sadece 24 nazi lideri yargıladı. Dünyaya yayılmış, değişik ülkelere gitmiş 185 kişi mahkeme önüne çıktı.

Yüz binlere ve milyonlara zulmetmenin  evrensel hukukta ve hiç bir kutsal kitapta yeri yok. Biz Hayrettin Hoca’nın da kitabında yok sanıyorduk yanılmışız.

“İnsan dinin yarısıdır” demiştik. Bir de şöyle bir söz var: “Rüşvet kapıdan girince, insaf bacadan çıkar.” 82 yaşındaki Hayrettin Hoca’yı insafını rüşvetle kaybetmekten tenzih ederim, ama ne yaptı da kaybetti onu da bilemiyorum.

Kendisi yazısında çok doğru bir söz söylüyor:

“Bir mümin ne kadar bilgili ve akıllı olursa olsun yanılma, yanlış yola girme ihtimali daima vardır.”
Karaman, belki de kendisinin korkup titretmesi gereken şu ayeti de aktarıyor:

“Bir gün gelecek o metbular (önderler) peşlerine takılanları terk edip kaçacaklar, tabiler de yeniden dünyaya dönüp onlardan kaçmayı isteyecekler ama iş işten geçmiş olacak”. 

Selim Gündüz, 8.10.2016

Gazetecilik Öldüyse, Niye Yaşar Ki Gazeteciler? - [Dr. Emin Aydın]

Daha önce işgal gibi dikta da yozlaştırıyormuş hükmüne varan bir yazı yazmıştım. Yozlaşma toplumun her tabakasında kendini gösteriyor. Beni ilgilendiren medyadaki yozlaşma. Doğan Medya Grubu’nun bir pazarlık sonucu ruhunu sattığı anlaşılıyor. Beni üzen kendisi de mağdur olan Sözcü’nün cemaat düşmanlığında sınır tanımaması ve memleketin birkaç bağımsız haber sitesinden biri olan T24’ün haber konusu ‘FETÖ’ olunca haberciliğini sulandırmakta bir beis görmemesi.
Ortalama Türk okurunun haberlerin sadece başlıklarını, biraz daha müdekkik okurların spot ve resim altlarını okuduğunu, çok az okurun haberin tüm metnini okuduğunu iyi bilirsiniz. Okur böyle olunca manşet atmak, habere başlık seçmek haberciliğin kalbi haline gelir. Bir taraftan okurun ilgisini çekeceksin, diğer taraftan mesleğin namusunu koruyacaksın. Şimdi ‘FETÖ’ haberleri satıyor ya! Dahası, olmayan bir örgüte vurmanın dayanılmaz rahatlığı da var. Geri dönüp vuramayacağı kesin… Vur abalıya mevsimindeyiz…
Geçen hafta Sözcü gazetesinden Kamil Elibol, “Bunu söyleyen bir hakim: Gülen bana Peygamber’e komşu olacaksın dedi” başlıklı bir habere imza attı. Aynı haberi T24 “‘FETÖ’den tutuklanan hâkim: Hocaefendi “Peygamberimize komşu olacaksın” dedi; semaya havalandım!” başlığıyla verdi. İlginç bir haber başlığı. Ama haberi okuyunca habere konu olan diyalogun söz konusu hakimin rüyasında geçtiğini anlıyorsunuz. Tabi okursanız. İşin ilginci haberde hakimin bu rüyadan sonra ne yaptığı, bu rüyanın onu herhangi bir illegal işe yönlendirip yönlendirmediği hakkında hiçbir veri yok. Hani sanırsınız Hocaefendi, dizi filimlerle, kıyafet rengi değiştirerek ve sağ kolunu hareket ettirip ettirmediğine göre mesaj vermeyi bırakmış, sözde örgütünü rüyalarda yönetiyor.
Bu haberin yeri olsa olsa Diyadin.net’in rüya tabirleri sayfasıdır. [Sorumluluk reddi: İnternette pek çok rüya tabiri sitesi var. Diyadin .net tamamen İslami ve klasik kaynaklardan aktarma yaptığı için tercih edilebilir. Sitenin cemaatimizle uzaktan yakından alakası yoktur. Nitekim pek çok rüya tabiri sitesinde ‘rüyada Fethullah Gülen Hocaefendi’yi görmek, çekilecek sıkıntılardan sonra emeline nail olmaya delalet eder’ denilirken, Diyadin .net böyle bir başlık koymamış.] Hadi diyelim magazin haberciliği yapıyorsunuz. E, o zaman bakmaz mı gazeteci daha başka kimler Hocaefendi’yi rüyasında görmüş diye. Medyadan hatırladığım kadarıyla Cübbeli Ahmet görmüştü. Hocaefendi kendisine dua ediyormuş duasında. Artık neye alametse…
Hayır, rüyada Hocaefendi’yi görmek sözde paralel yapı üyesi olmaya delilse, Cübbeli Ahmet’i nereye koyacağız. O hesapla ben de AKP’liyim efendiler. Bir gece rüyamda Erdoğan’ı görmüştüm. Ama gerisini anlatmam. Deliler delil sayar…
Temmuz sıcağında Haber 7, imzasız bir özel haberde, “Tarihe geçen skandal! Gülen’i ‘mehdi’ ilan etti” diye bağırıyordu. Hemen bütün haber siteleri alıntıladılar bu haberi. Habere göre 18. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi İlhan Karagöz, verdiği bir mahkeme kararıyla Fethullah Gülen Hocaefendi’yi mehdi ilan etmişti. Sözcü yazarı Saygı Öztürk bu haberi olduğu gibi köşesine taşımış ve sonunda müjdeli haberi vermişti: “Bu hakim görevden alındı ve tutuklandı.”
Böyle bir hakim var mı, böyle bir karar gerçekten alındı mı, sonradan Yargıtay tarafından bu karar yok hükmünde sayıldı mı, böylelikle Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hukuki mehdiliği de kaldırılmış oldu mu olmadı mı, beni hiç ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, varsa bu hakimin yerinin hapishane değil, tımarhane olduğu gerçeğinin görülmezden gelmesi.
Haber 7’nin iddiasına göre söz konusu hakim, MehdiX kitabında bahsedilen Asa-yı Musa’nın Fethullah Gülen’e verileceğini, Erdoğan’ın bütün zamanların son ve büyük deccali olduğunu, bütün Balyozcular aleyhine verdiği kararla kendisinin de Mehdi’nin sağ kolu olan (MehdiX kitabında bahsi geçen) Ceh Cah olduğunu filan yazmış mahkeme kararına. Yani bir önceki hakimin rüyada gördüğünü, bu hakimTurgay Güler’in MehdiX romanından okumuş. [Sorumluluk reddi: Turgay Güler’i tanımam. Cemaatimizle tek alakası düşmanlık alakasıdır. MehdiX’teki mehdi tanımına da Fethullah Gülen Hocaefendi’den çok Erdoğan uyuyor. Bu arada MehdiX’in kurgusundaki sismik deprem denemesi üzerine ABD’nin yıkılması ile Melih Gökçek’in FETÖ’cüler deprem yapacak iddiası arasında bir ilişki var mıdır, onu da bilemedim.] Yüzüklerin Efendisi’nden teşbih yaparak cemaat aleyhine dava açan bir hakim vardı: İsmail Uçar… Hani Erdoğan’dan devlet başkanı diye bahseden… O hakimle bu hakim bir birlerine komşu olabilirler işte. Tımarhanede tabi ki… Hapishanede değil…
Hayır, umumi bir büyülenmişlik durumu olsa, ‘Getirin bana da şu mutluluk veren delilik şarabından bir kase,’ deyip rahatlayacağım. Öyle değil. Hürriyet okur temsilcisi Faruk Bildirici geçenlerde kendi gazetesinde çıkan “Şifreli darbe planı! Temmuz: Kökleri çıkarın – Ağustos: Toprağa gömün” haberi için “Zaytung’tan gibi” yorumunu yapmıştı. Demek sadece sarhoş değiller, aynı zamanda sarhoş olduklarının da farkındalar. Bir tür zihni berrak sarhoşluk…
Diyeceksiniz ki kalorifer borularının binadan binaya geçmesi için yapılmış geçide tünel muamelesiyapılan bir ülkedeyiz. Senin beklediğin gazetecilik bize bir numara büyük değil mi? Haklısınız. Şu haberi görünce ben de kani oldum ki gazetecilik tümden ölmüş. Geriye bazı gazeteciler kalmış sadece: “‘1 dolar’ kimlik numarası.” Habertürk’ün bu haberini, metne imzasını koyan Müslim Sarıyar masa başında düzdüyse bir felaket; iddia ettiği gibi bazı kaynaklar bildirdiyse, daha büyük felaket. Meğerse cemaat üyelerinin evlerinde ve cüzdanlarında bulunan bir dolarlar [Sorumluluk reddi: Hiç gelmedi bana bu bir dolarlardan. Gücendim…] hem okunup üflenmiş paralarmış, hem de banknotların üzerindeki seri numarası örgüt üyelerinin kimlik numarasıymış. Bu seri nosu F ile başlıyorsa, Hocaefendi’nin iç halkasında oluyormuşsun. Acaba Hüseyin Gülerce’ye X’le başlayan bir aforoz doları gönderilmiş midir? [Tabi bu özel basılması gereken bir banknot. Zira seri nolarının başladığı 12 harf arasında X yok.] Daha önce Karar gazetesindeki bir haber bu numaraların İsviçre’deki Eurobond hesaplarının şifreleri olduğunu iddia etmişti. MHP Lideri Bahçeli ise bu seri numaralarının ByLock mesajlaşma sisteminin şifreleri olduğu kanaatindeydi.
İronikleşen üslubumu bağışlayın. Bizi bu delilikten ancak Cem Yılmaz kurtarır diyorum nicedir. Çünkü ancak gülerek bakabiliriz birbirimizin yüzüne. [Sorumluluk reddi: Bu arada Cem Yılmaz’ın da cemaatimizle uzaktan yakından alakası yoktur. Cemaat mensuplarının internet loglarında Hocaefendi’nin sohbetleriyle Cem Yılmaz gösterilerinin başabaş gittiği gerçeği – Atalay Demirci kusura bakmasın – bizim ağlamayı olduğu kadar gülmeyi de seven bir cemaat olduğumuzu ortaya koyar. Başka bir mana yüklenmesin lütfen.] Hayır, beceremiyorum da. Ahmet Turan Alkan üstadın kalemi elinde, keyfi yerinde olacaktı ki okuyacaktık… Allah tez zamanda muhibbanına kavuştursun. Çekirgeyi mahzun bırakmasın…
Neyse gazeteciliğe dönelim. Bu haberleri yapanlar hadi düşünemedi. Onları yayınlayan editörlerin de mi aklına gelmiyor, acaba bu 1 dolarlık banknotlardaki seri numaraları özgün müdür ki kimlik numarası olarak kullanılabilsin. Ben merak ettim baktım. Bir doların şifreleri [İngilizce] adlı siteye göre birebir aynı seri numarasını taşıyan 32 adet 1 dolar basılıyormuş. Seri numaralarının başındaki harfler de ABD Federal Bankası’nın 12 ayrı eyaletteki rezervlerinin simgesiymiş. F, Atlanta demek. Hocaefendi’nin yaşadığı Pennsylvania’ya en yakın rezerv Philadelphia’da ve onun da simgesi C…
Gazeteciler Cemiyeti’nin son rakamlarına göre Türkiye’de 7.000 gazeteci işsizmiş. Peki geri kalan 8.000 gazeteci işli miymiş? Her mesleğin erbabı, o meslekten daha uzun yaşar. Yaşayan gazeteciler var Türkiye’de… Ama görülen o ki gazetecilik, ya ölmüştür ya da gurbettedir…
Dr. Emin Aydın, 

Adalet Değil İntikam Süreci - [Nazif APAK]

15 Temmuz darbe girişiminin hemen sabahında binlerce hâkim ve savcı, yüz bini aşkın öğretmen, memur işten atıldı, gözaltına alındı, tutuklandı. Darbeyi ‘eniştesinden’ öğrendiğini iddia eden devletin zirvesinde bulunan şahıs, daha ilk dakikada ‘Cemaat’i suçladı ve geniş çaplı operasyon yapılması talimatını verdi.

Bahane çok: Çocuğunun hizmet okullarında okuması, Bank Asya’da hesabının bulunması, gazete abonesi olması vs. Eğer bu tutuklama gerekçeleri herkese eşit uygulanırsa dışarıda bir tek AKP’li kalmaz aslında. İktidarın en tepesindeki adamların kamuoyu önünde verdiği beyanatları bile toplasalar, il başkanlarından milletvekillerine kadar herkesi içeri tıkmaları lazım. Hukuk alt üst edilince ‘çadır medeniyetini’ bile kıskandıracak seviyesizlikte bir yargı sistemi  ortaya çıkıyor. Yani? Bir fiil bazı kimseler için suç sayılıyor, bazıları için sayılmıyor. Bunun adına da adalet deniyor!
İşin aslı başka: Darbe bahane! Meselenin muhbir kalleşliğine dayandığını, kıskançlık ve hasetle insanların gammazladığını, öteden beri Hizmet Hareketi’nden hazzetmeyen bir ekibin topyekûn bir yok etme cinnetine kapıldığını ilerde çok dinleyeceğiz, çok okuyacağız. Bu isimsiz mazlumların âhını yarınlarda dinlerken insanlık adına utanacağız.

Bir de herkesin tanıdığı kişiler var ortada. Onlara karşı güdülen intikam davası ve yapılan zulme bakılınca bu dönemin şifrelerini daha iyi çözebilirsiniz. Tanınmış bürokratlardan itibarlı işadamına kadar herkes kişisel ve ideolojik nefretin mağduru durumunda. Dilerseniz birkaç örnek sıralayalım:

DENİZ FENERİ SORUŞTURMASININ İNTİKAMI

İbrahim Ethem Kuriş. Eski Ankara Başsavcısı. Çok ileri düzeyde kanser hastası olduğu, geçtiğimiz günlerde medyada yer almıştı. İki yıldan fazla zaman olmuş kanserle mücadele ediyor. Yakınlarının dediğine göre, neyse ki kemoterapi tedavisi olumlu sonuç vermiş ve biraz toparlanmıştı. 15 Temmuz sonrası uydurma darbeye teşebbüs suçlamasıyla apar topar gözaltına alınmış ve tutuklanmış. O günden beri hapishanede.
Neden?
Güya Cemaat bağlantısı varmış. Kim inanır bu masala? Mesele Cemaat değil; başka bir şey.
Farz edelim ki konu ‘Cemaat bağlantısı’ olsun. Aynı mantığı niçin başkaları için de kullanmıyorsunuz? Birkaç ay öncesine kadar İstanbul Başsavcısı, şimdiki İstanbul Bölge Adliye Başsavcısı Hadi Salihoğlu’nun Cemaat ile ilişkisi yok muydu sanki? İki çocuğunun da bursunu onlardan almamış mıydı? Cemaat’in önde gelenleri ile kurduğu yakın arkadaşlığı, Ankara Başsavcısı hiçbir zaman kuramamıştı mesela. Zaten Hadi Bey’in HTS kayıtları bu bağı apaçık bir şekilde ortaya koyuyor. Bu yüzden yüzlerce insanın tutuklanmasına sebep olan HTS kayıtları Hadi Bey’e gelince apar topar hasıraltı ediliyor ve Hadi Bey kurtarılıyor. (https://arsiv.yarinabakis.com/?p=19670)
Peki, Kuriş’in hapishanede olmasının gerçek sebebi? Meselenin püf noktasının Ankara Adliyesinde soruşturulan bazı dosyalarla ilgili olduğunu sanıyorum. Sadece bir ipucu veriyorum: Deniz Feneri soruşturması, İbrahim Ethem Kuriş’in başsavcı olduğu dönemde ortaya çıktı. Daha açıkçası, dönemin Başbakanı tarafından Başsavcıya, soruşturmanın kapatılması için inanılmaz baskılar yapıldığı kulislere yansımıştı. Savcı Bey’in en büyük suçu hukuku ayaklar altına almaması ve iktidarın kulu kölesi haline gelmemesi. Şimdi o sürecin intikamı alınıyor. Öteden beri Deniz Feneri davasına ilgisi bilinen Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP, Sayın Kuriş’e reva görülen zulme neden ses çıkarmıyor? Olaydan haberleri mi yok?

HÜSEYİN AVNİ MUTLU’NUN GÜNAHI (!)

Bir başka misal: İstanbul eski Valisi Hüseyin Avni Mutlu. Önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Oysa kendisi uzun zamandır kızağa çekilmişti. Mutlu’nun cemaat üyesi olmadığını cümle âlem bilir. İlle de bir gruba mal edilecekse, Vali Bey’in en yakın olduğu siyasi bağ ülkücü hareketi akla getirir. İktidarla hep uyumlu çalıştı; hatta 17-25 Aralık soruşturmasını yürüten görevlileri teamüllere aykırı bir şekilde gece yarısı görevden alarak hem yetkisini aştı hem de büyük risk aldı. Buna rağmen niçin tutuklandı?

Cemaat bahane. Mutlu’nun asıl suçu, Gezi Olayları sırasındaki barışçı ve kucaklayıcı tutumu. Bu davranışına içerleyen devletlû kişiler vardı ama şartlar Mutlu’yu ezmeye müsaade etmemişti. Kızağa çekmekle yetinen otorite fırsat bekliyordu. Hüseyin Avni Bey bir de büyük bir hata yaptı ve halka açık bir konuşmasında Gezi olayları ile ilgili kitap yazdığını söyledi. Basında da yer alan bu değerlendirme sarayları zindana çevirdi. Vali Mutlu, ‘Gezi’yi daha iyi yönetebilirdik’ cümlesinin devamında bazı bilgileri paylaşırsa birileri hukuken suçlu duruma düşebilir…

BİNALİ YILDIRIM’I ÜZMENİN FATURASI

Bir örnek daha: Eski İzmir Valisi Cahit Kıraç gözaltına alındı, günlerce nezarette bekletildi. Sebep? 15 Temmuz darbe girişimi ile ya da Cemaat ile nasıl bir saçma bağlantı kurulabilir ki yılların bürokratı hapishane yolunda bekletilir? Sebebi çok açık. Hatırlayın lütfen; o malum ses kayıtlarında Urla villaları konusunda hukuksuz işlemlere göz yummadığı için bir işadamı Erdoğan’a Vali’yi şikâyet ediyordu. Dürüstlüğünün bedelini ödüyor Kıraç.

Sadece Urla villaları değil mevzu. Binali Yıldırım’ın birinci dereceden akrabalarının karıştığı ‘liman yolsuzluğu’ soruşturması, Vali Bey’i ayrıca hedef haline getirdi. Cemaatçilik suçlaması sadece işin sosu. Eğer o konuda samimi olunsaydı Kıraç’ın İzmir Valisi olduğu dönemde Manisa valiliği yapan Celalettin Güvenç’in başına dert açarlardı. Haftalık sohbetlere gelen Vali Güvenç şimdi AKP milletvekili…

Bir fiil, bazı insanlar için suç; bazıları için değilse; orada adalet değil, husumet ve intikam vardır. Bu dönemde tam da bu yaşanıyor. Ne var ki bu zulüm de daha öncekiler gibi bir gün son bulacak ve zalimler kendi nefretleri içinde çatlayacak…

Nazif APAK, 8.10.2016

İnsanın Yaratılış Gayesi - [Mehmet Ali Şengül]

İnsanın dünyaya gönderilişindeki asıl gaye, yaratanını tanımak ve O’nun emri dairesinde hayatını sürdürmek ve böylece Allah’ın hoşnutluk ve rızasını kazanmaktır. Yaratılış gayesinin şuurunda olan müminlerin vazifesi bellidir. Onlar tahripçi değil daima tamircidir. Yakıp yıkan değil sürekli yapan ve ıslah edendir.

Bir değil, on defa ellerinde olan her şeyi alsalar, yakıp yıksalar; on birinci defa onların vazifesi, yine baştan başlayıp aksatmadan, kendilerine çok büyük zulüm bile yapılsa, kanunlara karşı gelmeden, toplumun huzur ve güvenini sarsmadan, yeniden imar etmektir.

Onların vazifelerinden biri de, Allah’ı tanımayan, başkaldırıp isyan eden kullarına, tatlı dil-güler yüzle insanlara Allah’ı sevdirmek ve toplum içinde sevgiyle, şefkat ve merhametle kardeşliği telkin ederek evrensel barışa katkıda bulunmaya çalışmaktır.

Meşru yolun vesilesi de meşru olmalıdır. Ülke huzuru, dünya barışı, yakmak yıkmakla, harp ve darp ile, zulüm ve öldürmekle elde edilemez. Ancak, insanların birbirini yakından tanıması, sevmesi, itimat, huzur, güven ortamının sağlanması ve insanları kendi nefsine tercih etmekle gerçekleşir.

Hakkı temsil edenler, en ağır şartlarda bile olsa; inancını, ümidini kaybetmemeli, ye'se düşmemeli, dünyaya gözünü açtığında hiçbir şeyinin olmadığını, Emr-i Hak vuku bulup Azrail (as) kapısına gelip dayandığında hiçbir şeyi götüremeyeceğini hesap ederek sabretmeli ve katlanmalıdır. Zira insan inancını ve ümidini kaybettiği an, işte o zaman gerçek manada kaybetmiş olur.

İslam’da kul hukuku esastır. Adalet-i İzafiye ile Allah’ın milyonlarca masum kullarının hukukuna tecavüz edilemez, baskı uygulanamaz. Zulümle muamele haramdır. Zulme zulümle mukabele yasaktır. Zulümde kısas yoktur.

İnanan insan dinin temel esaslarına saygılı olmak şartıyla, dünya barışı adına demokrasiden geri adım atmamalıdır.

Şeytanın ve avanelerinin vazifesi, toplumun huzurunu bozmak, aileleri birbirine düşman haline getirmek, kalplere şüphe ve tereddüt atarak bozguna uğratmaktır.

Allah’ın inayeti ile Hizmet’in, vatana, millete ve insanlığa, topyekûn dünya barışına katkıda bulunmanın dışında şahsi bir çıkar düşüncesi olmamıştır, olmayacaktır da. Maksatlı içeri sızmış olanlar bulunabilir. Fitne fesat çıkararak ortalığı katıp karıştıranlar her zaman olmuştur, olacaktır da.

Hizmet, gidilen ülkelerin toplum yapılanmasında, müstakbel neslin yetiştirilmesinde bir değerdir. Gayesi Allah’ın rızası ve insanlığa hizmet olan ve dünya barışına katkıda bulunmaya gayret edenlerin içinde, bu davayı istismar eden, çıkarlarına alet eden ve kıskançlık ve inatları yüzünden zarar verenler çıkabilir. Bunlar dünyada olmasa bile ahirette, kötü niyetlerinin mutlaka hesabını vereceklerdir.

Her halükarda hizmete gönül verenler, olup biten hadiseler karşısında ciddi bir muhasebe ve murakabede bulunmak suretiyle, kendilerini sorgulamalıdırlar. Varsa yanlışlıkları tashih etmelidirler.
Bu gün olduğu gibi, şahsi hata ve suçlardan dolayı kollektif cezalandırma kabul edilemez. Suçun şahsiliği prensibinden taviz verilemez. Zira ceza, suça terettüp eder. Suçsuz ceza zulümdür.

Müslüman olduğu halde terörist olanın o tavrı, İslam’ın hak din olduğuna gölge düşürmez, düşürmemeli.‘‘ Müslüman terörist olmaz, terörist de müslüman olamaz.“ Gül dikensiz olmaz. Her ne kadar yaban otları olsa da, gül bahçesi yine gül bahçesidir.

Ülkemiz hukuk devletinin askıya alındığı, insan haklarının tanınmadığı, ifade ve inanç özgürlüğünün alabildiğine kısıtlandığı bir döneme girmiştir. İnandığı dinin emirlerine itaatin dışında hiçbir cürmü olmayan insanların, can ve mal güvenlikleri tehdit altında olduğu görülmektedir.

Nasıl gerçekleştiği, kimin yaptığı belli olmayan, esrarengiz bir darbe girişiminin kurbanı olarak seçilen insanların, darbe girişimini bahane ederek şahsi mal ve kurumlarına, eğitim, sağlık ve insani yardım hizmetlerine el koymak, kadın, ihtiyar ve hasta dinlemeden, suçlu suçsuz belli olmadan, olup biten şeylerden hiçbir haberi bulunmayan, hiçbir mesnede dayanmayan bu cürüm ve isnadlar, milyonlarca sivil masum insanlara yüklenemez.

Bu insanların rüyalarında bile görmedikleri yalan ve iftiralarla suçlanmaları, vatan haini, millet düşmanı olarak kamuoyuna tek taraflı tanıtılmaları kabul edilir birşey değildir.

Halkımızın hayali bir düşmana karşı sürekli olarak korkutulduğu, galeyana getirildiği bir toplum yapısının normal olduğu iddia edilemez ve istikbal vaat etmesi düşünülemez. Barış ve kardeşlik dini olan İslam mensupları arasında bu kin ve nefret, bu husumet kabul edilemez.

Halkın içinden kontrolsüz, sıradan insanların kendilerini yargıç, kolluk kuvveti ve hatta infaz memuru yerine koyması ne korkunç bir tehlikedir. Aslında hükumet, sorumlu ve suçlu olduğunu iddia ettiği kişilerin bile, can ve mal güvenliğini korumakla muvazzaftır.

Devletin vazifesi suçluyu bulup sorgulamak, kanunların amir bulunduğu cezayı vermektir. Muhbirlik yoluyla kadın-çocuk-ihtiyar demeden herkesi sorgusuz cezalandırmak, İlahi ve beşeri kanunlara uygun değildir.

Millete yol göstermesi gereken, milyonlarca insana Allah ve Peygamberi anlatan, halkı teskin etmesi ve arabuluculuk yapması beklenen nice zulmü teşvik edenler, ağızlarını bozarak, kalbinin derinliklerinden gelen hakaretlerle milletimizi birbirine düşman haline getirmekte, hem de bunu meydanlarda ve cami kürsülerinde seslendirmektedirler.

Aynı dinin mensupları, aynı kıbleye yönelen ve aynı secdeye baş koyan insanlar olarak, onlara acıyor ve dolayısıyla en büyük kötülüğü kendilerine yaptıklarına inanarak, bu dünyanın ahireti de var diyor, bu işin hükmünü Hakimler Hakimi Allah’a bırakıyoruz.

Mehmet Ali Şengül,  07.10.2016