Müslümanların Gayrimüslimlerle İnsanî Münasebetleri

İslam hukukçuları gayrimüslimlerle münasebetleri iki temel üzerine inşa ederler; birincisi inanç, ikincisi ise insan. Bazı görüşlerde gayrimüslimlerle münasebetler inançla temellendirilirken, özellikle Ebu Hanife anlayışında insani boyutuyla temellendirilmesi dikkat çeker. İnsani boyutun bir yönünü Müslüman fertlerin gayrimüslimlerle münasebetleri, diğer yönünü ise Müslüman devletin gayrimüslimlerle münasebetleri oluşturur. Kendine özgü özellikleri sebebiyle Müslüman fertlerin gayrimüslimlerle münasebetleri, sosyal, ahlaki ve hukuki münasebetler, Müslüman devletin gayrimüslimlerle münasebetlerini ise vatandaşlık statüleriyle ilgili hukuki münasebetler ile gayrimüslimlerle barış ve savaş gibi siyasal münasebetler şeklinde gruplandırmak mümkündür.

Gayrimüslimlerle sosyal, ahlaki ve hukuki münasebetler hem barış hem de savaş şartlarında geçerli olan hükümlerdir. Birinci derecede gayrimüslim vatandaşlarla ilgili yönleri bulunduğu gibi, antlaşmalı, hatta dar-ı harp ülke halkını ilgilendiren yönleri de bulunur. Bu tür hükümlerde ülke değişikliği durumunda bile hüküm değişikliği söz konusu değildir. Başka bir anlatımla, temel kriteri inanç farklılığı değil, insan olma birliğidir.

Bu makalemizde Müslüman fertlerin gayrimüslimlerle insanî münasebetlerinde, önce dine davet prensibinden kısaca bahsedilecek, sonra da adalet duygusu ve hak anlayışı, savaşmayan müşriklere iyilik yapma, müşrik anne babaya itaat, gayrimüslimlerle evlilik ve akrabalık münasebetlerini ilgilendiren hususlar örnek kabilinden incelenecektir. Buradaki gayemiz, ilgili konuların nihai çerçevesini çizmekten ziyade, farklı inanç mensupları arasındaki sosyal, ahlaki ve hukuki münasebetlerin insanî boyutlarına işaret etmekten ibarettir.

a) Dine davet

Bütün peygamberlerin asli görevi insanları dine davet etmektir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, davetine yakın akrabalarından başlar, Mekke ve etrafı, ümmiler, nihayet bütün din mensupları ve bütün insanlar bu davetin muhatabı olur. Muhatap kitlesinde herhangi bir ayrım yoktur. Dine davet peygamberlerin olduğu gibi aynı zamanda bütün Müslümanların hayatlarının gayesini oluşturur. En azından bir grup müslümanın bunu yapması dini bir sorumluluktur.[1]

Dine davetin iki yönlü bulunur. Bir yönü davet edenleri; diğer yönü ise davet edilenleri ilgilendirir. Davetçiler açısından, dine davet her zaman tebliğle sınırlıdır ve muhataplara zorlama yapılamaz. Davet edilenler açısından ise inanç daima bireysel ve özgür bir tercihtir, vicdani bir meseledir, kul ile Allah arasındadır. Dolayısıyla kabul etmeme sorumluluğu uhrevi boyutuyla kişilere aittir. Bu prensip hem barış hem de savaş zamanlarında değişmez bir nitelik gösterir. Ayrıca, çocuklar, eşler, anne–babalar, esirler vb. herkes bu hükme dâhildir. Aksi, nifak tiplemesini ortaya çıkarır ki, inanç açısından hiçbir kıymeti yoktur.

Tebliğ görevini ifa etme, sayı ve süreyle sınırlı değildir ve çoğu zaman bir süreci gerektirir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) döneminde bile tereddütsüz kabul eden sahabiler, en azından başlangıç itibariyle istisna gibidir.[2] Müellefe-i kulûp müessesesi[3] de zaman içerisinde kalpleri ısındırılan kişileri ifade eder. Fıkıh kitaplarımızda zimmet akdinin kabulündeki espri olarak ifade edilen gayrimüslimlerin İslam’ın güzelliklerini görmelerine vesile olması anlayışı da bu hususu teyit eder.[4] Psikoloji verileri bu durumu normal kabul eder.

Bütün insanların hidayetine çalışmak her Müslüman için, bir hedeftir, vazifedir. Bu vazifenin ifasında sözlü argümanlardan ziyade, temel insani değerlerin temsilinin etkin bir tebliğ yöntemi olduğu görülür. Bu yüzden tebliğin sonucunu her zaman “evet – hayır” klişesinde değerlendirmek eksik bir anlayıştır. Muhtemelen bu konudaki farklı anlayışlar, genel anlamdaki dine davet prensibi ile özel anlamdaki sıcak savaş öncesi son barış çağrısı niteliğindeki dine davet prensibinin ayrı ayrı değerlendirilmemesinden kaynaklanır. İşte burada en önemli konu, barış şartlarında gayrimüslimlerle münasebetlerin keyfiyetidir.

b) Adalet duygusu ve hak anlayışı

İslam hukuk metodolojisinde haklar Allah hakkı ve kul (insan) hakkı şeklinde ikiye ayrılır.[5] İnsan hakları üzerinde ise ayrı bir hassasiyetle durulur.[6] Bilindiği gibi İslam’da şehitlik dinen büyük bir paye olmasına; hatta şehidin Allah hakkıyla ilgili bütün günahları affedilmesine rağmen, kul haklarının bağışlanmayacağı beyan edilir.[7] Haccın da, bütün günahlara kefaret olduğu ifade edilmekle birlikte, yine kul hakları istisna edilir. Bu husus, hem ferdi hem de milletler arası münasebetlerde gözetilmesi gereken bir prensiptir. Zaten Kur’an’da inanç esaslarından sonra temel vurguyu adalet oluşturur.[8]

İslam hukukunda Müslümanlarla gayrimüslim vatandaşlar arasındaki münasebetlerde eşitlik ilkesinin uygulanmadığı alanlar, ibadet niteliğindeki hükümlerle kayıtlıdır. Buna göre, Müslümanların dini hükümleriyle gayrimüslim vatandaşlar muhatap kılınmaz. Gayrimüslim vatandaşların dini nitelikli hükümlerine de karışılmaz. Karışılmaması, dini hükümlerine saygılı yönetim anlayışının sonucudur. Özellikle muamelat ve cezayla (ukubat) ilgili bütün hukuki münasebetlerde ise eşitlik ilkesi hâkimdir.

İslam muhakeme hukukuna göre, insan hakkı ile ilgili davalarda davacı veya davalının dini kimliğinin verilecek hükme hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Hatta İslam hukuk tarihinde değil Müslüman bir kişinin, devlet başkanın bile gayrimüslim bir vatandaşla beraber muhakeme edildikleri biliniyor. Müslüman hâkimlerin halifelerin aleyhine karar verdikleri pek çok vakalar vardır.[9]

İslam ceza hukukuna göre, müslüman ve gayrimüslim vatandaşlar eşit hükümlere tabidir. Bir müslümanın bir gayrimüslim vatandaşı öldürmesi durumunda Ebu Hanife’ye göre kısas hükümleri uygulanır.[10] Çünkü Kur’an’da “nefs” kelimesi kullanılır.[11] Ona göre nefs kelimesi de inanan inanmayan herkese şamildir. Başka bir anlatımla, nefs kelimesi, din, dil, ırk ve renk ayrımı gözetilmeksizin bütün insanları ifade eder. Zaten İbn Abbas (radıyallahu anh) diyet yönüyle Müslüman ile gayrimüslim vatandaşların eşit olduğunu açıkça belirtir.[12]

İslam ceza hukukuna göre, Müslümanların iffetlerine iftira etmek yasak olduğu gibi gayrimüslimlerin iffetlerine iftira etmek de yasaktır. Şayet bir müslüman bir gayrimüslim kadına tecavüz ederse bir müslüman kadına tecavüz ettiğinde kendisine verilecek cezanın aynısıyla cezalandırılır.[13] Dahası, Müslüman ölülere saygı gösterildiği gibi gayrimüslimlerin ölülerine de saygı gösterilir. Hayattayken gayrimüslimlere hakaret edilemediği gibi mezarlıktaki kemiklerine de hakaret edilemez.

İslam ceza hukukuna göre, Müslüman bir kişinin gayrimüslim vatandaşa ait malı çalması durumunda hırsızlık cezası takbik edilir.[14] Hatta dini açıdan Müslümanlara haram olan içki ve domuz gibi mallar da bu kapsama dâhildir. Her ne kadar bu mallar Müslümanlar açısından kıymeti haiz bir mal (mütekavvim mal) olarak değerlendirilmeseler bile, kendilerince mal-ı mütekavvim kabul edildiği için bu mallara dokunulamaz. Müslüman birisinin bu mallara zarar vermesi durumunda tazmin etmesi gerekir.[15]

Gayrimüslimlerin vatandaşların insan haklarıyla ilgili hükümlerinde eşitlik ilkesinin hakim olduğu görüldüğü gibi, uluslararası münasebetleri ilgilendiren boyutlarında da hak anlayışı ve adalet duygusu hakim bir şekilde görülür. Rivayete göre şöyle bir olay anlatılır: Tu’me isimli bir Müslüman komşusu Katade’nin zırhını çalmış, bir un dağarcığının içinde götürerek Zeyd isimli bir Yahudi’nin evine bırakmıştır. Katade, Tu’me’den şüphelendiğini iddia etmiş. Evi aranmış; fakat zırh bulunamamıştır. Olayın tahkikatında Zeyd adlı bir Yahudi’nin evi un izi karinesiyle tespit edilmiş ve zırh orada bulunmuştur. Yalnız Zeyd, bu zırhı Tu’me’nin bıraktığını iddia etmiştir. Konu, iki kabile davası niteliğine bürünmüştür. Sonunda davayı Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi vesellem) götürmüşler. Peygamberimiz zahiri delillere göre, Tu’me’nin suçsuz olduğuna temayül ettiği sırada, “İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik. Artık hainlerin müdafaacısı olma”[16] âyeti nazil olmuştur. Elmalılı bu âyeti “gerek ümmetinden olsun gerek diğer milletlerden olsun hainlerin avukatı olma” diyerek tefsir etmiştir.[17]

Hudeybiye anlaşması sonrası Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslüman kadınların, imtihan edildikten sonra geri gönderilmemeleri istenir. Âyetin devamında ise kul hakkı olarak nitelenebilecek şekliyle önceki müşrik kocalarının vermiş oldukları mehirlerin iade edilmesi emredilir. Âyette; “Kocalarına vermiş oldukları mehirleri siz iade ediniz.”[18] ifadesiyle ilgili hüküm belirtilir.

Beni Nadir Yahudilerinin Medine’den sürgünleri esnasında bazı Yahudilerin Müslümanlardan alacakları olduklarını beyan ettiklerinde Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) de onlara, müecel (vadeli) alacaklarından indirim yapıp, peşin olarak tahsil etmelerini önerir.[19] Hayber seferinin hazırlıklarının yapıldığı esnada, Yahudi birisi bir müslümandan alacağını istediğinde, Peygamberimiz ödemesini emreder.[20] Yine Necran Hıristiyanlarından savaşlarda ödünç malzeme vermelerini anlaşma metnine kaydettirir.[21] Dahası, Peygamberimiz Mekke fethinden sonra Huneyn savaşı için o gün müşrik olan Safvan’dan savaş malzemesini ödünç olarak alır.[22] Bütün bunlar savaş şartlarında bile insan haklarını ilgilendiren konularda Peygamberimizin ne kadar hassas davrandığını gösterir.

Evrensel insani değerlerle ilgili olarak olumlu işlerde yardımlaşmayı, olumsuz işlerde ise yardımlaşmamayı ifade eden şu âyet burada zikredilebilir: “Mescidi haramı ziyaretinizi engellediler diye bir takım kimselere karşı beslediğiniz kin ve öfke sakın sizin onlara saldırmanıza yol açmasın. Siz iyilik etmek, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.”[23] Âyetteki “teavenû / yardımlaşınız” ifadesinin müşareket ifade eden fiil formuyla kullanılması, Müslümanların gayrimüslimlerle insani münasebetler kapsamında dini ve ahlaki problemlerin çözümünde, zulmü önlemede, hak ve adalet duygusunu realize etmede “hılfulfudul” ruhuyla ortaklaşa hareket edebileceklerini ifade eder.

c) Savaşmayan müşriklere iyilik yapma

Hazreti Ebu Bekir’in kızı Esma’dan şöyle bir rivayet nakledilir: “Rasulullah hayatta iken, müşrik olan annem beni görmeye gelmişti. Ben, Hazreti Peygambere ‘onunla görüşeyim mi?’ diye sorduğumda, Resulullah, “evet” diye buyurdular.[24] Bu olay üzerine şu âyet nazil olur: “Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan çıkartmamış olanlara iyilik yapmanızdan, onlara adaletle muamele etmenizden Allah sizi nehyetmez. Çünkü Allah adaleti gözetenleri sever. Allah sadece dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yerinizden yurdunuzdan kovan ve kovulmanıza destek veren kâfirleri dost edinmenizi meneder. Her kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”[25]

Ayetin tefsirinde kendileri hangi milletten olursa olsun onlar size dininiz hakkında, dininizin hukukuna, ahkâmına dokunmak garazıyla harp etmeyen, sizi öldürmeye kalkışmayanlar kaydı düşülür. İyilik yapılabilecek kişilerin müşrik olsa bile düşman olmayan gayrimüslimler olduğu belirtilir. Bu âyet zimmî, müste’men, alaka kesilmemiş olan anlaşmalıların hepsini ihtiva eder.[26] Dahası, Peygamberimiz, hicri 5. yılda kıtlık baş göstermesi sebebiyle Mekke’nin fakirlerine 500 dinarlık bir yardımda bulunur. Ayrıca, Ebu Süfyan’a bol miktarda Medine hurması karşılığında onun bir türlü satamadığı derileri satın alır.[27] İslâm kültürünün bir müessesesi olan vakıflarda da, hiçbir inanç ayrımı yapılmaksızın hizmet sunulur.[28]

İslam’da komşuluk haklarına gayrimüslimler de dâhildir.[29] Cenabı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve size hizmet eden kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez. “[30]Âyet-i kerimede, ilk önce Allah’a kulluk ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayıp samimiyet ile ibadet etmek nazara veriliyor. Daha sonra, anne-babaya iyilikle muamele etmek, akrabalara ihsanda bulunmak, yetimleri ve yoksulları görüp gözetmek sıralanıyor. Sonra da, evi yakın olan veya akrabadan olan yakın komşuya iyilik ve evi uzak olan veya akrabadan olmayan ya da müslüman olmayan uzak komşuya iyilik zikrediliyor. Merhum Hamdi Yazır, tefsirinde[31] bu âyetle alakalı olarak şu hadis-i şerifi hatırlatır: “Komşu üç kısma ayrılır. Birincisinin üç hakkı vardır; komşuluk hakkı, yakınlık hakkı ve İslâmiyet hakkı. İkincisinin iki hakkı vardır; komşuluk hakkı ve İslâmiyet hakkı. Üçüncüsünün bir hakkı vardır; komşuluk hakkı ki bu Hristiyan, Yahudi ve müşrik komşudur.”[32]

Gayrimüslimlerin sevinç ve kederlerinin paylaşılması İslam ahlakının bir gereğidir. İslam ahlakına göre bir gayrimüslim hasta olursa, Müslüman komşularınca ziyaret edilir; iyileşince geçmiş olsun denir; cenazesi olursa, defnetmek için ona yardımcı olunur ve başsağlığı dilenir. Bir çocuğu doğarsa veya uzaktan bir yolcusu gelirse tebrik edilir.[33] Zaten, Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi vesellem) bir Yahudi çocuğunu hasta ziyaretine gittiği biliniyor.[34] Ayrıca gayrimüslim vatandaşlara iyi davranmayı âmir hadisler burada hatırlanabilir.[35]

d) Müşrik anne babaya iyi davranma

İslamiyet anne ve babaya büyük önem verir. Allah hakkından sonra onların hakkı gelir. Birçok âyette Allah’a ibadetle anne babaya iyilik yapma peş peşe anlatılır.[36] “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anaya babaya iyilik edeceksiniz.”[37] “Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya ihsan ve iyilikte bulunun.”[38]; “Biz insana anne babasını iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıldır. Bana şükret ve anana-babana teşekkür et, şüphesiz dönüş banadır.”[39]; “Rabb’in, yalnız kendisine ibadet etmenizi ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle!”[40]

Anne baba çocuğunu şirke geri döndürme hususunda ne kadar hırs gösterse bile onlara itaat edilmemesi istenirken, yine de bu davranışlarının onlara iyilik yapmaya engel olmaması Kur’an’da emredilir.[41] Cessas bu âyetin tefsirinde şu açıklamaya yer verir; Allah, çocuklara anne babalarına iyilik yapmalarını emreder. Bu da anne babaları Müslüman veya kâfir de olsa âyetin hükmünün umumi olduğunu gösterir.[42] Âyetin kapsamına göre anne baba Müslüman olmasa bile iyilik edip sıla-i rahimde bulunmak gerekir. Hatta hayatta kaldıkları sürece, evladın anne-babasının hidayetleri için Allah’a dua etmesi bir vecibedir.[43] Âyetteki “Kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık.” ifadesi de, günaha iştirak etmeksizin İslam’ın razı olacağı iyilik ve insanlığın gerektireceği şekilde beraberlerinde bulun gibi anlamları ihtiva eder. Bunlar, yemek, içmek, giymek gibi ihtiyaçlarını düzene koymak, eziyet etmemek, ağır söylememek, hasta olduklarında tedavileriyle ilgilenmek, vefatlarında defnetmek gibi dünyaya ait yardımlarda bulunmak şeklinde tefsir edilir.[44]

e) Gayrimüslimlerle evlilik ve akrabalık

İslam hukukunda evlenme engelleri mahiyetleri itibariyle sürekli ve geçici olarak iki kısımda ele alınır. Din farkı geçici evlenme engeli olarak kabul edilir. Kur’an’da gerek müşriklerle gerekse de ehli kitapla evlilikle ilgili âyetler bulunur. Yalnız burada müşrik ile ehli kitap arasında fark vardır.

Peygamberimizin (aleyhisselâtu vesselâm) kızı Hazreti Zeyneb, teyzesi oğlu Ebu’l-As ile evlilik yapar. Hicret esnasında iki çocuğuyla birlikte Mekke’de kalır. Kocası Bedir savaşında esir düşer. Fidye olarak gerdanlığını gönderir. Sonrası gelişen olaylardan dolayı kocası çevresinin hanımını boşama baskılarına boyun eğmez. Fakat Hazreti Zeyneb’i Medine’ye göndermeden de edemez. Altı yıl böyle geçer. Bir yolculuk dönüşü Ebu’l-As gizlice Medine’ye gelir. Hazreti Zeyneb, müşrik kocası Ebu’l-As’a eman verir. Efendimiz (aleyhisselâtu vesselâm) bu emanı onaylar. Peygamberimiz (aleyhisselâtu vesselâm) kızına, kocasına karşı iyi davranmasını öğütler; fakat helal olmadığını da ekler. Ebu’l-As, Mekke’ye geri döner ve Müslüman olduğunu ilan eder. Hicretin yedinci yılında Medine’ye yerleşir.[45] Bazılarına göre bu nikâh öncesinin bir devamıdır, bazılarına göre ise yeni bir nikâh kıyılır.[46]

Peygamberimizin (aleyhisselâtu vesselâm) Mecusilerden cizye kabul ettiği biliniyor. Yalnız, Mecusi kadınlarla evlenilmesini ve boğazladıklarının yenilmesini yasaklar. Mecusi kadınlarıyla evlenilmemesinin gerekçesini de, yakın akraba evlilikleri oluşturur.[47]

Kur’ân’da ehli kitabın yiyecekleri ve kadınlarıyla evlilikleri hususunda şu hükümler bulunur: “Bugün size temiz ve iyi şeyler helal kılındı. Ehli kitabın yiyecekleri size helaldir. Sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. Namuslu, zinaya girmemiş ve gizli dostlar edinmemiş insanlar halinde yaşamanız şartıyla, müminlerden hür ve iffetli kadınlarla, Ehli kitaptan hür ve iffetli kadınları, mehirlerini verip nikâhlamanız size helaldir. Kim imanı inkâr ederse bütün yaptığı işler boşa gider ve o ahirette ziyana uğrayanlardan olur.”[48]

Bazı dönemlerde ehli kitap kadınlarıyla evliliğe pek sıcak bakılmaz. Örnek olarak şu olay hatırlanabilir: Hazreti Ömer, Hazreti Huzeyfe’ye ehli kitap hanımını boşamasını emreder. Hazreti Huzeyfe, “Haram olduğunu mu iddia ediyorsunuz. Bunun için mi boşayacağım?” karşılığını verir. Hazreti Ömer, “Haram olduğunu iddia etmiyorum; fakat onların fuhşa meyyal olmalarından endişe duyuyorum.”[49] şeklindeki ifadesiyle ahlaki endişesini dile getirir ve yasaklama hükmü ile haram hükmü konusundaki önemli bir nüansa işaret eder. Başka bir rivayette ise Hazreti Ömer’in cevabında, “yabancı kadınlarla evlenmenin yaygınlaşmasından ve Müslüman kadınlara rağbet edilmemesinden endişe ediyorum.” şeklindeki gerekçesine yer verilir.[50]

Müslüman erkeklerin müşrik kadınlarla evlenmesi[51] ve Müslüman kadınların müşriklerle evlendirilmesi karşılıklı olarak Kur’an’da yasaklanır.[52] Ehli kitap kadınlarıyla evliliği helal olarak tanımlayan âyette yine yiyeceklerin helal olarak nitelenmesi karşılıklı anlatılırken ehli kitap ile evliliğin tek taraflı anlatılması dikkat çeker. Tek taraflı anlatılması bazı hukuki tartışmalara sebep olur. Elmalılı, eşyada asıl olanın ibaha olduğunu; fakat can ve namus konularında ise asıl olanın hurmet olduğunu belirtir. Dolayısıyla âyette tek taraflı zikredilmesinin, diğer bir anlatımla ehli kitap erkekleriyle Müslüman kadınların evliliklerinin zikredilmemesinin mubah olarak yorumlanamayacağını ifade eder.[53]

İslam’da evlilik, hısımlık hukukunu gerekli kılar. Muhtemelen Hayber ile münasebetlerin olumsuz olduğu bir dönemde Hazreti Ömer’e, Safiyye validemizin Yahudilerin kutsal günü olan Cumartesi gününü sevdiği ve Yahudileri ziyaret edeceği gerekçesiyle şikâyet edildiği rivayet edilir. Hazreti Ömer, Safiyye validemize bu durumu sorar. Onun cevabı ise şöyle olur; “Allah benim için Cumartesi gününü Cuma ile değiştirdikten sonra, Cumartesiyi asla sevmedim. Fakat Yahudiler içerisinde benim akrabalarım var. Onları ziyaret edeceğim.”[54]

Sonuç

Kur’an-ı Kerim’de din, dil, ırk ve renk ayrımı yapılmaksızın adaletin gözetilmesi ve kul hakkının ihlal edilmemesi her zaman istenir. Müşriklere iyilik yapma veya yapmama inançtan ziyade savaş gibi sıfatlarla kayıtlanır. Şirk büyük bir zulüm olarak nitelenirken; müşrik anne babaya “bu dünyada” iyi davranılması emredilir. Ayrıca, Kur’an’da müşriklerle evlilik karşılıklı olarak yasaklanır. Ehli kitapla ise karşılıklı olarak onların yiyeceklerinin Müslümanlara, Müslümanların yiyeceklerinin onlara helal olduğu beyan edilir. Peşinden ehli kitap olan iffetli kadınlarla evlilik helal olarak vasıflandırılır. Elbette bu helallik hısımlık hukukunu da gerektirir. Bu prensiplerin hem ulusal hem de uluslararası münasebetlerde hem barış hem de savaş şartlarında statü değişikliği göstermeyen evrensel insani değerler olma özelliği dikkat çeker.

Dipnotlar:

[1] Âl-i İmran Sûresi3/104
[2] İbn Hişam, Siyer1/252.
[3] Bkz.: Tevbe Sûresi 9/60.
[4] Serahsi, Mebsut 10/98 .
[5] Bardakoğlu, Ali, “Hak”, DİA, 15/ 140.
[6] Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 13.
[7] Müslim, İmâre 119; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/220.
[8] Bkz. Karaman, Hayrettin, “Adalet”, DİA, İstanbul 1988, I, 343–344; Hadduri, Macid, İslam’da Adalet Kavramı, çev. Selahattin Ayaz, İstanbul 1991, s. 25–28.
[9] Bkz. Turnagil, 39.
[10] Ünalan, Abdulkerim, İslam Ceza Hukukunda Kısas ve Kısas Felsefesi, Diyarbakır 1999, s.177.
[11] Maide Sûresi 5/32.
[12] Kasani, 7/252.
[13] Hamidullah, Anayasa, 174.
[14] Serahsi, Mebsut, 11/102.
[15] Serahsî, Mebsût, 11/ 102.
[16] Nisâ Sûresi 4/105.
[17] Elmalılı, Hak Dîni Kurân Dili 3/1457.
[18] Mümtehine Sûresi 60/10.
[19] Şeybani, Siyer 4/1412; Vakidi, Megazi, 1/374; Değerlendirme için bkz. Gözübenli, Beşir, Günümüz Faiz Problemleri 1, Erzurum 1994, s. 44.
[20] Vakidî, Meğâzî 2/635.
[21] Hamidullah, Muhammed, Mecmuatü Vesaiki’s-Siyasiyye li’l-Ahdi’n-Nebeviyyi ve’l-Hilafeti’r-Raşide, Beyrut 1987, s. 190; Fayda, s. 123.
[22] Vakidî, Meğâzî 3/890.
[23] Maide Sûresi 5/2.
[24] İbn Kesir, 8/116.
[25] Mümtehine Sûresi 60/8-9.
[26] Elmalılı, Hak Dîni Kurân Dili 7/4904 – 4905.
[27] Hamidullah, Muhammed, “Hudeybiye Antlaşması”, DİA, 18/ 298.
[28] Gözübenli, Beşir, “Hazreti Peygamber’in Refahı Tabana Yayma Siyaseti”, Ebedi Risalet 2, İzmir 1993, s. 109–110.
[29] Akseki, A. Hamdi, Ahlak Dersleri, İstanbul 1968, s. 274–277.
[30] Nisâ Sûresi, 4/36
[31] Elmalılı, Hak Dîni Kurân Dili 2/1355.
[32] Hindi, Alauddin Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummal fi Süneni’l-Akval ve’l-Ef’al, Beyrut ts. 9/51.
[33] İbn Kayyim el-Cevziyye, Ahkamu Ehli’z-Zimme, tah. Subhi Salih, Dımaşk 1961, s. 200 vd.; Şener, Abdulkadir, “İslam Hukukunda Gayr-i Müslimler”, Türk Tarihinde Ermeniler Sempozyumu, s. 45.
[34] Ebû Dâvûd, Cenâiz 5.
[35] Ebu Yusuf, Yakub b. İbrahim, Kitabu’l-Harac, Beyrut 1302, s. 3–17.
[36] İbn Kesir, 6/339.
[37] Bakara Sûresi 2/83.
[38] Nisâ Sûresi 4/36.
[39] Lokman Sûresi 31/14.
[40] İsrâ Sûresi 17/23.
[41] İbn Kesir, 6/339.
[42] Cessas, Ebu Bekr Ahmed b. Ali, Ahkâmu’l-Kur’ân, Beyrut 1985, 5/219.
[43] Duman, M. Zeki, Kur’an-ı Kerim’de Adab-ı Muaşeret Görgü Kuralları, İstanbul 1991, s. 173.
[44] Elmalılı, Hak Dîni Kurân Dili 6/3846.
[45] İbn Hacer, İsabe, 4/312; İbn Abdilber, Ebu Ömer Yusuf b. Abdillah, el-İstiab fi Esmai’l-Ashab, Beyrut 1328 (İsabe’nin kenarında) 4/311. Detay için bkz. Bintü’ş-Şatî, Aişe Abdurrahman, Teracimu Seyyidati Beyti’n-Nübüvve, Kahire 1988, s. 509–538.
[46] Şeybani, Siyer, 5/91; İbn Hacer, İsabe, 4/312.
[47] Fayda, s. 112.
[48] MaideSûresi 5/5.
[49] Cessas, 2/324; Kurtubi, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed, el-Cami’ li Ahkami’l-Kur’an, Kahire 1968, 3/68.
[50] İbn Kesir, 1/257.
[51] Bakara Sûresi 2/221.
[52] Mümtehine Sûresi 60/10.
[53] Elmalılı, Hak Dîni Kurân Dili 3/1579–1580, 2/773–774, 1/289–290 (Eşyada asıl olan mubahlıktır. Can, namus, akıl ve dinde asıl olan ise mubahlık değil, haram olmasıdır.); ayrıca bkz. Dağcı, Şamil, “İslam Aile Hukukunda Evlenme Engelleri II”, AÜİFD, Ankara 2000, c. 41, s. 137 vd.; Acar, H. İbrahim, “Evlenme Engeli Olarak Din Farkı”, AtaÜİFD, Erzurum 2002, c. 17, s. 27 vd.
[54] Bintü’ş-Şatî, s. 382.

[Yrd. Doç. Dr. Ahmet Şems] 4.9.2019 [https://www.peygamberyolu.com]

Efendimiz’in (sas) Gençleri Yetiştirdiği Eğitim Yuvaları (2)

Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) -hem Mekke’de hem de Medine’de- başta ilkler olmak üzere iman edenlerin büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu.1 Bu gençlerin hepsi de Cahiliye adetlerinin şekillendirdiği aile ve çevre ortamından geliyorlardı. Doğup büyüdükleri evlerinde, sokağa hâkim olan yaşantıda, oyun ve eğlencelerde daha da ötesi Kâbe ve çevresinde tevhid, ahlak ve adaletle ile bağdaşmayan birçok şeylere şahit olmuş, duygu ve düşünceler edinmiş, tavır ve davranışlar geliştirmişlerdi.

Hz. Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib (radıyallahu anh), neşet ettikleri bu ortamı Necâşi’ye şöyle tasvir etmişti: “Ey Melik! Daha önce biz, câhil ve Şeytan’ın elinde oyuncak haline gelmiş bir topluluk idik; putlara tapar ve leş yerdik! Fuhşiyatın her türlüsünü yapar, akrabalık bağlarını gözetmez ve komşuluk haklarını da hiçe sayardık. Doğrusu, aramızda kim güçlü ise o, zayıf ve güçsüz olanımızı ezer ve iflah etmezdi…”2 Üstelik “Evet!” dedikleri İslam da tedrici bir şekilde iniyordu. Bu manada gençlerin hem ıslaha hem de irşada ihtiyaçları vardı. Allah Resûlü, şartları ve gelişmeleri de dikkate alarak onların eğitimi ve yetiştirilmesi için farklı mekanları ve imkanları, âdeta birer eğitim merkezi gibi kullanmıştı.

Coğrafyanın Sunduğu Mekanlar: Dağlar, Vadiler ve Mağaralar

Özellikle Mekke dönemi, gençlerin eğitimi ve yetiştirilmesi noktasında çok sıkıntılı geçmişti. Zira müşrikler, Müslümanlara karşı çok tahammülsüzdü. İslam’a girdiğini haber aldıkları bir genci hemen yakalıyor, şirke geri döndürmek için işkence yapıyor ve hapsediyorlardı. Hatta gözleri önünde anne ve babasını öldürdükleri bile oluyordu. Bundan dolayı hem Allah Resûlü hem de onlar, temkin ve ihtiyat içerisinde hareket etmek zorunda kalıyordu. Can güvenlikleri açısından eğitimin Mekkelilere sezdirilmeden yapılması gerekiyordu.

Şehirde olağanüstü bir hal hakimdi. Bundan dolayı Allah Resûlü, coğrafyanın sunduğu imkanlardan faydalanıyor, Kur’ân ve Sünnet eğitimini gözden ırak vadilerde, dağlarda ve mağaralarda yapıyor veya yaptırıyordu. Mesela bir gün Allah Resûlü, onlardan bir grubu Mina’da bir mağara da toplamış ve kendilerine, yeni inen Mürselât Sûresi’ni ders geçiyordu. Bu esnada içerdeki deliklerden bir yılan çıkmış, onlar ayaklanınca yılan çıktığı deliğe geri girmişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Siz yılanın şerrinden yılan da sizin şerrinizden kurtuldu.” buyurmuştu.3 Yine bir gün Nur/Hira dağında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Sa’d, Hz. Zübeyr, Hz. Talha, Hz. Abdurrahman İbn-i Avf ve Hz. Saîd İbn-i Zeyd ile buluşmuş hatta bu esnada zelzele olmuş dağ sarsılmıştı.4

Evler (Dâru’l-Erkam, Beytü’l-Uzzab…)

Müslüman gençlerin Mekke’den çıkışını fark eden Mekkeliler, onları takip etmeye ve gittikleri yerlerde kendilerine sataşıp saldırmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Efendimiz, gelişmeyi genç ashabıyla istişâre etmiş ve Erkâm İbn-i Ebi’l-Erkam’ın Safa tepesindeki evinin tebliğ, eğitim ve öğretim için kullanılmasına karar vermişti. Hem İslam’a meyilli insanlarla hem de önceden Müslüman olan gençlerin bir kısmıyla burada buluşuyor ve onları burada yetiştiriyordu. Dâru’l-Erkam’daki bu eğitim faaliyeti neredeyse altı yıl sürmüştü.5 Üstelik burada yetişen gençleri, kendilerine zimmetlediği Müslümanların evlerine de gönderiyordu. Böylece hem onları sahada istihdam ediyor hem de her evi, bir eğitim yuvasına dönüştürüyordu. Mesela Hz. Habbâb İbn-i Eret, Dâru’l-Erkam’ın müdavimlerinden biriydi. Efendimiz, kendisine Hz. Saîd İbn-i Zeyd’i ve hanımı, Hz. Ömer’in kız kardeşi Hz. Fatıma’yı zimmetlemişti. Onların evine geliyor ve kendilerine, inen sûreleri talim edip Allah Resûlü’nün mesajlarını ulaştırıyordu.6

Allah Resûlü, Medine’ye hicret edip Kuba’ya indiğinde bekar muhacirler, Sa’d İbn-i Hayseme’nin evinde kalıyorlardı. Allah Resûlü, Kuba’da kaldığı 14 gün boyunca buraya uğramış ve gençlerle buluşup onlara Kur’ân’ı talim edip sohbet etmişti.7

Mekkeli Muhacirlerin çoğu Medine’ye Efendimiz’den önce hicret etmiş ve Ensar’ın evlerine yerleşmişti. Allah Resûlü, Medine’ye geldiğinde bir müddet bu konuda düzenleme yapmamıştı. Herkes ilk misafir olduğu evde kalmaya devam ediyordu. Aradan beş ay geçince Ensar ile Muhacir arasında kardeşleştirme yaptı. Kimin kiminle kardeş veya kardeş aile olacağına bizzat kendisi karar verdi. Muhacirlerin on üç yıllık Kur’ân ve Sünnet birikimi vardı. Bunların en kısa zamanda Ensar’a aktarılması ve aradaki farkın bir an önce kapanması gerekiyordu. Üstelik şehirde sürekli İslam’a yeni girişler de oluyordu. Bu hamle ile bir taraftan Muhacirlerin barınak ve erzak sıkıntısı çözülürken diğer taraftan her eve bir “muallim” girmesiyle kısa zamanda iki topluluk arasındaki fark kapanmıştı.

Mekke’dekine benzer bir uygulamayı Allah Resûlü, Medine’de de sürdürmüştü. Suffe’de yetiştirdiği hepsi de gençlerden oluşan ve kendilerine “Kurra” denilen yetmiş kişiyi her akşam Medine’nin evlerine dağıtıyordu. Aynı anda şehirde yetmiş ders ve sohbet halkası oluşturuyor ve böylece her evi bir mektebe dönüştürüyordu.8

Allah Resûlü’nün evleri eğitim yuvalarına dönüştürmesi, ashâbı içinde bir model olmuştu. Mesela Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr, Kur’ân’ı talim etmek, İslam’ı anlatmak ve İslam Hukuku’nu öğretmek için bir muallim olarak Medine’ye gönderildiğinde Hz. Es’âd İbn-i Zürare’nin evini, irşad ve tebliğ için kullanmış; bir yıl içerisinde burada yüze yakın insanın hem hidayetine vesile olmuş hem de onlara ciddi bir eğitim vermişti.9 Ondan aldıkları şuurla Ensar’ın gençleri, Akabe’ye gelmiş ve Allah Resûlü’nü memleketlerine davet etmişlerdi. Halbuki Allah Resûlü, yıllarca panayırlarda büyük kabileleri kendisine sahip çıkmaya davet etmiş onlar ise Mekkelilerden çekindikleri için bu davete olumsuz karşılık vermişlerdi.

Mescitler

Efendimiz, Mekke’de çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ashâbıyla ne Kâbe’de ne de başka bir mescit inşa edip orada buluşamamış; buluşup da onlarla birlikte toplu halde ibadet etme ve onları buralarda yetiştirme imkanını elde edememişti. Hicret edip Kuba’ya varır varmaz hemen mescit inşasına başlamış ve beş gün içerisinde meşhur Kuba Mescidi’ni inşa etmişti.10 Kendisi de temelin kazılmasından açılışın yapılmasına kadar inşada bizzat çalışmıştı.11 O’nun bu hareketi, hem on üç yıldır bir kez bile tamamını bir araya toparlayamadığı ashabıyla cemaat oluşturma arzusunu hem de gidilen yerlerde ilk olarak neye odaklanmak gerektiğini göstermesi açısından manidardır. Kuba’da ikametin beşinci gününde onları Rânûnâ vadisinde toplamış ve Medine’deki ilk Cuma namazını da kıldırmıştı. İlk defa toplu halde ashabına hitap etmiş ve çok önemli mesajlar vermişti.12 Bu yönüyle mescitler, Medine döneminde Allah Resûlü’nün ashabını yetiştirirken en önemli eğitim merkezi vazifesini de görmeye başlamıştı.

Kuba’dan Medine’ye geçince de hemen Mescid-i Nebevî’nin yerini belirleyip satın almış ve inşasına başlamıştı. Mescidi inşa ederken gençlerin eğitimini de hesaba katmış ve arka tarafını hem yurt hem de mektep vazifesi görecek şekilde ayarlamıştı. Suffe denilen bu kısımda yüzlerce genç yetiştirmiş; onları birer mürşid ve muallim olarak da istihdam etmişti. Üstelik kendisinin kalacağı odayı da mescidin bitişiğine inşa ettirmişti. Böylece gençler, gün içerisinde bir taraftan O’ndan ve diğer muallimlerden ders alırken diğer taraftan mescidin içerisinde gerçekleşen her olaya şahit olma imkanını da elde ediyordu. Böylece öğrendikleri teorik bilgilerin pratiğe nasıl dönüştüğünü görme ve yaşama şansları da oluyordu. Çünkü Allah Resûlü, namazları burada kıldırıyor, gelen heyetleri burada kabul ediyor, ahlaki ve hukuki problemleri burada çözüyor, hutbe ve sohbetlerini burada yapıyor, idari kararları burada alıyordu. Ayrıca Medine’nin farklı mahallelerine de mescitler yaptırmış ve buralarda görevlendirdiği insanlarla her mahalleyi bir mabede ve mektebe kavuşturmuştu.

Allah Resûlü, sadece mescitleri değil vakfeye durulan Arafat’ı, şeytan taşlanan Cemerât’ı, kurbanların kesildiği Mina’yı, bayram namazlarının kılındığı yerleri de ashâbını hitap etmek için değerlendirmişti. Bu hutbelerde imanî meselelerden ahlakî sıkıntılara, temel hak ve hürriyetlerden hukuki düzenlemelere, toplumsal problemlerden Allah ile irtibata kadar çok geniş yelpazede konuları ele alıyordu.

Bineklerin Sırtları

Allah Resûlü’nün, yolculuk konusunda birtakım hassasiyetleri vardı. En kritik yolculuklardan tutun da askeri seferlere; her türlü ziyaretlerden davet edildiği ziyafetlere kadar mutlaka yanında birini ya da birilerini götürüyordu. Hz. Ebû Bekir’in yetişmesinde en önemli sebeplerden birisi buydu. O’nu hemen hemen bütün yolculuklarında en yakınında tutmuştu. Hicret yolculuğunu O’nunla yaptığı gibi Kuba’dan Medine’ye geçerken de terkisine onu bindirmişti.13 Taif’e Hz. Zeyd ile gitmişti ki Hz. Zeyd, toplamda iki ay süren bu yolculukta birçok hadiseye şahitlik etmiş ve büyük tecrübeler edinmişti. Yine Bedir öncesi hastalanan Hz. Sa’d İbn-i Ubade’yi ziyarete giderken terkisine on bir yaşındaki Üsâme İbn-i Zeyd’i almıştı. Yolda Allah Resûlü, farklı kimliklerden oluşan bir gruba denk gelmiş ve onlarla sohbet etmişti. Yine Veda Haccı’nda Arafat’tan Müzdelife’ye geçerken de terkisinde o vardı.14 Hz. Üsâme’yi Allah Resûlü, vefatından beş gün önce 19 yaşında ordu komutanı olarak tayin etmişti. Çünkü Hz. Üsâme, Allah Resûlü ile çıktığı bu vb. yolculuklarla O’ndan büyük bir birikim almıştı.

Allah Resûlü, ister askeri isterse ibadet maksatlı olsun yolculuklarında mutlaka bineğine/terkisine zeki ve hafızası kuvvetli bir genci alıyordu. Bazen gidiş dönüşte aynı genci bazen de giderken bir genci dönerken ayrı bir genci alıyordu. Bu yolculukların 20 gün sürdüğü oluyordu (Tebûk Seferi gibi). Terkisine aldığı genç, bu günler boyunca O’nunla aynı binekte seyahat ediyor; yolculuk boyunca inen vahye, verdiği hükümlere ve kararlara, yaptığı konuşmalara, O’nun dualarına ve kulluğuna şahit oluyor ve bunları ayrıntılı bir şekilde insanlara aktarıyordu: Abdullah İbn-i Abbas anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü’nün terkisindeydim. Bana döndü ve ‘Ey delikanlı, sana bir şeyler öğreteceğim! Allah’ın emir ve nehiylerini gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ın hakkına riayet et ki, O’nu yanında bulasın. İstediğini sadece Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman da sadece O’ndan yardım dile. Kat’iyen bil ki, bütün insanlar toplanıp sana bir yardımda bulunmak isteseler, Allah’ın senin için yazdığının dışında bir yardımda bulunamazlar. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için bir araya gelseler, Allah’ın senin aleyhine yazdığının ötesinde hiçbir şey yapamazlar. Zira artık kalemler kaldırılmış, sahifeler kurumuştur.”15 buyurdu.

Allah Resûlü, kadın erkek terkisine elli civarında sahabî almış ve yol buyunca onları yetiştirmişti. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Fadl İbn-i Abbas, Hz. Muaviye İbn-i Sahr, Ebû Zerr el-Gıfârî, Hz. Ebu’d-Derda, Hz. Fadl İbn-i Abbas, Hz. Ebû Ümâme el-Bâhilî, Hz. Abdullah İbn-i Ca’fer, Hz. Abdullah İbn-i Zübeyr… bunlardan bazıları. Mesela onlardan Hz. Câbir İbn-i Abdullah, bir yolculuğunu şöyle anlatıyor: “Allah Resûlü beni terkisine aldı. Kafamı sırtındaki Nübüvvet mührüne yaklaştırdım. Misk kokusu geliyordu. O gece O’ndan yetmiş hadis ezberledim…”16  Çok hadis rivayet edenlerden Hz. Ebû Hureyre (5374 hadis), Abdullah İbn-i Abbas (1660 hadis) ve Câbir İbn-i Abdullah  (1540 hadis);  Kur’ân’la alakalı meselelerde otorite olan Hz. Zeyd İbn-i Sabit; içtihad ve ahkamda zirve kabul edilenlerden Hz. Muaz İbn-i Cebel de sık sık terkisine bindirdiği gençler arasında yer alıyordu.

Binek sırtları, âdeta O’nun eğitim merkezlerinden biri olmuştu. Bu yönüyle rahatlıkla denilebilir ki ilim sahibi insanların yolculuklarını yalnız yapmaması, araçlarına bir genci almaları ve sahip oldukları bilgi ve birikimi onlara aktarmaya çalışmaları, Nebevî bir yol ve hatta sünnettir.

Hayat Mektebi

Allah Resûlü, hayatı ve hadiseleri, ashâbı için bir eğitim merkezine dönüştürmüştü. Onlara, bakış açısıyla, hikmetli yorum ve değerlendirmeleriyle hayatta her şeyden bir şeyler öğrenmenin yolarını gösteriyordu. Mesela çile ve imtihanları sabırla göğüslemeyi, insanları affetmeyi, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemeyi, karşılarına çıkan problemler karşısında ilahî takdiri sorgulamamayı, güzellikleri şükürle karşılamayı, zaferleri tevazu ile taçlandırmayı, her vesile ile duaya yönelmeyi, her türlü gelişmeyi Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde ve akıl, mantık ve muhakeme üçgeninde ele almayı, ne olursa olsun iradenin hakkını vermeyi, büyük gaileler karşısında kenetlenmeyi… hayatın gündelik akışı içerisinde ve hadiseler karşısında ortaya koyduğu duruşla ashabına öğretiyordu. Ne tür bir hadise olursa olsun yaptığı değerlendirmelerle onları hep doğru düşünceye, bakışa, yola, yere ve yöne yönlendiriyordu.17

Vazifeler

Allah Resûlü’nün gençlerin eğitimi noktasında âdeta eğitim yuvasına çevirdiği bir hususta görevlendirmelerdi. Daha risaletin ilk günlerinde Ebû Zerr el-Gıfarî ve Amr İbn-i Abese’yi, tebliğ ve irşad için kendi kabilelerine; ilerleyen yıllarda da Hz. Tufeyl İbn-i Amr’ı kabilesi Devs’e, Hz. Mus’ab’ı da Medine’ye göndermişti.18 Hicretten sonra ise bu görevlendirmeler daha da yoğunlaşmıştı. Seriyye komutanlığı, sancaktarlık, elçilik, valilik, irşad ve tebliğ, âmillik (zekât toplama), vaizlik ve imamlık… için özellikle gençleri seçip görevlendiriyor ve gönderiyordu. Hem görevi verirken hem uğurlarken hem de sonrasında gelişmeleri dinlerken birçok uyarı ve ikazlarda, emir ve nehiylerde, tavsiyelerde bulunuyor ve yüklendikleri misyonu hakkıyla eda etmeleri adına gerekli bütün bilgi ve tecrübeyi onlara aktarıyordu.19

Sonuç

Bir muallim olarak gönderilen Allah Resûlü, eğitimi çok önemsiyordu. Muhatap olduğu neslin yetiştirilmesi adına karşısına farklı problemler çıksa da asla gençlerin eğitimini ihmal etmiyor alternatif yollar buluyor, bir şekilde onlarla buluşuyor ve kendilerini geleceğe hazırlıyordu. Mekke döneminde bu manada ciddi sıkıntılar çekmiş ve gençlerle gönül rahatlığı içerisinde oturup muhabbet etme imkanını elde edememişti. Buna rağmen dağları, vadileri, mağaraları, ashâbın evlerini, şiddet zeminlerini bir eğitim yuvasına dönüştürmüş ve güzel ahlakı, hak hukuku, imanı ve İslam’ı onların ruhlarına işlemişti. İlerleyen yıllarda devlet başkanlığı, valilik, ordu komutanlığı, hakimlik, vaizlik… gibi görevler yapan sahabenin büyük çoğunluğu bu dönemde yetişmişti.

Medine döneminde ise eğitim işini daha düzenli ve planlı bir şekilde ele almıştı. Zira buradaki şartlarla Mekke’deki şartlar birbirinden çok farklıydı. İnşa edilen mescitleri, bir eğitim yuvası olarak da düşünmüş ve buralarda gençlere belli bir müfredat çerçevesinde eğitim vermiş ve verdirmişti. Hatta savaşlarda esir alınan müşrikleri bile bu işte istihdam etmişti. Yetişen gençler, ashabın hanelerine yönlendirilmiş, buralarda yapılan ders ve sohbetlerle âdeta seferberlik ilan edilmişçesine Medine bir eğitim merkezine dönüşmüştü.

Bu arada Allah Resûlü, yolculuklarını da bu istikamette değerlendirme adına bazı gençleri bineğine almış; onlarla daha yakından ilgilenmiş, kendilerine hayvan sırtlarında dersler geçmiş, onları onurlandırıp motive etmiş, yol göstermiş ve ilim irfanla dolmaları için dua da bulunmuştur. Gençlerin eğitiminin, ihmale tahammülü olmayan hassas bir mesele olduğunu fiili olarak göstermiş; her yeri ve vesileyi onları yetiştirmek için değerlendirmiştir.

Yazar: Sadık Men

Dipnot:

  1. https://www.peygamberyolu.com/efendimiz-sas-genclerle-gelecege-yurumustur-1/#.XdFRhC3BLs0
  2. İbn-i Hişâm, Sîre 156
  3. Buhârî, Tefsîr 77
  4. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 6
  5. Geniş bilgi için bkz. https://www.peygamberyolu.com/aktif-bir-sabir-ornegi-darul-erkam/#.XdWSQS3BI_U
  6. Beyhakî, Delâil 2/216; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe 4/140; Heysemî, Keşfü’l-Estâr 3/169 (2493); Ahmed İbn-i Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe 1/285 (376); İsmâîl İbn-i Muhammed el-İsbehânî, Siyeru’s-Selefi’s-Sâlihîn 1/94
  7. İbn-i Hişâm, Sîre 228
  8. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 21/26 (13462)
  9. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 199, 200
  10. İbn-i Hişâm, Sîre 228
  11. Bkz. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 4/11, 5/177; Hâkim, Müstedrek 3/13; Beyhakî, Delâil 2/553
  12. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 232; Taberî, Târîh 2/394
  13. Bkz. Buhârî, Menâkıb 45; Ebû Davud, Salât 12; Müslim, Mesâcid 1; İbn-i Sa’d, Tabakât 1/171
  14. Buhârî, Hac 92
  15. Tirmizî, Kıyâmet 59
  16. İbn-i Mende, Erdâfu’n-Nebî 75
  17. Bkz. Buhârî, Menâkıb 29; Megâzî 45; Müslim, Îmân 158
  18. Buhârî, Menâkıb 33
  19. Uğurlama sırasında verilen eğitim için bkz.

[https://www.peygamberyolu.com] 20.11.2019

Türk Konsolos Amerikalı Diplomatı kürsüden indirdi

Türk Konsolos, Mevlid-i Nebi programında konuşacak ABD’li diplomatı Diyanet İşleri Ateşesi’nin talebi üzerine kürsüden indirdi. Skandal kameralara yansıdı.

BOLD – Köstence’de Mevlid-i Nebi haftası nedeniyle düzenlenen programda, ABD’li diplomat, Köstence Başkonsolosu Sulhi Turan’ın müdahalesiyle kürsüden indirildi. Köstence Jean Constantin Tiyatro Salonu’nda pazartesi akşamı düzenlenen etkinlikte, Romanya Müftüsü Murat Yusuf ve Romanya Kültür Bakanlığı Müsteşarı Victor Opaschi birer konuşma yaptı.

Ardından kürsüye Amerika Birleşik Devletleri Bükreş Büyükelçi Yardımcısı Abigail Rupp davet edildi. Rupp, kürsüye çıkarken, Köstence Başkonsolosu Sulhi Turan yerinden kalkarak sahneye yaklaştı.

Konuşmaya başlayan Amerikalı diplomata, ”Üzgünüm, konuşmanız programda yok.” sözleriyle müdahale etti. Arkadan gelen Din İşleri Ataşesi Yunus Akkaya da, ”Bu bizim programımız. Hayır!” sözleriyle konuşmacıya karşı çıktı.

Bunun üzerine Amerikalı diplomat Rupp, ”Misafirperverliğiniz için teşekkür ederim” diyerek aşağı indi.

ABD: TALİHSİZ BİR DAVRANIŞ

Haberin medyada yer almasının ardından Amerikan Büyükelçiliği, Mediafax’a açıklama gönderdi. Amerikalı diplomatın maruz kaldığı durumdan üzüntü duyulduğu belirtilen açıklamada şöyle denildi: ”Türk Hükümeti temsilcilerinin, ABD üst düzey bir temsilcisinin rolüne aleni olarak itiraz etmeleri ve Romanya’da paylaştığımız dini özgürlük ve çeşitliliğin değerlerini kutlayan bir etkinlikte konuşmasını engellemesi talihsiz bir durumdur.”

TÜRK KONSOLOSLUĞU: DAVETLİ DEĞİL

Köstence başkonsolosluğunca basına gönderilen açıklamada ise, Amerikalı diplomatın programa davetli olmadığı ileri sürüldü. Başkonsolosun kibarca durumu izah ettiği savunulan açıklamada, ”Bunun üzerine Amerikalı diplomat sahneden inmiş, Sayın Turan anlayışı için ona teşekkür etmiştir.” ifadelerine yer verildi.

Program, Köstence Belediye Başkanı Decebal Fagadau ve Başkonsolos Sulhi Turan’ın konuşmalarıyla devam etti. Programda ayrıca çeşitli ilahiler söylendi.

Yaşanan skandal, son dönemde Türkiye ile Amerika arasında yaşanan tansiyonun bir yansıması olarak görülüyor.

İNGİLİZCE KONUŞMA GÜÇLÜĞÜ DİKKAT ÇEKTİ

Bu arada Başkonsolos Sulhi Turan’ın İngilizce konuşmakta zorlanması ve arka planda Din İşleri Ateşesi Yunus Akkaya’nın Başkonsolosu yönlendirmesi dikkat çekti.

[BoldMedya] 20.11.2019

Fişleme listeleri ile 15 Temmuz’un sıkıyönetim direktifi pişti oldu

Ankara 25.Ağır Ceza Mahkemesi’de devam eden askeri hakimler ve savcıların yargılandığı dava da önemli bir gelişme oldu.

Milli Savunma Bakanlığı Askeri Hakimler Komisyonu tarafından mahkemeye yollanan klasörlerde yer alan 7 sayfalık fişleme belgesi ile 15 Temmuz akşamı yayınlanan Sıkıyönetim Direktifi ek belgeleri neredeyse birebir aynı çıktı.

TR724.com‘dan Adem Yavuz Arslan‘ın haberine göre, bu benzerliği ilginç hale getiren ise Fişleme Listeleri’nde yer alan teknik bilgi ve yazım yanlışlarının birebir ‘Sıkıyönetim Direktifi’nde yer almış olması.

Haberde yer alan detaylar özetle şöyle:

• Ankara 17, 23 ve 25. Ağır Ceza Mahkemeleri’nde TSK bünyesindeki askeri hakim ve savcılar yargılanıyor. Söz konusu hakim ve savcılara yönelik suçlama şöyle: ‘Sıkıyönetim Direktifi eklerinde yer alan ‘Sıkıyönetim Mahkemeleri Görevlendirme Listesi’nde adlarının olması. Hakim ve savcılar bu listeye adlarının nasıl girdiğini bilmediklerini söyleseler de üç yıldır tutuklular ve müebbetle yargılanıyorlar.

• 15 Temmuz sonrası Genelkurmay Askeri Savcılığı’na getirilen ve halen Askeri Hakimler Komisyonu’nun iki üyesinden biri olan Albay Metin Yüzbaşıoğlu tarafından mahkemeye yollanan delil klasörleri içinde 7 sayfalık bir fişleme belgesi çıktı.

• Kim tarafından hazırlandığına dair bir ibare olmayan fişleme listesinde iddiaya göre TSK bünyesindeki ‘Cemaatçi hakim savcılar’ın ismi yazıyordu. Tayin, terfi-atama durumları göz önüne alındığında söz konusu fişleme listelerinin 2015 atama-terfileri öncesi başlayıp 26 Mayıs ile 7 Haziran 2016 tarihleri arasında son şeklinin verildiği anlaşıldı.

• Listede 248 hakim savcının adına yer verilmişti. Listenin sonunda ise “65 askeri hakim adayının tamamı PDY mensubudur” notu vardı.

• 22 Ekim 2019 tarihli Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada gündeme gelen fişleme listesi ile 15 Temmuz akşamı yayınlanan Sıkıyönetim Direktifi eklerinde yer alan Direktif B karşılaştırıldığında ilginç bir benzerlik gözüküyor.

• Fişleme listesinin ‘resmi olarak’ kim tarafından yazıldığı ifade edilmiyor. Ancak 15 Temmuz akşamı yayınlanan sıkıyönetim direktifinin Genelkurmay’dan çıktığı net. Fakat Genelkurmay’dan çıkan direktif ile fişleme belgelerinde aynı ‘hata’lar var.

• Mesela Fişleme listesinin 1. Sırasında Albay Muharrem Köse’nin adı var. Listenin ilerleyen bölümlerinde rütbe – kıdem olarak Köse’den üstte olması gereken askeri hakim ve savcıların adı var. Aynı yazım hatası birebir Sıkıyönetim Direktifi’nde de yapılmış.

• Fişleme listesinde yapılan yazım yanlışları aynen Sıkıyönetim Direktifi’nde de var. Mesela TSK yazım jargonuna göre komutanlık ‘K.lığı’ olarak kısaltılıyor. Fişleme Listelerinde yapılan bu hata aynen Sıkıyönetim Direktifinde de yapılmış ve ‘K.lığı’ olması gereken yazım ‘Kom.lığı’ olarak yazılmış.

• Fişleme listesinde ismi olan 194 hakim savcının adı Sıkıyönetim Direktifinde de aynen var.

• 15 Temmuz’da TSK’da toplam 66 askeri hakim adayı vardı. Fişleme listesinde ise ‘TSK’da 65 askeri hakim adayı olduğu ve bunların tamamının PDY mensubu olduğu’ iddia ediliyordu. Fişlemeyi yapanların yaptığı hatayı aynen darbeciler de yapmış ve 15 Temmuz akşamı yayınlanan listede 65 kişilik hakim adayı listelenmiş. 1 hakim adayını hem fişlemeciler hem de darbeciler liste dışında tutmuş.

• 15 Temmuz’da Diyarbakır’da görevli Hava Hakim Üsteğmen Tuba Özkan Fişleme Listelerine Kara Kuvvetleri personeli olarak yazılmış. Ancak aynı yanlışı Yurtta Sulh Konseyi üyeleri de yapmış ve sıkıyönetim direktifinde yer alan görevlendirme yazısında Üsteğmen Tuba Özkan’ı Hava Kuvvetleri yerine Kara Kuvvetlerine yazmışlar.

• Yüzbaşı Hakim Erhan Alp ile Yüzbaşı Hakim Mustafa Kayalap olayında da aynısı yaşanmış. Fişleme belgelerinde Hakim Erhan Alp ve Mustafa Kayalp yüzbaşı değil üsteğmen olarak yer almış. Ancak her iki isim de 2015 ağustosunda terfi almış ve yüzbaşı olmuşlar. 15 Temmuz’da yayınlanan sıkıyönetim direktifinde ise her iki isimde aynen fişleme listesinde olduğu gibi üsteğmen olarak yer almış. Yani sıkıyönetim direktifini yazanlar Genelkurmay kayıtlarına değil fişleme belgelerine bakmışlar. 15 Temmuz sonrası çıkan ilk KHK ile TSK’dan atılan her iki hakimin isminin karşısında ‘hakim yüzbaşı’ yazıyor. Yani Genelkurmay kayıtlarında hata yok.

• TSK yazım jargonunda Deniz Kuvvetleri Askeri Hakim rütbesi ‘As.Hak’ olarak kısaltılıyor. Ancak Fişleme Belgeleri’nde rütbeler ‘Dz.Hak’ olarak yazılmış. Aynı hatayı Yurtta Sulh Konseyi üyeleri de yapmış ve Sıkıyönetim Direktifine ‘Dz.Hak’ yazmışlar.

• TSK yazım jargonunda listeler rütbe ve terfi sırasına göre hazırlanıyor. Ankara 25.Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan fişleme listesinde bu sıralama gözetilmemiş. Aynı şekilde 15 Temmuz akşamı yayınlanan liste de bu gözetilmemiş. Üstelik sıralama fişleme listesi ile aynı. Yani Yurtta Sulh Konseyi üyeleri emri yayınlarken Genelkurmay kayıtlarını değil fişleme listesini referans almışlar.

[Kronos.News] 20.11.2019

Bu haykırış Avrupa Parlamentosunda yükseldi: Türkiye’deki tutuksak bebekler için ne yapıyorsunuz?

Dünya Çocuk Hakları Günü’nün 30’unucu yıl dönümü nedeniyle Avrupa Parlamentosu’nda toplantı düzenlendi. Toplantıya konuşmacı olarak katılan Aktivist Eşe Karaduman, AB Parlamentosu’na “Türkiye’deki tutuklu 864 bebek için ne yapıyorsunuz?” diye seslendi.

BOLD-Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra başlatılan tenkil sürecinde yüzbinlerce insan haksızlığa, işkenceye ve hukuksuzluğa maruz kaldı. AKP iktidarının başlattığı insan hakları ihlallerinden en fazla etkilenenler ise çocuklar oldu. Anne ve babası cezaevinde olan çocuklar, akrabalarının yanında kalmak zorunda bırakıldı. Daha küçük yaştaki çocuklar ve bebekler ise anneleriyle birlikte cezaevine girmiş ve hayatının en güzel anlarını tutsak olarak cezaevinde geçirmeye mecbur kaldı.

Avrupa Birliği Parlamentosu’nda Dünya Çocuk Hakları Günü nedeniyle bir toplantı düzenlendi. Toplantının açılışını Bürüksel Kraliçesi Queen Mathilde yaptı. Toplantıya Aktivist Eşe Karaduman’da konuşmacı olarak katıldı. Karaduman katılımcılara Türkiye’deki tutsak 864 bebekten ve cezaevindeki tutuklu binlerce masum insandan bahsetti.

“TÜRKİYE’DE HAPSEDİLEN 11.000 KADIN VE 780 ÇOCUK VAR“

Türkiye’de yıllardır süren siyasi sorunlardan dolayı hakları elinden alınan çocukların durumu hakkında konuşan Eşe Karaduman, “İstatistiksel olarak, şu anda Türkiye’de hapsedilen 11.000 kadın ve 780 Çocuk var. Ülkemdeki politik atmosfer nedeniyle Almanya’ya gelen bir Türk mülteciyim. Buraya kızımla birlikte gelme şansım oldu ama o kadar çok kadın ve çocuk bu fırsata sahip olmadılar ve hala politik sistemin adaletsiz olmasının sonuçları yüzünden acı çekiyorlar. Burada çocuk hakları bildirgesini kutluyoruz.” dedi.

“Bu hak, Türkiye tarafından 29 yıl önce 1990 yılında imzalanmıştır” hatırlatmasında bulunan Karaduman, “Ancak bu yıl itibariyle, 2019’da 6 yaşın altındaki bebekler ve çocuklar anneleriyle birlikte cezaevlerindedir ve binlerce çocuk temel haklardan mahrumdur.” diye tepki gösterdi.

“ÇOCUK HAKLARI KOMİTESİ, ONLARA YARDIM ETMEYE ÇALIŞTI MI?”

“Sorum şu;” sözleriyle AB Parlamentosu’na seslenen Karaduman, “Çocuk hakları komitesi bu mağdur çocukların durumunu analiz edip gözden geçirdi mi? Hiç onlara yardım etmeye çalıştılar mı? Çözüm olarak neler yapılabilir?” dedi.

AB Parlamentosu önünde sandalyelere bağlanmış siyah balonlarla tutsak 864 bebek için eylem yapıldı. Her bir sandalyeye cezaevinde tutsak tutulan bebeklerin ve çocukların hikâyeleri yazıldı.

[BoldMedya] 20.11.2019

15 Temmuz’un failini ortaya çıkaran belge: İki liste tek hata!

Darbe gecesi yayınlanan sıkı yönetim direktifinin eki ‘Direktif B’ ile 2015’ten itibaren hazırlanan TSK’daki ‘Fişleme Belgesi’nin birebir aynı olduğunu ortaya çıkardı. Her iki listede de ortak bir hata olduğunu vurgulayan Arslan, “TSK’daki FETÖ’cü hakim-savcılar listesi yapanlar ile ‘darbeciler’ aynı hatayı yapmış” dedi.

CİDDİ BİR AÇIK VERDİLER

Küçük bir hatanın bütün hikayeyi alt üst edebileceğini aktaran Arslan, 15 Temmuz’un ‘gerçek failleri’ fişleme listelerini aynen-hatalarıyla birlikte- sıkı yönetim listesine dönüştürerek ciddi bir açık verdiklerini kaydetti. Fişleme listelerindeki sıralama ile sıkıyönetim direktifindeki sıralamanın bile aynı olduğuna dikkat çekti.

Arslan, fişleme listelerinde yer alan çok önemli bir detaya da dikkat çekiyor: “Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) 2010 yılı devresi. Bu listede olmayan tek isim; Eren Şen. Mahkemede ‘tanık’ olarak dinlenen Eren Şen ‘Cemaatçi olarak bildiklerini devletin ilgili birimlerine bildirdiğini’ anlatmıştı.”

Arslan, yazısında şunları dile getirdi:

Diyebilirim ki birazdan okuyacağınız detaylar 15 Temmuz’a dair hükümlerinizi temelden sarsabilir. Gerçi peşin hükümlülere bir şey anlatmak, inandırmak zor. Onlar, Erdoğan çıkıp ‘darbeyi biz planladık, bunun için de Cemaate sızan ajanlarımızı da kullandık, 250 kişi öldü ama hedefimize ulaştık, rejimi değiştirdik” dese de fikrini değiştirmeyecek, Erdoğan’ı alkışlamaya devam edecek.
Ancak “Ne olduğunu bilmesem de bize anlatılan senaryo tutarlı değil, burada bir bit yeneği var” diyen kitle için çok şey ifade edecek detaylar var mahkeme dosyalarında.

YAZININ DEVAMI

Bu yazı aslında 15 Temmuz 2019’da yazdığım “358 generalden 240’ı nasıl cemaatçi oldu?” yazısının devamı. Devam etmeden dönüp o yazıyı okumanızda konu bütünlüğü açısından fayda var.
Özetle o yazıda Ankara 17, 23 ve 25. Ağır Ceza Mahkemelerinde devam eden yargılamalarda yer alan belgelerin 15 Temmuz’a dair bir çok konuyu aydınlattığını anlatmıştım. Mahkeme kayıtlarına göre TSK’da yapılan tarihi tasfiyenin kaynağı daha önce Ergenekon-Balyoz yargılamalarından tanıdığımız bir takım isimler ve onların irtibatta olduğu kişilerce hazırlanan fişleme listeleri. Mahkeme evraklarına göre fişlemeler üç ayrı grup tarafından yapılmış.

İZMİR EKİBİ

Birinci grup ‘İzmir Ekibi’ olarak bilinenler. İkinci ekip Zeki Üçok’un da aralarında olduğu ‘emekli ekibi’ ve üçüncü grup ise ‘yüksek yargı ekibi’. ‘İzmir Ekibi’nin en tanınan ismi Askeri Casusluk davasından bilinen Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu. Yüzbaşıoğlu gerek ifadelerinde, gerekse mahkeme beyanlarında irtibatta olduğu ekibi tek tek sayıyor. Yüzbaşıoğlu’nun ekibinin ortak özelliği Askeri Casusluk davasında sanık olmaları. Ancak ifadeleri çaprazlama okuduğunuzda zaten kimin kimle irtibatlı olduğu ortaya çıkıyor.

Yüzbaşıoğlu liderliğindeki bu ekibin sivil uzantılarında ise AKP’li Mustafa Şentop, HSK Genel Sekreteri Bilgin Başaran, DDK üyesi Metin Kıratlı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter yardımcısı Talip Uzun var. Sayfalar dolusu ifadenin özeti şu; bu ekip TSK içinde kapsamlı fişleme listeleri hazırlamışlar ve bunları 15 Temmuz’dan çok önce MİT, emniyet ve Cumhurbaşkanlığı’na iletmişler.

Bugünün TBMM Başkanı Mustafa Şentop savcılık ifadesinde TSK’daki cemaatçilerin tespiti için yukarıda özetlediğim ‘İzmir ekibi’ ile sıkı temasta olduklarını, hem 15 Temmuz öncesi hem sonrası kendilerinden ‘çok faydalı bilgiler’ aldıklarını anlattı. Mehmet Yüzbaşıoğlu’nun ifadeleri Şentop’un ifadelerini teyit ediyor. Yüzbaşıoğlu 2015 Kasım’ında Şentop ile tanıştığını, Metin Kıratlı ve Talip Uzun ile koordine toplantıları yaptıklarını anlatıyor.

‘İzmir Ekibi’nin askeri uzantıları da aynı koordinasyon toplantılarına katılmış. Özellikle Albaylar Nurettin Alkan ile Albay Güven Şaban’ın fişleme listelerinde Şentop ve Kıratlı ile yakın çalıştığı görülüyor. Bu arada tekrar hatırlatayım; bu fişleme çalışmaları 15 Temmuz’dan bir yıl öncesinde yoğunlaşmış.

EMEKLİLER GRUBU

Fişleme listelerinin hazırlanmasında kritik role sahip ikinci ekip ise ‘Emekliler Grubu.’ Yandaş medyada sık sık boy gösteren emekli Albay Zeki Üçok ile emekli Hakim Binbaşı Mehmet Çelik ve emekli Askeri Yargıtay Üyesi Hakim Albay Yasin Aslan.

Mesela Yasin Aslan mahkeme ifadesinde “Biz 15 Temmuz darbe girişiminden önce Cumhurbaşkanlığına ve ilgili makamlara bilgi notları sunmuştuk. 15 Temmuz sonrası beni tekrar çağırdılar. Bu sıkı yönetim görevlendirme emri ve sıkıyönetim mahkemelerindeki görevlendirme emrindeki askeri hakimlere ilişkin bildiklerimizi anlatmamızı istediler” diyor.

YÜKSEK YARGI EKİBİ

TSK’daki fişlemelerin üçüncü ayağını ise ‘Yüksek Yargı Ekibi’ diye tanımlanan kişiler yapmış.

Bu detayları anlatmamın nedeni şu; TSK’da yapılan fişlemeler hali hazırda süren cadı avının temel dayanağı. 15 Temmuz akşamı nerede olduğunuzun, ne yaptığınızın hiç önemi yok. Hatta darbecilerle çatışmışsanız bile fişleme listelerinde varsanız darbecilikten tutuklanıyor, müebbetle yargılanıyorsunuz.

Dahası, fişlemelerin kaynağını tespit ettikten sonra 15 Temmuz’un gerçek faillerini görebiliyorsunuz.

MEŞHUR DİREKTİFİN KAYNAĞI ANLAŞILDI

Erdoğan rejimi Türkiye’de gazeteciliği bitirdi. Özgür ve bağımsız gazeteciler ya hapiste yada sürgünde. Türkiye’dekiler ise ya korkudan ya da ‘mevcut durumdan memnun olduğundan’ mahkemelere, savunmalara bakma ihtiyacı hissetmiyor. Oysa ki Ankara 17, 23 ve 25. Ağır Ceza Mahkemelerinde devam eden yargılamalarda 15 Temmuz’a giden yolu aydınlatacak çok önemli belgeler ve ifadeler var.

Söz konusu üç mahkemede TSK’daki hakim ve savcılar yargılanıyor.

Sanıklara isnat edilen suçlama “Yurtta Sulh Konseyi’nin 15 Temmuz akşamı yayınladığı ‘Sıkıyönetim Mahkemeleri Görevlendirme Listesi’de isimlerinin yer alması.” Yani basitçe ifade etmek gerekirse, darbe başarılı olsaydı bu askeri hakimler, sıkı yönetim mahkemelerinde görev alacaklardı. Aradan geçen bunca zamana rağmen Yurtta Sulh Konseyi kimlerden oluşuyordu, bu listeleri kim hazırladı, talimatları kim verdi belli değil ama isimleri mesajda yer alan yüzlerce hakim savcı müebbetle yargılanıyor. 3 yıldan fazladır hapisteler.

BU İSMİ UNUTMAYIN: “DİREKTİF-B”

Burada bir duralım.

Kayıtlara adı “Direktif-B” olarak geçen “Sıkıyönetim Mahkemeleri Görevlendirme Listesi” var. Bu ismi not edelim ve unutmayalım: “Direktif-B”

Sadece bu belgede adı olduğu için yüzlerce hakim savcı 3 yılı aşkın süredir cezaevinde.

İşte bu hakim savcıların yargılandığı mahkemelerde geçtiğimiz aylarda önemli bir gelişme oldu. Daha doğrusu yüzlerce sayfa dokümanın arasında yer alan bir belge “Direktif-B’yi kimin hazırladığını gösteriyor.

Evet yanlış duymadınız, “Direktif-B”yi kimin hazırladığı yaklaşık 4 yıl sonra aydınlanıyor. Ama bunun için mahkeme evraklarına yakından bakmak gerekiyor.

Girişte de kısaca hatırlattığım gibi; TSK’daki tasfiyelerin ardında üç farklı grubun yaptığı fişlemeler var. TSK içinde ‘İzmir Ekibi’ olarak tanınan grubun lideri ise Albay Mehmet Yüzbaşıoğlu.

Yüzbaşıoğlu savcılık ifadesinde diyor ki “Askeri yargıdaki FETÖ yapılanmasına yönelik yapılması gereken mücadele stratejisi ve somut olgu-olaylar konusunda bilgilerimi paylaştım. Yaptığımız çalışmalar darbe sonrası ortaya çıkan tablo ve isimlerle örtüşünce oluşan güven ve inanç ortamı Milli Savunma Bakanı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı nezdinde itibar görerek benim bazı görevlere tevdi edilmeme neden oldu.”

Albay Yüzbaşıoğlu 15 Temmuz sonrası Genelkurmay Askeri Savcılığı’na terfi ettirildi. Bir önceki yazıda detaylı anlattığım isimlerden Taner Güçlü’de MSB Askeri Adalet İşleri Başkanlığı’na getirildi.

‘İzmir Ekibi’nden Eren Şen ise MSB Askeri Adalet İşleri Başkanlığında görevlendirildi.

İKİ KİŞİLİK DEV KOMİSYON

Mehmet Yüzbaşıoğlu 2 Ağustos 2016 tarihinde müşteki, 9 Şubat 2017’de de tanık olarak ifade verdi.

Yüzbaşıoğlu aynı zamanda 17 Ağustos 2016’da faaliyete başlayan ve 184 hakim hakkında -delil olmadan, savunma dahi almadan- ihraç kararı veren “Askeri Hakimler Komisyonu”nun üyesi.

Adının ‘komisyon’ olduğuna bakmayın.

Zira bu komisyon 15 Temmuz sonrası KHK ile kuruldu ve üyeleri MSB tarafından seçiliyor. İki üyeden oluşuyor. Yani adına komisyon denen yapı iki kişiden oluşuyor. Birisi Mehmet Yüzbaşıoğlu diğeri de Taner Güçlü.

Albay Taner Güçlü’yi İzmir merkezli Askeri Casusluk soruşturmasından hatırlarsınız. Bu iki isim 184 hakim savcının kaderini tayin etti.

Dahası bu isimler TSK’dan ihraç edilmesini sağladıkları hakim savcıların yargılandığı davada aynı anda müşteki, tanık ve dahası yargıç konumundalar. Öyle bir ekip düşünün ki, hakkında dava açılacak isimleri onlar belirliyor. Bu kişilerin görevden alınıp TSK’dan ihracına karar veriyorlar, ihraç ettikleri kişilerin yargılandığı davada tanık olarak dinleniyorlar. Halen bulundukları görevleri nedeniyle de mahkemeyi yöneten hakimlerin amiri pozisyonundalar.

Olayın çarpıklığı burada da bitmiyor. Çünkü komisyon üyesi Yüzbaşıoğlu ve Güçlü daha önce Askeri Casusluk Davası’nda şu an sanık olan hakimlerce yargılandılar. Ortada bir ‘intikam operasyonu’nun olduğu çok açık.

Normal şartlarda böyle bir yargılama olmaz. Ama Türkiye’de rutine dönüştü artık bu tip anormallikler.

Dönelim mahkemeye. Mahkeme 26 Ocak 2018 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı Askeri Hakimler Komisyonu’ndan sanıklar hakkındaki bilgi ve belgeleri talep etti.
Yüzbaşıoğlu, askeri hakimlerin yargılandığı davanın 7 Eylül 2018 tarihli duruşmasında ‘tanık’ olarak ifade verdi ve şunu söyledi “Bizde bu sanıklarla ilgili 60 klasör bilgi ve belge var. Bunların bir kısmı dosyada yok sanıyorum. Bunları bizden istediğiniz zaman verebiliriz. Sanıkların tüm bilgileri kurulda var” dedi.

Mahkeme de bu belgeleri istedi. Ancak söz konusu 60 klasör belge mahkemeye tam 19 ay sonra ulaşabildi. Orada da şok yaşandı çünkü 60 klasör 3 klasöre düşmüştü.

15 TEMMUZ’U AYDINLATACAK BELGE ÇIKTI

Komisyonun Mahkemeye gönderdiği belgelerin arasında 7 sayfalık bir fişleme belgesi vardı. Listelere baktığınızda söz konusu fişlemelerin 2015 terfi/atama kararları öncesi oluşturulmaya başlandığını, 26 Mayıs -7 Haziran 2016 tarihleri arasında son şekli verildiğini görüyorsunuz. Listede 284 askeri hakimin ismi var. Liste de ayrıca 65 askeri hakim adayı sayı olarak yer aldı.

Simdi bu adı da bir kenara yazın; Fişleme Listesi.

Direktif-B hala aklınızda değil mi?

MAHKEME BELGEYİ GÖRMEZDEN GELİYOR

Sanıklardan Albay Muharrem Köse, Ankara 25.Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın 22 Ekim 2019 tarihli duruşmasında söz almak istedi. Gerekçesi de hayli dikkat çekiciydi. Albay Köse “kendilerine kurulan kumpasın belgesinin bulunduğunu, bu durumun yargılamayı etkileyeceğini” söyledi. Böyle iddialı bir talebi duyan hakimin kulak kesilmesi gerekir.
Ancak mahkeme heyeti ısrarla Köse’ye söz hakkı vermedi.

Bu kez avukatı Muhammet Akçay söz aldı ve “bu adamlar idamla yargılanıyor, burada da konuşmayacaklarsa nerede konuşacaklar, bırakın konuşabilsinler” diye ısrar etti. İtirazlar duruşma boyunca devam etti ve finalde Muharrem Köse kısa da olsa savunma yapabildi.

Muharrem Köse , Albay Yüzbaşıoğlu’nun mahkemeye ‘delil’ olarak gönderdiği ‘Fişleme Listesi’ne dikkat çekiyordu.

Mesela fişleme listelerinde Muharrem Köse 1. Sırada “Genelkurmay Adli Müşaviri” diye yazılmış. Oysa ki Köse 3 Mart 2016’da Hulusi Akar tarafından Genelkurmay Hukuk Müşaviri olarak atanmıştı. Bu demek oluyor ki, bu fişleme listesi 14 Nisan 2016’dan önce hazırlanmaya başlamış. Yani mahkemeye sunulan evrak aslında darbeden önce yasa dışı şekilde hazırlanmış bir fişleme listesi.

Ne olmuş demeyin.

Şeytan ayrıntıda gizlidir. Listenin detayları aslında 15 Temmuz darbe girişiminin ardındaki güç merkezini de deşifre ediyor. Öncelikle 224 kişilik Fişleme Listesi’nde bazı isimler silinmiş. 7 sayfalık belgede 5 ismin üzeri kapatılmış. Yani listeye sonradan müdahale edilmiş. Bu listeleri keyfi müdahale edildiğini gösteriyor.

TSK personeli tarafından hazırlanan belgelerde ‘komutanlığı’ ibaresi ‘K.ligi’ olarak yazılır. TSK’nın resmi yazışma jargonu böyle. Ancak Fişleme Listeleri’nde ‘Kom.liği’ veya bazı yerlerde ‘Kom’ şeklinde yazılmış.

Bu listelere ‘sivillerin’ müdahale ettiğine işaret.

Fişleme listelerinde askeri hakimlerin bulunduğu kuvvet, rütbe ve görev yerlerinde hatalar var. Ancak asıl ‘bomba’ ya şimdi geliyorum.

FİŞLEME LİSTESİ İLE SIKI YÖNETİM DİREKTİFİ NASIL AYNI OLUR?

Gelelim asıl şok detaya.

Bu fişleme listesi ile Yurtta Sulh Konseyi’nin darbe gecesi yayınladığı Sıkıyönetim Mahkemeleri Görevlendirme Listesi yani unutmayın dediğim “Direktif -B” ile neredeyse aynı. Her iki listeyi karşılaştırmalı incelediğinizde, bu iki listeyi aynı kişilerin hazırladığı tartışmasız bir şekilde görülebiliyor.

Nasıl mı?

“Fişleme Listesi”nde isimleri bulunan 195 askeri hakimin 194 tanesi “Direktif-B” de görevlendirilmiş. Sadece bir yüksek hakim ile ilgili farklılık var. Onun dışında liste birebir aynı.

Dikkat edin, birisi 2015’ten itibaren oluşturulan fişleme listesi diğeri darbe gecesi yayınlanan sıkı yönetim direktifinin eki.

Devam edelim.

15 Temmuz 2016’da TSK’da toplam 66 askeri hakim adayı vardı. Fişleme listesinin sonunda “Not: 65 askeri hakim adayının tamamı PDY mensubudur” ibaresi var. Bu ifadeyi kim neden yazmış olabilir ayrıca analiz edeceğim.

Ancak 66 hakim adayı varken fişlemede “65 askeri hakim adayının tamamı” denmesi ilginç. Daha da ilginç olan şu; Yurtta Sulh Konseyi’nin yayınladığı “Direktif B” de de 65 hakim adayı görevlendirilmiş. Her iki listede 1 kişilik bir hata var. Hata, bu bir kişilik sapma ile sınırlı değil.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden bir gün önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın 7 saate yakın baş başa görüştüğü ortaya çıkmıştı.

HAVA DEĞİL KARA YAZILMIŞ

15 Temmuz’da Diyarbakır’da görevli olan Hava Hakim Üsteğmen Tuba Özkan’ın görev yeri, Fişleme Listeleri’nde Kara Kuvvetleri olarak yazılmış. O kadar hata olabilir ne var bunda diyebilir siniz.

Hava yazacakken Kara yazmışlar. Evet basit bir hata denebilir. Ancak ne hikmetse aynı hatayı 15 Temmuz 2016 akşamı yani darbe anında Yurtta Sulh Konseyi’nin yayınladığı Direktif B de de aynı şekilde tekrar edilmiş.

Yani TSK’daki ‘FETÖcü hakim-savcılar’ listesi yapanlar ile ‘darbeciler’ aynı hatayı yapmış !
Daha bitmedi.

Fişleme listeleri ile Direktif B arasında başka ‘pişti’ler var.

Mesela Yüzbaşılar Hakim Erhan Alp ile Mustafa Kayaalp hem fişleme listesinde hem de Direktif B’de aynı şekilde üsteğmen olarak yazılmış. Fişleme yapıldığı tarihte muhtemelen üsteğmendiler.

Ancak terfi almalarına rağmen yaklaşık bir yıl sonra hazırlanan Direktif B’de üsteğmen olarak kaldılar. Dahası 15 Temmuz sonrası çıkan KHK’larda rütbeleri doğru şekilde yüzbaşı yazılmış. Eğer sıkı yönetim direktifindeki listeyi Genelkurmay’dan birileri 15 Temmuz’a yakın bir tarihte hazırlamış olsaydı yüzbaşı olan iki hakimi bir yıl önce hazırlanmış olan fişleme listesinde olduğu gibi üsteğmen yazmazdı.

AYNI ANDA AYNI ŞEKİLDE

Bu hatayı (!) hem fişlemeyi yapanların hem de darbecilerin aynı anda aynı şekilde yapması hayli ilginç bir durum.

Devam edelim…

TSK yazım jargonunda askeri hakimlerin sicilleri yazılır. Darbe gecesi yayınlanan sıkı yönetim direktifinin eki Direktif B’de bu yok. Bilin bakalım başka nerede bu yazım kuralına uyulmamış?

Bildiniz; fişleme belgesinde.

Ayrıca TSK yazım jargonunda Deniz Kuvvetleri’nde askeri hakimler için ‘As.Hak’ yazılıyor. Fişleme listelerinde bu kurala uyulmamış ve ‘Dz Hak’ yazılmış. Ne hikmetse aynı yanlış (!) Yurtta Sulh Konseyi üyeleri de yapmış ki Direktif B’de de aynı hata var.
Bir diğer tuhaflık ise şurada;
Fişleme listesinin bir numarasında Albay Muharrem Köse var. Rütbe ve kıdem olarak Köse’den üstte olan isimler sonra yazılmış. Aynı tuhaf uygulama bir yerde daha var; Direktif B’de. Sıkıyönetim Direktifinde yer alan sıralama ile fişleme listesinde yer alan sıralama aynı.

Yani ‘darbeciler’ tıpkı fişlemeciler gibi yazım kuralları yanında rütbe ve kıdem sırasını da dikkate almamış.

Gelelim ihtimallere.

Yani nasıl oluyor da Mehmet Zeki Üçokların, Metin Yüzbaşıoğluların övünerek anlattıkları ‘Fişleme Belgeleri’ ile 15 Temmuz akşamı Genelkurmay’dan çıkan Sıkıyönetim Direktifi ekleri aynı oluyor ?

İhtimalleri sırasıyla ele alalım.

TANIK İFADESİ YOK

Birinci ihtimal “fişleme listeleriyle sıkıyönetim ek listelerini Cemaatçiler yaptı.”

Öncelikle fişlemelerin ‘Fetö’ mensuplarınca yapıldığına dair belge, bilgi yada açık-gizli tanık ifadesi yok. Kaldı ki fişleme yaptıklarını başta Zeki Üçok ve Metin Yüzbaşıoğlu mahkemede açıkça söyledi. Ayrıca fişleme listelerinde yer alan herkes ‘fetö’cü olsa TSK’dan atılır, tutuklanır, müebbetle yargılanırdı. Oysa adı listede olduğu halde TSK’dan ilişiği kesilmeyen, halen görevde alan 26 hakim var.

Ayrıca fişlemeyi yapan ‘fetö’cü birileri olsa fişledikleri 65 hakim adayının karşısına “Tamamı PDY mensubudur” diye yazmaz. Fişleme listelerinin ‘fetö’cü birileri tarafından yazılmadığını gösteren başka detaylar da var ama uzatmamak adına ikinci ihtimale bakalım.

İkinci ihtimal bu iki listenin farklı kişilerce hazırlandığı, benzerliklerin ‘tamamen tesadüf’ olduğu varsayımı.

15 Temmuz sonrası fişleme listesindeki herkes ile ilgili örgüt üyeliği suçlaması getirilmedi. Benzerliklerin niteliği ve 15 Temmuz akşamından itibaren direktifin Ek-B’si yerine fişleme listesinin adli idari işlemlere esas alınmış olması tesadüf ihtimalini boşa çıkarıyor.

MÜCADELE EDEN ÇEVRELER

Üçüncü ihtimal ise Direktif EK-B ile Fişleme Listelerini hazırlayanların “Fetö ile mücadele eden çevreler” tarafından hazırlanmış olması. Bu ihtimal diğer iki ihtimale oranla akla en yatkın olan. Çünkü daha ilk sayfada “ Not: 65 Askeri Hakim Adayının Tamamı PDY mensubudur” ifadesi var. Ayrıca 17, 23 ve 25. Ağır Ceza Mahkemelerinde süren yargılamada ‘tanık’ veya ‘müşteki’ olarak ifade veren eski Balyoz ve Askeri Casusluk Davası sanıkları açıkça “Cemaatçi olduğunu düşündükleri isimleri listeleyip ilgili yerlere verdiklerini” söylüyorlar.

Dördüncü ihtimal ise fişleme listelerinin MİT’ten veya emniyetten gelmiş olması.

Mahkeme dokümanları ışığında bakılırsa bu ihtimal de devre dışı kalıyor. Çünkü Milli Savunma Bakanlığının mahkemeye yolladığı evraklar da MİT’in hazırladığı fişlemelerin örnekleri var. Aynı şekilde TSK ve Emniyetin fişleme örnekleri de mevcut. Söz konusu yazışma ve bilgilerle 15 Temmuz sonrası adli operasyonlara kaynaklık eden fişlemelerin hiç bir benzerliği yok.

Uzun bir yazı olduğunun farkındayım. Ancak ortada 15 Temmuz gibi ciddi bir olay var. Yüz binlerce kişi bu kumpasın mağduru. Binlerce kişi suçsuz yere hapiste çürüyor. Erdoğan ve müttefikleri 15 Temmuz’u “Allah’ın lütfu” olarak tanımlayıp keyfini çıkarırken ülkede rejim değişti. Başta Hulusi Akar, Hakan Fidan, Abidin Ünal gibi isimler ifade bile vermezken Harbiyeli çocuklar müebbet hapis cezası aldı.

HAYATİ ÖNEME SAHİP

O yüzden gerçeği aramak, ayrıntıları kovalamak hayati öneme sahip.

Bu yazıda uzun uzun anlattım. ‘Fişleme listeleri’ni yapan kişiler kimse 15 Temmuz darbecileri de onlardı. Fişleme belgeleri ile Sıkıyönetim listelerinin birebir aynı olması adresi işaret ediyor. Sadece Ankara 17, 23 ve 25. Ağır Ceza Mahkemelerinde görülen askeri hakimler davasına bakarak bile ‘gerçek failleri’ görmek mümkün.

Bazen yapılan ‘küçük bir hata’ bütün hikayeyi alt üst edebilir. 15 Temmuz’un ‘gerçek failleri’ fişleme listelerini aynen-hatalarıyla birlikte- sıkı yönetim listesine dönüştürerek ciddi bir açık vermiş oldular. Fişleme listelerindeki sıralama ile sıkıyönetim direktifindeki sıralama bile aynı.

Tabi bakmak ve görmek isteyenler için.

[BoldMedya] 20.11.2019

Veysel için cezaevini arıyorum, telefondan kaçıyorlar

HDP Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, cezaevinde kötürüm kalan Veysel Avunan için cezaevi yönetimini aradığını ama yetkililerin kaçtığını söyledi.

BOLD – TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu geçtiğimiz günlerde bazı komisyon üyeleriyle birlikte yoğun şikayet aldıkları ve işkence iddiasıyla gündeme gelen Elazığ Cezaevini ziyarete gitti. Adli ve siyasi koğuşları tek tek gezen ve mahkumların şikayetleri ile uğradıklarını hak ihlallerini not alan Gergerlioğlu, izlenimlerini Ahwal Podcast’te anlattı.

Cezaevinde yürüyemeyen hale gelen Veysel Avunan ve kanser hastası eski Kars Milletvekili Mülkiye Birtane’nin durumu hakkında da bilgi veren Gergerlioğlu, “Veysel için Elazığ Cezaevini arıyorum. Telefondan kaçıyorlar. Aslında en zorlu cezaevi benim için. Gittiğimde yüzlerine de söyledim. 1.5 yıldır kaç tutuklu için aradıysam kaçtılar” dedi.

İşte Gergerlioğlu’nun izlenimleri…

ELAZIĞ CEZAEVİNDE NE GİZLENİYOR?

Elazığ Cezaevi, müdürlerinin telefona çıkmak istemediği, çeşitli bahaneler bulduğu bir cezaevi. Bunu yüzlerine de söyledik. Bu cezaevini tetkik ettik, koğuşları gezdik. Acaba ne gizleniyor? Neden telefonlarımıza çıkılmıyordu?

Diyarbakır Barosunun Elazığ Cezaevi hakkında hazırladığı bir rapor vardı. 9 Ağustos 2019’da yayınlanan rapora göre bazı mahkumların infaz koruma memurları tarafından işkence görüyordu. Şiddetli bir şekilde darp edildiğini söyleyen mahkumlar vardı. Baro cezaevinde bu kişilerle görüşerek bir işkence raporu düzenlemişti.

Cezaevinde yetkililerden bilgi aldıktan sonra bütün koğuşları tek tek dolaştık. Adli koğuşları, siyasi koğuşları, kadın, çocuk bölümü her tarafı gezmeye çalıştık.

ADLİ KOĞUŞLAR: GAYRİ İNSANİ UYGULAMALARA MARUZ KALIYORUZ

Adli bölümdeki tutuklular, fanilanın altına giydikleri içliklerinin toplandığını ve üşüdüklerini söyledi. Bunu cezaevindeki tüm mahkum ve tutuklular söylüyordu, genel bir şikayetti. Nedenini  anlayamadık. Mahpuslar ilk defa cezaevine bir heyetin geldiğini de belirtti. Gece kaloriferler az yandığını, sevklerde sorunlar yaşadıklarını, farklı koğuşta akrabası bulunanların bir araya gelmelerinin engellendiğini, yemeklerin çok kötü olduğunu ve günde en fazla 2 ekmek verildiğini ifade ettiler.

Gayri insani uygulamalar da vardı. Herkes berbere gidip tıraş olabilecekken berber koğuşa geliyor ve herkesi 3 numaraya vuruyor. Yerde yatanlar vardı. Koğuşlar kalabalıktı. 10 kişilik yerde 21 kişi kalıyordu. Üst kat koğuşa çıktığımızda her taraf ranza ve insanlar tepe tepe yatıyor. Namaz kılacak bir yer bile yok diyenler oldu.

SÜNGERLİ ODALARDA DARP GÖRÜYORUZ

PKK taraflı ve tarafsız koğuşlarına girdik. Bir PKK’dan ayrılanların koğuşu oluyor, bir de PKK koğuşu oluyor. Her birinden şikayetleri aldık. Yönetimin çok kötüleştiğini ve ara sıra darp edildiklerini söylediler. Burası TC’nin bir cezaevi değil, adeta Elazığ Cumhuriyeti haline geldi diye önemli bir eleştiri yapıyorlardı. Süngerli odalarda darba uğradıklarını söylediler. Bu süngerli odalara da gittik. Dört tarafı plastik, penceresiz, havasız, kokan, oldukça kötü bir ortam. Güya öfkeli mahkumların sakinleştirildiği bir yer olduğu söyleniyor.

Nakillerde önemli sorunlar var. Nakil için cezaevine verilen ilk dilekçelerin doğru değerlendirilmiyor. Görüş saatleri kısıtlanmış, 1 saat yerine 25 dakikaya düşürülmüş. Kantinlerde istediklerini bulamıyorlar ve kantin fiyatları pahalı. İki spor ayakkabısı bulundurmak isteyenlere izin verilmiyor. Bir spor ayakkabısı, bir kundura ayakkabı diyerek ikincisine izin yok, oysa cezaevi ortamında kundura ayakkabıya ihtiyaç duyulmuyor. Telefon görüşmesi saatlerinde hakları olan etkinliklerin kaynadığını ve haklarını kaybettiklerini de belirttiler.

Bu koğuşlarda kalanlar denetimli serbestlik haklarının yakıldığını da ifade etti. ‘Örgüt koğuşundasın’ diyerek yapılıyormuş… PKK tarafsız koğuşundakilere birtakım sorular sorularak infazlarının yakıldığı yönünde şikayetler aldık. Bu nasıl oluyor? ‘Söyle bakalım PKK terör örgütü müdür, Öcalan hakkında ne düşünüyorsun gibi.’ sorular…  Zaten tarafsız bölüme ayrılmış kişiler baskı altında tutulduklarını söylüyor. Bu sorularla idarenin infazlarını yakma niyetinde olduğunu söylediler.

HÜCRE CEZALARI

Güncel gelişmelerden etkilendiklerini, mesela Barış Pınarı Harekatında baskıların arttığını söylediler. Aileleri uzak şehirde olduğu için dört yıldır babasını, kardeşini göremediğini söyleyen mahpuslar vardı. Geliş-gidiş maddi manevi oldukça zor. Bir mahkum, ‘6,5 yıldır gelen ilk heyet sizsiniz’ dedi. Personelle en ufak bir tartışmanın hemen tutanağa geçirildiğini ve hücre cezası aldıklarını söylüyordu.

KANSER HASTASI ESKİ BİR MİLLETVEKİLİ

HDP Kars milletvekili Mülkiye Birtane’yi de orada gördük. Hipertansiyon ve kanser hastasıydı, oldukça bitkin ve zor durumdaydı. Konuşmada bile zorlanıyordu. Hastaneye sevk sırasında kötü muamele gördüğü için hastaneye gitmeyi protesto ettiğini, gitmediğini söyledi. Yeni Yaşam ve hafta sonu Evrensel gazetesinin verilmediğini belirtti.

4 YAŞINDA BİR ÇOCUK VARDI

Bir çocuk vardı 4 yaşında. PKK mahpuslarının birinin çocuğuydu. Oyun ortamı, beslenme durumu sıkıntılıydı. Psikolojik sıkıntılar da yaşıyordu. 3 kişiden fazla kişinin fotoğraf çekilmesi yasakmış, nedenini anlayamadık. Başında bere olan bir kadın mahpusa neden bere taktığını sorduk, vitaminsizlik ve üzüntüden saçının döküldüğünü söyledi.

Yaşlı ziyaretçilerin arama esnasında iç çamaşırlarına kadar arandığını, bu aramaların taciz anlamına geldiğini, aranma esnasında ağladıklarını söylediler. 5 saat havalandırmanın az olduğunu, artırılmasını, 7 kitap sınırlandırmasının az olduğunu, kendilerinin çok kitap okuduğunu, bunların hep kısıtlama ve hak ihlaline girdiğini de ifade ettiler.

CEMAAT KOĞUŞU

Fetö koğuşlarına da girdik ve burada Veysel Avunan’ın durumu gerçekten üzücüydü. Bu sene mart ayında şikayetleri başlamış. Sevk gecikmeleri, savsaklamalar, gevşek tutmalardan sonra ancak ağustos ayında hastanelere götürülmüş, tedavilere başlanmış ve durumu ağırlaşması üzerine yoğun bakıma kaldırılmış. Ardından da beyin hasarı olan, yürüme hasarı olan, yürüyemeyen oturmaya mahkum bir insan olmuş. Sevkleri, tedavisi ve bakımı geciktiği için yoğun bakımda ölümden dönmüş. Vücudunda hasarlar kalmış bir insan. Sağlık hakkı ihlallerinin insanları ne duruma getirdiğine dair bir görüntüydü hali. Komisyon üyeleri buna ilgi gönderdi. Sanırım bazı gelişmeler olabilir.

İçlikler burada da yasak, infaz koruma memurlarının kaba davrandığı, mektupların kısıtlandığı, geciktirildiği, dişi kırılanın 3 haftadan önce doktora gidemediği, bir kanal tedavisi için 5 aydır beklendiği şikayetleri vardı. Ziyaretler esnasında emanet eşya dolaplarında hırsızlık olduğunu söylediler.

HUKUK KAZANAN AMA OKUYAMAYAN BİR TUTUKLU

Bir kişi Sakarya Üniversitesi Hukuk bölümünü kazandığını ve o bölgeye nakil yaptırmak istediğini ama nakil yaptıramadığı için üniversite okuyamadığını söyledi. Buradan oraya gidiş geliş madden olmayacağını söylüyordu. Dilekçelerin sorunlu olduğunu, istediklerinde dilekçeleri yırttıklarını, istediklerini kayda girdiklerini böyle bir şey olmayacağını, dilekçelerin buharlaştığını söylüyorlardı. Telefon görüşlerinin hafta için gündüz olduğu için çocuklarıyla görüşemeyenler, hafta sonu ya da akşam saatlerine alınması konusunda isteklerinin kabul görmediğini söylüyorlardı.

ÜSTÜRUPLU GİYİNİN, ASKILI GİYMEYİN

Kadın bölümlerinde adli koğuşta Suriyeli bir kadının gerçekten yürek yakan bir hikayesi vardı. 6 küçük çocuğu var ve çocuklar devlet korumasındaymış. 7-8 aydır çocuklarını göremiyordu. Cuma Naz Hasan adlı bir kadındı. Devlet korumasında olmasına rağmen çocuklarını kimsenin ziyarete getirmemiş. Kadınlar giysilerine karışıldığını, üstüruplu giyinin dediklerini, askılı giyinmeyin dediklerini söylüyorlardı.

[BoldMedya] 20.11.2019

Soylu cadı avını itiraf etti!

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Hizmet Hareketi'ne yönelik nasıl bir cadı avı yürüttüğüne dair itiraflar peş peşe geliyor. Önceki gün AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) faciasını savunurken, "15 Temmuz olmasa bunları 2030'a kadar devletten atamazdık." demişti. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da 15 Temmuz 2016'dan 2019 yılı kasım ayına kadar 559 bin 64 kişi hakkında soruşturma açıldığını kaydetti. Hukukçular dünya tarihinde "darbe soruşturması" ismi altında yüz binlerce kişiye soruşturma açıldığına dair tek bir vaka olmadığının altını çiziyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun yazılı açıklamasına göre 2019 yılı kasım ayı itibarıyla Hizmet Hareketi ile irtibatlı olduğu iddiası ile 559 bin 64 kişi hakkında işlem yapıldı.

Soylu, gözaltına alınan 261 bin 700 kişiden 91 bin 287’sinin tutuklandığını söyledi.

Hukukçulara dünya tarihinde darbe soruşturmalarında bu kadar geniş bir kitleyi içine alan soruşturmanın eşi benzeri olmadığına dikkati çekiyor.

19 BELEDİYE BAŞKANINA TUTUKLAMA

Go¨revden alınan belediye başkanlarına dair bilgi veren Soylu, “94 beledı·ye bas¸kanından 42 beledı·ye bas¸kanı toplam 286 yıl ceza almıs¸tır. 19’u tutuklanmış, 59’u tutuksuz yargılanmakta, 6’sı adli kontrol ve 8’i hakkında yakalama kararı vardır.” diye konuştu.

NUMAN KURTULMUŞ, KHK FACİASINI SKANDAL SÖZLERLE SAVUNDU

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, 150 bine yakın kişinin Kanun Hükmünde Kararneme (KHK) ile memuriyetten ihraç edilmesini devlet refleksi" diye savunmuştu.

KHK mağdurlarının mahkemelerde beraat etmesini de yeterli görmeyen Kurtulmuş, "Beraat etmesi örgüt üyesi olmadığı anlamına gelmez. Örgüt üyeliğini başka şekilde delillendiriyoruz. 15 Temmuz olmasaydı bunları (KHK mağdurları) 2030 yılına kadar atamazdık." ifadelerini kullanmıştı. 

[Samanyolu Haber] 20.11.2019

Muhabbetin Dozunu Ayarlama [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi Muhabbetin dozunun ayarlanması hususunda şöyle diyor:

“Cenab-ı Hak bir çocuk ihsan edince, -Kur’an’ın bir âyetinde ifade edildiğini gibi- bütün kalbimizle ve sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek –hâşâ ve kellâ-  Allah’ı (c.c.) sevme ölçüsünce bir alâka İFRATINA  girmemeliyiz.

“ALLAH  (c.c.) nazarında bu bir nevi ŞİRK sayılabilir. Evet doğrudan doğruya evlat sevgisine inhimak edip ALLAH’ı (c.c.) unutmanın büyük bir yanlış olduğu şüphesizdir. Ayrıca, bir yönüyle çocuğa karşı sizi böyle hesapsız hareketlere sevk edecek bir sevgi de zararlıdır. İşte Allah (c.c.) nezdinde yasak olan sevgi bu olsa gerek. Allah’a (c.c.) karşı göstereceğiniz muhabbeti, herhangi bir faniye yönelttiğinizde o sevgi bazen GAYRETULLAH’a dokunabilir.

“Evet şu hususlardan ötürü sevgide itidal çok önemlidir: 1. Gönüllerin Sultanı, ALLAH’tır  (c.c.). Gönülde O’nun muhabbetinin yerini hiçbir muhabbet almamalıdır. 2. Katiyen bilmeliyiz ki, bu yavru, ALLAH’ın (c.c.) bize emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi ve alâka, o EM NETİN bakım ve görümü için verilmiş bir avans be bir TEŞVİK  PRİMİ’dir. Evet, sizin o yavruya karşı sevginiz, sadece Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın (c.c.) bir hediyesidir ve ALLAH’ın (c.c.) size tevdi ettiği o emanete kusursuz  bakmanız için verilmiştir.”

Hareket ve tavırlarımızda DOZ meselesi çok mühimdir.  Zehiri bile İLAÇ yapan DOZ’unun ayarlanmasıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanın kalbinin aslında Allah’ın muhabbetinin yerleşmesi için bir TAHT olduğunu söylüyor. O tahta Muhabettullahtan başka hiçbir şeyin oturtulmaması gerekmektedir. Ama, acelecilik, hırs, aşk-ı mecazi ve siyaset gibi şeylerin yırtıcı ve delici oldukları için kalbi delip parçalayarak girip o tahta oturduklarını bu yüzden Cenab-ı Hakkın darılıp aksiyle tokat vurduğunu ifade ediyor.

Bir misal olarak bir valide, Allah’ın lütfu olarak güzel ve gürbüz evlad dünyaya getirir… Her nazarı onun üzerindedir. Validenin de bütün sevgisi ona odaklanmıştır. Dayısı bu valideye “Bu çocuğa nazar değdireceksin, nereye gitmişsem senin oğlundan bahsediyorlar!..”  der. Gerçekten birkaç gün sonra on aylık iken bu güzel çocuk bir anda vefat eder. Bunun üzerine dünyası yıkılan vâlide, “Dünya madem büsbütün fâni imiş. Öyleyse ben fâni olmayan Bâkiye dönüyorum” diyerek tamamen Cenab-ı Hakka yönelir…

Meşhur Merv  Sultan  İbrahim Edhem, İlahi bir ikaz ile saltanatı terk edip Allah’a teveccüh eder. Dolaşa dolaşa Kâbe’ye ulaşır. Seneler sonra oğluna kavuşur. Ona hasret ve muhabbetle kucaklayıp sarılınca, bir ses duyar “Yâ İbrahim Edhem bir kalbde iki muhabbet olmaz!” Nidası üzerine İlahî muhabbeti tercih etmesi neticesi oğlu kucağında can verir ve yere serilir!..

Cenab-ı Hakkın VEDÛD  ismi cansız, câmid varlıklara tecelli edince (ister atom zerrelerine, ister kürrelere, seyyarelere olsun), câzibe yani çekim kanunu olarak tezahür eder. En küçükten en büyüğe herşeyi birbirine bağlar. Eğer VEDÛD  ismi insan gibi şuurlu varlıklara tecelli ederse  derecesine göre muhabbet ve aşk olarak kendisini gösterir.

Cenab-ı Hak, insanın kalbini, Kendisinin sevgi ve aşkı için bir TAHT yapmıştır. O tahta başkalarının oturmasına razı olmaz. Ancak, yaratılanı, Yaradan’dan dolayı sevenler müstesnadır.

Fakat acelecilik, hırs, aşk-ı mecâzî ve siyaset, parçalayıcı bir özelliğe sahip oldukları için kalbi delip, o tahta otururlar. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, darılır ve aksiyle tokat vurur. Dikkatli olmalıyız.
Üstad Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dalı’nın Birinci Meyvesinde şöyle diyor: “Ey nefis-perest nefsim!.  Ve ey dünya-perest arkadaşım!  MUHABBET, şu kainatın varlık sebebidir. Hem şu kainatın râbıtasıdır. Hem şu kainatın nurudur. Hem hayatıdır. İnsan, kainatın en câmî (her türlü özelliği içinde barındıran) bir meyvesi olduğu için, kainatı istilâ edecek bir Muhabbet o meyvenin çekirdeği olan KALBİNE  yerleştirilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbetle lâyık olacak, nihayetsiz bir KEM L  SAHİBİ olabilir.”

Muhabbetin DOZ’u iyi ayarlanmalıdır: “Öyle insanlar vardır ki, Allah’tan başkasını Allah’a denk tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları  severler. Müminlerin Allah’a olan sevgileri ise, herşeyden daha kuvvetli ve daha ileridir.”  (Bakara Suresi, 2/265)

“Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar (binekler), davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlar için süslenmiştir; onlara câzip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir nimetinden ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” ( l-i İmrân Suresi, 3/14)

Onun için muhabbetin dozunu iyi ayarlamak gerekmektedir.

[Safvet Senih] 20.11.2019 [Samanyolu Haber]

Ailesinden ayrılırken canından can kopar insanın [Ali Turna]

Tarih 07.09.2018... Yazmak için yazmak gibi olacak bugün. Her günümüz aynı burada. Kalk, namaz, kahvaltı, Kur’an, kitap, yemek, namaz, ders, kitap, voleybol, yürüyüş, yemek, namaz falan filan...

39 kişiydik bir kişi daha eklendi 40 olduk. Sonra nur topu gibi bir itirafçımız oldu, gitti. Tekrar 39’a düştük. TV’deki haberlerde siyasetçilerin dalga geçer gibi yaptıkları “af  muhabbetleri” bile umurumuzda olmuyor artık. Suçlu değiliz ki affetsinler...

Üç hafta oldu revire çıkmaya çalışalı. Nihayet bugün teşrif etti doktorum ve ilaç yazdı, bakalım ne zaman gelecek ilaçlar. Açık görüş hakkımız da geldi geçti bu ay ki. Bir ay sarılamayacağım kızıma... Zihnimi olabildiğince meşgul etmeye çalışıyorum. Bol bol kitap okuyorum ve hayal kuruyorum. Kitapta yazmaya niyetleniyorum bakalım başarabilirsem...

Hayalimde bir dekor kurdum ve kahramanlarımı oluşturdum, bu ara onlarla yaşıyor gibiyim. Dinç kalmaya çalışıyorum. Yemekler çok iç açıcı değil, kantin de yeterli değil, istediklerimizi getirmiyorlar. Yine de aç kalmadığımız için şükrediyoruz. En azından kahveme kavuştum ve sigarayı azalttım. Zaten mahpus hayatı yaşıyoruz bir de üzerine içerideki yasaklar olunca, kendimi iyice kısıtlanmış hissediyorum. Her gün çamaşır yıkamaya çalışıyorum. Elle bir yere kadar yıkanabildiğinden, beyazlarımız asla eskisi gibi olmuyor.
Daha beyaz olamayan bütün beyazlarımı, gri olarak kabullendim, yadırgamıyorum artık.
Günler ibadet ve kurulan onlarca hayalle geçiyor. Havalar inceden soğumaya başladı. Dedim ya bugün yazmak için yazıyorum. Daha doğrusu biraz da zihnimi meşgul edebilmek için.
Bir gün bu karanlık bitecek, aydınlığa ulaşacağız ve o gün ben bir bayram edasıyla evime gideceğim...

YİNE BİR AÇIK GÖRÜŞ GÜNÜ

Eğer cümlelerimden kan akıyor, gözyaşı akıyor, hasret akıyor, hüzün akıyor ise bu cümlelerimin siteminden değil, yaşanan gerçeklerden dolayıdır. Her gün farklı bir acı yaşanan mahpustan mutlu edici, tebessüm ettirecek hikâyeler beklemeyin. Yine öyle  bir gün... Gözlerim bir noktaya mıhlanıyor ve içimden bütün benliğimle haykırıyorum:

“Neden?”
Cevap çok basit aslında:
“Kader.”
Kabulleniyorum, inanıyorum ama elimde değil gene de soruyorum:
“Sebep ne?”

Hayattan ise tercihimiz ölüme. Bir ölüm acısıdır yaşadığımız, her açık görüş sonrası ruh halimiz. Ayrılırız. Onlar bizsiz özgürlüklerine, biz ise onlarsız, sebebini anlayamadan kaldığımız koğuşumuza döneriz. Ayaklarımız isyan eder ayrılmak istemeyiz, gardiyanlar ittirir. Son kez döner bir daha bakarız ardından. Son bakışımızı hafızamıza kazırız gün be gün anmak, ağlamak için. Tam kapıdan çıkacakken arkadan bir ses BABA diye. Koşar çocuk sarılır babaya annesinin elinden kaçıp. Baba iri yarı cüssesine rağmen tüm gücü tükenmiş çöker diz üstü ve bağrına basar. Türlü yalanlarla ikna etmeye çalışır kızını. Mahpustur, aksi halde kimse ayıramaz o babayı meleğinden. Sarılırız, ağlarız, yüreğimiz parçalanır, yumruk halindeki elimizi ısırır ve sanki canımızdan can ayrılır gibi ayrılırız ailemizden. Yıllara sığdıramadığımız zamanı, o açık görüş saatine sığdırmaya çalışırız.

Öncesi vardır bu görüşmenin. Üç gün öncesinden başlarız provaya. Söylemek isteyip de söyleyemediklerimizi yazar ve ezberlemeye çalışırız. Eğer ezberlemezsek heyecandan unutuyoruz, çünkü o an aklımıza hiçbir şey gelmiyor. İlk aşk buluşması heyecanıyla koşar ve hüzünlü bir ayrılık ile bir saatlik görüşümüzden döneriz yine koğuşumuza.

Açık görüşe gitmeden önce ise en temiz kıyafetlerimizi giyer, tıraşımızı olur ve kısıtlı bütçemizle aldığımız ikramlarımızı  hazırlardık. Açık görüş yolunda ise bir elimizle heyecandan ve özlemden deli gibi atan kalbimizi tutar, öbür elimizle de ikramlarımızı taşırdık. Ve içeri girer girmez o ilk bakış, ilk sarılma... Bundan gerisini anlatabilecek kelimelerim yok. Çünkü ne söylesem yetersiz kalır. Karşılıklı gözyaşları akıtılır.

Öncesinde kendimize ağlamamak için söz versek de sonradan tutamayacağımızı anlayıp o uzun süredir tuttuğumuz nefesimizi gözyaşlarımız ile bırakırız. Eşimizle, annemizle, babamızla konuşurken bir yandan da çocuğumuzu okşar kokusunu içimize çekeriz.

“Bir daha hiç bırakma.” der masum yüzlü melek. Biz ise susar cevap veremeyiz. Elimizde değildir çünkü... Çok sarılırız çocuklarımıza, stoktur aslında bizim yaptığımız. Bir dahaki görüşe kadar dayanabilmek için, sabredebilmek için stok yaparız. Biz istediğimiz zaman sarılamayız çünkü çocuklarımıza. Odasına girip kafasını okşayamayız veya çocuğumuzun yüzünü güldürecek şeyler alamayız. Elimiz kolumuz bağlıdır çünkü bizim mahpusta..

Ve görüş biter. Biz de biteriz... Koğuşa döndüğümüzde herkes hâlâ beraber olan duygularını hissetmek için köşesine çekilir. Bedenler ayrılır belki ama ruhlar ayrılmazlar. Kapalı görüş ise daha büyük işkencedir bize. Görürüz, duyarız ama dokunamayız, sarılamayız. Bu duygu, bu işkence ruhumuzu acıtır, telafisi olmayan bir yara açar kalbimizde. Yine de her şeye inat boyun eğmeyiz, alışmayız o kalın camlara, bir saatlik görüşlere ve onların direttiği hayata...

Her zaman ruhumuz özgürdür bizim, tutsak olan bedenimize inat...

GERİDE BIRAKTIKLARIMIZ

Aslında geride bıraktıklarımızın tam karşılığını, nelere ve kimlere sahip olduklarımızı gördük, değerini anladık veya sahip olduğumuzu zannettiklerimizin aslında bize ait olmadıklarını gördük. Birkaç selam gönderenden başka dostlarımızın olmadığını gördük. Her hafta zorluklar içinde gelip giden ailemizin tek varlıklarımız olduğunu anladık. Geride bıraktığımız eşyaların aslında hiç bize ait olmadığını gördük. Eşyalar yanı başınızdaysa sizindir. Bir nevi ölmeden ölünüz provasıydı. Bir gün öldüğümüzde hiçbirinin bize ait olmadığını ve bir gün mutlaka unutulacağımızı anladık. Her gün arayıp soran dost, arkadaşlarımızın bir günde nasıl irtibatlarını kestiklerine müşahede ettik. Geride bizi düşünen, bizi özleyen, bizim için gözyaşı akıtan yalnız çocuklarımız, eşlerimiz, anne, baba, abi, ablalarımızdı.

Bir gün haberlerde bazı sapıkların bir kadının evine girip tecavüz ettiği haberini seyrettiğimde üç gün kendime gelememiştim. Eşimiz dul, çocuklarımız yetimdi ve başlarına bir iş gelse biz en fazla üç gün sonra öğrenebilecektik ve hiçbir şey yapamayacaktık. Bu kadar çaresiz bu kadar mahpustuk. Yediğimiz açık büfeler, ticaretlerimiz, arabamız, işyerimiz, gardırobumuzdaki eşyalar, gittiğimiz yollar, vasıflarımız hepsiyle bağlarımız kopmuş ve hepsi geride kalmıştı. Açık görüşlerde bir saate sığdırabildiğimiz aile bağlarımız kalmıştı sadece. Diğer sosyal bağlantılarımız tümden kopmuştu.

Tahliye sonrası o bağlantılar hiç olmadı. Tek tük gerçek dostlarım hariç aranmaya, görüşülmeye korkulan biriydim. Yalnızlığımız  tahliye sonrası da devam etti. Korku cumhuriyetinde uzak durulması gereken biriydim artık. İçeride biz sadece kırk kişiydik, can cana et tırnak gibiydik. Tahliye sonrası aslında onların da mecburiyetten öyle olduğunu gördük. Tahliye sonrası onlar da irtibata geçmekten korkuyor, telefonlarını açmıyorlardı. İçerideyken anılarımı hayal kurarak hep canlı tutmaya çalıştım. Rüyalarıma işliyor, hayallerini kuruyordum. Tahliye sonrası onlar da kaybolmuştu. İçeride yalnızken dışarıda tümüyle yapayalnızlığa mahkum olmuştum. Geride bıraktıklarımızın ne kadar anlamsız olduğunu anladım. En büyük zenginliğim elimde kalan yalnızlığımdı. Sahip olduğum sarıldığımda eşim, başını okşadığımda çocuğum ve her daim bizi gözeten namazlarda, dualarda görüştüğüm yalvardığım yaradanım olduğunu anladım. Geride bıraktıklarımızın aslında hiç sahip olmadığımız şeylerin olduğunu gördüm. Yaptığımız bol sıfırlı ticaretler, yemekli toplantılar, bayram, cuma, doğum günü mesajları hepsinin menfaate dayalı bir ilişki olduğunu tüm çıplaklığıyla gördük. Kaderi yaşadık. Kazanım ve kaybedişlerin muhasebesini daha kolay yapıyorum artık.

Hayatın bir varmış bir yokmuş arasına sıkışmış bir lahza olduğunu öğrendim. Kaybedişliği yaşadık tüm benliğimizle. Sıfırı tüketen bir insanın bir sonraki hayatı hep kazanımdır. Ve artık sahte harç kullanmıyorum hayatımda. Temelini daha sağlam atar oldum hayatımın. Yaşım 42 ve yeni doğmuştum. Yıkılan enkaza yeni temel atmak daha bir kolay oluyor. Hayata farklı pencereden bakabiliyorum. Geride kalanlar aslında zaten bizim değilmiş meğer. Artık eşyaya çok anlam yüklemiyorum. Tek üzüldüğüm insanlara artık çabuk güvenemiyorum ve hep bir acaba diyeceğim.

Bir hikâye vardır anlatılır. Arap bir şeyhin çok meşhur, çok pahalı, çok güçlü bir atı varmış. Bütün yarışlardan birinci çıkar, çok gösterişli bir atmış. Rakip aileler toplanmış namlı bir hırsız tutmuşlar bu atı çalması için. Şeyh bir gün bu atla çöle gezmeye çıkmış. Hırsız çölde şeyhin geçeceği yolda perişan bir şekilde yatıp, “Allah rızası için su.” diye inlemeye başlamış. Bunu gören şeyh atından inip hırsıza su verecekken bir dönmüş ki atı yok. “Eyvah” diyip üzülmüş. Hırsız demiş ki, “Ne üzülüyorsun, bir sürü atın var, bir tanesi olmasa ne olur?” Şeyh demiş ki, “ Ben atıma üzülmüyorum, bundan sonra çölde susuz kalan kimseye su vermeyecekler artık buna üzülüyorum.”

Bendeki duygu hali de aslında tam bunun gibi. Evet, bir sıkıntı yaşadık, belki birçoğu hâlâ yaşıyor ve yaraların bir kısmı sarılabilir, tedavi edilebilir ama içimizdeki yıkılan güven, vicdan, samimiyet gibi bir sürü yara tedavi edilebilir mi bilmiyorum. Geride bıraktıklarımıza içeride üzülürken tahliye sonrası bunlara değmediğini anladım. Sadece üzüldüm.

Hayat öğretmeni her daim bize bir şeyler öğretiyor ve öğreneceğimiz çok şey var.

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 20.11.2019 [Samanyolu Haber]

Ahmet Bozkuş, AP’deki o programı anlattı: “Dünyanın tüm mağdur çocukları için ses çıkarın”

1989 yılında kabul edilen ve Türkiye’nin de altına imza attığı Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 30. yılı kutlanıyor. Bu kapsamda Avrupa Birliği’nin (AB) başkenti Brüksel’de bu güne özel bir toplantı yapıldı.

Değişik ülkelerinden önceden başvuru yaparak programa gelen katılımcılar dünyadaki çocuk haklarını ve son yaşananları konuştu.

Avrupa Parlementosu’nda (AP) programa katılanlardan biri olan Ahmet Bozkuş da program sonunda Periskop üzerinden bir değerlendirmede bulundu. BM tarafından 1989’da kabul edilen sözleşmenin çocukların haklarını savunduğunu belirten Bozkuş, “Türkiye bu sözleşmeye uyacağına 1990’da imzalayarak deklare ediyor. Sözleşme en fazla ülkenin imza attığı uluslararası belge durumunda. 193 ülke bu sözleşmeye imza atmış. Beki bu ülkelerin çocuk hakları konusundaki karnesi nasıl? Etrafınıza bakın, bulunduğunuz ülkeye bakın.” dedi.

Programda Türkiye’de cezaevlerinde bulunan bebeklerin, annesinin babasının pasaport yasağından dolayı yurtdışına tedavi olmaya gidemeyen çocukların ve hamile kadınların gündeme geldiğini belirten Bozkuş, “Katılanlara bu durumdan haberiniz var mı ve bir çözüm öneriniz var mı? diye bir soru soruldu. Salonda alkış koptu. Tabi çözüm makamında olan kişiler orta yoktu. Fakat AP çatısı altında bunların kayıt altına alınması da önemliydi.” ifadelerini kullandı.

Bozkuş sözlerini, “Dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa uğramış ya da mağdur edilmiş bir çocuk için olabildiğince çok sesinizi çıkarın.” diyerek bitirdi.

‘Cezaevindeki çocuklara ses olmak kimseyi terörist yapmaz, insan yapar’
Görme engelli gazeteci Cüneyt Arat da bugüne özel bir video yayınladı. ’20 Kasım dünya Çocuk hakları günü kutlama mesajım’ diyen Arat, “Cezaevindeki çocuklara ses olmak kimseyi terörist yapmaz, insan yapar” ifadesini kullandı.

[TR724] 20.11.2019

Almanya’nın Türkiye’deki büyükelçilik avukatı gözaltına alındı: ’50 sığınmacının bilgileri MİT’in eline geçebilir’

Almanya’nın Ankara Büyükelçili’nin avukatı yapılan operasyon sonrası gözaltına alındı. Gözaltı gerekçesi olarak casusluk gösterilirken bu durumun Almanya ile Türkiye arasında kriz çıkaracağı ifade ediliyor.

Söz konusu avukatın Almanya’ya sığınma talebinde bulunun Türkiyeli vatandaşların bilgilerinin doğruluğunu kontrol ettiği belirtiliyor. Avukattan gelen bilgilere göre Almanya sığınma taleplerini değerlendiriyordu. Şu an bu bilgilerin MİT’in eline geçebileceği konuşuluyor.

Almanya’nın önde gelen medya kuruluşlarından Spiegel tarafından ortaya atılan iddia Almanya Dışişleri Bakanlığı tarafından doğrulandı. Haberde, “Alman hükümetinin, avukatın elindeki Türk muhaliflere ait hassas bilgilerin MİT’in eline geçmesinden endişe edildiği” bilgisi yer aldı.

Alman-Türk ilişkileri başka ciddi bir sınavla karşı karşıya” başlığıyla verilen haberin detayında, Büyükelçilik, Türk avukatı, Almanya’daki Türk vatandaşlarının iltica işlemleriyle ilgili olarak Türkiye’de bilgi toplaması için görevlendirdi.

Görevli avukatın “Almanya’da iltica talebinde bulunan muhaliflerin Türkiye’ye döndüklerinde ceza alıp almayacakları, eğer dönerlerse cezaevine konulup konulmayacağı” gibi konularda bilgi edinmeye çalışıyordu.

Haberde ayrıca Alman Dışişleri Bakanlığı’nın daha sonra bu “hassas” bilgi ve bulguları iltica işlemlerine karar veren Federal Göçmen ve Mülteciler Dairesine (Bamf) ilettiği yer aldı.

’50 kadar Türkiye vatandaşının bilgileri MİT’e geçebilir’
Alman medyası, aralarında Gülen cemaati üyeleri ve bazı Kürtlerin bulunduğu 50 kadar Türk vatandaşının bilgilerinin Türk istihbarat biriminin eline geçmiş olmasından endişe duyulduğunu aktardı.

Adı açıklanmayan Türk avukatın eylül ayı ortalarında gözaltına alındığı ve Almanya’nın Ankara Büyükelçiliğinin avukatın serbest bırakılması için Türk makamları nezdinde birkaç defa girişimde bulunduğu kaydedildi.

Bu bağlamda Büyükelçi Martin Erdmann’ın Türk yetkililere, bu durumun rutin bir süreç olduğunu dile getirdiği yer aldı. Ancak olumlu bir sonuç alınmadığı belirtildi.

Gözaltını kınayan Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın avukatın derhal salınmasını istediği ortaya çıktı.

Alman DPA Haber Ajansı, Almanya Dışişleri’nden adı açıklanmayan bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, olayın doğruluğunu teyit etti.

[TR724] 20.11.2019