Yağmurla gelen dua [Bârân]

YAĞAN YAĞMURU ŞİMDİ, CAMDAN SEYRETMEKTEYİM.
RAHMETİ GÖNDEREN’E, CANDAN ŞÜKRETMEKTEYİM.
DAMLALARIN ARDINDAN, BEREKET SEZMEKTEYİM.
DUANIN TAM ZAMANI, RABB’DEN İSTEMEKTEYİM.

AÇILDI BÂB-I SEMÂ, BEN HEMEN SESLENEYİM.
SAHİBİM CEVAP VERİR, AZICIK BEKLEYEYİM.
DERDİ OLAN KULLARIN, ADINA DERTLENEYİM.
KÂİNATIN RABBİ’NE, İÇİMİ BİR DÖKEYİM.

HİCRETTE UZLETTEYİM, ACAYİP BİR HİSTEYİM.
AKIYOR GÖZYAŞLARIM, YALNIZLIK İÇİNDEYİM.
SEVİNÇ-HÜZÜN KARIŞIK, HEPSİYLE BİRLİKTEYİM.
RUHUM RAHMAN’I BULDU, ARADAN ÇEKİLEYİM.

MAHPUSLARIN HALİNİ BİR GÖZDEN GEÇİREYİM.
KADER MAHKÛM ETMİŞSE, BEN ONA NE DİYEYİM.
DUA DUA YALVARIP,  VEFAMI GÖSTEREYİM.
EN YAKIN BİR ZAMANDA, BU İŞ BİTSİN GÖREYİM.

BÜTÜN GAYRETLERİMLE, RIZANIN PEŞİNDEYİM.
YÂ RABB! İKİ İSTEKLE DUAMI BİTİREYİM.
ZALİMLERİ  KAHHAR’A, BEN HAVALE EDEYİM.
HİZMETE BİR FEREÇ VER, BUNLAR DA SON DİLEĞİM.

[BÂRÂN] 27.10.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Dua insanı olmalıyız [Cemil Tokpınar]

“Duadan başka silâhımız yok” yazısıyla başlattığımız dua yazılarının bugünkü bölümüne çocukluk yıllarımdan bir hatırayla başlamak istiyorum.

70’li yıllar Türkiye’nin çok fakir zamanlarıydı. Evimizde bir tane bile elektrikli alet yoktu. Bugün marketten alınan hazır gıdaların tümü evlerde hazırlandığı gibi yemek ve temizlik işleri de elle yapılırdı. Yedi kardeş olduğumuz için ev işleri validemin neredeyse bütün zamanını alır, ama o gece ibadetinden, günlük evrad ve dualarından asla taviz vermezdi. Çamaşır yıkamak gibi uzun ve zor işlere girişirken, “Başladım işime, hayırlar gelsin başıma, 70 bin melâike yardım etsin işime. Elim kuş, bedenim taş, huri kızları bana yoldaş. Bu da bana bir dakikalık iş!” diye dua ederdi.

Sabahtan akşama kadar sürecek bu ağır işe başlarken böyle kendi kendini motive eder, arkasından Eûzü Besmeleyi çekip Yasin Suresinden okumaya başlardı. Çamaşır boyu ezberinde sureler, dualar, salavatlar resmigeçit yapardı. Bu esnada küçük çocuğu varsa ilgilenir, yine üç öğün yemek ve diğer ev işlerini aksatmazdı.

Ama hangi işi yaparsa yapsın başta namaz ve tesbihat olmak üzere hiçbir ibadetini ve evradını ihmal etmezdi. Onu ne zaman ev işlerinden birini yaparken görsem, sürekli dudaklarının kıpırdadığını, ya Kur’an ya vird, ya salavat ya da ilâhî okuduğunu görürdük. Bize dinî telkinlerde ve nasihatlerde bulunurken, “Hiçbirinize abdestsiz süt vermedim. Emeklerimi boşa çıkarmayın” derdi.

1950’lerde Risale-i Nur’u ve Üstad Hazretlerini tanımış, risale yazmış, müellifinin duasını almış, hizmete vurulmuş validem. O gün bugündür evde, tarlada, yolculukta, hastanede hep elinde Kur’an, Cevşen, Risale okurken görürüm. Bugün bile yaşlılık ve hastalığına rağmen okumaktan geri durmaz, okuma gözlüğünün önüne bir de büyüteç ilave ederek günlük evrad ve okumalarına devam eder.

“Anne, bu kadar yeter, dinlen artık, yorma kendini” dediğimizde hemen şu cevabı yetiştirirdi:

“Oğlum, dünya fani. Ölüm, kabir, ahiret çok zor. İşte geldim gidiyorum. Üstadımız onca sıkıntılara rağmen evradını hiç ihmal etmezdi.”

Niçin bu çocukluk hatırasıyla başladım? Çünkü bugün “dua insanı” olabilmek için boş ve ölü vakitleri nasıl değerlendirebiliriz, hatta yerken, içerken, gezerken, çalışırken bile nasıl dua edebiliriz” konusunu işleyeceğiz. Validem gibi dua kahramanları, en zor ve sıkıntılı anlarda bile bahanelere aldırmadan tavizsiz bir şekilde nasıl dua edileceğinin canlı örnekleri oldukları için bu hatıraları paylaştım. Zira dua insanı olmak erişilmez bir hayal değil, üstelik insan ne kadar rahat ve huzur içinde olursa o kadar çok ve iyi dua eder diye düşünmek yanlıştır. Tam tersine zaman, mekân, imkân bakımından en zor ve sıkıntılı zamanlarda bile muhteşem dualar etmek mümkündür.

“Bir dakikayı boş geçirmeyin”

Hepimizin günlük hayatında dua, zikir ve evradla geçirebileceğimiz saatlerce zamanımız vardır. Mesela, araba kullanırken, yolculuk yaparken, bir işimiz için sıra beklerken, yürürken, arkadaşlarımızla sohbet ederken yüzünden veya ezberden okuyarak veya dinleyerek pekâlâ dua ve zikre zaman ayırabiliriz.

Bir arkadaşımız çalıştığı iş yerine ve çevresine hep yürüyerek gelip giderdi. Yürüdüğü bazı mesafelerden bahsederken şu kadar kilometre veya dakika demez, “iki Yasin, yirmi Ayetel Kürsi, elli salavat” gibi ifadeler kullanırdı. Çünkü yol boyunca sürekli ezberinden Kur’an, zikir veya dua okurdu.

Her fırsatı dua ile değerlendirmek konusunda M. Fethullah Gülen Hocaefendinin yaklaşık bundan dört yıl önce yaptığı tavsiyeler bugün de geçerlidir:

“İmkân varsa, mesela oturduk bir yerde, karşılıklı laf edeceğimize Cevşen’i bölüştürelim. On insan varsa orada, on faslın her bir faslını bir arkadaş okusun, orada bir Cevşen tamamlanmış olsun. Daha fazla zamanımız varsa, Evrâd-ı Kudsiye’yi de okusun arkadaşlar. Kendi aralarında Salât-ı Tefriciye’yi taksim etsinler. Bulundukları yerde varsa o taksime tâbi olacak arkadaşlar, her gün onu kendilerine, her bir ferde 40-50-60 ne kadar düşüyorsa, pay etsinler; gezerken, otururken, hatta istibra yaparken, yemek yerken, dişlerini fırçalarken, ellerini yıkarken en azından mülahazalarla Allah’a yönelsinler; hiçbir zaman aralığını boşa geçirmesin, her ânı Cenab-ı Hakk’a tazarrû ve niyazla değerlendirsinler.

“Bir dakikayı boş geçirmeyin. “İstibra” dedim, o anı bile boş geçirmemeli. O esnada bazı duaları dilinizle söylemeyi saygıya aykırı buluyorsanız, içinizden söyleyin onu, niyet edin, kelam-ı nefsî ile mırıldanın.

“Şimdilik bize düşen Allah’a tevekkül etmek, sa’ye sarılıp hiç boş durmamak; biri bin etmeye bakmak ve hikmete râm olmaktır.” (Osman Şimşek, Ağlayın Su Yükselsin, 23 Şubat 2014)

Hocaefendi dua konusunda en küçük fırsatların bile ihya edilmesini istemektedir. Nitekim 2016 Ramazan Bayramındaki dua tavsiyesinde aynı hassasiyet ve incelik vardır:

“Sizden istirham ediyorum, kendiniz için, Allah’ın rızasına ermek için hangi heyecanla dua ediyorsanız, mübarek ülkemizin, mübarek insanımızın bu badirelerden sıyrılması için yatarken, kalkarken, gezerken sürekli dudaklarınız dua ile kıpırdasın. Allah’ın izni ve inayetiyle bundan başka silahımız yok.”

Hepimiz Hocaefendi’nin bu tavsiyelerine ne kadar uyuyoruz diye nefis muhasebesi yapmalı, bari bundan sonra dua hayatımıza bir çekidüzen vermeliyiz.

Hangi dualar yapılabilir?

Rabbimiz bizlere Kur’an ve Efendimiz (s.a.v.) yoluyla öyle dualar öğretmiştir ki, bu dualarla birkaç saniyelik boş zamanı değerlendirebileceğimiz gibi birkaç saatlik yolculukları da nurlandırabiliriz.

Böyle zamanlarda sayı saymaya imkânımız varsa belirli sayılarda, eğer imkân yoksa hiç saymadan şu zikirleri ve benzerlerini okuyabiliriz:
  • Estağfirullah ve etûbü ileyh,
  • Lâilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn,
  • Rabbi innî messeniye’ddurru ve ente erhamürrâhimîn,
  • Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l-azîm,
  • Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl,
  • Sübhânallâhi ve bihamdihî sübhânallâhi’l-azîm,
  • Va’fü annâ vağfirlenâ verhamnâ ente Mevlânâ fensurnâ ale’l-kavmi-l kâfirîn.
  • Rabbenâ âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi’lenâ min emrinâ raşeden. İc’al lenâ min emrinâ feracen ve mahracen.
Bu tür kısa dua ve zikirleri çoğaltmak mümkündür. Ayrıca yaklaşık 20-30 saniye veya bir dakikalık dualar vardır.

Bunlar için Sekine Duası, Evliyaların Kalkan Duası, Veysel Karanî Hazretlerinin meşhur duası, Salat-ı Münciye, Salat-ı Tefriciye, Fâtiha, Ayetelkürsi, İhlâs, Felâk, Nâs gibi örnekleri verebiliriz.

Mümkün mertebe kısa da olsa farklı dualar ezberleyerek seçeneklerimizi zenginleştirebiliriz. Ancak bir duayı bile sürekli okusak boş durmaktan iyidir. Unutmayalım ki, nice peygamber yaptıkları bir duayı çok fazla tekrarlayarak kurtuluşa ermiştir. Hatta yüreğimizden geldiği gibi, hangi dili biliyorsak, öylece dua dua yalvarsak Rabbimiz yine cevap verecek diye ümit ediyoruz.

[Cemil Tokpınar] 27.10.2017 [TR724]

Şeriatla yönetilen ülkeler ne kadar İslami? [Mahmut Akpınar]

Batı medeniyeti kendi Rönesans’ını yapar bilimde, sanatta ciddi mesafeler alır ve Ortaçağ’ın karanlığından kurtulur. Coğrafi keşifleri yapar yeni dünyalara açılır. Reformla Kilisenin yoz ve yobaz baskısını etkisiz hale getirir. Din adamlarının dini bir çıkar ve güç aracı hale getirmesinin yolunu kapatır. Sanayi Devrimi ile geleneksel üretim yöntemlerini değiştirir ve dünyanın pek çok coğrafyasında güce, işgale ve sömürüye dayalı bir düzen kurar.

“Küffarın” farklı alanlarda yaptığı atılımlar, açılımlar onlara büyük bir güç, hakimiyet kazandırırken Müslümanlar arkası arkasına mağlubiyetler, kayıplar, işgaller yaşarlar. Batı medeniyeti karşısında Müslümanlar yenilmiştir. İslam dünyasında, Osmanlı’da aydınlar arasında bu yenilgiyi geri çevirmenin, yolları aranır. Layihalar, risaleler, çözüm reçeteleri yazılır. İslam medeniyetini ve Osmanlının inhitatını kurtarmak isteyen Münevverler genel olarak ikiye ayrılır. Bir kısmı Batı Medeniyetinin yol ve yöntemlerini taklit ederek, Batılılaşarak yeniden güçlenileceğini söyler. Daha ziyade medrese kökenlilerin, ulemanın destek verdiği öteki görüş ise yenilginin, yozlaşmanın ve batı karşısındaki bozgunun dinden, Kitaptan uzaklaşmaktan kaynaklandığını ifade ederler. Daha sonra bazıları kurtuluşu Osmanlıcılıkta, bazıları da Türkçülükte bulur.

Ancak Osmanlı’nın son 3 asrında ve Cumhuriyet döneminde dindar kesimler için kurtuluşun çaresi hep Şeriatta aranmıştır. “Şeriat” kelimesi dindarlar/İslamcılar için sihirli değnek gibi görülmüş, geldiğinde her sosyal, ekonomik, idari problemin çözüleceğine, yozlaşmanın biteceğine, ülkenin huzur-refah-adalet adası olacağına inanılmıştır. Oysa Osmanlı devleti örfi hukukun yanında Şeriatın uygulandığı bir hukuk sistemine sahipti. Şeriat uygulanırken bu yenilgiler yaşanmış, mevziler kaybedilmiş, yozlaşma zirveye çıkmıştı. Uygulayan da bütün Müslümanları temsil eden Halifelerdi. Bugün hala Şeriatla yönetilen pek çok ülkenin hukuki referansı olan, dönemine göre mükemmel denecek şekilde hazırlanmış Mecelle Osmanlı’nın çöküş döneminde uygulamaya konulmuştu. Üstelik Mecelleyi Ahkamı Adliye İslamcıları ciddi şekilde etkileyen, geleneksel ekolden yetişmiş müthiş bir hukukçu, eğitimci, idareci olan medrese kökenli Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki yetkin bir heyet tarafından hazırlanmıştı. Ama Mecelle Osmanlının çöküşünü ve çözülüşünü engelleyemedi.

MAZLUM VE MAĞDUR MÜSLÜMANLARIN ‘SİHİRLİ’ REÇETESİ

Ne var ki Şeriat kavramı sömürge yaşayan, zulme maruz dünya Müslümanlarında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan ağır baskı nedeniyle Türkiye Müslümanlarında hep sihirli bir kurtuluş reçetesi olarak görüldü. Yirminci yüzyılda batı sömürgeciliğine karşı İslam’ı esas alarak siyasi mücadele verme yöntemini seçen Müslümanlar için “Şeriat”, “Hilafet” gibi kavramlar mutlaka ulaşılması gereken kızıl elma oldu. Ama kimse bu kavramların muhtevasını, esaslarını dikkate almadı. Sadece hamasi söylem halinde sloganik şekilde gündeme getirildiler. Sadece siyasal İslamcı gruplar için değil, geleneksel dini yaşamı tercih eden pek çok grup için de “Şeriat” kavramı fetişleştirildi. Bütün umutlar ahlaktan, haram helalden, adaletten, çalışmaktan, tabii ve kevni kaidelerden soyutlanıp yüceltilmiş muğlak-müphem bir kavrama bağlandı. Bunun siyasal İslamcılar ve Müslümanları yönetenler için pratik faydaları vardı. Zira bu kavramları kullanarak oy topluyor, bütün sorunlara çözüm önerisi getiriyor, insanların sadakatini, desteğini sağlıyorlardı.

Gerçekte ise Şeriat hukukun üstünlüğü demekti. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” sözünde kastedilen hukuk ve adaletti. Ama bu kavram bile zamanla adaletsiz hukuksuz uygulamaların gerekçesi, mazereti yapıldı. Zulüm bununla savunulur oldu.

İslamcılar nezdinde “Şeriat gelecek dertler bitecek!” (veya Şeriatı savunan falan adam gelecek dertler bitecek) şeklinde ütopik, gerçeklikten kopuk yaklaşımlar vardır. İslamcı mahallede herkes “Şeriat” vurgusu yapmakta ama kimse Kur’an’ın temel değerleri olan adaletten, kul hakkından, suçun şahsiliğinden, zulmün en büyük günah olmasından, ilimden, araştırmanın öneminden, Kâinat kitabının kaidelerinden, çalışmaktan bahsetmemektedir. Herkes “ben yapmayayım, ben üstlenmeyeyim, ben çalışmayayım, ben adaleti gözetmeyeyim ama dışardan birisi mucizevi bir şeklide Şeriat gömleğini bize giydirsin ve hemencecik düzelelim” kolaycılığında. Kurallar ne kadar mükemmel olursa olsun eğer o kuralları uygulayacak, koruyacak, gözetecek insanlarınız yoksa kurallar bir şey ifade etmez. Bir ülkenin adına demokratik koyunca orası demokratik olmuyor. Oradaki insanlar demokrasiyi koruma gözetme kararlılığında ise orası demokratik, adaletli olur. Nitekim eskiden demokratik olan Almanya, Federal Almanya idi. Adında “demokratik” olan ise otoriter olanıydı. Tabelalar çoğu zaman aldatıcı olabiliyor. Murat 124’e Mercedes arması takmak sürücünün bazı duygularını tatmin dışında bir değişiklik oluşturmuyor.

KUR’AN’A GÖRE NE DURUMDAYIZ?

Günümüzde Şeriatla yönetilen ülkelerde adalet, hukuk, yozlaşma, yolsuzluk, eğitim, refah dağılımı, Allah’ın insanlara bahşettiği temel özgürlükler nasıl bir bakalım isterseniz. Bu konuda bir grup Müslüman akademisyen araştırmalar yapıyor. Amaçlarının din adamlarını ve siyasetçileri memnun etmek değil, Müslümanların Kur’an’ın esaslarını keşfetmelerini sağlamak olduğunu söylüyorlar. Araştırma grubu Kur’an kriterleri çerçevesinde hukuk, eşitlik, temel haklar, ekonomi, sağlık, eğitim, can ve mal güvenliği, özgürlükler, yozlaşma, şeffaflık gibi konularda ülkeleri sıralamaya koymuşlar. En son sıralama 153 ülke arasında 2015 yılında yapılmış. Bu çalışmaya göre ilk üç sırayı Hollanda, İsveç ve İsviçre alıyor. En yüksek sıralamayı yakalayan Müslüman ülke Katar görünüyor ama 36. Sırada. B. Arap Emirliği 40., Malezya 43. sırada. 2015 yılında 65. sırada olan Türkiye sanırım son iki yılda 30-40 sıra daha düşmüştür.

Peki, Şeriatla yönetilen ülkeler bu sıralamada neredeler?

İlk akla gelen Şeriatla yönetilen 3 ülkeye Suudi Arabistan, İran ve Sudan’a bakalım. Genel sıralamada Suudi Arabistan 59, İran 116, Sudan 150. sırada. Hukuk devleti ve yönetişim kriterlerine göre Suudi Arabistan 40, İran 84, Sudan 148. sıradalar. İnsani ve siyasi haklarda Suudi Arabistan 93, İran 121, Sudan 135. Sırada. Araştırmaya ve tabloya baktığınızda genelde Müslüman ülkelerinin, özelde ise Şeriatla yönetilen ve tabelasında “İslam ülkesi” yazan devletlerin yerlerde süründüğü görülüyor.

Bu araştırmadan meselenin bir sistem sorunu olmadığını, insan sorunu, anlayış, yaklaşım, ahlak sorunu olduğunu anlıyoruz. Tabloya bir başka yönden bakarsanız Kur’an’a göre en önde çıkan ülkeler hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin, insan haklarının güçlü olduğu, iyi korunduğu ülkeler. Bu konudaki toplumsal bilincin yüksek olduğu ülkeler. Bugün Müslümanlara düşen Şeriatı sloganlaştırmak değil, Kur’an’ın emriyle de tamamen örtüşen hukukun üstünlüğüne, demokratik değerlere, insan haklarına, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkmaktır.

SLOGANLA, TABELAYLA İSLAMİ OLUNMUYOR

Araştırmalar ve yaşanan gerçekler gösteriyor ki slogan atmakla, tabela asmakla ne Şeriat, ne de hukuk ve adalet geliyor. Bugün İslam dünyasında hukuku, adaleti, temel hakları katledenler aksine bu cinayetlerini ve zulümlerini İslami söylemlerin arkasına saklanarak yapıyorlar. İslamcılar zayıfsa adaletten, hukuktan, demokrasiden bahsediyorlar. Ama güç onlarda olunca bunları hatırlamıyorlar. Şeriat ve İslami kavramlar Müslümanları zulümle idare etmek için yöneticilere çok iyi imkanlar sunuyor. Çünkü ağzını açanları Şeriatı, Kur’an’ın kutsiyetini hatırlatıp susturuyorlar. Türkiye’de son dönemde işlenen bütün şenaatler milliyetçilik sosu katılmış “İslamcılık” zarfıyla meşrulaştırılıyor. Ülkede hukuku, demokrasiyi, temel hakları ayakta tutacak bütün kurumlar İslamı, Kur’anı istismar eden siyasetçilerce çökertildi. Bu değerleri ayakta tutacak nitelikli, ilkeli bütün insanlar, aydınlar “İslamcı” söylemler arkasından ateş eden yozlaşmış kasaba siyasetçilerine feda edildi.

Ziya Paşa “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” demiş. Bu ilke herkesin dilindedir ama dindarlar, cemaatler, İslamcılar hala tabelaya, söyleme bakıyor. İnsanları ve eylemlerini hukuki, ahlaki, İslami mihange vurup da değerlendiren yok! Kur’anın temel değerlerine, en çok Şeriatı dilinden düşürmeyenler, “İslami bir düzen kurma” iddiasındakiler ihanet ediyor. 

Kaynak: http://islamicity-index.org/wp/islamicity-rankings/

[Mahmut Akpınar] 27.10.2017 [TR724]

Hocaefendi kıssa mı anlatıyor? [Faik Can]

Dr. Ahmet Kuru’nun birkaç gün önce yayınladığı “Liderler, Prensipler ve Peygamber Örneği” başlıklı makalesini okudum. Daha önce de pek çok makalesini okuduğum Kuru’nun bu yazısında maalesef ilmîlikten, hakkaniyetten ve ahlakîlikten olabildiğince uzak, tamamen Hocaefendi önyargısına bulanmış tuhaf bir tavırla karşılaştım. Yazıyı okuyunca iki ihtimal aklıma geldi: Ya Ahmet Kuru, Hocaefendi’nin kitaplarını, röportajlarını ciddi bir nazarla hiç okumamış ya da Hocaefendi’yi doğru anlayıp analiz etmesine engel olacak derecede ciddi bir iç problemin ve önyargının esiri olmuş!

Batı düşüncesi en çok “maddeci boyutu” yönüyle eleştirilir. Aşk, sevgi ve muhabbet gibi kavramlar batıda öteden beri bilimsel araştırmaların alanı dışında bırakılmıştır. Bilim alabildiğine maddenin içine dalarak, etik, dinî ve metafizik kaygılara ve ilişkilere karşı körelmiş ve tek boyutlu hale gelmiştir. Ahmet Kuru ve benzerlerinin içine düştükleri durum tam da budur! Hiçbir etik, dinî ve metafizik kaygı taşımadan, sanki ahiret yokmuş, yazılanları, konuşulanları Allah görmüyormuş gibi davranıyorlar. Bu durum onları bazen keşfî bilgiyi bir kalemde sıfırlamaya, bazen “gecekondu peygamberlik” gibi cahil cesareti ürünü kavramları kullanmaya kadar götürüyor.

Sayın Kuru yazısına ırkçı siyahi lider Elijah Muhammed’in kendi şehevanî hisleri için Efendimiz’i nasıl istismar ettiği ile başlıyor. Devamında, “bu tipler İslam dünyasında tek örnek değil, pek çok dini lider bunun gibidir” mealindeki ifadelerle sözü Hocaefendi’ye getiriyor.

Hocaefendi’nin Kur’an’daki peygamber kıssalarını bağlamından kopararak anlattığı ve böylece takipçilerini yanılttığı savını ileri sürüyor ama bunu herhangi bir somut veriye dayandırmıyor. Hocaefendi’nin hangi kıssayı, hangi olayla ilintili olarak bağlamından kopuk şekilde anlattığını detaylandırmıyor.

Makaledeki tutarsızlıkları, bilgi fukaralığını, ön yargıları, İslami ilimler noktasındaki yetersizliği ve peşin hükümlü yaklaşımları sağ olsun Fatih Kumaş Bey Yenihamle’de detaylarıyla yazdı. Burada tekrar aynı şeylere girmek zaid olur. Üzerinde durmak istediğim husus, yazarın “Gülen eskiden beri konuşmalarında Hz. Muhammed’in hayatının güncel olayları hatta geleceği anlamada bir çerçeve olduğunu savunmuştur. Hz. Muhammed’in hayatından alınacak çok dersler vardır ama 1400 yıllık bir tarihi 25 yılın içine sığdırmaya çalışmak anlamlı değildir.” ifadeleridir. Yazar, devamında “Müslümanlar neyin iyi neyin kötü olduğuna dini kaynakların yanı sıra hayattan öğrendikleri tecrübeleri de katarak karar vermelidirler!” diyor. Tam bu cümleler yazarın Hocaefendi’yi hiç tanımadığının itirafıdır.

Geleneği yorumlamak ne demektir?

Bu arada şunu da belirtmekte fayda var, bu yazının amacı Ahmet Kuru’nun yazısında iddia ettiği gibi “lideri eleştirilemez bir konumda tutmak” değildir. Amaç, Dr. Kuru tarafından “takipçilerini aldatmakla, peygamber kıssalarını bağlamından kopararak anlatmakla, lider sultası kurmakla ve başarısızlıkla” itham edilen Hocaefendi’nin düşünce dünyasına bir nebze ışık tutmak ve hakikate olan borcumuzu ödemektir. İnsafla bakanların görüp ifade ettikleri gibi hizmet hareketi, İslam düşünce tarihinin sağlam ve tutarlı prensiplere sahip hareketlerinden biridir ve bu yönüyle günümüzde tektir. Bu prensiplerin sağlamlığı birazdan ifade edileceği üzere istinbat edildikleri kaynakların sıhhatinden ve Hocaefendi’nin ilim, takva ve aksiyonla harmanlanmış şahsiyetinden kaynaklanmaktadır. Bu da o prensipler kadar, prensipleri ortaya koyan şahsa da itibar edip saygı göstermemizi gerektirir.

Hepimizin bildiği gibi Hocaefendi kimlik olarak muhafazakâr bir muhitte neş’et etmiştir. Doğal olarak bu muhitlerde üretilmiş belli kalıplardan ve geleneksel çizgilerden beslenmiştir. Klasik muhafazakâr tavır yeni durumlar karşısında “geleneği izlemenin” her zaman daha güven verici olduğunu düşünür. Bu düşünceye göre yeni yorumlar, tarih içinde oluşmuş resmi söylem ve kalıplarla uyuştuğu ölçüde muteberdir. Ona kişisel yorumlar ve deneyimler katılmasından çekinilir. Hocaefendi işte bu noktada Ahmet Kuru’nun görmek istemediği farklı ve yeni bir çizgi üretmiştir. Bir taraftan geleneğin verdiği güven duygusuna, diğer taraftan da yeni toplumsal değerlere tutunmuştur ki bu, büyük ölçüde sentezci bir tavırdır.

Hocaefendi’nin etrafında şekillenen hareket, bütün geleneğini, görünme, teşkilat, yayılma ve tebliğ misyonunu, toplumsal ve ahlakî değerlerini, eğitim ve hazırlık kurumlarını… -Kur’an ve Sünnet ile İslam düşünce tarihinin zengin varidatına dayanarak- Hocaefendi’nin engin vicdanî tecrübesi ve ilmî karîhası ışığında kendisi üretmiştir. Hareket, hızını ve dinamizmini şifahî ve günübirlik değişen bir kültürden değil, ortaya konan sağlam prensiplerden alır. Elbette bu prensipler birer “nass” değildir. Hepsi tamamen isabetli de olmayabilir ve eleştiriye açıktır. Aynı şey hizmet içinde alınan kararlar ve uygulamalar için de geçerlidir. Esas olan, bunu yaparken ithamlara, iftiralara, saplantılara girmeden harekete müspet katkı sağlamak ve yapıcı olmaktır.

Asr-ı saadet Hocaefendi’nin en önemli referansıdır

Şu da bilinmelidir ki, bu prensipler İslamî nasslardan, tarihsel geleneklerden ve Müslümanların geçmiş tecrübe ve birikimlerinden beslenmektedir. Bu tecrübe ve birikimler, bir kenarda kullanılmaya hazır bir şekilde bekliyor değildir. Değerli mütefekkir Enes Ergene’nin, kitabında belirttiği gibi “Farklı tarihsel deneyimleri, tecrübe, birikim ve nassların ifade ettiği değerleri oralardan bulup çıkarmak, çağdaş birikim ve deneyimlerle yüzleştirmek ve onlara yeni bir yüz, yeni bir yorum ve aktivite kazandırmak geniş bir bilimsel karîha, yorum yeteneği ve çağdaş pratiklere vukûfiyet gerektirmektedir. Hiçbir kitap, tarihsel miras ve geçmiş beşerî ve toplumsal deneyim tek başına insana bunu vermez. İşte Hocaefendi’nin şahsî birikim, deneyim ve karîhasının önemi burada ortaya çıkmaktadır.” O, geçmişle geleceği, dinî ve sosyal pratiklerle yoğurarak çağdaş insana ve Müslümana önemli ve örgütlü bir dünya görüşü sunabilmiştir. Bu dünya görüşü Ahmet Kuru’nun iddia ettiği gibi bağlamından koparılmış peygamber kıssalarına değil, eserlerde ortaya konmuş yüzlerce prensibe dayanmaktadır.

Asr-ı saadet, Hocaefendi’nin elbette en önemli referansıdır. Zira orada en mükemmel insan, yanıltmayan rehber Allah Resûlü vardır. Duru ve saf bir inanmışlık hâkimdir. Siyasî, ideolojik ve köktenci addedilecek hiçbir katılık yoktur. Asr-ı saadet nesli orta derecede bir sosyal yaşam süren, genelde fakir, ama hepsi uyumlu ve saygın bir kuşaktan oluşur. Bu asır, fedakâr, diğergâm ve sade insanların inci gibi yan yana dizildiği bir asırdır. Bu sade, basit ama fedâkâr yaşam, zahidlik derecesinde katı şartlarda gerçekleşen bu ihtişamsız fakat zevkli hayat ve dine gönülden bağlı insanlar Hocaefendi’nin düşüncesinin ideal köklerini oluşturur. Hocaefendi’nin ortaya koyduğu prensipler ve hizmetin bütün idealleri doğrudan ya da dolaylı, mutlaka bu asrın pratikleriyle uyumlu bir görünüm arz eder.

Keşke Ahmet Kuru…

Sayın Ahmet Kuru bu noktayı neden görmek istemedi veya gözden kaçırdı bilinmez ama keşke, Hocaefendi’yi takipçilerini yanıltmakla suçlamak yerine ortaya koyduğu bu prensiplere odaklanabilseydi. Eğer bunu gerçekten yapabilseydi makalesinde dile getirdiği “lider değil prensipler önemlidir” savını doğrulayacak pek çok argümana ulaşabilirdi. Hocaefendi’nin yayınlanmış eserlerine, Eyüp Can’dan Nevval Sevindi’ye kadar muhtelif röportajlarda ortaya koyduğu perspektife insafla atf-ı nazar etseydi hizmet hareketini bugünlere taşıyan yüzlerce prensip bulabilirdi.

“Adanmışlık” veya “beklentisizlik”i irdeleseydi mesela, üç kuruşa ahiretini satan mücahidlerin (!) olduğu bir Müslüman âleminde, dünyasını bir valize sığdırıp yeryüzüne dağılan yüzbinlerin varlığına bir anlam verebilirdi. Uğradıkları bunca zulme rağmen karşı tarafa bir sapan taşı bile atmayan yüzbinlerin temsil kalitesini kavramaya çalışsaydı, radikalizmin, şiddetin, terörün girdabında boğulup giden Müslümanların “Müslüman terörist olamaz, terörist de Müslüman olamaz” prensibinden mahrumiyetlerine derin bir âh çekerdi. Zahirîliğin, selefîliğin ve neo-haricîliğin hüküm sürdüğü İslam dünyasında “farklı olana tahammül” ve “herkesi kendi konumunda kabul etmek” nasıl bir seviyedir, anlardı. Dr. Kuru, “aktif sabır” kavramı üzerine biraz düşünseydi, sohbetlerde anlatılan peygamber kıssalarının bağlamını da çözerdi.

Cehalet sarmalında kıvranan dünyaya “önce insan” deyip binlerce eğitim kurumuyla çare arayan bir ideali az da olsa tanımaya gayret etseydi, dünyanın eğitim seviyesi en yüksek sosyal hareketinin nasıl oluştuğunun da farkına varırdı. Keşke Ahmet Kuru, insanlar yaşamak için birbirlerini öldürürken “yaşatmak için yaşamak”ın nasıl bir ideal olduğuna kafa yorsaydı. Keşke, “medeniyetler çatışması” tezlerinin yüksek sesle dile getirildiği bir zamanda o çatışmanın potansiyel taraflarından biri olarak görülen Müslümanların içinden bir liderin neden “medeniyetler ve kültürler arası diyalog”a bu kadar önem verdiği üzerine odaklansaydı.

“Meşveret ve şûra” ya Hocaefendi’nin verdiği ehemmiyeti görebilseydi, Hocaefendi’nin hizmet adına hiçbir başarıyı sahiplenmediğini, hizmete dair hiçbir güzelliği şahsına mâl etmediğini de idrak ederdi. Çocuğu yaşındaki insanların makul önerileri karşısında kendi düşüncelerinden nasıl vazgeçtiğini görseydi, Hocaefendi’nin meşverete verdiği önemin satırlarda kalmadığını da bilirdi. Ve en önemlisi Ahmet Kuru “Gerçek hürriyetin Allah’a kul olmaktan geçtiğini” idrak edebilseydi, ilminden kaynaklanan egosuna, akademik kibrine ve sebebini anlayamadığım Hocaefendi takıntısına esir olmazdı.

Ama o böyle yapmadı. İçlerinden birkaç tanesi örnek olarak yukarıda zikredilen yüzlerce prensibi değerlendirip eleştirmek ve onlara daha iyi alternatifler üretmeyi, onları geliştirmeyi denemek yerine, Hocaefendi’nin şahsını sorguladı. Uhud’un hesabını -hâşa- Efendimiz’den sorar gibi, prensiplere riayetsizlikten, ihanetlerden ve düşmanın zulüm ve insafsızlığından kaynaklanan muvakkat küsûfun faturasını Hocaefendi’ye kesmek gibi bir talihsizliğin içine düştü. Keşke Ahmet Kuru, hem batı dünyasından hem Arap dünyasından yüzlerce meslektaşının yarısı kadar objektif, insaflı, kadirşinas ve hakperest olabilseydi!

Hocaefendi’yi ve düşüncesini daha ciddi, dikkatli ve özenli bir biçimde okuyup anlamaya hepimizin ihtiyacı var.

[Faik Can] 27.10.2017 [TR724]

İlim ve ledün yolculuğu [Veysel Ayhan]

Hızır çeşmesine doğru-2

“Ve (bazıları) onlar(ın) mağaralarında üç yüz yıl kaldı(ğını ileri sürüyor) ve kimileri de (bu sayıya) dokuz yıl daha ekliyorlar.”(18/25)

Ashab-ı Kehf’in mağarada kalışı hemen herkes tarafından 300+9 yıl olarak kabul edilir. Sadece Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri farklı bir izah getirir:

“Ashab-ı Kehf ayın hareketlerine göre belirlenen türden üç yüz yıl kalmışlardır. Dolayısıyla her sene bir aya tekabül eder. Yani toplam yirmi beş sene kalmışlardır. Bu da uyanış ve teyakkuz süresidir. ‘Buna ilaveten dokuz yıl.’ Bu da haml süresidir… Çünkü vahyin indiği dönemde ‘sene’ kelimesi ayın devri için değil güneşin yıllık dönüş süresi için kullanılırdı… Nitekim hemen sonrasında yer alan ‘Sen şöyle söyle: -Ne kadar kaldıklarını asıl Allah bilir.’ (18/26) Ayeti bu sonucu teyit etmektedir. Müfessir Katade diyor ki: Burada ‘diyeceklerdir…’ şeklinde başlayan Ehl-i kitabın sözlerinin aktarımı devam ediyor. Yani bu söz de onlara aittir. ‘Allah daha iyi bilir.’ sözü onlara cevap mahiyetindedir.” (Tefsiri Kebir Tevilat,1. Cilt)

Bazı müfessirler ayetin Ehli Kitab’ın sözlerini aktardığını hemen ardından gelen “De ki: -Kaldıkları süreyi Allah daha iyi bilir.” Ayetinin bunu teyid ettiğini söyler. “ İbn Mes’ûd’un, âyetin başına ‘ve kalû (ve dediler ki)’ cümlesini ilâve ederek okuması da bu görüşü destekler.”(Diyanet Tefsiri)

Dolayısıyla Ashab-ı Kehf’in sayısındaki kapalılık, kalma zamanında da söz konusudur. İbn-i Arabi’nin bu “şazz” beyanını baz alırsak bir diriliş dönemi için takribi yirmi beş yıl “büyut”larda olgunlaşma ve ardından zahmetli bir haml zamanı düşünülebilir. Tabii ki doğrusunu “Allah daha iyi bilir.” Zaman ve hadiselerin yavaş ilerlediği tarihlerde Kehf için 309 yıl ama hadiselerin, ilmin ve teknolojinin hızlı ilerlediği zamanlarda bu “Kehf” sürecinin 25 yıla kadar düşebileceği düşünülebilir. Bunu nakzedecek bir bilgi de yok. ‘Allah daha iyi bilir.’

BALIĞI NEREDE KAYBEDERSEN

Hz. Musa, Rabbi’ne sorar: “Ya Rabb! Kullarının sana en sevgilisi hangisidir?” Buyrulur ki: “Beni zikreden ve unutmayan.” Ey (Rabb!) en hakîm kulun hangisi?” der. Buyurulur ki: “Hak ile hükmeden ve arzularına uymayan kimsedir.” “En bilgili kulun kimdir?” der. Buyrulur ki: “Belki bir kelimeye rast gelirim de bir doğru yolu gösterir veya bir felaketten kurtarır diye insanların ilmini araştırmakla kendi ilmini artıran kimsedir.” Bunun üzerine Hz. Musa, şöyle der: “Ya Rabbi! Kullarından benden daha bilgilisi varsa ona ulaşabilir miyim?” “Var” denilir. “O halde onu nerede arayayım” der. “Bir zenbil içinde bir balık taşı. Her iki denizin birleştiği yere git. Balığı nerede kaybedersen o kulum oradadır.” denilir.

Elmalılı Hamdi Yazır bunları aktardıktan sonra Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssasının hem zâhir hem bâtın kıssası olduğunu söyler. Kıssanın “Ledünniyat”a vakıf olmak için araştırma yapmak ve yolculuğa çıkmaya bir teşvik delili olduğunu ama sadece çaba harcamak ve istemekle ledünnî ilmin kazanılmasının mümkün olmadığını ekler.

Sure’nin ana teması yolculuktur. Bamteli’nde bu “yolculuk” şöyle anlatılır:

“Yolculuk, bir mânâya göre çile ve seyr-u sülûkun remzidir. Bu uzun yolculukta her makamın kendine göre şartları vardır ve bunlar ancak erbabınca bilinmektedir. Sahabeden sonra tâbiîn döneminde bu iş hakkıyla yapılmış ve her türlü ilmi elde etme cehdiyle insanlar uzak mesafelere yolculuk yapmış ve at koşturmuşlardır. Aynı hedefe varmak isteyenler, günümüzde de aynı şekilde davranmak zorundadırlar. Demek ki, bu hâdiseden hisse alma kıyamete kadar devam edecek ve her ilim insanı bu hâdiseden kendi seviyesine göre bir mânâ anlayacaktır…

Bu yolculuk, her zaman ve devirde yapılması gereken bir yolculuktur. İnanan insanlar sadece zâhirî ilimlerle yetinmemeli, kalb ve ruh dünyalarını işlettirerek ledün ilmine vâkıf olmaya da çalışmalıdırlar. İşte Hz. Musa, yanındaki gençle bu yola sülûk etmiş ve bütün gençliğe bu dersi vermiştir.” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

Sure’de sırlı bir başka işaret “Mecmaü’l-Bahreyn”dir. “İki denizin birleşmesi (Mecmaü’l-Bahreyn), tefsirlerde ismi geçen birçok denizin birbiriyle birleştiği yerlerden ziyade, her ikisi de bir sahanın denizi durumunda olan ve birisi zâhir ilminin diğeri de bâtın ilminin denizi sayılan Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir araya gelmesidir ki, mecaz olarak iki denizin birleşmesi olarak tabir edilmiştir. Bu da işarî bir yorum.” (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar)

SENELERCE YÜRÜMEYİ GÖZE ALMAK

Hz. Musa bir arayış insanıdır. Aradığına ulaşmak için fevkalade azimlidir. “Bir zaman Musa, genç ve faziletli arkadaşına, ‘Durup dinlenmeden iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar gidecek, gerekirse senelerce yürümeye devam edeceğim!’ demişti.” (18/60) Hz. Musa, aradığına kavuşmak için Ferhat gibi dağları delecek bir irade sahibidir. Ulu’l azm bir peygamber olarak gerekirse senelerce yol yürümeyi göze almıştır. Ayette geçen “hukb” kelimesi “bir yıl” veya “seksen yıl” olarak iki farklı şekilde anlamlandırılmıştır.

Yarın: Hızır çeşmesine doğru-3

[Veysel Ayhan] 27.10.2017 [TR724]

Ve Kürtler bir kez daha kaybetti [Deniz Ayhan]

Maalesef Kürtler bir kez daha kaybetti. 25 Eylül 2017’de Irak Kürdistan’ında yapılan bağımsızlık referandumundan bu yana yaklaşık bir ay geçti ve Kürtler tabiri caizse referandum yaptıklarına bin pişman oldular. Bu pişmanlığı anlamak için referandum öncesi nelerin yaşandığını tekrar hatırlamakta yarar var.

HERKESİN KARŞI OLDUĞU REFERANDUM

Gerçek şu ki, gerek Kürdistan’da faaliyet gösteren bir takım siyasi partiler gerekse de Batılı güçler Barzani’yi referandum konusunda daha ihtiyatlı olma ve aceleci davranmama noktasında uyarmışlardı. Daha açık bir ifadeyle belirtmek gerekirse, Barzani karşıtı Goran Hareketi, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) gibi bir takım Kürt siyasal partileri, yapılmak istenen bu referandumu desteklediklerini fakat bu referandumun Barzani’nin biten görev süresini uzatmak için yapılmak istendiğini vurgulamışlardı. Bu sebeple, referandumun Kürdistan ve Kürtlere faydadan çok zarar getireceğinin altını çizmişlerdi.

Diğer taraftan, Avrupa Birliği ve ABD ise olası bir referandumun bölgede askeri operasyonları hala sürdürmekte olan IŞİD karşıtı uluslararası koalisyonun elini zayıflatacağı fikrinden yola çıkarak, Irak Kürt Federe Yönetimi’nin bu referandumu en azından Nisan 2018 yılında yapılacak olan Irak genel seçimlerine kadar tehir etmesini talep etmişti. Diğer taraftan, bölgenin en önemli iki aktörü olan İran ve Türkiye ise kendi Kürt nüfusları üzerinden bir takım tehdit algılamalarını da hesaba katarak, Kürdistan’ı Irak’tan koparacak bu tarz bir referandumu kabul etmeyeceklerini, yapılması durumunda ise sonuçlarının Kürdistan için ağır olacağını defaatle uluslararası kamuoyuna duyurmuşlardı.

KERKÜK, KURŞUN ATILMADAN TESLİM ALINDI

Barzani yönetimi bu taleplerinin hiçbirini kabul edemeyeceğini ve referandumu planlanan tarihte yapacaklarını federe yönetimin haber ajansı olan Rudaw’dan adeta günaşırı tekrarladı. Nihai olarak referandum 25 Eylül’de Kerkük ve Şengal gibi Erbil ve Bağdat arasında ihtilaflı sayılan bölgeleri de kapsayacak şekilde yapıldı. Kürtlerin ve Kürtler’le beraber bu bölgede yaşamak isteyenlerin ezici çoğunluğu referandumda bağımsızlık için müspet oy kullandılar.

Referandumun bitmesinin üzerinden henüz birkaç gün geçince beklenildiği üzere Irak ordusu ve İran destekli Şii Haşdi Şabi milisleri Kerkük’ün güneyinden ve batısından şehre saldırmaya başladılar. İlginç bir şeklide Kürt Peşmerge güçleri binlerce Kürt siville birlikte Süleymaniye’ye doğru geri çekilmeye başladılar. Irak Ordusu ve Haşdi Şabi güçleri birkaç saat içerisinde Kerkük valisi Necmeddin Kerim’in odasına girerek Kürt Federe Yönetimi’nin bayrağını indirip, yerine Irak bayrağını astılar. Bu hadiseler gerçekleşirken ortaya çıkan ilginç bir anekdot ise, Kerkük valisi Necmeddin Kerim’in makam odasındaki kocaman Talabani portresine kimsenin dokunmamış olmasıydı. Şehrin kuşatılmasından kısa bir süre sonra, Irak ordusu ve Haşdi Şabi birlikleri IŞİD’ın Kerkük’ün güneyinde ki bazı bölgelere saldırmasını bahane ederek şehirden ayrıldılar. Daha önce şehri sivillerle beraber terk eden Peşmerge birliklerinin ise tekrar şehre döndüğü haberi Rudaw üzerinden uluslararası kamuoyuna bildirildi.

KASIM SÜLEYMANİ’YLE ANLAŞMA

An itibariyle, Irak Kürdistan Federe Yönetimi referandum öncesi IŞİD’ın boşalttığı ve Peşmerge’nin kontrolünü elinde bulundurduğu toprak yekûnunun yaklaşık yüzde kırkını kaybetmiş durumda. Bununla birlikte, Süleymaniye başta olmak üzere, Şengal ve Kerkük gibi şehirlerde PKK’nın varlığını ve etkinliğini arttırdığı da gelen haberler arasında.

Aslında, Kerkük özelinde Kürtler arasında yaşanan bu çözülmenin Talabani’nin vefatı ile de alakalı olduğu son derece açık. Talabani’nin vefatının hemen ardından Kürdistan’a dönen ve ipleri eline alan Talabani’nin büyük oğlu Pavel Talabani, İran ile geliştirdiği yakın münasebetleri ile bilinen biri. Diğer taraftan, Marksist ve Leninist bir çizgide PKK’ya son derece yakın ideolojik bir temelde duran Pavel Talabani, Kerkük’ün kurşun atılmadan Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçleri tarafından işgal edilmesinin müsebbipleri arasında gösterilmekte. Erbil kaynaklı bazı haberlere baktığımızda, İran Devrim Muhafızları Kudüs Ordusu komutanı Kasım Süleymani’nin PKK’lı ve KYB’den bir takım yetkilileri de araya koyarak Kerkük’te bulunan Peşmerge komutanını arayıp bir anlaşma yaptığı ve bu anlaşmaya binaen Kerkük’ün kurşun atılmadan alındığı söyleniyor.

BARZANİ, EN BÜYÜK KAYBEDEN

Kürdistan bağımsızlık referandumundan bu tarafa yalnızca bir ay geçmiş olmasına rağmen, Barzani’nin referandumun en büyük kaybedenlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle İran’ın Goran, KYB ve PKK üzerinden Barzani’ye karşı Kürdistan’da başından beri var olan çatlağı daha da büyütmek istemesi ve bu anlamda ciddi adımlar atmış olması, Barzani’nin son derece sıkıntılı bir dönemden geçmesine sebep olmakta. Fakat, Kürdistan’ın dört parçasındaki bağımsızlık iştiyakını göz önüne aldığımızda, orta ve uzun vadede bağımsızlık taleplerine aykırı hareket eden Kürt grupların elinin zayıflayacağını ve genişleyerek devam eden bağımsızlık talebinin tüm Kürt parti ve grupların siyasal ajandalarını dönüştüreceği kanaati bu meseleyi yıllardır takip eden birçok uzmanın vurguladığı hususlardan biri.

[Deniz Ayhan] 27.10.2017 [TR724]

Encam-ı zalim… [Naci Karadağ]

Gürcü asıllıydı. Babası bir kundura tamircisi, annesi ise dinine bağlı çamaşır yıkayan bir kadındı. Fakirlerdi ve bunu hep bir mağduriyet malzemesi olarak kullanmayı başarmıştı.

Yoksulluk içinde geçen bir çocukluk…

Açlıktan bayıldığını anlatıyordu o zamanki arkadaşlarına.

Daha henüz onuna gelmişti ki babasını kaybetti. Annesi onu din adamı yetiştiren bir mektebe gönderdi. Ancak okulda akıllı durmadı ve tasdikname ile kovuldu. Soranlara “maddi sebepler dolayısıyla” diyordu.

Diploması var mı yok mu hala belli değildir…

Muhalif hareketlere merak saldı. Ancak asla birinci adam olamıyordu. Çünkü hem kendisinden daha kültürlü, birikimli, hem de karizma olan kişiler hep öndeydi. Hep ama hep bir ya da iki adım arkadan gelmek zorundaydı.

Kısa süreli bir hapis ve sürgün hayatı yaşadı ama nasıl olduysa oradan firar etmeyi başardı. Sonraki birkaç tutuklama denemesinden de paçayı sıyırmayı bildi. Kanuna karşı bu sağlam duruşundan dolayı kendisine bir lakap takılmıştı. Dik duruyordu ve çelik gibi sertti. Asla yumuşamıyordu.

NASIL OLUYORSA HEP EN TEPEYE YAZILIYORDU İSMİ

Katıldığı partinin yerel yönetimlerinde basamakları birer birer çıkmaya başlamıştı. Ancak tuhaf dedikodular sürekli dolaşıyordu. Başkasının seçildiği yerlerde bir anda kendi ismi liste başı oluyordu her nedense! Yaşadığı toplum çok büyük değişimler yaşarken hiçbir katkısı olmadı. Hep sıradan bir vagon olarak sonlarda takılıp kalıyordu ama bu işin rantını yemeyi öğrenmişti.

Koskoca devrimde esamisi bile okunmayacaktı ama bir şekilde katıldığı siyasi partinin genel sekreteri olmayı başarmıştı. Kendisinden çok daha güçlü ve devrimin sembolü olan isimlerin gölgesinden kurtulamıyordu.

Liderleri yaşlanmıştı ve hastaydı. O’nun ülkesi için nasıl büyük bir tehlike potansiyeli taşıdığını fark eden lideri, tüm çabalarına rağmen saf dışı bırakamadı.

Yardımcısını çağırdı ve liderliği ona teslim edeceğini söyledi.

Hem teamüller böyleydi hem de ikinci adam hak ediyordu liderliği. Devrimin her zerresinde katkısı olduğu gibi birikimli ve karizmatik bir adamdı.

Felç geçirdi lider ve öldü.

Herkes ikinci adamın lider olacağını tahmin ederken garip bir manevrayla liderlik koltuğuna oturdu.

KANLA YAZILAN BİR TARİH

Sonrası ise adeta kanla yazılan bir tarih oldu kendi toplumu için.

Önce kendine rakip olabilecek tüm isimleri birer birer saf dışı bıraktı.

Tüm popüler dilleri ve argümanları kullanıyordu bunun için.

En çok da ‘hain’ kelimesini seviyordu. Çünkü çok alıcısı vardı bu kavramın. Hain dediğiniz an akan mantık bir anda duruyor, vicdanlar kilitlenebiliyordu. O ise bunu çoktan keşfetmişti.

Dava arkadaşım, dediği isimler garip şekilde birer birer yolundan çekildiler, etrafını boşalttılar. Yalnız kaldıkça korku büyütüyordu.

“Benden nefret edilmesinde hiçbir sakınca yok. Korksunlar yeter” diyordu her seferinde.

En hâkim duygu korku ise, diğer duygular anlamsızlaşıyordu ve o bunu çok iyi biliyordu.

EKONOMİK İFLASA SEBEP OLDU

Tuhaf cinayetler, kaçırmalar, karalamalar, infazlar birbirini kovalarken diğer yandan kendinden önceki liderin tüm siyasi ve ekonomik programını değiştirmeye başlamıştı. Özgürlük vaadinin yerini ağır bir totaliter yönetim anlayışı almıştı. Halkın nefes alanı gittikçe daralıyordu ama itiraz etmeye korkuyordu toplum. İtiraz, ihanet demekti çünkü onun ülkesinde artık!

Ekonomik anlayışı iflas etti. Millet eski dönemi ararcasına perişan olmuştu. Halk isyanın eşiğine gelmişti ama öylesine çelik bir yumrukla yönetiyordu ki ülkesini, hayatını riske atamayanın sesinin çıkması mümkün değildi. Zaten çıkan sesi kimsenin duyma ihtimali de yoktu.

PARTİ İÇİ TEMİZLİĞİ HAYSİYETSİZCE YAPTI

Kendi partisi içindeki temizliği nispeten kansız ama haysiyetsizce yapıyordu. İtiraz edenin önce haysiyetini yok ediyordu ardından yokluğa mahkûm ediyordu. Yanındakilerden önemli bir isim “İnsanlık tarihinin en barbar dönemi” olduğunu itiraf etmek için çok bekledi.

Rakiplerinden bazıları şaibeli şekilde ölüyor, ordu komutanı ise kaçarak yakayı ancak kurtarabiliyordu. İstanbul’a kadar kaçtı bu komutan, hatta sonra Meksika’ya. Ancak “Dünyada size güvenli yer yok” diye kükrüyordu kendisi ve bulup öldürttü nihayetinde oralarda da.

İstihbarat ve polis teşkilatının başındaki adamına sürüyle pis işini yaptırdı. Ancak daha sonra yargılandı ve işkence altında zorla itiraf imzalatıldı. İtirafında bir hain olduğunu söylüyordu gizli hafiyenin başkanı. İdam edildi…

Gözü o kadar dönmüştü ki, vakit geçtikçe neredeyse herkes hain oluyordu. Kendi partisinin üçte ikisini hain olarak damgaladı. Gün gelecek eşi ve öz oğlu bile bu suçlamadan nasibini alacaktı.

En büyük “temizliği” ise kendisine hep arka çıkan ordu içinde yaptı. 5 mareşalden 3’ü, 16 ordu komutanlarından 14’ü, 8 amiralden 8’i, 67 kolordu komutanlarından 61’i, 133 tümen komutanlarından 130’u, 599 tugay komutanlarından 211’i, 11 harp komiseri yardımcılarından 11’i tasfiyeye uğradı, 35 bin subay kadrosundan yarısı ya idam edildi, ya da hapse atıldı.

‘BENİMLE OLMAYAN, BANA KARŞIDIR’

Zihniyeti çok netti ve bunu ifade etmeye çekinmiyordu: “Benimle olmayan bana karşıdır!” Sadece 6 yıl içinde 2 milyona yakın insanın öldürüldüğünü yazar tarih, onun döneminde. Oysa kendisinden önceki dönemi ‘kanlı ve baskıcı’ olarak niteleyerek gelmişti iktidara. Kendisinden önceki dönemde öldürülen toplam insan sayısı 997 idi.

Aydınları, eğitimcileri, din adamlarını, okulları, ibadethaneleri, kültür merkezlerini kapattırdı, yağmalattı, yerle bir etti.

Kendisini desteklemeyen eğitimli, münevver insanlardan en az 300 bin kişinin katledildiği yazılır tarih kitaplarında.

Doğal olarak kültür ve sanata da, kendi düşüncesini yansıtmıyorsa, düşmandı. Milyonlarca kitap yaktırdı, kütüphane yıktırdı.

OTOPSİSİNDE HASTALIĞI ORTAYA ÇIKTI

Sebepsiz bir nefret ve öfke ile doluydu her zaman. Acımasızlığının sebebi olarak görülen bir hastalığı vardı. Bir damar hastalığı olan “Ateroskleroz” yüzünden asabi olduğuna inanılıyordu. Bu hastalık otopsisinde ortaya çıkacaktı.

Nihayetinde insandı. Bu kadar kötülükle dolu olmasının neticesinde hastalanmıştı ama ona teşhis koyabilecek doktor bulunamıyordu, çünkü korkuyordu doktorlar. Epeyce doktoru, ülkeyi bölmek ve kendisini yok etmek için plan içerisinde olduğu gerekçesiyle öldürttü.

İmaj ve algıya çok dikkat ederdi. Yatak odasına girilmesi bile yasaktı. Giren kişi anında idam ediliyordu.

Ve bugün pek bilinmez ama belki de tarihin ilk ‘photoshop’çu diktatörüydü. Fotoğrafları üzerinde sıklıkla düzeltme yaptırırdı. Bu onun için çok önemliydi. Saçına, bıyığına, yüzüne yapılan makyaja çok dikkat ederdi.

ÖZ KIZI SOYADINI DEĞİŞTİRMEK ZORUNDA KALDI

Daha sonra ismi, resmi, heykelleri tarihten hızla silinmeye başladı. Bizzat öz kızı birkaç kez ismini değiştirmek zorunda kaldı. Korkunç bir şekilde öldüğünü kızı şöyle tarif ediyordu: “Belden aşağısı ve sağ tarafı felç oldu. Konuşamıyordu. İhtiyaçlarını kontrol edemiyor ve kendi pisliği içinde yatıyordu. Şiddetli acı içindeydi. Yanına doktor yaklaştırılmadı. Hepimiz onu boğulurken izledik.”

Çok acı çekiyordu. Ölüm yaklaşmıştı, fazla kimse yakınına sokulmuyordu. Bir gün hizmetçisi odadan çıktı ve tarihe geçecek şu cümleyi haykırdı: “Zalim öldü!”

Sadece kendi ülkesinden 20 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olan bu zalimin ismi Stalin’di… Ölümünden sonraki serencamı ise bir dahaki yazıya ele almak dileğiyle.

Haşiye: Eğer mevzu ilginizi çektiyse şu linkteki filmi izlemenizi tavsiye ederim: https://www.youtube.com/watch?time_continue=5&v=vQQIetQuTY4

[Naci Karadağ] 27.10.2017 [TR724]

Kundaktaki bebeğe işkenceyi durdurun! [Erhan Başyurt]

Türkiye bir süredir güneş tutulması gibi bir ‘akıl tutulması’ veya ‘vicdan kararması’ yaşıyor…

İktidarın büyük yalanları, iftiraları, nefret söylemleri ve kumpasları eşliğinde, sosyal bir gruba yönelik ‘yok etme kastıyla’ soykırımı gerçekleştiriliyor.

***

İktidarın kanaat önderleri bile ‘biat etmedikleri için bu zulüm onlara hak’ diye fetva veriyorlar.

İktidarın tellalları apaçık ekranlardan bağırıyor, ‘Yezid ve Hüseyin’in mücadelesinde (yani Kerbela’da) yerimiz Yezid’in yanıdır…’

Cemaat’e yakın isimler ise, ‘zulme taraf olmayız, yolsuzluk yaparken ve rüşvet alırken suçüstü yakalandılar, bizi hedef tahtasına koyup üstünü örtmeye çalışıyorlar’ diyor.

Sebep ne olursa olsun, ortada dine de hukuka da aykırı, ana karnındaki bebeğe ve yeni doğum yapmış anneye uzanan bir zülüm var…

***

Türkiye’de 18 bin kadın haklarında hüküm olmadan tutuklu…

Yeni doğum yapmış annelere hastane odasında kelepçe takılıyor.

Hastane kapılarında gözaltı yapılan kanamalı loğusa annelerin sayısı 30’u geçti.

Gözaltına alınan veya tutuklanan hamile kadınlar arasında yoğun stresten düşük yapan, yavrusunu kaybedenler var. 

Dünyaya getirdiği yeni bebeği daha bağrına basıp, öpüp koklamaya doyamamış anneleri hücreye alıp, günde birkaç kez yavrusunu emzirmesine izin veriyorlar.

Bazı cezaevlerinde ona da izin vermedikleri için yeni doğum yapmış anneler sütlerini toprağa, sütlerini lavaboya sağıyorlar…

***

Sadece bir bankaya para yatırdığı, bir sosyal iletişim programı kullandığı iddiasıyla, hukuken suç teşkil etmeyen uydurma suçlamalarla tutuklanan annelerden ibaret değil zülüm…

Haklarında hiçbir hüküm bulunmayan annelerle birlikte çocuklarına da psikolojik ve fiziki işkence yapılıyor.

***

Adalet Bakanlığı resmen açıkladı, 4 Temmuz 2017 itibariyle;

393’ü iki yaş altında yani emzikte bebek olmak üzere 6 yaşın altında 668 çocuk anneleriyle birlikte parmaklıkların arkasında…

***

Dört duvar arasında, güneşi görmüyorlar.

Yetersiz ve kötü besleniyorlar.

Temiz havadan yoksun, kapasitesinin üzerinde yetişkinlerle dolu hücrelerde hastalıklarla boğuşuyorlar…

Revire çıkmaları, daim kullanmak zorunda oldukları ilaçlarını almaları günler sürüyor.

***

Çocuklukların, koğuşlar arasındaki havalandırmadan gayrı oyun sahaları yok!

Erken yaş eğitimden mahrumlar. Hayat mektebine gidiyorlar!

Dört duvar arasında yaşam savaşı veriyorlar…

***

Şefkat kahramanı annelerinden belki ayrılmamış oluyorlar ama babalarına, diğer kardeşlerine, birinci derece akrabalarına ancak açık görüşlerde sarılabiliyorlar.

Belki çoğunu tanımıyor, varlığından bile habersizler…

***

Oysa hamile kadınların, yeni doğum yapmış annelerin tutuklanması 5275 sayılı kanunun 16/4 maddesine göre yasaktır.

Hamile olan kadın ve doğumdan sonraki ilk 6 ay boyunca bir anne hakkında hüküm varsa bile kanuna göre infazı ertelenir.

***

18 bin anne, 668 bebek ve çocukla birlikte haklarında bir hüküm olmadığı halde, uydurma suçlarla ve keyfi şekilde demir parmaklıkların ardına konuldular.

Bu sistematik psikolojik ve fiziki işkence değil de nedir?

Hukuk yok edildi biliyoruz da, vicdan kırıntısı da mı kalmadı?

Hiç değilse hamile kadınlar, bebekli ve çocuklu annelere özgürlüklerini geri verin.

***

Adil bir yargılamanın ardından haklarında hüküm kesinleşirse şayet, kanuna uygun süreyi gözeterek ve cezaevinde bebek ve çocuklara da uygun şartlar sağlayarak cezayı infaz edin.

Yetişkinlere sistematik işkence yapalım derken, hiç değilse daha doğmamış ya da yeni doğmuş masum bebeklere de insanlık dışı işkence yapmaktan vazgeçin!

‘Hedefimiz bebeklerini yok etmek’ diyorsanız, çekinmeyin açıklayın herkes onu da bilsin!

Nasıl olsa kanuna aykırı da olsa bildiğinizi ‘müthiş bir duyarsızlıkla’ icra ediyorsunuz!

Açıklayın da, icraatınız gibi itirafınız da tarihe geçsin!

[Erhan Başyurt] 27.10.2017 [TR724]

Avrupa’nın da musluğu kısması TL’yi vuracak [Semih Ardıç]

Mezarlıktan ıslık çalarak geçen Borsacılar inanmak istemeyebilir. Mamafih Avrupa Merkez Bankası (ECB) para musluğunu kısmak için ilk adımı attı. ECB, bankaların elindeki tahvillerden yaptığı alım tutarını Ocak 2018’den itibaren 30 milyar Euro azaltacak. Böylece hal-i hazırdaki 60 milyar Euro nakit desteği aylık 30 milyar Euro’ya inecek. 2008 krizinden bu yana bankalara verilen desteklerin tutarı 2 trilyon Euro (2,4 trilyon dolar) olmuştu. Bu paraların tamamı geri alınıncaya dek kemer sıkmaya devam edilecek.

İlk bakışta bankalarla ECB arasındaki rutin bir işlem gibi duran bu karar, ABD Merkez Bankası’nın (FED) Mayıs 2013’te ilan ettiği vanayı kısma takviminin devamı niteliğindedir. ‘Bol ve ucuz dolar dönemi bitecek’ beyanına okyanus ötesinden sonra dünyanın en büyük ikinci merkez bankası da dahil oluyor. Dolayısıyla döviz açığı had safhadaki Türkiye ikinci bir endişe kaynağı ile karşı karşıya geldi.

FED’E KULAK ASMAYINCA NE OLDU?

Hafızalarımızı tazeleyelim… FED piyasaya ödünç verdiği paraları safha safha geri almaya başladığı Mayıs 2013’te 1 ABD Doları 1,85 Türk Lirası ediyordu. 2008 krizinin yaralarını sarmak için bankalara nakit takviyesi yapılması Türkiye adına tarihî bir fırsattı. O dönemde kalıcı yatırım çekilebilse kıtlık mevsimi o yatırımlardan elde edilen ihracat gelirleriyle daha kolay geçebilirdi.

Böyle yapmak yerine gelen paralar gayrimenkul gibi tek atımlık baruta harcandı. Dünyada iklim değişmeye başladığı 2013’ten beri Türkiye yolsuzluk ve rüşvet çukurunda debeleniyor. Yolsuzluğa bulaşanların Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan tarafından bizzat himaye edilmesi hukuk devletinin de sonunu getirdi. Hudutlarımızın ötesinde ABD’ye başlayan sermaye (sıcak para) göçünden kendimizi müstağni tutarak ikinci büyük hatayı işledik.

DOLAR 1,85 TL’DEN 3,80 TL’YE GELDİ

Malî risklere siyasî ve jeo-siyasî riskler de ilave edilince TL için kâbus dolu günlerin sonu gelmez oldu. Ucuz ve bol döviz kaynaklarının birer birer kuruması TL’yi mum gibi eritti. 26 Ekim 2017 itibarıyla doların fiyatı 3,83 TL’ye yükseldi. Bir başka ifadeyle dolar 4,5 senede TL’ye mukabil yüzde 100’den daha fazla kıymetli hale geldi.

Nasıl izah edeceğiz bu erozyonu? Gayrimenkulden millî gelir (GSYH) kadar hemen her kalemde geriye gittik. Ezcümle fakirleştik. Dış borcumuz aynı kalsa bile ödeyeceğimiz TL tutarı katlandı. Son dört senelik kur artışı dış borcun TL karşılığını en az 800 milyar lira artırdı. İşte ekonomi bugün bu yükün altından kalkamıyor.

AKP’YE GÖRE 2017’DE DOLAR 2,44 TL OLACAKTI

Hükûmetin 2013’te hazırladığı Orta Vadeli Program’da (OVP) 2017’de dolar/TL’nin 2,44 TL olacağı tahmin edilmişti. O günlerde FED’in ilan ettiği takvimi dikkate almayan hükûmet para bolluğunun devam edeceği vehmiyle hareket etti. Başta Merkez Bankası (TCMBR olmak üzere ekonomi kurmaylarının her biri kulağının üzerine yattı.

Ortalama 40 milyar dolar cari açık veren bir ekonominin uykularını kaçıracak kararlara mukabil Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yeni bir strateji tayin etmedi. Bu aymazlığın faturası 81 milyona yüksek kur, yüksek enflasyon ve yüksek faiz olarak çıkarıldı.

BUNDAN SONRA NE OLUR?

ECB’nin Ocak ayından itibaren piyasaya 30 milyar Euro daha az destek olacağını söylemesi Euro/Dolar paritesinde doların elini güçlendirmiştir. Parite yeniden 1,10’un altına doğru gerileyebilir. İhracat gelirinin yarısını AB’den temin eden Türkiye için bu da aleyhte bir gelişme olacak.

Paritedeki gerilemeye rağmen Euro, TL karşısında yine kıymetli olacak. Zira döviz fazlası olan bir ekonomi değiliz. Üstelik birkaç sene evveline kadar Türkiye’nin en büyük kozu malî disiplin ortadan kalktı, bütçe açığı patladı. Hazine bu sene 40 milyar lira daha fazla borçlanmak mecburiyetinde kaldı. Faiz son 5 senenin en yüksek seviyesine çıktığı bir dönemde Hazine’nin bankaların kapısını çalması TL’ye dair beklentileri daha da menfi hale getirdi.

SICAK PARA YÜKSEK FAİZ İSTEYECEK

ABD gibi Avrupa’nın likiditeyi azaltmaya başlaması sıcak paraya (yabancı sermaye) muhtaç Türkiye için kıtlık devrinin yakın vadede bitmeyeceği manasına geliyor. Merkez Bankası’nın sıcak parayı tutmak için TL’nin faizini yükseltmekten başka çaresi yok.

Ne kadar şayan-ı dikkat ki Erdoğan faizi indirmesi için bankalara tam da bugünlerde talimat veriyor. Yani bugünlerde en son yapılacak işi yapıyorlar. Kendi içinde zerre kadar tutarlılık ihtiva etmeyen bu tavırlar, Saray ve hükûmetin batıda olup bitenleri anlamamakta ısrar ettiğini gösteriyor. Erdoğan’ın ısrarı taktikten ibaret.

DÖVİZ BORCU OLANLAR…

O mevzuda Kanun Hükmünde Kararname hazırlamaya bile lüzum yok. Erdoğan’ın bağımsızlığı kâğıt üzerinde kalmış TCMB’ye şu talimatı vermesi kâfi: “Ben faize karşıyım. Bundan böyle faiz yüzde 0 olacak.” Böylece kabak tadı veren ‘cambaza bak oyunu’na da son verilir.

Madem Erdoğan ne yaptığından emin ve dünyanın iki büyük merkez bankası FED ile ECB’nin vanayı kısmasını zerre kadar kale almıyor o halde TCMB faizi yüzde 0’a indirsin. Bankalar da aynı oranda indirime gitsin.

Herkesin boyunun ölçüsünü almak için bundan daha münasip tarih olamazdı!

Göstere göstere gelen döviz fırtınasına rağmen elinde hâlâ TL tutanlara, döviz geliri olmadığı halde döviz borcu alanlara gelince… Onlara, ‘kendi düşen ağlamaz’ demeyeceğim.

‘Zararın neresinden dönülürse kârdır’ sözü geliyor aklıma…

Bilmem anlatabildim mi?

[Semih Ardıç] 27.10.2017 [TR724]

668 bebek, 17 bin kadın [Emine Eroğlu]

Câfer bin Ebû Talib’in Habeş Necaşîsi’nin huzurunda, muhacirleri temsilen yaptığı meşhur bir konuşma vardır. Bir belagat harikası olan o muhteşem hitapta Hazreti Câfer, Mekke müşriklerinin gönderdiği diplomatik heyetin iftiralarına cevap verirken “cahiliye” kavramına da açıklık getirir ve der ki:

“Ey hükümdar! Biz cahiliye zihniyetine sahip bir kavimdik. Akrabalık bağlarına riayet etmez, komşularımıza kötülük ederdik. Güçlü olanlarımız zayıfları ezerdi.” (İbn Hişam)

Fetih Suresinde geçen “Cahiliye taassubu” (hamiyyetü’l-cahiliyye) da, cahil bir toplumun hayatına hakim olan şiddet, kin ve nefrete işaret eder.

Kısaca cahiliye, bir “barbarlık dönemi”dir ve Efendimiz’in (as) işaret ettiği gibi her asır ve coğrafyada kendini tekrar edebilir.

Cehl-hilm kelimelerinin anlamlarını inceleyen Japon araştırmacı lzutsu, cahiliye dönemi ve İslam devrindeki insanların sıfat ve davranışlarını birbiriyle kıyasladıktan sonra cehlin fiili tezahürünün zulüm olduğunu, cahiliye çağı insanlarının Hazreti Peygamber (as) ve ashabına karşı yaptıkları bütün zulüm ve işkencelerin arkasında da bu cehaletin yattığını belirtir.

Ve “cahiliye”nin asıl karşıtının ilim değil, “hilim” olduğu tespitini yapar. Hilim kelimesi, metanet, sükûnet, bağışlama, yumuşak huyluluk, ahlak ve karakter sağlamlığı, ihtiyat ve ılımlılık gibi anlamlara geldiği için halim, “medeni insan” demektir.

CAHİLİYE TOPLUMU

Kendisi de bir yönüyle cahiliyeye karşı kavga veren Bediüzzaman, fert ve toplumun çöküşü ve cahiliye toplumunun teşekkül edişini altı katmanlı bir “bozulma ölçeği” ile kritik eder:

Aklın bozulması, kalbin bozulması, sosyal hayatın bozulması, insaniyetin bozulması, insanın kendi hemcinslerine duyduğu merhametin ve akrabalık bağlarının bozulması ve en sonunda da vicdanın bozulması ki vicdanın bozulması aynı zamanda fıtratın bozulmasıdır.

Hazret-i Pir bu ölçümü Kur’anî bir metotla soru sorarak yapar. Cevaplarını ise kendisi vermeyip vicdanlara havale eder.

Ben onun sorularını bugüne ve kendi toplumunuza uyarlamak istiyorum yalnızca. Hükmü size bırakarak…

SİZE NE OLMUŞ Kİ…

Ey halkım!

Sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, “Darbeyi öğretmenler, doktorlar, avukatlar, ev kadınları, iş adamları mı yaptı?” gibi en basit soruları soramıyor, kadınların iktidarı zor durumda bırakmak için hep birlikte hamile kaldığı gibi çirkin binlerce iftirayı ihtimal dâhilinde görüyor, muhalif görünseniz dahi muktedirlerin tez ve söylemlerini satın alıyorsunuz?

Sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, azgın bir nefret dilinin benimsenmesi, ekranların gece gündüz düşmanlık pompalaması, kadınların iffetlerine dil ve el uzatılması, genç kızların başına çuval geçirilerek sürüklenmesi, doğumhanelerin önünde polis bekletilmesi gibi en menfur işleri seviyorsunuz?

Toplum hayatınıza ve medeniyetinize ne olmuş ki, vakıf, dernek kurdukları, burs verdikleri, yurt, okul yaptıkları, talebeye sahip çıktıkları için insanlar hapsediliyor, mallarına el konuluyor, kitaplar yakılıyor da siz susuyorsunuz?  Sosyal hayatınızı zehirleyen, medeniyetinizi darmadağın eden, fert ve kamu hukuku ile hiçbir şekilde tevil edemeyeceğiniz amelleri kabul ediyorsunuz?

İnsaniyetinize ne olmuş ki, kendi kardeşinizin cesedini dişler gibi gıybetler ediyor, iftiralar atıyor, münafıkların ürettiği yalanları çoğaltıyor, sistemin mağdur ettiklerini siz de sorgusuz sualsiz mahkûm ediyorsunuz. Kardeşlerinize, gelinlerinize, hatta çocuklarınıza düşman olmak gibi en mide bulandıran bir işi yapıyorsunuz?

Kendi cinsinize merhametiniz, akrabalık bağlarına hürmetiniz yok mu ki, pek çok yönüyle kardeşiniz, evladınız, ana babanız hükmünde olan mazlumların şahs-ı manevîsine insafsızca saldırıyorsunuz? Akrabalarınıza sahip çıkmıyor, meslektaşlarınızın işlerinden atılmasına, güvencesiz, ekmeksiz bırakılmasına seyirci kalıyor, onlardan boşalan yerleri doldurmak için yarışıyor, komşularınızı ihbar ediyorsunuz.

Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, 668 bebek, 17 bin kadının hapiste oluşundan rahatsızlık duymuyorsunuz?

Bilmiyor musunuz ki vicdan bozulunca her şey bozulur ve insanın bozulması başka şeylerin bozulmasına benzemez!

Simalarınızın karardığını, kalplerinizin katılaştığını, bereketin üzerinizden kalktığını, kötü bir akıbete doğru koştuğunuzu gören, yaptıklarına pişman olan kimse yok mu aranızda?

BİR CAHİLİYE ADETİ OLARAK BEBEKLERE ZULMEDİLMESİ

“Diri diri gömülen kız çocuğuna hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulur (Tekvir, 8-9) da, hapisteki bebeklere hangi suçtan ötürü zindanda tutulduğu sorulmaz mı sanıyorsunuz?

Toprağa gömülür gibi zindanlara atılan,

Üzerleri bitimsiz bir kin, öfke, haset ve nefretin toprağıyla örtülen, en hafifinden unutulmuşluğa terk edilen,

Sadece muktedirler tarafından değil, onların şamatacıları tarafından da zulmü hak ettikleri düşünülen,

Yeryüzünün en masum varlıkları bebeklere…

Hangi suçlarından ötürü babalarından ayrı düşürüldükleri, anneciklerinin iniltilerine şahit tutuldukları, haklarından mahrum bırakıldıkları sorulmaz mı?

Müfessirler, ilgili ayette sorunun bu cürmü işleyenlere değil de diri diri toprağa gömülene sorulmasına tebkit (=susturma) diyorlar. Yani, mazlum bebeklere bu zulmü reva görenlerin, Hakk’ın huzurunda hiçbir savunma yapamayacak şekilde gazap ve cezayı hak edeceklerini anlatan şiddetli bir uyarı. Koruyucusuz olarak gördükleri için zulmettikleri mazlumların haklarının ise Allah katında saklı tutulduğunun teminatı.

“Ey halkım! Şimdi söyleyin bakalım!” Kur’an’da tekrar edilen bir soru kalıbı.

Aynı kalıpla ve peygamber dilince sormak istiyorum:

Ey halkım! Şimdi söyleyin bakalım, O’nun cezasından sizi kim kurtarabilir?

[Emine Eroğlu] 27.10.2017 [TR724]

‘Beyler merhaba, adım Adis, Süper Lig’in yeni golcüsüyüm’ [Efe Yiğit]

Sezon başında gol krallığı yarışı kimler arasında geçecek diye sorulsaydı muhtemelen akla ilk gelecek isimler şunlardı: Geçen yılın gol kralı Wagner Love, Burak Yılmaz, Cenk Tosun, Alvaro Negredo, Gomis ve Soldado. Sezonun başlamasıyla sürpriz bir isim golleri sıralamaya ve yukarıdaki isimlerin önüne geçmeye başladı. Tıpkı takımı gibi beklenmedik bir performans gösteren Göztepe’li Adis Jahovic, şimdiden 11 gole ulaştı. Gol kralı olur mu bilinmez fakat yarışta iddialı olduğu kesin.

TANINMAMIŞ BİR GOLCÜ

Türkiye’nin en köklü kulüplerinden Göztepe’nin yıllar sonra çıktığı Süper Lig’deki performansı merak konusuydu. 2 sezondur Şenol Güneş’in yardımcılığını yapan Tamer Tuna’ya emanet edilen takım, oynadığı pozitif futbolla dikkat çekiyor. Göztepe, 9 hafta sonunda 17 puan toplayarak lider Galatasaray’ın ardından ikinci sıraya yerleşti. Elbette bütün takımın ve teknik heyetin performansı önemli fakat toplamda 20 golün 11’ine imza atan Jahovic, aslan payının sahibi.

Geçen yıl da Süper Lig’de sürpriz bir isim gol krallığına ulaşmıştı. Alanyaspor’un golcüsü Wagner Love, beklentileri aşarak ligin en golcü oyuncusu oldu. Jahovic’le arasındaki fark ise Love’un bilindik bir oyuncu olmasıydı. Her ne kadar kariyerinde büyük başarıları olmasa da, Love denince herkesin bir fikri vardı. Jahovic ise 2016’da Göztepe TFF 1. Lig’deyken transfer edilmiş ve seyircilerin gözünden uzakta takıma adapte olmuştu.

2016’da Rusya’nın Krylya Sovetov takımından transfer edilen Jahovic’e ne kadar bonservis ücreti ödendiği belirtilmemiş. Makedon oyuncu İzmir ekibindeki ilk yılında 30 maçta forma giyip 20 gole imza atarak hem golcülük kumaşını ortaya koymuş hem de takımının Süper Lige yükselmesinde büyük katkı sağlamıştı. TFF 1. Lig playoff maçlarında da üzerine düşeni yapıp 1 gol atmıştı.

KENDİ KALESİNE DE GOL ATTI!

Jahovic’in geçen yılki başarısını Süper Lig’e taşıyıp taşıyamayacağı önemli bir soruydu. Elbette Göztepe’nin performansının nasıl olacağı da merak konusuydu. İlk iki haftayı golsüz geçen Jahovic, 3. haftada Trabzon’u İzmir’de 3-2 geçtikleri maçta gollerine başladı. Ligde tam 7 haftadır üst üste gol attı ve gol sayısını 11’e çıkardı. Bazen kaleleri karıştırdığı da olmuyor değildi! Deplasmanda 3-2 yendikleri Sivasspor maçında ilk golü kendi kalesine atan Jahovic, yaptığı yanlışı rakip fileleri 3 kez havalandırarak telafi etmesini bildi.

BOŞNAK ASILLI, ÜSKÜP DOĞUMLU

Negredo’nun, Soldado’nun gol atmayı unuttuğu, Robin van Persie’nin sakatlığı yüzünden yeşil sahalara hasret kaldığı ligimizde, Adis Jahovic fırtınasının hikâyesine de şöyle bir bakalım. Boşnak asıllı olan Adis Jahovic, 18 Mart 1987’de Makedonya’nın başkenti Üsküp’te dünyaya geldi. Futbola Bosna Hersek’in FK Velez Mostar takımında başladı. Futbolla birlikte bir diğer tutkusu da karateydi. Aynı anda iki sporu birlikte yapan Jahovic, ailesinin maddi durumundan dolayı yeni krampon giyme hayaline bahçelerinden topladığı elmaları satarak kavuşacaktı. Futbolu bir kurtuluş olarak gördüğü için karateyi bırakıp tüm enerjisini meşin yuvarlağın peşinde harcamaya karar verecekti.

Kariyerine Makedonya’nın FK Napredok takımında başlayan Jahovic, bu aşamada bir orta saha oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. 17 yaşından itibaren forvete geçen Jahovic, kısa süre sonra profesyonel imzayı attı. Artık iyi bir krampon alacak parası da vardır. İlk ücretini ise her zaman kendini destekleyen ailesine verir.

ÜST DÜZEY TAKIMLARDA HİÇ OYNAMADI

Hırsı ve tekniğiyle dikkat çeken Jahovic hiçbir zaman üst düzey takımlarda top koşturmadı. Makedonya’dan sonra Boşnak ekipleri Velez Mostar, Zeljeznicar ve FK Sarajevo’da oynadı. Bosna’dan sonra yolu İsviçre’ye düştü ve FC Will formasını giydi. Ardından FC Zürih’te kiralık oynadı. Batı’da aradığını bulamayan Jahovic bu kez yönünü Doğu’ya çevirip Ukrayna’nın FC Vorskla takımına transfer oldu. Buradan Hırvatistan’a geçip HNK Rijeka adına bir sezon ter döktü. 2016’da Göztepe’ye gelmeden önceki durağı Rusya’nın FC Krylia Sovetov takımıydı. Burada iki yıl oynadı.

Geçen sezon Mehmet Umut Nayır’la iyi bir ikili oluşturup Göztepe’yi Süper Lige taşıyan Jahovic’in bu sezon yeni transfer Nabil Ghilas’in yedeği olması bekleniyordu. Ama tam tersi oldu.

Göztepe’nin Süper Lig’e çıkma şerefine yayınladığı reklam filminden Adis Jahovic’i hatırlayabilirsiniz. Bütün yeni transferler bir ortamda kendini tanıtırken içeri giren Jahovic, ‘Beyler hoşgeldiniz. Adım Adis, mekânın sahibiyim’ sözleriyle hafızamıza kazındı. Gerçekten de Jahovic, mekânın sahibi olduğunu gösterdi.

[Efe Yiğit] 27.10.2017 [TR724]