Yükselen kollektif şuur [Abdullah Aymaz]

Amerika’daki Afrika kökenliler, dört yüz sene süren ezilmekten, haksızlıktan, insanî haklardan mahrumiyetten nasıl kurtuldular? Fert fert, birer birer adım atmakla… Sonra gruplar halinde… Daha sonra bu kollektif şuurun ortaya koyduğu büyük birikim tsunami gibi önlerine konulan bariyerleri aşıp geçti. Evet önce fertler inisiyatif alıyor. Sonra gruplar… Sonra da bu birikim önünde durulmayan bir büyük hareket oluyor ve değişim  gerçekleşiyor. Ve bir gün  Obama, ABD  BAŞKANI oluyor.
Teksas’taki Warisüddin Muhammed Mescidinde  Cuma namazı kılarken hutbeyi  okuyan İmam Vezir Ali şöyle demişti: “Biz mazlum ve mağdurların yanındayız. Çünkü bizler asırlarca ezilip tahkir edildik. Ama biz bu durumdan kurtulduk. Başkalarına örnek olduk. Mağdur ve mazlumlara yardım yapacak paramız, gücümüz ve imkânlarımız yok fakat çok mükemmel bir tecrübemiz var!..”

Tom Shadyac’ın “I am” (Ben)  isimli belgeselindeki bir konuşmada şöyle deniliyor: “Değişim, yükselen kollektif şuur ile gerçekleşiyor.”

Gazeteci yazar Lynne Mc. Taggart  “Eğer bütünün parçası olduğumuzu kabul edersek, dünyadaki problemleri çözmeye başlarız. Bu da, ‘Biz neyiz?’ diye kendimizi tarif ve şuurlanmayla başlar.” diyor.

“I am (Ben) Kabîlesi” ne gelince. Bir kabile düşünelim… Ekip biçerek veya avcılıkla geçiniyor, emeklerinin semeresini paylaşıyor ve mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı: Çünkü bu neticeden yaşlılar, zayıflar, fakirler de paylarını alıyorlardı. Ama bir gün birisi, “Ben çok güçlüyüm, çok üretiyorum, çok avlanıyorum… Elde ettiklerimi niye başkaları ile paylaşayım”  diyerek, üretip kazandıklarını biriktirmeye başlayınca, bunun üzerine ister istemez herkes  de biriktirmeye başlıyor. Zayıflar, kimsesizler, güçsüzler ve yaşlılar altta kalıp eziliyor. Bu böyle devam edince, herkese hırs, bireysellik, çıkarcılık, başkalarını bitirici rekabet duygusu aşılanmış oluyor… İşte bu kabilenin aynısı, artık bu modern hayatta, icraatın başında bulunuyor…

1920’de Bediüzzaman Hazretleri Lemaat isimli manzum eserinde  şöyle diyor:

“Şimdiye kadar İslâmlar iradesiyle girmemiş, şu medeniyet-i hazıra…

Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı esaret…

Belki insanlara ilaç iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekavete. Yüzde onu çıkarmış dışı süslü bir saadete!..

Diğer onu bırakmış arada rahatsız şekilde!  Zâlim azınlığın olmuş gelen kazancı ticaretin… Lâkin saadet odur; herkese olan saadet…

En azından ekseriyete olsa vesile-i necat. İnsanlığa rahmet nâzil olan şu Kur’an, ancak kabul ediyor bir tarz-ı medeniyet;

Umuma, ya eksere verirse bir saadet…”

Evet gerçek insaniyet, vicdanın ve kalbin sesini dinleyerek toplumda yaşayan herkesi düşünmek, herkese faydalı olmak, toplum fertlerinin daha iyi duruma ve konuma yükselmesi için gayret göstermektir… Hutbe-i Şâmiye’de Üstad Hazretleri şöyle diyor: “Biliniz! Hakiki vukuâtı kaydeden tarih, hakikata en doğru şahittir. İşte tarih bize gösteriyor… Hatta Rusları mağlup eden Japon Başkumandanının İslamiyetin hak olduğuna dair şahitliği de şudur ki: ‘İslam hakikatinin kuvveti nisbetinde ve Müslümanların o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslamın medenileşip yükselme ve ilerleme kaydettiklerini tarih gösteriyor. Müslümanların, İslamî hakikatlerdeki zayıflıkları nisbetinde vahşete ve gerilemeye düştüklerini, hercü merç ve kargaşalar içinde belâlara mağlubiyete maruz kaldıklarını da yine tarih kaydediyor. Diğer dinler ise, İslâmiyetin tam aksine bir durum sergilemektedir. Yani onların dinlerine bağlılıklarının azalması ve taassuptan kurtulmaları nisbetinde medenileşip ilerlediklerini; aksine dinlerine bağlı kalmaları ve taassuplarının kuvvetlenmesi derecesinde de gerileyip ihtilâllere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar hep böyle gitmiş.”

Bunu söyleyen, General Nogi Maresuke’dir. Bu zat, Üstad Hazretlerine sorular sormuş ve cevaplar almıştır. II. Sultan Abdülhamid, Abdürreşad İbrahim Efendiye, “Git, o generalin alnından  /  başından öp!..” demiş. Bakmış, o bir samurayın oğlu olan General Nogi, emeklilikten sonra verilen köşkü bırakarak yatılı okullarda Japon gençlerini yetiştirmeye gayret etmiştir. 1904’teki Japon-Rus Savaşında zafer kazanmasına rağmen 56 bin Japon askerinin kayıp vermesinden kendisini sorumlu tuttuğu için harakiri yapmak istemiş, Japon İmparatoru Meili buna engel olmuş, Nogi’ye Kont ünvanı verip milli kahraman ilan etmiştir. İmparator Meili vefat edince, harakiri yaparak ölmüştür…

[Abdullah Aymaz] 30.4.2019 [Samanyolu Haber]

Washington’da ‘Dil ve Kültür Festivali’ne katılan ABD milletvekili: Bu güzel etkinliklerin Türkiye’de yapılamaması utanç verici

Bu yıl 17.si düzenlenen Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin(IFLC), ABD ayağı, başkent Washington’da düzenlenen etkinliklerle devam etti. Açılışı ABD Kongresi Rayburn Ofis Binası’nda yapılan program, ünlü Kongre Kütüphanesi’nde gerçekleştirildi.

ABD Kongresi milletvekilleri IFLC için önemli mesajlar verdi. Texas milletvekili Randy Webber, bu etkinliklerin şu anda Türkiye’de yapılamıyor olmasını büyük bir utanç olarak belirtti. Gecede konuşan California milletvekili Doug LaMalfa, büyüklerin bu etkinliğin kahramanı çocuklardan çok şey öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

NBA yıldızı Enes Kanter’in sponsorluğunda gerçekleştirilen festivalin sunuculuğunu aktör ve yönetmen Vince Swan yaptı. Gecede, 13 ülkeden 50’nin üzerinde öğrenci sahne aldı.

Festivalin sunuculuğunu aktör ve yönetmen Vince Swan yaptı.

KONGRE KÜTÜPHANESİNDE FESTİVAL ÇOCUKLARINA ÖZEL DÜZENLEME

Programa ev sahipliği yapan ABD Kongre Kütüphanesi Müzik Departmanı Direktörü Susan Vita, festivalin düzenlendiği binanın dünyanın en büyük kütüphanesi olduğunu hatırlatarak, “Bu tarihi binada Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ni ağırlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz” dedi.

Festivalin düzenlendiği salonun hemen dışındaki alanda sergilenen bazı el yazması besteler, programa katılan çocukların geldiği ülkelere göre yeniden düzenledi. Festivalin düzenlendiği gün boyunca bu bölümde, Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ne katılan öğrencilerin ülkelerinden bestekarların eserleri sergilendi.

CARDIN: “IFLC BİR FESTİVAL OLMANIN ÇOK ÖTESİNDE, O BİR BARIŞ ÇAĞRISI”

ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Üyesi Ben Cardin ise programa özel olarak yazdığı mektupta, “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, bir festival olmanın çok ötesinde — o global bir harmoni ve barış çağrısı” dedi. Senatör Cardin, festivale katılan öğrenci ve öğretmenlere, “Çok kültürlülüğe bu şekilde katkıda bulunarak, evrensel insani değerleri böyle yücelterek uluslararası toplumu bir araya getirmede oynadığınız rolden dolayı size çok teşekkür ediyorum” diye seslendi.

Programa yazılı bir mesaj gönderen Virginia Senatörü Mark Warner ise, “Bu etkinlik genç insanlara kendi kültürlerini sanat yoluyla paylaşmak için muazzam bir fırsat sunuyor” dedi. Warner mesajında, “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali ve onun kurulmasını sağladığı diyaloglar, farklı kültürlerden gelen insanlar arasında karşılıklı saygı ve anlayışın yayılmasını sağlayacak.” dedi.

California milletvekili Doug LaMalfa, IFLC katılımcılarını ağırladı. Festival gecesi yaptığı konuşmasında, çocuklardan büyüklerin öğreneceği çok şey olduğunu vurguladı.
Gecede bir konuşma yapan California milletvekili Doug LaMalfa, ‘”Farklı coğrafya ve kültürlerden gelen gençleri aynı barış ideali etrafında bir araya getiren’ Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin gelecek adına büyük önem taşıdığını belirterek, ‘Bu birliktelik sadece bu çocuklar için öğretici olmuyor. Aynı zamanda bizim de bu gençlerden öğreneceğimiz çok şey var” diye konuştu.

LaMALFA: “BU GENÇLERDEN ÖĞRENECEĞİMİZ ÇOK ŞEY VAR”

Texas milletvekili Randy Webber etkinliğe üçüncü kez katıldığını belirterek, “Bu programın şu an Türkiye’de düzenlenmiyor oluşu büyük utanç kaynağı” dedi.

Gecede bir konuşma yapan Texas milletvekili Randy Webber ise, üçüncü kez katıldığı Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin birlikte yaşama kültürü ve uluslararası barışa yaptığı katkıları anlattı. Festivalin bundan 17 yıl önce Fethullah Gülen Hocaefendi’nin fikri önderliğinde Türkiye’de başladığını ve oradan dünyaya yayıldığını hatırlatan Webber, “Bu programın şu an Türkiye’de düzenlenmiyor oluşu büyük utanç kaynağı” dedi.

Festivalin gündüz programında kısa bir konuşma yapan Connecticut milletvekili Joe Courtney ise Türk-Amerikan dostluğunun önemine değinerek Connecticut’ta yaşayan Türk toplumunun çalışmalarından duyduğu memnuniyeti anlattı.

NORTON: “TÜM MİLLETVEKİLLERİNİ BU ÖĞRENCİLERİ VE ÖĞRETMENLERİ KUTLAMAYA ÇAĞIRIYORUM”

Meclis kayıtlarına giren açıklamasında Uluslararası Dil ve Kültür Festivali için Washington’a gelen öğrencileri tebrik eden Washington DC milletvekili Eleanor Holmes Norton, “Tüm meslektaşlarımı, 17 yıldan bu yana kültürel çeşitliliğimizi ve zenginliğimizi bize bu yetenekli gençlerin şarkıları, şiirleri ve danslarıyla gösteren bu festivali ve ona emek veren öğrencilerle öğretmenlerini kutlamaya çağırıyorum” diye konuştu.

Aynı şekilde meclis kayıtlarına geçen bir açıklama yapan Virginia milletvekili Donald McEachin ise, “Ortak insani değerlerimiz bizi birleştiriyor, farklılıklarımızsa bizim için sadece zenginlik ve güç kaynağı. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, gençleri bir araya getirerek diyalog kurmalarını, tecrübelerini paylaşmalarını, fikir teatisinde bulunmalarını sağlayarak onlara büyük bir hizmette bulunuyor. Farklı toplulukları birbirine yakınlaştırıyor ve tüm dünya hepimiz fayda sağlıyor.” şeklinde konuştu.

WEXTON: “IFLC’NİN BAŞARISIYLA GURUR DUYUYORUM”

Virginia milletvekili Jennifer Wexton ise programa gönderdiği mektupta, “Din, dil, ırk ve kültür fark etmeksizin bütün sanatsal anlatımlarda bir güzellik vardır. Dünyanın farklı köşelerinden gençleri ve kendilerini çevreleyen kültürlerini sanat etrafında bir araya getiren Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin bu başarısıyla gurur duyuyorum” dedi.

LEWIS: “SİZ İNSANLAR ARASINDA KÖPRÜLER KURUYORSUNUZ VE BU TAKDİRE ŞAYAN”

“Uluslararası Dil ve Kültür Festivali çok önemli bir oluşum” diyen milletvekili John Lewis ise “Siz insanlar arasında köprüler kuruyorsunuz ve bu takdir edilmeyi hak ediyor” dedi. Lewis mektubunda, IFLC için “Sanat yoluyla uluslararası topluma hizmet etme misyonunuz sadece ilham verici değil, aynı zamanda bugün en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri” ifadelerini kullandı.

Milletvekili Elaine G. Luria ise yazılı mesajında “Bu festival dünyamızın devasa kültürel tarihi hakkında bilgi sahibi olmak için bize harika bir imkan sunuyor” dedi.

Milletvekili Don Bacon ise IFLC temsilcilerine şöyle seslendi: “Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nin dünyanın dört bir yanındaki insanları, din, dil, ırk, kültür fark etmeksizin bir araya getirme konusundaki adanmışlığına hayranlık duyuyorum”

[TR724] 30.4.2019

Kaymakamlık hayalimi aşçılık ile revize ettim

SÜRGÜN HAYATLAR-1

Temmuz… Üç dört sene öncesine kadar temmuz denilince milyonlarca öğrenci ve on binlerce öğretmenin aklına yaz tatili gelirdi. Aile ve memleket ziyareti, deniz, güneş, dinlenmek ve stres atmak demekti Temmuz.

Yaz aylarının en sıcak günleri yine Temmuz’da yaşanırdı. Yanar kavrulurdu her yer. 2016 senesinde, Temmuzda da üşünebileceğini gördü insanlık! Şubat’ın soğuğunu bir Temmuz gecesinde milyonlar iliklerine kadar hissetti, ediyor. Yüz binlerce insanın hayatı değişti bir gecede. Sürgün Hayatlar dizisinde işte bu hayatlardan bir kısmını sizlerle paylaşacağız.

Ahmet Bey ile Atina’da tanıştık. Atina’da yaşama tutunmaya çalışıyordu. Röportaj teklifimizi kabul edince, altı arkadaşıyla birlikte yaşadığı, odalarında halının olmadığı, içerisinde az sayıda eşyanın bulunduğu depoyu anımsatan evinde buluştuk kendisiyle.

-Ahmet Bey kimdir kendinizi biraz anlatabilir misiniz?

– 6 kişilik bir ailenin en küçük çocuğuyum. 1993 doğumluyum 25 yaşındayım. 4 kardeşiz. Siirt’te doğdum. Ancak henüz ben 3 yaşımda iken İstanbul’a taşınmışız. İstanbul’da da büyüdüm.

– Babanız ve Anneniz ne iş yapıyor?

Annem ev hanımı. Türkçe bilmiyor sadece Kürtçe biliyor. Babam ise inşaatlarda çalışırdı inşaat işçisidir. Yıllarca çalıştıktan sonra emekli oldu.

– Dört kardeşiz demiştiniz. Kardeşleriniz okudular mı ne işle meşguller?

Benim 3 abim var. Onlar okumadılar, serbest meslek çalışanı hepsi. İnşaatlarda çalışanı var işte babam gibi, restorantta çalışanı var. Ben evin en küçüğüyüm. Evin tek okuyanı da benim. Tabii okumakta sayılırsa hayatımızı nerelere geldi okuduk bitirdik ama şimdi Yunanistan’dayız.

– Siirt’ten İstanbul’a ne zaman ve neden taşındınız? İstanbulda hayatınız nasıldı?

Siirt’ten İstanbul’a 96’da önce babam geldi. 1996’da belli bir süre çalıştıktan sonra bizi de ailecek İstanbul’a getirdi. Taşı toprağı altın diyerek İstanbul’da gelmişiz daha çok maddiyattan dolayı yani. Biz gecekondu da yaşadık uzun bir süre. Tabii uzun bir zamandan sonra abimler babamla beraber hepsi aynı anda çalışmaya başladılar. Maddi durumumuz biraz düzeldikten sonra normal bir eve taşındık işte. 6 kişinin kaldığı böyle 3 artı 1 bir evde yaşadık yıllarca daha sonra abilerim evlendi.

– Bütün eğitim hayatınızda ilkokulu dahil İstanbul’da okumuşsunuz anlaşılan. Acı tatlı zor kolay bir hayatınız olmuş peki Hizmet Hareketi ile nasıl tanıştınız? Nasıl oldu?

Hizmet hareketi tanışmam lisede arkadaşlarımın ısrarı üzerine oldu arkadaşım bir gün ısrarla nohut pilav yemek için davet etti ben de gittim. Nohut pilav sonunda hizmet hareketi ile tanışmış oldum ancak ben ailemin önyargılarından dolayı lise 1’de iken belli bir süre çok sık gidip gelmedim uzak durdum. Daha sonra birinci dönemden sonra karnemde 5 tane bir, 2 tane sıfır notum olunca ve abilere gidip gelmek üniversiteli abiler ile ders çalışmak benim için faydalı olunca ailem de izin vermeye başladı.

– Neler yapardınız anlatır mısınız?

Derslerim çok kötüydü sağolsun İngilizce işletme okuyan bir abi vardı o bize ders anlatıyordu daha sonra belli bir süre derslerimiz ile ilgili bayağı bir ilerleme katettik yıl sonuna doğru bütün derslerim düzeldi. Tabii hepsini o sene veremedim ama bir sonraki sene toplam hepsini bitirdim.

– Sizi hizmet hareketine bağlayan ne oldu ? Ne zaman ben de bu hareketin içinde olmak istiyorum dediniz ? Ya da toplumdaki bir kesime göre ‘sizi nasıl kandırdılar’ beyninizi nasıl yıkadılar!?

Nohut pilav değil de şöyle oldu; ben o zamanlar İddaa oynuyorum çok sıkı bir şekilde bir alışkanlık haline gelmişti bende. Orta 2’de yani 7.sınıfta başlamıştım. Bir arkadaşım yüzünden böyle bir boşluğuma denk gelip de devam ettiğim kötü bir alışkanlıktı. Her gün okuldan abilerin evine ders çalışmaya gitmeden önce iddaa bayisine gidip iddia oynardım. Lise yıllarımda bana ders anlatan üniversiteli abinin davranışları beni çok etkilemişti. O abi iddaa oynadığım yerde gelip beni iddaa bayisinde bekleyip bana iddia oynatmamıştı. Bana derslerim konusunda samimiyetle yardımcı olup aynı zamanda beni kötü alışkanlıklarımdan vazgeçirmek için gayret ediyordu. Bu hareketleri etkili oldu. Bende bu insanlar gibi olmak istiyorum dedim.

– Peki liseden sonra?

İlk önce Adalet okudum onu bitirdik arkasından kamu yönetimi okumaya başladık onu da 4 yıla tamamlayarak mezun olduk. Mezun olduktan sonra da işte vakit bulamadık kendi mesleğimizi yapmaya Yunanistan’a gelmek zorunda kaldık.

Üniversite okurken aynı zamanda insanlara faydalı olmak için çabaladım. Üniversite hayatımdan sonra, evlendikten sonra, iş hayatında bu kadar faydalı olabilir miyim? Bilmiyorum. Katkı derken şahsım olarak katkı değildi. Hizmet hareketinin ufku ile gençlere birşey anlatmaya çalışarak bir şeyler yaptık…

– Ne yaptınız da sonradan size terörist dediler ?

Gezmek, tozmak, eğlenmek bizde de vardı aslında. Ama her şeyin bir sınırı bir derecesi vardı yani sınırları bilerek insanları da zorlamadan alıştırarak doğruyu anlatarak bir şeyler üreterek kendi bildiğimiz doğruları anlatmaya göstermeye çalıştık. Kendi bildiğimiz doğrular derken bütün insanların kabul ettiği evrensel insanı değerleri. Dürüst olmayı, saygılı olmayı, insanların haklarına riayet etmeyi vs. önce kendimiz uymaya sonrada genç arkadaşlara anlatmaya çalıştık. Ben de lisede iken abilerimin benimle ilgilendiği gibi hem ders hemde diğer konularda genç arkadaşlarla ilgilenmeye çalıştım.

– Hizmet hareketi deyince aklınıza ne geliyor, Hizmet sizin için nedir?

Sözlükteki kelime anlamı ile değil de şöyle diyebilirim Ben güzel bir lisede okumadığım için hep böyle menfi şeylerle karşılaştım. Bunlar bana tabi olarak yansıdı. Ben hizmette bunları doğru olan şeklini öğrenmeye başladım. 2 yılda 3 yılda bunların doğru olduğunu kabul edip onları uygulamaya başladıktan sonra da hizmet bana reel olarak katkı sağlamış oldu. Hayatımda on güzel şey yaptıysam sekizini hizmet sayesinde yapmışımdır geri kalan ikisinin de hizmet hareketi ile bağlantısı vardır.

-Hizmet hayatımdaki doğruluk ve güzelliklerin toplamıdır diyorsunuz?

Evet aynen öyle diyorum.

-Peki bir 15 Temmuz hadisesi var malum. Siz 15 Temmuz’un neresindesiniz ? İstanbul’da yaşıyorsunuz 15 Temmuz günü ne yapıyorsunuz o gece neredeydiniz ?

Biz o gece istanbul’da idik. Üç dört arkadaş yine beraberdik. Bir arkadaşımız okulunu uzatmıştı. Okulunu uzatmasından dolayı gidip baklava almıştık işte akşam yemeği yiyip arkasından da çay yapıp baklava yiyecektik. Biz çayımızı demledik baklava yemeye tam başlayacakken haberlerden baktık ki darbe oluyor. O esnada okulu uzatan arkadaşımızın çok güzel bir cümlesi vardı dedi ki: “Birileri bir şeyler yapıyor şu anda acaba bunun maliyeti Hizmete ne olacak” daha hiçbir şey bilmeden o okulunu uzatan arkadaşın cümlesi buydu. Hiç unutamıyorum halbuki o gün biz sadece baklava yedik TV’den darbe olduğunu öğrendik ve terörist ilan edildik.

– O arkadaşınıza ne oldu peki?

Onunda başına şöyle bir şey geldi. Kendisi dört dörtlük çok güzel bir insan tıp mezunu Türkiye’nin en güzel tıp fakültelerinden birinden mezun oldu. Ama Türkiye’ye ve Anadolu insanına hizmet edemeyecek. Yani aslında doktor olarak hizmet edebilecek ama artık kendisi başka bir ülkede başka ülkedeki insanlara hizmet edecek o da ülkeyi benim gibi terk etti.

– Peki 15 Temmuz gecesinden sonra hayatınızda nasıl bir değişiklik oldu ? Başınıza neler geldi?

15 Temmuz gecesinde arkadaşlarla yarın biz dışarı nasıl çıkacağız, çıktığımızda bizi tanıyan insanları bize tepkisi ne olacak korkusuyla düşüncesiyle sabah edemedik. Sabah olduktan sonra dışarı ilk gittiğimde hep ekmek aldığımız bakkalın bana bakışı ile konuşma tarzı hiç pozitif değildi. Ben bir üniversite öğrencisiydim. Arkadaşlarımızla kaldığımız evi kapatma kararı aldık. Bir çelik kapı toptancısında çelik kapı aksesuarları satış elemanı olarak hayatıma devam ediyordum. İş yerinden tanıştığım kişilerle kalıyordum.

– Adli süreç yaşadınız mı?

Evet yaşadım. Evimize geldi polisler, bu şekilde hakkımda bir soruşturma olduğunu anladım.

– Niçin gidip teslim olmadınız? Siz suçlu musunuz ?

Tabiki de suçlu değilim ama mantıksız ya gidip teslim olmak akıl karı değil yani. Görüyorsunuz, kulaklarınızla duyuyorsunuz insanların söylediği şeyleri, anlatılan şeyleri. Başka insanlara yapılan zulümleri, abla dediğimiz kadınlara yapılanları, kardeşlerimize yapılanları, insanları siyah transporterlar ile kaçırmalarını. Bunları duyduktan sonra rızam ile gidip teslim olmak akıl karı değildi. Teslim olsam başıma ne geleceğini bilmiyordum.

– Hakkınızdaki soruşturmayı öğrendikten sonra neler yaptınız, nasıl yaşadınız?

Hayatımı idame ettirmek zorundaydım bu sebeple kayıt dışı olarak bir işte çalışmaya başladım. Tabi önceki hayatım gibi çok rahat bir hayatım yoktu. En hafifinden gözaltına alınır tutuklanırım diye diken üstündeyim. Sabah işe gidiyordum, akşam geliyordum. İnsanların fıtri olarak yapmış olduğu şeyleri ben yapamıyordum, çok fazla gezemiyordum, insanların yoğun olarak bulunduğu yerlerde gidemiyordum, bunlara dikkat ediyordum. En sonunda ise iki üç şahıs tarafından fiziki olarak takip edildiğimi fark ettim, 7-8 saat boyunca beni takip ettiler.

– Peki neden sizi fiziki olarak takip ediyorlar çok önemli birisi misiniz?

Hayır. Çok önemli bir insan değilim. Belki kendilerince beni fazla önemsemişlerdir ya da benim üzerimden başkalarına ulaşmak istiyor da olabilirler. Ben sabah işe giden akşam eve gelen birisiyim, çok da onların işine yarayacak biri değilim.

– Fiziki takip altındayken nasıl hissettiniz ne yaptınız ?

Takip 8 saat sürdü. İstanbul’da bir arkadaşımla buluşmuştum iki tane şahsın bize baktığını gördüm. Biz arkadaşımla ayrıldıktan sonra da şahıslar beni takip etmeye başladılar ben de çalıştığım yere gittim. İş yerinde üç dört saat bekledikten sonra çıktım ve yaya olarak belli bir mesafe yürüdüm sonra da toplu taşıma aracına bindim. Toplu taşıma aracına da benimle birlikte bindirler. Ensemdeydiler yani. Hatta bir ara keşke artık gelip beni alsalar da takip etmeseler diye bile dua ettim. Psikolojm kötü oldu. Özellikle beşinci altıncı saatten sonra iyice yıprandım. Çünkü aramızda 4 metre 5 metre mesafe vardı. Takip altındayken benden ne istiyorlar benden ne alabilirler diye düşündüm, bu kadar rahatsız edip, beni bu kadar taciz edip bu kadar dibimden yürümeleri sanki ben bir insana gerçekten zarar vermişim gibi davranmaları sanki gerçekten benim üzerimden bişeylere ulaşacaklarmış da ben de birşey varmış da düşüncesine girdim. Kendimi resmen suçlu hissetim (gülüşmeler) Daha sonra toplu taşıma aracından ani bir hareketle indim, sonra belli bir süre ara sokakları koşarak geçtim, o gece dışarıda bi yerlerde kaldım ve artık saklanmaya başladım işe de gitmedim.

– Ülkeyi terk etme fikri nasıl oluştu ?

Ülkeyi terk edecek bir sebep ortaya çıktı, o da fiziki takip yaşamış olmam. Aslında soruşturma dosyasından dolayı bana bir şey olacağını düşünmüyordum çünkü ben kendimce Türkiye Cumhuriyeti’nde insanlarına ve şahıslarına faydalı şeyler yapmaya çalıştım kendimi bir suçlu olarak görmüyorumdum. Bu yüzden ülkeden çıkma gibi bir fikrim yoktu. Ama bu fiziki takipten sonra kesinlikle bu soruşturmada dosyasının ve fiziki takibin bana büyük zararları olacağını, ondan sonra benim ömrümden boş yere belki 6 yıl 7 yıl 8 yıl çalınacaktı. Zaten mantıksız ve hukuksuz şekilde bu kararlar veriliyor hiçbir karşılığı yok benim gözümde. Benim de başıma bunun gelebileceğini düşünüp bir an önce ülkeden çıkmak istedim.

– Aileniz bu kararınıza nasıl baktı? Karşı çıkmadı mı?

Ben aileme söylemedim. Hala belki şu anda Türkiye’de idim o yüzden aileme söylemedim.

– Ülkeyi terk ederken ne hissettiniz korktunuz mu?

Kesinlikle ama kesinlikle yakalanmaktan korkmadım bilmiyorum niye. O fiziki takipten sonra artık içine böyle bir güven bir cesaret gelmişti. Başıma bir şey gelebilirdi, ben sadece karşıya geçmenin derdindeydim. Sınıra yürürken yakalanacak mıyım, botla karşıya geçerken yakalanacak mıyım bunları artık düşünmüyordum sadece geçip özgür olmaya odaklanmıştım.

Şöyle oldu hatta ilk geçtiğimde Vikipediya’ya girdim Vikipediya çalışıyor mu? Ülkeden çıkmış mıyım? çıkmamış mıyım? diye bu şekilde kontrol ettim. (gülüşmeler)

– Geçtikten sonraki hisleriniz düşünceleriniz?

Türkiye’ye uzun yıllar dönemeyeceğimi biliyordum. Şunu düşündüm insanlar artık burada zûlme uğramayacak, fiziki takip yaşamayacak ya da hayatlarına müdahale edilmeyecek, artık arkama bakmadan yürüyebilecektim o yüzden çok güzeldi benim için.

– Geleceğinizi nasıl hayal ediyorsunuz aklınızda hayallerinizde neler var ?

Ben Kamu yönetimi mezunuyum. Mesleğimi yapamayacağım. Kaymakam olamayacağım. Artık hayalim aşçılık. Bir ülkeye gidip aşçılıkla ilgili sertifikalar almayı, eğitim kurslarına gidip kendimi geliştirip aşçı olmayı düşünüyorum. Bundan sonraki hayatım da doğru bildiğim yolda devam etmek için çabalayacağım inşallah.

– Yunanistan’daki yaşantınız nasıl? Neler yapıyorsunuz ?

Aslında pek bir şey yapmıyorum. Sadece başka bir ülkeye göç etmenin yollarını araştırıyorum. Almanya, Norveç, Belçika gibi ülkelere gitmek istiyorum. Oralarda da yoğun olarak konuşulan ortak dil Almanca olduğu için. Almanca kursuna gittim ama kurs kısa sürdü. Şu anda gün içerisinde çok fazla yaptığım bir şey yok.

– Ne tür sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz ?

Maddi olarak kazancımız maalesef burada yok. Herkesin de bildiği gibi hazıra dağ dayanmaz. Belli bir birikmişimiz vardı onu yiyoruz tüketiyoruz. Ne olacak nasıl yetecek düşüncesi psikolojik olarak bizleri yıpratıyor. Ülkede iş imkanı maalesef pek yok burada ileriye dönük bir şey hayal edemiyorsun. Hani gitmesem burada kalayım desem, burada ne yapabilirim sorusunun da bir cevabı yok. O yüzden bir an önce çıkmak için uğraşıyoruz.

– Size ve sizin durumunuzdaki mağdurlara bunları yaşatanlardan bu röportajı okuyanlar olacaktır. Onlara seslenmek ister misiniz?

Onlardan maddi olarak bir şey beklemiyorum. Sadece kendilerini bizim yerimize koymalarını, içeri alınan bebekli annelerin, içeri alınan abilerin, bizim yaşımızdaki gençlerin, bizden yaş olarak küçük olan insanların yerlerine kendilerini korumalarını isterdim. Birde şunu düşünsünler bu insanlar birini mi öldürebilir? Birine hakaret mi etmişler? Bu insanlar yıllarca ülkelerine hizmet ederken bir zarar mı vermişi? diye düşünmelerini isterim. Artık bir kalıptan çıkıp, bir şeyin esiri olmaktan çıkıp, Allah rızası için bizleri yerine kendilerini koymalarını istiyorum.

– Son olarak eklemek istediğiniz…

Allah ebeden razı olsun bizlere bir şeyler anlatanlardan, manevi olarak yanımızda olanlardan. İyi ki buradayız. İnşallah bundan sonra da yolun bu tarafında olacağız, inşallah devam edeceğiz, iyi ki bu insanlarla birlikteyim.

[TR724] 30.4.2019

Kayyımlardan geriye ‘borç’ dağları kaldı [İlker Doğan]

AKP’nin, ‘terörle bağlantılı oldukları’ iddiasıyla kayyım atadığı belediyelerin borç batağında olduğu ortaya çıktı. Kayyımdan devralınan bütün belediyeler, milyonlarca lira borca saplanmış. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yıl Kasım ayında yayınlanan Kamu Borç Yönetimi Raporu’nda da kayyımlar döneminde söz konusu belediyelerin borç yükünün yüzde 85’lere varan oranda arttığı belirtiliyordu. Şimdi herkesin cevabını beklediği soru şu: Bu kadar borç nasıl yapıldı?

31 Mart’la ortaya çıkan en önemli gerçeklerden biri de hiç şüphesiz AKP iktidarının kayyımlar marifetiyle ele geçirdiği belediyelerin, yaklaşık 2 yıl gibi bir sürede borç batağına saplandığı oldu. Buna göre ‘daha iyi hizmet’ sloganıyla göreve gelen kayyımlar, atandıkları belediyeleri gırtlağına kadar borca batırmıştı.

KAYYIM ATAMALARI 2016 EYLÜL’DE BAŞLADI

HDP’li belediyelere kayyım atama işlemleri 15 Temmuz’un ardından, 2016 yılı eylül ayında başladı. İktidar, seçimle kazanamadığı belediyeleri, ‘kayyım’ marifetiyle aldı. Kayyım görevlendirmeleri, 3’ü büyükşehir ve 10’u il olmak üzere toplamda 95 belediye başkanı hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından başlatılan ‘terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık suçlaması’ üzerinden gerçekleştirildi. HDP yönetimindeki 102 belediyeden 95’ine kayyım atandı.

HDP: TAŞINMAZLAR YANDAŞLARA PEŞKEŞ ÇEKİLDİ!

HDP, geçtiğimiz aylarda kayyım atanan belediyelerle ilgili hazırladığı raporu kamuoyuyla paylaşmıştı. Türkçe ve Kürtçe olarak yayınlanan raporda, belediyelerin karakollara dönüştürüldüğü, çalışanların ihraç edildiği, Kürtçe olan isimlerin değiştirildiği ve birçok kurumun kapatıldığı belirtiliyordu. Kayyım sonrası belediyelerin taşınmaz mülklerinin haraç mezat yandaşlara peşkeş çekilerek satıldığı kaydedilen raporda, “Sadece 2 yılda belediyeler yine borç batağı içine itilmiştir.” deniliyordu.

HDP HAKLI ÇIKTI; BELEDİYELER BORCA GÖMÜLMÜŞ

31 Mart seçimleri, HDP’nin belediyelerin borçlandırılmasıyla ilgili raporunun da tamamen doğru olduğunu gözler önüne serdi. Buna göre sadece iki yıl görevde kalan ve çoğu vali yardımcıları ve kaymakamlardan oluşan kayyımlar, belediyeleri tam anlamıyla borç bataklığına saplamıştı.

TUNCELİ’NİN BORCU 68 MİLYON TL’YE ÇIKMIŞ

Tunceli’de seçimi TKP adamı Fatih Mehmet Maçoğlu kazandı. Tunceli’de kayyım, kasım 2016’da kasasında 17 milyon TL ve 18 milyon borçla devraldığı belediyeyi, kasasında 266 bin TL ve 68 milyon TL borçla devretti… Kayyım, iki yılda belediyeyi 67 milyon lira borca sokmuştu.

EMNİYET’E ‘TAKAS USULÜYLE’ HİBE!

HDP’nin devraldığı Cizre Belediyesi’ne ait binanın kayyım tarafından Kaymakamlığa devredildiği ortaya çıktı. Kayyım atandığı sırada kasasında 36 milyon TL vardı. Ancak kayyım belediyeyi, 220 milyon 793 bin TL borçla devretti. Kasada ise 147 bin TL vardı. Ancak ipotekliydi. Cizre’ye benzer bir ‘hibenin’ de Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde yaşandığı ortaya çıktı. Kayyımın, belediye binasını 31 Mart’tan yaklaşık bir ay kadar önce emniyete ‘takas usulüyle’ hibe ettiği öğrenildi. İlçede belediye binası yok!

VAN BELEDİYESİ’NE 1,5 MİLYAR LİRALIK BORÇ YÜKÜ

31 Mart’ta HDP’nin kayyımlardan devraldığı bir başka büyükşehir de Van’dı. Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Bedia Özgökçe Ertan, gerçekleştirdiği ilk belediye meclis toplantısında, “Büyükşehir belediyesinin mevcut borç durumu 1 buçuk milyar TL’nin üzerindedir. Özellikle kayyım döneminde çeşitli kurum, kuruluş, dernek vb. yerlere hibe, takas, satış ve tahsis yoluyla süreli veya süresiz şekilde belediyeye ait malların verildiğine dair duyumlar alıyoruz.” dedi.

HAKKARİ, SİLOPİ, YÜKSEKOVA…

Yaklaşık iki yıldır kayyım yönetiminde olan Hakkari’nin durumu da diğerlerinden farklı değildi. Hakkari Belediye Eş Başkanları Seher Kadiroğlu Ataş ile Cihan Karaman, kayyım yönetiminin belediyeye 207 milyon TL borç bıraktığını açıkladı. Yine Şırnak’ın Silopi belediyesine atanan kayyımın bıraktığı borç, 133 milyon 453 bin TL olarak açıklandı.  Ayrıca, seçimlerden hemen önce kayyım tarafından aralarında değerli arazilerin de bulunduğu belediyeye ait toplamda 19 bin metrekarelik alan ile Kadın Dayanışma Merkezi de bedelsiz bir şekilde bazı kurumlara devredilmişti. Yüksekova’nın borcu ise iki yılda 680 milyon liraya çıkmıştı.

MHP’Lİ BAŞKAN 338 MİLYON LİRA BORÇLANMIŞ

HDP’nin aldığı illerden biri de Kars’tı. MHP’li başkanın belediyeyi 338 milyon 300 bin TL borçla devrettiğini bizzat Eş Başkanı Ayhan Bilgen tarafından açıklandı. Ayrıca Belediyenin 102 aracının 39’u arızalı ve 7’si hacizli durumdaydı.

Bakanlık: Kayyımlar, borç yükünü yüzde 85 artırdı
Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yıl Kasım ayında yayınlanan Kamu Borç Yönetimi Raporu da kayyımlar döneminde söz konusu belediyelerin borç yükünün yüzde 85’lere varan oranda arttığını ortaya koydu. Rapora göre kayyım atanan HDP’li belediyelerin hazineye borçlanması yüzde 85 artmıştı.

[İlker Doğan] 30.4.2019 [TR724]

Sempatiyi büyütmek [Murat Aydın]

2008 yılının Şubat ayında ISOT Arena’da Orlando Magic ile New Jersey Nets arasındaki maçı izlemiştim. Maç Nets’in sahasındaydı ama Hidayet Türkoğlu oynadığı için biz Orlando’yu tutuyorduk. Hidayet her sayı attığında alkışlıyorduk ve bu Nets taraftarını hiç de rahatsız etmiyordu. Bir müddet sonra bize ayak uydurup her sayısında alkışlamaya hatta hızlarını alamayıp Hidayet Türkoğlu lehine tezahürat yapmaya başladılar.

Neticede ortada bir spor karşılaşması vardı ve basketbol maçı kimse için hayat memat meselesi değildi. Keyif almak, stres atmak, eğlenceli vakit geçirmek için sadece bir araç olarak bakıyorlardı. Bizim Hidayet’e alkışlarımız da onlara çok eğlenceli geliyordu.

Ama asıl eğlence biraz sonra başlayacaktı. Maçın sessizliğe büründüğü her anda 90-100 kadar genç ayağa kalkıp Türk bayraklarını açıyor ve Hidayet Türkoğlu lehine tezahürat yapmaya başlıyordu. Bütün stat bunu da alkışladı.

Amerika’da Türklerin işlettikleri Charter School öğrencileri NBA’da oynayan bütün Türk oyuncularla ilgili böyle organizasyonlar yapıyordu ve Türkiye’nin, Türklerin sempatik bir reklamı oluyordu. O maçtan sonra da New York Times’in internet sitesinde maçtan yola çıkarak Hidayet Türkoğlu’nun kendine has seyircisi olduğunu her maçta ona özel sevgi gösterileri yaptıklarını yazmıştı.

Bu hareketler Amerika’da ya da dünyanın çok farklı coğrafyalarında Türkiye’ye olan sempatiye arttıracak, keyifli şeylerdi. Ve Türk Okullarının başarılı öğretmen ve yöneticileri bunu çok iyi organize ediyordu. Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi yani sempati toplayacak davranışları çoğaltıyorlardı.

Son zamanlarda bizim yaşadıklarımız sanki biraz sinirlerimizi fazla yıpratıyor ve bu yıpranmış sinirler de bizi çok tepkisel hareketlere yani yanlış davranışlara sevk edebiliyor. Oysa spor sempatiyi arttırmak için var olmalı, kin ve düşmanlığı çoğaltmak için değil.

Çok fazla şey yaşadık, çok zulüm gördük, çok hırpalandık, her şeyimiz dağıldı ama buna rağmen sempatiyi büyütmeye daha çok kafa yormak gerekiyor. NBA’da oynadığı yıllarda Türk okullarının sürekli desteğini alan Hidayet Türkoğlu bugün Kuzey Kore basketbol federasyonu başkanı gibi konuşuyor ve davranıyor olsa bile o zaman yapılan şeyler çok doğruydu.

Üstelik bugün Türk okullarını çok daha iyi anlamış çok önemli işler yapan daha önemlisi bu okullardan mezun Enes gibi bir yıldız var. Enes Kanter’e, bizi anlamayanlarla bir kavga sebebi değil, bütün dünyaya sempati aracımız olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Kaan Kural gibi dünyayı bilen bir ismin mevcut konjonktürle mutlak uyum içerisinde olmasını eleştirmemiz bizim en doğal hakkımız ancak o kadar, daha fazlası değil. Enes üzerinden meseleyi bir kavgaya dönüştürmek, Kural’ı ısrarla karşı tarafta bir yere yerleştirmek ve sürekli ağır ifadelerle eleştirmenin hiçbir anlamı yok. Kural’ın camiayı sadece bir takım basma-kalıp cümlelerle değerlendirmesi, içlerinde NBA’yı ve basketbolu en az kendisi kadar çok iyi bilen sayısız insan olduğunu bilmemesi de gayet normal. Hatta her eleştiriye anında blokla karşılık vermesi de onun en doğal hakkı.

Spor keyifli vakit geçirilecek ve daha çok da sempati üretilecek bir alan. Bunu yapmak yerine onun üzerinden gereksiz sinir harbine girmek, düşmanlık üretmek bana akıllıca gelmiyor.

[Murat Aydın] 30.4.2019 [TR724]

Ajax’ın saha kenarındaki sessiz gücü: Erik ten Hag [Hasan Cücük]

Erik ten Hag adını Ajax’ın, Şampiyonlar Ligi son 16 turunda Real Madrid’i elemesiyle duymaya başladık. Ardından gelen Juventus zaferi Hollandalı hocanın adına aşına olmamızı sağladı. Ajax, 22 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi’nde yarı final görmesinin mimarı olan Erik ten Hag fazla değil bir yıl önce dalga geçilen bir isimdi.

Ajax tarihine damga vuran teknik adamlar listesi çıkarılırken üç isim öne çıkar; Rinus Michels, Johan Cruyff ve Louis van Gaal. 1970’li yıllarda Ajax efsanesini oluşturan Rinus Michels ilk yılında Ajax’ı ligde zor tutmuştu. Johan Cruyff döneminde ise hiç şampiyonluk gelmedi ama oynadığı futbol hafızalara kazındı. Louis van Gaal döneminde ise hem lig şampiyonluğu geldi hem de Avrupa’da kupa kazanıldı. Üç ismin bir diğer ortak özelliği; Ajax forması giymiş olmalarıydı. Şimdi bu isimlerin yanına 4. biri olarak Erik ten Hag adı eklenmek üzere.

Ajax’ın ilginç bir özelliği daha var; kulüp dışından gelen teknik adamlara hep mesafeli durulur. Kulüp birine emanet edilecekse bu Ajax formasını giymiş veya yolu bir şekilde kulüple kesişmiş biri olmalıdır. 1997-99 arasında Ajax’ı lig ve kupada şampiyonluğa taşıyan Danimarkalı Morten Olsen, başarılarına rağmen kendini kabul ettirmede oldukça zorlandığını söyleyecekti. Erik ten Hag da dışarıdan biriydi. Ama referansı sağlamdı. Ten Hag’a kefil olan isim Ajax’ın futbol direktörü Marc Overmars’tı. Ten Hag’ın kalitesini eski kulübü Go Ahead Eagles’ten biliyordu. Overmars’ın referansına rağmen Erik ten Hag hiçbir zaman kulüp yönetiminin, taraftarın ve basının ilk tercihi olmuyordu. Birazdan ’kerhen’ göreve getiriliyordu.

Ocak 2018’te takımın emanet edildiği Erik ten Hag alınan kötü sonuçlardan sonra basının hedefi oluyordu. Sadece spor basınının değil, televizyonlardaki Talk Show programının bile malzemesi Erik ten Hag oluyordu. Ten Hag, teknik adamdan ziyade çizgi film karakteri olarak tanımlanıyordu. Spor basınına göre, Marcel Keizer’in yerine Erik ten Hag’ın getirilmesini yılın yanlışı olarak tanımlıyordu.

Erik ten Hag geldiğinde motivasyonu bozulmuş bir Ajax vardı. Son şampiyonluğunu 2014’te yaşadıktan sonra sessizliğe bürünen Hollanda futbolunun lokomotif kulübü, 2017’de gelen UEFA Avrupa Ligi finaliyle biraz kendine gelir gibi olmuştu. Ten Hag geldiğinde genç, yetenekli ama özgüveni olmayan bir takım bulmuştu. Gençleri toparlayacak tecrübeli isimlere ihtiyaç olduğunu gören Ten Hag, Daley Blind (28) ve Dusan Tadic (29) gibi isimlerin kadroya katılmasını sağladı. Ajax gibi gençleri oynatan veya gençleri transfer eden bir takımın 30’lu yaşlara adım atacak iki ismi transfer etmesi şaşkınlıkla karşılandı. Ancak ilerleyen haftalarda bu transferlerin takıma yaptığı pozitif katkı, Ten Hag’ın nokta atışı transfer yaptığının göstergesi oldu.

Erik ten Hag, Ajax’ın hücum futbolu oynarken defansı ihmal ettiğini gördü. Oyun sistemi olarak yıllardır devam eden 4-3-3’ten vazgeçmedi ama forveti orta sahaya çekip bu mevkiyi güçlendirdi. Sadece bir defans oyuncusunu hücüma katkı için ileri çıkarttı. 3 forvet aynı zamanda orta saha oyuncusu gibi pozisyon aldı. Günümüz futbolunda maç kazanmanın güçlü bir orta sahadan geçtiği gerçeğini Ajax’a yeniden hatırlattı. Ten Hag’ın taktiği tutmuştu. Hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde sahanın her tarafında olan bir Ajax oluşturmuştu. Dahası takım geriye düştüğünde moralini bozmuyordu. 2013-15 arasında Bayern Münih’te yardımcılığını yaptığı Pep Guardiola’dan öğrendiklerini Ajax’ta uyguluyordu.

2014’ten bu yana zirveye hasret olan Ajax son iki haftaya PSV’nin önünde averajla lider girdi. İki maçını da kazanırsa 5 yıllık şampiyonluk hasretine son verecek. Erik ten Hag’ın defansı sağlama alıp, orta saha – forvet uyumunu sağlaması gol patlamasınıda beraberinde getirdi. Daha oynayacağı en 5 maç olmasına karşılık Ajax bu sezon lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde 160 gole ulaşıp hem kulüp hem de Hollanda tarihinin bir sezonda en çok gol atan takımı oldu. Maç başına 3 gol ortalaması yakalayan Ajax’ta Dusan Tadic 35 gole imza attı.

En iyi hücumun en iyi savunmadan başladığını bilen Erik ten Hag, Ajax’a oynattığı futbolla Avrupa futbolunun yükselen teknik adamlarından biri oldu. Takımını ligde şampiyon, Şampiyonlar Ligi’nde finale taşırsa Ten Hag adı artık devlerin listesine giren bir teknik adam olur.

[Hasan Cücük] 30.4.2019 [TR724]

Sosyal demokrat muhalefet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Muhalefet önemlidir. Hatta iktidardan daha önemlidir. Çünkü iktidar her rejimde bulunur da, muhalefetin bulunup bulunmaması önemli bir demokrasi kıstasıdır. Bu bakımdan, bir siyasal sistemde muhalefetin işlevi ya da işlevsizliği, önem atfedilen bir konudur siyasal sistemler hakkında fikir edinmek bağlamında.

Belediye’nin duvarlarına TC yazılması veya öğlen yemeği menüsünün herkese standart hale getirilmesi gibi “icraatlar” üzerinden muhalefet yapmak da bir yöntemdir elbette! Öyle ya, CHP hapishanedeki milletvekilleriyle veya belediye başkanlarıyla, bin günü aşkın süredir hukuksuzca içeride olan Nazlı Ilıcak başta olmak üzere, yüzlerce gazeteciyle falan ilgilenecek değil ya! Ya da kamudan KHK ile ihraç edilen, anayasa ve kanunlara aykırı olarak savunma bile yapamayan yüz binlerce memurun haklarını mı gündeme getirecek!

Cumhuriyet Halk Partisi, bilindiği üzere, Türkiye’deki en köklü, en eski parti. Ülkenin kurucu partisi olarak, haliyle kuruluş döneminden itibaren yapılan cumhuriyet reformlarına veya devrimlerine sahip çıkmakla övünür, Atatürk’ün mirasının takipçisi olmak gibi bir misyonu olduğu öz algısına sahiptir. Biz sorgulamaksızın CHP’nin bu rolünü kabulleniriz. Nedir bu misyon, nedir bu miras falan, pek sormayız! Destekçisi bu slogan vari misyon ve mirası 23 Nisanda şiir okuyan bir çocuk gibi ezberden sayar. Düşmanı yine bu misyon ve miras üzerinden ona yüklenir, örneğin laiklik üzerinden İslamcı okumayla sözüm ona CHP eleştirisi yapar.

Esasında tabelaya TC yazmak ve yemek menüsünü eşitlemek, CHP hakkında bize ciddi fikirler verebilir. CHP’nin devletlû ve solcu eğilimleri nasıl bir potada erittiğini göstermesi bakımından az ilginç değildir bu iki müthiş hamle! Daha önce kaybedilen mevzi olarak algılanan TC ibaresi, artık yeniden baş tacı edilmiş, “devletin çıkan çivisi” yerine sağlamca çakılmıştır işte! Ayrıca eşitlik bekleyen emekçi kitlelere menü üzerinden sosyal demokrat bir mesaj da verilmiştir. Böylece artık Türkiye Cumhuriyeti’nin olduğu vurgulanan  belediyede, antrikot yerine musakka yenilecek, böylece AKP’li dincilerin devlete verdiği zarar giderilmiş olacaktır. Bu mesajlar verilirken kameraların kayıtta olması bir iki kez kontrol edilmelidir tabi! Yoksa bu sosyal demokrat ve vatansever mesajlar nasıl verilecek ki?

Meriç’i geçenlerle 23 Nisan’da röportaj yapılan minik kızın gelecekte Alman vatandaşı olma hedefi gibi şeyler, hep bu dincilerin işleri karıştırmasından olmuştur zaten. Oysa cumhuriyet değerlerinden sapılmasaydı, hem bu çocukcağız “Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam…” diye devam ederken ağlayacak, mukayesesiz, net ve kesin bir kararla, en yüce değerin Türk olmak olduğunu görecek, “ne mutlu Türküm diyene!” diyerek, Köln’de tıp okumaktan da, hâşâ Alman vatandaşı olma sevdasından da vazgeçecekti. Zaten Meriç üzerinden kaçanlar “Fetö’cülerdi”, değil mi ya! Aynı kamudan ihraç edilenler gibi! Ha, tabi diğerleri başka canım! Mesela “solcu” olduğundan şüphe duyulmayacak olanlar falan varsa, onların durumuna iktidara gelince nasıl olsa bakarız! Mesela aile yapıları, anası “sıkmabaş” mı değil mi, imam hatipli veya cemaat dershanesi geçmişi falan var mı, çek eder, ona göre tutumumuzu belirleriz. Bu arada belediye yemekhanesine gider bir güzel de patlıcan oturtma pilav ter, sonra tulumba tatlısı yerken de fotoğraf çektiririz!

Memleketin NATO’daki üyeliği sorgulanır olmuş, ana dış politika yönelimi falan değişmiş, bunlar tali meselelerdir, doğru mu? Ya da işkence kurumsallaşmış, Kürtlerin yaşadığı kentler, mahalleler ve köyler falan ağır silahlarla bombalanmış, kardeşim bizim Kürtlerle bir sorunumuz var mı? Bak Türkçe konuştukları sürece, herkes ne gibi haklara sahipse onlar da o haklara sahip zaten! Ben neden Kürde ayrıca ek hak vereyim ki? Zaten böyle bir şey elzem olmuş olsa, bunu ulu önder yapmaz mıydı cumhuriyeti kurarken? Ne? Dersim katliamı mı? Başımıza Dersimli Alevi bir genel başkan geçmiş, siz hala orada mısınız? Bunlar geçmişte yapılan ufak tefek yok kazalarıdır hem! Ki bak Aleviler de zaten o dönemde Atatürk hasta yatağındaydı falan diye gayet cumhuriyetçi bir tutum içinde! Yani bugün önemli olan nedir? Devletin fabrika ayarlarına dönmesini sağlamaktır! Sakın sormayın bu iş nasıl solculuktur falan diye! Bizim her şeyimiz böyledir. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak ne anlama gelirse, Türkiye’de Kürtlere azınlık hakkı talep etmek de odur! Bu arada bir kontrol ediverin arkadaşlar bir zahmet, TC ibaresi olmayan belediyemiz kalmış mı? Bu tabela merasimlerini – pardon törenlerini! – size zahmet şöyle kallavi, İzmir’in kurtuluşu sonrası indirilen Yunan bayrağı kıvamında güzel pozlarla ölümsüzleştirirseniz çok makbule geçer. Bunları icraat programımıza kor, yaptıklarımızı görselleştirmiş oluruz. Ha, bir de bizim komşunun kızı piyano çalarken yan yana birkaç fotoğrafımız vardı, onları da kolaj yaparak, siyah-beyaz cumhuriyet balosu fotoğraflarıyla beraber şey ederseniz, herkes ne kadar ilerici olduğumuzu bir defa daha görmüş olur.

Anayasanın fiilen rafa kaldırılması, hapishanedeki askerler, hatta genç askeri okul öğrencileri, Boğaz Köprüsü’nde kafası kesilenler, orasından burasından bıçaklanıp sonra çuval gibi köprüden atılanlar, silahla vurulanlar falan – bakın burada Yenikapı ruhunu devreye sokuyorsun! Sonra durum anlaşılıyor! Tabi varsa bir sıkıntı falan, sonra ilgileniriz. Şu an belediyeleri aldık! Ne yapmamızı bekliyorsunuz, değil mi ama yahu, el insaf!

Hapishanelerde işkence varmış, ağır hasta, hatta kanserli olanların tedavisine bile izin verilmiyormuş, şüpheli ölümler bilmem ne, öyle HDP ağzı ile konuşmayın – bak parti içi dengelerimize zarar veriyorsunuz! Zaten ittifak-mittifak diye suyu bulandırıyorlar mütemadiyen. Yok öyle ittifak falan. Bu yerel seçimler sosyal demokratların zaferidir. Canım, sosyal demokrat dediysem anlayın işte – vatansever yerli bir sol harekettir kast ettiğimiz! Ne? Enternasyonal sol mu? Marksist kökenler mi? Avrupa solu mu? Kardeşim biz Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda, Dumlupınar ve Sakarya’da emperyalizmi (!) yenmiş (!) bir ekolden geliyoruz, tamam mı? Nerede mi okudum? Bunları hepimiz nerede okuduysak orada, İnkılâp Tarihi kitabında! Ha. Başında Atatürk İlkeleri de var. İşte bizim yerel sol değerlerimiz falan, hep bu antiemperyalist damardır! Dolayısıyla, bizim solculuğumuz ulusaldır, oldu mu? Yani o ulus var ya o ulus. Ona 1980’lere kadar millet diyorduk zaten da. Bu “da” da olsun artık, Karadeniz uşağıyuz. Kızım koy oradan bir horon müziği, videocu dost, gel bakalım, çek bir horon tepiş sahnesi, üzerine arka sokaktaki okulun basketbol sahasında bir iki şut atayım ben! Koyun bunları internete. Spor acıktırır. Derken ver elini belediye yemekhanesi. Bu kez nohutlu pilav ve turşu, yanında muhallebi! Çek orada da fotoğrafları! Oh! İşte sana yerli-milli (pardon ulusal) sosyal demokrasi!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 30.4.2019 [TR724]

Göz yaşartıcı soğan alsaydınız ya! [Semih Ardıç]

Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından hazırlanan 2018 raporu hangi devletin ne kadar askerî harcama yaptığına dair hayli fikir veriyor.

Her sene olduğu gibi 2018’de askerî harcamalar artmaya devam etti. 1 trilyon 800 milyar dolar muhtelif silahlar ve o silahları sevk ve idare edecek askerî personel için harcandı.

İLK SIRADA AMERİKA VAR

Dünyada askerî harcamalara en fazla bütçeyi Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tahsis etti. 1’inci sıradaki ABD’nin bu kalemde yıllık harcama tutarı ise 649 milyar dolar.

Silahlara harcanan paranın tek başına yüzde 36’sını teşkil eden ABD’yi Çin takip ediyor. Pekin’in 2018 yılında askeri harcamalar için ayırdığı 250 milyar dolar, küresel harcamaların yüzde 14’üne tekabül ediyor.

Suudi Arabistan ise 67 milyar 600 milyon dolar ile 3’üncü sıradaki yerini korudu. Suudi Arabistan’ı Hindistan ve Fransa takip etti.

TÜRKİYE SİLAHA HARCADIĞI PARAYI YÜZDE 24 ARTIRDI

2017’de 15’inci sırada bulunan Türkiye’nin sıralamadaki yeri geçen sene değişmedi. Amma velâkin 19 milyar dolara ulaşan askerî harcamalardaki artış oranı ile ilk 15 arasında “rekor” kırdı. Askerî harcamalar 2017 senesine kıyasla yüzde 24 arttı.

Ankara’nın askeri harcamalarındaki artışa dair SIPRI araştırmacısı Nan Tian, “Türkiye hızlı askerî teçhizat teslimatı konusunda giderek daha fazla harcama yapıyor ve bir yandan da yüklü miktarda silah satın alıyor.” ifadesini kullanıyor.

Tian’a göre Türkiye Suriye’de Kürt gruplara karşı askerî harekâtı genişletiyor, bu da çok fazla paraya mâl oluyor.

SULH YERİNE HARP

3 Kasım 2002’de iktidara geldiğinde komşularla ihtilafları asgarî seviyeye indirmek için “sıfır problem” manifestosunu ilan eden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tercihini sulhtan yana değil harp konseptinden yana kullanıyor.

Üstelik memleket tarihin en ağır iktisadî krizine düçar olmuşken 19 milyar dolar (113 milyar TL) gibi yüksek bir meblağ önüne “yerli ve millî” sıfatı getirilmiş içi boş projeler için harcanıyor.

Türkiye’de vesayetin hükümranlığını “askerlerin seçilmiş hükûmeti darbe ile devirip iktidara gelmek” şeklinde tevil edenler vesayetçi zihniyeti hiç tanımamış demektir.

Darbe askerler açısından hem riskli hem de memleket idaresinde başarısız olma ihtimali hayli fazla. Para bulmak, memur ve emekli maaşlarını ödemek zannedildiği kadar kolay değil.

MÜCERRET DÜŞMAN İCAT ETMEK DAHA KOLAY

Bunun yerine “dış tehdit”, “iç tehdit” ve “düşman” gibi mücerret kavramları sivil idarecilerin önüne heyula gibi getirip bütçeden aslan payını kapmanın maliyeti daha az.

O tehdit bazen Kürtler oluyor bazen de İslamî cemaatlerden biri ya da birileri… Millî Güvenlik Kurulu’nda kâh Yunanistan kâh Suriye her an saldıracak bir “düşman devlet” olarak tasvir ediliyor.

Askerî harcamalar içinde bir kalem var ki vesayetin kollarının bütün sistemi nasıl sarıp sarmaladığı oradan anlaşılabilir.

Kendi vatandaşını dinlemek, fişlemek ve gizlice takip etmek maksadıyla ithal edilen ileri teknoloji cihaz ve yazılımlara milyarlarca lira harcanıyor.

AKP’NİN MUHEBARAT DEVLETİ


Daha evvel birkaç elden yürütülen vatandaşı dinleme ve takip faaliyetleri artık Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) uhdesinde.

Sokakta güpegündüz başına çuval geçirdiği insanları kaçıran, işkence eden ve kimseye hesap vermeyen MİT!

Siyasî İslâm’ın son iktidarı AKP, vesayetin bütün doktrinlerini harfiyen tatbik ediyor. Muhaberat devleti için ne lazımsa harcanıyor. Kriz bile durduramıyor muhaberat harcamalarını.

2018, Türkiye için krizin başladığı seneydi. Halkın belini büken zamlar, ağır vergiler ve enerji faturaları maişet derdini en büyük tehdit haline getirdi.

VATANDAŞ TANE İLE SOĞAN ALIYOR

Çarşı-pazarda fiyatlara el sürülmüyor. Ateş pahası sebze-meyve. Vatandaş tane ile soğan tane ile biber-patlıcan alıyor.

Nispeten geliri fazla olanlar market kasasında 1-2 soğan almış başka birini görünce elindeki torbayı arkasına saklıyor, mahcubiyet duyuyor.

İthal soğan ve patatesin Gümrük Vergisi’ni sıfırlayan AKP memleketin üç kuruşluk kaynağını askerlerle, istihbaratçılarla elele verip silaha harcıyor.

EĞİTİM VE SAĞLIKTAN AL SİLAHA HARCA!

Türkiye bir harbe girdiyse kimse böyle bir harcamayı sorgulamaz.

Mamafih açıktan bir tehdit vaki olmadığı halde sudan bahanelerle bütçede eğitim ve sağlığa ayrılan parayı yüzde 15 kısıp silaha yüzde 24 daha fazla para harcanıyor.

Türkiye’nin böyle bir lüksü var mı? İşsizlik yüzde 14’e yükselmiş. Genç işsizlik yüzde 26,7 ile tarihin en yüksek seviyesinde. Üniversite mezunu işsiz sayısı 1,3 milyon. Asgari ücret 2 bin 20 TL.

Savunma sanayiini ithalata bağımlılıktan kurtaracak nitelikli bir eğitimden ve vasıflı beşerî sermayeden mahrum bir devlet bu sahada istediği kadar para harcasın. Bu şekilde harcanan paralar sadece silah tröstlerini zengin eder o kadar.

EKSENİ KAYMIŞ BİR TÜRKİYE VE ARTAN MALİYET

Dış siyasette Batı ittifakından (NATO) Rusya-İran-Çin eksenine savrulan bir Türkiye senelik 100 milyar dolar askerî harcamaya imza atsa bile orta vadede kendisini sulh ve huzur içinde hissedebilir mi? Böyle bir ihtimal yüzde kaçtır?

İşte Rus S-400 hava savunma sistemini alma faslında ödenen bedel. Amerika henüz müeyyide kararı almadı. Müeyyideler şuyuu vukuundan beter bir mahiyete büründü.

Yabancı sermaye Türkiye’yi terk ediyor, şirketler borçlarını ödemekte zorlanıyor, enflasyon ve faizin yönü yukarı. TL mum gibi eriyor.

ÜNİFORMALI BAŞKA TAKIM ELBİSELİ BAŞKA

Her gün yeni bir imalatı durdurma haberi geliyor. Kriz sebebiyle Yozgat Çimento Fabrikası imalat hattını kapattı ve işçi çıkardı.

Geçen hafta Koç ve Sabancı gibi iki devasa holdingin imalat ve istihdamda tenkisat kararları kulaktan kulağa yayıldı.

Şu vakte dek kanamayı durdurmak bile akıllarına gelmedi. Askerlerin dediği dedik çaldığı düdük.

AKP’ye “yerli ve millî” diye proje üzerine proje yuttururken diğer taraftan askerlere ait OYAK, çimento fabrikalarının yüzde 40’ını Tayvanlı çimento firması Taiwan Cement Corporation’a (TCC) 640 milyon dolara sattı.

Takım elbiseli askerler yabancıları tercih ediyor.

OYAK SALÇACILIK DA YAPIYORDU

“Askerle çimentoculuk mu yapıyor?” demeyin. Zira askerler otomotiv imalatından kargoculuğa kadar hemen her sektörde faaliyet gösteriyor.

Bir ara bankacılık ve TUKAŞ markası ile salçacılık da yapıyorlardı. Neyse ki içlerinden biri akıl etti de Oyakbank’ı da TUKAŞ’ı da sattılar.

İktidarlar değişse de Türkiye’nin değişmeyen militarist piyasasının baş aktörü OYAK’a dokunmadan rekabetçi bir serbest piyasa ekonomisinden bahsedilemeyeceği parantezini açıp kapatmış olayım.

TÜRKİYE’NİN RİSK PRİMİ 445, ALMANYANINKİ 11,5

Makalenin sonuna geldiğimde Türkiye’nin risk primi olarak da bilinen kredi temerrüt takasına (CDS) göz attım.

Türkiye’nin CDS’i 445’e yükselmiş. Almanya’nın 5 senelik CDS’i 11,5. Aradaki fark yurt dışından borç alırken Hazine’nin ve bankaların ödeyeceği sigorta priminin ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor.

O maliyet de vatandaşa zam olarak dönüyor.

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan şubat ayında kabzımalları da “terörist” ilan etmişti. O esnada askerî harcamaların içine göz yaşartıcı kuru soğanı ilave etmeyi unuttu herhalde!

Hazır zemin müsaitken 19 milyar doların onda biri kadarı göz yaşartıcı soğana harcansa vatandaş bugün tane ile soğan almak mecburiyetinde kalmazdı…

[Semih Ardıç] 30.4.2019 [TR724]

Reis’in miadı doldu, emekliliğine daha var [Tarık Toros]

Türkiye’de “soykırım” kelimesine alerji var.

Kelimenin kapsamını bilmeden, öğrenmek istemeden bir küfür/hakaret hali de var.

Adına “Cemaat” deyin, “KHK’lı” deyin, “fişlenmiş muhalif” deyin, yüzbinlerce işkence ve soykırım tanığı ileride haykıracak:

-Bizi ölüme mahkum ettiniz..!

**

Kurşuna dizilmediler belki…

Doğal ölüme mahkum edildiler.

Onlara aş götüren dahi tutuklandı.

Çocuklar ailelerinden koparıldı, on yıllarca yaşanacak travma tohumları ekildi.

**

AKP rejimi bitecek.

Sonraki rejim ise AKP’nin yaptıklarını reddetmekle vakit harcayacak.

Süreç belli:

Önce imha, sonra inkar..!

**

Etkileri kıyamete kadar sürecek bir felakete imza atıldı.

Tazminatı ağır olacak.

Maddi bedeller ödenir.

Sosyolojik yıkımın telafisi -mümkün olacaksa- on yıllar alacak.

**

Erken teşhis ve tedavi süreçleri hoyratça harcandı.

Ölülerimizi defnedip aynı toprakların üzerinde bir hayat kuracağız, yapabilirsek..

**

Bakın Almanya’ya.

Dünya Savaşı yıkımının üzerinden 80 sene geçmiş, halen yaralar açık ve taze.

Doğu Berlin birleşti mi, batıyla..?

Ya Doğu Almanya, Batıyı yakaladı mı…?

Berlin Duvarı yıkılalı 30 sene oldu.

Oysa o duvar, sadece 28 sene boyunca vardı.

Kaldırınca yaşam bir anda eskisine dönmüyor.

Hikayedeki gibi:

Kütükteki çiviler sökülüyor tek tek,

Bir bakıyorsunuz kütük delik deşik,

Çürümüş,

Çatıyı tutmakta zorlanıyor ve ilave destek olmazsa çöküyor.

**

Türkiye’de değil ama Ankara’da bir dönem sona eriyor.

AKP hiçbir zaman tek başına iktidar olmadı.

Her dönem fiili bir koalisyonun büyük ortağıydı.

Şimdi ilk defa kendi başına kaldı, azınlığa düştü.

Sayısal çoğunluğu yitireli çok olmuştu, ortakların verdiği kredi tükendi.

İçeride ve dışarıda türlü yeni denemeleri boşa çıktı, çıkıyor.

**

Erdoğan:

Halen medya her adımını canlı veriyor.

Buna rağmen bir aydır gündem belirleyemiyor.

Salonlara doldurulmuş GBT taramasından geçmiş kitleler bile konuşmasını alkışlamıyor.

**

“Reisin” yeni ortak bulamayacağını gören partililer teker teker gemiyi terk ediyor.

Buzdağına giden geminin dümeninde Erdoğan var.

Soru şu:

Kaptanın filikası var mı..?

**

Ne yazık ki var.

Birileri yine belli vadede belli hesaplar için öldürmeyecek kadar can suyu sunacak.

Kaptanın miadı doldu belki, henüz emekliliği gelmiş görünmüyor.

Bu, dünyadaki müttefikleri için de geçerli.

**

Örnekleri tarihten vermeye ne hacet.

Ülkenin kanunsuz ve hukuksuz, şer eksenli düzeni bu kadar sürünce…

Etkileri ve olası restorasyon süreci de katlanarak uzadı.

Biz kayıp bir nesiliz, sonraki kuşak da kırık.

Ömrümüz neye ne kadar kafi Allah bilir.

Çok uzak olmayan bir gün normal yakalanacak, buna inancım tam:

Eski normal.

[Tarık Toros] 30.4.2019 [TR724]