"Kılıç kesmez, el keser!" [Abdullah Aymaz]

Üstad Hazretleri, zâlim bir aşiret paşasına “Seni zulümden vazgeçirmeye geldim, vazgeçmezsen, bu kılıcımla hakkından geleceğim” demişti. O da “Şu duvara astığın kılıcınla mı?” deyince “Kılıç değil, el keser!” demişti.

1978 veya 1979 senesinde Arap dünyasından bir profesör İzmir’de Bozyaka Yurduna ziyarete gelmişti. İmam Hatip Okuluna hazırlık sınıflarını gördü çok beğendi. “Ben El-Müctema dergisinde yazı yazıyorum. Kuveyt’teki zengin Müslümanlar beni çok sever. İhtiyaç duyulunca eğitim faaliyetlerine yardımda bulunurlar. Eğer müsaade ederseniz, ben bu yurda bir lisan laboratuvarı kurdurayım.” dedi. Hocaefendi, kendisine teşekkür etti, sonra da “Biz dışarıdan bir şey kabul etmiyoruz.” dedi. Ben kendi kendime, bir eğitim yuvasına yapılacak bir lisan laboratuvarı bağışının ne mahzuru olabilir ki, diye düşündüm. 

1980 yılı başlarıydı… Salih Özcan Ağabey hizmeti o zamandaki Suud Melikine anlatmış. Melik de, Hocaefendiyi davet etmiş. “Haccı beraber yaparız. Hem de Râbıta teşkilatının yönetim kuruluna alırız.” demiş. Hocaefendi bunu duyunca “Bu davetiyeyi hemen Salih Özcan Ağabeye ulaştırın, kabul edemeyeceğini bildirsin… Bunu yapmazsanız Türkiye’yi terk ederim!..” dedi. Onun için geri çevrildi. O zaman ben Hocaefendi'nin bu tavır ve telaşı karşısında yine hayret etmiştim… 

1998’in sonları veya 1999’un başı idi bir gün beraber Amerika’nın İstanbul konsolosu ile beraber görüştük. Aslında kalabalık bir grup içinde görüşme cereyan etti… Mesele daha çok 28 Şubatçıların iddiaları üzerinde dönüp duruyordu. Yani Hizmetin tarikat olduğu söylenmiş… Tarikatın ne olup ne olmadığı anlatılarak, Hizmetin bir eğitim faaliyeti olduğu ifade edildi. Bu sefer, Hizmete Araplardan para geldiği söylendi. Hocaefendi bu iddiaya önce gülümsedi sonra da “Bazıları da, Amerika’dan para geldiğini söylüyor. Siz ne veriyorsunuz?.. Biz ta baştan beri bu hususta çok hassasız; asla dışarıdan bir şey kabul etmiyoruz. Bu Hizmet, Anadolu insanın himmet ve gayretleriyle devam ediyor.” dedi. İşte o zaman 1970’li ve 1980’li yıllardaki teklif ve davetleri hatırladım. Niye kabul etmeyip reddettiğinin sebebini idrâk etti. Hatta 1980 İhtilalini yapan Kenan Evren Paşanın, Avrupa’daki Diyanet mensuplarının maaşlarının Suudî Arabistan tarafından verilmesini kabul etmesinin bile gazetelere haber olduğuna şahit olmuştuk. O zaman bunu deşifre eden Uğur Mumcu’nun büyük bir gazetecilik yaptığı söz konusu olmuş ve yılın gazetecisi seçilmişti. 

Hocaefendi böyle bir yardımın söz konusu olamayacağını şu sözlerle isbat ediyordu: “Eğer zaten böyle bir şey olsaydı, bu CIA bilirdi. Mesela bir yüz dolar olsaydı, şimdi siz bunu bizim önümüze koyardınız.” Bunun üzerine gülümseyen muhatabı, “CIA her şeyi bilir diye bir şey yok. İşte bakın Kenya’daki patlamayı bilemedi. Bilseydi önlerdi.” dedi. Bunun üzerine Hocaefendi, “Ama Hizmetin Rusya’da ve Türkî Cumhuriyetlerde de eğitim faaliyetleri var. Oralara Araplardan yüz dolar gitmiş olsaydı bunu KGB bilirdi. Sizinkilerle bilgi paylaşımı açısından, size de bir aktarma olurdu. Acaba bu hususta size bir şey söylediler mi?” diye sordu. “Hayır” dedi… 

Hizmet elhamdülillah bu hassasiyetini korumaya çalıştı. Büyük ölçüde buna muvaffak oldu. Onun için onunla uğraşmak beyhudedir. Ona yapılan hücumlar bir gün, bumerang gibi geri döner. Hem de bütün binaları gasbedilse bile, unutmayalım, hizmeti binalar yapmaz. 

Üstad Hazretleri, zâlim bir aşiret paşasına “Seni zulümden vazgeçirmeye geldim, vaz geçmezsen, bu kılıcımla hakkından geleceğim” demişti. O da “Şu duvara astığın kılıcınla mı?” deyince “Kılıç değil, el keser!” demişti.

Hizmetleri, binalar değil; yetişmiş, ihlâslı ve adanmış ruh sahibi yiğitler yapar. Bunların ta başta zaten binaları ve maddi imkânları yoktu. Ama samimi olarak yüreklerini ortaya koyarak çıktılar ve dünyaya yayıldılar. Tırnakları bile olamayacağımız Sahabe Efendilerimize Kur’an “A’cebetküm kesretüküm” dediği gibi, demek ki, bize de “çokluk ucub” verdi.” Cenab-ı Hak bu süreçte, bizlere de merhametiyle bunu hatırlatıyor… Yani “Binalarınıza ve çokluğunuza güvenmeyin, sadece Bana güvenin!...” diyor...

[Abdullah Aymaz] 12.12.2016 [Samanyolu Haber]

Türk Lirası olmazsa, mübadeleyi deneyin! [Kadir Gürcan]

Kalkan toza bakılırsa, Dolar’ın dar şeritte tehlikeli hareketleri bizim “iyi saatte olsunlar”ı fena afallatmış gibi. Merkez Bankası da dahil ekonomik yapının tek patronu olmalarına rağmen ani, derin vuruşlara karşı bu derece dayanıksızlık hayra alamet değil. Ağzı olan konuşuyor ama, kötü gidişi bir kaç kelimelik Şark kurnazlıklarıyla halledecek joker çözüm yok.

Zavallı Başbakan’ın ülke gündeminden uzaklarda, sistem ve anayasa arayışları da umut vermiyor. Türkiye problemlerini muhtemel ‘başkan’ın önüne koyunca her şey düzelecek mi? Kangren olmuş ülke problemleri şimdi kimin önünde duruyor ki? Herkes gibi Sayın Başbakan da, ekonomik felaketin başkanlık ile kurtarılamayacağını pek iyi biliyor ama, ne yapsın. O da emir kulu. 

Zaten fiili başkanlığa herkes boyun eğmiş durumda. Kimse “Siz başkanlık’a geçtiniz. Yeni bir de anayasa yaptınız. Dolar’ın hızını sizin için frenleyelim!” falan da demez.  ABD’de Başkan değişti yer yerinden oynadı diye bizde de aynı rüzgarın peşine düşen divanelerin sayısı az değil. Sonra, bizde herkes eskidi ve yoruldu.

Son üç senedir, sağa-sola tehditler yağdırıp, yabancı yatırımcıları ürküten iktidar sahipleri seslerini daha yükselterek Dolar’ı frenleyebileceklerini zannediyorlardı ama, olmadı. Ortada bir komplo varsa bunun çözümü kürsüden mağdur edebiyatı yapmak mı? 

Veliyyü nimetlerinin gözüne girmek için Dolar bozduruyor gibi yapan gösteri ve nümayiş ekibi iyi rol yapamıyorlar. İstanbul ve bir kaç büyük şehirde çöreklenmiş olan Dolar zenginleri, bozdurdukları miktarın iki katını bir aşağıdaki Dolar gişesinden yine yabancı bir para birimine çevirirler. Onlar işini bilir. Küçük bir ipucu daha vereyim; piyasadan Dolar’ı toplayanlar şu an döviz bozdurma şovu yapanlar, bilesiniz. Yüzlerini bir kenara kaydedin, işinize yarar. İsimlerine gerek yok, hepsi birbirinin aynı. 

Dikleşeyim derken kantarın topunu kaçıranlara, ekonomi piyasalarının te’dibi aheste, derin ve uzun vadeli oluyor. Petrol ve Dolar en yaygın hizaya getirme kalemleri. Ukrayna'da, bir anlık yayılma şehvetine kapılan Rusya’nın son dört senedir Sibirya sıtması ile ne kadar terlediğini bütün dünya gördü. Petrol ithal eden ülkeler (Türkiye hariç!) ucuz benzinin sefasını sürerken Çarlık Rusya ütopyaları, ekonomik kıyametin eşiğinden döndü. 

Türkiye ekonomisi şiddetli kırılmalara dayanıklı bir yapı görünümü vermiyor. Durum, 2000’li yıllarda birbirlerine Anayasa fırlatan zavallı devletliler döneminden farklı değil. İktidardan yükselen tehditler, yaklaşan ekonomik felaketin ayak seslerini bastırmaya yetmiyor.

İki hafta içinde kaydedilen ekonomik zarar için iktidar ve hükümetin inandırıcı stratejileri yok: Eski ekonomi bakanını göreve getirmek, yastık altındakileri bozdurmak, masum halkın kıyıda köşede tuttuğu bir avuç Dolar’a el koymak ve en uçuk olanı da yerli para birimi ile ticaret yapmak. 

Rüyalarda Mirac’a çıkarılan devletliler istidraç mı gösteriyor ne? Suyu olan kuyuya tükürseler, kuyu kuruyor. Ayak bastıkları yerde ot bitmiyor. Olacak ya! Bizimkiler yerli para birimini dile getirince, Çin Yeni, Dolar karşısında değer kaybetti. Rusya da “Aman, Ruble’nin de başına bir şey gelir!” korkusuyla, dış ticaretteki Dolar bağımlılığını itiraf etmek zorunda kaldı. 

Küçük çapta, bakkal, manav alışverişlerinde yerliliğe tamam ama, iş uluslararası para dolaşımına gelince Türk Lirası, Türk Siyasetçiler gibi değerini yitiriyor, işlem görmüyor. Rusya ile yapılan tarıma dayalı ticaretteki laubaliliğe bir baksanıza. Gönderdiğimiz mahsulatın neredeyse yüzde ellisi çöp olarak geri dönüyor. Böylesine gayr-ı ciddi ekonomik anlayışta Türk Lirası kullansanız ne olur, Reşat Altını kullansanız kimin umurunda! 2008 krizinin teğet geçmesine fazla prim veriyorlar. Birileri onlara bir kez işe yarayanın, her seferinde işe yaramayacağını hatırlatsa pek fena olmayacak. 

Aslında bir alternatif daha var. Banknot ve tedavüldeki para trafiği başlamadan önce, yani yaklaşık beş bin yıl kadar geride, mübadele ve değişime dayalı bir sistem vardı. İsterseniz onu deneyin: Rusya size doğal gaz versin siz de onlara, narenciye, baklagiller ve bilumum yerli malı mahsul gönderin. Dünyaya da yeni bir ekonomik alternatif sunmuş olursunuz! Gülüyorsunuz değil mi? Yalnız değilsiniz, bütün dünya gülüyor.

[Kadir Gürcan] 11.12.2016 [Samanyolu Haber]

Medyaya baskı yetmez, basmak da lazım! [Haber Analiz: Erman Yalaz]

Ülkücü camiaya yakınlığıyla bilinen ve MHP’li muhalifleri destekleyen Yeniçağ gazetesinin merkez binası, Cuma akşamı taşlı-sopalı, silahlı saldırıya uğradı. Kar maskeli bir grup 20.00 sularında İstanbul Yenibosna Kalender Sokak’taki Yeniçağ gazetesinin genel merkezini bastı. Bina önündeki araçlara zarar veren, cam ve kapıları kıran saldırganlar, yaya olarak kaçtı. Olay yerine çok sayıda özel harekat polisi gelse de failler yakalanamadı.

“Hareketin Lideri Devlet Bahçeli” sloganı saldırganların eylem gerekçesini de gösteriyordu aslında. Çünkü Yeniçağ tirajı yüksek olmasa da milliyetçi camiada etkisi yüksek yayın politikası ile, Devlet Bahçeli ve ekibinin tak rakibi. Milliyetçi camiaya hitaben çıkan diğer gazete Ortadoğu. Onun çizgisi ise Bahçeli ne diyorsa o.

ÜLKÜCÜ GÖRÜNÜMLÜ TEŞKİLATIN MARİFETLERİ

Gelelim Türk basınına son dönemde yapılan baskınlara. Son 3 yıldır, alternatif söz söyleyen, yayın yapan kim varsa hep hedef oldu. Hürriyet gazetesine yapılan 2 baskın, Zaman binasına silahlı saldırı, Samanyolu TV baskını, Ahmet Hakan, Can Dündar gibi gazetecilere saldırılarda oklar hep AKP’ye yakın isimleri gösterdi bugüne kadar. Yeniçağ’a ‘ülkücü görünümlü’ baskının da şüphelileri buradan çıkacak olursa kimse şaşırmaz. Çünkü gazete baskınları, tıpkı internet sansürleri ve yayın yasakları gibi iktidarın muhalif basını hizaya getirme aracı.

AK KEFENLİLERDEN, VUR DE VURALIM’A

Nefret söylemiyle birlikte AKP’nin sahada şiddet kullanma tekniği görünür hale geldi. Gezi olaylarının hemen ardından liderlerini Atatürk Havalimanı’nda karşılayan gençlik kolları “Vur de vuralım, öl de ölelim” sloganlarıyla E-5’te yürürken siyasiler sessizdi. Birkaç gün sonra döner bıçaklarıyla Taksim’de kovalananlar oldu. Yine sessizlik sürdü. Üstelik bu sessizlik iktidarın kamudaki ekipleri eliyle de desteklendi. Hiç değilse, polis, hakim, savcılar araştırma yapmadı. Kefen giyip yola dökülenler aksine alkış aldı, destek gördü.

SAMANYOLU’NA BASKIN

Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın nefret söyleminin ilk hedeflerinden biri Samanyolu TV oldu. 15 Mart 2014 günü Çamlıca’daki televizyon binası önüne gelen AKP’li bir grup Samanyolu TV’nin bayrağını indirdi, kapılarını kırmaya çalıştı. Dindar kitleler Samanyolu’nun yayınını beğenmemiş protesto eylemi yapmıştı sözde. Ancak grubun baskınından akılda, kelime-i tevhidi dahi söyleyemeyen sözde dindar, AKP’lilerin sloganları  kaldı.

HÜRRİYET’E ÇİFTE BASKINI AKP MİLLETVEKİLİ YÖNETTİ

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ATV canlı yayında söylediği, “400 vekil alınsaydı bunlar olmazdı” sözlerini Twitter’dan paylaşan Hürriyet Gazetesi’ne 6 Eylül 2015 gecesi  baskın düzenlendi. ‘Ya Allah, Bismillah, Allahü Ekber’ diye bağıranlar ülkücü değil, AKP Başakşehir ve Bağcılar teşkilatındandı. Binayı taşlayan ve camları indirenlerin başında dönemin AKP İstanbul Milletvekili ve Gençlik Kolları Başkanı Abdurrahim Boynukalın vardı.

Hürriyet-CNN binası önünde  “1 Kasım’dan sonra defolup gidecekler” diye tehditler savurmuştu kendisi.  Ertesi gün Yeni Şafak’a verdiği bir demeçte de, “Hürriyet bunlara alışsın” diyerek tehdidin alanını ve zamanını genişletmişti. Bir de şunları söylemişti, “1 Kasım’dan sonra sonuç ne çıkarsa çıksın seni başkan yaptıracağız, seni başkan yaptıracağız!” 9 Eylül akşamı bu kez daha kalabalık gelen grup Doğan Medya binasını ciddi anlamda tahrip etti. Boynukalın’ın siyasi hayatı bitmedi. Aksine  merdivenleri hızlı tırmandı; AKP kurultayında divan üyesi, sonra Gençlik Spor Bakan Yardımcısı yapıldı.

SEÇİM KAZANDILAR YİNE HÜRRİYET VE ZAMAN’IN ÖNÜNE GELDİLER

Hem Hürriyet, hem diğer medya bundan sonra her seçim ya da AKP’nin hoşuna gitmeyen haberden sonra bunu bekler oldu. Seçim gecesi Boynukalın’ın ekibi yine hem Hürriyet hem de Yenibosna’da Zaman genel merkezi önündeydi. 1 Kasım seçimlerinde AKP kazanmasına rağmen, mermili kutlamalar gazetelerin önünde ve civarında yapıldı. Zaman binası önündeki sabah bulunan kuru sıkı mermi ve boş kovanların sahibi bulunamadı. Tıpkı, Hürriyet baskınını kameralar eşliğinde basan kitlenin ‘bulunamaması’ gibi.

GAZETECİ YUMRUKLAYAN VE MERMİ SIKANLARIN AKP-ERDOĞAN MERAKI

CNN Türk programcısı Ahmet Hakan, 30 Eylül 2015 gecesi Nişantaşı’ndaki evinin önünde 4 kişinin saldırısına uğradı.  Saldırganlar yine tanıdıktı, 3’ünün AKP üyesi olduğu ortaya çıktı: Uğur Adıyaman (AKP üyesi), Fuat Elmas (AKP Fatih Teşkilatı), eski polis Nezih Özbirinci (AKP Başakşehir Teşkilatı). Ahmet Hakan’a bu saldırıdan sonra tetikçilerce tehdidi ve ‘akıllandı’ yönünde sözlü sataşmalar devam etti.

MİT TIR’ları davasında yargılanan Cumhuriyet eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün karar duruşmasında, mahkeme heyetinin duruşmaya verdiği ara sırasında adliyeden çıkan Dündar’a silahlı saldırı düzenlenmişti.  Erdoğan başta olmak üzere AKP’lilerin Dündar’ı hedef alan ‘Vatan haini, bedelini ödeyecek’ sözleri  saldırgan Murat Şahin’in motivasyon kaynağı ve eylem gerekçesiydi.

AK GÖMLEKLİLER, PARAMİLİTERİZMİN TÜRKİYE VERSİYONU

Bu ve benzeri saldırıların ardında Osmanlı Ocakları gibi Ülkü Ocakları’nı taklit eden yeni AKP yapılanması, TR724’ün geçtiğimiz günlerde geniş bir haber dosyası ile deşifre ettiği ismiyle ‘AK Gömlekliler’ çıktı hep. İran’ın Besiçleri (sivil devrim muhafızları), Suriye’nin Şebbihaları ne yaptıysa AKP’nin kimi zaman ülkücü, kimi zaman dindar görünümlü ekipleri aynı şeyi yapıyor.

Osmanlı Ocakları AKP adına birçok aksiyona imza attı. Hürriyet baskınından sonra MHP İstanbul İl Başkanı Mehmet Bülent Karataş, “Hürriyet’e alçakça ve şerefsizce saldırı olmuştur. Bu saldırıları da AKP’nin kurdurttuğu Osmanlı Ocakları üzerinden yaptıklarını düşünüyoruz” demişti. Yine CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin ise partilerinin Sincan İlçe Başkanlığı’na saldıran kişilerin, kendilerini ‘Osmanlı Ocakları’ üyesi olarak tanıttıklarını söylemişti.

ÜLKÜCÜLERİ KOMALIK EDEN OCAK

Yine 2015 yılında satırla saldırdıkları Ülkücü bir genci komaya sokmuşlardı. Kütahya’da gerçekleşen olayda Ülkü Ocakları Dumlupınar Üniversitesi sorumlusu Ahmet Tahsin Erbilen’e, Kütahya Osmanlı Ocakları Başkanı Hüseyin Kızılarslan’ın da aralarında bulunduğu bir grup saldırmıştı. Satırlı saldırıda Erbilen başından yaralanmış ve hayati tehlikesi bulunarak hastaneye kaldırılmıştı.

İlginç bir anektot olarak şunu da not etmeli. MHP’de son dönemde kapattığı teşkilatlarla anılan Ülkü Ocakları’na yönelik tavırlarının aksine Devlet Bahçeli, Osmanlı Ocakları ile pek bir problem yaşamadı. Hatta geçenlerde ocak başkanını ve ekibini MHP genel merkezinde ağırladı.

OSMANLI OCAKLARI BAHÇELİ’NİN KONUĞU OLUNCA…

2 Ekim 2016’da Yeniçağ’da yayınlanan habere göre, ülkücüleri ihraç eden Bahçeli, AKP’lilere kapıları sonuna kadar açmıştı:

“Bahçeli’nin Balgat’ta son ziyaretçisi, Ülkücülere saldıran Osmanlı Ocakları oldu! Milliyetçi Hareket Partisi’nde kongre istedikleri gerekçesiyle gayri hukuki bir şekilde ihraç edilen partili sayısı binlerle ifade edilirken, Devlet Bahçeli-AKP yakınlaşması her geçen gün artarak devam ediyor. Kongre sürecinde AKP’nin hukukçusu  Hüseyin Kaya ile görüşen Bahçeli, 15 Temmuz’dan sonra Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in oğlu ile görüşmesiyle gündeme gelmişti. Bahçeli şimdi de Osmanlı Ocakları’nın randevusunu kabul ederek, genel merkezdeki genel başkanlık makamında konuk etti.”

Gazetelere ve gazetecilere yönelik baskın, dayak ve fiziki şiddet hadiseleri elbette bunlarla sınırlı değil. Meşhur deyişle “Türkiye basın tarihi baskınlar, suikastlar ve sansürler tarihi” aynı zamanda. Ancak ilk defa bu kadar açık şekilde, üstelik iktidar partisinin yandaşlarının ve organize gruplarının hedefi haline geldi Türk basını. Yeniçağ olayı aydınlanır mı bilinmez, ancak önceki baskınların failleri ayan beyan ortada olduğu halde, savcılar, hakimler, polisler adım atmadı maalesef.


[Erman Yalaz] 12.12.2016 [TR724]

Mavi Marmara’yı kim sattı? [Haber-Yorum: Ali Adil Çakar]

Müzayedelerde bazen gizemli bir alıcı olur. En değerli parçayı rekor fiyata alır ama kimliğini hep gizli tutar.

Bu kez karşımızda gizemli bir ‘satıcı’ bulunuyor. Mavi Marmara davası, 20 milyon dolarlık tazminat anlaşması gereği düştü. Gerek davanın mağdurları gerekse de kamuoyu, bunu “Şehitlerin kanı satıldı” şeklinde yorumladı. İyi ama ‘satan’ kim? Bununla ilgili derin bir sessizlik var. Taraflar sus-pus. Aslında herkes ‘satanın’ kim olduğunu biliyor ama tepki göstermeye kimse cesaret edemiyor. Onun yerine mahkemeyi suçlamayı tercih ediyor.

Aslında ortada sürpriz yok. Erdoğan yıllardır bir yandan tabanına hamaset pompalarken bir yandan da perde arkası pazarlıklar yürütüyordu. Kürsülerde daima “Gazze” dedi, “İsrail, terör devleti” dedi, “Ben olduğum müddetçe İsrail’le normalleşme söz konusu olamaz” dedi, “Filistin’e, Mavi Marmara gemisine sırtını dönenler, Arafat’taki vaatlere ihanet edenlerdir” diye gürledi. Bir yandan da ‘güneydeki ülke’ ile pazarlıklar yürüttü.

KIRMIZI BÜLTEN BİR TÜRLÜ ÇIKARILMADI

İstanbul’daki dava, bir bakıma sembolikti. Gerçekten de İsrailli askerlerin tutuklanmasına yol açacağı beklenmiyordu. Ancak mağdur aileler için bu sembol dava, uluslararası hak arama yolunda önemli bir çabaydı.

İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Mayıs 2014 tarihinde, 9 Türk vatandaşının öldürülmesinden sorumlu tutulan dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı Gabiel Ashkenazi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Marom, İstihbarat Başkanı Amos Yadlin ve Hava Kuvvetleri Komutanı Avishay Levi hakkında ‘kırmızı bülten’ çıkarılması kararı verdi. Ancak yakalama kararı bir türlü İnterpol’e gönderilmedi. Dosya Dışişleri’nde hasır altı edildi.

YAHUDİ LOBİLERİ SARAY’DA

Bir süre Mavi Marmara mağdurları ve yandaş medya, davanın ilerlememesini ‘paralel yapı’ya bağladı. Gerçekler kısa süre içinde anlaşıldı. Türkiye-İsrail arasındaki pazarlıklar ilk kez Haziran 2015’te gün yüzüne çıktı. İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Dore Gold ile Türkiye Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Roma’da bir araya gelmiş, barış formülleri üzerinde çalışıyordu.

Bu sırada Erdoğan da ABD’deki Yahudi lobileri ile sıcak temaslar gerçekleştiriyordu. Cenevre buluşması ile aynı günlerde Beştepe’deki Saray’da ABD’li Yahudi lobilerini ağırladı. Ankara’dan Kudüs’e geçen Yahudi heyeti, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için girişimlerde bulundu. Erdoğan’ın 1 ay sonraki ABD seyahati de Yahudi lobisi sayesinde ‘beklenenden daha az sıkıntılı’ geçti. Washington’da Yahudi kuruluşlarının temsilcileri ile bir kahvaltı yaptı.

DAVANIN DÜŞECEĞİ, ANLAŞMADA YAZILIYDI

3 ay sonra, 28 Haziran 2016 tarihinde de beklenen imza geldi. Türkiye, kırmızı çizgilerinden feragat ederek anlaşmaya imza koydu. 1 gün sonra da beklenen ‘satış’ gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Giderken bana mı sordunuz?” diyerek İHH ve Mavi Marmara’yı ortada bıraktı.

İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın düşürüleceği, anlaşmada açıkça yazılıydı. “Bu anlaşma her halûkârda İsrail’in, İsrail adına hareket edenlerin ve İsrail vatandaşlarının, Türkiye Cumhuriyeti veya Türk gerçek veya tüzel kişileri tarafından Mavi Marmara hadisesiyle ilgili olarak kendilerine yönelik doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye’de yapılmış veya yapılacak her türlü hukuki ya da cezai talebe ilişkin her türlü sorumluluktan tamamen muaf tutulmalarını sağlayacaktır” denmişti. 9 Aralık Cuma günü mahkeme işte bu maddeyi gerekçe göstererek davayı düşürdü.

BUNDAN SONRA İSRAİL’E DAVA AÇILIRSA CEZAYI TÜRKİYE ÖDEYECEK

Dahası, anlaşmada bundan sonra İsrail veya İsrail askerlerine karşı herhangi bir dava açılması, tazminat istenmesi durumunda tüm kayıplar ve masrafların İsrail adına Türk hükümeti tarafından ödeneceği maddesi de vardı. Davanın savcısı, duruşma günü mahkemede, “Türkiye, sadece bu davaya özel olarak yaptığı anlaşma ile egemenlik hakkından vazgeçmiştir” dedi.

Bu durum mağdurların uluslararası hak arama imkânını da ellerinden alıyordu. İsrail’le yakınlaşma ve perde arkası anlaşmalar uğruna, egemenlik hakkından vazgeçilebiliyordu. Bazı yorumcular, İsrail’le uzlaşılan protokolün Doğu Akdeniz enerji projelerinden Erdoğan ailesinin çıkarı doğrultusunda olduğunu da yazmıştı.

Duruşmayı takip edenler, mahkeme heyetine tepki gösterdi. Avukatlar tekbirlerle cübbelerini çıkarıp duruşma salonunu terketti. Mavi Marmara mağdurlarından gazeteci Adem Özköse, hakim tarafından salondan atıldı. Karar açıklandıktan sonra, şehitlerden Çetin Topçuoğlu’nun eşi Çiğdem Topçuoğlu gözyaşlarını tutamadı. Dışarıda protestolar vardı. Ancak hiç kimse, asıl karar verici Erdoğan’ın adını zikretmiyordu.

‘İKTİDARDA CHP OLSA, YÜZ BİN KİŞİYLE SOKAĞA ÇIKARDIK’

Filistin meselesini en çok istismar eden yandaş tipleme Fatih Tezcan, kararın ardından, “İktidarda CHP olsaydı belki binlerce kişi, belki 100 bin kişi sokaklara çıkardık. İsrail Büyükelçiliği önünde bayrak yakardık” dedi. Bu aslında ikiyüzlülüğün ve siyasi istismarın da itirafıydı. Dava sona yaklaşırken “Biz bitti demeden bitmez” diyen Mavi Marmara müdahilleri, ‘yukarıdan gelen karar’la sessizliğe büründü.

Erdoğan ‘bitti’ deyince, bitmişti.

[Ali Adil Çakar] 12.12.2016 [TR724]

Bahis çeteleri ‘şikede’ sınır tanımıyor [Efe Yiğit]

Dünya futbolunun başı, özellikle son yıllarda bahis şebekeleriyle dertte. Çete üyeleri para kazanmak için ilginç yöntemleri geliştiriyor. UEFA’nın yılda 30 bin maçı gözlem altına alması için vazifelendirdiği Sportradar firmasından Darren Small, yeşil sahalardaki maç sonucu manipülasyonlarıyla mücadele etmenin her geçen gün zorlaştığına işaret ederek “Müthiş teknikler geliştiriyorlar. Biz bir tekniği çözerken, onlar çoktan yeni teknik geliştirmiş oluyorlar. Bu yolla yüzlerce milyon dolar kazanıyorlar ve her defasında bu işlerin merkezi Asya ülkeleri oluyor” diyor. İşte bahis çetelerinin akıl almaz yöntemlerle yaptıkları manipülasyonlardan örnekler.

Stat ışıklarının söndürülmesi: 3 Kasım 1997’de oynanan West Ham-Crystal Palace maçında Frank Lampard ev sahibi adına skoru 2-2’ye getirince birden stadın ışıkları söndü. İlk bakışta teknik bir arıza gibi duran ışıkların sönmesinin planlı bir girişim olduğu uzun araştırmalar sonucu ortaya çıktı. Asya’daki bahis kurallarına göre; bir maç ikinci devre oynanırken çeşitli sebeplerden dolayı tatil edilir veya kesintiye uğrarsa o anki skor geçerli oluyordu. Stadın elektrik teknisyenini ‘satın alan’ şike şebekesi maç 2-2’ye gelince amacına ulaşıp bahisten on binlerce dolar kazandı.

Bahisçinin kulüp satın alması: Finlandiya Ligi’nin üst düzey takımlarından AC Allianssi ve FC Haka aynı güçte takımlardı. 7 Temmuz 2005’te oynanan maçı FC Haka sıra dışı bir skorla 8-0 kazanıyordu. FC Haka’lı oyuncuların mükemmel oyunundan ziyade AC Allianssi’li oyuncuların aşırı kötü futbolu dikkatleri çekmişti. Örneğin kaleci hafifçe üzerine gelen topta bile ters köşeye atladı. Olayın gerçek boyutu sonradan ortaya çıktı. Takımı kısa süre önce satın alan Çinli Ye Zheyun, çok sayıda Belçikalı ‘isimsiz’ oyuncu getirmiş ve bu oyunculara kaybetme görevi vermişti. Takım kaybederken Zheyun ve ortakları milyonlar kazandı. Ancak şikenin tespitiyle AC Allianssi, iflas etti.

Oyuncu ve teknik adam hediyesi: 2012 yılında Avustralya’nın Melbourne şehrinin Southern Stars kulübüne gelen bir adam, tüm masraflarını ödeyeceği 5 ingiliz oyuncu ve bir teknik adamı hediye etmek istediğini söylemişti. 2. Lig’de oynayan takımın yönetim kurulu bu harika teklife tereddütsüz evet dedi. Ancak yeni teknik adam ve oyuncular takıma olumsuz etki etmişti. Takım yenilgi üstüne yenilgi alıyordu. Avustralya polisine gelen bir ihbar üzerine 2013’te başlatılan soruşturma, gerçeği ortaya çıkardı. İngiliz oyuncular, Asyalı şike şebekesi tarafından ayarlanmıştı. Antrenör ise diploması bile olmayan sıradan biriydi. Bazı maçlarda oyuncuların saha içinde birbirlerine ’daha fazla gol yiyelim’ diye bağırdığı bile tespit edildi.

Sahte milli takım: 7 Eylül 2010’da oynanan Bahreyn-Togo maçının skoru herkesi şaşırttı. Afrika’nın güçlü ekiplerinden Togo, sıradan bir takım olan Bahreyn’le oynadığı hazırlık maçını 3-0 kaybetmişti. Hakem, skorun 8-0 olmasını Bahreyn’in attığı nizami 5 golü iptal ederek önlerken, asıl şok maçtan kısa bir süre sonra Togo Futbol Federasyonu’nun “Biz Bahreyn’e milli takımı göndermedik” açıklamasıyla yaşanacaktı. Singapur merkezli şike şebekesi tarihin en önemli dolanrıcılığına imza atmıştı. Şebeke, ‘futbolun sıradan ülkesi’ Bahreyn’in yenmesi için ‘sahte’ bir Togo milli takımı ayarladı. Bahreyn’in kazanması ama farklı kazanmaması gereken bir skorla şebeke milyonlar kazandı. Hakemin nizami 5 golü iptal etmesi de oyunun bir parçasıydı.

Ayarlanan hakemlerle tüm goller penaltıdan: 9 Şubat 2011’de Letonya ile Bolivya’nın Antalya’da oynadığı hazırlık maçında futbol kurallarında yazmayan bir penaltı tekrarı yaşandı. Macar hakem Krisztian Selmeczy’nin yönettiği maç 2-1 Letonya’nın galibiyetiyle sona ererken, 3 gol de penaltıdan atılmıştı. 42. dakikada Letonyalı Verpakovskis’in kullandığı penaltıyı Bolivyalı kaleci kurtarmasına rağmen, hakem Selmeczy hiçbir kural ihlali olmamasına rağmen atışı tekrarlattı. Ertesi gün Bulgaristan-Estonya maçını yine Macar Selmeczy yönetirken, maç 2-2 bitti. Tesadüf bu ya, tüm goller yine penaltıdan atıldı. İki maçta 7 penaltı dikkat çekmişti haliyle. Aslında Singapur merkezli çete ‘atadığı’ Macar hakemle sonuca penaltılarla ulaşıp cüzdanını dolduruyordu.

Satın alınan milli takım: El Salvador Milli Takımı’nın Meksika’ya 5-0, ABD’ye 2-1, Paraguay’a 4-1 ve ABD kulüplerinden DC United’e 2-1’lik skorlarla yenilmesi federasyon yetkililerini şüphelendirmişti. 6 aylık bir araştırma sonunda tam 20 oyuncunun Asyalı şike ve bahis şebekesiyle anlaşıp maddi menfaat karşılığında milli maçlarda yenildiği tespit edildi. Federasyon, 20 oyuncudan 14’ünü ömür boyu futboldan men etti. El Salvadorlu oyuncular 5-0 yenildikleri Meksika maçında mücadele etmedikleri gibi, yakaladıkları gol pozisyonlarını amatörce harcayınca yakayı ele vermişti.

2010 Dünya Kupası öncesi dolandırıcılık: 2010 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olan Güney Afrika, organizasyon öncesinde hazırlık maçları yapıyordu. 31 Mayıs’ta Güney Afrika’nın rakibi Guatemala olurken, maçın hakemi ceza sahası dışında, oyuncunun eliyle hiç teması olmayan bir pozisyonda penaltı noktasını gösterdi. Olayın perde arkası daha sonra ortaya çıktı. Dünya Kupası öncesi Singapur’daki şike ve bahis şebekesiyle irtibatlı olan bir araba lastiği markası, ekonomik krizde olan Güney Afrika Futbol Federasyonu’nun başkanıyla irtibata geçerek maçın sonucuna tesir edecek ‘ayarlamayı’ yapmıştı. Asyalı şebeke Güney Afrika’nın hazırlık maçı programını yaparken, ayarladıkları hakemlerle istedikleri sonuçları aldırıyorlardı.

[Efe Yiğit] 12.12.2016 [TR724]

Darbe Anayasası da tamam! [Haber-Analiz: Ali Adil Çakar]

15 Temmuz’dan sonraki asıl darbenin bir anayasası eksikti, o da oldu. Darbe girişimi sonrası, bir darbede ne yaşanacaksa hepsi gerçekleştirilmiş, OHAL ve KHK’larla on binlerce insan tutuklanıp yüzlerce şirkete, medya organına ve sivil toplum kuruluşuna kilit vurulmuştu. Siyasi partiler fiilen anlamını yetirmiş, parlamento işlevsiz hale gelmiş ve ülke bir tek adamın kontrolüne girmişti.

AKP ve MHP’nin ortaklaşa hazırladığı teklifle birlikte, darbe sonrası dönemin anayasası da tamam oldu. Üstelik Kenan Evren’in, darbecilerin ömür boyu yargılanamamasını sağlayan 82 Anayasası gibi bu da Erdoğan’ın görev süresi bittiğinde dahi yargılanmasını neredeyse imkansız hale getiriyor. Her ne kadar anayasa değişikliği teklifinde ‘partili cumhurbaşkanlığı’ yazsa da bunun ‘Türk tipi başkanlık sistemi’ olduğu açık.

Ne idüğü belirsiz bu sistemi aslında en güzel özetleyen Erdoğan’ın, geçen ay Milli Tarım Projesi’nde yaptığı konuşmadaki sözleriydi. “Çobanlığın felsefesini anlamayan, psikolojisini anlamayan insan yönetemez. Ben de bir çobanım” demişti Erdoğan. Hiç felsefesini yapmaya gerek yok. İşin realitesi belli: Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, son AKP kongresinde, “Tayyip’in partisiyiz Tayyip’in” diye haykırmıştı. Artık sona gelindi. Yakında burası ‘Tayyip’in çiftliği’, hepimiz de ‘Tayyip’in koyunları’ olacağız.

BÜTÜN YETKİLER ONDA, SORUMLULUK YOK

Yeni Anayasa değişikliği ile daha önce TBMM’ye ve Bakanlar Kurulu’na ait olan birçok yetki, Cumhurbaşkanı’na devrediliyor. Mevcut anayasadaki cumhurbaşkanı gibi yine sorumluluğu olmayacak ama bütün önemli yetkiler ona devredilecek. Bütün önemli kararları o verecek.

Onu dengeleyecek ve denetleyecek herhangi bir mekanizma da görünmüyor. Yalnızca kanunla denetleneceğine dair birkaç madde eklenmiş. Ancak bu kanunların zaten halihazırda Cumhurbaşkanı talebiyle Meclis’te yapılmakta olduğu da aşikâr.

BAŞBAKANLIK KALKIYOR, BAKANLAR KURULU GÖSTERMELİK OLUYOR

Yeni sistemde Cumhurbaşkanı, yürütmenin başı oluyor. Partisiyle ilişiği ise kesilmiyor. Cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanları ve üst düzey bürokratları atama, görevden alma yetkisi onda. Başbakanlık makamı kalkıyor. Yerine, Cumhurbaşkanı’nın atayacağı bir yardımcı alacak.

Anayasa’nın başbakanı ve yetkilerini tanımlayan 109. maddesi yürürlükten kaldırılıyor. Yürütme organı Saray olacağı için, Bakanlar Kurulu için ‘güven oylaması’ da olmayacak. Cumhurbaşkanı’nın atayacağı bakanlar kurulu için kimsenin itiraz hakkı bulunmayacak. ABD Başkanı’nın kabinesini kurma yetkisi, ABD’deki senato denetimi olmaksızın Türk Tipi’nde görülüyor.

VERGİ MUAFİYETİNE BİLE O KARAR VERECEK

Mevcut Anayasa’nın 88. maddesi ile Bakanlar Kurulu’na verilen kanun teklif etme yetkisi kaldırılıyor. Yine 93. madde ile Bakanlar Kurulu’na verilen Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırma yetkisi Cumhurbaşkanı’na devrediliyor. 73. madde ile Bakanlar Kurulu’na ait olan ‘vergi muafiyeti, indirim ve istisnalara’ da artık Cumhurbaşkanı karar verecek. Kime, ne zaman vergi muafiyeti ya da istisnası uygulanacağı Saray’ın uhdesinde olacak.

İSTERSE ÜLKEYİ SEÇİME GÖTÜRECEK

TBMM’de gensoru müessesesi kaldırılıyor. Bakanlar hakkında Meclis soruşturması da açılamayacak. Fiilî olarak Türkiye’yi hep eleştirilen teknokratlar hükümeti yönetecek yani.

Cumhurbaşkanı, seçimlerin yenilenmesine karar verebilecek. TBMM de milletvekillerinin beşte üçünün oyuyla seçim kararı alabilecek. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile milletvekilliği seçimleri birlikte yapılacak.

Bütçeyi Cumhurbaşkanı belirleyecek ve bütçe kanun teklifini Meclis’e sunacak.

YEDEK VEKİLLER İLE MECLİS’İ VESAYET ALTINDA TUTACAK

‘Mini Anayasa’ ile birlikte yedek milletvekilliği de geliyor. Böylece Erdoğan, her bir milletvekilini vesayet altında tutabilecek. Memnun olmadığı her vekili, yedeğiyle değiştirme tehdidi altında çalıştıracak.

Aslında 600 milletvekilinden oluşacak Meclis’in neredeyse bütün önemli yetkileri Cumhurbaşkanı’na devredilmiş oluyor. Böylece Meclis, göstermelik bir demokrasi süsü verecek, asıl yütürme ‘tek adam’da olacak.

Milletlerarası antlaşma imzalama yetkisi de getiriliyor. Daha önce bu yetki Meclis’teydi. Anayasa değişikliğine ilişkin kanunları, gerekli gördüğü takdirde referanduma götürebilecek. Bu yetki de daha önce parlamentodaydı.

MUĞLAK GEREKÇELERLE SINIRSIZ OHAL

Değişiklikteki en önemli maddelerden biri, Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarma yetkisi verilmesi. Böylece Türkiye’de ‘tam OHAL, hep OHAL’ olacak. İstediği zaman sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edebilecek. 15 Temmuz sonrası getirilen OHAL ve çıkarılan KHK’lara bakılırsa Türkiye’nin nasıl yönetileceği ortada. “15 Temmuz bin yıl sürecek” denebilir.

Cumhurbaşkanı’na ‘muğlak’ gerekçelerle olağanüstü hal kararı alma yetkisi de bahşediliyor. Bunlar arasında, ‘ayaklanma olması, vatan ya da Cumhuriyet’e karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın olması’ gibi maddeler bulunuyor. Aynı şekilde ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması; yaygın şiddet olaylarının ortaya çıkması; kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması; ağır ekonomik bunalım hallerinde de OHAL ilan edebilecek.

Normalde net bir biçimde yorumlanan bu hâller, mevcut Türkiye’de hayli muğlak bir şekilde geçiştirilebilir. Bunun kararını da Cumhurbaşkanı verecek. Daha önce benzer hallerde Bakanlar Kurulu kararı gerekiyordu. Cumhurbaşkanı’nın talebiyle TBMM, OHAL’i her defasında 4 ay daha uzatabilecek.

KENAN EVREN MADDESİ: BENİ YARGILAYAMAZSINIZ

Cumhurbaşkanı’nın yargılanması ise alabildiğine zorlaştırılmış. Bir suç işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma açılmasının istenebilmesi için Meclis salt çoğunluğunun önerge vermesi gerekecek. Bunun ardından soruşturma açılabilmesi içinse milletvekili üye tam sayısının beşte üçünün oyu aranacak.

Yüce Divan’a sevkedilebilmesi için de milletvekillerinin üçte ikisinin oyu şart olacak. Cumhurbaşkanı’nın görevde iken işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da bu madde geçerli olacak. Yani yine Meclis üye tam sayasının üçte ikisi aranacak.

YARGI, SARAY’A BAĞLANIYOR

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) adından Yüksek çıkarılarak HSK’ya dönüştürülüyor. Kurul 12 üyeden oluşacak ve gerektiği takdirde 2 daire halinde görev yapacak. Adalet Bakanı ve müsteşarı doğal üye olacağı için geri kalan üyelerin 5 tanesi Cumhurbaşkanı, 5’i de TBMM tarafından seçilecek. Cumhurbaşkanı partili olacağı ve kimlerin milletvekili olacağına da karar vereceği için Meclis çoğunluğunu elde etmesi halinde, HSK üyelerinin tamamını aslında Saray belirleyecek.

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) üye sayısı 17’den 15’e düşürülüyor. Daha önceden olduğu gibi yine AYM’nin neredeyse tamamını Cumhurbaşkanı belirleyecek. Cumhurbaşkanı’nın kim olduğu, AYM’nin tavrını da şu an olduğu gibi belirlemeye devam edecek.

Askeri yargı kaldırılıyor. Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve askeri mahkemeler tarih oluyor. Askerler yalnızca disiplin gerekçesiyle kendi içlerinde bir soruşturma yapabilecek.

MGK KARARLARINI SARAY UYGULAYACAK

Genelkurmay başkanları, Başbakan’a değil Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu olacak. Milli Güvenlik Kurulu (MGK), tavsiye kararlarını artık Bakanlar Kurulu’na değil, Cumhurbaşkanı’na sunacak. Tavsiye kararlarını da Beştepe uygulayacak. Milli güvenlik politikalarını belirleme ve gerekli tedbirleri alma yetkisi de Cumhurbaşkanı’na ait olacak.

Yüksek Askeri Şura kararlarının her türlü yargı denetimine tabi tutulduğu 125. maddenin 2. fıkrası ise yürürlükten kaldırılacak.

[Ali Adil Çakar] 12.12.2016 [TR724]

Artık önümüzdeki patlamalara bakacağız [Barbaros J. Kartal]

Birkaç asarız keseriz mesajı, terörle mücadelede kararlığımızı kimse engelleyemez lafları, sağa sola lanet, birkaç duygusal haber, uzun cenaze görüntüleri, kahreden insan hikayeleri sonrası malum. Hiç kimse ölmemiş gibi hayata devam. Öyle 15 Temmuz şehitleri gibi adlarına sergi, bir  yere isimlerinin verilmesi, devlet yardımı bunları beklemeyin. Zaten bekleyen de yok herkes evladı hayatta olsun gerisi eksik olsun, der. Devletin zaten hiç umrunda değil, bizim için de birkaç gün sonra sabah kuşakları olur akşama Acun olur sonra haftasonu geliyor maçlar falan.

Reyting ve gündeme gelme uğruna vıcık vıcık vatan millet Sakarya’ları da unutmamak lazım. Bu böyle sürüp gider çünkü sorumluluk sahibi olup hesap vermesi gerekenler senden benden daha şikayetçi başkasını suçluyor. Hesap sorması gerekenlerin böyle bir derdi ya da alışkanlığı yok. Ülkedeki korku ikliminden buna cesaret eden de çok az. Çaresiz sosyal medyada deşarj olmaktan öteye bir şey yapamıyoruz.

Cumhurbaşkanı “Milletimizin başı sağ olsun ama şunu bilmeliler ki, bunları yanına koymayacağız. Daha ağır bedeller ödeyecekler” demiş. Nasıl ağır bedel ödeteceksin diye soran yok nasılsa…

Son 3 yılda nedense birileri Cumhurbaşkanı olup Başkan olacağım dedikten sonra ülke resmen kan gölüne döndü. Bir saniyede bu ülkede 104 genç öldü hatırlayan var mı? Ankara’da garın önünde. Gidin bakın bunların hatırasına bir tane taş var mı? Bulamazsınız. Geçen Kasım ayında duruşması vardı, CHP ve HDP’den birkaç vekil geldi. Peki, gerçek failler nerede? Katilleri Ankara’ya arabasında getiren adam “Ben kandırılmış biriyim koskoca Cumhurbaşkanı kandırıldım dedi beni niye kandırmasınlar” diye savundu kendisini.

Vezneciler de bir patlama oldu hatırlıyor musunuz? Üzerinden yıllar geçmiş gibi değil mi? Ne zaman gerçekleşti etrafıma sordum pek hatırlayan yok, bu yılın Haziran ayında oldu. Dün geceki patlamayı gerçekleştiren örgüt üstlenmişti. Yine benzer metotla. Güpegündüz aranan bir araçla kilometrelerce yol gelip polis servis aracının yanında patlatmışlardı. Bir ders alınsa idi alınırdı.

Devlet ne kendi polisinin güvenliğini sağlayabiliyor ne de vatandaşının. Güvenlikli bir sitede otursanız aynı apartmana 15 defa hırsız girse bütün konu komşu isyan eder ya yönetim gider o olmadı güvenlik kovulur. Ülkede şans eseri yaşıyoruz değişen bir şey yok.

Dün cenaze töreninde bu işin nasıl yapıldığını bilmek, istihbaratı sağlamak zorunda olan emniyet müdürü “Siz kimin itisiniz?” diye soruyor. Seviyeyi geçtim, birader onu sen söyleceksin, sormayacaksın. İçişleri Bakanı “yarından itibaren intikam alacağız, devletin kılıcı uzundur” diyor. Diriliş Ertuğrul’un senaristi sanki. Bu adamlardan çözüm bekliyoruz. Bir de cenazede konuşurken çok üzgün ve etkilenmiş gibi dura dura konuşmuyorlar mı, bunların yaptıkları figüranlığı yeminle dizidekiler yapamıyor.

Bu işin fıtratında var diyen adamlara müstahak, ama ne günah işledik ayrıca düşünmek lazım. Bir de bir şehitlik istismarı var ki aman Allahım. Yahu biraz da siz şehit olsanız ya. Kabinenin evlatları nasıl askerlik yapmış malum. Twitter’da kükreyen tosuncuklar bedelli bile değil bastırmış parayı. Halkın fakir çocukları ölsün onun üzerinden ayet okuyor slogan atıyor. Kabinenin üç cümle söyleyemeyen bakanları bile şakır şakır şehitlik ayetlerini bir çırpıda dile getiriyor. 100 kereden sonra ezberleniyor haliyle. Artık devletten “ …onları sakın ölü sanmayın diye” başlayan birini duyduğumda dinimi imanımı korumak için televizyonu kapatıyorum.

En iyisi biz önümüzdeki patlamalara bakalım ve hayatta kalabilmek için dua edelim.

BİR FOTOĞRAFIN ANLATTIKLARI

Önceki günkü patlamadan sonra İstanbul’da güvenlik toplantısı yapıldı. Herkes sürpriz toplantı diye geçti haberi oysa her patlamadan sonra artık mutat hale gelmiş bir toplantı çeşidi bu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında Mabeyn Köşkündeki toplantının fotoğrafına bakınca insan sormadan edemiyor:

1-İstanbul Valisi toplantıda hazır olduğuna göre İstanbul’daki bir terör faciası toplantısında belediye başkanı neden yok. Hani kişisel meseleler ülkenin üzerinde değildi? Kadir Topbaş’ı sevmiyorsunuz, randevu vermiyorsunuz böyle bir patlamadan sonra da yasak mı uyguluyorsunuz?

2-Madem güvenlik toplantısı bu, bundan önceki bütün güvenlik toplantılarında Genelkurmay Başkanı vardı. Cumhurbaşkanı ve Başbakan seviyesindeki bir toplantıda neden yok? Ayrıca asker tarafından birisi olmadan ülkedeki güvenlik meselesinin konuşulması garip değil mi?

3-İlgili bakanlar dışında bu toplantıya ilk kez aileden sorumlu bakan ve enerji bakanı katılmış. Hadi şehit ailelerine yapılacaklar konusunda aileden sorumlu bakan bilgi verebilir ya da yapılacakları not alabilir. Enerji bakanı ne arıyor? Eğer İstanbul’dayken o da katıldıysa bütün kabine İstanbul’da zaten. Onun ne ayrıcalığı var? Damat diye ev sahibi kontenjanından mı katılıyor?

4-Mustafa Varank gibi bir yetkili cumhurbaşkanı başdanışmanı sıfatı ile toplantı masasında ise cumhurbaşkanının güvenlik ve terörden sorumlu başdanışmanı Adnan Tanrıverdi neden toplantıda yok?

5- Hakan Fidan masada bilgi vermek mi yoksa bilgi almak için mi bulunmaktadır? Görev süresi boyunca bu kaçıncı terör hadisesidir?

‘NİCE’ KADAR DEĞER VERİN YETER

Dün Twitter’da havuz gazetelerinin terör hadisesine hiç ya da neredeyse görülmeyecek kadar küçük yer ayırdığı dolaştı. Bazı sayfaların taşra baskısı olduğunu bilip şehirde ufak da olsa yer verildiğini söylemek lazım ki hakkaniyetli davranalım. Manşet haberinin spotunda “Nuh Albayrak misafirlerle yakından ilgilendi” diye yazan gazeteciliği ve bu zekayı kendime saygının bir gereği olarak değerlendirmek istemiyorum.

Erdoğan’ın uçağında 100 ülke gördüler, cepleri para gördü ama hala şu köylülükten ve görmemişlikten kurtulamadılar. Neyse. Sadece bir örnek verip her şeyi anlatmak istiyorum. Alttaki damadın gazetesi Sabah. Nice’teki patlama sonrası ve Beşiktaş’taki patlama sonrası. Nice’teki patlama Türkiye saat ile 00:30 sularında olmuştu. Dünkü patlama ise 22:30. Hükümetin resmi gazetesinin tavrı…

[Barbaros J.Kartal] 12.12.2016 [TR724]

Ya başkanlık ya kaos [Vehbi Şahin]

Ne demişti Ahmet Altan…

-AKP hukuka geri dönemez. Çünkü suçüstü yakalandı. Bu suçu örtbas etmek için de daha büyük suçlar işledi.

-Hukuka geri dönemezler, nasıl dönecekler. Daha hukuksuz yerlere doğru ilerlemek zorundalar.

Ne zaman söylüyor bunu?

23 Mart 2015’te, BUGÜN TV’de Erkam Tufan Aytav’ın programında…

AKP’nin suçüstü yakalandığı olay ne peki?

Tarihe, 17-25 Aralık olarak geçen yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları…

Ahmet Altan’a göre yolsuzluk bu ülkenin geleneksel bir suçuydu. Dört adam yargılanır, hükümet seçime gider, yeni bir hükümet kurulurdu. Mesele hâl yoluna girerdi.

Peki, Erdoğan liderliğindeki AKP ne yaptı?

DAHA BÜYÜK SUÇLAR İŞLEDİLER

Bunların hiçbirini yapmadı. Aksine ortaya saçılan yolsuzluk ve rüşvet iddialarını örtbas etmek istedi. Onların üzerini örteyim derken de yeni suçlar işledi.

Programın yayınlanmasının üzerinden 20 ay geçmiş. Bu zaman diliminde olup bitenleri hatırlayınca, Ahmet Altan’ın ne kadar isabetli bir değerlendirme yaptığı çıkıyor ortaya.

Peki, Altan’ın tabiriyle daha hukuksuz işlere doğru ilerlediler mi?

Evet…

Yolsuzluk soruşturmasının başladığı 17 Aralık 2013’ten bu yana Erdoğan ve peşinden sürüklediği AKP kadroları, devlet denen düzeneği patlatma pahasına öyle suçlar işlediler ki…

DEVLETİ DARMADAĞIN ETTİLER

Mesela…

Anayasa ve anayasal düzeni ayaklar altına aldılar. Hukuku linç ettiler. Yargı bağımsızlığını bitirdiler.

Meclis’in milli iradeyi temsil etme vasfını ortadan kaldırdılar. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki hassas dengeyi bozdular.

Kurumları, devletin çıkarlarını değil bir partinin ve liderinin menfaatlerini gözetir hale getirdiler.

Yetişmiş kadroları dağıttılar. 100 binlerce insanı hukuksuz biçimde mesleğini yapamaz hale getirdiler.

Anayasa teminatı altında olan ifade hürriyeti, mülkiyet hakkı gibi pekçok demokratik değeri ayaklar altına aldılar.

Muhaliflerin seslerini kıstılar. AKP’nin borazanı olmayı kabul etmeyen basın yayın kurumlarını kayyım marifetiyle önce gasp ettiler sonra kapattılar.

Bütün bunları yaparken cambaza bak misali toplumun dikkatini dağıtmak için Cemaat’i günah keçisi haline getirdiler. Bir çırpıda genç yaşlı, kadın erkek demeden 40 bin insanı hapse attılar.

Erdoğan ve AKP’nin son 3 yılda işlediği suçların listesini yazmaya kalksak sayfalar yetmez.

AKP HERKESİ KANDIRDI

Peki, Erdoğan ve AKP hükümetinin derdi ne?

Birinci dertleri iktidarı kesinlikle bırakmamak…

İkincisi yolsuzluk ve rüşvet dosyalarından tamamen kurtulmak…

Üçüncüsü ilk iki hedefe ulaşabilmek için ne pahasına olursa olsun Erdoğan’ı Başkan yapmak…

7 Haziran seçimlerinde meclis çoğunluğunu kaybedince ne yaptı Erdoğan?

AKP tabanını diri tutmak için kendisine muhalif tüm toplumsal kesimlere savaş açtı.

Muhalefet partileri de sivil toplum örgütleri de hatta ABD ve AB de yanıldı.

Hangi konuda?

7 Haziran’da kaybettiği iktidarı 1 Kasım 2015’te yeniden elde eden AKP’nin, en kısa sürede normal hukuk düzenine geri döneceğini düşünerek aldandılar.

Ya da Erdoğan ve AKP herkesi kandırmayı başardı.

Peki, bu hukuktan uzaklaşıp otoriter rejim kurma hevesi daha ne kadar devam eder?

Erdoğan tüm ipleri eline geçirinceye kadar…

ÜRPERTEN SENARYO

Murat Yetkin perşembe günü Hürriyet’te önemli bir yazı kaleme aldı.

“Ankara kulislerinde ürperten senaryo” başlığıyla yayınlanan yazıda, Erdoğan’a erişimi olan bir grubun resmi siyaset haline getirilmesi için üzerinde çalıştığı bir senaryodan bahsediliyor.

Kısaca özetleyelim…

1) İdam cezasını getirelim.

2) AB, ilişkileri keser. Böylece hem ilişkiyi kesen biz olmayız hem de AB’nin demokrasi-insan hakları çerçevesinin bağlayıcılığından kurtuluruz.

3) Borsa çökebilir. Bu da yönetiminizi (Erdoğan’ı kastediyor. VŞ) zaten “bizden olmayan” büyük şirketlerin ve yabancı sermayenin baskısından kurtarır.

4) ABD ve NATO’dan gelecek askeri talepleri, kendi çıkarlarımıza göre pazarlığımızı yaparak kabul edelim. Bu da yönetiminiz üzerine Batılı hükümetlerden gelecek baskıyı azaltır, tepkileri lafta kalır.

5) Bu arada başkanlık için bastırıp alın. İktidar yeniden kurulunca, demokratik cömertliğiniz olarak yorumlanacak adımları, Kürt meselesi dâhil atabilirsiniz.

6) Bu da üzerinde daha fazla söz hakkı bulacağınız “yeni” ve “yerli” bir ekonominin yeniden kurulmasına imkân verecektir, durum toparlanacaktır.

TEK ADAM OLMAK İSTİYOR 

Evet, bahsedilen bir senaryo…

Gerçekleşir mi, Erdoğan ve AKP bunları da yapar mı?

Bu suale en güzel cevap herhalde şu soru olur…

-Son 3 yılda bunları da yapar mı, yok canım yapmaz denilen hangi antidemokratik uygulamayı Erdoğan ve AKP gerçekleştirmedi ki?

Hepsini acımasızca yaptı.

Hem de hiçbir siyasi sorumluluk duymadan, utanmadan…

Yaptıkları, yapacaklarının teminatı durumunda maalesef.

Peki, çözüm ne?

Erdoğan’ın tek adam olma sevdasından vazgeçmesi…

Mümkün mü?

Yazının başında bahsettiğimiz BUGÜN TV’deki programda Ahmet Altan tam da buna cevap veriyor aslında…

-Erdoğan tek başına yönetmek istiyor. Ben yöneteyim. Yargı bana bağlı olsun. Yürütme bana bağlı olsun. Ben tek başıma olayım. 80 milyon insanı yöneteyim diyor ve bunu yapabileceğine inanıyor. Problem burada başlıyor.

Evet, problem de çözümü de burada…

Erdoğan’da yani…

[Vehbi Şahin] 12.12.2016 [TR724]

Erdoğan Darbe Komisyonu’na niçin çağrılmıyor? [Veysel Ayhan]

Öyle korkunç bir korku iklimi oluşmuş ki kimse üstüne gidemiyor, teklif bile edemiyor. Muhalefet dahil. Telaffuz bile edilemeyen teklif şu: “Niçin Erdoğan da darbe komisyonuna gelip ifade vermiyor?”

Komisyon Başkanı Reşat Petek ne olur ne olmaz teklif edilmesin diye daha başta şöyle demişti: “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’ın komisyona davet edilmesinin uygun olmadığı yönünde bir karar aldık.”

Muhalefet bu saçma kararı nasıl kabul etti, niye itiraz etmedi anlamak zor.

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar gelsin, dediler. Milli İstihbarat Teşkilatı müsteşarı Hakan Fidan gelsin, dediler. Ama Erdoğan gelsin diye direnebilen bir muhalefet yok. Oysaki o gecenin hem açık hem de gizli aktörü Erdoğan’dı.

Erdoğan o gece ile ilgili asla soru sorulmasını istemiyor. Önceki gün darbe komisyonundaki sürece ilişkin olarak “Aslında bu konu ile ilgili artık fazla konuşmak istemiyorum. Darbe Komisyonu yapacağı çalışmaları yaptı. Son adımları da atıp raporunu göndermek suretiyle görevin tamamlarsa isabetli olur diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı. Yani mevzu kapansın artık. Ne Hulusi Akar çağrılsın ne Hakan Fidan ne de bir başkası.

ERDOĞAN’IN ÖRTBAS TELAŞI

Erdoğan için “15 Temmuz” yüz binlerce masum insana zulmetmek için “Allah’ın lütfuydu”. O, bu kullanışlı bahane ile zulmüne devam ediyor. Ama 15 Temmuz’a dair sorular sanki yayın yasağı varmışçasına bastırılıyor.

Yüzlerce soru havada duruyor. Türkiye’de yazılı ve görsel medya Erdoğan’a teslim olduğu için hiçbiri sorulamıyor.

Düşünün darbe girişimi oluyor. Yani bir bakıma trafik kazası oluyor.

Ama siz kaza yapan arabanın soförünü değil de o arabayı 10 yıl önce kullanan soförü sorguya alıyorsunuz. Şimdiki genelkurmay başkanını değil de 10 yıl önceki Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök’ü çağırıyorsunuz.

Düşünün darbe girişimi oluyor. Yani bir kaza oluyor.

Ama siz kaza yapan arabanın o yılki servis sorumlusunu değil de 10 yıl önceki servis sorumlusunu dinliyorsunuz. Yani 10 yıl önceki MİT müsteşarını dinlemek için davet ediyorsunuz.

FETHULLAH GÜLEN SAKIN DİNLENMESİN!

Erdoğan ve başbakanı darbe girişiminden 10 dakika sonra sorumlu olarak Fethullah Gülen’i ilan etti. Komisyon normal olarak Gülen’i dinleme kararı aldı. Bu karar AKP ve muhalefetin ortak kararıyla alındı. Sonra ne oldu? Muhtemelen her zaman olan şey oldu. Saray yani Erdoğan “Ama n dinlenmesin” dedi ve komisyon derhal vazgeçti. Siz her gün 24 saat tüm TV kanallarıyla ve 10 gazeteyle bir insanı “darbeci” diye yaftalayın ama bu insana tek cümle ile bile söz hakkı vermeyin.

HAKAN FİDAN BAŞ AKTÖR MÜ?      

Normalde bir darbe girişimi olduğunda “Niye önceden haber vermediniz?” diye istihbarat teşkilatı suçlanır. Hatta “Müsteşar demek ki darbecilerle iş tuttu’ iddiasıyla görevden alınır ve hesaba çekilir.

Bunlar yapılmayıp bilakis müsteşar, koltuğunu daha da sağlamlaştırdıysa demek ki müsteşara gizemli bir ihale verildi. Ve o da bu işi tam yaptı demektir. Eğer öyleyse 15 Temmuz tam bir danışıklı dövüş. Yani tiyatro yani mizansenden ibaret. Müsteşar komisyona gelmeli ve o geceyi dakika dakika izah etmeli. Kapalı kapılar ardında kimlerle görüştüğünü deşifre etmeli. Aksi halde ihale kendisine kalır.

HULUSİ AKAR VEYA “TAVŞAN KAÇ TAZI TUT”

Darbe girişimi emir komuta zinciri içinde yapıldıysa Genelkurmay başkanı nasıl hâlâ o makamda. Değilse ondan habersiz bir cunta oluşmuş demektir. 21. yüzyılın teknolojik düzeyi, iletişim kanalları, istihbarat imkanları emrinde olan bir Genelkurmay başkanı aylarca hazırlık gerektiren bir yapılanmadan habersizse görevine ihanet etmiş demektir. Değilse bunun tek bir açıklaması vardır: Akar darbe girişimini adım adım takip etti. Ve girişime belli bir noktaya kadar izin verdi. Sonra 15 temmuz akşama doğru “erken doğum” yaptırıp girişimi Erdoğan’a altın tepside bir fırsat olarak sundu ve bu sebeple de makamını hâlâ koruyabiliyor. Değilse açıklaması ne?

BU DEVİRDE CUNTA MÜMKÜN MÜ?

Emniyet İstihbarat Teşkilatının ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın AKP’nin parti birimi haline geldiği bir konjonktürde herhangi bir kurmay subay emir komuta dışında bir harekata girişebilir mi? Girişmez.

Bu akılsızlığı bir uzman çavuş bile yapmaz. O halde bu verilerden matematiksel tek sonuç çıkarabiliriz. Akar ve Fidan bu işin içindeydi. O sebeple de halen Erdoğan’ın en yakınındalar. Ve el üstünde tutuluyorlar.

Akar ve Fidan komisyona çıkıp demagoji yapmadan, geçiştirmeden o geceyi dakika dakika anlatmadıkları sürece bu “darbe girişimi işbirlikçisi” yaftasını hep boyunlarında olacak.

[Veysel Ayhan] 12.12.2016 [TR724]

AKP neden terörle mücadele etmiyor? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

İstanbul’da önceki gece aynı noktadaki iki bombalı saldırıda, 38 kişi hayatını kaybetti, 155 kişi yaralandı. İlk haberlere göre saldırıyı PKK’yla ilişkili TAK isimli terörist grup üstlendi. Bombalı aracın patlamasının ardından polisin tespit ettiği canlı bombanın kalabalık polis grubunun içinde kendini patlatması, 30 polisin hayatına mal oldu.

7 Haziran 2015 seçimlerinden iki gün önce HDP Diyarbakır mitinginde patlayan bombadan bu yana Türkiye, irili ufaklı 33 bombalı saldırıya saldırıya maruz kaldı. Bu saldırılarda 446 kişi hayatını kaybetti, 2 binden fazla kişi yaralandı. 18 ayda gelen 33 saldırı… Neredeyse ayda iki kez, Türkiye bir bomba haberiyle sarsıldı.

‘Bilinen’ terör örgütleri

Bu saldırıları gerçekleştiren terör örgütleri ‘bilinmez’ değil. Hepsi de IŞİD, TAK ya da PKK’nın eylemleri. Yani ‘terör’ün amacı aşağı yukarı belli. PKK’nın Güneydoğu’daki ‘eylemliliği’ eskiden beri takip altında. Dahası, neredeyse bir buçuk yıldır Güneydoğu’da fiilî bir sıkıyönetim ve askerî operasyonlar var. TAK’ın ismi 2005’ten bu yana medyada yer alıyor. Kuruluşu 1999’a uzanıyor. ‘Şehirli güç’ TAK, fedai tarzı eylemler yapıyor. IŞİD, bölgemizin gerçeği, Türkiye’deki IŞİD hücrelerine konjonktürel operasyonlar yapılsa da, kısa süre içinde bütün militanları serbest kalıyor.

Buna karşılık her terör saldırısından sonra yetkililerden benzer cümleler duyuyoruz. Son saldırıdan sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ‘intikam’ alınacağından bahsetti. Bu, emniyet görevlilerinin dili. Belli ki Soylu, polislere “Yanınızdayız” mesajı vermek istiyor. Ancak bu dilin siyasete tercümesi, ‘daha sert önlem’. Yani öyle olması gerekiyor, öyle olması bekleniyor.

Devlet ne yapıyor?

Peki, bu saldırıların önlenmesiyle ilgili güvenlik birimleri ne yapıyor? 7 Eylül 2016’da Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli şu istatistikleri paylaştı ‘terörle mücadele’ adına:

– Kars Kağızman, Bingöl Merkez, Tunceli Merkez, Diyarbakır Hani, Şırnak Ilıcak, Şırnak Merkez, Hakkari Şemdinli ve Çukurca bölgelerinde operasyon düzenlenmiştir. Bu bölgeler uzun süredir operasyon yapılmayan bölgelerdir. Türkiye’de operasyon yapılmayan bölge kalmamıştır.

– Kamu ile paylaşılmayan dataları paylaşmak istiyorum. 13.1 ton, 15 ağustos- 7 Eylül arasında bölücü terör örgütü mücadelesinde amonyum nitrat ele geçirildi. 129 el yapımı patlayıcı bulunarak imha edilmiştir. Bugüne kadar 229 tane önemli olay önceden engellenmiştir.

Bununla beraber ‘sınır güvenliğini korumak’ maksadıyla bir süredir Türk Ordusu, Suriye’de ucu belirsiz bir operasyonun içinde. Nurettin Canikli, Fırat Kalkanı Operasyonu’nu açıklarken de, Gaziantep ve Kilis’e yönelik IŞİD saldırılarını öne sürüyor.

‘Kıyamete kadar sürecek’

Terörle mücadele edilmesine karşılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu saldırı sarmalının sonu gelmeyeceğini söyleyip durdu. 7 Haziran 2016’da, İstanbul Vezneciler’deki polis aracına düzenlenen saldırıdan sonra, “Terörle mücadele kıyamete kadar sürecek” dedi. 5 Temmuz 2016’da yaptığı bir başka konuşmada “Şu anda terörle ciddi bir mücadelenin içerisindeyiz ve ciddi kayıplar verdik ama bizim kayıplarımızın bir vasfı var. Onlar şehit, onlar şehit…” sözlerini kullandı.

Terörle mücadelenin hedefi de aynı şekilde belirsiz. İşi terörle mücadele etmek olanlar “Son terörist yok oluncaya kadar” ifadesiyle popülizm yapıyor.

Erdoğan ise bir süredir şehitlik makamına atıf yapmakla, ölümü sık sık dile getirmekle, aslında ülkede yaşanan bu şiddet sarmalını ‘normalleştiriyor’. Ona yakın isimler de, terörün amacının “AKP’yi durdurmak” ya da “Erdoğan’ı indirmek” olarak açıklıyor. Bu da, yaklaşık 3 yıldır bir çeşit ‘beka mücadelesi’ verdiğini iddia eden parti ve tabanını her türlü ‘olağanüstü’ duruma angaje ediyor.

Olağanüstülük rejimi

Yani 15 Temmuz’dan sonra adı konulmuş olsa da, Türkiye aslında Gezi Parkı protestolarından bu yana bir çeşit ‘olağanüstü hâl’ yaşıyor. Normalde bir hükümet için ‘suç’ olan şeyler, AKP’nin sandık destekli rejiminde ‘suç’ olmaktan çıkıyor.

O günlerde Gezi’de polis şiddetini meşrulaştırmak için icat edilen “Yedirmeyiz!” söylemi, ardından gelen 17-25 Aralık soruşturmalarında da kullanıldı. Bugün ‘terörle mücadele’ bu muğlak “Yedirmeyiz!” söylemi etrafında şekilleniyor. Bir başka deyişle, ‘terörle mücadele’ iktidarın her türlü enstrümanı kullanarak dilediğinin hayatını karartmasına imkân tanıyacak şekilde genişletilmiş durumda.

Bu geniş, muğlak anlamı sayesinde AKP iktidarı ‘terörle mücadele’ kapsamında özgürlükleri kısıtlamakta, gazetecileri hapse atmakta, toplumu daha baskıcı bir ortamda yaşatmakta ve ‘Olağanüstü Hal’ yöntemlerini ‘olağanlaştırmakta’ bir beis görmüyor. Terörü bir kaldıraç gibi kullanarak her türlü yasa dışı ve etik dışı eylemini meşrulaştırıyor.

Gerçek terörle mücadele yok

Ama gerçekte olan, sokaktaki terörle mücadele etmiyor. Ediyor gibi görünüyor yalnızca.

Şehirlerdeki terörle mücadelenin olmazsa olmazı olan emniyetteki terör ve istihbarat şubelerini her 4-5 ayda bir hallaç pamuğu gibi atıyor. Buralardaki deneyimli personeli oradan oraya sürdüğü yetmezmiş gibi yeni personelin tecrübe kazanmasına dahi imkân tanımıyor.

Bunun sonucu olarak tonlarca bomba imal ediliyor Türkiye sınırları içerisinde ve hiç kimse bundan haberdar değil. Eylemlerle ilgili istihbarat kırıntıları geliyor belki ama bunu analiz edecek önleyecek bir güvenlik gücü yok. PKK, TAK ve IŞİD militanları ellerini kollarını sallayarak şehirler arası seyahat ediyor ancak hiçbiri takip altında değil.

Düşünün, dünkü saldırıdan bir gün önce 81 ilde ‘huzur operasyonu’ adı verilen ve binlerce polisin katıldığı bir tatbikat yapıldı.

Terörün etkisini sonuna kadar kullanıyor

Gerçekte olanla ilgilenmeyen Erdoğan rejimi, bir süredir gerçeğin görüntüsüyle, imajıyla meşgul. Sürekli iktidarın ve o iktidarın sembolü olan Erdoğan’ın ‘tehdit altında’ olduğu yaygarası koparılıyor. 15 Temmuz darbe girişimi, bunun en ‘gerçekçi’ örneğiydi. Ve Erdoğan’ın ‘düşmanları’ nasıl oluyorsa sürekli Erdoğan’ın işine yarayacak hamleler yapıyorlar.

15 Temmuz’dan bu yana ‘terör’ gerekçesiyle onlarca medya kurumu kapatıldı. Yüzden fazla gazeteci hapse atıldı. Yine ‘terör’ gerekçesiyle Meclis’teki bir partinin eş başkanı tutuklu. Bütün bunlar, ‘terörü bitirecek hamleler’ görüntüsüyle satılıyor.

Ancak gerçekte olan öyle değil. Terör örgütleri her defasında daha kalabalık bir yerde bomba patlatıyor. Güneydoğu’daki operasyonlarda verilen şehit sayısı 1,000’i aştı. Suriye’deki operasyonda henüz sıcak bir çatışma yaşanmadığı hâlde kayıplar veriliyor. “Güneydoğu PKK’dan temizleniyor” dense de, Güneydoğu’da hâlen PKK saldırıları sürüyor. IŞİD’le mücadele ediliyor ancak IŞİD militanları Türkiye’de serbest geziyor. TAK’la ilgili ne yapıldığı ise tamamen muamma.

Kendimizi kıyasladığımız Fransa’da OHAL gerçek teröristlerin oyun planını bozmaya yararken, Türkiye’de OHAL sahada fiilî terörle mücadeleyi zayıflatmaya yarıyor.

İktidarı perçinlemek için

Bunun yerine AKP terörü bir çeşit ‘zihniyet’ olarak kodlayıp bütün muhalefeti o ‘terör’ kapsamında susturmaya, canından bezdirmeye çalışıyor. Böylece tek yaptığı kendi iktidarını perçinlemek. Bir buçuk yılda 17 kez şehirlerinde bomba patlatılan bir ülkenin en büyük gündeminin ‘başkanlık’ olması düşünülebilir mi?

OHAL altında yaşayan bir toplumun ‘sözleşmesi’ yazılabilir mi? Terörle sürekli sarsılan ve yaptığı tercihleri ‘panik ataklar’ hâlinde olan bir toplumun geleceği, böyle bir ortamda belirlenebilir mi?

Aslında yapılan tam da budur. Zengin kimselerin hastalığından faydalanıp onlara zorla vasiyet imzalatılması ve mirasına konulması gibi bir durum. Terörle, hastalıkla mücadele etmeyip toplumun zaafları üzerine inşa edilen bir rejim bu. Sürekli başkalarını suçlayarak üste çıkan bu ‘fırsatçı’ akraba, terörün/hastalığın sürekliliğinden alenen, hiç çekinmeden faydalanıyor.

Haziran 2015’ten bu yana ölen 446 kişinin hesabını kimse soramıyor. Kimse hesap vermiyor bu ülkede çünkü. Hesap vermesi gerekenler, iktidarını büyütme peşinde.

[Kemal Ay] 12.12.2016 [TR724]