Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Uysal, ABD'deki IMF-Dünya Bankası yıllık toplantısına gitmekten vazgeçti. IMF toplantılarına katılacak olan Türkiye heyetinde TCMB Başkan Yardımcısı düzeyinde temsil olacak.
ABD yönetiminin Türkiye'den üç bakana ve iki bakanlığa Türkiye'nin Suriye'deki askeri operasyonundan dolayı yaptırım getirdiğinin açıklanmasının ardından Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın ABD seyahatini iptal ettiği bilgisi geldi.
Reuters’a konuşan konuya yakın bazı kaynaklar, Albayrak'ın bu hafta Washington’da yapılacak IMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantılarına katılmayacağını yerine yardımcısı Bülent Aksu’nun vekalet edeceğini söyledi.
Programa katılmamanın gerekçesi ise açıklanmadı.
ABD'deki toplantıya katılacak heyete Hazine Bakan Yardımcısı Bülent Aksu başkanlık edecek.
Dünya gazetesinin konuya yakın bazı kaynaklara dayandırdığı haberine göre, IMF-Dünya Bankası yıllık toplantılarına katılmak ve toplantılar sırasında yatırımcılarla görüşmeler yapmak üzere ABD’ye gidecek olan, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Bülent Aksu’nun başkanlık edeceği Türkiye heyetine TCMB‘den Başkan Yardımcısı düzeyinde temsil olacak.
Zaten bir başkan yardımcısının orada bulunması nedeniyle Başkan Murat Uysal'ın bu yoğun gündemde "herkesin orda olmasını pek doğru bulmadığı" için görevlerinin başında kalmayı tercih ettiği konuşuluyor.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
CNN'de o mektup okundu ve...
CNN'de o mektup okundu ve...Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump tarafından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a hitaben kaleme alınan hakaretamiz mektubu okuyan CNN International sunucusu Dan Lemon kendini gülmekten alıkoyamadı.
CNN'de sunucu o mektubu okurken...
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yazdığı hakaret dolu mektup dünyanın gündeminde.
"Seni sonra arayacağım." diye biten mektubu okuyan CNN International sunucusu Dan Lemon kendini gülmekten alıkoyamadı.
Trump'ın Erdoğan'a hitaben kaleme aldığı, "Sert adam olmaya çalışma, aptal olma! Seni sonra arayacağım." ifadelerinden sonra gülen Lemon, durumun ciddi olduğunu bildiği için özür diledi.
Lemon, Trump'ın gündelik "Seni arayacağım." ifadesi ile alay etti.
TRUMP: TÜRKİYE EKONOMİSİNİ YOK ETMEKTEN SORUMLU OLMAK İSTEMEM!
Mektupta Trump Erdoğan'a "İyi bir anlaşma yapalım! Binlerce insanın katlinden sorumlu olmak istemezsin ve ben de Türkiye'nin ekonomisini yok etmekten sorumlu olmak istemem - ki bunu yapacağım." diyor.
9 Ekim tarihli mektupta Erdoğan'ı tehdit eden Trump, pastör Andrew Brunson krizini hatırlatarak, söz konusu vakada Türkiye'ye ekonomik zarar verdiğini belirtiyor.
"SENİN SORUNLARINI ÇÖZMEK İÇİN ÇOK ÇALIŞTIM"
"Senin sorunlarını çözmek için çok çalıştım." diyen Trump, aynı mektupta Erdoğan'a şunları söylüyor: "Harika bir anlaşma yapabilirsin" diyerek, "General Mazlum (Kobani) seninle müzakere etmeyi kabul ediyor, geçmişte vermediği tavizleri verecek. Bana gönderdiği bir mektubu elimde tutuyorum."
Trump'ın Erdoğan'a gönderdiği iddia edilen mektupta, "Bunu doğru ve insancıl bir biçimde yapabilirsin." denilirken, "Sert adam olma. Aptal olma! Seni sonra arayacağım" ifadeleri yer alıyor.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
CNN'de sunucu o mektubu okurken...
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yazdığı hakaret dolu mektup dünyanın gündeminde.
"Seni sonra arayacağım." diye biten mektubu okuyan CNN International sunucusu Dan Lemon kendini gülmekten alıkoyamadı.
Trump'ın Erdoğan'a hitaben kaleme aldığı, "Sert adam olmaya çalışma, aptal olma! Seni sonra arayacağım." ifadelerinden sonra gülen Lemon, durumun ciddi olduğunu bildiği için özür diledi.
Lemon, Trump'ın gündelik "Seni arayacağım." ifadesi ile alay etti.
TRUMP: TÜRKİYE EKONOMİSİNİ YOK ETMEKTEN SORUMLU OLMAK İSTEMEM!
Mektupta Trump Erdoğan'a "İyi bir anlaşma yapalım! Binlerce insanın katlinden sorumlu olmak istemezsin ve ben de Türkiye'nin ekonomisini yok etmekten sorumlu olmak istemem - ki bunu yapacağım." diyor.
9 Ekim tarihli mektupta Erdoğan'ı tehdit eden Trump, pastör Andrew Brunson krizini hatırlatarak, söz konusu vakada Türkiye'ye ekonomik zarar verdiğini belirtiyor.
"SENİN SORUNLARINI ÇÖZMEK İÇİN ÇOK ÇALIŞTIM"
"Senin sorunlarını çözmek için çok çalıştım." diyen Trump, aynı mektupta Erdoğan'a şunları söylüyor: "Harika bir anlaşma yapabilirsin" diyerek, "General Mazlum (Kobani) seninle müzakere etmeyi kabul ediyor, geçmişte vermediği tavizleri verecek. Bana gönderdiği bir mektubu elimde tutuyorum."
Trump'ın Erdoğan'a gönderdiği iddia edilen mektupta, "Bunu doğru ve insancıl bir biçimde yapabilirsin." denilirken, "Sert adam olma. Aptal olma! Seni sonra arayacağım" ifadeleri yer alıyor.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
Türkiye’nin en güvenilmeyen meslekleri; politikacılar ve din görevlileri
BOLD-Araştırma şirketi Ipsos, Türkiye dahil 23 ülkenin vatandaşlarına en güvenilen meslekleri sordu. Ipsos’un araştırmaları Türkiye ile ilgili çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Listenin son sırasında politikacılar yer alırken, hemen bir basamak üstte din adamları yer aldı.
Araştırma medyanın vahim durumunu da gözler önüne serdi. Siyasetçiler ve din adamlarının ardından en güvenilmez meslek grubu gazeteciler ve haber sunuculuğu oldu.
HAKİMLER 6. SIRA
En güvenilen meslek grupları ise sırasıyla, bilim insanları, doktorlar ve öğretmenler oldu. Adalet dağıtıcısı hakimler ise polis ve askerin ardından 6. sırada yer aldı.
HİNDİSTAN’DA ASKER, ÇİN’DE İSE POLİS EN GÜVENİLİR MESLEKLER
Şirketin 23 ülkede yaptığı araştırmaya ait diğer verileri şöyle; Bilim İnsanları, Arjantin, Almanya, Macaristan, İtalya, Japonya, Güney Kore, Suudi Arabistan, Meksika, Polonya, Rusya, İsveç ve Türkiye olmak üzere 12 ülkede en güvenilir iken; Doktorlar ise Avustralya, Belçika, Kanada, Fransa, İngiltere, Güney Afrika, İspanya ve İsveç (İsveç’de bilim insanları ile doktorlar aynı oranda) olmak üzere 8 ülkede en güvenilir meslek. Öğretmenler ise Brezilya ve ABD’nin en güvendiği meslek olarak görülüyor. Hindistan’da en güvenilen meslek askerler olurken, Çin’de ise en güvenilen meslek mensupları polisler oluyor.
Araştırmaya göre bilim insanları dünyanın en güvendiği meslek olarak görülüyor, bunu doktorlar ve öğretmenler izliyor. Global ortalamada her 10 kişiden altısı bilim insanlarını güvenilir buluyor. Araştırma ile ilgili daha fazla bilgiye şu adresten ulaşılabilir;
https://www.ipsos.com/tr-tr/en-guvenilen-meslekler
[BoldMedya] 17.10.2019
Araştırma medyanın vahim durumunu da gözler önüne serdi. Siyasetçiler ve din adamlarının ardından en güvenilmez meslek grubu gazeteciler ve haber sunuculuğu oldu.
HAKİMLER 6. SIRA
En güvenilen meslek grupları ise sırasıyla, bilim insanları, doktorlar ve öğretmenler oldu. Adalet dağıtıcısı hakimler ise polis ve askerin ardından 6. sırada yer aldı.
HİNDİSTAN’DA ASKER, ÇİN’DE İSE POLİS EN GÜVENİLİR MESLEKLER
Şirketin 23 ülkede yaptığı araştırmaya ait diğer verileri şöyle; Bilim İnsanları, Arjantin, Almanya, Macaristan, İtalya, Japonya, Güney Kore, Suudi Arabistan, Meksika, Polonya, Rusya, İsveç ve Türkiye olmak üzere 12 ülkede en güvenilir iken; Doktorlar ise Avustralya, Belçika, Kanada, Fransa, İngiltere, Güney Afrika, İspanya ve İsveç (İsveç’de bilim insanları ile doktorlar aynı oranda) olmak üzere 8 ülkede en güvenilir meslek. Öğretmenler ise Brezilya ve ABD’nin en güvendiği meslek olarak görülüyor. Hindistan’da en güvenilen meslek askerler olurken, Çin’de ise en güvenilen meslek mensupları polisler oluyor.
Araştırmaya göre bilim insanları dünyanın en güvendiği meslek olarak görülüyor, bunu doktorlar ve öğretmenler izliyor. Global ortalamada her 10 kişiden altısı bilim insanlarını güvenilir buluyor. Araştırma ile ilgili daha fazla bilgiye şu adresten ulaşılabilir;
https://www.ipsos.com/tr-tr/en-guvenilen-meslekler
[BoldMedya] 17.10.2019
Gerisi teferruat mı? [Harun Odabaşı]
Türkiye’nin Suriye’de kalıcı bir askeri harekat başlatması siyasi sonuçlarıyla birlikte ekonomik sonuçları da oluyor olacak. Ekonomi zaten ciddi bir resesyon sürecine girmişti. Ekonomi küçülüp işsizlik oranı rekor kırarken risk senaryolarına savaş maliyetinin eklenmesi hiç hayra alamet değil. “Ordumuz savaşta ise gerisi teferruattır” diyenlerden olabilirsiniz ancak böyle düşünseniz bile ekonomik maliyetlerin analizini yapmakta fayda var.
ABD ile ürün bazında ekonomik ilişkilerimiz Avrupa Birliği ile olduğu gibi çok güçlü değil. İhracatımızın ve ithalatımızın bel kemiğini AB oluşturuyor. Demir çelik kotası hariç ABD’nin sektörel açıdan Türkiye’ye uygulayacağı ambargo telafisi imkansız bir durum değil. Ancak ABD’nin elinde kısa dönemde sahaya sürebileceği iki güçlü kozu var: Halkbank davası ve ülke içinde dolaşan ABD dolarları, tabir-i diğerle sıcak para.
Trump’ın deli dolu tweetleri içerisinde manidar olanlarından biri Rahip Brunson olayına dikkat çektiği kısımdı. Trump Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederim dedikten sonra ‘tıpkı Rahip Bronson olayında yaptığım gibi’ ifadesini kullanıyor.
Hatırlayalım Rahip Brunson apar topar tahliye edilmeden önce dolar 19 yılllık AKP iktidarında tarihinin en büyük sıçramalarından birini yapmıştı. 2018 yılına 3,79 ile başlayan dolar 13 Ağustos 2018’de tarihi zirvesini 7,21 TL’yi gördü. Önlenemeyen ağır ekonomik kayıplar sonrası Erdoğan’ın “Bu can bu bedende olduğu müddetçe o rahip serbest kalamaz” sözüne rağmen hukukun kaideleri hiçe sayılarak Brunson serbest kaldığı gibi özel uçakla ülkesine gönderildi. Yani ABD’nin Türkiye ekonomisine saldırması görmezlikten gelinebilecek, hamasetle geçiştirilecek bir tehdit değil. Ekonominin de içinden geçtiği zor süreci dikkate alırsak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ‘bizde onlara yaptırım uygularız” sözü gerçeği karşılamadığı gibi komik kaçıyor.
ABD’nin ikinci kozu olan Zarrab davasının en az sıcak para tahribatı kadar ekonomiyi sarsacak boyutları var. Biz tam ABD Reza Zarrap dosyasını uyku moduna aldı diyorduk ki durum öyle değilmiş. Dosyanın açılması bir fırsatını bekliyormuş. New york Savcılığı ABD kamuoyunda Türkiye’nin Kürt bölgesine yaptığı operasyon ağır bir şekilde eleştirilirken buzdolabında bekletilen Halkbank dosyasını sahaya sürdü. Süreç ABD yargısının bağımsızlığına gölge düşürecek kadar soru işaretleri barındırıyor. ABD basınında Türk yargısının sahibinin sesi olduğunu eleştirileri yükselirken meğer ABD yargısı da Trump’a karşı boş değilmiş! Neyse New york Savcılığı ister talimatla isterse fırsatını yakaladığı için olsun Halkbank hakkında “dolandırıcılık ve kara para aklama” başlığı altında topladığı iddianamesini hazırladı. Bu dava deliller dikkate alındığında içinde Türkiye’ye karşı milyarlarca dolarlık tazminat tehdidini barındırıyor. Ekonomi krizden çıkmaya çalışırken Halkbank cephesinden gelen saldırı depremin ardından gelen tsunami gibi bir etki yapacaktır.
Brunson krizi de gösterdi ki Türkiye’nin dışarıdan gelen saldırılara karşı koyabilecek enstrümanlara sahip değil. Merkez Bankası darülacezelik olmuş diyeceğimiz kadar güçten düştü. Hükümet bütçe disiplininden kopmamak için zam üstüne zam yapıyor.
Ekonomideki zaafları bilen bir hükümetin ülkeyi savaşa sokması ilk bakışta çok akıllıca gelmiyor. Ama savaş muhalefeti susturmak için bir silaha dönüştürülerse ki görünen o AKP siyasi ömrünü uzatmaya çalışabilir. Hem ölmüş eşek kurttan korkmazmış.
[Harun Odabaşı] 17.10.2019 [Kronos.News]
ABD ile ürün bazında ekonomik ilişkilerimiz Avrupa Birliği ile olduğu gibi çok güçlü değil. İhracatımızın ve ithalatımızın bel kemiğini AB oluşturuyor. Demir çelik kotası hariç ABD’nin sektörel açıdan Türkiye’ye uygulayacağı ambargo telafisi imkansız bir durum değil. Ancak ABD’nin elinde kısa dönemde sahaya sürebileceği iki güçlü kozu var: Halkbank davası ve ülke içinde dolaşan ABD dolarları, tabir-i diğerle sıcak para.
Trump’ın deli dolu tweetleri içerisinde manidar olanlarından biri Rahip Brunson olayına dikkat çektiği kısımdı. Trump Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederim dedikten sonra ‘tıpkı Rahip Bronson olayında yaptığım gibi’ ifadesini kullanıyor.
Hatırlayalım Rahip Brunson apar topar tahliye edilmeden önce dolar 19 yılllık AKP iktidarında tarihinin en büyük sıçramalarından birini yapmıştı. 2018 yılına 3,79 ile başlayan dolar 13 Ağustos 2018’de tarihi zirvesini 7,21 TL’yi gördü. Önlenemeyen ağır ekonomik kayıplar sonrası Erdoğan’ın “Bu can bu bedende olduğu müddetçe o rahip serbest kalamaz” sözüne rağmen hukukun kaideleri hiçe sayılarak Brunson serbest kaldığı gibi özel uçakla ülkesine gönderildi. Yani ABD’nin Türkiye ekonomisine saldırması görmezlikten gelinebilecek, hamasetle geçiştirilecek bir tehdit değil. Ekonominin de içinden geçtiği zor süreci dikkate alırsak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ‘bizde onlara yaptırım uygularız” sözü gerçeği karşılamadığı gibi komik kaçıyor.
ABD’nin ikinci kozu olan Zarrab davasının en az sıcak para tahribatı kadar ekonomiyi sarsacak boyutları var. Biz tam ABD Reza Zarrap dosyasını uyku moduna aldı diyorduk ki durum öyle değilmiş. Dosyanın açılması bir fırsatını bekliyormuş. New york Savcılığı ABD kamuoyunda Türkiye’nin Kürt bölgesine yaptığı operasyon ağır bir şekilde eleştirilirken buzdolabında bekletilen Halkbank dosyasını sahaya sürdü. Süreç ABD yargısının bağımsızlığına gölge düşürecek kadar soru işaretleri barındırıyor. ABD basınında Türk yargısının sahibinin sesi olduğunu eleştirileri yükselirken meğer ABD yargısı da Trump’a karşı boş değilmiş! Neyse New york Savcılığı ister talimatla isterse fırsatını yakaladığı için olsun Halkbank hakkında “dolandırıcılık ve kara para aklama” başlığı altında topladığı iddianamesini hazırladı. Bu dava deliller dikkate alındığında içinde Türkiye’ye karşı milyarlarca dolarlık tazminat tehdidini barındırıyor. Ekonomi krizden çıkmaya çalışırken Halkbank cephesinden gelen saldırı depremin ardından gelen tsunami gibi bir etki yapacaktır.
Brunson krizi de gösterdi ki Türkiye’nin dışarıdan gelen saldırılara karşı koyabilecek enstrümanlara sahip değil. Merkez Bankası darülacezelik olmuş diyeceğimiz kadar güçten düştü. Hükümet bütçe disiplininden kopmamak için zam üstüne zam yapıyor.
Ekonomideki zaafları bilen bir hükümetin ülkeyi savaşa sokması ilk bakışta çok akıllıca gelmiyor. Ama savaş muhalefeti susturmak için bir silaha dönüştürülerse ki görünen o AKP siyasi ömrünü uzatmaya çalışabilir. Hem ölmüş eşek kurttan korkmazmış.
[Harun Odabaşı] 17.10.2019 [Kronos.News]
İnsan Kaçırma Eylemleri 2019 Raporu yayımlandı
magduriyetler.com’un hazırladığı İnsan Kaçırma Eylemleri Raporu'nun üçüncüsü yayımlandı.
Raporda, kamuoyuna yansıyan ilk kaçırılma olayının gerçekleştiği 27 Ocak 2016’dan, raporun güncellendiği Ekim 2019’a kadar yurt içinde gerçekleştirilen 24 kaçırılma ve kaçırılmaya teşebbüs olayına yer veriliyor.
BİRİ HARİÇ HEPSİ 15 TEMMUZ 2016 DARBE TEŞEBBÜSÜNDEN SONRA KAÇIRILDI
Kişilerin kaçırılma yeri, tarihi, mesleği, olayın nasıl gerçekleştiğine dair ayrıntılı bilgi ve son durumları hakkında ayrıntılı bilginin yer aldığı 13 sayfalık rapora göre kaybedilen kişilerden biri dışında tamamı 15 Temmuz 2016'dan sonra kaçırılmış.
İlk olarak 27 Ocak 2016’da kaçırılan Sunay Elmas’ın akıbeti hala bilinmiyor. Kaçırma eylemlerinin tamamına yakını Ankara’da meydana gelmiş.
"ANKARA VEYA ANKARA'YA YAKIN BİR YERDE TUTULUYORLAR"
Rapora göre “Bu durum, Ankara’da merkezi bir kamu kurumunda bünyesinde oluşturulan illegal yapılanma tarafından bu kaçırma eylemlerinin yapılarak, kaçırılan kişilerin yine Ankara veya yakın bir yerde tutulduğunu akla getiriyor.”
Kaçırma ve kaçırmaya teşebbüs aşamasında kalan eylemler, en fazla 2017 yılında gerçekleştirilmiş. 27 Ocak 2016-Ekim 2019 tarihleri arasında kaybedilen 24’den kişinden 3’ü 2016 yılında, 10’u 2017’de, 3’ü 2018’de, 8’i ise 2019’da kaçırılmış.
Uluslararası kaçırılma olaylarına da yer verilen raporda Malezya, Pakistan, Kazakistan, Kosova, Moğolistan, Moldova, Ukrayna, Azerbaycan’dan kaçırılıp Türkiye’ye getirilen Hizmet Hareketi mensuplarının yaşadıkları anlatılıyor.
Ayrıca Kaçırma Olaylarında MİT’i İşaret Eden Olgular, MİT’in Adli Soruşturma Yetkisi Var mı, Suç Örgütü Hüviyetine Büründürülen MİT, Kaçırma Eylemlerinin AİHS ve BM Sözleşmeleri Yönüyle Değerlendirilmesi gibi konulara da açıklık getiriliyor.
TÜRKİYE’DE KAYBEDİLEN 24 KİŞİYE AİT SON BİLGİLER İSE ŞÖYLE:
1- Sunay Elmas (Öğretmen): 27 OCAK 2016’da Ankara CEPA AVM önünde kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
2- Ayhan Oran (eski Milli İstihbarat Teşkilatı çalışanı): 1 KASIM 2016’da kaçırıldı. Nereden kaçırıldığı bilinmiyor. Halen haber alınamıyor.
3- Mustafa Özgür Gültekin (Rekabet Kurumu Çalışanı): 21 Aralık 2016’da Ankara Beytepe’de kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
4- Hüseyin Kötüce (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu çalışanı): 28 ŞUBAT 2017’de Ankara Batıkent metro istasyonu otoparkında kaçırıldı. Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden davadan tutuklu.
5- Mesut Geçer (eski MİT çalışanı): 26 Mart 2017’de Ankara Yenimahalle ilçesi Çakırlar’da aracı durdurularak kaçırıldı. Yaklaşık 1 yıl önce Sincan Cezaevinde ortaya çıktı. Halen orada tutuklu.
6-Turgut Çapan (Turgut Özal Üniversitesi çalışanı): 31 Mart 2017’de Ankara Şentepe’de kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
7- Önder Asan (Öğretmen): 1 Nisan 2017’de Ankara Yenimahalle Yahyalar semtinde kaçırıldı. 12 Mayıs 2017’de Ankara Emniyet Müdürlüğünde ortaya çıktı ve gözaltına alındı.
8- Cengiz Usta (Öğretmen): 4 Nisan 2017’de İzmir Torbalı’da kaçırıldı. 10 Temmuz 2017’de Afyon’da bulundu.
9- Mustafa Özben (Avukat): 9 Mayıs 2017’de Ankara Yenimahalle Şentepe Güventepe Caddesinde kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
10-Fatih Kılıç (Öğretmen): 14 Mayıs 2017’de Ankara AŞTİ’de kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
11- Cemil Koçak (Memur): 15 Haziran 2017’de Ankara Altındağ’da kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
12- Murat Okumuş (İzmir Şifa Üniversitesi Hastanesi'nde yönetici): 16 Haziran 2017’de İzmir Bornova’da kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
13-Ümit Horzum (Türkiye Akreditasyon Kurumu'nda Uzman Yardımcısı): 6 Aralık 2017’de Ankara Yenimahalle A City AVM’de kaçırıldı. 17 Nisan 2018’de Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltında olduğu ortaya çıktı.
14- Orçun Şenyücel (Rekabet Kurumu'nda Uzman): 20 Nisan 2018’de Ankara Türkkonut’ta kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
15- Hasan Kala (Öğretim Görevlisi): 20 Temmuz 2018’de Ankara Batıkent’te kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
16- Ahmet Ertürk (Öğretmen): 16 Kasım 2018’de Ankara’da kaçırıldı. 8 Ocak 2019’da Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltında ortaya çıktı.
17- Salim Zeybek (BTK uzmanı): 21 Şubat 2019’da Edirne Havsa gişelerinde eşi ve çocuklarının gözü önünde kaçırıldı. 28 Temmuz 2019’da Ankara Emniyetinde gözaltında ortaya çıktı. 10 Ağustos 2019’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildi.
18- Gökhan Türkmen (Türkiye Zirai Donatım Kurumu'nda kimyager): 7 Şubat 2019’da Antalya Kepez ilçesinde kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
19- Özgür Kaya: 13 Şubat 2019’da Ankara Altındağ Çamlık Mahallesinde kaçırıldı. 28 Temmuz 2019’da Ankara Emniyetinde gözaltında ortaya çıktı. 10 Ağustos 2019’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildi.
20- Yasin Ugan: 13 Şubat 2019’da Ankara Altındağ Çamlık Mahallesinde kaçırıldı. 28 Temmuz 2019’da Ankara Emniyetinde gözaltında ortaya çıktı. 10 Ağustos 2019’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildi.
21- Erkan Irmak (Öğretmen): 17 Şubat 2019’da İstanbul Ümraniye İstiklal Mahallesinde kaçırıldı. 28 Temmuz 2019’da Ankara Emniyetinde gözaltında ortaya çıktı. 10 Ağustos 2019’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildi.
22- Mustafa Yılmaz (Fizyoterapist): 19 Şubat 2019’da Ankara’da kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
23- Yusuf Bilge Tunç (Ticaret Bakanlığı eski çalışanı): 6 Ağustos 2019’da Ankara’da kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
24- Hayrullah Narin (Öğretmen): 11 Eylül 2019’da Ankara’da kaçırılmaya teşebbüs edildi.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
Raporda, kamuoyuna yansıyan ilk kaçırılma olayının gerçekleştiği 27 Ocak 2016’dan, raporun güncellendiği Ekim 2019’a kadar yurt içinde gerçekleştirilen 24 kaçırılma ve kaçırılmaya teşebbüs olayına yer veriliyor.
BİRİ HARİÇ HEPSİ 15 TEMMUZ 2016 DARBE TEŞEBBÜSÜNDEN SONRA KAÇIRILDI
Kişilerin kaçırılma yeri, tarihi, mesleği, olayın nasıl gerçekleştiğine dair ayrıntılı bilgi ve son durumları hakkında ayrıntılı bilginin yer aldığı 13 sayfalık rapora göre kaybedilen kişilerden biri dışında tamamı 15 Temmuz 2016'dan sonra kaçırılmış.
İlk olarak 27 Ocak 2016’da kaçırılan Sunay Elmas’ın akıbeti hala bilinmiyor. Kaçırma eylemlerinin tamamına yakını Ankara’da meydana gelmiş.
"ANKARA VEYA ANKARA'YA YAKIN BİR YERDE TUTULUYORLAR"
Rapora göre “Bu durum, Ankara’da merkezi bir kamu kurumunda bünyesinde oluşturulan illegal yapılanma tarafından bu kaçırma eylemlerinin yapılarak, kaçırılan kişilerin yine Ankara veya yakın bir yerde tutulduğunu akla getiriyor.”
Kaçırma ve kaçırmaya teşebbüs aşamasında kalan eylemler, en fazla 2017 yılında gerçekleştirilmiş. 27 Ocak 2016-Ekim 2019 tarihleri arasında kaybedilen 24’den kişinden 3’ü 2016 yılında, 10’u 2017’de, 3’ü 2018’de, 8’i ise 2019’da kaçırılmış.
Uluslararası kaçırılma olaylarına da yer verilen raporda Malezya, Pakistan, Kazakistan, Kosova, Moğolistan, Moldova, Ukrayna, Azerbaycan’dan kaçırılıp Türkiye’ye getirilen Hizmet Hareketi mensuplarının yaşadıkları anlatılıyor.
Ayrıca Kaçırma Olaylarında MİT’i İşaret Eden Olgular, MİT’in Adli Soruşturma Yetkisi Var mı, Suç Örgütü Hüviyetine Büründürülen MİT, Kaçırma Eylemlerinin AİHS ve BM Sözleşmeleri Yönüyle Değerlendirilmesi gibi konulara da açıklık getiriliyor.
TÜRKİYE’DE KAYBEDİLEN 24 KİŞİYE AİT SON BİLGİLER İSE ŞÖYLE:
1- Sunay Elmas (Öğretmen): 27 OCAK 2016’da Ankara CEPA AVM önünde kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
2- Ayhan Oran (eski Milli İstihbarat Teşkilatı çalışanı): 1 KASIM 2016’da kaçırıldı. Nereden kaçırıldığı bilinmiyor. Halen haber alınamıyor.
3- Mustafa Özgür Gültekin (Rekabet Kurumu Çalışanı): 21 Aralık 2016’da Ankara Beytepe’de kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
4- Hüseyin Kötüce (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu çalışanı): 28 ŞUBAT 2017’de Ankara Batıkent metro istasyonu otoparkında kaçırıldı. Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden davadan tutuklu.
5- Mesut Geçer (eski MİT çalışanı): 26 Mart 2017’de Ankara Yenimahalle ilçesi Çakırlar’da aracı durdurularak kaçırıldı. Yaklaşık 1 yıl önce Sincan Cezaevinde ortaya çıktı. Halen orada tutuklu.
6-Turgut Çapan (Turgut Özal Üniversitesi çalışanı): 31 Mart 2017’de Ankara Şentepe’de kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
7- Önder Asan (Öğretmen): 1 Nisan 2017’de Ankara Yenimahalle Yahyalar semtinde kaçırıldı. 12 Mayıs 2017’de Ankara Emniyet Müdürlüğünde ortaya çıktı ve gözaltına alındı.
8- Cengiz Usta (Öğretmen): 4 Nisan 2017’de İzmir Torbalı’da kaçırıldı. 10 Temmuz 2017’de Afyon’da bulundu.
9- Mustafa Özben (Avukat): 9 Mayıs 2017’de Ankara Yenimahalle Şentepe Güventepe Caddesinde kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
10-Fatih Kılıç (Öğretmen): 14 Mayıs 2017’de Ankara AŞTİ’de kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
11- Cemil Koçak (Memur): 15 Haziran 2017’de Ankara Altındağ’da kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
12- Murat Okumuş (İzmir Şifa Üniversitesi Hastanesi'nde yönetici): 16 Haziran 2017’de İzmir Bornova’da kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
13-Ümit Horzum (Türkiye Akreditasyon Kurumu'nda Uzman Yardımcısı): 6 Aralık 2017’de Ankara Yenimahalle A City AVM’de kaçırıldı. 17 Nisan 2018’de Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltında olduğu ortaya çıktı.
14- Orçun Şenyücel (Rekabet Kurumu'nda Uzman): 20 Nisan 2018’de Ankara Türkkonut’ta kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
15- Hasan Kala (Öğretim Görevlisi): 20 Temmuz 2018’de Ankara Batıkent’te kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
16- Ahmet Ertürk (Öğretmen): 16 Kasım 2018’de Ankara’da kaçırıldı. 8 Ocak 2019’da Ankara Emniyet Müdürlüğünde gözaltında ortaya çıktı.
17- Salim Zeybek (BTK uzmanı): 21 Şubat 2019’da Edirne Havsa gişelerinde eşi ve çocuklarının gözü önünde kaçırıldı. 28 Temmuz 2019’da Ankara Emniyetinde gözaltında ortaya çıktı. 10 Ağustos 2019’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildi.
18- Gökhan Türkmen (Türkiye Zirai Donatım Kurumu'nda kimyager): 7 Şubat 2019’da Antalya Kepez ilçesinde kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
19- Özgür Kaya: 13 Şubat 2019’da Ankara Altındağ Çamlık Mahallesinde kaçırıldı. 28 Temmuz 2019’da Ankara Emniyetinde gözaltında ortaya çıktı. 10 Ağustos 2019’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildi.
20- Yasin Ugan: 13 Şubat 2019’da Ankara Altındağ Çamlık Mahallesinde kaçırıldı. 28 Temmuz 2019’da Ankara Emniyetinde gözaltında ortaya çıktı. 10 Ağustos 2019’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildi.
21- Erkan Irmak (Öğretmen): 17 Şubat 2019’da İstanbul Ümraniye İstiklal Mahallesinde kaçırıldı. 28 Temmuz 2019’da Ankara Emniyetinde gözaltında ortaya çıktı. 10 Ağustos 2019’da tutuklanıp Sincan Cezaevine gönderildi.
22- Mustafa Yılmaz (Fizyoterapist): 19 Şubat 2019’da Ankara’da kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
23- Yusuf Bilge Tunç (Ticaret Bakanlığı eski çalışanı): 6 Ağustos 2019’da Ankara’da kaçırıldı. Halen haber alınamıyor.
24- Hayrullah Narin (Öğretmen): 11 Eylül 2019’da Ankara’da kaçırılmaya teşebbüs edildi.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
Reza Zarrab yeniden tanık olacak!
New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde yargılama süreci devam eden Reza Zarrab'ın (Rıza Sarraf) aynı mahkemede görülecek Halkbank davasında tanık olarak dinlenebileceği kaydedildi.
VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun haberine göre, Zarrab davasını yakından takip eden New York Barosu avukatı Cahit Akbulut, dün New York Güney Bölgesi tarafından yayınlanan Halkbank iddianamesiyle ilgili görüşlerini aktardı.
Avukat Akbulut, daha önceki yargı sürecinde eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın jürili duruşmalarında tanık olarak dinlenilen Zarrab'ın, savcılık tarafından Halkbank davasında tanık olarak hâkim karşısına çıkartılabileceğini kaydetti.
Akbulut, Halkbank’ın 45 sayfalık iddianamesinin Reza Zarrab ve Hakan Atilla’nın aleyhine hazırlanan iddianamelerinin bir özeti olduğunu, neredeyse tüm suçlama ve yorumların bu iki davada yer alan iddianamelerden alınıp düzenlendiğini ifade etti.
"ZARRAB DAVASINDAKİ GİZLİ DOSYALARDAN BİRİ"
Avukat Akbulut, Halkbank iddianamesinin 2015 yılında eski New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara tarafından açılan Zarrab davasıyla aynı dosya numarasını taşıdığını belirterek, “Halkbank iddianamesinin muhtemelen Zarrab davasına eklenen gizli dosyalardan biri olma olasılığı çok yüksek.” diye konuştu.
Avukat Akbulut Halkbank iddianamesinin tamamının geçmişteki iddianamelerden alıntılandığını belirterek, “Reza Zarrab ve Hakan Atilla aleyhine hazırlanan iddianameler Halkbank iddianamesine dayanak olmuş. Halkbank davası aynı mahkemede aynı hâkim tarafından görülecek. Dosya numarası da Zarrab davasının aynısı. Bu ifadeleri hâkim Berman daha önce duymuştu.” dedi.
Avukat Akbulut, “İddianameye baktığınız zaman ilginç bir şey görüyorsunuz. Ek iddianame olarak hazırlanmış, bu da bize daha önce bu konuda hazırlanmış başka bir iddianamenin olduğunu gösteriyor. Bu yeni iddianame büyük bir olasılıkla eskisiyle değiştirilmiş ya da iddianameye girmiş bazı bölümler veya kişiler çıkartılmış. Bu iddianame daha önce hazırlanmış ve açılması için gününü beklemiş. Muhtemelen daha önce hazırlanan iddianamenin hükmü kalmamış veya güncelliğini yitirmiş. Yeni hazırladıkları son bazı eklemelerle ‘ek iddianame’ olarak sunmuşlar.” dedi.
"REZA ZARRAB YENİDEN TANIK OLABİLİR"
Davanın açılma zamanının dikkat çekici olduğunu belirten Akbulut, “Şu anda savcılığın elindeki en iyi şahit Reza Zarrab. Halkbank davası sürerse bu konuda biz halen yargı sürecini tutuklu olarak sürdüren Zarrab'ı biz yeniden mahkemede ‘star tanık’ olarak görebiliriz. Bu konuda en fazla bilgiye sahip Zarrab. Bu davada da ifadesine başvurulabilir. Daha önce Halkbank aleyhine tanıklı etmişti. Dosya kayıt numarası bile Zarrab davasıyla aynı olan Halkbank davasının dün yayınlanan iddianamesi muhtemelen buradaki 40’a yakın gizli dosyadan biri olabilir” diye konuştu.
ZARRAB DAVASINDA NE OLMUŞTU?
İran, Türkiye ve Makedonya vatandaşı olan Reza Zarrab'ın kendisine yöneltilen İran yaptırımlarını ihlal etme suçlamalarını kabul ettiği ve savcılık makamı lehine tanık olarak ifade verdiği dava 27 Kasım 2017‘de başlamıştı.
Tanıklığı uyarınca duruşmalarda İran'a karşı yaptırım ve ambargo rejimini delmek için nasıl bir sistem kurulduğunu ve uyguladığını anlatan Zarrab, aynı zamanda sistemi işletebilmek için üst düzey Türk yetkililere nasıl ve ne kadar rüşvet verdiğinin ayrıntılarını da mahkeme heyeti ile paylaşmıştı.
Zarrab ifadesinde dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’la kurdukları sistemi anlatmış, Çağlayan'a 45-50 milyon euro civarında rüşvet verdiğini iddia etmişti.
Zarrab, İran'ın Türkiye'de biriken petrol ve doğal gaz gelirlerinin Türkiye dışına çıkarılması için yasadışı altın ve gıda ticareti üzerinden kurdukları sisteme Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla'nın yardım ettiğini söylemişti.
ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımların delinmesine yardım ettiği gerekçesiyle New York'ta tutuklu yargılanan ve 32 ay hapis cezasına çarptırılan Hakan Atilla, mahkumiyet cezasının sona ermesinin ardından Türkiye'ye sınır dışı edilmişti.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun haberine göre, Zarrab davasını yakından takip eden New York Barosu avukatı Cahit Akbulut, dün New York Güney Bölgesi tarafından yayınlanan Halkbank iddianamesiyle ilgili görüşlerini aktardı.
Avukat Akbulut, daha önceki yargı sürecinde eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın jürili duruşmalarında tanık olarak dinlenilen Zarrab'ın, savcılık tarafından Halkbank davasında tanık olarak hâkim karşısına çıkartılabileceğini kaydetti.
Akbulut, Halkbank’ın 45 sayfalık iddianamesinin Reza Zarrab ve Hakan Atilla’nın aleyhine hazırlanan iddianamelerinin bir özeti olduğunu, neredeyse tüm suçlama ve yorumların bu iki davada yer alan iddianamelerden alınıp düzenlendiğini ifade etti.
"ZARRAB DAVASINDAKİ GİZLİ DOSYALARDAN BİRİ"
Avukat Akbulut, Halkbank iddianamesinin 2015 yılında eski New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara tarafından açılan Zarrab davasıyla aynı dosya numarasını taşıdığını belirterek, “Halkbank iddianamesinin muhtemelen Zarrab davasına eklenen gizli dosyalardan biri olma olasılığı çok yüksek.” diye konuştu.
Avukat Akbulut Halkbank iddianamesinin tamamının geçmişteki iddianamelerden alıntılandığını belirterek, “Reza Zarrab ve Hakan Atilla aleyhine hazırlanan iddianameler Halkbank iddianamesine dayanak olmuş. Halkbank davası aynı mahkemede aynı hâkim tarafından görülecek. Dosya numarası da Zarrab davasının aynısı. Bu ifadeleri hâkim Berman daha önce duymuştu.” dedi.
Avukat Akbulut, “İddianameye baktığınız zaman ilginç bir şey görüyorsunuz. Ek iddianame olarak hazırlanmış, bu da bize daha önce bu konuda hazırlanmış başka bir iddianamenin olduğunu gösteriyor. Bu yeni iddianame büyük bir olasılıkla eskisiyle değiştirilmiş ya da iddianameye girmiş bazı bölümler veya kişiler çıkartılmış. Bu iddianame daha önce hazırlanmış ve açılması için gününü beklemiş. Muhtemelen daha önce hazırlanan iddianamenin hükmü kalmamış veya güncelliğini yitirmiş. Yeni hazırladıkları son bazı eklemelerle ‘ek iddianame’ olarak sunmuşlar.” dedi.
"REZA ZARRAB YENİDEN TANIK OLABİLİR"
Davanın açılma zamanının dikkat çekici olduğunu belirten Akbulut, “Şu anda savcılığın elindeki en iyi şahit Reza Zarrab. Halkbank davası sürerse bu konuda biz halen yargı sürecini tutuklu olarak sürdüren Zarrab'ı biz yeniden mahkemede ‘star tanık’ olarak görebiliriz. Bu konuda en fazla bilgiye sahip Zarrab. Bu davada da ifadesine başvurulabilir. Daha önce Halkbank aleyhine tanıklı etmişti. Dosya kayıt numarası bile Zarrab davasıyla aynı olan Halkbank davasının dün yayınlanan iddianamesi muhtemelen buradaki 40’a yakın gizli dosyadan biri olabilir” diye konuştu.
ZARRAB DAVASINDA NE OLMUŞTU?
İran, Türkiye ve Makedonya vatandaşı olan Reza Zarrab'ın kendisine yöneltilen İran yaptırımlarını ihlal etme suçlamalarını kabul ettiği ve savcılık makamı lehine tanık olarak ifade verdiği dava 27 Kasım 2017‘de başlamıştı.
Tanıklığı uyarınca duruşmalarda İran'a karşı yaptırım ve ambargo rejimini delmek için nasıl bir sistem kurulduğunu ve uyguladığını anlatan Zarrab, aynı zamanda sistemi işletebilmek için üst düzey Türk yetkililere nasıl ve ne kadar rüşvet verdiğinin ayrıntılarını da mahkeme heyeti ile paylaşmıştı.
Zarrab ifadesinde dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’la kurdukları sistemi anlatmış, Çağlayan'a 45-50 milyon euro civarında rüşvet verdiğini iddia etmişti.
Zarrab, İran'ın Türkiye'de biriken petrol ve doğal gaz gelirlerinin Türkiye dışına çıkarılması için yasadışı altın ve gıda ticareti üzerinden kurdukları sisteme Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla'nın yardım ettiğini söylemişti.
ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımların delinmesine yardım ettiği gerekçesiyle New York'ta tutuklu yargılanan ve 32 ay hapis cezasına çarptırılan Hakan Atilla, mahkumiyet cezasının sona ermesinin ardından Türkiye'ye sınır dışı edilmişti.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
Cüneyt Özdemir'den çarpıcı iddia!
SAMANYOLUHABER- Beyaz Saray, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusuna yönelik askeri harekâtına karşı peş peşe müeyyide kararları alırken, Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) Halkbank hakkında yeni bir dava açıldı.
"Dolandırıcılık", "İran’a yönelik müeyyidelerin delinmesi" ve "kara para aklama" suçlamalarıyla iki gün önce hazırlanan yeni iddianameyi CNN Türk ekranlarında değerlendiren 5N 1K programının yapımcısı ve sunucu Cüneyt Özdemir, çarpıcı bir iddiada bulundu.
"SANIK SANDALYESİNE ERDOĞAN'I OTURTACAKLAR" İDDİASI
Özdemir, "ABD'de Halkbank davasında sanık sandalyesine (Recep Tayyip) Erdoğan'ı oturtacaklar. Bir numaralı hedef Erdoğan." dedi.
Halkbank’a ABD’yi dolandırmak için komplo kurma, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlâl etme (IEEPA), banka yolsuzluğu, banka yolsuzluğu için komplo kurma, para aklama ve para aklama için komplo kurma suçlamaları yöneltiliyor.
ABD Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Halkbank’ın davası için ABD Bölge Mahkemesi Hakimi Richard M. Berman görevlendirildi.
DAVAYA EN YETKİLİ SAVCILAR BAKACAK
Davaya ABD Savcı Yardımcısı Michael D. Lockhard, Sidharda Kamaraju, David W. Denton Jr., Jonathon Rebold ve Kiersten Fletcher bakacak.
Özdemir'in aktardığına göre ABD Başkanı Donald Trump mahkemeye adalet ve ekonomi bakanlarını konuşmak için gönderdi.
Özdemir CNN Türk canlı yayınında Halkbank davasına dair şunları kaydetti: "Halkbank davasını ilk günden bu yana yakından takip eden bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim. Halkbank davasının 'ikinci bölümü' başlıyor."
HALKBANK DAVASININ 2'NCİ BÖLÜMÜ BAŞLIYOR
"Halkbank davasında çok büyük tuhaflıklar vardı. Savcılar bir noktaya kadar geliyorlar. O noktadan sonra devam edebilirler, fakat devam etmiyorlardı." diyen Özdemir, "Sanki bir şeyleri bir başka duruma ekliyorlar. Bir başka duruma saklıyorlar demiştim. İşte bu ek iddianameyle Halkbank davasının birebir kopyası, fakat ikinci bölümü başlıyor." dedi.
İlk davada Reza Zarrab'ın tanık olduğunu ve eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'nın yargılanarak 32 ay ceza aldığını belirten Özdemir, "Şimdi bu davada Halkbank yargılanacak. Zarrab tanık olacak. Zarrab'ın avukatlarıyla konuştuğumuzda pek istemediği, 'bu Türkiye ile ilgili bir dava' diye mırıldandığı söyleniyor." diye konuştu.
Gazeteci Cüneyt Özdemir, Halkbank hakkında açılan ilk davada bir noktaya kadar gelindiğini, ancak savcıların sanki bir işaret almış gibi bilinçli bir şekilde davayı ilerletmediğini söyledi.
ZARRAB ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GEZİYORSA...
Özdemir, "Zarrab şu an elini kolunu sallayarak ABD'de geziyorsa, oranın Bodrum'u diyeceğimiz Hamptons'ta ev tutup rahatça hayatını sürdürüyorsa işte bugünkü bekledikleri gün için sürdürüyor." ifadelerini kullandı.
"Size çok önemli kendi yorumumu söyleyeyim. Bu davanın sanık koltuğuna da bence Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı oturtacaklar." diyen Özdemir, "Çünkü bir önceki davada pek çok ilişkiyi getirmişler oraya kadar tutmuşlardı." dedi.
"BİR NUMARALI HEDEF ERDOĞAN OLACAKTIR"
Özdemir, "Bazı iddialar vardı. Bu iddiaları Zarrab'a sormamışlardı, üzerine gitmemişlerdi. Emin olun bu ikinci bölümde bunu göreceğiz. Türkiye, Halkbank davasında kendisini temsil edecek mi bu da bir muamma." şeklinde konuştu.
Özdemir, "Halkbank da Trump'a yönelik müesses nizamın saldırılarından ya da yıkmak için görevden almak için yaptığı adımlardan birine dönüşecektir. Halkbank davasının ikinci bölümünde bir numaralı hedef Cumhurbaşkanı Erdoğan olacaktır." ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
"Dolandırıcılık", "İran’a yönelik müeyyidelerin delinmesi" ve "kara para aklama" suçlamalarıyla iki gün önce hazırlanan yeni iddianameyi CNN Türk ekranlarında değerlendiren 5N 1K programının yapımcısı ve sunucu Cüneyt Özdemir, çarpıcı bir iddiada bulundu.
"SANIK SANDALYESİNE ERDOĞAN'I OTURTACAKLAR" İDDİASI
Özdemir, "ABD'de Halkbank davasında sanık sandalyesine (Recep Tayyip) Erdoğan'ı oturtacaklar. Bir numaralı hedef Erdoğan." dedi.
Halkbank’a ABD’yi dolandırmak için komplo kurma, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlâl etme (IEEPA), banka yolsuzluğu, banka yolsuzluğu için komplo kurma, para aklama ve para aklama için komplo kurma suçlamaları yöneltiliyor.
ABD Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Halkbank’ın davası için ABD Bölge Mahkemesi Hakimi Richard M. Berman görevlendirildi.
DAVAYA EN YETKİLİ SAVCILAR BAKACAK
Davaya ABD Savcı Yardımcısı Michael D. Lockhard, Sidharda Kamaraju, David W. Denton Jr., Jonathon Rebold ve Kiersten Fletcher bakacak.
Özdemir'in aktardığına göre ABD Başkanı Donald Trump mahkemeye adalet ve ekonomi bakanlarını konuşmak için gönderdi.
Özdemir CNN Türk canlı yayınında Halkbank davasına dair şunları kaydetti: "Halkbank davasını ilk günden bu yana yakından takip eden bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim. Halkbank davasının 'ikinci bölümü' başlıyor."
HALKBANK DAVASININ 2'NCİ BÖLÜMÜ BAŞLIYOR
"Halkbank davasında çok büyük tuhaflıklar vardı. Savcılar bir noktaya kadar geliyorlar. O noktadan sonra devam edebilirler, fakat devam etmiyorlardı." diyen Özdemir, "Sanki bir şeyleri bir başka duruma ekliyorlar. Bir başka duruma saklıyorlar demiştim. İşte bu ek iddianameyle Halkbank davasının birebir kopyası, fakat ikinci bölümü başlıyor." dedi.
İlk davada Reza Zarrab'ın tanık olduğunu ve eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'nın yargılanarak 32 ay ceza aldığını belirten Özdemir, "Şimdi bu davada Halkbank yargılanacak. Zarrab tanık olacak. Zarrab'ın avukatlarıyla konuştuğumuzda pek istemediği, 'bu Türkiye ile ilgili bir dava' diye mırıldandığı söyleniyor." diye konuştu.
Gazeteci Cüneyt Özdemir, Halkbank hakkında açılan ilk davada bir noktaya kadar gelindiğini, ancak savcıların sanki bir işaret almış gibi bilinçli bir şekilde davayı ilerletmediğini söyledi.
ZARRAB ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GEZİYORSA...
Özdemir, "Zarrab şu an elini kolunu sallayarak ABD'de geziyorsa, oranın Bodrum'u diyeceğimiz Hamptons'ta ev tutup rahatça hayatını sürdürüyorsa işte bugünkü bekledikleri gün için sürdürüyor." ifadelerini kullandı.
"Size çok önemli kendi yorumumu söyleyeyim. Bu davanın sanık koltuğuna da bence Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı oturtacaklar." diyen Özdemir, "Çünkü bir önceki davada pek çok ilişkiyi getirmişler oraya kadar tutmuşlardı." dedi.
"BİR NUMARALI HEDEF ERDOĞAN OLACAKTIR"
Özdemir, "Bazı iddialar vardı. Bu iddiaları Zarrab'a sormamışlardı, üzerine gitmemişlerdi. Emin olun bu ikinci bölümde bunu göreceğiz. Türkiye, Halkbank davasında kendisini temsil edecek mi bu da bir muamma." şeklinde konuştu.
Özdemir, "Halkbank da Trump'a yönelik müesses nizamın saldırılarından ya da yıkmak için görevden almak için yaptığı adımlardan birine dönüşecektir. Halkbank davasının ikinci bölümünde bir numaralı hedef Cumhurbaşkanı Erdoğan olacaktır." ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
Kayyım, alzheimer hastası babama imza attırarak hisselerimizi sattı
SAMANYOLUHABER- İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi’nde 38 aydır tutuklu bulunan Aydınlı Grup Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Faruk Kavurmacı, “ağır hasta olduğuna” dair hekim raporlarına rağmen tahliye edilmiyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi’ne yakın oldukları gerekçesi ile bine yakın şirkete el koymuştu.
KAYYIMIN USÜLSÜZ SATIŞININ İPTAL EDİLMESİ İÇİN DAVA AÇTI
Kavurmacı’nın sahibi olduğu şirketler de Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen şirketlerden biri. TMSF’nin tayin ettiği kayyımların Kavurmacı’ya ait şirketlerde usûlsüzlüklere imza attığı iddia ediliyordu.
Usülsüzlüklere karşı harekete geçen Kavurmacı, Aydınlı İnşaat Turizm San. ve Tic. A.Ş. ve AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. Tic. A.Ş.’ye ait Vadi İstanbul’un hisselerinin satışının iptali talebiyle Bakırköy Asliye Ticaret Mahkemesi’ne müracaat etti.
İşadamı Ömer Faruk Kavurmacı "şiddete ya da teröre bulaştığına" dair tek delil olmadığı halde 38 aydır Silivri Kapalı Cezaevi'nde tutuluyor. Kavurmacı heyet raporlarına rağmen tahliye edilmiyor.
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile 2017 yılı mayıs ayında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden istifa etmek mecburiyetinde kalan Kadir Topbaş’ın damadı olan Ömer Faruk Kavurmacı, kayyımın muvazaalı satışla mülkiyet hakkını ihlal ettiğini belirtti.
KAYYIM HİSSELERİ ALELACELE KAVURMACI’NIN ORTAKLARINA SATTI
Kayyım heyeti, 21 Ekim 2016’da Kavurmacı ile babası Mustafa Şevki Kavurmacı’ya ait hisseleri alelacele sattı.
İstanbul Seyrantepe’de Galatasaray Stadyumu’nun yanında Artaş (Süleyman Çetinsaya)-Aydınlı-Invest-AFK ortaklığının inşa ettiği Vadi İstanbul sitesinde Kavurmacılara ait yüzde 30’luk hissenin 22,50’sini Süleyman Çetinsaya’nın sahibi olduğu Artaş İnşaat’a, yüzde 7,50’sini de Invest Gruba toplam 30 milyon TL bedel ile satılmasına karar verdi.
Kavurmacılara ait AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. ve Tic. A.Ş.'ye ait yüzde 10 hissenin 7,50’si 7,5 milyon TL bedelle Artaş’a, yüzde 2,50’si de 2,5 milyon TL mukabilinde Invest Gruba satılmıştı.
TMSF VE KAYYIM HEYETİ HAKKINDA İHBAR
Kavurmacı, satışın usulsüz olduğunu belirterek Bakırköy Asliye Ticaret Mahkemesi’ne müracaat etti.
Kavurmacı’nın avukatları tarafından hazırlanan dilekçede satışı yapan TMSF ve Kavurmacılara ait Aydınlı Hazır Giyim San. Tic. A.Ş., Aydınlı İnşaat Tur. San. ve Tic. A.Ş., AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. ve Tic. A.Ş’yi yöneten kayyım heyeti hakkında da ihbarda bulunuldu.
“ALZHEIMER HASTASI BABAYA HİSSE DEVİR SÖZLEŞMESİ İMZALATTILAR”
Ömer Faruk Kavurmacı'nın babası Mustafa Şevki Kavurmacı'nın alzheimer hastası olmasına rağmen devir sözleşmesine imza attırıldığını belirten avukatlar, “Müvekkil ve ailesinin içinde bulunduğu bu zor ve sancılı dönem fırsat bilinerek, müvekkilin Alzheimer hastası, aile şirketlerinde “yönetici” sıfatı bulunmayan babası Mustafa Şevki Kavurmacı’ya bahis konusu hisse devir sözleşmeleri imzalattırılmıştır.” ifadelerini kullandı.
Dilekçede, “Bu noktada, taraflar arasında noter huzurunda imzalanan Büyükçekmece 2'nci Noterliği’nin 21.10.2016 tarihli, 35352 yevmiye numaralı ve Büyükçekmece 2'nci Noterliği’nin 24.11.2016 tarihli, 39798 yevmiye numaralı sözleşmelerinin muvazaalı olarak imzalandığı aşikârdır.” denildi.
MAHKEME MUVAZAALI DEVİR İŞLEMİNİ 7 AĞUSTOS 2018'DE İPTAL ETMİŞTİ
Avukatlar bahse konu hisse devir sözleşmelerinin 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4’üncü maddesi uyarınca butlan olduğunun tespiti için Bakırköy 6’ncı Asliye Ticaret Mahkemesi’nde dava açıldığına dikkati çekti.
Dilekçede 6’ncı Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 7 Ağustos 2018 tarih ve 2018/334 sayılı kararıyla Aydınlı İnşaat Turizm San. ve Tic. A.Ş. ve AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. Tic. A.Ş.’ye ait hisselerin Artaş İnşaat San. ve Tic. A.Ş. ile İnvest EBA İnşaat Yapı A.Ş.’ye devri ile devrine dair işlemlerin geçersiz sayılmasına karar verdiği belirtildi.
İstanbul Seyrantepe'de inşâ edilen Vadi İstanbul sitesinde Kavurmacı ailesine ait hisseler kayyım marifeti ile Kavurmacıların ortakları olan Artaş İnşaat'a ve Invest EBA İnşaat'a devredildi.
KAYYIM BİLDİĞİNİ OKUMAYA DEVAM ETTİ
Mahkeme kararına rağmen kayyımların hisse satışında ısrar ettiğini belirten avukutlar, “Ancak buna karşın bu defa Kayyım heyeti tarafından, 2018 yılı sonu itibariyle; Aydınlı İnşaat Turizm San. ve Tic. A.Ş. ve AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. Tic. A.Ş.’ye ait Artaş-Aydınlı-İnvest-AFK Adi Ortaklığındaki yüzde 40 oranındaki ve yine Vadistanbul AVM Hizmetleri A.Ş.’deki yüzde 22,50 oranındaki hisselerinin; TMSF fon kurulunun 07.06.2018 tarih ve 2018/334 sayılı kararı ile geçersiz sayılan hisse devir sözleşmesindeki bedel ve şartlara çok yakın bedel ve şartlarda, bağımsız bölümler karşılığında satışının yapıldığını öğrenmiş bulunmaktayız.” dedi.
Avukatlar bununu üzerine TMSF Fon Kurulu’na Beşiktaş 17’nci Noterliği’nden 23 Ocak 2019 tarihli 13451 yevmiye numaralı ihtarname gönderildiğini kaydetti.
Ömer Faruk Kavurmacı (), Vadi İstanbul projesinde Artaş İnşaat'ın sahibi Süleyman Çetinsaya () ile Keleşoğlu İnşaat'ın sahibi Mustafa Keleş ile ortaklık yapmıştı.
“ŞİRKETİ ZARARA UĞRATAN BU DEVİR İPTAL EDİLSİN”
Mahkeme dilekçesinde, “Aydınlı Grup şirketlerinin mali durumunun ya da Vadi İstanbul projesinin sürdürülebilir olmadığına dair hiçbir veri, rapor ya da tespit yoktur. Aydınlı Grup şirketlerinin ödemelerinde hiçbir sorun yoktur.” tespitinde bulunuldu.
Avukutlar, mahkemeden şirketi zarara uğratan bütün hisse devir işlemlerinin iptal edilmesini talep etti.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Hizmet Hareketi’ne yakın oldukları gerekçesi ile bine yakın şirkete el koymuştu.
KAYYIMIN USÜLSÜZ SATIŞININ İPTAL EDİLMESİ İÇİN DAVA AÇTI
Kavurmacı’nın sahibi olduğu şirketler de Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen şirketlerden biri. TMSF’nin tayin ettiği kayyımların Kavurmacı’ya ait şirketlerde usûlsüzlüklere imza attığı iddia ediliyordu.
Usülsüzlüklere karşı harekete geçen Kavurmacı, Aydınlı İnşaat Turizm San. ve Tic. A.Ş. ve AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. Tic. A.Ş.’ye ait Vadi İstanbul’un hisselerinin satışının iptali talebiyle Bakırköy Asliye Ticaret Mahkemesi’ne müracaat etti.
İşadamı Ömer Faruk Kavurmacı "şiddete ya da teröre bulaştığına" dair tek delil olmadığı halde 38 aydır Silivri Kapalı Cezaevi'nde tutuluyor. Kavurmacı heyet raporlarına rağmen tahliye edilmiyor.
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile 2017 yılı mayıs ayında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden istifa etmek mecburiyetinde kalan Kadir Topbaş’ın damadı olan Ömer Faruk Kavurmacı, kayyımın muvazaalı satışla mülkiyet hakkını ihlal ettiğini belirtti.
KAYYIM HİSSELERİ ALELACELE KAVURMACI’NIN ORTAKLARINA SATTI
Kayyım heyeti, 21 Ekim 2016’da Kavurmacı ile babası Mustafa Şevki Kavurmacı’ya ait hisseleri alelacele sattı.
İstanbul Seyrantepe’de Galatasaray Stadyumu’nun yanında Artaş (Süleyman Çetinsaya)-Aydınlı-Invest-AFK ortaklığının inşa ettiği Vadi İstanbul sitesinde Kavurmacılara ait yüzde 30’luk hissenin 22,50’sini Süleyman Çetinsaya’nın sahibi olduğu Artaş İnşaat’a, yüzde 7,50’sini de Invest Gruba toplam 30 milyon TL bedel ile satılmasına karar verdi.
Kavurmacılara ait AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. ve Tic. A.Ş.'ye ait yüzde 10 hissenin 7,50’si 7,5 milyon TL bedelle Artaş’a, yüzde 2,50’si de 2,5 milyon TL mukabilinde Invest Gruba satılmıştı.
TMSF VE KAYYIM HEYETİ HAKKINDA İHBAR
Kavurmacı, satışın usulsüz olduğunu belirterek Bakırköy Asliye Ticaret Mahkemesi’ne müracaat etti.
Kavurmacı’nın avukatları tarafından hazırlanan dilekçede satışı yapan TMSF ve Kavurmacılara ait Aydınlı Hazır Giyim San. Tic. A.Ş., Aydınlı İnşaat Tur. San. ve Tic. A.Ş., AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. ve Tic. A.Ş’yi yöneten kayyım heyeti hakkında da ihbarda bulunuldu.
“ALZHEIMER HASTASI BABAYA HİSSE DEVİR SÖZLEŞMESİ İMZALATTILAR”
Ömer Faruk Kavurmacı'nın babası Mustafa Şevki Kavurmacı'nın alzheimer hastası olmasına rağmen devir sözleşmesine imza attırıldığını belirten avukatlar, “Müvekkil ve ailesinin içinde bulunduğu bu zor ve sancılı dönem fırsat bilinerek, müvekkilin Alzheimer hastası, aile şirketlerinde “yönetici” sıfatı bulunmayan babası Mustafa Şevki Kavurmacı’ya bahis konusu hisse devir sözleşmeleri imzalattırılmıştır.” ifadelerini kullandı.
Dilekçede, “Bu noktada, taraflar arasında noter huzurunda imzalanan Büyükçekmece 2'nci Noterliği’nin 21.10.2016 tarihli, 35352 yevmiye numaralı ve Büyükçekmece 2'nci Noterliği’nin 24.11.2016 tarihli, 39798 yevmiye numaralı sözleşmelerinin muvazaalı olarak imzalandığı aşikârdır.” denildi.
MAHKEME MUVAZAALI DEVİR İŞLEMİNİ 7 AĞUSTOS 2018'DE İPTAL ETMİŞTİ
Avukatlar bahse konu hisse devir sözleşmelerinin 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4’üncü maddesi uyarınca butlan olduğunun tespiti için Bakırköy 6’ncı Asliye Ticaret Mahkemesi’nde dava açıldığına dikkati çekti.
Dilekçede 6’ncı Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 7 Ağustos 2018 tarih ve 2018/334 sayılı kararıyla Aydınlı İnşaat Turizm San. ve Tic. A.Ş. ve AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. Tic. A.Ş.’ye ait hisselerin Artaş İnşaat San. ve Tic. A.Ş. ile İnvest EBA İnşaat Yapı A.Ş.’ye devri ile devrine dair işlemlerin geçersiz sayılmasına karar verdiği belirtildi.
İstanbul Seyrantepe'de inşâ edilen Vadi İstanbul sitesinde Kavurmacı ailesine ait hisseler kayyım marifeti ile Kavurmacıların ortakları olan Artaş İnşaat'a ve Invest EBA İnşaat'a devredildi.
KAYYIM BİLDİĞİNİ OKUMAYA DEVAM ETTİ
Mahkeme kararına rağmen kayyımların hisse satışında ısrar ettiğini belirten avukutlar, “Ancak buna karşın bu defa Kayyım heyeti tarafından, 2018 yılı sonu itibariyle; Aydınlı İnşaat Turizm San. ve Tic. A.Ş. ve AFK Gayrimenkul ve Ticari Yatırımlar San. Tic. A.Ş.’ye ait Artaş-Aydınlı-İnvest-AFK Adi Ortaklığındaki yüzde 40 oranındaki ve yine Vadistanbul AVM Hizmetleri A.Ş.’deki yüzde 22,50 oranındaki hisselerinin; TMSF fon kurulunun 07.06.2018 tarih ve 2018/334 sayılı kararı ile geçersiz sayılan hisse devir sözleşmesindeki bedel ve şartlara çok yakın bedel ve şartlarda, bağımsız bölümler karşılığında satışının yapıldığını öğrenmiş bulunmaktayız.” dedi.
Avukatlar bununu üzerine TMSF Fon Kurulu’na Beşiktaş 17’nci Noterliği’nden 23 Ocak 2019 tarihli 13451 yevmiye numaralı ihtarname gönderildiğini kaydetti.
Ömer Faruk Kavurmacı (), Vadi İstanbul projesinde Artaş İnşaat'ın sahibi Süleyman Çetinsaya () ile Keleşoğlu İnşaat'ın sahibi Mustafa Keleş ile ortaklık yapmıştı.
“ŞİRKETİ ZARARA UĞRATAN BU DEVİR İPTAL EDİLSİN”
Mahkeme dilekçesinde, “Aydınlı Grup şirketlerinin mali durumunun ya da Vadi İstanbul projesinin sürdürülebilir olmadığına dair hiçbir veri, rapor ya da tespit yoktur. Aydınlı Grup şirketlerinin ödemelerinde hiçbir sorun yoktur.” tespitinde bulunuldu.
Avukutlar, mahkemeden şirketi zarara uğratan bütün hisse devir işlemlerinin iptal edilmesini talep etti.
[Samanyolu Haber] 17.10.2019
‘İtaat et kurtul!’ mu, Gaye-i Hayal mi? [Fikret Kaplan]
‘Hizmet gönüllülerinin kayıtsız şartsız “üstlerine” biat ettiğini iddia eden kimseler meselenin mahiyetinden habersizdirler. Bu tür iddialar, iddia sahiplerinin Hizmet’i bilmediklerini gösterir. Zira Hizmet gönüllülerini bir araya getiren ve bir arada tutan bağ ne hiyerarşik bir sistemdir ne emir-komuta zinciridir ne de birilerine verilen biat sözüdür. Bilâkis inanç, mefkûre ve gaye birliği onları bir arada tutmakta ve ortak hedeflere yönlendirmektedir.’ ***
İnsanüstü gayret ve fevkalade performans isteyen zor günlerden geçiyoruz… Yolların yürünmez hale getirildiği ve tarihte benzerine az rastlanan türden değişik imtihanlarla sarsıldığımız bu fırtınalı zamanda, kollektif şuurdan uzak, bencillik formundaki tasarılarla, yapıcı değil de olumsuz eleştiriyi öne çıkarmakla bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelemeyeceğimiz açıktır. Daha kapsamlı planlarımızla, projelerimizle, stratejilerimizle ve bunları üretecek dimağlarımızla, yaşama yerine yaşatmayı yeniden kendisine hedef edinmiş kahramanlarımızla bu zor süreci atlatabilir ve insanlığa ihtiyaç duyduğu Hizmet’i sunabiliriz, Allah’ın izni ve inayetiyle…
Hal böyleyken, hadiseleri doğru okuyup ileriye matuf ümit vaad edici fikirler ortaya koymak zaruri iken, ‘Rehberlikte itaat et kurtul! dönemi bitti!’, ‘Şakirdin aklı yok, abisi/ablası var!’ devri artık geride kaldı!’, ‘Demokratik değerlerle Hizmet edeceğiz bundan sonra!’… vs..vs.. denilerek sanki geçmiş Hizmetler baskı ile.. akıl, muhakeme ve iradeyi yok sayan bir anlayışla yapıldı gibi düşünceler vurgulanıyor.
Böyle bir şeyin olması hiç mümkün mü? Ülkelerinin en güzel üniversitelerini derecelerle bitiren binlerce Hizmet sevdalısının aklını, muhakemesini tamamen teslim edip baskıyla bir yere gitmesi düşünülebilir mi? Kim imkanları tepip, Afrika’nın yokluklarına, Asya’nın steplerine, Yakutistan’ın buzullarına gider… Onlar yüreklerine koydukları sevdalarıyla anadan da yardan da geçip gittiler Hizmet diyarlarına… Onları götüren ‘İtaat et kurtul değil, sahabenin de yüreğini yakan aynı sevdalarıydı… Belki ‘Hizmet et, rızaya er, kurtul!’du.
Bu sinesi aydın, fikri aydın, sevgi ve hoşgörü abidesi gençler, bir günde ortaya çıkmadı. Gaye-i hayallerine bağlı abiler, ablalar ideal nesillerin yetiştirilmesi zaruretine gönülden inandılar ve ortaya koydukları samimi rehberlikle dantelalarını ördüler. Nakış nakış gözyaşlarıyla işlenen örnekleri kendinden bu samimi yiğitler, tıpkı sahabe gibi, yurdunu yuvasını terk edip dünyanın dört bir yanına hicret ettiler, her tarafa ruh fidelerini dikmeye çalıştılar. Gittikleri her yerde kendi ruh ve mânâ dünyalarını sergilediler, tarihin derinliklerinden gelen itibarlarını yeniden ortaya çıkarıp onu hakikî yerine oturtmaya gayret ettiler… ve bütün bunlarda belli ölçüde muvaffak oldular. Akıl ve muhakemesini teslim etmiş, iradenin hakkını veremeyen insanların yapacağı işler değildi bunlar. Ancak yüksek bir mefkûreye dilbeste olmuş ideal nesillerin yapabilecekleri hizmetlerdi bunlar…
Dünyanın en güçlü devletlerinin değişik lobi faaliyetlerinden kendilerini tanıtmaya kadar milyarlar harcayarak halledemedikleri pek çok problemleri bu hasbiler kadrosunun, bazen aç, bazen susuz; ama her zaman imanlı, ümitli, azimli ve Allah'a dayanıp, sa'ye sarılıp, hikmete de ram olmalarıyla bir hamlede, bir nefhada hallettiğini, sürekli şükran hisleriyle dile getiriyor Hocaefendi.
Bu harika hareket, ne küçümsenmeli, ne tesadüflere verilmeli ne de gidilen ülkelerin azizliğinde aranmalı. Bu fevkalade hareketteki sır, samimî gönüllerin Allah'a yönelmesinde ve azizliği tarihin derinliklerinden gelen bir millete, Cenâb-ı Hakk'ın ekstradan ihsanlarında aranmalı.. evet her başarıda olduğu gibi bunda da gayret, samimiyetle çarpan sinelerden; vefa, milletten; tevfik de Allah'tandı. Tarihin en güç dönemlerinde, çaresizliklere meydan okuyor gibi birdenbire fışkırıp ortaya çıkan ve onca yokluğa rağmen hep varlık cilveleriyle serpilip gelişen harika hamleler gibi, günümüzde de pek çok tazyik, iftira, isnad ve insafsızca karalamalara rağmen, Efendimiz’in (sav) ona yakışır fedakar ‘Kardeşleri’, ellerinde ilim, irfan meş'aleleri, gayeleri adına sürekli gurbete, hasrete, mahrumiyete yürüdüler ve yürüyorlar.
İnsanlığın geleceği adına çok önemli bir misyon eda eden bu insanların, hiç bitmeyen güç kaynakları imanları, hiç sönmeyen aşk u heyecan kaynakları da gaye-i hayalleriydi. Hizmet içerisindeki işler ortak akla ve istişareye bağlı olarak yürüdüğü için “aklın ipotek edilmesi” gibi bir durum söz konusu değildi, olamazdı ve olmamalıydı.
İşte bu ruhtan mahrum olan insanlar, harem dairesinde, işin en merkezinde dahi olsalar bunu anlayamadılar ve ‘İtaat et, kurtul!’ gibi bir bahanenin arkasına sığınıp çakılıp kaldılar yerlerinde. Gelen onlara çarptı, giden onlara çarptı. Ve bunlar, Hizmetin cübbesini giymiş diye insanlar onların şahsında bu güzelim hareketi yanlış okudular, yanlış yorumladılar. Bunlara sebep olanlar, Hizmette samimi olarak hareket eden gönüllerin de vebalini üstlenmiş olarak Allah’a hesap versinler…
O yüzden, inanç ve mefkurenin insana neler yaptırabileceğine bir türlü aklı yatmayanlar ferdiyetçiliğin baskın olduğu bir kuşkuyla, zaman zaman da hezeyanlaşan bir hazımsızlıkla; "Acaba bütün bunlar nasıl oluyor? Bu gençler nasıl gidiyor oralara? Hacı Kemal Erimez gibi cömert insanlar nasıl oluyor da hem canını hem de bütün malını mülkünü bu yola feda ediyor?" diyorlardı.
Bir zamanlar, İlahiyattaki akademisyenlerin, cemaatlerin, ‘Biz o kadar talebe yetiştirdik, burs verdik, bir ikisi hariç, Ankara’nın ötesine gönderemedik.’ demeleri de bu yüzdendi.
1997 yılında Yüksek Öğretim Kurulu eski Başkanı Profesör İhsan Doğramacı Hocaefendi’yi ziyaret ettiğinde şunları söylüyordu:
“Her türlü maddi imkânıma rağmen ben yıllardır uğraşıyorum Kuzey Irak’ta, Erbil şehrinde bir ilkokul açamıyorum. Sizin arkadaşlarınız Erbil’de lise açtı. Ben iki bin dolara öğretmen bulamıyorum. Para sorunum da yok. Koca adamlarla bir okul açamıyorum. Sizin arkadaşlarınız 500 dolara öğretmen buluyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?”
Doğramacızade Ali Sami Paşa’nın oğlu olan Doğramacı, Kuzey Irak’taki Erbil şehrinde doğmuştu ve sadrazam torunuydu. Ailesi bu bölgendi. Eşi Gülser Hanım da soylu bir aileden geliyordu ve Kerküklü’ydü. O yüzden Doğramacı, Kuzey Irak’ın bu bölgesinde yıllardan beri okul açmak istiyordu, ama açamıyordu.
Hocaefendi, o gün yemek sofrasında Doğramacı’ya yurtdışında açılan okulların gerisindeki gücün “fedakârlık” olduğunu anlattı. O okullara maddi yardım yapan iş adamları ve esnaflar ile oralarda az bir ücretle öğretmenlik yapan öğretmenler fedakârlık yapıyordu. Gittikleri mahrumiyet bölgelerinde aylarca maaş almamaları, üç aile aynı evi paylaşmaları ayrı birer fedakârlıktı. Yurtdışındaki ilk Türk okulu Bakü’deki Kuba bölgesinde açıldığında tahta kulübeler dershane olarak kullanılmıştı. Kışın öğretmenler ve öğrenciler üst üste ikişer palto giymek zorundaydı. Bunun adı, fedakârlıktı ve ancak Allah rızası için yapılabilirdi. Yoksa ‘İtaat et kurtul!’ ile bunu kimseye yaptırmanız mümkün değildi. İddia edildiği gibi ‘sadece manevi bir motivasyonla’ da bunu yapmak mümkün değildi. Hizmet evvela akıllı insanların işiydi. Bu olmadan asla yürümezdi.
Hizmet ferdi gayretleri ya da bireyi yok sayıp dayatmayı mı öngörüyor?
Hizmet’in rehberlik anlayışında bireyi kesinlikle dayatmayla edilgen hale getirmek söz konusu değildir. Hocaefendi, Peygamberlerin, Allah tarafından vahiy ve ilhamla beslendikleri halde, yine istişâre etme zorunluluğu bulunduğunu, bugüne kadar onu görmemezlikten gelen veya göz ardı eden hiçbir toplumun iflah olmadığını ve insanlığın kurtuluş ve geleceğe yürümesinin meşverete bağlı olduğunu ifade etmektedir:
“Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde, sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.” (Ortak Akla Müracaat, Kırık Testi)
Üstad Hazretleri, Hutbe-i Şamiye’de: “Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir.”
Dolayısıyla, Hizmet, en başından beri, etkin, insiyatif alan, üreten, düşüncesini söyleyen hizmet erlerini daima hedeflemiş ve yetiştirmeye de gayret etmiştir. Tabii, insanın olduğu her yerde mutlaka arıza çıkmış ve istenilen ölçüde kimi zaman rehberlik yapılamamıştır. Bu oradaki herkesin suçudur. Ama genel manada Hizmet’in yürüyüşü budur.
Aslında hizmet gibi, demokratik kültürün gelişmesine yardımcı olacak başka bir hareketi bulmak çok zordur. Ferdi gayretler, Hizmet içerisinde gaye-i hayal sayesinde, müşterek harekete dönüşüp, katlanarak, ayrı bir derinliğe, ayrı bir debiye ve tabii ayrı bir ritme ulaşarak, tepeleri aşma pahasına da olsa kendine mutlaka bir mecra bularak yoluna devam edebilir.
Zira, inşa edilecek bir âbideden evvel onu teşkil edecek unsurların sağlamlığı, her parçanın bir diğeriyle uyumu ve hedeflenen estetiğe müşterek katkıları çok önemlidir. Bütünü meydana getiren parçalarda elverişlilik, uyum düşünülmeden, ortaya konan eserde mükemmelliğe ulaşılamaz… evet, ferdî gayret ve hamleler, müşterek harekete göre disipline edilemez ve iyi bir motivasyon sağlanamazsa, fertler arası çatışmalar kaçınılmaz olur. Dolayısıyla da nizam bozulur, her hamle bir başka harekete rağmen cereyan etmeye başlar ve kesirli sayıların çarpımında olduğu gibi her işlem, gider değerlerin düşmesini ve keyfiyetin sıfırlanmasını netice verir.
Hizmet’e göre, zarar veriyor düşüncesiyle ferdi enerjiler kat'iyen söndürülmemeli, aksine, mümkün olduğunca zerresi dahi zayi edilmeden, daha önceden belirlenmiş bulunan gâye-i hayali gerçekleştirme yönüne kanalize edilmeli ve ruhlardaki çatışma ahlâkı giderilerek onun yerine mutâbakat anlayışı yerleştirilmeli, hatta mümkünse her fert bu konuda şartlandırılmalıdır.
Bütün dinler, o geniş kapsamlı misyonları içinde, bilhassa bu anlayışı tespit etmek için gelmişlerdir. Evet her din, ferdî enerjileri zabt u rabt altına alıp bütün mevcut bloke gücü yeni bir medeniyet ve yeni bir umran çağına yürümenin önemli bir dinamiği hâline getirmiştir. Din rehberliğinde her fert, hürriyet ve şahsî faaliyetlerini, toplumun hareket ve faaliyetleriyle dengeleyerek, bir yandan kendi iradesinin hakkını verip özgürce davranırken, diğer yandan da başkalarıyla olan hareket bütünlüğünü koruyup iki hamleyi birden gerçekleştirebilmiştir. Zaten, bütünlük ve denge, daha sağlam bir organizasyona bağlanmamışsa, parça parça hareketler ne kadar canlı ve çalımlı da olsa, umumî maksat istikametinde birbirlerini desteklemeleri mümkün değildir.
İnsanlarda münferit hareket etme duygusunun, biraz bencillikten, biraz herkesin kendine güvenmesinden ve iktidarının sınırlarını bilememesinden, biraz da birlik ve beraberlik ruhunun, kolektif faaliyetlerin, vifak ve ittifakın, nasıl ses getiren bir inayet çağrısı olduğunun sezilememesinden kaynaklandığını ifade eder, Üstad Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı’nda…
Hocaefendi de eserlerinde;
Şöhret, şan, şahsî çıkar gibi hususların ferdî mülâhazaları öne çıkaracağını.. hatta bu düşüncelerle, bir dönemde "reh-i sevdâ" deyip Allah rızası için soluk soluğa koşup durduğu hizmet saflarından ayrılarak, kendini yeme-içme-yatma-ıtrahta bulunma insiyaklarına salan ve çevrelerini, hedeflerini bütün bütün unutan talihsizlerin de çıkabileceğini vurgular.
Hedef unutulup ortada gâye-i hayal kalmayınca, kim olursa olsun artık egoizmanın ağına düşülmesi, hizmet aşk u şevkinin yerini cismanî arzuların alması ve başkaları için yaşama duygusunun sönmesi kaçınılmaz olur.
Bu açıdan bugün bizim en büyük meselemiz; hizmet fertlerinin ruhunda yeniden bir kere daha yaşatma arzusunu tutuşturarak, onunla idealleri arasına girmiş bulunan bütün yabancı mülâhazaları ayıkladıktan sonra onun durgunlaşmış gibi görünen enerjisini harekete geçirip, iyi bir motivasyon ve disiplinli bir faaliyetle onu bir kere daha tarihî mefkûresine doğru yürütmektir.
Böyle bir yaklaşım sayesinde, bu ideali paylaşan fertlerin sürekli canlı kalacakları, kolektif faaliyetlerin âhenk içinde yürütüleceği, hızlı motivasyonlarla zaman ve imkânların en rantabl şekilde değerlendirileceği ve düşünceye genişleme fırsatı verildiği için her an yenilenmeye de açık kalınacağı açıktır.
Bunun için daha çok sancıya, ızdıraba ve zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olmaya mecburuz. Hâdiselerin kendi tabiatları içinde gelişme süresine saygılı kalmak bu tabiatı çok iyi tanımaya bağlıdır. Kur'ân Efendimiz'e: "Eğer varılacak yer ve hedef yakın olsaydı, onlar Seni takip edeceklerdi. Ne var ki, mesafeler onlara insaflı gelmedi." diyerek O'nu teselli, takılıp yollarda kalanları da tevbih etmektedir. (Tevbe Suresi, 9/42-45)
Bunların yanında, Hizmet edecek insanların kemiyet ve keyfiyeti hâlâ üniversitede okudukları günkü durumdaysa, o zaman mevcut durumun yeniden gözden geçirilip gönüllerde yeni bir seferberlik aşk u iştiyakı tutuşturulması gerekeceği de muhakkaktır. Bu konuyu bir sonraki yazıda ele almayı daha uygun buluyoruz…
Hasılı, en başından beri, Hizmet’le ilgili meselelerde farklı düşüncelerin ortaya konulması, bunlar üzerinde i’mal-i fikirde bulunulması ve problemin çözümü adına çareler aranması isabetli karar verme adına çok önemli olarak görülmüştür. İşlerin istişareyle yürütüldüğü her gayrette hiçbir akıl başkası tarafından ipotek altına alınmamış, kararların alınmasında herkesin fikrine müracaat edilmiştir. Varsa bunun dışında bir uygulama onun Hizmet’le ve sevenleriyle kesinlikle bir ilgisi yoktur. O yüzden Hizmet’te ‘İtaat et kurtul’ gibi anlayışlardan dolayısıyla “kayıtsız şartsız itaat”ten bahsedilemez. Kesinlikle, Hizmet’te fikir ve düşünce özgürlüğü vardır. Bireyin hiçbir yerde olamayacağı kadar değeri söz konusudur.
[Fikret Kaplan] 17.10.2019 [Samanyolu Haber]
İnsanüstü gayret ve fevkalade performans isteyen zor günlerden geçiyoruz… Yolların yürünmez hale getirildiği ve tarihte benzerine az rastlanan türden değişik imtihanlarla sarsıldığımız bu fırtınalı zamanda, kollektif şuurdan uzak, bencillik formundaki tasarılarla, yapıcı değil de olumsuz eleştiriyi öne çıkarmakla bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelemeyeceğimiz açıktır. Daha kapsamlı planlarımızla, projelerimizle, stratejilerimizle ve bunları üretecek dimağlarımızla, yaşama yerine yaşatmayı yeniden kendisine hedef edinmiş kahramanlarımızla bu zor süreci atlatabilir ve insanlığa ihtiyaç duyduğu Hizmet’i sunabiliriz, Allah’ın izni ve inayetiyle…
Hal böyleyken, hadiseleri doğru okuyup ileriye matuf ümit vaad edici fikirler ortaya koymak zaruri iken, ‘Rehberlikte itaat et kurtul! dönemi bitti!’, ‘Şakirdin aklı yok, abisi/ablası var!’ devri artık geride kaldı!’, ‘Demokratik değerlerle Hizmet edeceğiz bundan sonra!’… vs..vs.. denilerek sanki geçmiş Hizmetler baskı ile.. akıl, muhakeme ve iradeyi yok sayan bir anlayışla yapıldı gibi düşünceler vurgulanıyor.
Böyle bir şeyin olması hiç mümkün mü? Ülkelerinin en güzel üniversitelerini derecelerle bitiren binlerce Hizmet sevdalısının aklını, muhakemesini tamamen teslim edip baskıyla bir yere gitmesi düşünülebilir mi? Kim imkanları tepip, Afrika’nın yokluklarına, Asya’nın steplerine, Yakutistan’ın buzullarına gider… Onlar yüreklerine koydukları sevdalarıyla anadan da yardan da geçip gittiler Hizmet diyarlarına… Onları götüren ‘İtaat et kurtul değil, sahabenin de yüreğini yakan aynı sevdalarıydı… Belki ‘Hizmet et, rızaya er, kurtul!’du.
Bu sinesi aydın, fikri aydın, sevgi ve hoşgörü abidesi gençler, bir günde ortaya çıkmadı. Gaye-i hayallerine bağlı abiler, ablalar ideal nesillerin yetiştirilmesi zaruretine gönülden inandılar ve ortaya koydukları samimi rehberlikle dantelalarını ördüler. Nakış nakış gözyaşlarıyla işlenen örnekleri kendinden bu samimi yiğitler, tıpkı sahabe gibi, yurdunu yuvasını terk edip dünyanın dört bir yanına hicret ettiler, her tarafa ruh fidelerini dikmeye çalıştılar. Gittikleri her yerde kendi ruh ve mânâ dünyalarını sergilediler, tarihin derinliklerinden gelen itibarlarını yeniden ortaya çıkarıp onu hakikî yerine oturtmaya gayret ettiler… ve bütün bunlarda belli ölçüde muvaffak oldular. Akıl ve muhakemesini teslim etmiş, iradenin hakkını veremeyen insanların yapacağı işler değildi bunlar. Ancak yüksek bir mefkûreye dilbeste olmuş ideal nesillerin yapabilecekleri hizmetlerdi bunlar…
Dünyanın en güçlü devletlerinin değişik lobi faaliyetlerinden kendilerini tanıtmaya kadar milyarlar harcayarak halledemedikleri pek çok problemleri bu hasbiler kadrosunun, bazen aç, bazen susuz; ama her zaman imanlı, ümitli, azimli ve Allah'a dayanıp, sa'ye sarılıp, hikmete de ram olmalarıyla bir hamlede, bir nefhada hallettiğini, sürekli şükran hisleriyle dile getiriyor Hocaefendi.
Bu harika hareket, ne küçümsenmeli, ne tesadüflere verilmeli ne de gidilen ülkelerin azizliğinde aranmalı. Bu fevkalade hareketteki sır, samimî gönüllerin Allah'a yönelmesinde ve azizliği tarihin derinliklerinden gelen bir millete, Cenâb-ı Hakk'ın ekstradan ihsanlarında aranmalı.. evet her başarıda olduğu gibi bunda da gayret, samimiyetle çarpan sinelerden; vefa, milletten; tevfik de Allah'tandı. Tarihin en güç dönemlerinde, çaresizliklere meydan okuyor gibi birdenbire fışkırıp ortaya çıkan ve onca yokluğa rağmen hep varlık cilveleriyle serpilip gelişen harika hamleler gibi, günümüzde de pek çok tazyik, iftira, isnad ve insafsızca karalamalara rağmen, Efendimiz’in (sav) ona yakışır fedakar ‘Kardeşleri’, ellerinde ilim, irfan meş'aleleri, gayeleri adına sürekli gurbete, hasrete, mahrumiyete yürüdüler ve yürüyorlar.
İnsanlığın geleceği adına çok önemli bir misyon eda eden bu insanların, hiç bitmeyen güç kaynakları imanları, hiç sönmeyen aşk u heyecan kaynakları da gaye-i hayalleriydi. Hizmet içerisindeki işler ortak akla ve istişareye bağlı olarak yürüdüğü için “aklın ipotek edilmesi” gibi bir durum söz konusu değildi, olamazdı ve olmamalıydı.
İşte bu ruhtan mahrum olan insanlar, harem dairesinde, işin en merkezinde dahi olsalar bunu anlayamadılar ve ‘İtaat et, kurtul!’ gibi bir bahanenin arkasına sığınıp çakılıp kaldılar yerlerinde. Gelen onlara çarptı, giden onlara çarptı. Ve bunlar, Hizmetin cübbesini giymiş diye insanlar onların şahsında bu güzelim hareketi yanlış okudular, yanlış yorumladılar. Bunlara sebep olanlar, Hizmette samimi olarak hareket eden gönüllerin de vebalini üstlenmiş olarak Allah’a hesap versinler…
O yüzden, inanç ve mefkurenin insana neler yaptırabileceğine bir türlü aklı yatmayanlar ferdiyetçiliğin baskın olduğu bir kuşkuyla, zaman zaman da hezeyanlaşan bir hazımsızlıkla; "Acaba bütün bunlar nasıl oluyor? Bu gençler nasıl gidiyor oralara? Hacı Kemal Erimez gibi cömert insanlar nasıl oluyor da hem canını hem de bütün malını mülkünü bu yola feda ediyor?" diyorlardı.
Bir zamanlar, İlahiyattaki akademisyenlerin, cemaatlerin, ‘Biz o kadar talebe yetiştirdik, burs verdik, bir ikisi hariç, Ankara’nın ötesine gönderemedik.’ demeleri de bu yüzdendi.
1997 yılında Yüksek Öğretim Kurulu eski Başkanı Profesör İhsan Doğramacı Hocaefendi’yi ziyaret ettiğinde şunları söylüyordu:
“Her türlü maddi imkânıma rağmen ben yıllardır uğraşıyorum Kuzey Irak’ta, Erbil şehrinde bir ilkokul açamıyorum. Sizin arkadaşlarınız Erbil’de lise açtı. Ben iki bin dolara öğretmen bulamıyorum. Para sorunum da yok. Koca adamlarla bir okul açamıyorum. Sizin arkadaşlarınız 500 dolara öğretmen buluyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?”
Doğramacızade Ali Sami Paşa’nın oğlu olan Doğramacı, Kuzey Irak’taki Erbil şehrinde doğmuştu ve sadrazam torunuydu. Ailesi bu bölgendi. Eşi Gülser Hanım da soylu bir aileden geliyordu ve Kerküklü’ydü. O yüzden Doğramacı, Kuzey Irak’ın bu bölgesinde yıllardan beri okul açmak istiyordu, ama açamıyordu.
Hocaefendi, o gün yemek sofrasında Doğramacı’ya yurtdışında açılan okulların gerisindeki gücün “fedakârlık” olduğunu anlattı. O okullara maddi yardım yapan iş adamları ve esnaflar ile oralarda az bir ücretle öğretmenlik yapan öğretmenler fedakârlık yapıyordu. Gittikleri mahrumiyet bölgelerinde aylarca maaş almamaları, üç aile aynı evi paylaşmaları ayrı birer fedakârlıktı. Yurtdışındaki ilk Türk okulu Bakü’deki Kuba bölgesinde açıldığında tahta kulübeler dershane olarak kullanılmıştı. Kışın öğretmenler ve öğrenciler üst üste ikişer palto giymek zorundaydı. Bunun adı, fedakârlıktı ve ancak Allah rızası için yapılabilirdi. Yoksa ‘İtaat et kurtul!’ ile bunu kimseye yaptırmanız mümkün değildi. İddia edildiği gibi ‘sadece manevi bir motivasyonla’ da bunu yapmak mümkün değildi. Hizmet evvela akıllı insanların işiydi. Bu olmadan asla yürümezdi.
Hizmet ferdi gayretleri ya da bireyi yok sayıp dayatmayı mı öngörüyor?
Hizmet’in rehberlik anlayışında bireyi kesinlikle dayatmayla edilgen hale getirmek söz konusu değildir. Hocaefendi, Peygamberlerin, Allah tarafından vahiy ve ilhamla beslendikleri halde, yine istişâre etme zorunluluğu bulunduğunu, bugüne kadar onu görmemezlikten gelen veya göz ardı eden hiçbir toplumun iflah olmadığını ve insanlığın kurtuluş ve geleceğe yürümesinin meşverete bağlı olduğunu ifade etmektedir:
“Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde, sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.” (Ortak Akla Müracaat, Kırık Testi)
Üstad Hazretleri, Hutbe-i Şamiye’de: “Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir.”
Dolayısıyla, Hizmet, en başından beri, etkin, insiyatif alan, üreten, düşüncesini söyleyen hizmet erlerini daima hedeflemiş ve yetiştirmeye de gayret etmiştir. Tabii, insanın olduğu her yerde mutlaka arıza çıkmış ve istenilen ölçüde kimi zaman rehberlik yapılamamıştır. Bu oradaki herkesin suçudur. Ama genel manada Hizmet’in yürüyüşü budur.
Aslında hizmet gibi, demokratik kültürün gelişmesine yardımcı olacak başka bir hareketi bulmak çok zordur. Ferdi gayretler, Hizmet içerisinde gaye-i hayal sayesinde, müşterek harekete dönüşüp, katlanarak, ayrı bir derinliğe, ayrı bir debiye ve tabii ayrı bir ritme ulaşarak, tepeleri aşma pahasına da olsa kendine mutlaka bir mecra bularak yoluna devam edebilir.
Zira, inşa edilecek bir âbideden evvel onu teşkil edecek unsurların sağlamlığı, her parçanın bir diğeriyle uyumu ve hedeflenen estetiğe müşterek katkıları çok önemlidir. Bütünü meydana getiren parçalarda elverişlilik, uyum düşünülmeden, ortaya konan eserde mükemmelliğe ulaşılamaz… evet, ferdî gayret ve hamleler, müşterek harekete göre disipline edilemez ve iyi bir motivasyon sağlanamazsa, fertler arası çatışmalar kaçınılmaz olur. Dolayısıyla da nizam bozulur, her hamle bir başka harekete rağmen cereyan etmeye başlar ve kesirli sayıların çarpımında olduğu gibi her işlem, gider değerlerin düşmesini ve keyfiyetin sıfırlanmasını netice verir.
Hizmet’e göre, zarar veriyor düşüncesiyle ferdi enerjiler kat'iyen söndürülmemeli, aksine, mümkün olduğunca zerresi dahi zayi edilmeden, daha önceden belirlenmiş bulunan gâye-i hayali gerçekleştirme yönüne kanalize edilmeli ve ruhlardaki çatışma ahlâkı giderilerek onun yerine mutâbakat anlayışı yerleştirilmeli, hatta mümkünse her fert bu konuda şartlandırılmalıdır.
Bütün dinler, o geniş kapsamlı misyonları içinde, bilhassa bu anlayışı tespit etmek için gelmişlerdir. Evet her din, ferdî enerjileri zabt u rabt altına alıp bütün mevcut bloke gücü yeni bir medeniyet ve yeni bir umran çağına yürümenin önemli bir dinamiği hâline getirmiştir. Din rehberliğinde her fert, hürriyet ve şahsî faaliyetlerini, toplumun hareket ve faaliyetleriyle dengeleyerek, bir yandan kendi iradesinin hakkını verip özgürce davranırken, diğer yandan da başkalarıyla olan hareket bütünlüğünü koruyup iki hamleyi birden gerçekleştirebilmiştir. Zaten, bütünlük ve denge, daha sağlam bir organizasyona bağlanmamışsa, parça parça hareketler ne kadar canlı ve çalımlı da olsa, umumî maksat istikametinde birbirlerini desteklemeleri mümkün değildir.
İnsanlarda münferit hareket etme duygusunun, biraz bencillikten, biraz herkesin kendine güvenmesinden ve iktidarının sınırlarını bilememesinden, biraz da birlik ve beraberlik ruhunun, kolektif faaliyetlerin, vifak ve ittifakın, nasıl ses getiren bir inayet çağrısı olduğunun sezilememesinden kaynaklandığını ifade eder, Üstad Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı’nda…
Hocaefendi de eserlerinde;
Şöhret, şan, şahsî çıkar gibi hususların ferdî mülâhazaları öne çıkaracağını.. hatta bu düşüncelerle, bir dönemde "reh-i sevdâ" deyip Allah rızası için soluk soluğa koşup durduğu hizmet saflarından ayrılarak, kendini yeme-içme-yatma-ıtrahta bulunma insiyaklarına salan ve çevrelerini, hedeflerini bütün bütün unutan talihsizlerin de çıkabileceğini vurgular.
Hedef unutulup ortada gâye-i hayal kalmayınca, kim olursa olsun artık egoizmanın ağına düşülmesi, hizmet aşk u şevkinin yerini cismanî arzuların alması ve başkaları için yaşama duygusunun sönmesi kaçınılmaz olur.
Bu açıdan bugün bizim en büyük meselemiz; hizmet fertlerinin ruhunda yeniden bir kere daha yaşatma arzusunu tutuşturarak, onunla idealleri arasına girmiş bulunan bütün yabancı mülâhazaları ayıkladıktan sonra onun durgunlaşmış gibi görünen enerjisini harekete geçirip, iyi bir motivasyon ve disiplinli bir faaliyetle onu bir kere daha tarihî mefkûresine doğru yürütmektir.
Böyle bir yaklaşım sayesinde, bu ideali paylaşan fertlerin sürekli canlı kalacakları, kolektif faaliyetlerin âhenk içinde yürütüleceği, hızlı motivasyonlarla zaman ve imkânların en rantabl şekilde değerlendirileceği ve düşünceye genişleme fırsatı verildiği için her an yenilenmeye de açık kalınacağı açıktır.
Bunun için daha çok sancıya, ızdıraba ve zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olmaya mecburuz. Hâdiselerin kendi tabiatları içinde gelişme süresine saygılı kalmak bu tabiatı çok iyi tanımaya bağlıdır. Kur'ân Efendimiz'e: "Eğer varılacak yer ve hedef yakın olsaydı, onlar Seni takip edeceklerdi. Ne var ki, mesafeler onlara insaflı gelmedi." diyerek O'nu teselli, takılıp yollarda kalanları da tevbih etmektedir. (Tevbe Suresi, 9/42-45)
Bunların yanında, Hizmet edecek insanların kemiyet ve keyfiyeti hâlâ üniversitede okudukları günkü durumdaysa, o zaman mevcut durumun yeniden gözden geçirilip gönüllerde yeni bir seferberlik aşk u iştiyakı tutuşturulması gerekeceği de muhakkaktır. Bu konuyu bir sonraki yazıda ele almayı daha uygun buluyoruz…
Hasılı, en başından beri, Hizmet’le ilgili meselelerde farklı düşüncelerin ortaya konulması, bunlar üzerinde i’mal-i fikirde bulunulması ve problemin çözümü adına çareler aranması isabetli karar verme adına çok önemli olarak görülmüştür. İşlerin istişareyle yürütüldüğü her gayrette hiçbir akıl başkası tarafından ipotek altına alınmamış, kararların alınmasında herkesin fikrine müracaat edilmiştir. Varsa bunun dışında bir uygulama onun Hizmet’le ve sevenleriyle kesinlikle bir ilgisi yoktur. O yüzden Hizmet’te ‘İtaat et kurtul’ gibi anlayışlardan dolayısıyla “kayıtsız şartsız itaat”ten bahsedilemez. Kesinlikle, Hizmet’te fikir ve düşünce özgürlüğü vardır. Bireyin hiçbir yerde olamayacağı kadar değeri söz konusudur.
[Fikret Kaplan] 17.10.2019 [Samanyolu Haber]
Çocuğun Doğumundan Önceki Tedbirler [Safvet Senih]
Hocaefendi meseleyi temelinden ele alarak doğumdan önceki tedbirlere dikkati çekiyor:
Tohumun Temiz Olması: Tohumun temiz bir zemine bırakılması, sonra da bırakıldığı yerde gelişirken temiz bir hava ile havalandırılması, temiz şualarla şualandırılması, temiz su ile sulanması ve tımar edilmesi, yetiştirilmek istenen neslin KALİTELİ YETİŞMESİ bakımından çok önemlidir.”
Kur’an-ı Kerim’de “(Hz. Meryem’in annesinin duasını) Rabbi onu güzellikle kabul buyurdu ve (Meryem’i) güzel bir nebat olarak pek güzel bir tarzda yetiştirdi.” (Âl-i İmran Suresi, 3/37) buyruluyor.
Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Üçüncü Söz’ün İkinci Mebhası’nın İkinci Nüktesinde şöyle diyor: “Evet insan bir ÇEKİRDEĞE benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli cihazlar, kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip Yaradanından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek kötü mizacından dolayı ona verilen mânevî cihazları, toprak altında, bazı zararlı maddelerin celbine sarf etse; o dar yerde kısa bir zamanda faydasız bozulup çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o mânevî cihazlarını, ‘Taneleri ve çekirdekleri çatlatıp yararak her şeyi gelişme yoluna koyan Allah’ın (En’am Suresi, 6/95) yaratma emrine uyup güzelce kullansa; o dar âlemden çıkacak, meyveli koca bir ağaç olmakla küçücük cüz’î hakikatı ve mânevî ruhu, büyük, küllî bir hakikat suretini alacaktır. İşte aynen onun gibi; insanın mâhiyetine, KUDRETTEN ehemmiyetli cihazlar ve KADERDEN kıymetli programlar tevdi edilmiş.
“Eğer insan, şu dar arz âleminde, dünya hayatı toprağı altında o mânevî cihazlarını nefsin kötü arzu ve heveslerine sarf etse; bozulan çekirdek gibi bir cüz’î lezzet için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp bozularak, mânevî mesuliyeti bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
“Eğer o istidat çekirdeğini İSLAMİYET SUYU ile, İMANIN ZİYÂSI ile UBÛDiYET TOPRAĞI altında terbiye ederek, Kur’anî emirlere uyup mânevî cihazlarını hakikî gayelerine yöneltse, elbette misal ve kabir âleminde dal ve budak verecek, âhiret âleminde ce Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere vesile olacak bâkî bir ağacın ve dâimî bir hakikatın cihazlarını içinde barındıran kıymetli bir çekirdek ve parlak bir makine ve bu kâinat ağacın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
“Evet hakikî terakki ise; insana verilen KALB, SIR, RUH, AKIL hatta HAYAL ve diğer kuvvelerin (güç ve duyguların) ebedî hayatın yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir kulluk vazifesi ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, dünya hayatlarındaki bütün inceliklere girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak için bütün ince duygularını, kalb ve aklını kötülük emreden nefsine musahhar edip yardımcı verse; o terakki değil, düşüştür.”
M.Fethullah Gülen Hocaefendi “tohumun temiz olma” konusuna devamla diyor ki: “Bu mülâhazayı teyid sadedinde Buharî ve Müslim’in Resulü Ekrem (S.A.S.)’den naklettikleri şu hadis başlı başına bir önem arz eder: ‘Şakî (bedbaht) daha anasının karnında talihsizdir; said (bahtiyar), anasının karnında talihlidir.’ (Buhari, Müslim, Kader) Evet, çocuğun, daha anne karnında iken said veya şakî olduğu hükmü ifade edileceği ana kadar her türlü tedbir alınmalıdır. Yavrunun sperm ve yumurta buluşması anından itibaren gıdası, annesinin davranışları; anne ve babanın daha önceki ve daha sonraki tavırları da onun şaki ve said yazılmasında önemli vesilelerdir.
“Şurası çok iyi bilinmelidir ki, bizim irade ve davranışlarımız hesaba katılmadan hiçbir takdir söz konusu değildir. Bizim nasıl hareket edeceğimiz, nasıl adım atacağımız, bu adımların neleri doğuracağı Yüce Yaratıcı tarafından bilinmiş ve iradelerimiz de hesaba katılarak her şey ona göre programlanmıştır. Nice çocuklar vardır ki, neş’et ettikleri ortam ve sebep olanları açısından dünyaya geldikleri andan itibaren talihsizdirler. Ancak, Allah’ın (c.c.) lütfu ve ATÂ’sı ile onların halini saadete çevirmesi istisnâî bir durum teşkil eder.
“Evet her şey daha tohumun atıldığı andan itibaren başlar. O yumurta iken şakî veya saidse, bundan haram bir lokmanın, anne-babanın günahlarının tesiri küçümsenemez. Tohum BESMELE’siz atılmışsa, ondan hayırlı bir semerenin meydana gelmesi Allah’ın lütfuna kalmıştır. Eğri bir teşebbüsten doğru sonuç elde etmek muhal (imkansız) olmasa da çok zordur. Mümkün değildir demiyoruz. Zira, Ebu Cehil’den dahi İkrime gibi birisi meydana geldiğine göre, yaşantısı çok menfi olan ailelerden bile bazen inançlı insanlar çıkabilir.
“Ayrıca, ‘Sizi bir tek candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yanında HUZURA ERESİNİZ diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. (Adem) Eşi ile birleşince o hafif bir yük yükleniverdi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıyıp da hamileliği ağırlaşınca, Allah’a –Andolsun, bize (salih) kusursuz bir çocuk verirsen, sana ziyadesiyle şükrederiz, diye dua ettiler.’ (A’raf Suresi, 7/189) âyeti bir yandan doğum öncesi anne-babanın bir kısım arzu ve isteklerinin olabileceğini ortaya koyarken diğer yandan da onların Allah’a (c.c.) teveccüh edip salih evlât istemeleri gerektiğine irşad ediyor.”
[Safvet Senih] 17.10.2019 [Samanyolu Haber]
Tohumun Temiz Olması: Tohumun temiz bir zemine bırakılması, sonra da bırakıldığı yerde gelişirken temiz bir hava ile havalandırılması, temiz şualarla şualandırılması, temiz su ile sulanması ve tımar edilmesi, yetiştirilmek istenen neslin KALİTELİ YETİŞMESİ bakımından çok önemlidir.”
Kur’an-ı Kerim’de “(Hz. Meryem’in annesinin duasını) Rabbi onu güzellikle kabul buyurdu ve (Meryem’i) güzel bir nebat olarak pek güzel bir tarzda yetiştirdi.” (Âl-i İmran Suresi, 3/37) buyruluyor.
Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Üçüncü Söz’ün İkinci Mebhası’nın İkinci Nüktesinde şöyle diyor: “Evet insan bir ÇEKİRDEĞE benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli cihazlar, kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip Yaradanından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek kötü mizacından dolayı ona verilen mânevî cihazları, toprak altında, bazı zararlı maddelerin celbine sarf etse; o dar yerde kısa bir zamanda faydasız bozulup çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o mânevî cihazlarını, ‘Taneleri ve çekirdekleri çatlatıp yararak her şeyi gelişme yoluna koyan Allah’ın (En’am Suresi, 6/95) yaratma emrine uyup güzelce kullansa; o dar âlemden çıkacak, meyveli koca bir ağaç olmakla küçücük cüz’î hakikatı ve mânevî ruhu, büyük, küllî bir hakikat suretini alacaktır. İşte aynen onun gibi; insanın mâhiyetine, KUDRETTEN ehemmiyetli cihazlar ve KADERDEN kıymetli programlar tevdi edilmiş.
“Eğer insan, şu dar arz âleminde, dünya hayatı toprağı altında o mânevî cihazlarını nefsin kötü arzu ve heveslerine sarf etse; bozulan çekirdek gibi bir cüz’î lezzet için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp bozularak, mânevî mesuliyeti bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
“Eğer o istidat çekirdeğini İSLAMİYET SUYU ile, İMANIN ZİYÂSI ile UBÛDiYET TOPRAĞI altında terbiye ederek, Kur’anî emirlere uyup mânevî cihazlarını hakikî gayelerine yöneltse, elbette misal ve kabir âleminde dal ve budak verecek, âhiret âleminde ce Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere vesile olacak bâkî bir ağacın ve dâimî bir hakikatın cihazlarını içinde barındıran kıymetli bir çekirdek ve parlak bir makine ve bu kâinat ağacın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
“Evet hakikî terakki ise; insana verilen KALB, SIR, RUH, AKIL hatta HAYAL ve diğer kuvvelerin (güç ve duyguların) ebedî hayatın yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir kulluk vazifesi ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, dünya hayatlarındaki bütün inceliklere girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak için bütün ince duygularını, kalb ve aklını kötülük emreden nefsine musahhar edip yardımcı verse; o terakki değil, düşüştür.”
M.Fethullah Gülen Hocaefendi “tohumun temiz olma” konusuna devamla diyor ki: “Bu mülâhazayı teyid sadedinde Buharî ve Müslim’in Resulü Ekrem (S.A.S.)’den naklettikleri şu hadis başlı başına bir önem arz eder: ‘Şakî (bedbaht) daha anasının karnında talihsizdir; said (bahtiyar), anasının karnında talihlidir.’ (Buhari, Müslim, Kader) Evet, çocuğun, daha anne karnında iken said veya şakî olduğu hükmü ifade edileceği ana kadar her türlü tedbir alınmalıdır. Yavrunun sperm ve yumurta buluşması anından itibaren gıdası, annesinin davranışları; anne ve babanın daha önceki ve daha sonraki tavırları da onun şaki ve said yazılmasında önemli vesilelerdir.
“Şurası çok iyi bilinmelidir ki, bizim irade ve davranışlarımız hesaba katılmadan hiçbir takdir söz konusu değildir. Bizim nasıl hareket edeceğimiz, nasıl adım atacağımız, bu adımların neleri doğuracağı Yüce Yaratıcı tarafından bilinmiş ve iradelerimiz de hesaba katılarak her şey ona göre programlanmıştır. Nice çocuklar vardır ki, neş’et ettikleri ortam ve sebep olanları açısından dünyaya geldikleri andan itibaren talihsizdirler. Ancak, Allah’ın (c.c.) lütfu ve ATÂ’sı ile onların halini saadete çevirmesi istisnâî bir durum teşkil eder.
“Evet her şey daha tohumun atıldığı andan itibaren başlar. O yumurta iken şakî veya saidse, bundan haram bir lokmanın, anne-babanın günahlarının tesiri küçümsenemez. Tohum BESMELE’siz atılmışsa, ondan hayırlı bir semerenin meydana gelmesi Allah’ın lütfuna kalmıştır. Eğri bir teşebbüsten doğru sonuç elde etmek muhal (imkansız) olmasa da çok zordur. Mümkün değildir demiyoruz. Zira, Ebu Cehil’den dahi İkrime gibi birisi meydana geldiğine göre, yaşantısı çok menfi olan ailelerden bile bazen inançlı insanlar çıkabilir.
“Ayrıca, ‘Sizi bir tek candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yanında HUZURA ERESİNİZ diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. (Adem) Eşi ile birleşince o hafif bir yük yükleniverdi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıyıp da hamileliği ağırlaşınca, Allah’a –Andolsun, bize (salih) kusursuz bir çocuk verirsen, sana ziyadesiyle şükrederiz, diye dua ettiler.’ (A’raf Suresi, 7/189) âyeti bir yandan doğum öncesi anne-babanın bir kısım arzu ve isteklerinin olabileceğini ortaya koyarken diğer yandan da onların Allah’a (c.c.) teveccüh edip salih evlât istemeleri gerektiğine irşad ediyor.”
[Safvet Senih] 17.10.2019 [Samanyolu Haber]
Cüneyt Özdemir: ‘Halkbank davasında sanık koltuğuna Erdoğan oturtulacak”
ABD’de ‘dolandırıcılık’, ‘İran’a yönelik yaptırımların delinmesi’ ve ‘kara para aklama’ suçlamalarıyla iddianame hazırlanan Halkbank’la ilgili süreci değerlendiren CNN Türk programcısı Cüneyt Özdemir, “Halkbank davasının ikinci bölümünde sanık koltuğuna Erdoğan oturtulacak. Bir numaralı hedef Erdoğan.” dedi.
İddianamede “Halkbank’ın üst yönetimi yüksek düzeyli Türk hükümeti yetkilileri tarafından desteklendi ve korundu” ifadesi geçiyordu.
Özdemir CNN Türk canlı yayınında Halkbank davasına dair şunları kaydetti:
“Halkbank davasını ilk günden bu yana yakından takip eden bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim. Halkbank davasının ‘ikinci bölümü’ başlıyor. Halkbank davasında çok büyük tuhaflıklar vardı. Savcılar bir noktaya kadar geliyorlar. O noktadan sonra devam edebilirler ama devam etmiyorlardı. ‘Sanki bir şeyleri bir başka duruma ekliyorlar. Bir başka duruma saklıyorlar’ demiştim. İşte bu ek iddianameyle Halkbank davasının birebir kopyası ama ikinci bölümü başlıyor.”
“İlk davada Rıza Sarraf tanık olmuş Hakan Atilla yargılanmış 32 ay ceza almıştı. Şimdi bu davada Halkbank yargılanacak. Rıza Sarraf tanık olacak. Zarrab’ın avukatlarıyla konuştuğumuzda pek istemediği, ‘bu Türkiye ile ilgili bir dava’ diye mırıldandığı söyleniyor. Ama ‘hayır’ olacak. Çünkü Zarrab şu an elini kolunu sallayarak ABD’de geziyorsa, oranın Bodrum’u diyeceğimiz Hamptons’ta ev tutup rahatça hayatını sürdürüyorsa işte bugünkü bekledikleri gün için sürdürüyor.”
“Sanık koltuğunda Erdoğan olacak”
“Size çok önemli kendi yorumumu söyleyeyim. Bu davanın sanık koltuğuna da bence Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı oturtacaklar. Çünkü bir önceki davada pek çok ilişkiyi getirmişler oraya kadar tutmuşlardı. Bazı iddialar vardı. Bu iddiaları Rıza Zarrab’a sormamışlardı, üzerine gitmemişlerdi. Emin olun bu ikinci bölümde bunu göreceğiz. Türkiye, Halkbank davasında kendisini temsil edecek mi bu da bir muamma.
(…)Halkbank da Trump’a yönelik müesses nizamın saldırılarından ya da yıkmak için görevden almak için yaptığı adımlardan birine dönüşecektir. Halkbank davasının ikinci bölümünde bir numaralı hedef Cumhurbaşkanı Erdoğan olacaktır.
[TR724] 17.10.2019
İddianamede “Halkbank’ın üst yönetimi yüksek düzeyli Türk hükümeti yetkilileri tarafından desteklendi ve korundu” ifadesi geçiyordu.
Özdemir CNN Türk canlı yayınında Halkbank davasına dair şunları kaydetti:
“Halkbank davasını ilk günden bu yana yakından takip eden bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim. Halkbank davasının ‘ikinci bölümü’ başlıyor. Halkbank davasında çok büyük tuhaflıklar vardı. Savcılar bir noktaya kadar geliyorlar. O noktadan sonra devam edebilirler ama devam etmiyorlardı. ‘Sanki bir şeyleri bir başka duruma ekliyorlar. Bir başka duruma saklıyorlar’ demiştim. İşte bu ek iddianameyle Halkbank davasının birebir kopyası ama ikinci bölümü başlıyor.”
“İlk davada Rıza Sarraf tanık olmuş Hakan Atilla yargılanmış 32 ay ceza almıştı. Şimdi bu davada Halkbank yargılanacak. Rıza Sarraf tanık olacak. Zarrab’ın avukatlarıyla konuştuğumuzda pek istemediği, ‘bu Türkiye ile ilgili bir dava’ diye mırıldandığı söyleniyor. Ama ‘hayır’ olacak. Çünkü Zarrab şu an elini kolunu sallayarak ABD’de geziyorsa, oranın Bodrum’u diyeceğimiz Hamptons’ta ev tutup rahatça hayatını sürdürüyorsa işte bugünkü bekledikleri gün için sürdürüyor.”
“Sanık koltuğunda Erdoğan olacak”
“Size çok önemli kendi yorumumu söyleyeyim. Bu davanın sanık koltuğuna da bence Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı oturtacaklar. Çünkü bir önceki davada pek çok ilişkiyi getirmişler oraya kadar tutmuşlardı. Bazı iddialar vardı. Bu iddiaları Rıza Zarrab’a sormamışlardı, üzerine gitmemişlerdi. Emin olun bu ikinci bölümde bunu göreceğiz. Türkiye, Halkbank davasında kendisini temsil edecek mi bu da bir muamma.
(…)Halkbank da Trump’a yönelik müesses nizamın saldırılarından ya da yıkmak için görevden almak için yaptığı adımlardan birine dönüşecektir. Halkbank davasının ikinci bölümünde bir numaralı hedef Cumhurbaşkanı Erdoğan olacaktır.
[TR724] 17.10.2019
Ahirzamanın üç günü ve tecdidin üç dinamiği (5) [Seyid Nurfethi Erkal]
Üstadımız Bediüzzaman, hayatı kesintisiz mücadeleyle geçmesine rağmen ismen şu şahıslarla, şu zalimlerle çarpıştım, çatıştım demek yerine “Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene‘dir, diğeri tabiattır.” (Mesnevi-i Nuriye) buyurmuştur.
Zira “’ilahi sanata gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilip, maddiyunlarca ilâh kabul edildiğini”, “eneyi kasten veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanların ise Nemrud ve Firavun olduğu”nu tespit ettiğinden, inkâr ve nifakın temsilcisi şahıslardan çok, afakta/kosmosda ve enfüste/pisikosda saklı iki büyük putu nazara vermiştir.
Bu ilmi ve manevi mücahedesinin neticesi olarak da “Cenab-ı Hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi… mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye ve san’at-ı şuuriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza, firavunluğa delâlet eden ene‘den, Sâni-i Zülcelâle râci olan Hüve tebârüz etti.” demiştir.
“Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümleri kuvve-i gadabiyenin ifratının mahsulü” (İşaret’ül İcaz) gördüğünden zalimlerin bizzat şahıslarıyla meşgul olmaktan ziyade bu zulümleri doğuran “gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin” (On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli) “pek çirkin, pek gaddârâne hakikî suretinin görünmesiyle” iştigal etmiştir.
Talebelerine verdiği son dersinde; “Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim” (Emirdağ Lahikası) diyerek farklı devirlerde istibdat rejimleri ve temsilcileriyle fiilen mücadelesini de zikretmiş ancak asıl “Risale-i Nur’un gerçi siyasetle alâkası yoktur, fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder.” diyerek bu mücadelenin arka planında inkâr fikriyle olan ilmi ve manevi mücahedesini nazara vermiştir.
Üçüncü Said devrinde dahiliye vekili Hilmi Bey’e yazdığı mektupta; dünya çapında “dehşetli bir kuvvetle gelen küfr-ü mutlak, istibdad-ı mutlak, sefahet-i mutlak cereyanın hakaik-ı Kur’âniyeyi terbiye-i medeniye yerine esas tutmak ve düstur-u hareket yapmakla” (Emirdağ Lahikası) durdurulabileceğini ifade ederken; öncelikle kuvve-i akliyenin felsefi mahsulü olan küfr-ü mutlakı, daha sonra kuvve-i gadabiyenin siyasi neticesi istibdad-ı mutlakı, en son ise kuvve-i şeheviyenin sanatta tesiriyle yayılan sefahat-ı mutlakı zikretmesi de alem-i insaniyet çapındaki çürümenin safhalarını idrak adına mânidardır.
Zaten kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviye dallarında felsefe, siyaset ve sanat sahalarında metafizik, etik ve estetik süreçleri başarıyla tamamlayıp fert, cemaat ve cemiyet dairelerinde fikir, aksiyon ve mana cihetiyle galebe etmeden insaniyet çapında hakimiyet rüyaları görmek veya muvakkat, mahalli başarıları evrensel planda süregelen mağlubiyetimizi setredecek bir perde olarak istimal etmenin ham zihinlere ait hayaller olduğunu kabul etmek gerekmektedir.
Tam bu çizgide Üstadımız Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’un neşrinin dünyevi ve uhrevi pek çok faydalarından beşini sıraladığı yerde; “Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmek” gibi en ulvi bir maksadı üçüncü sırada zikrederken; meselenin manevi yönünü teşkil eden “en mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmeği” birinci sırada; meselenin ilmi veçhesini işaretleyen “Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmeği” ikinci sırada ele alması, manevi ve ilmi basamakları bihakkın tamamlamadan ameli cephede muvaffakiyetin mümkün olmadığını anlama adına önemlidir. (21. Lem’a)
“Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek.” (20. Lem’a) gerektiğini ifade ederken de karşımızda sadece görünen ve bilinen maddi şahıslar ve organizasyonlar değil küfrü, zülmü ve sefahati adeta üretip, yayan manevi bir şahsiyet bulunduğunu belirtmiş ve buna karşı insan-ı kâmil huviyetinde bir cemaatle ilmi, ameli ve manevi mücahede edilmesi gerektiğini ihtar etmiştir.
“Eskişehir Hapishanesinde müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşısına dikilmiş” (Gençlik Rehberi) ve bu habis şahs-ı maneviyi temsil eden şeytanın şahsıyla tıpkı süfyanla şahsen karşılaşıp, görüştüğü gibi bizzat görüşmüş ve tartışmıştır.
Bunu hiç garipsememek gerekir zira; “Umur-u şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri ve o umurdaki kavâninin medarları olan ervâh-ı habise ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat’îdir.”
Evet; “İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyettedir. Eğer onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.” (29. Söz) tespiti bu vakayı izaha kafidir.
Şüphesiz “Bu acip ve komitecilik ve şahs-ı mânevî-i dalâletin tecavüzü zamanında bir şahs-ı mânevî müceddid olmak lâzım gelir.” (Emirdağ Lahikası) Lâkin, “Bu zaman hem îman ve din için hem hayat-ı içtimaî ve Şeriat için, hem hukuk-u amme ve siyaset-i İslamiye için gayet ehemmiyetli birer müceddid ister” ve “bu üç vezaifi birden bir şahısta yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, adeta kabil görülmemektedir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)
Maalesef, “efkâr-ı ammede, hayatperest insanların nazarında zahiren geniş ve hakimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaîye-i İslamiye ve siyaset-i dîniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli” ve “hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkarında o birinci vazifeden bin derece geniş göründüğünden” iman ve din cihetindeki ilmi ve manevi mücahede zamanla nazarlardan gizlenip, silinebilmektedir.
Daha üzüntü verici olan ehl-i hizmet içinde dahi bu avami bakışın tesiriyle “gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin” akılları Süfyan’ın arabaları, karısının çantalarıyla meşgul etmesi neticesinde ifsat cereyanıyla hakiki mücadelenin önünde ciddi bir zihni blokaj oluştuğunun fark edilmemesidir.
(Devam edecek)
[Seyid Nurfethi Erkal] 17.10.2019 [TR724]
Zira “’ilahi sanata gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilip, maddiyunlarca ilâh kabul edildiğini”, “eneyi kasten veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanların ise Nemrud ve Firavun olduğu”nu tespit ettiğinden, inkâr ve nifakın temsilcisi şahıslardan çok, afakta/kosmosda ve enfüste/pisikosda saklı iki büyük putu nazara vermiştir.
Bu ilmi ve manevi mücahedesinin neticesi olarak da “Cenab-ı Hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi… mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye ve san’at-ı şuuriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza, firavunluğa delâlet eden ene‘den, Sâni-i Zülcelâle râci olan Hüve tebârüz etti.” demiştir.
“Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümleri kuvve-i gadabiyenin ifratının mahsulü” (İşaret’ül İcaz) gördüğünden zalimlerin bizzat şahıslarıyla meşgul olmaktan ziyade bu zulümleri doğuran “gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin” (On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli) “pek çirkin, pek gaddârâne hakikî suretinin görünmesiyle” iştigal etmiştir.
Talebelerine verdiği son dersinde; “Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim” (Emirdağ Lahikası) diyerek farklı devirlerde istibdat rejimleri ve temsilcileriyle fiilen mücadelesini de zikretmiş ancak asıl “Risale-i Nur’un gerçi siyasetle alâkası yoktur, fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder.” diyerek bu mücadelenin arka planında inkâr fikriyle olan ilmi ve manevi mücahedesini nazara vermiştir.
Üçüncü Said devrinde dahiliye vekili Hilmi Bey’e yazdığı mektupta; dünya çapında “dehşetli bir kuvvetle gelen küfr-ü mutlak, istibdad-ı mutlak, sefahet-i mutlak cereyanın hakaik-ı Kur’âniyeyi terbiye-i medeniye yerine esas tutmak ve düstur-u hareket yapmakla” (Emirdağ Lahikası) durdurulabileceğini ifade ederken; öncelikle kuvve-i akliyenin felsefi mahsulü olan küfr-ü mutlakı, daha sonra kuvve-i gadabiyenin siyasi neticesi istibdad-ı mutlakı, en son ise kuvve-i şeheviyenin sanatta tesiriyle yayılan sefahat-ı mutlakı zikretmesi de alem-i insaniyet çapındaki çürümenin safhalarını idrak adına mânidardır.
Zaten kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviye dallarında felsefe, siyaset ve sanat sahalarında metafizik, etik ve estetik süreçleri başarıyla tamamlayıp fert, cemaat ve cemiyet dairelerinde fikir, aksiyon ve mana cihetiyle galebe etmeden insaniyet çapında hakimiyet rüyaları görmek veya muvakkat, mahalli başarıları evrensel planda süregelen mağlubiyetimizi setredecek bir perde olarak istimal etmenin ham zihinlere ait hayaller olduğunu kabul etmek gerekmektedir.
Tam bu çizgide Üstadımız Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’un neşrinin dünyevi ve uhrevi pek çok faydalarından beşini sıraladığı yerde; “Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmek” gibi en ulvi bir maksadı üçüncü sırada zikrederken; meselenin manevi yönünü teşkil eden “en mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmeği” birinci sırada; meselenin ilmi veçhesini işaretleyen “Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmeği” ikinci sırada ele alması, manevi ve ilmi basamakları bihakkın tamamlamadan ameli cephede muvaffakiyetin mümkün olmadığını anlama adına önemlidir. (21. Lem’a)
“Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek.” (20. Lem’a) gerektiğini ifade ederken de karşımızda sadece görünen ve bilinen maddi şahıslar ve organizasyonlar değil küfrü, zülmü ve sefahati adeta üretip, yayan manevi bir şahsiyet bulunduğunu belirtmiş ve buna karşı insan-ı kâmil huviyetinde bir cemaatle ilmi, ameli ve manevi mücahede edilmesi gerektiğini ihtar etmiştir.
“Eskişehir Hapishanesinde müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşısına dikilmiş” (Gençlik Rehberi) ve bu habis şahs-ı maneviyi temsil eden şeytanın şahsıyla tıpkı süfyanla şahsen karşılaşıp, görüştüğü gibi bizzat görüşmüş ve tartışmıştır.
Bunu hiç garipsememek gerekir zira; “Umur-u şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri ve o umurdaki kavâninin medarları olan ervâh-ı habise ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat’îdir.”
Evet; “İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyettedir. Eğer onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.” (29. Söz) tespiti bu vakayı izaha kafidir.
Şüphesiz “Bu acip ve komitecilik ve şahs-ı mânevî-i dalâletin tecavüzü zamanında bir şahs-ı mânevî müceddid olmak lâzım gelir.” (Emirdağ Lahikası) Lâkin, “Bu zaman hem îman ve din için hem hayat-ı içtimaî ve Şeriat için, hem hukuk-u amme ve siyaset-i İslamiye için gayet ehemmiyetli birer müceddid ister” ve “bu üç vezaifi birden bir şahısta yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, adeta kabil görülmemektedir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)
Maalesef, “efkâr-ı ammede, hayatperest insanların nazarında zahiren geniş ve hakimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaîye-i İslamiye ve siyaset-i dîniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli” ve “hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkarında o birinci vazifeden bin derece geniş göründüğünden” iman ve din cihetindeki ilmi ve manevi mücahede zamanla nazarlardan gizlenip, silinebilmektedir.
Daha üzüntü verici olan ehl-i hizmet içinde dahi bu avami bakışın tesiriyle “gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin” akılları Süfyan’ın arabaları, karısının çantalarıyla meşgul etmesi neticesinde ifsat cereyanıyla hakiki mücadelenin önünde ciddi bir zihni blokaj oluştuğunun fark edilmemesidir.
(Devam edecek)
[Seyid Nurfethi Erkal] 17.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Seyid Nurfethi Erkal
Nereden çıktı bu Halkbank davası? [Adem Yavuz Arslan]
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence beraberinde kalabalık bir heyetle Türkiye’ye doğru yol alırken New York’tan gelen bir ‘sondakika’ haberi özellikle ekonomik çevrelerde büyük bir dalgalanmaya yol açtı. New York Güney Bölge Savcılığı (NYSD) Halkbank hakkında “Dolandırıcılık ve kara para aklama” suçlamasıyla iddianame hazırladı. 45 sayfalık iddianameye göre Halkbank İran’a yönelik yaptırımların delinmesine aracılık etti. Halkbank hakkında 6 ayrı suçlamanın olduğu iddianamede “Halkbank eylemlerinin Türk hükümetinin üst düzey isimleri tarafından desteklenip korunduğu” öne sürüldü.
İddianamenin detayları ve bu davanın ne anlama geldiğine dair analize geçmeden biraz background vermekte fayda var. Çünkü iddianame haberinin duyulmasıyla birlikte kamuoyu söz konusu gelişmeyi Suriye Operasyonu ve Türkiye’ye yönelik yaptırımlara bağladı.
Hatta birçok gazeteci, siyasetçi ve akademisyen iddianameyi “Trump’ın hamlesi” olarak yorumladı.
Oysa ki söz konusu iddianame Hakan Atilla davasının devamı. Trump ile ilgisi ise sanıldığı gibi değil. Aksine Trump Hakan Atilla davasında Halkbank’a kesilen para cezasını (Söz konusu ceza idari bir yaptırım ve hükümet tarafından belirleniyor) öteliyordu. Bu davanın açılmasında ise etkisi yok. Kaldı ki Trump’ın NYSD savcılığı ile yıldızı hiçbir zaman barışmadı. Hatta Trump’ın başını ağrıtan bir çok soruşturma bu savcılıkça yürütülüyor. Dolayısıyla “Türkiye Suriye’ye operasyon başlattı, ABD’de yaptırım olarak Halkbank davasını açtı” tezi yanlış.
Kaldı ki Reza Zarrab olayını takip eden gazeteciler için bu dava sürpriz değil aksine gecikmiş bir dava.
Nitekim yaklaşık 2 yıl önceki dava sırasında yazdığım analizlerde (https://www.tr724.com/zarraba-sorulmayan-sorular) söz konusu davanın sadece Hakan Atilla’yı kapsadığını, Halkbank ve dönemin yöneticilerine yönelik yeni davaların kaçınılmaz olduğunu hatta Erdoğan ve AKP yöneticilerine yönelik ‘terörün finansmanı’ suçlaması gelirse şaşırılmaması gerektiğini anlatmıştım.
Sonuç itibariyle dün açıklanan iddianamenin Suriye Operasyonu ve Trump yönetiminin Türkiye’ye uygulamayı düşündüğü yaptırımlarla ilgisi yok.
20 MİLYAR DOLAR AKLANDI
Gelelim iddianamenin detaylarına…
New York Güney Bölge Savcısı Geoffrey Berman (Zarrab davasının hakimi Richard Berman’dı, bu davaya da o bakacak) Halkbank’ın İran’a yönelik yaptırımları delmek için geliştirilen sistemin merkezinde olduğunu söyledi. Berman, Halkbank’ın milyarlarca dolarlık petrol gelirinin yasalara aykırı bir şekilde İran’a aktarılması sürecinde aktif olarak yer aldığını, bu durumun da Türk hükümeti yetkililerince bilindiğini iddia etti. Bölge Savcısı, “Bankanın bu küstah eylemleri, bu düzenin desteklenmesi ve korunması için milyonlarca dolar rüşvet alan Türk hükümetinin üst düzey yetkilileri tarafından da desteklendi ve korundu. Halkbank’ın bir Amerikan mahkemesinde bu eylemlerinin hesabını verme zamanı geldi” diye konuştu.
İddianame de yasadışı işlemler şöyle tanımlandı: “ İran’ın petrol ve doğalgaz satışlarından elde ettiği ve Halkbank’ta tuttuğu paraların İran Hükümeti’ne aktarılmak üzere altın satın alınmasında kullanılması, aynı paraların ‘ikili ticaret’ kurallarına aykırı bir şekilde İran’a ihraç edilmemesi ve İranlıların yaptırımlarda getirilen istisnalara tabi olan gıda ve ilaç satın alım işlemi yapıyormuş gibi sahte bir şekilde gösterilmesinin sağlanması”
Halkbank’a yönelik 6 ayrı suçlama ise şöyle; “ABD’yi dolandırmak için komplo kurmak, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlal etmek için komplo kurmak, Bankacılık dolandırıcılığı, Bankacılık dolandırıcılığı yapmak için komplo kurmak, Kara para aklamak, Kara para aklamak için komplo kurmak”
İddianameye göre Halkbank üzerinden 20 milyar dolarlık yasadışı para aktarımı yapıldı. İddianamede Zarrab ile Halkbank yönetimi arasındaki rüşvet ilişkisi, düzenlenen sahte evraklar ve hayali ihracat ilişkisine dair detaylara yer veriliyor. Savcılara göre Halkbank üzerinden yapılan bu illegaliteye Türk hükümeti yetkilileri göz yumarak karşılığında milyonlarca dolar rüşvet aldı. Savcılar dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın yasadışı işlemler karşılığında 8.5 milyon dolar rüşvet aldığını , Hakan Atilla’nın da bankanın karıştığı illegal işlere dair ABD’lilerce uyarıldığını iddia ediyorlar. İddianamede Türkiye’deki 17 Aralık 2013 operasyonu sonrası Zarrab ve Aslan’ın tutuklandığını ancak Halkbank’ın para aklama işlerine devam ettiği iddiası da yer alıyor.
ATİLLA TÜRKİYE’YE DÖNDÜ ZARRAB KAYIP
Hatırlanacağı gibi dönemin Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla New York’taki davada kendisine yöneltilen 6 suçlamanın 5’inden suçlu bulunmuş ve 32 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Atilla geçtiğimiz temmuz ayında tahliye edilmiş ve ardından Türkiye’ye dönmüştü. Reza Zarrab ise hala savcılarla işbirliği yapıyor ve şu anda nerede olduğu bilinmiyor. Söz konusu dava kapsamında aralarında dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da bulunduğu 9 kişi hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Bu davaya bağlı olarak Amerikan Hazine Bakanlığı’nın Halkbank’a yönelik yaptırımlar açıklaması bekleniyordu ancak sızan bilgilere göre Başkan Trump bu yaptırımları engelledi. Amerikan medyasına yansıyan haberlere göre Trump söz konusu cezayı bekletmeye aldı. Dün açıklanan iddianamenin ve Suriye Operasyonunun beklemeye alınan cezayı nasıl etkileyeceği ise şimdilik bilinmiyor.
ERDOĞAN’IN ZARRAB KABUSU SÜRÜYOR
Öte yandan geçtiğimiz günlerde ABD medyasına yansıyan detaylara göre Başkan Trump Reza Zarrab’ın serbest kalması ve suçlamaların düşürülmesi için dönemin Dışişleri Bakanı Tillerson’a baskı yaptı. Beyaz Saray’da yapılan toplantıda Tillerson’a Adalet Bakanı ile konuşması ve davanın düşürülmesini sağlamasını söyleyen Trump Tillerson’dan “bu illegal bir iş olur, yargıya müdahaledir” cevabını aldı. ABD medyasındaki detaylara göre Trump Zarrab konusuyla yakından ilgilendi ve Zarrab’ı serbest bıraktırmak için yoğun çaba sarf etti. Hatırlanacağı gibi Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasından bu yana tüm devlet imkanlarını kullanan Erdoğan, Trump’tan Zarrab’ı resmen istemiş, eşi Emine Erdoğan’da Obama dönemi başkan yardımcısı Joe Biden’in eşinden Zarrab için ricacı olmuştu. Bütün çabalarına rağmen Zarrab’ı hapisten çıkartamayan Erdoğan, daha sonra Zarrab için iki kez ABD’ye nota vermişti. ABD medyasında yer alan kulis haberlere göre Erdoğan Zarrab için elindeki tüm imkanları sonuna kadar kullandı.
[Adem Yavuz Arslan] 17.10.2019 [TR724]
İddianamenin detayları ve bu davanın ne anlama geldiğine dair analize geçmeden biraz background vermekte fayda var. Çünkü iddianame haberinin duyulmasıyla birlikte kamuoyu söz konusu gelişmeyi Suriye Operasyonu ve Türkiye’ye yönelik yaptırımlara bağladı.
Hatta birçok gazeteci, siyasetçi ve akademisyen iddianameyi “Trump’ın hamlesi” olarak yorumladı.
Oysa ki söz konusu iddianame Hakan Atilla davasının devamı. Trump ile ilgisi ise sanıldığı gibi değil. Aksine Trump Hakan Atilla davasında Halkbank’a kesilen para cezasını (Söz konusu ceza idari bir yaptırım ve hükümet tarafından belirleniyor) öteliyordu. Bu davanın açılmasında ise etkisi yok. Kaldı ki Trump’ın NYSD savcılığı ile yıldızı hiçbir zaman barışmadı. Hatta Trump’ın başını ağrıtan bir çok soruşturma bu savcılıkça yürütülüyor. Dolayısıyla “Türkiye Suriye’ye operasyon başlattı, ABD’de yaptırım olarak Halkbank davasını açtı” tezi yanlış.
Kaldı ki Reza Zarrab olayını takip eden gazeteciler için bu dava sürpriz değil aksine gecikmiş bir dava.
Nitekim yaklaşık 2 yıl önceki dava sırasında yazdığım analizlerde (https://www.tr724.com/zarraba-sorulmayan-sorular) söz konusu davanın sadece Hakan Atilla’yı kapsadığını, Halkbank ve dönemin yöneticilerine yönelik yeni davaların kaçınılmaz olduğunu hatta Erdoğan ve AKP yöneticilerine yönelik ‘terörün finansmanı’ suçlaması gelirse şaşırılmaması gerektiğini anlatmıştım.
Sonuç itibariyle dün açıklanan iddianamenin Suriye Operasyonu ve Trump yönetiminin Türkiye’ye uygulamayı düşündüğü yaptırımlarla ilgisi yok.
20 MİLYAR DOLAR AKLANDI
Gelelim iddianamenin detaylarına…
New York Güney Bölge Savcısı Geoffrey Berman (Zarrab davasının hakimi Richard Berman’dı, bu davaya da o bakacak) Halkbank’ın İran’a yönelik yaptırımları delmek için geliştirilen sistemin merkezinde olduğunu söyledi. Berman, Halkbank’ın milyarlarca dolarlık petrol gelirinin yasalara aykırı bir şekilde İran’a aktarılması sürecinde aktif olarak yer aldığını, bu durumun da Türk hükümeti yetkililerince bilindiğini iddia etti. Bölge Savcısı, “Bankanın bu küstah eylemleri, bu düzenin desteklenmesi ve korunması için milyonlarca dolar rüşvet alan Türk hükümetinin üst düzey yetkilileri tarafından da desteklendi ve korundu. Halkbank’ın bir Amerikan mahkemesinde bu eylemlerinin hesabını verme zamanı geldi” diye konuştu.
İddianame de yasadışı işlemler şöyle tanımlandı: “ İran’ın petrol ve doğalgaz satışlarından elde ettiği ve Halkbank’ta tuttuğu paraların İran Hükümeti’ne aktarılmak üzere altın satın alınmasında kullanılması, aynı paraların ‘ikili ticaret’ kurallarına aykırı bir şekilde İran’a ihraç edilmemesi ve İranlıların yaptırımlarda getirilen istisnalara tabi olan gıda ve ilaç satın alım işlemi yapıyormuş gibi sahte bir şekilde gösterilmesinin sağlanması”
Halkbank’a yönelik 6 ayrı suçlama ise şöyle; “ABD’yi dolandırmak için komplo kurmak, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlal etmek için komplo kurmak, Bankacılık dolandırıcılığı, Bankacılık dolandırıcılığı yapmak için komplo kurmak, Kara para aklamak, Kara para aklamak için komplo kurmak”
İddianameye göre Halkbank üzerinden 20 milyar dolarlık yasadışı para aktarımı yapıldı. İddianamede Zarrab ile Halkbank yönetimi arasındaki rüşvet ilişkisi, düzenlenen sahte evraklar ve hayali ihracat ilişkisine dair detaylara yer veriliyor. Savcılara göre Halkbank üzerinden yapılan bu illegaliteye Türk hükümeti yetkilileri göz yumarak karşılığında milyonlarca dolar rüşvet aldı. Savcılar dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın yasadışı işlemler karşılığında 8.5 milyon dolar rüşvet aldığını , Hakan Atilla’nın da bankanın karıştığı illegal işlere dair ABD’lilerce uyarıldığını iddia ediyorlar. İddianamede Türkiye’deki 17 Aralık 2013 operasyonu sonrası Zarrab ve Aslan’ın tutuklandığını ancak Halkbank’ın para aklama işlerine devam ettiği iddiası da yer alıyor.
ATİLLA TÜRKİYE’YE DÖNDÜ ZARRAB KAYIP
Hatırlanacağı gibi dönemin Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla New York’taki davada kendisine yöneltilen 6 suçlamanın 5’inden suçlu bulunmuş ve 32 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Atilla geçtiğimiz temmuz ayında tahliye edilmiş ve ardından Türkiye’ye dönmüştü. Reza Zarrab ise hala savcılarla işbirliği yapıyor ve şu anda nerede olduğu bilinmiyor. Söz konusu dava kapsamında aralarında dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da bulunduğu 9 kişi hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. Bu davaya bağlı olarak Amerikan Hazine Bakanlığı’nın Halkbank’a yönelik yaptırımlar açıklaması bekleniyordu ancak sızan bilgilere göre Başkan Trump bu yaptırımları engelledi. Amerikan medyasına yansıyan haberlere göre Trump söz konusu cezayı bekletmeye aldı. Dün açıklanan iddianamenin ve Suriye Operasyonunun beklemeye alınan cezayı nasıl etkileyeceği ise şimdilik bilinmiyor.
ERDOĞAN’IN ZARRAB KABUSU SÜRÜYOR
Öte yandan geçtiğimiz günlerde ABD medyasına yansıyan detaylara göre Başkan Trump Reza Zarrab’ın serbest kalması ve suçlamaların düşürülmesi için dönemin Dışişleri Bakanı Tillerson’a baskı yaptı. Beyaz Saray’da yapılan toplantıda Tillerson’a Adalet Bakanı ile konuşması ve davanın düşürülmesini sağlamasını söyleyen Trump Tillerson’dan “bu illegal bir iş olur, yargıya müdahaledir” cevabını aldı. ABD medyasındaki detaylara göre Trump Zarrab konusuyla yakından ilgilendi ve Zarrab’ı serbest bıraktırmak için yoğun çaba sarf etti. Hatırlanacağı gibi Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasından bu yana tüm devlet imkanlarını kullanan Erdoğan, Trump’tan Zarrab’ı resmen istemiş, eşi Emine Erdoğan’da Obama dönemi başkan yardımcısı Joe Biden’in eşinden Zarrab için ricacı olmuştu. Bütün çabalarına rağmen Zarrab’ı hapisten çıkartamayan Erdoğan, daha sonra Zarrab için iki kez ABD’ye nota vermişti. ABD medyasında yer alan kulis haberlere göre Erdoğan Zarrab için elindeki tüm imkanları sonuna kadar kullandı.
[Adem Yavuz Arslan] 17.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Erdoğan istediğini aldı mı? [Levent Kenez]
Şimdilik ama elinde tutabilecek mi bundan sonra buna tanık olacağız.
Erdoğan ve temsil ettiği rejiminden kurtulmadığı sürece Türkiye kaybetmeye devam edeceği için Erdoğan’ın kazandığı her durum Türkiye için kayıptır. Herkes bunun farkında olmasa da böyle. Erdoğan’ın da demokrasiymiş, insan haklarıymış, ülkede huzurmuş gibi dertleri olmadığından bunun değişme ihtimali de yok. Bunlar olmadan da refah, ekonomik gelişme, barış ve özgürlük mümkün olmadığı somut örnekleri ile defalarca ispatlanmış bir gerçek. Ülkenin gençlerinin ve imkanı olan herkesin yurtdışına gitmeyi düşündüğü bir yerde zaten bunlardan bahsedilemeyeceğini yaşayarak görüyoruz.
Partisi içindeki tartışmaların önünü kesmişe benziyor. Bütün gündemin savaşa kitlendiği ülkede yeni parti kuracakların da seslerini çıkarması mümkün değil. Ordu savaşırken çıkıp da “Bu bizim savaşımız değil!” diyemeyeceklerini tahmin etmek zor değildi. Hele hamasi sözlerle epey beyin ütüleyen küçük eniştenin, Suriye konusunda artık tek söyleyebildiği “Ne yapıldıysa birlikte yapıldı”. En kritik zamanlarda susmayı şiar edinmiş korkak ve konjonktür manyağı diğer grubunda farklı davranması beklenmiyordu.
Millet İttifakı’nın dağılması yani esasen milliyetçi dalgayla İYİ Parti’nin ambale edilmesi, CHP’nin HDP’ye selam bile veremeyecek hale gelmesi, CHP’ye selam verirse İYİ partinin biz yokuz diyecek olması… CHP’nin içindeki modern görünümlü bol laik soslu tam faşistlerle az laik soslu konjonktür faşistleri arasında elektrik meydana gelmesi…
Bu operasyonu yerel seçimler öncesi yapamamış olmaktan dolayı ABD’ye kızgınlığı daha da katlanmıştır. Kârlı çıkıp çıkmadığını test etmek için çok basit bir tahmin yürütelim. İstanbul seçimleri bugün olsaydı ne olurdu? Tartışmasız AKP’nin adayı kazanırdı. Binali Yıldırım demiyorum herhangi bir adayı bile. HDP’lilerin çok önemli bir kısmı “Erdoğan kaybederse kazanmış sayılırız” bile demeyecek kadar öfkeli olarak, savaşa destek veren CHP’ye oy vermeyecekti. Zaten CHP’nin adayı da o şartlarda HDP’ye karşı dikkatli dil kullanmakta zorlanacaktı. AKP’lilerden küskünler tekrar eski partilerine oy verecekti. Milliyetçiliğin ve hamasetin zirve yaptığı bir ortamda MHP ve milliyetçi kesimler de fire vermeyecekti.
Kürt düşmanlığı üzerine kurulu Türkçü ve İslamcı propaganda çok etkili bir propagandadır. Ve yığınlar üzerindeki etkisi tahmin edilenden oldukça fazladır. Farklı argümanlarla, ülkenin seçim sonuçlarına göre yüzde 90’ına hitap eder. Muhalefetin ülkedeki mevcut şartlar paralelinde bunun önüne geçmesi pek mümkün değil. En basit iktidar politik dilin ve muhalefetin her eyleminin “din düşmanı”, “Türk düşmanı”, “devlet düşmanı” ve “terörist” olduğu zaman iktidarın çizdiği çemberden başka bir oyun alanı kalmaz. Bunu bugünkü muhalefette görüyoruz. Erdoğan’ın mağduriyet, savaş, vesayet, darbe yaşanmadan yaptığı kutuplaşmanın etkisinin fazla olmadığı sandıkta görüldü.
Tamamen propagandaya dayalı medya gücü ile sosyal medyayla haşır neşir gençler dışında büyük bir kitleyi etkilemek mümkün. O zaman Türk düşmanı değiliz bakın İYİ Parti burada, din düşmanı değiliz bakın Saadet burada gibi argümanların pek de değeri kalmıyor. Hiçbir şey yapmadan MHP’nin oy arttırdığı bir sonuç doğuruyor. Meclisin bir anlamının kalmadığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tek belirleyici olduğu yeni sistemde devletin bekası her zaman kazandırır.
Tek istisnası ekonomi…
Ben bazı yorumcuların söylediği artık ekonomik parametrelerinin de hükümeti değiştirmek için etkili olmadığı, ekonominin seçimlerdeki etki gücünün bahsedildiği kadar olmadığına katılmıyorum. Bu tezi desteklemek için verilen ülkelerin ekonomik ve demografik yapıları ve tarihi tecrübeleri Türkiye’den çok farklı. Ekonomi yani cebe giren para ve hayatta kalma Türkiye seçmeninde her zaman her kutsaldan daha belirleyicidir.
Gelelim işin o kısmına.
Sınır ötesi operasyonun bugün için gelinen noktasında nereye doğru evrileceği meçhul. Yurt içinde başarı diye sunulan şeylerin her birisi aslında ülkenin aleyhine gelişmeler.
YPG’nin yenildiğini, Amerikalıların satışına geldiğini ve mecburen Esed rejimi ile işbirliği yapmış olduğunu görüyoruz. Askeri olarak hava gücüne sahip ve ağır silahlar kullanan bir ordu ile hafif silahlarla baş etmesi zaten mümkün değildi. Onlar da ağır kayıplar vermektense en basiti seçtiler halihazırda kendilerini koruyacak güç ile işbirliği yaptılar. Zamanında Salih Müslim’i Ankara’da misafir eden aklın geldiği noktayı göstermesi açısından manidar. Şimdi ABD korumasında olduğu bilinen yapı Rus-İran destekli koalisyonun korumasında. Suriye’deki karar verici Rusya, Türkiye’ye mıntıka temizliği yaptırdıktan sonra bütün yabancı güçler ülkeden çıksın Türkiye’de sınırın kendi tarafına geçsin, bak zaten hava sahasını da kapattım dediğinde ne olacak?
Kimsenin inanmadığı zaten makyaj için söylenen 30 km güvenlik bölgesine Suriyelileri geri döndürme tamamen imkansız hale geldi. Rejimden kaçmış bu insanlar rejimin etrafını çevirdiği yerlere döner mi hiç? Kaldı ki ülkeden def ettiği için Esed’in memnun olduğu bu kalabalıkların ülkeye geri dönmesine Rusya-İran-Rejim koalisyonun yeşil ışık yakacağını düşünmek de abes.
Ülkeyi bekleyen en büyük tehlike bugün sınır içinde düşük yoğunluklu yaşanan PKK şiddet eylemlerinin bundan sonra artan bir ivme göstermesidir. Türkiye asla sınırlarını güven altın alamadığı gibi bu kez asimetrik ve gerilla taktiği çatışmaların daha fazla yaşanacağı bir sürece girmiştir. Suriye’nin kuzeydoğusunda yer alan Türkiye’ye karşı eylem içinde olmayan bir yapıyla anlaşmak ve politikalara etki etmek varken şimdi onu kuzeyden ve güneyden sıkıştırmanın sonuçları elbette olacak. PKK eylemleri ile etnik ayrışma hızlanacak ve Türkiye 90’lı yıllardan çok daha fazla bölünme ihtimali ile karşı karşı kalacak. Kürtler, Türkiye’nin ayrılıkçı savaş ve bölünme ihtimali yüzünden baskı altında tuttuğu ve haklarını tanımadığı bir milletten, Türkiye’nin nerede olursa olsun gidip saldırdığı bir millet olarak tescil edilmiştir. Kürtler, Afrika’da bir ülke kursa Türkiye savaş ilan eder tezi artık espri olmaktan çıkmıştır. Bütün dünyada psikolojik üstünlük sahada satışa uğrasa da Kürtlere geçmiştir. Bundan sonra AB ülkelerinde Türkiye’nin rahatsız olduğu ve engellemede çoğu zaman başarılı olduğu gelişmelere etkisi azalmıştır.
Bütün dünyada nefret objesi olmayı çok önemsemiyorlar. Türkiye’nin uluslararası arenada bütün tartışmalı konularda yalnız kalması demek değil sadece. Volkswagen örneğinde görüldüğü gibi yabancı yatırımcının bırakın gelmeyi mevcutların da çıkmayı hızlandıracakları bir sürece girdik. Yabancı sermaye gelmeyeceği gibi bankalarda boşalacak. Ambargolarla sıkıntı daha da artacak. Seneye turist olarak kim gelecek merak konusu. Sabah açık büfeden bütün günün yemeğini zulalayan turistleri bile mumla arayabiliriz. Türkiye’ye gitmenin savaşa, Kürtlerin öldürülmesine ve Erdoğan’a destek olacağı argümanını nasıl hızla yayıldığını görmek için internette kısa bir gezinti yeterli.
Elindeki göçmen kozu ile çok defa AB’nin sert tutum almasının önüne geçtiği bir gerçek. AB için yeni bir mülteci akını olmadığı sürece Suriye’de kim kimi öldürmüş pek önemli değil ancak IŞİD terörünün farkındalar. Göçmen kozunu elinden almanın daha az maliyetli olduğu noktaya doğru adım adım itiyor. Devamlı tehdit ede ede en sonunda Türkiye sınırına İsrail gibi duvar ördürecek, Ege’de de her ülkeden 10 tane gemiyle nöbet tutacak.
Siyaseten ilan edilmeyen ama pratikte uygulanacak ateşkesle ABD’ye ve batıya hala masada anlaşabiliyoruz mesajı vermeye çalışacak. İç kamuoyunda aldığı yeni ivmenin devam etmesi için kamuoyunu diri tutması gerekiyor. Bunu diri tutmak da en az oluşturmak kadar zor. Bu yüzden erken seçim dahil birçok şeyi deneyebilir. Hele hele ekonomi tepki vermeye ve yeni çatışmalar başlamadan.
[Levent Kenez] 17.10.2019 [TR724]
Erdoğan ve temsil ettiği rejiminden kurtulmadığı sürece Türkiye kaybetmeye devam edeceği için Erdoğan’ın kazandığı her durum Türkiye için kayıptır. Herkes bunun farkında olmasa da böyle. Erdoğan’ın da demokrasiymiş, insan haklarıymış, ülkede huzurmuş gibi dertleri olmadığından bunun değişme ihtimali de yok. Bunlar olmadan da refah, ekonomik gelişme, barış ve özgürlük mümkün olmadığı somut örnekleri ile defalarca ispatlanmış bir gerçek. Ülkenin gençlerinin ve imkanı olan herkesin yurtdışına gitmeyi düşündüğü bir yerde zaten bunlardan bahsedilemeyeceğini yaşayarak görüyoruz.
Partisi içindeki tartışmaların önünü kesmişe benziyor. Bütün gündemin savaşa kitlendiği ülkede yeni parti kuracakların da seslerini çıkarması mümkün değil. Ordu savaşırken çıkıp da “Bu bizim savaşımız değil!” diyemeyeceklerini tahmin etmek zor değildi. Hele hamasi sözlerle epey beyin ütüleyen küçük eniştenin, Suriye konusunda artık tek söyleyebildiği “Ne yapıldıysa birlikte yapıldı”. En kritik zamanlarda susmayı şiar edinmiş korkak ve konjonktür manyağı diğer grubunda farklı davranması beklenmiyordu.
Millet İttifakı’nın dağılması yani esasen milliyetçi dalgayla İYİ Parti’nin ambale edilmesi, CHP’nin HDP’ye selam bile veremeyecek hale gelmesi, CHP’ye selam verirse İYİ partinin biz yokuz diyecek olması… CHP’nin içindeki modern görünümlü bol laik soslu tam faşistlerle az laik soslu konjonktür faşistleri arasında elektrik meydana gelmesi…
Bu operasyonu yerel seçimler öncesi yapamamış olmaktan dolayı ABD’ye kızgınlığı daha da katlanmıştır. Kârlı çıkıp çıkmadığını test etmek için çok basit bir tahmin yürütelim. İstanbul seçimleri bugün olsaydı ne olurdu? Tartışmasız AKP’nin adayı kazanırdı. Binali Yıldırım demiyorum herhangi bir adayı bile. HDP’lilerin çok önemli bir kısmı “Erdoğan kaybederse kazanmış sayılırız” bile demeyecek kadar öfkeli olarak, savaşa destek veren CHP’ye oy vermeyecekti. Zaten CHP’nin adayı da o şartlarda HDP’ye karşı dikkatli dil kullanmakta zorlanacaktı. AKP’lilerden küskünler tekrar eski partilerine oy verecekti. Milliyetçiliğin ve hamasetin zirve yaptığı bir ortamda MHP ve milliyetçi kesimler de fire vermeyecekti.
Kürt düşmanlığı üzerine kurulu Türkçü ve İslamcı propaganda çok etkili bir propagandadır. Ve yığınlar üzerindeki etkisi tahmin edilenden oldukça fazladır. Farklı argümanlarla, ülkenin seçim sonuçlarına göre yüzde 90’ına hitap eder. Muhalefetin ülkedeki mevcut şartlar paralelinde bunun önüne geçmesi pek mümkün değil. En basit iktidar politik dilin ve muhalefetin her eyleminin “din düşmanı”, “Türk düşmanı”, “devlet düşmanı” ve “terörist” olduğu zaman iktidarın çizdiği çemberden başka bir oyun alanı kalmaz. Bunu bugünkü muhalefette görüyoruz. Erdoğan’ın mağduriyet, savaş, vesayet, darbe yaşanmadan yaptığı kutuplaşmanın etkisinin fazla olmadığı sandıkta görüldü.
Tamamen propagandaya dayalı medya gücü ile sosyal medyayla haşır neşir gençler dışında büyük bir kitleyi etkilemek mümkün. O zaman Türk düşmanı değiliz bakın İYİ Parti burada, din düşmanı değiliz bakın Saadet burada gibi argümanların pek de değeri kalmıyor. Hiçbir şey yapmadan MHP’nin oy arttırdığı bir sonuç doğuruyor. Meclisin bir anlamının kalmadığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tek belirleyici olduğu yeni sistemde devletin bekası her zaman kazandırır.
Tek istisnası ekonomi…
Ben bazı yorumcuların söylediği artık ekonomik parametrelerinin de hükümeti değiştirmek için etkili olmadığı, ekonominin seçimlerdeki etki gücünün bahsedildiği kadar olmadığına katılmıyorum. Bu tezi desteklemek için verilen ülkelerin ekonomik ve demografik yapıları ve tarihi tecrübeleri Türkiye’den çok farklı. Ekonomi yani cebe giren para ve hayatta kalma Türkiye seçmeninde her zaman her kutsaldan daha belirleyicidir.
Gelelim işin o kısmına.
Sınır ötesi operasyonun bugün için gelinen noktasında nereye doğru evrileceği meçhul. Yurt içinde başarı diye sunulan şeylerin her birisi aslında ülkenin aleyhine gelişmeler.
YPG’nin yenildiğini, Amerikalıların satışına geldiğini ve mecburen Esed rejimi ile işbirliği yapmış olduğunu görüyoruz. Askeri olarak hava gücüne sahip ve ağır silahlar kullanan bir ordu ile hafif silahlarla baş etmesi zaten mümkün değildi. Onlar da ağır kayıplar vermektense en basiti seçtiler halihazırda kendilerini koruyacak güç ile işbirliği yaptılar. Zamanında Salih Müslim’i Ankara’da misafir eden aklın geldiği noktayı göstermesi açısından manidar. Şimdi ABD korumasında olduğu bilinen yapı Rus-İran destekli koalisyonun korumasında. Suriye’deki karar verici Rusya, Türkiye’ye mıntıka temizliği yaptırdıktan sonra bütün yabancı güçler ülkeden çıksın Türkiye’de sınırın kendi tarafına geçsin, bak zaten hava sahasını da kapattım dediğinde ne olacak?
Kimsenin inanmadığı zaten makyaj için söylenen 30 km güvenlik bölgesine Suriyelileri geri döndürme tamamen imkansız hale geldi. Rejimden kaçmış bu insanlar rejimin etrafını çevirdiği yerlere döner mi hiç? Kaldı ki ülkeden def ettiği için Esed’in memnun olduğu bu kalabalıkların ülkeye geri dönmesine Rusya-İran-Rejim koalisyonun yeşil ışık yakacağını düşünmek de abes.
Ülkeyi bekleyen en büyük tehlike bugün sınır içinde düşük yoğunluklu yaşanan PKK şiddet eylemlerinin bundan sonra artan bir ivme göstermesidir. Türkiye asla sınırlarını güven altın alamadığı gibi bu kez asimetrik ve gerilla taktiği çatışmaların daha fazla yaşanacağı bir sürece girmiştir. Suriye’nin kuzeydoğusunda yer alan Türkiye’ye karşı eylem içinde olmayan bir yapıyla anlaşmak ve politikalara etki etmek varken şimdi onu kuzeyden ve güneyden sıkıştırmanın sonuçları elbette olacak. PKK eylemleri ile etnik ayrışma hızlanacak ve Türkiye 90’lı yıllardan çok daha fazla bölünme ihtimali ile karşı karşı kalacak. Kürtler, Türkiye’nin ayrılıkçı savaş ve bölünme ihtimali yüzünden baskı altında tuttuğu ve haklarını tanımadığı bir milletten, Türkiye’nin nerede olursa olsun gidip saldırdığı bir millet olarak tescil edilmiştir. Kürtler, Afrika’da bir ülke kursa Türkiye savaş ilan eder tezi artık espri olmaktan çıkmıştır. Bütün dünyada psikolojik üstünlük sahada satışa uğrasa da Kürtlere geçmiştir. Bundan sonra AB ülkelerinde Türkiye’nin rahatsız olduğu ve engellemede çoğu zaman başarılı olduğu gelişmelere etkisi azalmıştır.
Bütün dünyada nefret objesi olmayı çok önemsemiyorlar. Türkiye’nin uluslararası arenada bütün tartışmalı konularda yalnız kalması demek değil sadece. Volkswagen örneğinde görüldüğü gibi yabancı yatırımcının bırakın gelmeyi mevcutların da çıkmayı hızlandıracakları bir sürece girdik. Yabancı sermaye gelmeyeceği gibi bankalarda boşalacak. Ambargolarla sıkıntı daha da artacak. Seneye turist olarak kim gelecek merak konusu. Sabah açık büfeden bütün günün yemeğini zulalayan turistleri bile mumla arayabiliriz. Türkiye’ye gitmenin savaşa, Kürtlerin öldürülmesine ve Erdoğan’a destek olacağı argümanını nasıl hızla yayıldığını görmek için internette kısa bir gezinti yeterli.
Elindeki göçmen kozu ile çok defa AB’nin sert tutum almasının önüne geçtiği bir gerçek. AB için yeni bir mülteci akını olmadığı sürece Suriye’de kim kimi öldürmüş pek önemli değil ancak IŞİD terörünün farkındalar. Göçmen kozunu elinden almanın daha az maliyetli olduğu noktaya doğru adım adım itiyor. Devamlı tehdit ede ede en sonunda Türkiye sınırına İsrail gibi duvar ördürecek, Ege’de de her ülkeden 10 tane gemiyle nöbet tutacak.
Siyaseten ilan edilmeyen ama pratikte uygulanacak ateşkesle ABD’ye ve batıya hala masada anlaşabiliyoruz mesajı vermeye çalışacak. İç kamuoyunda aldığı yeni ivmenin devam etmesi için kamuoyunu diri tutması gerekiyor. Bunu diri tutmak da en az oluşturmak kadar zor. Bu yüzden erken seçim dahil birçok şeyi deneyebilir. Hele hele ekonomi tepki vermeye ve yeni çatışmalar başlamadan.
[Levent Kenez] 17.10.2019 [TR724]
Peter Schmeichel’in oğlu değil Kasper Schmeichel artık [Hasan Cücük]
Peter Schmeichel, Danimarka’nın yetiştirdiği en iyi kalecilerden biri olmakla kalmadı, dünyanın da en iyilerinden biri oldu. Euro 92’de Danimarka sürpriz bir şekilde şampiyon olurken, Peter Schmeichel kurtarışlarıyla başarının mimarıydı. Aynı başarısını Manchester United’da da devam ettirdi. Peter Schmeichel’in oğlu Kasper’da baba mesleğini seçti. Uzun süre babasının gölgesinde kalan Kasper, artık rüştünü ispat etmiş biri. Kaleci olmasının hikayesi ise başarısından daha ilginç.
8 yıl United kalesini koruyan Peter Schmeichel, 1999’da ‘Artık vücudum Premier Lig’i kaldırmıyor’ deyip sürpriz bir şekilde Sporting Lizbon yolunu tuttuğunda ailesi de beraberinde gidiyordu. Bu yolculuğun 13 yaşındaki oğul Kasper’in kalecilik serüveninin başlangıcı olacağını kimse bilmiyordu. Baba Peter, United’in kalesini koruduğu dönemde Kasper mahallerindeki kulüpte kanat veya forvet olarak futbol oynuyordu. Babası Sporting’in kalesini korurken, Kasper’da Estoril Praia kulübünde kaleci olarak yeşil sahalara adımını attı. Takımın iki kalecisi vardı. Antröner her devre birine görev veriyordu. Katıldıkları bir turnuvada Estoril Praia finale kadar gelirken, maça Kasper kalede başladı. Antröneri, kalede mükemmel duran Kasper’i ikinci devrede oyunda tuttu. Skor 4-0 olunca maçın son 10 dakikasında Kasper’i oyundan aldı. Bu turnuva Kasper’in kaleciliğe giden yolunu sonuna kadar açmıştı.
2001’de Peter Schmeichel yeniden İngiltere’ye, Kasper ise annesiyle Danimarka’ya döndü. Spor okulu Oure’ye kaydını yaptıran Kasper artık kararını vermişti; baba mesleği kaleciliği seçecekti. Hayatı artık futboldu. Antremanlardan boş kalan vaktinde arkadaşlarıyla futbol oynamaya devam ediyordu. Takımda kaleyi koruyan Kasper, okulda arkadaşlarıyla oynadığında ise ya orta saha veya forvet oynuyordu. Bu tercihinin faydasını bugün görüyor. Bir oyuncu gibi ayağını iyi kullanmasını okulda oynadığı futbol günlerine borçlu.
Oure’den sonra ülkenin köklü kulüplerinden bir zamanlar babasının kalesini koruduğu Bröndby’nün genç takımında forma giymeye başladı. 15 yaşındayken Manchester City’den ‘deneme antremanları’ için davet alan Kasper’in hayatında yeni bir dönem başlıyordu. Daha ilk antremanda menajer Kevin Keegan’in dikkatini çekiyordu. Antremanlar bittiğinde Kasper kaleye geçiyor, takımın iki forveti Nicolas Anelka ve Shaun Wright-Phillips ile menajer Kevin Keegan’in şutlarının hedefi oluyordu. Peş peşe gelen şutları kurtaran Kasper’in kendine güveni geliyordu. Bu kurtarışları 2002’de City ile sözleşme imzalamasının yolunu açıyordu.
Kasper, City ile sözleşme imzalamasına karşılık önünde ki önemli tecrübe vardı; David Seaman ve David James. Seaman, Kasper’e kol kanat geriyordu. Genç Kasper’e kalede soğukkanlı olmayı öğreten isim David Seaman olurken, James ise Kasper’e vucüdunu geliştirmeyi öğreten isimdi. Bu dönemde takımın en genç ismi olan Kasper’in bir başka önemli görevi ise, takımın kalesinin bir numaralısı David James’e kahve getirmekti. James’in kahvesi bittiğinde bir koşuda Kasper yanında bitiyordu. Bu durumdan ise asla yüksünmüyordu. Memnuniyetle yapıyordu.
City’de çok çalışmasına rağmen kalenin sahibi olamıyordu. Tam 5 kez farklı takımlara kiralık olarak gönderildi. 2007’de City’yi Stuart Pearce çalıştırmaya başlayınca Kasper Schmeichel’in sözleşmesini yeniledi. Artık kaleye geçme hayalini kuran Kasper’in ümitleri Joe Hart ve Andreas Isaksson’un transfer edilmesiyle yıkıldı. City’de kaleye geçme ümitleri yok olan Kasper sözlemesinin bitimesiyle birlikte takımdan ayrılmayı kafasına koydu.
2008-09 sezonu öncesi Hart ve Isaksson sakatlanınca sezona City kalesinde Kasper başladı. Bu zorunlu tercihi iyi kullanan Kasper, ilk 3 maçta kalesin gole kapattı. Özellikle ligin ikinci haftasında Arsenal’i 1-0 yenerken, Robin van Persie’nin penaltısını kurtarıp 3 puanın mimarı oldu. Bu performansının karşılığını sözleşme uzatma teklifi olarak alan Kasper bu kez ‘hayır’ diyordu. Çünkü, City’de verilen sözlere rağmen kale bir türlü teslim edilmemişti. Bir kez daha hayalkırıklığına uğramak istemiyordu.
2009’da City’den ayrılıp Notts County yolunu tutan Kasper sadece bir yıl sonra bu kez Leeds United’e gidiyordu. Leeds dönemide sadece bir sezon süren Kasper, 2011’de Leicester City’ye transfer oldu. Championship’te mücadele eden Leicester City, 2014’de Premier Lig’e yükselirken Kasper Schmeichel kaleyi koruduğu 19 maçın 9’unda gol yemiyordu. Kasper’in oynadığı maçlarda Leicester City kaybetmiyordu. 2014’te Leicester City, Premier Lig’in yeni üyesi olurken kalenin sahibi Kasper Schmeichel’di. 2015-16 sezonunda gelen tarihi şampiyonlukta pay sahiplerinin başında yine Kasper vardı.
Babasının izinden gidip kaleciliği seçen Kasper, 2013’ten beri Danimarka Milli Takımı’nın bir numaralısı olarak görev yapıyor. 50 kez milli formayı giyen Kasper, Danimarka’nın Euro 2020 eleme gruplarında İsviçre’yi 1-0 yendiği maçta yaptığı kurtarışlarla 3 puanı getiren isim oldu. 32 yaşındaki Kasper Schmeichel, kendini göstermesi uzun yıllar aldı ama babası kadar olmasa da çok iyi bir file bekçisi olduğunu hem Premier Lig’de hem de milli takımda gösterdi.
[Hasan Cücük] 17.10.2019 [TR724]
8 yıl United kalesini koruyan Peter Schmeichel, 1999’da ‘Artık vücudum Premier Lig’i kaldırmıyor’ deyip sürpriz bir şekilde Sporting Lizbon yolunu tuttuğunda ailesi de beraberinde gidiyordu. Bu yolculuğun 13 yaşındaki oğul Kasper’in kalecilik serüveninin başlangıcı olacağını kimse bilmiyordu. Baba Peter, United’in kalesini koruduğu dönemde Kasper mahallerindeki kulüpte kanat veya forvet olarak futbol oynuyordu. Babası Sporting’in kalesini korurken, Kasper’da Estoril Praia kulübünde kaleci olarak yeşil sahalara adımını attı. Takımın iki kalecisi vardı. Antröner her devre birine görev veriyordu. Katıldıkları bir turnuvada Estoril Praia finale kadar gelirken, maça Kasper kalede başladı. Antröneri, kalede mükemmel duran Kasper’i ikinci devrede oyunda tuttu. Skor 4-0 olunca maçın son 10 dakikasında Kasper’i oyundan aldı. Bu turnuva Kasper’in kaleciliğe giden yolunu sonuna kadar açmıştı.
2001’de Peter Schmeichel yeniden İngiltere’ye, Kasper ise annesiyle Danimarka’ya döndü. Spor okulu Oure’ye kaydını yaptıran Kasper artık kararını vermişti; baba mesleği kaleciliği seçecekti. Hayatı artık futboldu. Antremanlardan boş kalan vaktinde arkadaşlarıyla futbol oynamaya devam ediyordu. Takımda kaleyi koruyan Kasper, okulda arkadaşlarıyla oynadığında ise ya orta saha veya forvet oynuyordu. Bu tercihinin faydasını bugün görüyor. Bir oyuncu gibi ayağını iyi kullanmasını okulda oynadığı futbol günlerine borçlu.
Oure’den sonra ülkenin köklü kulüplerinden bir zamanlar babasının kalesini koruduğu Bröndby’nün genç takımında forma giymeye başladı. 15 yaşındayken Manchester City’den ‘deneme antremanları’ için davet alan Kasper’in hayatında yeni bir dönem başlıyordu. Daha ilk antremanda menajer Kevin Keegan’in dikkatini çekiyordu. Antremanlar bittiğinde Kasper kaleye geçiyor, takımın iki forveti Nicolas Anelka ve Shaun Wright-Phillips ile menajer Kevin Keegan’in şutlarının hedefi oluyordu. Peş peşe gelen şutları kurtaran Kasper’in kendine güveni geliyordu. Bu kurtarışları 2002’de City ile sözleşme imzalamasının yolunu açıyordu.
Kasper, City ile sözleşme imzalamasına karşılık önünde ki önemli tecrübe vardı; David Seaman ve David James. Seaman, Kasper’e kol kanat geriyordu. Genç Kasper’e kalede soğukkanlı olmayı öğreten isim David Seaman olurken, James ise Kasper’e vucüdunu geliştirmeyi öğreten isimdi. Bu dönemde takımın en genç ismi olan Kasper’in bir başka önemli görevi ise, takımın kalesinin bir numaralısı David James’e kahve getirmekti. James’in kahvesi bittiğinde bir koşuda Kasper yanında bitiyordu. Bu durumdan ise asla yüksünmüyordu. Memnuniyetle yapıyordu.
City’de çok çalışmasına rağmen kalenin sahibi olamıyordu. Tam 5 kez farklı takımlara kiralık olarak gönderildi. 2007’de City’yi Stuart Pearce çalıştırmaya başlayınca Kasper Schmeichel’in sözleşmesini yeniledi. Artık kaleye geçme hayalini kuran Kasper’in ümitleri Joe Hart ve Andreas Isaksson’un transfer edilmesiyle yıkıldı. City’de kaleye geçme ümitleri yok olan Kasper sözlemesinin bitimesiyle birlikte takımdan ayrılmayı kafasına koydu.
2008-09 sezonu öncesi Hart ve Isaksson sakatlanınca sezona City kalesinde Kasper başladı. Bu zorunlu tercihi iyi kullanan Kasper, ilk 3 maçta kalesin gole kapattı. Özellikle ligin ikinci haftasında Arsenal’i 1-0 yenerken, Robin van Persie’nin penaltısını kurtarıp 3 puanın mimarı oldu. Bu performansının karşılığını sözleşme uzatma teklifi olarak alan Kasper bu kez ‘hayır’ diyordu. Çünkü, City’de verilen sözlere rağmen kale bir türlü teslim edilmemişti. Bir kez daha hayalkırıklığına uğramak istemiyordu.
2009’da City’den ayrılıp Notts County yolunu tutan Kasper sadece bir yıl sonra bu kez Leeds United’e gidiyordu. Leeds dönemide sadece bir sezon süren Kasper, 2011’de Leicester City’ye transfer oldu. Championship’te mücadele eden Leicester City, 2014’de Premier Lig’e yükselirken Kasper Schmeichel kaleyi koruduğu 19 maçın 9’unda gol yemiyordu. Kasper’in oynadığı maçlarda Leicester City kaybetmiyordu. 2014’te Leicester City, Premier Lig’in yeni üyesi olurken kalenin sahibi Kasper Schmeichel’di. 2015-16 sezonunda gelen tarihi şampiyonlukta pay sahiplerinin başında yine Kasper vardı.
Babasının izinden gidip kaleciliği seçen Kasper, 2013’ten beri Danimarka Milli Takımı’nın bir numaralısı olarak görev yapıyor. 50 kez milli formayı giyen Kasper, Danimarka’nın Euro 2020 eleme gruplarında İsviçre’yi 1-0 yendiği maçta yaptığı kurtarışlarla 3 puanı getiren isim oldu. 32 yaşındaki Kasper Schmeichel, kendini göstermesi uzun yıllar aldı ama babası kadar olmasa da çok iyi bir file bekçisi olduğunu hem Premier Lig’de hem de milli takımda gösterdi.
[Hasan Cücük] 17.10.2019 [TR724]
Bay martıyı takdimimdir! [M.Nedim Hazar]
J.Luis Borges, sıra dışı çalışması Düşsel Varlıklar Kitabı’nda Wisconsin ve Minnesota kereste kamplarında anlatılan bir masal kahramanından bahseder. Hidebehind isimli bu düşsel varlık ilk etapta insana bir zarar vermese de huysuzlandırmasıyla kafasını yemesini sağlayabilirmiş. Adından da anlaşıldığı gibi Hidebehind insanın hep arkasında duran, ne kadar hızlı dönerse dönsün bir türlü görmesinin mümkün olmadığı bir düşsel varlık. Zaman geçtikçe zalimleşen bu yaratığın daha sonra birçok oduncuyu ensesinden ısırıp öldürdükten sonra yemesine rağmen, kimsenin görmediği söylenir olmuş…
İngiliz medyası nicedir bu Hidebehind’e benzer bir yaratık, daha doğrusu insandan bahsedip durur. Bu yaratık Amerika’da olduğu gibi odunculara musallat olmuyor. Ve daha önemlisi onu gören oluyor, en doğrusu Hidebehind’in aksine onu görmeyen yok. Onu görmeyen tek kişi ise, oduncu yerine musallat olduğu TV muhabirleri.
İsmi Paul Yarrow olan bu kişi TV muhabirlerinin arkasına gelip ekrana çıkan milyonlarca sıradan insandan biri gibi görünse de, bu işi profesyonel olarak yapıyor. Ve bugüne kadar yaklaşık 100 kere yapmış bu işi.
İngiliz Paul Yarrow, hiç bir haber kuruluşuna bağlı olmamasına rağmen pek çok canlı yayında boy göstermiş. İngiltere’de gizemli bir yıldız haline gelen Yarrow’un 100’ü aşkın canlı yayında göründüğü biliniyor. BBC, ITV, Channel 4, Sky News, El Cezire gibi kanallarının muhabirlerinin arkasından ekrana bakan ya da gazete okuyan bu “İngiliz martı”dan en çok muzdarip olanlar ise TV muhabirleri.
Canavarımızın toplu eserlerini şu linkten bulabilirsiniz: https://www.1000londoners.com/londoners/paul-yarrow/
Esasen Yarrow’un bu işe yeni başladığını söylemek mümkün de değil. Bir tür medya maydanozu olan Yarrow, konuşulmaktan, gündem olmaktan çok hoşlanan biri. Ne var ki kader ona cömert davranmamış ve maalesef sıradan bir işçi olmaktan ileri gidememiş. İli yıl önce bir tür Altın Kalpli İnsan ödülünü de alan kahraman canavarımız hayatının acılar içinde geçtiğini söylemiş o dönem tüm gazetelere. 14 yaşından itibaren yatalak olan anneannesine bakan Paul’un üye olduğu ve katıldığı kampanya sayısı bilinmiyor. Akıl Sağlığı Sorunları Derneği’ne de üyeliği bulunuyor, kiracılar Derneği’ne de!
Amerika’da masal canavarı olarak odunculara musallat olan Paul Yarrow karakteri, Avrupa’da muhabir ensesine binerek şöhretin sınırlarını zorluyor!
Bugünlerde 50 yaşını aşmış, epey kilo almış ve yaşlanmış olan Yarrow, aslında yaptığı işin bir felsefesi olduğunu da söylüyor. Kendisine sorulduğunda “Ekran sadece güzel kadınların ve yakışıklı erkeklerin olmamalı. Çirkinlerin de görünmeye hakkı var ve ben bunu başardım” diyor gururla. Toplumda görünür olamamanın sinsi bir intikamı olarak yapıyor bu işleri kahramanımız. Belki bir hastalık, belki sosyal kaygı emin değilim ama Yarrow’un modern tarihe “fon martısı” olarak geçtiğini söylemek mümkün.
[M.Nedim Hazar] 17.10.2019 [TR724]
İngiliz medyası nicedir bu Hidebehind’e benzer bir yaratık, daha doğrusu insandan bahsedip durur. Bu yaratık Amerika’da olduğu gibi odunculara musallat olmuyor. Ve daha önemlisi onu gören oluyor, en doğrusu Hidebehind’in aksine onu görmeyen yok. Onu görmeyen tek kişi ise, oduncu yerine musallat olduğu TV muhabirleri.
İsmi Paul Yarrow olan bu kişi TV muhabirlerinin arkasına gelip ekrana çıkan milyonlarca sıradan insandan biri gibi görünse de, bu işi profesyonel olarak yapıyor. Ve bugüne kadar yaklaşık 100 kere yapmış bu işi.
İngiliz Paul Yarrow, hiç bir haber kuruluşuna bağlı olmamasına rağmen pek çok canlı yayında boy göstermiş. İngiltere’de gizemli bir yıldız haline gelen Yarrow’un 100’ü aşkın canlı yayında göründüğü biliniyor. BBC, ITV, Channel 4, Sky News, El Cezire gibi kanallarının muhabirlerinin arkasından ekrana bakan ya da gazete okuyan bu “İngiliz martı”dan en çok muzdarip olanlar ise TV muhabirleri.
Canavarımızın toplu eserlerini şu linkten bulabilirsiniz: https://www.1000londoners.com/londoners/paul-yarrow/
Esasen Yarrow’un bu işe yeni başladığını söylemek mümkün de değil. Bir tür medya maydanozu olan Yarrow, konuşulmaktan, gündem olmaktan çok hoşlanan biri. Ne var ki kader ona cömert davranmamış ve maalesef sıradan bir işçi olmaktan ileri gidememiş. İli yıl önce bir tür Altın Kalpli İnsan ödülünü de alan kahraman canavarımız hayatının acılar içinde geçtiğini söylemiş o dönem tüm gazetelere. 14 yaşından itibaren yatalak olan anneannesine bakan Paul’un üye olduğu ve katıldığı kampanya sayısı bilinmiyor. Akıl Sağlığı Sorunları Derneği’ne de üyeliği bulunuyor, kiracılar Derneği’ne de!
Amerika’da masal canavarı olarak odunculara musallat olan Paul Yarrow karakteri, Avrupa’da muhabir ensesine binerek şöhretin sınırlarını zorluyor!
Bugünlerde 50 yaşını aşmış, epey kilo almış ve yaşlanmış olan Yarrow, aslında yaptığı işin bir felsefesi olduğunu da söylüyor. Kendisine sorulduğunda “Ekran sadece güzel kadınların ve yakışıklı erkeklerin olmamalı. Çirkinlerin de görünmeye hakkı var ve ben bunu başardım” diyor gururla. Toplumda görünür olamamanın sinsi bir intikamı olarak yapıyor bu işleri kahramanımız. Belki bir hastalık, belki sosyal kaygı emin değilim ama Yarrow’un modern tarihe “fon martısı” olarak geçtiğini söylemek mümkün.
[M.Nedim Hazar] 17.10.2019 [TR724]
Osmanlı’nın parçalanması bitmedi! [Alper Ender Fırat]
Bulduğum yazıyı okumaya çalışıyorum, bir o kadar yöneticilerden açıklama dinliyorum ama Türkiye’nin Suriye’ye niye girdiğini ve ne yapmaya çalıştığını tam olarak anlayamıyorum. Esed Rejimi’nin toprak bütünlüğünü koruması için oradaki Kürtleri mi korkutup rejimle ittifak yapmaya mı zorluyoruz; Kürtlere haddini mi bildiriyoruz; yoksa yıllarca silahlandırıp, istihbarat servislerinin kontrolüne verdiğimiz IŞİD gibi örgütlere sahip mi çıkıyoruz. Ya da trollerin tabanı gazladığı gibi Emevi Camiinde Cuma kılmaya mı çıktık?
Suriye’ye girmemiz ABD’nin mi işine yarıyor yoksa Rusya’nın mı? Kürtler mi bizden korkacak Esed Rejimi mi? Daha da önemlisi bize ne faydası olacak? Hiçbir şeyin öngörülemediği karmakarışık bir bataklığa sürüklediler Türkiye’yi. Yola çıkarken iki adım sonrasını hesap edemeyen, acziyet abidesi hükümetin ne yapmaya çalıştığını kimse bilmiyor.
Bu kadar kötü bir karar ancak kast-ı mahsusa ile alınır diye düşünmüyor değilim. Yoksa yüz yıl sonra Osmanlı’nın parçalanma işinin tamamlanması çalışmaları mı var?
1900’lü yılların başından itibaren Osmanlı’yı oluşturan temel sac ayakları bir bir bünyeden atıldı. Bilindiği gibi Osmanlı bu coğrafyada yaşayan kavimler, ırklar, dinler ve inançların oluşturduğu bir devlet olarak varlığını sürdürmekteydi. Gayrı müslim olmalarına rağmen Ermeniler ve Rumlar devletin en önemli unsurlarından ikisini teşkil ediyordu.
Bu birlikten Ermenileri kırıp döküp yok edip uzaklaştırdılar, sonra da Rumları Anadolu’dan kazıdılar. Bu topraklarda bin yıl beraber yaşadığımız bu iki kavimle aramıza Çin Seddinden çok daha yüksek duvarlar örüldü. Bütün bunları vatan, millet, bayrak üçgenini kullanarak yaptılar. Devletin Ermeniler ve Rumlar konusunda hiç yorulmadan düşmanlık tezlerine sarılmasını bu gözle bir daha okumakta fayda var.
Bunun yanlışlığını, o yanlışlardan sonra bugün Osmanlı’nın yeniden ortaya çıkartılma gayretlerindeki saçmalığı anlatmaya uğraşıyorum. Osmanlı’nın yıkılma konusundaki defterin henüz kapanmamış olduğunu söylemeye çalışıyorum. Geriye kalan Kürtler kopartılıncaya kadar da bu defterin açık kalacağını söylemek yanlış olmaz. Üstelik bunu yine vatan-millet-bayrak sloganlarıyla yapıyorlar. Bu birliktelik Kürtlerin yoğun çabalarıyla ayakta duruyor. Devlet gücünü kullanan bir şebeke Kürtlerin Türklerle olan bütün duygusal bağlarını yok etmeye ant içmişçesine onlara saldırıyor.
Diğer yandan da orduyu talan ediyor. Hatırlayacaksınız yüz yıl önce Osmanlı parçalanırken ordu, paşaların kişisel siyasi hesaplarıyla perişan edilmişti. Tam yüzyıl sonra bugün de farklı bir şekilde ordu perişan edilmiş durumda.
15 Temmuz tiyatrosu bahane edilerek, Suriye ve Ortadoğu bataklığına girmeye karşı çıkan ne kadar subay varsa tutuklanıp ordudan atıldı, bu da yetmez gibi sahada bizzat çatışan, savaşan subaylar ülkeye döner dönmez ahmakça suçlamalarla hapse atılıyor.
En son dün şehit olan üstteğmen Çelebi Bozbıyık da 16 Temmuz’da gözaltına alınmış, ters kelepçeli olarak günlerce nezarette kalmış, vatan haini ilan edilmişti. Soruşturması devam ederken Suriye’de şehit olduğu haberi geldi. Bütün Türk ordusunun böylesi bir süreçten geçtiğini bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Ordu, ülkesi için canını veren hainlerle(!) dolu. Onların hakkıyla savaşmasına da müsaade etmiyorlar. Dağıtılmış, talan edilmiş, hapsedilmiş savaştırılmayan bir ordu var karşımızda. Sahada ordusu mağlup olan bir ülkenin nereye döneceğini kimse kestiremez, ama kesinlikle iyi bir yere dönmeyeceğini de bilmekte fayda var!
Ailesi ve kendisi iliklerine kadar suça bulaşmış Recep T. Erdoğan’ın iş bilmezliğinde ülke bilinmeyen bir ufka doğru hızla hareket ederken millet de oyları ve kamuoyu desteğiyle bu karanlık sürece destek veriyor. Yani anlayacağınız maç bittiğinde ödenecek diyet için kimsenin söyleyecek bir sözü yok.
[Alper Ender Fırat] 17.10.2019 [TR724]
Suriye’ye girmemiz ABD’nin mi işine yarıyor yoksa Rusya’nın mı? Kürtler mi bizden korkacak Esed Rejimi mi? Daha da önemlisi bize ne faydası olacak? Hiçbir şeyin öngörülemediği karmakarışık bir bataklığa sürüklediler Türkiye’yi. Yola çıkarken iki adım sonrasını hesap edemeyen, acziyet abidesi hükümetin ne yapmaya çalıştığını kimse bilmiyor.
Bu kadar kötü bir karar ancak kast-ı mahsusa ile alınır diye düşünmüyor değilim. Yoksa yüz yıl sonra Osmanlı’nın parçalanma işinin tamamlanması çalışmaları mı var?
1900’lü yılların başından itibaren Osmanlı’yı oluşturan temel sac ayakları bir bir bünyeden atıldı. Bilindiği gibi Osmanlı bu coğrafyada yaşayan kavimler, ırklar, dinler ve inançların oluşturduğu bir devlet olarak varlığını sürdürmekteydi. Gayrı müslim olmalarına rağmen Ermeniler ve Rumlar devletin en önemli unsurlarından ikisini teşkil ediyordu.
Bu birlikten Ermenileri kırıp döküp yok edip uzaklaştırdılar, sonra da Rumları Anadolu’dan kazıdılar. Bu topraklarda bin yıl beraber yaşadığımız bu iki kavimle aramıza Çin Seddinden çok daha yüksek duvarlar örüldü. Bütün bunları vatan, millet, bayrak üçgenini kullanarak yaptılar. Devletin Ermeniler ve Rumlar konusunda hiç yorulmadan düşmanlık tezlerine sarılmasını bu gözle bir daha okumakta fayda var.
Bunun yanlışlığını, o yanlışlardan sonra bugün Osmanlı’nın yeniden ortaya çıkartılma gayretlerindeki saçmalığı anlatmaya uğraşıyorum. Osmanlı’nın yıkılma konusundaki defterin henüz kapanmamış olduğunu söylemeye çalışıyorum. Geriye kalan Kürtler kopartılıncaya kadar da bu defterin açık kalacağını söylemek yanlış olmaz. Üstelik bunu yine vatan-millet-bayrak sloganlarıyla yapıyorlar. Bu birliktelik Kürtlerin yoğun çabalarıyla ayakta duruyor. Devlet gücünü kullanan bir şebeke Kürtlerin Türklerle olan bütün duygusal bağlarını yok etmeye ant içmişçesine onlara saldırıyor.
Diğer yandan da orduyu talan ediyor. Hatırlayacaksınız yüz yıl önce Osmanlı parçalanırken ordu, paşaların kişisel siyasi hesaplarıyla perişan edilmişti. Tam yüzyıl sonra bugün de farklı bir şekilde ordu perişan edilmiş durumda.
15 Temmuz tiyatrosu bahane edilerek, Suriye ve Ortadoğu bataklığına girmeye karşı çıkan ne kadar subay varsa tutuklanıp ordudan atıldı, bu da yetmez gibi sahada bizzat çatışan, savaşan subaylar ülkeye döner dönmez ahmakça suçlamalarla hapse atılıyor.
En son dün şehit olan üstteğmen Çelebi Bozbıyık da 16 Temmuz’da gözaltına alınmış, ters kelepçeli olarak günlerce nezarette kalmış, vatan haini ilan edilmişti. Soruşturması devam ederken Suriye’de şehit olduğu haberi geldi. Bütün Türk ordusunun böylesi bir süreçten geçtiğini bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Ordu, ülkesi için canını veren hainlerle(!) dolu. Onların hakkıyla savaşmasına da müsaade etmiyorlar. Dağıtılmış, talan edilmiş, hapsedilmiş savaştırılmayan bir ordu var karşımızda. Sahada ordusu mağlup olan bir ülkenin nereye döneceğini kimse kestiremez, ama kesinlikle iyi bir yere dönmeyeceğini de bilmekte fayda var!
Ailesi ve kendisi iliklerine kadar suça bulaşmış Recep T. Erdoğan’ın iş bilmezliğinde ülke bilinmeyen bir ufka doğru hızla hareket ederken millet de oyları ve kamuoyu desteğiyle bu karanlık sürece destek veriyor. Yani anlayacağınız maç bittiğinde ödenecek diyet için kimsenin söyleyecek bir sözü yok.
[Alper Ender Fırat] 17.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
