Die Welt: ABD yaptırımları sürerse devlet iflas eder

Alman Die Welt gazetesi , Trump’ın Türkiye’ye dair yaptırımlarına ilişkin bir yazı yayınladı. Yazıda iki bakanın mal varlıklarına el koyma kararına dair ‘ekonomik bir anlamı olmadığı’ yorumu yapılırken, buna rağmen liranın hızlı değer kaybına dikkat çekilerek, yaptırımların çapının büyümesi halinde devletin iflas edebileceği yorumuna yer verildi.

Die Welt , Trump yönetiminin Türkiye dair yaptırım açıklamalarını ve hemen ardından gelen iki bakanın mal varlıklarına el konulması yaptırımına dair “Aslında açıklanan yaptırımların ekonomik açıdan anlamı yok, ama büyük bir felaketin yaklaşmakta olduğunun sinyalini veriyorlar” yorumunda bulundu.

‘Yaptırım krizi’ sonrası neler yaşanabilir?

İki ülkenin NATO partneri olmasına rağmen ABD tarafının ihtilafı tırmandırdığı görüşünü dillendiren gazete, “Cumhurbaşkanı Erdoğan taviz vermez ve ek yaptırımlar yürürlüğe girerse sonuçları daha vahim olur ve devletin iflasına kadar varabilir” yorumunda bulundu.

Papaz Brunson konusuyla gerilimin tırmandığını hatırlatan gazete, Erdoğan’ın “ver papazı al papazı” politikası güttüğü yorumunda bulundu

DZ Bank‘ın döviz uzmanı Sören Hettler’in “Yatırımcılar yeni yaptırımların geleceğinden korkuyor, çünkü her iki taraf da taviz vermeye hazır gibi durmuyor” yorumuna da yazıda aktaran Die Welt , Türkiye’nin geçen yıl Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’ndan 1.8 milyar dolarlık bir kredi miktarıyla en çok borç alan ülke olduğunu, Türkiye’nin uluslararası mali kuruluşlardan borç almasının engellenmesine dönük yaptırım tasarının ABD Senatosu’na sunulduğunu ve bunun kabul edilmesi durumunda Türkiye’ye ağır darbe olacağı yorumunda bulundu.

Mevcut durumdaki liranın değer kaybını “kredi balonu” tanımıyla şöyle yorumladı: “Nedeni, başarısız darbe girişiminden sonra, hükümet ve Merkez Bankası’nın durgunluğu önlemek için ekonomiye yoğun şekilde para dökmesi. Bu sayede krizin önlenmesinin ardından teşvik önlemleri geri çekilmedi. Ekonomik büyüme oranı yüzde 7’yi geçti, ama aynı zamanda kredi balonu oluştu ve enflasyon gemi azıya aldı. Halihazırda resmi kurumlar bile böyle bir sorunun olduğu kabul ediyor”

YABANCI SERMAYE KAÇTI

Gazete, Temmuz ayı enflasyon rakamının yüzde 16’yı geçmesine rağmen faizin yüzde 17.75’te kaldığını ve Erdoğan’ın faizin yükselmesine engel olduğunu, bu yüzden enflasyon düştükten sonra değerli kağıtlardan geriye elinde asgari gelir kalan yabancı yatırımcıların Türkiye’den çekildiğini, yabancı sermayenin kaçtığını yazdı.

‘Dünyada Türkiye kadar yabancı sermayeye bağımlı başka ülke olmadığı’ yorumunda bulunan Die Welt , bu durumu “Erdoğan’ın iktidarında bu bağımlılık git gide büyüdü. Çünkü ülke sürekli olarak ihraç ettiğinden çok ithal ediyor. Bu yüzden sürekli artan cari açığın GSYİH’ya (Milli Gelir) göre oranı 2016’da yüzde 3.8’ken, 2017’de yüzde 5.5’e yükseldi. Bu cari işlemler açığı ancak ülkeye sürekli akan yabancı sermaye varsa —şu sıra günde 200 milyon dolar civarında- telafi edilebilir.” şeklinde yazdı.

TÜRKİYE’NİN EN ZAYIF, EN SAVUNMASIZ NOKTASINI ABD YÖNETİMİ KASTEN KULLANIYOR

Alman gazete yorumlarını iflas hatırlatmasıyla şu şekilde sonlandırdı: “Türkiye’nin bu en zayıf, en savunmasız noktasını ABD yönetimi kasten bariz şekilde kullanıyor. Senato’daki yaptırımlar kabul edilirse tam da ülkeye yabancı sermaye akışını hedef alacak. Bu akış durursa Sören Hettler’in öngörüsüne göre basit şekilde liranın değer kaybıyla sınırlı kalmaz, ödemeler dengesi krizi riski artar. O zaman iflaslara ve ödemelerin yapılamaması noktasına gelinir ki devlet de kendisini bu durumda bulabilir, bankalar türbülansa girer ve insanlar birikimlerini kaybedebilir.”

[TR724] 4.8.2018

Zühtü Arslan’ın makam odası kaç metre? [Bülent Korucu]


Hani derler ya; yalancı kendiyle yüzleşip suçunu kabullenmezse daha büyük yalan söylemek zorunda kalır. Anayasa Mahkemesi de ilk hukuk cinayetini sürdürebilmek için her gün daha büyük katliamlara girişiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hukuksuzluklarını örtebilmek uğruna şekilden şekile giriyor. Eski çağlarda saray soytarılarının yapmadığı komikliklerle tarihe geçiyor. Soytarıların günahını almayalım, onların komikliği sadece sultanı güldürüyordu, AYM’nin trajikomik kararları yüzbinlerin canını yakıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin son kararlarına şöyle bir göz atın onların yerinde olmak istemezsiniz. Mesela tutuklu yargıç Mehmet Hani Baki’nin “16 kişilik koğuşta 25 kişi kalıyoruz. Sırayla tuvaletin önündeki yer yatağında yatmak zorunda kalıyoruz. Bu insan haklarına aykırıdır.” içerikli talebini reddetti. Gerekçe manidar; “mutfak ve havalandırma dahil 4.25 metrekare alan yeterlidir!” diyor AYM. Uyanık müteahhitlerin otopark ve bilimum alanları dairenin metrekaresine dahil etmesi gibi bir şey. 130 metrekare diye ev alıp 80 metrekareye sıkışan maketten ev mağdurları vardı; şimdi AYM neredeyse gardiyanların kullandığı alanı bile tutukluların hesabına yazacak. Gerekçe de hazır: onlara hizmet ediyorlar.

AYM’nin kararı öncelikle teknik açıdan yanlış. Mahkeme, vekaleten insan hakları ihlal başvurularına bakabiliyor. Yetkinin asıl sahibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, koğuşlarda yaklaşık kişi başı 7 metrekareyi standart olarak kayıt altına almıştır. AİHM, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin (CPT) hükümlü/tutuklu başına belirlediği bu ölçüyü kararlarında mihenk kabul etmiştir. (Modârcă/Moldova kararı 10 Mayıs 2007) AYM, yetkinin asıl sahibinin koyduğu standartı yok sayamaz. Havalandırmayı dahil edecek uyanıklıklara rağmen uluslararası standartın neredeyse yarısı ile yetinilmesini isteyemez.

Bu aynı zamanda insanlıkla da bağdaşmayan bir karar. Sekiz kişilik koğuşta 24+1 kişi kalan bir kadının mektubunu okumuştum. 25. kişi 40 günlük  bebek ve koğuşta bir de yataktan kalkamayan kronik hasta var. Kalan yatakları, gecenin belli saatlerinde dönüşümlü olarak üç kişi kullanıyor. Tuvalet kuyruğu ayrı dert, banyo ise çile. Neredeyse karneyle verdikleri sıcak su bitmeden bütün koğuşun banyo yapması imkansız. Bir başka tutuklunun yakınları, tuvalet ihtiyacı hasıl olmasın diye yemeden içmeden kesilen benzer koğuştaki babalarının 20 kilo verdiğini anlatmıştı.

ÇIPLAK ARAMAYA BİLE EVET!

AYM, “Çıplak arama yapılması hükümlü ve tutuklular açısından tek başına kötü muamele yasağını ihlal eden bir durum olarak değerlendirilemez” bile dedi. İzmir’de Gezi eylemlerine katıldığı gerekçesiyle tutuklanan E.K.’nın başvurusunu reddederken şiddete maruz kaldığı yönünde sağlık raporu olmadığını belirtti. AYM’nin atıf yaptığı İnfaz Hakimliği kararı ise tam ibretlik. K’nın 9 gardiyanla elleri arkadan bağlı şekilde bir odaya sokulduğu ve elinde iç çamaşırıyla dışarı çıktığına dair güvenlik kamerasına yansıyan görüntüleri ise delil saymadı. Ve “dar kot pantolon 4 dakikada çıkarılıp giyilemez” dedi.

OHAL sürecindeki Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işten çıkarılan ve açlık grevi yaparken tutuklanan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tahliye talebi de AYM’nin kalın duvarlarından dönmüştü. Kararda, “Sağlık hizmetleri sağlanan başvurucuların Ceza İnfaz Kurumunda tutulmalarının; yaşamlarına, maddi veya manevi bütünlüklerine yönelik tehlike oluşturduğuna dair derhal tedbir kararı verilmesini gerektirir bir durum bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır” denilmişti. Oysa iki tutuklu, tıbbi muayeneye dahi gerek duyulmadan tahliye edilmeyi gerektirecek bir haldeydi.

HDP eş Genel Başkanı ve milletvekili iken tutuklanan cumhurbaşkanlığına aday olan Selahattin Demirtaş’ın yaşadıkları da farklı değil. ‘Tedbiren tahliye’ talebini apar topar reddettiler, esastan görüşme ise aylardır bekliyor. Demirtaş yaklaşık 24 aydır tutuklu, AYM bu hızla kararını ancak onun torunlarına tebliğ eder.

Hukukçu Kerem Altıparmak, her hal ve şartta topu taça atabilme becerisini şu cümlelerle anlatmıştı: “AYM’nin “hükümeti rahatsız etmeyen bireysel başvuru inceleme modeli” şeklinde tanımlayabileceğimiz metodu OHAL konusuna gelince hiçbir sınır tanımaz hale geliyor. OHAL’de yapılan herşey AYM’ye göre meşru. Zamanlama ve başvuru ona göre seçilip mutlaka bir gerekçe bulunuyor. OHAL KHK’lerini ‘KHK’yken denetleyemem’ dedi. Yasa olduktan sonra bunlar yasa oldu, ‘Genel Kurulda yeterli oy aldı şekil bakımından denetleyemem’ dedi. Bireysel başvurularda da ‘artık yasa oldu, bunların bireysel başvuruda denetlenebilir olup olmadığını tartışmaya gerek yok’ diyor.”

Kararları yerel mahkemelerde ciddiye alınmayan bir kurulu bu kadar konuşarak çok mu önemsemiş oluyoruz; diye düşünmeden edemiyor insan…


[Bülent Korucu] 4.8.2018 [TR724]

Duanın hakkını nasıl veririz? [Cemil Tokpınar]


Üç yıl önce Anadolu’nun güzel bir şehrinde programlarımız vardı. Bize rehberlik yapan genç bir kardeşimiz, kendisine yurt dışından gelen bir mesajı bana da okudu.

Mesajı gönderen, Pensilvanya’daki kampta Hocaefendi’den ders alan bir talebeydi. Bir hizmet için odasına giren genç talebe Hocaefendinin ağlamaktan gözlerinin şiştiğini ve kızardığını görür. Buna çok üzülür ve sebebinin sorar. Hocaefendi cevap vermez ve tekrar ağlamaya başlar. Talebesi de ağlayarak eşlik eder. Sakinleştiklerinde talebe tekrar niçin ağladığını sorar. Hocaefendi, birkaç yıldır cemaatin uğradığı haksızlıkların bitmesi için yaptığı dualarda yalnız kaldığını ve arkadaşlarından gerektiği desteği göremediğini belirterek tekrar ağlamaya başlar.

Daha uzun olan hatıranın özeti bu şekildeydi. O gün çok hüzünlendim ve kafamda sayısız soru dolaştı durdu.

Acaba onu hayal kırıklığına uğratan arkadaşları kimlerdi?

Bizim hayal bile edemediğimiz zulümleri sanki önceden bilip görür gibi beş yıldan beri “Günde üç saat bile dua etsek azdır” diyerek her sohbetinde duaya, evrad ve ezkara teşvik eden Hocaefendi’ye yardım etmeyenler kimlerdi?

Sen, ben, hepimiz değil miyiz?

Hizmet ehlinin üzerine karabasan gibi çöken bela ve musibet sarmalının açılıp sulh ve sükûna ermemiz için gerekli “dua okyanusu”na her gün su taşımayan bizlerin ne mazereti var Allah aşkına?

Şimdilerde yine yeniden ısrarla teheccüde, duaya, hacet namazına davet ediyor o dertli insan. Belli ki hizmetimiz, ülkemiz ve bütün müminler için yeni tuzaklar hazırlanıyor, yeni imtihanlar planlanıyor.

Belki de ülkemiz ve İslâm âlemi için umumî bir afet ihtimali giderek artıyor.

Acaba ne olabilir? Savaş mı, terör mü, deprem mi, kaos mu, bilmiyoruz. Neredeyse bu yaşadığımız gaflet, dalalet, hıyanet ve zulümden sonra ne olsa sürpriz olmayacak gibi.

Ama biz günümüz müminleri, her şeye müstehak da olsak yine Erhamürrâhimîn olan Rabbimize yalvarıyoruz:

“Ya Rabbi, celâlinden cemaline, gazabından rahmetine, kahrından lütfuna, azabından ikram ve ihsanına, Cehenneminden Cennetine sığınıyoruz. Ne olur, bize müstahak olduğumuzu değil, sana yakışan ikram ve ihsanı lütfeyle!”

Evet, bizim akıl ve tecrübe gözüyle gördüğümüzü, ehlullah kalp gözüyle görür, mana âlemlerinde keşif ve müşahedelerde bulunur.

Hususan Hocaefendi gibi velâyet-i kübra makamındaki bir Allah dostu, kim bilir öyle hakikatlere vakıf olur ki, onda ne uyku bırakır, ne iştah, ne gülmeye mecali kalır, ne yaşamaya. Ama öyle tahmin ediyorum ki, yine vazife ve mesuliyet şuurunun ağırlığı, iman ve Kur’an hizmetinin aşk ve şevki yaşama ve hizmet etme azmi verir.

Hocaefendi’nin bizlere tavsiye ettiği duayı ne kadar yapıyoruz?

İsterseniz, bu konuda genel bir harita çıkaralım. Tabiî ki tespitlerimiz ilmî bir anket ve araştırmaya dayanmayacak. Sadece birkaç yıldır yaptığım gözlemler sonucunda bende oluşan bilgi ve kanaati paylaşacağım.

Duanın hakkını verenler

Dua edenler birkaç gruba ayrılıyor. Birincisi duanın hakkını veren kardeşlerimiz. Her gün düzenli olarak dua, evrad ve ezkarına dört elle sarılan kardeşlerimiz var. Bunlar duayı birkaç saniyelik istek cümlelerinden ibaret görmeyip her gün her türlü yalvarıp yakarmayla rahmet kapısının tokmağına sürekli dokunuyorlar. Beş vakit cemaatle namazı, uzun tesbihatı ve duayı; teheccüd, hacet, evvabin, kuşluk namazlarını; Kur’an, Cevşen, Kulübü’d-Dâria, salavat ve diğer evradlarını asla ihmal etmiyorlar. O kadar ki, düzenli Kur’an hatimleri, tefsir, hadis ve Risale okumaları yapıyorlar.

Bu grubun büyük bir çoğunluğunu hapisteki kardeşlerimiz meydana getiriyor. Bundan iki yıl önce hapisteki bir bacımız ailesine yazdığı mektupta, her gün tesbih namazı kıldıklarını belirtiyor, hatta 4444 salavattan oluşan Tefriciye hatmini tek başına yaptığını ve dilinin yorulduğunu anlatıyordu.

14 ay hapiste kaldıktan sonra tahliye olan bir ağabeyimiz, hapiste yattığı süre boyunca teheccüd kıldığını ve sadece bir kere kaçırdığını söylemişti.

Duanın hakkını verenler içinde farklı oranlarda, gaybubette bulunanlar, işini ve mesleğini kaybedenler, parçalanmış aileler, muhacirler, ensarlık yapanlar, malları gasp edilen kardeşlerimiz var.

Bu arada zulme uğrayan kardeşlerimiz arasında birkaç musibeti bir arada yaşayanlar da bulunuyor. Bu süreçte şu gerçeği apaçık bir şekilde görüyoruz: Kimin derdi ıstırabı fazlaysa, kimin yürek yangını her yanını sarmışsa, kim acılar içinde kıvranıyorsa daha fazla dua ediyor, daha çok Allah’a yalvarıp rahmet ve inayetini istiyor.

Mesela, hicrete niyet edenler çıkıncaya kadar ve bilhassa yollarda çok dua ediyor, istediği ülkeye ulaşınca biraz rahatlıyor, ailesi gelinceye kadar daha bir garip ve mahzun bir şekilde duaya devam ediyor, daha sonra giderek normale dönüyor.

Hemen şunu hatırlatayım: Yaptığım tespitiler çoğunluğa göredir, asla genelleme yapmak istemem. Pekâlâ buraya kadar yaptığım ve yazı bitinceye kadar yapacağım gruplandırmalarda genel tespitlerimin dışına çıkanlar istisnalar da var.

Yani hapisten çıksa bile aynı şekilde duaya devam eden veya ailesine ve rahat bir ortama bile kavuşsa asla duadan vazgeçmeyen muhacirler de bulunuyor.

Bu gruba en güzel örnek, bu süreçte çok fazla mağduriyet yaşamadığı halde hizmetin ve kardeşlerinin derdiyle dertlenip ateş nereye düşerse düşsün kendi yüreğini yangın yerine çeviren ve duanın hakkını veren kardeşlerimiz.

Buraya kadar “duanın hakkını verenler” diye isimlendirdiğimiz grup, ne yazık ki genel içinde küçük bir azınlığı teşkil ediyor.

Mağduriyet arttıkça dua ada artıyor

İkinci grup ise, hakkıyla ve düzenli dua etmese de, bazı günler teheccüd ve hacet kılarak, kısmen de olsa evrad ve ezkar okuyarak dua eden kardeşlerimiz. Bunlar içinde de mağduriyet yaşayanlar, parçalanmış aileler veya ailesinden biri mağdur olan kardeşlerimiz çoğunluğu teşkil ediyor. Mağduriyetin acı ve ıstırabı arttıkça dua da artıyor, zulme maruz kalma durumu azaldıkça dua da azalıyor.

Üçüncü grup ise, normal ibadet hayatlarına hiçbir ziyade ilave etmeyen, her zamanki farzları ve kısa dualarıyla yetinen, evrad ve ezkara hiç meyletmeyen kardeşlerimiz var. Tabiî ki bu süreçte duanın hakkını vermeye çalışanlar, “Aman Allah’ım, böyle kimseler var mı?” diyebilirler. Maalesef hem de çoğunluğu oluşturan kardeşlerimiz de bunlar.

Neredeyse bazen namazdan sonra kısa tesbihatı bile yapmayan, farz namazdan başkasına hiç yaklaşmayan, teheccüd ve hacetle arası olmayan, az bile olsa günlük evrad ve ezkarı alışkanlık haline getirmeyenler var. Hatta namazdan sonraki kısacık duada bile mazlumlar için dua etmeyenler bulunabiliyor.

Bu grubun detayında çok ilginç hatıralarım var. Fakat onları geçip genel bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Sevgili dostlar! Cenab-ı Hak bir kuluna dua ettirmek isterse, çeşitli hastalıklar, musibetler, belalar, mahrumiyetler verir. Adeta acı ve kederden kıvrandırır, kulağından tutar burnunu yere sürter, gece gündüz yalvartır, ah u efgan ile ağlatır. Aslında Allah’ın kulunu kendine döndürmek için çeşitli imtihanlar vermesi bile bir nimettir, rahmettir. Kul eğer mesajı alıp Rabbine yalvarır, dua ve ibadetlerini arttırır ve Allah’ın hikmeti de gerektirirse celal tecellisi cemale döner. Fakat kul mesajı almaz veya alsa bile gaflet ve tembelliğine mağlup olursa musibetler artar, ta kul yalvarıp yakarana kadar devam eder. Her şeye rağmen İlâhî ikazı dikkate almayıp her daim vurdumduymaz davranırsa dünyada ve ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.

İlâhî takdir bizi dua kahramanı yapmak istiyor. Belki günahlardan arındırıp takva mertebelerinde yücelme fırsatı sunuyor. Mesajı doğru anlamak ve gereğini yapmak bize iki cihanda da kazandırır.

Ne yazık ki, nafile namazlar, beş vakit namazdan sonra uzun tesbihat, dua, evrad, oruç ve mübarek gecelerin sabaha kadar ihyası gibi konularda eski gayret, kıvam ve tavizsizliğimizi kaybettik. Bir an önce eski hassasiyetimizi yakalamak, sürecin de ömrünü kısaltabilir.

Acaba her namazdan sonra birkaç dakika dua etmek, Üstadımızdan miras kalan uzun tesbihatı yapmak, her gece 15 dakika ayırıp teheccüd ve hacet kılmak, her gün bir miktar zamanı evradımıza ayırmak çok mu zor? Bu hizmete ve mağdur kardeşlerimize karşı hiç mi vazifemiz, vefamız, sorumluluğumuz yok?

Bu konuda hizmet yaşı büyük olanlar, hadimler, nasihler, mesuller, abiler, ablalar hem yaşayışıyla en güzel örnek olmalı, hem de sözlü ve yazılı teşvik ve takipte bulunmalı. Özellikle sosyal medya ve telefon mesajlarında en çok paylaşılan konular siyaset ve güncel konular değil, kendi gündemlerimiz olmalı. Çünkü başarılı olmak için ilgi alanımıza değil etki alanımıza odaklanmalıyız, edilgen değil etkin olmalıyız, reaksiyonerlikten ziyade aksiyonerlik vazifesi görmeliyiz.

Aksi halde hem “çağın dertlisi” ağlamayave bize gönül koymaya devam edecek, hem de dünyada ve ahirette “keşke’lerden keşke’lere” savrulup gideceğiz. Rabbim bizi kazanma kuşağında kaybedenlerden eylemesin.


[Cemil Tokpınar] 4.8.2018 [TR724]

Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde bir tabu yıkılırken… [Ebubekir Işık]


Trump yönetimi, Pastör Andrew Brunson’ın serbest bırakılmaması halinde uygulayacağını söylediği yaptırımları hayata geçirdi. ABD Hazine Bakanlığı, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ABD’deki mal varlıkları ve mal varlıklarından elde edebilecekleri faiz gelirlerini dondurdu ve ABD vatandaşlarının bakanlarla herhangi bir iş ve işlem yapması yasaklandı.

***

Yaptırım uygulama kararı ABD Hazine Bakanlığı’nın Yabancı Varlıkların Kontrolü Bölümü (OFAC) tarafından, Küresel Magnitsky Yasası kapsamında tanınan yetkiler uyarınca alındı. Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Soylu ve Gül, Brunson’ın gözaltına alınması ve tutuklanmasının organize edilmesinin sorumluları olarak tanımlandı. Daha da önemlisi Gül ve Soylu’ya insan hakları ihlallerindeki rollerinden dolayı yaptırım uygulandığı ifade edildi.

***

Bazı analistler, somut olarak hayata geçirilemeyecek olan bu yaptırımların ağırlıklı olarak sembolik nitelik taşıyor olabileceğine dikkat çekse de, NATO üyesi bir ülkeye başka bir NATO üyesi ülke tarafından yaptırımlar uygulanması, Transatlantik ilişkilerin yaslandığı normlar açısından daha önce bir tabu (unthinkable) olarak kabul edilen son derece önemli bir eşiğin aşılması anlamına geliyor.

ABD ve AB: Yaptırım kararlarında ortak hareket eden iki müttefik

ABD ve Avrupa Birliği bugüne dek bir takım ülkelere ve yönetimlere dair yaptırım kararlarında genelde ortak hareket etmeyi Transatlantik ilişkilerin önemli bir parçası olarak gördü. Ortak alınan bu yaptırım kararlarına dair Kaddafi yönetimindeki Libya’ya ve özellikle Esad’lı Suriye’ye karşı alınan tedbirleri örnek göstermek mümkün.

***

Son yıllarda bu hususta atılan ortak adımlardan diğer bir kaçı ise şöyle. Örneğin, 2015 yılında Obama yönetimi Kırım’ın Rusya tarafından işgal edilmesi sonrası birçok Rus siyasetçiyi ve iş adamını da kapsayan geniş kapsamlı bir yaptırım kararını hayata geçirmişti. Bu yaptırım kararı ilerleyen haftalarda büyük benzerlikler taşıyan ve Avrupa Birliği tarafından Rusya yönetimine karşı ilan edilen başka bir yaptırım kararı ile desteklenmişti.

***

Benzer şekilde Haziran 2018’de Nicolas Maduro’nun tekrar devlet başkanı seçilmesi ile beraber Avrupa Birliği aralarında siyasetçi ve bürokratlarında olduğu 11 Venezuelalı üst düzey isme yaptırım uygulamaya karar vermişti. İlginçtir, bu on bir isimden altı tanesi Ocak 2018’de Trump yönetimi tarafından da yaptırım kararına maruz kalmıştı.

İki Türk Bakana uygulanan yaptırım kararı ve Türkiye-AB ilişkileri

Avrupa Birliği yaptırımlarının önemli bir yekünü temel hak ve hürriyetlerin ihlali ile ilintili olarak karara bağlanmakta. Temel hak ve hürriyetlerle alakalı benzer bir yaptırım tartışmasının 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’de yaşanan kitlesel insan hakları ihlallerine dair Brüksel’de kapalı kapılar ardında konuşulduğu Brüksel’in nabzını yakından takip eden bir takım gazeteciler tarafından da ifade edilmişti. Bu bağlamdan hareketle Avrupa Birliği Komisyonu, ismi insan hakları ihlallerine bulaşmış ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi tarafından listelenmiş bazı Türk bürokratlara bir takım yaptırımların uygulanmasının mümkün olup olamayacağına dair tartışmalar yürüttüğü iddia edilmişti.

***

Böyle bir yaptırım uygulama kararının, yaptırımın muhattabı olan bürokratları ve sıralı amirlerini de kapsayacağı o dönem düşünülmüş, ismi insan hakları ihlallerine bulaşmış kişilerin Türkiye’de rahat etseler bile yurtdışı ile olan ilişkilerinin önemli ölçüde zarar göreceği endişesi taşıyacakları hesap edilmişti. Bu nedenle, bahsi geçen Türk bürokratların sebep oldukları insan hakları ihlallerini ivedilikle sonlandıracakları iddia edilmişti.

***

Fakat, Türkiye-Avrupa Birliği ortaklığında hayata geçmiş olan mülteci anlaşması başta olmak üzere, güvenlik, enerji alanında ki ortaklıklar ve Almanya gibi ülkelerin sahip olduğu geniş Türkiyeli göçmen kitlesini öne sürerek böylesi bir yaptırım kararının bir takım istenmeyen etkiler doğuracağını ifade etmesi, bu kararın uygulanmaması sonucunu doğurmuştu. Daha da önemlisi, böylesi bir karara yakın dönem AB-Türkiye ilişkileri çerçevesinde referansta bulunmak mümkün olmadığı için, fazlaca iddialı bulunmuştu.

Avrupa Birliği, yaptırım kararından ne dersler çıkaracak?

Esasen, Avrupa Birliği 2015 yılında yaşanan jet düşürme krizi sonrası Rusya’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı yaptırımların ne kadar etkili olduğunu yakinen takip etmişti. Bu süreçte Putin’in ‘’neye mal olursa olsun, bu eylemin hesabını Türk yöneticilerden soracağız’’ şeklindeki dirayetli mesajlarının ve ardından ortaya konan yaptırım kararının Erdoğan yönetimine nasıl çark ettirdiği AB mahfillerinde dikkatle takip edilmişti.

***

Bu hafta ortasında benzer bir kararın NATO üyesi bir ülke tarafından başka bir NATO üyesi ülkeye karşı alınması, aslında AB-Türkiye ilişkilerinde daha önce hayale bile gelmeyen bir ihtimalin kapısının aralanabileceğinin, hatta uygulanabileceğinin imkan ve şeraitini ortaya koydu. Böylesi bir kararın, geleneksel olarak ABD ekseninde hareket eden orta ve doğu Avrupalı AB üyelerinin Ankara’ya dair tavırlarını nasıl etkileyeceğini düşünmekle beraber, özellikle Erdoğan yönetiminin problemli olduğu Avusturya ve Hollanda gibi ülkelerle oluşabilecek önemli gerginlikler sonrasında, bu ülkelerin muhtemel bir yaptırım kararı teklifi ile Avrupa Birliği Konseyi’nin kapısını çalması artık daha muhtemel görünmekte.

***

Diğer taraftan, geleneksel olarak Türkiye’nin AB sürecini destekleyen ABD’nin, son alınan yaptırım kararından sonra bu geleneksel tavrında bir farklılığa gidip gitmeyeceği, kendisi ile birlikte hareket etmeye özen gösteren Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Romanya gibi ülkelerin Türkiye’nin AB sürecine dair yaklaşımlarında bir farklılık oluşturup oluşturmayacağını önümüzdeki dönemde daha rahat takip edebileceğiz.


[Ebubekir Işık] 4.8.2018 [TR724]

Neyi savunmalı? [Levent Kenez]


Kabaca hatırlayalım. Rus uçağı düşürülmüştü. ‘Emri ben verdim’ , ’sen kimsin, ben verdim’ diye birbirleri ile yarışıyorlardı. Erdoğan ‘yine olsa yine aynı şekilde karşılık veririz’ diyerek geri adım atmamıştı. O zamanda ülkeyi vatan-millet gazı ile boğmuşlar, Rusların Suriye’de katliamlar yaptığından tutun katil Esed’in işbirlikçisine kadar Putin aleyhine galiz bir sürü manşetler atmışlardı.

Ruslar tahmin edildiği gibi önce ticaret silahına başvurdular. Turist ambargosu ya da domates işin kozmetik kısmıydı. Suriye sınırına bile yaklaşamadı uçaklarımız. Sonra Birleşmiş Milletler’de IŞİD petrollerinin uluslararası piyasalara nasıl arz edildiğini anlatan uydu görüntülerinden oluşan bir video seyrettirdiler. Adres belliydi, hangi ailenin bu ticareti gerçekleştirdiğini biliyorlardı, ellerindekinin ucunu göstermişlerdi. Erdoğan tornistan sinyalleri verdi. Ve nitekim özür diledi. Yine olsa aynısını yaparız diyen Erdoğan Putin’in ayağına giderek  yazılı söylediklerini bir kez de sözlü aktardı. Kriz çözülmüştü.

Rusya ile kriz

Ne var ki krizin maliyeti bize pahalı oldu. Ekonomik kayıp bir yana prestij kaybı yaşadık. Suriye’de, Rusya’nın izni olmadan adım atamıyoruz. Çok övündüğümüz harekatlar asla amacına hizmet etmediği gibi Esed için mıntıka temizliği yapmaktan öte şeyler değil. Hatta bugünlerde yavaş yavaş çıkın diyorlar.

Uçağı kim düşürdü? Neden düşürdü bugün bile bilinmiyor. ’Fetöcü’ pilotlar düşürdü masalına Ruslar tabii ki inanmadı. Aynen büyükelçi suikastinde olduğu gibi. Hiç bir pilot 8-9 saniye sınır ihlali yapan uçağı kendi insiyatifi ile düşüremez. Emri verenlerin bugun terfi ettiği de malumunuz. Peki neden düşürdük? Açıklayan yok. Rus uçağının havalandığından beri takip edildiği ve menşei bilindiği halde hedef alındığı biliniyor. Ruslarla büyük kriz yaşayıp statükonun Türkiye aleyhine bozulacağını hesap etmeyenler kim? Kimin gazı ile Ruslarla papaz olduk? Sonra neden yalnız kaldık? Amerikan emperyalizmi nutukları atanlar kriz sonrası Rus yayılmacılığında bir sorun görmüyor. İran ve Rusya yanlısı politika gütmek neden bir devlet politikası oluyor bilen var mı, tartışan var mı? Türkiye’ye getirisi nedir?

ABD ile kriz

Şimdi Amerika ile yeniden bir krizin içerisindeyiz. Rusya ile ABD arasında derin krizler yaşayıp pinpon topu olmamız nasıl bir aklın ürünü? ABD, ilişkilerde hiçbir zaman insan hakları ihlallerini askeri sebeplerin baskınlığından dolayı önemsemedi. O sebeple ülkedeki insan hakları mağduriyetleri masada temel mesele olmadı. Türkiye Batı bloğunda kaldığı, silah almaya devam ettiği ve Amerikan askeri varlığı sürdürdüğü sürece gözünü kapattı. Türkiye, Batı ve Nato bloğundan ayrılma sinyalleri verdiği aynı bugünkü gibi her krizde “Çıkarım Nato’dan, Salarım mültecileri” tarzı tehditleri ciddi gördüğü zamanda müdahalesini yaptı.

Bugünkü kriz aslında çok basit

AB ve ABD şunu diyor: Kendi ülkende onbinlerce insanı suçsuz yere hapse atabilirsin. Siyasetçileri, milletvekillerini keyfi olarak tutuklayabilirsin. Devletlerarası anlaşabildiğimiz sürece bunları mesele yapmam. Çıkarıma bakarım. Kurumlar, sivil toplum vs kınayabilir, eylemler yapabilir. Duruma göre ciddiye alırım duruma göre almam. Ama benim vatandaşıma aynısı yapamazsın. Yaptırmam.

Nitekim bizimkilerin ne kadar korkak ve çifte standartlı yaklaştıklarını şu olayla pekiştirelim. Vice News’ün İngiliz çalışanları gözaltına 2015 yılında gözaltına alınıp tutuklanmışlardı. Kısa bir süre sonra serbest kalıp ülkelerine döndüler. Onlarla beraber gözaltına alınan Türkiye’de okuyan Iraklı master öğrencisini aylarca içerde tuttular. Yine İtalyan, Fransız ve Alman gazeteciler tutuklandı kısa pazarlıklarla serbest kaldı.

Eldeki kuş; Brunson

Yine pazarlık yapıp Brunson’ı eldeki kuş olarak görmek istediler ve nitekim anlıyoruz ki pazarlıklarda bir yere gelinmiş, ABD’iler vatandaşlarının serbest kalacağını beklerken bir anda bunun gerçekleşmediğini görünce bir süredir hazırlıkları yapıldığı belli olan yaptırımların düğmesine bastılar.

Şimdi kamuoyunu bağımsızlık,milliyetçilik, milli onur gazı ile yeniden boğuyorlar. Peki olayın kendisi nedir. Hapisteki rahip. Bu adamın suçu nedir? Bilen yok? Adam iki yılda 1300 kereden fazla İzmir’den Suruç’a gitmişmiş? Yani günde 2 defa. İmkansızlığı geçtim, peki Suruç’a gitmek suç mu? Adam zaten İzmir’de yaşıyor İzmir’de yaşaması suç değil ama Suruç’a gitmesi suç, neden? N’apmış orada? İnsanları Hristiyan yapmaya çalışmışmış. Yahu adamın hayatı bu zaten. Bir iki ay önce Amerika’daki en büyük camiyi açıp dönüp ülkende 20 yılda 25 kişiyi anca bulmuş adama neden diye soramazsın.? Varsa gayri kanuni bir işi, suçu somut delillerle koyarsın ortaya. Adamın iddianamesinde YPG’ye yapılan yardımların koordinatlarını verdi deniyor. Adamın 15 temmuz başarılı olsaydı CIA’in başına geçeceği manşetlerini bizzat Erdoğan ailesinin gazeteleri attı. Rahip de sınırdışı edilmek üzere geldiği yerde, bir ay sonra tutuklandı.

Siz neden Erdoğan muhalifisiniz?

Şimdi vatan sevgisi gazıyla bir sürü geri kalmış lakırtıları dinliyoruz. AKP’lileri geçtim onlar papaz yarın memleketine dönse alkışlayacak yeniden cezaevine konsa yine alkışlayacak. Peki CHP ve solcu aydınların bu salak devletçiliği niye.? Amerika krizinde yaptıkları açıklamalardan sonra Enis Berberoğlu, Eren Erdem, Selahattin Demirtaş ve diğer vekiller için bir tek söz etmek hakları kalmıyor. Madem bağımsız ülke, bağımsız yargı onlar için de bir sürü iddia var! Erdoğan muhalifiyiz ama bu iş başka diyorlar. Peki siz neden Erdoğan muhalifisiniz? Tahmin ettiğimiz gibi Erdoğan’ın hukuku iğdiş etmesinden, ülkeyi mafya lideri gibi yönetmesinden, can ve mal güvenliği kalmamasından, düşünce özgürlüğünün yok olmasından dolayı değil mi? Peki yargıda yapalım  o zaman şeyi düzeyindeki bir pazarlığın krizle sonuçlanmasından nasıl bir vatan görevi çıkarabiliyorsunuz?

Vatan sevgisi artık adaleti savunmak, hukukun üstünlüğünü talep etmek, fikir ve düşünce özgürlüğünden yana olmak, basın özgürlüğünü ve sosyal adaleti savunmaktır. Bunun dışında diğer hamasi sözlerin hiçbir hükmü yoktur. Benim devletim sever de döver de anlayışı sadece geri kalmış ülkelerde olur. Yok Amerika duyduklarında bir anda Amerikan emperyalizmi ile mücadele damarları kabaran ilk mahkumiyetlerinde soluğu AİHM’de alanların ikiyüzlülü de artık çekilmiyor.

Neticede haksız yere sadece rehin olsun diye özgürlüğünden mahrum bir kişi var. Amerikalı olmuş, Tanzanyalı olmuş bir önemi yok. Devletler arasında pazarlık olur, kirli alışverişler olur. Bize düşen insan özgürlüğünden yana olmaktır.

ABD ile rahip krizin tırmanmayacağını düşünüyorum. Yine bu gereksiz krizin maliyetini sen ben ödeyeceğiz. Rusya ile yaşanan krizdeki gibi biz bu işe Neden girdik, ne kazandık? Ne kaybettik yine hasıraltı olacak.

Esas bizi bekleyen kriz S-400’lerle ilgili olacak. Türkiye’nin nereye gideceğini o şekillendirecek. Vatan millet nutukları atan aydınlar, enerjilerini bir insanın özgürlüğü üzerinde tüketmesinler, daha çok ihtiyaçları olacak.


[Levent Kenez] 4.8.2018 [TR724]

Brunson ve haydut rejim (1) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]


Türkiye’deki rejim iç siyaseti manipüle ettiği gibi küresel siyaseti de manipüle edebileceğini sanıyor. İç siyasette kullanılan söylem, Ankara rejiminin dünyayı algılayışı hakkında çok net bir tablo ortaya koyuyor. Bu tablonun ortaya konmasında Amerikalı din adamı Pastör Andrew Brunson vakası önemli bir rol oynadı. Öncelikle tüm mağdurlar gibi Pastör Brunson’ın da durumuna çok üzüldüğümü belirteyim. Ve hemen ekleyeyim: maalesef muhalif yazılarda da dâhil, konunun stratejik boyutları ele alınırken yaşanan dramın insani boyutu ihmal ediliyor. Adına mahkeme denen komedi veya sirk, adını ne koyarsanız koyun, tamamen hukuksuz, keyfi bir politik süreç aslında. Pastör Brunson, asılsız ve esasında alay konusu olması gereken iddialarla iki yıldır demir parmaklıklar ardındaydı, şimdi ise ev hapsinde. Savcılığın iddianamesinde geçen konular, ancak hastalıklı bir beyin tarafından mantıklı ve hukuki bulunabilir. Fantezi dünyası çok geniş Hollywood film senaryolarında bile tutarlılık aranır, olaylar zincirinde mantık bulunur, normal bir zekâya sahip insanların “hayatın akışına uygun” bulabileceği bir örüntü içerisinde konular işlenir.

Oysa Brunson’ın mahkemesi – tıpkı rejimin diğer mağdurlarının dosyalarında olduğu gibi – en hafif değimiyle uçuk, tutarsız, fabrikasyon bir iddialar silsilesi. İçinde birçok iddia var, ama kanıt yerine hiçbir şey yok! Andrew Brunson buna göre Amerikan istihbaratına çalışmış, PKK ve “FETÖ” ile irtibatlıymış, binlerce kez Güneydoğu’ya gitmiş, 15 Temmuz darbe girişimiyle planlama safhasında ilişkiliymiş, daha kim bilir neler yapmış! Tüm bu iddialar boyalı b. çukuru Saray medyasında yazan asortik şizofrenik işkembeden iddialar değil! Bunlar Türkiye Cumhuriyet yargısının mensubu olan savcılar tarafından iddianame olması gereken paçavrada yazılı! Kanıt olmadan, gizli tanık ifadelerine dayalı, tutarsız, mantık örüntüsünden nasibini almamış iftiralar. Pastör Brunson – aksi somut kanıtlarla uluslararası standartlarda hukuki prosedürlere göre ortaya konmadıkça! – masumdur. Pastör Brunson, alçak ve hayâsız bir haydut devlet rejiminin bir kurbanı, bir rehinesidir. Tıpkı Amerikalı NASA bilim adamı Serkan Gölge gibi! Tıpkı diğer yabancı ülke vatandaşları gibi! Tıpkı diğer çifte vatandaşlar gibi! Ve hepsinden önemlisi: tıpkı sadece Türk vatandaşı olduğu için kimsenin sahip çık(a)madığı garibanlar gibi! Bu tespitlerle parantezi kapatıyorum.

Baas tipi devlet yapılarının taktiği

Şimdi gelelim konunun bazı önemli teknik detaylarına. Brunson vakasında rejim birkaç stratejiyi aynı anda takip ediyor. Birincisi Brunson elde bir rehine olarak tutulmak isteniyor. “Al papazı ver papazı” türü Ortadoğu halı pazarlığı ilişkisi, Saddam ve Kaddafi türü rejimlerle terörist Baas tipi devlet yapılarının ortak özelliğidir. İçinde fazla zekâ pırıltısı olmasa da bu kaba strateji kısa vadede haydut rejimlere bazı avantajlar sağlar. Erdoğan rejiminin tutumunu bu bağlamda değerlendirmek lazım. İkincisi, Brunson üzerinden rejim Türkiye’de mevcut ekonomik sorunların sorumluluğundan kaçmak ve ekonomik erimenin sorumluluğunu “dış mihraklara” yıkmak istemektedir. Rejim diyor ki, “biz Batı’ya karşı dik durduğumuz için Batı Brunson’ı bahane ederek bize yaptırım uyguluyor, “15 Temmuz’da yapamadığını bugün ekonomik araçlarla yapmak istiyor!” Erdoğan, ABD’nin ezmeye çalıştığı zavallı masum Türkiye halkının kahramanı ve kurtarıcısı, başı eğilmeyen onurlu lideri, reisi! İslamcı kitlesi bunu yiyor, çünkü hepten radikalleşen, gözü karartan, İhvan düşünce frekansına bağlanmış, IŞİD ile aynı “felsefi ve teolojik!” çöpten beslenen bir kitleden bahsediyoruz.

AKP figüranı seçmece karpuz “profesörlerin!” bile cehaletinde feraset bulduğu bir Akkoyunlu kitle, tamam, bu masallara inanabilir de, CHP’ye ne oluyor? Kılıçdaroğlu ABD’nin “bağımsız yargımıza!” müdahalesine şiddetle karşı çıkarken, evet ulusalcıların esasında milliyetçilerle aynı olduğunu, yani tümünün esasında nasyonalistler olduğunu ortaya koyuyor, tamam da! Peki, kardeşim, ortalama zekâya sahip bir CHP seçmeni de kalkıp “birader yargı o kadar muhteşemdiyse sen neden kırk derece sıcakta Gandicilik oynayıp da ‘adalet yürüyüşü’ yaptın o zaman?” diye sormayacak mı? Akıl ve mantıklarını o kadar mı kaybettiler ki, kalkıp da “iyi de kardeşim Enis Berberoğlu neden hapiste adalet varsa ve yargı bağımsızda?” da mı diyemiyorlar? Yani MHP’si, CHP’si, İyi (!) Parti’lisi; tümü haydut rejimin söylemini benimseyiverdiler! Kısacası iki numaralı maddemiz son derece genel kabul gören, muhteşem bir kafa ütüleme, beyin yıkama, manipülasyon yapma malzemesi olarak kullanıyor Brunson vakasını. Gelelim üçüncüsüne. Erdoğan köşeye sıkıştıkça sıkışıyor ve esasında Batı’dan tamamen kopmanın ve Venezüella tipi bir “bağımsızlığa” kavuşmanın düşünü kuruyor. Bu düşü de Kemalist anti-emperyalist damardan Türkiye toplumuna “satıyor”. İslamcıların, nasyonalistlerin, Kemalistlerin, derincilerin falan hepsi, bu Batı düşmanlığı konusunda birleşiyor. “ABD sen nasıl Türk yargısını böyle aşağılarsın!” türü bir yaygara koparken, bir aklı başında “aydın” da kalkıp “kardeşim anayasa mahkemesi kararlarına uyulmuyor, içeride yüzlerce gazeteci var, on binlerce masum insan siyasi suçlu mahkûm demir parmaklıklar ardında, bebekler, hamileler, hocalar, yaşlılar, herkes zulüm prangalarına vurulmuş, bu nasıl adalet ki!” demiyor. Lanet olsun sizin aldığınız diplomalara, şahsiyetsiz alçaklar! Ancak kendiniz hapsi boyladığınızda mı anlayacaksınız karşı karşıya kaldığımız rejimin niteliğini, demiyorum, zamana bırakalım, yaşayarak öğrensinler! Çünkü sobaya dokunmadan öğrenemeyen bir “aydın” nesli türedi. Ne kadar “dokunma” desek de dokunacaklar! Faşizm zorla getirilmedi bu memlekete, adeta talep üzerine geldi. Faşizmden beslenenler, “yan etkileri” kendilerini vurmadıkça Erdoğan’a biat etmekte sıkıntı görmüyor, görmeyecek. Yan, Batı düşmanlığı bu zevat için geçer akça, şu anki rejime “sahip çıkma” davranışlarını “meşrulaştırıyor”. İşte bu ahval ve şeraitte de Erdoğan’ın haydut devleti Batı normlarından tümüyle kopuşu meşrulaştıran bir membaa bulmuş oluyor. Gelelim dört numaraya. 15 Temmuz darbesinin ardında ABD var argümanlarını güçlendirmek ve böylelikle nasyonalist kitleleri 15 Temmuz’un gayet belirgin çelişkilerini sorgulamaktan alı koymak girişimi bu stratejinin ana hedefi. Yani “alçak ABD’nin alçak ‘evanjelik papazı’ (!) alçak CIA tarafından alçak ‘FETÖ’ ve alçak PKK ile alçak 15 Temmuz darbesini organize ettiler” diskuru üzerine inşa edilen bir taktik. Yani 15 Temmuz ve “FETÖ” bağlantısının (!) arka planından ABD var diyor rejim. Bu yeni bir şey değil ki. En başından beri ABD (ve Batı) bu darbe girişiminin tezgâhlayıcısı olarak AKP ve Tayyipçi kitleye pompalandı. E müsaade edin de bundan yararlansın reis, öyle değil mi ya! Yani Türkiye’de artık bir suçlamanın ispata ve kanıta dayalı bir düzlemde değerlendirilmesi geride kaldı. Kısacası rasyonel akıldan tümüyle kopuk bir “linç kültürü” egemen oldu Türk toplumuna. Yargıdaki sirk veya sivil darbe falan gibi “önemsiz” şeyleri kimse umursamıyor. Rahip, Kudüs, havaalanını kıskanan Alman, ekonomik saldırı, dolarla ilgilenmiyorum çünkü maaşımı TL olarak alıyorum yaklaşımı, harala-gürele, Osmanlı-mosmanlı dediniz mi olay tamamdır!

Ucuz kasaba siyaseti

Bu dört “ucuz kasaba siyaseti” taktiklerini asrın liderimiz eğitimsiz olduğu oranda ferasetli “milli iradeye” (!) strateji olarak satıyor. Acaba Kasımpaşa’da gecekondu mahallesinde ara sokaklarda dayı ağabeylerden mi öğrendi bu olağanüstü stratejileri, yoksa Necip Fazıl’ın (üstat ya!) malzeme tükenince oraya açayım dükkânı dediği muhafazakar ortamlardan mı, ya da ne bileyim üniversite arkadaşlarıyla takıldığı bir verimli öğrencilik hayatında (!) mı? Bu ucuz kasaba siyasetinin memlekete vereceği zarar bazı alçakların kadro almasından veya terfisinden daha önemli olsaydı keşke! B. medyasında Batılıları üst üste koyarak icabına bakan (!) köşe cengaverleri, veya avuçlarını yalayacaklar, bekleyin Türkiye geliyor muştusu veren aptal-iyimser mi maaş tatlı çal kalemi mi olduğuna karar veremediğim yazar kasalar hâkim piyasaya. Bazıları da efendim Türkiye’nin Rusya, Çin ve İran’la küresel dengeleri değiştiren büyük bir güç olduğu kıtırını salmış köşesinden, alıcısı var nasılsa! Bunların içinde bir tane de beynini ve ruhunu kiralamamış “adam” yokmuş ya, bu süreç bize onu gösterdi esasında. Geçelim ve diğer konuya gelelim.

ABD’nin Türkiye içişleri ve adalet bakanlarına yaptırım kararı alması ve mal varlıklarına el koymak, bu kişilerle iletişime geçmeyi yasaklamak, seyahat yasağı getirmek gibi önlemlere başvurması, çok düşündürücüdür. Bu tür önlemler daha önce de mafya devleti olan Putinist Rusya’nın bazı teknokratlarına ve bürokratlarına uygulanmıştı. Genelde insan hakları konusunda majör seviyelerde sorunlara sebep olan devlet görevlileri bu yaptırımların muhatabı oluyor. Bu bakımdan “saygın NATO ülkesi” (!) Türkiye, rejimi münasebetiyle artık resmen ABD (ve buna paralel olarak emin olun tüm Batılı ülkeler) tarafından hukuksuz, anayasasız ve ceberut bir rejim olarak genel kabul görüyor.

(Devamı bir sonraki yazıda)


[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.8.2018 [TR724]

Doğruları söylemenin bedeli müebbet olmuş [Mehmet Yıldız]


Geçtiğimiz ay 6 Temmuz Cuma günü son duruşması görülen Zaman Davası’nda karar oy çokluğuyla verildi. Mahkeme bütün sanıkların “Anayasayı ihlal” suçundan beraatine karar verdi. Karara muhalif kalan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi hâkim Dr. Abdullah Ok, bu karara Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne, Ahmet Turan Alkan ve Mustafa Ünal yönünden muhalif kalmış. Bu konudaki uzunca şerhini kararın sonuna eklemiş.

Hâkim Ok, son dönemde pek örneğine rastlanmayan bir şekilde son derece özgürlükçü bir yaklaşım sergiliyor ilk başta. Türk Ceza kanununda düzenlenen “Anayasayı ihlal” suçunun “cebir ve şiddet” unsuru olmadan işlenmeyeceğini belirtiyor ve şunları kaydediyor:

“Herhangi bir sosyolojik topluluk, siyasi yapı, grup ya da zümre devlet iktidarını ele geçirmek isteyebilir. Demokratik toplumlarda – şiddete başvurulmadığı sürece – iktidarın bu topluluk, grup yapı ya da zümrelerce ele geçirilmeye çalışılması bu topluluk, grup, yapı ya da zümrelerin fikirleri toplumun geri kalanı için ne kadar itici olursa olsun doğal karşılanmalı, en azından ceza hukukunun konusu olmamalıdır.

Demokratik bir rejimde ceza konusu olabilecek tek şey cebir ve şiddettir. Hiçbir fikir açıklaması, düşünce ya da ceza hukukunun konusu olamaz. Üstelik devlet mekanizması -şiddet içermediği sürece- en aykırı fikirlerin dahi serbestçe ifade edilebileceği zemini oluşturmak bu fikirlerin dahi serbestçe ifade edilebileceği zemini oluşturmak bu fikirleri ifade eden kişilerin kendi muhaliflerinden korunabileceği tedbirleri de almak zorundadır. Bir diğer ifadeyle devlet, fikir ve ifade hürriyeti kapsamında sadece ifade sahibini cezalandırmamak şeklinde pasif bir tutum içine girmemeli ve fakat kişinin kendisi serbestçe ifade edebileceği ortamı sunmak şeklinde aktif bir konumda olmalıdır.

Başta AİHS’in uygulandığı Batı demokrasilerinde hukukun evrilmesi bu yönde olmuştur. Yani şiddet içerikli düşünceler hariç olmak üzere hiçbir düşünce karantina altına alınamaz.

Buraya kadar gayet iyi. İnsanın hala böyle hakimler olduğunu görünce şaşırmaması zor. Ama merak etmeyin; biraz sonra o özgürlükçü hâkimin içinden, “adaletin değil de devletin bekçisi” ortaya çıkacak! Hakim Ok devam ediyor:

“Diğer yandan, devletler kendi vatandaşlarını her türlü şiddetten korumak zorunda oldukları gibi, kendi iktidar organlarını ve anayasal düzenlerini de şiddetten korumak zorundadır. Bu nedenle devlet anayasal düzeni siyasi iktidarı ya da iktidar organlarını şiddet kullanarak ele geçirmek ortadan kaldırmak ya da işlevsiz kılmak gibi eylemlerini gerçekleştiren kimselere karşı hukukun evrensel değerleri içerisinde gereken önlemleri almak hak ve yetkisine sahiptir.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, TCK’nın 309 ve 312 maddelerinde düzenlenen suçlar cebir ve şiddet kullanılmak suretiyle işlenebilen suçlardır. Dolayısıyla cebir ve şiddet kullanan herkes bu suçun asli faili olabilir. Kanun gazetecilere veya bir başka meslek grubuna anayasal düzeni ihlal etmek gayesiyle cebir ve şiddet kullanmak imtiyazı tanımamıştır…

Ülkemizde yaşanan darbe pratiklerinin de bize gösterdiği üzere toplumsal destek almayan hiçbir darbenin başarılı olma şansı yoktur. Bu nedenle askeri darbelerden önce toplum adım adım darbenin gerekliliğine inandırılır. Bu konuda başta medya olmak üzere iletişim kanalları kullanılarak algı operasyonları yapılır.

Gördüğünüz gibi, özgürlükçü ve demokratik bir başlangıç yapan hakimimiz, ilerleyen safhalarda paranoyak bir bürokrata dönüşüveriyor. Devamında üst akıl, “NATO, BM ve benzeri uluslararası kurum ve kuruluşların” ülkemizi yok etmek için (!) nasıl planlar yaptıklarına sıra geliyor.

Uzun şerh yazısının devamında “Darbe süreçlerinde, söz konusu algı operasyonlarının en önemli özneleri gazeteciler yazarlar ve kanaat önderleridir” diyen hâkim Ok, gazetecilerin nasıl algı operasyonu yaptığını ve “darbeye yardım” suçunu işlediklerini örnekleriyle detaylı olarak anlatıyor. Bu gazetecilerin yazılarında aşağıdaki hususları ele aldığını ele aldığını belirtiyor.

  • Sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri
  • TSK dahil olmak üzere devletin tüm kurumlarının ideolojik saiklerle dizayn edilmeye çalışıldı
  • Devlet kurumlarının görevleri yapamaz hale gelmeleri
  • Temel hak ve hürriyetlerin zedelenmesi.
  • Kuvvetler ayrılığına dayalı laik ve demokratik hukuk düzeninin fiilen ortadan kaldırılmış olması
  • Devletin uluslararası ortamda itibarını yitirmesi ve evrensel temel insan haklarının göz ardı edilmesi
  • Korkuya dayalı otokrasi ile yönetilen bir ülke haline getirilmesi
  • Siyasi iradenin aldığı hatalı karar sonucu terörün tırmanması
  • Yolsuzluk
  • Hukukun işlemez hale gelmesi
  • Siyasi iktidarın meşruiyetini kaybetmiş olması.

Yazılarında bu ve benzeri konuları ele aldıkları için gazetecilerin anayasayı ihlal suçundan müebbet hapisle cezalandırılmalarını istiyor Hakim Ok!

BU KONULARIN DARBECİLİKLE NE İLGİSİ VAR?

Sayın Hâkim Dr. Abdullah Ok’a sorularımız şunlar:

Türkiye’de her iki kişiden biri bu şekilde düşünmüyor mu?

Anayasa, kanunlar, temel hak ve hürriyetler ayaklar altında paspas edilmedi mi?

Devlet parti devletine dönüştürülmedi mi?

“Kuvvetler ayrılığı önümüze engel olarak çıkıyor” diyen bizzat Erdoğan değil mi?

Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası ortamda itibarı dibe vurmadı mı? Yargıya olan güven, yolsuzluk, ifade ve basın özgürlüğü gibi konularda yayınlanan uluslararası endekslerde üçüncü dünya ülkelerinin bile altına düşmedi mi?

Türkiye korkuya dayalı otokrasi ile yönetilen bir ülke haline gelmedi mi?

Siyasi iradenin aldığı hatalı kararlar sonucu (Örnek: Kötü yönetilen Çözüm süreci) terör tırmanmadı mı?

Yolsuzluk devleti bir kanser gibi sarmadı mı? Başta 17 Aralık olmak üzere yolsuzlukları örtbas etmek için AKP iktidarı hukukun işlemez hale getirmedi mi?

Darbecilikle ne ilgisi var bunların? Meğer Yurtta Sulh Konseyi adı verilen darbecilerin basın bildirisinde darbe gerekçeleri olarak vurgulanmış bu sayılan hususlar!

Bu bildiriyi adı geçen yazarların herhangi biri mi kaleme almış? Hayır. Bildiriyi kaleme alanlarla en küçük bir irtibatları tespit edilmiş mi? Hayır. Son dönem savcılarının pek sevdiği HTS kayıtlarına bakılmıştır mutlaka, bu yönde bir irtibat bulunmuş mu?  Hayır.

İktidarı eleştirmek suç mudur?

Eğer suç ise havuz medyası da dahil olmak üzere bu konuları yazmayan mı kaldı? Açın pek sevdiğiniz Abdurrahman Dilipak’ın yazılarını, bunlardan çok daha fazlasını söylemiş, AKP’lilerin yolsuzluklarını ve ahlaksızlıklarını defalarca yazmış. Şimdilerde iktidar otobüsünden indirildikten sonra gözü hakikate açılan Mehmet Metiner’in yazdıklarına bakın. Sözcü, Cumhuriyet gibi muhalif gazeteleri okuyun. Hangisi yazılmadı bunların. Üstelik Zaman yazarları gibi nezaketle değil, hoyratça… binlerce defa yazılıp çizilmedi mi?

Bu hükümet eleştirilemez mi? Eğer eleştirilmeyecekse bundan sonra herkesin çiçek böcek ve magazinden başka yazacak ne kalır geriye? Bu yüzden mi Posta, Takvim, Güneş gibi magazin gazeteleri muteber!.. Patronu üzmemek için ne kadar muhalif gazete varsa satın alıp sevgili patronunun emrine veren Demirören’in Posta gazetesi gibi yayın yaparsanız sizden iyisi olmaz.

***

Not: Bu yazıyı 6 Temmuz günü verilen karardan hemen sonra yazmıştım. Avukatların karara itiraz etmelerini bekledim ve küçük bir ihtimal de olsa hakimlerin bu itirazı değerlendirebileceklerini düşündüm. Maalesef tahmin ettiğim gibi 3 gün önce itirazlar gerekçesiz şekilde bir kere daha reddedilmiş. Tarihe kayıt düşmek adına yayınlıyoruz.


[Mehmet Yıldız] 4.8.2018 [TR724]

Mühim olan Erdoğan, kriz teferruat [Semih Ardıç]


Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan yeni hükümet sisteminin ilk 100 günlük icraat beyannamesini Saray’da açıkladı.

Vaatlerin ne olduğuna geçmeden dikkatimi çeken bir fotoğraf karesi hakkında kanaatimi paylaşacağım.

BAKANLAR KÜRSÜNÜN ARKASINA DİZİLDİ

Sahnenin arkasında dev ekran, kürsüde Erdoğan ve arkasında koltuklarda oturan bakanlar… Yan yana oturmuş bakanların hepsi.

Yüksek Askeri Şûra’nın akabinde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a omuz atan ve peşi sıra bakıp sırıtan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yan yana getirilmemiş. Biri sağ kanatta, diğeri sol kanatta oturuyordu.

Erdoğan konuşurken damadı Albayrak, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’a hararetli bir mevzu anlatıyordu ki Erdoğan’ın, “Turizm Bakanlığı çok verim alamadığımız bir bakanlık oldu.” sözleri ile iki bakan muallime suç üstü yakalanan talebeler gibi üstünü başını düzeltti, toparlandı.

YENİ PROTOKOL DÜZENİ

Erdoğan önde, bakanlar arkasında ipe dizilmiş tesbih misali oturuyor. Daha evvel bakanlar herkesle beraber salonun ön sıralarında oturuyordu.

Esasında yeni oturma düzeni “partili cumhurbaşkanlığı” döneminde idarenin nasıl işleyeceğini gösteriyor. Mühim olan Erdoğan, ötesi teferruat ya da idare-i maslahat. Erdoğan ne diyorsa o kanun kabul edilecek.

Nitekim 100 günlük vaat toplantısının yapılacağı gün Yüksek Planlama Kurulu (YPK) yetkileri Erdoğan’a devredildi. Memlekette özelleştirilecek ne varsa ilk ve nihai kararı Erdoğan verecek.

Erdoğan bakanları arkasına dizerek şu mesajı veriyor: Evet, 1 yardımcım ve 16 bakanım var. Amma velakin son sözü ben söylerim.

TBMM’DEN HABERİ OLAN VAR MI?

Parlamenter sistem olsaydı Erdoğan aynı beyannameyi bir hükûmet programı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) arz edecek ve hükûmet güvenoyu almadan resmiyet kazanamayacaktı.

Görüldüğü üzere TBMM eski demokratik günlerden kalma, miadını doldurmuş bir müesseseye dönüştürüldü. Erdoğan’ın talimatları ile şekilleniyor icra.

Saray’da Kanal İstanbul’dan kentsel dönüşüme kadar imar rantının devam edeceğini tekrarlayan Erdoğan için doların 5 TL’yi geçmesi mühim değilmiş.

“Bunun da üstesinden geliriz.” ifadelerini kullansa da Hazine’nin ve Merkez Bankası’nın ne kadar aciz vaziyete düştüğünü yine kendisi ikrar etti.

ERDOĞAN: DOLARLARINIZI VE ALTINLARINIZI BOZDURUN

Şu sözler Erdoğan’a ait: “Milletime diyorum ki yastık altından gelin dövizlerini çıkartın. Dolarlarınızı eurolarınızı çıkartın, altınlarınızı çıkartın. Gelin bunları TL’ye nakde dönüştürün. Yerli ve milli direnişinizi tüm dünyaya karşı ortaya koyun.”

Türk Lirası dolara mukabil mum gibi erirken Erdoğan’ın tek reçetesi “döviz-altın ne varsa bozdurun” çağrısından ibaret.

Şahıslar ya da şirketler TL’ye itibar etse zaten döviz talebi mütemadiyen artmaz. Bankalarda yerlilerin 169 milyar dolar, yabancıların 39 milyar dolar döviz tevdiat hesabı var. Yastık altındakini kimse tahmin edemiyor.

DOLAR ALAN YANMIYOR!

Erdoğan yastık altındakileri bozdurmak için feryat ediyor. İki seçmenden birinin reyini alsa da “Yerli ve mili direnişinizi ortaya koyun” beyanatı, yeşil banknotlar mevzu bahis olduğunda sinek vızıltısından öte geçemiyor.

Erdoğan, dolar 2,60 TL olduğunda “Dolar alan, yanar.” dediğini ve o günden bu yana doların yüzde 100 arttığını bilmiyor olamaz.

Dolar ve altın bozdurma çağrısının akabinde batıdan para bulamadıklarını da itiraf etti. Yine Fitch, Moody’s ve Standard&Poor’s gibi kredi derecelendirme kuruluşlarını günah keçisi ilan etti.

Onların yüzünden borç alamadıklarını belirten Erdoğan, “Ne kadar çeşitlendirmeye gidersek risklerimizi dağıtmış olacağız. Bu doğrultuda ilk defa Çin yuanı üzerinden tahvil ihracı yapıyoruz.” ifadelerini kullandı.

DOLAR İKİ GÜNDE 20 KURUŞTAN FAZLA ARTTI

İki bakanı (Süleyman Soylu ve Abdülhamit Gül) ABD’nin kara listesine alınmış bir Reis-i Cumhur’un böyle bir krize dair tek kelam etmemesi, yine inşaata takılıp kalması hayra alamet değil.

Para bol olduğunda inşaat herkese kazandırıyordu. İnşaat kredi yoksa herkese yük olur.

Dolar müeyyide kararının açıklandığı 1 Ağustos Çarşamba ila piyasaların son işlem günü olan 3 Ağustos Cuma günü arasında 20 kuruştan fazla arttı.

Temmuz ayı enflasyonu yüzde 15,9 oldu. Bu tüketicinin enflasyonu. İmalat sanayiinde fiyat artışı yüzde 25.

ZAMLARIN FATURASI EYLÜLDE GELECEK

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) elektrikten doğalgaza, benzinden ekmeğe zam tsunamisinin ağustosta enflasyonu nerelere zıplattığını eylül ayında açıklanacak.

Ferit Şahenk, Ünal Aysal ve Aydın Doğan’ın ortak olduğu Sinop Boyabat elektrik santralinin kredisi de bankalar tarafından tahsil edilemiyor. Bankalar takibe aldı krediyi.

Erdoğan’ın yanına yaklaşabilen patronlar küçük not kâğıtlarına, “Yardım edin, batıyoruz.” diye yazıyor.

Filo kiralama şirketi Fleetcorp’un Kuveytli patronu ile idarecileri 1,3 milyar dolar borcu ile kayıplara karıştı. Galeriler parasını ödediği arabaları alamayınca şirket merkezini yağmaladı.

DÜNYA TÜRKİYE’NİN KRİZİNDEN ENDİŞELİ

Saray’ın yüksek ve korunaklı duvarlarından içeri giremeyen daha nice acı hakikat var. batıda Türkiye mahreçli iktisadî krizin kaç memlekete de bulaşabileceğine dair hesaplar yapmaya başladı.

Aksini iddia eden ABD, İngiltere ve Almanya’da gazetelerde neler yazdığına bir bakabilir.

Krizin hafife alınacak tarafı yok. Acilen kanamanın durdurulması lazım. Bunun için de en az 55-60 milyar dolar sıcak kaynağa ihtiyaç var.

Demokrasi ve hukuk çölüne dönmüş bir Türkiye için böyle bir kaynak ufukta görünmüyor.

Hal böyle iken Erdoğan “Çin’den de olsa gider borç alırız yine Kanal İstanbul çukuruna gömeriz.” mealinde başlıkları icraat diye açıkladı.

Bir de her okulun önüne bir polis, her mahalleye bir bekçi hedefi var ki kevgire dönen bütçe polis devleti yolunda harcanacak.

100 GÜNLÜK İCRAAT DEDİKLERİ RANT VE KUPON ARAZİ:

Malum her yer beton yığınlarıyla doldu. Eski statları millet bahçesine çevirmek suretiyle yeşil alanlarımızı çoğaltacağız.

Emlak Bankası tekrar faaliyete geçecek

Konut, arsa ve gayrimenkul ağırlıklı çalışacak şekilde Emlak Bankasını tekrar faaliyete geçirmeye yönelik başvuruları gerçekleştiriyoruz.

3. nükleer santralimizi Trakya’da kurmayı planlıyoruz.

100 günlük sürede Şırnak ve Artvin’e de doğalgaz vermeye başlıyoruz.

Hedefimiz yıl sonuna kadar Hakkari’ye de doğalgaz vermek.

Uyuşturucu ile daha etkin mücadele için 31 ilimizde narko tim kuruyoruz. 31 ilimizde daha narkotimler kurulacak.

Her okula 1 polis memuru verilecek.

Emniyete 3 bin polis amiri, 22 bin 500 polis memuru, 7 bin bekçi; jandarmaya 500 subay, 4 bin 156 astsubay, 10 bin 175 uzman erbaş; Sahil Güvenlik Komutanlığına 44 subay, 98 astsubay, 300 uzman erbaş alarak güvenlik birimlerimizi güçlendiriyoruz.

Bir türlü öğretemediğimiz yabancı dil için yeni bir sistem kuruyoruz.


[Semih Ardıç] 4.8.2018 [TR724]

Premier Lig’de transferde fırtına öncesi sessizlik [Hasan Cücük]


Avrupa’da yeni sezon için geriye sayım devam ederken, bir taraftanda kulüpler kadrolarını güçlendirmek için oyuncu transferine devam ediyor. İngiltere Premier Lig’de bu yıl hayata geçirilen uygulama ile transfer dönemi erken bitecek. Geçen yıllara göre daha hareketsiz geçen transfer döneminin son haftasına girmiş bulunuyoruz.

UEFA yaz transfer döneminin bitiş tarihi olarak 31 Ağustos’u tespit etti. Bir çok Avrupa ülkesinde ligler transfer sezonunu bitmeden başlıyor. Oynanan maçlar sonunda kadrosundaki yetersizliği gören teknik adamların önünde takviye için vakitleri oluyor. Bu avantaj gibi gözüken uygulamaya Premier Lig kulüpleri itiraz gelmişti. Nedeni basitti; lig başladıktan sonra gelen oyuncular takıma uyumda sorun yalıyor. Kulüplerin bu isteğini dikkate alan Premier Lig yönetimi transfer sezonunun lig başlamadan bitmesi kararını aldı. Bu yıl hayata geçirilen uygulama ile İngiltere’de 2018-19 yaz transfer dönemi 9 Ağustos saat 19:00’da bitecek. Bu tarihten sonra Premier Lig kulüpleri oyuncu alamadıkları gibi oyuncuda satamayacak.

Avrupa’da Premier Lig’in izinden giden tek lig İtalya Serie A oldu. Serie A kulüpleri de transfer döneminin sezon başlamadan bitmesinde karar kıldı. İtalya’da bu yıl transfer sezonu 18 Ağustos’ta bitmiş olacak. Aralarında Türkiye Süper Ligi’ninde olduğu diğer liglerde ise kulüpler kadrolarına 31 Ağustos gece yarısına kadar takviye yapabilecek.

Aslında Premier Lig’in bu kararı bir dezavantaj gibi gözükmesine karşılık, kulüplerin uzun vadeli plan yapmasını sağlıyor. Bir çok kulüp daha transfer sezonu başlamadan gözüne kestirdiği oyuncularla anlaşma yaptı. Liverpool, Leicester City, Arsenal, West Ham, Brighton, Huddersfield ve Wolverhampton gibi kulüpler vaktinden önce harekete geçerek transferi erkenden bitirdiler.

Geçen yaz transfer sezonunda İngiliz kulüpleri 294 oyuncuyu kadrosuna katmıştı. Bu transferler için kulüplerin kasasından toplam 1 milyar 615 milyon Euro çıkmıştı. Transferde en çok para harcayan lig konumunu kimseye kaptırmayan İngilizler her transfer döneminde olduğu gibi cömert davranmışlardı. Transfer döneminde son haftaya girilirken İngiliz kulüpleri bu sezon kadrolarına 157 oyuncu katıp, kasalarından 1 milyar 100 milyon Euro ödediler. Geçen yıldan 500 milyon Euro daha az çıktı kasalarından ancak dönemin bitmesine daha 5 gün olduğunu hatırlatalım. Buna rağmen bu sezon geçen yılki rakamlara ulaşmak biraz zor gözüküyor.

Premier Lig’de transferin kalbi zengin sahiplerine yaslanan kulüplerin yanı sıra başarılarıyla kasalarını dolduran Manchester United ve Arsenal gibi kulüplerde atardı. Chelsea ve Manchester City hem zengin sahipleri hem de başarılarından dolayı her sezon en çok parayı harcayan kulüpler olurdu. Sir Alex Ferguson sonrası kimlik krizi yaşayan Manchester United ise özellikle Jose Mourinho döneminde transferde oldukça savurgan davranan bir kulüp oldu.

Premier Lig’de bu sezon en çok para harcayan kulüp sıralamasında Liverpool bulunuyor. Jürgen Klopp kadrosunu güçlendirmek için kasanın ağzını açarken, şuana kadar 182 milyon Euro’luk transfer imza attı. Liverpool, Alisson için 62,5 milyon, Naby Keita için 60 milyon ve Fabinho için 40 milyon Euro bonservis ücreti ödedi. Transfer döneminin savurgan kulüpleri Manchester City ve Chelsea geçen yıllara göre oldukça sönük bir dönem geçirdi. Liverpool’dan sonra en çok para harcayan kulüp ise ilginç bir şekilde West Ham oldu. 95 milyon Euro’luk transfer yapan West Ham, Felipe Anderson’a 38 milyon, Issa Diop’a 25 milyon ve Andriy Yarmolenko’ya 20 milyon Euro ödedi. Manchester United’in menajeri Jose Mourinho ise şampiyonluk getirecek bir kadro kurmak için Fred’e 59 milyon ve Diogo Dalot’a 22 milyon Euro ödedi. United toplamda 92 milyon Euro’luk transfer yaptı.

22 yıllık Arsene Wenger döneminin bittiği Arsenal’de yeni teknik patron Unai Emery kadrosunu 79 milyon Euro’luk harcamayla güçlendirdi. Arsenal kadrosuna kattığı Lucas Torreira için 30 milyon, Bernd Leno için 25 milyon ve Sokratis için 16 milyon Euro ödedi. Son şampiyon Manchester City ise kadrosunu Leicester City’den Riyad Mahrez’e ödediği 67 milyon Euro ile güçlendirirken, toplamda 70 milyon Euro’luk transfer yaptı. Geçmiş yıllara kıyasladığımızda bu rakam City için oldukça düşük.

Premier Lig’in son yıllarda yükselen değeri olan Tottenham ise ilginç bir transfer sezonu geçirip, ne oyuncu aldı ne de sattı. Kadrosunda Harry Kane, Christian Eriksen, Son, Dele Alli gibi yıldızları barındıran Tottenham oyuncularına gelen tekliflere kapısını şuana kadar kapatmayı başardı. Özellikle bu isimlerin adı Avrupa’nın önde gelen kulüpleriyle anılıyordu. Satmadığı gibi oyuncu almayan Tottenham’da yaşanan tek hareketlilik kiralık oynadığı Fenerbahçe’den dönen Vincent Janssen oldu.


[Hasan Cücük] 4.8.2018 [TR724]