“Mukaddes Göç” yazısında Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi: “İnanma, hicret etme ve inancı uğrunda vereceği mücadeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme… İşte Kudsîlerin sabah-akşam başvurageldikleri ÜÇ MUSLUKLU HIZIR ÇEŞMESİ! Bu çeşmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve karanlık bucaklara durmadan kıvılcımlar salacakladır; yollar sarpa sarıp çevreyi terslikler, yanlışlıklar, câhiliye duygu ve tutkuları alınca da mal-menâl, yurt-yuva, evlad ü iyâle bakmadan ‘bir başka diyar!’ deyip yeniden yolculuğa çıkacaklardır.” diyor.
Hocaefendi, göçü de şöyle tarif ediyor: “Göç, yaratıldığı günden bu yana, hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda; insanlar arasında seçkinlerden aydınlık ordusu kudsîler için de hususî mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir mefhumdur.”
Mukaddes göç için de şöyle diyor: “Elindeki meşale ile çağlara ışık saçan, çeşitli devirlere mührünü basan; açtığı nurlu yolda arkasına düşenleri hep medeniyetin şâhikalarında dolaştıran; sinesinde tutuşturduğu kıvılcımlarla kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuşağında ölümsüzlüğe hazırlayan; aydınlık düşünceleriyle karadeliklerin çehrelerinde, Cennetlere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın hükmettiği aynı noktalarda, ümit meşcerelikleri (ağaçlıkları, koruları) meydana getiren yüce rehberler ve yüce kametler, hep birer yolcudurlar ve bütün hayat boyu göç edip dururlar. İnançları, düşünceleri, davaları uğrunda bitip tükenme bilmeyen bir göç…”
Bu hususla ilgili Hocaefendi iki merhaleden bahsediyor: “Birinci merhale, ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp aşkla gerilmesi, nefis ve benliğini aşarak Hakkın azât kabul etmez kölesi olma merhalesidir. Bu merhaledeki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşa etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü ‘cihad-ı ekber’ dir. İkinci merhalede ise, her gönülde bir kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga boylarında şualar neşretmeye başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber HİCRET de gelip kapıya dayanır. Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh planında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür. İnsan, içinde bulunduğu durumdan, olması gerekli olan duruma; hareketesizlik ve dağınıklıktan AKSİYON ve SİSTEM’e; donmuşluk ve bozulmuşluktan kendini yenilemeye; bin bir günahın boğucu atmosferinden Ruh ve Kalbin HAYAT DERECESİNE YÜKSELME gibi… Hususların hemen hepsinden bir HİCRET MÂNÂSI hep vardır ve bu mânâlarda o, hep HİCRET edip durmaktadır. Kanaatimizce, ikinci hicretin, fonksiyonunu tam eda edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler.”
Gerçek ve derin mânâda hicret edenlerden de Hocaefendi şöyle söz ediyor: “Bu mânâda hicret, ilk defa insanlık semasının ayları, güneşleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lut, Hz. Musa, Hz. İsa gibi yüce kâmetler tarafından başlatıldı; sonra da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, İNSANLIĞIN İFTİHAR TABLOSU, Zaman ve Mekânın EFENDİSİ (S.A.S.) bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyamete kadar arkadan gelenlere açık bıraktı…”
Hicret ve hicrî takvim hakkında da Hocaefendi önemli bir tesbitin üzerine vurgu yapıyor: “Hak yolunda ve hakkın hatırı için yapılan HİCRET o kadar kudsîdir ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve davanın eşsiz temsilcisi uğrunda fedâ eden kutlulardan kutlu bir cemaatin (yeni Sahabe Efendilerimizin en başta da Peygamber Efendimiz Aleyhisselamın), en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha değişik sıfat ve ünvanlarla değil de ‘MUHACİR’ ünvanıyla yâd edilmesine kadar mânidardır! Hatta bu kudsîler dönemine bir tarih başlangıcı aranırken; Nebî’nin doğumu, peygamberlikle şereflendirilmesi, Bedir Harbi, Mekke Fethi gibi… her biri ayrı bir pırlanta olan bunca hâdise içinde, HİCRET’in seçilmesi, üzerinde hassasiyetle durulmaya değer önemli bir mevzudur.”
Hicretin kazandıracağı önemli bir avantaja da Hocaefendi şöyle işaret etmektedir: “Kim olursa olsun, çocukluk ve gençlik dönemini geçirmiş olduğu çevrede, o devreye has, hasımları tarafından bazı yanlarının tenkit edilmesi ihtimaline karşılık; hicretle gerçekleştirilen yeni muhitte, pırıl pırıl hâli, tertemiz düşünceleri, baş döndürücü fedakârlıklarıyla devamlı takdir edilen biri olacaktır. İster bunlar, isterse başka faktörler olsun, öteden beri tarihte devir açıp-devir kapayanlar ve büyük bir ölçüde tarihin akışını değiştirenler hep MUHACİR KAVİMLER olmuştur.”
Bu açıdan, cebr-i lütfî olarak Cenab-ı Hakkın bizleri birer muhacir olarak dünyanın her tarafına tohum gibi saçtığı şu süreçte, bunun kıymetini bilip, kendimizi kıymetli bir tohum gibi görüp dünyanın mazhar olacağı baharlarda renk renk açılmaya çalışalım.
[Safvet Senih] 15.11.2018 [Samanyolu Haber]
Üç musluklu Hızır çeşmesi [Safvet Senih]
“Oku! Rabbin Adıyla” -6 [Mehmet Ali Şengül]
Kâhire Üniversitesi’nde Aktif Enerji uzmanı Dr.İbrahim Kerim; Allah’ın isimlerini zikretme, abdest alma, ezan ve bilhassa tahiyyatta şehâdet parmağının kalkmasında ortaya çıkan rûhî enerjiyi, vücutta oluşan titreşimlerle meydana gelen sırları ölçüyor. Sağ şehâdet parmağında titreşim oluyorken, sol elin parmağında olmuyor.
Bu zât, ‘Ezan, abdest, namaz, oruç, duâ gibi ibâdetler rûha enerji veriyor’ tesbitinde bulunduktan sonra; ‘Din ve îman ilimdir, onun gerçek boyutunu idrak etmeye kimsenin gücü yetmez’ diyor.
Merhum Mehmet Özyurt hocamızın trafik kazasında sağ kolu kopmasına rağmen, şehâdet parmağının kalkık vaziyette olduğunu orada bulunan bir çok arkadaşımız müşahâde etmiştir.
Merhum Hacı Kemal Erimez âbinin cenâzesinin techiz ve tekfini için gittiğimde, yanında bulunan başka bir cenâzenin sağ elinin şehâdet parmağının kalkık olduğunu bizzat müşahâde etmiştim.
Efendimiz (sav) gibi, ‘Ey herşeyden daha ayân, daha beyân olan Ma’rûf-u Mutlak Rabbimiz! Seni hakkıyla bilemedik.’ itirâfında bulunmaz zorundayız.
Ziya Paşa’nın veciz ifâdeleriyle;
‘İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîrâ bu terâzi, bu kadar sıkleti çekmez’
diyor, aczimizi ilân ediyoruz.
Besmele’yi oluşturan harflerin, Allah’ın isim ve sıfatlarının ilk harflerinden oluştuğunu görüyoruz:
B, Basîr (Gören) ismi,
S, Semî (İşiten) ismi,
M, Mucîb (duaya cevap veren) ismi,
E, Allah ismi,
L, Latîf (lutfeden) ismi,
He, Hâdî (Hidayete erdiren) ismi,
R, Rezzâk (Rızık veren) ismi,
N, Nur (aydınlatan) ismi,
Ha, Halîm (Hilm sâhibi) ismi.
Bu isim ve sıfatların başına ‘Yâ’ getirilerek O’ndan yardım ve himâye istenir. Besmele’yle başlayan kişi, bütün bu Allah’ın isimlerini zikretmiş, böylece hayır ve berekete mazhar olmuş olur.
Müddessir sûresi 30.âyette; “(Cehennem) Üzerinde on dokuz görevli vardır.” buyrularak, 31.âyette ise, Cehennem görevlilerinin melekler olduğu bildiriliyor.
İbn-i Mes’ud (ra)’dan rivâyetle; bu âyet nâzil olunca Peygamber Efendimiz (sav) üzülmüş, Cenâb-ı Hak’tan ümmetinin onlardan korunmasını istemiştir. Bunun üzerine Allah (cc), “(Habibim) Senin ümmetine ondokuz harfli bir âyet indirdim. Kim ona devam ederse onların şerrinden emîn olur” buyurmuştur. Bu âyet ‘Bismillahirrahmanirrahim’dir. (Es-Suyuti)
Bişr-i Hafî önceleri isyankar ve içki içen birisiydi. Bir akşam ayaklar altında çiğnenen Besmele’yi görünce onu alıp, temizleyip güzel kokular sürerek kaldırdı. Gece rüyâsında, yaptığı bu amelin karşılığı olarak Allah, ‘Ey Bişr! İsmime gösterdiğin bu saygıdan dolayı Ben de seni, dünyâ ve âhirette güzelleştirip ismini yücelteceğim’ buyurdu. Uyandığında tevbe edip daha sonra büyük veliler arasına giriyor. (Tibyan Tefsiri)
Kur’an da 114 sûre var. Bunların 113’ünde Besmele var, sadece Tevbe sûresinde yoktur. Neden? Çünkü Tevbe sûresinde savaşdan bahsedilmektedir. Onun için ‘Rahmân ve Rahîm’ ifâdesi kullanılmamıştır. Aynı hikmet, hayvan kesiminde de geçerlidir. Orda da, ‘Bismillâh Allahü Ekber’ diyoruz.
Bir haber ajansına açıklama yapan Prof.Dr. Hâlid Haleve; ‘Besmele’siz kesilen hayvanların dokularında pıhtılaşmış kan, çoğalmaya müsait bakteriler tesbit edilirken, Besmele ile kesilenlerde ise, kan, mikrop ve bakteri tesbit edilmediğini ifâde etmiştir.
Dr.Abdulkâdir Dirânî de Kur’an’da geçen, “Allah adı zikredilmeden kesilen hayvanın etini yemeyin” ilâhi emre rağmen, hayvan kesiminde besmelenin hikmetini bilemeyen insanların Besmele’yi ihmal etmeleri, beni bu konu üzerinde bilimsel araştırmaya sevketti. Araştırma neticesinde; Dr.Halid Heleve’nin elde ettiği mezkûr bilimsel neticeleri elde ettim’ demiştir.
“Artık, o sapanların sözlerine kulak asmayın da, -Allah’ın âyetlerini tasdik ediyorsanız- kesilirken üzerine Allah’ın adı anılmış olan hayvanların etini yeyin.” (En’am sûresi, 118)
“Allah adına kesilmeyen hayvanın etini yemeyin! Bu, Allah yolundan çıkmaktır, isyandır. Şeytanlar, kendi adamlarına sizinle mücâdele etmeleri için telkinlerde bulunurlar. Şâyet onlara uyarsanız, siz de düpedüz müşrik olur çıkarsınız.” (En’am sûresi, 121)
Şam Üniversite’sinden Prof.Dr. Nebil Şerif, besmele ile kesilen hayvanların etlerini kuru bir ortamda 48 saat beklettiğimizde kırmızı gül rengini alırken, besmelesiz olanların siyaha yakın koyu kırmızı renk aldıklarını tesbit etmiş. Birinci de hiçbir mikrop tesbit edilmezken, ikinci de çok zararlı mikroplar tesbit edildiğini ifâde ediyor.
Aynı Üniversitenin Veteriner Fakültesi Et sağlığı profesörü Fuad Nima ise, ‘Besmele ile kesimde hayvan vücudundaki kanın âzamî miktarını dışarıya atarken, besmelesiz olanlarda vucutta kalıyor. Bu ise vücutta kalan mikropların çabuk gelişimini sağlıyor. Bu et insan mîdesine girdikten sonra, bütün vücuda yayılıp kalbe ulaşabiliyor. Kalp hastalıklarından ölenlerin yüzde yirmisinin bu sebepten öldüğü bilinmektedir’ diyor.
Tâciddin tefsirinin Besmele şerhinde, Hz.Ömer (ra) Mısır’ı fethettikten sonra Amr bin el-As’ı (ra) Mısır’a vâli tâyin eder. O Mısır’a vardığında Nil nehrinin çekildiğini görür. Halk her yıl bu çekilme ânında, velîsinin izni ile küçük bir kız çocuğunu Nil nehrine kurban verdiklerini ifâde ederler.
Bu câhiliye âdetini Hz.Ömer’e bildiren Amr bin El-As’a Hz.Ömer (ra); ‘Bismillâhirrahmânirrahîm, Ey Nil! Eğer Allah’ın emri ile akmıyorsan bizim sana ihtiyâcımız yok. Eğer O’nun emri ile akıyorsan, Allah’ın emri ile akmaya devâm et!’ yazdırır ve bunu nehre atmasını söyler. Nil Allah’ın izni ile coşup akmaya başlar.
Hz.İsa (as); ‘vefât etmiş olan bir zâtın yeni dünyâya gelen çocuğunun ilk Besmele öğrenmesinin neticesinde, azap çeken babasının kabir azâbından kurtulmasına vesîle olduğunu’ ifâde etmiştir.
Duâ, mü’minin silahıdır. Besmele de her işin başlangıç düstüru ve berekete vesîle olan anahtarıdır. Hendek harbinde Allah Resulü’nün (sav), kayalara Bismillah diyerek vurması ve kayaların parçalanması bunun en canlı örneğidir.
Bir doktor Besmele ile hastasına bakarsa, Allah hasta üzerinden mânevî perdeyi kaldırır. Allah hastanın sıhhat bulmasını murad etmişse, o zaman doktor da isâbetli teşhis koyabilir.
Besmele’nin bir âyet olduğuna dair İslâm âlimleri ittifak etmişlerdir. Bu âyet, Neml sûresi 30.âyette geçmektedir. “Mektup Süleyman’dandır ve ‘Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla’ diye başlamaktadır.”
Besmelenin farz, vâcib, sünnet, mekruh, haram ve küfür olan yerleri vardır. Alay ve istihzâ ile söylenen besmele, küfre sebebiyet verir.
Besmele ve duâ ile yapılan tedâvide, esas tesir ve şifânın Allah’tan olduğuna inanarak yapılması; böylece Besmele’nin bir çok derde devâ ve şifâ kaynağı olduğu ve insanı kötülüklerden koruduğu naklî, delil ve tecrübelerle sâbittir. Besmele ile duâ etmek Allah’ın bütün isim ve sıfatlarıyla şifâ istemek anlamına gelir. Besmele’de İsm-i Azam olan lafza-i Celâl bütün isim ve sıfatları kapsamaktadır.
Hicret esnasında Efendimiz (sa) ve Hz.Ebubekir es-Sıddık (ra) Sevr -mağarası- sultanlığında üç gün misafir kaldıktan sonra yola tekrar devam ettiler. Yolda henüz müslüman olmamış Ümmü Mâbed’in çadırına rastladılar. Ondan süt istediler. O da, çadırda mevcut hiç süt olmadığını, hastalığından dolayı sadece kısır bir koyun bulunduğunu beyan etti. Efendimiz (sav) bu koyunu sağabilir miyim? diyerek izin istedi. ‘Buyurun! feda olsun ama, bir damla sütü yok’ diye de uyardı. Allah Resulü (sav), o koyundan ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ diyerek bir kova dolusu süt sağdı.
Hz. Ali Efendimiz (ra), “Kişi bir sıkıntıya düştüğünde, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm’ derse, o zaman Allah o sıkıntıyı ve dilediği belâları senden uzaklaştırır” buyurmuşlardır. (Cemel tefsiri)
Rivâyetlerde vardır ki, yatarken 21 defa besmele okunması tavsiye edilmiştir.
Ebu’l Âs es-Sakafi (ra) Efendimiz’e gelip ‘Ya Resulalah müslüman olduğum günden beri ağrılarım geçmiyor’ der. Efendimiz (sav) sağ elini vücudunun ağrıyan yerine koy ve üç defa, ‘Bismillah’ dedikten sonra yedi defa da, ‘eûzü biizzetillâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve ühâziru.- Bedenimde çekmekte ve kurtulmayı istemekte olduğum şu hastalığın şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınıyorum’ de ve şifâyı Allah’dan bekle” buyurdular. Râvî diyor ki, ‘bunu çok defâ yaptım Cenâb-ı Allah o hastalığı benden aldı.’ (Müslim)
Efendimiz (sav) rahatsızlanmıştı. Cibril (as); ‘Yâ Muhammed hasta mısın?’ diye sordu. Allah Resûlü (sav), ‘Evet’ deyince; Cibril (as), ‘Bismillâhi erkîke min külli dâin yü’zike ve min şerri külli nefsin ev aynin hâsidin. Allahü yeşfîke bismillâhi erkîke.- Seni; Allah’ın adıyla, sana eziyet veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve hased eden göze karşı, Allah ismiyle tedâvi ediyorum. Allah sana şifâ versin’ duâsını yapmıştır. Efendimiz (sav) de bu duâ ile çok hastaları tedâvi etmiştir. (Müslim)
Haccâc-ı Zâlim, Efendimiz’in (sav) hizmetinde bulunan Enes bin Mâlik’i (ra) çağırtır:
-Sen bana bedduâ ediyor muşsun.
-Evet, deyince;
-Seni öldürteceğim,
-Bilsem ki, benim ölümüm senin elinledir o zaman sana boyun eğerdim. Efendimiz (sav) bana bir duâ öğretti. ‘Kim bu duâyı sabah-akşam- okursa ona ne bir zehir, ne bir sihir ve ne de zâlim bir hükümdar zarar veremez’ buyurdu. Bunun üzerine Haccac;
- O duâyı bana öğret! Dedi.
-Neûzü billah, aslâ sana öğretmem.
Hz.Enes bin Malik (ra) 103 yaşında vefâtından az önce, hizmetinde bulunan kişiye bu duâyı öğretmiştir.
Bu duâ şöyledir: ‘Bismillâhirrâhmanirrahîm, Bismillâhi hayril esmâ, bismillâhillezi lâ yedurru mâasmihî şey’ün fil ardı velâ fissemâ’ ve hüvessemî-ul alîm- Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla, Allah ismi isimlerin en hayırlısı, ismi varken yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar vermediği Allah’ın adıyla, O herşeyi bilen ve işitendir.’ (Tirmizi, Ebu Davud, İbn- Mace)
İsviçre devletinin Cumhurbaşkanı yardımcısı, ülkenin kuruluşunun yıldönümü münâsebetiyle milli günleri olan ve ilk defâ Müslüman temsilcilerinin de katıldığı, ‘Anayasa bayramı’ töreninin açılış konuşmasında, Arapça olarak ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ dedikten sonra, yine Arapça olarak ‘Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâhi ve berekâtühû’ diyerek halkı selamladı.
Cumhurbaşkan vekili konuşmasına şöyle devam etti: ‘İsviçre, Allah adıyla kurulan bir ülkedir ve Allah’ın adıyla var olmaya devam edecektir. Tarih bu ülkede bize Allah’a inanmayı, müsâmahayı ve hürriyet için savaşmayı öğretti.’
‘İster Nepal, ister Afganistan’da olalım bizler, kadın ve erkek olarak hep kardeşiz. Allah’a inanıp hürriyet için yaşayıp müsâmahayı yaşatacağız, hakkı koruyacağız.’
‘Allah’tan dileğim, Müslümanlarla müsâmaha ve hoşgörü içinde yaşayalım ki; lâikler, İsviçre’nin dîne ve insan haklarına saygılı olduğunu görsün. Allah’ın adıyla başlayan İsviçre Anayasası’nın ilk maddeleri; zayıfları koruma, adâleti ikâme ve azınlıkların haklarını garanti altına almayı içeriyor.’ (El-Mücteba Dergisi)
Allah’ın adını yani, ‘Bismillâhirrahmanirrahim’ mübârek kelimesini, Kelime-i Tevhid gibi dil ile ifâde etmenin yanında kalbin tasdik etmesi gerekmektedir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Biz O’na muhtaç olduğumuz içindir ki, her ihtiyacımızı O’ndan beklemekteyiz.
Mü’min, Allah’ın emirlerine itaat etmek nehiylerinden uzak kalmak zorundadır. Asıl ilâca hasta muhtaçtır. Hasta doktora, ‘niçin bu ilâcı bana veriyorsun?’ diyemez. Kendi menfaati için nefsine zor gelse de, ilâcı kullanmak zorundadır.
[Mehmet Ali Şengül] 15.11.2018 [Samanyolu Haber]
Bu zât, ‘Ezan, abdest, namaz, oruç, duâ gibi ibâdetler rûha enerji veriyor’ tesbitinde bulunduktan sonra; ‘Din ve îman ilimdir, onun gerçek boyutunu idrak etmeye kimsenin gücü yetmez’ diyor.
Merhum Mehmet Özyurt hocamızın trafik kazasında sağ kolu kopmasına rağmen, şehâdet parmağının kalkık vaziyette olduğunu orada bulunan bir çok arkadaşımız müşahâde etmiştir.
Merhum Hacı Kemal Erimez âbinin cenâzesinin techiz ve tekfini için gittiğimde, yanında bulunan başka bir cenâzenin sağ elinin şehâdet parmağının kalkık olduğunu bizzat müşahâde etmiştim.
Efendimiz (sav) gibi, ‘Ey herşeyden daha ayân, daha beyân olan Ma’rûf-u Mutlak Rabbimiz! Seni hakkıyla bilemedik.’ itirâfında bulunmaz zorundayız.
Ziya Paşa’nın veciz ifâdeleriyle;
‘İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîrâ bu terâzi, bu kadar sıkleti çekmez’
diyor, aczimizi ilân ediyoruz.
Besmele’yi oluşturan harflerin, Allah’ın isim ve sıfatlarının ilk harflerinden oluştuğunu görüyoruz:
B, Basîr (Gören) ismi,
S, Semî (İşiten) ismi,
M, Mucîb (duaya cevap veren) ismi,
E, Allah ismi,
L, Latîf (lutfeden) ismi,
He, Hâdî (Hidayete erdiren) ismi,
R, Rezzâk (Rızık veren) ismi,
N, Nur (aydınlatan) ismi,
Ha, Halîm (Hilm sâhibi) ismi.
Bu isim ve sıfatların başına ‘Yâ’ getirilerek O’ndan yardım ve himâye istenir. Besmele’yle başlayan kişi, bütün bu Allah’ın isimlerini zikretmiş, böylece hayır ve berekete mazhar olmuş olur.
Müddessir sûresi 30.âyette; “(Cehennem) Üzerinde on dokuz görevli vardır.” buyrularak, 31.âyette ise, Cehennem görevlilerinin melekler olduğu bildiriliyor.
İbn-i Mes’ud (ra)’dan rivâyetle; bu âyet nâzil olunca Peygamber Efendimiz (sav) üzülmüş, Cenâb-ı Hak’tan ümmetinin onlardan korunmasını istemiştir. Bunun üzerine Allah (cc), “(Habibim) Senin ümmetine ondokuz harfli bir âyet indirdim. Kim ona devam ederse onların şerrinden emîn olur” buyurmuştur. Bu âyet ‘Bismillahirrahmanirrahim’dir. (Es-Suyuti)
Bişr-i Hafî önceleri isyankar ve içki içen birisiydi. Bir akşam ayaklar altında çiğnenen Besmele’yi görünce onu alıp, temizleyip güzel kokular sürerek kaldırdı. Gece rüyâsında, yaptığı bu amelin karşılığı olarak Allah, ‘Ey Bişr! İsmime gösterdiğin bu saygıdan dolayı Ben de seni, dünyâ ve âhirette güzelleştirip ismini yücelteceğim’ buyurdu. Uyandığında tevbe edip daha sonra büyük veliler arasına giriyor. (Tibyan Tefsiri)
Kur’an da 114 sûre var. Bunların 113’ünde Besmele var, sadece Tevbe sûresinde yoktur. Neden? Çünkü Tevbe sûresinde savaşdan bahsedilmektedir. Onun için ‘Rahmân ve Rahîm’ ifâdesi kullanılmamıştır. Aynı hikmet, hayvan kesiminde de geçerlidir. Orda da, ‘Bismillâh Allahü Ekber’ diyoruz.
Bir haber ajansına açıklama yapan Prof.Dr. Hâlid Haleve; ‘Besmele’siz kesilen hayvanların dokularında pıhtılaşmış kan, çoğalmaya müsait bakteriler tesbit edilirken, Besmele ile kesilenlerde ise, kan, mikrop ve bakteri tesbit edilmediğini ifâde etmiştir.
Dr.Abdulkâdir Dirânî de Kur’an’da geçen, “Allah adı zikredilmeden kesilen hayvanın etini yemeyin” ilâhi emre rağmen, hayvan kesiminde besmelenin hikmetini bilemeyen insanların Besmele’yi ihmal etmeleri, beni bu konu üzerinde bilimsel araştırmaya sevketti. Araştırma neticesinde; Dr.Halid Heleve’nin elde ettiği mezkûr bilimsel neticeleri elde ettim’ demiştir.
“Artık, o sapanların sözlerine kulak asmayın da, -Allah’ın âyetlerini tasdik ediyorsanız- kesilirken üzerine Allah’ın adı anılmış olan hayvanların etini yeyin.” (En’am sûresi, 118)
“Allah adına kesilmeyen hayvanın etini yemeyin! Bu, Allah yolundan çıkmaktır, isyandır. Şeytanlar, kendi adamlarına sizinle mücâdele etmeleri için telkinlerde bulunurlar. Şâyet onlara uyarsanız, siz de düpedüz müşrik olur çıkarsınız.” (En’am sûresi, 121)
Şam Üniversite’sinden Prof.Dr. Nebil Şerif, besmele ile kesilen hayvanların etlerini kuru bir ortamda 48 saat beklettiğimizde kırmızı gül rengini alırken, besmelesiz olanların siyaha yakın koyu kırmızı renk aldıklarını tesbit etmiş. Birinci de hiçbir mikrop tesbit edilmezken, ikinci de çok zararlı mikroplar tesbit edildiğini ifâde ediyor.
Aynı Üniversitenin Veteriner Fakültesi Et sağlığı profesörü Fuad Nima ise, ‘Besmele ile kesimde hayvan vücudundaki kanın âzamî miktarını dışarıya atarken, besmelesiz olanlarda vucutta kalıyor. Bu ise vücutta kalan mikropların çabuk gelişimini sağlıyor. Bu et insan mîdesine girdikten sonra, bütün vücuda yayılıp kalbe ulaşabiliyor. Kalp hastalıklarından ölenlerin yüzde yirmisinin bu sebepten öldüğü bilinmektedir’ diyor.
Tâciddin tefsirinin Besmele şerhinde, Hz.Ömer (ra) Mısır’ı fethettikten sonra Amr bin el-As’ı (ra) Mısır’a vâli tâyin eder. O Mısır’a vardığında Nil nehrinin çekildiğini görür. Halk her yıl bu çekilme ânında, velîsinin izni ile küçük bir kız çocuğunu Nil nehrine kurban verdiklerini ifâde ederler.
Bu câhiliye âdetini Hz.Ömer’e bildiren Amr bin El-As’a Hz.Ömer (ra); ‘Bismillâhirrahmânirrahîm, Ey Nil! Eğer Allah’ın emri ile akmıyorsan bizim sana ihtiyâcımız yok. Eğer O’nun emri ile akıyorsan, Allah’ın emri ile akmaya devâm et!’ yazdırır ve bunu nehre atmasını söyler. Nil Allah’ın izni ile coşup akmaya başlar.
Hz.İsa (as); ‘vefât etmiş olan bir zâtın yeni dünyâya gelen çocuğunun ilk Besmele öğrenmesinin neticesinde, azap çeken babasının kabir azâbından kurtulmasına vesîle olduğunu’ ifâde etmiştir.
Duâ, mü’minin silahıdır. Besmele de her işin başlangıç düstüru ve berekete vesîle olan anahtarıdır. Hendek harbinde Allah Resulü’nün (sav), kayalara Bismillah diyerek vurması ve kayaların parçalanması bunun en canlı örneğidir.
Bir doktor Besmele ile hastasına bakarsa, Allah hasta üzerinden mânevî perdeyi kaldırır. Allah hastanın sıhhat bulmasını murad etmişse, o zaman doktor da isâbetli teşhis koyabilir.
Besmele’nin bir âyet olduğuna dair İslâm âlimleri ittifak etmişlerdir. Bu âyet, Neml sûresi 30.âyette geçmektedir. “Mektup Süleyman’dandır ve ‘Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla’ diye başlamaktadır.”
Besmelenin farz, vâcib, sünnet, mekruh, haram ve küfür olan yerleri vardır. Alay ve istihzâ ile söylenen besmele, küfre sebebiyet verir.
Besmele ve duâ ile yapılan tedâvide, esas tesir ve şifânın Allah’tan olduğuna inanarak yapılması; böylece Besmele’nin bir çok derde devâ ve şifâ kaynağı olduğu ve insanı kötülüklerden koruduğu naklî, delil ve tecrübelerle sâbittir. Besmele ile duâ etmek Allah’ın bütün isim ve sıfatlarıyla şifâ istemek anlamına gelir. Besmele’de İsm-i Azam olan lafza-i Celâl bütün isim ve sıfatları kapsamaktadır.
Hicret esnasında Efendimiz (sa) ve Hz.Ebubekir es-Sıddık (ra) Sevr -mağarası- sultanlığında üç gün misafir kaldıktan sonra yola tekrar devam ettiler. Yolda henüz müslüman olmamış Ümmü Mâbed’in çadırına rastladılar. Ondan süt istediler. O da, çadırda mevcut hiç süt olmadığını, hastalığından dolayı sadece kısır bir koyun bulunduğunu beyan etti. Efendimiz (sav) bu koyunu sağabilir miyim? diyerek izin istedi. ‘Buyurun! feda olsun ama, bir damla sütü yok’ diye de uyardı. Allah Resulü (sav), o koyundan ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ diyerek bir kova dolusu süt sağdı.
Hz. Ali Efendimiz (ra), “Kişi bir sıkıntıya düştüğünde, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm’ derse, o zaman Allah o sıkıntıyı ve dilediği belâları senden uzaklaştırır” buyurmuşlardır. (Cemel tefsiri)
Rivâyetlerde vardır ki, yatarken 21 defa besmele okunması tavsiye edilmiştir.
Ebu’l Âs es-Sakafi (ra) Efendimiz’e gelip ‘Ya Resulalah müslüman olduğum günden beri ağrılarım geçmiyor’ der. Efendimiz (sav) sağ elini vücudunun ağrıyan yerine koy ve üç defa, ‘Bismillah’ dedikten sonra yedi defa da, ‘eûzü biizzetillâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve ühâziru.- Bedenimde çekmekte ve kurtulmayı istemekte olduğum şu hastalığın şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınıyorum’ de ve şifâyı Allah’dan bekle” buyurdular. Râvî diyor ki, ‘bunu çok defâ yaptım Cenâb-ı Allah o hastalığı benden aldı.’ (Müslim)
Efendimiz (sav) rahatsızlanmıştı. Cibril (as); ‘Yâ Muhammed hasta mısın?’ diye sordu. Allah Resûlü (sav), ‘Evet’ deyince; Cibril (as), ‘Bismillâhi erkîke min külli dâin yü’zike ve min şerri külli nefsin ev aynin hâsidin. Allahü yeşfîke bismillâhi erkîke.- Seni; Allah’ın adıyla, sana eziyet veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve hased eden göze karşı, Allah ismiyle tedâvi ediyorum. Allah sana şifâ versin’ duâsını yapmıştır. Efendimiz (sav) de bu duâ ile çok hastaları tedâvi etmiştir. (Müslim)
Haccâc-ı Zâlim, Efendimiz’in (sav) hizmetinde bulunan Enes bin Mâlik’i (ra) çağırtır:
-Sen bana bedduâ ediyor muşsun.
-Evet, deyince;
-Seni öldürteceğim,
-Bilsem ki, benim ölümüm senin elinledir o zaman sana boyun eğerdim. Efendimiz (sav) bana bir duâ öğretti. ‘Kim bu duâyı sabah-akşam- okursa ona ne bir zehir, ne bir sihir ve ne de zâlim bir hükümdar zarar veremez’ buyurdu. Bunun üzerine Haccac;
- O duâyı bana öğret! Dedi.
-Neûzü billah, aslâ sana öğretmem.
Hz.Enes bin Malik (ra) 103 yaşında vefâtından az önce, hizmetinde bulunan kişiye bu duâyı öğretmiştir.
Bu duâ şöyledir: ‘Bismillâhirrâhmanirrahîm, Bismillâhi hayril esmâ, bismillâhillezi lâ yedurru mâasmihî şey’ün fil ardı velâ fissemâ’ ve hüvessemî-ul alîm- Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla, Allah ismi isimlerin en hayırlısı, ismi varken yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar vermediği Allah’ın adıyla, O herşeyi bilen ve işitendir.’ (Tirmizi, Ebu Davud, İbn- Mace)
İsviçre devletinin Cumhurbaşkanı yardımcısı, ülkenin kuruluşunun yıldönümü münâsebetiyle milli günleri olan ve ilk defâ Müslüman temsilcilerinin de katıldığı, ‘Anayasa bayramı’ töreninin açılış konuşmasında, Arapça olarak ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ dedikten sonra, yine Arapça olarak ‘Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâhi ve berekâtühû’ diyerek halkı selamladı.
Cumhurbaşkan vekili konuşmasına şöyle devam etti: ‘İsviçre, Allah adıyla kurulan bir ülkedir ve Allah’ın adıyla var olmaya devam edecektir. Tarih bu ülkede bize Allah’a inanmayı, müsâmahayı ve hürriyet için savaşmayı öğretti.’
‘İster Nepal, ister Afganistan’da olalım bizler, kadın ve erkek olarak hep kardeşiz. Allah’a inanıp hürriyet için yaşayıp müsâmahayı yaşatacağız, hakkı koruyacağız.’
‘Allah’tan dileğim, Müslümanlarla müsâmaha ve hoşgörü içinde yaşayalım ki; lâikler, İsviçre’nin dîne ve insan haklarına saygılı olduğunu görsün. Allah’ın adıyla başlayan İsviçre Anayasası’nın ilk maddeleri; zayıfları koruma, adâleti ikâme ve azınlıkların haklarını garanti altına almayı içeriyor.’ (El-Mücteba Dergisi)
Allah’ın adını yani, ‘Bismillâhirrahmanirrahim’ mübârek kelimesini, Kelime-i Tevhid gibi dil ile ifâde etmenin yanında kalbin tasdik etmesi gerekmektedir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Biz O’na muhtaç olduğumuz içindir ki, her ihtiyacımızı O’ndan beklemekteyiz.
Mü’min, Allah’ın emirlerine itaat etmek nehiylerinden uzak kalmak zorundadır. Asıl ilâca hasta muhtaçtır. Hasta doktora, ‘niçin bu ilâcı bana veriyorsun?’ diyemez. Kendi menfaati için nefsine zor gelse de, ilâcı kullanmak zorundadır.
[Mehmet Ali Şengül] 15.11.2018 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Ekrem Dumanlı, ‘isyan’ kumpasını yorumladı: Bu olay şer içinde büyük bir hayra vesile olmuştur
Ekrem Dumanlı You Tube kanalında son günlerde gündemde olan ‘24 Haziran seçimleri öncesi cezaevlerinde Cemaat’e yönelik isyan kumpası kurulup ikinci bir 15 Temmuz ortamı oluşturulacağı’ tartışmalarını yorumladı.
Seçimler öncesi pis kokuların geldiğini söylen Dumanlı, “MHP lideri cezaevlerinde ayaklanmalardan bahsetti. Hayırdır nereden çıktı. İçişleri Bakanı da aynı şeyi dile getirdi. Bir mafya babası da aynı iddiaları dile getirdi.” dedi.
Dumanlı, “İnsanlar çok dikkatli olmalıdır. Bu olay şer içinde büyük bir hayra vesile olmuştur.” ifadesini kullandı.
Konuyla ilgili The Alliance for Shared Values (AfSV) tarafından yapılan, “Kaynağı her ne olursa olsun, şiddet veya yasadışılığın herhangi bir şeklini içeren sözde talep ve ricayı taşıyan ve yayan kişilerin Hizmet Hareketi ile iltisakları hangi seviyede olursa olsun, mesajları da kendileri de reddolunmalıdır.” açıklamasına dikkat çeken Dumanlı, “Yapılan açıklama da çok önemlidir. Demokrasi dışı talepleri kim getiriyorsa reddedilmelidir. Teyakkuzun tam zamanıdır.” tavsiyesinde bulundu.
Oynanan kirli planın parçası olunmaması gerektiğini söyleyen Dumanlı, “Hareketi teröre bulaştırmak istediler başaramadılar. Parçalamak istediler başaramadılar. Bundan sonrası için de dikkatli hareket etmeliyiz. Zanla hareket etmeyelim. Hem dıştan hem de içten figüranlık yapanlara aldırmadan demokrasi dışına çıkılmamalıdır. Her söze kanılmamalıdır. Söz nereden gelirse gelsin. Yol bellidir. Demokrasi dışına çıkılmamalı. Hizmet’in bu konudaki değerleri de bellidir.” şeklinde konuştu.
CEMAAT NEDEN BUNLARA CEZA VERMİYOR?
Dumanlı ‘söz konu kişiler hakkında bir yaptırım neden yapılmıyor?’ sorununa ise ”Gönüllüler hareketinden nasıl cezai uygulama yapması beklenir. Devlet değil ki hapse atsın, örgüt değilki kafasına sıksın. En çok gönlünden atar, benden uzak dur.’ der” dedi.
İşte Dumanlı’nın açıklamalarının tamamı;
[TR724] 15.11.2018
Seçimler öncesi pis kokuların geldiğini söylen Dumanlı, “MHP lideri cezaevlerinde ayaklanmalardan bahsetti. Hayırdır nereden çıktı. İçişleri Bakanı da aynı şeyi dile getirdi. Bir mafya babası da aynı iddiaları dile getirdi.” dedi.
Dumanlı, “İnsanlar çok dikkatli olmalıdır. Bu olay şer içinde büyük bir hayra vesile olmuştur.” ifadesini kullandı.
Konuyla ilgili The Alliance for Shared Values (AfSV) tarafından yapılan, “Kaynağı her ne olursa olsun, şiddet veya yasadışılığın herhangi bir şeklini içeren sözde talep ve ricayı taşıyan ve yayan kişilerin Hizmet Hareketi ile iltisakları hangi seviyede olursa olsun, mesajları da kendileri de reddolunmalıdır.” açıklamasına dikkat çeken Dumanlı, “Yapılan açıklama da çok önemlidir. Demokrasi dışı talepleri kim getiriyorsa reddedilmelidir. Teyakkuzun tam zamanıdır.” tavsiyesinde bulundu.
Oynanan kirli planın parçası olunmaması gerektiğini söyleyen Dumanlı, “Hareketi teröre bulaştırmak istediler başaramadılar. Parçalamak istediler başaramadılar. Bundan sonrası için de dikkatli hareket etmeliyiz. Zanla hareket etmeyelim. Hem dıştan hem de içten figüranlık yapanlara aldırmadan demokrasi dışına çıkılmamalıdır. Her söze kanılmamalıdır. Söz nereden gelirse gelsin. Yol bellidir. Demokrasi dışına çıkılmamalı. Hizmet’in bu konudaki değerleri de bellidir.” şeklinde konuştu.
CEMAAT NEDEN BUNLARA CEZA VERMİYOR?
Dumanlı ‘söz konu kişiler hakkında bir yaptırım neden yapılmıyor?’ sorununa ise ”Gönüllüler hareketinden nasıl cezai uygulama yapması beklenir. Devlet değil ki hapse atsın, örgüt değilki kafasına sıksın. En çok gönlünden atar, benden uzak dur.’ der” dedi.
İşte Dumanlı’nın açıklamalarının tamamı;
[TR724] 15.11.2018
32 milyar dolar nerede? [İlker Doğan]
Türkiye’deki Suriyeliler için harcandığı ileri sürülen paraya ilişkin tartışmalar yeniden alevlendi. AB Sayıştay Uzmanlarından Bettina Jakobsen’in hazırladığı raporda, AB’nin mülteciler için Türkiye’ye gönderdiği 1,1 milyar Euro’nun ‘nereye’ harcandığının belirsiz olduğu belirtiliyor. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise iktidar temsilcilerinin Suriyeli mülteciler için 30 milyar dolardan fazla para harcandığı yönündeki iddialarının ‘yalan’ olduğunu söyledi. Suriyeli mülteciler için harcanan para gerçekten 32 milyar dolar mı? Eğer öyleyse ülkedeki mülteciler neden çöp toplayıp, fuhuş bataklığına saplanıyor, illegal suçlara bulaşıyor?
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye Suriyeli mülteciler için gönderdiği para yardımı ile ilgili rapor 13 Kasım salı günü kamuoyu ile paylaşıldı. Raporda göçmenler için Türkiye’ye gönderilen 1,1 milyar Euro’nun nereye harcandığına dair Türk makamlarından bilgi alınamadığı vurgulandı. Türkiye’nin söz konusu paradan faydalananların listesini vermeyi reddettiğini bunun da, yardımın doğru bir şekilde kullanılmadığı yolundaki şüpheleri artırdığı uyarısında bulunuldu. Raporu hazırlayan Bettina Jakobsen, “Yapılan yardımlardan kimlerin faydalandığını bilme hakkımız var. Avrupalı vergi mükellefleri bunu merak ediyor.” dedi. Jakobson, üç yıldır ilk defa talep ettiği belgelere ulaşamadığını aktardı.
CHP LİDERİ: İKTİDAR YALAN SÖYLÜYOR
Konu CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun da gündemindeydi. Partisinin son grup toplantısında Suriyeliler için 30 milyar dolardan fazla para harcandığı iddiasının doğru olmadığını söyledi. Kılıçdaroğlu, “35 milyar dolar harcadık diyorlar Suriyelilere, yalan. Onlar da sefalet içerisinde yaşıyor.” ifadelerini kullandı.
RAKAMLAR HAVADA UÇUŞUYOR
Türkiye’deki Suriyelilere ne kadar maddi yardım yapıldığı konusu tam bir muamma. Rakamlar havada uçuşuyor. Dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, 4 Ocak 2015’te Suriyeliler için 4 yılda yapılan yardımların Türkiye’ye maliyetinin yaklaşık 5 milyar dolar olduğunu iddia etmişti. 18 Eylül 2015’de ise rakamı 7,6 milyar dolara yükseltti. Kurtulmuş’un hesabına göre Suriyeliler için sadece 8 ayda 2,6 milyar dolar harcanmıştı!
1 YILDA 5 MİLYAR DOLAR HARCAMA
Dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal, Mart 2016’da rakamın 10 milyar dolar civarında olduğunu savundu. Rakam 1 yılda 5 milyar dolardan 10 milyar dolara fırlamıştı. Ocak 2015’e kadar olan 4 yıllık süreçte harcanan para 5 milyar dolarken, sadece 1 yılda 5 milyar dolar harcanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, 2016 yılının eylül ayındaki konuşmasında 12 milyar dolar rakamını telaffuz etti. 2005 yılında 5 milyar dolar olarak açıklanan rakamın bir buçuk yılda nasıl 12 milyar dolara çıktığı hiç bir zaman açıklanmadı.
3 AYDA 30 MİLYAR DOLARA FIRLADI
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Öznur Çalık, 23 Mart 2017’de yaptığı açıklamada, “Şu ana kadar gerçekleştirdiğimiz çalışmalar 25 milyar dolara ulaştı.” dedi. Çalık, STK’ların yardımlarını da rakama dahil ediyor olmalıydı. Ancak sadece 3 ay sonra, 23 Haziran’da konuşan Erdoğan, “Devlet olarak bize hicret eden kardeşlerimize 30 milyar dolar harcama yaptık.” ifadelerini kullandı. Güncel kurla 165 milyar TL. Eski parayla 165 Katrilyon!
Rakamların havada uçuşması üzerine CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz yıl 27 Kasım’da konuyu gündemine aldı ve söz konusu paranın nereye harcandığını sordu. Kılıçdaroğlu, “30 milyar dolar! Bu para nereye harcandı, şu ana kadar öğrenmiş değiliz. Bakkal bile defter tutarken gelirini giderini yazar. Kimse bilmiyor. Dağıtsanız tüm Suriyeliler abad olacak. Ama açlıktan ölen Suriyeli var.” dedi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun sorusuna Erdoğan bir hafta sonra, “Sen kimsin ki bunu sana ispatlayacağız.” şeklinde cevap verdi.
AKDAĞ: DOĞRUDAN VERMEDİK, YOL YAPTIK!
O dönemde başbakan yardımcısı olan Recep Akdağ’ın Kılıçdaroğlu’na cevabı da gündem olmuştu. Aslında Akdağ, söz konusu rakamın doğru olmadığını itiraf ediyordu açıklamasında: “Biz o parayı özel olarak Suriyelilere ayırdık demiyoruz. Genel bütçeden memurlara, öğretmene, doktora maaş veriliyor. Onlar da insanlara hizmet ediyorlar. Doğrudan doğruya götürüp Suriyelilere bunu vermiyoruz. Yol yapıyoruz. Onlar da o yolun üzerinden geçiyorlar.”
Recep Akdağ, bu yılın nisan ayında yaptığı açıklamada rakamı 31 milyor Euro olarak açıkladı. Bu rakam o günkü dolar kuru üzerinden hesaplandığında 37,5 milyar Dolara denk geliyor. Erdoğan ise Akdağdan 5 ay sonra 32 milyar dolar harcadıklarını duyurdu. Anlaşılan o ki, iktidar temsilcilerinin de bu konuda kafası epey karışık!
‘Dağıtıldığı düşünülen’ para: 11 milyar 649 milyon 434 bin lira!
Dönemin başbakan yardımcısı olan Recep Akdağ, geçtiğimiz yılın sonunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuyu gündeme getirmesi üzerine 6 Aralık 2017’de bir basın toplantısı düzenledi. Ve suriyelilere yönelik yardım miktarını kalem kalem açıkladı! Buna göre, Suriyeliler için harcanan para 30 milyar 285 milyon 573 bin dolardı. Ancak listede yer alan bir ‘harcama’ kalemi dikkat çekiciydi. Söz konusu listede, ‘vatandaşın yardım olarak dağıttığını düşünelen’ paranın 11 milyar 649 milyon 434 bin lira olduğu belirtiliyordu. Dağıtıldığı düşünülen para, ‘kuruşu kuruşuna’ harcanan kalemler arasında gösterilmişti. Akdağ’ın açıklaması haber yapılırken yandaş medya bu kalemi es geçmeyi tercih etti.
Suriyeli sayısı 3 milyon 552 bin
Türkiye’ye ilk mülteci akışı 29 Nisan 2011’de 300 kadar Suriyeli’nin Türkiye’ye sığınma talebine bulunmasıyla başladı. Aradan geçen yedi yılda sayı milyonlara ulaştı. İçişleri Bakanlığı’nın rakamlarına göre Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 552 bin. 29 Ağustos 2018 itibariyle kayıtlı Suriyelilerden sadece 196 bin 728’i kamplarda kalıyor. Geriye kalanlar ise kamp dışında hayatını sürdürüyor.
[İlker Doğan] 15.11.2018 [TR724]
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye Suriyeli mülteciler için gönderdiği para yardımı ile ilgili rapor 13 Kasım salı günü kamuoyu ile paylaşıldı. Raporda göçmenler için Türkiye’ye gönderilen 1,1 milyar Euro’nun nereye harcandığına dair Türk makamlarından bilgi alınamadığı vurgulandı. Türkiye’nin söz konusu paradan faydalananların listesini vermeyi reddettiğini bunun da, yardımın doğru bir şekilde kullanılmadığı yolundaki şüpheleri artırdığı uyarısında bulunuldu. Raporu hazırlayan Bettina Jakobsen, “Yapılan yardımlardan kimlerin faydalandığını bilme hakkımız var. Avrupalı vergi mükellefleri bunu merak ediyor.” dedi. Jakobson, üç yıldır ilk defa talep ettiği belgelere ulaşamadığını aktardı.
CHP LİDERİ: İKTİDAR YALAN SÖYLÜYOR
Konu CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun da gündemindeydi. Partisinin son grup toplantısında Suriyeliler için 30 milyar dolardan fazla para harcandığı iddiasının doğru olmadığını söyledi. Kılıçdaroğlu, “35 milyar dolar harcadık diyorlar Suriyelilere, yalan. Onlar da sefalet içerisinde yaşıyor.” ifadelerini kullandı.
RAKAMLAR HAVADA UÇUŞUYOR
Türkiye’deki Suriyelilere ne kadar maddi yardım yapıldığı konusu tam bir muamma. Rakamlar havada uçuşuyor. Dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, 4 Ocak 2015’te Suriyeliler için 4 yılda yapılan yardımların Türkiye’ye maliyetinin yaklaşık 5 milyar dolar olduğunu iddia etmişti. 18 Eylül 2015’de ise rakamı 7,6 milyar dolara yükseltti. Kurtulmuş’un hesabına göre Suriyeliler için sadece 8 ayda 2,6 milyar dolar harcanmıştı!
1 YILDA 5 MİLYAR DOLAR HARCAMA
Dönemin Maliye Bakanı Naci Ağbal, Mart 2016’da rakamın 10 milyar dolar civarında olduğunu savundu. Rakam 1 yılda 5 milyar dolardan 10 milyar dolara fırlamıştı. Ocak 2015’e kadar olan 4 yıllık süreçte harcanan para 5 milyar dolarken, sadece 1 yılda 5 milyar dolar harcanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, 2016 yılının eylül ayındaki konuşmasında 12 milyar dolar rakamını telaffuz etti. 2005 yılında 5 milyar dolar olarak açıklanan rakamın bir buçuk yılda nasıl 12 milyar dolara çıktığı hiç bir zaman açıklanmadı.
3 AYDA 30 MİLYAR DOLARA FIRLADI
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Öznur Çalık, 23 Mart 2017’de yaptığı açıklamada, “Şu ana kadar gerçekleştirdiğimiz çalışmalar 25 milyar dolara ulaştı.” dedi. Çalık, STK’ların yardımlarını da rakama dahil ediyor olmalıydı. Ancak sadece 3 ay sonra, 23 Haziran’da konuşan Erdoğan, “Devlet olarak bize hicret eden kardeşlerimize 30 milyar dolar harcama yaptık.” ifadelerini kullandı. Güncel kurla 165 milyar TL. Eski parayla 165 Katrilyon!
Rakamların havada uçuşması üzerine CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz yıl 27 Kasım’da konuyu gündemine aldı ve söz konusu paranın nereye harcandığını sordu. Kılıçdaroğlu, “30 milyar dolar! Bu para nereye harcandı, şu ana kadar öğrenmiş değiliz. Bakkal bile defter tutarken gelirini giderini yazar. Kimse bilmiyor. Dağıtsanız tüm Suriyeliler abad olacak. Ama açlıktan ölen Suriyeli var.” dedi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun sorusuna Erdoğan bir hafta sonra, “Sen kimsin ki bunu sana ispatlayacağız.” şeklinde cevap verdi.
AKDAĞ: DOĞRUDAN VERMEDİK, YOL YAPTIK!
O dönemde başbakan yardımcısı olan Recep Akdağ’ın Kılıçdaroğlu’na cevabı da gündem olmuştu. Aslında Akdağ, söz konusu rakamın doğru olmadığını itiraf ediyordu açıklamasında: “Biz o parayı özel olarak Suriyelilere ayırdık demiyoruz. Genel bütçeden memurlara, öğretmene, doktora maaş veriliyor. Onlar da insanlara hizmet ediyorlar. Doğrudan doğruya götürüp Suriyelilere bunu vermiyoruz. Yol yapıyoruz. Onlar da o yolun üzerinden geçiyorlar.”
Recep Akdağ, bu yılın nisan ayında yaptığı açıklamada rakamı 31 milyor Euro olarak açıkladı. Bu rakam o günkü dolar kuru üzerinden hesaplandığında 37,5 milyar Dolara denk geliyor. Erdoğan ise Akdağdan 5 ay sonra 32 milyar dolar harcadıklarını duyurdu. Anlaşılan o ki, iktidar temsilcilerinin de bu konuda kafası epey karışık!
‘Dağıtıldığı düşünülen’ para: 11 milyar 649 milyon 434 bin lira!
Dönemin başbakan yardımcısı olan Recep Akdağ, geçtiğimiz yılın sonunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuyu gündeme getirmesi üzerine 6 Aralık 2017’de bir basın toplantısı düzenledi. Ve suriyelilere yönelik yardım miktarını kalem kalem açıkladı! Buna göre, Suriyeliler için harcanan para 30 milyar 285 milyon 573 bin dolardı. Ancak listede yer alan bir ‘harcama’ kalemi dikkat çekiciydi. Söz konusu listede, ‘vatandaşın yardım olarak dağıttığını düşünelen’ paranın 11 milyar 649 milyon 434 bin lira olduğu belirtiliyordu. Dağıtıldığı düşünülen para, ‘kuruşu kuruşuna’ harcanan kalemler arasında gösterilmişti. Akdağ’ın açıklaması haber yapılırken yandaş medya bu kalemi es geçmeyi tercih etti.
Suriyeli sayısı 3 milyon 552 bin
Türkiye’ye ilk mülteci akışı 29 Nisan 2011’de 300 kadar Suriyeli’nin Türkiye’ye sığınma talebine bulunmasıyla başladı. Aradan geçen yedi yılda sayı milyonlara ulaştı. İçişleri Bakanlığı’nın rakamlarına göre Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 552 bin. 29 Ağustos 2018 itibariyle kayıtlı Suriyelilerden sadece 196 bin 728’i kamplarda kalıyor. Geriye kalanlar ise kamp dışında hayatını sürdürüyor.
[İlker Doğan] 15.11.2018 [TR724]
51 milyar dolarlık kriz [Semih Ardıç]
Türkiye’de krizin bir görünen bir de görünmeyen yüzü var.
Krizin görünmeyen tarafında olup biten hâdiseler ya halka doğrudan temas etmediği için bilinmiyor ya da mevcut tek sesli medya oralı olmadığı için vatandaş olup bitenin farkına varamıyor.
Suskunluk sarmalına girmiş Türkiye’nin tipik sendromlarından sadece biri…
ENERJİDE BİR DÖNEM ÇANTACILAR TÜREMİŞTİ
Daha derinlerdeki krizde öne çıkan bir sektör var. O da enerji. Türkiye’de işlerin yolunda gittiği 2005-2010 seneleri arasını kast ediyorum.
O dönemde irili ufaklı şirketler, elektrik imalatı lisansı kapmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) önünde kuyruğa girmişti. Hatta çantacılar türemişti.
Lisansı üçe alıp beşe, ona satıyorlardı. “Enerjiye hücum” senelerinde alelacele yapılan etüt çalışmaları yüzünden su akmayan dereler için bile hidroelektrik lisansı verilmişti.
Devran döndü. İki hafta evvel Alarko Holding, Kırklareli’nde ithal doğalgazdan elektrik imal eden santrali en ez bir sene boyunca kapattığını ilan etti.
AKSA DA “KAPATIYORUZ” DEDİ
14 Kasım’da AKSA Enerji de benzer bir karar verdi. Bu sefer Manisa’da bir santral kapatılacak. AKSA almak için binbir emek verdiği lisansın iptal edilmesi için EPDK’ya müracaat etti.
115 megawatt (MW) kurulu güçteki bir doğalgaz çevrim santrali için en az 110 milyon dolar harcandı. Para dışarıdan borç alındı ve ithal teknoloji kullanıldı.
Tablo sürpriz değil. Doğalgaza zam yapılırken oy kaybetmemek için elektrik zamlarını halının altına süpüren Adalet ve Kalkınma Partisi’nin inşaattan sonra enerjide kurduğu rant düzeni yıkılıyor.
KAZANCI, AKP’YE YAKIN AİLELERDEN
AKSA’nın sahibi Kazancı ailesi AKP’ye en yakın şirketlerden biri olduğu halde krizde ilk teslim bayrağı çeken gruplardan biri oldu. Rant varken önde koşanlar riski görünce cepheyi önden terkediyor.
AKSA Enerji kapatma kararını Kamuoyunu Aydınlatma Platformu’na beyan etti: “Türkiye sınırları içerisinde rekabetçi bir fiyattan elektrik üretimi gerçekleştirme imkanı gittikçe azalan santralin, yurt dışında dolar bazlı getiri ile yüksek marj sağlayabilecek potansiyel projelerde kullanılması planlanmaktadır.”
AKSA mealen diyor ki “Türkiye’de işler yolunda gitmiyor. Kur ve faiz istikrarlı değil. Enerji sektörü maliyetler altında eziliyor. Bu yüzden en isabetli karar yurt dışında para kazanmak.”
Aynı sözleri başkaları söyleyince Türkiye’de “hain” ilan ediliyor.
DÖVİZİ HESAP EDEMEDİLER
AKSA’nın sözünü ettiği krizin boyutu 51 milyar dolar. Lisans bedelleri ve yatırımlar için bankalardan döviz kredileri alan holdingler şimdi kara kara düşünüyor. Enerji şirketlerin ekseriyeti fiilen batık
Krediler alındığı dolar 1,90-2,10 TL civarında idi. Halihazırda 5,50 TL. Her sene için ortalama yüzde 10 artış tahmininde bulunan holdingler 3-5 senede böyle bir yükselişi hiç hesaba katmamıştı.
Borç döviz nevinden, gelirler TL. Elektriği devlete satıyorlar neticede. Böyle bir açmazın içinden Sabancı’nın Enerjisa şirketinin bile çıkması çok kolay görünmüyor.
Üç vakte kalmaz başka enerji şirketleri de birer birer kepenk indirecek.
Enerjide tek mesele döviz borçları olsaydı keşke… Diğer fasılları da başka bir makalede ele almayı murad ediyorum. Nasip olursa onları da müzakere ederiz.
Krizin görünmeyen tarafında ciltler dolusu malzeme var nitekim…
[Semih Ardıç] 15.11.2018 [TR724]
Krizin görünmeyen tarafında olup biten hâdiseler ya halka doğrudan temas etmediği için bilinmiyor ya da mevcut tek sesli medya oralı olmadığı için vatandaş olup bitenin farkına varamıyor.
Suskunluk sarmalına girmiş Türkiye’nin tipik sendromlarından sadece biri…
ENERJİDE BİR DÖNEM ÇANTACILAR TÜREMİŞTİ
Daha derinlerdeki krizde öne çıkan bir sektör var. O da enerji. Türkiye’de işlerin yolunda gittiği 2005-2010 seneleri arasını kast ediyorum.
O dönemde irili ufaklı şirketler, elektrik imalatı lisansı kapmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) önünde kuyruğa girmişti. Hatta çantacılar türemişti.
Lisansı üçe alıp beşe, ona satıyorlardı. “Enerjiye hücum” senelerinde alelacele yapılan etüt çalışmaları yüzünden su akmayan dereler için bile hidroelektrik lisansı verilmişti.
Devran döndü. İki hafta evvel Alarko Holding, Kırklareli’nde ithal doğalgazdan elektrik imal eden santrali en ez bir sene boyunca kapattığını ilan etti.
AKSA DA “KAPATIYORUZ” DEDİ
14 Kasım’da AKSA Enerji de benzer bir karar verdi. Bu sefer Manisa’da bir santral kapatılacak. AKSA almak için binbir emek verdiği lisansın iptal edilmesi için EPDK’ya müracaat etti.
115 megawatt (MW) kurulu güçteki bir doğalgaz çevrim santrali için en az 110 milyon dolar harcandı. Para dışarıdan borç alındı ve ithal teknoloji kullanıldı.
Tablo sürpriz değil. Doğalgaza zam yapılırken oy kaybetmemek için elektrik zamlarını halının altına süpüren Adalet ve Kalkınma Partisi’nin inşaattan sonra enerjide kurduğu rant düzeni yıkılıyor.
KAZANCI, AKP’YE YAKIN AİLELERDEN
AKSA’nın sahibi Kazancı ailesi AKP’ye en yakın şirketlerden biri olduğu halde krizde ilk teslim bayrağı çeken gruplardan biri oldu. Rant varken önde koşanlar riski görünce cepheyi önden terkediyor.
AKSA Enerji kapatma kararını Kamuoyunu Aydınlatma Platformu’na beyan etti: “Türkiye sınırları içerisinde rekabetçi bir fiyattan elektrik üretimi gerçekleştirme imkanı gittikçe azalan santralin, yurt dışında dolar bazlı getiri ile yüksek marj sağlayabilecek potansiyel projelerde kullanılması planlanmaktadır.”
AKSA mealen diyor ki “Türkiye’de işler yolunda gitmiyor. Kur ve faiz istikrarlı değil. Enerji sektörü maliyetler altında eziliyor. Bu yüzden en isabetli karar yurt dışında para kazanmak.”
Aynı sözleri başkaları söyleyince Türkiye’de “hain” ilan ediliyor.
DÖVİZİ HESAP EDEMEDİLER
AKSA’nın sözünü ettiği krizin boyutu 51 milyar dolar. Lisans bedelleri ve yatırımlar için bankalardan döviz kredileri alan holdingler şimdi kara kara düşünüyor. Enerji şirketlerin ekseriyeti fiilen batık
Krediler alındığı dolar 1,90-2,10 TL civarında idi. Halihazırda 5,50 TL. Her sene için ortalama yüzde 10 artış tahmininde bulunan holdingler 3-5 senede böyle bir yükselişi hiç hesaba katmamıştı.
Borç döviz nevinden, gelirler TL. Elektriği devlete satıyorlar neticede. Böyle bir açmazın içinden Sabancı’nın Enerjisa şirketinin bile çıkması çok kolay görünmüyor.
Üç vakte kalmaz başka enerji şirketleri de birer birer kepenk indirecek.
Enerjide tek mesele döviz borçları olsaydı keşke… Diğer fasılları da başka bir makalede ele almayı murad ediyorum. Nasip olursa onları da müzakere ederiz.
Krizin görünmeyen tarafında ciltler dolusu malzeme var nitekim…
[Semih Ardıç] 15.11.2018 [TR724]
Ve tek başyargıçlı devlet yargısına var mısınız?! [Ramazan Faruk Güzel]
Devletin reisi (Führer’i) geçenlerde hakim savcıları toplayıp hem onlara şöyle seslendi: “Devletinin emrinde hakimlere, savcılara ihtiyacımız var.”
Devlet, millet, milli irade şu bu vs derken, kimi kastettiğini biliyorsunuz; hepsinin şahıslaştığı kendisini işaret ediyor tabi ki! “Ein volk, ein reich, ein führer: Tek devlet, tek ırk, tek lider” diyen Hitler’i rol model aldıkları için, orduyu kontrollerine aldıktan hemen sonra yargıyı tamamen kapılarının önüne bağladılar.
Şu anki HSK’nın yapısı değiştirilerek, neredeyse yarısına yakını ihraç edilerek yargı, hükümetçe sindirildi. Bu haliyle de Yargı erki tamamen yürütmeye, hükümete, daha doğrusu Erdoğan’a geçmiş oldu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, bahse konu hakim ve savcı atama töreninde aynen şöyle demişti:
“17-25 Aralık girişimi ve 15 temmuz hain darbe teşebbüsü hepimizi yargının tarafsız ve bağımsız olmasının ne kadar büyük önem taşıdığını hepimize göstermiştir.
Yargı, içindeki FETÖ’cüleri en hızlı temizleyen kurum olmuştur. 4 bin civarında FETÖ üyesi hakim ve savcı tasfiye edilmiştir. Aslında bunlara hakim ve savcı demek doğru değildir.”
Fuat efendi, suç olmakla birlikte nasıl da insanların –hem de yargı mensuplarının- fişlenmiş olduğunu ve sonra da o insanlara savunma hakkı verilmediğini itiraf etmişti burada. Onun bu itirafı üzerine diyeyim:
1- Gerçek hainler kim, gerçek hukukla ortaya çıkacaktır. Bu hainler ki, yolsuzluklar, uluslararası suç sayılan silah kaçakçılığı yapan, sonra yargıya, emniyete müdahale edip bunların adli sürecini engelleyen kimlerdir. Gerçek hukuk gelince işte, bu suçlular ve hainler kaçacak yer arayacaktır,
2- Fişlemek, hakim/kürsü dokunulmazlığını yok etmek suçtur ve sorumluları hesap verecektir,
3- Siyasilerle anlaştıktan sonra dondurulan ETÖ davaları tekrar başladığında da gerçek/ azılı katiller yerini bulacaktır.
4- ‘Feto’nün Batı dünyasındaki açılımı şudur: “Fashist Erdoganist Terror Organisation” ve bu Örgüt’e mensup kimseler hukuk med-cezirinde sular tekrar yatağını bulduğunda cezalarını bulacaklardır.
HİTLER’İN YOLUNDA SON NOKTA
İstenen nedir: “Dikensiz Gül Bahçesi”. Bir Tek Adam” rejimi kurulmak isteniyorsa, problemsiz, tam itaatkar bir yargı olsun istenir. Devletin, daha doğrusu devlete ele geçirip devletleşmişlerin emrinde yargı mensupları olsun istenir. Böyle bir yargı aslında direkt infaz kurumudurlar.
Türkiye’de “Tek Adamlık”, “Kararnameler Dönemi” ile de tam bir kurumsallaşma imkanı buldu. Ve bu ortamda nereye gittiğimizi anlamak istiyorsak, Hitler Almanyasının hangi safhasında olduğumuza bakmamız gerekir.
Naziler’in demokrasiyi tam olarak ortadan kaldırdıkları “Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran durum” (Enabling Act) safhasını geçtik gidiyoruz elan… Hitler’in parlamentoyu üzerinden olağanüstü yetkileri kullanma zorunluluğunu gideren “Millet ve Devlet Üzerindeki Buhranı Giderme Kanunu” adlı ve de “Ermächtigungsgesetz” olarak bilinen “Yasadışılığı Meşru Kılan Kanun Hükmü ya da Anayasa Maddesi Hükmünde Kararname” sonrası yani… Son 3 yılda adeta Hitler Almanya’sı ile bire bir, paralel gidiliyor. Bu şekilde gidilip sonunun Türkiye ve bölge için bir felakete dönüşmemesi için başta AYM’ye, diğer partilere ve inisiyatif sahiplerine büyük iş düşüyor. Bize düşen ise hatırlatmak.
“TEK ADAM”IN DEVLETİNİN YARGISI
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın övünerek “daha önceden fişledikleri 4 bin kadar hakim savcıyı bir anda ihraç ettiklerini” anlatıyordu. “Buna neden ihtiyaç duydular” derseniz, anlamak için tarihteki izdüşümüne bakınız:
Hitler Almanyasında da Nisan 1934 tarihinde “Hükümet Hizmetleri Kanunu” çıkarılmış ve buna dayanarak Nazi Partisi’ne bağlılığından şüphe edilen tüm hakim savcılar (tabii ki öncelikle Yahudi kökenliler) görevlerinden uzaklaştırılmış, yerlerine partiye sadık/ yandaş yargı mensupları atanmıştı. Weimar Anayasası m.109’a göre “yalnızca anayasaya bağlı olan” hakimler ve savcılar, artık sadece Hitler’e bağlıydılar.
Sonrasında Hitler, (Reichstag davasında 4 komünist hakkında beraat kararı verilmesi üzerine) 24 Nisan 1934’te çıkarılan kanunla en vurucu yetkiler, “özel yetkili” “Halk Mahkemeleri”ne (Volksgerichtshof) devredilmişti. (Halk mahkemeleri; günümüz bildiğiniz Sulh Ceza Hakimlikleri.) Halk mahkemeleri (Volksgerichtshof) dışında 21 Mart 1933’te siyasi davalara bakmakla görevli olan özel mahkemeler (Sondergericht) kurulmuştu.
“Madem Hitler dönemi ile paralel gidiyoruz, e bundan sonra ne olacak?” derseniz, fillen uygulamaya başlanan “sağlıklı milli şuur” dönemi…
“Sağlıklı milli şuur” kriteri Alman Ceza Kanunu’na 1936’da girmişti ve buna göre;
Nazi iktidarını tehdit eden, dolayısıyla milli kabul edilmeyen her kişi, ceza kanununa göre bir suç işlememiş olsa bile cezalandırılabilecek, yani yargıçlar, milli şuur kriterine göre istediği kişiyi gayri milli ilan ederek cezalandırabilecek ve kimin milli kimin gayri milli olduğuna tamamen yargıçların inisiyatifinde olacaktı. (AKPli Bozdağ bunu şöyle özetlemişti: “Her atılan suçlu değil, idari kararla ihraç edildiler.”)
Hitler, 13 Temmuz 1934’te Reichstag’da yaptığı konuşmada kendisini “Oberster Gerichtsherr” yani ”Almanya’nın en yüksek yargıcı” ilan etmiş ve yargının kendi emri altında olduğunu deklare etmişti. Bu da çok tanıdık, değil mi: “Yargıda şeyini yapalım”, “Al papazı ver papazı”, “Arkadaşlarla şeyini yaptık”, “Arkadaşlara talimat verdim”…
“Sağlıklı milli şuur” sahibi yargıçların reisi de ”Ülkenin en yüksek yargıcı” olur haliyle…
SUSTUKÇA SIRA HEPİNİZE GELECEK, SADECE SIRANIZI BEKLEYİNİZ
Nazi dönemini en acı şekilde yaşayanlardan -Bekennende Kirche kilisesinin yöneticisi ve Dünya Kiliseler Konseyi Başkanı- Martin Niemöller’ın meşhur sözünü hatırlarsınız:
“Naziler komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben komünist değildim.
Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı da değildim.
Sosyalistleri içeri aldıklarında sesimi çıkarmadım. Ben sosyalist değildim.
Yahudileri tutukladıklarında sustum. Çünkü ben Yahudi değildim.
Beni götürdüklerinde, geride artık karşı çıkabilecek kimse kalmamıştı.”
Bu kadar yargıç hapse atılırken, herkes köşesine çekilip, “Aman, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyenler..
“Bakın, beni attılar, daha böyle 5 bine yakın hakim savcıyı atacaklar, tavır koyun” dediğimde “Acınızı anlıyoruz, kaygıyla karşılıyoruz ama kem küm” diyen Batılı kurumlar..
Bu kadar hakim atılırken, ağzını büze büze, “Omo onlor do FOTOcuymuş, omo onlor do zomonunda..” deyip vicdanlarını rahatlatmaya çalışanlar:
“TEK IRK, TEK DEVLET, TEK LIDER” (EIN VOLK, EIN REICH, EIN FÜHRER) VE TEK BAŞYARGIÇLI DEVLET YARGISINA VAR MISINIZ?! Eğleniyor muyuz bu arada? Haydi o zaman, “Sağlıklı Milli Şuur” dönemine yeni giriyoruz.. dur daha neler olacak! Nereye kadar mı:
Freni patlamış bu kamyon nereye toslarsa oraya kadar..
Peki, kendisini, makamını birilerinin emirlerine kullandırtmış “Kullanışlı memurlar, yargı mensupları”..
Onu anlatacaktım asıl, geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet’in “Kullanışlı Savcı” başlığıyla verdiği Ferhat Sarıkaya örneklemesi üzerinden.. Ama hakim savcı kurasında söylenenler, sözü biraz başından almamı icap ettirdi. Sıra ona geldi efendim, bir sonraki yazımıza. Hadi iyi eğlenceler.
[Ramazan Faruk Güzel] 15.11.2018 [TR724]
Devlet, millet, milli irade şu bu vs derken, kimi kastettiğini biliyorsunuz; hepsinin şahıslaştığı kendisini işaret ediyor tabi ki! “Ein volk, ein reich, ein führer: Tek devlet, tek ırk, tek lider” diyen Hitler’i rol model aldıkları için, orduyu kontrollerine aldıktan hemen sonra yargıyı tamamen kapılarının önüne bağladılar.
Şu anki HSK’nın yapısı değiştirilerek, neredeyse yarısına yakını ihraç edilerek yargı, hükümetçe sindirildi. Bu haliyle de Yargı erki tamamen yürütmeye, hükümete, daha doğrusu Erdoğan’a geçmiş oldu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, bahse konu hakim ve savcı atama töreninde aynen şöyle demişti:
“17-25 Aralık girişimi ve 15 temmuz hain darbe teşebbüsü hepimizi yargının tarafsız ve bağımsız olmasının ne kadar büyük önem taşıdığını hepimize göstermiştir.
Yargı, içindeki FETÖ’cüleri en hızlı temizleyen kurum olmuştur. 4 bin civarında FETÖ üyesi hakim ve savcı tasfiye edilmiştir. Aslında bunlara hakim ve savcı demek doğru değildir.”
Fuat efendi, suç olmakla birlikte nasıl da insanların –hem de yargı mensuplarının- fişlenmiş olduğunu ve sonra da o insanlara savunma hakkı verilmediğini itiraf etmişti burada. Onun bu itirafı üzerine diyeyim:
1- Gerçek hainler kim, gerçek hukukla ortaya çıkacaktır. Bu hainler ki, yolsuzluklar, uluslararası suç sayılan silah kaçakçılığı yapan, sonra yargıya, emniyete müdahale edip bunların adli sürecini engelleyen kimlerdir. Gerçek hukuk gelince işte, bu suçlular ve hainler kaçacak yer arayacaktır,
2- Fişlemek, hakim/kürsü dokunulmazlığını yok etmek suçtur ve sorumluları hesap verecektir,
3- Siyasilerle anlaştıktan sonra dondurulan ETÖ davaları tekrar başladığında da gerçek/ azılı katiller yerini bulacaktır.
4- ‘Feto’nün Batı dünyasındaki açılımı şudur: “Fashist Erdoganist Terror Organisation” ve bu Örgüt’e mensup kimseler hukuk med-cezirinde sular tekrar yatağını bulduğunda cezalarını bulacaklardır.
HİTLER’İN YOLUNDA SON NOKTA
İstenen nedir: “Dikensiz Gül Bahçesi”. Bir Tek Adam” rejimi kurulmak isteniyorsa, problemsiz, tam itaatkar bir yargı olsun istenir. Devletin, daha doğrusu devlete ele geçirip devletleşmişlerin emrinde yargı mensupları olsun istenir. Böyle bir yargı aslında direkt infaz kurumudurlar.
Türkiye’de “Tek Adamlık”, “Kararnameler Dönemi” ile de tam bir kurumsallaşma imkanı buldu. Ve bu ortamda nereye gittiğimizi anlamak istiyorsak, Hitler Almanyasının hangi safhasında olduğumuza bakmamız gerekir.
Naziler’in demokrasiyi tam olarak ortadan kaldırdıkları “Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran durum” (Enabling Act) safhasını geçtik gidiyoruz elan… Hitler’in parlamentoyu üzerinden olağanüstü yetkileri kullanma zorunluluğunu gideren “Millet ve Devlet Üzerindeki Buhranı Giderme Kanunu” adlı ve de “Ermächtigungsgesetz” olarak bilinen “Yasadışılığı Meşru Kılan Kanun Hükmü ya da Anayasa Maddesi Hükmünde Kararname” sonrası yani… Son 3 yılda adeta Hitler Almanya’sı ile bire bir, paralel gidiliyor. Bu şekilde gidilip sonunun Türkiye ve bölge için bir felakete dönüşmemesi için başta AYM’ye, diğer partilere ve inisiyatif sahiplerine büyük iş düşüyor. Bize düşen ise hatırlatmak.
“TEK ADAM”IN DEVLETİNİN YARGISI
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın övünerek “daha önceden fişledikleri 4 bin kadar hakim savcıyı bir anda ihraç ettiklerini” anlatıyordu. “Buna neden ihtiyaç duydular” derseniz, anlamak için tarihteki izdüşümüne bakınız:
Hitler Almanyasında da Nisan 1934 tarihinde “Hükümet Hizmetleri Kanunu” çıkarılmış ve buna dayanarak Nazi Partisi’ne bağlılığından şüphe edilen tüm hakim savcılar (tabii ki öncelikle Yahudi kökenliler) görevlerinden uzaklaştırılmış, yerlerine partiye sadık/ yandaş yargı mensupları atanmıştı. Weimar Anayasası m.109’a göre “yalnızca anayasaya bağlı olan” hakimler ve savcılar, artık sadece Hitler’e bağlıydılar.
Sonrasında Hitler, (Reichstag davasında 4 komünist hakkında beraat kararı verilmesi üzerine) 24 Nisan 1934’te çıkarılan kanunla en vurucu yetkiler, “özel yetkili” “Halk Mahkemeleri”ne (Volksgerichtshof) devredilmişti. (Halk mahkemeleri; günümüz bildiğiniz Sulh Ceza Hakimlikleri.) Halk mahkemeleri (Volksgerichtshof) dışında 21 Mart 1933’te siyasi davalara bakmakla görevli olan özel mahkemeler (Sondergericht) kurulmuştu.
“Madem Hitler dönemi ile paralel gidiyoruz, e bundan sonra ne olacak?” derseniz, fillen uygulamaya başlanan “sağlıklı milli şuur” dönemi…
“Sağlıklı milli şuur” kriteri Alman Ceza Kanunu’na 1936’da girmişti ve buna göre;
Nazi iktidarını tehdit eden, dolayısıyla milli kabul edilmeyen her kişi, ceza kanununa göre bir suç işlememiş olsa bile cezalandırılabilecek, yani yargıçlar, milli şuur kriterine göre istediği kişiyi gayri milli ilan ederek cezalandırabilecek ve kimin milli kimin gayri milli olduğuna tamamen yargıçların inisiyatifinde olacaktı. (AKPli Bozdağ bunu şöyle özetlemişti: “Her atılan suçlu değil, idari kararla ihraç edildiler.”)
Hitler, 13 Temmuz 1934’te Reichstag’da yaptığı konuşmada kendisini “Oberster Gerichtsherr” yani ”Almanya’nın en yüksek yargıcı” ilan etmiş ve yargının kendi emri altında olduğunu deklare etmişti. Bu da çok tanıdık, değil mi: “Yargıda şeyini yapalım”, “Al papazı ver papazı”, “Arkadaşlarla şeyini yaptık”, “Arkadaşlara talimat verdim”…
“Sağlıklı milli şuur” sahibi yargıçların reisi de ”Ülkenin en yüksek yargıcı” olur haliyle…
SUSTUKÇA SIRA HEPİNİZE GELECEK, SADECE SIRANIZI BEKLEYİNİZ
Nazi dönemini en acı şekilde yaşayanlardan -Bekennende Kirche kilisesinin yöneticisi ve Dünya Kiliseler Konseyi Başkanı- Martin Niemöller’ın meşhur sözünü hatırlarsınız:
“Naziler komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben komünist değildim.
Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı da değildim.
Sosyalistleri içeri aldıklarında sesimi çıkarmadım. Ben sosyalist değildim.
Yahudileri tutukladıklarında sustum. Çünkü ben Yahudi değildim.
Beni götürdüklerinde, geride artık karşı çıkabilecek kimse kalmamıştı.”
Bu kadar yargıç hapse atılırken, herkes köşesine çekilip, “Aman, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyenler..
“Bakın, beni attılar, daha böyle 5 bine yakın hakim savcıyı atacaklar, tavır koyun” dediğimde “Acınızı anlıyoruz, kaygıyla karşılıyoruz ama kem küm” diyen Batılı kurumlar..
Bu kadar hakim atılırken, ağzını büze büze, “Omo onlor do FOTOcuymuş, omo onlor do zomonunda..” deyip vicdanlarını rahatlatmaya çalışanlar:
“TEK IRK, TEK DEVLET, TEK LIDER” (EIN VOLK, EIN REICH, EIN FÜHRER) VE TEK BAŞYARGIÇLI DEVLET YARGISINA VAR MISINIZ?! Eğleniyor muyuz bu arada? Haydi o zaman, “Sağlıklı Milli Şuur” dönemine yeni giriyoruz.. dur daha neler olacak! Nereye kadar mı:
Freni patlamış bu kamyon nereye toslarsa oraya kadar..
Peki, kendisini, makamını birilerinin emirlerine kullandırtmış “Kullanışlı memurlar, yargı mensupları”..
Onu anlatacaktım asıl, geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet’in “Kullanışlı Savcı” başlığıyla verdiği Ferhat Sarıkaya örneklemesi üzerinden.. Ama hakim savcı kurasında söylenenler, sözü biraz başından almamı icap ettirdi. Sıra ona geldi efendim, bir sonraki yazımıza. Hadi iyi eğlenceler.
[Ramazan Faruk Güzel] 15.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Karar zordaymış! [Naci Karadağ]
Sene 2014…
Oldukça büyük holdinglerden birinin patronunun telefonu çalıyor:
-Alo buyrun!
-Beyefendiyi bağlıyorum.
-Hı!
-Alo … Bey, sen vatan hainlerinin yayın organlarına ilan mı veriyorsun efendi. Sende mi hainsin. Bak bu son uyarımdır, tekrarını görürsem sana da farklı davranırım..
-Ama efen…
“Çıtonk” ve sürekli sinyal sesi. Telefon patronun yüzüne kapanmıştır.
Patron aceleyle reklam-tanıtım departmanını arar ve bütün reklam rezervlerini havuz medyasına yapar… Gerçi bu durum da onu kurtaramayacak, 3 yıl sonra istenilen yüzdeleri ödemediği ileri sürülerek aforoz edilecektir ama o gün için reisin dediklerini yapmak durumunda kalacaktır.
Aynı tarihler…
Mütevazı bir bakkal dükkanı. Elinde çantasıyla takım elbiseli bir adam dükkandan içeri girer ve sahibine doğrudan:
-POS Cihazınızla Bank Asya kredi kartına işlem yaptığınız tespit edildi.
-Çalıntı kart mıymış?
-Yoo, yasal bir kart ama Bank Asya ile iş yapmayacağınızı bilmiyor musunuz?
-Nerden bilebilirim, her yerde şubesi olan, üstelik açılışını başbakanın yaptığı yasal bir banka değil mi?
-Öyle olabilir ama yine de yapamazsınız kardeşim. Eğer tekrar yaparsanız maliye memurları size hayatınızın en büyük vergi cezasını kesecek!
Masal anlatmıyorum size, yaşanmış olaylardan bahsediyorum…
Yine yakın tarihler.
Başarılı bir kolej…
İş makinaları aniden belirir ve öğrenciler derste iken okulun duvarlarını yıkmaya başlarlar. Okul müdürü bahçeye koşar. Emir büyük yerdendir…
-Ne yapıyorsunuz kardeşim, niye yıkıyorsunuz duvarı?
-Belediye kararı, kaçakmış duvar!
-Nereden çıktı bu, ne kaçağı, okulun açılışını bizzat belediye başkanı yapmıştı, kaçak duvarlı okulu mu açtı yani? Hem bir tebligat, tutanak bilmem ne olmadan burası dağ başı mı?
-Dağ başı değil ama emir böyle, yıkacağız…
Dediklerini yapıyorlar da…
Bir dershane şubesi.
Bu kez tarım bakanlığından tutun da Milli eğitime kadar bir dolu müfettiş ellerinde metreler ile kapıyı bacayı ölçüyor. Kapatmak için bahane arıyorlar. Maliyeciler içerde okulun muhasebe kayıtlarını kontrol ediyorlar. kaçak, kayıt dışı, yasal olmayan hiçbir şey yok. Ama önemli değil.
-Okulunuzu araştırdık her şey yasal ama kapınız yönetmeliklere göre 3 santim daha alçak.
-Nasıl yani?
-Nasıl yanisi yok, bu kapıyı kullanamazsınız, dershane açık kalabilir ama kapıyı kapatıyoruz!
Ve dediklerini yapıyorlar…
Bir süre sonra saçma sapan gerekçelerle önce banka, ardından medya kurumlarına polis panzerleri helikopterler ile baskınlar düzenleniyor. Anayasa ayaklar altına alınıyor. Gazeteciler yerlerde sürüklenerek kurum dışına atılıyor. İktidar tetikçilerini yerleştiriyor bu kurumlara. Dershaneler, okullar da bu nefret ve kinden kurtulamıyor.
On binlerce insan işinden ekmeğinden oluyor.
İktidar medyası ve yandaş güruh bırakınız en ufak bir vicdan belirtisini, tam tersi iktidarın diliyle bu kitlesel kırıma alkış tutuyor.
İktidar emrine girmeyen kesimi yokluğa mahkum ederken onların arkasına saklanıp her türlü alçaklığı yaparak iftiralara ortak olanlar, ülkeyi tam bir bataklığa çevirmenin vebalini zerre miktar hissetmiyorlar.
Ya ne oluyor…
Zulmün ucu kendilerine dokunur gibi olduğunda var güçleriyle feveran ediyorlar.
Üstelik bu tablonun sebebinin büyük bir parçası oldukları halde utanmadan yapabiliyorlar bunu.
Karar gazetesinin önceki günkü kurumsal açıklamasını gördünüz mü?
Efendim gazetelerine baskılar had safhadaymış da, kendilerine ambargo uygulanıyormuş da, ilan ve reklam almakta zorlanıyorlarmış da…
Utanmadan, sıkılmadan, burunlarının ucu kızarmadan böyle şikayet edebiliyorlar.
Zaman gazetesi ve Aksiyon dergisi iki yıla yakın bırakınız devlet ilanlarını, özel sektör ilanları bile alamadan yayın hayatına büyük fedakarlıklarla devam ederken, meslektaşlarına sahip çıkmak yerine bu zihniyetin tüm personeli başka yandaş gruplarda muktedirin her türlü alçaklığına payanda olmayı gazetecilik zannediyordu.
Şimdi kendilerini silenlere karşı milleti acındırmaya çalışmaları en hafif tabirle mide bulandırıcı.
Şu açıklamaya bakınız:
“Karar gazetesi yayın hayatına başladığı 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yoğun, sistematik ve arkası kesilmeyen çeşitli baskılarla karşı karşıya bulunuyor. Gazetemize yönelik baskıları, ambargoları ve yaşadığımız haksızlıkları bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmadık. Hukukla, mantıkla ve sağduyuyla bağdaşmayan bu uygulamalara mutlaka son verileceğini umduk ve bugüne kadar sabırla bekledik.
Öncelikle, yayın hayatına başladığımız günden bugüne kadar aralıksız uygulanan bir ilan ambargosu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Sadece reklamveren durumunda bulunan kamu kuruluşları değil, bütün özel sektör şirketlerinin gazetemize ilan vermesi açıkça engellenmektedir. Reklamverenler ve ilan-reklam dağıtımını yapan ajanslar KARAR’a ilan verilmemesi konusunda uyarılmıştır. Bu uyarı ve tehditlerin netice almış olduğu zaten gazetenin sayfalarında kolayca görülmektedir. Bu hukuk dışı ambargoya rağmen gazetemize ilan vermeye teşebbüs eden şirketler de ikaz edilerek, muhtelif yollarla engellenmektedir. Çok sayıda özel sektör şirketi bu baskı nedeniyle en temel ticari hakları olan, gazetemize ilan verme tercihini kullanamamaktadır.
– Yapılan baskılar, Türk Ticaret Kanunu ve rekabeti düzenleyen kanunlara aykırıdır. Bu durum demokrasinin temel unsurlarından biri olan basın özgürlüğüne karşı da açık bir tehdit ve müdahaledir. Gazetemizi hedef alan bu eylemlerin aynı zamanda açıkça suç teşkil ettiğini belirtiriz.”
Pişkinliğin, yüzsüzlüğün bu kadarını tarih yazmış mıdır emin değilim… Üstelik son derece yüreksizce lafı dolandırıyorlar. Olayın arkasında bizzat Erdoğan’ın olduğunu bildikleri halde ödleri kopuyor işin gerçek müsebbibine hitap etmek yerine karanlığa küfrediyorlar.
Ama Karar’cı yandaşlara hallerine şükretmelerini söylesek belki teselli olurlar.
En azından hain ilan edilmediler henüz, işlerinden atılmadılar, kurumlarına polisler biber gazıyla baskın yapmadı ve terörist olarak tutuklanmadılar henüz…
[Naci Karadağ] 15.11.2018 [TR724]
Oldukça büyük holdinglerden birinin patronunun telefonu çalıyor:
-Alo buyrun!
-Beyefendiyi bağlıyorum.
-Hı!
-Alo … Bey, sen vatan hainlerinin yayın organlarına ilan mı veriyorsun efendi. Sende mi hainsin. Bak bu son uyarımdır, tekrarını görürsem sana da farklı davranırım..
-Ama efen…
“Çıtonk” ve sürekli sinyal sesi. Telefon patronun yüzüne kapanmıştır.
Patron aceleyle reklam-tanıtım departmanını arar ve bütün reklam rezervlerini havuz medyasına yapar… Gerçi bu durum da onu kurtaramayacak, 3 yıl sonra istenilen yüzdeleri ödemediği ileri sürülerek aforoz edilecektir ama o gün için reisin dediklerini yapmak durumunda kalacaktır.
Aynı tarihler…
Mütevazı bir bakkal dükkanı. Elinde çantasıyla takım elbiseli bir adam dükkandan içeri girer ve sahibine doğrudan:
-POS Cihazınızla Bank Asya kredi kartına işlem yaptığınız tespit edildi.
-Çalıntı kart mıymış?
-Yoo, yasal bir kart ama Bank Asya ile iş yapmayacağınızı bilmiyor musunuz?
-Nerden bilebilirim, her yerde şubesi olan, üstelik açılışını başbakanın yaptığı yasal bir banka değil mi?
-Öyle olabilir ama yine de yapamazsınız kardeşim. Eğer tekrar yaparsanız maliye memurları size hayatınızın en büyük vergi cezasını kesecek!
Masal anlatmıyorum size, yaşanmış olaylardan bahsediyorum…
Yine yakın tarihler.
Başarılı bir kolej…
İş makinaları aniden belirir ve öğrenciler derste iken okulun duvarlarını yıkmaya başlarlar. Okul müdürü bahçeye koşar. Emir büyük yerdendir…
-Ne yapıyorsunuz kardeşim, niye yıkıyorsunuz duvarı?
-Belediye kararı, kaçakmış duvar!
-Nereden çıktı bu, ne kaçağı, okulun açılışını bizzat belediye başkanı yapmıştı, kaçak duvarlı okulu mu açtı yani? Hem bir tebligat, tutanak bilmem ne olmadan burası dağ başı mı?
-Dağ başı değil ama emir böyle, yıkacağız…
Dediklerini yapıyorlar da…
Bir dershane şubesi.
Bu kez tarım bakanlığından tutun da Milli eğitime kadar bir dolu müfettiş ellerinde metreler ile kapıyı bacayı ölçüyor. Kapatmak için bahane arıyorlar. Maliyeciler içerde okulun muhasebe kayıtlarını kontrol ediyorlar. kaçak, kayıt dışı, yasal olmayan hiçbir şey yok. Ama önemli değil.
-Okulunuzu araştırdık her şey yasal ama kapınız yönetmeliklere göre 3 santim daha alçak.
-Nasıl yani?
-Nasıl yanisi yok, bu kapıyı kullanamazsınız, dershane açık kalabilir ama kapıyı kapatıyoruz!
Ve dediklerini yapıyorlar…
Bir süre sonra saçma sapan gerekçelerle önce banka, ardından medya kurumlarına polis panzerleri helikopterler ile baskınlar düzenleniyor. Anayasa ayaklar altına alınıyor. Gazeteciler yerlerde sürüklenerek kurum dışına atılıyor. İktidar tetikçilerini yerleştiriyor bu kurumlara. Dershaneler, okullar da bu nefret ve kinden kurtulamıyor.
On binlerce insan işinden ekmeğinden oluyor.
İktidar medyası ve yandaş güruh bırakınız en ufak bir vicdan belirtisini, tam tersi iktidarın diliyle bu kitlesel kırıma alkış tutuyor.
İktidar emrine girmeyen kesimi yokluğa mahkum ederken onların arkasına saklanıp her türlü alçaklığı yaparak iftiralara ortak olanlar, ülkeyi tam bir bataklığa çevirmenin vebalini zerre miktar hissetmiyorlar.
Ya ne oluyor…
Zulmün ucu kendilerine dokunur gibi olduğunda var güçleriyle feveran ediyorlar.
Üstelik bu tablonun sebebinin büyük bir parçası oldukları halde utanmadan yapabiliyorlar bunu.
Karar gazetesinin önceki günkü kurumsal açıklamasını gördünüz mü?
Efendim gazetelerine baskılar had safhadaymış da, kendilerine ambargo uygulanıyormuş da, ilan ve reklam almakta zorlanıyorlarmış da…
Utanmadan, sıkılmadan, burunlarının ucu kızarmadan böyle şikayet edebiliyorlar.
Zaman gazetesi ve Aksiyon dergisi iki yıla yakın bırakınız devlet ilanlarını, özel sektör ilanları bile alamadan yayın hayatına büyük fedakarlıklarla devam ederken, meslektaşlarına sahip çıkmak yerine bu zihniyetin tüm personeli başka yandaş gruplarda muktedirin her türlü alçaklığına payanda olmayı gazetecilik zannediyordu.
Şimdi kendilerini silenlere karşı milleti acındırmaya çalışmaları en hafif tabirle mide bulandırıcı.
Şu açıklamaya bakınız:
“Karar gazetesi yayın hayatına başladığı 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yoğun, sistematik ve arkası kesilmeyen çeşitli baskılarla karşı karşıya bulunuyor. Gazetemize yönelik baskıları, ambargoları ve yaşadığımız haksızlıkları bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmadık. Hukukla, mantıkla ve sağduyuyla bağdaşmayan bu uygulamalara mutlaka son verileceğini umduk ve bugüne kadar sabırla bekledik.
Öncelikle, yayın hayatına başladığımız günden bugüne kadar aralıksız uygulanan bir ilan ambargosu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Sadece reklamveren durumunda bulunan kamu kuruluşları değil, bütün özel sektör şirketlerinin gazetemize ilan vermesi açıkça engellenmektedir. Reklamverenler ve ilan-reklam dağıtımını yapan ajanslar KARAR’a ilan verilmemesi konusunda uyarılmıştır. Bu uyarı ve tehditlerin netice almış olduğu zaten gazetenin sayfalarında kolayca görülmektedir. Bu hukuk dışı ambargoya rağmen gazetemize ilan vermeye teşebbüs eden şirketler de ikaz edilerek, muhtelif yollarla engellenmektedir. Çok sayıda özel sektör şirketi bu baskı nedeniyle en temel ticari hakları olan, gazetemize ilan verme tercihini kullanamamaktadır.
– Yapılan baskılar, Türk Ticaret Kanunu ve rekabeti düzenleyen kanunlara aykırıdır. Bu durum demokrasinin temel unsurlarından biri olan basın özgürlüğüne karşı da açık bir tehdit ve müdahaledir. Gazetemizi hedef alan bu eylemlerin aynı zamanda açıkça suç teşkil ettiğini belirtiriz.”
Pişkinliğin, yüzsüzlüğün bu kadarını tarih yazmış mıdır emin değilim… Üstelik son derece yüreksizce lafı dolandırıyorlar. Olayın arkasında bizzat Erdoğan’ın olduğunu bildikleri halde ödleri kopuyor işin gerçek müsebbibine hitap etmek yerine karanlığa küfrediyorlar.
Ama Karar’cı yandaşlara hallerine şükretmelerini söylesek belki teselli olurlar.
En azından hain ilan edilmediler henüz, işlerinden atılmadılar, kurumlarına polisler biber gazıyla baskın yapmadı ve terörist olarak tutuklanmadılar henüz…
[Naci Karadağ] 15.11.2018 [TR724]
Anayasa Mahkemesi üyeleri okuma yazma bilmiyor mu? [Mehmet Tahsin]
Hukuk fakültesinde okuduğum yıllar da dahil olmak üzere hayatımın hiçbir döneminde bu dönemdeki kadar hukuki metin okumadım. Polis ifadelerinden tutun, savcıların hazırladığı iddianame metinlerine, oradan da mahkeme kararlarına kadar binlerce sayfa metni göz sağlığımı riske atarcasına tarıyor ve okuyorum.
Bütün polis sorguları savcılık iddianameleri ve mahkeme kararlarının neredeyse tamamı aynı elden çıkmış izlenimi veriyor. Belli ki önceden bir yerlerde hazırlanmış şablon metinler var, hâkim ve savcılar sadece isim, adres ve olaylara özgü farklılıkları yazıp altını imzalıyorlar. Hepsinin motivasyonu da “aman benim başım yanmasın, suçsuzsa da itiraz eder bir üst mahkemede çıkar…” şeklinde.
Gözaltına alındığında polisin, sonrasında savcının sorduğu sorular standart. Hâkimin vereceği, serbest bırakma, tutuklama veya adli kontrol kararları standart. Savcının hazırladığı iddianamelerin giriş kısmında Gülen Cemaati hakkında yer alan bölümler standart. İtiraz dilekçelerine karşı verilen kararlar standart… Çoğu, dilekçede ne yazdığına bile bakmadan, “…yapmış olduğu itirazın reddine ve tutukluluk halinin devamına…” yazıp geçiyor. Bu durum istinaf mahkemelerinde de böyle Yargıtay’da da…
İşin acı tarafı Anayasa Mahkemesi (AYM) de bu yöntemi benimsemiş. Artık bireysel başvurulara içeriğe bakılmaksızın şablon cevaplar veriliyor. Böylece ilk derece mahkemelerinde verilen adaletsiz kararlar “Yüksek Mahkeme” tarafından da tescil edilmiş oluyor.
Bu konuda son örnek, malvarlığına kayyım atanan bir iş adamının AYM’ye yaptığı bireysel başvuru hakkında verilen karar oldu.
2016 yılında düzmece delillerle şirketlerine kayyım atanan bir iş adamı, ilk derece mahkemelerine yaptığı tüm itirazlar reddedilince çaresiz AYM’ye başvurmuş. Şirketlerine kayyım atamak yetmemiş ayrıca şahsi malvarlığına da kayyım atanmış, oturduğu evine kadar her şey elinden alınmış.
2016 Kasım’ında çıkarılan bir OHAL KHK’sıyla kayyım atanan şirketlerinin yönetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmiş. Bir KHK daha çıkarılmış, TMSF’ye bu şirketlerin malvarlıklarını tasfiye yetkisi verilmiş. Bu yüzden TMSF şu aralar bu şirketlerin malvarlıklarını ‘tanıdıklara’ yok pahasına satmakla meşgul. İş adamı malvarlıklarının yok pahasına satılacağını öğrenince, güç bela bulabildiği bir avukat aracılığıyla TMSF’ye bir ihtar göndererek satışa itiraz etmiş. Skandala bakın ki bu defa şahsi malvarlığına atanan kayyımlar, kendilerini iş adamının yerine koyarak avukatı azletmişler.
Şimdi böyle bir durumda AYM’nin en azından bu iş adamının dilekçesini okuyup, ileri sürülen hususlara bir cevap vermesi gerekir değil mi?
Öyle olmamış. AYM üyeleri Serdar Özgüldür ve Muhammed Emin Kuz, önceden hazırlanmış şablon kararlardan birini imzalayıp kabul edilmezlik kararı vermişler.
Sorun şu ki altına imza attıkları şablon karar kayyım atanan şirketlerle ilgili bir başvuru değil, meslekten ihraç edilen yargı mensuplarının başvurularına ilişkin bir kabul edilmezlik kararı!
AYM kararının girişinde, başvurunun OHAL döneminde yapılan işlemler nedeniyle yapıldığı, başvurucuların kimlik bilgilerinin gizli tutulması ve bireysel başvuru masraflarını karşılama imkânlarının bulunmadığı için adli yardım talebinde bulundukları belirtildikten sonra “Yargı mensupları ile bu meslekten sayılanların meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilenlerin başvurularının incelenmesi…” diye devam ediyor.
Yeri geldi, anlatayım. Medresede birkaç ders aldıktan sonra kendini bir şey sanmaya başlayan softa hocasının karşısına dikilerek şunu sorar: “Kimdir ol veli ki onun kızını Kerbela’da kurt yedi?” Hocası birkaç saniye düşündükten sonra cevabı yapıştırır: “Evladım hangi yanlışını düzelteyim ki? Bir kere veli değil nebi. Kızı değil oğlu. Kerbela’da değil Kenan ilinde. Kurt yemedi kuyuya atıldı!..”
AYM üyelerinin kararı da aynen böyle. Başvuruyu yapan yargı mensubu değil bir iş adamı. Başvuru OHAL dönemi işlemleriyle ilgili değil hukuka aykırı bir kayyım atama kararı. Başvuruda gizlilik talebi yok. Aynı şekilde adli yardım talebi de yok.
Bu sadece bir örnek. Son dönemde AYM’nin verdiği kararların hepsine bu yaklaşım hâkim. Başvuru dilekçesini bile okumadan karar veren bir Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından hala etkili bir iç hukuk yolu olarak görülüyor. AİHM bu tutumunu değiştirmezse korkarım ki hesaplaşma mahkeme-i kübraya kalacak.
[Mehmet Tahsin] 15.11.2018 [TR724]
Bütün polis sorguları savcılık iddianameleri ve mahkeme kararlarının neredeyse tamamı aynı elden çıkmış izlenimi veriyor. Belli ki önceden bir yerlerde hazırlanmış şablon metinler var, hâkim ve savcılar sadece isim, adres ve olaylara özgü farklılıkları yazıp altını imzalıyorlar. Hepsinin motivasyonu da “aman benim başım yanmasın, suçsuzsa da itiraz eder bir üst mahkemede çıkar…” şeklinde.
Gözaltına alındığında polisin, sonrasında savcının sorduğu sorular standart. Hâkimin vereceği, serbest bırakma, tutuklama veya adli kontrol kararları standart. Savcının hazırladığı iddianamelerin giriş kısmında Gülen Cemaati hakkında yer alan bölümler standart. İtiraz dilekçelerine karşı verilen kararlar standart… Çoğu, dilekçede ne yazdığına bile bakmadan, “…yapmış olduğu itirazın reddine ve tutukluluk halinin devamına…” yazıp geçiyor. Bu durum istinaf mahkemelerinde de böyle Yargıtay’da da…
İşin acı tarafı Anayasa Mahkemesi (AYM) de bu yöntemi benimsemiş. Artık bireysel başvurulara içeriğe bakılmaksızın şablon cevaplar veriliyor. Böylece ilk derece mahkemelerinde verilen adaletsiz kararlar “Yüksek Mahkeme” tarafından da tescil edilmiş oluyor.
Bu konuda son örnek, malvarlığına kayyım atanan bir iş adamının AYM’ye yaptığı bireysel başvuru hakkında verilen karar oldu.
2016 yılında düzmece delillerle şirketlerine kayyım atanan bir iş adamı, ilk derece mahkemelerine yaptığı tüm itirazlar reddedilince çaresiz AYM’ye başvurmuş. Şirketlerine kayyım atamak yetmemiş ayrıca şahsi malvarlığına da kayyım atanmış, oturduğu evine kadar her şey elinden alınmış.
2016 Kasım’ında çıkarılan bir OHAL KHK’sıyla kayyım atanan şirketlerinin yönetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilmiş. Bir KHK daha çıkarılmış, TMSF’ye bu şirketlerin malvarlıklarını tasfiye yetkisi verilmiş. Bu yüzden TMSF şu aralar bu şirketlerin malvarlıklarını ‘tanıdıklara’ yok pahasına satmakla meşgul. İş adamı malvarlıklarının yok pahasına satılacağını öğrenince, güç bela bulabildiği bir avukat aracılığıyla TMSF’ye bir ihtar göndererek satışa itiraz etmiş. Skandala bakın ki bu defa şahsi malvarlığına atanan kayyımlar, kendilerini iş adamının yerine koyarak avukatı azletmişler.
Şimdi böyle bir durumda AYM’nin en azından bu iş adamının dilekçesini okuyup, ileri sürülen hususlara bir cevap vermesi gerekir değil mi?
Öyle olmamış. AYM üyeleri Serdar Özgüldür ve Muhammed Emin Kuz, önceden hazırlanmış şablon kararlardan birini imzalayıp kabul edilmezlik kararı vermişler.
Sorun şu ki altına imza attıkları şablon karar kayyım atanan şirketlerle ilgili bir başvuru değil, meslekten ihraç edilen yargı mensuplarının başvurularına ilişkin bir kabul edilmezlik kararı!
AYM kararının girişinde, başvurunun OHAL döneminde yapılan işlemler nedeniyle yapıldığı, başvurucuların kimlik bilgilerinin gizli tutulması ve bireysel başvuru masraflarını karşılama imkânlarının bulunmadığı için adli yardım talebinde bulundukları belirtildikten sonra “Yargı mensupları ile bu meslekten sayılanların meslekte kalmalarının uygun olmadığına ve meslekten çıkarılmalarına karar verilenlerin başvurularının incelenmesi…” diye devam ediyor.
Yeri geldi, anlatayım. Medresede birkaç ders aldıktan sonra kendini bir şey sanmaya başlayan softa hocasının karşısına dikilerek şunu sorar: “Kimdir ol veli ki onun kızını Kerbela’da kurt yedi?” Hocası birkaç saniye düşündükten sonra cevabı yapıştırır: “Evladım hangi yanlışını düzelteyim ki? Bir kere veli değil nebi. Kızı değil oğlu. Kerbela’da değil Kenan ilinde. Kurt yemedi kuyuya atıldı!..”
AYM üyelerinin kararı da aynen böyle. Başvuruyu yapan yargı mensubu değil bir iş adamı. Başvuru OHAL dönemi işlemleriyle ilgili değil hukuka aykırı bir kayyım atama kararı. Başvuruda gizlilik talebi yok. Aynı şekilde adli yardım talebi de yok.
Bu sadece bir örnek. Son dönemde AYM’nin verdiği kararların hepsine bu yaklaşım hâkim. Başvuru dilekçesini bile okumadan karar veren bir Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından hala etkili bir iç hukuk yolu olarak görülüyor. AİHM bu tutumunu değiştirmezse korkarım ki hesaplaşma mahkeme-i kübraya kalacak.
[Mehmet Tahsin] 15.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Av. Mehmet Tahsin
Rejimin ötekileri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Gülen Cemaati ve Kürtler üzerine inşa edilen rejim diskuru, bugünkü uygulana gelen ve sıradanlaşan pratiğin temeli olduğuna göre, bunu incelemek bize rejimi anlamamız konusunda sanırım epey yardımcı olacaktır. Şunu öne sürerek başlayalım mı? Türkiye’de devlet aygıtının hücresel seviyelerdeki orijinal yazılımı (1.1) iki içi düşman üzerine kurgulanmıştı: İslamcıların ve Kürtlerin dışlanması. Her ikisinin de sistemden dışlanması, milli devletin yaratılması için elzemdi çünkü. Bu iki ana öğe, hiç değişmemekle beraber, mutasyona uğramadı değil. Özellikle İslamcılar, yere ve zamana göre devletçe farklı şekilde formüle edildiler. Özellikle değişimci İslamcılar – sistemi dönüştürmek isteyenler – kara listeye alındı. Kürtler içinde de, iyi Kürtler, sistemi ve onun kimliğini kabullenenlerdi her zaman. İyi Müslüman ve iyi Kürt, devletin öngördüğü ve tasarladığı kimliksel giysiyi giymekte tereddüt etmeyenler oldu. Bu bağlamda, Diyanet’e bağlı geliştirilen Müslüman prototipi, Homo Respublicus dediğim cumhuriyetin ideal bireyi olmanın ön koşuluydu. Bunun diğer bir ön koşulu ise, Kürt olup da Kürdüm dememek olarak formüle edebileceğim, asimile olmayı kabullenen Kürt prototipiydi, ki biz buna “Kürt kökenli” diyoruz bugün. Kürt kökenliler ve diyanete biat eden Müslümanlar, Homo Respublicus olarak itibar gördüler, kapılar onlara açıldı. Laiklik ve nasyonalizm (sol ve sağ versiyonları!) ile, bunu endoktrine edecek tarih yazımı ve eğitim politikaları, bu ideal cumhuriyet vatandaşı tipolojisini yarattı, yoktan var etti yani.
Bugün Gülen Cemaati ve Kürt Hareketi bu denkleme uymayan öğeler. Gülen Cemaati rejimin ötekisi olmamak için gereken tüm şartlara sahipti. Çünkü iktidara başlangıçta çok yakındı. Tabi AKP’nin demokratikleşme programı ve AB süreci gibi olumlu politikaların bunda etkisi önemliydi. Ama tek yakınlık nedeni bu değildi. Her ne kadar farklı ekoller de olsalar, İslami bir tabanın yansıması olarak algılanan AKP, Cemaat için yabancısı olmadığı, kendine yakın hissettiği bir kültürel ve sosyal yapı olarak algılanmaktaydı. Ayrıca iktidara yakın olmanın başka avantajları da vardı. Gücün kullanımında söz sahibi olmak ve etkinliği arttırmak gibi noktalar mutlaka rol oynadı. Tabi Cemaat yeknesak bir yapı değil, dolayısıyla kişisel bazdaki olumluluklar Cemaat’e pozitif yansırken, kişisel bazda yapılan hatalar da yine toptan şekilde Cemaat’e mal edildi. Cemaat bu süreçte sadece dost kazanmadı. İktidara yakın olmak bu nedenle Cemaat için olumlu olmadı. Dışarıdan bakan biri olarak samimiyetle söylüyorum, Türkiye’de çok etkin olarak algılandı – bu böyle miydi bilmiyorum. Ama algı böyleydi. Bu durum, sadece AKP’de değil, siyasetin ve toplumun farklı kesimlerinde de antipatiye yol açtı. Bu negatif algının doğru varsayımlar üzerinde oturduğunu söylemiyorum. Başka bir ifadeyle, evet bu tepkiler haklıydı demiyorum. Dediğim şudur: Cemaat giderek devletin Homo Respublicus dediğim ideal vatandaş tipolojisinden farklı şekilde algılanmaya başladı. Asimile olmayan Kürtler gibi, müesses nizamı değiştirmeye çalışan bir dinamik gibi görüldü. Burada Kürt hareketinin bir bölümünün silaha başvurmuş olması gibi “küçük” bir fark (!) rejimin sahipleri bakımından çok da önemli değildi. Çünkü rejim reel bir tehdit veya tehlikeden değil, kendi meşruiyet zeminini oluşturma hedefinden hareket ediyordu. Başka bir ifadeyle, önemli olan onların iktidarı ve bunu bir şekilde meşrulaştırmalarıydı.
Kürtler ve İslami gruplar (cemaatler, tarikatlar, hareketler vs.) hep Sevr sendromu ve “cumhuriyete ihanet eden” unsurlar oldu. Devletlular 1980’lerde yeşil kuşak yaklaşımı çerçevesinde Türkçülüğe İslamcılığı eklemleyerek evcilleştirilmiş ve devlete faydalı Türk İslam Sentezi ideolojisini hakim ana damar ideoloji yaptılar. 1980 darbesi, cumhuriyetin en önemli ideolojik kırılmasını böylelikle yaparak, zaten genlerde olan şeyin adını koymuş oldu. Böylece 1980’lerden sonra yükselen Kürt ayrılıkçılığını nasyonalist İslamcılıkla bertaraf etmeyi denedi. Bu “Voltran’ı oluşturan” ideolojik hibrit, halka öyle bir etki ediyordu ki, neredeyse iktidarın her söylemi, her fiili kitlelerce geniş oranda benimseniyordu. Test edilen ve onaylanan bu elverişli ideolojik zemin üzerine inşa olan yeni kimlik, 1990’ların sonuna kadar bir şekilde İslamcılarla milliyetçi sağ arasında bir tür milliyetçi mukaddesatçı blok oluşturdu. Sağ partiler bu bereketli zemini doyasıya kullandılar. Ve demokrasinin palazlanmamasına envai çeşit kılıf uydurdular. 1990’larda Türk solunun Kürt soluna açılma hamleleri de sol nasyonalistlerce başarıyla sabote edildi. Böylece Türkiye solu milliyetçileşirken, Kürt solu radikalleşti.
2000’lerde AKP Kürt sorununu demokratik araçlarla çözme iradesi gösterince, duvara tosladı. Derin yapı AKP’nin günaha bulaşmış (suça batmış!) yolsuzluklar ağını, ona karşı ustaca kullandı. Bu sayede, işin başındaki siyasi figür olan Erdoğan, derin yapıya (Ergenekoncu baskın askeri-bürokratik fraksiyona) teslim oldu. Aynen 1980’lerin Türk İslam sentezi gibi, İslamcı tabanı ehlileştirerek dönüştüren nasyonalistler, 1920’lerdeki orijinal ideolojilerine (sol ve sağ olarak ayrılmamış milliyetçiliğe) geri döndü. Fabrika ayarlarının tabana yayılmasını coşkuyla kutlarken, arka planda kalmış olmaktan dolayı üzülmediler. Kaz gelecek yerden, elde edilenlerin gururu olan “tavuk” esirgenmez miydi? Bu arada, Cemaat’i ezerek üzerinden geçtiler ve bunu “irtica ile mücadelede” kazanılmış en mühim mevzu olarak sundular. Ergenekoncuların sözcüsü gibi konuşmaktan imtina etmeyen Perinçek’e bir meczup gibi bakarak onu küçümseyenler, büyük resmi ısrarla görmek istemeyen ve hep duvara toslayan “tek muktedir” Erdoğan kuramına bel bağlayanlar, Türkiye’nin battığı bu bataklığı daha da tehlikeli hale getirdiler.
Türkiye’de devlet aygıtının hücresel seviyelerdeki orijinal yazılımı (1.1) iki içi düşman üzerine kurgulanmıştı: İslamcıların ve Kürtlerin dışlanması demiştik. Böylelikle, Cemaat’e cadı avı, cumhuriyetin uzun erimli “Kürt fobisine” eklemlenerek, sağlam bir nasyonalist-İslamcı yapı oluşturuldu. Bu ideoloji üzerinden İslamcılığın Türkçülüğün bir unsuru haline indirgenmesi projesi hayata geçirildi, bugün bu aşamalı olarak uygulanıyor. Uzun vadede, İslamcılık sadece nasyonalizmin bir tür besleyici damarı olacak. İlk aşaması, Cemaatin şeytanlaştırılması ve “her sorunun sebebi” ilan edilmesidir. Orta ve uzun vadede ise, tüm İslamcı yapılan bu konsepte dâhil edilerek, “bak bunlar da Cemaat’tenmiş” denecek. Erdoğan ve tayfası olan çevre de buna dâhil olacak.
Kürtler bu tabloda zaten en büyük kaybeden durumundadır. Onlar bakımından ülkeler arası sömürge ve parya olma dışında bir opsiyon var mı? Bu faşizan ortamda demokratik azınlık haklarını elde etmeleri olanaksız. Demokrasi olmadan azınlık hakkı olur mu? Dolayısıyla 1920’lerdeki gibi, oyunun kaybedeni olmaktan kurtulamayacaklar. Gülen Cemaati ise Türkiye dışında varlığını devam ettirmek durumunda. Belki o da daha uluslararası ve evrensel meseleleri gündemine alacak – İslam ve insan hakları, İslam ve demokrasi, İslam ve kadın hakları, İslam ve reform gibi çetrefilli konulara girebilecek mi? Bu konuda daha evrensel katkılar yapabilecek mi? Bu kendisini yeni ortama adapte etme ve değişebilme, şeffaflaşabilme gibi potansiyellerine bağlı. Ancak gelenekleşmiş ve kemikleşmiş dini yapılarla bağı sürdürmenin nelere yol açtığı sanırım bu takibat sürecinde ve baskılardan kaynaklı acılarda en çok ön plana çıkan şeyler. Kürt hareketi de yerelden kurtulup uluslararası evrensel bir açılımla demokrasi ve hak arayışını sürdürmek zorunda. Bu şartlarda dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin hep ezileceği gerçeği küresel anlamda giderek kabul görmeye başlamış görünüyor. AB başta, reel politik sorunlar aşıldıktan sonra (Suriyeli sığınmacılar vs.) bu konu uluslararası bir konu olarak ön plana çıkacak. Demokrasiden kopmuş ve faşizanlaşmış Türkiye derin devleti, hangi tezlerle bu eğilimi tersine çevirecek? Çok ama çok zor!
Kısa vadede ceberut devlet galip gelmiş gibi görünüyor tabi. Ama bu aldatıcı olmasın? Çünkü bunlar çok büyük stratejik hatalardır. Esasında insan haklarından ve hukuktan kopan rejimler, orta ve uzun erimde sapır-sapır dökülüyor. Bunun onlarca örneği var dünyada. Dönüşemeyen yıkılıyor. Eğer şartları değiştiremiyorsanız, şartlara uyum sağlamak zorundasınız. Kafanızı kuma gömerek ancak kendinizi kandırırsınız. Türkiye’de olan bu.
Türk devleti, nasyonalizmi ve İslamcılığı bırakarak, evrensel insan hakları ve özgürlükleri üzerine bir anayasal rejim geliştirmedikçe, bu süreci geri çeviremez. Acılar bitmez, büyür. Bunu gören basiretli insanların sayısı çok az. Maalesef.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.11.2018 [TR724]
Bugün Gülen Cemaati ve Kürt Hareketi bu denkleme uymayan öğeler. Gülen Cemaati rejimin ötekisi olmamak için gereken tüm şartlara sahipti. Çünkü iktidara başlangıçta çok yakındı. Tabi AKP’nin demokratikleşme programı ve AB süreci gibi olumlu politikaların bunda etkisi önemliydi. Ama tek yakınlık nedeni bu değildi. Her ne kadar farklı ekoller de olsalar, İslami bir tabanın yansıması olarak algılanan AKP, Cemaat için yabancısı olmadığı, kendine yakın hissettiği bir kültürel ve sosyal yapı olarak algılanmaktaydı. Ayrıca iktidara yakın olmanın başka avantajları da vardı. Gücün kullanımında söz sahibi olmak ve etkinliği arttırmak gibi noktalar mutlaka rol oynadı. Tabi Cemaat yeknesak bir yapı değil, dolayısıyla kişisel bazdaki olumluluklar Cemaat’e pozitif yansırken, kişisel bazda yapılan hatalar da yine toptan şekilde Cemaat’e mal edildi. Cemaat bu süreçte sadece dost kazanmadı. İktidara yakın olmak bu nedenle Cemaat için olumlu olmadı. Dışarıdan bakan biri olarak samimiyetle söylüyorum, Türkiye’de çok etkin olarak algılandı – bu böyle miydi bilmiyorum. Ama algı böyleydi. Bu durum, sadece AKP’de değil, siyasetin ve toplumun farklı kesimlerinde de antipatiye yol açtı. Bu negatif algının doğru varsayımlar üzerinde oturduğunu söylemiyorum. Başka bir ifadeyle, evet bu tepkiler haklıydı demiyorum. Dediğim şudur: Cemaat giderek devletin Homo Respublicus dediğim ideal vatandaş tipolojisinden farklı şekilde algılanmaya başladı. Asimile olmayan Kürtler gibi, müesses nizamı değiştirmeye çalışan bir dinamik gibi görüldü. Burada Kürt hareketinin bir bölümünün silaha başvurmuş olması gibi “küçük” bir fark (!) rejimin sahipleri bakımından çok da önemli değildi. Çünkü rejim reel bir tehdit veya tehlikeden değil, kendi meşruiyet zeminini oluşturma hedefinden hareket ediyordu. Başka bir ifadeyle, önemli olan onların iktidarı ve bunu bir şekilde meşrulaştırmalarıydı.
Kürtler ve İslami gruplar (cemaatler, tarikatlar, hareketler vs.) hep Sevr sendromu ve “cumhuriyete ihanet eden” unsurlar oldu. Devletlular 1980’lerde yeşil kuşak yaklaşımı çerçevesinde Türkçülüğe İslamcılığı eklemleyerek evcilleştirilmiş ve devlete faydalı Türk İslam Sentezi ideolojisini hakim ana damar ideoloji yaptılar. 1980 darbesi, cumhuriyetin en önemli ideolojik kırılmasını böylelikle yaparak, zaten genlerde olan şeyin adını koymuş oldu. Böylece 1980’lerden sonra yükselen Kürt ayrılıkçılığını nasyonalist İslamcılıkla bertaraf etmeyi denedi. Bu “Voltran’ı oluşturan” ideolojik hibrit, halka öyle bir etki ediyordu ki, neredeyse iktidarın her söylemi, her fiili kitlelerce geniş oranda benimseniyordu. Test edilen ve onaylanan bu elverişli ideolojik zemin üzerine inşa olan yeni kimlik, 1990’ların sonuna kadar bir şekilde İslamcılarla milliyetçi sağ arasında bir tür milliyetçi mukaddesatçı blok oluşturdu. Sağ partiler bu bereketli zemini doyasıya kullandılar. Ve demokrasinin palazlanmamasına envai çeşit kılıf uydurdular. 1990’larda Türk solunun Kürt soluna açılma hamleleri de sol nasyonalistlerce başarıyla sabote edildi. Böylece Türkiye solu milliyetçileşirken, Kürt solu radikalleşti.
2000’lerde AKP Kürt sorununu demokratik araçlarla çözme iradesi gösterince, duvara tosladı. Derin yapı AKP’nin günaha bulaşmış (suça batmış!) yolsuzluklar ağını, ona karşı ustaca kullandı. Bu sayede, işin başındaki siyasi figür olan Erdoğan, derin yapıya (Ergenekoncu baskın askeri-bürokratik fraksiyona) teslim oldu. Aynen 1980’lerin Türk İslam sentezi gibi, İslamcı tabanı ehlileştirerek dönüştüren nasyonalistler, 1920’lerdeki orijinal ideolojilerine (sol ve sağ olarak ayrılmamış milliyetçiliğe) geri döndü. Fabrika ayarlarının tabana yayılmasını coşkuyla kutlarken, arka planda kalmış olmaktan dolayı üzülmediler. Kaz gelecek yerden, elde edilenlerin gururu olan “tavuk” esirgenmez miydi? Bu arada, Cemaat’i ezerek üzerinden geçtiler ve bunu “irtica ile mücadelede” kazanılmış en mühim mevzu olarak sundular. Ergenekoncuların sözcüsü gibi konuşmaktan imtina etmeyen Perinçek’e bir meczup gibi bakarak onu küçümseyenler, büyük resmi ısrarla görmek istemeyen ve hep duvara toslayan “tek muktedir” Erdoğan kuramına bel bağlayanlar, Türkiye’nin battığı bu bataklığı daha da tehlikeli hale getirdiler.
Türkiye’de devlet aygıtının hücresel seviyelerdeki orijinal yazılımı (1.1) iki içi düşman üzerine kurgulanmıştı: İslamcıların ve Kürtlerin dışlanması demiştik. Böylelikle, Cemaat’e cadı avı, cumhuriyetin uzun erimli “Kürt fobisine” eklemlenerek, sağlam bir nasyonalist-İslamcı yapı oluşturuldu. Bu ideoloji üzerinden İslamcılığın Türkçülüğün bir unsuru haline indirgenmesi projesi hayata geçirildi, bugün bu aşamalı olarak uygulanıyor. Uzun vadede, İslamcılık sadece nasyonalizmin bir tür besleyici damarı olacak. İlk aşaması, Cemaatin şeytanlaştırılması ve “her sorunun sebebi” ilan edilmesidir. Orta ve uzun vadede ise, tüm İslamcı yapılan bu konsepte dâhil edilerek, “bak bunlar da Cemaat’tenmiş” denecek. Erdoğan ve tayfası olan çevre de buna dâhil olacak.
Kürtler bu tabloda zaten en büyük kaybeden durumundadır. Onlar bakımından ülkeler arası sömürge ve parya olma dışında bir opsiyon var mı? Bu faşizan ortamda demokratik azınlık haklarını elde etmeleri olanaksız. Demokrasi olmadan azınlık hakkı olur mu? Dolayısıyla 1920’lerdeki gibi, oyunun kaybedeni olmaktan kurtulamayacaklar. Gülen Cemaati ise Türkiye dışında varlığını devam ettirmek durumunda. Belki o da daha uluslararası ve evrensel meseleleri gündemine alacak – İslam ve insan hakları, İslam ve demokrasi, İslam ve kadın hakları, İslam ve reform gibi çetrefilli konulara girebilecek mi? Bu konuda daha evrensel katkılar yapabilecek mi? Bu kendisini yeni ortama adapte etme ve değişebilme, şeffaflaşabilme gibi potansiyellerine bağlı. Ancak gelenekleşmiş ve kemikleşmiş dini yapılarla bağı sürdürmenin nelere yol açtığı sanırım bu takibat sürecinde ve baskılardan kaynaklı acılarda en çok ön plana çıkan şeyler. Kürt hareketi de yerelden kurtulup uluslararası evrensel bir açılımla demokrasi ve hak arayışını sürdürmek zorunda. Bu şartlarda dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin hep ezileceği gerçeği küresel anlamda giderek kabul görmeye başlamış görünüyor. AB başta, reel politik sorunlar aşıldıktan sonra (Suriyeli sığınmacılar vs.) bu konu uluslararası bir konu olarak ön plana çıkacak. Demokrasiden kopmuş ve faşizanlaşmış Türkiye derin devleti, hangi tezlerle bu eğilimi tersine çevirecek? Çok ama çok zor!
Kısa vadede ceberut devlet galip gelmiş gibi görünüyor tabi. Ama bu aldatıcı olmasın? Çünkü bunlar çok büyük stratejik hatalardır. Esasında insan haklarından ve hukuktan kopan rejimler, orta ve uzun erimde sapır-sapır dökülüyor. Bunun onlarca örneği var dünyada. Dönüşemeyen yıkılıyor. Eğer şartları değiştiremiyorsanız, şartlara uyum sağlamak zorundasınız. Kafanızı kuma gömerek ancak kendinizi kandırırsınız. Türkiye’de olan bu.
Türk devleti, nasyonalizmi ve İslamcılığı bırakarak, evrensel insan hakları ve özgürlükleri üzerine bir anayasal rejim geliştirmedikçe, bu süreci geri çeviremez. Acılar bitmez, büyür. Bunu gören basiretli insanların sayısı çok az. Maalesef.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 15.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Sabrın sonu; Mert Günok [Hasan Cücük]
Türkiye futbolunun kaleci yetiştirme konusunda oldukça zayıf karnesi var. Geriye doğru dönüp baktığımızda Turgay Şeren, Şenol Güneş, Rüştü Reçber dışında uluslararası düzeyde yerli kaleci görmek pek mümkün olmuyor. Takımların kaleyi yabancı teslim etmesi yerli kalecilerin önünü kesiyor. Sırf adından dolayı yabancı kaleciler, yerlilerin önüne geçiyor. Sabırla bekleyen kaleciler ise muradına nihayet eriyor. Bu isimlerden biri de kalesini bu sezon gole kapatan Mert Günok.
1 Mart 1989 doğumlu Mert Günok’un yolu şubat 2001’de Fenerbahçe ile kesişti. Henüz 12 yaşındayken Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birinin altyapısında kendini bulan Mert Günok, sabırla ve adım adım başarı basamaklarını tırmandı. 2006’dan itibaren U21 takımı kadrosunda geçen Mert Günok, 2010’da artık Fenerbahçe’nin A takım kadrosundaydı.
Mert Günok’un önünde geçmesi gereken Volkan Demirel vardı. Volkan’ın performansı Mert Günok’u yedek kulübesine mahkum ediyordu. Daha çok Türkiye Kupası maçlarında şans buluyordu. Doprusu Volkan Demirel’den kaleyi teslim alacak bir performans ortaya koyamıyordu. Bu durum Mert Günok’un kalitesizliğinden değil, Volkan Demirel’in performansından kaynaklanıyordu. 5 yıl boyunca Fenerbahçe’nin A takım kadrosunda yer bulan Günok, 25 lig maçında kaleyi korurken, 11 maçta kalesini kapatıyordu. 14 maçta ise kalesinde 27 gol görüyordu. Bu rakamlar Fenerbahçe kalesinin bir numaralısı olacak isim için oldukça yüksek bir istatistikti. Türkiye Kupası’nda ise 21 maçta sarı-lacivertli kaleyi koruyan Mert Günok, kalesinde 25 gol görüyor, 6 maçı ise gol yemeden tamamlıyordu.
Takvim yaprakları Haziran 2015’i gösterirken Mert Günok’un, sarı-lacivertli yılları sona eriyordu. 2001’de adımını attığı kulübü sözleşmesini uzatmadığı için bedelsiz olarak Bursaspor’un yolunu tutan Mert Günok, toplam 51 maçta sarı-lacivertli kaleyi koruyordu. Bursaspor’la 3 yıllık sözleşme imzalayan Mert Günok, sezonun başlamasıyla kalenin bir numaralısı oluyordu. 2015-16 sezonunda ilk 12 maçta kaleyi kimseye kaptırmayan Mert Günok, formasını ilk kez 13. hafta kaptırıyordu. Sonraki hafta tekrar kaleyi devralan Mert Günpk bu kez 7 hafta boyunca kalenin bir numaralısı oluyordu. 21. haftadan itibaren ise artık kalenin bir numaralısı Harun Tekin oluyordu. Mert Günok için yedek kulübesi günleri başlıyordu.
İki sezon Bursaspor kadrosunda bulunan Mert Günok, toplam 30 maçta görev yapıyordu. Ligde 20 maçta kalesini korurken, 34 gole engel olamıyordu. Sadece 3 maçta gol yemiyordu. Yedek kaleci konumuna düşen Mert Günok için Bursaspor’un kapısını çalan ilk kulüp Galatasaray oluyordu. Bursaspor’dan yıllık 1,1 milyon Euro alan oyuncu için Galatasaray bedelsiz anlaşırken, Mert Günok bu anlaşmaya itiraz edince transfer gerçekleşmiyordu. Oyuncunun yeni kulübü Başakşehir oluyordu. Alacaklarına karşılık bedelsiz olarak gidiyordu. Başakşehir’in kalesini Fenerbahçe’de bir dönem beraber oldukları Volkan Babacan koruyordu. Aynı zamanda milli takımında kalesini koruyan Volkan Babacan’la tatlı bir rekabet yaşayacaklarını açıklayan Mert Günok, ’Fenerbahçe’de geçmiştim, burada da geçeceğim’ iddialı mesajını veriyordu. Ancak geldiği ilk sezon Volkan Babacan kalesini kaptırmıyordu. Koca sezon boyunca sadece 4 lig ve 4 kupa maçında Başakşehir kalesini koruyan Mert Günok’un talihi bu sezon değişiyordu.
Sezona kalenin bir numarası olarak başlayan Mert Günok, haftalar ilerledikçe kalesinde devleşiyordu. Ligde 12 maç geride kalırken, Mert Günok 8 maçta kalesini gole kapatıyordu. Bu performansıyla Avrupa’nın zirvesine çıkıyordu. Mert Günok’un etkili performansıyla sadece 5 golü kalesinde gören Başakşehir’e bu alanda en yakın takım olan Yeni Malatyaspor ise 10 gole engel olamadı.
Süper Lig gibi 12’nci haftası tamamlanan İngiltere Premier Lig’in lideri Manchester City ve Liverpool’da Başakşehir gibi kalelerinde 5’er gol görerek bu alanda Avrupa’nın zirvesinde yer alıyor. Premier Lig’in lideri Manchester City’nin kalesini koruyan Ederson, kalesini 6 kez gole kapatırken toplamda 1080 dakika forma giydiği ligde 5 gole engel olmadı. Liverpool’un file bekçisi bir diğer Brezilyalı kaleci Alisson ise Ederson gibi 6 maçta rakiplere gol izni vermezken toplamda 5 golü kalesinde gördü. Kaleye gelen isabetli topların kurtarış yüzdeleri açısından da bakıldığında en çok kurtarış yapan kaleci yine Mert Günok. Manchester City, Ederson 40 milyon Euro bonservis öderken, Liverpool Alisson için Roma’ya 62,5 milyon Euro ödemişti. Başakşehir ise dev isimlerle yarışan Mert Günok’u kadrosuna bedelsiz kattı.
[Hasan Cücük] 15.11.2018 [TR724]
1 Mart 1989 doğumlu Mert Günok’un yolu şubat 2001’de Fenerbahçe ile kesişti. Henüz 12 yaşındayken Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birinin altyapısında kendini bulan Mert Günok, sabırla ve adım adım başarı basamaklarını tırmandı. 2006’dan itibaren U21 takımı kadrosunda geçen Mert Günok, 2010’da artık Fenerbahçe’nin A takım kadrosundaydı.
Mert Günok’un önünde geçmesi gereken Volkan Demirel vardı. Volkan’ın performansı Mert Günok’u yedek kulübesine mahkum ediyordu. Daha çok Türkiye Kupası maçlarında şans buluyordu. Doprusu Volkan Demirel’den kaleyi teslim alacak bir performans ortaya koyamıyordu. Bu durum Mert Günok’un kalitesizliğinden değil, Volkan Demirel’in performansından kaynaklanıyordu. 5 yıl boyunca Fenerbahçe’nin A takım kadrosunda yer bulan Günok, 25 lig maçında kaleyi korurken, 11 maçta kalesini kapatıyordu. 14 maçta ise kalesinde 27 gol görüyordu. Bu rakamlar Fenerbahçe kalesinin bir numaralısı olacak isim için oldukça yüksek bir istatistikti. Türkiye Kupası’nda ise 21 maçta sarı-lacivertli kaleyi koruyan Mert Günok, kalesinde 25 gol görüyor, 6 maçı ise gol yemeden tamamlıyordu.
Takvim yaprakları Haziran 2015’i gösterirken Mert Günok’un, sarı-lacivertli yılları sona eriyordu. 2001’de adımını attığı kulübü sözleşmesini uzatmadığı için bedelsiz olarak Bursaspor’un yolunu tutan Mert Günok, toplam 51 maçta sarı-lacivertli kaleyi koruyordu. Bursaspor’la 3 yıllık sözleşme imzalayan Mert Günok, sezonun başlamasıyla kalenin bir numaralısı oluyordu. 2015-16 sezonunda ilk 12 maçta kaleyi kimseye kaptırmayan Mert Günok, formasını ilk kez 13. hafta kaptırıyordu. Sonraki hafta tekrar kaleyi devralan Mert Günpk bu kez 7 hafta boyunca kalenin bir numaralısı oluyordu. 21. haftadan itibaren ise artık kalenin bir numaralısı Harun Tekin oluyordu. Mert Günok için yedek kulübesi günleri başlıyordu.
İki sezon Bursaspor kadrosunda bulunan Mert Günok, toplam 30 maçta görev yapıyordu. Ligde 20 maçta kalesini korurken, 34 gole engel olamıyordu. Sadece 3 maçta gol yemiyordu. Yedek kaleci konumuna düşen Mert Günok için Bursaspor’un kapısını çalan ilk kulüp Galatasaray oluyordu. Bursaspor’dan yıllık 1,1 milyon Euro alan oyuncu için Galatasaray bedelsiz anlaşırken, Mert Günok bu anlaşmaya itiraz edince transfer gerçekleşmiyordu. Oyuncunun yeni kulübü Başakşehir oluyordu. Alacaklarına karşılık bedelsiz olarak gidiyordu. Başakşehir’in kalesini Fenerbahçe’de bir dönem beraber oldukları Volkan Babacan koruyordu. Aynı zamanda milli takımında kalesini koruyan Volkan Babacan’la tatlı bir rekabet yaşayacaklarını açıklayan Mert Günok, ’Fenerbahçe’de geçmiştim, burada da geçeceğim’ iddialı mesajını veriyordu. Ancak geldiği ilk sezon Volkan Babacan kalesini kaptırmıyordu. Koca sezon boyunca sadece 4 lig ve 4 kupa maçında Başakşehir kalesini koruyan Mert Günok’un talihi bu sezon değişiyordu.
Sezona kalenin bir numarası olarak başlayan Mert Günok, haftalar ilerledikçe kalesinde devleşiyordu. Ligde 12 maç geride kalırken, Mert Günok 8 maçta kalesini gole kapatıyordu. Bu performansıyla Avrupa’nın zirvesine çıkıyordu. Mert Günok’un etkili performansıyla sadece 5 golü kalesinde gören Başakşehir’e bu alanda en yakın takım olan Yeni Malatyaspor ise 10 gole engel olamadı.
Süper Lig gibi 12’nci haftası tamamlanan İngiltere Premier Lig’in lideri Manchester City ve Liverpool’da Başakşehir gibi kalelerinde 5’er gol görerek bu alanda Avrupa’nın zirvesinde yer alıyor. Premier Lig’in lideri Manchester City’nin kalesini koruyan Ederson, kalesini 6 kez gole kapatırken toplamda 1080 dakika forma giydiği ligde 5 gole engel olmadı. Liverpool’un file bekçisi bir diğer Brezilyalı kaleci Alisson ise Ederson gibi 6 maçta rakiplere gol izni vermezken toplamda 5 golü kalesinde gördü. Kaleye gelen isabetli topların kurtarış yüzdeleri açısından da bakıldığında en çok kurtarış yapan kaleci yine Mert Günok. Manchester City, Ederson 40 milyon Euro bonservis öderken, Liverpool Alisson için Roma’ya 62,5 milyon Euro ödemişti. Başakşehir ise dev isimlerle yarışan Mert Günok’u kadrosuna bedelsiz kattı.
[Hasan Cücük] 15.11.2018 [TR724]
Hayalindeki Şeyhü’l-İslam bu mu? [Kadir Coşkun]
Elimizde, devlet-i aliye’nin devamı olduğumuzu kanıtlayacak neredeyse hiç bir şey yok. Bu hususta her gün daha fazla kan kaybediyor ve berbat bir pozisyana düşüyoruz. Saray’a tarihçi kadrosundan alınıp, maaşı o kur üzerinden verilen sözde Son Osmanlı(!) teorisyeni, “Şeyhu’l-İslam beni ziyaret etti!” diye sevindirik oldu. Herhalde ahir ömründe, kendisini meşhur tarihçi, Ahmet Cevdet Paşa zannetmeye başladı.
‘Son Osmanlı’ imajı vermek için, elinde baston, başında fes, Ayasofya, Sultan Ahmet ve Beyazıt güzergahında gidip gelen zavallının son hali içler acısı. Espri sanmayın! Bu satırların yazarı böyle bir arz-ı endam’a bizzat şahit! “Üç İstanbul” Romanından fırlayıp çıkan Muharrir Adnan Bey…Ben gördüğümde, ‘Son Osmanlı’ biraz göbekli, ihtiyar ve çökmüş vaziyetteydi.
Osmanlı Yadigarı Nedim’in diliyle cevap verelim; “Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm!
Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana!” Eh, hazret’in yaşı da eskilerin tabiriyle tam sinn-i ateh…Ya hu, IV. Murat Dönemi, Bektaşi-Meşreb, Bekri Mustafa bile, şu haliyle Şeyhu’l-İslamlık’a Sayın Diyanet İşleri Başkanı’ndan daha liyakatli duruyor. Hasbelkader, bir cenaze namazı kıldırmak zorunda kalan Bekri Mustafa, meyyit’in kulağına eğilip “Öbür tarafta, dünyanın halini sorarlarsa, “Cenazemi Bekri Mustafa kıldırdı!” de. Onlar, gerisini anlar!” diye fısıldar. Hazret o gün içkili mi idi bilmiyoruz ama, zamanın ruhunu okuma konusunda, Sayın Diyanet İşleri Başkanı’na tur bindirecek kadar makul imiş.
Diyanet İşleri Başkanı, Osmanlılığı, fes ve baston arasına sıkışmış Saray Tarihçisi’ni ziyaret edince, popülarite skalasının dibine çakıldı. Zaten, başka türlü kendisinden bahsettiremiyor. Dinin, mükellefiyetlerden muaf tuttuğu meczub ve divaneleri siyasi ranta dönüştürmek ancak Diyanet İşleri’nin üstleneceği, kamu hizmetlerinden olabilirdi. Mevzu, aktörleri, yazar-çizer esnafı ve muhalefet rozetli siyasi mevta kadrosunun üzerine atladığı en ucuz gündemlerden birisiydi. Rahib Brunson ve Kaşıkçı Cinayeti’nin ardından meczub ziyareti. Oldu mu şimdi? Cümle alem, “Payitaht’ın tarih teorisyeni ve Şeyhu’l-İslam adayı bu mu imiş? ” diye dedi-kodu etse yeridir. Tam da ‘Hilafet’in konuşulduğu bir zamanda, Saray Fetvacısı’nın daha dikkatli olması beklenirdi.
Diyanet İşleri Başkanı, Saray’dan aldığı emirle gerçekleştirdiği, yerel seçim hedefli ziyarette açığa düşünce, kendisini kurtarmak için olmadık akrobasiler denedi. Kısık sesle “Sırf insani hedefli bir ziyaretti!” mazeti inandırıcı değildi. Madem sırf insani hedefli bir ziyaretti, makamın simgesi olan cübbe ve sarığı çıkarmak hiç mi aklınıza gelmedi. Sonra, hasta ziyaretlerine böylesine kalabalık bir medya ordusu ile gitmek nerede görülmüş? ‘Son Osmanlı’ da kameralara don-gömlek yakalanmış, iyi mi!
Türkiye’de, 19. yüzyıl’da takılıp kalmış, Osmanlı Devleti’nin yıkıldığını kabullenemeyen, alil bir kesim gerçekten var. “Osmanlı Rüyası, Yeni Osmanlı Ruhu…” gibi boş ütopyalar bu hastalık semptomları. Nazi Ritüellerini kopyalayıp, bir çok kirli işe bulaşan Osmanen Germani”, Osmanlı Germenleri denen bir örgüt yapılanması, Alman Hükümeti’nin illegal oluşumlar listesinde yer alıyor. Onlar da kendini Osmanlı sayıyor. Almanya’yı “Geliyoruz. Ülkenizi feth edeceğiz” diye tehdit ediyorlarmış. Anadolu Coğrafyasında, Türk Milletine musallat olan Yeniçeri artıklarına, Almanya’nın veya bir başka Batı Ülkesinin hoşgörü ile bakacağını mı zannediyordunuz?
Tarih teorisyeni meczub, Şeyhu’l-İslam namzedi biçare ve hepsinden kötüsü halife adayı İmam-Hatip mezunu bir devlet projesinin neler vadettiğini tahmin etmek çok zor değil. İyisi mi, Ruh ve Akıl Hastalıkları Hastanelerine yeni ünite ve rehabilitasyon şubeleri eklesek fena olmayacak. Girişine “Yeni Osmanlılar!” yazarsınız, gönülleri olsun.
[Kadir Coşkun] 15.11.2018 [TR724]
‘Son Osmanlı’ imajı vermek için, elinde baston, başında fes, Ayasofya, Sultan Ahmet ve Beyazıt güzergahında gidip gelen zavallının son hali içler acısı. Espri sanmayın! Bu satırların yazarı böyle bir arz-ı endam’a bizzat şahit! “Üç İstanbul” Romanından fırlayıp çıkan Muharrir Adnan Bey…Ben gördüğümde, ‘Son Osmanlı’ biraz göbekli, ihtiyar ve çökmüş vaziyetteydi.
Osmanlı Yadigarı Nedim’in diliyle cevap verelim; “Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm!
Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana!” Eh, hazret’in yaşı da eskilerin tabiriyle tam sinn-i ateh…Ya hu, IV. Murat Dönemi, Bektaşi-Meşreb, Bekri Mustafa bile, şu haliyle Şeyhu’l-İslamlık’a Sayın Diyanet İşleri Başkanı’ndan daha liyakatli duruyor. Hasbelkader, bir cenaze namazı kıldırmak zorunda kalan Bekri Mustafa, meyyit’in kulağına eğilip “Öbür tarafta, dünyanın halini sorarlarsa, “Cenazemi Bekri Mustafa kıldırdı!” de. Onlar, gerisini anlar!” diye fısıldar. Hazret o gün içkili mi idi bilmiyoruz ama, zamanın ruhunu okuma konusunda, Sayın Diyanet İşleri Başkanı’na tur bindirecek kadar makul imiş.
Diyanet İşleri Başkanı, Osmanlılığı, fes ve baston arasına sıkışmış Saray Tarihçisi’ni ziyaret edince, popülarite skalasının dibine çakıldı. Zaten, başka türlü kendisinden bahsettiremiyor. Dinin, mükellefiyetlerden muaf tuttuğu meczub ve divaneleri siyasi ranta dönüştürmek ancak Diyanet İşleri’nin üstleneceği, kamu hizmetlerinden olabilirdi. Mevzu, aktörleri, yazar-çizer esnafı ve muhalefet rozetli siyasi mevta kadrosunun üzerine atladığı en ucuz gündemlerden birisiydi. Rahib Brunson ve Kaşıkçı Cinayeti’nin ardından meczub ziyareti. Oldu mu şimdi? Cümle alem, “Payitaht’ın tarih teorisyeni ve Şeyhu’l-İslam adayı bu mu imiş? ” diye dedi-kodu etse yeridir. Tam da ‘Hilafet’in konuşulduğu bir zamanda, Saray Fetvacısı’nın daha dikkatli olması beklenirdi.
Diyanet İşleri Başkanı, Saray’dan aldığı emirle gerçekleştirdiği, yerel seçim hedefli ziyarette açığa düşünce, kendisini kurtarmak için olmadık akrobasiler denedi. Kısık sesle “Sırf insani hedefli bir ziyaretti!” mazeti inandırıcı değildi. Madem sırf insani hedefli bir ziyaretti, makamın simgesi olan cübbe ve sarığı çıkarmak hiç mi aklınıza gelmedi. Sonra, hasta ziyaretlerine böylesine kalabalık bir medya ordusu ile gitmek nerede görülmüş? ‘Son Osmanlı’ da kameralara don-gömlek yakalanmış, iyi mi!
Türkiye’de, 19. yüzyıl’da takılıp kalmış, Osmanlı Devleti’nin yıkıldığını kabullenemeyen, alil bir kesim gerçekten var. “Osmanlı Rüyası, Yeni Osmanlı Ruhu…” gibi boş ütopyalar bu hastalık semptomları. Nazi Ritüellerini kopyalayıp, bir çok kirli işe bulaşan Osmanen Germani”, Osmanlı Germenleri denen bir örgüt yapılanması, Alman Hükümeti’nin illegal oluşumlar listesinde yer alıyor. Onlar da kendini Osmanlı sayıyor. Almanya’yı “Geliyoruz. Ülkenizi feth edeceğiz” diye tehdit ediyorlarmış. Anadolu Coğrafyasında, Türk Milletine musallat olan Yeniçeri artıklarına, Almanya’nın veya bir başka Batı Ülkesinin hoşgörü ile bakacağını mı zannediyordunuz?
Tarih teorisyeni meczub, Şeyhu’l-İslam namzedi biçare ve hepsinden kötüsü halife adayı İmam-Hatip mezunu bir devlet projesinin neler vadettiğini tahmin etmek çok zor değil. İyisi mi, Ruh ve Akıl Hastalıkları Hastanelerine yeni ünite ve rehabilitasyon şubeleri eklesek fena olmayacak. Girişine “Yeni Osmanlılar!” yazarsınız, gönülleri olsun.
[Kadir Coşkun] 15.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)