Hizmet Hareketi Neden Dışarıda da Bitirilmek İsteniyor? [Harun Odabaşı]

Cemaatin yurt dışında yaklaşık 170 ülkede yürüttüğü faaliyetlerinin bitirilmeye çalışılması bambaşka bir arka plan çerçevesi gerektirmektedir. Neden Hükümet, konsolosluklar ve MİT vasıtası ile adam kaçırma, rüşvet ve şantaj dahil her türlü hukuksuzluğu irtikap ederek yurt dışında da cemaati bitirmek istemektedir. 28 Şubat Postmodern darbesini yapanlar bile cemaatin Türkiye’deki kurumlarını abluka altına almasına rağmen yurt dışındaki kurumlara dokunmamayı tercih etmişti. Erdoğan’ı ve AKP hükümetini dışarıdaki kurumları bitirmeye iten motivasyon nedir?

Hizmet Hareketi’nin tarihte hangi isimle anılacağı bu satırların sahibi için de merak konusudur. Bediüzzaman Said Nursi, başlattığı hareketi müellifi olduğu kitabın ismi ile, Risale-i Nur Hizmeti olarak anmıştır. Kendisine düşman olan bloğun taktığı ‘Nurcu’ ifadesinden de belli kayıtlar altında pek rahatsız olmamıştır. Fethullah Gülen, hareketi bir isimle anma konusunda çok ihtiyatlıdır. Çünkü ona göre her isim aynı zamanda bir ötekileştirmeyi beraberinde getirmektedir. Hatta bir yerde isim arama gayretleri için “belli bir makuliyet etrafında bir adaya gelen insanlar” demeyi tercih ediyordu. Batı ve Doğu tecrübesi ise bu tür hareketlerin çoğunlukla kişi ismi ile tarihe geçtiğini gösteriyor. Bu yazıda Gülen Hareketi ve Cemaat demeyi tercih edeceğiz.

Bilindiği gibi Gülen Hareketi’ne yönelik 2013 yazında dershanelerin kapatılması süreci ile birlikte ciddi bir saldırı başlatıldı. Başlangıçta bu saldırının boyutları ve nerede duracağı ile alakalı tartışmalar olsa da gelinen noktada bunun bir “topyekün imha” olduğu netlik kazanmıştır. Hatta topyekün imhanın, ölülerine mezar yeri vermeme, mağdur olanlarına yardım etmeyi suç sayma, alın teri ile kazandıkları kişisel servetlerini gasp etme örnekleri ile bir soykırım sürecine sıçrama potansiyeli taşımaktadır.

Gülen Hareketi 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne kadar ‘Paralel’, 15 Temmuz’un ardından ise FETÖ Terör Örgütü ismi ile ötekileştirilmiş, kriminalize edilmiş ve bir nefret objesine dönüştürülmüştür. Halen eşine az rastlanır ölçüde korkunç bir medya saldırısı altındadır. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hiçbir mahkeme kararına ihtiyaç duyulmadan darbenin faili gösterilmiş ve 16 Temmuz’dan itibaren de buna göre cemaatin bütün kurumları kapatılmış müntesipleri işten çıkarılıp hapse konmuştur. Bütün hukuksuzluklara ilan edilen OHAL çerçevesinde meşruiyet elbisesi giydirilmiştir. Hareketin 15 Temmuz’dan önce bütün medya organlarına el konulduğu için (ki buda bir 15 Temmuz hazırlığı olarak düşünülebilir) Cemaat kendisini asgari ölçüde bile halka anlatmaktan uzaktır. Havuz medyası adı verilen hükümet yanlısı yandaş medyada her gün Cemaat aleyhinde kara propaganda hız kesmeden devam etmektedir.

Hükümet muhalifi medya ise cemaat konusunda öteden beri aleyhte durdukları için Cemaat ile mücadelesinde hükümete açıktan destek vermektedir. Bu ise Cemaatin yalnızlığını daha da artırmıştır. Cumhuriyet ve Hürriyet gazetesi gibi medya organları AKP öncesinde de cemaate yönelik saldırılarda baş aktör konumunda olmuştur.

Cemaatin Türkiye’de bitirilmesi çalışmalarının nedenleri ile ilgili pek çok şey söylenebilir. Ama yurt dışında yaklaşık 170 ülkede yürüttüğü faaliyetlerinin bitirilmeye çalışılması bambaşka bir arka plan çerçevesi gerektirmektedir. Neden Hükümet, konsolosluklar ve MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) vasıtası ile adam kaçırma, rüşvet ve şantaj dahil her türlü hukuksuzluğu irtikap ederek yurt dışında da cemaati bitirmek istemektedir. 28 Şubat Postmodern darbesini yapanlar cemaatin Türkiye’deki kurumlarını abluka altına almasına rağmen yurt dışındaki kurumlara dokunmamayı tercih etmişti. Erdoğan’ı ve AKP hükümetini dışarıdaki kurumları bitirmeye iten motivasyon nedir?

Bu yazıda biz bu konuyu ele almaya ve anlamlandırmaya çalışacağız.
  1. Cemaat, Türkiye’nin her köşesinde kurumları olmasına rağmen kendisini seven sevmeyen her kesim üzerindeki meşruiyetini ve sempatisini yurt dışı faaliyetleri üzerinden sağladı. Özellikle Türkçe Olimpiyatları vasıtası ile dünyanın dört bir tarafından gelen öğrencilerin oluşturduğu görüntüler Türk insanı tarafından takdir edildi. Medya bu organizasyona geniş yer verdi. Sanat ve siyaset cephesi çok yüksek bir katılımla Türkçe Olimpiyatları’nı destekledi. Türk milletinin tarihte eda ettiği cihangir devlet misyonunun kodlarını da ihtiva eden bir ‘küresel hareket’ görünümü cemaatin amansız düşmanlarını ikna etmese bile susturmuştu. Cemaat, Türkiye’de bir toplu iğnesi başı kadar kurumu kalmayacak ölçüde bitirilmişken yurt dışındaki okullara dokunmamak zihinlerdeki ‘meşruiyet’ kontekstini yıkmayacağı için AKP ‘haydut devlet’ görüntüsü vermek pahasına ciddi maddi külfetin altına girerek yurt dışında cemaatle uğraşmaktadır.
  2. Cemaatin lobi gücünden çekinilmektedir. Kanaatimizce cemaati bitirme planını hazırlayanlar simülasyonlarında Türkiye’de devre dışı kalan cemaatin konsantrasyonunu yurt dışına tevdi edeceğini ve buradaki büyümesini hızlandıracağını öngörüyor. Cemaatin kendini ifadedeki istek ve mahareti biliniyor. Zaten özellikle demokrasisi güçlü ülkelerde cemaate haksızlık yapıldığı yönünde bir kanaat oluşmuş görünüyor. Hem kendi imajlarını kurtarmak, hem cemaatin lobi gücünü kırmak ve hem de yurt dışında re-organize olmalarını engellemek adına konsolosluklara cemaatle mücadele adı altında yeni bir görev yüklediler. Bu konuda o kadar ısrarcılar ki konsolosluklarda cemaati bitirme adına ne tür çalışmalar yapıldığı aylık raporlarla takip ediliyor.
  3. Türkiye cemaat müntesipleri için yaşanmaz hale geldi, getirildi. Fırsatını bulanlar bu süreçte yurt dışına çıktı, bulamayanlar ise çıkmaya çalışıyor. Hükümet normal şartlarda yüklerinden kurtulduğu için cemaatin yurt dışı göçüne engel olmaması gerekirdi. Ama ikinci maddede izah edilmeye çalışılan korkularından dolayı bu çıkışları ne yapıp edip engelleme gayretindeler. İki yıldan bu yana hicret devam ediyor. Şu anda yabancı dil öğrenme ve kalıcı iş bulma sürecini yaşayan cemaat gönüllülerinin bu sürecin hemen ardından Türkiye’de yaptıkları hizmeti bulundukları ülkeye taşımaları kuvvetle muhtemel. Bu ihtimal dahi birilerinin karabasan görmelerine yetiyor da artıyor bile.
  4. Gülen hareketi coğrafi ve kurumsal anlamda şu anda dünyaya yayılan İslami hareketleri içerisinde belki ilk sırada yer alıyor. Eğitime önem vermesi, başka din ve kültürlerle diyaloğu kurumsal hale getirmesi, İslam’ın terörden uzak bir din olduğunu hal ve kal dili ile ortaya koyması yönü ile Batı mantalitesinin de kabul edeceği modern bir hareket. Örneğin 11 Eylül İkiz Kule saldırısı ve Mavi Marmara Olayı’nda susarak ortadoks İslamcı refleksi göstermemiş, teröre ve hukuksuzluğa net bir şekilde karşı durmuştu. Sisteminin başarılı olması hareketi hem teorik hem de pratik anlamda küresel kılıyor. İŞİD, İran ve Suud İslam’ı üzerinden oluşturulmaya çalışılan birbirine zıt ve korku ile beslenen iki kutuplu dünya inşasının panzehiri olabilecek bir potansiyel taşıyor. Yukarıda anlatılan Türkiye içi simülasyonların küresel çapta da yapıldığı tahmin edilebilir. Yani cemaat bu enerjisi ile Avrupa, Amerika, Afrika ve Orta Asya’da 20-30 yıllık süreçte hangi noktaya gelebilir. Türkiye ve İslam fobisi olanların bunun üzerine kafa yormaması ihtimal dışı görünüyor. Bu yapının varıldığından haberdarız ama kurumsal olarak ‘işte şurası’ demek çok zor. Cemaati bitirmek için bir araya gelen konsorsiyumun önemli bir ayağını dış güçlerin oluşturduğu kanaatini taşıyorum. Kamuoyunda BOP, Siyonizm, askeri-sınai kompleks bazende Neocon adı altında tarif edilen yapıların, istedikleri dünya düzenini kurmayı engelleyebilecek bir hareketi daha kuluçka dönemindeyken bitirmek onlar açısından anlaşılabilir bir durum. Komplo teorilerini hatırlatan bu yaklaşımı ete kemiğe büründüren gelişmeler yok değil. Mesela Erdoğan devletin resmi hiçbir kaydında geçmemesine rağmen BOP eş başkanı olduğunu iki kere söylemiştir. Yine AKP’nin kuruluşunda yer alan isimlerden Prof.Dr. Abdurrahim Karslı egemen güçlerin istediklerini yapması halinde AKP’ye finansal destek çıkacakları teminatını verdiğini kaydetmişti. Cemaatin bitirilmesi bu ajanda da var mıydı? Erdoğan daha çiçeği burnunda başbakanken 2004 MGK’sında bu konu gündeme gelmişti. Cemaate en büyük darbeyi indirdikleri 15 Temmuz 2016 sonrasından 2018’e kadar sıcak paranın rekor seviyede Türkiye’ye giriş yaptığını biliyoruz. Bu bonkörlüğün Cemaat’in bitirilmesi ile bir bağının olup olmadığını somut bir data ile bilmemiz ise mümkün değil.
Türkiye gibi Gülen Hareketi de çok karanlık bir tünelden geçiyor. Tünelin uzunluğu meçhul. 2013 yılında hayal bile edilemeyecek bir savruluş yaşadı Türk siyaseti ve hareket. Erdoğan ülkeyi daha otoriter ve kapalı bir rejime dönüştürürken muhalif sesleri Cemaat korkusunu püskürtücü gibi kullanarak susturdu. Denebilir ki Türkiye bürokrasisinden siyasetine 1950 öncesindeki tek parti döneminin bütün belirtilerini gösteriyor. Ve umulur ki bu bir ara dönem olsun. Ama bütün umutlarımıza rağmen sonucu kestirmek çok zor. Türkiye’nin demokratik birikiminin Batı değerlerinden kopuşu engelleyip engelleyemeyeceğini hep birlikte göreceğiz. İnsanlık kazansın.

[Harun Odabaşı] 29.8.2018 [The Circle]

Sen Yoldaş Değildin [M. Sacid Arvasi]

Gittiğinde böyle bir gurup vaktiydi. Gözlerin bulutluydu. Denizden rengini alan mavi gözlerin. Dudağında eşsiz bir tebessüm vardı, bu tebessümün ardında da bir dava adamı ciddiyeti ve nokta nokta ayrılığın burukluğu. Demek sen de gidiyordun. Ardından el sallarken akşamın karanlığı sarıyordu her yeri, sanki güneşini uğurluyordum.

Şimdi kaç akşam geçti?

Kaç güneş, gündüz zafer çığlığı atıp gece kabristanlığında can verdi? Sensiz uykusuzluk nöbetlerinde geçirdiğim bu kaçıncı gece?

Yokluğun uyutmuyor kardaşım. Aklıma geldikçe uzuyor gecelerim.  Tekmeliyorum yorganı fırlayarak yatağımdan, beraber dolaştığımız sokaklara koşuyorum. Bin bir hatırayla gezerken kaldırımlarda ancak şimdi anlıyorum şairini “Kaldırımlar’ın.

sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında
yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum

Dertler derya olunca, özlem uyutmayınca, insan kaldırımlara koşarmış. Ve anladım kaldırımlar çilekeş yalnızların annesiymiş. Sesler kesilince ıstıraplı bir kunduranın tak tak seslerinde kaldırımlar dillenirmiş.

Şimdi ben de yürüyorum kardaşım avuç avuç içerek hatıraları. Süleyman Çelebi’nin makamından geçer, Hacivat’la Karagöz’e misafir olurduk. Biraz soluklanır sonra kalkardık. Günboyu öğrencilerinle yaptıklarını anlatırdın.

Zaman nasıl geçerdi anlayamazdık, ayaklarımız bildik istikametleri yürürken. Sonunda Hüdavendigar’ın huzurunda bulurduk kendimizi. “Sen dua et, ben âmin diyeyim, sonra ben dua edeyim sen amin de!” derdin. Benim duam hemen biterdi. Ardında seninki başlardı. Mavi gözlerinden dökülen göz yaşların, hiçbir hattatın meşk edemediği bir hatla, göğsüne doğru “bismillahirrahmanirrahim” gibi süzülürdü.

Sonra titrek dudaklarından “Elhamdulillahi Rabbil Alemin” dökülürdü. Bütün zerrelerin âmin diye sarsılırken ben hiçbir delilin anlatamadığı bir katiyette “Ey alemlerin Rabb’i sen varsın, olmayan bir şey halden hale sokar mı insanı böyle” derdim. Tek tek dua ederdin öğrencilerine onlar mışıl mışıl uykudayken. Şimdi Hüdavendigar mahzun gençlere geceleri dua edecekleri beklerken. Cuma geceleri ille okulunun bahçesine giderdik. Öğrencilerine bir daha dua ederdin kocamış ıhlamurun altında.
Yine bu ıhlamurun altındaydık seni çekemeyenlere kurtuluş temenni ederken. Senin gibi olamayanlar bıktırmışlardı seni. Bir âbide gibi yükseldin yüreğimde o akşam. “Benim gibisine nasip olur mu bilmem ama cennete gidersem Rabb’imden bu okulu isteyeceğim. Benimle uğraşanlar yine uğraşa dursun, ben her şeye rağmen öğrencilerime sonsuza kadar ilim içireceğim.” dediğinde bakışların enginlerden derindi, okyanuslar yaş olup gözlerinden damlarken.

Bu halini bir ben bilirdim, gece ağlayışlarını bir ben görüyordum. Geceleri niye öyle oluyordun bilemiyorum. Gündüzleri nereden bulurdun o enerjiyi. Hiç üzüldüğünü görmezdim. Dudaklarının gerildiğini asla. Gündüz semadan düşen yıldızlar gözlerine mi inerdi? O nasıl parlaklıktı öyle? İçi gülerdi gözlerinin ki gözlerim gözlerine değdiğinde içime hayat akıyordu.

Ya sözlerin…Yalın mert samimi. İsrafil’in suru olurdu bazen ümitsizlik üzerime ölü toprağı serperken, bazen Cebrail’in sesiydi sözlerin kelime kelime ruhuma istikamet verirken. Cennet tüllenirdi bazen ifadelerinde bazen de cehennem. Nasıl dengeliydi anlattıkların öyle? Ne insanı şımartan bir ümit ne de kahreden bir yeis… Ah kardaşım kaç kere bedbinliğin kararttığı ruhuma ışık oldun, kaç kere ümitsiz düşüşlerimde kol kanat oldun hatırlayamıyorum. Ama beni bir sarsışın var ki nefes aldığım müddetçe unutmayacağım. Bu ırgalayış aklıma geldikçe seni en güzel duygularla anacağım. “Alnıma sürdüğüm bu karalar temizlenir mi?” dediğimde. “Temizlenir elbet, tevbe kurnalarında.” demiştin. “Hangi kabule mazhar olurum ki bu kadar günahla?” dediğimde. O’nun, O’nun demiştim. Sonra bir daha yanına gelerek “Yine sürçtüm.” dedim. “Olur, insan sukutların ve suudların çocuğudur. Alçalışların ve yükselişlerin. Hakka bağlılık esastır. Zincirin uzunluğundan bazen insan yasak bölgelere de girebilir el verir ki boynundaki kulluk zinciri koparmasın.” Kaç kere böyle geldim sana? Kaç kere ümitle şahlandırdın yüreğimi?

Ta ki bir gün yine aynı dertle sana gelmiştim. Söylediklerim aynı şeylerdi ama sen bu seferde ifadelerimde nefsin sinsi yorumlamalarını sezecek bir firasetin sahibiydin. Ben henüz kuruntularımı bitirmemişken birden gözlerinde, denizleri yutacak anaforlar oluştu. Şimşek şimşek çaktı bakışların. Elin “tokkk!” diye bir sesle indi kalbimin üstüne, sonra avuçlayarak elbiselerimden kendine çektin ve o güne kadar senden duymadığım bir tonda “Ben rahip miyim?” dedin. “Gelip bana günahlarını kusuyorsun, sonra günahlarından azat olmuş gibi, kilometereyi sıfırladım zannederek gidip aynı haltları karıştırıyorsun. İradenin hakkını ver. Sihirli bir değnek veya efsunlu bir havuz yoktur mükemmelleşmek için, yalnızca yolların ayırımında iradesini ortaya koymak vardır. İşte o kadar!” dedin ve yakamı bırakarak arkana bakmadan çekip gittin. İşte böyleydin, kaç kere karanlık umutlarıma ışık saçarken sevgiden sözlerle, kaç kere de böyle ensemden akrepler topladın.

Şimdi ensemde kim bilir kaç akrep kol geziyor, neredesin? Turladığımız sokakları dolaşıyorum şimdi sen neredesin? Sen hayatıma yeni bir dizayn getirmeseydin gecenin bu saatlerini farklı bestelerle sökerdim.

şurası göz göze geldiğimiz yer
şurası el ele tutuştuğumuz yer

Şimdi dolaştıkça sensiz, bin bir hatırayla dudaklarımda aynı beste farklı nakaratlarla.

şurası dua dua yalvardığımız yer
şurası göz yaşları döktüğümüz yer.

Ah kardaşım öyle işlemişsin ki ruhuma, şehrin her köşesinde öyle hatıralar bırakmışsın ki çağrışımlar beni günaha girmekten alı koyuyor. Bir dostluktu ki seninkisi hatıraları muallim şimdi bana.

Hasılı sen yoldaş değil kardaştın.

[M. Sacid Arvasi] 29.8.2018 [The Circle]

Düşteki harita [Can Bahadır Yüce]

Memlik Paşa yolsuzluğa batmış siyasal İslamcılığın edebiyat tarihindeki en iyi tasviridir.


Geçen yüzyılın en sıra dışı edebiyat olaylarından biri, peş peşe yazılan dört romandı. Lawrence Durrell, aynı zaman dilimini farklı bakış açılarından anlatan İskenderiye Dörtlüsü’yle geç modernizmin güçlü bir örneğini vermişti.

Durrell ile yaklaşık tarihlerde yazan postmodern edebiyat öncülerinin Doğu’ya takıntı derecesindeki ilgileri biliniyor: Borges, Binbir Gece Masalları hayranlığına yeri geldikçe değinir. Özellikle Şehrazat’ın kendi hikâyesini anlattığı bölüm, Borges’e göre üstkurmacanın ilk örneğidir. Italo Calvino Görünmez Kentler’de Marco Polo’nun gezilerini yeniden kurgular. John Barth “Dünyazatname”de Binbir Gece’yi Şehrazat yerine kardeşi Dünyazat’ın dilinden anlatmayı dener.

Lawrence Durrell ise postmodern çağdaşlarından ayrılır. Gözalıcı dörtlemesinde bambaşka ve çok daha karmaşık bir Doğu imgesi sunar. Bu imge önce haritada var olmuştur. Serinin üçüncü romanı Mountolive’de kitaba adını veren karakter, Mısır’a büyükelçi olarak atanınca kafasının içinde bir harita rulosu açar. Artık zihnindeki o Ortadoğu haritasının gerçekliğinde yaşayacaktır.

Harita oryantalist edebiyatın gözde gereçlerindendi. Doğu’yu bir fantezi olarak gören bakışın haritaya ilgisi şaşırtıcı değil, çünkü harita edebiyatta hep hayal gücünün kamçısıydı: Define Adası serüveni bir haritayla başlar örneğin. Sait Faik’in öykü kahramanı haritaya bakınca hemen bir ada arayıp hülyalara dalar. J.R.R. Tolkien, fantastik kurmaca ülkesi “orta dünya”nın haritasını ünlü illüstratör Pauline Baynes’a çizdirmişti. Faulkner’ın ise romanlarındaki kurmaca kasabanın haritasını kendi eliyle çizdiğini biliyoruz. Walter Benjamin de insan hayatlarını bir haritada görselleştirme fikrini yıllarca kafasından atamamıştı.

Lawrence Durrell kalabalık bir millettendi: Sürgünlerden. (İskenderiye’ye ilk kez bir mülteci teknesiyle gittiği pek bilinmez.) Genç yaşta ayrıldığı ülkesi İngiltere’ye kısa ziyaretler dışında bir daha dönmedi. Kendini yaşam boyu sürgünde hissettiğini söyleyecekti. Onun haritaya ilgisinde yersiz yurtsuzluğunun da payı olmalı. Mısır’dayken çıkardığı sürgün dergisinin adı, göçebeliği nasıl görsellikle özdeşleştirdiği konusunda fikir veriyor: Personal Landscape (Kişisel Manzara). (Kavafis ile Seferis’in de şiirlerini yayımlayan o derginin bütün sayılarını taramak ‘ölmeden yapılması gereken işler’ listemde.)

Mountolive’de Doğu, haritadaki düştür. Aslında Durrell oryantalist edebiyatın bir tür parodisini yapar. 1930’larda Avrupa’yı tehdit eden Hitler’i bir Doğuluyla özdeşleştirip “Atilla” diye anar örneğin. Ama o düşe dair bazı klişeleri de ayıklar: Ortadoğu’daki huzursuzluğun kaynağının Batı olduğunu söyletir kahramanlarına.

İskenderiye Dörtlüsü dilimizde genellikle aşk romanı diye anıldı, hatta arka kapak yazılarında “aşkın gerçeğini araştıran” bir seri olarak sunuldu. Durrell’in kitapları elbette insan varoluşu ve aşk hakkında derin şeyler söylüyor ama Mountolive’de coğrafyamıza dair daha basit gerçekleri de buluruz. Örneğin Memlik Paşa, “rüşvet almanın saray töresini kuran” adam. Kur’an koleksiyonu ünlü olan Memlik’e yaklaşmanın en kibar yolu, değerli bir kutsal kitap nüshasının yaprakları arasına banknotlar ya da “İsviçre’ye aktarılabilir” banka çekleri koymaktır. Bu prototip siyasetçi, İslam’ın erdemlerini anlatırken (konuşma becerisi sayesinde kültürlü bir insan bile zannedilebilir) el altından silah kaçakçılığı yapar. Memlik Paşa yolsuzluğa batmış siyasal İslamcılığın edebiyat tarihindeki en iyi tasviridir.

Lawrence Durrell’in yarım yüzyıl önce hayal ettiği Ortadoğu günümüzle neredeyse birebir örtüşüyor—sonunda Batılı güçler ve rüşvetçi siyasetçiler “Ortadoğu bulamacı”nı iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Bu da bir tür edebiyat dersi: Düşteki haritalarla roman yazılır, ülke yönetilmez.

[Can Bahadır Yüce] 29.8.2018 [Kronos.News]

Aksakallıların birikim ve akılları [Safvet Senih]

Okyanus ortasında çok eski bir ada halkının gençleri, istedikleri gibi rahat yaşayabilmek için adanın bütün ihtiyarlarını, bir ihtilalde mezara yollamışlar. Yalnız bir genç kız, aksaçlı, aksakallı babasına kıyamamış. Onu bir bodruma saklamış. Derken, adaya yabancı bir donanma gelmiş. İçinden çıkan kuvvetler, dünyada başka insan, başka vatan yok zanneden ada çocuklarını, üstün silahları ile esir etmişler. Gelenler, üstelik adaya medeniyet getirdiklerine inanıyorlarmış. Bu genç insanlar adasına da medeniyet ve hürriyet fikrini yaymaya başlamışlar; gençlere farkında olmadan, bu iki mefhumu aşılamışlar. Bunları az-çok kavrayan gençler, bir gün amiralin huzuruna çıkmışlar; “Madem bu kadar hürriyet aşıkısınız, bize hem adanızı, hem de hürriyetimizi iâde ediniz.” demişler. Amiral; “Olur.’ demiş, gidelim. Fakat gemilerimizin zincirleri çürüdü. Sizin adanızda çok kum var. Bize KUM’dan ZİNCİR’ler yapın, hemen uzaklaşalım.”

Kumdan zincir olur mu?

Gençler bunu düşünmeden kumsallara koşmuşlar. Fakat bütün uğraşmaları bir netice vermemiş; kumdan zincir olmamış. Nihayet, babası sağ olan kız, bodrumdaki ihtiyara fikir danışmış. Yaşlı adam demiş ki; “Bu işin kolayı var. Yarın amirale deyin ki; ‘Emrinizi yerine getireceğiz ama biz ne de olsa, sizin gibi medenî değiliz. Kumdan zincir nasıl olur bilemiyoruz. Siz ey medeniyet öğretmenleri! Bize bir örnek olarak kumdan zincirin birkaç halkalı bir modelini gözümüzün önünde yapıp gösterin. Biz gerisini getiririz. Bu teklifle gelen gençlere amiral, “Hani demiş, adanızda hiç yaşlı adam yoktu? Bu teklifi ancak, yaşlı ve tecrübeli adam akıl edebilir…

Bu husus, bir yandan da aksakal, akıllı ve tecrübeli bir yaşlının varlığını açığa vurmuş; öte yandan adayı işgalcilerden kurtarmış… ,

Hadis-i şerifte: “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız ve emzikli çocuklarınız olmasa idi belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti.” (Taberanî) buyruluyor. Onlar bereket vesilesi ve belâların def ve ref olmasının en mühim sebebidir. Yukarıda da anlatıldığı üzere onlar, hem birikim sahibi hem de rehberlik yapacak kimselerdir. Onun için biz Müslümanlar onları bir nimet ve bir hazine olarak görürüz. Ayrıca onlara hizmet etmek ve onların rızasını almak âhiret hayatımızın saadetine de vesiledirler.

Onun için, “Rabbin şöyle buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, ‘Öff!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle. Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle dua et: ‘Ya Rabbi, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak sen de onlara merhamet buyur.” (İsrâ Suresi, 17/23-25)

* * *

Aziz Nesin vefat ettiği zaman M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbet sırasında, “Onun aleyhinde bir şeyler yazılmasa… Acaba biz, Aziz Nesine ait vazifemizi yerine getirebildik mi? Onun seviyesinde, onun kabulleneceği yetenek ve eğitimde adamlarımızı yetiştirip karşılıklı sohbet ettirebildik mi? Sorularına cevap verebildik mi? Onu tatmin  edecek entelektüellerimizle yanına sokulabildik mi? Böyle bir hizmeti yapmadığımıza  göre Aziz Nesin aleyhine yazı yazacağımıza biz, yarın huzur-u İlâhide acaba bunun hesabını verebilir miyiz, diye kendimizi hesaba çekmemiz gerekir.  Ben çok istediğim halde görüşemedim, bundan dolayı da üzülüyorum.” demişti.

Ben de vefatından birkaç sene önce kendisiyle yapılmış bir röportajda okumuştum. Diyordu ki, “Sultan Ahmet ve Süleymaniye gibi mabedleri seyretmeye bayılıyorum!”  Bu sözün sadece bir mimari eser oldukları için söylendiğini zannetmiyorum. Kalb ve vicdanının derinliklerinde daha başka güzelliklerle alâkası olması gerekiyor.

* * *

Avukat  Reşat Suudi Saruhan, bir ara Zaman gazetesine ziyarete geldiler. Günaydın gazetesinin, yeğenlerinden Mehmet Saruhan tarafından satın alındığını söyledi. Tanışmak için beraberce ziyaretlerine gitmeye karar verdik. Günaydın gazetesi binasına vardık. Mehmet Saruhan İngiltere’ye gittiği için onunla görüşemedik. Ağabeyi Genel Müdür Ahmet Saruhan vardı, onunla tanıştık. Hemen sol tarafında mezarlık görünüyordu. “Her gün Fatiha okuyorum ve ölümü hatırlıyorum” dedi. Reşat Suudî Ağabey, “Allah’ın işine bakın ki, bir zamanlar, Günaydın Gazetesi Mehmet Saruhan’a iftiralar atıyordu, durmadan aleyhinde haberler yapıyordu. Şimdi Mehmet bu gazetenin patronu oldu… Benim de bir hatıram var. MSP’den milletvekili olunca bana Anayasa Mahkemesi Grup Başkanlığı teklif ettiler. Ben kabul etmedim. Tavrım belli idi. Senelerdir dindarları mahkum eden bir Anayasa’nın ben zaten temeline küskündüm. Sonra Abdüllatif Şener geldi. ‘Ağabey, niye kabul etmiyorsun? Ha sen grup başkanı olmuşsun, ha Bediüzzaman Hazretleri!..’  dedi. Ben, ‘Hiç böyle düşünmemiştim’ dedim ve kabul ettim.” dedi.

* * *

12 Eylül 1980 ihtilalinden sonrasında bizim Akyazılı Vakfına durmadan baskınlar yapılıyordu. Sonradan anladık ki, ismine takılmışlar. Çünkü İstiklal Harbi sırasında “Akyazılı isyanları” olmuş. Acaba bu isim bu vakfa bunun için mi verilmiş, diye düşmanlık yapıyorlarmış. Kendilerine bu ismin, Nefi Akyazılı’dan dolayı verildiği anlatılınca, vazgeçtiler. Nefi Bey, kolej mezunu bir zengindi. Ama hiç evladı yoktu. Onun için mallarını mülklerini bu vakfa tahsis ettiğinden, kurulan vakfa bu isim verilmişti.

Şahit olduğu bir olayı şöyle anlatmıştı: “Meşhur Şükrü Saraçoğlu ile beraber  bir yemekte bulunmuştuk. O sırada söz Peygamber Efendimize (S.A.S.) gelince, Saraçoğlu çok çirkin bir şekilde: (Hâşâ!  Hâşâ!)  ‘O bir sar’alı!’ demişti. Tekrar hâşâ ve kellâ diyorum. Sonra da öğrendim ki, Saraçoğlu sar’aya tutulmuş ve bu yüzden ölmüş!..”

Evet, Efendimize (S.A.S.) kim ne iftirada bulunmuşsa, mutlaka aynı şekilde cezalandırılmıştır…

Kur’an’ın Kevser Suresinin, “ebter” kelimesinin mânâsını eğer tefsirlerden bir incelersek, bunun misallerini görmüş oluruz.

[Safvet Senih] 9.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Saray danışmanlarının yönettiği Türk Telekom resmen bankalara devredildi

Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ojer Telekomünikasyon AŞ’nin (OTAŞ) Türk Telekom’da sahip olduğu yüzde 55 hissenin bankaların ortak olduğu özel amaçlı şirkete (SPV) devrine izin verdi. Telekom yönetim kurulunda Fahri Kasırga (Cumhurbaşkanlığı Danışmanı), Fuat Oktay (Cumhurbaşkanı Yardımcısı), İbrahim Eren (TRT Genel Müdürü) ve Yiğit Bulut (Cumhurbaşkanlığı ekonomi başmüşaviri) gibi isimler bulunuyor.

Türk Telekom tarafından Kamu Aydınlatma Platformu’na (KAP) açıklama yapıldı. Lübnanlı Hariri ailesinin doğrudan ve Saudi Telecom Company’nin dolaylı ortak olduğu OTAŞ, Türk Telekom hisselerini teminat göstererek 2013 yılında aldığı 4.75 milyar dolar tutarındaki krediyi 3 bankaya geri ödeyemedi. Kreditör bankalar bunun üzerine teminat hisseleri devralarak kuracakları bir SPV’ye yerleştirmeye karar verdi.

Türk Telekom’dan KAP’a yapılan açıklamada konuyla ilgili olarak şöyle denildi:

“Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan Şirketimize iletilen resmi bildirime göre, Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’nin (“OTAŞ”), şirketimiz Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de (“Türk Telekom”) bulunan %55 oranındaki hisselerinin, OTAŞ’a kredi veren bankaların paydaş olacağı bir ortak girişim şirketi (SPV) aracılığıyla devralınması Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından uygun görülmüştür.”

[TR724] 29.8.2018

1,5 milyon turist peynir tatmak için bu kasabaya geliyor [Basri Doğan]

Amsterdam yakınlarındaki Zaanse Schans kasabası her yıl, peynir çeşitlerini tatmak için gelen bir buçuk milyon turiste ev sahipliği yapıyor.

Hollanda’nın Volendam şehrine özgü yerel kıyafetli satıcılar, sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar Zaanse Schans Kasabası’ndaki peynir bölümünü gezen gruplara 12 çeşit kaşar peynirin geçmişini, yapılışını ve müşteriye sunumunu görsel olarak anlatıyor. Her çeşit peynirden tatma imkânı bulan ziyaretçiler beğendiklerini satın alıp kasabadan ayrılıyor.


Hollanda İstatistik Kurumu (CBS) verilerine göre, Hollanda, yılda 745 bin ton peynir üretiyor. Bu rakamla dünya sıralamasında 5. sırada yer alıyor. Ürettiği peynirin 3’te 2’sini ihraç ediyor. Kişi başı peynir tüketimi ise yıllık 25 kilo.

ÇEŞİT ÇEŞİT KAŞAR

Tarihsel olarak milattan sonra 400’lü yıllarda peynir üretmeye başlayan Hollanda’nın günümüzde en çok beğenilen ve satın alınan 12 çeşit peyniri var.

1-Gouda: İnek sütünden yapılır. Adını Hollanda’daki Gouda şehrinden alır ve dünyada en popüler olan Hollanda peyniridir. Tadı kaç yıllık olduğuna göre değişir. Isındıkça uzayan bir peynir olduğu için genelde pizzalarda tostlarda, yemeklerde kullanılır.

2-Edam: İkinci en önemli Hollanda peyniridir. İsmini Hollanda’daki Edam şehrinden alan yarı sert bir peynirdir.

3-Leerdammer: 3 ile 12 ay yaşlanma suresi vardır. Yaşlandıkça içinden daha tatlımsı veya daha fındık fıstığı andıran bir tat gelir.

4-Leyden: İsli peynir yapımı için peynir eritilerek tütsülenir.

5-Limburger: En çok tanınan marka peynirler arasındadır.

6-Maaslander: Büyük delikleri vardır ve hafif kubbeli tekerlekler şeklinde üretilir.

7-Maasdam: Delikli peynir oalarak da biliniyor.

8-Mimolette: Teker şeklinde olup balmumuyla kaplanan peynir türüdür. İçi açık sarı ve ortak yumuşaklıkta olan peyniri kimyonlu ve hardallı başta olmak üzere birçok farklı şekilde üretilir. İnek sütünden olduğu gibi keçi sütünden de üretilebilir.

9-Parrano, 10-Roomano, 11-Prima Donna, 12-Vlaskaas

[Basri Doğan] 29.8.2018 [TR724]

Teslim edilmeyen gemiler: Reşadiye ve Sultan Osman [Dr. Serdar Efeoğlu]

16. yüzyılda en görkemli devrine ulaşan Osmanlı donanması, sonraki dönemlerde Avrupa devletlerinin gerisinde kaldı. Osmanlı donanmasının yaşadığı facialar, denizlerdeki zayıflığı açıkça ortaya koymaktaydı.

1770’de Çeşme limanında Rus donanmasının baskını sonucunda Osmanlı donanması yok edildi.  Çeşme Baskını sonrasında Avrupa tarzında donanma oluşturma gayretleri arttı ve özellikle III. Selim döneminde yoğunluk kazandı.

Osmanlı donanması Yunan isyanı sırasında yine bir baskına maruz kaldı. 1827’de Navarin’de İngiliz ve Fransız gemilerinin saldırısına uğrayan donanma, büyük ölçüde tahrip edildi. Bundan sonra Osmanlı donanmasında yelkenli gemiler yerine buharlı gemiler tercih edildi.

Donanmayı yeniden toparlanma çalışmalarının devam ettiği sırada da 1853’de Sinop Baskını yaşandı. Ruslar, Sinop’ta kötü havadan korunmak için limana sığınan on dört gemiden on üçünü yok ettiler.

ÜÇÜNCÜ BÜYÜK DONANMA

Osmanlı devlet adamları, Kırım Savaşı’nda yaşanan bu facia sonrasında donanmayı yeniden ele aldılar. Özellikle Abdülaziz devrinde önemli gelişmeler yaşandı.

Avrupa’ya seyahat eden ilk padişah olan Abdülaziz, 1867’deki bu seyahatte İngiliz donanmasından çok etkilendi. Bunun sonucu olarak Osmanlı donanmasının güçlendirilmesi çalışmaları yoğunlaştı.

Bu çalışmalar, devletin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılara rağmen devam etti. Bir taraftan eski gemiler buharlı gemilere dönüştürüldü, diğer taraftan da Avrupa devletlerinden 20-25 parça gemi satın alındı.

Bu sayede Osmanlı Devleti, Avrupa’da İngiltere ve Fransa’dan sonra üçüncü büyük donanmaya sahip oldu. Bu durum özellikle Rusya’nın tepkisine yol açarken, gemilerin alındığı İngiltere’yi bile rahatsız etti.

Yine de donanmanın kara ordusu gibi bir ağırlığı yoktu. Bunun önemli bir nedeni, donanmanın yönetiminde güçlü komutanların olmamasıydı. Diğer problem de denizci subay ve teknisyen eksikliğiydi. Bu gemiler için gereken para dış borçlarla karşılanmış, bu durum Osmanlı maliyesini iflasa götüren faktörlerden birisi olmuştur.

ABDÜLHAMİT’İN TERCİHİ

Abdülaziz’in çok önem verdiği donanma, onun tahttan indirilmesinde de önemli bir rol oynadı. Darbeciler, Askeri Mektepler Nazırı Süleyman Paşa’nın emrindeki kuvvetlerle Dolmabahçe Sarayı’nın kara tarafını kontrol altına alırken deniz tarafından da donanma, sarayı kuşattı ve darbe başarılı oldu.

1876’da tahta çıkan Abdülhamit, donanmayı Haliç’te demirli tuttu ve çürümesine neden oldu. Bunda genellikle, donanmanın amcası Abdülaziz’in tahttan indirilmesindeki rolünün etkili olduğu kabul edilse de başka nedenler de vardı. Kuşkusuz önemli bir neden de bu gemilerin yenilenmesinin çok maliyetli olmasıydı. Abdülhamit tercihini kara ordusundan yana yapmış ve o dönem bütçelerinde kara ordusuna donanmaya göre çok büyük pay ayrılmıştır.

Abdülhamit ayrıca ağır gemilerden oluşan donanma yerine hareketli gemileri tercih etmiştir. Bunların sonucunda Osmanlı donanması 1890’da Yunanistan’ın da gerisinde kalarak dünyada dokuzuncu sırada yer almış, 1899’da ise on dördüncü sıraya gerilemiştir.

Abdülhamit zamanında yeni kruvazörler de satın alındı. Bunlardan birisi de Balkan Harbinde büyük yararlılıkları görülen İngiltere’de imal edilen Hamidiye’dir. Donanmada İngiliz nüfuzu ise bariz bir şekilde görülmekteydi.

Bu dönemde de en büyük engel ekonomik sıkıntılardı. Donanmanın teknik eleman eksikliği de devam etmekteydi. Nitekim gemilerde çalışan çarkçılar bile İngiliz’di.

DONANMA CEMİYETİ

Meşrutiyetle birlikte İttihatçılar da donanmayı güçlendirmeye çalıştılar. Yunanistan’ın yeni gemiler satın alması ve özellikle İtalya’dan Balkan Harbinde Osmanlı donanmasına büyük zararlar verecek Averof zırhlısının alınması, İttihatçıları harekete geçirdi.

Osmanlı hükümeti, ekonomik zorluklarla karşılaşınca “Donanma-i Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyet sivil olarak kurulmuşsa da vergiden muaf tutulması ve çeşitli imkânlar tanınması, devlet destekli olduğunu göstermektedir.

Donanma Cemiyeti, ülkenin hemen her yerinde örgütlenerek yardım kampanyaları düzenledi. Birçok şehirde yardımlar toplandığı gibi Hindistan Müslümanları bile kampanyalara iştirak ettiler. Donanma subayları da iki aylık maaşlarını cemiyete aktardılar. Diğer subaylar ve memurlar da bağışta bulundular.

Donanma Cemiyeti 1919 yılına kadar bağış, kurban derisi, fitre ve zekât olarak 600 milyon lirayı geçen miktarda para topladı. Cemiyetin ilk gelir kaynaklarından birisini de Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra el konulan şahsi mücevherlerinin satışından gelen 1.710.229 altın lira oluşturmuştu.

SULTAN OSMAN VE REŞADİYE

Osmanlı Devleti’nin satın alacağı gemiler için İngiltere ile Almanya arasında kıyasıya bir rekabet yaşandı. Osmanlı Devleti, 1910’da Almanya’dan iki büyük gemi satın aldı. Gemilere “Turgut Reis” ve “Barbaros Hayreddin” adı verildi. Ancak gemiler eski olduğundan tamire ihtiyaç duyuldu. Aynı yıl içinde Almanya’dan dört torpido daha satın alındı.

Donanmanın güçlendirilmesi için en önemli adımlarından birisini İngiltere’ye verilen iki dretnot siparişi oluşturdu. Bu dretnotlardan “Reşadiye” 1911’de sipariş edildi. Ödemeler taksitlerle yapıldı ve bu zırhlı, Londra büyükelçisi Tevfik Paşa’nın da katıldığı bir merasimle 1913 Eylülünde denize indirildi.

Osmanlı Devleti Balkan Savaşlarında büyük bir yenilgiye uğrarken Osmanlı donanması da Ege Denizi’nde Hamidiye’nin kısmi başarıları haricinde bir varlık gösteremedi. Sonuçta Ege adaları Yunan işgaline uğradı.

Bu durumun da etkisiyle yeni gemi siparişleri verildi. Bir İngiliz şirketi tarafından Brezilya için üretilmekteyken almaktan vazgeçilmesi üzerine 1913 Aralık ayında Rio de Janeiro adlı gemi satın alınarak “Sultan Osman” adı verildi. Bu gemi 1915 Kasımında teslim edilecekti. Ayrıca Cemal Paşa’nın Bahriye Nazırı olmasından sonra Reşadiye’nin inşa edildiği şirkete “Fatih Sultan Mehmet” adıyla yeni bir gemi sipariş edildi.

Osmanlı Devleti’nin verdiği bu siparişler, Yunanistan’ı ve Rusya’yı ciddi olarak rahatsız etti. Bu gemilerin teslimiyle Osmanlı Devleti Ege’de Yunanlılara, Karadeniz’de de Ruslara karşı büyük bir avantaj elde edecekti.

Ödenen miktarın önemli bir kısmını Donanma Cemiyeti’nin halktan topladığı yardımlar oluşturmaktaydı. 1914 yılı başından itibaren Osmanlı hükümeti, sipariş ettiği gemileri teslim almak için girişimlere başladı. Ancak İngilizler çeşitli bahanelerle teslime yanaşmadılar.

Osmanlı subay ve görevlileri, gemileri almak için İngiltere’ye gittiklerinde kötü bir sürprizle karşılaştılar. Bahriye Nazırı Churchill’in emriyle gemilere el kondu ve teslimat yapılmadı. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında yer almasından endişe ederek böyle bir yola başvurmuştu.

Sultan Osman ve Reşadiye’nin ödemelerinin bitmesine ve Fatih Sultan Mehmet’in taksitlerinin bir kısmının da ödenmesine rağmen böyle bir karar alındı. Osmanlı hükümeti durumu protesto ederek tazminat talebinde bulunduysa da bir sonuç alamadı.

İngiltere’nin bu kararı, Osmanlı kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılandı. İngiliz düşmanlığı iyice artarken Alman dostluğu öne çıktı. Osmanlı Devleti bu kaybını Almanların Goben ve Breslau gemilerinin Osmanlı Devleti’ne sığınmasıyla telafi etmeye çalışacak ve Almanların yanında savaş girecektir.

Dokuz yıl sonra Lozan Konferansı’nda Türk tarafı konuyu gündeme getirdiyse de bir sonuç alamadı. Lozan Barış Antlaşması’nın “Muhtelif Hükümler, II. Fasıl” başlığındaki 58. Maddesiyle de alacaklardan vazgeçildi.

Bu madde şöyleydi: “Türkiye, Hükümet-i Osmaniye tarafından İngiltere’ye sipariş olunup, Britanya Hükümeti tarafından 1914 tarihinde vaz’-ı yed edilmiş olan harp sefinelerine mukabil tediye kılınmış bulunan mebaliğin iadesini ne Britanya Hükümeti’nden ve ne de tebaalarından talep etmemeği kabul ve bundan dolayı her türlü metalibinden feragat eder”.

Hâlbuki Türkiye’nin muhatabı öncelikle teslimatı yapmayan İngiliz şirketleriydi. Ancak dönemin şartları, Türkiye’yi tamamen haklı olduğu tazminat ve gemi bedellerinden vazgeçmek zorunda bıraktı.

NEREYE KADAR?

Osmanlı Devleti donanmayı güçlendirmek için yoğun girişimlere başvurduysa da bu faaliyetler, büyük devletlerden satın alma şeklindeydi. Balkan Harbinde donanmanın yetersizliğinin faturası da çok ağır bir şekilde ödendi.

Önemli bir problem de teknik eleman yetersizliğiydi ve bu açık bir türlü kapatılamadı. Çanakkale Muharebelerinde bile donanmanın stratejik noktalarında Alman subaylar ve teknik elemanlar görev yaptılar.

Bugün gelinen noktaya baktığımızda yüz yıl sonra yine savunma sanayiinin tamamen dışa bağımlı olması, Türkiye için temel problemlerden birisini oluşturmakta, en küçük bir siyasi krizde askeri ihtiyaçlar karşılanamamaktadır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye konan ambargo ile de benzer şeyler yaşanmasına rağmen bugün gelinen nokta daha farklı değildir.

Türkiye’nin bugün bulduğu çözüm de İttihatçıların Almanlarla ittifak yaparak Birinci Dünya Savaşı’na girmeleri gibi Rusya’yı müttefik olarak değerlendirmek olmuştur. Hâlbuki bu çaresizliğin bir sonucudur ve sadece yol ve köprü yapmanın bir dünya gücü olmaya yetmeyeceğinin ispatıdır.

Kaynakça: M. Yüksel, Osmanlıdan Cumhuriyete Donanma Politikası, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul 2015; M. Beşirli, “Sultan Abdülaziz’den Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Donanması”, AÜ Türkiyat Enstitüsü Dergisi, S. 25, 2004; N. Aysal, “Donanma Cemiyeti”, ASOS, S. 50, 2017; Ş. Batmaz, Abdülhamit Devri Donanması, EÜ SBE Doktora tezi, 2002, M. Ayışığı, “Sultan Osman ve Reşadiye Zırhlıları” (http://w3.balikesir.edu.tr/~metinayisigi/ingilizler.htm).

[Dr. Serdar Efeoğlu] 29.8.2018 [TR724]

BİM bir gece… [Semih Ardıç]

Bayram ertesine tehir edilen zam tsunamisinde perdeyi BİM açtı. Bir gecede 350 mamülün etiketi değiştirildi. Asgari zam yüzde 25. Fiyatı yüzde 40’tan fazla artan mamüller de var.

BİM’in sabibi Mustafa Latif Topbaş’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan ile olan yakınlığı dikkate alındığında bu gece yarısı zamlarına Erdoğan, “Sende mi Brutus?” diyebilir.

ERDOĞAN’IN KIRMIZI ÇİZGİSİ

Üstelik zamma gerekçe olarak TL’nin dolara mukabil mum gibi erimesi gösterilmiş ki Erdoğan için kırmızı çizgi aşılmış.

Erdoğan işadamlarına hudut çizmişti: “Onların dolarları varsa bizim Allahımız var. Sen Türksün, Türk Lirası kullanacaksın. Kur mur bize vız gelir.”

Zamları yapan BİM’in 1 Ocak-30 Haziran 2018 arasında cirosu 14,7 milyar TL. Net kârı 527 milyon TL.

7 BİN 211 MAĞAZAYA SAHİP

7 bin 211 mağazası var ki utanmasalar köy ve mezralara da dükkan açacaklar. Gittikleri her mahallede bakkal amca ayın sonunu göremiyor.

Erdoğan’a en yakın muhafazakâr işadamı” diye bilinen Mustafa Latif Topbaş, küçük esnafın batması üzerine kurduğu büyüme stratejisinden hayli memnun.

Son zamlarla gösterdi ki kârdan zarara bile tahammülü yok.

Erdoğan’ın elini kolunu bağlayan ekonomik krizde gemiyi ilk terkeden BİM olduğuna göre kendi tabiri ile “üç vakte başka ihanetler ile de karşı karşıya gelebilir.”

KADİR TOPBAŞ’IN İNTİKAMI

Erenköy cemaatinin Kadir Topbaş’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan cebren ve hile ile istifa ettirilmesinden ziyadesiyle müteessir olduğu biliniyordu.

Dolar ve euronun alıp başını gitmesini fırsat bilip BİM’de zam sağanağı başlatmaları ile Kadir Bey’e gecikmiş vefa borcunun ödüyor olamazlar.

Kırgın olsalar da iktidarla bu kadar kanlı bıçaklı değiller.

AKP, BİM’İ HAİN İLAN EDECEK Mİ?

Bilerek komplo teorisi hudutlarında dolaştım.

Türkiye’nin maruz kaldığı buhranı hep dış mihraklara yıkan ve 16 senedir iktidarda oldukları halde kendi mesuliyetini inkâr yoluna giden AKP aynı şekilde BİM’i de hain mi ilan edecek?

Ekonominin hissiyatla, hamasetle yürümediğini Topbaşlar da biliyor.

Dolar ve euronun artışı elektrik, doğalgaz, benzinin yanısıra ayçiçek yağı, yumurta, bakliyat ve bilumum mamüllerin fiyatını katlarken BİM ya da başka bir market zinciri “Zam yapmıyorum.” diyemez.

ELEKTRİĞE ZAM GELİYORSA

Erdoğan nasıl elektriğe, doğalgaza, benzine zam yapıyorsa Mustafa Topbaş da maliyet artışını etikete mecburen aksettirecek. Diğer marketler de zamlı tarifeleri şubelerine bildiriyor.

BİM zam yapan ne ilk ne de son market zinciri olacak. Türkiye bu aydan itibaren enflasyonda yüzde 30’ları test edecek. Halının altına süpürülen fiyat artışları peşi sıra gelecek.

Halka “dolar bozdurun” diyen, balyozla iPhone kıranlara alkış tutan AKP kurmayları eserleri ile ne kadar iftihar etse azdır.

Ekonomiyi toparlama fırsatını hezeyanlarla, zırvalıklarla heder ettiler.

En yakınlarındaki işadamları bile başının çaresine bakıyor. Saray’dan umutlarını kestiler…

BİM bir gece ansızın 350 mamüle zam yaptı. 2001 krizinde bile böylesine geniş kapsamlı bir zam yapmamıştı BİM.

Daha nelere şahit olacağız bakalım?

[Semih Ardıç] 29.8.2018 [TR724]

Erdoğan’a ilk kim ihanet edecek? [Naci Karadağ]

Schulmeister bir iş adamı ve kaçakçıydı.  Önceleri Avusturya İmparatoru için casusluk yapıp, sonradan Fransa saflarına geçmişti. Verdiği bilgilerle önce Belçika Dükünün tutsak edilmesini sağlamış, sonra da Napolyon’a Austerlitz Savaşı’nı kazandırmıştı. Bu ikiyüzlü figür ayrıca İngiltere ve İrlanda’da Napolyon için casusluk yapmıştır ancak Napolyon dönemi sona erince sefil bir tütüncü olarak hayata veda etmiştir.

Norveçli politikacı ve Norveç Faşist Partisi genel başkanı Vidkun Quisling ülkesine ihanet etmeden önce ülkesi Norveç’te savunma bakanı olarak görev yapıyordu. Kukla görev yapan Norveç Faşist Partisi’ni kurup, Almanlarla işbirliği yaparak iktidara geldi. Ancak Nazi Almanya’sı 1945 itibariyle dağılınca Quisling de iktidardan düştü. Çok sayıda yolsuzluk ve cinayetin arkasındaki isim olarak, ülkeye ihanetten idam edildi.

Eliot şöyle der; “Arkadaş kaybetmek diye bir şey yoktur. Sadece gerçek arkadaşlarınızı öğrendiğiniz zamanlar vardır.”

İhanet kelimesi özellikle zulmün artık gündelik politikaya dönüştüğü günümüzde sıklıkla kullanılıyor. “İhanetin-hainliğin” türlü şekilleri var; eşe, sevgiliye ihanet, dostlara, velinimete ihanet. Olağan-adi hainler; karılarını dövenler, küçük çocukları taciz edenler, ev-otobüs kundaklayanlar vb… Galiba Ziya Paşa’ya “Falan sana ihanet ediyor” demişler de o “Hayret ben ona hiç iyilik yapmadım ki” demiş…

Mustafa Kemal Atatürk şöyle demiş vaktiyle: “Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir.”

İnsanoğlu enteresan bir varlık. Sadece kendisiyle ilgili değil bu ilginçlik, çevresi ve toplumuyla olan ilişkilerinde de öyle şeyler yaşıyoruz ki, Abdullah Gül’ün deyimiyle insan gerçekten hayret ediyor.

Süleyman Soylu mesela…

Hayır, Cumartesi Anneleri aldığı mide bulandırıcı pozisyonu eleştirmeyeceğim…

Bakınız şu video parlak bir siyasetçinin işaretçisi olarak algılanmıştı…


Tüyü bitmemiş yetimin hakkını aramazsam, hesap sormazsam namerdim, diyor Soylu.

Aradan öyle yarım asır filan değil, sadece birkaç yıl geçiyor. Siyasi makas değiştiriyor. Bu kez yerginin yerini abartısız övgü alıyor ve aynı Soylu bu kez, “Erdoğan ebedi şefimizdir” gibi “öl de ölelim” bayağılığına başvuruyor.

Şimdilerde koltuğu Ağar ve ekibine, Ergenekon’a kaptırmamak adına ne kadar alçılınabileceğinin örneklerini sergiliyor.

İşte bu Süleyman Bey, birkaç gün önce şöyle bir emir yolladı tüm resmi dairelere:



Bu köşede ısrarla gidilen yolun milimi milimine Nazi Tarihçesi olduğunu söylediğimizde bazı arkadaşların “abartıyorsun” eleştirisi ile karşılaşırız hep.

Sadece tarihimiz ya da toplumsal kaderimiz değil, tarihsel figürler arasında da çok enteresan benzerlikler ve Nazi tarihi ile AKP’li Türk tarihi arasında.



Goebbels, Eckart, Blomberg, Göring, Hess bunlardan sadece bazıları.

Süleyman Soylu figürünü Nazi tarihinde aradığımızda karşımıza hemen Heinrich Himmler çıkıyor.

SS’in başkanı ve milyonlarca insanı toplama kampında katleden zalimin yardakçısı başka bir zalim. Patronunun gözüne girmek için elinden gelenin çok fazlasını yapan bir dalkavuktur Himmler…

Onun kişisel öyküsü, kötülüğün tek başına değil, etrafındaki yardakçılar ve fırsatçılarla yükseldiğini görmek mümkün.

(Gott mit uns – Allah bizimledir)

İkinci Dünya Savaşı’na sebep olanlardan biridir Himmler. Günlüğünde şöyle yazmıştır mesela:

“Rusların, Çeklerin veya herhangi başka birilerinin ne hissettiği ve ne düşündüğü umurumda bile değil. Bize kölelik yapmaları için ihtiyaç duyduğumuz süre boyunca ister ferah içinde yaşasınlar, ister açlıktan geberip gitsinler; hiçbir şekilde ne yaptıklarını umursamam. Ancak içlerinden bir tanesi bile bizden birine zarar verirse, o zaman tüm köylerini dünya üzerinden silerim. Aralarında iyi kan taşıyanlar varsa da, gerektiğinde onların çocuklarını ellerinden alıp kendimiz yetiştirerek bu kandan yararlanırız.”

Bu kadar nefret dolu birinin Hitler’in sonunu gördüğünde nasıl tam tersi bir yöne evrildiğini de görürüz.

(Führer mir folgen dir! – Führer izindeyiz!)

Vakti zamanında “Benim en sadık yardımcım” –Treue Heinrich- demişti Hitler onun için. İç işleri onun kontrolündeydi. Polis gücünü bir infaz mangasına, acımasız bir cinayet şebekesine çeviren Himmler’dir. Bütün polis organlarını kontrol altında tutmasının yanı sıra, tüm güvenlik servislerinden ve de toplama kamplarından sorumluydu.

Savaş başlar başlamaz savunmasız sivil Yahudilere saldırmayı erkeklik olarak gördü. Bunun için özel infaz mangaları (Einsatzgruppen) kurmuştu. 6 milyondan fazla masum insanı kamplarda yok etti. Prag Kasabı olarak bilinen Reinhard Heidrich onun yetiştirdiği bir katildi.

(Hitler size kömür verdi, siz de ona oyunuzu verin!)

Tıpkı Süleyman Soylu gibi insan hakları konusundaki ihlallere küçümseyerek, alay ederek yaklaşıyordu.

Cadı avı yapmak özel zevkleri arasındaydı.

Propaganda Bakanı Goebbels’in saçma sapan fikirlerinin tamamını uygulamaya koyan oydu.

“Uyan Almanya” yazısıyla tüm ülkeyi donatan da oydu, “Almanya Hitler’dir”, ya da “Hitler giderse Almanya gider” afişlerini astıran da.

(Bu köprüyü Hitler’e borçluyuz)

Hayatı boyunca her zaman gücün ve iktidarın yanında yer alıp, en acımasız politikaları gözünü kırpmadan uygulayan Himmler, güç zayıfladığı an kamp değiştirmekten de geri durmuyordu.

Hitler’in kaybedeceğini anladığı an öylesi büyük bir hızla sinsice işler çevirdi ki Hitler duysa anında öldürtürdü belki.

Örneğin uluslararası denetimcileri Yahudi toplama kamplarına çağırmadan önce ortalığı toparlamaya çalıştı, kamplara bahçe filan yaptırdı, çiçek ektirdi, binaları boyattı, gaz odalarının kapılarını kilitletti ama kimse yemedi tabi bunları.

Nasıl bir zalim olduğunu anlayabilmek adına size bir ayrıntı aktarayım…

Mussolini ve metresi İtalya’da idam edilmiş ve bedenleri şehrin göbeğinde teşhir edilmiştir. Hitler sıranın kendisine geldiğini çok iyi bilmektedir. Ölmeden bir gece önce kendi metresi Eva Braun’a kaldıkları sığınağı terketmesini söyler. O güne kadar Alman halkından gizlenen bu mahrem “First Lady” bu teklifi kesin bir dille reddeder ve tek arzusunu söyler; Hitler’le evlenmek.

Bu esnada Himmler, düşman kuvvetleri ile gizli görüşmeler yapıp, anlaşma sağlamaya çalışmakta ve Hitler sonrası dönemde Almanya’yı yönetme hayali kurmaktadır. Yani Hitler’e açık şekilde ihanet etmektedir.

Sığınıkta evlenme kararı Braun-Hitler ikilisinin küçük bir sorunu vardır, Berlin bombardıman altındayken alyans nereden bulacaklardır?

Himmler haber alır almaz, onlara bir çift alyans yollar.

Hitler bu alyansı takarak evlenir. Kendisi ve eşi ölürken de parmaklarında bu alyanslar vardır. Himmler bu alyansları bir toplama kampında öldürülen Yahudilerin toplanan eşyalarından getirtmiştir.

(Tek Millet, Tek Devlet, tek Reis!)

Himmler’in ihanet ettiğini öğrenen Hitler hain ilan eder ama infaz edilebilmesi için gücü kalmamıştır, bu sebeple özel kalemi Martin Bormann’dan özellikle ister. Bormann’ın elinden kurtulan Himmler, Ruslar’ın sığınağı ele geçirmesiyle arka kapıdan tüyer ama kıstırılması uzun sürmez. Kendisini kuşatan birliklere “Ben Hitler’in yardımcısıyım, konuşup anlaşabiliriz” türünden şeyler söyler ama kimsenin oturup geyik yapacak hali yoktur.

Ve bu alçak figür silahını çeker.

Askerler, en azından onuruyla intihar edeceklerini düşünürler ama onu bile yapamaz.

Gerçi bazı tarihçiler intihar ettiğini yazmışlardır ama böylesi bir karakterin böylesi onurlu bir finali yapamayacağı daha akla yakın.

Hitler’e yaranmak uğruna ülkeyi ateşin ortasına atıp, taş üstünde taş kalmamasına sebep olan Himmler, Hitler’in ilk sendelemesinde ona ihanet eden ilk kişi olduğu gibi, tüm kabahatlerini birilerinin üzerine atmaya çalışır ve ser sefil bir şekilde ölür.

Süleyman Soylu’nun hayatının nasıl sonlanacağını elbette Allah bilir. Ancak şundan neredeyse kat’i derecede eminim, Tayyip Erdoğan ilk tökezlediğinde, onu ilk terk edecek ve en önce tekmeyi atacak olan kişilerin başında Süleyman Soylu gelecektir.

Böylesi tarihsel figürlerin davranışı hep aynı olmuştur çünkü!

[Naci Karadağ] 29.8.2018 [TR724]

Sen ne sanmıştın? [Levent Kenez]

“İçimizdeki bazı gafiller sanıyorlar ki mesele Tayyip Erdoğan meselesidir. Sanıyorlar ki mesele, AK Parti meselesi. Hayır, mesele, Türkiye meselesidir. Mesele, milletimizin şahsında sembolleştirdikleri İslam meselesidir.”

Uzun bir zaman sonra ilk defa doğru bir şey söyledi. Mesele sen falan değilsin. Sen zaten tarihe geçtin. Sonun, tarihteki yerinde bir cila olacak sadece. Demokratik yollarla başa geçip sonra demokrasinin ırzına nasıl geçilirin ders kitaplarında ilgili en güncel yerisin. Bir lokma bir hırka edebiyatı yaparak yola çıkıp her tarafa saray nasıl dikilirin mütemmim cüzüsün. Arkandan çok yazılıp çizilecek. Şu an ülkede korkudan kimse konuşup yazamadığı için, mazlumlar sesini çıkaramadığı için birçok şey sen gittikten sonra piyasaya çıkacak. Sosyal bilimler sana diktatör, yandaşların dahi hırsız-zalim diyecek. Ki zaten öylesin. Ki zaten biz bugün de diyoruz çok şükür.

Doğru, mesele AKP falan da değil. Ankara’da bir zamanlar çokça söylenen artık son derece naif ve komik kalan “seçim kazandıkça dava kaybedildi” sözü bile bir şey anlatmıyor. Bugün AKP, ülkeyi soymak ve çıkar elde etmek için faaliyet gösteren örgütlü bir yapıdan başka bir şey değil. Deniz bitince, hesap dönünce “ben zaten hep dedim bunlardan hayır gelmez” diyen tiplerle dolacak ortalık. Parti kaydını silmek için e-Devlet’e girmeye çalışanlardan sistem kilitlenecek aylarca.

Elbette mesele Türkiye. Çünkü Türkiye güçlenmiyor, bilakis çöküyor. Ekonomisi günden güne felakete doğru gidiyor. Her geçen gün ülke fakirleşiyor. Ordusunun uçaklarını uçaracağı pilotu yok, PR çalışması olsun diye karşısında düşmanın olmadığı yerlerde dahi başkalarının izniyle hareket ediyor, hepsi bir yana bitişik nizam yüreyebilecek asker kalmadı; polisi arama yapmak için girdiği evi soyuyor, devletin aracındaki benzini satıyor, birbirinin boğazını kesiyor. Ülkede sermayesi olan ülkeyi terk etti, kalanlarda borçlu ve iflas göstermek için kendini yırtıyor. Adalet diye bir şey yok. Kim güçlüyse işini hallediyor. Mazlumlar hapiste. Hakimlerin, savcıların tarifelerini bilmeyen yok.  Mafya liderleri, tescilli hırsızlar protokolde başköşede. Meclis hepten yok. Muhalefet desen iktidar için bulunmaz nimet. Gerçekleri yazacak, söyleyecek medya yok. Eğitim dipte. Liseyi bitirmiş ama toplama-çıkarma yapamayanların, arka arkaya iki tane yanlışsız cümle yazamayanların sayısından daha az nüfusu olan ülkeler var dünyada. Vs. vs. Bu liste uzar gider ama bitmez. Türkiye düşmanı sizden çok kimi sevebilir.

Mesele elbette ki İslam meselesi. Sizin yüzünüzden ülkede itibarı kalmamış din için bütün bu mücadele. Büyük bir çoğunluğa “Din matah bir şey olsaydı bunlar bu kadar azgın, zalim ve hırsız olamazlardı” dedirtmeniz mesele. Din insanları doğru yere götüren, ahlak kazandıran bir şey değilmiş diye düşündürtmeniz.

İnsanların namazı bırakmaları, cumaya gitmemeleri artık sıradan bir şey oldu. İnsanlar imanlarını kaybedip, Allah’a bir şekilde inanan ama Allah’ın bir şeye karışmadığını söyleyen deizm bataklığına savruluyorlar. İnsanlar dua etmenin anlamsız olduğunu, Allah’ın adaletini sorguluyorlar. En büyük musibet dine gelen musibettir.  Bu ülke insanına daha nasıl bir kötülük yapabilirdiniz ki.

Yıllar sonra araştırmalar yapıldığında bugün gözlemlediğimiz, İslamcı bir hükümetin iktidar olduğu yıllarda rekor düzeyde ateist ve deist olduğunu bilimsel olarak da öğreneceğiz, bundan kimsenin şüphesi olmasın. Aynen İslam cumhuriyeti tabelası olan, bunların bugün samimiyetsiz öykündükleri Osmanlı ve Türkiye tarihini çöpe atarcasına “ikinci evimiz” dediği İran’da dini hayatın neredeyse hiç olmadığı gibi.

Mesele bu topraklarda dinin yaşanması için asırlar boyu mücadele veren yapılarla tek tek savaş yapmanızdan ibaret. Bu mücadeleyi gerizekalı kemalistler, hırslı materyalistler ve elbette sizin sözde kavgalı göründüğünüz ama göbekten bağlı olduğunuz yapılar kanırta kanırta yapmaya kalkınca geri tepmişti. Her baskı biraz daha safları sağlamlaştırdı ama sonra deneme yanılma bu işin daha güzel bir yolunu buldular. Sizin gibi üç kuruşa bütün hayatı boyunca savunduklarını satacak İslamcıları görünce onlar bile şaşırdı.

Her gün bir çürüme haberi, her gün bir skandal. “Müslüman bir ülkede bunlar olur mu?” ambalajı ile. Olur tabii ki, Türkiye’de din artık dillerde bir gelenek, bir gösteriş ve nemalanma aracıdır. Elbette olur.

Cibilli din muhaliflerinin neredeyse sevinçten bayılacak şekilde ama çoğu zaman şimdilik korkularından aptala yatarak sanki dertleri demokrasiymiş, hak-hukukmuş gibi yaptıkları paylaşımların en acı kısmı, yaşananların gerçek olması…

Halbuki ne kadar büyük bir fırsat vardı elde. Kader altın tepside uzatmıştı nimetlerini.

2003’te tek başlarına göreve geldiklerinde Türkiye’nin hiçbir kronik sorunun müsebbibi değillerdi. Büyük bir kredileri vardı. Yıllarca partileri kapatılmış, siyaset yapmaları engellenmişti ama tek başına iktidar olmuşlardı. AB reformlarını yaparken bütün demokratlardan destek aldılar. Bugün o zaman destek verenleri eleştirenlerin samimiyetsizliğini boşverin. Doğru yaparken doğru yanlış yaparken yanlış. Kürt sorununda cesurdular. Ekonomide de işler iyi gidiyordu. Ülkenin prestiji zirvedeydi. AB’den ne zaman gün alınacağı konuşulan bir ülkeydi. Merkez ve Sarkozy’nin Türkiye üye olabilir diye endişelendiği günler. Kafası bozulunca darbe yapan, istediği partiyi kapatıp, istediği manşeti attıran askeri vesayetin beli kırılmıştı. O zamana kadar horlanan Anadolu sermayesi en kazançlı günlerini yaşıyordu. Alevi açılımı yapacak kadar çıtayı yükseltmişlerdi. Faili meçhuller durmuştu. Türkiye’yi dünyada örnek bir ülke, İslam ile demokrasinin beraber varolabileceğinin nişanesi yapıp bu ülkeye de bu dine de en büyük hizmeti yapıp tarihe altın harflerle geçeceklerine gidip salak bir Ortadoğu emiri ve onun kulları olmayı tercih ettiler. Kürt sorununu çözmüş, ülkeyi AB’ye sokmuş bir lider olup kendiliğinden heykeli dikilecekken bugün kendi putlarını zorla asmakla meşguller.

Geçen cumartesi İstiklal’de dövdükleri Cumartesi anneleri ile aslında kim olduklarını gösterdiler. Kimin kime sahip olduğunu bir kez daha en güçlüsünden ilan ettiler.

Göreve geldiklerinde ülkenin hiçbir sorununun müsebbibi değillerdi geçen 15 yılda ülkedeki bütün karanlık işlerin hem avukatı hem de faili oldular. Ama hala devlet biziz sanıyorlar ahmakça.

Ülke kaybetti, kendileri kaybetti.

Yığınlar hep böyle miydi? İyilikte iyilik, kötülükte kötülük neşet eder. Bunlara denk gelmeseydi epey bir yığın içindeki eyleme geçmemiş, açılmamış dosyalarla belki de bu dünyadan gidecekken bunlara kapılıp hem bu dünyalarını hem de ahiretlerini berbat ettiler. Ne kötü bir kaybediş.

Bunlara kapılıp gitmeyenler için her şey sıfırdan yeniden başlıyor.

[Levent Kenez] 29.8.2018 [TR724]

Son gelip, ilk ayrıldılar! [Hasan Cücük]

Futbolumuzun dört büyükleri olarak tanımlanan Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un özelliklerinden biri de; lig başlayıpta işler ters gidence transfere sarılmalarıdır. Bu sezon 3 hafta geride kalırken Fenerbahçe aldığı iki yenilgiyle kötü performans gösterince hemen transfere sarıldı. Keza, Şampiyonlar Ligi için güçlü bir kadro kurmak isteyen Galatasaray’ın da arayışları devam ediyor. Uzun transfer sezonunu iyi değerlendiremeyen kulüplerimiz, transferin son günlerinde panik haliyle kadrosuna kattığı oyunculardan verim alamıyor. Kadroya en son katılan bu isimler, ilk ayrılanlar oluyor.

Son 3 sezona baktığımızda dört büyüklerin kadrosuna transferin son günlerinde 28 oyuncu kattığını görüyoruz. Bu alanda rekor 9 oyuncuyla Beşiktaş’ta. Galatasaray ve Trabzonspor 7, Fenerbahçe ise 5 oyuncuyla kadrosunu güçlendirdi. 28 oyuncudan ise geriye sadece 4 isim kaldı. Rüzgar gigi, gelip gittiler.

Son şampiyon Galatasaray panik transferlerinde en çok hüsran yaşayan kulüp oldu. Sarı-kırmızılılar, 2015-16 sezonu transferin son günlerinde Jason Denayer’i kiraladı, lisansını çıkaramadığı için faydalanamadığı Kevin Grosskreutz’u da bonservisiyle aldı. Galatasaray, 2016- 17’nin transfer döneminin bitimine az bir süre kala ise Kolbeinn Sigthorsson ile Nigel de Jong’u kadrosuna dahil etti. Bu iki oyuncudan da sarı-kırmızılılar fayda sağlayamadı. Yedek kulübesinin müdavimi olarak günlerini geçirdiler. Sarı-kırmızılılar, geçen sezonun yaz döneminde ise yine son dakika transferlerine yöneldi. Denayer’i tekrar kiralayan Galatasaray, Iasmin Latovlevici ve Cedric Carrasso’yu da kadrosuna dahil etti. Ara transfer döneminin son gününde ise Galatasaray, Japon oyuncu Yuto Nagatomo’yu kiraladı. Sarı-kırmızılılar, geride kalan 3 sezonda yaptığı son 10 gün transferlerinden sadece Denayer ve Nagatomo’dan istediği verimi alabildi. Sigthorsson, Latovlevici, Carrasso, De Jong, Grosskreutz ise sarı-kırmızılı taraftarların hatırlamak bile istemediği takviyeler oldu.

Ligde aldığı 2 yenilgi sonrası transfere hız veren Fenerbahçe, son 3 yılda transferin son 10 gününde kadrosuna kattığı tüm isimlerle yollarını ayırdı. Fenerbahçe’yi farklı kılan özelliği son 10 günde kadrosuna kattığı oyuncuların kiralık olmasıdır. enerbahçe, 2015-16’da Lazar Markovic, 2016-17’de Jeremain Lens ve Moussa Sow, 2017-18’de ise Luis Neto ile Vincent Janssen’i kiraladı. Markovic ve Janssen sakatlıklarından dolayı katkı sağlayamayan isimler oldu. Büyük ümitlerle defansa katkı sağlasın diye kiralanan Luis Neto, forma bulduğu maçlarda yaptığı hatalardan dolayı yedek kulübesine çekildi. Fenerbahçe, bu 5 ismin hiçbiriyle bir sonraki sezon yola devam etmezken, taraftarı performanslarıyla sadece Lens ile Sow mutlu etti.

Trabzonspor son 3 sezonda kadrosuna 7 isim kattı ve bu oyuncular bordo-mavili taraftarları mutlu etmedi. Bordo-mavililer, 2015-16’nın transfer dönemlerinde Marko Marin, Douglas Teixeira, Jose Bosingwa, Serge Akakpo’yu aldı. Bir sonraki sezon ara transfer döneminde Hugo Rodallega’yı alan Karadeniz ekibi, geçen sezon da transferin bitimine az bir süre kala Jose Sosa ve Tomas Hubocan’ı kadrosuna kattı. Bu oyuncuların 5’i bu sezon Trabzonspor kadrosunda yer almazken, sadece Sosa ve Rodallega, bordo-mavili ekipte forma giymeye devam ediyor. Bu iki isim de performanslarıyla sık sık eleştirilere maruz kalıyor.

Transfer dönemlerinin sonunda yaptığı takviyelerde Beşiktaş kasasından 17 milyon Euro’ya yakın para çıkarttı. Transfer döneminin son 10 gününde siyah-beyazlılar, 9 isme imza attırdı.Beşiktaş, 2015-16’nın transfer dönemlerinde Denys Boyko, Aras Özbiliz, Alexis Delgado, Marcelo Guedes’i aldı. Bir sonraki sezonun transfer dönemlerinin son günlerinde ise Beşiktaş, Gökhan İnler’in yanı sıra Anderson Talisca, Vincent Aboubakar ve Demba Ba’yla kadrosunu güçlendirdi. Beşiktaş geçen sezon ise ara transfer döneminin son günlerinde Vagner Love’u kadrosuna dahil etti. Bu 9 transferden Beşiktaş, futbolcuların kulüplerine kiralık veya bonservis ücreti olarak yaklaşık 17 milyon Euro ödedi. Kadrosunda bu 9 isimden sadece Love’ı bulunduran siyah-beyazlılarda, taraftarı mutlu eden son dakika transferleri sadece Marcelo, Talisca ve Aboubakar oldu.

Dört büyükler, son 3 sezonun transfer döneminin bitimine 10 gün kala kasasından yaklaşık 30 milyon Euro çıkardı. En fazla parayı yaklaşık 17 milyonla  Beşiktaş harcarken, Trabzonspor 5, Galatasaray ve Fenerbahçe ise dörder milyon Euro’ya yakın bir parayı futbolcuların kulüplerine ödedi. Ödenen bu paraların karşılığı olarak ise geriye büyük bir hayal kırıklığı kaldı.

[Hasan Cücük] 29.8.2018 [TR724]

ABD olmadı AB verelim, onu da almazsanız Katar var! [Adem Yavuz Arslan]

Eğer Başkan Trump Pazartesi akşamı Evanjelist liderleri Beyaz Saray’da ağırlayıp, konuşmasında Rahip Brunson’ın ABD’ye getirilmesi için verdiği mücadeleden bahsetmese Türkiye ile ABD arasında krize neden olan Rahip Brunson unutulmuş olacaktı.

Türkiye’de uzun Kurban Bayramı, ABD’de ise Başkan Trump’ın kişisel avukatı Cohen’in tutuklanması ile başlayan tartışmalar nedeniyle Brunson meselesi gündemden düşmüştü.

Takip eden günlerde de ABD siyasetinin önemli simalarından Arizona Senatörü John McCain’in ölümü gündemi tamamen değiştirdi.

Bir kaç gün önce manşetlere çıkan ‘gerginlik’, ‘çatışma’, ‘ambargo’ haberleri artık yok.

Bu durum krizin bittiği anlamına gelmiyor. Kriz, hatta ‘krizler’ olduğu gibi duruyor.

Ancak Washington’da ki ‘devlet aklı’ sorunu diplomasi ile çözmenin yollarını arıyor.

Her ne kadar Erdoğan medyası sabah akşam ‘Türkiye’ye ekonomik savaş açtılar’ ‘Bayrağa, Ezan’a saldırıyorlar’ propagandası yapsa da okyonusun bu yakasında durum farklı.

Daha önce de aktardığım gibi,Türkiye stratejik olarak önemli bir ülke ve ‘batmasına’ müsaade edilmeyecek kadar büyük.

İddia edildiğinin aksine, istikrarsız bir Türkiye ABD için daha büyük risk.

Bu yüzden de ABD Kongresi’nden 6 kişilik bir heyet Türkiye’de ve görüşmeler yapıyor.

JEOPOLİTİK AVANTAJ ERDOĞAN’IN EN BÜYÜK ŞANSI

Erdoğan da zaten buna güveniyor.

O yüzden Brunson’u rehin alıp ABD’ye karşı koz olarak kullanıyor ve gerginliği ne kadar yükseltirse yükseltsin iplerin tümden kopmayacağını biliyor.

Son aylarda yaşadığımız gerginlikler Erdoğan’ın ne kadar usta bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösterdi.

Ekonomik kriz ve ABD’den gelecek cezalar öncesi seçimi erkene aldı.

Ardından da zaten bozuk olan ekonomik göstergeleri, ABD ile yaşanan krize mal edip memleketteki herkesi -muhalefeti dahi- ‘vatan millet sakarya’ söylemiyle arkasına topladı.

Bu arada dolar coştu, yüzde 40 devalüasyon yaşandı ama Erdoğan bu patlamayı kontrol etmeyi başardı.

BRUNSON YOLLANSA BİLE

Önümüzdeki günlerde ABD siyaseti ve medyasının gündemi McCain olmaya devam edecek. Cenaze töreni ve bu törende yapılan konuşmalar manşetlere çıkacak.

Eğer Trump gündem dışı bir açıklama yapmazsa önümüzdeki bir kaç gün daha Brunson meselesinde bir gelişme beklenmiyor.

Tabi bu esnada ‘tamamen bağımsız Türk yargısı ve Anayasa Mahkemesi’ harekete geçip Brunson’un ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağını kaldırmazsa.

Brunson serbest kalıp, özel uçakla ülkesine dönerse de Türkiye ile ABD arasındaki krizler bitmeyecek.

Çünkü sorunun kökeni bizzat Erdoğan’ın kendisi.

Erdoğan, Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklandığı günden bu yana kabuslar görüyor. New York’ta ki mahkeme safhasında detaylarını gördük ki, tüm mesaisini Zarrab’ı kurtarmak için harcamış.

‘Hayırsever işadamı’ Zarrab’ı kurtaramayınca ABD’ye karşı gerginlik stratejisini uygulamaya koydu. Eğer ABD, Halkbank üzerinden süren soruşturmaları düşürseydi ABD ‘kadim dost’ Trump’da ‘dostum Donald’ olurdu.

ABD OLMADI RUSYA O DA OLMADI KATAR VERELİM

Gelinen noktada Ankara güç odakları arasında pinpon topu gibi dolaşıp duruyor. ABD’ye ‘üstüme gelme Rusya’ya giderim’ resti çekti. Önce Rusların uçağını düşürten, miting meydanlarında ‘emri ben verdim’ diyen Erdoğan çok değil bir kaç ay sonra manevra alıp Moskova’ya yanaştı.

Çünkü okyonusun ötesinden gelen sinyaller kötüydü. Rusya ile can ciğer kuzu sarması roller yapıldı. Öyle ki Hakan Fidan ve Hulusi Akar son 15 günde iki kez Moskova’ya gitti.

Hemen öncesinde de Lavrov Ankara’daydı.

Fakat Rusya ile yaşanan balayı da Suriye bataklığına saplanacak gibi. Çünkü Esad rejiminin İdlib’e yönelik operasyonu kapıda. Ankara ‘İdlib operasyonu felaket olur’ uyarıları yapıp zaman kazanmaya çalışıyor fakat Moskova’nın operasyon için hazırlık yaptığı sır değil.

Bu durum göçmenlerden eli silahlı ‘savaşçı’lara binlerce insanın Türkiye sınırına akması demek.

Öte yandan Ankara siyaseten daha büyük bir açmaz yaşayacak. Erdoğan, ‘alternatif’ olarak gördüğü Rusya’ya da gerginlik yaşayacak mı ? Putin’e ‘ey Putin’ deme cesareti gösterebilecek mi?

Bazı uzmanlara göre Erdoğan, Putin’e karşı sesini yükseltme imkanını çoktan kaybetti. Özellikle 15 Temmuz sonrası Moskova’ya daha da mahkum.

ANKARA AB’Yİ HATIRLADI

İşte bu karmaşada Ankara tekrardan AB’yi hatırladı. AB liderleri ile görüşmeler sıklaştı.

Önümüzdeki günlerde AB başkentlerine ziyaretler planlanıyor. ABD ile kriz yaşayan Ankara AB’ye yönelerek durumu kurtarmaya çalışıyor.

Hatta bu yüzden AB’nin gönlünü hoş edecek tahliyeler bile yapıldı. İktidar yansılı medyaya göre AB çıkarması öncesi Osman Kavala’nın serbest kalması mümkün.

AB cephesi ise meseleye ‘tamamen duygusal’ yaklaşıyor. Birincisi Türk ekonomisi çökerse Türkiye’de paraları olan AB bankaları zorda kalacak.

İkincisi Suriye’de yaşanan gelişmelere paralel olarak yaşanacak bir ekonomik çöküş AB için de risk.

Yani tıpkı ABD’de olduğu gibi AB’de istiksarsız bir Türkiye istemiyor.

Ancak AB hükümetlerinin üzerinde yoğun bir kamuoyu baskısı var. Erdoğan rejiminin hukuksuzluklarına dikkat çeken AB kamuoyu Türkiye’nin destek almak için demokratik adımlar atması gerektiğini savunuyor.

ABD’ye karşı AB kartını açan Erdoğan’ı burada bir başka açmaz bekliyor.

Çünkü AB’nin desteğini almak için reform yapmak zorunda. Reform yaparsa da Türkiye’de kurduğu düzen sarsılacak.  Hukukun işlediği bir düzende Erdoğan ve uzantıları bu kadar kolay at koşturamayacak.

Özetle ABD ile kriz yaşayan Ankara, tekrar AB’yi hatırladı ama Ankara – Brüksel hattında işler sanılandan daha karmaşık. AB ülkeleri Türkiye’nin çökmesine izin vermez ama Erdoğan’a da can simidi olmayacaktır.

ABD OLMADI RUSYA OLMADI AB OLMADI KATAR VERELİM

Erdoğan muhteşem pragmatistliğini dış politika da gösteriyor.

Çıkarı çatışmayı gerektiriyorsa çatışıyor, barışmayı gerektiriyorsa barışıyor. Yani mücadele ederken de müzakere ederken de hedefi sorunları çözmek değil, oy devşirmek.

Bu politikanın bir sonucu olarak Türk dış politikası en çelişkili dönemlerini yaşıyor. Bir gün İsrail’le kavga edip ertesi gün Mavi Marmara yolcularına ‘giderken bana mı sordunuz ?’ diyebiliyor.

Öbür taraftan Rusların uçağını düşürüp ‘emri ben verdim’ derken işler sıkışınca ‘pilotlar Cemaatçiydi, Rusya ile aramızı bozmak için düşürdüler’ deyip çıkıyor.

Bu şekilde sayısız örnek var.

Gelinen noktada Erdoğan rejiminin bir ilkesi yok. Duruma göre pozisyon alıyor. ABD olmazsa Rusya’yı masaya koyuyor.

Rusya ile çatışırsa ABD’ye yöneliyor. Arada bir AB kartını açıyor. Hiç biri olmazsa Katar yada Çin’e yöneliyor. İran ‘ikinci ev’ olduğu için onlar her daim masada.

Uzun lafın kısası şu; Erdoğan kendi güvenliği için ülkeyi masaya sürdü. Duruma göre bir Rusya’ya bir ABD’ye arasıra da AB’ye yanaşıyor.

Türkiye pinpon topu gibi oradan oraya savruluyor. Bu savrulmaların sonunda ne olacağı belli. Bilinmeyen duvara ne zaman çarpacağımız.

[Adem Yavuz Arslan] 29.8.2018 [TR724]