Güzelliğin perspektifinden merhaba [Meral Aslan]

Merhaba sevgili dostlar. 
Size dostlar diyorum çünkü hiç birinizi tanımasam da aramızda yazı yazmanın bir ilişki kanalı olduğuna ve okuyan ile yazar arasında çoğu kez tahmin edilenden daha sağlam ve sıkı bağ kurabileceğine inanıyorum. Yazacağım satırların da, ele alacağımız konuların da bir süre sonra bir dostluk köprüsü vazifesi ifa edeceğine inanıyorum.

Zamanla ne demek istediğimi ayrıntılarıyla açıklamak üzere tanışma faslımızı kısa tutacağım.

Hayat düz bir çizgide ilerlemiyor. Bunu siz de en az benim kadar iyi biliyorsunuz. Yaşadığımız mutluluklar da, hüzünler de hayatımızın bir gerçeği ve parçası. Ben yazılarımda neyi ele alırsam alayım, güzelliğin perspektifinden bakmayı tercih edeceğim. Elbette hüzünlü şeyler de paylaşacağız ama hüznün de güzelliğini idrak ederek bunu yapmayı deneyeceğiz sevgili dostlarım.

Eskiye dair güzelleme yapabilecek kadar deneyimlemedik belki hayatı. Ancak yaptığımız okumalardan, dinlediğimiz öykülemelerden çıkardığımız bir mutlak sonuç var. Zamanın akışıyla oynamışız biz modern çağın hızlı insanları. Gün, yüzünü geceye dönermiş eski vakitlerde ve adım adım inilirmiş geceye. Şimdi bir anda karanlığında buluyoruz kendimizi gecenin. Zifiri karanlıkta bir çukura düşmüş gibi canımız yanarak.

Hızlı ve ani…

Üstelik bitimsiz bir düşüş bu, sonu yok sanki. Her düşüş bir siliniş, her çığlık bir unutuluş adeta. Güzel anılar siliniyor, renklerin o ahenkle dans eden tüm alt tonları birer birer kayboluyor belleklerimizden. Belirli belirsiz bir parlama kalıyor geriye. Çoğu zaman anlam bütünlüğünü yitiriyor anılarımız. Bir karanlık geceden gelip oturuyor ruhlarımızın başköşesine ve omuzlarımızdan aşağı akarak esir alıyor bedenlerimizi.

Belleklerimiz dijital veri partikülleri gibi o kadar kolay silebiliyor ki yaşadıklarımızı. Toplu taşıma araçlarında unutulmuş eşyalar gibi, önemsizce atılıyor eski bir deponun mahzenine.

Bir fotoğraf çağırıyor kimi zaman bizi yaşanmışlıklara. Kimi zaman bir ses ya da bir melodi. İşte o yüzden şarkıları önemsiyoruz, çünkü biliyoruz her şarkı ilk dinlediğimiz an bir anlam ifade ediyor artık hayatımız için. Bazen bir nota kadar kısa oluyor geçmişin en umulmadık anlarına uzamsız yolculuklarımız. Bir ağaç gölgesi çağırıyor kimi zaman bizi gençliğimizin en aşkın coşkularına, kimi zaman bir su sesi çağlıyor hatıralarımızın artık suyu kesilmiş çeşmelerinde.

Acılar bir yük biliyoruz hepimiz. Ama anılar öylesine güçlü bir kaldıraç ki, yardım ediyorlar belleklerimizi yaralayan hüzünlü hatıraları taşımaya. Özenle tutulan bir genç kız cımbızı gibi, teker teker çekip alıyorlar acılarımızı ruhumuzun saplanan yerlerinden.

Kuş seslerinin cıvıltısı çoğu kez mutlu eder ona şahit kılınanları. Ama kimilerini de hüznün uçurum yarlarındaki eşiğine getirip bırakıyor. Minik gagalı bir kuş iğdiş ediyor hafızamızı işte o zaman. Her darbede kanıyoruz cıvıltıların şen şakraklığında. Şaşırtıyor bu durum, bizi bu halde görenleri. Her ne kadar pürüzsüz görülse de tenimiz, nasırlı bir ihtiyar köylü eli gibi hissediyoruz parmaklarımızla ruhumuzun çeperlerinde gezindiğimizde.

Aslında öngörülür bir ceza bu hepimiz için. Çünkü elbirliğiyle yok ettik insana dair ne varsa. İnsanlığa dair tüm hisleri akıl almaz bir hızla körelten yine bizleriz. Kendi ırkımıza yaptıklarımızı en kötücül düşmanlar bile yapmamıştır hiçbir zaman! Bu nedenle pişman bir kabulleniş var tüm çağdaşlarımızda. Bu nedenle suçluyuz hepimiz. Şarkılara müracaat edecek olursak; masum değiliz hiç birimiz esasen. Bölmek, parçalamak, yok etmek belki doğamızda var ama yine doğamızda saklı değil mi bunları dengeleyecek olan güzel özellikler, kötülüğün antikorları! Hoş hasletlerimizi körelttiğimiz için bugün suçluluk hissediyoruz öfkelerimizle gizlemeye çalışarak. Merhameti ruhumuzun küflü bodrumlarına hapseden bizler değil miyiz? Vicdan hangi mahzeninde kilitli benliklerimizin? Bu baskın vurdumduymazlık, bu içkin umarsızlık değil mi bugünkü tüm bu kapkara tabloların nedeni?

Masumların yanaklarından süzülen yaşlarda gizli masumiyetimiz. Orayı görebilirsek ışığı yakalayacağız belki de. Oraya dokunabilirsek arınacağız. Ve o yanaktaki tuzlu izler aslında kötülükle aramızda bizi ayıran nehir. Durgun göller gibidir aslında yüreklerimiz. Pırıl pırıldır en başta. Biz neyi dökersek oraya, onun rengini ve şeklini alırlar bir süre sonra. Kaçınılmaz bir finaldir bu. Kapkara kalplere biyopsi yapın bakın her hücresinde nasıl bir katranlık gizli. Yüzeyinde yemyeşil çınarların yansıdığı bu gölün, şimdi balçıktan bir zift kaplıysa sathı, nedeni içimizin kirlerini buraya döküşlerimizdir. Ruhumuzun oluklarından akanları filtrelemeden nereye döküyoruz ki böyle!
Oysa geri dönüşsüz değildir yaşanan hiçbir değişim.

Öyle bir kapı vardır ki insanın içinde, ne kadar paslanırsa paslansın, yeteri kadar zorlanırsa iyilikle açılacaktır. Sabırla demlediğimiz pişmanlıklarımız birer ağıt olarak toplanmalı avuçlarımızda ve oradan yükselmeli basamak basamak. Avuçlarımıza dökülen her damla gözyaşı sökecektir menteşeleri paslı açılmaz kapıları. Ve iki kanadı büyük bir gürültüyle açılıp ardına kadar, tüm meltemliğiyle dolacaktır ruhlarımıza merhametin esintisi.

Ey kirlenmiş kalp, bize affedilmenin ve affetmenin kapılarını aç!

Güneşin o muhteşem dönüştürücülüğüyle havalandırmalıyız ruhlarımızın çekmecelerini. Dokunduğu her şeyi kapkaranlık ve şekilsiz bir kötülüğe büründüren merhametsizliğimiz, güzelliğin o muhteşem kristalizasyonuna dönüşmeli dudaklarımızdan avuçlarımıza dökülen her güzel kelimelerimizle. İflah olmaz bir iyiliğin çiçek desenli elbiselerini kuşanmalı kelimelerimiz. Bunları anlatıyorum ya ben, zannedilmesin ki kötülüğe yüz çevirerek yokmuş gibi davranmalı öğütlüyorum.

Asla…

Kötülük hep var, biliyoruz.

Başından beri vardı ve sonuna kadar olacak…

Benim yaklaştırmaya çalıştığım tablo, kötülüğün bizi dönüştürdüğü bataklık. Ve yine çok iyi biliyorum, bu bataklıkta peydahlanan gıdası kötülük olanları. Onlara karşı en güçlü antikor iyiliğin dolaşması damarlarımızda. Göreceksiniz, en güçlü iksir budur fenalığın sahipleri için.

Başak sarısı bir nasır sarmalı şakaklarımızı zonklamaktan belki. Alnımız uyuşmalı pişmanlıklar secdesiyle. Öncemiz nerede başlıyordu unutmalıyız ve hesapsız yaşamalıyız sonramızın kaygılarından arınarak. Anız gibi yakarak değil… Yeter ruhumuzun nadası… Sabanlarımızı toprağın merhametli derisine paslı bir mızrak gibi saplayarak ilerlemeli ve ekmeliyiz merhamet tohumlarını tekrar. Göreceksiniz nasıl da yeşerecek o mümbit ruh tarlalarımız.

Upuzun uykulardan uyanmanın yolu güzel rüyalara salıncak kurup, bir ileri bir geri salınmak değil. Gerçeğin kucağına bir salıncaktan atlar gibi atlayarak uyanmaktır.

Hayatı yakalamak ondan kaçarak değil ona koşarak mümkündür. Vicdanlı adamın denize attığı yıldızlar gibi şükrederken bir yandan, sahiller dolusu masumları düşünmek yeterli olmaz kesinlikle. Bir şeyler yapabilmek adına önce görmek, sonra anlamak ve en son olarak elleri uzatmak gerekir.

Bakın o zaman nasıl güneş rengi bir bayram sabahına dönüşüyor bu kasvetli gökyüzü…

[Pedagog Meral Aslan] 29.7.2017 [Samanyolu Haber]

Çocuklar duymasa da olur, Reis duysun yeter! [Seyfi Mert]

“Bir ülkede, akıl ve sanattan çok maddi servete kıymet verilirse 
bilinmelidir ki orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır.”
(Prusya Hükumdarı II. Friedrich)

Ülkemizde pek bir meşhurdur Goebbels. Artık hepimiz biliyoruz Hitler’in propaganda subayını. Herkes bu karakteri Hakan Fidan örtüştürür ama bence ciddi bir yanlış vardır bu işte. Goebbels belki Erol Olçok olabilirdi ama o da 15 Temmuz akşamı kör bir kurşunun hedefi oldu gencecik oğluyla beraber. Keskin nişancının vurduğunu söylüyor tüm şahitler. Enteresan olan, onu vuran kişilerin de öldürülmüş olması. Ama kimlikleri nedense açıklanmıyor. 

Köprünün direklerinin tepesine tünemiş olan katiller, o gün hedef gözeterek ateş açıyorlar. 

Rahmetli Olçok’un kardeşi şimdi Goebbels rolü yapmaya çabalıyor ama Reis’in eski tetikçilerinden Atılgan Bayar bu konuda Cevat’ın çok yetersiz olduğunu yazıp çiziyor sürekli. Gerçi Bayar, sofradan bir kişilik yer isteyip durduğun için çırpınıyor ama mevzumuz bu da değil. 

Ben Cevat’ın yerine olsam, tamam ağabeyimin aziz hatırasına onu yücelten belgeseller de yaptırırım ama önce katil ya da katillerle ilgili bana gösterilenin dışında hakikat var mı? Bunu araştırırım. 

Neyse meselemiz Goebbels ya da Erol Olçok değil. Cevat da değil. Atılgan Bayar hiç değil…

Hakan Fidan ve Hitler rejiminde bu karakterin kime karşılık geldiği olabilir. 

Benim kanat-i acizaneme göre Hakan Fidan milimi milimine Hitler’in en büyük destekçisi ve tüm pis işlerini yaptırdığı kara kutusu Adolf Eichmann karakterine benzemektedir. Bizim kamuoyu pek bilmez bu Eichmann’ı. 

Kendini “Yahudi Uzmanı” olarak da tanıtan Adolf Eichmann, meşhur 1942 Wannsee Konferansı sonrasında dediği “Yahudilere karşı çok merhametli gidiliyor” açıklamasıyla (Hiç yabancı olmayan bir söylem değil mi?) bilinir. Rejim muhaliflerini önce fişleyen, ardından sürgün ve en nihayetinde toplu olarak yok eden en önemli aktördü Eichmann. Toplama kampları da onun fikriydi, gaz odaları da… 

Gerçi kendi akıbeti de çok ibretlik oldu. Merak edenler araştırıp öğrenebilirler. Yargılanmasıyla ilgili epey belgesel ve kitap çalışması yapıldı. 

İşti bu Adolf Eichmann’ın tarihe geçen bir cümlesi var. Şöyle diyor: “Eyleminizden haberdar olsa, Führer’in de onaylayacağı şekilde hareket edin.”

Yani Hitler’in hoşuna gideceği şeyler yapın. Ola ki haberdar olursa sizin için iyi olur. 

Her devrin yapımcısı Birol Güven’in suluzırtlak ve bin türlü şekilde çevirerek lastik gibi uzattığı dizisi Çocuklar Duymasın’da hafriyat kamyonu güzellemesiyle ilgili yaptıklarını okurken aklıma bu cümleler geldi. Sanatçıdan ziyade çok iyi bir tüccar olan Güven, son derece akıllı davranarak Reis’in duyduğunda onaylayacağı ve hoşuna gideceği bir hamle yapmıştı. Olan biten bu kadar basitti aslında. 

Sonrasında ise “Çocuklar Duymasın bu ülkenin ortak paydasıdır. Kim ne anlam yüklerse yüklesin tarafsız bir dizidir.” Şeklinde açıklama yaparak meşruiyet çivilerini epey sağlama çakmayı denedi.

Bir sit-com ne diye ülkenin ortak paydası olsun ki?

Ama bu ülke Türkiye ise olabilirdi pek ala!

Dahası bence Birol Güven Reis’in duyduğunda hoşlanacağı türden bir hamlenin en hafifini yapmıştı aslında. Daha fenaları vardı. Tarihi dizilerde düşmana ayar verenden tutun da, Erdoğan’ın gençliğinin anlatıldığı dizide onu Süpermen gibi gösterene kadar bir dolu yalakalık örneğiyle dolu Türk televizyon tarihi. Gerçi hiçbiri kalıcı olmayıp, sadece istibdat döneminin bayağı örnekleri olarak anılacaklar ama Güven işi o kadar aşağı seviyeye çekmemişti. 

Yoksa eminim ihtiyaç duyarsa dizisindeki karakterlere çok daha fenasını yaptırabilirdi Birol Güven. 
O ticari yeteneği ve vizyon vardır Güven’in genlerinde. 

Söz gelimi Haluk karakterine tişörtle tank egzozu tıkatabilirdi. Ya da Meltem Ensar vakfına gönüllü yazılabilirdi Çocuklar Duymasın’da.

Reis istiyor diye üçüncü çocuk yapmakla ilgili birkaç bölüm sündürülebilirdi mesela senaryo. Doğacak çocuğa Tayyipcan ya da Sümmeyyegül ismi verilebilirdi ayrıca. Yok, gül ile bitmesi sıkıntı olabilir, bunu düşünürdü Birol ve Sümeyyemine ismi daha çok hoşuna giderdi Reis’in… Haberdar olunca hoşuna gidecek ya!

Hüseyin’in, metroda şort giyen kıza kafa atma sahnesi hiç fena olmazdı aslında!

Hala haberi olmadıysa Reis’in, Havuç’u SADAT’a yazdırırdı. Hadi bakalım şimdi de haberdar olmasın!

Çocukların duymasına gerek yok haddizatında, Reis duysun yeter nasılsa…

Biz şöyle bir yanılgıya düşüyoruz hep. Zannediyoruz ki, Hitler tek başına kendi zekası ve gücüyle bir toplumu, ardından dünyayı ateşe attı. 

Hayır!

Hitler, bedelini biliyordu herkesin. Her şeyin bir bedeli olduğunu. 

Akademisyenleri de satın alabildi, medyayı da, sanatçıları da… 

İşte kötülük o zaman baş döndürücü bir hızla yükseldi. 

Birol Güven gibilerin Nazi dönemindeki karakter karşılığı bir tane değil, onlarcadır bu yüzden…

[Seyfi Mert] 29.7.2017 [Samanyolu Haber]

AFSV'den Diyanet'in sözde raporuna hodri meydan [Samanyolu Haber]

Açıklamada Diyanet’in raporunun maksadıyla ilgili şu tespite yer verildi:

‘Muhterem Gülen Hocaefendiye yönelik bu hamle, yeni dönemin dini ve toplumsal krizinde diyanet teşkilatına biçilen rolü göstermektedir. Nitekim, devletin devasa bürokratik ve maddi imkanları sonuna kadar kullanılmasına rağmen Hizmet’in ve Hocaefendi’nin manevi, şahsi, toplumsal ve uluslararası imaj ve kredisi yıkılamadığı için Diyanet Teşkilatı yedek bir lastik gibi devreye sokulmuştur. Başkanlık da sözde akademik bir heyet toplayarak derin devletin ve Erdoğan totaliterizminin şahsi emellerinin oyuncağı olma rolünü yüklenmekten imtina etmemiştir.’

İslam tarihi boyunca din, devlet ve toplum ilişkilerinin seyrini anlatan açıklama, Türkiye’nin son 30 yılında sıklıkla bu mevzunun tartışıldığına vurgu yaptı. Bu açıklamanın sadece Hizmet Hareketi’yle değil diğer dinî cemaatlerle de ilgili olduğu şu sözlerle belirtildi:

‘Başkanlığın, Erdoğan’ın emriyle Hizmet Hareketine ve muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiye yönelik başlattığı karalama ve dışlama hamlesi de açıkça göstermektedir ki, bundan sonra Türkiye’deki dini hareketlerin geleceği tehdit altındadır.’

Açıklama Diyanet’e şu teklifle son buluyor:

‘Eğer iddianızda samimi iseniz, buyurun, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerini hangi esas ve kriterlere göre incelediyseniz aynı esasları kullanarak bir çalışma daha yapın. Bu çalışmanızda, Erdoğan’ın milat kabul ettiği 17/25 Aralık 2013 tarihinden sonraki konuşmalarını aynı kriterlerle inceleyin. Mesela “Rahmetimiz gazabımızı geçmiştir” sözünün akide açısından yerini açıklayın.’


Açıklamanın tam metni:

DİYANET’İN “GÜLEN HAREKETİNİN 40 YILININ ANALİZİ” RAPORU HAKKINDA AÇIKLAMA

İslam tarihinde din-devlet-toplum ilişkileri, devletin toplumu tamamen kontrol altında tutmak için ürettiği aşırı müdahaleci ve totaliter politikaları yüzünden zaman zaman gerginliklere sebep olmuştur. Bu devlet totalitarizmi Ortaçağ boyunca tüm klasik devlet yapılarında çok sık görülen bir politik tutumdur. Modern çağda ulus devletleri, ana omurgasını bireyci ve özgürlükçü bir konsept üzerine kurdu iseler de, yer yer totaliter eğilimler sergilemeyi sürdürmüşlerdir. Özellikle İslam ülkelerinde bu eğilim daha aşikârdır.

Modern Müslüman devletlerin her alanda ciddi özgürlük sorunları vardır. Bunların başında devletin totaliter eğilimini ısrarla sürdürme isteği ve toplumun dini duygularını bu eğilimler doğrultusunda maniple ederek yol açtığı dindarlık krizi gelir. Türkiye son otuz yılda din-devlet-toplum ilişkilerinde pek çok sorunu aşmış bir görüntü sergiledi. Rahmetlik Özal döneminin liberal ve özgürlükçü politikaları, AKP iktidarının ilk yıllarının da gayretli ve ısrarlı tutumuyla birleşince krizin aşılmasında önemli mesafe katedildi. Lakin bu özgürlükçü siyasal tutuma rağmen diyanet işleri meselesi kasıtlı bir biçimde hem bürokratik bir kurum, hem de resmi dini telakki olarak devletin kuruluş amacına uygun bir şekilde, devletin ve siyasal iktidarın manipülasyonuna açık bırakılmıştır.

2010’lardan sonra AKP iktidarı bu kurumu kendi siyasal romantizminin bürokratik bir oyuncağı haline getirmiştir. Öyle ki diyanet işleri başkanlığı kurulduğu tarihten bu yana tek parti dönemi ve askeri yönetim dönemleri dahil hiçbir dönemde bu denli siyasallaşmadı. Diğer bürokratik kurumlar gibi diyanet başkanlığı da dev kadrosuyla Erdoğan iktidarının ve totalitarizminin meşrulaştırıcı bir aracı haline dönüştürüldü.

Bundan sonra Türkiye’de sivil toplum alanında yapılanmış hiçbir dini cemaat güven altında olmayacaktır. Başkanlığın, Erdoğan’ın emriyle Hizmet Hareketine ve muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiye yönelik başlattığı karalama ve dışlama hamlesi de açıkça göstermektedir ki, bundan sonra Türkiye’deki dini hareketlerin geleceği tehdit altındadır. Önümüzdeki yıllarda diğer cemaatlere yönelik de bu tarz dışlama ve tehditler sırasıyla gelecektir. Çünkü derin devlet yapıları Türkiye’deki dini cemaatleri bitirme ve imha etme kararı alarak, klasik sarı öküz, siyah öküz taktiği uygulamaya sokmuştur.

Fakat bu taktiği, her gün mantar gibi yeni yeni İslami grupların ve hareketlerin oluştuğu Türkiye toplumunda ancak sözde İslamcı bir parti ve diktatör ruhlu bir despot tarafından uygulamaya koyabilirdi. Henüz tüm sonuçları tezahür etmedi ve uç vermedi ise de Türkiye dindarlığı, AKP iktidarı ve derin devlet eliyle yeniden dizayn edilmektedir. Muhterem Gülen Hocaefendiye yönelik bu hamle, yeni dönemin dini ve toplumsal krizinde diyanet teşkilatına biçilen rolü göstermektedir. Nitekim, devletin devasa bürokratik ve maddi imkanları sonuna kadar kullanılmasına rağmen Hizmet’in ve Hocaefendi’nin manevi, şahsi, toplumsal ve uluslararası imaj ve kredisi yıkılamadığı için Diyanet Teşkilatı yedek bir lastik gibi devreye sokulmuştur. Başkanlık da sözde akademik bir heyet toplayarak derin devletin ve Erdoğan totaliterizminin şahsi emellerinin oyuncağı olma rolünü yüklenmekten imtina etmemiştir.

14 Temmuz 2017 tarihinde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’in “Gülen Hareketi’nin Kırk Yılının Analizi” başlıklı raporun tamamlandığına dair yaptığı açıklama gösteriyor ki Diyanet Teşkilatı, kendi varlığını manasız kılacak kadar derin bir kurumsal ve dini krizin içine düşmüştür. İnançlı ya da inançsız ama ilmi bilgiyi önemseyen, sağduyu sahibi herkese, Diyanet’in açıklamasında ortaya çıkan din-devlet ilişkilerindeki yozlaşmanın vahametini gösteren bazı hususları hatırlatmak istiyoruz.

Açıklamadan anlaşıldığı üzere, Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri, Hizmet Hareketi’nin temel değerlerinde ya da mensuplarının davranışlarında bir takım yanlışlar, dini açıdan mahzurlu anlayış ve uygulamalar tespit ettiği için böyle bir çalışma başlatmış değildir. Aksine bu çalışma, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Din İşleri Yüksek Kurulu’nu araması ve özel talimatıyla başlatılmıştır.

Erdoğan’ın amacı, açıkça ifade ettiği üzere ilmi ve objektif bir çalışma yaptırmak değil, Hizmet Hareketi’nin DAEŞ gibi tehlikeli bir terör örgütü olduğuna Müslümanları ve tüm dünyayı inandırmaktır. Sanki dünya kamuoyunda DAEŞ’e en büyük desteği kendisinin verdiği bilinmiyormuş gibi!

Zaten Olağanüstü Din Şuralarına davet edilen ülke temsilcilerinden de Hizmet Hareketi hakkında ilmi çalışma istenmemiş, ulaşılması istenen sonuçlar katılımcıların ilmi şahsiyetleri ve onurları hiçe sayılırcasına Erdoğan tarafından madde madde dikte edilmiştir.

Erdoğan bununla da yetinmemiş, İİT 43. Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısında İslam ülkelerine Hizmet Hareketini terör örgütü ilan ettirmek için uğraşmış fakat başaramamıştır. Başarabilmiş olsaydı İslam Şurasına katılanlar açısından Erdoğan’ın istekleri, kendi devletlerinin de desteklediği hususlar haline gelmiş olacaktı.

Ancak Erdoğan tüm çabalarına ve kontrol ettiği devasa maddi ve bürokratik imkanlarla yürüttüğü uluslararası kampanyalara rağmen, kendi itirafıyla ne Hizmet Hareketinin ne de Fethullah Gülen Hocaefendinin şahsiyetiyle ilgili kendisinin en yakın çevresinde bile yeterli bir tehdit algısı uyaramamıştır. Bu yüzden diyanet işleri teşkilatını ve sözde ilim adamlarından oluşmuş bir ilahiyatçı akademisyen heyetini kullanarak bu sahte algı inşasına yeni bir boyut katmak istemektedir. Ne yazık ki diyanet işleri kurumu da, bu sahte ve kasıtlı imha kampanyasına dini bir meşruiyet giydirmek için kollarını sıvadığını bizzat başkanının ağzıyla ifade ve itiraf etmiştir. Diyanet kurumunun düştüğü bu içler acısı durum ve din-devlet-toplum ilişkilerinde yaşadığı ve yaşattığı dini kriz, sağduyu sahibi her ehl-i ilim, iman ve insafı derinden yaralayacak ve üzecektir.

Bu sebeple sözde komisyon mensupları dinin ve hukukun temel prensiplerini esas alarak hatalarını telafi yolları bulmazlarsa, din-devlet ilişkilerinden doğan krizde politik emirlerin, vicdan, iz’an ve ilmi hakikatlerle çatıştığı böyle bir mevzuda İmam Azam’ların, Ahmet b Hanbel’lerin aksine dünyası için dinini satanların örneğini oluşturacaklardır.

Diğer taraftan, böylesi zoraki talep ve direktiflerle oluşturulan sözde ilmi heyetlerin, ne derece bağımsız ilmi ve etik hareket edebileceği her ilim, irfan ve sağduyu sahibinin malumudur. Kes-makasla ve bağlamından kopar mantığı ile yapılan tüm çalışma ve metin inşaları ilme ve insafa değil, yalnızca fitne, zulüm, karalama ve iftira hamlelerine hizmet etmiştir. Diyanet başkanlığı gözetiminde ve denetiminde yürütülen bu sözde ilmi çaba da bundan farklı bir amaca hizmet etmeyecektir.

Son olarak, “sahih bir İslam anlayışına sahip, dindar nesiller yetiştirmek” iddiasındaki Erdoğan’a ve Diyanet Teşkilatına teklifimiz şudur:

Eğer iddianızda samimi iseniz, buyurun, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerini hangi esas ve kriterlere göre incelediyseniz aynı esasları kullanarak bir çalışma daha yapın. Bu çalışmanızda, Erdoğan’ın milat kabul ettiği 17/25 Aralık 2013 tarihinden sonraki konuşmalarını aynı kriterlerle inceleyin. Mesela “Rahmetimiz gazabımızı geçmiştir” sözünün akide açısından yerini açıklayın.

Her fani ve fena işler gibi sizin de siyasallaştırarak yozlaştırdığınız sözde dini çabanız fenaya mahkumdur. Milyonlarca masum insanın inancı ve samimi gayretlerini maniple çabalarınız netice vermeyecek, siz de bu büyük günahla baş başa kalacaksınız. Biliyoruz ki, gerçek ilim ve insaf sahipleri size gereken cevapları vererek tarihte kaydınızı düşecektir.

[Samanyolu Haber] 27.7.2017

Faşizmden İslamofaşizme, Varlık Vergisi’nden haydutluğa [Akif Umut Avaz]

2011 yılına kadar izlediği AB hedefleri, demokratikleşme, komşularla sıfır sorun politikalarıyla güç devşiren Erdoğan, 12 Haziran 2011 seçimlerinde aldığı muazzam destek sonrası yönünü değiştirmiş, bu halk desteğinin ve vesayetçi yapıların belinin kırılmakta olmasının oluşturduğu imkanları şahsi ihtirasları ve siyasal İslamcı hedeflerine yönelmek için fırsata çevirmişti. Siyasal İslamcılığın sorunlu genetiğine ve hedeflerine oldum olası mesafeli duran Hizmet Hareketi ise sivil toplum, medya ve bürokrasideki gücüyle Erdoğan’ın fabrika ayarlarına dönerek koyduğu bu yeni hedeflere soğuk durmuş ve tavır almıştır. Bunun üzerine Erdoğan, önce terör örgütü PKK ile giriştiği pazarlıklar üzerinden Kürtlerle bir ittifak kurmayı denemiştir. Ancak, 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet skandalında ailesiyle birlikte suçüstü yakalanınca devlette de ağırlığı bulunan pazarlığa açık yeni ve kirli ortaklar bulma arayışına girmiştir.

Böylece siyasal İslamcı tek adam rejimine al-ver ilişkisi üzerinden Kürt desteği devşirmekten vazgeçmiş, o güne kadar maslahat gereği sürdürdüğü “Çözüm Süreci”ni sona erdirmiştir. Gecikmeden, müstakbel ortaklarını memnun edecek şekilde çatışma zeminini yeniden ateşlemiştir. Daha düne kadar aynı masada oturduğu Kürt siyasal hareketini ve siyasal İslamcı aşırılıklarına tavır alan Hizmet Hareketi’ni yoketmek için ihtiyaç duyduğu desteği asker/sivil bürokrasi, sivil toplum ve medyadaki varlıklarıyla geleneksel milliyetçiler ve Avrasyacı ulusalcılardan bulmaya çabalamıştır.

ÜÇ SAC AYAKLI ZEHİRLİ BİLEŞİM: İSLAMOFAŞİZM

Bu çabalarından sonuç almış ve safi siyasal İslamcı hedeflerle koyulduğu yolda ırkçı, faşizan eğilimleri de temsil eden milliyetçi/ulusalcı/Avrasyacı ideolojik çevrelerle pragmatik bir işbirliği ve ideolojik bir sentez kurma yoluna gitmiştir. Gelinen noktada Erdoğan rejimi siyasal İslamcı, aşırı milliyetçi ve ulusalcı/Avrasyacı (Ergenekon) sac ayakları üzerine oturmuştur. Bu üç zehirli unsurun bileşiminden, sözkonusu denkleme dahil olmayanlar açısından ölümcül bir rejim ortaya çıkmıştır. Özellikle, Batı, Hristiyan ve Yahudi karşıtlığının yanısıra Kürt ve Gülen Hareketi düşmanlığında birleşen bu üç sac ayağı Erdoğan’ın İslamofaşist rejiminin ana unsurlarını oluşturmuştur. Bu üç sac ayağı arasında zaman zaman sürtüşmeler görülse de itilafları ve ideolojik uyum süreçleri şu ana kadar sorunsuz şekilde yürütülebilmiştir.

Bu üç sorunlu ideolojik yapının bileşiminin oluşturduğu zehirli yapının üzerine taht kuran Erdoğan, bütün tek adam rejimlerinde yapıldığı gibi kendine göre yeni bir millet kurgusuna ve toplumsal mühendisliğe soyunmuştur. Faşizan ortaklarının istediklerini vermekte ve onları tatmin etmekte mahir bir mafyatik tüccar gibi davranan Erdoğan, yanına alamadıklarını ise karşısına koymuş ve yok edilecek düşmanlar olarak görmüştür.

Tıpkı, Milli Şef döneminde olduğu gibi Erdoğan da, kültürden, ekonomiye, dinden, eğitime uzanan bir yeniden yapılandırma sürecine girmiştir. Sadece kamuda 160 bine yakın insanı işlerinden etmiş, yüzlerce yayın organına kilit vurmuş, binlerce şirkete ve işyerine el koymuş, on binlerce özel mülkü gaspetmiş, tarihin gördüğü en büyük servet transferlerinden birini gerçekleştirmiştir.

DEVLET KILIĞINA GİRMİŞ HAYDUTLUK

Erdoğan bu yaptıklarıyla 2. Dünya Savaşı koşullarını fırsat bilip gayimüslim vatandaşlarını ahlaksızca soyup soğana çeviren, mallarını mülklerini alçakça talan eden lanetli Milli Şef dönemini mumla aratır hale gelmiştir. Tarihe ve insanların vicdanına da tıpkı o devrin devlet kılığına girmiş alçak haydutları ve despotlarının anıldığı gibi geçmeyi fazlasıyla hak etmiştir. Mağdurları her kim olursa olsun zalimleri her fırsat bulduğumuzda hatırlamak, hatırlatmak ve lanetleyip yüzlerine tükürmek boynumuzun borcu olsun.

Erdoğan’ın zulümleri açısından duble zehirli İslamofaşist rejimine benzemekle birlikte faşizmin tek kanatlı bir modelinin (ırkçı) üzerine kurulu olan Milli Şef rejiminin, 2. Dünya Savaşı’nın devam etmekte olduğu 11 Kasım 1942 tarihinde 4305 sayılı kanunla koyduğu olağanüstü servet vergisi, bugün Türkiye’de yaşananlara benzer şekilde, büyük trajedilere yol açmıştı. Varlık Vergisi kanununun resmi gerekçesi, “olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek” olarak dile getirilmiş ve herhangi bir dini veya etnik grubu hedef almadığı duyurulmuştu. Ancak, CHP grup toplantısında dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu’nun vurguladığı gerekçeler farklıydı: “…Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”

1942 yazı boyunca, tıpkı bugün uydurma haberlerle Gülen Hareketi’nin hedef alındığı gibi, Türk gazetelerinde hırsızlık, karaborsacılık, vurgunculuk ve ihtikârla ilgili haber ve yazılar ön plana çıkarılmıştı. Hemen her gün ve her gazetede “karaborsacı Yahudi” tiplemesini içeren karikatürler yayınlamaktaydı. Tıpkı bu dönemin eli kalem tutan, ağzı laf yapan milliyetçi-muhafazkar, siyasal İslamcı alçakları gibi o dönemin eli kalem tutan, ağzı laf yapan ırkçı alçakları da, belki parsadan bir pay kapma umuduyla bu gasp, talan ve vahşete övgüler dizmiş ve utanmazlığın, hayasızlığın tarihini yazmışlardı. Mesela, meşhur ‘Hececi’ şairlerimizden(!) Orhan Seyfi Orhon, Akbaba’da 24 Eylül 1942 tarihindeki yazısında iktidar yardakçılığının, yalakalığının tarihe geçen şu örneğini vermişti:

“ONUN MÜLEVVES PİS KAFASININ BİR ÇÜRÜK KAVUN GİBİ…”

“Kelle İstiyorum! Ben ki bir tavuk bile kesilirken bakamam; karıncaları, sinekleri öldüremem, kelle istiyorum. Yumruklarım sıkılmış, dişlerim kısılmış, at meydanında kazan kaldıran yeniçeriden daha hiddetli bir sesle kelle istiyorum, vurguncunun kellesini! Onun, mülevves (pis) kafasının bir çürük kavun gibi önümde yuvarlandığını görsem ferahlıyacağım. Onun, iğrenç vücudunun boş bir çuval gibi karşımda süründüğünü görsem rahatlıyacağım. Böyle, dünyayı sarmış bir ölüm kalım mücadelesi içinde ben, vurguncuya karşı merhamet tanımam, şefkat tanımam, adalet tanımam, kanun, nizam, usul, hiç bir şey tanımam! Bence onun cezası, para değil, hapis değil, dükkân kapamak değil, neyif (sürgün) değil; müsadere, yağma, falaka, işkence, zindan veya ölüm olmalı!

İktisat prensipleri bana vız gelir! İster misiniz gizli mahzenlerin aralıklarından pirinç kazevileri (sepet), şeker sandıkları, un çuvalları, yağ tenekeleri sürüyle meydana çıksın? İster misiniz apartmanların balkonlarından top top elbiselik kumaşlar, ipekliler, yünlüler, pamuklular sarksın? İster misiniz makarnalar serpantinler gibi sokaklara yayılsın, bisküviler konfetiler gibi caddelere dağılsın? İster misiniz eşya fiyatları durup dururken hiç yoktan yükselmesin? Pirince kum, una toprak, süte su, yağa müzahferat (parlak boya) karıştırılmasın? İster misiniz müstehlikin (tüketicinin) verdiği az farkla müstahsilin (üreticinin) eline geçsin? Altın spekülasyonu, on misline arsa alışlar, apartıman satışlar, villa yaptırışlar olmasın? Öyleyse siz de benimle beraber olun! Gelin, yakalanıp cezasını çekecek vurguncunun arkasından -eski devirlerde olduğu gibi- gülbank çekelim: -Vur vuranın, kır kıranın, destursuz bağa girenin, karaborsa fiyatına mal sürenin, el altından iş görenin, memlekete zarar verenin hali budur, hey!”

Başbakan Refik Saydam 7 Temmuz 1942 gecesi aniden ölünce 9 Temmuz 1942 günü hükümeti kurmakla görevlendirilen Şükrü Saraçoğlu’nun ilk icraatı, Milli Korunma Kanunu’nun yerini alacak Varlık Vergisi Kanunu’nu çıkarmak oldu. 11 Kasım 1942 tarihinde TBMM’de oturumda hazır bulunan 350 milletvekilinin oybirliğiyle kabul edilen kanuna göre bazı varlıklı kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi alınacaktı. Yasadan önce verginin hazırlıkları yapılmıştı bile. Çünkü, 12 Eylül 1942’de Maliye Bakanlığı savaş dolayısıyla fevkalade kazanç elde ettiğini ileri sürdüğü kimselerin fişlenmesini istemişti. Müslümanlar M, gayrımüslimler G, dönmeler D harfiyle, ecnebiler E harfiyle işaretlendi. Gerçekte bu listeler son üç grupta toplanan (G, D, E) azınlıkların saptanması ve malvarlıklarının ortaya çıkarılması çalışmasından ibaretti.

Bu dönemin havuz medyasında kendilerine köşeler açılmış MİT’çi yazarlarının yaptığını o günün derin devletinin adamları da yaptı. Eski Teşkilat-ı Mahsusa’da “Enis Avni” adıyla çalışan Aka Gündüz, 13 Kasım 1942 tarihli Yeni Sabah’taki “Reyler ittifakla verildi” başlıklı yazısında, güya memleketin yedi bölgesini dolaştığını, yarenlikler çerçevesinde yaptığı gizli ve açık ankette vatandaşlara ‘vurguncu hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sorduğunu anlattıktan sonra aldığı cevapları paylaşıyordu. Belli ki vazifesi gereği yangına körükle gitme işini bil hakkın yerine getiriyordu. Üstelik yazısını, Erdoğan dikta rejiminin alçakça gasplarına, zulümlerine “Zarar-ı âmmı def’içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur. (Kamuya ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir) diyererek cevaz veren dinbaz Hayrettin Karaman’ın benzeri bir fetvayla da bitiriyordu.

“ASMALI, KESMELİ, KUŞBASI DOĞRAMALI…”

“Mütalealar, fikirler tümen tümendi: Asmalı. Kesmeli. Kuşbaşı doğramalı. Kıymasını iki çekmeli. Gırtlağına erimiş kurşun akıtmalı. Malını mülkünü millet hazinesine almalı. Bir çınarın altına kazık çakmalı, sağ bacağını bu kazığa, sol bacağını da çekip yere indirilen çınar dalına bağlamalı, sonra dalı birdenbire bırakarak gövdesini eşek pastırması gibi ikiye ayırmalı. İşkembesine zift doldurup güneşe asmalı. İki gözünü oyup bir avucuna vermeli. Kırk katırın kuyruklarına bağladıktan sonra kırkına birden kırbaç atmalı. Harbin sonuna kadar her gün yedi yerinden cımbızlayıp koparmalı. Temmuz ortasında çırılçıplak edip çöplükteki sineklere peşkeş çekmeli. Vesaire, vesaire… Bu kanunun mucip sebepleri de bir noktada toplanıyordu: Sekiz milyonun selameti için bin sekiz yüz kişi feda edilebilir. Bu kanun ve bin sekiz yüz üzerinde reyler ittifakla verildi.”

Varlık Vergisi kanunu her il ve ilçe merkezinde kimin ne kadar vergi ödeyeceğini belirleyecek servet tespit komisyonları kurulmasını, komisyon kararlarının nihai ve kati olmasını, vergi ödeme süresinin 15 gün olmasını, tahakkuk eden vergiyi 15 gün içinde ödemeyenlerin mallarının haczedilerek icra yoluyla satılmasını, buna rağmen borcunu 1 ay içerisinde ödemeyen mükelleflerin ise bedeni kabiliyetlerine göre genel hizmetlerde çalıştırılmasını öngörüyordu.

18 Kasım 1942’de vergi listeleri yayımlandığında görüldü ki, Varlık Vergisi’nin yüzde 70’i İstanbul’daki mükelleflere tahakkuk ettirilmiş. Tahakkuk eden bu vergilerin yüzde 87’si gayrimüslimlere, yüzde 7’si Türklere çıkarılmıştı. Kalan yüzde 6’lık grup ise Beyazruslar gibi diğer küçük azınlıklardı. Gayrimüslimlerin mali güçleri ile uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce kat ağırdı. Gayrimüslimler arasında da Ermenilerin vergisi en yüksek orandaydı. 1 milyon TL’nin üstünde vergi ödeyecek 11 mükelleften 9’u gayrimüslim grubuna, 2’si dönme grubuna aitti. Aralık 1942-Ocak 1943 arasında, yani 2 ay içerisinde, İstanbul’da gayrımüslimlere ait binlerce mülk el değiştirdi. Satılan mülklerin yüzde 67 kadarı Müslüman Türkler, yüzde 30 kadarı resmi kurum ve kuruluşlar tarafından alındı.

MAZLUM MİLLETE KURT, YABANCI GÜÇLERE KUZU

Varlık Vergisi’ni ödeyemedikleri için 1,400 gayrimüslim vatandaş çalışma kamplarına  yollandı. Bunlardan 1,229’u İstanbul’dan, kalanı İzmir ve Bursa’dandı. Çalışma kampının bulunduğu Aşkale’ye gönderilenlerden 21’i (bir kaynağa göre 25’i) kötü hayat şartları yüzünden hayatını kaybetti. Ruh ve beden sağlığını veya üzüntüden dolayı yakınlarını kaybedenler de oldu. Aşkale sürgünleri evlerine ancak İsmet İnönü’nün ABD Başkanı Roosevelt ve İngiliz Başbakanı Churchill’le görüşmek üzere Kahire’ye gitmesinin arifesinde, 17 Aralık 1943’te dönebildiler. Varlık Vergisi, ABD’nin Türkiye’ye baskıları ve Nazilerin yenileceğinin anlaşılması sayesinde 15 Mart 1944 tarihinde kaldırıldı.

Varlık Vergisi listelerinde toplam 114.368 kişi vardı. Devlet bunlardan 314,9 milyon TL toplamıştı. Bu tahsilat, 394 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin yüzde 80’ini buluyordu.

Varlık Vergisi, Türkiye’deki Rum, Musevi ve Ermeni vatandaşların hak ve hukuklarını yok saymış, ticaret ve sanayideki etkinliklerini kırmış, onlara ait ticari inisiyatif, servet ve sermayenin Türklere aktarımında kullanılmış ve azınlıklar açısından tam bir yıkım, tam bir ekonomik soykırım olmuştu. 1935 sayımında Türkiye nüfusuna oranı yüzde 1.98 olan gayrımüslim azınlıklar, vergiden sonra başlayan göç nedeniyle 1945’te yüzde 1.56’ya ve 1955’te yüzde 1.08’e düşmüştü.

Madalyonun, tıpkı bugün olduğu gibi, devlet kılığına girmiş zalim, gaspçı, harami, haydut yüzünün hikayesi özetle böyleydi. Bir de madalyonun öteki yüzü vardı. Mağdur, mazlum, hakları gaspedilmiş, aşağılanmış, zulmedilmiş masum insanları anlatan yüzü. Bu yüksek vergileri ödeme süresi 20 Ocak 1943 günü bitecek ve ertesi gün hacizler başlayacaktı. Hacizlerin nasıl yapıldığını artık yayımlanmayan Rum gazetesi Apoyevmatini’nin Yayın Müdürü Mihail Vasiliadis gazeteci Celal Başlangıç’a şöyle anlatmıştı:

“KARŞIMDAKİ HAMALIN GÖZÜNDEKİ YAŞI GÖRDÜM”

“Beyoğlu Karakolu’nu biliyorsunuz? Kalyoncukulluk Sokağı ile Tarlabaşı Bulvarı’nın kesiştiği yerde, karakolun tam karşısındaydı benim doğduğum ev. Babam Aristodumas diş hekimiydi. Ben doğmadan 10 gün önce beyin kanaması geçirmiş. Yatalaktı. Eve memurlar geldi. Yanlarında bir hamal vardı. Babamı yatağından tutup yerdeki şilteye indirdiler. Yatağı alıp gittiler. Giderlerken de ‘İyi ki böylesin, Aşkale`ye gitmeyeceksin’ dediler. Babamın muayenehanesi evimizin karşı odasıydı. El koydukları eşyaları o odaya tıktılar, kapıyı da mühürlediler. Daha doğrusu gelen memur, yanındaki hamala, ‘Kapıyı kapa ve mühürle’ diye emir verdi. Zavallı bir adamdı hamal. Pabucunun arkası basık, topuğu kalkık, pantolonu yamalı, üstü başı ter kokan fakat nur yüzlü bir adamdı. Oyuncağımı bile aldılar. Bu arada odaya tıkılan eşyaların arasında benim de sallanır bir oyuncak atım vardı. Tam kapıyı mühürlerken, ‘Oyuncak atım’ dedim. Adam anladı. Bağladığı ipi kapıdan çözdü. Bana kapıyı açtı. Atımı aldım. At kucağımda, adamın yüzüne bakıyorum gülerek. Adam da bana gülümserken birden yüzü dondu. Çünkü arkamdaki memur bağıra bağıra oyuncağımı koparırcasına elimden çekti, mühürlenmek üzere olan kapıyı açtı, içeri fırlattı oyuncağımı ve ‘mühürle’ dedi. Karşımdaki hamalın gözündeki yaşı gördüm. Fakat ben ağlamamam gerektiğini düşündüm. O adamın çirkinliği, öteki hamalın nur yüzü hâlâ gözlerimin önünde.”

Aleksandra Lambrinos ise, 1994’te düzenlenen “Tarihe Tanıklık Edenler” panel dizisinde 12 yaşında iken babasının Sivrihisar’a gönderilmesinden önce yaşadıklarını şöyle anlatmıştı: “Kurtuluş’ta bakkal dükkânımız vardı. 5 bin lira vergi istenmişti, ödeyecek durumda değildik. Okuldan geldiğimde annem, götürülen dolabın arkasındaki tozları tavan süpürgesiyle temizliyordu. Okula gidince ağladım. Dükkân mühürlenmişti. Kedi içerde kaldı, devamlı bağırıyordu. Babam delireceğim bu sesten diyordu. Bütün eşyalarımızı bir odaya koyup mühürlediler. Yer muşambaları, perdeler, karyolalar dâhil. İçerden saatin sesi geliyordu. Kapının önünden geçerken duyuyorduk…”

Ali Sait Çetinoğlu,“Varlık Vergisi 1942-1944” adlı kitabında bugün Yunanistan’da yaşayan bazı İstanbul Rumlarının tanıklıklarına yer verdi. Bunlardan bazıları şöyleydi:

Dr. Yeoryiu Topaloğlu: “İstanbul’da doğdum ve okula gittim. Sonradan peynir tüccarı oldum ve bilinen Ticaret Odası’nda kayıtlıydım. Dükkânım Eminönü’ndeydi; orda babam İosif bana yardımcı oluyordu. 1943’ün Ocak ayında bize toplam 105.000 lira vergi tarhedildi Varlık Vergisi altında. Tanıdığımız bir Türk’e baba emaneti evimizi iki bin liraya satmak zorunda kaldık, Türk devleti bizi mecbur etmeden evvel. Fakat bize tarhedilen vergi çok büyük olduğu için ve verebilecek durumda olmadığımız için Şubat 1943 tarihinde polis babamı tutukladı; 72 yaşındaydı o zaman ve Aşkaleye tehcir oldu. Bir buçuk ay sonra, 32 yaşındayken beni de tutukladılar – hasta ve 40 derece ateşim olmasına rağmen… Hayvanların taşındığı vagonlara topladılar ve birçok gün süren seyahatten sonra bizi bir istasyona indirdiler. Bu istasyon Aşkale toplama kampına yürüyerek 8 saat mesafede idi. Orada çadırda -25 derecede ve ısıntısız kaldık.  Büyük yaşta olanlar çalısmıyorlardı, biz gençleri ise yoldan karları temizlemeye ve rayların üstündeki buzları parçalamaya mecbur ediyorlardı. Beslenme olarak sefil kalitede karavana vardı ve günde bunun için 70 kuruş borçlanıyorduk. Biz aramızda para toplayıp bir sürgün yoldaşa yemek pişirmek görevi verdik. Ödeyecek durumda olmayanlar için diğerleri paylaşıyordu.

“İSTANBUL’A ELBİSESİZ VE AÇ VARDIM”

Sonradan bizi Sivrihisar’a sevk ettiler. Babam gırtlak kanseri oldu ve birkaç gün sonra öldü. Ben başka kampta olduğumdan kendisini göremedim. Ama son günlerinde memleketlim Kostas Andoniadis görmüştü; zaten bana bildiren oydu. (…) Babamın vefatından bir ay sonra kamptan kaçtım ve çok serüvenli bir seyahatten sonra elbisesiz ve aç İstanbul’a vardım ve Ayios Nikolas gününde, 6 Aralık 1943 tarihinde, babamın anısına dua okunulan güne yetiştim.

Biraz sonra eziyetler durduruldu ve diğer sürgünler de evlerine döndüler. Hayatım, bu felaketten sonra  bir çok yıl normalleşmemişti.  Bizim dükkânın işletmesini üstüne alan Türk hamal Halit Özgal bizim döndüğümüzü öğrenir oğrenmez kasayı boşaltıp ortadan kayboldu.Aynı devirde kızkardeşim Elda’nın da sıkıntısından kanseri oldu ve 1945’te öldü…”

Marika Şişmanoglu: “Bakırköy’de doğdum ve hayatımın ilk yıllarını geçirdim. Babam Grigorios tüccar ve beyaz eşya ithalatçısı idi. Dükkânı da Eminönü’ndeydi. 1943’un başında 30 bin lira Varlık vergisi tarhedildi. Bu miktar dayanılmazdı. Düşünün aynı durumda bölgede en iyi dükkâna sahip Türk tüccara yalnız 800 lira vergi tarhedildi. İki evimiz vardı, bunlardan 10 odalı olan ev 7 bin liraya satıldı. Babam her iki evi ve dükkânı satmaya mecbur kaldı ama borcunu ödemeye muvaffak olamadı. Böylece tutuklandı ve Aşkale’ye sürüldü. Henüz 1941’de kadın elbiseleri imalat fabrikası açan amcam Yeorgio Şişmanoglu’na büyük vergi tarhedildi ve mâli açıdan mahvoldu. Aşkale’ye sürüldü ve hemen hemen bir yıl sonra kötü bir durumda geri döndü.

Aşkale’de karlardan yolları temizliyorlardı. Bize babamın 1943’ün Haziran’ında gönderdiği fotoğrafta tanıyamadım. Çok kilo vermişti. Sonradan Sivrihisara sevk edildi. Orda bir sabah 57 yaşında kalp krizi geçirip öldü. Ben o zaman 16 yaşında idim ve annemle dayım Hristo Aravanopulu’nun evine taşındık. O da 1943’te Aşkale’ye sürülmüştü. Dayım babamı bir tarlada ağacın altında bir şişeye ismini koyarak gömdüklerini söyledi. Aynı tarlada başka kişilerin gömüldüğü için, eğer mezardan çıkarılırsa tanınabilsin diye…”

Anastasiu İ. Antoniadi: “Babam İsaak, un tüccarlığı ile uğraşıyordu. 1943’te 100 bin lira Varlık vergisi tarhedildi. Bu miktar elinde olmadığından ve likidite edebilecek herhangi bir gayrimenkulu olmadığından 6 Ağustos 1943 tarihinde, 68 yaşında tutuklandı ve Sivrihisara gönderildi. Orada, 24 gün sonra soğuktan çadırın içinde öldü. Yanına bir de şişe gömmüşler ismiyle, eğer mezardan çıkarılırsa tanınabilsin diye. Ben Türk Ordusu’nda Ankara yakınlarında bir kampta askerlik hizmetimi yapıyordum. 10 Eylül’de izin alıp asker arkadaşım Mosho Dimitradi ile babalarımızı görmeye gittik. Maalesef benim babam zaten ölmüştü.”

“BÜTÜN EŞYALARIMIZ SATILDI, ÜÇ YIL ZEMİNDE UYUDUK”

Konstandinou V Konstandinidi: “Babam Vasilios’un beyaz eşya dükkânı vardı. 1943’te 70 bin lira Varlık Vergisi tarhedildi. Sahibi olduğumuz evimiz yoktu. Babam dedemin lahana tarlasını ve bütün eşyaları satmak zorunda kaldı. Üç yıl zeminde uyuduk. Topladığı paralar vergiyi vermeye yeterli değildi. Böylece 1 Mayıs 1943 tarihinde tutuklandı, bir kaç gün Demirkapı’da tutulduktan sonra Erzurum’a tren vasıtası ile sürüldü. Kalp rahatsızlıgı vardı… Fakat jandarmalar çalışmak zorunda olduğuna ısrar ediyorlardı. Rahatsızlandı, 67 yaşında kalp krizinden öldü. Erzurum’da bir Rus manastırının bahçesinde, Kostandino İatru ile birlikte gömüldü.”

Anastasiu K. Iatru: “Babam Konstandinos’un bahriye aksesuar dükkânı vardı. 90 bin lira vergisi tarhedildi.  Evimizi, eşyalarla birlikte ve dükkânı sattık ancak [toplanan] paralar vergiyi ödemeye yeterli değildi. Böylece 9 Mart 1943 tarihinde babamı tutukladılar ve bir birkaç gün Demirkapı’da tutulduktan sonra 16 Mart tarihinde Aşkale’ye sürüldü. Ben o zaman Ankara’da askerdim, izin alıp istasyona indim, babamı orda görüp elini öptüm. Bu onu son gorüşüm oldu.  Kardeşim Meletios o zaman İsmet İnönü’nün baş doktoru idi. Babamın serbest bırakılması için çok uğraştı ama boş yere. 3 Mayısta 68 yaşında öldü ve Erzurum’da bir Rus manastırının bahçesinde gömüldü. Sonradan naaşını İstanbul’a getirmeye çalıştık ama bize “önce borcunuzu ödeyin sonra bakarız” dediler.

“BANA SÖZ VERİRSEN GÖZÜM ARKADA KALMAZ”

7 Kasım 1997 tarihli Agos gazetesinde Yervant Özuzun’un aktardığı bir başka dram hikayesi: “Armenak Baba çevresinde çok sevilen av meraklısı, Türk müziğinden anlayan, temiz, dürüst, neşeli, hoşsohbet birisiydi. Kadıköylü avcılar kendisine ‘üstad’ derlerdi. Varlık Vergisi’nin İstanbul’da en yetkilisi Faik Ökte yıllardır av arkadaşıydı. Çok yakındılar. Bir sabah çekinerek, ezilerek defterdarlıkta onun odasına gitti. Ökte oturması için yer gösterdi. Kahve ikram etmek istedi. Armenak baba bitkindi, güçlükle kendini toparladı. Büyük nezaketle ve kelimeleri boğazında düğümlenerek ‘Dışarıda bunca insan sizi görmek için sıra bekliyor, ben de saatlerce bekledim, oturmaya hakkım yok’ dedi ve ‘senden bir ricaya geldim’ diyerek geliş nedenini şöyle anlattı. ‘Beni tanırsın, bilirsin, küçük bir çivi dükkanım var, mıhlayıcı (kuyumcu) diye vergi saldılar. Bende bunun onda biri bile yok. Dükkanımı satsanız bile borcumu ödeyemeceğim için beni yine de Aşkale’ye göndereceksiniz. Kural böyle. Senden şunu rica ediyorum, karım ihtiyar, üstelik yatalak. Kimimiz kimsemiz yok. Bir tek ahşap evimiz var. O da vergimize yetmez. Onu da satıp karımı sokağa attırmamaya çalış. Bana söz verirsen gözüm arkada kalmadan Aşkale’nin yolunu tutacağım.’ Ökte, Armenak babanın evini biliyordu. Ak saçlı hasta karısını da. İçinde bir şeylerin kırıldığını hisseti. Varlık Vergisi bu olmamalıydı. Tunç kalıplar yüzünden zulüm yapılıyordu. Armenak’a söz verdi, evini sattırmayacaktı. Armenak baba artık rahattı. Gözü arkada kalmadan Aşkale’ye gidebilirdi. Odadan çıkarken gözlerinde süzülüp kocaman burnundan damlayan iki damla yaşı siliyordu.”

Belki şu an Türkiye’nin her köşesinde buna benzer dramların yüzlercesi, binlercesi yaşanıyor. Dini, bayrağı, Türklüğü kendisine sütre yapıp devlet kılığına girmiş bir dinbaz haramiler çetesinin elinde kim bilir kaç mazlum ve mağdur ne büyük acılar, ne korkunç trajediler yaşıyor. İyi ki ahiret var! İyi ki cehennem var! Dünün ve bugünün harami zalimleri ve bu zulümleri karşısında sessiz kalan dilsiz şeytanlar için yaşasın Cehennem demekten başka elimizden bir şey gelmiyor. İnsanı asıl kahreden de zaten bu!


Not: Anlatımlar, Ayşe Hür’ün 10 Mayıs 2015’te Radikal’de yayınlanan “1942 Varlık Vergisi Kanunu” başlıklı yazısından alınmıştır.

[Akif Umut Avaz] 29.7.2017 [TR724]

‘Avrupa sömürgecilik ve köle ticareti tarihiyle yüzleşmeli’ [Mehmet Dinç]

Avrupa bir taraftan ırkçılıkla mücadele ederken diğer taraftan, popülist siyasiler yabancı düşmanlığını köpürterek oy devşirme peşindeler. Futbol sahalarında, parlamentolarda, polis kontrollerinde ya da iş başvurularında ırkçılık toplumları ayrıştırmaya devam ediyor. Irkçı saldırı ve hakaretlere en fazla siyahiler, Arap kökenliler ve Müslümanlar maruz kalıyor.

Avrupa’nın ırkçılıkla mücadele kurumu ECRI de son raporunda bu konuya değinmiş ve en fazla başörtülü kadınların ırkçı saldırılara maruz kaldığını belirtmişti. Son olarak Avrupa Konseyi İnsan Hakları komiseri Nils Muiznieks temelde siyahilere yönelik ırkçılığı konu alan “Afrophobia” sorununu raporlaştırdı. Avrupalı devletlerin tarihleriyle yüzleşmeleri gerektiği, kölelik ve sömürgecilik tarihini kamusal olarak kabul ederek bu sorunla mücadele edilmesi gerektiğini ifade etti.

Birçok ülkede ırkçılık eski ve yeni formlarıyla devam ediyor

İnsan köleleştirmesi ve köle ticareti, Avrupa’da hala izleri devam eden insanlık tarihinin korkunç trajedilerdi arasında yer alıyor. Sömürgecilik, milyonlarca erkek, kadın ve çocuğun kaderini kötü etkiledi ve dünyamızda silinmez bir iz bıraktı. Avrupa toplumlarını yüzyıllardır şekillendiriyor, derin önyargılara ve eşitsizliklere yol açtı. Korkunç sonuçları ise günümüzde hala göz ardı ediliyor ya da reddediliyor.

İnsan hakları komiserine göre, birçok ülkede, azınlıklara karşı ırkçılık ve ayrımcılık eski ve yeni biçimleri ile endişe verici boyutlarda devam ediyor. Özellikle savunmasız siyahi insanlar, günlük yaşantılarının büyük bölümünde ırkçılığa ve hoşgörüsüzlüğe maruz kalıyor.

Fransız polisler ten rengi koyu olanları 20 kat daha fazla kontrol ediyor

2014 yılında Fransa’da insan hakları savunucusu bir kurumun yaptığı araştırmaya göre ten renkleri koyu olanlar özellikle siyahiler, polis kontrollerinde diğer vatandaşlara göre 20 kat daha fazla kontrolden geçiyorlar. Aşağılama, hakaret veya kötüler muameleye maruz kalıyorlar. Siyah veya Arap genç erkekler, nüfusun geri kalanına göre daha fazla polisle muhatap oluyor.

Muiznieks bu konuya dikkat çekerek, 2014 yılından bu yana pek fazla değişiklik olmamasını üzücü olarak nitelendiriyor. Komisere göre, devletler veya kolluk kuvvetleri ‘ırkçı profilleme’ yapıyor. Özellikle siyahi vatandaşlar ve diğer azınlıklar kolluk kuvvetlerinde yapılan ırkçı profilleme ile orantısız derecede yüksek sayıda kimlik kontrolünden geçiyor. Genellikle polis kimlik kontrolleri nedenlerini açıklamaz. Bu denetimler sırasında polis, bazen, acımasızca, hakaret veya şiddet uygulayabiliyor.

Kenara itilmişlik ve ırkçı uygulamalar toplumsal ayaklanmaları tetikliyor

Fransa’da sosyal ayaklanmaları en derinden hisseden Avrupa ülkelerinin başında geliyor. Göçmenlerin, sosyal konutlar adı verilen bölgelerde Fransız vatandaşlardan ayrı yasamaya itilmesi, fiziksel ayrılığın yanında, kamu kuramlarında da ayrımcılığı hissetmeleri öfke birikmesi ve ardından öfke patlamasına yol açıyor. Muiznieks’in “ırkçı profilleme” tabiriyle yoğun baskı altında olduklarını hisseden göçmen gençler, orantısız güç kullanımı anında patlayabiliyor. Nitekim 2005, 2010 ve 2017 yıllarında polisin göçmen gençlere orantısız müdahalesiyle yaşanan ölümler ve yaralamalar, olayların patlamasına sebep oldu. Haftalarca durdurulamayan olaylar, arkasında, maddi, manevi ve sosyal olarak derin yaralar bıraktı. Bunun üzerine Fransa, konut politikası olmak üzere birçok uygulamasını gözden geçirme ihtiyacı hissetti.  Komiser raporunda bu konuya yer vererek “Küfürlü ve hakaret içeren uygulamalar nedeniyle oluşan öfke ve bu öfkenin polise doğru yönelmesi, yoksul semtlerde işsizlik ve ayrımcılık fikri ile birleşince, bazı Avrupa şehirlerinde ayaklanmaların düzenli şekilde patlamasına katkıda bulunuyor” tespitinde bulunuyor.

Bu sorunun çözümü için Muiznieks’in bazı önerileri var:

– Avrupa devletlerine, ırkçılık ve ırk ayrımcılığına karşı polislikle mücadele konusundaki Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Ulusal Komisyonu (ECRI) tarafından hazırlanan 11 No’lu Genel Politika Tavsiyesi tarafından rehberlik etmeli,

– Özellikle ırkçı profillerin kanunla açıkça tanımlanması ve yasaklanması, ırksal profil oluşturma ve polis faaliyetlerinin izlenmesi için araştırma yapılması,

– Polis faaliyetleri için makul bir şüphe standardı getirilmeli ve ırk profili oluşturma ve makul şüphe standardı kullanımı konusunda polisler eğitilmeli,

– Şikâyetçilerin, polis tarafından ırk profilinin kurbanı olduklarını ispatlamada karşılaştıkları zorluklar göz önüne alınarak, ırk profillemesi iddialarında ispat yükümlülüğün değiştirilmesi göz önüne alınmalıdır;

– Bu bağlamda hazırlanacak güvenilir istatistikler, ayrımcılığın önüne geçmek için kilit önem taşır;

– Polis tarafından ayrımcı uygulamaların iddialarını incelemek üzere bir mekanizma bağımsız ve etkin bir şikâyet, kötüye kullanımı önlemek ve insanların polise güven sağlamak için esastır.

Siyahlara karşı nefreti teşvik hala Avrupa’nın bir gerçeği olarak duruyor

Birkaç Avrupa ülkesinde özellikle siyasiler ve partilerin nefret söylemi kaygılandırıyor. Ne yazık ki bazı siyahi politikacılar, meslektaşları tarafından ırkçı hakaretlerin kurbanı oldular. En sarsıcı olanlar ise 2013 yılında iki eski bakanın, Fransa’da Bayan Kyenge ve İtalya’da Bayan Taubira’nın yaşadığı olaylar. Bu gibi istismar örnekleri yalnızca politikacıları etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda sosyal barış ve bütünlük üzerinde yıkıcı etkiler oluşturuyor. Çeşitliliğin ortadan kalkması, siyasete katılanlar üzerinde de potansiyel bir caydırıcı etki oluşturuyor, bu nedenden ötürü siyahilerin ulusal ve Avrupa düzeyinde siyasette temsilleri giderek azılıyor. Politikacılar, gazeteciler ve düşünürler hoşgörüsüzlüğe ve nefretin çoğalmasına izin vermeyerek, toplum için çok önemli bir rol oynayacaklardır.

Spor, ırkçı saldırı ve hakaretlerden kurtulamadı

Ne yazık ki sadece Avrupa’da değil dünyanın birçok ülkesinden spor sahalarında ırkçı saldırı ve hakaretler yaşanıyor. Ulusal ve uluslararası kuruluşlar cezai müeyyideler uygulasa da, medya veya siyasilerin söylemleri gibi faktörlerden dolayı sorun henüz kökten çözüme ulaşmadı. Muiznieks de raporunda bu konuya değindi:

“Spor toplumumuzda pozitif değerlerin yaygınlaştırılması önemli bir rol oynar ve gençler üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Yakın tarihte, İtalya’da oynayan Sulley Muntari rakip takım taraftarlarının ırkçı saldırılarının kurbanı olmuştu. Muntari, taraftarların tutumunu şikâyet edince, hakem onu korumak yerine oyundan çıkarmak zorunda kaldı. Bu örnek, maalesef ırkçılığın hâlâ sporu ve özellikle futbolu rahatsız ettiğini gösteriyor. Hakaretler, sloganlar, semboller, jestler ve ırkçı tezahüratlar stadyum ve çevresinde yer alamaz. Avrupa ülkeleri bu olayları önlemeli ve bunlarla mücadele etmeli, mağdurları korumalı ve failleri cezalandırmalıdır. Özellikle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve sporda ırkçı hoşgörüsüzlüğe karşı önerileri hakkında tavsiyede bulunan yönergeleri dikkate alınmalıdır.”

Göç bağlamında yaygın ırkçılık ve ayrımcılık

Dünyadaki en büyük insanı krizlerine ev sahipliği yapan Afrika’dan göç akımlarının nedenleri üzerine ciddi tartışmalar ve yüzleşmeler olmuyor. Avrupa’da, göçmenler sıklıkla medya ve politikacılar tarafından güvenlik tehdidi ve uzun vadede kültürlere ve toplumlara yönelik doğrudan bir tehdit olarak tasvir ediliyor. İspanyol makamlarının, Sahra Altı Afrikalıları Ceuta ve Melilla’nın İspanyol şehirlerinden Fas’a geri gönderme uygulaması, bu yaklaşımın bazı tehlikelerini göstermektedir. Muiznieks, Sahra Altı Afrika’dan gelen göç akımlarının çok yönlü olduğunu ve korunmaya muhtaç olanların içerdiklerini göz ardı edildiğini söylerken, göçmenlerin Avrupa’ya vardığında mülteci veya iştirak koruması statüsüne sahip olmaları gerektiğini belirtiyor.

Avrupa’da, Afrika kökenliler sosyal ve ekonomik eşitsizliklere uğruyor

Avrupa ırkçılıkla mücadele kurumu “ECRİ”, 2014 ve 2015 yıllık raporlarında, Avrupa çapında siyahi kişilerin, cilt renginden dolayı istihdam edilme veya konut kiralama ihtimalinin çok daha düşük olduğunu belirtti. Ulusal insan hakları kurumları, savunmasız azınlık gruplarının insan haklarının korunması adına hayati bir rol oynamakta.

Devletler, özellikle siyahî azınlıkların durumunun tam olarak ortaya çıkarılması için uzmanlardan yardım istemeli ve bu yönde politikalar belirlemelidir. Hassas verilerin toplanması gönüllü olarak yapılmalıdır ve azınlık gruplarının üyelerinin özel hayata saygı hakkını korumak için gerekli güvenlik tedbirleri altında yürütülmelidir.

Avrupa devletleri pro-aktif bir yaklaşım benimsemelidir

Muiznieks’in ciddiyetle üzerine durduğu konu, Avrupa ülkelerinin geçmişlerini kamusal olarak kabul ederek bu sorunla mücadeleye başlamaları. Avrupa devletleri, özellikle Almanya bu uygulamaya yabancı değil. İkinci dünya savaşı yıllarında Yahudilere karşı yürütülen korkunç soykırım dönemi hala hafızalarda. Almanya, ülke ve toplum olarak bunu baştan kabul edip yüzleştiği için ayrımcılık ve ırkçılıkla mücadelede daha etkin çözümler üretebiliyor. Geçtiğimiz ay Avrupa Parlamentosu’nda Alman vekil Rebecca Harms’ın, Türkiye’de Gülen hareketine karşı yürütülen sosyal soykırıma içtenlikle dikkat çekmesi bu tecrübelerin bir yansıması. Harms’ın, “Benim ülkem bu utanç verici toplu cezalandırmayı Avrupa’ya getirdi, dolayısıyla sırf Gülen Hareketiyle alakası olduğu için insanlar toplu şekilde cezalandırılamaz” haykırışı bu ayrımcılığın gideceğini noktayı daha iyi görmesindendir.

Yol haritası

İnsan hakları komiseri Muiznieks son olarak, “Avrupa’da, siyahların topluma dahil edilmesi ve eşitliği gibi konulara daha çok önem vererek yatırım yapmak için zamanı geldi” cümleleriyle muhatap devletlere yol haritası sundu;

– Doğal olarak çoğulcu bir kıta olan Avrupa’ya, siyahların daha fazla katkı yapabileceği bir ortam sağlanmalıdır.

– Siyahlara karşı nefret söyleminin bütün biçimlerine karşı kararlılıkla hareket edilmeli, siyaset ve sporda ırkçılığa karşı mücadelede özellikle dikkat edilmeli.

– Etnik ve ırksal gruplar üzerinde, gönüllülük esasına dayalı veriler toplanmalı.

– Her türden okul, ayrımcılığının yasaklanması konusunu ve bazı okullarda siyah çocukların temsili konusunu ele almalı.

– Polislikle ilgili her türden ırk profili yapılmasının yasaklanması, şikayetler için etkili ve şeffaf bir mekanizma oluşturulması.

– Sağlık hizmetlerinde, konut ve istihdama erişimde ayrımcılığı yasaklayan mevzuat güçlendirilmeli, kurbanların kendilerini ispat etme konusunda çekilen zorlukların ortadan kaldırılması için “ayrımcılık testi” kullanmalı.

– Siyahların ve diğer etnik azınlıkların ulusal ve yerel politik hayatta, yönetimde ve karar alma süreçlerinde katılımlarını artırmak için fırsatlar oluşturulmalı.

– Siyasiler veya toplum önünde bulunan kişiler negatif kalıplaşmadan kaçınmalı, temel hakları baz alan değerleri yükseltmeye teşvik etmelidir.

– Eski veya yeni göçmen olduğuna bakılmaksızın siyah insanların Avrupa’daki konumu güçlendirilmeli.

[Mehmet Dinç] 29.7.2017 [TR724]

Bankacılıkta artık deniz bitiyor mu? [Dr. Cem Ünal]

İktidarın tüm sermaye, mesai ve enerjisini 15 Temmuz kutlamalarına ayırması nedeniyle pek gündeme gelmedi ama Türk ekonomisini yakından ilgilendiren çok önemli gelişmeler yaşanıyor.

Şimdilik sadece uzmanları ve bankacılık sektörü gelişmenin farkında. Toplumun geri kalan kısmının duyması ise en basitinden ‘bankacılık krizi’ demek olacak.

Peki bankacılık sektöründe neler oluyor? AKP’nin sessiz sedasız yaptığı köklü değişiklikler neyin habercisi?

BDDK İKTİDARIN APARATI HALİNE GELDİ

CHP’nin gündeme getirmesi ile BDDK yine eleştiri konusu oldu.

BDDK’nın yaptığı son düzenlemeye göre batık kredi nedeniyle bankaya devredilen gayrimenkullerin beş yıl sonra özsermayeden düşüleceğine dair yönetmelik maddesi, yürürlükten kaldırıldı. CHP’nin bu mevzuat değişikliğine tepkisi gerçekten çok sert oldu.

CHP bu düzenleme ile:

– Türkiye’nin AKP iktidarı tarafından dünyadan kopartıldığını ve bankacılık sisteminin uluslararası kurallara veda ettiğini‚

– Türkiye için Basel kurallarının bittiğini‚

– Bankaların özkaynak hesaplamalarında olmayan varlıklarını artık hesaba dahil edebileceklerini‚

– Bankaların özkaynaklarını sanal olarak arttırabileceklerini‚

– Banka bilançolarının makyajlandığını ifade ederek finansal sistem bozulursa tüm ekonominin alt üst olacağını vurguladı.

Peki yeterli finansal okur yazarlığı olmayan bizler BDDK’nın bu teknik değişikliğini nasıl okuyabiliriz‚ yorum yapabiliriz. Her zaman olduğu gibi teknik detaylara girmeden‚ herkesin anlayabileceği şekilde bu değişikliği beraber analiz edelim.

Özkaynak Kavramı

Çok basit olarak özkaynak banka ortaklarının nakit olarak bankaya getirdiği sermaye ve/veya bankadan elde ettiği karın banka bünyesinde bırakılmasından oluşmaktadır. Banka için öncelikle krizlere ve risklere karşı bir “koruma tamponu” gören özkaynak‚ gerek BDDK tarafından gerekse de Basel gibi uluslararası kurumlar tarafından çok ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Otoritelerin bankalardan beklediği‚ özkaynaklarının sağlam‚ güvenilir ve gerçekçi kaynaklardan oluşmasıdır.

Özkaynaklar Neden Önemlidir?

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Özkaynaklar bankalar tarafından verilecek kredinin ana kaynağı olduğu için çok önemlidir. Türkiye’de bankalar BDDK tarafından %12 olarak belirlenen sermaye yeterlilik oranını tutturmak zorundadırlar. Bu oran özkaynaklara eklenen her 1 TL’nin yaklaşık 8 TL’lik kredi verebilmesi anlamına gelmektedir. Yani bankalar özkaynaklarını ne kadar arttırırlarsa o kadar fazla kredi verebilirler. Dolayısıyla bankacılık sektöründe özkaynak üretimi ve kullanımı, ekonomik büyüme üzerinde doğrudan ve güçlü bir etkiye sahiptir.

AKP’nin hiçbir makul ve gerçekçi projeksiyon olmadan belirlediği “hayali 2023 hedefleri”ne ulaşabilmesi için bankacılık sektörü stratejik bir öneme sahiptir. Bu kapsamda Türkiye ekonomisinin büyüme ihtiyacı, bu büyümenin kaynağı olarak banka kredilerinin önemi‚ sermaye maliyetinin düzeyi ve risklerin yükseldiği dönemlerde finansal istikrarın sürdürülmesindeki rolü dikkate alındığında banka özkaynaklarının güçlü ve sermaye yeterliliğinin yüksek olması gerekmektedir. Aksi durumda bankacılık sektörünün büyümenin finansmanına olan katkısı yetersiz olacak daha da önemlisi daralan ekonomi daha da içinden çıkılamaz bir yöne gidecektir.

BANKACILIKTA MAKYAJ DÜZENLEMELERİ

BDDK eleştirilere konu olan son düzenlemesi ile esasen 2 amacı hedeflemiştir:

1- Suni (fiktif) Özkaynak Artışı: Özkaynaklar ya o yıl elde edilen karın banka bünyesinde bırakılarak ya da dışarıdan nakit sermaye getirilerek arttırılır. Her iki durumda da konulan sermayenin bir maliyeti vardır. Normal yollar ile arttırıldığında bankaları sermaye maliyet nedeniyle ciddi olarak olumsuz etkileyeceği için‚ BDDK bu düzenleme ile özkaynakların suni olarak artışına göz yummuştur. Bu düzenleme ile kâğıt üzerinde artmış gibi gözüken özkaynakların ne kadar dayanaksız olduğu‚ bankacılık sektöründe yaşanacak ilk kriz ile görülecektir. Bu bir iddia değil‚ daha önce global bazda da gözlemlenmiş tecrübelerdir. Örneğin‚ 2008 yılında ortalığı kasıp kavuran global finansal kriz ortaya çıkarken Lehman Brothers’ın özkaynakları kâğıt üzerinde muazzam düzeyde idi. Nitekim Lehman Brothers iflasından 5 gün önce Eylül 2008‟de, özkaynaklarının mevzuata göre olması gereken asgari orandan yaklaşık üç katı olması ile övünüyordu. Kriz başlayınca bu kâğıt üzerinde var gibi gözüken özkaynakların nitelik olarak içeriğinin boş olduğu anlaşıldı. Riskler realize olup banka bilançosunu etkileyince‚ bir koruma tamponu vazifesi görmesi beklenen özkaynaklar bu fonksiyonunu yerine getiremeyince de maalesef koskoca Lehman Brothers kapısına kilit koymak zorunda kaldı. BDDK’nın bu “makyajlama düzenlemesi” ile bu tür hikayelere maruz kalma ihtimalimiz oldukça yükselecektir.

KAMU BANKALARININ DENETİMİ İMKÂNSIZ HALE GELDİ

2- Kamu Bankalarını Kurtarma: BDDK son 3 yıldır denetim fonksiyonunu artık kaybedip AKP hükümetine bağlı bir ajans gibi hareket etmektir. AKP BDDK’yı sermaye sahipleri üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi kullanmakta ve onları hizaya getirmekte çok etkin olarak kullanmaktadır. Bank Asya’ya yapılanlar tüm bankaları ve sermaye sahiplerini ciddi olarak ürkütmüş durumdadır. Dolayısıyla BDDK açısından bankaların teknik yoğun bir biçimde denetiminin yapılıp yapılmadığı çok da önemli değildir. AKP talimatlarının yerine getirilmesi yeterli olmaktadır. Bu ortamda kamu bankalarının denetimi daha da imkansızdır. Her zaman siyasi desteği arkasına alan kamu bankalarının denetimi ve yönetimi bu dönemde daha vahim durum almıştır. Kamu bankaları cumhuriyet tarihi boyunca hiç bu adar hoyratça ve açık açık politik amaçla kullanılmamıştı. Zira geçmiş hükümetler döneminde de siyasi amaçlarla kötü kullanıma maruz kalan ve zarar ettirilen kamu banklarının yöneticileri hakkında birçok raporlar yazılmış ve dava edilmişlerdir (Engin Civan‚ Halkbank). Bu dönemde kamu bankalarının kılına bile dokunulmamaktadır. Bu “rahat ortam”da yandaşlara rahatça dağıtılan krediler de ardı ardına batmakta ve sorunlu kredi haline gelmektedir. Esasında geri ödenmeyen ve sorunlu kredi haline gelen her “batık kredi”‚ bankanın sermayesinden tüketmektedir. Batık krediler nedeniyle her geçen gün zayıflayan banka özkaynaklarının takviye edilmesi gerekmektedir. Zira bankalar ancak güçlü ve nitelikli özkaynaklar ile bankacılık faaliyetlerini devam ettirebilirler. Ancak özellikle son 4 yılda kamu bankalarında özel bankalara göre çok yüksek tutarda batık kredi olmasına rağmen‚ sermaye/özkaynak artırımı olamamaktadır. Bunun nedeni de zaten kamu açığı tarihi sınırlarına ulaşan ve kamu bankalarının “patronu” olan Hazine’nin sermaye artırımı için fon/kaynak bulamıyor olmasıdır. Kamu bankalarının eriyen özkaynakları “gerçek” anlamda arttırılamayınca da bu kez “fiktif” yollarla özkaynakların artırılması gündeme gelmektedir. Bu nokta da‚ AKP’nin “emir kulu” olan BDDK girmekte ve söz konusu düzenlemeyi yapmaktadır. Bu “makyajlama düzenlemesi” ile kamu bankaları gerçekte arttıramadığı özkaynaklarını kâğıt üzerinde arttırma imkanına kavuşmaktadır.

Halbuki bu yöntem daha önceden başarı hikayesine bütün dünyanın hayran kaldığı BDDK’nın düzenleme politikasına taban tabana ters bir durumdur. Zira BDDK‚ global muadilleri ile karşılaştırıldığında her zaman ihtiyatlı bir düzenleme politikası gütmüştür. Zaten bu ihtiyatlı düzenleme ve denetim politikası sayesinde krizlerden etkilenmemiş ve sağlıklı bir bankacılık sektörüne sahip olabilmiştir. Ancak son yıllardaki politikası ile “cepten yiyen” bir BDDK izliyoruz. Geçmiş kazanımlar belli bir yere kadar idare eder ancak unutulmaması gerekir ki “denizin de bir sonu vardır”. Hele sorumsuzca test edilen düzenlemelerin konusu bankacılık ise daha da dikkatli olunması gerekir.

[Dr. Cem Ünal] 29.7.2017 [TR724]

Kozmik Oda’nın dili olsa da konuşsa… [Barbaros J. Kartal]

CNN Türk’te her akşam aynı kişilerin katıldığı ve konu başlığı ne olursa olsun aynı şeylerin konuşulduğu, FETÖ KJ’sinin standart olduğu Ahu Özyurt ya da Şirin Payzın’ın mış mış yaparak yönettiği tartışma programlarının birinde bir konuk -ki bir zamanlar Cihan Haber Ajansı’nda çalışmıştı- Ergenekon, Balyoz tamam da Kozmik Oda’ya neden giriyorsun mealinde bir şeyler söyledi. Hemen karşılarındaki temsili askeri ve sol kanat heyecanlanarak bilinen şeyleri tekrar etti. Bir akademisyen de “MİT’in operasyon izni olsa 15 Temmuz’u durdururdu” gibi akla ziyan bir tespitte bulundu.

Kılıçdaroğlu da, zamanında gazeteci Tuncay Özkan’ın dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Başbuğ’a verdiği -ki bu ayrı bir skandal- bir fişleme listesini 10 yıl sonra bu kez savcılığa götüreceğini söylediği konuşmasında Kozmik Oda’ya değindi. Oda’nın terör örgütüne açıldığını falan söyledi. CHP’li Bülent Tezcan da ondan önce bir basın toplantısında aynı şeyleri söylemişti.

Fox TV’de katıldığı canlı yayında Başbuğ, Kozmik Oda ile ilgili konuştu ve kendisinin ve Işık Koşaner’in itirazlarına rağmen dönemin Başbakanı Erdoğan’ın Kozmik Oda’ya girilmesi konusunda ısrar ettiğini ve kararın o şekilde alındığını söyledi. Başbuğ’un Erdoğan’ın kararı ile Kozmik Oda’ya girildiğini söylerken durup durup düşünmesi “Şimdi söylesem bir dert söylemesem bir dert” şeklinde mıy mıy ederek lafı ağzında gevelemesi dikkat çekici idi zaten. Sonra topu hemen Necdet Özel’a atarak konuyu kapattı. Ankara’da herkesin bildiği bir gerçek var, “Başbuğ neden hala tutuklanmadı?” diye birileri masa sandalyeleri tekmeliyordu. Nereden nereye… Bu kirli ittifakın ne üzerine olduğu ileride çarşaf çarşaf dökülecek kimsenin şüphesi olmasın. Ergenekoncu ve ulusalcı yazarların düzenli aralıklarla Kozmik Oda’ya değindiklerini vurgulamaya gerek yok.

İKTİDARLA ÇATIŞMA, ONU YANINA AL

Ergenekoncu ve onların asker ve sivil kökenli uzantıları şunu gördü: Erdoğan’la daha doğrusu hükümetle doğrudan savaşmanın bir yararı yok. Karşılarına almaktan ziyade yanlarına almalarının gerektiğinde ittifak ettiler. Eskinin stratejileri ve provokasyonları işe yaramıyordu. Zaten ellerine yüzlerine bulaştırıyorlardı. Ne zaman bir plan yapsalar ya Emniyet tepelerine biniyordu ya da Erdoğan elinde belgeler “Ne yaptığınızı biliyorum” diyordu. Ergenekoncular bunun sebebinin Cemaat olduğundan kuşku duymuyorlardı. Erdoğan da Cemaate bayılmıyordu tabii ki. Ama Cemaate ihtiyacı vardı.

Cemaat derken açmak lazım. Emniyet ve askeriyede Ergenekoncuların yani derin devletin elemanı olmayan, olmayacak ya da satın alamayacakları herkes onlar için Cemaatçi demekti. Cemaate sempati duysun duymasın. Son tasfiyelerde benim Cemaatle ne alakam var diyenlerin bile işlerinden olması buna örnek. Devşirdikleri ve zaten elamanları olan adamlarla Erdoğan’a artık Cemaat varken muktedir olamayacağı, devleti yönetemeyeceğini çok güzel işlediler. ‘Ortak düşman: Cemaat’ planını devreye soktular.

Özelikle dershane ve Bank Asya ile Cemaatin insan ve sermaye kaynağının kurutulacağına ikna eden Ergenekon’un bu devşirme ekibidir. İsim isim de bilinir. Erdoğan’ın gemlediği Cemaat nefretinin gün yüzüne çıkmaya başlaması ile işler çorap söküğü gibi gelmeye başladı. İllegal işlere ve yolsuzluğa bulaşmış olmanın verdiği suçluluk duygusu ile Cemaatten kurtulmak da şarttı. Önce paralel planını sahneye koydular. Devlet içinde devlet olmaz gibi sureti haktan laflar etmeye başladılar. Halbuki bugün aldatıldık kandırıldık diye söyledikleri her şeyin emirlerini kendileri vermişti.

Uzatmayalım ondan sonra nelerin yaşandığını gün be gün izledik. 15 Temmuz bu tasfiyenin altın vuruşudur.

İYİ DE, KOZMİK ODA’YA GİRİLMEDİ Kİ!

Tekrar Kozmik Oda’ya dönersek. İddiaya göre TSK’nın çok önemli sırlarının olduğu odaya girilmiş. Cemaat bunu dış güçlere vermek için yapmış ve oradaki bilgiler yabancı istihbarat ajanslarına verilmiş falan filan. Kozmik Oda’ya hiçbir zaman girilmediğini, yıllar sonra birkaç önemsiz belgenin mahkemeyi susturmak için verildiğini hatırlatıp devam edelim.

Bu tezler bu arkadaşların yıllardır anlattıkları ile tamamen çelişiyor. Şimdi sen 168 tane generali örgüt suçlamasıyla görevden alacaksın, 1000’e yakın kurmay subayın 900 tanesini ordudan atacaksın yani orduya işte bu kadar sızdığını söylediğin yapı, Kozmik Oda’da ne olduğunu öğrenmek için bu kadar toz kaldıracak, öyle mi?

Ya sizin askeri planınız nedir ya? İki tane eskort kız sizin bütün planlarınızı NATO belgeleri dahil bir yılda topladı. Kışlada bir içtima almadığı kaldı. Hangi askeri plan? PKK aynı karakolu 10 kere bastı. Yüzlerce şehit verdik. Muzaffer komutanlar gibi endam etmiyorlar mı bir de, insanın çıldırası geliyor.

Kozmik Oda’da TSK’nın bir işgal sırasında sivil halk dahil nasıl organize olacağı gibi bilgiler varmış. Bu, halka anlatmanın ambalajı. ‘Vay be düşman işgalinde neler yapılacağını sızdırmışlar’ densin diye. Kendilerinden daha zeki yok çünkü. Kozmik Oda diye yere göğe sığdıramadıkları yer Seferberlik Tetkik Kurulu yani Özel Kuvvetler yani Özel Harp Dairesi. Yıllarca devleti yönetmiş Rahmetli Ecevit’in bile şans eseri öğrendiği yer. Buradaki en mahrem bilgiler askerin devşirdiği ya da zaten memuru olan ama herkesin sivil sandığı kişiler. Kendi milletine karşı operasyon ve ajanlık faaliyeti yapan birim diyeyim siz anlayın. Kontgerillanın merkezi.

Her gün yazılarını okuduğunuz ya da televizyonda izlediğiniz kişilerin aslında bağlı oldukları birim. Cumhuriyet mitingleri zamanında eylemlere katılıp halkı gaza getirenlerin fotoğraflarını emniyet çekmiş, sonra bunların epey miktarının asker olduğu anlaşılmış ve bunların fotoğraflı üniformalı bilgileri askerin önüne konduğu zaman da kem küm etmişlerdi. Arınç’ı katıldığı bir şehit cenazesinde yuhalayan ve tükürenlerin kimler tarafından organize edildiği yine fotoğraflandığında da aynısı yaşanmıştı.

BİR UMUT: İNŞALLAH BİRBİRLERİNİ YOK EDERLER

28 Şubat zamanında bu sivil görünümlü ekiplerin ne kadar görev aldığının birazı basına da sızmıştı. Tarikatlara soktukları adamların kendi aralarındaki oruç, namaz üzerine nasıl geyik çevirdikleri şimdilerde unutuldu.

Bugünlerde valinin makamına giderken tekbir çekenleri görünce yine bu ekiplerin sahnede olduğu hissine kapılıyor insan. 15 Temmuz’dan sonra askerin klasik bir darbe yapması mümkün değil. 15 Temmuz linç görüntülerinden sonra kimse askeri kolay kolay sokağa çıkaramaz. Bunun için şartların olgunlaşması gerekecek. İşte bu noktada halka yeter artık biri bizi kurtarsın dedirtene kadar karışıklıkların yaşanacağını tahmin ediyorum. İslamcı-faşist bir diktatörle karanlık derin devletin kapışmasına doğru adım adım ilerliyoruz. Kim kazanırsa kazansın Türkiye kaybedecek. Kapkara bir tünele giriyoruz. Tek umut, inşallah birbirlerini yok ederler…

Kozmik Oda’yla başladık Kozmik Oda’yla ilgili bir alıntıyla bitirelim.

“Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’na ait 11 numaralı odada bulunan fotoğraf makinesi hafıza kartında bir apartmanın girişinin kapı zillerinin bulunduğu bölümün fotoğrafı görüldü. 15 numaralı dairede yazar Nuri Pakdil ikamet ediyordu.

Dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bilgisi dahilinde, Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’ndaki iki subay, Albay Baki Kaya’yı izliyordu. Baki Kaya, şair-yazar Nuri Pakdil’i zaman zaman evinde ziyaret ediyordu. Takip tutanaklarında, Albay Kaya’nın, Pakdil’le birlikte alış-veriş merkezine birlikte gidip yemek yedikleri de yer alıyor, telefon HTS kayıtları da bunu doğruluyordu. Kaya’dan şüphelenilmesinin nedenlerinden biri de, Pakdil’e bilgi-belge aktardığıydı.

(….) Soruşturma sonunda Albay Baki Kaya’nın herhangi bir belge sızdırmadığı, askeri usullere aykırı olarak izlendiği sonucuna varıldı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la birlikte Atatürk aleyhindeki söylemleriyle bilinen Nuri Pakdil’in evine gitmesi, ‘kozmik oda’ günlerini hatırlattı. Hepsi bu kadar…”

(Sözcü, 3 Şubat 2017).

[Barbaros J. Kartal] 29.7.2017 [TR724]

İhracat artışına yerli ve millî formül [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2023’te Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri haline getireceğini, bu minvalde ihracatı 500 milyar dolara çıkaracağını ilan ettiği 2010 senesinin üzerinden yedi sene geçti.

O tarihte tespit edilen hedeflere göre ihracat 2016 sonunda 300 milyar doları aşacaktı. Oysa 2016 sonunda 142,6 milyar dolarda kaldı. Hâlâ öyle bir hedefin kalıp kalmadığı belli değil.

2023 HEDEFLERİNE HÜKÛMET BİLE İNANMIYOR

Zira 2023’ü millette bir saplantı haline getirmeyi başaran Recep Tayyip Erdoğan bile kendi ilan ettiği hedefleri eskisi kadar sık ağzına almıyor. Mevcut şartlarda millî gelir (2 trilyon dolar), fert başına gelir (25 bin dolar), ihracat, işsizlik ve enflasyon (yüzde 5) gibi nice kalemde 2023 hedeflerinden bahsetmenin imkânı kalmadığını hükûmet de kabullenmiş olabilir mi?

Erdoğan gibi başbakan ve bakanlar da sözü 2023’e getirmemeye ihtimam gösteriyor. Kabineyi bilemem, fakat Erdoğan mevzu bahis ise buna ihtimal vermem. Muvakkat bir sessizlikten bahsetmek daha doğru olur. Sahada kaybedip masa başında kazanmayı fıtrat haline getiren Erdoğan için 2023’e dâir sarf ettiği o kadar iddialı cümleyi yiyip yutmak kolay olmaz. Rakamlar yerlerde süründüğüne göre hedeflerden nasıl bahsedilecek?

TÜİK’İN GECE YARISI DEĞİŞİKLERİ İHRACATA DA İLHAM VERDİ

Bütün müesseselerin Saray’ın tebasına dönüştüğü Erdoğan Türkiyesi’nde çareler tükenmez. İhracat hakikatte artmıyorsa formül değiştirilir, kitabına uydurulur, olur biter.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), millî gelir (GSYH) hesaplama formülünü değiştirerek herkesi bir gecede 1.750 dolar zengin ettiğinde biraz gürültü koptu elbette. İşsizlik yüzde 13’e çıkarken, sanayici tefecinin elinde rehin kalmışken, bir senede 104 bin esnaf kepenk indirmişken, batık krediler 80 milyar lirayı aşmışken ekonominin yüzde 5 nasıl büyüdüğü Nobellik bir araştırma mevzuu olarak kenarda dursa da neticede herkes TÜİK verisini esas alıyor. Birkaç gün birileri söylendi, akabinde unutuldu gitti.

İhracatı kâğıt üzerinde artırmanın mutabakat zemini TÜİK’ten mülhem böyle hazır edildi. Her ay ihracat verisi açıklayan Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) yapısı tamamen değiştirilecek. Sektörlerin bölgesel birlikleri olamayacak, her sektör tek çatı altında toplanacak. Böylece ihracatçı birliği sayısı 60’tan 42’ye inerken sektör sayısı 26’dan 42’ye çıkacak.

HİZMET, İHRACATIN ŞAMPİYONU OLACAK

Bütün bu teferruatın içinde dikkat çeken bir birlik kurulacak. Halihazırda İstanbul Maden ve Metaller İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği uhdesinde faaliyet gösteren İstanbul Elektrik-Elektronik, Makine ve Bilişim İhracatçıları Birliği’nin unvanı Elektrik Elektronik ve Hizmet İhracatçıları Birliği olarak değiştirilecek.

Turizm gelirleri de Hizmet İhracatçıları Birliği’nin verisi olarak açıklanacak. Böylece turizm ve yurt dışı müteahhitlik gibi kalemlerden elde edilen gelirler de ihracat rakamı içinde görülecek.

Bu şekilde hesaplamanın altında yatan niyet çok açık. 2016’da ihracat 142,6 milyar dolarlık mal ticaretine 47,5 milyar dolarlık turizm ve bazı başka hizmet gelirleri ilave edilecek ve toplamda ihracat rakamı 190 milyar dolar olarak gözükecek.

BİRLİK BAŞKANLARININ HABERİ YOK

Üstelik sektörü birebir alakadar eden hazırlıklardan ne birlik başkanlarının ne de turizmcilerin haberi var. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ile TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi’nin haricinde mevzuya vakıf kişi sayısı mahdut. Devlet sırrı gibi saklanan bu değişiklik kabul edildiğinde ihracatın şampiyonu ‘Hizmet’ olacak.

Turizm de dahil hizmet ihracatı toplamı 47,5 milyar dolar olduğu için yeni dönemde ihracatta lider sektör hizmetler olacak. Onu 24,3 milyar dolarla otomotiv takip edecek. En fazla ihracat yapan 3’üncü birlik ise 13.1 milyar dolarlık toplam ihracatla Konfeksiyon İhracatçıları Birliği olacak.

GERÇEK MAL İHRACATI İLE TURİZM AYNI SAHADA!

Dış Ödemeler Bilançosu bir devletin ekonomisinin diğer ekonomilerle olan ticarî bağlantılarını sistematik olarak gösteren bir cetveldir. Bu bilançoda millî ekonomi ile diğer ekonomiler arasındaki gerçek mal ve hizmetlerin karşılıklı olarak akışı ve malî ödemeler teferruatıyla gösterilir.

Dış Ödemeler Bilançosu, 1) Cari Hesaplar, 2) Sermaye Hareketleri ve 3) Altın Rezervlerinin Hareketleri olarak üç bölüme ayrılır. Cari Hesaplar da ‘Ticaret Dengesi ve Görünmez Kalemler’in hareketleri olarak ele alınır. Turizm hareketleri, Sigortacılık, Bankacılık ve Gemi Taşımacılığı gibi Görünmez Kalemler’in arasında yer almaktadır. Adından da anlaşılacağı gibi ‘Görünmez Kalemler’de geçen turizm gelirleri, doğrudan ihracat geliri olarak gösterilecek.

İKTİSATÇILAR BUNU FARK ETMEYECEK Mİ?

Türkiye ekonomisi üzerine çalışan iktisatçılar, TİM’in yapısının değişmesini müteakip ihracat rakamlarında görünen 50 milyar dolara yakın tutarın ihracatla alakası olmadığını bilmeyecek kadar cahil olamaz. Dolayısıyla o fazlalık beyne’l-milel camiada dikkate alınmayacağına göre kendi kendimize hamaset nutukları atmak için bu kadar emek, sermaye ve parayı israf etmek doğru mudur?

Dünyadaki dış ticaretten aldığı payı artırmak için daha kaliteli, rekabetçi ve yenilikçi bir sanayi tesis etmek yerine kâğıt üzerinde al takke ver külah numaralarıyla sadece kendimizi kandırırız. Kelime oyunları, formül değişiklikleri ya da turizm gelirini ihracata dahil etmekle millî gelir artmaz.

İhracatı artırmak üzere kurulan Ekonomi Bakanlığı ve TİM, bir kilo ihracattan Almanya 4,1 dolar kazanırken Türkiye’nin aynı miktarda mal mukabili niçin 1,3 dolar ile iktifa ettiğine kafa yorsaydı keşke! O takdirde memlekete daha fazla katkı sağlamış olurlardı.

[Semih Ardıç] 29.7.2017 [TR724]

Peki, Fidan darbeyi kimden öğrendi? [Ahmet Dönmez]

Gün geçmiyor ki, 15 Temmuz’la ilgili yeni bir gerçek daha ortaya çıkmasın. Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi, bir algı operasyonuna malzeme taşırken farkında olmadan önemli bir eksik parçayı daha tamamladı. O akşam MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’le görüştüğü ve salaların orada programlandığı iddiası hep vardı ama daha çok spekülasyon muamelesi görüyordu. Sağolsun Selvi, bu iddialara bir aleniyet kazandırdı ve somutlaştırdı.

Artık Hakan Fidan’la ilgili makas tamamen kapanmak üzere. Hakkında oluşan istifhamları normal yollardan dağıtması mümkün değil. Bundan sonra hakkındaki sorulara vereceği her bir cevap itiraf niteliğinde olacak. O yüzden de şimdiye kadar kaçınılmaz olarak susmayı tercih etti.

Fakat biz yine de sormaya devam edeceğiz. Şimdi gelinen noktada bir ara toplam yapacak olursak: Cumhurbaşkanı darbeyi eniştesinden haber almış. Başbakan kimseden haber alamamış. Genelkurmay Başkanı, derdest edildiği esnada fark etmiş. Hava Kuvvetleri Komutanı eşinden öğrenmiş. Diyanet İşleri Başkanı da aynı şekilde eşinden öğrenmiş. Ne zaman? Fidan ile MİT Müsteşarlığı’nda yemek yediği esnada. Saat kaç? 22.30 civarı. O sırada Fidan’ın haberi yok(muş).

FİDAN’I HİÇBİR ŞEY UYANDIRAMIYOR

Peki Fidan darbe girişimini ne zaman, kimden öğrenmiş?

8 saat öncesine gidelim…

Saat 14.20’de bir pilot binbaşı müsteşarlığa gelmiş. Yaklaşık 1 saat sonra ilgili müsteşar yardımcılarına darbeyi haber vermiş. Fakat o müsteşar yardımcıları durumu kavrayamamış(!). Bilgiyi Fidan’a iletmişler, o da anlamamış(!). Sonra o Fidan, Genelkurmay’a gitmiş, “Askerler beni kaçıracakmış” demiş. Ne Genelkurmay Başkanı Akar ne 2. Başkan Yaşar Güler ne de Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak uyanmış. “Ne olur ne olmaz” diyerek uçuşları yasaklamışlar.

Fidan epey bir rahatlamış olacak ki Müsteşarlığa dönerek rutin programına devam etmiş. Suriyeli muhalif liderlerden Muaz el-Hatib ile randevusu var. Fakat nedendir bilinmez, o görüşmeye Diyanet İşleri Başkanı’nı da dahil etmişler. Hem de resmi programda görünmemesine rağmen…

O sırada Genelkurmay’da kıyamet kopuyor; komutanlar bir bir gözaltına alınıyor.

Yalnız MİT Müsteşarımız o kadar da boş değil, yemeğin başında misafirlerine, “Ciddi bir ihbar söz konusu. Sizinle görüşmemi tamamlayamayabilirim” diyor. Yahu ne oldu ki, niye tamamlayamıyorsunuz? “Birazdan gelip beni kaçırabilirler” diye düşünüyor olmalı.

Gerçekten de Müsteşar Bey’in müthiş ‘öngörüsü’ tutar ve henüz yemeğinden bir iki kaşık almıştır ki gelen bir haberle yerinden fırlar. Fakat hala darbeden haberdar değildir(!).

BOMBALAR PATLIYOR AMA FİDAN HALA UYANAMIYOR

Birazdan içeri giren MİT görevlileri, konuklara “Sizi sığınağa alacağız” derler. Sığınağa giderlerken bir patlama olur. O sırada saatler 22.00’yi geçmiştir. Tam olarak kaç bilmiyoruz ama akışa bakılırsa 22.30 civarı olsa gerek. Görmez’in eşi Hatice Hanım arayıp, “Mehmet darbe oluyor” der. Haliyle Diyanet İşleri Başkanı Fidan’a bakar. Fakat onun da hiçbir şeyden haberi yoktur (!), “Valla ben de bilmiyorum” demiş olacak ki Görmez de “Ben bu işi önce haber alacak bir yerdeyim, onlar öyle bir şey demedi” der eşine.

Bu sırada Cumhurbaşkanı cayır cayır Fidan’a ulaşmaya çalışıyor ama bir türlü başaramıyordur (!).

Onlar sığınaktayken ikinci bir patlama daha olur. Görmez büyük bir kıvraklıkla, o an darbe olduğunu anlar. Fakat Fidan hala anlamamıştır(!). Nereden biliyoruz? Bizzat Başbakan Binali Yıldırım’dan. Geçen hafta Fikret Bila yazmıştı: Yıldırım saat 22.40 civarında Fidan’la konuştuğunu ama onun kendisine “Darbe oluyor” demediğini söylüyor. O sırada ikinci patlama da olmuş ve Görmez “Tutmayın beni, yapacak çok önemli işlerim var” diyerek çıkıp gitmiştir.

‘GÖRMEZ BİLE DARBE OLUYOR DEDİĞİNE GÖRE BİR BİLDİĞİ OLMALI’

İçişleri Bakanı Efkan Ala ise saat 23.00 civarında Esenboğa Havalimanı’na indiğini, bu sırada Fidan’ın kendisini aradığını ve “Efendim darbe oluyor, bizi bombalıyorlar” dediğini aktarıyor.

Peki o arada Fidan darbeyi kimden öğrenmiş olabilir? Onu da mı eşi aradı? Daha 20 dakika önce Başbakan’a, “Darbe oluyor” demeyen Fidan, ne oldu da Efkan Ala’ya böyle söyledi? İhbarcı binbaşı gelip her şeyi söylemiş, anlamamış. Genelkurmay’daki toplantılarda da duruma uyanamamış. Yemekteyken bir haber gelmiş, yerinden fırlayıp gitmiş yine anlamamış. Birinci bomba patlamış, hala farkında değil. Derken ikinci bomba patlıyor, Görmez bile darbe olduğunu anlıyor ama Fidan hala saf saf etrafa bakıyor(!).

Ancak Görmez gittikten sonra ne oluyorsa oluyor. Herhalde “Yahu koskoca Diyanet İşleri Başkanı böyle diyorsa vardır bir bildiği” demiş olsa gerek. Ama yine de tedbiri elden bırakmıyor, ne Cumhurbaşkanı’nı ne de Başbakan’ı arıyor. Sadece İçişleri Bakanı’nı arayıp söylüyor.

‘GECENİN HÜKMÜ SABAHA KADARDIR’

Buraya kadar bol ünlemli devam eden yazı, elbette Fidan’ın bu kadar saf bir insan olduğunu ima etmiyor. Aksine, hepimizi aptal yerine koyan bu senaryoların ne kadar çürük, ne kadar tabansız ve komik olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Birileri karşımıza geçip adamakıllı şu işin gerçeğini anlatabilir mi artık lütfen? Şunu bilin ki, hangi çuvala sokmaya çalışırsanız çalışın mızrak hiçbirine sığmıyor.

Sonra da kalkıp, “Dünya niye bize inanmıyor?” diyorsunuz. Benim asıl merak ettiğim, size inananlar nasıl hala uyanamıyor?

Çünkü uyanmak istemiyorlar. Uyandıklarında görecekleri manzara hepsini dehşete düşürecek çünkü. Ama daha fazla kaçamazsınız. Doğanın bir kanunu var: “Gecenin hükmü sabaha kadardır”

NOT: İstifa beklemiyorum!

[Ahmet Dönmez] 29.7..2017 [TR724]