“Ben burada ölüyorum” diyen hasta tutuklu Hüseyin Kara’nın mahkemesi 4 Temmuz’da

“Ben burada ölüyorum” diyerek yardım isteyen hasta tutuklu Hüseyin Kara 4 Temmuz’da Ankara 18. Ağır Ceza Mahkemesinde hakim karşısına çıkacak.

BOLD – “Çocuklarım yetim büyümesin. Ben burada ölüyorum” diyerek tahliyesini isteyen hasta tutuklu Hüseyin Kara’nın 13 Haziran’daki mahkemesi SEGBİS’te teknik bir sorun olduğu için ertelenmişti.

Cezaevinde ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşan kimya öğretmeni Hüseyin Kara 4 Temmuz’da Ankara 18. Ağır Ceza Mahkemesinde hakim karşısına çıkacak.

8 Mart 2019’da tutuklanıp Edirne Cezaevine gönderilen Kara, iki aydır Bandırma Cezaevinde bulunuyor. Eşi Zübeyde Kara da Konya Ereğli Cezaevinde tutuklu bulunan Kara’nın üç çocuğuna okuma yazma bilmeyen annesi Fidan Kara bakıyor. Zübeyde Kara’nın davası ise 22 Ağustos 2019’da Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek.

GERGERLİOĞLU’NDAN YARDIM İSTEMİŞTİ

Hacettepe Üniversitesi Kimya Bölümünden mezun olan ve aynı üniversitede doktorasını tamamlayan Hüseyin Kara, 11 Nisan 2019’da TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazmış ve yardım istemişti.

25 yıl önce babasını kaybeden ve yetim büyüyen Kara mektubunda, “Ömer bey burada ölüyorum, sesimi kimseye duyuramıyorum. Üç çocuğum da yetim büyüsünler istemiyorum. Tedavimi ev ortamında yapmak istiyorum. Her türlü adli tedbirlere razıyım. Adli kontrol, ev hapsi hepsine razıyım. Ne olursunuz sesimi duyurun…

Ben bu rahatsızlığımdan dolayı daha fazla hayatta kalamayacağım. Mahkememe dilekçe yazıp mazeretlerimi ilettim. Hiçbir cevabi yazı gelmedi… Benim ilk duruşmam 13.06.2019 günü yapılacak. Ben o zamana kadar hayatta kalamam. Ben ölüyorum. Son çare olarak size mektup yazayım dedim. Bu mektup sizlere ulaşır mı bilmiyorum. Benim babam vefat etti ve yetim büyüdüm, babasızlığı çok iyi bilirim. Benim üç yavrum babasız büyümesin” demişti.

[BoldMedya.Com] 2.7.2019

Madımak Katliamı tekrar araştırılsın, karanlık eller ortaya çıkarılsın

Madımak Katliamı'nın gerçekleştiği 2 Temmuz 1993'te Sivas Belediye Başkanı olarak görev yapan Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu sosyal medya hesabından bir paylaşımda bulundu.

Madımak Katliamı'nda çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmişti.

Karamollaoğlu katliamın 26'ncı yılında, "Madımak hadisesi tekrar araştırılmalı, karanlık eller ortaya çıkarılmalı ve hiçbir şey gizli kalmamalıdır. Gerçek suçlular adalet önünde mutlaka hesap vermelidir." çağrısında bulundu.

MADIMAK OTELİ'NİN ÖNÜNDEKİ KALABALIĞA "DAĞILIN" ÇAĞRISINDA BULUNDU

Karamollaoğlu, Sivas Belediye Başkanı olarak olay sırasında Madımak Oteli'nin önünde biriken insanlara yaptığı "dağılın" çağrısını, "Cenab-ı Hak hepinizden razı olsun." sözleriyle bitirmişti.

Karamollaoğlu daha önce katliamın bir numaralı sanığı olan ve 18 yıldır firarda olan dönemin belediye meclis üyesi Cafer Erçakmak'ın hiçbir suçu olmadığını iddia etmişti.

Şahsi Twitter hesabı üzerinden, "Bugün Madımak’ta yaşanan vahşetin 26. yıl dönümü. Bu dram bütün insanlığın ortak yarasıdır. Üzerinden yıllar geçse de acısı dinmeyecektir." diyen Karamollaoğlu, 1993 yılının Türkiye için karanlık bir dönem olduğunun altını çizdi.

"1993 YILI ÜLKEMİZ İÇİN KARANLIK BİR DÖNEM OLDU"

Karamollaoğlu şunları kaydetti: "1993 yılı ülkemiz için karanlık bir dönem olmuştur. Madımak başta olmak üzere Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis suikastları, Başbağlar vahşeti gibi acı hadiselerin ardı ardına yaşandığı ve birilerinin karanlık emellerinin olduğu bir yıldır."

"Buradan açık bir çağrıda bulunmak istiyorum!" diyen Karamollaoğlu, "Madımak hadisesi tekrar araştırılmalı, karanlık eller ortaya çıkarılmalı ve hiçbir şey gizli kalmamalıdır. Gerçek suçlular adalet önünde mutlaka hesap vermelidir." dedi.

Karamollağlu, "Ülkemizin bundan sonra bu tür acı hadiselerle karşılaşmaması ve hangi inanca sahip olursa olsun kardeşçe yaşayabildiğimiz bir Türkiye’nin inşa edilmesini temenni ediyorum." ifadelerini kullandı.

2 TEMMUZ 1993'TE NE OLMUŞTU?

Dört gün sürecek şenliklerde söyleşiler düzenleyecek, kitaplarını imzalatacak ve şarkılar söyleyecek olan grup sadece ilk gün etkinliklerini gerçekleştirebildi. Şenliğin ikinci günü olan ve cuma gününe denk gelen 2 Temmuz’da namaz çıkışı toplanan bir grup etkinliğin yapıldığı alana yürümeye başladı.

"Sivas laiklere mezar olacak" sloganlarıyla yapılan yürüyüş sırasında ‘Halk Ozanları’ heykeli yıkıldı ve yerde sürüklendi.

Sayıları giderek artan gruba herhangi bir müdahale olmazken akşam saatlerine doğru kalabalık 15 bin kişiyi buldu.

Binlerce kişi otelin önünde sloganlar eşliğinde binayı taşladı ve camlar kırıldı. Birkaç saat içinde otel önündeki araçlar ateşe verildi ve son olarak otelden de alevler yükselmeye başladı.


Madımak Oteli'ni ateşe veren kalabalık 33 kişinin diri diri yanarak ya da dumandan boğularak ölmesine sebep oldu.

ÖZEL HARP DAİRESİ'NİN İŞİ

Yangını söndürmek için zamanında müdahale etmeyen itfaiye de geldiğinde büyümüş olan alevleri kontrol altına almakta yetersiz kaldı.

Madımak Katliamı'nda çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmişti.

Dönemin siyasileri olayın münferit olduğu yönünde açıklamalar yapsa da uzun yıllar katliamın Özel Harp Dairesi tarafından planlandığı yönünde iddialar da dahil olmak üzere pek çok senaryo dile getirildi.

İLK MAHMEMEDE EN AĞIR CEZA 15 YIL!

Elim hadisenin ardından 35 kişi gözaltına alınmış, sonrasında gözaltı sayısı 190’a kadar çıkmıştı. Ancak 66 kişi serbest bırakıldı ve geri kalanlar "Laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışmak" suçuyla Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM) 1 yıl boyunca yargılandı.

"Sivas davası" olarak tarihe geçen mahkeme sonucunda 22 sanık 15’er yıl, 3 sanık 10’ar yıl, 54 sanık 3’er yıl, 6 sanık 2’şer yıl hapisle cezalandırıldı.

Yargılananlardan 37’si ise beraat etti.

YARGITAY, DGM'NİN KARARINI BOZDU

Takip eden yıllarda Yargıtay, DGM kararını bozdu ve sanıklar yeniden yargılandı. 1998’de onaylanan yeni kararda 33 sanık idam, 14 sanık ise 15 yıla kadar değişen hapis cezalarına çarptırıldı ancak idam cezaları usul noksanlıkları sebebiyle bozuldu. Usul

eksiklikleri giderildikten sonra 2000 yılında yeniden idam cezasına çarptırılan 33 sanık 2002’de idam cezasının kaldırılması ile müebbet hapse mahkum oldu.

Sanık avukatlarından birçoğu muhafazakar sağ partilerde milletvekili ve bakanlık pozisyonlarına kadar yükseldi ve geçen zaman içerisinde gerçekleşen tahliyeler ile hapisteki kişi sayısı 33’e düştü.

Sivas katliamının kilit isimlerinden 8 sanık ise 1997’deki bozma kararı sonrasında firar ederek kayıplara karıştı. Bunların içinde davanın bir numaralı sanığı Sivas Belediye Meclisi Üyesi Cafer Erçakmak da bulunuyor.

DÖNEMİN BELEDİYE BAŞKANI TEMEL KARAMOLLAOĞLU O GÜN NE DEMİŞTİ?

Katliamın yaşandığı dönem Sivas Belediye Başkanı olan Karamollaoğlu otel önünde biriken kalabalığa şöyle seslenmişti:

"Bazen 5 bin kişi yola bir dava için çıkar. Beş kişi bunu galeyana getirerek saptırabilir. Biz bunları daha önce yaşadık. 80 öncesinde birçok mitingde bu yaşandı. Şimdi, sizden rica ediyorum. Oturun. Şimdi sizden abiniz olarak, belediye başkanınız olarak rica ediyorum.

Bana karşı en ufak saygı, sevgi duyan kardeşlerimden rica ediyorum. Lütfen şu noktadan itibaren sukünetle dağılalım.

Şimdi muhterem arkadaşlar, sizden bir ricada bulundum. Tabii bana karşı boşver diyenleri bilmem ama lütfen şu noktadan itibaren, ben teşebbüste bulunacağım, buradaki arkadaşlar, kimseyle bir çatışmanın içerisine girmesin.

Polisimizle, emniyetimizle, jandarmamızla bir çatışmanın içerisine girmeden sukünetle dağılsınlar.

Haydi bakalım, şimdi arkadaşlarımızın dağılmasını istiyorum. Cenab-ı Hak hepinizden razı olsun. Ben gerekli temaslarda bulunacağım."

[Samanyolu Haber] 2.7.2019

Financial Times: Erdoğan’ın Trump’a güvenmesi akıllıca değil

FT’nin yazısı “Trump’ın Japonya’daki G-20 Zirvesi’nde otoriter liderlerle yaptığı samimi görüşmelerden biri de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’laydı” ifadesiyle başlıyor ve Erdoğan’ın görüşme sonrası açıklamalarında Trump’ın S-400 konusu nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulamayacaklarını söylediğini ısrarla belirttiğini hatırlatıyor.

‘NEŞELİ GÖRÜNTÜYE RAĞMEN’

BBC Türkçe’nin haberine göre; ancak gazete Osaka’daki bu “neşeli görüntüye” rağmen, S-400 anlaşması nedeniyle ABD ve Türkiye arasındaki çatışmanın bir “tren enkazına” dönüşebileceği görüşünü dile getiriyor.

FT’ye göre Türkiye’nin Suriye savaşı nedeniyle Rusya karşısında kırılgan bir konumda olması denklemi zorlaştırıyor ve “Erdoğan’ın Trump’ın haftasonu ettiği samimi sözlere çok fazla güvenmesi pek de akıllıca olmaz.” FT’nin yazısı şöyle devam ediyor:

‘YAPTIRIM’ UYARISI

“Kongrenin yaptırımlar konusunda Trump kadar iyimser olması pek mümkün değil. Washington birkaç kez Türkiye’nin hem F-35 savaş uçaklarını, hem de S-400 füze savunma sistemini aynı anda alamayacağını belirtti.

Erdoğan’a, NATO üyesi Türkiye’ye, Rusya’nın yanında durması halinde ‘ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’ (CAATSA) kapsamında yaptırım uygulanabileceği uyarısı yapıldı.

S-400, Rusya lideri Vladimir Putin için diplomatik bir zafer. Bu, NATO içinde uyumlu silah sistemleri ihtiyacını hiç sayan bir anlaşma. Eğer bu hava savunma sistemleri Türkiye topraklarına yerleştirilirse, Rusya, NATO’nun ana savaş uçağı olacak F-35’ler hakkında bilgi toplayabilir.”

‘TÜRKİYE’NİN İTTİFAK BİRLİĞİNDE DELİK AÇMAYA HAKKI YOK’

Türkiye’nin bağımsız bir ülke olarak savunma konusunda kendi kararlarını verme hakkı olduğunu belirten FT, “Ancak NATO üyesi olarak da ittifakın güvenliği ve birliğinde delik açmaya da hakkı yok” ifadesini kullanıyor.

Bu kuralın “Trump NATO’ya az aldırış etse de” geçerli olduğunu belirten FT, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ilkesinin ittifakın en önemli ilkesi olduğunu hatırlatıyor.

TÜRKİYE’NİN RUSYA KARŞISINDA KIRILGANLIĞI…

FT’ye göre bu sorunun merkezinde Türkiye’nin Suriye savaşı nedeniyle Rusya karşısındaki “kırılganlığı” yatıyor. Yazının devamı şöyle:

“Erdoğan, son 3 yıldır Rusya’ya minnettar. Moskova Beşar Esad’ın rejimini kurtarırken, Türkiye de Esad’ı devirmek için farklı İslamcı grupları destekliyordu. Ancak 2016’dan bu yana Türkiye’nin bölgedeki en büyük hedefi, sınırında, ABD’nin IŞİD karşısında desteklediği birliklerin yönettiği özerk bir Suriyeli Kürt bölgesi oluşmasını engellemek. Türkiye bu nedenle kendisini Rusya, İran ve Suriye ile sallantılı bir ittifak içinde buldu.

‘TÜRKİYE’NİN İDLİB’DEKİ VARLIĞI RUSYA’NIN RIZASIYLA MÜMKÜN’

Eğer Erdoğan Rusları S-400 konusunda terk ederse, Putin Türkiye’nin de askeri noktalarının bulunduğu İdlib’e yönelik saldırılarını artırabilir ve Türkiye’nin İdlib çevresinde YPG’ye karşı sürdürdüğü varlığı da sadece Rusya’nın rızasıyla mümkün.

Ancak Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD’nin hava korumasında bulunan YPG kontrolündeki bölgelere baskıyı arıtrmak istiyor.

Yani Erdoğan ABD’yi gerçekten kızdırırsa, mevzu sadece Türkiye’nin NATO üyeliği ya da F-35 ortaklığı ile sınırlı kalmaz. Erdoğan’ın Trump’ın haftasonu ettiği samimi sözlere çok fazla güvenmesi pek de akıllıca olmaz.”

[Kronos.News] 2.7.2019

‘Sineğin kanadındaki yaz’

7 Mart 2019’da memleketi Akhisar’da gözaltına alınarak tutuklanan gazeteci Zafer Özcan, Akhisar Süleymanlı Cezaevi’nden kızı Ebrar Beyza Özcan’a bir mektup yazdı. İlk duruşması 27 Haziran’da Manisa’da yapılan Özcan, kızına yazdığı mektupta, “Burada düşünürken, yaşayamadığım ve nüfuz edemediğim o hayatı başkalarının, mesela sevdiklerinin yaşamaya devam etmesi, mesela senin sevdiğim şehrin sokaklarında hala yürüyor olman, bana derin bir huzur veriyor, onu farkettim.” diyor.

İşte Ebrar Beyza Özcan’ın HERCÜMERÇ. adlı kişisel blogunda paylaştığı babası Zafer Özcan’ın ‘Sineğin kanadındaki yaz’ başlıklı duygu dolu mektubu:

“Bugün 1 Haziran 2019. Hayatımdaki kırk beşinci yaz ayının ilk günü. Fark ettiğim, işaretlerini gördüğüm ancak idrak edemediğim, yaşayamadığım ilk yaz. Sabah serinliğinde küçük bahçemizin küçük gökyüzünden bana ulaşan kuş sesleri ele veriyor yaz mevsimini, bir de kara sineklerin vızıltısı. Kuşların sesini ancak sabahın sessizliğini dinlerken duyabiliyorum lakin kara sineklerin mesaisi sınır tanımıyor. Eskiden çok rahatsız olduğum hatta iğrendiğim kara sineğin kanadında bir mevsim gizliymiş meğer. Kara sineklerin sürekli artmasından, kulağa salınan vınlama sesinden, yazın izi sürülebiliyormuş…

Hiç böyle düşünmemişsindir değil mi Ebrar? Zaten kaç insan sinekler üzerine düşünür ki! Sana kara sinekleri sevmeye başladığımı söylemeyeceğim elbette ama haklarını da vermem gerek. Yeşilin hiç uğramadığı, mahkumların bir parça yeşil görebilmek için manav günlerinde sürekli maydanoz, roka, marul sipariş ettikleri, beton ve demirle örülü bir dünyada, hiçbir engel tanımadan yazı haber veren tek canlının sinekler olması, hayatın o tuhaf numaralarından biri olmalı…

Kuşlarsa buraya sadece seslerini ulaştırabilyor, varlıklarına çok az tanık oluyoruz. O seslerdeki tarifsiz neşe, tabiatta bir yaz coşkusu yaşandığını hissettiriyor. Bu ahenkli koronun sabah performansı muhtemelen yakındaki zeytin bahçelerinden geliyor. Tuhaf ama gerçek, bir zeytin medeniyetinin tam ortasındayız burada. Ve ona hiç temas etmeden yaşıyoruz. Ve tabi hiç görmeden…

Burada değişen mevsimleri hayal etmeye çalıştım. Nisan’da Mayıs’ta baharı düşündüm. Sana anlamsız gelebilir lakin hayalime çok az görüntü düşürebildim. Demek hiç emek vermeden, çilesini, hasretini çekmeden yaşamışım baharları. Tazeliğini, canlılığını, bereketini içime, ruhuma nakşedememişim. Sonra farkettim ki çilesini çekmediğim, derdine düşmediğim baharları yaşamıyorum. Bahar bedenime gelse de ruhuma uğramıyor. Bedel ödemeden sahip olunan, çilesini çekmeden yaşanan hiçbir şey insanda iz bırakmıyor.

Mesela sen hiç şehrin sokaklarında yürümek hakkında düşündün mü? Her gün bastığın, her gün geçip gittiğin yerler hakkında… Tezer Özlü düşünmüş mesela. “Kentin sokaklarında yürümek, yaşamın en güzel armağanlarından biri” diye yazmış. Bu mekanda bir kentin, bir şehrin, bir kasabanın sokaklarında yürümeyi hayal etmekten dahi vazgeçen insanlar tanıdım, biliyor musun? Kimilerinin umarsızca her gün yaşadığı ve üzerine hiç düşünmediği bir rutini, kimilerinin hayallerine bile sığdıramadığını gördüm. Ve işte buna “hayat” deniyor…

Burada düşünürken, yaşayamadığım ve nüfuz edemediğim o hayatı başkalarının, mesela sevdiklerinin yaşamaya devam etmesi, mesela senin sevdiğim şehrin sokaklarında hala yürüyor olman, bana derin bir huzur veriyor, onu farkettim. Mesela hala klavyenin başına oturan arkadaşlarımın olduğunu bilmek, hiçbir maddi karşılığı olmayan dosyalara, hikayelere emek verdiklerini düşünmek iyi hissettiriyor. Tuş seslerini duymuyorum belki ama inan ki hissediyorum.

Sineğin kanadında yaşanan bir yaz, insanı işte böyle tuhaf düşüncelere sevkedebiliyor. Hiç düşünülmemişler üzerine insanı uzun seyahatlere çıkarıyor…

Yaz aylarını çok sevdiğimi bilirsin. Yaz bende hep bir özgürlük duygusu uyandırmıştır. Kaçkınların mevsimidir yaz; kaçmayı, uzaklaşmayı bilenlerin. İş hayatımdaki en güzel, en verimli seyahatlerimi yaz aylarında yapmıştım. Üç çocuğum yaz aylarının armağanıdır. Çocukluğumun en güzel günlerini, askıda kalmış yaz günlerinde yaşadım. Bir ömür dinlediğim “kumrunun şarkısı” bana yaz aylarının hatırasıdır. Ve en güzel aile tatillerimiz yazlarda saklıdır. Şimdi bambaşka bir yaz ayını karşılıyorum. Nasıl yaşanacağını bilmediğim, en acemi yazımı… Yaşanmışlıklarla ve yaşayanlarla teselli olacağım bir yaz… Ruhumu yine seninle seyahat ettireceğim, sonu belirsiz rotalarda gezineceğim ve bedenimin tutsaklığını dindireceğim bir yaz başlıyor. Hatırlar mısın, seninle en güzel edebiyat sohbetlerimizi, o uzun roman yolculuklarımızı, yazların vefasına sığınarak yapmıştık son yıllarda…
Evet, yazının başından beri etrafında dolandığım asıl yaz tarifim bu işte. Vefalı mevsimdir yaz. Sevdikleri kavuşturur, aileleri birleştirir, bedenleri ve ruhları dinlendirir. Bir yılın yükünü taşır da hiç yüksünmez. İzin günlerine bile yarenlik eder yaz ayları…

İşte bu vefalı mevsime bu kez ben bir vefasızlık yapıyorum. Kırk beşinci buluşmamıza gidemiyor, onu sineğin kanadında yaşıyorum…”

[Kronos.News] 1.7.2019

Sivas 1993: Madımak Oteli’nde ne oldu?

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta hayatını kaybedenler her yıl olduğu gibi bugün de Türkiye’nin farklı yerlerinde düzenlenen eylem ve etkinliklerle anılıyor. Son yıllarda sosyal medya da anmalar için yoğun olarak kullanılıyor ve #unutMADIMAKlımda etiketi yaygın bir şekilde paylaşılıyor.

2 Temmuz, bir katliam tarihi olarak hafızalara kazınmış durumda. O gün, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için Sivas’a giden aydın ve sanatçılardan 33’ü ile iki otel görevlisi otelin yakılması sonucu hayatını kaybetti. Olaylarda iki gösterici de öldü.

BBC Türkçe, o gün neler yaşandığını derleyen bir haber yayınladı. Haber şöyle:

Aydınlar, sanatçılar ve şairlerden oluşan bir grup, dört günlük şenlik programına katılmak için o günlerde Sivas’a gitti. 1 Temmuz’da şenliğin açılışında konuşanlardan biri de yazar Aziz Nesin’di.

Behçet Aysan, Metin Altıok, Uğur Kaynar, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen, Asım Bezirci de kente gidenler arasındaydı. 33 kişinin en yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci ise folklor gösterisi için Sivas’a giden 12 yaşındaki Koray Kaya’ydı. Hollanda vatandaşı Carina Cuanna Thedora Thuys katliamın tek yabancı kurbanıydı.

Katliamdan iki gün önce kentte bir bildiri dağıtılmıştı. Bildiride Aziz Nesin’in o sırada başyazarı olduğu Aydınlık gazetesinde yayımlanan Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabından bahsedilmiş, Nesin hedef gösterilmişti.

Bildiride dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in şenliklere ev sahipliği yapması eleştirilmiş, Nesin için “Şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir” ifadesi kullanılmıştı.


Olaylar nasıl başladı?

2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı. “Sivas laiklere mezar olacak” atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen “Halk Ozanları” heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin’i protesto etti.

Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artıyordu. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18:00’de Madımak Oteli’nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi, otelin camları kırıldı.

Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti.

Madımak Oteli’nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı’nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana “Lan yakın” diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle “Cehennem ateşi işte” diye sesleniyordu.

Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti.

İktidardakilerin tepkisi ne oldu?

Turgut Özal’ın ölümünden sonra Cumhurbaşkanı seçilen Süleyman Demirel’in yerine DYP Genel Başkanı seçilen ve Başbakan olan Tansu Çiller görevi devralalı henüz bir hafta olmuştu.

Çiller’in Madımak Oteli’nde yaşananların ardından söylediği sözler tartışma çıkaracaktı: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.”

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise olayın münferit olduğunu ve ‘Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmemiş olmasını’ vurguluyordu: “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”

İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ise Aziz Nesin’i hedef gösterdi: “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir.”

Aziz Nesin, ilerleyen günlerde Gazioğlu’nun ‘yalancılıkla’ suçladı.

Koalisyon ortağı SHP’nin eski genel başkanı, dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü, olaylar sırasında Aziz Nesin’le telefonla görüşerek ‘en kısa zamanda takviye güç gönderileceğini, kimsenin kılına dahi zarar gelmeden kurtarılacağını’ söyledi.

İnönü, katliam ardından SHP’ye ve kendisine yönelik eleştirilere, “Ne yapayım, yetkim yoktu” cevabını verdi.

Temel Karamollaoğlu nasıl bir tavır sergiledi?

Madımak Oteli’nden sağ kurtulan Aziz Nesin, Temel Karamollaoğlu’nu “Gazanız mübarek olsun” diye bağırarak saldırgan grubu kışkırtmakla suçladı.

O dönem bazı gazetelerde aracın üzerine çıkıp konuşma yapan ve daha sonra Nesin, itfaiye merdiveniyle otelden çıkartılırken onu tartaklayan bir kişinin fotoğrafları yayımlandı.

Gazeteler, “provokatör” olarak nitelendirdikleri bu kişinin Belediye Başkanı Karamollaoğlu olduğunu öne sürdü. Karamollaoğlu, yangını başlatan kalabalığı azmettirdiği iddialarını hiçbir zaman kabul etmedi.

İlerleyen günlerde fotoğraflarda görülen ve halka “Gazanız mübarek olsun” sözlerini sarf eden kişinin Sivas Belediye Meclisi’nin Refah Partili üyesi Cafer Erçakmak olduğu ortaya çıktı.

Karamollaoğlu’nun sonraki yıllarda, baştan itibaren olayları yatıştırmaya çalıştığını ve ölümlere çok üzüldüğünü söylemekle birlikte olayları katliam olarak nitelememesi ve oteldekilerin pencereleri açmamalarını vurgulaması tartışmaya yol açtı.

Dava neden kapatıldı?

Süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Katliamı Davası 20 yılın ardından 13 Mart 2012’de mahkemenin davayı zaman aşımı nedeniyle düşürmesiyle kapandı.

Aralarında katliamda yakınlarını kaybedenlerin aileleri başta olmak üzere, sivil toplum kuruluşları ve partiler “insanlık suçlarında zaman aşımının kaldırılmasını” talep etti ancak talepleri bir karşılık bulmadı.

Mahkeme Başkanı, “İnsanlık suçunda zaman aşımı olmaz ama bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil sivil oldukları için davanın düşmesine karar verilmiştir” dedi.

Karar üzerine dönemin başbakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içeride olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı” dedi. Erdoğan kararı ayrıca, “İdam kalktığı için 33 kişi ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum oldu. Bunlar hep gözden kaçıyor. Hedef saptırılıyor” diyerek yorumladı.

Erdoğan Sivas davasında mağdurlar olduğunu söyleyerek, “Sivas’a birçok gidişimde babalarının haksız yere, herhangi bir taksiratı olmadığı halde idama mahkum edildiği için ağlayan 15, 18, 19 yaşında kızlar var. Bunları göz ardı etmek suretiyle tek tarafa siyasi bir servis yapmayı doğru bulmuyorum. Gidip Ankara Adalet Sarayı’nın önünde gösteri yapmak suretiyle belli bir ideolojinin borazanlığını yapmanın doğru olduğuna inanmıyorum” diye konuştu.

Katliamın yaşandığı Madımak Oteli’ne ne oldu?

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği gibi Alevi örgütleri başta olmak üzere, her yıl olaylarla ilgili anma programı düzenleyen kurumlar, otelin ‘Utanç Müzesi’ olmasını talep ediyor. Ancak bu talep bugüne kadar hükümetler tarafından kabul edilmedi.

Katliamı takip eden yıllarda otelin girişinde bir kebap lokantası açıldı. Bu, mağdur yakınlarının tepkisine yol açtı. Lokanta, tepkiler ardından 2009 yılında taşındı.

Otel ise kamulaştırıldı, yenilendi ve 2011’de Bilim ve Kültür Merkezi olarak kullanıma açıldı.

Merkezdeki anı köşesine, olaylarda ölen 33 aydın, iki otel görevlisi yanında iki göstericisininde adı yazıldı. Listede iki göstericinin de adının yer alması, katliam mağduru ailelerin tepkisini çekti.

Sivas anmalarını düzenleyen kurumlar özellikle her yıl 2 Temmuz’da “Utanç Müzesi” taleplerini yineliyor.

[TR724] 2.7.2019

Arı-böcek-sivrisinek sokmalarına karşı alınması gereken 10 önlem

Havaların ısınmasıyla arı, kene, böcek ve sivrisinek ısırıkları özellikle çocukların sağlığını tehlikeye atıyor. Yaz aylarının keyfini ailece çıkarmak isteyen kişilerin bu konuda dikkatli olması büyük önem taşıyor. Çocuk Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İsmail Yıldız, sık görülen böcek ve sinek sokmalarına karşı alınması gereken tedbirleri ve ısırma durumlarında yapılacakları şöyle sıralıyor:

Arının soktuğu bölge temiz tutulmalı ve kaşınmamalı

Yaz aylarında sıklıkla bal, sarı yabani ve iri arı sokmaları görülür. İri arılar, küçük olan sarı yabani arılardan daha tehlikeli olabilmektedir. Nefes borusu, göz kapağı ve ağız içinde gerçekleşen arı sokmaları ciddi risk taşır. Arı sokması sonrası ağrı, şişlik ve kızarıklık olsa da nadiren bulantı, kusma, baş dönmesi yapabilir. Eğer bu belirtiler varsa hemen doktora gidilmelidir.

Böcek ısırmaları yaklaşık 7 gün içinde kayboluyor

Böcek sokmalarında küçük kaşıntılar olabilir. Bunlar genellikle 24 saat içinde kaybolurlar. Bazen de 2 gün içinde ortaya çıkan kızarıklık ve kabartılar olabilir. Bunların iyileşme süresi ise 7 günü bulabilmektedir. Böcek sokmaları sonrası ürtiker yani kurdeşen ve anjioödem tabloları da gelişebilir. Ödem, ses kısıklığı, nefes darlığı, şokla birlikte dolaşım bozuklukları olursa en yakın hastaneye başvurulmalıdır.

Kene ısırdıktan 3 gün sonra belirtiler görülüyor

Keneler, 5 mm-1.2 cm boyunda, yassı-oval şekilli, 5-6 adet bacağı bulunan, kırmızı-kahverengi, uçamayan ve sıçrayamayan parazitlerdir. Daha çok sık otların ve çalıların bulunduğu yerlerde ve hayvan barınma alanlarında görülürler. Nisan – Ekim aylarında aktif olan kenelere karşı dikkatli olunmalıdır. Bir kene ısırdıktan ortalama 3 gün içinde belirtiler ortaya çıkmaya başlar.

Arı-böcek ve sivrisinek sokmalarına karşı alınması gereken 10 önlem

1.Böcek alerjilerinin tedavisinde öncelikle böceğin iğnesi deride kalmışsa, zehir kesesi sıkılmadan çıkarılmalıdır.

2.Sokma sonrası hemen bir sağlık kuruluşuna başvurularak, uzman yardımı alınmalıdır.

3.Koruyucu önlemler gereklidir. Bahçede veya yeşil bir alanda zaman geçirilecekse uzun çorap ve mutlaka ayakkabı giyilmelidir.

4.Evin çevresinde bulunan arı kovanları kaldırılmalı veya imha edilmelidir.

5.Şekerli ve açık gıdalara yaban arıları gelebileceğinden bunlar kapalı olarak saklanmalıdır.

6.Arı alerjisi olan çocuklara parlak ve çiçekli giysiler giydirilmemelidir.

7.Arı alerjisi olan çocuklar için aileler yanında otomatik epinefrin enjektörü (epi-fen) taşınmalıdır.

8.Tehlikeli reaksiyonlarda hemen iğne yapılmalıdır. Böcek alerjilerinden özellikle arı alerjilerinde aşı tedavisi uygulanabilir. Bu tedavi, hastanede uygulanmalıdır.

9.Sivrisinek ısırıklarından korunmak için; cibinlik kullanılmalı, ultrasonik veya solar, bitkisel ve optik sivrisinek kovucular kullanılabilir.

10.Sivrisinekten korunmak için lavanta, kekik, nane, tarçın ve sarımsak gibi birçok bitkiden yararlanılmıştır. Örneğin; lavanta yağı kullanılması sivrisineklerin vücuda yaklaşmasını önlemektedir.

[TR724] 2.7.2019

Erdoğan, yeni partiden ‘garanti’ mi aldı? [İlker Doğan]

AKP’nin 23 Haziran İstanbul seçimlerinde hezimete uğraması yeni parti hazırlıklarını da hızlandırdı. İddialara göre Ali Babacan ve Abdullah Gül, yeni partiyi büyük ihtimalle sonbaharda kuracak. Erdoğan’ın ‘suç’ defteri kabarık! Artıgerçek yazarı Ahmet Nesin, 13 Mayıs 2019’daki yazısında, Erdoğan’ın ‘Türkiye’de yargılanmamak üzere bir garanti istediğini, o garantiyi aldığında emekli olacağını’ yazmıştı. Erdoğan’ın malum sona doğru hızla ilerlediği açık. Şimdi akıllardaki soru şu; Gül ve Babacan, Erdoğan’a ‘yargılanmama’ garantisi verdi mi?

23 Haziran İstanbul seçimleri gösterdi ki AKP iktidarı için süreç hızlandı. Özellikle son 5 yıldır hukukun canına ot tıkayan ve tek adam rejimini adım adım inşaa ederek ‘Anayasa’yı ihlal ve ‘vatana ihanet’ suçu dahil (PKK’ya yönelik operasyon yapmayın talimatını verdiğini bizzat kendisi itiraf etmişti) onlarca suçu defalarca işleyen Erdoğan’ın kaçacak yeri yok. Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik ‘soykırım’ ve ‘işkence’ suçlarının da sorumlusu Erdoğan’dan başkası değil. Uluslararası mahkemelerin konusu olan AKP iktidarının IŞİD’le kirli birlikteliğini ve Suriye’de muhaliflere TIR’larla gönderilen silahları saymıyorum bile!

‘İŞLER’ ERDOĞAN’IN KONTROLÜNDEN ÇIKTI

‘Erdoğan’ın kaybedeceği bir seçime girmeyeceğini’ düşünenlerden(d)im. Ancak öyle olmadı. 23 Haziran akşamı seçim sonuçları belli olduktan hemen sonra A Haber’de konuşan bir araştırma şirketi sahibi, yüzde 6-7’lik bir fark olduğunu Nisan ayında Binali Yıldırım’a (dolayısıyla Erdoğan’a) sunduklarını söyledi. Ancak seçim iptal edilmedi. Bu sonuç bize işlerin artık Erdoğan’ın kontrolünden çıktığını gösteriyor!

AHMET NESİN: YARGILANMAMA GARANTİSİ İSTİYOR

Recep Tayyip Erdoğan çaresiz ve köşeye sıkışmış durumda. En büyük korkusu yargılanmak. Zira günah/defteri çok kabarık. Kaybedeceği şeyler çok fazla. İktidardan kontrolsüz bir şekilde düşerse, sadece kendisinden değil 7 sülalesinden hesap sorulacağını çok iyi biliyor. Bu konuyla ilgili Ahmet Nesin, Artıgerçek’te 13 Mayıs’ta bir yazı kaleme almıştı. Söz konusu yazıda Nesin, Erdoğan için, “Türkiye’de yargılanmamak üzere bir garanti arıyor artık, o garantiyi aldığında, emekli olur ve aynı Kenan Evren gibi Edirne sınırından çıkmamak kaydıyla köşesinde oturur.” diyordu.

TEK DERDİ; ‘PAÇASINI KURTARMAK’

23 Haziran’dan sonra yeni parti iddiaları ayyuka çıktı. Eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan’ın geçtiğimiz günlerde Erdoğan’la bir araya gelerek, kendisine bir rapor bile sunduğu ileri sürüldü. İddiaya göre Babacan, yeni parti konusunda da Erdoğan’la görüşmüştü. Önceki gün Reuters’a konuşan eski bir danışması ise Babacan’ın, Abdullah Gül’le birlikte yeni partiyi büyük ihtimalle sonbaharda kuracağını açıkladı.

YUMUŞAK GEÇİŞ DÖNEMİ!

AKP, malum sona doğru hızla gidiyor. Artık bu noktadan sonra partiyi kurtarmanın mümkün olmadığını Erdoğan da biliyor. Tek derdi, ‘paçasını’ kurtarmak. O nedenle alternatifin de kendisinin kontrolünde, en azından ‘kendisine yakın’ birileri olmasını istiyor. Zira CHP iktidara gelirse Erdoğan’ın bütün hukuksuzlukları, yolsuzlukları vs. ortaya saçılacak. Yeni parti kurucularının Erdoğan’a ‘yargılanmama garantisi’ verip vermediğini bilmiyoruz. Ancak, ilerleyen günlerde Erdoğan’ın yeni partiye karşı tutumuna bakarak bir çıkarımda bulunabiliriz. Şu ana kadar oldukça sessizdi…

[İlker Doğan] 2.7.2019 [TR724]

Euro Türkler hem parayı kıstı hem izin anlayışını değiştirdi [Hasan Cücük]

Yine bir izin sezonu geldi çattı. Avrupa’da okulların tatil olmasıyla yüzbinlerce Türk, anavatan yolunu tutmaya başladı. Yıllar geçtikçe gurbetçilikten ‘Euro Türkler’e evrilenlerin tatil anlayışı da değişti. İlk kuşak için izin demek, geride bıraktıklarıyla hasret gidermekti. Yeni nesil için ise, Türkiye demek daha çok deniz, kum, güneş olarak tanımlanan güney sahilleri oldu. Değişen sadece izin anlayışı olmadı. Avrupa’da yaşayan Türklerin, Türkiye’ye gönderdiği para miktarı da önemli ölçüde azaldı.

Yıllar önce Avrupa’ya misafir işçi olarak gelen Türkiye kökenli göçmenler, istihdam açığını kapatarak Avrupa’nın birçok ülkesinde ekonomiyi canlandırmakla kalmamış, anavatana gönderdikleri paralarla da özellikle 1970’lerde yaşanan ekonomik darboğazdan çıkışta etkin bir rol oynamıştı. İlk yıllarda gurbetçilerin neredeyse tamamı, zaman zaman temel ihtiyaçlarından bile tasarruf yaparak Türkiye’deki yakınlarına para gönderiyordu. Göçün 60. yılının geride bırakmaya hazırlandığımız günümüzde ise bu durum hızla değişiyor. Yapılan araştırmalar, gurbetçilerin memlekete gönderdikleri paranın giderek azaldığını gösteriyor. Diğer bir ifade ile Avrupalı Türklerin memleketle ekonomik bağları hızla kopuyor.

Dünya Bankası tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir rapora göre, yurtdışında yaşayan farklı milletlerden göçmenlerin memleketlerine gönderdikleri para miktarı her geçen yıl artıyor.  Öyle ki Tacikistan (yüzde 47), Liberya (yüzde 31), Kırgızistan (yüzde 29) gibi ülkelerde yurt dışında yaşayan vatandaşlardan gelen para miktarı gayri safi milli hasıla içinde ciddi bir oran teşkil eder hale geldi. Dünya Bankası’nın değişik ülkelerde faaliyet gösteren bankalardan aldığı bilgilerle OECD verilerini esas alarak hazırladığı rapora göre; Hindistan, Çin ve Filipinler en fazla para gönderilen ülkelerin başında geliyor. Dünya Bankası uzmanlarına göre, dünya genelindeki göçmenler tarafından kayıtdışı olarak anavatana gönderilen paranın miktarı 300 milyar dolardan fazla.

Dünya genelinde yaşanan artışa rağmen Türkiye kökenli göçmenlerin anavatana gönderdikleri para miktarı her geçen yıl azalıyor. Gurbetçiler, 1970 ile 2000 yılları arasında  yurtdışından gönderdikleri paralarla ülke ekonomisine çok ciddi katılarda bulunuyordu. Gurbetçiler tarafından Türkiye’ye gönderilen paranın artması uluslararası para transferi yapan Western Union ve Money Gram gibi kuruluşlar arasında rekabet oluşmasına neden olmuştu. Bu kuruluşlar, hazırladıkları Türkçe kampanyalarla gurbetçilerin ilgisini çekmeye çalışıyordu. Ancak gurbetçilerin aynı katkıyı günümüzde de sürdürdüğünü söylemek çok zor. 1998’de yurtdışında yaşayan 2,8 milyon gurbetçi, Türkiye’ye 8,2 milyar dolar para göndermişti. Günümüzde Türkiye kökenli göçmen sayısı neredeyse 2 kat artmasına rağmen gönderilen para miktarı ancak 1,5 milyar dolar civarında bulunuyor.

Peki, ne olmuştu da Türkiye kökenli göçmenler memlekete para göndermekten vazgeçmişti. Söz konusu araştırmada işaret edilen düşüşün temel nedenleri neler? Bunu anlamak için Türkiye kökenli gurbetçilerin Avrupa’daki ‘göç’ serüvenine derinlemesine bir bakış şart. Zira yıllar evvel Avrupa’ya misafir işçi olarak gelen nesil ile Avrupa’da doğup büyüyen yeni nesil sosyo-ekonomik olarak birbirinden oldukça farklı bir profil çiziyor. İlk nesil her ay düzenli olarak Türkiye’ye para gönderiyordu. Yeni neslin ise tatil yaptığı otele ödediği para dışında Türkiye ile herhangi bir ekonomik bağı kalmadı. Bunda elbette sosyal ve kültürel bağların da zayıflamasının büyük etkisi var.

Diğer taraftan gurbetten memlekete akan paranın azalmasını Avrupa’daki Türkiye kökenli göçmenlerin ekonomik durumunun eskiye nazaran daha kötü olmasına bağlamak da doğru değil. Zira Avrupa’daki Türkiye kökenli göçmenlerin ekonomik durumu eskiye nazaran daha kötü değil. Son yıllarda yapılan birçok araştırma, Avrupa’daki Türkiye kökenli girişimci sayısının ve bu girişimcilerin Avrupa ekonomisine sağladığı katma değerin hızla arttığını gösteriyor. Halihazırda Avrupa’da faaliyet gösteren Türkiye kökenli girişimci sayısının 150 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu girişimcilerin yıllık toplam cirosu ise 60 milyar Euro’nun üzerinde. Dolayısıyla Avrupalı Türklerin ekonomik olarak her geçen yıl daha iyi bir seviyeye geldiği ortada.

Türkiye’ye gönderilen paranın azalmasında geçmişte Avrupa’da yaşayan binlerce gurbetçiyi dolandıran holdinglerin oluşturduğu güven bunalımının da büyük etkisi var. Avrupa’da ‘holdingzedeler’ olarak bilinen binlerce gurbetçi Türkiye’de herhangi bir kuruma yatırım yapmak istemiyor. Diğer bir ifade ile sütten ağzı yanan holdingzede gurbetçiler yoğurdu üfleyerek yiyor. Holdingzede krizinin akabinde TBMM’de kurulan Araştırma Komisyonu’nun 300 sayfalık raporuna göre, 42’si tabela holdingi olmak üzere toplam 62 holdingin 150-200 bin kişiyi 5 milyar Euro civarında dolandırdığı tahmin ediliyor. Bu rakamın çok daha fazla olduğunu savunanlar da var.

Kısacası artık Euro Türkler hem parayı kıstı hem izin anlayışını değiştirdi. İlk kuşağın tersi bir durum var artık. O yüzden adı gurbetçiden, Euro Türk oldu. İlerleyen yıllarda tatil için Türkiye’ye gidenlerin sayısında da büyük azalma olacağı tahmini bir kehanet olmayacaktır.

[Hasan Cücük] 2.7.2019 [TR724]

Sayıyı artırmayın, bakanlıkların hepsini kapatın [Semih Ardıç]

31 Mart Mahallî İdareler Genel Seçimi ile 23 Haziran “güreşe doymayan pehlivan” seçimi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) halk desteğini kaybetmeye başladığının noter tasdikli onayı gibi oldu.

Oylardaki düşüş dramatik. 85 gün ara ile 2’nci defa İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen İmamoğlu, 23 Haziran’da AKP’nin kalesi sayılan ilçelerden Eyüp Sultan, Zeytinburnu, Fatih, Üsküdar, Bayrampaşa ve Bahçelievler’de AKP’ye fark attı.

AKP, müttefiği Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile girdiği son seçimde 100 geçerli oydan 45’ini alabildi.

4 MİLYONDAN FAZLA SEÇMEN AKP GEMİSİNİ TERK ETTİ

24 Haziran 2018’de yapılan Partili Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde Erdoğan’ın MHP destekli aldığı oy yüzde 52 idi. Bir senede 700 baz puan (yüzde 7) oy kaybetti Cumhur İttifakı.

Bir başka ifade ile 4 milyondan fazla seçmen, tarz-ı siyasetini hatalı, eksik ya da başarısız bulduğu AKP-MHP bloğunu cezalandırdı.

Daha çarpıcı bir veri daha var: İktidara geldiği 2002’den bu yana Erdoğan’a verilen destek en düşük seviyeye geriledi. AKP, 23 Haziran’da yüzde 33’e kadar geriledi.

Kan kaybı bu kadar bariz. Zira 2018 yılı ağustos ayından bu yana kur, faiz, enflasyon artışı yüzünden darbe üstüne darbe yiyen ve son zamlarla sabrı iyiden iyiye taşan vatandaş krizin fâili olarak AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı görüyor.

Güya başkan seçilince dolar ve faiz düşecekti!

İBRET ALMADIKLARI AŞİKÂR

Erdoğan ile müttefiği MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin sandıktan çıkan neticeden ibret alması beklenirdi.

İlk beyanlar ibret almak bir tarafa, halkın aklı ile alay etmeye devam ettiklerini gösteriyor. Bizzat krizin müsebbibi olan başkanlık sisteminde bakanlık sayısı artırılacakmış.

Halihazırda şu bakanlıklar var: Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Çalışma Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı.

BAKANLARIN İSMİNİ BİLEN VAR MI?

Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak ile önüne gelen herkese “artistlik yapma!” diyen hakaret rekortmeni İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun haricinde kaç bakanın ismini sayabilirsiniz?

Lağvedilen parlamenter sistemde kabine başbakan, üç başbakan yardımcısı ile 26 bakandan müteşekkildi.

Erdoğan’ın kurduğu Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin ilk kabinesinde 16 bakan vazife aldı. Erdoğan, yardımcısı Fuat Oktay ve 16 bakan, Türkiye’ye bir yılda tarihin en ağır krizine sürükledi.
Bir senelik hazin tecrübenin akabinde sisteminin özü itibarıyla demokratik olmadığını halk idrâk etti etmesine de Erdoğan hiç oralı değil.

Mevcut sistemde bakan sayısı 16 değil de 36 olsa yine netice değişmezdi. Zira bakanlar Erdoğan’ın nazarında vitrin süsünden ibaret. Erdoğan karar veriyor, 16 bakan harfiyen tatbik ediyor.

AKP teşkilatları bile tek adamlıktan müşteki. Teşkilatla bakanlıklar arasında fizikî bağ kalmadı. Bakanlar bin küsur odalı Saray’da Erdoğan’ın ağzının içine bakıyor.

TBMM’NİN HÜKMÜ KALMADI

Erdoğan’ın inşâ ettiği rejimde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte devletin merkezine yerleştirilen ve 100’üncü senesini doldurmak üzere olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) de noterlik rolü biçildi.

Saray’da yazılan kanun teklifleri taraflarla müzakere edilmeden, muhalefetin görüşüne müracaat edilmeden MHP desteği sayesinde jet hızıyla onaylanıyor.

Kanun kuvvetinin, adlî denetimin Erdoğan’ın fermanlarına tabi kılındığı mevcut sistemde bakan sayısını artırmak yeni teşkilatlanma masrafından başka bir işe yaramayacak.

Üstelik bakan, yardımcıları, merkez ve taşra teşkilatı, logo, tabela, bina ve makam arabası derken masraflar kabaracak ve bütçedeki kara delik büyüyecek.

BAKANLIKLARIN HEPSİ KAPATILSIN

Erdoğan, Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etmeye devam ettiği müddetçe ne bakanlara ne de strateji ve siyaset kurullarına ihtiyaç var.

Bakanlıkların hepsi kapatılsın. Nasıl olsa düzen değişmeyecek. 16 bakanlık vardı da ne değişti? Milletin hangi yarasına merhem oldular.

Adalet Bakanlığı adaletsizlik tevzi merkezine, Çevre Bakanlığı çevre katliamına kılıf bulma merciine ve Hazine Bakanlığı da halktan toplanan vergiler için kara deliğe dönmedi mi?

TARIM BAKANLIĞI İTHALATTAN BAŞKA NE İŞE YARADI?

Tarım ve Orman Bakanlığı çiftçiyi bitirmedi mi?

Çiftçi ateş pahası mazot, gübre, ilaç ve tohum yüzünden kan ağlarken, Türkiye sadece 2018’de 2,5 milyar TL’yi menşei sır gibi saklanan on birlerce ton kırmız et ve canlı hayvanın ithal edilmesi için ödemedi mi?

Fransız, Sırp, Rus, Brezilyalı ve Arjantinli besiciler Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli’ye ne kadar teşekkür etse azdır. Sayesinde et fiyatı yükseldi, cepleri para gördü.

İthalat için bakanlık kurmaya lüzum var mı?

Erdoğan hepsinin yerine düşünebilecek ve en teknik mevzuda dahi tek başına karar verebilecek kapasiteye sahip(!) Bahçeli ile ikisi karar alsın ve bütün bakanlıkların kapısına kilit vursun.

Erdoğan başka mevzuda çok iyi rol yapabilse de yetkileri dağıtmış, “adem-i merkeziyetçi ve demokrat” başkan rolünde hiç başarılı değil.

[Semih Ardıç] 2.7.2019 [TR724]

Aslında hepimiz biriciğiz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Her yazımda, hiçbir ayrıma gidilmeden mağdur edilen vatandaşların sorunlarının ele alınması gerektiğini savunuyor, empati kurmayı salık veriyorum. Sadece kendinden olanların haklarının savunulmasının etik bakımdan çık sorunlu bir pozisyon olduğunu ifade ediyorum. Kim olursa olsun, yasalarla tanımlanmamış bir “suç” işlediği ileri sürülerek takibata alınan ve zulme uğratılan insanların haklarını savunmak zorundayız.

Şiddete başvurmak veya şiddete övgü dışında her fikir savunulabilir. İçinde şiddete övgü olmayan her düşünce serbesttir. İnsanlar eleştiri haklarını kullanır, Türkiye’nin anayasası ve siyasal sistemi de, hükümetinin icraatları ve politika tercihleri de dâhil olmak üzere, istisnasız her şeyi tenkit edebilir. Bu, düşünce ve ifade özgürlüğünün özüdür.

Bu haktan yararlanırken keyfi şekilde, fabrikasyon gerekçelerle kim engelleniyorsa engellensin, engellemenin amacı ne olursa olsun, hangi grup ya da düşünceye dâhil olan insanlar tarafından yapılırsa yapılsın, her türlü ifade özgürlüğünün yanında yer alınmalıdır.

Cevheri Güven’in benim 27 Haziran 2019’da TR724’te yayınlanan “Birey ve İlkeleri” yazıma cevaben kaleme aldığı yazısını büyük bir ilgiyle okudum. Polemiğe ve diyaloğa, tez-antitez-sentez diyalektiğinin doğurganlığına inanan bir insan olarak, sevgili Güven’in yazısını çok önemsiyorum. Hiç birimiz mükemmel değiliz. Ayrıca gazete için yazılan köşe yazıları da düşüncelerimizi geniş olarak dile getirme olanağını vermiyor. Birçok ayrıntı böylece dikkate alınmıyor. Özet asla gerçeğin net bir yansıması olamıyor. Bu cevap yazısı, benim yazımda boşlukta kalan bazı noktalara yoğunlaşma fırsatı veriyor bana. Yazarken kast edilenle, okurken algılanan arasındaki farkın nedeni olan tüm kusurlar yazara aittir. Burada da böyledir. Sürç-i lisan eden ben olduğuma göre, Sayın Güven’in yazısında dillendirdiği bazı haklı eleştirilere – ve benim sürç-i lisanımdan kaynaklandığı muhakkak olan bazı yanlış anlamalara – yanıt vermem gerekiyor.

“Devlet/diktatör/rejim hedef aldığı her grubu farklı biçimlerde ezer” diyor Cevheri Güven. Katılmakla beraber, ezenin aynı devlet olup olmadığı konusunda çok emin değilim ben! Çünkü tüm hatalarına ve eksikliklerine karşın, 1999-2011 yılları arasında gerçekleşen AB uyum politikasının iç politikanın ana dinamiğini oluşturduğu yıllardaki Türkiye devleti ile, bu devletin 2015’te mutlak olarak son bularak yerine anayasasına ve yasalarına uymayan bir rejimin geçtiği “Yeni Türkiye”, aynı devletler değil. Evet, 1970’lerde ve 1980’lerde Marksist sola ve kısmen de milliyetçi sağı ötekileştiren ve takibata alan devlet, faşizan politikalar izledi. Yüzlerce kötü muamele, işkence, infaz var bu dönemlerde gerçekleştirilen. Yine 1980’lerin sonlarından itibaren Kürt ayrılıkçılığının silahlı bir örgüte dönüşerek terörizm metoduna başvurmaya başlamasıyla beraber, doğrudan PKK’lı olmayan ama bu harekete yakın olan kesimlere büyük baskılar ve ağır insan hakları ihlalleri yapıldı. Buna şüphe yok.

Sayın Güven, yazısında zaten yeterince açık bir biçimde ve somut örnekler vererek Türk devletinin nasıl bir zulüm makinesi olduğunu bize gösteriyor. Hiç bunları es geçebilir miyiz? Mesela Encü Ailesi’nin başına gelenleri bir örnek olarak veriyor, haklı olarak. Roboski bir yaradır. Roboski’de olanlar, bugünkü rejimi hazırladığını düşündüğüm dinamiklerle aynı yönde olan gelişmelerdir. “Uludere’de TSK bombardımanıyla çok sayıda ferdini kaybeden aile, yapılanlara sessiz kalmadı. Sonra ne mi oldu? Basın açıklaması yapan, sosyal medya paylaşımı yapan Encü soy isimli kim varsa tutuklandı, gözaltına alındı, işkence gördü” diyor. İçim acıyor. Yine HDP’lilere yapılan takibatlar, Güven’lerin başına gelenlerle aynı çerçevede değerlendirilmesi gereken ve belli bir sistematik içeren takibat politikaları. Bu bağlamda Sayın Güven Dilan Ablay’dan (HDP Ceylanpınar Belediye Meclis Üyesi) ve ailesinden bahsediyor. Polisin daha geçen hafta bu ailenin evlerini bastığını, duvarları kepçeyle yıkarak bahçelerindeki nar ağaçlarını köklerinden sökerek yok ettiğini, bunun gerekçesinin de bahçede tünel aramak olduğunu yazıyor. Sahne gözümün önüne geliyor, burnumun direği sızlıyor.

Bunlardan çok daha fazlası oldu, oluyor şüphesiz. Asla acıları karşılaştırma niyetim yoktu, “Birey ve İlkeleri” yazısını yazarken. Bu yazıları okuyanlar bilir, Kürtlerin başına gelenleri, yapılan haksızlıkları, asimilasyon politikalarının yanlışlığını o kadar sıklıkla işledim ki yazılarımda! Selahattin Demirtaş’ın, onlarca Kürt milletvekilinin, yüzlerce Kürt belediye başkanı ve belediye meclis üyesinin hukuksuzca görevlerinden alınmasını ve derdest edilmelerini onlarca kez yazdım. Uğradıkları haksızlıkların ve hukuksuzlukların gündeme gelmesini sağlamaya çalıştım. Zaten Barış Akademisyeni olarak, imzaladığım metnin de arkasındayım. Enteresandır, ben hiçbir yazımı bir grubun sözcüsü veya mensubu olarak yazmıyorum. Belki Cevheri Bey’in dikkatinden kaçmış olabilir, ama yazılarımda Gülen Cemaati’nin sorunlarını önceleyen, diğer mazlumların sorunlarını es geçen bir tutumum asla olmadı. Köyleri boşaltılan Kürt köylülerinin, oğullarına ve kızlarına diledikleri adı veremeyen Kürt anne-babaların, Güneydoğu’da bir kış gecesi üzerinden paltosunu çıkartması anons edilen, sonra “bacaklarını göreyim” diyen sesin temsil ettiği faşizan rejimin sesi oldu bu köşe. Bana verilen bu köşeyi, herkese adilane dağıtmaya gayret ettim, Aylin ve Deniz’e (kendi çocuklarıma) gösterdiğim ihtimamla! Kendim Gülen Cemaati mensubu veya gönüllüsü değilim, Kürt de değilim. İnsanım ama! En azından insan olarak kalmaya gayret ediyorum, her gün – ve yazılarımı yazarken de tümüyle bu kıstas-kriterlerle, bu ilkelerle hareket ediyorum. Cevheri Bey değerli bir kalem! Onun benim yazımın eksiklerine dikkat çekmesi onurdur. Ve onun yazdığı eleştirilerden sonra benim daha gür bir sesle “herkes için adalet!” diye haykırmam gerektiği ortaya çıkmıştır. Çünkü demek ki bu tutumumu yeterince ortaya koyamamışım!

Bugün Türkiye’de darbe dönemlerinden bile daha anti-demokratik ve kendi hukukundan kopuk bir “devlet” var. Tırnak içine almadan devlet yazamayacak duruma geldik! Türkiye her türlü yanlış uygulamalarına karşın devlet müessesesinin bu denli ortadan kalktığı bir döneme şahitlik etmedi yakın dönemde. Burada söz konusu olan yapılan uygulamalar değil, onların kapsama alanıdır. Evet, Kürtlerin köyleri boşaltılmıştır, evet Kürt köylülerine insan dışkısı yedirilmiştir. Evet, Kürtlerin varlıkları inkâr edilmiş, dilleri ve kültürleri yok sayılmıştır ve tüm bunlar sistematiktir, soykırımdır. Fakat devlet bunları yaparken PKK diye bir terör örgütünün de Türkiye’de yaptığı travmayı düşünmemek, bunu hesaba katmamak etik olmaz. Türkiye’deki tüm insan hakları ihlalleri yanlıştır, savunulamaz. Fakat PKK’nın terörist saldırılarının devletin bu faşizan politikalarına meşruiyet devşirdiği bir gerçektir. Bakın, devletin yaptıkları PKK yüzünden meşru olmuştur demiyorum! Dediğim, devletin “cevap veren” konumunda olmasının, yaptığı hak ihlallerinde halk bazında belli bir tepkisel meşruiyet tutumu olanağını vermesidir söz konusu olan. PKK, şiddeti seçmiş bir terör örgütü. Tüm NATO ve AB üyesi ülkeler de PKK’nın bir terör örgütü olduğunu resmen kabul ediyor. PKK geçmişte polisi, askeri, okulları, yolları, fabrikaları, alışveriş merkezlerini, kamu personeli ve sivilleri hedef alan binlerce saldırıda bulundu. Bunlar gerçekler. Bu durumda, özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde OHAL uygulamasına çanak tutulmuş oldu. Ve Kürtler arada kalarak en büyük eziyetlere maruz kaldılar. Bu durum devleti meşru ve haklı kılmaz. Ama PKK’nın da bu çatışmada bir taraf olması gerçeği değişmez.

Bugün kamudan ihraç edilen 170,000 civarı insan var. Bu insanların yüzde birinin bile 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile alakaları yok. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 15 Temmuz sonrasında 511,000 (beş yüz on bir bin!) kişi gözaltına alındığını beyan etti. Resmi rakamdır ve korkunçtur bu itiraf! Bu insanların yaklaşık 80,000’i halen hapiste. Net rakamları bile ortada yok. O nedenle yuvarlak rakamları yazıp çiziyoruz. Bu bile tek başına yaşanan iğrenç zulmün boyutlarının ne denli astronomik olduğunu gözler önüne seriyor. Bu insanlar “FETÖ” denen, olmayan bir “terör örgütü” ile iltisaklı oldukları iddiasıyla zulme uğratıldı. Bu insanların eşleri, anne-babaları, çocukları da zulme uğratıldı, uğratılmakta! Yarım milyondan fazla insan! Gözaltına alınmış! Yani her aile dört kişilik olsa (eş ve iki çocuk) bu sayı 2,000,000 (iki milyon) eder. Anne-babalarını da katarsak eğer, 3,000,000 (üç milyon) eder! Burada dikkat çeken mesele, bu üç milyon insanın içinde darbeye karışanların oranının yüzde birin bile altında olmasıdır.

Türkiye devleti, izanını en fazla yitirdiği dönemlerde bile, Kürt vatandaşları ile PKK’lıları en azından retorik düzeyde ayırma gereği hisseti. Kürt vatandaşların son otuz beş yılda devlet tarafından ciddi mağduriyetlere uğratıldıkları doğrudur. Utanıyorum ben zavallı Kürt kardeşlerimin yaşamak zorunda kaldıkları bu korkunç zulümlerden dolayı. Ancak itiraf etmem lazım ki, bu süreçte iç hukuk yolları en azından mevcut anayasa ve yasalar çerçevesinde işletildi. AİHM kararlarıyla zulme uğratılan ailelere tazminatları ve hak-itibar teslimleri yapıldı. Bugün bu iç hukuk yolu kalmış mıdır? Dürüst olalım ve bu soruyu yanıtlayalım! Selahattin Demirtaş gibi bir önemli ismin bile AİHM kararı uygulanmıyor! “FETÖ’cü” olarak kategorize edilen 3 milyon insanın sosyal soykırıma uğratıldıkları malum. Evet, acıdır, Kürtler köylerinden göç etmeye zorlandı, evleri yakıldı, ağır insan hakları ihlalleridir. Ama bir başka bölgeye gitmelerine izin verildi. O gittikleri yerlerde diğer insanların sosyal hakları neyse onlarda da aynı haklar vardı. Çocuklarını devletin okuluna yazdırdılar ve yine aynı faşizan eğitimi alsalar da o çocuklara “sen vatan haininin çocuğusun” denmedi. Bugün “FETÖ” kategorisinde olan vatandaşların gidebilecekleri hiçbir güvenli yer yok Türkiye’de.

Acıları mukayese etmeyelim. Ama kitlesel suçlamalara maruz bırakılan geniş kitleleri görmezden gelemeyiz. Şu an hiçbir sol gruba, Kürtlere veya başka bir sosyal gruba böylesi kitlesel bir müdahalede bulunulmuyor. Bu istatistiksel bir gerçek! Ancak! Bu gerçek diğer grup kimliklerinden dolayı aynı rejimden zulüm görenlerin zulmünü önemsememek anlamına mı gelir? ASLA! Her zulüm biriciktir. Ateş düştüğü yeri yakar. Ağlayan çocukların gözyaşları aynı değerdedir! Kürlerin mağduriyeti ile Cemaat mensuplarının mağduriyeti arasında fark yoktur. Anadolu’da her şeylerini (canları dâhil!) yitiren Ermenilerden, katledilen ve sürülen Pontus Rumlarından, Dersim katliamı sonrasında canlarını ve memleketlerini kaybeden mağdurlara, Varlık Vergisi kurbanlarından 6-7 Eylül’ün zulmünü görüp kaçan Anadolu insanına kadar her mağduriyet bizim mağduriyetimizdir, bizim için zulüm aynı zulümdür. Yine de bu, bugün kitleler halinde kolektif ve hukuksuz cezaya maruz bırakılan milyonları birincil sorun olarak görmemiz gerekliliğini değiştirmez. İkinci Dünya Savaşı’nda da zulme uğrayan 6,000,000 (altı milyon) Yahudi, örneğin aynı rejimce benzer zulümlere uğratılan Katolikler veya zihinsel engellilerden daha fazla akademik ve gazetecilik ilgi alanına girmiştir. Çünkü hedef alınan grubun niceliği boş verilecek ve görmezden gelinecek bir unsur değildir! Tek kişiyi katleden bir katilden daha çok seri katiller polisçe ve kamuoyunca daha fazla önemsenir. Bu, diğer kurbanların daha az önemli olduğu anlamına gelmez. Ancak işlenen suçun büyüklüğü bakımından bir fark vardır.

Kürtler, aynı Ermeniler gibi soykırıma uğratıldı (kimlik reddi ve asimilasyon uluslararası hukuk tanımlarına göre soykırımdır). Bu yarım yüzyıldan fazla zamandır Türkiye’de uygulanan bir devlet politikasıdır. İktidara gelen her parti bu uygulamaları devam ettirdi. AKP de sonunda bu devletlû tutumu benimsedi. Bugün Hizmet Hareketi de aynı kendisinden önceki kolektif cezalandırmaya ve sistematik takibata uğratılarak soykırıma tabi tutulan geniş gruplar gibi, bir soykırım suçunun kurbanı durumundadırlar. Bugün tüm şiddetiyle devam etmekte olan bu duruma odaklanmak, bu mağduriyetlere daha başka bir zaman diliminde uğratılmış olan Ermenilerle, şu görece çok daha az kitlesellik arz eden mağduriyetlerin hedefi Kürtleri önemsememek, onların yaşadıklarını daha az önemli bulmak anlamına gelmez. Esasında bu yaşananlar bize şunu öğretmelidir: Temel hak ve özgürlükleri benimseyen ve gücü kısıtlanmış, hukuka tabi kılınmış bir yürütmeyi sağlamak, her demokratın ana hedefi olmalıdır.

İstisnasız herkese hak ve hukuk diliyorum. Hiçbir ayrım yapmadan ve bir ön sıfat eklemeden, herkesin biricik evlatlarına kendi evlatlarıma dilediğim aynı mutlu ve iyi geleceği temenni ediyorum. Bu anlamda hepimiz biriciğiz inancıyla, yazımın başlığında da bunu vurguluyorum. Ve yazının sonunda bir kez daha muhtemel “sürç-i lisanlarımdan” dolayı özür diliyorum. Ben, bu satırları yazmama vesile olan Sayın Cevheri Güven’e buradan bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.7.2019 [TR724]

Peki öyle olsun, yiyin birbirinizi [Levent Kenez]

Şimdi mahkemeymiş, bütün siyasi sanıklara beraat verilmiş falan bırakalım bunları, şöyle bir durumla karşı karşıyayız:

Erdoğan’a gak dediği için hapis cezası alan 16 yaşındaki liselinin yaşadığı ülkede Erdoğan’a ana avrat sövmeyi bırakın, yargılanacaksından idama kadar her türlü tehditleri savuranlar, kasetlerini biz yayınladık daha elimizde yayınlamadıklarımız var diyenler serbest kalacak öyle mi? Zaten serbesttiler de tescillenecek beraatleri. Çıktıktan sonra kuzu gibi olup Erdoğan’a methiye düzmelerini, tatlı su muhalifliklerini ciddiye almayın cemaatten ne kadar nefret ediyorlarsa AKP’den de o kadar nefret ederler. Pek tabi Erdoğan da bilir bunu. Kendi darbe senaryona Marmaris’ten asker gelmeden 2 saat önce kaçış yazıp 15 dakika ile kurtuldum dersin de bu arkadaşlar olsaydı Aksaz’dan girip senin otelden çıkarlardı, ülkede yer yerinden oynarken torunla pek ders çalışamazdın. Enişteni bile senden önce alırlardı.

Trump’ın bu son arayışım rahibi yanımda istiyorum demesinden sonra neredeyse tek başına bir terör örgütü kadar suçlaması olan Amerikalı rahip ceza almasına rağmen elini kolunu sallayarak ülkeden gidecek, Merkel’le basın toplantısında yakında tahliye olur dendikten ertesi sabah Deniz Yücel tahliye olacak, özel uçakla gidecek ve sadece iki küçük örneğini verdiğim yargı, kendi insiyatifi ile Yargıtay’dan zaten mesajı içinde gelen dosyayı kendi başına kapatacak öyle mi?

Elbette hayır. Siz mahkemede falan beraat etmediniz. Koalisyon gereği, pazarlıkların bir gereği olarak davanız kapatıldı.

Kumpas dedikleri davaların hepsi bu şekilde kapanmıyor nedense. Erdoğan bazı davaları bunların tepesinde bekletiyor. Ama istanbul seçimlerinden sonra Ergenekon davasında bu gelişme koalisyon güçlerindeki güç dengesi adına elbette fikir verici. Ergenekon artık daha bir içten nerede kalmıştık demiştir.

Şimdilik bu kısım beklesin, buraya  geri döneceğiz.

Karşımızda yine şöyle bir durum var:

Yargıtay’da bozulup bazılarının davasının ayrılmasından sonra 235 sanığa düşen dünkü davayı ele alalım. 5 Ağustos 2013 tarihinde açıklanan ilk kararda 275 sanıktan vefat ve beraat edenler düşüldüğünde yaklaşık 250 kişi ceza almıştı. Rakamlar değiştiği için bunlara takılmayın. Bir dava var herkes ceza alıyor, dava yeniden başlıyor herkes beraat ediyor. Bu çok basit iki şeye delalet eder; ya dava sanıkların iddia ettiği gibi kumpastı ya da davanın üstü örtüldü ve kapatıldı. Herhalde bu kadar sanıklı davada herkesin ceza alıp, yine herkesin birden beraat etmesini bu şekilde yorumlamaya kimse itiraz etmez. Aynı şekilde bugün fetö davalarında ev hanımlarından öğretmenlere uydurma gerekçelerle herkesin minimum 6’a 3 alması gibi.

Ergenekon davası başlayana kadar muhteşem bir yargımız vardı da bu davaya gelince tökezlemedi. Güvenilir hukuk insanların işaret ettiği hatalara ve elbette gerçekten de derin devletle hiç ilgisi olmayan ya da dava konuları ilgili bir cürüm işlememiş olanlar olabilir. İlk kararda beraat eden 20 kişiden hariç olarak haksızlığa uğrayanlar da.

Bunları tornistana hazırlık için söylemiyorum tam tersine yer altından fışkıran cephaneliklerden dinci örgütlere sızan subayların yönlendirdiği eylemlere, Danıştay cinayetinden emirle açılan AKP kapatma davasına, misyoner cinayetlerinden mafya liderlerinin paşalarla kankalığına, elden ele dolaşan darbe planlarından Örnek’in günlüklerine gün gün yazdığı cuntacılığa, silah-bayrak üzerine yemin edip adam öldürmekten bahseden adamlardan Sedat Peker ve bilimum mafyavari tipin içinde yer aldığı lümpen genliğin örgütlenmesine, Cumhuriyet çalışma grubundan davanın içeriğindeki buraya almadığım onca şeye kadar bir tane bile örgütlü bir suç çıkmamış buna inanmamız bekleniliyor öyle mi?

Bu kadar masum tertemiz bir yapıydı da siz içerdeyken faili meçhuller bıçak gibi kesildi, terör eylemleri bitti bu da epey enteresan.

Bir de mahkeme görüntülerini yayınlayıp pehlivan hikayeleri anlatan arkadaşlara. Ne güzel mahkeme salonu öyle değil mi. Keşke düşmanlarınıza da böyle salonlar ayarlayabilseniz. Giren çıkan belli değil, başkana atarlananlar, tehdit savuranlar, 150 saat-72 saat savunma yapanlar. Gerçekten kumpas tabir edilen bir dava için oldukça çelişkili görüntüler.

Siyah bir transporterla alınıp 5 ay nerede olduğunuzun bilinmemesi, siz içerdeyken eviniz basılıp eşinizin de tutuklanmaması, yeni doğmuş bebeğinizin hapiste emeklememesi, ne sorguda ne cezaevinde hiç işkence görmemeniz, çoluğunuzun çocuğunuzun nehirde boğulmaması…Gerçi bunlar sizin projelerdi ben kime ne anlatıyorum ne yazacağımı da unuttum kaldı cümle öyle.

Ergenekon davasında beraatler bir şeyin sadece kronolojik tescili. Zaten belli bir karardı. Çok da şey değil. Ortak düşman ortadan kalkınca birbirlerini yemeye ne zaman başlayacaklar sorusuna, yakında cevabı sadece. Bakalım kim milli orduya kumpas kurmuş kim milli iradenin ırzına geçmiş. Yakında öğreniriz.

Genelde bu tür konulardaki hatırlatmayı yeniden yapalım. Mesele mili irade ise 27 Nisan’da hükümete muhtıra verenler hakkında neden bir dava yok?  Başbuğ ve adamları hükümet aleyhine web sayfası kurmaktan da yargılanıyor. İnternetten muhtırayı veren adam madalya aldı. Ne garip bir ülke ya ordu mevcut hükümeti karalamak için web sitesi kuruyor. Zulüm olmasa, masumlar yanmasa netfilix’i iptal et otur seyret  bunları.

Ergenekoncuların Atatürk makyajı ve Atatürkçülerin Ergenekon güzellemelerine yer kalmadı. Ülke bir kez daha kendisini tekrar edecek gibi duruyor.

Nasıldı o efsane, hani ihtiyaç diye Cumhuriyet’in ilk devrinde üretilen. Adı şimdi aklıma gelmedi. Koskoca Selçuklu ve Osmanlı’da kimsenin bilmediği. Hani bir Kurt dağda sıkışanlara yolu göstermişti, bakalım kurt şimdi nereye doğru yol alacak.

[Levent Kenez] 2.7.2019 [TR724]

Anayasa Mahkemesi suçüstü yakalandı [Aziz Kamil Can]

Hukuk uygulamamız, bağlı hakimler nedeniyle tarihe kara ve utanılacak bir dönem olarak geçecek hale geldi. Siyasetin ve idari gücün karşısında zayıf olan bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumakla görevli ve kuvvetler ayrılığı ilkesinde denge ve kontrol vazifesi üstlenen yargı organı adeta hayati fonksiyonlarını kaybetti. Adaletin yanında olmaktansa devletin, daha doğrusu devlete sahip olduğu düşündüğü birisine tasmalık yarışına girdi.

Hangi yargı başkanı ağzını açsa “en çok ben sana sadığım” mesajı ile zilletlik, onursuzluk ve acınası durumunu açığa vuruyor. Yargının ve baronun tepe noktalarını işgal eden bu insanlar, temel hakların uluslararası endekslerle yerlerde süründüğü ülkenin ve adaletin itibarini artıracaklarına, bir kemik bekledikleri efendilerinin gönlünü hoş tutma çabası içerisindeler.

Hiç utanmadan önlerine yüzde yüz gelecek mağduriyetler açısından önceden basın yoluyla veya kendi resmi sitelerinde açıklamalar yaparak görüşlerini belirtiyorlar.

Bu pervasızlığın en çok ortaya çıktığı yer ise Anayasa Mahkemesi Başkanı olmak için efendisine bağlılık yemini yaptığı konuşulan ve bu suretle en kıdemsiz üye olmasına rağmen AYM teamüllerine aykırı olarak bağlılık yemini nedeniyle Başkan seçilen Zühtü Arslan’ın temsil ettiği AYM olmuştur. Oysa bu insanlar hakları korumak adına anayasal yemin altına girmişlerdi. Gerçi bir değeri/kutsalı olmayan için yeminin de bir etkisi olmaz. Bu tipler güç döndüğü zaman en başta efendisine ihanet ederler.

Emir komuta zinciri içinde çalışan bu yapılar, kendi oluşturdukları suç örgütünün eylemlerini örtmek amacıyla Cumhuriyetin kuruluşundan bu yanı hatta Habil/Kabil olayından (bakınız on bin sayfayı aşan Selam Tevhid iddianamesine) itibaren meydana gelen tüm önemli hadiseleri Fetö diye ürettikleri yapı ve bu yapı içerisinde olduğunu söyledikleri hakimlere atma projesini başarıyla oluşturabilmişlerdir.

Zavallı halk ve muhalefet de buna kandı ve asıl bağlı hakimler ve zulümlerine karşı da kör oldular. Ama sırayla hepsi bu bağlıların huzurunda bulunma şerefine nail oluyorlar. Buna Meral Akşener, Kılıçdaroğlu, Demirtaş ve muhalif ses çıkartan herkes dahil. Peki hepsinin savunmaya başlarken ağızlarında çıkarttıkları ilk kutsal kelime ne oluyor biliyor musunuz “Fetö…”

Bağlı AYM son olarak ne mi yaptı? Yıllardır yaptıklarını sadece bu kez açıkça resmi internet sitesine koydu. AYM, eğer belli bir yapı ile ilgili kişiler temel haklarını aramak üzere başvuruda bulunurlarsa, bunların başvuruları önceden hazırlanmış şablonlar çerçevesinde esasa girmeye bile gerek kalmaksızın “açıkça dayanaktan yoksunluk” gerekçesiyle incelenmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiğini bir talimat olarak sitesine koymuş ve pervasızca ilan etmiştir.

Levent ’in tespit ettiği (https://twitter.com/Leventism/status/1144581647549042689)  bu suçüstü durum, kısa sürede yayıldı ve sert tepkilere neden oldu.

AYM, özetle eğer başvurucu PDY ile ilgiliyse kendisine yönelik verilecek karar “PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır” şeklinde belirlenmiş olan “açıkça dayanaktan yoksunluk” şablonuna uygun karar olacaktır.

Bu suçüstü yakalanmanın hemen akabinde AYM, tarihinde belki ilk kez kendi resmi sitesini erişime kapattı.

Daha sonra AYM, “Söz konusu ifade PDY bağlantısı iddiasıyla hakkında işlem yapılanların bireysel başvurularının incelenmesini kolaylaştırmak üzere tasnif edilmesi ve bu konu ile ilgili verilen kararlara kolay ulaşılması amacıyla bilgi formuna eklenmiştir.” şeklinde özrü kabahatinden büyük bir açıklama yaptı.

Peki tüm bu tespit ve açıklamaların doğurduğu anlam ve sonuçlar nelerdir:

1- Anayasa Mahkemesi, diğer mahkemelerde olduğu gibi bazı konularda şablon oluşturabilir, tasnifler yapabilir. Ama bu asla kişilerin öznel durumuna, aidiyetine yönelik olamaz.

2- Şablon veya tasnif AY, AİHS, kanun veya belli suç gruplarına yönelik olabilir. Örneğin “terör örgütü üyeliği ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır” cümlesinin makul bir izahı olabilir. Çünkü burada bir genelleme var. Kapsama her çeşit terör örgütü alınmıştır. Ancak “PDY ile ilgili müdahaleler bağlamında yapılacak başvurularda kullanılacaktır” denildiği zaman bu bağlı yargının talimatla çalışması anlamına gelmektedir. Neden İŞİD, DHKPC, PKK vb yapılar değil de sadece PDY denilmiştir.

3- AYM, PDY kapsamında olduğu iddia edilen şu ana kadarki neredeyse tüm başvurularda (AİHM korkusuyla 2-3 istisna var), suçüstü yakalandığı uygulamasını ortaya koymuş ve bu başvuruları reddetmiştir.

4- AYM’nin açıklamasının hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Böyle bir tasnif, en basit haliyle Raportörlere “böyle bir başvuru geldiği zaman açıklanan işlemi yapın” talimatıdır.

5- AYM bir karar verdiği zaman, Raportör tarafından AYM ilan sistemine karara ulaşmak için anahtar kelimeler girilir. Bu anahtar kelimeler ile kararlara kolay ulaşılması amaçlanır. Örneğin, “işkence, terör, Balyoz, ETÖ, PKK, hücre” gibi kelimeler girilir. Ama asla yukardaki gibi bir cümle girilmez. Dolayısıyla AYM’nin açıklaması yalan ve yanıltıcıdır.

6- AYM’nin, “PDY bağlantısı iddiasıyla hakkında işlem yapılanların bireysel başvurularının incelenmesini kolaylaştırmak üzere tasnif edilme” iddiası da doğru değildir. Bu başvurular bir arazi veya tekdüze bir konu ile ilgili değil ki pilot bir karar ile içtihat oluşturulsun ve gelecek davalara da uygulansın. Bu başvurucuların her birisinin iddiası, özel şartları, gördüğü muameleler, yaşadıkları vs diğerinkinden farklıdır.

Örneğin birisi 1 saat gözaltını diğeri de 15 günlük gözaltını; birisi işkenceyi, diğeri masumiyet karinesini; birisi meslekten ihracı, diğeri mülkiyet hakkını bireysel başvuruya konu ediyor. Ama hepsi PDY üyesi diye soruşturuluyor. Şimdi AYM, hangi zihniyetle hangi vicdanla hangi adalet anlayışı ile tüm bu dosyaları aynı tasnif grubuna tabi tutabiliyor ve bu açıklamayı yapabiliyor. Böyle bir tasnifle nasıl oluyor da başvuru incelemesini kolaylaştırabiliyor.

Doğru, bir kolaylaştırma oluyor ama bu başvurucular için değil de AYM için, çünkü doğrudan dosya incelenmeden “açıkça dayanaktan yoksun” bulunuyor.

7- AYM’nin bu talimatı resmi bir belgedir. AYM’nin etkisizliğini ortaya koyan resmi bir belge ve her mağdur alıp dosyasına eklemelidir.

8- Bazı hukukçuların dile getirdiği gibi AYM’nin bu eyleminin ihsası rey olduğu hususu çok masum bir yaklaşımdır. Bu durum bir ihsası rey değildir. İhsası reyde, normalde hakim bir dosyayı esastan inceler, ancak hüküm vermeden önce, muhtemel hüküm sonucuna yönelik kimi açıklama veya davranış tarzlarında bulunuyor ve bu nedenle taraflar gerekirse hakimi reddedebiliyorlar.

Ama bu olay tamamıyla farklıdır. AYM, önüne gelmiş veya gelecek aynı nitelikteki davaları esastan incelemeden ne karar vereceğini peşinen belirlemiştir.

9- Bu peşin kabul nedeniyle başvurucuların “mahkemeye erişim hakkı” bizzat bu hakkı incelemekle mükellef AYM tarafından engellenmiştir. Bilindiği gibi bir mahkemeye sadece başvurmak, o mahkemeye erişim hakkının sağlandığı anlamına gelmez. İlgili mahkemenin anılan davayı inceleyebilmesi de gereklidir. Şayet mahkemenin böyle bir durumu yoksa o zaman erişim hakkı sağlanmıştır denilemez. AYM bu dosyaları incelemeyerek varlığını inkar etmiştir.

10- AYM, bu başvurucu grubu hakkındaki kabulü ile masumiyet karinesi, ayrımcılık yasağı, eşitlik ilkesi, adil yargılama, mahkemeye erişim, tarafsız ve bağımsız mahkeme gibi temel ilkeleri açıkça çiğnemiştir.

11- AYM, görevini ağır bir biçimde kötüye kullanmıştır.

12- AYM başkan ve üyeleri AİHS, AY, ve kanunlar nezdine açık olan sorumluluklarını yerine getirmediklerinden ve iç talimat ile hukuka aykırı olarak dosyaları kapatma eylemlerinde bulunduklarından suç işlemişlerdir.

13- İlgili tweette ismi geçen başta aynı mahkemenin üyesi mağdur Alparslan Altan olmak üzere PDY iddiası kapsamında mağdur olan herkesin AYM başkan ve üyelerine karşı cezai ve tazmini dava açma hakları doğmuştur.

14- Tüm mağdurların, daha önceden AYM başkanı Zühtü Arslan’ın bu yöndeki başvurulara ve KHK’lara nasıl yaklaşacaklarına dair birçok açıklamasına ek olarak, son bu suçüstü resmi belgeye de dayanarak, ayrıca 10 adet BM İnsan Hakları Komisyonu ve BM İHK’nin kararlarını da ekleyerek, AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olmadığını açıklayıp AİHM ve BM İHK gibi denetim organlarına doğrudan başvuru yapmaları mümkündür. Ayrıca şayet açılan davalar var ise bu belgelerin ilgili dosyalara sunulmaları da sağlanabilir.

[Aziz Kamil Can] 2.7.2019 [TR724]