Sözüm zalime değil! [Zeynep Zâhide]

İnsan merak ediyor değil mi? 

Yaşanan o kadar ağır zulme şahit olunmasına rağmen Allah’ın eşref-i mahluk olarak yarattığı insanın nasıl bu kadar sükût edebileceğini... Vicdanını nasıl bu kadar susturabileceğini anlayamıyorsunuz değil mi? Her şeyin bir izahı vardır elbet. Ama ikna olursunuz olmazsınız sizin bileceğiniz bir şey. 

Hani bir zamanlar şöhreti sadece babasının padişah olmasından kaynaklanan bir eli yağda, bir eli balda yaşayıp giden, zaman zaman ok atma talimleri yapıp ama attığı okun hedefin tersi istikametine düştüğü bir şehzademiz varmış. Padişah ihtiyarladıkça devleti kendisinden sonra yönetecek olan bu evladının kapasitesizliğini gördükçe kahrolurmuş. Basit bir meseleyi bile izah edene kadar canı çıkarmış. Düşünmüş taşınmış, sarayın jöleli yiğitleriyle istişare etmiş ve karar verilmiş. “Ülkenin en iyi yetişmiş hocaları çağırılacak bu şehzade bir an evvel devleti yönetmeye hazır hale getirilecek”

Çağırmışlar en ünlülerinden birini. Meseleyi izah edip hocayla şehzadeyi baş başa bırakmışlar. Zavallı hoca gayretle başlamış işe ama iki hafta ancak dayanabilmiş bizim şehzadenin zırvalıklarına. Ve pılını pırtısını toplayıp gizlice sıvışmış saraydan. 

Hocanın kaçtığı tez zamanda duyulmuş tabi. Hemen bir başkasını bulup şehzadenin eğitimine kaldığı yerden devam etmişler. Tabi bu garibim de ancak on gün dayanabilmiş ve o da pes edip gitmiş. Padişah bakmış olacak gibi değil devrin en ünlü mollasını saraya davet etmiş durumu izah ettikten sonra tehdit etmeyi de ihmal etmemiş. “Bak hoca” demiş “Sana üç ay mühlet. Bu şehzadeyi tahta hazırla yoksa kelleni alırım” Adam çaresiz kabul etmiş. Başlamışlar eğitime. “Sayılı gün çabuk geçer” derler ya; üç ay bitmiş. Çıkmışlar şehzadeyle padişahın huzuruna. 

“Padişahım şehzademiz tahtı devralmaya hazırdır” demiş hoca. Padişah sevinmiş hemen ferman çıkartmış, haftaya cuma namazından sonra büyük meydanda tahtı devredeceğini, bütün halkının davetli olduğunu tellallarla ilan ettirmiş.  Cumadan sonra tahtı devralacak şehzademize adet olduğu üzere konuşma yapmak için kürsüye çıkınca bizim hocanın dizlerinin bağı çözülmüş. Çaresiz akıbetini bekleyen kurbanlık koyunlar gibi büzülmüş hemen tahtın yan tarafına. Şehzademiz çıkmış kürsüye başlamış nutuğa.

“Bir ok attım kebap oldu” Hoca hemen imdada yetişmiş. “Sevgili halkım Şehzademiz veciz konuşmayı sever. Kast ettiği kebap şöyle oldu. Bir gün biz şehzademizle ava gitmiştik. Şehzademiz yayını gerdi gerdi gökteki turnayı gözünden vurdu. Turna göklerden süzülerek düşerken ormanda piknik yapanların ateşinin alevleri o kadar yükselmişti ki turna gökten yere düşene kadar ütülendi, pişti kebap oldu. Mesele bundan ibarettir” deyip hemen oracıkta bir hikaye uydurmuş. Halktan bir alkış tufanı kopmuş. “Vay be! Söze bak… Bir ok attım kebap oldu demekle meğer ne demek istemişmiş. 

Şehzade bakmış izah eden var devam etmiş. 

“Bir ok attım ırmak oldu” (Breh breh breh) Hoca yavaş yavaş terlemeye başlamış. “Galiba ecel yaklaştı” diye geçirmiş içinden. Ve yine hoca firaseti ve tecrübesiyle bu sözü de izale edecek bir hikaye uydurmuş. “Ey halkım! Şehzademiz inciler döktürmeye devam ediyor. Biz yine bir gün şehzademizle ava gitmiştik şehzademiz dağdan yuvarlanıp ırmağın önünü kapatan kocaman bir kaya gördü. Irmağın önünü kapatıp arkası göl olmuştu. Şehzademiz yine o meşhur yayını gerdi ve kayaya nişan aldı. Yayını bırakmasıyla taşa isabet eden ok taşı şak ile yarıp parçaladı. Irmak parçalanan kayadan kurtulmasıyla birlikte yeniden yatağını buldu. İşte şehzademizin kast ettiği ırmak olma meselesi bundan ibaret” Yine alkış tufanı. Oleyler moleyler gırla. Şehzademiz devam etmiş.

“Bir ok attım aşure oldu” Herkes şehzadenin yanında duran hocanın ağzına bakmış. Bakmış ama hocada ses seda yok. Bir süre sustuktan sonra çıkmış padişahın huzuruna. “Padişahım” demiş. “İşte kelle, işte şehzaden. Ben şimdi buna dağın başında bu kadar malzemeyi nereden bulacağım. Fakat merak ettim, söyle şu e.. sıpasına, bu aşure nasıl olmuş bi izah etsin de ben de bileyim”   

Melek öğretmen hizmet hareketine ait bir kolejde sınıf öğretmeniydi. Eşi ihsan bey de kapatılan Şifa Üniversitesi hastanesinde hasta kayıt kabul bölümünde çalışıyordu. İhsan bey ve eşi Melek hanım 26 Nisan'da gözaltına alındıktan bir gün sonra tutuklandılar. Melek hanım Aliağa Ceza infaz kurumları kampüsündeki cazaevine ağız mantarı hastalığı bulunan 3 aylık Betül bebekle birlikte girdi. Şimdi Betül bebeğin ağzının her yeri iltihap kapmış. Yavrucak acılar içinde kıvranıyor. Allah aşkına bir sınıf öğretmeninin darbeye nasıl bir katkısı olur da böyle bir cezaya çarptırılır. Sizin dilinizden düşürmediğiniz din ve dindarlığın neresinde var bu masum insanlara zulm etmeye cevaz verildiği. 

Betül bebek tek değil. Şu anda hapishanelerde 500’e yakın bebek annesiyle beraber kalıyor. Haa onlar annesiyle kalıyorlar. Kısmen talihliler. Bir de annesinden ayırıp adı çocuk esirgeme kurumu olan ama “Esirgeme” sedece levhadan ibaret bir kurumda masum yavrucaklara yapılanları duyduğunuzda ister istemez lanet okuyacaksınız. Ona da ben vesile olmak istemiyorum. Dua, dua, dua diyorum. Zira söz bitti sebepler sükût etti.

Şimdi size görüntüsünü internete de bulabileceğiniz bir kardeşimizin feryadını noktası virgülüne dokunmadan aktaracağım. Ayrıca bu linkten de seyredebilirsiniz 

“Altı yıldır koruyucu aile olduğumuz bir kızımız vardı. Bizim biyolojik olarak çocuğumuz olmadı. Rabbimin takdiri. Ne kadar dil döktüm ne kadar dilekçe yazıp yalvardımsa; “Ben bakarım. Bana verin. O benim evladım. O benim canım. O benim her şeyim dedimse” komisyonlar kurarak 23 ocak sabahı evladımı benden aldılar. Şu anda kokusuna çok hasretim. Sesine çok hasretim. O bir insandı. O bizi anne bildi, baba bildi, evi bildi. Üç yaşında geldi elime. Biliyordu biyolojik annesi olmadığımı. Daha ilk günden beri masal şeklinde anlatmıştım her şeyi ona. Onu bir kurumdan aldığımı, benim evlada ihtiyacım olduğunu, onun bir anne babaya ihtiyacı olduğunu anlatmıştım. Ama diyordu ki “Anne sen beni doğurmuşundur ama sen unutmuşsundur” diyordu hep. “Ne olur beni onlara verme” diyordu. On beş Şubatta doğum günü vardı ama doğum gününe çağrılmadım. Şimdi hiç bir irtibatım yok kızımla. Kendi çabalarımla uzaktan bir şekilde görüşmeye çalışsam da beni kurumun yanına bile yaklaştırmıyorlar. Geçen gün uzaktan gördüm ama hali içler acısı. Saçını taramıyorlar. Ayakkabısı yırtılmış almıyorlar. Resmini çektim şimdi bakıp bakıp ağlıyorum. Bence asıl darbeyi o yaşadı. Asıl darbe ona yapıldı. “Anne ben yine mi yetim kalacağım” deyip ağlamıştı. Yetimdi yavrumu yine yetim bıraktılar. Bunun vebalini nasıl ödeyecekler. Yalvardım yakardım. “Ne olur elinizi ayağınızı öpeyim yavrumdan ayırmayın beni” dediysem de dinletemedim. “Kocanız F…’den içerde. Ne zaman ki aklanır, çıkar gelir, tekrar şartlarınız yerine gelir, çocuğunuzu alırsınız” dediler. Ama bilmiyorlardı ki benim kocam zaten temizdi, zaten aktı. Hem de onların hayal dahi edemeyecekleri kadar temizdi. Geçenlerde kurumun bahçesine gizlice yaklaştım yavruma sordum:

-“Anneciğim sana niye ayakkabı almıyorlar bu ayakkabılarla okula nasıl gidiyorsun” 
-“Anne söylüyorum ama almıyorlar” diyor. 

Şimdi kocam yok kızım yok başka da tutunacak dalım yok. Evim bomboş yaşadıklarımı savcılığa yazıp göndermiştim bilmiyorum okudular mı? Ama okumasalar bile ben inanıyorum ki hem yavrumun hem benim feryadımızı duyan, dilekçemi değerlendirecek her şeyi gören bilen Rabbim var''

Şimdi düşünüyor da insan; “Bir ok attım aşure oldu” diyen serseri şehzadenin anlattıklarına insan bir izah getirir de sıradan bir öğretmenin darbe yapması ve darbe yaptığı için koruyucu aile olarak aldığı evladını altı yıl sonra anne babasından ayırmaya nasıl biz izah getirilecek merak ediyorum. 

Daha yirmi üç yaşında masum bir kadının düğününde takılan altınları hırsızların meskeni haline getirdiğiniz memleketimizde güvenlik gerekçesiyle Bank Asya’ya yatırmasını, mahallesinde ev tutup kalan fakir üniversite talebelerine yardım amaçlı yaptıkları kermesleri terör örgütüne yardım kategorisine alıp ve daha önce eşini tutukladıkları için, ilk çocuğunu doğurmak için hastaneye gittiğinde yanında eşinin olmayışına mı yoksa kapıya polislerin dayanmasına mı üzülsün. İnandığınızı iddia ettiğiniz dinin hangi kuralına uyuyor yaptıklarınız. 

Üç buçuk yaşında bir kız çocuğunun hicret etmek zorunda bıraktığınız babasını, saat farkından dolayı gecenin bir saatinde babasını annesine zorla arattırıp oyun oynarken düşüp dizini acıttığında görüntülü görüştüğü babasına acıyan dizini öptürmesine, her gün babasının resmiyle yatmasına vicdanınız nasıl dayanıyor ve bu yapılanlara sessiz kalmanız ve de koro halinde zalimin attığı iftiralara destek olmanız İnandığınızı iddia ettiğiniz dinin neresinde var?

Adam “Bir ok attı aşure oldu” diyor, siz hep beraber yedik diyorsunuz. Ee ne yapalım size afiyet olsun. Mahkeme-i kübrada “Tadı nasıldı” diye sorduklarında yanınızda Karamani hükümler verenler olmayacak bunu unutmayın…

[Zeynep Zâhide] 26.5.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

Ayların Güneşi Hoş Geldi...[Mehmet Ali Şengül]

Hayat su gibi akıyor, rüzgar gibi uçuyor.. Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri kovalayıp duruyor... Kışlar yazların, yazlar kışların peşini bırakmıyor.. Acılar tatlıları, tatlılar acıları takip ediyor.. Felaketler, sefaletler birbirini kovalıyor... Ölüm hayatın peşinde... İnsanlar, hadiseler karşısında şaşkın, bitkin ve ye’s içinde kıvranıp duruyorlar.. 
        
İnsanı böylesine sıkıntılardan huzura, mutluluğa kavuşturan mübarek Ramazan ayının, doğan bir güneş gibi bizleri kucakladığını görüyoruz. Bütün ayların güneşi mesabesinde olan Rahmet ayını aşkla, şevkle, heyecanla karşıladığımız ve iyi değerlendirdiğimiz takdirde; günahlar yıkanır, karanlıklar aydınlanır, Allah (cc) ile kalp arasındaki engeller kaldırılmış olur. Böylece kul, -biiznillah- aşılmazları aşar, geçilmez zannedilen engelleri geçer ve Allah’ın rızasına ulaşır.
      
Ramazan,  oruç ayıdır. İnsan, oruçla Allah’ın sonsuz nimetlerinin kıymetini anlar. Aynı zamanda aczini, zaafını ve fakrını itiraf eder. Kumandan-ı Âzam olan Allah (cc) sair zamanlarda, değerini takdir edemediğimiz nimetlerin kıymetini, bize oruç vasıtasıyla hatırlatır; böylece, fakirin garibin, yetimin, yolda kalmışın, musibetzedelerin, hatta aç ve susuz kalmış halini insanlara anlatamayan hayvanların bile durumunu hatırlatır ve onların imdadına koşmamızı emreder. 
     
Oruç, insana diğer aylarda helal ve serbest olan bütün nimetleri, günün belli saatlerinde yasaklar. İnsan iftar vaktine kadar, ilahî emri sabırla bekler. İftar vaktinin girmesiyle men edilen helal nimetlere ezan-ı Muhammedîye ile izin verilir.
      
Ramazan, ibadet ve kazanç ayıdır. Sair zaman bire on olan mükafatlar, birden yüzlere, binlere; hele Ramazan içinde Allah’ın gizlediği Kadir gecesi gibi seksen küsur sene ömre tekabül eden mükafatlarla ömrü bereketlendirir. Namaz, oruç, zekat gibi ibadetler şuurlu bir şekilde eda edildiği takdirde, balığın denizlerde yüzdüğü gibi insanı da Allah rahmet denizinde yüzdürür. 
     
Ramazan rahmet, mağfiret ve af ayıdır. (Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu günahlardan azattır.) Namaz, oruç gibi ibadetlerle kulun aczini, zaafını ve fakrını Allah’a arz etmesidir. Zekat ise, yetimlerin, fakirlerin, gariplerin yüzünü güldürmeyi, fakirle zengini tanıştırmayı, barıştırmayı, mütekabil sevgiyi ve aynı zamanda ekonomik dengeyi sağlamaktadır. 
      
Ramazan bir şükür ayıdır. Oruç, konserve edilmiş, rengi, tadı, kokusu, güzelliği  ayrı ayrı olan küre-i arz sofrasındaki Allah’ın sonsuz nimetlerine, aynı zamanda paha biçilmez akıl, irade, şuur, göz- kulak, el- ayak gibi Allah’ın bizlere hediye ettiği maddi-manevi uzuvlara ve latifelere karşı bir teşekkürdür. 
      
Ramazan bir tefekkür ayıdır. Oruç vasıtasıyla geçici olarak, içemediğimiz suyun, yiyemediğimiz Allah’ın nimetlerinin kıymet ve değerini derin derin düşünmemize bir davet olduğu gibi; göze, kulağa ve akla hitab eden kürre-i arz sarayındaki güzelliklerin, bu sanatlardaki inceliklerin derin bir şekilde tezekkür ve tefekkür edilmesi gerektiği düşüncesini bize kazandırmış oluyor. 
      
Ramazan ayı; dünyanın fani, insanın ise misafir olduğunu insana hatırlatmaktadır. Zira geçen yıl hayatta olduğu halde bu yıl aramızda olmayan nice insanların dünyadan terhis edildiklerini, bizlerin de onları takip edeceğimizi ve her şeyin kabir kapısına kadar dostluk ettiğini, kimsenin dünyadan ahirete bir şey götüremediğini görmekteyiz. 
     
Ramazan bizim için, aynı zamanda ahiret hayatı adına bir yatırım ve bir kazanç mevsimidir. Allah (cc) bu ayda, rahmetini bol bol kullarına dağıtıyor. Tükenmek bilmeyen o rahmet hazinesinden, gücümüz yettiği kadar istifade etmek bize düşen bir vazife olmalıdır. Bu mübarek ayda, Allah’ın razı olmadığı, sevmediği şeylere karşı uzak olmanın yanında, sadece ağza, mideye oruç tutturmak değil; bütün vücuttaki göz, kulak, el, ayak ve dilimize oruç tutturduğumuz kadar, niyet ve hayallerimize bile oruç tutturmalıyız ki, Ramazan ve orucun feyiz ve bereketinden istifade etmiş olalım. 
      
Dünyaya gönderildiğinin gaye ve inceliğini kavrayamayan insanlar, inanmış olsa bile namaz, oruç, zekat ve hac gibi vazifelerde, emir ve yasaklara saygılı olma mevzuunda ciddi bir şekilde hassas olunamadığını ve zaman zaman gevşeklik gösterildiğini müşahade ediyoruz. 
     
İman nurunun gönüllerde parlaması, insanların gerçeklere uyanabilmesi için, mübarek Ramazan ayını, iftarı, sahuru, teravih ve mukabeleleri değerlendirerek, muhatapların gerçeklere uyanabilmesini sağlamak, Allah ve Resulullah’ı bu vesilelerle anlatıp sevdirmek vazifemiz olmalıdır. 
       
Bir gün mübarek Ramazan ayının iftar saatlerine yakın bir zamanda, seyyar bir manavın başında, oruç tutmayan ve sigara içen gençlere karşılaşmıştım. Mesuliyet duygusunun vicdanımı baskı altına alması nedeni ile, onlara vazifelerini hatırlatmak istedim. 

   - Gençler, şu bana bakan ceylan gibi gözlerinizi kaç paraya, hangi mağazadan satın aldınız? Diye sordum. 
   - Göz satılmaz, dediler. 
Bu defa ben seyyar manava dönerek; 
   - Bu aldığım meyvelerin parasını bugün benden alma!” dedim. 
   - Niçin ve neden? Diye sordu. 
   - Param yok, dedim.
   - Haklı olarak, paran yoksa sen alma! Dedi. 
   - Dedim ki, gel etme! Çocuklarım elime bakacaklar, iki kilo ile iflas mı edeceksin? Deyince;
   - ‘Ben de fakir bir aileyim, çocuklarıma ekmek götüreceğim’ diye cevap verdi.  Tekrar gençlere  döndüm: 
   - ‘Gençler, gördünüz, duydunuz, parasız vermiyor. Siz bu gözleri Allah verdi dediniz. Evet her şeyi Allah verdi. Pekala karşılığında biz ne verdik. Allah bizden ne istiyor? Tabii ki itaat ve teşekkür istiyor. Bak siz itaat etmiyor, 365 günde 30 gün, onun da yarısı olmasına rağmen oruç tutmuyor, Allah’a teşekkür etmiyorsunuz’ deyince; 
Gençlerin ellerinden sigaralar düştü ve bilmediklerini ifade edip, özür dilediler. Tevbe edip, ‘söz veriyoruz bir daha oruç yemeyiz’ deyip, teşekkür edip ayrıldılar. 

Neslimize sert, haşin davranarak hiçbir şey kazanamayız. Sevgiyle, şefkatle kucaklayıp, akıl ve mantıklarına seslenmek suretiyle ikna yolunu tercih etmeliyiz. 

Sıhhat ve afiyetle, rahmet, mağfiret ve günahların affına vesile olan mübarek Ramazan ayına, Allah tekrar kavuşturdu. Namazla, oruçla, mukabele ve teravihlerle, dua ve niyazlarla; kardeş, arkadaş, anne-baba ve topyekün insanlığın gönüllerini kazanmak, Allah ve Rasülullah’ı sevdirmek, dünyada ve ahirette mutlu ve huzurlu olmalarına vesile olmak için, maddi -manevi hizmet aşkıyla yardımcı olmak suretiyle, mübarek ayın hakkını vermeye çalışmalıyız.

İdrakiyle müşerref olduğumuz mübarek Ramazan ayının, Ümmet-i Muhammed ve bütün insanlık hakkında hayırlara vesile olmasını, başta Türkiye olmak üzere, dünyanın neresinde  mağdur, mazlum ve mahkum ve ne kadar hasbî, fedakar ehl-i iman var ise; idrakiyle şereflendiğimiz mübarek Ramazan ayını vesile yaparak, en kısa zamanda necatlarını, umduklarına kavuşup, korktuklarından emin olmalarını, bu vesileyle bütün kardeşlerimizi gönülden dua etmeye davet edip, Ramazan’ı Şeriflerini tebrik ediyor, hayırlar ve bereketler getirmesini Cenab-ı Hak’tan diliyorum.

[Mehmet Ali Şengül] 26.5.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Ramazanlaşmak [Dr. Hüseyin Kara]

Ramazan ayına ulaşan bir müminin gerçekten Ramazanlaşabilmesi için iki ay önce başlayan yaklaşık doksan günlük manevi maratonun üçte ikisinde (Recep-Şaban) iyi bir hazırlık dönemi geçirmesi gerekir. Bu aylarda bulunan mübarek gün ve geceler müminler tarafından kamet-i kıymetine denk bir biçimde değerlendirilmiş ise ramazanlaşmak daha kolay olacaktır. Bir taraftan fiilî dua olarak gönüllü ibadetleri (Namaz, Oruç, Sadaka vs) çoğaltmak, diğer taraftan da kavlî dua olarak ‘’Allah’ım Recebi ve Şabanı bize mübarek eyle ve bizi Ramazana ulaştır’’duasını dillerden eksik etmeden Ramazan'a girilirse Ramazanlaşmak biraz daha kolaylaşacaktır. Bir de buna halis bir niyet ve Ramazan'ı severek, gelişine sevinerek yollarını beş gözle beklemeye durmayı ilave edebilenler ise daha da kolaylıkla Ramazanlaşma fırsatı elde edeceklerdir. Böylece Ramazan ayı bir başlangıçtan daha ziyade sonuç elde etme ayıdır. Üç ayların bayramla bitmesi bize bunu göstermektedir.

Yılın ¼ üne tekabül eden üç ayların getirdiği füyuzat ve bereket atmosferi Ramazan ayı ile tavan yapacak. İbadetlerin sevap karşılıkları bire yüzden, bire üç yüzden aşıp bire bin lere yükselecek. Şeytanlar bağlanıp cehennem kapıları kapanacak, buna karşılık ilk on günü rahmet , orta on günü mağfiret ve son on günü cehennemden azad olma olarak inananların lehine adeta Kutsî bahaneler yaratan Rabbimiz Ramazanlaşmamız için her türlü rahmet tecellilerini gösteriyor. Bizden de sadece farkındalık oluşturmamız isteniyor. Sıradanlıktan sıyrılıp Ramazanlaşma duygusunu canlı tutmamızı istiyor ki ‘’Kim ramazan orucunu inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek tutarsa günahları bağışlanır’’ beyanı bize bunu anlatıyor.

Kolaylık sırasına göre üçüncü olarak İslam'da farz kılınan oruç ibadeti (Namaz, Zekat, Oruç ve Hac) Bütün Hak dinlerde ortak bir ibadet olması da gösteriyor ki oruç olmadan gerçek bir mümin olmak hatta insan olmak mümkün değil. (Mazeretliler müstesna) Oruç ibadeti hem kendini ve hem de başkalarının ahvalini anlayabilme duygusu kazandırması açısından eşsiz bir kulluk biçimidir. Mümin oruçlu hali ile nefsinin istediklerini değil Rabbinin istediklerini yapma kararı almıştır. Bu niyetini davranışa dönüştüren müminler ramazanlaşmak için büyük ve güçlü bir irade beyanında bulunmuş oluyorlar demektir. Oruçlu geçen günler uzunmuş, geceler kısa olmuş veya gündüzler sıcak olmuş gibi mazeretlerin arkasına saklanma zayıflığı asla mümince bir telakki olamaz. 

İlk defa yeryüzüne Kur’an-ı Kerimin indirilmeye başlandığı ay olan ramazan ayı aynı zamanda bir Kur’an ayıdır da. Kur’an'la şereflenmiş olan ramazan ayı oruçla taçlandırılmış oluyor. Bir ay boyunca ‘’Gündüz saim, gece kaim’’ anlayışı ile yaşanan bir ramazanlaşma süreci ile elde edilecek mükâfatın çokluğu müminleri bir sonraki ramazana kadar zinde tutmaya yetecek seviyededir. Sahurları ayrı bir renk, iftarları daha ayrı bir desen olan ramazan ayı bizim kültürümüzde on bir ayın sultanı ünvanına layık görülmüştür haklı olarak. Ramazan ayı içinde yapılan ibadetlere yüksek ecirler takdir edildiğinden zengin müminlerin zekatlarını da her yıl ramazana denk getirmeleri ahiret kazancı açısından tüccarca bir anlayış olarak takdire şayandır. 
            
Efendimiz(sav) bütün hayat-ı seniyelerinde dokuz yıl ramazan orucu tutabilmiştir. Fakat ramazan ve oruç ile alakalı yaptıklarına ve söylediklerine baktığımızda bunun çok daha ötesinde bir ramazanlaşma gayretinin olduğuna şahit olmaktayız. Hele ramazanın son on gününde dünya ile bütün bütün alakasını keserek bayrama kadar ibadete yoğunlaşması (İtikâf) gösteriyor ki üç ayların üçte birinin üçte biri yani son on gün böyle yaşanabilinirse bayram yapmaya hak kazanmış olunacaktır. 
            
Bütün bir ramazan ayı boyunca oruçla geçirilen gündüzlere iftarın bereketi ilave edilir, teravihlerle süslenen akşamlara Kur’an tilavetleri eşlik eder ve sahurlarda seherin getirdiği nura ulaşılabilirse ramazanlaşma adına ciddi bir yol alınmış olur Allah’ın izni ile. Bir de ramazan orucunu sıradanlıktan (avamın orucu) kurtarıp sıra üstü olanların (havas) orucuna yaklaştırma ceht ve gayretleri ile ramazanda kazanılacak keyfiyeti kelimeler ifade etmede yetersiz kalacak ve bu hal ancak müminin vicdanında duyulup sezilen bir güzellik olarak hissedilecektir.

Özellikle bu yılın ramazan ayı, hizmet insanlarının yaşadığı bunca sıkıntı, çile ve ıstırapların en yoğun olduğu bir döneme rastlaması nedeniyle bu ayın getireceği ferece ve mahrece en çok bizler muhtaç olduğumuzdan bu ramazan ayına üstün ve farklı değerler atfetmemiz en tabii hakkımızdır. Hatta vazifemizdir. Dünyanın farklı coğrafyalarında belki ilk defa hicrette oruç tutacak olanlar, ilk defa oruca başlayacak olanlar, hiç minareden ezan sesi duymadan ramazanı yaşayacak olanlar ve nihayet bayramı da hapishanede, gaybubette veya hicrette yaşayanlar olarak; kadın-erkek, yaşlı-genç, mukim-muhacir hepimiz külli bir ağız ile duanın o kopmaz ipine sarılarak gece-gündüz özellikle iftar öncesi ve seherlerde gereği gibi bir çığlık halinde Rabbimize yalvarıp yakarırsak, hem gerçek manada ramazanlaşmış oluruz ve günahlarımızdan kurtuluruz ve hem de başımızdaki bu gailelerden kurtulmuş oluruz Allah’ın inayet ve keremi ile. Bayram ederiz ağız tadıyla inşallah.  
         
Diğer önemli bir konu da; yer yüzündeki Müslümanların çok perişan hallerinin düzelmesi adına her birimize mesuliyet duygusu çerçevesinde düşen şahsî veya şahs-ı manevi olarak sorumluluklarımızın idraki içerisinde Ümmet-i Muhammed'e (sav) dua etmek olmalı. Bizim ülkemiz başta olmak üzere dünyanın her yerinde Müslüman hor ve hakir görülmekte, terörle ilişkilendirilmekte ve zalim güçler tarafından adeta şeytanlaştırılmaktadır. Mevcut durum kimbilir Efendimiz'i (sav) mübarek markadinde ne kadar üzmekte ve dayıdar etmektedir.  Bütün bunlardan da kurtulmanın yolu Ramazanlaşmaya bağlıdır. Allah hepimizi buna muvaffak etsin
                                                             
[Dr. Hüseyin Kara] 26.5.2017 [Samanyolu Haber]

Tutkunum ben üç aylara [Bârân]

ÜÇ AYLARI SEVİYORUM, YOLLARINI GÖZLÜYORUM.
RECEP AYI BAŞLIYORUM, ŞABAN’LA YOL ALIYORUM.
RAMAZAN’A VARIYORUM, BAYRAM’LA PÂKLANIYORUM.
BEN AFFIMI DİLİYORUM, RAHMETİNİ UMUYORUM.

REGAİB’TEN GİRİYORUM, TÂ KADİR’DEN ÇIKIYORUM.
MİRAÇTA YÜKSELİYORUM, BERÂT ALIP DÖNÜYORUM.
SAHURLARI ÖZLÜYORUM, İFTARLARI BEKLİYORUM.
TERAVİH'LE COŞUYORUM, ARINMAYI DİLİYORUM.

HİÇ DURMADAN YÜRÜYORUM, İŞTİYAKLA UÇUYORUM.
KÂİNATI OKUYORUM, BİR DE KUR’AN’LAŞIYORUM.
FAKİRLERİ SORUYORUM, YARDIMINA KOŞUYORUM.
YETİMLERİ OKŞUYORUM, MERHAMETE VARIYORUM.

ÇOK İSTIĞFAR EDİYORUM, AZÂBINDAN KORKUYORUM.
İTİKÂFA DURUYORUM, DÜNYADAN VAZGEÇİYORUM.
ÖLÜYE AF DİLİYORUM, DİRİYİ YÂD EDİYORUM.
DOSTLARI UNUTMUYORUM, VEFAYI HEP KOLLUYORUM.

DERTLERİMİ SEVİYORUM, DERMÂNI DA ARIYORUM.
BİR FEREÇ VERİR DİYORUM, RAHMÂN’A YALVARIYORUM.
GECE-GÜNDÜZ  GİDİYORUM, ÖMÜRDEN DE HARCIYORUM.
GELECEK YIL OLUR MUYUM, BEN ONU HİÇ BİLMİYORUM.
                     
BÂRÂN 2017- ÜÇ AYLAR 1438

26.5.2017 [Samanyolu Haber]

Tankın önüne yatan adam [Okur Mektubu]

Sene 1998 okul bitmiş üniversite sınavına çalışacağım babama hizmetin dersanesine gitmek istediğimi söylüyorum. Cevap: Olmaz!

“O zaman ben de başka dersaneye gitmem.” Cevap: “Gitme o zaman!” Mecburi istikamet oto sanayi.

Kaynak, bir önceki sene hukuk fakültesini kazanan arkadaşıma dersanenin verdiği 30 ciltlik zirve dergileri. Başlıyoruz çalışmaya.

Hava soğuk, dükkân ısınmıyor. Boş zamanlarda panelvan aracın içine girip çalışıyorum. En sıcak yer vs. Stresli bir dönem.

İlk basamak olan ÖSS sınavında iyi bir puan almışım. Haziran’da yapılan ÖYS de fena geçmiyor.

Sınavdan sonra İslami yayın yapan yerel bir TV kanalını izliyoruz. Malum, her evde internetin olmadığı dönemler.

Televizyona bağlanan adaylar ÖSS puanlarını ve netlerini söyleyip tahmini ÖYS puanlarını ve kazanma ihtimali olan bölümleri öğreniyorlar.

Ne hikmetse ÖSS barajı olan 120 puanın az üstünde alan bir kısım adaylar ÖYS’de çok üstün başarı göstererek Türkiye’nin sayılı üniversitelerini kazanacak puan elde ediyorlar.

İşin ilginç yanı, o dönem üç puan türü var; sözel, sayısal, eşit ağırlık.

ÖSS’de sözelden sınava girip ÖYS’de sayısal bölümden öğrenci alan tıp fakültesi, mühendislik gibi bölümleri kazananlar var.

Uzaktan bir akrabanın hayali sosyoloji bölümü okumak. ÖSS’de vasat bir puan almış sözel bölümden. Sayısal ÖYS puanı ile çapa tıp fakültesini kazanmış. Şaşırıyoruz.

Sonrasında ÖSS’den barajı zar zor geçip 120’li puan alan okuldan alt dönem bir tanıdığımın o dönemin en revaçta ve en yüksek puanlı sözel bölümü olan ODTÜ Siyasal Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü kazandığını öğreniyorum, şaşkınlığım artıyor.

Bir başka tanıdığa rast geliyorum. Sonraki günlerde, kendisi dönemin 28 Şubat mağdurlarından(!) ve Malatyalılar grubunun liderlerinden Z.Ş.’nin oğlu.

Bir yıl boyunca sürekli beraberiz sanayide. Ders çalıştığı nadir. Nereyi kazandın diyorum. Yıldız Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği diyor.

Yüksek puanla girilen bir bölüm. Seviniyorum onun adına. Sonra bu şekil üniversiteyi kazanan bir çok kişi, hepsi de muhafazakar aile çocukları ve o dönem Malatya’da İrancı olarak bilinen bir grupla irtibatlılar: Boğaziçi, Malatyalılar gurubu.

Bir müddet sonra dedikodular yayılıyor. Malatya’da İslami Dayanışma Vakfı soruları almış, adamlarına vermiş, dışardakilere de satmış.

Hemen arkadaşımı buluyorum. “Sen soru mu çaldın?” diyorum. Vakur duruşu ile bilinen arkadaşım şokta. Yüzü beyaza kesiyor. Kem küm…

Gerekçe hazır: “MİT’te adamımız var soruları aldık.”

Bir yıl sonraki 1999 yılı üniversite sınavı tüm Türkiye’de iptal ediliyor. Gerekçe sınav sorularının çalınması.

Haberlerde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden sınav öncesi soruların çalındığı, çalan kişinin Malatyalı ilahiyat öğrencisi olduğu ortaya çıkıyor.

Sonraki yıllarda tıp okumaya giden sözelcilerden 14 yılda okulu zar zor bitirenleri, bitiremeyip intihar edenleri ve okulu bırakanları duyuyoruz. Bir şekilde okulu bitirip şu an kamuda etkin yerlere gelenler de oluyor. Peki, bunları neden yazdım?

Bugün tweet aleminde gezinirken bir habere takıldım. Tankın altına yatan adam, “Hızlı karar alma süreci” başlıklı konferans veriyormuş. Hem de Borsa İstanbul Konferans Salonunda.

Kim bu tankın altına yatan adam? Metin Doğan. Malatyalıymış. Bizim yaşlarda, İslamcı gelenekten… İstanbul Tıp Fakültesini derece ile kazanmış bu milli kahramanımız. Ama kendine uygun bulmadığından bir yıl sonra bırakmış.

Haberi okuyunca birden maziye gittim işte…

[Okur Mektubu] 26.5.2017 [TR724]

‘Bizim bu zulümlerden haberimiz yoktu!’ [Erhan Başyurt]

İktidar, baskı ve zulümlerini pervasızca artırıyor.

Yargı tamamen kontrol altına alınınca artık delile de ihtiyaç duymuyorlar.

Suç işleyenleri istedikleri gibi koruyor ve masumlara istedikleri gibi kumpas kuruyorlar.

Siyasi talimata veya istihbarat fişlemesine göre gelişigüzel kamudan ihraç ediyorlar ve tutuklama yapıyorlar.

***

Giderek ‘’kontrollü darbe’’ olduğu daha da netleşen 15 Temmuz psikolojik ortamını kullanarak, önce OHAL sonra rejim değişikliğini gerçekleştirdiler.

Darbeyi tam 7 saat öncesinde MİT’in 14.30’da haber aldığı artık kesinleşti.

Niçin önlenmediği, niçin kuvvet komutanlarının bu ihbara rağmen düğüne gittiği, niçin halkı sokaklara dökerek kan döküldüğü henüz aydınlanmış değil.

Darbenin komuta kademesi ve planlayıcıları bile henüz ortaya çıkarılmış değil.

Ama hemşireden ana okulu öğretmenine, yeni doğum yapmış kadınlardan 70 yaş üstü yaşlılara kadar binlerce insan darbeden hapse atıldı…

‘Madem varlığına bu kadar inandınız’ deyip, Cumhuriyet ve Sözcü’ye bile ‘FETÖ’ operasyonu yapıyorlar.

***

Darbe sonrası bir yıl içinde 200 bin insan ekmeğinden edildi.

120 bin insan gözaltına alındı.

17 bini kadın 50 bin insan tutuklandı.

Ortada ne bir silah ne de bir şiddet eylem var. Ancak dünyanın en büyük ‘silahlı terör örgütü’ uydurmasına halkın bir kısmını da muhalefetin bir kısmını da inandırdılar.

***

Zulüm durmuyor. Kumpas durulmuyor.

Tamamı devlet denetiminde yasal faaliyetler olan Bank Asya’da hesap açılması, Kimse Yok Mu’ya kurban bağışlanması, kolejlere çocuğunu kaydetmesi, gazete abonesi olması, zekatından burs vermesi, bandrollü kitap bulundurulması ‘suç’ olarak gösteriliyor.

Hızlarını alamamışlar, Digiturk aboneliğini bırakmayı bile ‘silahlı terör örgütü suçu’ kapsamına sokmuşlar…

***

Şimdi 105 bin kişilik bir ByLock listesi hazırlamışlar.

Talimatı alan savcı ve hakimler, delile bakmıyor.

İstihbarat örgütünün sürekli değişim gösteren listesini, tutuklama için yeterli görüyor.

Oysa suçlananların çoğu bu programı duymamış bile…

Ortak wi-fi ağında olmaları, GSM firmasının ortak IP’sinde çakışmaları yeterli sayılmış.

ByLock denilen şey WhatsApp benzeri herkesin kullanımına açık bir şifreli sosyal iletişim programı.

İndirilmiş olsa bile suç değil. Suç varsa yazışmalar ortaya konularak ispat edilmek zorunda.

Adalet yok olunca, adil yargılanma ihtimali de kalmıyor.

Liste geliyor ve masum insanlar delile gerek duyulmaksızın talimatla tutuklanıyor.

***

Ankara’nın göbeğinde artık adam kaçırıyorlar.

42 gün işkence edip, kelepçeleyip polise teslim ediyorlar.

Türkiye’de 10’dan fazla kayıp insan vakası var…

Zulümleri artık sınırları aştı.

Demokrasi ve hukukun üstünlüğüyle yönetilmeyen üçüncü dünya ülkelerinde insan kaçırıyorlar artık.

Malezya’da, Gürcistan’da, Myanmar’da para verip yalan beyanlarla kendi vatandaşlarını tutuklatıyor ve teslim almaya çalışıyorlar.

Geri kalmış Afrika ülkeleri ve İslam ülkelerine mali yardım ve rüşvet önerip, Türk okullarını kapattırıyor ya da el koymaya çalışıyorlar.

***

Bu karanlık gecenin nurlu sabahı elbet olacak.

Hukuksuzluklar, kumpaslar ve zulümler bir bir ortaya çıkacak.

Hesabını veremeyecekler…

Bugün bu zulümlere ve kumpaslara sessiz kalanlar veya destek verenler o gün geldiğinde geç kalan bir pişmanlık yaşayacaklar.

‘Kurunun yanında yaşın yandığını, sapla samanın karıştığını duymuştuk ama bizim tüm bu zulümlerden haberimiz yoktu’ diyecekler.

Vicdanlarını rahatlatmaya ve sizleri de ikna etmeye çalışacaklar…

Ve o kaçınılmaz gün geldiğinde sizden Hz. Yusuf’un kendisini kör kuyuda ölüme atan kardeşlerine dediğini gibi ‘Bugün size kınama yok!’ demeniz için gözlerinizin içine bakacaklar.

Ve sizler de bugün ne kadar kırgın olsanız da ‘akıbetin kaçınılmaz efendileri’ muttakilere yakışanı yapacaksınız…

[Erhan Başyurt] 26.5.2017 [TR724]

Bu Ramazan’da ‘garip’ler kavuşsun [Faik Can]

Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahsederler: “Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur’ân-ı Kerim, fâsıkın kalbinde; yine Kur’ân, onu okumayan birinin evinde; Müslüman, sâliha bir kadın, zâlim, kötü huylu bir adamın nikahı altında; Müslüman sâlih bir erkek, serkeş, arsız bir kadının yanında ve âlim, onu dinlemeyen ve ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir.”

Bugün başta Türkiye olmak üzere Müslümanların bulunduğu coğrafyalarda yaşanan zulümlere, haksızlıklara, savaşlara ve İslam’ın ruhuna uymayan daha pek çok hadiseye bakınca Kur’ân’ın nasıl bir gurbet yaşadığını görmek mümkün. Efendimiz’in “Kur’ân bir vadide, onlar bir vadide” olarak tarif buyurdukları zaman bu zaman olsa gerek! Din Müslümanlar için, bir kısım folklorik ritüellerden ibaret şekiller yığınından başka bir şey değil şimdilerde. Namaz kılan hırsızlar, başörtülü yalancılar, güzel Kur’an okuyan tiranlar, zikir meclislerini gıybetlerle dolduran ehl-i tarik ve daha yüzlerce örnek Kur’ân’ın terk edilmişliğinin tezahürleri olarak karşımızda duruyor.

Müslümanlar olarak, Kur’ân’a sahip çıkmayı onu kadifelere sarıp cinlere, şeytanlara mâni olsun diye yataklarımızın başına asmak veya onu çeyiz sandıklarında özenle korumaktan ibaret sanıyoruz. Hâlbuki o mutlaka bir yerlere asılacaksa manevi hayatımızı mahveden ifritleri kovmak için kalplerimizin en mûtena köşesine asılmalıdır. Çünkü Kur’ân esiri olduğumuz kibrimize karşı Allah’ın büyüklüğünü, bizim acizliğimizi haykıran bir nasihatçidir. Doymak bilmeyen arzularımıza ahireti hatırlatarak gem vuran hayırhahtır. Şehevanî hislerin karanlık dehlizlerinde sıkışmış zavallı insanları sahil-i selamete çıkaran ışıktır. Kur’ân hayattır, huzurdur, mutluluktur, insaftır, vicdandır, ahlaktır, samimiyettir, sevgidir, şefkattir…

Müslümanların Kur’ân’a karşı takındığı tavır, ancak şeytanı ve şeytanlaşmış insanları memnun eder. Onlar istiyorlar ki Kur’ân sadece lafız olarak okunsun, evlerde aksesuar olsun; ama bir toplumun şuurlanması ve hayatının gayesini öğrenip ona göre yaşaması için kullanılmasın. Gırtlak ağaları her mübarek gecede bademcikleri görününceye kadar bağıra bağıra Kur’ân tilavet etsinler ama dinin ruhu sayılan “güzel ahlâkı” hayatlarına hiç taşımasınlar. Çakma halifeler, cenaze merasimlerinde millete göstermek için ‘ayın’ları çatlatsınlar ama hırsızlığın en büyüğünü onlar yapsınlar. Zulümlerin en şiddetlisini onlar sergilesinler. Haksızlıkların eşi benzeri görülmemişi onlar zamanında işlensin. İşkenceler, cinayetler, suikastlar, milyonlarca masuma sayısız iftiralar o Kur’an tiyatrolarının arkasına gizlensin!

Din satan siyaset esnafı

Dükkânında din satan siyaset esnafının en büyük zararı da bu oldu. Bir yandan Kur’ân’ı mezarlıkların, cenazelerin ve bir kısım ruhsuz merasimlerin malzemesi haline getirdiler. Diğer yandan da onu, günlük politik atraksiyonlarının figürü olarak kullandılar; dünyevi bir ideoloji imiş gibi parti programı seviyesine indirdiler. Partilerine düşman olan herkesi Kur’ân’a da düşman haline getirdiler. Onların yalanları, yanlışları, sahtekârlıkları Kur’ân’a ve İslam’a mâl edildi.

Bizler çocuklarımıza küçük yaşta Kur’ân okumayı öğrettik ve hep bununla övündük. Bu yanlış değildi elbette ama Kur’ân okumayı lafzını okuyabilmekten ibaret sandık. Manalarını, muhtevasını, öğretilerini küçük yaşta onların ruhlarına, gönüllerine kazıyamadık. Kur’ânla meşguliyeti sadece ibare ve lâfızlarla sınırlı tuttuk. Lafzını okuyanlar da sevap kazanırlar elbette ama esas olan Kur’ân’ı anlamak, Kur’ân ile dirilmek, onun özünde derinleşmektir.

Muhammed İkbal’in babasıyla yaşadığı hatırası bize çok şey anlatıyor: “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’ân okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyordum. Tam iki sene, belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Bir gün âdeti üzere tekrar sorunca, ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Bir şey mi demek istiyorsun?’ dedim. Babam şöyle cevap verdi: “Evladım, evet, biliyorum ki elinde ‘Kitap’ var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammed’im! Kur’ân’ı sana sesleniyor gibi okur ve her âyetten alacağın şeyleri alıp hayatına taşırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.”

Muhterem Hocaefendi bir sohbetlerinde, “Kur’ân okunurken, insanın içine sinmeli, okuyan onu düşünmeli ve ondan bir kısım esintiler duymaya çalışmalıdır. Aksi halde onu okumuş sayılmaz. ” demiş ve şöyle devam etmişti: “Maalesef, Kur’an okunurken mânâ ve muhtevaya dikkat edilmiyor. Kur’ân düşünülmüyor. Okuyanlar, sadece lâfız olarak okuyorlar. Mutlaka onun da bir sevabı vardır. Kur’ân okuyan biri, onun kelimeleri ve harfleri adedince sevap kazanabilir. Hatta bazılarına göre nafile namaz kılmaktansa Kur’ân okumak daha evlâdır. Fakat esas olan onu hem okumak, hem de anlamaya çalışmaktır.”

Bu sene Ramazan çok farklı

Yarın Allah nasip ederse ilk oruçlarımızı tutacağız. Bu Ramazan hepimiz için çok farklı olacak. Kimimiz demir parmaklıkların arasında, kimimiz vuslatı bekler halde evlerimizde, bir kısmımız da sürgünde, gurbette… Bu Ramazan’ın mayası hüzün olacak. İftarlarda hüzünle açılacak oruçlar, sahurlarda niyetlere hüzün eşlik edecek. Hüzün sofrada katık olacak boğazda düğümlenen lokmalara. Teravihler hüzün kokacak, gözyaşları bu hüzne tercüman olacak.

Bu Ramazanda herkes mahzun, kalbi kırık ve garip. Kur’ân’ın asırlar süren gurbetine Kur’ân talebelerinin garipliği de eklendi şimdi. Bu Ramazan iki garibin buluşmasına vesile olsun. Kur’ân’ın talebeleri hem kendi gurbetlerine hem de Kur’ân-ı Kerim’in gurbetine bu vesileyle son versin.

Gelin ne olursunuz, bu sene her Ramazan’dan daha çok Kur’ân’la meşgul olalım. Hocamızın ısrarla üzerinde durdukları ve kendilerinin de yıllardır tatbik ettikleri mealli mukabeleyi mümkün olan her yerde biz de yapalım. Teravihlerimizi hatimle kılalım. Kur’ân okumayı bilmeyen varsa öğretelim, bilip de ilerletmek isteyenlere yardımcı olalım. Ezberlerimizi gözden geçirelim. Çocuklarımızla birlikte bir Kur’ân bayramı yaşayalım. Kur’ân okuyalım, Kur’ân konuşalım, Kur’ân düşünelim ve Kur’ân olalım. Kim bilir belki de gurbetlerin bağırlarında gizli vuslat incileri bu vesileyle ortaya çıkar!

[Faik Can] 26.5.2017 [TR724]

Kendini savunurken bile zulme payanda olmak [Mahmut Akpınar]

23 Temmuz 2016 Cumartesi günü yayımlanan 667 sayılı KHK’yı inceliyorum. Kapatılan okullar bakmakla bitmiyor. Hepsi Türkiye’nin yüz akı olmuş. Türkiye’nin her yerine yayılmış. Hakkâri’den Edirne’ye kadar Anadolu çocuklarına ışık olmuş. Ulusal ve uluslararası sayısız ödüller kazanmış. Her yıl Türkiye dereceleri çıkarmış. Her siyasi partiye oy veren insanların çocuklarını yazdırmak için referanslar aradığı, kapısında kuyruk olduğu okullar. İnsanların evinde yetiştirmeye vakit bulamadığı çocuklarını “Bunlara güvenebiliriz” diyerek eliyle getirip teslim ettiği okullar. Kırk yıldır eğitim verdiği halde yüz kızartıcı bir vakanın rastlanmadığı okullar…

Tam 1200 okul, yüzlerce pansiyon bir KHK ile kapatıldı, mal varlıklarına el kondu. Öğretmenleri işsiz kaldı. Yetmedi bu öğretmenler ‘terörist’ denilerek her gün yüzer, beş yüzer tutuklanıyor. Kadın erkek Anadolu’nun yetiştirdiği mümtaz eğitim kadrosu “İslamcı” iktidar eliyle ve “Müslümanım” diyenlerin alkışları arasında zindanlara tıkılıyor. Tamamı öğretmenlerden eğitimcilerden ve onlara destek vermek için sarma saran, kermes düzenleyen hanımlardan oluşan 17 bin kadın hapiste. 600’ün üzerinde bebek anneleriyle beraber zindanda yaşamaya mahkûm edilmiş durumda.

15 tane üniversite aynı KHK ile kapatıldı. 60 binden fazla öğrenci ne yapacağını, nereye başvuracağını şaşırdı. Yaklaşık 8 bin akademisyen işinden atıldı, yarısı hapislere dolduruldu. Bazılarına kitap-kalem dahi vermiyorlar. Bir yakın arkadaşıma 3 ağır ‘suçtan’ dolayı 7 yıla hükmetmiş AKP yargıçları. Suçları: 1-Yasayla kurulmuş bir vakıf üniversitesinde çalışmak, 2- Çocuğunu MEB denetiminde faaliyet gösteren bir okula vermek, 3- Erdoğan ile Gül’ün bizzat açılışında bulunduğu bir bankaya para yatırmak! Ne ağır ve taşınmaz suçlar değil mi?

Bu ülkede ders kitaplarına seviye getiren, MEB’in ısrarla tavsiye ettiği ve piyasanın beğenisini kazanıp yüzde 50’sini elinde tutan ders kitapları, kültür kitapları basan yayınevleri vardı. Bunlardan 29 tanesi kapatıldı veya kayyım marifetiyle üzerine çöküldü. 15 Temmuz öncesine kadar her evde bulunan, herkesin elinde olan ve içinde şiddete, hakarete rastlanmayan bu kitaplar bir gecede “zararlı” ilan edilerek suç unsuru sayıldı. 1,130 kütüphaneye talimat gönderilip bu yayınevlerinin kitapları imha edildi. İnsanlar 1980 darbesi sonrası rastlamadığımız bir endişeyle evindeki “zararlı kitapları” atma derdine düştü. Günlerce çöpler atılmış kitaplarla doldu taştı, pek çoğunu yaktılar. Zira birinin evinde bu kitaplardan bulunursa “terörist” ilan edilmek için yeterliydi. Beraber çalıştığımız bir akademisyen arkadaşım bu “zararlı” kitapları uzaklaştırmak isterken komşusu tarafından ihbar edildi ve karınca incitmez bu arkadaşım sadece bu nedenle 10 aydır hapiste.

Bir kesime toptan soykırım uygulandı. Bütün kurumları kapatıldı. Milyonlarca insan etiketlenerek peşinen “suçlu” ilan edildi ve yığınlara hedef yapıldı. Bu süreçte Hapiste kendi başına doğum yapan kadınlar oldu. Hırsızlar, tecavüzcüler, adi suçlular eğitimli insanlara yer açılsın diye cezaevlerinden boşaltıldı ve yerlerine gazeteciler, öğretmenler, akademisyenler, esnaflar kondu. Hiçbirinin daha önce sabıkası yoktu. Ama AKP devrinde bir gecede hepsi “terörist” oldular.

Herkes “nasıl olsa bana dokunmaz, bana sıra gelmez” dedi ve insan olanın hazmedemeyeceği ağır zulümlere kulak tıkadı, göz yumdu. Zulüm ejdarha gibi önüne geleni yuttu, ideoloji-renk seçmez oldu. Şimdi muhalif solcular da aynı çarkın dişlileri tarafından eziliyor. Onların gazetelerini hem de “F..Ö” den basıyor, akademisyenlerini atıyor, yazarlarını-düşünürlerini tutukluyorlar. “Yesinler birbirlerini” diye göz yumdukları ejderha onların bahçesine dadandı ve her gün onlardan da götürüyor. Hala pek çok solcu yazar-çizer savunmayı “F..Ö”, “Cemaat” üzerinden yapıyor. “O Cemaat’ten değildi!”, “Cemaatçileri salıyor bizi alıyorlar!” vs diyor.

Bu solculara soruyorum:

Yeni doğum yapmış kadın ve bebeği Cemaat’tense hapse atılmayı hak ediyor mu?

85 yaşında bastonla yürüyemeyen bir dede, tekerlekli sandayledeki nine Cemaat’tense “darbe” den içeri atılabilir mi?

17 bin kadın ve 650 çocuk Cemaat’ten olduğu için hapislerde çürümeye layık mı?

Dünya çapında büyük başarılar elde etmiş 1,200 tane okul sizin ideolojinize uymadığı için bir gecede kapatılabilir mi?

Bakkalından sanayicisine helal kazancıyla sermaye biriktirmiş esnafın malına Cemaat’tense çökülebilir mi?

Aşçısından, temizlik işçisine öğretmenden akademisyene bir sürü emekçi bir gecede işinden oldu. Onlar müstahaktılar ama sizin gibi düşünenlere dokunulunca mı zulüm başladı?

Kendinizi savunurken bile zulme payanda oluyor, iktidarın/zalimin ürettiği kavramları kullanıyorsunuz. Haliniz bir mahalle kabadayısı karşısında korkudan: “Valla abi ben yapmadım, ben onlardan değilim, beni değil onu döv” diye başkasını hedef gösteren tırsak ve fırsatçı sokak çocuklarını andırıyor. Yaşanan ağır zulümlere, işkence altında ölümlere, milyonların mağduriyetine hala yobazca ve ideolojik yaklaşıyorsunuz. Sizin insan hakları, emek, hukuk, adalet, evrensel değerler üzerinize söyleyecek sözünüz yok mu?

Maalesef ülkede solcu emeğe-hakka saygı duymaz. Milliyetçi memleket satılırken uyur. Dindar dinini 3-5 kuruşa satar. Liberaller özgürlükleri savunmaktan korkar.

AKP iktidarı ve Erdoğan son dönemde ülkeye çok büyük zarar verdi. Ama asıl ülkenin vicdanını tüketti, yok etti. Farklı husumetleri, tarafgirlikleri kullanarak vicdanların harekete geçmesini engelledi.

Vicdanını yitirmiş bir ülkeye kim nasıl yardım edebilir ki?

[Mahmut Akpınar] 26.5.2017 [TR724]

Ağzım kurusun, yok musun ey Adl-i İlahi [Tarık Toros]

Zannediyorum, şu sürecin en büyük yararı, insanları tanımamız oldu.

Maske düştü, kel göründü.

Adeta kendimizle tanıştık.

Ülkeyi toplama kampına benzeten Aslı Erdoğan “daha kötü bir zaman yaşamadım” diyor.

Dilsiz şeytan olmayı içine sindiremeyen, yurt dışına çıkmayı hayal dahi etmeyen Nuray Mert ise süreci, “kendi ülkesinde sürgün” diye özetliyor.

Hayat boyu böyle bir dönem görmedik, yaşamadık belki, fakat okuduk.

Okuduğumuzu da anlamamışız. 

Oysa Mehmet Akif yazmıştı:

“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta; Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!”

Nurettin Topçu’nun hayal kırıklığı çok çarpıcıdır mesela:

“İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi menfaat kölesi bir takım haşerelermiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak; ne de Allah uzanır bunlara… Bunların önce her şeyi bırakıp, insanlık devrine girmeleri lazım.”


***

İşkence öyküleri yürek burkuyor.

Bildiğimiz, öğrenebildiğimiz intihar sayısı 37’yi geçti.

Yüzbinler aç.

Ve bu aç insanların açlık grevi yapıyor diye tutuklandıkları bir utanç ülkesi Türkiye!

Bir de çıkıp “Dinde bunun yeri yok” diye gerekçe üretiyorlar.

O sana göre öyle.

Çaresi mi kalmış?

Ne yapsın daha başka?

Ağır çekimde ölüme mahkûm etmişsin.

“Nasılsa ölüyorum, böyle gideyim, benden sonrakilere belki nefes veririm” diye düşünüyor.

Bakın, bugün cezaevinde başı örtülü kadın tutuklular dahi intiharı düşünüyor, dışardaki yakınları “kendine bir şey yapacak” diye çalmadık kapı bırakmıyorsa durum vahametten ötedir.

Herkes güçlü bir iradeye sahip olmayabilir.

Varsa bile bunu yitirebilir.

Bediüzzaman dahi düşünmüş intiharı.

Ne diyor: “Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Câni gibi muamele gördüm. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”

Bu satırları da okumuş, anlamamışız.

Yaşadıkça görüyoruz.



***

Yüzbinlerce insanı aynı çuvala koydular.

“FETÖ” diye bir şey ürettiler, bilip bilmeden konuşuyor, yazıyorlar.

Tutuklanan herkese “silahlı terör örgütü” yaftası yapıştırılıyor.

Cadı avı kabul ettirildi ülkeye.

Egemenlerin de istediği tam olarak buydu.

Açlık grevi yapan OHAL KHK’sı ile atılmış iki akademisyeni tutukladılar.

“FETÖ’cü” diye attılar, DHKP-C’den tutukladılar.

Bunu dahi sorgulayan yok!

Niye?

“Kokteyl örgüt” kabul ettirildi de ondan.

Aldanma hakkını da sadece kendilerine kullandırıyorlar, ötesine kulak asan yok!

Hem şu “FETÖ” ne?

Bir tanımlansa yani.

Tutuklu on binlere, hayatı karartılmış yüz binlere ezbere “FETÖCÜ” diyen, ne dediğinin, neyi yapıştırdığının farkında mı?

Yarın, tek tek helallik alması icap edecek “silahlı terörist” dediği masumlardan!

Tabi onlar da haklarını helal ederse…

Ya da helallik alacak birini bulabilirlerse…

Bugün ortaya çıkıp “kontrollü darbe” diyenler de çok utanacak!

Birileri birilerine tuzağa düşürmüş.

İfadeleri okuyoruz, herkesin her şeyden haberi var, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, MİT, Özel Kuvvetler Komutanı vs…

Peki ya, içeride onca eza ve cefaya maruz kalan on binler?

Dışarda onları gözleyen yüzbinlerce çift göz?

Unutuldular.

Toplama kamplarına dönmüş hapishanelerde ağır çekimde ölüme mahkumlar.



***

Açlık grevi, belli aşamadan sonra kişinin beyin ya da organlarında geri getirilemez hasara yol açıyor.

Emin olun, yılları bulan şu tutukluluklar, bir daha asla tamir edilemeyecek tahribata yol açtı bile.

Tükettiniz insanları.

Harap ettiniz.

Dağıttınız yuvaları.

Perişan ettiniz.

Mehmet Akif’le bitirelim: 

“Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz… Sen bize yangın veriyorsun!
‘Yandık!’ diyoruz… Boğmaya kan gönderiyorsun!
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ
Câni geziyor dipdiri… Can vermede mâsûm
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?
Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki, cehennemde uyandık
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî!”

[Tarık Toros] 26.5.2017 [TR724]

15 Temmuz’un resmi anlatısı delik deşik ama kimin umrunda? [Analiz: Kemal Ay]

15 Temmuz çatı davasını takip ediyor musunuz?

Düşünsenize geçen yaz, Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından çok önemli bir olay yaşadık. Ordu içerisinde bir grup darbe yapmaya kalktı ve bu bir şekilde engellendi. Ancak 250’ye yakın insan hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı.

Nihayet bu darbe gecesinin nasıl yaşandığıyla ilgili çok önemli bilgiler edinebileceğimiz, ‘darbe’ gibi gayrimeşru bir yola sapan fakat neyse ki başarısız olan askerlerin ifadelerine tanık olabileceğimiz dava başladı.

Ama hiç o havada değiliz, siz de farkında mısınız?

Sanık askerlerin duruşma salonuna götürüldüğü yerdeki ucuz skeçleri andıran ‘idam urganı atma’ seremonisi bile doğru düzgün değildi. Güya ‘hainleri yargılıyoruz’ imajı yerini bulsun diye askerler sokak ortasından kortej içerisinde duruşmaya götürüldü ama bu bile yeterince etkileyici olmadı.

İŞKENCE ALTINDA İFADE AL, BASINA SERVİS ET

Hele duruşmada söylenenler. Darbenin ‘başı’ olmakla itham edilen Orgeneral Akın Öztürk, aslında darbeyi nasıl önlemeye çalıştığını anlattı. Hulusi Akar’ın yaveri Levent Türkkan’ın gözaltındaki ifadesi çok tartışılmıştı. Güya Cemaat üyesi olduğunu kabul ediyor, birçok isim de veriyordu.

Şu sözler o ‘itiraf’ metninden:

“Ben fakir bir ailenin çocuğuyum. Babam çok fakir bir çiftçiydi. Tarlamız, bağımız bahçemiz yoktu. Fethullah Gülen Cemaati ile ilk defa ortaokul döneminde tanıştım. İyi ve geleceği parlak bir öğrenciydim. Okulda matematikten 9 almışlığım yoktur.

Ortaokulda cemaatin abileriyle tanışmıştım. 5 yaşından beri Subay olmayı hayal ediyordum. Bu idealim cemaatin ekmeğine tuz biber oldu. 1989 Işıklar Askeri Lisesi’nin sınavlarına girdim. Sınavı kendi bilgilerimle kazanacağımdan emindim. Cemaatteki abilerim de emindi. Fakat yine de bana sınav olmadan önceki gece yarısı getirip soruları verdiler. Soruları Serdar Abi getirmişti. Bursa merkezde bir cemaat evinde soruları bana vermişlerdi.”

Duruşmada Levent Türkkan’a bu ifadeleri sorulduğunda ise şunu söylüyor:

“Samimi ifadem yok. Her tarafım dağılmıştı bana serum bağladılar beyin röntgeni çektiler. Samimi bir ifadem yok.”

Bu ne demek? Yani kamuoyundaki ‘Cemaat askerî okullara sızıyor’ algısının bütün unsurlarıyla bir araya getirildiği yukarıdaki metin ‘işkence altında’ ifade (itiraf) yerine imzalattırılmış. Nitekim o günlerde muhtemelen diğer askerleri korkutmak, başka ‘itirafçılar’ da bulmak için Anadolu Ajansı Levent Türkkan’ın ‘dağılmış’ fotoğraflarını basına servis etmekten çekinmemişti. Bu ifadeyi ilk kez haberleştiren de Hürriyet gazetesiydi. Maksat ‘Cemaat’ten tiksinen sekülerleri ikna etmek’ti.

ZEKAİ AKSAKALLI VE YAŞAR GÜLER NASIL DARBECİ OLMADI?

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili çok sayıda karanlık nokta var. Bunlardan birisi de, şu anda ‘komuta kademesinde’ bulunan, yani darbeyi ‘atlatabilmiş’ komutanların o gece neler yaptıkları. Hatırlarsanız Orgeneral Zekai Aksakallı onlardan birisi. O gece Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda (eski adıyla Özel Harp) yaşananlar hep onun uhdesinde gerçekleşti. (Ahmet Dönmez’in Aksakallı’nın darbe gecesindeki rolüyle ilgili yazdıklarına bakabilirsiniz: 1 & 2.)

Nitekim o gece Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı karargâhta esir alanların başındaki Kurmay Albay Fırat Alakuş, mahkemedeki ifadesinde görevi bizzat Zekai Aksakallı’dan aldığını belirtti.

Orgeneral Aksakallı, mahkemeye gönderdiği ifadesinde ‘darbe girişimi’ gibi acil olaylarda personelin ikaz edilip bütün birliklerin kışlalarda kalmasının söylenmesi gerektiğini, böylece darbecilerin ortaya çıkacağını belirtmişti. Askerî teamüller bu yönde olmasına rağmen, öğlen saatlerinde (ihbarcı subay 14.00’da haber vermişti) haber alınan darbeyle ilgili bir girişim olmaması 15 Temmuz’un en tuhaf yönlerinden biriydi.

Emekli Tuğgeneral Erhan Çaha da, duruşmada bu hususa dikkat çekti. Eğer personel ikaz edilmiş olsa, 15 Temmuz gecesinin yaşanmayacağını iddia etti. Daha da ileri giderek şu yorumlarda bulundu: “Bu vahim ve menfur darbe teşebbüsü, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve MİT müsteşarının, planı, bilgisi ve kontrolü dahilinde olmuştur (…) Darbenin askeri görünümlü sivil bir darbe olduğunu düşünüyorum.”

O gecenin bir başka ‘karanlık’ noktası, şu anda Jandarma Genel Komutanı olan Yaşar Güler’in konumuydu. Onunla ilgili de çok sayıda iddia ortaya atıldı. Darbe sırasında Genelkurmay 2. Başkanı’ydı ve Genelkurmay Karargâhı’nda yaşananlarla ilgili birinci elden tanıklığı vardı. Gelgelelim onunla ilgili de ilginç bir suçlama yapıldı duruşmalarda. Sanıklardan Kurmay Albay Cemil Turhan, o gece Genelkurmay Karargâhı’ndan birliklere gönderilen sıkıyönetim ilânı emirlerini Yaşar Güler’in ve (diğer bir sanık) Mehmet Partigöç’ün talimatıyla gönderdiğini söyledi.

‘Bakın ihanet en yakınımda’ diyebilmek için tutuklanan Cumhurbaşkanı’nın eski yaveri ise darbeden 15 Temmuz gecesi haberi olduğunu fakat danışmanların bir iki aydır şakasını yaptıklarını belirtti.

SENARYOLU SAVUNMA

TV dizilerimizden, sinema filmlerimizden hatta edebiyatımızdan biliyoruz ki biz Türkler senaryo yazmada biraz beceriksiziz. O yüzden de seyirciyi ‘tutabilmek’ için duygusal yönüne ağırlık veriyoruz yazdıklarımızın. 15 Temmuz’da da böyle oldu. O gece neler yaşandığına dair derme çatma bir hikâye uyduruldu ve hemen sonraki hamlelere geçildi. ‘Sonraki hamleler’ öncelikliydi, o yüzden 15 Temmuz’u bir duygu yoğunluğu içinde topluma kabul ettirip asıl plan devreye sokuldu.

Böyle bir senaryodan yapılan yargılamanın ‘savunması’ da senaryodan olacak elbet. Erdoğan’ı almak için Marmaris’e giden timin başındaki General Gökhan Sönmezateş, kendisini Cesur Yürek (Braveheart) filminin kahramanı William Wallace’a benzetti duruşmada. Şu sözler ona ait:

“Bir tane filim var ‘Cesur Yürek’ diye. İskoçya’nın kurtuluşu ile alakalı ve William Wallace diye bir adam var. Kralıyla konuşuyor ve İngilizlerle savaşma kararı alıyor. İngilizlerle savaşa çıktıklarında birkaç grup Wallace’yi savaşta yalnız bırakıyor. Buna rağmen savaşa devam ediyor. Savaşın bir bölümünde bir İngiliz ile savaşırken, İngiliz’in maskesi düşüyor ve maskenin altındaki kişinin kendi kralı olduğunu görüyor. Uğruna İngilizlerle savaşa girdiği kralın kendisine karşı savaştığını görüyor. Benim durumumu soruyorsanız ben de aynı durumdayım.”

Mahkeme başkanının ‘Kralınız kim?’ sorusunu ise Akıncı Üssü davasına bıraktığını belirtti. Acaba Akıncı Üssü’nde o gece neler oldu?

KÖTÜ SENARYO, SENARİST HAKKINDA NELER SÖYLER?

Başarılı senaryolar size sanatsal bir zevk verebilir ama kötü bir senaryoda insan ister istemez sürekli senaryoyu yazanların niyetine odaklanıyor. Hikâyenin her aşamasında ‘Acaba burada neyi amaçlamış?’ diye soruyorsunuz kendi kendinize. 15 Temmuz’da askeriye içindeki ‘güç mücadelesi’ nasıl hikâyeye eklenmiş mesela? Acaba Akın Öztürk, Semih Terzi gibi aktörlerle Hulusi Akar, Zekai Aksakallı gibi aktörler arasında ne gibi hesaplaşmalar yaşanmış oldu? Hulusi Akar’ın yaverinin ‘FETÖ’cü olması, o ifadeyi vermesi neden gerekliydi? Yaşar Güler, Zekai Aksakallı nasıl bir anda ‘kahraman’ hâline geldi? Hulusi Akar ve Hakan Fidan 15 Temmuz sabahı neler yapıyordu? Bunlara bakarak senaristler hakkında neler düşünebiliriz? Daha da önemlisi, bu senaryoyu yazanlar arasında kimler var?

15 Temmuz’un resmî anlatısı kötü bir senaryo olduğu, her tarafı döküldüğü için artık gerekli reytingi almıyor. Eğer senaryo sağlam olsa, duruşmalar canlı yayınlanır, Erman Toroğlu – Şansal Büyüka ikilisi pozisyonları tek tek oynatarak vatandaşı aydınlatmaya çalışırdı.

Sadece Türkiye’de değil, dünyada da 15 Temmuz anlatısının bir alıcısı yok. Başlangıçta ikna olanlar da muhtemelen şimdilerde sorgulamaya başladı. Ancak ‘fiilî durum oluşturup istediğini elde etme’ gibi şark kurnazlıkları maalesef kültürümüzün parçaları. O yüzden de Aslı Erdoğan’ın dediği gibi bir ‘açık hava hapishanesi’ hâline geldi Türkiye…

[Kemal Ay] 26.5.2017 [TR724]