Bir zamanlar demokrasi vardı! [Kadir Gürcan]

Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan gayr-i demokratik baskını “Demokrasi’ye bir darbe daha!” klişesiyle değerlendirip şok şaşırmış rollerine yatabilirdik. Dahası, son iki  seçimde iktidarın hayal ve ümniyelerine kalın bir kül tabakası döken siyasi partinin A Takımı’na karşı girişilen sindirme operasyonlarına “Bu kadar da olmaz, canım!” deyip, sahte demokrat hayıflanmaları da yapabilirdik. Tıpkı bazılarının utanmadan yaptığı gibi. . 

Bir sene önce Türkiye’nin en çok satan gazetesini polis zoruyla gasp eden ve kapıdaki güvenlik sorumlusundan, kantindeki garson delikanlıya kadar herkesi hapse atan bir idari zorbalıkla karşı karşıyayız. Yirmi beş bin tirajlı bir gazeteye çökmüş çok mu? Kendi ülkesinde vatandaşlarına etnik temizlik uygulayan iktidar aktörlerinin şimdilik demokrasi aygıtındaki derin gedikleri tamire vakti yok. Bundan sonra yapacaklarına hiç şaşırmayacak kadar hazırlıklı ve suç potansiyellerini yadırgamayacak kadar kanıksamış durumdayız. 

Hükümet ve iktidar, muhalif sesleri yola getirmek için her türlü yolu deniyor. OHAL bahanesinin bütün suç, gayr-ı ahlakilik ve hukuksuzluklar için kullanılabilecek derin tesirli bir garnitür olduğuna kendilerini iyice alıştırdılar. Zaten epeydir partili militanlar, sevmedikleri, muhalif gazeteci ve yazarları pataklamayı, sokak ortasında silahlı saldırıyı günlük egzersiz haline getirmişlerdi. 

Yeniçeri artığı, maganda ve serseri takımına söz geçirecek kanun ve yönetmeliklerden mahrumuz. KHK’lar namuslu vatandaşları cezalandırmak için çıkarılıyor. Şimdi parti militanları, akran sohbetlerinde,  cılız bünyeli okur-yazar takımını nasıl ürküttüklerini hikaye ediyorlardır.  Seksen öncesinin anarşik ortamında da böyle militan tipler prim yapıyordu. Sis perdesi aralandığında bütün foyaları ortaya dökülüvermişti. Meğer hepsi de iktidar beslemesi işsiz-güçsüz takımı değil miymiş?

Başkanlık hırslarına mani olabilecek bütün engelleri silip ortadan kaldırmaya niyet etmiş bir irade Türkiye sınırlarını da aşan derin suç girdabına kapılmış durumda. “Seni Başkan yaptırmayacağız!” diyen siyasi parti üyeleri ve Doğu illerindeki vatandaşlar ağır bir fatura ödemeye devam ediyorlar. Görünen o ki, artık sürpriz olmayacak bir erken seçimde iktidar partisi, seçimlere tek parti olarak girmek için son iki seçimde hevesini kursağına düğümleyen sürpriz muhalefeti kökten bitirmeye niyet etmiş durumda. Bir hafta içinde iki demokratik müesseseye yapılan sindirme operasyonunun başka makul izahı var mı?

Zavallı Saray Medyası, ne yapacağını şaşırmış vaziyette. Suçlunun kim olduğu, Türk Halkına karşı girişilen etnik temizliği kimin ve kimlerin yaptığı pekala bilindiği halde “Bu yanlışları hükümet ve Saray’a kim yaptırıyor?” diye soruyorlar. Bir ipucu verelim: Televizyonları açın, ilk on dakikada en çok gördüğünüz kare ve en fazla işittiğiniz isim ve sesin sahibi kim ise, işte sorunuzun cevabı orada.

Böyle akildane sorular sorup, gazetecilik yapmak kolay. Düşünce hürriyeti, insani mahremiyetlere saygı, alem şumul basın etiği esasları gibi mesleki esasları Türkiye şartlarına göre esneten ve içinde kendilerine göre güvenli bir koy oluşturan garip bir medya sektörü oluştu.

Babası yurt dışında olan bir delikanlıyı yakalayıp, daha şubeye gitmeden ya da mahkemeye çıkmadan “itirafçı” diye pazarlayan zavallıların etik, ahlak, insaf edebiyatına kulak asacaklarını mı zannediyorsunuz? Ker u fer sahibi koca koca yazarlar bile, bu düzme haberlerden medet umuyorlar. Şimdi onlara, hava ve su kadar, gizli tanık, itirafçı, çaşıt, muhbir lazım. Kimsenin bir türlü içine sindiremediği 15 Temmuz çakma darbe girişiminden sonra her gün cemaat hakkında senaryo üretip bey’at tazeleyen maaşlı kesim bir tane itirafçı bulabilseydi dünyalar onların olacaktı. Herhalde hala bulamadılar ki, herkese bir iç sıkıntısı bastı.  

Dış dünyanın yazdıkları Türkiye’de kimsenin umurunda değil. Gözlerini kapatınca her tarafın gece olduğunu zannediyorlar. Yabancı gazeteler artık Türkiye’den “Bir zamanlar demokrasi ile idare ediliyordu!” diye bahsetmeye başladılar. 

Tek partiyi seçmek için tekrar onca bütçe, enerji ve mesai israfına ne gerek var. Dikta ve müstebit idarelerin seçim hevesi, sadece şahsi bir tatmin, o kadar. 

Kadir Gürcan, 7.11.2016 /Samanyolu Haber

Gâye-i hayalsiz gençlerimize - [Abdullah Aymaz]

Gâye-i hayal, hedef demektir. Bu ifadeden bizim anladığımız ise, insanlığın faydasına gerçekleştirilmek istenen bir hedeftir. Efendimiz (S.A.S.)  “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandır.” buyurmuştur. Onun için hedefimiz bu olmalıdır. Zaten, “belli bir hedefi olmayan yelkenli gemilere rüzgar faydalı olamaz” diye güzel bir söz de vardır.

Amerika’dan Next Social İmpact  Foundation (nextsocialimpact@gamil.com), Almanya’da, ikinci/üçüncü nesil Alman –Türk, kız çocukları üzerinde bir anket çalışması yapmış. Bu sosyal çalışmanın gayesi, Almanya’da yetişmekte olan ikinci/üçüncü nesil gençleri tanıma ve kendilerine daha iyi bir gelecek hazırlamada yardımcı olmak… Temmuz 2016’da gerçekleştirilen bu  çalışmanın neticesine göre, gençlerimizin büyük çoğunluğu kendilerini Alman toplumunun parçası olarak görmenin yanında, kimlik olarak bir belirsizlik yaşamaktadırlar. Yani bir kimlik bunalımı söz konusudur. Gençlerimizin sosyal entegrasyon konusunda çok fazla ilerleme kaydedemedikleri görülmektedir. Onların büyük çoğunluğu (% 77) hayatlarını Almanya’da geçirmek istemekte, sadece tatillerde Türkiye’ye gitmeyi düşünmektedir. Ama sevindirici bir husus, gençlerimizin büyük bir çoğunluğu (% 90) imkan ve fırsat verildiğinde topluma faydalı olacak faaliyetlerde bulunmak istemektedirler… Çalışma neticesi tespit edilen problemler var. Birincisi: Sosyal entegrasyonda yeterince mesafe alamamış Türk azınlığın, Almanya’da ömür boyu yaşaması söz konusudur. Sosyal entegrasyon başarı ile gerçekleşmediği takdirde, gençleri iki ana tehlike beklemektedir: a)Asimilasyon. Yani tamamen kendi kültüründen ve dini değerlerinden koparak, dominant bir kültürün içinde eriyip kaybolmak… Dinsiz, kapitalist olma… b)Yaşadığı toplumdan izole olup içine kapanarak, dominant kültüre düşman olmak “Almanlar bizi sevmiyor! Almanlar Türk düşmanı!” ve benzeri düşünceleri benimseyip ‘sistem düşmanı’ olmak ve suç işlemek… Tabiî sonunda da hapislerde geçen bir ömür… Kriminal bir azınlık… Başarısız ve kindarlar…

İkinci problem: İnsanlarımız, iyi niyet ve koruma amaçlı olarak evlatlarının eğitiminde sadece iki ana konu üzerinde durmaktadırlar: a)Dindar, ahlâklı ve kötü alışkanlıklardan uzak olsunlar. b)Derslerinde başarılı olsunlar, derslerine düzgün çalışsınlar, akademik başarıları bulunsun… Fakat gençlerimize, bulundukları topluma hatta bütün insanlığı kucaklayıcı güzel hedefler verme konusunda ciddi bir çalışma yapılmamıştır. Kendini Alman toplumuna kabul ettirecek bir hedefi, bir ideali olmayan gençler her ne kadar dindar ve çalışkan olsalar bile, profesyonel hayata atıldıklarında, maalesef kapitalist bencil ve narsist fertlere dönüşebiliyorlar. Çünkü gençlere Allah rızası için güzel hedefler, gaye-i hayaller verilmemesi, onları içinde bulundukları materyalist toplumda sadece kendini düşünen kişiler olarak yaşamalarına sebep olmaktadır.

Ama anket neticesinde, ümit verici bir durum tespitini de görüyoruz. Gençlerimizin büyük çoğunluğu (% 90) toplumda sosyal sorumluluk almak istediklerini ifade etmiş ve ayrıca toplumsal yardım faaliyetlerinde faydalı olacaklarına inandıklarını söylemişlerdir.

Almanya’da bulunan Türk Toplumu liderleri ve yöneticileri, çok önemli meseleyi gündemlerine almalıdırlar ve bu konuda profesyonellerden yardım almalıdırlar. Meselâ bu hususta bu anket çalışmasını yapan Foundation’dan istekte bulunabilirler. Onlar da uzman profesörler göndererek üçer günlük eğitimle, Gençlere Gaye-i Hayal kazandırma, İdeal Gençlik yetiştirme konusunda gerekli bilgileri verebilirler.

Abdullah AYMAZ, 06.11.2016 /Zaman

Dünya bize vatan oldu -2 [Mahmut Çebi]

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop 19 Ocak 2015’de herkesi şok eden demecinde “Türkiye’nin kaderiyle AK Parti’nin kaderi bugün birbiriyle bütünleşmiş durumdadır. AK Parti’nin düşmanları, muhalifleri Türkiye’nin düşmanlarıdır.” demişti.

Dün birinci bölümünü yayınladığım bu mektubun sahibinin tek suçu ise Hizmet Hareketi’ne yakın görünen bir şirkette çalışıyor olmasıydı. O yüzden hem mağdur oldu, hem düşman ilan edildi ve ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Bugün mektubunun ikinci bölümünü yayınlıyorum.

“Daha önce iş yerlerimizden arkadaşlarımızın meslektaşlarımızın banka hesapları, gazete abonelikleri, muhtaçlar için Kurban ve çeşitli yardımlar, sohbet ve muhabbet için bir araya gelme, dernek üyesi ya da yöneticisi olma gibi sebepler ile tutuklanmış olmaları, eşim gibi bir çok gazetecinin gözaltında ya da hapiste olması gibi sebepler Türkiye’de daha fazla kalma ve yaşama imkanımızın kalmadığını açıkça ortaya koymuştu.

Yakın bir geçmişte anne ve babamızla birlikte çıktığımız kısa Avrupa seyahati için aldığımız pasaport ve vizelerimizin olması bizim için bir ümit olmuştu. Mecburen bir an evvel çıkmaya karar verdik. Bu kararı almak aslında hiç de kolay olmadı. Çünkü ikinci bebeğimizin olması için başladığımız tedavide son noktaya gelmiştik ve son aşamaya gelmiştik. Eşim ve ben son kez gözlerimizin içine baktık ve ailemizin yeni bireyi için çok heyecanlı ve istekli olmamıza rağmen, en azından üçümüz bir arada sağ ve özgür olabiliriz ümidi ve hamileliğinde ne tür tehlikelerin beklediğini kestirememe gibi karmaşık düşünceler bizi, doğmamış çocuğumuzu da İstanbul’da bırakmaya sevk etti.

Derken en yakın tarihe sadece kendi adıma deneme amaçlı bilet aldım. Herkesle olmasa da bir gün içerisinde yakın ailem ile hızlı bir şekilde vedalaştım. Havaalanına gidemeden yolda ya da orada yakalanma, pasaportumun iptal edileceği korkuları arasında zor da olsa çıkabildim ve hemen ardından eşim ve oğlum bilet alarak 1 gün sonra yanıma geldiler. Burada daha önce Yüksek Lisans için geldiğimde tanıştığım arkadaşlarımın ve tanıdıklarımın olması yine bizim için büyük bir avantajdı, çok yardımcı oldular evlerinde misafir ettiler, kalacak yer ayarladılar, bizler ile her şeylerini paylaştılar. Çünkü onlar birer Ensar şuuru ile hareket ediyor ve bizleri de evlerinden, yurtlarından, ailelerinden zorunlu ve haksız bir şekilde koparılmış muhacirler olarak görüyorlardı. Bizler kendimizi sahabe efendilerimize benzetilmeye layık görmesek de, Rabbimiz onları niyetlerine göre Ensar efendilerimizin sevapları ile mükâfatlandırsın inşallah.

Bizler şu anda gözaltında ya da tutuklu olan, pasaportları ve vizeleri olmayan ya da iptal edilen, ya da Türkiye’den çıkmak için geç kalmış birçok mağdura, mazluma göre şanslıydık elbette. Bizler ülkemizi, ailemizi, kariyerimizi, evimizi, arabamızı bırakmak zorunda kaldık belki de ama özgürlüğümüzü ve canımızı şükürler olsun bırakmadık geride. Türkiye’yi anlatmaya gerek yok, herkes artık çok iyi biliyor, muhalif hiçbir sese tahammülü olmayan bir cumhurbaşkanı, hepsi birbirinin kopyası yandaş medya organları, iktidar tekeline ve güdümüne alınmış mahkemeler, asker ve emniyet güçleri, silahlanmaya, ihbara ve iftiraya teşvik edilerek kinlendirilen bir toplum ve asıl suçlu insanlar tahliye edilerek hapishanelere atılan, işkencelere ve tecavüzlere maruz kalan suçsuz, masum ve bir çoğu aydın, akademisyen, asker, polis, hakim, savcı, avukat, gazeteci ve üniversite mezunu her biri alanında ve mesleğinde başarılı beyinler, hamile olanından, sütten kesilmemiş bebeği olana, hasta yatağından götürülen ihtiyarlara kadar bir çok insan da gözaltında ya da hapishanelerde maalesef eziyet görmekte.

Bizler insan haklarına saygılı, demokratik ve anayasasına bağlı bir ülkeye geldiğimizi düşünüyoruz ancak Cumhurbaşkanının devam eden söylemleri “bunların, dünyanın neresine giderlerse gitsinler can güvenlikleri yok ve benzeri tehditleri ile birçok istihbarat elemanın görevlendirildiğinin ve mafyanın açıktan suikast planları yaptıklarına dair haberler burada da bizleri ve ailelerimizi tedirgin etmektedir. Bizler geldiğimiz ülkenin dilini bir an evvel öğrenerek, eğitim, deneyim ve liyakatlarımıza uygun mesleklerde çalışmaktan ve bulunduğumuz ülkeye entegre olarak gelişimine katkıda bulunmaktan memnuniyet duyacağız. Bu imkanın bize sağlanması için gerekli belgeler ile başvurumuzu yaptık ve sonucunu bekliyoruz. Bizim ve bizim gibi birçok mağdur insanımızın başvurularının da olumlu bir şekilde sonuçlanmasını ümit ediyoruz.

Allah-u Teala Kuran’I Kerim’de Efendimize (a.s.m)“ Andolsun ki size biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve rızıklardan biraz azaltma ile deneriz. Sabredenleri müjdele!” buyuruyor. Bizler tüm bu olan biten karşısında sabretmekle mükellef olduğumuzu düşünüyor ve yine Allah’ı vekil kılarak yalnızca O’na sığınıyor ve müjdesine mazhar olabilmeyi ümid ediyoruz.

Allah er ya da geç tüm insanlığa haklıyı, haksızı, doğruyu, yanlışı ve yalan ile gerçeği gösterecektir. Duamız ve dileğimiz zulümlerin, eziyetlerin, işkencelerin bir an evvel bitmesi ve bebeği ile ihtiyarı ile mağdur olan, mazlum olan tüm insanların en yakın zamanda özgürlüklerine, ailelerine, insanca yaşayabilecekleri hayatlarına kavuşabilmeleridir.”

Mahmut ÇEBİ, 06.11.2016 /Zaman

Türkiye’nin Rus-İran istihbarat havuzuna dâhil olması ne demek? [Göksel İlhan]

İstihbarat konusu, günümüzde dünyadaki en sorunlu coğrafyada varlığını devam ettirmeye çalışan Türkiye için hayati bir mesele. 60 yılı aşkın bir süredir NATO üyesi olan Türkiye’nin neredeyse tüm silah sistemleri batı kaynaklı. Doğal olarak da Silahlı Kuvvetlerin hem teşkilat yapısı hem de teknik altyapısı Batı ile entegre edilmiş durumdadır. İstihbarat konusunda da durum böyleydi ta ki 15 Temmuz darbe girişimi öncesine kadar.

15 Temmuz  darbe girişimi sonrası TSK’ya iki alanda operasyon yapılmıştır: Yetişmiş insan gücü ve istihbarat. Konuya ilgi duyanlar bilirler ki bir ordunun yetişmiş-yetkin personeli/insangücü ve istihbaratı yok ise, çokluğu ve hatta envanterindeki silahların teknolojisi bir şey ifade etmez. Asıl kuvvet çarpanları yetişmiş-yetkin personel/insangücü ve güçlü istihbarattır. TSK’daki insan gücü ve istihbarat kadrolarının derhal tasfiye edilip yerlerine kifayetsiz muhterislerin getirilmesi tesadüfi değildir.

Böylesi büyük ve genel tasfiyelerin sonuçlarını düşünmek gerekir.

İstihbarat uzun süredir budanıyor

İstihbaratla ilgili hazırlıkların, 15 Temmuz’dan önce başladığını söylemek mümkün. Ülke güvenliğinin olmazsa olmazı denebilecek hemen bütün ayaklarda bir ‘operasyon’ yapıldığı ortada. GES Komutanlığının 2012’de Erdoğan’ın her türlü işini yapan, ‘sır küpü’ MİT’e devredilmesi ilk aşama olarak okunabilir. Sonrasında darmadağın edilen Emniyet İstihbarata öncelik verilerek, güvenlik bürokrasisinin kulakları adeta tıkanmıştır.

Bu gün itibari ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dış istihbaratında görev alacak yetişmiş ve yetkin bir kadrosu dolayısıyla da imkan ve kabiliyeti yoktur. Daha açık ifade edelim: Bugün Türkiye’nin dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir ittifak içinde  paylaşabileceği bir istihbaratı yoktur ve olamaz da, NATO istihbarat havuzundan (BICES) aldıkları hariç! Artık Türkiye’nin sadece elleri değil gözleri de bağlı, kulakları da tıkalıdır.

MİT sadece BAAS’çılık oynuyor

Fakat PKK ve IŞİD terörüyle mücadele dahil ülkenin savunması için gerekli her düzlemde felç edilen Türkiye istihbaratı, sadece bir alanda oldukça mahir: “Baas” istihbaratı. Bu istihbarat anlayışının son icraatı kendi vatandaşlarından internet abonelerinin özel bilgilerini bir takım teknolojileri kullanarak izlediği ve bunları kayıt altına alarak aboneleri fişlediği yönündeki iddialardır. İşte bu istihbarat; başkentinin göbeğinde defalarca bombalı eylem gerçekleştirilebilen Türkiye’yi,  sınırlarındaki  büyük  problemlerle birlikte bir iç savaşın eşiğine bilerek getirmiştir.

Rusya’yla aşk tazelendi

15 Temmuz darbe girişimi sonrası, ekserisi batı eğitimli ancak bilâ istisna tamamı Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’ vizyonunu reddeden kadroların TSK’dan tasfiye edilmesiyle birlikte Ülke, artık görülür ve hissedilir bir şekilde eksen kayması ile karşı karşıya gelmiş ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin batıya (AB, NATO..) dönük yüzü çoktan doğuya (Rusya, İran…) bakar hale gelmiştir. Platonik olmayan bu aşkın gereğini, öncelikle Erdoğan her türlü devlet onurunu ayaklar altına alarak yerine getirmiş ve takiben de Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Rusya’ya ve özellikle de Putin’e teşekkür ettiğini belirterek, “Gerçekten zor günlerde gerçek dostun kim olduğu belli olur derler ve Rusya, Türkiye’nin zor gününde gerçek dost olduğunu samimi bir şekilde gösterdi” diyerek, bu aşkı tüm dünyaya ilan etmiştir.

Yeni Türkiye’nin yeni aşkı ister istemez yakın akrabaları da etkilemiş ve Rus uçağını düşüren Türk pilot darbe girişimi sonrası hapse atılmış, yine Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Ben eşimle beraber Rus pilotun eşini ziyaret etmek isterim, üzüntülerimizi bir kere daha iletmek isterim” şeklinde açıklama yapmıştır. Aynı zamanda; İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Başdanışmanı ve eski İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti, Türkiye’de yaşanan darbe girişiminin; hangi ülkenin Türkiye’ye dost (Rusya, İran) hangi ülkenin düşman (ABD, NATO) olduğunu gösterdiğini söyleyerek, bu geçici aşkın nikahını kıymıştır.

Rusya bizi, NATO’ya karşı kışkırtıyor

Tabi ki yeni durumun yansımalarını ülkenin yatak odası sayılabilecek istihbarat alanında da görmek artık mümkündür. Rus parlamentosunun üst kanadı olan Federasyon Konseyi’nin Savunma Komitesi Başkan Yardımcısı Frants Klintseviç de İzvestiya’ya demecinde, Türkiye’nin kamuoyuna ilan etmeden Rusya, Suriye, Irak ve İran’ın oluşturduğu istihbarat paylaşım havuzuna dahil olduğunu söyledi. Klintseviç şöyle devam etti: “Türkiye bir NATO ülkesi olsa da darbe girişimindeki duruşu onu çok gücendirdi ki bazılarına göre bu darbe girişiminde Batılı süper güçler rol oynamış olabilir. Nitekim Erdoğan ve Türk hükümeti Rusya ile ilişki kurabileceklerini anladı.”

Bu yeni aşkı perçinleştirircesine bu hafta; teamüllerin dışında Orgeneral Akar’ın, trajikomik darbe girişimi gecesi oynanan ve üzerinden yaklaşık 4 ay geçmesine rağmen halen açıklanamamış olaylarda ‘partneri’ MİT müsteşarı Fidan’la Rusya ziyareti gerçekleşti.

Bir başka deyişle 15 Temmuz gününü neredeyse tamamen birlikte geçiren Hulusi Akar ve Hakan Fidan, Türkiye’nin Rusya-İran istihbarat havuzuna dâhil edilmesinden kısa süre sonra Rusya’ya ziyarete gidiyor ve orada da ‘samimi pozlar’ veriyor.

İstihbaratınız yoksa neyi paylaşacaksınız?

İşte bu noktada “istibarat paylaşımı” konusunu biraz açmamız gerekir. Allame-i cihan veya istihbaratçı olmaya gerek yok. Konu isminde net: İstihbaratınız olacak ve siz bu istihbaratınızı DOST ve MÜTTEFİK kabul ettiğiniz biri veya birileri ile YİNE ONLARDAN GELECEK OLAN İSTİHBARAT KARŞILIĞINDA paylaşacaksınız.

Peki Türkiye’nin dahil olduğu ittifakta DOST olduğu ve “İstibarat Paylaşacağı” ülkelere verebileceği bir istihbaratı var mı? 15 Temmuz sonrası gelinen noktada gösterildiği üzere bugün bu mümkün değil. Peki o zaman, diğer DOST ülkeler istihbarat üretemeyen Türkiye ile kendi istihbaratlarını neden paylaşacaklar? Sebep açık NATO istihbarat havuzu (BICES)!

Bir NATO üyesi olarak Türkiye, BICES’e dahil bulunmakta ve diğer NATO ülkeleri tarafından sağlanan istihbarata erişebilmektedir. Şimdi siz Türkiye olarak bu istihbaratı alıp NATO’nun kuruluş sebeplerinden en önemlisi olan SSCB varisi Rusya ve olağan şüpheli İran ile paylaşmaya kalkacaksınız. Bu çok hassas bir konudur ve hatta çok büyük bir skandaldır.

NATO’nun tepkisi ne olacak?

NATO tarafından buna karşı en sert tedbirlerin alınmakta gecikilmeyeceği ve Türkiye’nin ittifak dışına dahi çıkarılabileceği unutulmamalıdır. Ayrıca; bu durumun, son günlerde NATO kadrolarında görevli batı eğitimli kalifiye personelin tasfiye edilmesi ve Rusya’dan hava füze savunma sistemi alınacağına ilişkin yapılan açıklamalarla iyice gerilen ve zayıflayan ittifakla olan bağlarımızın kopmasına neden olacağı aşikardır.

Bütün bunlara ilave olarak; sanki Türk Silahlı Kuvvetleri’nden binlerce subay, astsubay -hem de pilot ve kurmay subaylar olmak üzere TSK’ya operasyonel katma değeri sağlayan esas unsurlar- kaybedilmemiş gibi Suriye’de aktif olarak harekât icra edilmesi, Irak’ta ise hatırı sayılır yoğunlukta birliğin sınıra kaydırılması ile harekât emareleri verilmesi eşyanın tabiatına aykırı, akılla izah edilmesi mümkün olmayan bir tercihtir.

Özellikle Irak’ın -rızası olmaksızın- topraklarında yürütülecek harekât, Irak arka planında Türkiye’yi ABD ile karşı karşıya getirecektir. NATO üyesi Türkiye’nin Irak’la yaşayacağı çatışma neticesinde NATO’nun Türkiye tarafında yer almasını beklemek saflık olacaktır. Müteakiben Erdoğan’ın NATO’ya yönelik takınacağı tavrı ve bu tavrın Türkiye-Rusya ilişkilerinde balayı etkisi yaratacağını tahmin etmek pek zor olmasa da Türkiye’nin ittifak dışına kolayca çıkabileceği bu senaryo kısa vadede gerçekleşmesi en muhtemel senaryodur.

ABD, AB cephesi neden sessiz?

İstihbarat ekseninde yaşanan bu dengesiz gelişmeler, Türkiye’nin bir asırdır sürdürdüğü ittifaklarını ‘çocukça heveslerle’ harcama ihtimali, kısa sürede acı meyvelerini verebilir. Rusya-İran hattının bugüne kadar sürdürdüğü dış politika ve içerideki rejim yaklaşımları, Türkiye gibi modern ve Batı’ya açık bir ülkeyi kısa sürede açık hava hapishanesine çevirecektir (ki çevirmeye başlamıştır).

Dahası, NATO’nun istihbaratını kesmesi durumunda Türkiye, Suriye’de ve Irak’ta gözleri kör, kulakları sağır konumuna düşecektir. Bununla birlikte Türkiye’nin, NATO mevzilerini boşaltırken Rusya-İran mevzilerini büyük bir aşkla tahkim ve takviye ettiği şu günlerde, eski dostların neden bu kadar sessiz olduğunu, iyi düşünmek gerekir.

Türkiye, Sovyet Rusya’nın açık tehditlerine karşılık NATO’ya girebilmek için binlerce kilometre ötedeki Kore’de 718 askerini şehit vermişti. O zamanlar Sovyet Rusya’nın tehditlerini önemsemeyen, “Nasılsa aynı düşüncedeyiz” diye düşünen Çekoslovakya, Polonya gibi ülkeler daha sonra Sovyet işgali ile sarsılmıştı. Türkiye ise, celladının kollarına koşarak gidiyor…

Göksel İLHAN, 7.11.2016 /TR724

Kitaplı ‘terör örgütü’! [Erman Yalaz]

‘978-605-111-885-7’ yazıyor arka kapakta. Yazarı Helen Rose. Amerikalı Sosyolog. Prof. Rose, katıldığı bir konferansta kitabı Gülen Hareketini anlamak için kaleme olduğunu anlatıyor. Aynen şu cümleleri kullanıyor: “Etkilendiğim bu topluluğun esin kaynağı ile tanışmayı çok isterim. Ancak ben objektifliğimi korumak için Sayın Gülen’le tanışmayacağım.”

Masum insanları terör örgütü ilan etmek için bin bir yalan ve baskıyı kolluk güçleri ve yargı eliyle inşa eden AKP-Erdoğan rejiminin operasyonlarında gözden kaçan bir ayrıntı kitaplar. Gözaltına alınan ya da örgüt üyeliğiyle suçlanan hemen herkesin evinden, işyerinden çıkan kitaplar tırnak içinde ‘silahlı örgüt’ delili olarak sunuluyor. Fotoğrafların çoğu ajansların günlük servis ettiği haber malzemesi! Nedense gazetelerde de pek yer almıyor aslında bu silahlı örgüt delilleri. Amerikalı Rose’un kitabı da geçen haftaki bir operasyondan sonra ele geçirilen örgüt dokümanı diye ajansların servis ettiği fotoğrafların arasında yer aldı.

‘TERÖRİST MÜSLÜMAN, MÜSLÜMAN TERÖRİST OLAMAZ’

Rose’un Gülen Hareketi ile tanışması ve bu yapıyı mercek altına almasının uzunca bir hikâyesi var. Kendi ağzından aktarayım: 11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’ne tarihinin en büyük terör saldırısını yapan El Kaide sonrasındaki tartışmalar üzerine sosyolog Rose konuya mercek altına almış.  Rose, o günlerde çoğu Amerikalının bile uzak kaldığı soruların cevaplarını aramış. “Bu saldırıları yapanlar İslam dinini temsil ediyor olamaz…” düşüncesiyle sorular sormuş.

O günlerde teröre karşı entelektüel çaba gösteren, tepki veren İslamî hareket ve entelektüellerin kimler olduğuna bakmış. Çok da kimseyi bulamamış. Ta ki, Fethullah Gülen’in açıklamalarını okuyana dek: “Müslüman terörist, terörist de Müslüman olamaz.” 11 Eylül saldırılarının sıcak günlerinde yapılan bu açıklamalar, dünyadaki birçok akademisyenden önce Rose’un dikkatini çekmiş. Sonra Hizmet Hareketi ile tanışarak, gördüklerini araştırma olarak sunmak istemiş. Şimdi bu eser terör örgütü suç aleti!malatya kitap -operasyonu.html

ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİ VE RİSALELER DE LİSTEDE

Silahlı terör örgütü diye itham edilen masumların ev ve işyerlerinde bulunup Emniyet müdürlüklerinde suç aleti(!) diye sunulan tek kitap bu değil tabi. Mesela Sonsuz Nur kitabı var. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili tefsir ansiklopedileri var. Lemalar, Mektubat, Sözler, Mesnevi-yi Nuriye gibi çağın mütefekkiri Bediüzzaman Said-i Nursi’nin eserleri var.

15 Temmuz’dan sonra başlatılan cadı avının ‘ilk ve en önemli malzemeleri’ bu kitaplar. Koli koli, deste deste kitaplar diziliyor filanca ilin emniyet müdürlüğünün basına açılan odalarında. Ne bunlar? Savcılıklara sunulan suç delilleri… İnsanların akıllarıyla alay edercesine sürdürülüyor bu yalan. Hem teşhir ediliyor, hem tutuklama sebebi diye gösteriliyor.

HEPSİ BANDROLLÜ, HEPSİ ONAYLI

Yazının girişinde bahsettiğimiz o rakamlar, her kitapta var. Meraklısı yakından bilir, ISBN numarası deniyor bunlara. Yani kitabın Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü kontrolünden geçtiğini, korsan, yasaklı, illegal yayın olmadığını gösteriyor. Vergisi ödenmiş, yayıncısı belli, hatta belki içeriği okurdan önce devletin ilgili kontrolörlerine gitmiş yayın demek.

Nerede görülmüş, hangi terör örgütü vergisini vererek yüz binlerce adet kitap basmış? Ülkedeki akıl tutulması o kadar kesif ki, bu soruları soracak tek bir entelektüel, tek bir hukukçu yok! Bylock gibi teknolojinin yüz binlerce insana ulaştığı bir mesajlaşma programını örgüt yazılımı diye yutturanlar, kitapları da silahlı örgüt delili diye sunuyor.

Sorumuz şu: Bu kitaplara bandrol verenler, piyasada satılmasını onaylayanlar da suç ortağı olarak yargılanacak mı? Etrafınıza iyi bakın, belki sizler de bizim örgüttensinizdir?

OTORİTER REJİMLERİNİN KARA PROPAGANDASI HEP BÖYLE…

Otoriter rejimler kitap düşmanıdır. Darbe dönemlerinde bu hep böyle olmuştur. Hatta 27 Nisan e-muhtırası yazılırken, Ege’nin illerinde Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kutlanırken Kur’an’dan ayetler okunması, küçük öğrencilerin okudukları şiirler, Asr-ı Saadet piyesleri suç unsuru, suç delili olarak sunulmuştu.

İstibdat rejiminin yeni sahipleri, kendi partilerinin yani AK Parti’nin kapatma davası dosyasına tekrar bakarlarsa bu saçma delilleri ve iddiaları tekrar okuyabilirler. Belki bugün kendilerinin ürettiği saçma iddialara bakıp utanırlar.

HANGİ SİLAHLI ÖRGÜTTE BU KADAR ÇOK KİTAP ÇIKAR?

AKP-Erdoğan rejimi ‘cemaat düşman’ söylemini önce ‘parelel yapı’ diye 3 yıllık kara proganda ile halka dikte etti. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise ‘fetö’ diyerek silahlı örgüt kategorisine alma çabası ile yeni bir propaganda argümanı ve makinesi çalıştırmaya başladı. İrtica söylemi yaygın iken devlet medyaya takkeli, sarıklı, cübbeli, çarşaflı fotoğraflar servis ederdi. Şimdilerde ise, cemaat operasyonlarında yakalanan kitap-cd,  1 dolar görüntüleri revaçta.

Niyet aynı, korku pompalamak. Koli koli kitaplar diziliyor ve bunu yazan, okuyan, dağıtan herkese ‘terörist’ deniyor, yaftalanıyor. Kitap düşmanlığının bu kadar zihinleri kararttığı dönem olmamıştır herhalde.

ÜNİVERSİTE REKTÖRÜNÜN İŞİ KİTAP İMHA MI?

Bir de toplu imha işlemi yapan ‘üst akıl sahibi memurlar’ (!)  var onların aklı iyice karışık sanırım. Kitapları üniversite matbaasında hızardan geçiren Cumhuriyet Üniversitesi rektörünün kitap düşmanlığı dillere destan örneğin. Ajanslara servis edilen haberde rektörlük, oluşturdukları bir komisyon marifetiyle merkez kütüphanedeki kitapların, dergilerin imha edildiğini duyuruyor:

“Üniversitemiz bölüm ve kütüphanelerinde bulunan paralel yapı lideri ve sempatizanları tarafından yazılan tüm kitap, dergi vb. yayınlar toplanmış ve imha edilmiştir.”

AHMET ŞIK’IN KİTABI, ERDOĞAN’IN ‘BOMBADAN DAHA TESİRLİ’ SÖZLERİ…

Cemaat kelimesinin irticaın yerine kullanılması ilk olarak eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Nisan 2009’da İstanbul’daki Harp Akademileri Komutanlığı’ndaki konuşmasında olmuştu. Ergenekon süreciyle birlikte cemaate karşı yürütülen kara propaganda ve psikolojik savaş hız kazanmıştı, medya başı çekmişti o dönemde. Hanefi Avcı olayı, Oda TV baskını, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmaları hızlıca Cemaate yıkılmıştı.

Ahmet Şık dâhil herkes, sadece ‘Cemaat polislerini’ suçlasa da olayın baş aktörü tanıdıktı. 11 Haziran 2011’de bir televizyon programının canlı yayınında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, Ahmet Şık’ın kitabından dolayı tutuklanmasına atıfla “Kitap yazmak nasıl terör olur?” sorusuna şöyle cevap vermişti: “Yani öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir.”

Sırf evlerinde kitap bulunduğu için terörle suçlananlar da aynı zihniyetin hedefi bugün. Ahmet Şık olayı yanlıştı, kitap yazmak tutuklama sebebi olamazdı, polisin yaptığı da, Erdoğan’ın sözleri de baştan aşağı yanlıştı. Ancak bu fatura hep Cemaate kesildi, top kale çizgisini geçmişti çünkü.

NUR TALEBELERİNDEN BUGÜNE…

Dönelim tarihe. Dünün vesayet rejimi temsilcileri de farklı davranmıyordu. 27 yıl süren Tek Parti dönemi serbest seçimlerle bitmiş, 1950’de çok partili hayata geçilmişti. Ancak iktidarda Demokrat Parti (DP) olmasına rağmen Nurculuk faaliyetlerinin takibi hiç bitmedi. Nurculuk devlet için ‘en büyük suç’lardan biri olarak sunulup Nur talebeleri adım adım izlendi. ‘Nurcubaşı’ diye yaftalanan Said Nursi’ye selam vermek bile suçlanmak için yeterliydi.

Said Nursi ve talebelerine, ‘irtica şebekesi’ adı takılmıştı. Halka korku salmak için, masum insanların evlerine yapılan baskınlarda el konulan kitaplar suç aleti olarak teşhir ediliyor, ellerine kelepçe vurularak insanlar mahkemelere sürükleniyordu. Devlet başkanından valilere kadar herkes ‘Nurculuğun’ ülke için nasıl bir tehlike olduğunu anlatıyor ve gazeteler, bu nefret söylemini manşetlerine çekiyordu. Manzara bugünden farklı değildi.

Gözaltına alınan Nurcular, günlerce hapishanelerde tutulduktan sonra mahkeme karşısına çıkarılmıştı. Sanıklar hakkında idama varan cezalar isteniyor ancak dosyaların içi bir türlü doldurulamadığı için çoğu dava beraatla sonuçlanıyordu. Bugün Diyanet tarafından devlet eliyle basıldığı için övünülen Risale-i Nurlar dünya tarihinde belki de hakkında en çok dava açılan ve toplatılan kitaplar arasına girmişti. Her dava sonunda da toplatılan kitaplar sahiplerine iade ediliyordu.

KORKUN KİTAPTAN!

Fethullah Gülen’in 40 yıllık fikir yolculuğunun meyveleri niteliğindeki eserler Arapça, İngilizce, Urduca, Boşnakça gibi dünyanın çeşitli dillerine çevrildi, milyonlarca insana ulaşıyor. Sızıntı dergisi başyazılarından oluşan Çağ ve Nesil serisi, 1 milyondan fazla basılmıştı. Gülen’in ABD’ye gitmesinden sonraki sohbetlerinden derlenen Kırık Testi serisi, yine 1 milyondan fazla eve girdi.

Tarih boyunca yasaklanan kitaplar, geçici zulümler sona erince el üstünde gezdirildi. Bazıları kitapları evlerden, kütüphanelerden çıkarıp yok etmeye çalışsa da, o kitapları girdiği gönüllerden çıkarmaya kimsenin gücü yetmedi, yetmiyor, yetmeyecek.

Erman YALAZ, 7.11.2016 /TR724

Necip Kore milleti! [Vehbi Şahin]

Güney Kore günlerdir ayakta… Onbinlerce kişi Devlet Başkanı Park Geun-hye’nin istifasını istiyor.

Konu ne peki? Park Geun-hye’nin 40 yıllık arkadaşı Choi Soon-sil, resmi görevi olmadığı halde Devlet Başkanı’nın önemli konuşma metinlerini kaleme almış. Ayrıca Park ile olan arkadaşlığını kullanıp kişisel servet elde etmiş. Kültürel ve spor faaliyetlerini destekleme adı altında, yardım kuruluşlarından zimmetine yaklaşık 9 milyon dolar geçirmiş.

Choi Soon-sil’i tartışılır hale getiren asıl faktör ise bir tarikat liderinin kızı olması…

‘Ebedi Hayat Kilisesi’ adlı dini grubun liderliğini yapan Choi Tae-Min, Cumhurbaşkanı Park ile 1975’te tanışıyor. Baba Choi, Park’ın, Kuzey Kore’li bir ajan tarafından öldürüldüğü iddia edilen annesinin ruhunun kendisini ziyaret ettiğini söyleyen mektuplar yazıyor sürekli…

Bir gün Park ile Baba Choi buluşuyor. Choi, Park’a annesinin ölmediğini, yalnızca kızına yol vermek için çekildiğini söylüyor.

RASPUTİN GİBİ

Park’ın baba Choi ile teması ölünceye kadar sürüyor. Bu arada kızı Choi Soon-sil ile Park arasındaki arkadaşlık da bitmiyor tabii ki… Choi Soon-sil babasından kalan “akıl hocalığı” mirasını devralıyor ve Park’ın hemen her konuda danıştığı vazgeçilmez bir isim haline geliyor.

Bu yüzden kendisi, geçmişte Rus Çarı’na siyasi meselelerde fikir veren ve doğa üstü güçlere sahip olduğuna inanılan Grigoriy Rasputin’e benzetiliyor.

Güney Kore halkının sokaklara dökülmesinin altında da Devlet Başkanı Park’ın, bir kadın ve çevresindeki dar kadro tarafından yönlendirildiği iddialarına olan kızgınlık yatıyor.

Hafta sonu yapılan gösterilerde “Kim gerçek devlet başkanı?” sloganı atılması da bu kızgınlığı gösteriyor zaten. Muhaliflere göre Park, devlet başkanı olarak otoritesini kaybetmiş durumda. Bir ülkeyi yönetecek temel niteliklere de sahip değil.

Hikaye kısaca böyle… Bizi niye ilgilendiriyor peki? Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi skandal patladıktan sonra yaşananlar…

ÖLÜMCÜL GÜNAH

İddialar ortaya çıkınca yargı hemen harekete geçiyor. Savcı, Choi Soon-sil’i ifadeye çağırıyor. Yetkisi olmamasına rağmen devlet işlerine  karışmak ve kişisel gelir elde etmek için Park ile olan yakınlığını kullanmakla suçlanan 60 yaşındaki Choi Soon-sil de savcıya ifade vermekten kaçmıyor. Almanya’dan ülkesine dönüp yargının karşına çıkıyor. Mahkeme, kendisini suçlu buluyor ve hapse atıyor.

“Gölge Başkan” olarak nitelenen Choi, ifadeye giderken şunları söylüyor: “Lütfen beni affedin. Üzgünüm. Cezası ölüm olan bir günah işledim.”

Güney Kore, gelecek yıl cumhurbaşkanlığı seçimine gidecek. Ortaya çıkan skandal Park’ın yeniden seçilmesini engelleyecek nitelikte. Kamuoyu anketleri de Park’a olan desteğin yüzde 5’lere kadar düştüğünü gösteriyor zaten.

SİYASETTE “USTA” DEĞİL

Siyasi açıdan zor duruma düşen Cumhurbaşkanı Park, olay duyulur duyulmaz “2017’de devlet başkanlığı seçimi var. Bu, bana yapılan bir darbedir” açıklaması yapmıyor.

Ya da siyasi nüfuzunu kullanıp yargıya müdahale etmiyor. 40 yıllık arkadaşını hapse atan savcı ve hakimleri hedef tahtası haline getirmiyor. Haberi yapan gazetecilere baskı yapmıyor, gazetelerini ellerinden almıyor.

Ne yapıyor peki? Televizyonda canlı yayına çıkıyor. Dokuz dakika süren konuşmasında çeşitli bahanelerin arkasına sığınıp kendisine siyasi komplo kurulduğunu söylemeden direkt halktan özür diliyor.

-Kalbimin derinliğinde büyük bir sorumluluk hissediyorum. Hepsi benim hatam ve suçum.

-Kişisel ilişkilerimde çok fazla güven duydum ve ne olduğuna dikkat etmedim.

Duyduğu üzüntü nedeniyle uyuyamadığını ve kendini affedemediğini de söylüyor Park…

-Ne yaptığımın farkındayım, insanların kalbini onarmak zor olacak. Çok utandım ve kendime, ben bunun için mi devlet başkanı oldum, diye sordum.

Cumhurbaşkanı Park, özürle yetinmiyor ve meseleyi bir adım öteye taşıyor. Savcıların gerekli görmesi durumunda hakkında doğrudan soruşturma açılmasına da izin vereceğini, bağımsız bir soruşturmayı da kabul edeceğini belirtiyor.

Güney Kore anayasası, görevdeki devlet başkanının yargılanmasına izin vermiyor.

MAVİ SARAY’DA ŞAMAN RİTÜELİ

Park, arkadaşı Choi’nin ‘Ebedi Hayat Kilisesi’ adlı dini grubun eski liderinin kızı olması nedeniyle Devlet Başkanı’nın da bu gruba üye olduğu ve Mavi Ev olarak bilinen Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda şaman ritüellerine katıldığı iddialarına da cevap veriyor.

Park “Benim dini bir gruba üye olduğum ya da Mavi Ev’de şaman ritüelleri düzenlediğim iddiaları kesinlikle doğru değil” diyor.

İddialar ve savunma aşağı yukarı böyle… Ortada bir skandal var. Patlak verdiğinde bağımsız yargı talimat beklemeden hemen harekete geçiyor, gazeteler ve televizyonlar da otosansür yapmadan olayı haber yapıyor.

Skandalın göbeğindeki kadın da Devlet Başkanı da olayı inkar etmiyor. Kendileri için yargıdan imtiyaz beklemedikleri gibi savcı ve hakimlere baskı da uygulamıyorlar. Seçim öncesi siyasi darbe yapıldı gibi komik gerekçelerin arkasına sığınmadan halkın karşısına çıkıp özür diliyorlar.

Kore halkı da bu skandalı küçük bir mesele olarak görmüyor. Yolsuzluk ve siyasi nüfuz konusunu ciddiye alıyor. “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” demeden demokratik tepkisini meydanları doldurarak veriyor.

Sokağa dökülen halka polis, taşkınlık olmadığı müddetçe müdahale etmiyor. Devlet Başkanı’nı istifaya davet eden muhalif liderler gözaltına alınmıyor. Gazeteciler de mesleklerinden men edilmiyor.

NECİP TÜRK MİLLETİ

Yıllardır Türkiye’ye, ekonomik kalkınma modeli olarak Asya Kaplanı Güney Kore’yi örnek alması tavsiye edilir. 1950-53 yılları arası Kuzey Kore ile savaşan ve bizim de Güney Kore’nin yanında yer aldığımız savaştan sonra muazzam bir kalkınma modelini hayata geçiren Güney Kore’nin demokratik değerler açısından da hayli mesafe katettiği ortaya çıkıyor aslında…

Güney Kore’ye savaşta destek veren ve karşılığında NATO üyeliği alan Türkiye, ekonomi liginde halen kalkınmakta olan ülkeler statüsünde…

Özgürlükler, birey hakları, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, mülkiyet hakkı, ifade hürriyeti, medya etiği gibi temel demokratik değerler konusunda milletimizin ve devletimizin düştüğü durum ise içler açısı…

Çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan bu yana 70 yılda Güney Kore olamadık ama AKP’nin 14 yıllık iktidarının sonunda galiba Kuzey Kore olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Vehbi ŞAHİN, 7.11.2016 /TR724

İnsan kılıklılar ve kanlı hedefler [Selim Gündüz]

Sevgi, saygı, empati, uzlaşı, hoşgörü ve tolerans “insan”a ait bir özellikler…

Hayvanlarda bunlar görülmez. Bir sırtlan veya çakal bir diğerine saygı göstermez. Avını paylaşmayı düşünmez. Hayvanların tek üstünlük kriteri karşısındakini daha fazla ısırabilme, daha keskin dişlere sahip olabilmektir.

Kredi derecelendirme kuruluşları var. Standard & Poor’s, Moody’s, Fitch… Bunlar ülkelerin ekonomik durumlarını derecelendiriyorlar. Ülkeleri ekonomik olarak değil de ahlaki açıdan, insani bakımdan derecelendirmek söz konusu olsaydı yukarıdaki kriterler açısından Türkiye’nin notu hangisi olurdu?

A1 – İnsan yaşamına uygun

A2 – Zor da olsa yaşanabilir

B1 – İnsanca yaşayamaz

B2 – İnsan yaşamı için uygun değil

C – Hayvan yaşam alanı

Notumuzu az çok herkes tahmin edebilir. İnsan, insanlığını insanların içinde sürdürebilir.

Siyasetin, iktidarın dili

Evet, bu ülke uzun zamandır insanlar için uygun bir yaşam alanı değil. 783.562 km²’lik Türkiye sınırlarına bir tabela koymak söz konusu olsa “İnsan yaşamına uygun değil” dışında ne konabilirdi? Ülkeyi yönetenlere bakılsa, yönetim biçimi, hukuk, insan hakları incelese ne karar verilebilir?

Türkiye’de hükümet yönetimini ve devlet davranışlarını sembolize eden yalnızca üç beş kelime var: “saldırma”, “yakma”, “yıkma”, “parçalama”,“dişleme”, “ısırma”, “yok etme”

Ve bu kelimeler maalesef böyle bir yönetimle kendini özdeşleştirmiş kitleler için amentünün şartları haline geldi. Hayvani ne kadar davranış varsa artık birer iktidar erdemi. Her kötü davranış, mücessem birer Fareli Köy kavalcısı olmuş ve kitleleri peşine takmış durumda.

Erdemler yoksa mantık da yok

İnsanî erdemleri kaybedenin insanî bir mantığı da kalmaz. Kendi cephesi mensupları “insan”, diğerleri “düşman”dır. Kafalarına koydukları makamı elde etmek için binlerce veya yüz binlerce insan ölse umurlarında olmaz. İstemedikleri ve sevmedikleri kitleleri toptan fırınlara yollamadan, tamamını katletmeden yürekleri soğumaz. Kinleri dinmez.

Bu tür canlıların ruh analizi yapılsa karşımıza birer Stalincik, Hitlercik ve Saddamcık çıkar.

İnsan; davranışlarını denetleyebildiği ölçüde, hareketlerini “hukuka” göre düzenleyebildiği nispette “insan” tanımı içinde yer alır. Muhatabının düşünceleriyle baş edemediği zaman silaha sarılan, diliyle alt edemediğinde sopayla hizaya getirmeye kalkan canlılar “insan” değildir.

Tek çözüm: Ölüm

Bunların tarih bilgileri olmadığı gibi gerçek anlamda okuma yazmaları da yoktur. Her okuduklarından kendi kafalarındaki anlamları veya düşünceleri süzerler. Tüm sorunlarda en sevdikleri çözüm yolu “ölüm” dür. Belli hayvan türlerinde beraber yaşayabilme kültürü vardır. Bunlar ise sadece beraberce ava çıkabildikleriyle yaşayabilirler.

Türkiye’nin sorunu devlette, iktidarda, medyada yer alıp amaçları uğruna ülkeyi kana bulamaktan çekinmeyen, iç savaş çıkarmaktan korkmayan bu tür insan kılıklı canlılardır.

Daha büyük sorunu ise halk çoğunluğunun yönetimle zihnen bütünleşerek “insan”lığı dışlaması bu tür bir “hayvani” hayatı erdem edinmesidir. Bu kısır döngü kırılmadığı sürece Türkiye’de “insanca yaşam” imkansız ve “söz” hükümsüz.

Selim GÜNDÜZ, 7.11.2016 /TR724