Terkiblerin ifade ettikleri [Ebu Abdurrahman]

Kur’an âyetlerinin çok çeşitli mâna tabakalarının  olduğunu daha önceki yazılarımda ifade etmeye çalışmıştım. Şimdi bir misal verdikten sonra, büyük zatların eserlerinde de, Kur’an’ın gölgesinde oldukları ve izinde gittikleri için benzer edebî güzellikler bulunduğunu göstermeye çalışacağım:

Fetih Suresinin son âyetinde Sahabe Efendilerimizin özellikleri sayılırken “Muhammed Allah’ın Resulüdür onun beraberindekiler de, kâfirlere karşı şiddetlenirler… Kendi aralarında merhametli ve şefkatlidirler. Sen onları rükû ederken, secde ederken, Allah’ın fazlını, lütuf ve rızasını ararken görürsün…” buyuruluyor. Bu sarih mânanın altında müstetbeâtü’t-terâkib denilen, terkip şekillerinin ifade ettikleri ikinci derecede işarî mânalar ile, Peygamber Efendimizden sonra gelecek dört halifeye de işaretler vardır. Mesela “Vellezîne meahû” (Onun maiyyetinde, beraberinde olanlar) ifadesinde, ilk defa iman ederek Efendimizle (S.A.S.) beraber olan, özel sohbetlerinde bulunan, hicrette yine maiyyet-i mahsusasında olan ve Efendimizden (S.A.S.) sonra en evvel vefat ederek yine berzah âleminde bile hemen maiyetine göre Hz. Ebu Bekir (R.A.)  Efendimize işaret  ediliyor. “Eşiddâü a’le’l-küffar”  (Kâfirlere karşı şiddetlidirler)  ifadesinin tam mazharı, Hz. Ebu Bekir’den sonra halife olan Hz. Ömer (R.A.) işaret vardır. “Ruhamâü beynehüm” (Kendi aralarında merhametli ve şefkatlidirler.) ifadesi, gelecekte en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken tam bir merhametle ve derin şefkatinden dolayı Müslümanlar arasında kan dökülmesi için ruhunu fedâ edip Kur’an okurken şehid olan üçüncü Halife Hz. Osman’a (R.A.) işaret eder. “Terâhüm rükkean sücceden yebteğûne fazlan minallahi ve rıdvânâ” (Sen onları rüku ederken, secde ederken, Allah’ın fazlını, lütuf ve rızasını ararken görürsün) ifadesi ibadet derinliği ile hep Allah’ın rıza ve rıdvânını arayan dördüncü Halife Hz. Ali’ye (R.A.) işaret eder.

Kur’an’dan istihraç ve istinbat edilmiş birer ilhamât-ı Kur’aniye ve sünuhat-ı Kur’aniye olan Risale-i Nurlarda böyle işarî, imanî, kinayî ve mecazî mânalar bulunmaktadır:

Mesela Münazarat Risalesinde şu ifadeler var: “Ve seye’hüzü’l-İslâmü bi yemînihî mine’l-hücceti seyfen sârimen, cezzâran, mühenneden ve bi şimâlihî mine’l-hürriyeti licâme feresin Arabiyyin, müşrikı’l-levni fâlikan bi fa’sihî ve kavsihî ruûse’l-istibdâdî. Ellezî bihî inderese besâtînünâ.” Yani “İslam sağ eliyle delil ve bürhandan yapılmış, bilenmiş, keskin bir Hind kılıcını; sol eli ile de hürriyetten oluşan parlak renkli bir Arap atının dizginini tutarak, bahçelerimizi ezip mahveden istibdâdın başlarına, ok ve yay ile dağıtacaktır.”

Bediüzzaman Hazretleri, bu ifadelerin altına yazdığı haşiyede de şöyle demektedir: “Yine bak mâşâallah, hem Nur’un Zülfikar ve Hüccetullahi’l-Bâliğa gibi mecmualarını, hem Yemen, Mısır, Cezayir, Hind,  Fas, Kafkas, Fars, Arap gibi İslam milletlerini (hürriyetlerine kavuşacaklarını) haber verir şifreli bir fıkradır.”

Gerçekten 1911’de yazılan bu müjdeler 40 sene sonra teker teker tahakkuk etmiştir…

İşte Arapça ifadelerdeki kelimelerin ikinci derecede hissettirdikleri mânalara bakarsak bunu anlayabiliriz: Meselâ; “Bi yemînihî”  ifadesi Yemen’e işaret etmektedir. “Mine’l-Hücceti” ise Hüccetullahi’l-Bâliğa isimli esere; “Seyfen” ise Zülfikâr Risalesine; “Cezzâran” ise Cezayir’e; “Sârimen”  Mısır’a; “Mühenneden” Hind’e; “Feresin”  Fars’a yani İran’a; “Arabiyyin” Arabistan’a; “Fa’sihî”  Fas’a; “Kavsihî” Kafkaslara;  “Ruûse’l-İstibdâd” Rusya’ya; “İnderese”  Endonezya gibi ülkelere işaretler etmektedirler…

Onun için 200 çeşit mucizelik yönü Üstad Hazretleri tarafından keşfedilip sadece 40 ciheti Yirmi beşinci Söz’de anlatılan Kur’an-ı Kerim’in mucizeleri bitmez. Kur’an, her zaman taptaze kalan mucizedir. Teker teker insanlara bakan, toplumlara, gruplara ışık tutan yönleri vardır. Bu bakımdan El-Bakara Suresinin 204-218 âyetlerinin işarî mânanın külliyetinden asrımıza ve günümüze bakan cüz’î mânaları üzerinde durmak, imâ ve rumuzlarından ders çıkarıp, ibret alarak inşallah imanımızın artmasına ve kuvvetlenmesine çalışmak lâzımdır… 

[E. Abdurrahman] 2.2.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Avrupa’nın Üç Büyük Sorunu: Trump, Putin ve Erdoğan [Berk Uluç]

Avrupa Birliği (AB) projesi soğuk savaş günlerinden bu tarafa belki de en zor günlerini yaşıyor. 2009 yılında başlayan küresel mali krizin kendisini 2011 yılı sonunda Yunanistan’da hissettirmesiyle beraber, Avrupa Birliği mali bir takım sorunların yanında bazı Avrupa Birliği üye devletlerin mali sıkıntı çeken ülkeleri iflastan kurtarmak için AB’nin aldığı kararlara karşı aleyhte bir tavır geliştirmesine sebep oldu.

Hemen akabinde 2012 yılında başlayan Suriye iç savaşı ve ardından milyonlarca mültecinin Avrupa başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerine hareket etmesi, AB’nin ciddi tartışmalara dûçar olmasına sebep oldu. Etkileri hala devam etmekte olan mali kriz ve mülteciler meselesi Avrupa’da yalnızca AB üyesi bazı ülkelerin Brüksel’e karşı tavır almasına sebep olmadı, bu iki mesele aşırı sağ siyaseti ve destekleyicilerine de yeni ve geniş bir zemin sundu.

Şüphesiz, Avrupa Birliği’nin bu zaaflarını daha da derinleştiren dış tandanslı tehditler de söz konusu. Avrupa Liberal Grubu başkanı ve Belçika eski başbakanı Guy Verhofstadt geçtiğimiz günlerde İngiltere’nin köklü ve saygın düşünce kuruluşlarından biri olan Chatham House’da bir programa katıldı ve burada sarf ettiği sözler Avrupa Birliği gündemine adeta bomba gibi düştü. Kendisine sorulan bir soruya istinaden Avrupa Birliği’nin bugün en temel üç sorununun Trump, Putin ve IŞİD olduğunu belirten Guy Verhofstadt, bu üç tehdit ile de AB’nin etkin şekilde mücadele etmesi gerektiğini belirtti.

Putin ve Trump konusunda AB hemfikir

Bilindiği üzere, son birkaç yıldır Rusya devlet başkanı Putin’in Avrupa’da özellikle medya sektörüne son derece önem vererek büyük çaplı devlet yatırımları yaptığı, bu medya kurum ve kuruluşlarının Avrupa kamuoyunu muhtelif meselelere dair manipüle ettiği noktasında birçok Avrupalı siyasetçinin muhalefeti bulunmakta. Bununla beraber, Rusya’nın Kırım’ı işgali, Rusya’nın Suriye’de Esad yanlısı izlediği dış politika, Rusya’nın Avrupa Birliği’nde inanılmaz bir ivme kazanmış olan aşırı sağ ve popülist hareketleri desteklemesi bakımından, Guy Verhofstadt’ın Putin’i Avrupa için bir tehdit görme ifadeleri AB’li liderler tarafından itirazla karşılanmadı.

Diğer taraftan, Verhofstadt’ın yeni seçilen Amerikan başkanı Donald Trump’ı Avrupa için bir tehdit olarak nitelemesi son derece kritik bir beyanat. Verhofstadt sıradan bir AP vekili olmamakla beraber, hali hazırda Avrupa Birliği’nin İngiltere ile yürüttüğü Brexit pazarlıklarını resmi olarak Avrupa Parlamentosu adına yürüten temsilci. Dolayısıyla Verhofstadt’ın Trump aleyhine kullandığı bu ifadeler iki kıta arasında önümüzdeki günlerde siyasi, ekonomik ve diplomatik sonuçlar doğuracağına dair Brüksel’de adeta kesinleşmiş bir kanaat söz konusu. Esasen, Verhostadt’ın Trump aleyhinde ki ifadeleri Avrupa Birliği kamuoyunun büyük bir çoğunluğunun hissiyatını yansıtmakta.

Hatırlanacağı üzere, Trump seçim kampanyasında, İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı almasında başat rol oynayan AB karşıtı İngiliz UKIP Partisi lideri Nigel Farage’ı davet etmiş ve birçok Avrupalı siyasetçinin haklı eleştirilerine maruz kalmıştı. Trump başkanlığa gelir gelmez NATO’nun bayat bir proje olduğunu ve İngiltere başbakanı Theresa May’in ABD’ye yaptığı ziyaret sonrası düzenlenen basın toplantısında İngiltere’nin AB’den ayrılmasının son derece isabetli bir karar olduğunu belirtmişti. Bunun üzerine, Trump’ın 7 Müslüman yoğun ülkeden Müslümanların ABD’ye girmesini engelleyen yeni bir seyahat çerçevesi ortaya koyması, Avrupa Birliği’nin adeta tek bir sesle Trump’ın bu ötekileştirici ajandasına karşı çıkmasına sebep oldu.

Erdoğan’ın ismi geçmiyor çünkü…

Verhofstadt’ın Chatham House’daki konuşmasında Avrupa için tehdit gördüğü diğer husus ise IŞİD’ın varlığı meselesi. IŞİD’ın Irak ve Suriye’de bulunması, bu coğrafyalardan sürekli olarak Türkiye üzerinden Avrupa’ya yeni göç dalgalarını tetiklemekte. Fakat göç meselesi özelinde bir çok AB’li siyasetçinin Erdoğan’a çok ciddi muhalefetlerini de kaydetmek durumundayız. Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ni 2015 yılında imzalanan AB -Türkiye mülteci anlaşması üzerinden tehdit etmesi, şu an bir çok AB üye devletlerinde hükümeti yöneten merkez partileri aşırı sağ ve popülist hareketlere karşı zor durumda bırakmakta. Verhofstadt’a yakın çalışan bazı AB’li bürokratların beyanatlarına bakılırsa, Verhofstadt’ın Erdoğan’ın ismini AB için tehditler listesinde kullanmaması, devam etmekte olan AB-Türkiye mülteci anlaşmasından kaynaklanıyor. Fakat bu anlaşmanın akibeti mevcut gelişmelere bakılırsa çokta sağlıklı görünmemekte. Geçtiğimiz hafta Yunanistan mahkemelerinin Yunanistan’a kaçan ve darbeci olduğu iddia edilen 8 TSK mensubu askeri geri iade etmeyeceği yönündeki kararına müteakip, Mevlüt Çavuşoğlu AB’yi tekrar mülteci anlaşması üzerinden tehdit ederek, Türkiye’nin geri kabul anlaşmasından tek taraflı çekileceğini belirtmişti.

Sonuç olarak, AB’nin Türkiye’yi bir bakıma geri plandan izlemesi ve gerek içerde gerekse de dışarıda yaşanan son derece menfi gelişmelere sessiz kalması devam etmekte olan mülteci anlaşması ile direkt ilintili. Bu anlaşmanın akamete uğraması durumunda, Erdoğan’ın sadece kapalı kapılar ardında değil, kamuya mal olacak şekilde AB’ye tehdit oluşturan unsurlar arasında gösterileceği son derece açık.

[Berk Uluç] 2.2.2017 [TR724]

Kassandra’nın laneti [Konuk Yazar: Nihat Sorgun]

Yunan mitolojisine göre Truva kralının kızı olan Kassandra uğradığı lanet yüzünden her zaman doğru kehanette bulunmasına rağmen hiç kimseyi sözlerine inandıramaz. Bu durum psikolojiye ‘Kassandra kompleksi’ olarak geçmiştir. Geleceğe dair başkalarını uyarmasına ve doğruları söylemesine rağmen kimseyi kendine inandıramama durumunu ifade eder.

Türkiye’nin aklı selim vicdanlı insanları Kassandra kompleksine tutulmuş durumda adeta.
  • Soma faciası yaşanmadan hemen önce muhalefet tarafından meclise verilen bir önerge iktidar tarafından zaman kaybı olarak değerlendirilmiş ve reddedilmişti. 301 madenci feci şekilde can verince gerçek ortaya çıkmış ama kimse ders alıp bu vicdanlı seslere kulak vermeyi hatırına getirememiş aksine bu sesleri türlü manipülasyonlarla boğmayı tercih etmişti.
  • Mavi Marmara gemisine saldırılıp 9 insan öldürülmeden önce, bunun yanlış bir yöntem olduğunu söyleyenlere de kulak verilmemişti. Diplomasinin kullanılmasına vurgu yapanlar Mossad ajanlığıyla bile suçlanmıştı. Gel zaman git zaman Mavi Marmara’nın hata olduğu bizzat Erdoğan tarafından ifade edilmiş, İsrail ile diplomatik ilişkiler düzeltilmiş hatta gemiyi yola çıkaranlara benden mi izin aldınız dahi denilmeye başladı. Ama maalesef geçmişteki aklı selimin sesine kulaklar halen tıkalıydı.
  • Suriye politikasının yanlış olduğunu, askeri bir isyanın çok fazla kan ve acı doğuracağını bunun yerine  demokratik dönüşümün çözüm yolu olarak zorlanması gerektiğini yıllar önce söyleyenler, lanetin etkisi ile bir türlü kimseyi inandıramamıştı. Sonunda yüzbinlerce can telef olup milyonlarca insan mülteci olarak dünyaya savrulduktan sonra Esed’siz bir çözümün mümkün olmayacağı kabul edildi. Suriye harap olduktan çok sonra, zamanında doğru kehanette bulunanlara hakları iade edildi mi? Elbette ki hayır. Çünkü lanet devam ediyordu.
  • Açılım süreci adı altında yapılanlar ile PKK’nın alan kazandığı, güçlenip semirdiği her dile getirildiğinde, bunu söyleyenler kanla beslenmekle, Kürt düşmanlığıyla itham edilmişti. Masa devrildikten sonra PKK’nın artan eylemleri ile yüzlerce güvenlik görevlisi şehit olunca, açılım sürecinin yanlış yönetildiği ortaya çıkmış oldu. Ama o dönem yapılanları eleştirenlere doğru söylemişsiniz denilmedi, aksine PKK ile işbirliği yapmakla suçlanıp akıl almaz bir çarpıtmaya maruz bırakıldılar. Lanet yine tüm gücüyle toplumu esir almıştı çünkü.
  • IŞİD ve El Nusra gibi örgütlerin Sünni İslam’la alakasının olmadığını, bunların düpedüz terör örgütü olduğu söyleyenler uluslararası güçlerin uşağı olmakla suçlanmışlardı. Silah sevkiyatları ile desteklenen bu yapılar ellerine tutuşturulan silahların namlularını Türkiye’ye çevirince işin rengi anlaşıldı mı? Hayır. Bu örgütler dille lanetlense de halen korunup kollanmaya devam ediliyor. Çünkü bu lanet kolay kolay  yok olacağa benzemiyor.
  • Rüşvet ve yolsuzluğa saplanan iktidar, bu çukuru geçmek için kendisine darbe yapıldığını iddia etmişti. Aksini iddia eden bütün vicdanları da darbecilikle suçlayıp bir şekilde susturmuştu. İşte o yolsuzluk ağının bir numaralı ismi şu an bir Amerikan hapishanesinde tutuklu, hem de birebir aynı iddialarla suçlanıyor.
  • Fırat Kalkanı harekatı, birkaç cılız ses haricinde hiç sorgulanmadı. El Bab’dan Rakka’ya oradan Membiç’e oradan da Musul’a, Kerkük’e… Plakalar bile hazırdı. Gelgelelim Rus Büyükelçi El Nusra’cı bir Türk polis tarafından öldürülünce hesabın yanlış olduğu çıktı ortaya. Astana’da sessiz sedasız PYD’ye özerklik verilmesi bile kabul edildi. Şimdi ‘daha derinliğine gitmemek lazım’ diyerek El Bab’dan çabucak nasıl eve döneriz hesabı yapılıyor. Geride onlarca şehit bırakılarak üstelik. Lanetin vardığı boyut öyle ki taşınan şehit tabutları bile vicdanlarda en ufak bir titremeye sebep olamıyor.
  • Ekonomik kriz kapıda, bu şekilde ekonomi yürümez diyenler yıllardır vatan haini ilan edilip duruyor. Dövizin fırlaması, işsizlik, kapanan işyerleri nedense krizin yaklaştığını bir türlü kabul ettiremiyor. Lanet maişet hesaplarının bile üzerine kalın bir örtü çekmiş anlaşılan.
  • Anayasa değişikliği ile hedeflenen diktatörlük sisteminin son taşının konulacağını, aklı selim sahibi, vicdanlı sesler bir avuç kalmış olsalar bile söylüyorlar ve soluğu zindanda alıyorlar. Lanet yakalarını bir türlü bırakmıyor. Ve eminim ki bunda da yüzde yüz haklı çıkacaklar.
Kendi kendine darbe yapıp kırk binden fazla insanı hapse atan, yüz bin insanı işinden eden, milyonlarca insanı mağdur eden bir diktatörün en büyük enerji kaynağı olan bu lanetin ne zaman yok olacağı da belli değil.

[Nihat Sorgun] 2.2.2017 [TR724]

İşsiz kalınca gazeteciler aleyhine ifade vermiş [Analiz: Kemal Devran]

AKP’li yöneticilerin adının karıştığı 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili haberler yapan, yazılar kaleme alan 29 gazetecinin terör örgütü üyeliği suçlamasıyla yargılanmasına önümüzdeki günlerde başlanacak. Said Sefa’nın ağırlaştırılmış müebbet diğer gazetecilerin ise 10 yıla kadar hapsi talep ediliyor.

Savcı Murat Çağlak tarafından hazırlanan iddianamede eski Habertürk çalışanları Yasemin Güneri Çetin ve Ecevit Kılıç’ın tanıklıkları geniş yer tutuyor. Habertürk yönetimi tarafından işten çıkarılan Çetin ve Kılıç, verdikleri ifadelerde haber yaparken yaşadıkları anlaşmazlıklar nedeniyle bazı meslektaşlarına ağır suçlamalar yöneltmekten çekinmiyor. Ancak bu iki tanığın daha önce de sosyal medya üzerinden benzer konular nedeniyle birbirlerini suçladıklarını ve internet sitelerine haber oldukları ortaya çıktı.

Ecevit Kılıç, kişisel Twitter hesabından isimlerini saydığı Habertürk çalışanlarının 7 Şubat MİT krizi ve 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının medya ayağını yönetmekle suçladı. Meslektaşlarının yaptıkları haberlerle algı operasyonları yaptığını iddia eden Ecevit Kılıç, bu duruma itiraz etmesi nedeniyle işten atıldığını ileri sürdü. Ayrıca ismini verdiği gazetecileri işe aldığı için asıl sorumlu kişinin de Habertürk Medya Grup Başkan’ı Kenan Tekdağ olduğunu savundu.

‘ÇALIŞIRKEN DEVEKUŞU, İŞSİZ KALINCA ASLAN GİBİ KÜKREYEN…’

Ecevit Kılıç’ın bu iddialarına en sert yanıt ise yine Habertürk TV’de muhabirlik yapan Yasemin Güneri Çetin’den geldi. Çetin, “En büyük başarısı işsiz kalmamak için her türlü karaktere girebilmek olan Ecevit Kılıç, konjonktüre uygun twitler atmış” dedi. Çetin devamında, “Çalışırken her şeye biat edip devekuşu gibi davranıp, işsiz kalınca aslanlar gibi kükreyene kaypak denir, adam denmez Ecevit Kılıç” ifadelerini kullandı.

MEĞER O DÖNEM ÇALIŞMAMIŞ

Ecevit Kılıç’ın açıklamalarına bir tepki de Habertürk Başbakanlık muhabiri Umut Tütüncü’den gelmişti. Tütüncü de Twitter hesabından, “Yeni moda! İşten çıkarılan gazeteciler F..öE mağduru! Evet, Ecevit Kılıç sıkıysa Habertürk’ten neden kovulduğunu açıkla. Biz Bab-ı Ali’de 40 kişiyiz birbirimizi biliriz.” Tütüncü ayrıca Ecevit Kılıç’ın MİT krizi ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sürecinde Habertürk’te çalışmadığını ifade ederek, “Neden işten çıkarıldın. Bunun nedeni bir Doç. olabilir mi?” dişe sormuştu.

Bu tartışmanın ardından işsiz kalan Yasemin Güneri Çetin ve Ecevit Kılıç’ın gazetecilerin aleyhine tanık olarak ifade verdi. Yasemin Güneri Çetin’in Twitter hesabını kapatması, Ecevit Kılıç’ın ise tüm tweet’lerini silmesi dikkat çekiyor. Dikkat çeken bir başka husus ise Yasemin Güneri Çetin’in bir dönem Ergenekon davalarına bakan ve terör örgütü olarak tanımladığı Hizmet Hareketinden hesap soracağını söyleyen avukat Çağrı Çetin’in eşi olması. Üstelik Çağrı Çetin, soruşturma aşamasında şimdi iddianamede ismi olan iki gazetecinin de avukatlığını üstlenmişti.

[Kemal Devran] 2.2.2017 [TR724]

Karanlık adamlarla ekonomi aydınlığa çıkmaz [Analiz: Semih Ardıç]

Borsa İstanbul’daki manipülasyon kokan hareketleri dün tr724.com manşet yaptı. Türkiye, Fitch’in not indirimine rağmen ilk işlem gününde (30 Ocak 2017/Pazartesi) Borsa’nın yüzde 2,8 yükselmesinin cevabını merak ederken manşetimiz perdeyi araladı.

Referandumdan ‘evet’ çıkarmak için her yolu mübah gören iktidar ve Saray, Borsa’yı elden bırakmıyor. Borsa’yı yükseliyormuş gibi gösterip ‘ekonomi düzeliyor’ intibaı bırakmak istiyorlar ki seçmen, 9 Nisan’da sandıkta ‘partili cumhurbaşkanlığı’na ‘hayır’ mührünü basmasın.

Borsa İstanbul’da en son hızlı yükseliş geçen sene Mart sonunda ve Nisan’da yaşanmıştı. O gün esrarengiz yatırımcının Londra’dan işlem yapan Hintli Herif (Dude) olduğu konuşulmuştu. Gizli bir algoritma kullandığı belirtilmişti. İşte o Herif’in üç gün evvel İstinye’ye geri dönmüş olması kuvvetle muhtemel. 300 milyon TL’lik net alımın sık sık çalıştığı aracı kurumlar üzerinden yapılmış olması manidar. 12 Ocak’ta 350 milyon lira da bu yolla BIST’e gelmişti. Hintli Herif’in şu ana dek 1 milyar doların üzerinde yatırım yaptığı konuşuluyor.

‘KARA PARA DA GELSİN’ DEMEKTEN NE FARKI VAR

Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı (SPK) Vahdettin Ertaş’ın Hintli Herif ile alakalı şu sözleri hükümetin olup bitenden haberdâr olduğunu gösteriyor: “Geldi mi 4 milyar dolar yıl başından bu yana? Geldi. Yarın gidebilir mi? Gider. Her gelenin peşine düşüp ‘Bu nereden geldi, bu herif miydi, adam mıydı?’ diye sorgulamak ayıp bir şey.”

“Bu sözlerin kara para da aklayabilirsiniz. Yeter ki para getirin.” demekten farkı yok. Ertaş, kısa sürede makul olmayan hareketlerin yatırımcılara, şirketlere ve piyasanın tamamına ciddi zararlar verdiğini bilmiyor olamaz. Manipülasyonun tam da böyle bir iklimde yapıldığı ortada iken sermaye piyasalarını Herif’in birinin insafına terk etmenin ne mevzuatta ne de pratikte karşılığı var.

ABD’de, Almanya’da veya İngiltere’de aynı işlemleri yapanlar hapsi boyluyor. Düzenleyici ve teftiş eden kurullar, esrarengiz kimselerin maskesini düşürdükçe o piyasanın hem derinliği hem de şeffaflığı artar. Amma velâkin Ertaş’ın zaviyesinden gelişmiş ekonomiler paranın kaynağını sorgulayarak hata ediyor.

Yolgeçen hanına dönen piyasalarda şirketlerin nasıl batırıldığını, ekonominin nasıl asansöre döndüğünü birileri SPK Başkanı’na anlatsa iyi olur. BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in ‘doları dış mihrakların manipüle ettiğini’ söylemesi ne kadar absürt ise Ertaş’ın ‘paranın nereden geldiğinin sorgulanamayacağı’ minvalindeki sözleri en az o kadar hatalıdır.

REZA ZARRAB’TAN HİNTLİ HERİF’E…

Bürokratlar yaşadıkları atmosferi ele veriyor biraz da… Piyasalardaki o karanlık yapı ekonominin tamamına hâkim. Reza Zarrab, Sedat Peker, Galip Öztürk, Fadıl Akgündüz ve Hintli Herif… İş adamı ya da yatırımcı denince bunlar akla geliyor Türkiye’de. Hepsi top yekün tefessüh etmiş bir sistemin beslediği kriminal tipler. Haliyle getirdikleri, getirecekleri kaynağı sorguladığınızda suçtan elde edilmiş paralar çıkar.

8 MİLYAR DOLAR PARANIN KAYNAĞI MEÇHUL

Senede 7-8 milyar dolar kaynağı meçhul para ile cari açığı kapatmaya çalışan hükümet, Borsa’yı da kendi dinamikleri ile baş başa bırakmaz. Kahvehanede fayans dizenlerin bile Borsa Endeksi’ni konuştuğu herkesin malumu. O insanların ‘Borsa yükselmiş’ demesi bugünlerde daha ehemmiyet kazandı. Buna matuf iki koldan yürütülen sanal, bir o kadar karanlık bir oyun oynanıyor.

Merkez Bankası, enflasyonun çift haneye çıkması pahasına ‘faizi artırmamış’ gibi hareket ediyor. Oysa faiz yüzde 10,4’e geldi. Enflasyon Şubat ya da Mart’ta çift haneyi görecek. Enine boyuna haber yapacak gazeteci kalmadığına göre bir-iki günde unutulacak mevzular için faizi artırarak müteahhit lobisini üzmeye ne lüzum var!

Diğer taraftan da Borsa’ya suni kanallardan para girişini temin ediyorlar. Hintli Herif gibi tipler, magazin unsurları. Esasında ‘bıyıklı yabancılar’ ve ‘tanırım, iyi çocuktur’ tanımına giren sabıkalı örgüt yöneticileri, yurt dışına çıkarılan kara paralardan cüzi bir kısmını Borsa’ya aktarıyor. Talimatlar Ankara’dan verilse de ekran Londra’da olduğu için asıl adres tespit edilemiyor. Hem kara paralar aklanıyor hem de ekonominin gündemi değişiyor. Bir taşla kuş sürüsü katlediliyor!

2001 KRİZİNDE BİLE BU KADAR İFLAS YAŞANMADI

101 bin esnafın kepenk kapattığı, turizm gelirlerinin yüzde 30 azaldığı, işsizliğin yüzde 12’ye çıktığı ve doların 80 kuruş arttığı 2016’dan geriye enkaz yığını kaldı. İstanbul Kapalı Çarşı, Nuru Osmaniye ve Bağdat Caddesi gibi ticaretin nabzının attığı merkezlerde 2001 krizinde bile bu kadar çok kepenk kapanmamıştı.

Türkiye’de ekonominin krize girdiğini artık hükümet de kabul etse de buna göre hareket etmek siyasî menfaatleri ile çelişiyor. Acı hakikatlerle oy ütmek ne mümkün! İktidar, referanduma kadar dikkatleri başka yöne tevcih etmek için karanlık adamlarla iş tutmanın kısa vadede avantaj sağlayacağına inanıyor.

Evdeki hesap referandum sandığında da tutarsa gelsin tehir edilmiş zamlar, unutulsun çalışanlara verilen vaatler… Ne de olsa ‘partili cumhurbaşkanı’ndan sonrası tufan!

[Semih Ardıç] 2.2.2017 [TR724]

Referandum’da oy hırsızlığı nasıl önlenir? [Veysel Ayhan]

Referandumla ilgili kamuoyu yoklamaları Erdoğan’ın masasında mı? Tabi ki evet. Medyaya ve sosyal medyaya sızdığı kadarıyla genel ortalama yüzde 42 evet, yüzde 58 hayır oyu görünüyor. Eğer Erdoğan bu sonuçlara rağmen referandumu göze alıyorsa perde önünde ve ardında fevkalade önlemler alacak demektir. Geçmiş seçimleri göz önüne alırsak neler yapabileceklerini az çok kestirebiliriz. Melih Gökçek’in kaybettiği seçimi Efkan Ala marifetiyle nasıl gece yarısı geri kazandığını, tutuklanan sandık başkanlarını ve AKP’lilerin bile ‘yüzde 3-5 arası oy çaldık’ itiraflarını unutmayalım.

NELER YAPABİLİRLER?

1- Öncelikle TRT dâhil 20 TV kanalı ve 15 ulusal gazete Saray’dan yani AKP’nin seçim karargâhından yönetilecek ve durmaksızın EVET propagandası yapar.

2- Erdoğan’ı kahramanlaştırmak için ‘Sümeyye suikastı’ gibi yalan haberlere ve çakma suikastlara başvurabilirler.

3- MHP tabanındaki ‘hayır’ blokunu kırmak için MHP ileri gelenlerine medyada iddia edildiği üzere suikast yapabilirler.

4- MHP seçmeninin yoğunlaştığı yerlerde KCK içindeki MİT ajanları aracılığıyla PKK eylemleri – bombalamalar düzenleyip ‘Bakın hayır deseniz PKK ile aynı çizgiye gelirsiniz’ diyerek ‘Hayır’ diyenler ‘PKK’lılaştırabilirler’.

5- Mağdur rolü oynamak için yandaş medyada ‘evet’ propagandası yapan ve tek sermayesi cemaat düşmanlığı olan gazetelere saldırı düzenletip, yazarlarına suikast tertipleyebilirler.

6- Sosyal medya; Facebook ve Twitter baskı altına alınıp o mecralarda terör estirilebilir. Kullanıcıları tutuklayabilirler.

7- Şimdiye kadar on binlerce muhtarın ağırlandığı Saray ziyafetlerinin faturası muhtarlardan tahsil edilebilir! Muhtarlar aracılığıyla yapılacak oy hırsızlığının boyutlarını hesaplamak mümkün değil. Sahte ve mükerrer oy pusuları… Olmayan apartmanlar, boş dairelere seçmen yerleştirme… bin bir üçkâğıt, akla gelemeyen yöntemler…

8- Kamuoyu yoklamalarının sonucu Erdoğan miting yaptıkça artırılır. Herkes sanır ki Erdoğan konuştu insanlar ‘evet’e koştu.

9- İki aydan fazla 24 saat ‘evet’ propagandasına maruz kalan hiç kimse yüksek açıklanacak sonuçları yadırgamaz. İlk günler eşit başlatıp sona doğru kamuoyu yoklamalarında ‘evet’leri yüzde 60-70’e çıkarılabilir.

10- 35 bin sandık gönüllüsüyle seçimlerin sigortası olan Cihan Haber Ajansı artık yok. AKP’nin sandık manipülasyonunun önündeki en büyük engel yok edildi. Seçim sonuçlarını Anadolu Ajansı açıklayacak. Ve ilk sonuçlar yüzde 70 küsur ‘evet’le başlar. Böylece sandıkları tutan diğer partililerin morali bozulup sandık başını terk etmeleri sağlanır. Sonrasında yüzde 70 ‘evet’i yakalamak çocuk oyuncağı.

PEKİ ÇARE?

Bu ekonomik kriz, OHAL şartları, yüz binlerce işten atılan insan ve bunların yakınlarıyla milyonlara baliğ bir kitlenin rağmına Evet’in yüzde 50’yi aşması imkânsız. CHP ve diğer hayırcı kesimlerin sokağa çıkıp bire bir propaganda yapması ile sürpriz bir sonuç elde edilebilir. Yapılacak dört iş var:

1- Cihan Haber Ajansının yaptığı işi sivil toplum veya CHP organize edebilir. Buradan elde edilen sonuç tüm ajanslara alternatif olarak ücretsiz olarak sunulabilir. Yapılacak iş her sandığa bir görevli tespit etmek ve bu görevlinin aldığı sonucu tutanağın fotosu ve sayısal veri ile bir iPhone aplikasyonuna girmesini sağlamak. Bu yapılırsa sandıkta hırsızlık yapılamaz. Tabi personelin eğitilmesi ve teknik alt yapısı kolay değil.

2- Mükerrer oyu önlemek için tekrar parmak boyasına dönülebilir.

3- Yurtdışından AGİT’ten Seçim Gözlem Heyetleri çağrılmalı. Uluslararası kurumlarca seçimler, propaganda fırsatları imkânları denetletilmeli. Sandık hırsızlığına karşı dünya kamuoyu uyarılmalı.

4- Referandumda “Evet” demenin yönetim şekli olarak “diktatörlüğe evet “demek anlamına geleceği tek tek insanlara anlatılmalı. 12 milyon CHP seçmeni organize edilse kasaba-köy-kahve tek tek insanlar ikna edilebilir.

[Veysel Ayhan] 2.2.2017 [TR724]

Korkmuyoruz diyenden daha çok korkuyorlar [Tarık Toros]

Henüz adı bile konmamış referandum videoları “orantısız” biçimde dolaşımda. “Evet” diyenlerin pasladıkları kişiler de mecburen konvoya katılıyor, katılmayan taşlanıyor. Devlet televizyonu bunları klip yapıp dönüyor. “Hayır” videosu paylaşan soluğu nezarette alıyor, “tutuklanma” talebiyle. O da 6-7 yıl önceki tweet’leri. Niye? Başka şey bulamıyorlar da ondan. “Hayır” videosundaki en ileri ifade “Korkmuyoruz, biz kazanacağız.” Ne var bunda? Çünkü karşı taraf acayip korkuyor. Halk hareketi olmasın, insanlar bir fikir etrafında toplanamasın diye, sivil toplum her fırsatta torpilleniyor.

UYSA DA UYMASA DA

“Hayır” videosunu paylaşan CHP Parti Meclisi üyesi Sera Kadıgil, tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk edildi. Neyse ki hâkim, gaza gelmedi. Veya öyle gerekti, bilemiyoruz. Zira, HDP olayında olduğu gibi nabız yoklanıyor. Tepki ölçülüyor. Nasıl ki HDP’liler birer ikişer toplanıyor, sıra CHP’lilere de gelecek, bunu en iyi onlar biliyor. Kaldı ki, CHP liderinin iki yakın danışmanı tutuklu şu an. Bunun yaygınlaşması an meselesi. Sera Kadıgil hakkında savcı Ceza Kanunu 216’dan tutuklama istemiş. Dikkatli avukatlar bu suçlamada cezanın üst sınırının 3 yıl olduğunu, haliyle tutuklama talebinin hukuksuz olduğunu haykırıyor. Eskiden savcılar fark edip, yolda maddeyi değiştiriyordu. Misal, Hüsnü Mahalli olayında, savcı 301’den soruşturma açmış, bakanlık onayı gerektiği fark edilince çevirip 125 ve 299’dan tutuklama istemişti. Şimdi onu da bıraktılar, battı balık yan gider, uysa da uymasa da tutuklama istiyorlar, iki dolu bir boş, istemedikleri ne kadar ses varsa kesiyorlar, diğerlerine de gözdağı veriyorlar.

HÂKİM AYNI HÂKİM

O arada muazzam bir ikiyüzlülüktür gidiyor. Çifte standart da diyebilirsiniz. Aynı savcının ya da hâkimin kimi tutuklama işlemi alkışlanırken, kimi işlemi de “skandal” diye yerin dibine batırılıyor.  Misal, Ahmet Altan ve Hidayet Karaca tutuklanınca mahallede alkış kıyamet koptu, “eden bulur” sesleri havaya yükseldi. Erol Önderoğlu ile Ahmet Nesin tutuklanınca da ortalık ayağa kalktı. Yine, Can Dündar hakkında 4 yıl hapis cezası istenince “gazetecilik tutuklanıyor” feryadı koptu. Oysa tüm bu kararları veren aynı hâkimdi: Bekir Altun. Bizim “özgürlükçü-demokrat” medya mahallesi, işine gelen kararı yüceltti, işine gelmeyeni yerin dibine batırdı. Kimse de “Yahu hâkim aynı hakim, biraz tutarlılık, insaf!” demedi.

ENTEL MAGANDA

Hoş, medya mahallesi düne kadar eleştirdiği yargı haberlerinin daniskasına, hatta katmerlisine imza atıyor bugün. Onca zulmü pas geçiyor, iddiaya iddia bile demiyor, Saray ajansının geçtiğini “başlığı dahi değiştirmeden” boca ediyor. Üzerinde durmaya bile değmez. Artık ne savcıların hangi maddeden tutuklama istediğini ne de mahallenin ikircikli tavrını anlamaya çalışmaya lüzum kalmadı yani. Şu hâkim veya şu savcı, şu gazeteci ya da şu yazar, verdiğim isimler binlerce benzer olay içerisinde iki küçük numune sadece, kimseyi hedef gösterdiğim de yok. Ahmet Kaya’nın Entel Maganda’sındaki “oportünizme bulaşmış tipik bir orta yolcusun” tanımı bile bunlara naif kalıyor.

YAZMAYI BİTİREMEDİLER!

Başta “adı bile konmamış referandum” dedim. Öyle çünkü. Anayasa değişikliği (bu satırların yazıldığı dakikalarda 12 gün geçti) Meclis’te bekliyor. Meclis Başkanvekili demiş ki, “yazımı ve imlası bitmedi.” Allah aşkına, Genel Kurul’dan geçtiği gibi yollayacaksın Saray’a, neyin yazımı? Hem bu, on iki gün mü sürer? Belli ki nabız yokluyorlar, kamuoyu araştırmaları ile doğru zamanlamayı bekliyorlar. Belki de, referandum çok içlerine sinmiyor, tek taraflı ve rakipsiz onca propagandaya rağmen mağlup olmaktan korkuyorlar, bilemem. Hepsi ihtimal dâhilinde. Olan şu; “Hayırcılar” sindirilirken “Evetçiler” engelsiz koşuyor.

BİLMİYORUK DİYEREKTEN

TRT sokak röportajlarıyla kampanyasını sürdürüyor mesela. Videosunu seyrettim, sokak röportajlarında sadece “Evetçiler” konuşuyor, lakin vatandaş neye evet dediğini bilmiyor. “Niçin evet?” sorusuna verilen cevaplar aynen şöyle:

-Evet diyoruk başka bir şey bilmiyoruk.
-Cumhurbaşkanı evet dememizi istiyorsa vardır bir bildiği diyerekten.
-İstikrar için, güçlü bir Türkiye için, reisimiz için evet.
-Benim görüşüm böyle.
-İyi olduğu için.
-15 Temmuz olaylarından dolayı.
-Muhalif kişiler “hayır” dedikleri için.
-Ortalık belli, vatandaşlığımı düşünerek tercihim evet.
-Dünya lideri olduğu için evet.
-Pahalılık olabilir, normal karşılıyoruz. Sadece bu zulümde evet.
-Liderimiz her zaman iyiyi görüyor, iyiyi biliyor.

MAGNA CARTA

1215’te, yani sekiz yüz sene önce, İngiltere Kralı tarafından imza edilen ve demokrasiye giden yolda bilinen ilk toplumsal sözleşme, yani anayasa kabul edilen Magna Carta ile bitirelim: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

[Tarık Toros] 2.2.2017 [TR724]