BBC, Oxford Üniversitesi’nden bir ekibin 2 bin hasta üzerinde kullandığı Dexamethasone adlı ilacın, koronavirüste hayat kurtaran en etkili ilaç olduğunu iddia etti.
BOLD – Dünyanın koronavirüs (Kovid-19) ile mücadelesi sürerken zaman zaman etkili ilaç bulunduğuna dair haberler ortaya atılıyor. BBC de bunlardan biri izleyicileriyle paylaştı. Hastalığı ağır şekilde geçiren kişilerde düşük dozlu kullanılan Dexamethasone adlı ilacın koronaya karşı etkili olduğu ileri sürüldü.
CAN KAYBI 5 BİN DAHA AZ OLURDU TAHMİNİ
Habere göre ilaç Oxford Üniversitesi’nden bir ekipce tedavi gören 2 bin hastada denendi. Sonuçlar ilaç verilmeyen 4 bin hastayla karşılaştırıldı. Solunum cihazına bağlı hastalarda ölüm riski yüzde 40’tan yüzde 28’e düştü. Oksijene ihtiyaç duyanlarda ise oran yüzde 25’ten yüzde 20’ye indi. Araştırmacılara göre ilaç, salgın başından bu yana İngiltere’de kullanılsaydı can kaybı 5 bin daha az olurdu.
[Bold Medya] 16.6.2020
“AKP bebeklerden intikam alıyor”
İşine dönmek için 3,5 yıldır eylem yapan Nazan Bozkurt, bebekli annelerin gözaltına alınmasına tepki gösterdi. İktidarın bebeklerden intikam aldığını söyledi.
BOLD – Ankara Yüksel Caddesinde 1316 gündür “İşimi geri istiyorum” eylemi yapan KHK’lı memur Nazan Bozkurt, bugün yine polis tarafından yerlerde sürüklendi. Olay sonrasında açıklama yapan Bozkurt, “Saçımızla bizi yerlerde sürüklediler, bu yaptıkları ne ki… Hiçbir şey. Size bugün bebekli annelerden bahsetmek istiyorum.” dedi.
Dün Çorlu’da gözaltına alınan Yasemin Baltacı ile 12 Haziran’da İstanbul’da gözaltına alınıp üç gün önce tutuklanan Emine Örnek’in yaşadıklarını hatırlatan Bozkurt, “İkisinin de iki çocuğu var. Emine hanımın 4 aylık bir bebeği var, bir de küçük başka bir çocuğu daha var. Anneyi tutukladılar. O 4 aylık bebek her gün ağlıyor. Babanın başına polisler bırakmış gitmiş. Baba ne yapsın 4 aylık bebekle. Susturamıyorum bu çocuğu diyor. Çalışamıyorum, işe gidemiyorum diye Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mesaj atmış, lütfen sesimizi duyurun diye. 4 aylık bir bebeği hangi intikam düşüncesiyle annesinden ayırabildiniz. Siz ne biçim insansınız. Yasemin hanımın biri 9, diğeri 19 aylık iki çocuğu var. Bu kadını tutukluyorlar. Savcı çocukların esirgeme kuruma verilmesini istiyor” ifadelerini kullandı.
“ADLİ KONTROLLE SERBEST BIRAKILSIN”
İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından üç gün önce tutuklanan olan Emine Örnek’in eşi, oğlu Mahmut Samet’in videosunu dün akşam Ömer Faruk Gergerlioğlu’na göndererek çaresizliğini böyle anlatmıştı:
“2 çocukla öylece beni bırakıp gitti polisler. 4 aylık bebeğimiz Mahmut Samet bu şekilde ağlayıp duruyor vekilim. İşe de gidemiyorum. Çok çok zor durumdayım, adli kontrolle bari serbest bıraksınlar.” Çorlu’dan Mersin’e götürülen Yasemin Baltacı ise hala gözaltında tutuluyor. Çocukları süt için annesinin yanına götürülüp getiriliyor.
Ankara Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube’de daha önce 8 gün gözaltında kalan Nazan Bozkurt, o günlerde tanık olduğu bir olayı ise şöyle anlattı:
“Bizim 8 günlük bir gözaltımız vardı, siyasi şubede. Aç susuz geçirdiğimiz. Oraya bir kadın getirdiler. İyi dinleyin burayı (caddedekilere sesleniyor). Kadının 1 aylık bir bebeği var. Ve bu kadıncağızın memelerinden süt geliyor. Kadın çocuğumun sütü diye sütü dökemiyor. Ona dedik ki, “Lavaboda akıtsan olmaz mı?” Kadın ağlamaya başladı, o benim çocuğumun sütü, nasıl akıtabilirim diye.
BAŞKA BİRİNİN ÜZERİNE KAYITLI BYLOCK NEDENİYLE
Ve hikayesini bize anlattı. Başka birinin üzerine kayıtlı telefonda çıkan Bylock yüzünden kadını almışlar. Bir aylık bebeği olan bir kadın bu yüzden gözaltına alınıyor. Çocuğunu getiriyorlar şubeye. Emziriyor, tekrar nezarete giriyor. Böyle bir şey olabilir mi? Başka birinin üzerine kayıtlı telefon yüzünden bunlar başına gelmiş. Savcı bunu anlayamaz mıydı? Huzura çağırıp soramaz mıydı? Gözaltı talimatı vermek miydi tek çözüm. Nezarete atmak mıydı?”
“TAŞ OLSA ÇATLAR, AĞAÇ OLSA DİLE GELİR”
AKP’nin son 4 yıldır çok korkunç şeyler yaptığını vurgulayan Bozkurt, sözlerini şöyle tamamladı:
“O kadar korkunç şeyler yaptılar ki… 20 yıldır bir mağdur edebiyatı tutturdular. Bugün AKP’nin yaptığı şeyler var ya 20 bin yıl konuşulsa yine de bu halkın içi soğumayacak. AKP bebeklerden intikam alıyor, bebeklerden! Ve bu yüzden vereceği hesap o kadar büyük ki! Ne demek bir bebeği annesiz bırakmak. Artık yeter. Taş olsa çatlar, ağaç olsa dile gelir. 4 aylık bebek katıla katıla ağlıyor, yeter artık sizin bu zulmünüz, yeter. AKP’liler size söylüyorum bugün bu bebeklere yaptıklarınızı, bu halka yaşattıklarınızı yaşamadan ölmeyeceksiniz. Meriç’te boğulan bebekler var ya onların ahı bir gün bile yakanızdan düşmeyecek. Bebeklerden bile intikam alan bu zihniyetinizle bir gün defolup gittiğinde bu ülkede yine biz kalacağız bu ülkeyi sahiplenen. İşimizi, ekmeğimiz de geri alacağız. O çocukların, bebeklerin gözyaşlarını biz sileceğiz.”
2017’DE İHRAÇ EDİLDİ
2007 yılında Çankaya’da Nüfus Memuru olarak çalışmaya başlayan Nazan Bozkurt, 23 Ocak 2017 tarihli 683 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. O günden beri Yüksel Caddesinde “İşimi geri istiyorum” eylemi yapıyor. Bozkurt’un OHAL Komisyonuna yaptığı başvuru, hakkında açıldığı iddia edilen soruşturma nedeniyle reddedilmişti. Bozkurt, “OHAL Komisyonu kararına göre, 2017’de ihraç edilmemin sebebi, hakkımda 2018’de açılan davaymış! Ve memur olmadan 6 yıl önce bir sol örgütün memur yapılanmasına girip 15 yıl faaliyet göstermişim… Fakat bu süre zarfında hakkımda bir tek soruşturma açılmadı” demişti.
[Bold Medya] 16.6.2020
BOLD – Ankara Yüksel Caddesinde 1316 gündür “İşimi geri istiyorum” eylemi yapan KHK’lı memur Nazan Bozkurt, bugün yine polis tarafından yerlerde sürüklendi. Olay sonrasında açıklama yapan Bozkurt, “Saçımızla bizi yerlerde sürüklediler, bu yaptıkları ne ki… Hiçbir şey. Size bugün bebekli annelerden bahsetmek istiyorum.” dedi.
Dün Çorlu’da gözaltına alınan Yasemin Baltacı ile 12 Haziran’da İstanbul’da gözaltına alınıp üç gün önce tutuklanan Emine Örnek’in yaşadıklarını hatırlatan Bozkurt, “İkisinin de iki çocuğu var. Emine hanımın 4 aylık bir bebeği var, bir de küçük başka bir çocuğu daha var. Anneyi tutukladılar. O 4 aylık bebek her gün ağlıyor. Babanın başına polisler bırakmış gitmiş. Baba ne yapsın 4 aylık bebekle. Susturamıyorum bu çocuğu diyor. Çalışamıyorum, işe gidemiyorum diye Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mesaj atmış, lütfen sesimizi duyurun diye. 4 aylık bir bebeği hangi intikam düşüncesiyle annesinden ayırabildiniz. Siz ne biçim insansınız. Yasemin hanımın biri 9, diğeri 19 aylık iki çocuğu var. Bu kadını tutukluyorlar. Savcı çocukların esirgeme kuruma verilmesini istiyor” ifadelerini kullandı.
“ADLİ KONTROLLE SERBEST BIRAKILSIN”
İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından üç gün önce tutuklanan olan Emine Örnek’in eşi, oğlu Mahmut Samet’in videosunu dün akşam Ömer Faruk Gergerlioğlu’na göndererek çaresizliğini böyle anlatmıştı:
“2 çocukla öylece beni bırakıp gitti polisler. 4 aylık bebeğimiz Mahmut Samet bu şekilde ağlayıp duruyor vekilim. İşe de gidemiyorum. Çok çok zor durumdayım, adli kontrolle bari serbest bıraksınlar.” Çorlu’dan Mersin’e götürülen Yasemin Baltacı ise hala gözaltında tutuluyor. Çocukları süt için annesinin yanına götürülüp getiriliyor.
Ankara Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube’de daha önce 8 gün gözaltında kalan Nazan Bozkurt, o günlerde tanık olduğu bir olayı ise şöyle anlattı:
“Bizim 8 günlük bir gözaltımız vardı, siyasi şubede. Aç susuz geçirdiğimiz. Oraya bir kadın getirdiler. İyi dinleyin burayı (caddedekilere sesleniyor). Kadının 1 aylık bir bebeği var. Ve bu kadıncağızın memelerinden süt geliyor. Kadın çocuğumun sütü diye sütü dökemiyor. Ona dedik ki, “Lavaboda akıtsan olmaz mı?” Kadın ağlamaya başladı, o benim çocuğumun sütü, nasıl akıtabilirim diye.
BAŞKA BİRİNİN ÜZERİNE KAYITLI BYLOCK NEDENİYLE
Ve hikayesini bize anlattı. Başka birinin üzerine kayıtlı telefonda çıkan Bylock yüzünden kadını almışlar. Bir aylık bebeği olan bir kadın bu yüzden gözaltına alınıyor. Çocuğunu getiriyorlar şubeye. Emziriyor, tekrar nezarete giriyor. Böyle bir şey olabilir mi? Başka birinin üzerine kayıtlı telefon yüzünden bunlar başına gelmiş. Savcı bunu anlayamaz mıydı? Huzura çağırıp soramaz mıydı? Gözaltı talimatı vermek miydi tek çözüm. Nezarete atmak mıydı?”
“TAŞ OLSA ÇATLAR, AĞAÇ OLSA DİLE GELİR”
AKP’nin son 4 yıldır çok korkunç şeyler yaptığını vurgulayan Bozkurt, sözlerini şöyle tamamladı:
“O kadar korkunç şeyler yaptılar ki… 20 yıldır bir mağdur edebiyatı tutturdular. Bugün AKP’nin yaptığı şeyler var ya 20 bin yıl konuşulsa yine de bu halkın içi soğumayacak. AKP bebeklerden intikam alıyor, bebeklerden! Ve bu yüzden vereceği hesap o kadar büyük ki! Ne demek bir bebeği annesiz bırakmak. Artık yeter. Taş olsa çatlar, ağaç olsa dile gelir. 4 aylık bebek katıla katıla ağlıyor, yeter artık sizin bu zulmünüz, yeter. AKP’liler size söylüyorum bugün bu bebeklere yaptıklarınızı, bu halka yaşattıklarınızı yaşamadan ölmeyeceksiniz. Meriç’te boğulan bebekler var ya onların ahı bir gün bile yakanızdan düşmeyecek. Bebeklerden bile intikam alan bu zihniyetinizle bir gün defolup gittiğinde bu ülkede yine biz kalacağız bu ülkeyi sahiplenen. İşimizi, ekmeğimiz de geri alacağız. O çocukların, bebeklerin gözyaşlarını biz sileceğiz.”
2017’DE İHRAÇ EDİLDİ
2007 yılında Çankaya’da Nüfus Memuru olarak çalışmaya başlayan Nazan Bozkurt, 23 Ocak 2017 tarihli 683 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. O günden beri Yüksel Caddesinde “İşimi geri istiyorum” eylemi yapıyor. Bozkurt’un OHAL Komisyonuna yaptığı başvuru, hakkında açıldığı iddia edilen soruşturma nedeniyle reddedilmişti. Bozkurt, “OHAL Komisyonu kararına göre, 2017’de ihraç edilmemin sebebi, hakkımda 2018’de açılan davaymış! Ve memur olmadan 6 yıl önce bir sol örgütün memur yapılanmasına girip 15 yıl faaliyet göstermişim… Fakat bu süre zarfında hakkımda bir tek soruşturma açılmadı” demişti.
[Bold Medya] 16.6.2020
Sakıncalı mektup: Cezaevinde esir kamplarını aratmayacak şartlarla karşı karşıyayız!
Silivri Cezaevinde hapis yatan F.A’nın Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yazdığı mektup komisyona takıldı. Mektup Gergerlioğlu’na gönderilmedi. F.A’ya da görüş yasağı verildi.
BOLD – Silivri Cezaevi’nden koronavirüs salgını nedeniyle tahliye edilen F.A. isimli tutuklu hakkında, HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM Cezaevi Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu’na hitaben yazdığı mektuptaki ‘esir kamplarını aratmayacak şartlar’ ifadesi disiplin soruşturmasına konu oldu.
Duvar gazetesinden Hacı Bişkin’in haberine göre F.A., koronavirüsü gerekçesiyle cezaevinde yaşanan hak ihlallerinin duyulması için salgının ilk ayında bir mektup yazdı. Gergerlioğlu’na gönderilmek istenen mektup Okuma Komisyonu’na takıldı.
“İNSANLIĞA SIĞMAYAN ŞARTLARDA YAŞIYORUZ”
F.A mektubunda “Ömer Bey 6 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuluyorum. Aylardır insanlığa sığmayan şartlarda yaşıyoruz. 7 kişilik koğuşta 38 kişi kalıyoruz. Koronavirüs başladığından beri esir kamplarını aratmayacak şartlarla karşı karşıyayız. Maske, eldiven sorunu yaşıyoruz. Bu şartlar altında virüsün yayılmaması imkansız” diye yazdı.
Ancak Okuma Komisyonu mektubu ‘sakıncalı’ olarak değerlendirdi. Hakkında disiplin soruşturması başlatılan F.A’ya bir-üç ay arasında görüş yasağı verildi. Silivri 7 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü, F.A’ya verdiği cezaya gerekçe olarak Gergerlioğlu’na yazılan satırları gerekçe gösterdi. Cezaevi müdürlüğü ceza gerekçesini şöyle açıkladı:
“KURUM İMAJINI OLUMSUZ ETKİLİYOR”
“Mektup içeriğinde Ömer Gergerlioğlu’na hitaben yazılmış 1 ve 2 numaraları sayfalarının kurumumuzda muhafaza altına alınmasına… Mektup Okuma Komisyonu’ndan gelen mektup zarfının içerisinde Ömer Gergerlioğlu ismine başlıklı iki sayfa, oğluna hitaben yazılmış iki sayfa ve eşine hitaben yazılmış 2 sayfa olmak üzere toplam 6 sayfalık mektubun bulunduğu anlaşılmakta. Mektupların içeriği değerlendirildiğinde Ömer Gergerlioğlu’na hitaben yazılmış iki sayfadan ibaret mektup içeriğinin ‘bazı haklarımız elimizden alınarak esir kamplarını aratmayacak şartlarda kalmaktayız’ sözleri kurum imajını olumsuz yönde etkileyecek.”
“BANA CEZA VERDİLER”
Koronavirüs salgını nedeniyle çıkartılan yasa kapsamında eve gönderilen ve şu an evde izinli sayılan F.A. olayla ilgili “Mektubumda diğer birçok siyasetçi ismi geçmesine rağmen HDP’li Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yönelik ifadelerin altını çizerek bana ceza verdiler. Eğer şu an cezaevinde olsaydım ailemle belki aylarca görüşemeyecektim” diye konuştu.
[Bold Medya] 16.6.2020
BOLD – Silivri Cezaevi’nden koronavirüs salgını nedeniyle tahliye edilen F.A. isimli tutuklu hakkında, HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM Cezaevi Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu’na hitaben yazdığı mektuptaki ‘esir kamplarını aratmayacak şartlar’ ifadesi disiplin soruşturmasına konu oldu.
Duvar gazetesinden Hacı Bişkin’in haberine göre F.A., koronavirüsü gerekçesiyle cezaevinde yaşanan hak ihlallerinin duyulması için salgının ilk ayında bir mektup yazdı. Gergerlioğlu’na gönderilmek istenen mektup Okuma Komisyonu’na takıldı.
“İNSANLIĞA SIĞMAYAN ŞARTLARDA YAŞIYORUZ”
F.A mektubunda “Ömer Bey 6 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuluyorum. Aylardır insanlığa sığmayan şartlarda yaşıyoruz. 7 kişilik koğuşta 38 kişi kalıyoruz. Koronavirüs başladığından beri esir kamplarını aratmayacak şartlarla karşı karşıyayız. Maske, eldiven sorunu yaşıyoruz. Bu şartlar altında virüsün yayılmaması imkansız” diye yazdı.
Ancak Okuma Komisyonu mektubu ‘sakıncalı’ olarak değerlendirdi. Hakkında disiplin soruşturması başlatılan F.A’ya bir-üç ay arasında görüş yasağı verildi. Silivri 7 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü, F.A’ya verdiği cezaya gerekçe olarak Gergerlioğlu’na yazılan satırları gerekçe gösterdi. Cezaevi müdürlüğü ceza gerekçesini şöyle açıkladı:
“KURUM İMAJINI OLUMSUZ ETKİLİYOR”
“Mektup içeriğinde Ömer Gergerlioğlu’na hitaben yazılmış 1 ve 2 numaraları sayfalarının kurumumuzda muhafaza altına alınmasına… Mektup Okuma Komisyonu’ndan gelen mektup zarfının içerisinde Ömer Gergerlioğlu ismine başlıklı iki sayfa, oğluna hitaben yazılmış iki sayfa ve eşine hitaben yazılmış 2 sayfa olmak üzere toplam 6 sayfalık mektubun bulunduğu anlaşılmakta. Mektupların içeriği değerlendirildiğinde Ömer Gergerlioğlu’na hitaben yazılmış iki sayfadan ibaret mektup içeriğinin ‘bazı haklarımız elimizden alınarak esir kamplarını aratmayacak şartlarda kalmaktayız’ sözleri kurum imajını olumsuz yönde etkileyecek.”
“BANA CEZA VERDİLER”
Koronavirüs salgını nedeniyle çıkartılan yasa kapsamında eve gönderilen ve şu an evde izinli sayılan F.A. olayla ilgili “Mektubumda diğer birçok siyasetçi ismi geçmesine rağmen HDP’li Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yönelik ifadelerin altını çizerek bana ceza verdiler. Eğer şu an cezaevinde olsaydım ailemle belki aylarca görüşemeyecektim” diye konuştu.
[Bold Medya] 16.6.2020
Capital Economics: ‘Türkiye’nin kamu borcu milli gelirin yüzde 50-60’ına dayanacak’
Araştırma kuruluşu Capital Economics, Türkiye’nin bütçe açığının mevcut hızda büyürse kamu borcu/GSYH oranının yüzde 50-60’a yükseleceğini öngörüyor. Şu anda kamu borcunun milli gelire oranı şu anda yüzde 30’lar civarında.
Dün açıklanan verilere göre, Mayıs ayında merkezi yönetim bütçe açığı 17,3 milyar TL oldu. Ocak-Mayıs dönemindeki toplam açık ise 90 milyar TL’yi aştı. Yani 2020 geneli için konulan 139 milyar liralık açığın yüzde 65’ine ilk 5 ayda ulaşıldı.
Sonuçları değerlendiren T24 Ekonomi yazarı Barış Soydan köşesinde şunları yazdı:
“Bütçe dikiş tutmayınca Hazine’nin borçlanması da patladı. Hazine, Nisan ayında 20,6 milyar TL’lik borç servisine karşın 60,9 milyar TL’lik borçlanma gerçekleştirmiş, iç borç çevirme oranı yüzde 295 olmuştu. Yani eskinin üç katı borçlanmıştı. Mayıs’ta 75.6 milyar TL iç borçlanma gerçekleştirildi ve iç borç çevirme oranı daha da yükselerek yüzde 380’e çıktı. İç borç çevirme oranı geçtiğimiz yıl ne kadardı? Yüzde 132…
Özet: Bütçe açığı ve ona bağlı olarak iç borç hızla artıyor. Bunu bir yerlerden hatırlıyoruz… Nereden… nereden…. Evet ya, 2001 Krizine neden olan 1990’lardan! Araştırma kuruluşu Capital Economics’in grafikleriyle kamu maliyesindeki bozulmayı ve bunun kamu borcunun gayrisafi yurtiçi hasılaya oranını nasıl etkileyeceğine bakalım…
1)Devletin gelirleri azalırken giderleri hızla artıyor
2)Nisan ayında bütçe açığı GSYH’nın yüzde 10’unu da geçti
3)Nisan ayında bütçe açığı GSYH’nın yüzde 10’unu da geçti
4)Üstelik bir de bütçede görünmeyen köprü-otoyol-şehir hastanesi yükümlülükleri var!
5)Böyle giderse kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 60’a çıkacak
İyi de kamu borcunun milli gelire oranının yüzde 60’a çıkması ne demek? Ha yüzde 30 olmuş ha yüzde 60, Ayşe Teyze için ne fark eder?
Cevap: Kamu borcundaki artış, kriz habercisi. Örneğin iflas durumundaki Lübnan’da bu oran yüzde 150’nin üzerinde. Türkiye’yi derinden sarsan 2001 Krizinde ise yüzde 100’e dayanmıştı. 90’larda bu oran adım adım bozulmuş ve 2001 Krizi patlamıştı…
[TR724] 16.6.2020
Dün açıklanan verilere göre, Mayıs ayında merkezi yönetim bütçe açığı 17,3 milyar TL oldu. Ocak-Mayıs dönemindeki toplam açık ise 90 milyar TL’yi aştı. Yani 2020 geneli için konulan 139 milyar liralık açığın yüzde 65’ine ilk 5 ayda ulaşıldı.
Sonuçları değerlendiren T24 Ekonomi yazarı Barış Soydan köşesinde şunları yazdı:
“Bütçe dikiş tutmayınca Hazine’nin borçlanması da patladı. Hazine, Nisan ayında 20,6 milyar TL’lik borç servisine karşın 60,9 milyar TL’lik borçlanma gerçekleştirmiş, iç borç çevirme oranı yüzde 295 olmuştu. Yani eskinin üç katı borçlanmıştı. Mayıs’ta 75.6 milyar TL iç borçlanma gerçekleştirildi ve iç borç çevirme oranı daha da yükselerek yüzde 380’e çıktı. İç borç çevirme oranı geçtiğimiz yıl ne kadardı? Yüzde 132…
Özet: Bütçe açığı ve ona bağlı olarak iç borç hızla artıyor. Bunu bir yerlerden hatırlıyoruz… Nereden… nereden…. Evet ya, 2001 Krizine neden olan 1990’lardan! Araştırma kuruluşu Capital Economics’in grafikleriyle kamu maliyesindeki bozulmayı ve bunun kamu borcunun gayrisafi yurtiçi hasılaya oranını nasıl etkileyeceğine bakalım…
1)Devletin gelirleri azalırken giderleri hızla artıyor
2)Nisan ayında bütçe açığı GSYH’nın yüzde 10’unu da geçti
3)Nisan ayında bütçe açığı GSYH’nın yüzde 10’unu da geçti
4)Üstelik bir de bütçede görünmeyen köprü-otoyol-şehir hastanesi yükümlülükleri var!
5)Böyle giderse kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 60’a çıkacak
İyi de kamu borcunun milli gelire oranının yüzde 60’a çıkması ne demek? Ha yüzde 30 olmuş ha yüzde 60, Ayşe Teyze için ne fark eder?
Cevap: Kamu borcundaki artış, kriz habercisi. Örneğin iflas durumundaki Lübnan’da bu oran yüzde 150’nin üzerinde. Türkiye’yi derinden sarsan 2001 Krizinde ise yüzde 100’e dayanmıştı. 90’larda bu oran adım adım bozulmuş ve 2001 Krizi patlamıştı…
[TR724] 16.6.2020
Polislerin sürüklediği KHK’lı Nazan Bozkurt, tutuklanan anneleri hatırlattı: Siz ne biçim insanlarsınız!
KHK mağdurlarından Nazan Bozkurt, bin 316. gün yine açıklama bile yapamadan ‘yaka paça’ ve sürüklenerek Yüksel Caddesi’nden uzaklaştırıldı.
Polislerin kollarından tutarak metrelerce sürüklediği Bozkurt, bırakıldığı yerde yaptığı açıklamada 4-5 aylık bebekleri olan annelerin kanunlara aykırı olarak tutuklandığına dikkat çekti. Bozkurt, “Akp, bebekleri de tutukluyor! Annelerini tutukladığı bebekleri çocuk esirgemeye vermeye kalkıyorlar! Siz ne biçim insanlarsınız! AKP’liler, bu halka yaşattıklarını yaşamadan ölmeyecekler!” ifadelerini kullandı.
İşte Bozkurt’un sürüklenerek uzaklaştırıldığı o görüntüler ve sonrasındaki açıklamaları:
Polislerin kollarından tutarak metrelerce sürüklediği Bozkurt, bırakıldığı yerde yaptığı açıklamada 4-5 aylık bebekleri olan annelerin kanunlara aykırı olarak tutuklandığına dikkat çekti. Bozkurt, “Akp, bebekleri de tutukluyor! Annelerini tutukladığı bebekleri çocuk esirgemeye vermeye kalkıyorlar! Siz ne biçim insanlarsınız! AKP’liler, bu halka yaşattıklarını yaşamadan ölmeyecekler!” ifadelerini kullandı.
İşte Bozkurt’un sürüklenerek uzaklaştırıldığı o görüntüler ve sonrasındaki açıklamaları:
[TR724] 16.6.2020KHK'lı Nazan Bozkurt'un 'bebekli anne' isyanı:— Tr724 (@Tr724) June 16, 2020
“Bir kadın getirdiler siyasi şubeye. 1 aylık bebeği vardı. Ona dedik ki, 'sütünü lavaboya sağsan' olmaz mı? Kadın 'O çocuğumun sütü nasıl akıtabilirim' diye ağladı. Bu AKP, bebeklerden intikam alıyor...” pic.twitter.com/AXdO8tZmLD
“Bilim Kurulu korkuyor beni dinlemek zorundasınız” dedi ve saydı
Dr. Serdar Savaş sınava girecek öğrencilerle ilgili dikkat çeken açıklamalarda bulundu.
Korkutan açıklama!
Geçmişte Dünya Sağlık Örgütü'nde (DSÖ) üst düzey yöneticilik yapan, Turgut Özal döneminde Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevinde bulunan Dr. Serdar Savaş sınava girecek öğrencilerle ilgili dikkat çeken açıklamalarda bulundu.
Oğuzhan Uğur’un YouTube kanalı “Babala TV”ye konuk olan Serdar Savaş, Dünya Sağlık Örgütü’nün koronavirüs salgınını on beş yıl önce haber verdiğini fakat ülkelerin salgına karşı önlem almadığını söyledi.
Tam yayını bu akşam yayınlanacak olan programda Dr. Savaş, Bilim Kurulu Üyelerinin üniversite sınavlarını ertelemesi yönünde uyarılarda bulunması gerektiğini fakat korktuklarını ileri sürdü. Dr. Savaş, koronavirüsün sınavların yapılacağı sınıflarda kolayca bulaşacağını söyledi ve öğrencilerin saatlerce aynı sınıfta olmasının büyük bir risk taşıdığını belirtti.
SERDAR SAVAŞ KİMDİR?
Serdar Savaş 1960 yılında Ankara’da doğru. Kabataş Erkek Lisesi mezunu olan Savaş, İstanbul Üniversitesi'nde tıp ve hukuk okudu. Londra Ekonomi Okulu'de sağlık planlaması ve finansmanı, London School of Hygiene'de epidemiyoloji ve istatistik eğitimi gördü.
Savaş, 1987 yılında Adana Sağlık Müdürlüğü'ne atandı. 1988 yılında Sağlık Bakanlığı'nda Bakan Danışmanı görevine getirildi. Akabinde Müsteşar Yardımcılığı görevinde bulundu. 1993 yılında Kopenhag'da bulunan Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi'ne getirildi. 1998 yılında Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Başkan Yardımcılığı'na atandı.
2000 yılında Türkiye'ye döndü, Birleşik Sağlık Sistemleri'ni, İleri Tıp Teknolojileri'ni ve GENAR Enstitüsü'nü kurdu. 2004 yılında Demokratik Sol Parti'nin Parti Meclisi'ne seçildi. 2009-2011 yıllları arasında DSP'nin politika geliştirme, dış işleri,Ar-Ge'den sorumlu Genel Başkan Yardımcısı görevini yürüttü.
[Samanyolu Haber] 16.6.2020
Korkutan açıklama!
Geçmişte Dünya Sağlık Örgütü'nde (DSÖ) üst düzey yöneticilik yapan, Turgut Özal döneminde Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevinde bulunan Dr. Serdar Savaş sınava girecek öğrencilerle ilgili dikkat çeken açıklamalarda bulundu.
Oğuzhan Uğur’un YouTube kanalı “Babala TV”ye konuk olan Serdar Savaş, Dünya Sağlık Örgütü’nün koronavirüs salgınını on beş yıl önce haber verdiğini fakat ülkelerin salgına karşı önlem almadığını söyledi.
Tam yayını bu akşam yayınlanacak olan programda Dr. Savaş, Bilim Kurulu Üyelerinin üniversite sınavlarını ertelemesi yönünde uyarılarda bulunması gerektiğini fakat korktuklarını ileri sürdü. Dr. Savaş, koronavirüsün sınavların yapılacağı sınıflarda kolayca bulaşacağını söyledi ve öğrencilerin saatlerce aynı sınıfta olmasının büyük bir risk taşıdığını belirtti.
SERDAR SAVAŞ KİMDİR?
Serdar Savaş 1960 yılında Ankara’da doğru. Kabataş Erkek Lisesi mezunu olan Savaş, İstanbul Üniversitesi'nde tıp ve hukuk okudu. Londra Ekonomi Okulu'de sağlık planlaması ve finansmanı, London School of Hygiene'de epidemiyoloji ve istatistik eğitimi gördü.
Savaş, 1987 yılında Adana Sağlık Müdürlüğü'ne atandı. 1988 yılında Sağlık Bakanlığı'nda Bakan Danışmanı görevine getirildi. Akabinde Müsteşar Yardımcılığı görevinde bulundu. 1993 yılında Kopenhag'da bulunan Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Ofisi'ne getirildi. 1998 yılında Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Başkan Yardımcılığı'na atandı.
2000 yılında Türkiye'ye döndü, Birleşik Sağlık Sistemleri'ni, İleri Tıp Teknolojileri'ni ve GENAR Enstitüsü'nü kurdu. 2004 yılında Demokratik Sol Parti'nin Parti Meclisi'ne seçildi. 2009-2011 yıllları arasında DSP'nin politika geliştirme, dış işleri,Ar-Ge'den sorumlu Genel Başkan Yardımcısı görevini yürüttü.
[Samanyolu Haber] 16.6.2020
Koronavirüste hayat kurtaran en etkili ilaç keşfedildi
İngiltere'de yapılan kapsamlı bir araştırma, "deksametazon" adlı ucuz ve kolayca bulunabilen bir ilacın ağır koronavirüs hastalarının kurtarılmasına yardımcı olabileceğini ortaya koydu
İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nce yapılan bir araştırma sonucu, "deksametazon" adlı ucuz ve kolayca bulunabilen bir ilacın, koronavirüste ölüm oranını düşüren ilk ilaç olduğu ortaya çıktı.
Uzmanlar, düşük dozlu steroid tedavisinin ölümcül koronavirüsle savaşta önemli bir rol oynayabileceğini açıkladı.
BBC’nin haberine göre, araştırmacılar ilacı denediği 2 bin kişiyle ilacı kullanmayan 4 bin kişiyi karşılaştırdı.
Araştırmadam çıkan sonuca göre, ilacın solunum cihazına bağlı hastalarda ölüm riskini üçte bir azalttığı, oksijen verilen hastalarda ise beşte bir azalttığı görüldü.
Halihazırda bir dizi hastalıkta inflamasyonu azaltmak için kullanılan ilacın salgının başından bu yana İngiltere’de mevcut olduğu söylenirken, başından beri koronavirüs hastalarında kullanılsaydı, İngiltere’de 5 bin kişinin hayatının kurtarılabileceği belirtildi.
Ucuz olması nedeniyle ilacın yüksek vaka sayısıyla baş etmekte zorlanan yoksul ülkeler için de yararlı olacağı belirtiliyor.
İlacın koronavirüsle savaşmaya çalışırken zayıf düşen bağışıklık sisteminde oluşan hasarın bir kısmını ve vücudun aşırı tepkisi olan ‘sitokin fırtınası’nı da engellediği belirtildi.
Koronavirüse yakalanan her 20 hastadan 19'unun hastaneye gitmeden iyileştiği tahmin ediliyor.
Hastaneye yatan hastaların çoğu da iyileşiyor. Ancak bazı hastalara oksijen verilmesi ya da bu kişilerin solunum cihazına bağlanmaları gerekiyor.
Yüksek risk grubundaki hastalarda etkili olan deksametazonun, solunum cihazına bağlı hastaların ölüm riski oranını yüzde 40'tan yüzde 28'e, oksijene ihtiyaç duyan hastalarda ise yüzde 25'ten yüzde 20'ye düşürdüğü açıklandı.
Araştırma heyetinin başkanı Prof. Peter Horby, "Bu şimdiye kadar ölüm oranını azaltan tek ilaç. Ölüm oranını önemli ölçüde azaltıyor. Bu büyük bir sonuç" dedi.
İngiltere Sağlık Bakanı Matt Hancock ise bugünden itibaren koronavirüs hastalarına Deksametazon verilmeye başlanacağını ve ellerinde 200 bin adet bu ilaçtan olduğunu duyurdu.
Öte yandan, BBC'nin konuyla ilgili haberinde ilacın hastalığı hafif olarak atlatanlarda işe yaramadığı ve dolayısıyla stok yapılmasına gerek olmadığı vurgulandı.
[Samanyolu Haber] 16.6.2020
İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nce yapılan bir araştırma sonucu, "deksametazon" adlı ucuz ve kolayca bulunabilen bir ilacın, koronavirüste ölüm oranını düşüren ilk ilaç olduğu ortaya çıktı.
Uzmanlar, düşük dozlu steroid tedavisinin ölümcül koronavirüsle savaşta önemli bir rol oynayabileceğini açıkladı.
BBC’nin haberine göre, araştırmacılar ilacı denediği 2 bin kişiyle ilacı kullanmayan 4 bin kişiyi karşılaştırdı.
Araştırmadam çıkan sonuca göre, ilacın solunum cihazına bağlı hastalarda ölüm riskini üçte bir azalttığı, oksijen verilen hastalarda ise beşte bir azalttığı görüldü.
Halihazırda bir dizi hastalıkta inflamasyonu azaltmak için kullanılan ilacın salgının başından bu yana İngiltere’de mevcut olduğu söylenirken, başından beri koronavirüs hastalarında kullanılsaydı, İngiltere’de 5 bin kişinin hayatının kurtarılabileceği belirtildi.
Ucuz olması nedeniyle ilacın yüksek vaka sayısıyla baş etmekte zorlanan yoksul ülkeler için de yararlı olacağı belirtiliyor.
İlacın koronavirüsle savaşmaya çalışırken zayıf düşen bağışıklık sisteminde oluşan hasarın bir kısmını ve vücudun aşırı tepkisi olan ‘sitokin fırtınası’nı da engellediği belirtildi.
Koronavirüse yakalanan her 20 hastadan 19'unun hastaneye gitmeden iyileştiği tahmin ediliyor.
Hastaneye yatan hastaların çoğu da iyileşiyor. Ancak bazı hastalara oksijen verilmesi ya da bu kişilerin solunum cihazına bağlanmaları gerekiyor.
Yüksek risk grubundaki hastalarda etkili olan deksametazonun, solunum cihazına bağlı hastaların ölüm riski oranını yüzde 40'tan yüzde 28'e, oksijene ihtiyaç duyan hastalarda ise yüzde 25'ten yüzde 20'ye düşürdüğü açıklandı.
Araştırma heyetinin başkanı Prof. Peter Horby, "Bu şimdiye kadar ölüm oranını azaltan tek ilaç. Ölüm oranını önemli ölçüde azaltıyor. Bu büyük bir sonuç" dedi.
İngiltere Sağlık Bakanı Matt Hancock ise bugünden itibaren koronavirüs hastalarına Deksametazon verilmeye başlanacağını ve ellerinde 200 bin adet bu ilaçtan olduğunu duyurdu.
Öte yandan, BBC'nin konuyla ilgili haberinde ilacın hastalığı hafif olarak atlatanlarda işe yaramadığı ve dolayısıyla stok yapılmasına gerek olmadığı vurgulandı.
[Samanyolu Haber] 16.6.2020
İzinden dönen 8 gardiyanın Covid-19 testi pozitif çıktı
Korona virüsü salgını cezaevlerini tehdit etmeye devam ediyor. Kastamonu’da, salgın nedeniyle bir süredir idari izinde olan ve 1 Haziran itibariyle izinden
KRONOS 16 Haziran 2020 GÜNDEM
Korona virüsü salgını cezaevlerini tehdit etmeye devam ediyor. Kastamonu’da, salgın nedeniyle bir süredir idari izinde olan ve 1 Haziran itibariyle izinden dönerek yurtta karantinaya alınan gardiyanlardan bazılarının Covid-19 testi pozitif çıktı.
İHA’nın haberine göre bir süredir idari izinde olan gardiyanların bazıları, izin dönüşlerinde Kastamonu’daki bir yurtta karantina altına alındı. Kastamonu İl Sağlık Müdürlüğü ekiplerince yapılan muayenelerinde idari izinden dönen ve karantina altında tutulan 8 gardiyanın Covid-19 testinin pozitif çıktığı öğrenildi.
Testleri pozitif çıkan gardiyanlar tedavi altına alınırken, ekipler tarafından filyasyon çalışmalarının ise devam ettiği öğrenildi.
[Kronos.News] 16.6.2020
KRONOS 16 Haziran 2020 GÜNDEM
Korona virüsü salgını cezaevlerini tehdit etmeye devam ediyor. Kastamonu’da, salgın nedeniyle bir süredir idari izinde olan ve 1 Haziran itibariyle izinden dönerek yurtta karantinaya alınan gardiyanlardan bazılarının Covid-19 testi pozitif çıktı.
İHA’nın haberine göre bir süredir idari izinde olan gardiyanların bazıları, izin dönüşlerinde Kastamonu’daki bir yurtta karantina altına alındı. Kastamonu İl Sağlık Müdürlüğü ekiplerince yapılan muayenelerinde idari izinden dönen ve karantina altında tutulan 8 gardiyanın Covid-19 testinin pozitif çıktığı öğrenildi.
Testleri pozitif çıkan gardiyanlar tedavi altına alınırken, ekipler tarafından filyasyon çalışmalarının ise devam ettiği öğrenildi.
[Kronos.News] 16.6.2020
Kanserden vefat eden Ahmet’in annesi: 40 günde mi alışıyordu insan?
Yurtdışındaki tedavisi annesinin yasağı nedeniyle uzun süre geciken, izin çıktığında ise artık çok geç kalınan 8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın kırkı çıktı. Anne Zekiye Ataç, “40 günde mi alışıyordu insan? Eğer öyleyse bugün 40 gün oldu” dedi.
KRONOS 16 Haziran 2020 GÜNDEM
ANKARA – Annesinin yurtdışı yasağı nedeniyle Almanya’daki tedavisine zamanında gidemeyen, hapishanedeki babasını görmesi de devamlı engellenen 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın aramızdan ayrılmasının kırkıncı günü doldu. Ahmet’in kırkı nedeniyle anne Zekiye Ataç’ın yaptığı “40 günde mi alışıyordu insan? Eğer öyleyse bugün 40 gün oldu” paylaşımı sosyal medyada büyük yankı buldu.
ACILI EŞLERDEN ZEKİYE ATAÇ’A DESTEK
Acılı anneye, eşlerini ya da yakınlarını cezaevi süreçlerinde kaybeden birçok kişi de destek oldu. Eşi işadamı Medeni Arifoğlu’nu cezaevinde yakalandığı kanserle kaybeden Nuran Arifoğlu, Zekiye Ataç’a “Zaman acıları sindirmemizi sağlar. Yürekteki acı aynı onunla yaşamayı öğreniyorsun. Tesellisi yok. Rabbim yüreğinize inşirah versin” dedi. Yunanistan’e geçen mültecilere yardım etmek amacıyla Almanya’dan Atina’ya giden, orada gördüklerine dayanamayarak vefat eden Hasan Değirmenci’nin Zehra Değirmenci ise “Alışılmıyor canım ne yazık ki. 835 gün oldu alıştım mı, kabul mü ettim” yorumunda bulundu.
AVAZYAN AİLESİ AHMET’İN KIRKI İÇİN ADANA’YA GİTTİ
Ahmet’in kırkı için insan hakları aktivisti Arlet Natali Avazyan ve ailesi Adana’ya giderek Zekiye Ataç’a destek verdi. Zekiye Ataç, “Ahmedimin 40.günü. @NataliAVAZYAN ve kıymetli ailesi beni yine yalnız bırakmadılar. Vefalarını Ahmet de görüyordur eminim. Çocuklar anne-babalarını sağlıklarını ve hayatlarını kaybetmesin diye mücadele eden güzel kadın Natali ablama ve ailesine sonsuz teşekkür ederim, sevgiler” dedi.
AVAZYAN: BİZ ARTIK AİLE OLDUK
Natali Avazyan ise yaptığı paylaşımda, “Kara Efemin Hokecaş (can yemeği) 40. gününde Dua ve yemeğini yaptık. Bizi yalnız bırakmayan herkese teşekkür ederim. Kara Efemin 40. gün duasında ailemle birlikte Canım Zekiye’nin yanındaydık. Biz artık bir aile olduk” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 16.6.2020
KRONOS 16 Haziran 2020 GÜNDEM
ANKARA – Annesinin yurtdışı yasağı nedeniyle Almanya’daki tedavisine zamanında gidemeyen, hapishanedeki babasını görmesi de devamlı engellenen 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın aramızdan ayrılmasının kırkıncı günü doldu. Ahmet’in kırkı nedeniyle anne Zekiye Ataç’ın yaptığı “40 günde mi alışıyordu insan? Eğer öyleyse bugün 40 gün oldu” paylaşımı sosyal medyada büyük yankı buldu.
ACILI EŞLERDEN ZEKİYE ATAÇ’A DESTEK
Acılı anneye, eşlerini ya da yakınlarını cezaevi süreçlerinde kaybeden birçok kişi de destek oldu. Eşi işadamı Medeni Arifoğlu’nu cezaevinde yakalandığı kanserle kaybeden Nuran Arifoğlu, Zekiye Ataç’a “Zaman acıları sindirmemizi sağlar. Yürekteki acı aynı onunla yaşamayı öğreniyorsun. Tesellisi yok. Rabbim yüreğinize inşirah versin” dedi. Yunanistan’e geçen mültecilere yardım etmek amacıyla Almanya’dan Atina’ya giden, orada gördüklerine dayanamayarak vefat eden Hasan Değirmenci’nin Zehra Değirmenci ise “Alışılmıyor canım ne yazık ki. 835 gün oldu alıştım mı, kabul mü ettim” yorumunda bulundu.
AVAZYAN AİLESİ AHMET’İN KIRKI İÇİN ADANA’YA GİTTİ
Ahmet’in kırkı için insan hakları aktivisti Arlet Natali Avazyan ve ailesi Adana’ya giderek Zekiye Ataç’a destek verdi. Zekiye Ataç, “Ahmedimin 40.günü. @NataliAVAZYAN ve kıymetli ailesi beni yine yalnız bırakmadılar. Vefalarını Ahmet de görüyordur eminim. Çocuklar anne-babalarını sağlıklarını ve hayatlarını kaybetmesin diye mücadele eden güzel kadın Natali ablama ve ailesine sonsuz teşekkür ederim, sevgiler” dedi.
AVAZYAN: BİZ ARTIK AİLE OLDUK
Natali Avazyan ise yaptığı paylaşımda, “Kara Efemin Hokecaş (can yemeği) 40. gününde Dua ve yemeğini yaptık. Bizi yalnız bırakmayan herkese teşekkür ederim. Kara Efemin 40. gün duasında ailemle birlikte Canım Zekiye’nin yanındaydık. Biz artık bir aile olduk” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 16.6.2020
‘Trollüğün sebebi kimisi için para kimisi için gönül borcu’
Twitter’ın Türkiye’de 7 bin 340 hesabı kapamasının ardından gündem konularından biri yine troller oldu. Twitter’ın “Troll hesaplarla” ilgili beraber çalıştığı
KRONOS 15 Haziran 2020 GÜNDEM
Twitter’ın Türkiye’de 7 bin 340 hesabı kapamasının ardından gündem konularından biri yine troller oldu.
Twitter’ın “Troll hesaplarla” ilgili beraber çalıştığı Stanford İnternet Gözlemevi’nin konuyla ilgili hazırladığı raporda kapatılan hesapların çoğunun, aynı gün, sahte kimliklilerle ve benzer kullanıcı adıyla açılan hesaplar olduğu ifade ediliyor.
Raporda, çoğunluğu 9 Haziran 2008 ila 18 Ocak 2007’de açılan bu hesaplardan atılan 37 milyon tweetin çoğunun AK Parti’yi desteklediği, muhalefet partilerini eleştirdiği ve retweet halkası kurdukları belirtildi.
Independent Türkiye’den Cihat Arpacık’ın haberine göre sosyal medyada troll ve bot olarak iki tür hesap kullanma yöntemi mevcut.
YAPAY ZEKA DESTEKLİ
Kimi yazılım şirketleri yapay zeka da kullanarak sisteme tanımladığı hesaplardan otomatik tweetler atıyor. Bu tweetleri atmak için bilgisayarın veya telefonun başında bir kişinin olması gerekmiyor. Tüm organizasyonu bilgisayar kendi başına halledebiliyor. Bir tweet ise ortalama 20 saniyede atılıyor. Yani “Tam mesai’ yapan bir bilgisayar günde 2 bin tweet atabiliyor. Bu hizmetin karşılığı ise tweet başına 1 TL’ye kadar çıkıyor.
Bu tür hesaplara bot deniyor ve hesabın arkasında bir insan bulunmuyor.
‘SOSYAL MEDYADA GÖRÜNÜR OLMA AMACI’
Chip dergisinin Türkiye’de en etkili 10 sosyal medya uzmanı arasına gösterdiği Cem Orman, troll hesap kullanımının stratejik olarak doğru görünse de etik olarak yanlış bir strateji olduğuna dikkat çekiyor.
Bu tür hesaplardan hizmet alan şahıs veya şirketlerin sosyal medyada daha görünür olma amacı taşıdıklarını kaydeden Orman, trollerin zaman zaman aşırıya kaçarak kullananlara zarar verdiklerini de belirtiyor.
Sosyal medya trollerinin öfkeli ve yıkıcı bir dil kullandıklarının altını çizen Orman, “Çoğu zaman hakarete varan bir dil kullanmaktan çekinmeyen yapıları vardır. Genel olarak troller sahte kimlik bilgileri kullandıkları için kendilerini rahat hissederler. Bu nedenle kurbanlarını kolaylıkla seçip zaman kaybetmeden harekete geçerler. Sürekli çatışma ve tartışmaya sebep olurlar, bu ortamdan da beslenirler. Sosyal medyada çok fazla vakit geçirdiklerinden dolayı zamanla insanları rahatsız etmekten hoşlanırlar” dedi.
EN ÇOK KULLANAN GRUPLAR
Trol kullanımının en fazla sanat ve futbol camiası, TV yarışma programları ile politikada kullanıldığına değinen Orman şunları söyledi: “Bu sektörlerde trol hesapların insanlar arasında kargaşaya ve çatışmaya neden olduğu söylenebilir. Sosyal medyada en çok Twitter, Facebook ve Instagram platformlarını kullanırlar. Ayrıca Whatsapp gruplarında da çok aktifler.”
BEDAVAYA TROLL OLANLAR DA VAR
Sosyal medyayı kar elde etmek amacıyla kullanan çok sayıda kişinin olduğunu söyleyen Orman, “Sayıları kesin olarak bilinmemekle birlikte bu troller belli bir ücret karşılığında bu işi yapıyor ama bazı troller de ilgi duydukları takımlara, ünlülere ya da herhangi bir kuruluşa karşı beslediği gönül bağı nedeniyle bu işe girişiyor. Böyle kişiler herhangi bir ücret talep etmiyorlar. Bu troller böyle yaparak gönül borçlarını ödediklerini düşünüyorlar” şeklinde konuştu.
ESAS AMAÇ REKLAM
Ürün ve isimlerin reklamlarında trol hesap kullanımıyla gereksiz tartışmalar açılarak gündemin boşa meşgul edildiği düşünülse de asıl amacın kavga çıkarmak olmadığını vurgulayan Orman, “Gizlenen amaç o ürünün ya da kişinin gündemde kalmasını sağlamaktır. Ayrıca gizli öğrenme yöntemi ile kişiler ya da ürünler hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlara duyuru yapılması sağlanıyor. Gündemde kalındığı sürece bunlar hakkında araştırmalar yapılıyor ve ilgi artıyor” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 16.6.2020
KRONOS 15 Haziran 2020 GÜNDEM
Twitter’ın Türkiye’de 7 bin 340 hesabı kapamasının ardından gündem konularından biri yine troller oldu.
Twitter’ın “Troll hesaplarla” ilgili beraber çalıştığı Stanford İnternet Gözlemevi’nin konuyla ilgili hazırladığı raporda kapatılan hesapların çoğunun, aynı gün, sahte kimliklilerle ve benzer kullanıcı adıyla açılan hesaplar olduğu ifade ediliyor.
Raporda, çoğunluğu 9 Haziran 2008 ila 18 Ocak 2007’de açılan bu hesaplardan atılan 37 milyon tweetin çoğunun AK Parti’yi desteklediği, muhalefet partilerini eleştirdiği ve retweet halkası kurdukları belirtildi.
Independent Türkiye’den Cihat Arpacık’ın haberine göre sosyal medyada troll ve bot olarak iki tür hesap kullanma yöntemi mevcut.
YAPAY ZEKA DESTEKLİ
Kimi yazılım şirketleri yapay zeka da kullanarak sisteme tanımladığı hesaplardan otomatik tweetler atıyor. Bu tweetleri atmak için bilgisayarın veya telefonun başında bir kişinin olması gerekmiyor. Tüm organizasyonu bilgisayar kendi başına halledebiliyor. Bir tweet ise ortalama 20 saniyede atılıyor. Yani “Tam mesai’ yapan bir bilgisayar günde 2 bin tweet atabiliyor. Bu hizmetin karşılığı ise tweet başına 1 TL’ye kadar çıkıyor.
Bu tür hesaplara bot deniyor ve hesabın arkasında bir insan bulunmuyor.
‘SOSYAL MEDYADA GÖRÜNÜR OLMA AMACI’
Chip dergisinin Türkiye’de en etkili 10 sosyal medya uzmanı arasına gösterdiği Cem Orman, troll hesap kullanımının stratejik olarak doğru görünse de etik olarak yanlış bir strateji olduğuna dikkat çekiyor.
Bu tür hesaplardan hizmet alan şahıs veya şirketlerin sosyal medyada daha görünür olma amacı taşıdıklarını kaydeden Orman, trollerin zaman zaman aşırıya kaçarak kullananlara zarar verdiklerini de belirtiyor.
Sosyal medya trollerinin öfkeli ve yıkıcı bir dil kullandıklarının altını çizen Orman, “Çoğu zaman hakarete varan bir dil kullanmaktan çekinmeyen yapıları vardır. Genel olarak troller sahte kimlik bilgileri kullandıkları için kendilerini rahat hissederler. Bu nedenle kurbanlarını kolaylıkla seçip zaman kaybetmeden harekete geçerler. Sürekli çatışma ve tartışmaya sebep olurlar, bu ortamdan da beslenirler. Sosyal medyada çok fazla vakit geçirdiklerinden dolayı zamanla insanları rahatsız etmekten hoşlanırlar” dedi.
EN ÇOK KULLANAN GRUPLAR
Trol kullanımının en fazla sanat ve futbol camiası, TV yarışma programları ile politikada kullanıldığına değinen Orman şunları söyledi: “Bu sektörlerde trol hesapların insanlar arasında kargaşaya ve çatışmaya neden olduğu söylenebilir. Sosyal medyada en çok Twitter, Facebook ve Instagram platformlarını kullanırlar. Ayrıca Whatsapp gruplarında da çok aktifler.”
BEDAVAYA TROLL OLANLAR DA VAR
Sosyal medyayı kar elde etmek amacıyla kullanan çok sayıda kişinin olduğunu söyleyen Orman, “Sayıları kesin olarak bilinmemekle birlikte bu troller belli bir ücret karşılığında bu işi yapıyor ama bazı troller de ilgi duydukları takımlara, ünlülere ya da herhangi bir kuruluşa karşı beslediği gönül bağı nedeniyle bu işe girişiyor. Böyle kişiler herhangi bir ücret talep etmiyorlar. Bu troller böyle yaparak gönül borçlarını ödediklerini düşünüyorlar” şeklinde konuştu.
ESAS AMAÇ REKLAM
Ürün ve isimlerin reklamlarında trol hesap kullanımıyla gereksiz tartışmalar açılarak gündemin boşa meşgul edildiği düşünülse de asıl amacın kavga çıkarmak olmadığını vurgulayan Orman, “Gizlenen amaç o ürünün ya da kişinin gündemde kalmasını sağlamaktır. Ayrıca gizli öğrenme yöntemi ile kişiler ya da ürünler hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlara duyuru yapılması sağlanıyor. Gündemde kalındığı sürece bunlar hakkında araştırmalar yapılıyor ve ilgi artıyor” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 16.6.2020
Kuran ve hadis kitapları suç delili diye sergilendi
KOM polisleri silah, bomba, bıçak, uyuşturucu sergiledikleri masada; suç delili diye Kuran, Hadis ve dini kitapları sergilediler. Devletin Ajansı da servis etti.
BOLD – Mersin Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan açıklamaya göre, Gülen Cemaati’nin yeniden yapılanma çabalarına karşı çalışma başlatıldı.
Mersin il imamı olduğu iddia edilen ve C.S’nin yakalanması yönelik operasyon düzenlendi.
C.S, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde, İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü ve Elazığ Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından Elazığ’da gözaltına alındı.
Anadolu Ajansı (AA) muhabiri Mustafa Ünal Uysal’ın bildirdiğine göre, yakalanan kişinin evinde, Fethullah Gülen imzalı saat, “kıtmir” yazılı kolye, 51 yasaklı yayın kitap, dijital materyaller ve bir kısım notların yazıldığı not defterleri ele geçirildiği öne sürüldü. KOM’da sergilenen yasak kitaplar arasında Elmalılı Kur’an meali ve tefsiri, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, El-Kulûbu’d-Dâria adlı dua kitabı ve Kütübi Sitte adlı hadis ansiklopedisi dikkati çekti.
TEK PARTİ İKTİDARINI SUÇLUYORLARDI
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, sürekli atıfta bulunuğu CHP’nin Tek Parti iktidarında Kuran’ın yasaklandığını, suç sayıldığını ve insanların Kuranları ahırda sakladıklarını iddia ediyordu. Mersin KOM tarafından ise medyaya açık biçimde Kuran ve Hadis kitapları suç unsuru olarak sergilendi. Devletin Anadolu Ajansı da fotoğrafları servis etti.
[Bold Medya] 16.6.2020
BOLD – Mersin Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan açıklamaya göre, Gülen Cemaati’nin yeniden yapılanma çabalarına karşı çalışma başlatıldı.
Mersin il imamı olduğu iddia edilen ve C.S’nin yakalanması yönelik operasyon düzenlendi.
C.S, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde, İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü ve Elazığ Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından Elazığ’da gözaltına alındı.
Anadolu Ajansı (AA) muhabiri Mustafa Ünal Uysal’ın bildirdiğine göre, yakalanan kişinin evinde, Fethullah Gülen imzalı saat, “kıtmir” yazılı kolye, 51 yasaklı yayın kitap, dijital materyaller ve bir kısım notların yazıldığı not defterleri ele geçirildiği öne sürüldü. KOM’da sergilenen yasak kitaplar arasında Elmalılı Kur’an meali ve tefsiri, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, El-Kulûbu’d-Dâria adlı dua kitabı ve Kütübi Sitte adlı hadis ansiklopedisi dikkati çekti.
TEK PARTİ İKTİDARINI SUÇLUYORLARDI
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, sürekli atıfta bulunuğu CHP’nin Tek Parti iktidarında Kuran’ın yasaklandığını, suç sayıldığını ve insanların Kuranları ahırda sakladıklarını iddia ediyordu. Mersin KOM tarafından ise medyaya açık biçimde Kuran ve Hadis kitapları suç unsuru olarak sergilendi. Devletin Anadolu Ajansı da fotoğrafları servis etti.
[Bold Medya] 16.6.2020
İlk bebeğini hapiste doğuran iki bebekli anne hala gözaltında
Dün gözaltına alınan iki bebekli anne Yasemin Baltacı’nın, büyük kızını cezaevinde doğurduğu ortaya çıktı. Baltacı, iki yıl önce 1 günlük bebeğiyle hapse gönderilmişti.
BOLD – Ev hanımı Yasemin Baltacı (29), Mersin savcısının verdiği kararla Çorlu’da dün gözaltına alınıp Mersin Asayiş Şube’ye götürüldü. Aslında bu ona yapılan ikinci gözaltıydı. Baltacı, 17 Temmuz 2018’de 9 aylık hamileyken, doğuma iki hafta kala Mersin’de gözaltına alınmıştı.
19 Temmuz 2018’de mahkemeye çıkan Baltacı Sivas 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıyla tutuklanıp Tarsus Cezaevine gönderilmişti. Şimdi bir buçuk yaşında olan Zeynep, 27 Temmuz 2018’de Tarsus Kadın ve Doğum Hastanesinde dünyaya geldi. Bir gün sonra annesiyle birlikte tekrar hapse gönderildi.
Doğum yapmak üzere olan bir kadının hapse gönderilmesine tepki gösteren HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “9.5 aylık hamile tutuklu Mersin Cezaevinde, Yasemin Baltacı’nın askerdeki esinin mesajı: ‘Eşimle ilgili tekrar paylaşım yapabilir misiniz. Birkaç güne doğum yapacak. Şu an tutuklu.’ Doğum yapmak üzere olan kadını yasaya rağmen tutanlarla mücadeleye ara verirsem Allah beni affetmesin!” demişti.
Bir günlük bebekken hapse gönderilen Zeynep ve annesi, sosyal medyada oluşan tepkiler ve Gergerlioğlu’nun çabaları sonucunda 30 Temmuz 2018’de tahliye edildi.
GEÇİNEBİLMEK İÇİN TEKİRDAĞ’A TAŞINDILAR
Yasemin Baltacı ve bebeği serbest bırakıldıktan sonra Baltacı ailesi Tekirdağ Çorlu’ya taşındı. Yasemin Baltacı’nın eşi orada iş bulabilmişti. Zeynep büyüdü, 19 aylık oldu. Bu arada ikinci kızları Meryem (9 aylık) dünyaya geldi. Yasemin Baltacı, iki bebeği olmasına rağmen dün Çorlu’da yine gözaltına alındı ve arabayla bütün gün süren uzun bir yolculuktan sonra bu sabah Mersin’e götürüldü. Halen daha gözaltında tutuluyor.
İKİSİ DE ANNE SÜTÜYLE BESLENİYOR
Cemaat soruşturmaları kapsamında tanık ifadelerine dayanılarak ikinci kez alınan Baltacı’nın kızları da Çorlu’daki emniyete götürüldü. Çünkü ikisi de anne sütüyle besleniyor. Hiç olmazsa küçük çocuğun annesinin yanında kalması gerektiği belirtildi. Ancak Mersin savcısı ailenin bu isteğini kabul etmedi. “Çocukları buraya getirmeyin, baba almıyorsa Çocuk Esirgeme Kurumu’na gönderin” talimatı verdi. Babası bebeklerin Çocuk Esirgeme Kurumu’na gönderilmesine müsaade etmedi.
GÖZALTI SÜRESİ UZATILDI
Mersin Asayiş Şube’ye götürülen Yasemin Baltacı’nın ne zaman mahkemeye çıkacağı belli değil. Gözaltı süresi bugün uzatıldı. Kızları ise annesinin yanına süt alabilmek için getirilip götürülüyor.
[Bold Medya] 16.6.2020
BOLD – Ev hanımı Yasemin Baltacı (29), Mersin savcısının verdiği kararla Çorlu’da dün gözaltına alınıp Mersin Asayiş Şube’ye götürüldü. Aslında bu ona yapılan ikinci gözaltıydı. Baltacı, 17 Temmuz 2018’de 9 aylık hamileyken, doğuma iki hafta kala Mersin’de gözaltına alınmıştı.
19 Temmuz 2018’de mahkemeye çıkan Baltacı Sivas 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıyla tutuklanıp Tarsus Cezaevine gönderilmişti. Şimdi bir buçuk yaşında olan Zeynep, 27 Temmuz 2018’de Tarsus Kadın ve Doğum Hastanesinde dünyaya geldi. Bir gün sonra annesiyle birlikte tekrar hapse gönderildi.
Doğum yapmak üzere olan bir kadının hapse gönderilmesine tepki gösteren HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “9.5 aylık hamile tutuklu Mersin Cezaevinde, Yasemin Baltacı’nın askerdeki esinin mesajı: ‘Eşimle ilgili tekrar paylaşım yapabilir misiniz. Birkaç güne doğum yapacak. Şu an tutuklu.’ Doğum yapmak üzere olan kadını yasaya rağmen tutanlarla mücadeleye ara verirsem Allah beni affetmesin!” demişti.
Bir günlük bebekken hapse gönderilen Zeynep ve annesi, sosyal medyada oluşan tepkiler ve Gergerlioğlu’nun çabaları sonucunda 30 Temmuz 2018’de tahliye edildi.
GEÇİNEBİLMEK İÇİN TEKİRDAĞ’A TAŞINDILAR
Yasemin Baltacı ve bebeği serbest bırakıldıktan sonra Baltacı ailesi Tekirdağ Çorlu’ya taşındı. Yasemin Baltacı’nın eşi orada iş bulabilmişti. Zeynep büyüdü, 19 aylık oldu. Bu arada ikinci kızları Meryem (9 aylık) dünyaya geldi. Yasemin Baltacı, iki bebeği olmasına rağmen dün Çorlu’da yine gözaltına alındı ve arabayla bütün gün süren uzun bir yolculuktan sonra bu sabah Mersin’e götürüldü. Halen daha gözaltında tutuluyor.
İKİSİ DE ANNE SÜTÜYLE BESLENİYOR
Cemaat soruşturmaları kapsamında tanık ifadelerine dayanılarak ikinci kez alınan Baltacı’nın kızları da Çorlu’daki emniyete götürüldü. Çünkü ikisi de anne sütüyle besleniyor. Hiç olmazsa küçük çocuğun annesinin yanında kalması gerektiği belirtildi. Ancak Mersin savcısı ailenin bu isteğini kabul etmedi. “Çocukları buraya getirmeyin, baba almıyorsa Çocuk Esirgeme Kurumu’na gönderin” talimatı verdi. Babası bebeklerin Çocuk Esirgeme Kurumu’na gönderilmesine müsaade etmedi.
GÖZALTI SÜRESİ UZATILDI
Mersin Asayiş Şube’ye götürülen Yasemin Baltacı’nın ne zaman mahkemeye çıkacağı belli değil. Gözaltı süresi bugün uzatıldı. Kızları ise annesinin yanına süt alabilmek için getirilip götürülüyor.
[Bold Medya] 16.6.2020
Gar katliamında kızını kaybeden baba hakkında soruşturma: 'AKP'li vekili rahatsız ettin'
Ankara Garı katliamında yaşamını yitiren Dicle Deli’nin babası Faik Deli hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından 'AKP’li vekili rahatsız edici şekilde konuştuğu' iddiasıyla soruşturma başlatıldı.
AKP Milletvekili Serkan Bayram, 10 Ekim Ankara katliamında yaşamını yitiren Dicle Deli’nin cenazesine giden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik "Terörist cenazesine gitti" sözlerini sarf etmişti. Dicle Deli’nin babası Faik Deli, bu sözler üzerine AKP'li Bayram hakkında suç duyurusunda bulundu.
Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre, Bakırköy Belediyesi’nde memur olarak çalışan Faik Deli, 9 Temmuz 2019 günü TBMM’ye bazı milletvekillerini ziyarete gitti. İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri, baba Faik Deli’nin Meclis’in ana binası kapısında yanında bulunan dört kişi ile beraber AKP’li vekil Serkan Bayram hakkında “rahatsız edici şekilde konuştuğunu” öne sürerek Deli’nin savunmasının alınmasını istedi.
Söz konusu evrakta “rahatsız edici sözlerin” ne olduğu ise belirtilmedi. Baba Faik Deli’nin avukatı Nesrullah Oğuz ise “Esas rahatsız edici olan Türkiye tarihinde meydana gelen en büyük katliamda yaşamını yitiren gencecik bir insanın cenazesini terörist cenazesi olarak adlandırmaktır” dedi.
[Samanyolu Haber] 16.6.2020
AKP Milletvekili Serkan Bayram, 10 Ekim Ankara katliamında yaşamını yitiren Dicle Deli’nin cenazesine giden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik "Terörist cenazesine gitti" sözlerini sarf etmişti. Dicle Deli’nin babası Faik Deli, bu sözler üzerine AKP'li Bayram hakkında suç duyurusunda bulundu.
Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre, Bakırköy Belediyesi’nde memur olarak çalışan Faik Deli, 9 Temmuz 2019 günü TBMM’ye bazı milletvekillerini ziyarete gitti. İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri, baba Faik Deli’nin Meclis’in ana binası kapısında yanında bulunan dört kişi ile beraber AKP’li vekil Serkan Bayram hakkında “rahatsız edici şekilde konuştuğunu” öne sürerek Deli’nin savunmasının alınmasını istedi.
Söz konusu evrakta “rahatsız edici sözlerin” ne olduğu ise belirtilmedi. Baba Faik Deli’nin avukatı Nesrullah Oğuz ise “Esas rahatsız edici olan Türkiye tarihinde meydana gelen en büyük katliamda yaşamını yitiren gencecik bir insanın cenazesini terörist cenazesi olarak adlandırmaktır” dedi.
[Samanyolu Haber] 16.6.2020
Merhamet Çağrısı.. [Hüseyin Yağmur]
Sevgili dostlar, Kur’an’da rahmet kavramıyla başladığımız bu seriye, “Efendimizin evrensel rahmet” oluşuyla devam etmiştik. Bu yazımızda ise “merhamet çağrısında” bulunarak başladığımız bu seriye şimdilik bir noktalı virgül koymak istiyoruz.
12 Eyül 1980 tarihinde milletimize karşı, kendi ordusu tarafından sinsice planlanarak yapılan darbeden hemen sonra, Kasım ayında yayınlanan “Merhamet” başlıklı başyazıda muhterem hocamız kainattan çeşitli örnekler vererek bu konuda şu tespitte bulunuyor:
“Kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritim içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil. Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip hissedilmemesi...
Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan tâli’siz ruhlara...!
Aslında her biri birer zavallı olan ve yeryüzünün her coğrafyasında mebzul şekilde bulunan ve yaşadıkları zamanları zulüm, işkence ve acılarla dolduran bütün o zalimlere buradan bir çağrıda bulunmaya çalışacağız. Zulmü bırakın, gelin siz de merhametli birer insan olun, sahibinin istediği gibi yeryüzünü rahmetle doldurun, özellikle zayıfları, muhtaçları gözeterek Rahman’dan merhamet görün..
“Yeryüzünde yaşayan başta insan olmak üzere, diğer bütün canlı-cansız varlıklara merhamet edin ki, semadan merhamet göresiniz.”
Bu çağrı çağlar boyu Peygamberler tarafından yapıldığı gibi bir kere de son Peygamber tarafından yapılmıştır. Bu çağrıya kulak verildiği zamanlar ve zeminler cennete benzer bir hayat yaşanmıştır..Uyulmadığı zamanlar ise cehenneme rahmet okutan zamanlar olmuştur..
Merhamet timsali insanlar..
Üç asır devam eden Afrika’dan siyahi insanın kaçırılarak köleleştirilmesi ve Amerika gibi ülkelere yapılan köle ticareti, bir avuç kalbleri merhamet duygusuyla ve insan sevgisiyle çarpan insanın verdiği mücadele sayesinde, kölelik kaldırılma sürecine giriyor..
Bu sahada Virjinya’lı John Brown’u 1859 yılında başlattığı mücadeleyi takdirle karşılamak gerekir.. Verilen bu haklı mücadele ABD'de 1861 ile 1865 yıllarını kapsayan iç savaş sona erdikten sonra ancak tüzel olarak kölelik kaldırılabildi. Ancak zamanımızda yaşanan olaylara bakınca mücadele bitmiş gözükmüyor..
Afrika’dan kaçırılan o siyahi insanlardan birinin soyundan gelen bir insan, geçtiğimiz günlerde polis şiddetine maruz kalarak vefat etmişti. Onun üzerine başlayan Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Değerlidir) protestoları bir anda Amerika, Avrupa ve daha başka coğrafyalarda pek çok olaylara sahne oldu..
Asırlar sonra ve sembolik de olsa bir zamanların köle tüccarı ingiliz Edward Colson’ın memleketi Bristol'deki heykeli devrilip sokaklarda rezil bir şekilde sürüklendikten sonra o köleleri gemilerle taşıdığı nehire atıldı. Yaptığı zulümler asırlar sonra da olsa cezalandırılmaya çalışıldı.
26 Haziran 1945 tarihinde ABD’nin San Fransisco şehrinde imzalanan ve daha sonra dünya çapında kabul gören Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 55.maddesinde , “ırk, renk, dil ya da din ayrımı gözetilmeksizin herkesin insan haklarına ve ana özgürlüklerine, bütün dünyada etkin bir biçimde saygı gösterilmesini kolaylaştırmak” hükmüne yer verilmiştir.
Bildirinin ilk resmi taslağı, Fransa temsilcisi, sonradan Nobel Barış Ödülünü de (1968) kazanacak olan Anayasa Hukukçusu Profesör Rene Cassin tarafından hazırlanmıştır. Raportör de Lübnan’lı Joseph Malik’tir. Malik’in insan onuru kavramının bildiride yer almasındaki katkısı büyüktür.
Bir giriş ve 30 maddeden oluşan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, iki dünya savaşında, 60 milyondan fazla insanın telef olmasandan sonra oluşan nedamet atmosferinde, 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulunda kabul ve ilan edilmiştir.
Bu gayretleri ortaya koyan insanlar birer merhamet kahramanı olarak kabul edilmelidir. O gün o güçlü çıkıştan sonra geçen 72 sene zarfında, insana layık olduğu insan onuruna yakışır bir hayatı kendisine verip veremediğimiz konusunda, ne durumda olduğumuz konusunun sorgulanmaya ihtiyacı var diye düşünüyorum.
Küresel ölçekte bu konuya böyle bir bakıştan sonra gelelim zulmün her türlüsünün her çeşidiyle yaşandığı mağdurlar, mazlumlar ülkesine dönen bizim ülkemize..
Çok değil daha on sene öncesinde merhametin, toplumun her kesiminde bir çağlayan halinde yaşandığı o güzelim memleketimizde, şimdilerde merhametin zerresine muhtaç olunan bir manzara yaşanıyor.. Hamile bacılar, bebekli anneler, yaşıyla kemale ermiş nineler, pirifani dedeler.. daha niceler bu günlerde, bu merhamet yoksunu zalimlerin hedefinde, haysiyetleri, şerefleri ve yaşlarına saygı duyulmadan linç ediliyorlar..
İşte yüzlerce örnekten biri:
87 yaşında Manisa Gördes’li Sıttıka teyzeyi, 65 yıldır oturduğu, kocasından miras kalan evinden zorbalıkla çıkarıyorlarmış. Kendisine evi boşalt diye tebligat gelince teyze kalb krizi geçirmiş. Doksan yaşına dayanmış bu teyzemize yapılan merhametsizlik içimizi dağladı. Teyze isyan ederek: “Bu ev bana kocamdan kaldı. 65 senedir burada oturuyorum. Ben bunu hayır olsun diye, ileride (ben öldükten sonra) talebeler dursun diye bu evi vakıflara bağışladım. Şimdi bana çık diyor devlet. Ben bu yaştan sonra nerede durayım. Sokakta mı durayım?” dedi.
Burada biraz ariye bir üslup takınarak insanın şöyle demek geçiyor içinden: Ey günahsız, bir o kadar da çaresiz bu insanlara zulmeden zalimler! Dindarlığı ölçüsünde gaddarlaşan yobazlar! Her gün namazlarında ya Rahman diye çağıran merhametsizler! Yaptığınız zulümler nasıl olsa karşılıksız kalıyor zannetmeyin..
Zira O merhameti sonsuz Rabbimiz bütün mazlumların yüreğine su serpercesine: “Sakın zâlimlerin yaptığı zulülerden Allah’ı gafil sanma! O, sadece onları, gözlerin dehşetten donup kalacağı, bir noktaya dikilip bakacağı bir güne erteliyor” [İbrahim sûresi (14), 42].
O kendisine ümmet olduğunuzu söylediğiniz yüce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ne diyor bir de ona bakın:
“Kocasız kadınlarla, yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır. O kimse tıpkı geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir” (Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25, 26; Müslim, Zühd 41)
Dünyanın her coğrafyasında, her anlayışında, her inancında yaşlılara hürmet gösterilip kendilerine yardım edilirken, siz bu zulüm motivasyonunuzu hangi inançtan ve hangi kültürden alıyorsunuz?
“Allah size yardım edip rızık veriyorsa, bu, aranızdaki zayıflar sâyesinde değil midir?” (Buhârî, Cihâd 76)
Mukaddes bir sözde: “Eğer içinizde beli bükülmüş ihtiyarlar, süt emen masum yavrular ve çayırlarda otlayan hayvanlar olmasaydı belalar üzerinize yağmur gibi yağardı” denilerek, güç ve kuvvetin geçici olarak kendilerine tevdi edildiği insanların, bu gücü kötüye kullanmamaları konusunda uyarılmışlardır.
Aslında insan ne yaparsa kendine yapar denilmiş, eğer içinde yaşadığı topluma, insanlığa, hatta bütün canlılara, bir insanlık borcu olarak merhamet ederse o nispette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düşerse o ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüz karası olur.
Bütün zamanlarda bütün mazlum ve mağdurların dillerinde virdi zeban olan şu dua ile yazımızı noktalayalım:
“Zalimlere ve yaptıkları zulümlerine karşı Allah bize kâfîdir. O ne güzel vekildir! O ne güzel mevlâ ve ne güzel yardım edicidir!”
[Hüseyin Yağmur] 16.6.2020 [Samanyolu Haber]
12 Eyül 1980 tarihinde milletimize karşı, kendi ordusu tarafından sinsice planlanarak yapılan darbeden hemen sonra, Kasım ayında yayınlanan “Merhamet” başlıklı başyazıda muhterem hocamız kainattan çeşitli örnekler vererek bu konuda şu tespitte bulunuyor:
“Kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritim içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil. Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip hissedilmemesi...
Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan tâli’siz ruhlara...!
Aslında her biri birer zavallı olan ve yeryüzünün her coğrafyasında mebzul şekilde bulunan ve yaşadıkları zamanları zulüm, işkence ve acılarla dolduran bütün o zalimlere buradan bir çağrıda bulunmaya çalışacağız. Zulmü bırakın, gelin siz de merhametli birer insan olun, sahibinin istediği gibi yeryüzünü rahmetle doldurun, özellikle zayıfları, muhtaçları gözeterek Rahman’dan merhamet görün..
“Yeryüzünde yaşayan başta insan olmak üzere, diğer bütün canlı-cansız varlıklara merhamet edin ki, semadan merhamet göresiniz.”
Bu çağrı çağlar boyu Peygamberler tarafından yapıldığı gibi bir kere de son Peygamber tarafından yapılmıştır. Bu çağrıya kulak verildiği zamanlar ve zeminler cennete benzer bir hayat yaşanmıştır..Uyulmadığı zamanlar ise cehenneme rahmet okutan zamanlar olmuştur..
Merhamet timsali insanlar..
Üç asır devam eden Afrika’dan siyahi insanın kaçırılarak köleleştirilmesi ve Amerika gibi ülkelere yapılan köle ticareti, bir avuç kalbleri merhamet duygusuyla ve insan sevgisiyle çarpan insanın verdiği mücadele sayesinde, kölelik kaldırılma sürecine giriyor..
Bu sahada Virjinya’lı John Brown’u 1859 yılında başlattığı mücadeleyi takdirle karşılamak gerekir.. Verilen bu haklı mücadele ABD'de 1861 ile 1865 yıllarını kapsayan iç savaş sona erdikten sonra ancak tüzel olarak kölelik kaldırılabildi. Ancak zamanımızda yaşanan olaylara bakınca mücadele bitmiş gözükmüyor..
Afrika’dan kaçırılan o siyahi insanlardan birinin soyundan gelen bir insan, geçtiğimiz günlerde polis şiddetine maruz kalarak vefat etmişti. Onun üzerine başlayan Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Değerlidir) protestoları bir anda Amerika, Avrupa ve daha başka coğrafyalarda pek çok olaylara sahne oldu..
Asırlar sonra ve sembolik de olsa bir zamanların köle tüccarı ingiliz Edward Colson’ın memleketi Bristol'deki heykeli devrilip sokaklarda rezil bir şekilde sürüklendikten sonra o köleleri gemilerle taşıdığı nehire atıldı. Yaptığı zulümler asırlar sonra da olsa cezalandırılmaya çalışıldı.
26 Haziran 1945 tarihinde ABD’nin San Fransisco şehrinde imzalanan ve daha sonra dünya çapında kabul gören Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 55.maddesinde , “ırk, renk, dil ya da din ayrımı gözetilmeksizin herkesin insan haklarına ve ana özgürlüklerine, bütün dünyada etkin bir biçimde saygı gösterilmesini kolaylaştırmak” hükmüne yer verilmiştir.
Bildirinin ilk resmi taslağı, Fransa temsilcisi, sonradan Nobel Barış Ödülünü de (1968) kazanacak olan Anayasa Hukukçusu Profesör Rene Cassin tarafından hazırlanmıştır. Raportör de Lübnan’lı Joseph Malik’tir. Malik’in insan onuru kavramının bildiride yer almasındaki katkısı büyüktür.
Bir giriş ve 30 maddeden oluşan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, iki dünya savaşında, 60 milyondan fazla insanın telef olmasandan sonra oluşan nedamet atmosferinde, 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulunda kabul ve ilan edilmiştir.
Bu gayretleri ortaya koyan insanlar birer merhamet kahramanı olarak kabul edilmelidir. O gün o güçlü çıkıştan sonra geçen 72 sene zarfında, insana layık olduğu insan onuruna yakışır bir hayatı kendisine verip veremediğimiz konusunda, ne durumda olduğumuz konusunun sorgulanmaya ihtiyacı var diye düşünüyorum.
Küresel ölçekte bu konuya böyle bir bakıştan sonra gelelim zulmün her türlüsünün her çeşidiyle yaşandığı mağdurlar, mazlumlar ülkesine dönen bizim ülkemize..
Çok değil daha on sene öncesinde merhametin, toplumun her kesiminde bir çağlayan halinde yaşandığı o güzelim memleketimizde, şimdilerde merhametin zerresine muhtaç olunan bir manzara yaşanıyor.. Hamile bacılar, bebekli anneler, yaşıyla kemale ermiş nineler, pirifani dedeler.. daha niceler bu günlerde, bu merhamet yoksunu zalimlerin hedefinde, haysiyetleri, şerefleri ve yaşlarına saygı duyulmadan linç ediliyorlar..
İşte yüzlerce örnekten biri:
87 yaşında Manisa Gördes’li Sıttıka teyzeyi, 65 yıldır oturduğu, kocasından miras kalan evinden zorbalıkla çıkarıyorlarmış. Kendisine evi boşalt diye tebligat gelince teyze kalb krizi geçirmiş. Doksan yaşına dayanmış bu teyzemize yapılan merhametsizlik içimizi dağladı. Teyze isyan ederek: “Bu ev bana kocamdan kaldı. 65 senedir burada oturuyorum. Ben bunu hayır olsun diye, ileride (ben öldükten sonra) talebeler dursun diye bu evi vakıflara bağışladım. Şimdi bana çık diyor devlet. Ben bu yaştan sonra nerede durayım. Sokakta mı durayım?” dedi.
Burada biraz ariye bir üslup takınarak insanın şöyle demek geçiyor içinden: Ey günahsız, bir o kadar da çaresiz bu insanlara zulmeden zalimler! Dindarlığı ölçüsünde gaddarlaşan yobazlar! Her gün namazlarında ya Rahman diye çağıran merhametsizler! Yaptığınız zulümler nasıl olsa karşılıksız kalıyor zannetmeyin..
Zira O merhameti sonsuz Rabbimiz bütün mazlumların yüreğine su serpercesine: “Sakın zâlimlerin yaptığı zulülerden Allah’ı gafil sanma! O, sadece onları, gözlerin dehşetten donup kalacağı, bir noktaya dikilip bakacağı bir güne erteliyor” [İbrahim sûresi (14), 42].
O kendisine ümmet olduğunuzu söylediğiniz yüce Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ne diyor bir de ona bakın:
“Kocasız kadınlarla, yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır. O kimse tıpkı geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir” (Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25, 26; Müslim, Zühd 41)
Dünyanın her coğrafyasında, her anlayışında, her inancında yaşlılara hürmet gösterilip kendilerine yardım edilirken, siz bu zulüm motivasyonunuzu hangi inançtan ve hangi kültürden alıyorsunuz?
“Allah size yardım edip rızık veriyorsa, bu, aranızdaki zayıflar sâyesinde değil midir?” (Buhârî, Cihâd 76)
Mukaddes bir sözde: “Eğer içinizde beli bükülmüş ihtiyarlar, süt emen masum yavrular ve çayırlarda otlayan hayvanlar olmasaydı belalar üzerinize yağmur gibi yağardı” denilerek, güç ve kuvvetin geçici olarak kendilerine tevdi edildiği insanların, bu gücü kötüye kullanmamaları konusunda uyarılmışlardır.
Aslında insan ne yaparsa kendine yapar denilmiş, eğer içinde yaşadığı topluma, insanlığa, hatta bütün canlılara, bir insanlık borcu olarak merhamet ederse o nispette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düşerse o ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüz karası olur.
Bütün zamanlarda bütün mazlum ve mağdurların dillerinde virdi zeban olan şu dua ile yazımızı noktalayalım:
“Zalimlere ve yaptıkları zulümlerine karşı Allah bize kâfîdir. O ne güzel vekildir! O ne güzel mevlâ ve ne güzel yardım edicidir!”
[Hüseyin Yağmur] 16.6.2020 [Samanyolu Haber]
Ahlak-ı Aliyeyi İslamiye [Mehmet Ali Şengül]
Ahlâk-i âliyeyi İslâmiye, fert, aile ve toplumda meydana gelen çatlak ve kırıkları tâmir eder. İman gözüyle kâinatın ve hâdiselerin nasıl okunacağını öğretir. Haksızlık ve zulümlerin kader planında ne ifade ettiğini izah eder.
Bugün insanlığın muhtâç olduğu en önemli şey, Kur'an ve Sünnet rûhuna dayanan hakiki Müslümanlığın ihlaslı bir şekilde yaşanarak örnek olunması, samimiyetle temsil edilmesi, hiçbir beklentiye girmeden, hiçbir şeye alet edilmeden tatlı dil güler yüzle anlatılması ve sevdirilmesidir.
Toplumun ıslâhı, huzur ve güvene kavuşması, fertlerin İslâmî rûhu vicdanlarında duyup hayata hâkim kılmalarına, hak ve hakikatleri muhtaç gönüllere sevdirmelerine bağlı olup, aynı zamanda yaratılış gayesine uygun kalp ve kafa bütünlüğü içinde nesillerin yetiştirilmesine bağlıdır.
İnanmış gönüller Allah'a ve Resûlullah'a tam teveccüh eder, muhtaç gönüllere mülâyemet ile yaklaşır, ahlâk-i âliyeyi İslâmiye ile iyi örnek olurlar, musibetleri sabırla karşılar ve kötülüklere karşı dişlerini sıkıp iyilikle mukabelede bulunurlarsa, Kur'an'ın, Efendimiz (sav) hakkında „(Habibim) İnanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!“ (Kehf Sûresi,6) şeklinde buyurduğu ilahi beyânın rûhuna uygun dert, çile ve ızdırap içinde kıvranarak iman kurtarma mevzuunda yarışırlarsa Allah da inâyet buyurur ve meleklerle teyit eder. İnşallah o zaman fert, aile ve toplumda huzur ve güven ortamı oluşur.
Allah, inanmış gönüllere, „emr-i bi’l-maruf, nehy-i an’il-münker“ gibi peygamberler ile temsil edilen bir sorumluluk yüklemiştir. İnanan herkes seviyesine göre bu mesuliyetin hakkını vermekle mükelleftir. Onun için Allah, irşat ve tebliğ vazifesi ile yani; Allah'ın emir ve yasakları başta olmak üzere, iyilik ve güzellik, adâlet ve ahlâk, kötülük ve çirkinlik adına her şeyi „kavl-i leyyin“ ile muhtaç olanlara duyurma, insanları gerçeklere uyarma vazifesi ile bizleri muvazzaf ve mükellef tutmuştur.
Mâzide seleflerimiz, bu vazîfeleri, hâlis bir niyetle tekke ve zâviyelerde îfâ ediyorlardı. Bugün gelişen dünyânın şartlarına, kültürüne uygun olarak nesl-i cedid ve ceyyid hayrülhalef nesiller, teknoloji nimetini müsbete kanalize ederek, vahdet-i rûhiye içinde şûra‘ya bağlı kalarak bu vazîfeyi yapmakla mükelleftirler.
Binaenaleyh Cenab-ı Hakk böylesine hâsbi ve hâlis nesl-i cedidi, ölmüş kalplerin ihyâsı, Kur'an ve Sünnet rûhuna uygun dînî hayatın arızasız yaşanması, îman ve Kur’an hakikatlerinin tebliğ edilmesi, kâinatın Allah adına okunması, nazarların ve kalplerin âhirete tevcih edilmesi, Hâkimler Hâkimi Allah huzurunda mutlak adâletin tecelli edeceği Mahkeme-i Kübrâ‘ya insanların hazırlanması ve bu dâvânın kıyâmete kadar devamının sağlanması gibi ciddi ve ağır mükellefiyetlerle vazifelendirmiştir.
Başta Allah Resûlü (sav) ve Ashabı Rasûlullah'ın (r.anhüm), asr-ı saadetten bugüne, hayatları pahasına bu dâvâyı bizlere emânet eden büyüklerimizin çektikleri çile ve ızdırâbın hakkını ne kadar verdik? Maddî ve mânevî mukaddeslerimiz yolunda vefâ ve sadâkatle, hâlis bir niyetle hizmet vermemiz gerekirken bunun hakkını ne ölçüde verdik? Sahâbe rûhunu temsil eden nesillerin bizim bahçemizde de yetişmesini sağlamamız mevzuunda üzerimize düşen vazifenin hakkını verdik mi? Allah'ın lütfettiği fırsatları ne kadar değerlendirdik? Kendimizi sorgulamalıyız!
Âli İmran sûresi 110. ayette Cenab-ı Allah: „Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah'a inanırsınız.“ buyurmaktadır. Bu ne büyük bir şeref, ne büyük bir lütuftur. Cenab-ı Allah, bu nimetler üstü nimetin şükrünü edâ etmeye hepimizi muvaffak kılsın.
Siz „ümmetlerin en hayırlısı“ olma şerefine mazhar oldunuz. Ama bu vasfı, îman, ahlâk, fazîlet, vefâ ve sadâkat ile devam ettirme sorumluluğuna da hassasiyetle dikkat etmek gerekiyor. Âyetin mefhumu muhâlifinden de anlaşılacağı gibi, şâyet siz, üzerinize tevdî edilen bu mukaddes vazifeyi yapmazsanız; böyle ulvî bir nimeti kazandığınız gibi kaybetme tehlikesi ile de karşı karşıya kalabilirsiniz. İslam âleminin, içinde bulunduğu zillet ve sefaletin gerçek sebebi de, muhtemelen bu hayâti vazifenin ihmalinden olsa gerek. Bu vazife süreklilik ister, asla ihmal edilmeye gelmez. Yoksa vahyin bereketi kesilir, sürekli akarı olmayan bir nehrin kuruyacağı unutulmamalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 16.6.2020 [Samanyolu Haber]
Bugün insanlığın muhtâç olduğu en önemli şey, Kur'an ve Sünnet rûhuna dayanan hakiki Müslümanlığın ihlaslı bir şekilde yaşanarak örnek olunması, samimiyetle temsil edilmesi, hiçbir beklentiye girmeden, hiçbir şeye alet edilmeden tatlı dil güler yüzle anlatılması ve sevdirilmesidir.
Toplumun ıslâhı, huzur ve güvene kavuşması, fertlerin İslâmî rûhu vicdanlarında duyup hayata hâkim kılmalarına, hak ve hakikatleri muhtaç gönüllere sevdirmelerine bağlı olup, aynı zamanda yaratılış gayesine uygun kalp ve kafa bütünlüğü içinde nesillerin yetiştirilmesine bağlıdır.
İnanmış gönüller Allah'a ve Resûlullah'a tam teveccüh eder, muhtaç gönüllere mülâyemet ile yaklaşır, ahlâk-i âliyeyi İslâmiye ile iyi örnek olurlar, musibetleri sabırla karşılar ve kötülüklere karşı dişlerini sıkıp iyilikle mukabelede bulunurlarsa, Kur'an'ın, Efendimiz (sav) hakkında „(Habibim) İnanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!“ (Kehf Sûresi,6) şeklinde buyurduğu ilahi beyânın rûhuna uygun dert, çile ve ızdırap içinde kıvranarak iman kurtarma mevzuunda yarışırlarsa Allah da inâyet buyurur ve meleklerle teyit eder. İnşallah o zaman fert, aile ve toplumda huzur ve güven ortamı oluşur.
Allah, inanmış gönüllere, „emr-i bi’l-maruf, nehy-i an’il-münker“ gibi peygamberler ile temsil edilen bir sorumluluk yüklemiştir. İnanan herkes seviyesine göre bu mesuliyetin hakkını vermekle mükelleftir. Onun için Allah, irşat ve tebliğ vazifesi ile yani; Allah'ın emir ve yasakları başta olmak üzere, iyilik ve güzellik, adâlet ve ahlâk, kötülük ve çirkinlik adına her şeyi „kavl-i leyyin“ ile muhtaç olanlara duyurma, insanları gerçeklere uyarma vazifesi ile bizleri muvazzaf ve mükellef tutmuştur.
Mâzide seleflerimiz, bu vazîfeleri, hâlis bir niyetle tekke ve zâviyelerde îfâ ediyorlardı. Bugün gelişen dünyânın şartlarına, kültürüne uygun olarak nesl-i cedid ve ceyyid hayrülhalef nesiller, teknoloji nimetini müsbete kanalize ederek, vahdet-i rûhiye içinde şûra‘ya bağlı kalarak bu vazîfeyi yapmakla mükelleftirler.
Binaenaleyh Cenab-ı Hakk böylesine hâsbi ve hâlis nesl-i cedidi, ölmüş kalplerin ihyâsı, Kur'an ve Sünnet rûhuna uygun dînî hayatın arızasız yaşanması, îman ve Kur’an hakikatlerinin tebliğ edilmesi, kâinatın Allah adına okunması, nazarların ve kalplerin âhirete tevcih edilmesi, Hâkimler Hâkimi Allah huzurunda mutlak adâletin tecelli edeceği Mahkeme-i Kübrâ‘ya insanların hazırlanması ve bu dâvânın kıyâmete kadar devamının sağlanması gibi ciddi ve ağır mükellefiyetlerle vazifelendirmiştir.
Başta Allah Resûlü (sav) ve Ashabı Rasûlullah'ın (r.anhüm), asr-ı saadetten bugüne, hayatları pahasına bu dâvâyı bizlere emânet eden büyüklerimizin çektikleri çile ve ızdırâbın hakkını ne kadar verdik? Maddî ve mânevî mukaddeslerimiz yolunda vefâ ve sadâkatle, hâlis bir niyetle hizmet vermemiz gerekirken bunun hakkını ne ölçüde verdik? Sahâbe rûhunu temsil eden nesillerin bizim bahçemizde de yetişmesini sağlamamız mevzuunda üzerimize düşen vazifenin hakkını verdik mi? Allah'ın lütfettiği fırsatları ne kadar değerlendirdik? Kendimizi sorgulamalıyız!
Âli İmran sûresi 110. ayette Cenab-ı Allah: „Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah'a inanırsınız.“ buyurmaktadır. Bu ne büyük bir şeref, ne büyük bir lütuftur. Cenab-ı Allah, bu nimetler üstü nimetin şükrünü edâ etmeye hepimizi muvaffak kılsın.
Siz „ümmetlerin en hayırlısı“ olma şerefine mazhar oldunuz. Ama bu vasfı, îman, ahlâk, fazîlet, vefâ ve sadâkat ile devam ettirme sorumluluğuna da hassasiyetle dikkat etmek gerekiyor. Âyetin mefhumu muhâlifinden de anlaşılacağı gibi, şâyet siz, üzerinize tevdî edilen bu mukaddes vazifeyi yapmazsanız; böyle ulvî bir nimeti kazandığınız gibi kaybetme tehlikesi ile de karşı karşıya kalabilirsiniz. İslam âleminin, içinde bulunduğu zillet ve sefaletin gerçek sebebi de, muhtemelen bu hayâti vazifenin ihmalinden olsa gerek. Bu vazife süreklilik ister, asla ihmal edilmeye gelmez. Yoksa vahyin bereketi kesilir, sürekli akarı olmayan bir nehrin kuruyacağı unutulmamalıdır.
[Mehmet Ali Şengül] 16.6.2020 [Samanyolu Haber]
Sizden Sonrakilerin de Haberi... [Abdullah Aymaz]
Hâris el-A’ver’in rivayet ettiği Kur’an-ı Kerim’in özelliklerini sayan hadis üzerinde bir önceki yazımda durmuştuk. Evet ‘Kur’an’da biz sizden evvelkilerin haberleri vardır.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu hususta şöyle diyor: “Bilindiği gibi biz tarih öncesi dönemler hakkında pek fazla bir şey bilmeyiz. Tarihî ve arkaik bilimlerin verilerine rağmen antik dönem hâlâ bizim meçhulümüzdür. Bugün yapılan çok yönlü çalışmalarla bir hayli medeniyet su yüzüne çıkarılmış olsa da –ki Kur’an-ı Kerim’de yer yer, Nuh Aleyhisselamın kavmi, Hûd Aleyhisselamın kavmi (Âd) Sâlih Aleyhisselamın Semud gibi.. milletlerden bahisler açıyor. Yakın tarihe kadar, Âd kavminden bahsedilince, Batılılar dudak büküyor ve konuyu ciddiye almıyorlardı. Oysa ki, kazılarda Âd kavmi de, Tamud adıyla bilenen Semud kavmi de, hatta bütün detayları ile Hz. Lut’un kavmi de Sodom, Gomorede ortaya çıkarıldı. Aynı şekilde Kur’an, Firavun’unun Kızıl Deniz’de boğulmasından onun cesedinin dışarıya çıkarılacağından bahseder ki, hem mülhidler, hem de geçmiş semavî kitapların müntesipleri bu haberi hiç de ciddiye almamışlardı. Oysa ki, Kur’an, Firavun’a ‘Bugün Biz senin cesedini kurtaracağız tâ ki sonrakilere ibret olsun.’ (Yunus Suresi, 10/92) demek suretiyle bu meseleyi asırlar öncesinden haber vermişti. Kur’an-ı Kerim Firavun’un boğulmasını naklederken öyle sadece bir tarihî vâkıayı haber vermekle kalmayıp, onun cesedinin, sonraki nesillere ibret olmak üzere denizden çıkarılacağı şekilde hadiseyi resmediyor. Kur’an’ın bu ilanı karşısında hem o günün müşrik ve dinsizleri hem de bazı kütub-ü sâbıka ricali iztihzâi bir tavır takınıyorlardı ama, Kur’an, kendinden emin bir üslubla meseleyi ortaya koyuyordu. Sırf bir ihtimal çerçevesinde de olsa, şimdi o ceset İngiltere’de teşhir ediliyor; hem de o ceset diye teşhir ediliyor.”
Kur’an’ın İkinci Özelliği: “Ondan sizden sonrakilerin de haberi vardır.”
Mesela, Rum Suresinin başında: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar mağlup oldu. Arzın yakınında. Bununla beraber onlar da mağlubiyetlerinin arkasından da galip gelecekler. Küsur seneler içinde… Önünde de, sonunda da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevinecekler. Allah’ın yardımı ile… Kimi isterse, muzaffer kılar. Aziz, Rahîm, O’dur. Allah’ın va’di bu… Allah vadinden dönmez, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum Suresi, 1-6)
Peygamberliğin 5. Yılında yani 613 senelerinde, bu iki komşu ve rakip devlet birbirileriyle kanlı bir muhabereye girmişlerdir. İran II. Hüsrev’in, Rum Hirakl’in hükmü altındaydı. Hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde bir birine temas ediyordu… Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu, Rumlara tabî idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum ettiler. Ve onları mağlup ettiler. Bu haber Mekke’ye gelince müşrikler sevinmiş “Siz ve Hıristiyanlar ehl-i kitapsınız, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz ehl-i kitap değiliz. Bizim gibi olan İranlılar, sizin gibi olan Hıristiyanları tepelediler. Biz de siz Müslümanları tepeleriz demişlerdi. Hz. Ebu Bekir ile Ubeyy İbn-i Halef ile iddiaya girmişlerdi. Ama “bıd’ı sînîn” küsur senelerde demekti. Bu üç beş, yedi ve dokuz senelerden biri demektir. Hz. Ebu Bekir bunu üç zannetmişti. Üç senesine 10 devesine anlaştılar. Ama Efendimiz (S.A.S.) Hz. Ebu Bekir’i uyardı… Onun için 9 senesine YÜZ DEVESİNE anlaştılar.
Bedir günü Rumlar, İranlılara galip geldi. Aynen Kur’an’ın haber verdiği gibi, Rumlar, gâlip gelmiş ve yine Kur’an’ın Müslümanlara müjde verdiği gibi aynı zamanda Bedir Savaşında Müslümanlar da gâlip gelip ferahlamışlardı.
Übeyy bin Halef olduğu için onun mirasçılarından yüz deveyi Hz. Ebu Bekir alıp Efendimize (S.A.S.) götürdü. O da bu develerin sadaka olarak verilmesini buyurdu.
Efendimiz (S.A.S.) Umre için Hudeybiye’ye gelmişlerdi. Fakat müşrikler izin vermedikleri için geri dönmüşlerdi. Münafıklar bunu mesele yapınca, Fetih Suresinin son üç âyeti nazil olmuş ve Mekke fethini müjdelemişti: “Andolsun ki, Allah hakikaten Rasulüne (Mekke’ye girme ile alakalı) gördüğü o rüyayı hakkıyla doğru gösterdi. Kasem olsun ki, inşaallah Mescid-i Haram’a emniyet içinde, başlarınızı kazıtarak, kırkarak, korkusuzca kati suretle gireceksiniz. Fakat Allah bilmediğiniz şeyleri bildi de ondan önce yakın bir FETİH yaptı.”
Evet işte haber verildiği gibi KUR’AN’ın bu müjdesi de vakti gelince tahakkuk etmiştir. Binlercesinden iki tanesini sizlere arz etmeye çalıştık…
[Abdullah Aymaz] 16.6.2020 [Samanyolu Haber]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu hususta şöyle diyor: “Bilindiği gibi biz tarih öncesi dönemler hakkında pek fazla bir şey bilmeyiz. Tarihî ve arkaik bilimlerin verilerine rağmen antik dönem hâlâ bizim meçhulümüzdür. Bugün yapılan çok yönlü çalışmalarla bir hayli medeniyet su yüzüne çıkarılmış olsa da –ki Kur’an-ı Kerim’de yer yer, Nuh Aleyhisselamın kavmi, Hûd Aleyhisselamın kavmi (Âd) Sâlih Aleyhisselamın Semud gibi.. milletlerden bahisler açıyor. Yakın tarihe kadar, Âd kavminden bahsedilince, Batılılar dudak büküyor ve konuyu ciddiye almıyorlardı. Oysa ki, kazılarda Âd kavmi de, Tamud adıyla bilenen Semud kavmi de, hatta bütün detayları ile Hz. Lut’un kavmi de Sodom, Gomorede ortaya çıkarıldı. Aynı şekilde Kur’an, Firavun’unun Kızıl Deniz’de boğulmasından onun cesedinin dışarıya çıkarılacağından bahseder ki, hem mülhidler, hem de geçmiş semavî kitapların müntesipleri bu haberi hiç de ciddiye almamışlardı. Oysa ki, Kur’an, Firavun’a ‘Bugün Biz senin cesedini kurtaracağız tâ ki sonrakilere ibret olsun.’ (Yunus Suresi, 10/92) demek suretiyle bu meseleyi asırlar öncesinden haber vermişti. Kur’an-ı Kerim Firavun’un boğulmasını naklederken öyle sadece bir tarihî vâkıayı haber vermekle kalmayıp, onun cesedinin, sonraki nesillere ibret olmak üzere denizden çıkarılacağı şekilde hadiseyi resmediyor. Kur’an’ın bu ilanı karşısında hem o günün müşrik ve dinsizleri hem de bazı kütub-ü sâbıka ricali iztihzâi bir tavır takınıyorlardı ama, Kur’an, kendinden emin bir üslubla meseleyi ortaya koyuyordu. Sırf bir ihtimal çerçevesinde de olsa, şimdi o ceset İngiltere’de teşhir ediliyor; hem de o ceset diye teşhir ediliyor.”
Kur’an’ın İkinci Özelliği: “Ondan sizden sonrakilerin de haberi vardır.”
Mesela, Rum Suresinin başında: “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar mağlup oldu. Arzın yakınında. Bununla beraber onlar da mağlubiyetlerinin arkasından da galip gelecekler. Küsur seneler içinde… Önünde de, sonunda da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevinecekler. Allah’ın yardımı ile… Kimi isterse, muzaffer kılar. Aziz, Rahîm, O’dur. Allah’ın va’di bu… Allah vadinden dönmez, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum Suresi, 1-6)
Peygamberliğin 5. Yılında yani 613 senelerinde, bu iki komşu ve rakip devlet birbirileriyle kanlı bir muhabereye girmişlerdir. İran II. Hüsrev’in, Rum Hirakl’in hükmü altındaydı. Hudutları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde bir birine temas ediyordu… Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir kısmı ve Anadolu, Rumlara tabî idi. İranlılar Rumlara iki taraftan hücum ettiler. Ve onları mağlup ettiler. Bu haber Mekke’ye gelince müşrikler sevinmiş “Siz ve Hıristiyanlar ehl-i kitapsınız, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz ehl-i kitap değiliz. Bizim gibi olan İranlılar, sizin gibi olan Hıristiyanları tepelediler. Biz de siz Müslümanları tepeleriz demişlerdi. Hz. Ebu Bekir ile Ubeyy İbn-i Halef ile iddiaya girmişlerdi. Ama “bıd’ı sînîn” küsur senelerde demekti. Bu üç beş, yedi ve dokuz senelerden biri demektir. Hz. Ebu Bekir bunu üç zannetmişti. Üç senesine 10 devesine anlaştılar. Ama Efendimiz (S.A.S.) Hz. Ebu Bekir’i uyardı… Onun için 9 senesine YÜZ DEVESİNE anlaştılar.
Bedir günü Rumlar, İranlılara galip geldi. Aynen Kur’an’ın haber verdiği gibi, Rumlar, gâlip gelmiş ve yine Kur’an’ın Müslümanlara müjde verdiği gibi aynı zamanda Bedir Savaşında Müslümanlar da gâlip gelip ferahlamışlardı.
Übeyy bin Halef olduğu için onun mirasçılarından yüz deveyi Hz. Ebu Bekir alıp Efendimize (S.A.S.) götürdü. O da bu develerin sadaka olarak verilmesini buyurdu.
Efendimiz (S.A.S.) Umre için Hudeybiye’ye gelmişlerdi. Fakat müşrikler izin vermedikleri için geri dönmüşlerdi. Münafıklar bunu mesele yapınca, Fetih Suresinin son üç âyeti nazil olmuş ve Mekke fethini müjdelemişti: “Andolsun ki, Allah hakikaten Rasulüne (Mekke’ye girme ile alakalı) gördüğü o rüyayı hakkıyla doğru gösterdi. Kasem olsun ki, inşaallah Mescid-i Haram’a emniyet içinde, başlarınızı kazıtarak, kırkarak, korkusuzca kati suretle gireceksiniz. Fakat Allah bilmediğiniz şeyleri bildi de ondan önce yakın bir FETİH yaptı.”
Evet işte haber verildiği gibi KUR’AN’ın bu müjdesi de vakti gelince tahakkuk etmiştir. Binlercesinden iki tanesini sizlere arz etmeye çalıştık…
[Abdullah Aymaz] 16.6.2020 [Samanyolu Haber]
Yargıda skandal; Savaş planlarını ifşa ettiler
Savcılar Serdar Çoşkun, Necip Cem İşçimen, Kemal Aksakal ve İstiklal Akkay, kozmik planları deşifre etti.
Devlet sırrı kapsamına giren bilgileri temin etmeye çalışmak iddiasıyla gazetecileri tutuklayan Türk yargısının yeni bir skandalı daha ortaya çıktı.
Yayını izle:
[TR724] 16.6.2020
Devlet sırrı kapsamına giren bilgileri temin etmeye çalışmak iddiasıyla gazetecileri tutuklayan Türk yargısının yeni bir skandalı daha ortaya çıktı.
Yayını izle:
[TR724] 16.6.2020
Şerif Mesutoğlu’nun ailesi ‘adalet’ istiyor! [İlker Doğan]
Yargıtay, Derik Kaymakamı Muhammed Fatih Safitürk’ün hayatını kaybettiği davada, dönemin Kaymakamlık Yazıişleri Şefi Şerif Mesutoğlu’nun 2 kez ağırlaştırılmış müebbet ile 28 yıl hapis cezasını onadı. Ancak Mardin 3. Ağız Ceza Mahkemesi’nde görülen 15 sanıklı davada çok fazla soru işareti var. Patlamada Mesutoğlu’nun da yaralandığı raporlarda sabit. Ayrıca patlamadan hemen sonra enkaz altında kalan kaymakamı kurtarmak için odaya giren de Mesutoğlu. Bİr polisin, “İkinci bir bomba daha olabilir.” uyarısıyla dışarı çıkarılıyor.
Ailesinin ve davayı takip edenlerin iddiasına göre gerçek katiller dışarıda geziyor. Sema Mesutoğlu, olaydan saatler sonra eşinin ‘katil’ ilan edildiğini hatırlatarak, “Gözaltına alındıktan sonra 29 gün boyunca eşime suçu kabul etmesi için işkence yapıldı. Olaydan iki gün sonra ben de gözaltına alındım. Bana da ‘suçu eşinin üzerine atarsan, seni bırakırız’ dediler.” diyor. Şerif Mesutoğlu’nun anne ve babası da çocukları için ‘adil bir yargılama’ istiyor. Baba Mesut Çelik, “Oğluma komplo kuruldu. Kaymakamın babasıyla iki kez görüştüm. Onlar da oğlumun katil olmadığına inanıyor.” ifadelerini kullanıyor.
Derik Kaymakamı Muhammed Fatih Safitürk, 11 Eylül 2016’da Derik Belediyesi’ne kayyım olarak atandı. 10 Kasım 2016’da makamına konulan bombanın patlaması sonucu ağır yaralandı. Kaldırıldığı hastanede kurtarılamadı ve hayatını kaybetti. Saldırıdan hemen sonra 71 kişi gözaltına alındı, 15 kişi tutuklandı. Tartışmalı yargılama sonrası davada karar 22 Ekim 2018’de açıklandı. Bir sanık hakkında iki kez müebbet ve 28 yıl hapis cezası verildi, 14 sanık ise beraat ettirildi. Ceza alan tek kişi Kaymakamlık Yazı İşleri Şefi Şerif Mesutoğlu’ydu. Yargıtay, Mesutoğlu’nun 2 kez ağırlaştırılmış müebbet ile 28 yıl hapis cezasını 11 Haziran 2020’de onadı! Ancak dava üzerindeki soru işaretleri hala ortada duruyor.
Annesi, babası ve eşi, Şerif Mesutoğlu’na tuzak kurulduğunu, davanın adil yürütülmediğini, hiç bir taleplerinin yerine getirilmediğini söylüyor. İnsan Hakları Savunucusu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da benzer ifadeler kullanıyor. Yargılamada ciddi hatalar yapıldığını anlatıyor. Gergerlioğlu, “Şerif Mesutoğlu davasında büyük bir yanlışlık var. Adil olmayan yargılamalar sonrası bir insanın ve ailesinin hayatı yakılıyor! Mahkemeler karar veriyor ama adaletsiz, somut delilsiz, önyargılı kararlar bunlar!” diyor.
İLK SORGU HASTANEDE YAPILDI
Söz konusu saldırı 10 Kasım 2016’da yaşanmıştı. Derik Belediyesi’ne kayyım olarak atanan Kaymakam Muhammet Fatih Safitürk’ün makam odasının yanındaki odaya çanta içinde bırakılan el yapımı patlayıcı, saat 12.15’te uzaktan kumandayla infilak ettirildi. Patlama sırasında makam odasında bulunan Kaymakam Safitürk ile şoförlüğünü de yapan koruması Mustafa Dinç, özel kalemde görevli Mehmet Şerif Mesutoğlu, maliye memuru Beşir Ulusoy ile görevlilerden Fikret Bağı yaralandı. İki kez müebbet hapis cezasına çarptırılan Mesutoğlu da patlama olduğunda kaymakamın bulunduğu odanın hemen yanındaydı! Patlamadan iki saat sonra Mesutoğlu, tedavi için bulunduğu hastanede gözaltına alındı.
EMNİYETTE İŞKENCE İDDİASI
Şerif Mesutoğlu, aynı gün memurluk görevinden KHK ile ihraç edildi. Ailesi, Şerif Mesutoğlu’nun göz altında iken hem fiziki hem de psikolojik işkenceye maruz kaldığını anlatıyor. Sema Mesutoğlu, eşinin 29 gün boyunca suçu üzerine alması için işkenceye tabi tutulduğunu söylüyor: “Şerif’i ben ve çocuklar ile tehdit etmişler, eşini tutuklayacağız, çocuklarını öldüreceğiz demişler. Şerif’e ya yazı işleri müdürü Tahsin Erdaş yaptı de ya bu kağıdı imzala. Bunları yapmazsan seni delillendirecegiz, eşini tutuklayacağız demişler. Beni gözaltına aldıklarında da suçu eşimin üzerine attığım taktirde beni bırakacaklarını söylediler. Beni de çocuklarımla tehdit ettiler.”
DURUŞMADA KENDİNİ YAKTI
Şerif Mesutoğlu, 16 Nisan 2018 günü görülen duruşmada kendisini yakmıştı. Segbis üzerinden ifade veren Mesutoğlu, “Siz beni kurban seçmişsiniz. Bu dosyayı benim üzerimden kapatacaksınız. Benim hiçbir talebim incelenmiyor. Gerçekleri ortaya çıkarmak için değil, dosyayı benim üzerimden kapatmak için çaba harcıyorsunuz. Ben bu olayda yokum. Ben yapmadım. Benim cansız bedenim suçsuzluğumun ispatıdır.” diyerek kendini ateşe verdi. Şerif Mesutoğlu, iki defa da ‘adil yargılama için uzun süreli açlık grevi yaptı.
SEMA MESUTOĞLU: KATİLLER DIŞARIDA!
Eşinin adil yargılanmadığına inanan Sema Mesutoğlu, kamuoyundan destek bekliyor: “Ben de cezaevinde iken 2 çocuğum perişan oldu. 4 ay kaldım cezaevinde. Çocuklarım ve benim psikolojimiz bozuldu yıllardır. İş imkanım yok. Olsa da şu anda çalışacak durumda değilim. Çocuklar küçük ve bizim için tehditler devam ediyor bu katiller dışarıda dolaştığı sürece. Benim çocuklarımın bütün hayallerinde babaları var. Babaları ile okula gitmek, maça gitmek vb. Bunun için 5 yıldır mücadele ediyorum ve etmeye devam edeceğim. Katiller bulunsun. Yok, bulamıyorlarsa bile Şerif katil değil. Şerif’i bir an önce serbest bıraksınlar. Sadece adalet istiyorum çocuklarımın yüzü gülsün artık yeter zulüm bitsin…”
EN ÖNEMLİ DELİL KAYIP!
Söz konusu davada açıkta kalan çok soru var. Öncelikle kendisinin de ölüm riski olduğu anda Mesutoğlu bombayı neden patlatsın? Zira yaralananlardan biri de Mesutoğlu. Kaldı ki patlamanın ardından kaymakamı enkazdan çıkarmaya çalıştığı da biliniyor. Bir polisin, ‘ikinci bir bomba daha olabilir’ uyarısıyla dışarı çıkıyor. Ayrıca davada, en önemli deliller arasında gösterilen not kağıdının orijinalinin kayıp olduğu ortaya çıkmıştı. Bingöl’deki bir askeri operasyon sonucu ele geçirildiği iddia edilerek, medya üzerinden servis edilen ve Mesutoğlu’na ait olduğu ileri sürülen not kağıdının aslı hala yok!Cevap bekleyen sorular
– Suç delili olarak sunulan ‘eldiven’le ilgili ciddi şaibeler ve iddialar var. Avukatların bu iddialara ilişkin talepleri neden reddediliyor?
– Olay yeri inceleme tutanağına göre ‘kaymakam makam odası karşısındaki Şef odasında ve Yazı İşleri Müdür odasında… vücut izi alındı’ ibaresi yer alıyor. O katta 20 kadar oda olmasına rağmen, neden sadece Mesutoğlu ve müdürün odasından vücut izi araması yapıldı?
– Şerif Mesutoğlu’nun bombayı patlattıktan sonra kumandayı tuvalet deliğine attığı iddia ediliyor. Dosyadaki evraklara göre kumanda çalışır vaziyette bulunuyor. Yaklaşık 29 saat sonra ortaya çıkan ve bu süre boyunca tuvalet S borusu içerinde bulunan suyun içinde kalan kumanda nasıl çalışıyor?
-Ayrıca kumandanın rengi bazı evraklarda beyaz, bazılarında ise krem olarak geçiyor. Bu çelişki neden giderilmedi? Ayrıca kumandanın kim tarafından nasıl bulunduğu da şaibeli
-Şerif Mesutoğlu’nun bombayı kaymakamlık binasına kendisinin soktuğu iddia ediliyor. Dosyadaki tanık beyanlarına göre kaymakamlık binasına giren herkes şahıs x-ray cihazından geçmek zorundaydı. O gün de x-ray cihazından geçtiği kamera kayıtlarıyla sabit. Bu durumda bombayı kaymakamlığa kim soktu?
-Olay yerini detaylı incelenmeden, patlamadan yaklaşık 30 dakika sonra Derik Belediye personelleri tarafından temizleniyor. Daha sonradan Mardin’den gelen bomba uzmanları, çuvallar ile enkazın bir bölümünü Derik çöplüğünden getiriyor. Kamera kayıtlarıyla sabit! Olay yeri incelenmeden delillerin karartılması emrini kim vermiştir?
-Ambulansın olay yerine geç geldiği belirtiliyor. Ambulansı arayıp Kaymakamın evine yanlış olarak yönlendiren kişi kimdir? Araştırılması talep edilmiş ancak bu da reddedilmiş. Ayrıca Derik Devlet Hastanesi, Kaymakamlık Çevresi, Çınar merkezdeki mobese kamerası ve Kızıltepe Devlet Hastanesindeki kamera kayıtlarının neden silindiği sorusu da cevapsız!
[İlker Doğan] [TR724] 16.6.2020
Ailesinin ve davayı takip edenlerin iddiasına göre gerçek katiller dışarıda geziyor. Sema Mesutoğlu, olaydan saatler sonra eşinin ‘katil’ ilan edildiğini hatırlatarak, “Gözaltına alındıktan sonra 29 gün boyunca eşime suçu kabul etmesi için işkence yapıldı. Olaydan iki gün sonra ben de gözaltına alındım. Bana da ‘suçu eşinin üzerine atarsan, seni bırakırız’ dediler.” diyor. Şerif Mesutoğlu’nun anne ve babası da çocukları için ‘adil bir yargılama’ istiyor. Baba Mesut Çelik, “Oğluma komplo kuruldu. Kaymakamın babasıyla iki kez görüştüm. Onlar da oğlumun katil olmadığına inanıyor.” ifadelerini kullanıyor.
Derik Kaymakamı Muhammed Fatih Safitürk, 11 Eylül 2016’da Derik Belediyesi’ne kayyım olarak atandı. 10 Kasım 2016’da makamına konulan bombanın patlaması sonucu ağır yaralandı. Kaldırıldığı hastanede kurtarılamadı ve hayatını kaybetti. Saldırıdan hemen sonra 71 kişi gözaltına alındı, 15 kişi tutuklandı. Tartışmalı yargılama sonrası davada karar 22 Ekim 2018’de açıklandı. Bir sanık hakkında iki kez müebbet ve 28 yıl hapis cezası verildi, 14 sanık ise beraat ettirildi. Ceza alan tek kişi Kaymakamlık Yazı İşleri Şefi Şerif Mesutoğlu’ydu. Yargıtay, Mesutoğlu’nun 2 kez ağırlaştırılmış müebbet ile 28 yıl hapis cezasını 11 Haziran 2020’de onadı! Ancak dava üzerindeki soru işaretleri hala ortada duruyor.
Annesi, babası ve eşi, Şerif Mesutoğlu’na tuzak kurulduğunu, davanın adil yürütülmediğini, hiç bir taleplerinin yerine getirilmediğini söylüyor. İnsan Hakları Savunucusu ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da benzer ifadeler kullanıyor. Yargılamada ciddi hatalar yapıldığını anlatıyor. Gergerlioğlu, “Şerif Mesutoğlu davasında büyük bir yanlışlık var. Adil olmayan yargılamalar sonrası bir insanın ve ailesinin hayatı yakılıyor! Mahkemeler karar veriyor ama adaletsiz, somut delilsiz, önyargılı kararlar bunlar!” diyor.
İLK SORGU HASTANEDE YAPILDI
Söz konusu saldırı 10 Kasım 2016’da yaşanmıştı. Derik Belediyesi’ne kayyım olarak atanan Kaymakam Muhammet Fatih Safitürk’ün makam odasının yanındaki odaya çanta içinde bırakılan el yapımı patlayıcı, saat 12.15’te uzaktan kumandayla infilak ettirildi. Patlama sırasında makam odasında bulunan Kaymakam Safitürk ile şoförlüğünü de yapan koruması Mustafa Dinç, özel kalemde görevli Mehmet Şerif Mesutoğlu, maliye memuru Beşir Ulusoy ile görevlilerden Fikret Bağı yaralandı. İki kez müebbet hapis cezasına çarptırılan Mesutoğlu da patlama olduğunda kaymakamın bulunduğu odanın hemen yanındaydı! Patlamadan iki saat sonra Mesutoğlu, tedavi için bulunduğu hastanede gözaltına alındı.
EMNİYETTE İŞKENCE İDDİASI
Şerif Mesutoğlu, aynı gün memurluk görevinden KHK ile ihraç edildi. Ailesi, Şerif Mesutoğlu’nun göz altında iken hem fiziki hem de psikolojik işkenceye maruz kaldığını anlatıyor. Sema Mesutoğlu, eşinin 29 gün boyunca suçu üzerine alması için işkenceye tabi tutulduğunu söylüyor: “Şerif’i ben ve çocuklar ile tehdit etmişler, eşini tutuklayacağız, çocuklarını öldüreceğiz demişler. Şerif’e ya yazı işleri müdürü Tahsin Erdaş yaptı de ya bu kağıdı imzala. Bunları yapmazsan seni delillendirecegiz, eşini tutuklayacağız demişler. Beni gözaltına aldıklarında da suçu eşimin üzerine attığım taktirde beni bırakacaklarını söylediler. Beni de çocuklarımla tehdit ettiler.”
DURUŞMADA KENDİNİ YAKTI
Şerif Mesutoğlu, 16 Nisan 2018 günü görülen duruşmada kendisini yakmıştı. Segbis üzerinden ifade veren Mesutoğlu, “Siz beni kurban seçmişsiniz. Bu dosyayı benim üzerimden kapatacaksınız. Benim hiçbir talebim incelenmiyor. Gerçekleri ortaya çıkarmak için değil, dosyayı benim üzerimden kapatmak için çaba harcıyorsunuz. Ben bu olayda yokum. Ben yapmadım. Benim cansız bedenim suçsuzluğumun ispatıdır.” diyerek kendini ateşe verdi. Şerif Mesutoğlu, iki defa da ‘adil yargılama için uzun süreli açlık grevi yaptı.
SEMA MESUTOĞLU: KATİLLER DIŞARIDA!
Eşinin adil yargılanmadığına inanan Sema Mesutoğlu, kamuoyundan destek bekliyor: “Ben de cezaevinde iken 2 çocuğum perişan oldu. 4 ay kaldım cezaevinde. Çocuklarım ve benim psikolojimiz bozuldu yıllardır. İş imkanım yok. Olsa da şu anda çalışacak durumda değilim. Çocuklar küçük ve bizim için tehditler devam ediyor bu katiller dışarıda dolaştığı sürece. Benim çocuklarımın bütün hayallerinde babaları var. Babaları ile okula gitmek, maça gitmek vb. Bunun için 5 yıldır mücadele ediyorum ve etmeye devam edeceğim. Katiller bulunsun. Yok, bulamıyorlarsa bile Şerif katil değil. Şerif’i bir an önce serbest bıraksınlar. Sadece adalet istiyorum çocuklarımın yüzü gülsün artık yeter zulüm bitsin…”
EN ÖNEMLİ DELİL KAYIP!
Söz konusu davada açıkta kalan çok soru var. Öncelikle kendisinin de ölüm riski olduğu anda Mesutoğlu bombayı neden patlatsın? Zira yaralananlardan biri de Mesutoğlu. Kaldı ki patlamanın ardından kaymakamı enkazdan çıkarmaya çalıştığı da biliniyor. Bir polisin, ‘ikinci bir bomba daha olabilir’ uyarısıyla dışarı çıkıyor. Ayrıca davada, en önemli deliller arasında gösterilen not kağıdının orijinalinin kayıp olduğu ortaya çıkmıştı. Bingöl’deki bir askeri operasyon sonucu ele geçirildiği iddia edilerek, medya üzerinden servis edilen ve Mesutoğlu’na ait olduğu ileri sürülen not kağıdının aslı hala yok!Cevap bekleyen sorular
– Suç delili olarak sunulan ‘eldiven’le ilgili ciddi şaibeler ve iddialar var. Avukatların bu iddialara ilişkin talepleri neden reddediliyor?
– Olay yeri inceleme tutanağına göre ‘kaymakam makam odası karşısındaki Şef odasında ve Yazı İşleri Müdür odasında… vücut izi alındı’ ibaresi yer alıyor. O katta 20 kadar oda olmasına rağmen, neden sadece Mesutoğlu ve müdürün odasından vücut izi araması yapıldı?
– Şerif Mesutoğlu’nun bombayı patlattıktan sonra kumandayı tuvalet deliğine attığı iddia ediliyor. Dosyadaki evraklara göre kumanda çalışır vaziyette bulunuyor. Yaklaşık 29 saat sonra ortaya çıkan ve bu süre boyunca tuvalet S borusu içerinde bulunan suyun içinde kalan kumanda nasıl çalışıyor?
-Ayrıca kumandanın rengi bazı evraklarda beyaz, bazılarında ise krem olarak geçiyor. Bu çelişki neden giderilmedi? Ayrıca kumandanın kim tarafından nasıl bulunduğu da şaibeli
-Şerif Mesutoğlu’nun bombayı kaymakamlık binasına kendisinin soktuğu iddia ediliyor. Dosyadaki tanık beyanlarına göre kaymakamlık binasına giren herkes şahıs x-ray cihazından geçmek zorundaydı. O gün de x-ray cihazından geçtiği kamera kayıtlarıyla sabit. Bu durumda bombayı kaymakamlığa kim soktu?
-Olay yerini detaylı incelenmeden, patlamadan yaklaşık 30 dakika sonra Derik Belediye personelleri tarafından temizleniyor. Daha sonradan Mardin’den gelen bomba uzmanları, çuvallar ile enkazın bir bölümünü Derik çöplüğünden getiriyor. Kamera kayıtlarıyla sabit! Olay yeri incelenmeden delillerin karartılması emrini kim vermiştir?
-Ambulansın olay yerine geç geldiği belirtiliyor. Ambulansı arayıp Kaymakamın evine yanlış olarak yönlendiren kişi kimdir? Araştırılması talep edilmiş ancak bu da reddedilmiş. Ayrıca Derik Devlet Hastanesi, Kaymakamlık Çevresi, Çınar merkezdeki mobese kamerası ve Kızıltepe Devlet Hastanesindeki kamera kayıtlarının neden silindiği sorusu da cevapsız!
[İlker Doğan] [TR724] 16.6.2020
5 ilin müdürü değişti: Özel Harekat’la bebekli evleri basan Adana Emniyet Müdürü İstanbul’a atandı!
Resmi Gazete’de yayımlanan atama kararıyla 5 ilin emniyet müdürü değişti. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan Emniyet Genel Müdür Yardımcılığı’na, Adana Emniyet Müdürü Zafer Aktaş ise İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne atandı.
Adana İl Emniyet Müdürlüğüne, Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürü Doğan İnci getirildi. Niğde İl Emniyet Müdürü Salim Cebeloğlu, Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğüne, Gümüşhane İl Emniyet Müdürü Ömer Faruk Karataş, Niğde İl Emniyet Müdürlüğüne, Polis Başmüfettişi Celal Taşçı ise Gümüşhane İl Emniyet Müdürlüğüne atandı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Zafer Aktaş’ın ismini son dönemde Adana’da bebekli kadınların evlerine özel harekat polislerinin düzenlediği operasyonla tanıdı. Çocukların da bulunduğu evlere özel harekat polislerinin operasyon düzenlediği görüntüler sosyal medyada tepki toplamıştı. İstanbul Milletvekili Cihangir İslam da görüntüler hakkında, “Üniformaları görmeyen Gazze’de İsrail askeri ya da Irak veya Afganistan’da ABD timlerinin ev baskını zanneder” diye yazmıştı.
Zafer Aktaş’ın geçmişi
Zafer Aktaş’ın ismi kamuoyu ‘Telekulak’ skandalıyla duymuştu. Dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Nuh Mete Yüksel, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün sekizinci katında bir kısım polisleri kaçak dinleme yaparken suçüstü yakalamıştı. (11 Haziran 1999). İstihbarat Şube içinde kanun dışı bir yapılanmaya gidildiği ve burada aralarında Cumhurbaşkanlığı, Yargıtay, Genelkurmay Başkanlığı gibi kurumların da bulunduğu, 963 kişi ve kurumun telefonlarının yasadışı dinlendiği ortaya çıkmıştı. Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve yardımcıları Zafer Aktaş, Osman Ak ve Mahmut Çorumlu’nun da aralarında olduğu 38 personel hakkında yargılama izni çıkmıştı. Sonradan beraat etmişler gibi bir hava estirseler de emsali pek çok davada olduğu gibi mahkemeler arasındaki gel-gitler sonunda davalar zaman aşımından düşmüştü.
[TR724] 16.6.2020
Adana İl Emniyet Müdürlüğüne, Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürü Doğan İnci getirildi. Niğde İl Emniyet Müdürü Salim Cebeloğlu, Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğüne, Gümüşhane İl Emniyet Müdürü Ömer Faruk Karataş, Niğde İl Emniyet Müdürlüğüne, Polis Başmüfettişi Celal Taşçı ise Gümüşhane İl Emniyet Müdürlüğüne atandı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Zafer Aktaş’ın ismini son dönemde Adana’da bebekli kadınların evlerine özel harekat polislerinin düzenlediği operasyonla tanıdı. Çocukların da bulunduğu evlere özel harekat polislerinin operasyon düzenlediği görüntüler sosyal medyada tepki toplamıştı. İstanbul Milletvekili Cihangir İslam da görüntüler hakkında, “Üniformaları görmeyen Gazze’de İsrail askeri ya da Irak veya Afganistan’da ABD timlerinin ev baskını zanneder” diye yazmıştı.
Zafer Aktaş’ın geçmişi
Zafer Aktaş’ın ismi kamuoyu ‘Telekulak’ skandalıyla duymuştu. Dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Nuh Mete Yüksel, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün sekizinci katında bir kısım polisleri kaçak dinleme yaparken suçüstü yakalamıştı. (11 Haziran 1999). İstihbarat Şube içinde kanun dışı bir yapılanmaya gidildiği ve burada aralarında Cumhurbaşkanlığı, Yargıtay, Genelkurmay Başkanlığı gibi kurumların da bulunduğu, 963 kişi ve kurumun telefonlarının yasadışı dinlendiği ortaya çıkmıştı. Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve yardımcıları Zafer Aktaş, Osman Ak ve Mahmut Çorumlu’nun da aralarında olduğu 38 personel hakkında yargılama izni çıkmıştı. Sonradan beraat etmişler gibi bir hava estirseler de emsali pek çok davada olduğu gibi mahkemeler arasındaki gel-gitler sonunda davalar zaman aşımından düşmüştü.
[TR724] 16.6.2020
Twitter’ın kapattığı aktrol hesaplar kripto para dolandırıcılığı da yapmış!
Türkiye’de AKP gençlik örgütlenmesiyle bağlantılı 7 bin 340 hesabı kapatılmasıyla ilgili Stanford Internet Gözlemevi’nin Twitter’a sunduğu raporunun ayrıntıları ortaya çıkmaya devam ediyor. Twitter’ın kapattığı AKP destekçisi 7 bin 340 hesabın dolandırıcılık faaliyetleri için de kullanıldığı ortaya çıktı.
Dünyanın en büyük sosyal medya platformlarından biri olan Twitter, Türkiye’den 7 bin 340 hesabı manipülasyonu engelleme politikalarını ihlal ettikleri gerekçesiyle kapattığını açıklamıştı.
Twitter, bu hesapların AKP’nin gençlik faaliyetleri ile bağlantılı olduğunun tespit edildiğini bildirmesinin ardından CİMER Başkanı Fahrettin Altun Twitter’ın iddiası yalanlayarak, tepki göstermişti.
DOLANDIRICILIK İÇİN DE KULLANILMIŞ
Twitter’ın AKP destekçisi olan ve tek bir merkezden yönetilen hesapları kapatmasının bir diğer gerekçesi de bu hesapların aynı zamanda dolandırıcılık ve yasadışı korsanlık yapmak için kullanıldığı ortaya çıktı.
ABD’deki prestijli Stanford Üniversitesi’ne bağlı Stanford İnternet Gözlemevi’nin (SIO) raporuna göre, kapatılan 7 bin 340 hesabın tamamının AKP’yi desteklediği ve bu hesapların dolandırıcılık için de kullanıldığı ifadesi yer aldı.
İŞTE RAPORDA GEÇEN O CÜMLE
SIO raporunda AKP destekçisi troll hesaplarının dolandırıcılık için de kullanıldığını şu ifadelerle belirtildi:
“Bu ele geçirilen hesaplar, düzenli olarak yukarıda belirtilen devlet aktörleri tarafından hack’lenme ve ele geçirme çabalarının hedefi olmuştur. Bu troll ağı aynı zamanda, kripto para birimiyle ilişkili (spamlı e-posta) ticari etkinlikler için de kullanıldı.”
[TR724] 16.6.2020
Dünyanın en büyük sosyal medya platformlarından biri olan Twitter, Türkiye’den 7 bin 340 hesabı manipülasyonu engelleme politikalarını ihlal ettikleri gerekçesiyle kapattığını açıklamıştı.
Twitter, bu hesapların AKP’nin gençlik faaliyetleri ile bağlantılı olduğunun tespit edildiğini bildirmesinin ardından CİMER Başkanı Fahrettin Altun Twitter’ın iddiası yalanlayarak, tepki göstermişti.
DOLANDIRICILIK İÇİN DE KULLANILMIŞ
Twitter’ın AKP destekçisi olan ve tek bir merkezden yönetilen hesapları kapatmasının bir diğer gerekçesi de bu hesapların aynı zamanda dolandırıcılık ve yasadışı korsanlık yapmak için kullanıldığı ortaya çıktı.
ABD’deki prestijli Stanford Üniversitesi’ne bağlı Stanford İnternet Gözlemevi’nin (SIO) raporuna göre, kapatılan 7 bin 340 hesabın tamamının AKP’yi desteklediği ve bu hesapların dolandırıcılık için de kullanıldığı ifadesi yer aldı.
İŞTE RAPORDA GEÇEN O CÜMLE
SIO raporunda AKP destekçisi troll hesaplarının dolandırıcılık için de kullanıldığını şu ifadelerle belirtildi:
“Bu ele geçirilen hesaplar, düzenli olarak yukarıda belirtilen devlet aktörleri tarafından hack’lenme ve ele geçirme çabalarının hedefi olmuştur. Bu troll ağı aynı zamanda, kripto para birimiyle ilişkili (spamlı e-posta) ticari etkinlikler için de kullanıldı.”
[TR724] 16.6.2020
Eski AKP’li Ocaktan: Yolsuzluğu tartışmak bile ihanet sayılıyor!
Kafasını kuma gören gazeteciler tarafından demokratik değerler üzerinden iktidar eleştirisi yapmanın artık bir kabahat olarak görüldüğünü belirten Mehmet Ocaktan, Türkiye’de yolsuzluk ve hukuksuzlukları tartışmanın bile ihanet sayıldığı acımasız bir siyasal atmosfer oluşturulduğuna dikkat çekti. Türkiye’de ifade özgürlüğünün olmadığına işaret eden Ocaktan, gazetecilerin düşüncelerinden dolayı hapiste olduğunu kaydetti.
AKP’nin yola çıkarken demokrat bir çizgide, hukukun üstünlüğünü ve liyakati esas alan bir parti olduğunu kaydeden Karar Gazetesi yazarı ve eski AKP Milletvekili Mehmet Ocaktan, AKP’nin gerçekleştirdiği reformları tek tek terk ettiğini kaydetti.
Mehmet Ocaktan, Karar gazetesindeki köşe yazısında şu ifadeleri kullandı:
‘‘Evet AK Parti yola çıkarken demokrat bir çizgideydi, hukukun üstünlüğünü, liyakati esas almıştı, nepotizme karşıydı, demokratik kriterleri gerçekleştirmeyi hedeflemişti. 2011’e kadar bunların önemli bir bölümünü de hayata geçirdi.
Ancak şimdi başka bir iklimde seyrediyor ve kendi gerçekleştirdiği demokratik reformları teker teker yok ediyor.
Normal insani değerlerin penceresinden bakan bir yazar, AK Parti’deki bu rota değişiminin demokratik değil, otoriter bir istikamette olduğunu görür ve doğal olarak bu demokratik sapmayı tespit eder.
Ama ne yazık ki bu ülkede işler öyle olmuyor, eğer iktidara endeksli bir medyada yer alıyorsanız demokrasinin evrensel değerlerini bile “Yerli-milli” kriterlere göre tanımlayabilmek için sayısız cehalet örneği sergilemek zorunda kalabilirsiniz.
Öyle ki belli bir süre sonra, sadece iktidarın demokrasi rotasından sapmasının “milli değerler” açısından bir fazilet olduğunu anlatmak da yeterli olmaz, iktidara yönelik eleştirilerin “yerli ve milli” olmadığını ve aynı zamanda zararlı olduğunu da savunmak zorunda kalırsınız.
Mesela yeni kurulan DEVA ve Gelecek Partisi’nin iktidar eleştirisinde kullandıkları “liyakat sorunu, adaletin olmayışı, yolsuzluk, yoksulluk, uluslararası itibar kaybı ve korku siyaseti” gibi kavramları itibarsızlaştırmak için “CHP de aynı şeyleri söylüyor” benzeri bir absürtlüğün cazibesine kapılabilirsiniz.
”EMBEDDET GAZETECİLER İKTİDARI ELEŞTİRMEYİ KABAHAT SAYIYOR”
Ve ne yazık ki bu tür embeddet gazeteciler için demokratik değerler üzerinden iktidar eleştirisi yapmak artık bir kabahat olarak görülmektedir.
İktidarın hatalarını bile savunmak zorunda kalan kalemlerin trajik halini anlayabilmek için, galiba ‘demokratik değerler’ meselesini daha somut olarak ifade etmek gerekiyor. Herkesin de bildiği gibi hukuk, adalet, liyakat, şeffaflık gibi kavramlar evrenseldir ve kimsenin tekelinde değildir. Dolayısıyla CHP de, DEVA Partisi de, Gelecek Partisi de, Saadet Partisi de, İyi Parti de, HDP de bu değerleri savunabilir ve iktidarın bu konulardaki zaaflarını eleştirebilir.
Dolayısıyla bütün siyasi partiler evrensel değerleri, kavramları kullanmak için kimseden izin almak zorunda olmadıkları gibi, demokratik değerleri savundukları için vatan haini filan da olmazlar…
Öyle anlaşılıyor ki iktidar yandaşı kalemler, özellikle yeni partilerin Türkiye’nin içinde bulunduğu hukuksuzlukları, yaşanan derin ekonomik krizi, liyakatsizlikleri, özgürlükler üzerindeki baskıları eleştirmelerinden hiç mutlu değiller.
Farz edelim ki iktidara yakın kalemler haklı, yeni kurulan partiler dahil bütün muhalefet partileri iktidarın icraatlarını görmezden geliyor.
”GAZETECİLER DÜŞÜNCELERİNDE DOLAYI CEZAEVİNDE”
Acaba öyle mi?
İsterseniz tek tek bakalım; mesela hukukun üstünlüğüne riayet ediliyor mu? Yalan yok edilmiyor… Memlekette ifade özgürlüğü sorunu yok mu, gazeteciler düşüncelerinden dolayı cezaevinde mi? Evet cezaevinde…
Muhalefet illet-zillet, terörist, bölücü diye itibarsızlaştırılıyor mu? Evet itibarsızlaştırılıyor. Yeni siyasi partileri baskı altına alıp önlerini kesmek için demokratik kuralları, teamülleri hiçe sayarak aklı ve mantığı zorlayan hazırlıklar yapılıyor mu? Evet yapılıyor.
Yolsuzluk ve hukuksuzlukları tartışmanın bile ihanet sayıldığı bir siyasal atmosfer oluşturuldu mu? Hem de en acımasız bir şekilde…
Listeyi daha da uzatmak mümkün elbette. Ama inanıyorum ki birazcık olsun hakkaniyetle bakan herkesin, normal demokratik bir toplumda işlerin böyle yürümesinin mümkün olmadığını görebilecek bir basirete sahip olması gerekir.’’
[TR724] 16.6.2020
AKP’nin yola çıkarken demokrat bir çizgide, hukukun üstünlüğünü ve liyakati esas alan bir parti olduğunu kaydeden Karar Gazetesi yazarı ve eski AKP Milletvekili Mehmet Ocaktan, AKP’nin gerçekleştirdiği reformları tek tek terk ettiğini kaydetti.
Mehmet Ocaktan, Karar gazetesindeki köşe yazısında şu ifadeleri kullandı:
‘‘Evet AK Parti yola çıkarken demokrat bir çizgideydi, hukukun üstünlüğünü, liyakati esas almıştı, nepotizme karşıydı, demokratik kriterleri gerçekleştirmeyi hedeflemişti. 2011’e kadar bunların önemli bir bölümünü de hayata geçirdi.
Ancak şimdi başka bir iklimde seyrediyor ve kendi gerçekleştirdiği demokratik reformları teker teker yok ediyor.
Normal insani değerlerin penceresinden bakan bir yazar, AK Parti’deki bu rota değişiminin demokratik değil, otoriter bir istikamette olduğunu görür ve doğal olarak bu demokratik sapmayı tespit eder.
Ama ne yazık ki bu ülkede işler öyle olmuyor, eğer iktidara endeksli bir medyada yer alıyorsanız demokrasinin evrensel değerlerini bile “Yerli-milli” kriterlere göre tanımlayabilmek için sayısız cehalet örneği sergilemek zorunda kalabilirsiniz.
Öyle ki belli bir süre sonra, sadece iktidarın demokrasi rotasından sapmasının “milli değerler” açısından bir fazilet olduğunu anlatmak da yeterli olmaz, iktidara yönelik eleştirilerin “yerli ve milli” olmadığını ve aynı zamanda zararlı olduğunu da savunmak zorunda kalırsınız.
Mesela yeni kurulan DEVA ve Gelecek Partisi’nin iktidar eleştirisinde kullandıkları “liyakat sorunu, adaletin olmayışı, yolsuzluk, yoksulluk, uluslararası itibar kaybı ve korku siyaseti” gibi kavramları itibarsızlaştırmak için “CHP de aynı şeyleri söylüyor” benzeri bir absürtlüğün cazibesine kapılabilirsiniz.
”EMBEDDET GAZETECİLER İKTİDARI ELEŞTİRMEYİ KABAHAT SAYIYOR”
Ve ne yazık ki bu tür embeddet gazeteciler için demokratik değerler üzerinden iktidar eleştirisi yapmak artık bir kabahat olarak görülmektedir.
İktidarın hatalarını bile savunmak zorunda kalan kalemlerin trajik halini anlayabilmek için, galiba ‘demokratik değerler’ meselesini daha somut olarak ifade etmek gerekiyor. Herkesin de bildiği gibi hukuk, adalet, liyakat, şeffaflık gibi kavramlar evrenseldir ve kimsenin tekelinde değildir. Dolayısıyla CHP de, DEVA Partisi de, Gelecek Partisi de, Saadet Partisi de, İyi Parti de, HDP de bu değerleri savunabilir ve iktidarın bu konulardaki zaaflarını eleştirebilir.
Dolayısıyla bütün siyasi partiler evrensel değerleri, kavramları kullanmak için kimseden izin almak zorunda olmadıkları gibi, demokratik değerleri savundukları için vatan haini filan da olmazlar…
Öyle anlaşılıyor ki iktidar yandaşı kalemler, özellikle yeni partilerin Türkiye’nin içinde bulunduğu hukuksuzlukları, yaşanan derin ekonomik krizi, liyakatsizlikleri, özgürlükler üzerindeki baskıları eleştirmelerinden hiç mutlu değiller.
Farz edelim ki iktidara yakın kalemler haklı, yeni kurulan partiler dahil bütün muhalefet partileri iktidarın icraatlarını görmezden geliyor.
”GAZETECİLER DÜŞÜNCELERİNDE DOLAYI CEZAEVİNDE”
Acaba öyle mi?
İsterseniz tek tek bakalım; mesela hukukun üstünlüğüne riayet ediliyor mu? Yalan yok edilmiyor… Memlekette ifade özgürlüğü sorunu yok mu, gazeteciler düşüncelerinden dolayı cezaevinde mi? Evet cezaevinde…
Muhalefet illet-zillet, terörist, bölücü diye itibarsızlaştırılıyor mu? Evet itibarsızlaştırılıyor. Yeni siyasi partileri baskı altına alıp önlerini kesmek için demokratik kuralları, teamülleri hiçe sayarak aklı ve mantığı zorlayan hazırlıklar yapılıyor mu? Evet yapılıyor.
Yolsuzluk ve hukuksuzlukları tartışmanın bile ihanet sayıldığı bir siyasal atmosfer oluşturuldu mu? Hem de en acımasız bir şekilde…
Listeyi daha da uzatmak mümkün elbette. Ama inanıyorum ki birazcık olsun hakkaniyetle bakan herkesin, normal demokratik bir toplumda işlerin böyle yürümesinin mümkün olmadığını görebilecek bir basirete sahip olması gerekir.’’
[TR724] 16.6.2020
Sahte cennete veda [Hakan Taner]
Üretim düşmüş (nisan ayı sanayi üretimi yüzde 35 azaldı).
İşsizlik artmış.
Gerçek rakam 8 milyon civarı.
Ülkede her dört gençten ikisi işsiz. Hepsi umutsuz. En az bir aydan bu yana iş arayıp bulamamış ve artık iş aramaktan vazgeçenler kayıtlardan düşürüldüğü hâlde bu böyle.
Genç işsizlik yüzde 35. Kalanı da öğrenci olarak gizli işsiz.
Sanayide kullanılan elektrik miktarı yüzde 25 azalmış.
İyi yetişmiş insan kaynağı ülkeyi terk etmiş, zaten atama ve görevlendirmelerde bu faktör dikkate alınmıyor.
Gerçekleri yazanlar düşman, gerçekler hasım olarak görülüyor.
Tarım ve hayvancılık SOS veriyor.
Böyle bir ortamı vergileri artırarak, ithalatı engellemek için fiyatları artırarak, gazetecileri ve muhalefeti hapse atıp, hapisteki gangsterleri serbest bırakarak işleri düzeltemezsiniz.
İstatistik bilimini inkâr ve iptal edip, yetkililerini görevden alıp yerine akrabalarınızı yerleştirerek ve daha olmadı gerçekleri dile getirenlere itibar suikastları yaptırarak ekonomiyi düzlüğe çıkaramazsınız.
Böyle bir sanal gerçeklik dünyası yoktur.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Merkez Bankası ne yaparsa yapsın kendini iktidara beğendiremedi.
Beğenilecek rakamları açıklayacak gelince pandemi sürecine rağmen bir anda işsiz sayısı 550 bin, işsizlik yüzde 0,5 puan birden düşüverdi.
Halbuki daha önce hesaplamıştık; ülkenin mevcut iş gücü potansiyelini koruyabilmesi için bile her yıl düzenli olarak yüzde 5 büyümesi gerekiyor.
Hem de gerçek bir büyüme, kâğıt üstünde değil. Bu rakam sıfır noktası, işsizliğe çare bulabilmek için ise düzenli olarak altı yedi civarı bir büyümeyi realize etmesi gerekiyor.
Dünyada istatistik bilimini ters yüz ederek büyüme ve mutluluk hikâyesi yazmış ne bir ülke ne şirket ne de kişi vardır.
Bu bilindiği halde yine de niye yapılır?
Bunun anlamı şudur: Artık iş kontrolden çıkmış ve kontrol bende değil, bende olsa da ben bende değilim demektir.
Bu safhadan bir adım sonrası da güreşçiyi, eski siyasetçiyi veya Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı bir bankaya yönetim kurulu üyesi olarak tayin ediliyor.
İşte bu nokta malumun izahı ve özetidir.
Gidene kadar arkadaşlarımız en iyi şekilde en iyi yerlerden istifade etsinler hem böylece muhtemel bir iç memnuniyetsizliğin de önüne geçmiş oluruz.
Böylece menfaat davası da yürümüş olur.
Fakat böyle bir cennet yoktur, bunun adı sahte cennettir ve bu cennette gerçeklerin yeri olmadığı için er ya da geç veda kaçınılmazdır.
[Hakan Taner] 16.6.2020 [TR724]
İşsizlik artmış.
Gerçek rakam 8 milyon civarı.
Ülkede her dört gençten ikisi işsiz. Hepsi umutsuz. En az bir aydan bu yana iş arayıp bulamamış ve artık iş aramaktan vazgeçenler kayıtlardan düşürüldüğü hâlde bu böyle.
Genç işsizlik yüzde 35. Kalanı da öğrenci olarak gizli işsiz.
Sanayide kullanılan elektrik miktarı yüzde 25 azalmış.
İyi yetişmiş insan kaynağı ülkeyi terk etmiş, zaten atama ve görevlendirmelerde bu faktör dikkate alınmıyor.
Gerçekleri yazanlar düşman, gerçekler hasım olarak görülüyor.
Tarım ve hayvancılık SOS veriyor.
Böyle bir ortamı vergileri artırarak, ithalatı engellemek için fiyatları artırarak, gazetecileri ve muhalefeti hapse atıp, hapisteki gangsterleri serbest bırakarak işleri düzeltemezsiniz.
İstatistik bilimini inkâr ve iptal edip, yetkililerini görevden alıp yerine akrabalarınızı yerleştirerek ve daha olmadı gerçekleri dile getirenlere itibar suikastları yaptırarak ekonomiyi düzlüğe çıkaramazsınız.
Böyle bir sanal gerçeklik dünyası yoktur.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Merkez Bankası ne yaparsa yapsın kendini iktidara beğendiremedi.
Beğenilecek rakamları açıklayacak gelince pandemi sürecine rağmen bir anda işsiz sayısı 550 bin, işsizlik yüzde 0,5 puan birden düşüverdi.
Halbuki daha önce hesaplamıştık; ülkenin mevcut iş gücü potansiyelini koruyabilmesi için bile her yıl düzenli olarak yüzde 5 büyümesi gerekiyor.
Hem de gerçek bir büyüme, kâğıt üstünde değil. Bu rakam sıfır noktası, işsizliğe çare bulabilmek için ise düzenli olarak altı yedi civarı bir büyümeyi realize etmesi gerekiyor.
Dünyada istatistik bilimini ters yüz ederek büyüme ve mutluluk hikâyesi yazmış ne bir ülke ne şirket ne de kişi vardır.
Bu bilindiği halde yine de niye yapılır?
Bunun anlamı şudur: Artık iş kontrolden çıkmış ve kontrol bende değil, bende olsa da ben bende değilim demektir.
Bu safhadan bir adım sonrası da güreşçiyi, eski siyasetçiyi veya Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı bir bankaya yönetim kurulu üyesi olarak tayin ediliyor.
İşte bu nokta malumun izahı ve özetidir.
Gidene kadar arkadaşlarımız en iyi şekilde en iyi yerlerden istifade etsinler hem böylece muhtemel bir iç memnuniyetsizliğin de önüne geçmiş oluruz.
Böylece menfaat davası da yürümüş olur.
Fakat böyle bir cennet yoktur, bunun adı sahte cennettir ve bu cennette gerçeklerin yeri olmadığı için er ya da geç veda kaçınılmazdır.
[Hakan Taner] 16.6.2020 [TR724]
Doğu’da hayal, Batı’da iş kurmak [Ali Deniz]
YORUM | ALİ DENİZ alidenizeu@gmail.com | @alidenizeu
80’lerde meşhur Banker Kastelli vakası vardı, fırsatları iyi değerlendirip kısa sürede iyi kazanmıştı. Hakkında zamanın medyasında bir sürü şeyler yazıldı, çizildi. Sonra KDV’den vurgun yapan hayali ihracatçılar türedi, bunlar gerçekten sahtekardı tabii. Büyük paralar kazandılar.
Bu vakalar ‘voleyi vurmak’ kavramını besledi. Ne iş yapıyorsun sorusuna birtakım insanlar ‘kovalıyorum’ cevabını verirdi, bu gurur duyulacak bir şeydi!
Neyi kovalıyor; önce siyasetçiyi sonra kendileri gibi tamahkarları.
Türkiye’nin her dönem en büyük sorunu ‘açgözlüler’ olmuştur ve son zamanlarda buna ‘güce tapanlar’ da eklenmiştir. Virüsten, dolar şoklarından, dış mihraklardan (her ne demekse) daha tehlikelidirler.
90’ların ilk çeyreğine kadar vole vurmayı ‘kovalayan’lar ağızlarının payını ‘sefillikle’ aldıktan sonra gelen nesil kendini okumaya verdi, dershaneler doldu taştı, üniversite kapılarında insanlar birikti. Türkiye’de fakirlik hep vardı ama insanların bundan kurtulma refleskleri her dönem farklı oldu.
Çökmekte(!) olan batı dış mihraklardan anekdot: Amerika’da insanlar market sırasında beklerken bir evsiz kasada bekleyenlere yaklaşıp ‘bana bu battaniyeyi alacak kimse var mi’ diye nazikçe soruyor, hemen bir kişi alabileceğini söylüyor, sırada bekleyen başka biri ‘ben de bir battaniye alabilirim sana’ diyor. Evsiz vatandaş ‘bana bir tane yeter, teşekkürler’ deyip yoluna devam ediyor. Türkiye’nin merkezinde bulunduğu ortadoğu coğrafyasından bu ABD’li evsiz gibi cevap verecek kaç kişi çıkar?
Aslında 2000’lere iyi başlamıştık, IMF sayesinde en şeffaf İhale Kanununa kavuşmuştuk. Bu kanun 16 yida 186 kere değişti. Dünyada örneği yok!
Gücü eline alan yeni kudretliler bunun altında ezildiler. Ülke bu ac gözlüler yüzünden iyice cahilleşti, açgözlülük hastalığı siyasetçiden halka da bulaştı.
AKP son 10 yılda vole vurmada çıtayı epey yukarı taşıdı. Zahmetsizce havadan kazanılan milyarlarca dolar… AKP’nin kudretlilerinin zenginliğinin sınırları hiç kimsenin tahmin edemediği bir seviyeye ulaştı.
Artık üniversite bitirmekle de birşey olunamayacak bir ekonomide yaşamaya başladık. Toplum psikolojisi 80’lere döndü, zenginlerin hemen tamamını bir şekilde ‘voleyi vuran’lar olarak görülüyor.
Dün gecekonduda ailece tek tabağa kaşık sallayan siyasetçilerin, bugün paralarını ‘koyacak yer bulamayacak’ kadar artırmalarını saf saf seyreden ve buna alkış tutan insanlarda nasıl bir psikoloji var sanıyorsunuz?
Toplum Güldür Güldür’deki ‘keske benim olsa’ diyen Şevket amca modunda. Bir ümitle bize de düşer diye hayıflanarak beklentideler.
Sanayiciligin önderi 94 yıllık Koç Topluluğu’nun borsa değeri 37 milyar dolar. Birde AKP’nin ‘first family’sinin kaç parası olduğunu düşünün.
Türkiye halkı ‘paranın kalanını bir yere sığdıramadık babacim’ diyen bir evladın feryadına(!) empati yaptı.
Artık siz bu halktan alınteri ile çalışan sanayiciye, iş adamına empati yapmasını ve onlara saygı duymasını mi bekliyorsunuz? Kanuna düzene saygılı olup para kazanana bu halk kolay kolay inanmaz, inanamaz, çünkü empati yapamaz. Artık biri zengin olduysa ‘kesin voleyi vurmustur’! Siyasetçinin elinde oyuncak olmuş bir kitle var karşımızda.
Bu iktidar gitse bile en az yirmi sene boyunca artık zihinleri kirlenen Türkiye insanları hayal aleminde yaşamaya devam edecek, çalıştıkları işleri beğenmeyecekler ‘keske benim olsa’ diye diye ömürleri tükenecek. Boylarından büyük harcamalara girip, olmayan paraları ile hayallerindeki hayatları yaşamaya çalışacaklar.
Daha iki hafta önce hükümet tatil kredisi müjdesi verdi! Paranız yok ama kredi alıp tatile gideceksiniz! Metod belli: Al ver, ekonomiye can ver, sonra bankaya geri öderken ne halin varsa gör.
Türkiye’de insanları efsunlamak Avrupa ülkelerine göre çok kolay. Neticede küfür, hakaret eden siyasetçinin prim yaptığı bir yer.
Kültürel kodlarımız bunlar. Ortadoğu’nun şifreleri böyle.
Gelelim batıya;
Batı ülkelerinde yaşamayan başlayan dostlar ‘ayağınızı yorganınıza göre uzatın’. Yukarıda bahsettiğim teorikte çok iyi bildiğimiz ama kültürel olarak pratikte uzak kaldığımız Amerikalı evsizin zihniyetine ihtiyacımız var.
Kültürel kodlarinizdan sıyrılarak artık mensubu olduğunuz ülkelerin hayat tarzlarına şaşırmayı bırakıp adapte olmalıyız.
İngiltere’ye ilk geldiğimde yol inşaatlarını ne kadar yavaş yaptıklarını düşünür kendimce dalga geçerdim. Sonradan gordumki yavaş yapmıyorlar, işi ehli yapıyor, bize göre çok hızlı bile yapıyor ve işi tam olması gerektiği sağlamlıkta kesinlikle eksiksiz yapıyor. Londra’daki kaldırımlar ortalama 40 sene önce yapılmış, ufak tamiratlar dışında hiç değişmemiş.
İşin müslümancası aslında bu değil midir?
Bizlerde yeni ülkelerimizde işlerimizi hakkı ile yerine getirmeliyiz. Kısa yoldan, sınırları zorlayıcı ortadoğu mantalitesi ile hareket etmek uzun vadede zarar verir.
Batıya gelenin ‘history’si temizdir. Bunu temiz tutmak sizin elinizde. Mesela İngiltere’de bir evin elektrik faturası ödenmediğinde o adres kara listeye giriyor. Kiracısı ve ev sahibi değişse bile elektrik şirketini arayıp abone olmak istediğinizde size elektrik vermek istemiyor veya en pahalı fiyattan vermek istiyorlar.
Yapmayı düşündüğünüz işlerinizi ülkenin yani yaşadığınız ülkenin şartlarına tam uyarak yapın, geldiğiniz ülkede ‘voleyi vurmak’ gibi deyimleri unutun.
Asıl buradan bağlamak istediğim konu da bir sonraki yazıda: ‘Amazon’da batmak için ne yapmalıyım’.
[Ali Deniz] 16.6.2020 [TR724]
80’lerde meşhur Banker Kastelli vakası vardı, fırsatları iyi değerlendirip kısa sürede iyi kazanmıştı. Hakkında zamanın medyasında bir sürü şeyler yazıldı, çizildi. Sonra KDV’den vurgun yapan hayali ihracatçılar türedi, bunlar gerçekten sahtekardı tabii. Büyük paralar kazandılar.
Bu vakalar ‘voleyi vurmak’ kavramını besledi. Ne iş yapıyorsun sorusuna birtakım insanlar ‘kovalıyorum’ cevabını verirdi, bu gurur duyulacak bir şeydi!
Neyi kovalıyor; önce siyasetçiyi sonra kendileri gibi tamahkarları.
Türkiye’nin her dönem en büyük sorunu ‘açgözlüler’ olmuştur ve son zamanlarda buna ‘güce tapanlar’ da eklenmiştir. Virüsten, dolar şoklarından, dış mihraklardan (her ne demekse) daha tehlikelidirler.
90’ların ilk çeyreğine kadar vole vurmayı ‘kovalayan’lar ağızlarının payını ‘sefillikle’ aldıktan sonra gelen nesil kendini okumaya verdi, dershaneler doldu taştı, üniversite kapılarında insanlar birikti. Türkiye’de fakirlik hep vardı ama insanların bundan kurtulma refleskleri her dönem farklı oldu.
Çökmekte(!) olan batı dış mihraklardan anekdot: Amerika’da insanlar market sırasında beklerken bir evsiz kasada bekleyenlere yaklaşıp ‘bana bu battaniyeyi alacak kimse var mi’ diye nazikçe soruyor, hemen bir kişi alabileceğini söylüyor, sırada bekleyen başka biri ‘ben de bir battaniye alabilirim sana’ diyor. Evsiz vatandaş ‘bana bir tane yeter, teşekkürler’ deyip yoluna devam ediyor. Türkiye’nin merkezinde bulunduğu ortadoğu coğrafyasından bu ABD’li evsiz gibi cevap verecek kaç kişi çıkar?
Aslında 2000’lere iyi başlamıştık, IMF sayesinde en şeffaf İhale Kanununa kavuşmuştuk. Bu kanun 16 yida 186 kere değişti. Dünyada örneği yok!
Gücü eline alan yeni kudretliler bunun altında ezildiler. Ülke bu ac gözlüler yüzünden iyice cahilleşti, açgözlülük hastalığı siyasetçiden halka da bulaştı.
AKP son 10 yılda vole vurmada çıtayı epey yukarı taşıdı. Zahmetsizce havadan kazanılan milyarlarca dolar… AKP’nin kudretlilerinin zenginliğinin sınırları hiç kimsenin tahmin edemediği bir seviyeye ulaştı.
Artık üniversite bitirmekle de birşey olunamayacak bir ekonomide yaşamaya başladık. Toplum psikolojisi 80’lere döndü, zenginlerin hemen tamamını bir şekilde ‘voleyi vuran’lar olarak görülüyor.
Dün gecekonduda ailece tek tabağa kaşık sallayan siyasetçilerin, bugün paralarını ‘koyacak yer bulamayacak’ kadar artırmalarını saf saf seyreden ve buna alkış tutan insanlarda nasıl bir psikoloji var sanıyorsunuz?
Toplum Güldür Güldür’deki ‘keske benim olsa’ diyen Şevket amca modunda. Bir ümitle bize de düşer diye hayıflanarak beklentideler.
Sanayiciligin önderi 94 yıllık Koç Topluluğu’nun borsa değeri 37 milyar dolar. Birde AKP’nin ‘first family’sinin kaç parası olduğunu düşünün.
Türkiye halkı ‘paranın kalanını bir yere sığdıramadık babacim’ diyen bir evladın feryadına(!) empati yaptı.
Artık siz bu halktan alınteri ile çalışan sanayiciye, iş adamına empati yapmasını ve onlara saygı duymasını mi bekliyorsunuz? Kanuna düzene saygılı olup para kazanana bu halk kolay kolay inanmaz, inanamaz, çünkü empati yapamaz. Artık biri zengin olduysa ‘kesin voleyi vurmustur’! Siyasetçinin elinde oyuncak olmuş bir kitle var karşımızda.
Bu iktidar gitse bile en az yirmi sene boyunca artık zihinleri kirlenen Türkiye insanları hayal aleminde yaşamaya devam edecek, çalıştıkları işleri beğenmeyecekler ‘keske benim olsa’ diye diye ömürleri tükenecek. Boylarından büyük harcamalara girip, olmayan paraları ile hayallerindeki hayatları yaşamaya çalışacaklar.
Daha iki hafta önce hükümet tatil kredisi müjdesi verdi! Paranız yok ama kredi alıp tatile gideceksiniz! Metod belli: Al ver, ekonomiye can ver, sonra bankaya geri öderken ne halin varsa gör.
Türkiye’de insanları efsunlamak Avrupa ülkelerine göre çok kolay. Neticede küfür, hakaret eden siyasetçinin prim yaptığı bir yer.
Kültürel kodlarımız bunlar. Ortadoğu’nun şifreleri böyle.
Gelelim batıya;
Batı ülkelerinde yaşamayan başlayan dostlar ‘ayağınızı yorganınıza göre uzatın’. Yukarıda bahsettiğim teorikte çok iyi bildiğimiz ama kültürel olarak pratikte uzak kaldığımız Amerikalı evsizin zihniyetine ihtiyacımız var.
Kültürel kodlarinizdan sıyrılarak artık mensubu olduğunuz ülkelerin hayat tarzlarına şaşırmayı bırakıp adapte olmalıyız.
İngiltere’ye ilk geldiğimde yol inşaatlarını ne kadar yavaş yaptıklarını düşünür kendimce dalga geçerdim. Sonradan gordumki yavaş yapmıyorlar, işi ehli yapıyor, bize göre çok hızlı bile yapıyor ve işi tam olması gerektiği sağlamlıkta kesinlikle eksiksiz yapıyor. Londra’daki kaldırımlar ortalama 40 sene önce yapılmış, ufak tamiratlar dışında hiç değişmemiş.
İşin müslümancası aslında bu değil midir?
Bizlerde yeni ülkelerimizde işlerimizi hakkı ile yerine getirmeliyiz. Kısa yoldan, sınırları zorlayıcı ortadoğu mantalitesi ile hareket etmek uzun vadede zarar verir.
Batıya gelenin ‘history’si temizdir. Bunu temiz tutmak sizin elinizde. Mesela İngiltere’de bir evin elektrik faturası ödenmediğinde o adres kara listeye giriyor. Kiracısı ve ev sahibi değişse bile elektrik şirketini arayıp abone olmak istediğinizde size elektrik vermek istemiyor veya en pahalı fiyattan vermek istiyorlar.
Yapmayı düşündüğünüz işlerinizi ülkenin yani yaşadığınız ülkenin şartlarına tam uyarak yapın, geldiğiniz ülkede ‘voleyi vurmak’ gibi deyimleri unutun.
Asıl buradan bağlamak istediğim konu da bir sonraki yazıda: ‘Amazon’da batmak için ne yapmalıyım’.
[Ali Deniz] 16.6.2020 [TR724]
Günde kaç sayfa Risale-i Nur okuyalım? [Cemil Tokpınar]
Yıllar önce öğretmen bir arkadaşımızın evine misafir olmuştuk. Kitaplığında Risale-i Nur Külliyatı vardı. Müsait bir vakitte kısa bir ders okuduk. Kitaplar yepyeni, pırıl pırıldı. Muhtemelen yeni almıştı. Merak ettiğim için sordum:
“Külliyatın tamamını okudun mu?”
“Okumadım” cevabını verdi.
“Büyük kitaplardan bitirdiğin oldu mu?” dedim. “Sözler, Mektubat veya bir başkasını?”
“Büyüklerden bitirdiğim olmadı, ama özellikle okuma programlarında küçük kitaplardan okudum veya dinledim.”
Eserleri tanıyalı yaklaşık on yıl olmuştu. Her gün iki sayfa okusaydı şimdiye kadar en az bir kez tamamını okumuş olurdu.
Aslında bu verdiğim örneğin benzerleri çok fazla var. Herkes kendi nefsinde, ailesinde, çevresinde Risaleleri tanıdığı halde yeteri kadar okuyamayan birçok kimse bulabilir.
Bugün bu iman derslerinden günlük istifadenin miktarı üzerinde durmak istiyorum. Zaman su gibi akıp gidiyor. Bu eserleri okuyamadığımız her gün kayıp hanemize yazılacak. Nasıl ki, bu eserleri okumak imanda, ibadette, ihlâsta, takvada, ahlâkta terakkiye vesile oluyor; mahrum olmak da ciddi kayıplara sebep oluyor.
Günlük okumanın miktarı kendimiz için belirlediğimiz hedefe göre değişir. Biz bugün en azını ele alacağız. Biliyorsunuz, damlaya damlaya okyanus olur. Az da olsa her gün bir miktar okumazsak hedefteki okyanusu da kaybetmiş oluruz.
Günümüz insanlarının çok fazla meşguliyeti bulunuyor. Günlük koşuşturmalar arasında Risale-i Nur okumaya veya dinlemeye ayıracağımız zamanın ne kadar olacağı konusunda Üstad Hazretlerinin önemli bir tavsiyesi ve teşviki vardır.
Emirdağ Lâhikası’nda yer alan bir mektupta kendisine yapılan manevî bir ihtardan bahseden Üstad Hazretleri, günlük okumayı teşvik ederken muazzam müjdeler veriyor:
“Her bir adam eğer hanesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük Medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlas Risalesi’nde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir, diye kalbe ihtar edildi.”
Bu ifadeleri kısaca tahlil etmek gerekirse, günlük okumanın kimlerle, nerede, nasıl ve ne kadar olması gerektiği ve müjdeli neticeleri gibi hususların açıklandığını görürüz:
Kimlerle ve nasıl okunmalı: Öncelikle ailece okuması tavsiye ediliyor. Ancak yalnız yaşıyorsa veya çocuğu yoksa komşularıyla birlikte okuması gündeme geliyor. Eğer uygunsa hem ailece, hem de arkadaşlarıyla bu ilim faaliyetini yapması çok daha isabetli olur. Bu ifadelerden karşılıklı müzakere tavsiyesini de anlayabiliriz. Böyle bir okuma günlük okumanın yerini tutar. Ancak birlikte okuma imkânı olmazsa herkes kendisi ne zaman ve nerede müsaitse o şekilde okuyabilir.
Nerede okumalı: Eğer dershane ve kültür merkezi gibi kurumsal bir yapı yoksa evlerde okumak veya duruma göre her ikisinde okumak mümkündür. Şu anda yaşadığımız salgın hastalık tedbirlerinden dolayı dijital sistemlerle yeryüzünü dershaneye çevirmek de çok güzel olur.
Günde ne kadar okunmalı: Bu mektupta okumanın en azı “hiç olmazsa beş on dakika” olarak belirtilmektedir. Zamanı sayfaya çevirdiğimizde yaklaşık iki veya dört sayfa olduğunu görürüz. Burada periyot verilmese de üsluptan bunun günlük hedef olduğunu tahmin ediyoruz. “Hiç olmazsa” ifadesi olduğuna göre, müsait durumlarda bu beş on dakikanın artırılması gerekmektedir.
Müjdeli neticeleri nelerdir: Günlük okumayı yapanlar, ilim talebelerinin şereflerine ve faziletlerine, ayrıca İhlas Risalesinde yazılan beş çeşit ibadete mazhar olurlar.
İlim talebelerinin şeref ve faziletleri birçok hadiste belirtilmiştir. O kadar ki hakiki ve halis ilim talebelerinin uykusu bile ibadettir, vefat ederlerse şehit olurlar, dünyevî mübah amelleri de ibadet hükmüne geçer.
İhlâs Risalesinde yazılan beş ibadet ise şunlardır:
1 – En mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmektir.
2 – Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.
3 – Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.
4 – Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5 – Bazen bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî olan ibadeti yapmaktır.
Şimdi bir muhasebe yapalım ve kendimize şu soruları soralım:
Risale-i Nur’u kaç yıldır tanıyoruz? Külliyatı kaç kez aktarabildik? Hayatımızla ve ilmimizle aile fertlerine ve çevremize ne derece model olabildik? Günlük düzenli okuma veya dinleme faaliyetimiz var mı? Eğer yoksa ne zaman olacak?
Ömür rüzgâr gibi geçip gidiyor. Günlük meşguliyetlerimizin arasında mutlaka en az beş on dakika Risale-i Nur okumasına zaman ayırırsak, beş yılda bir kez, 50 yılda 10 kez Risale-i Nur’u okumuş olacağız. Böylece Kur’an’ın imanla ilgili binlerce ayetinin tefsiri olan bu dersleri akıl, kalp ve duygularımıza iyice yerleştireceğiz. İman ve marifeti keşfetmek, huzur-u daimî ve ihsan makamında terakkî etmek, kendimizin imanını kurtarmak ve başkalarına da vesile olmak için günde beş on dakikamız yok mu?
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, Külliyatın tamamını yazılı ve sesli olarak cep telefonumuzda bulundurmak mümkün. Nerede bir fırsat yakalasak hemen üç dört sayfa okuyabiliriz. Ve her gün boş, gereksiz belki zararlı uğraşlara harcadığımız o kadar çok beş on dakikalar var ki…
Eğer düzenli okumamız yoksa bu gidişe bugün “dur” demezsek ne zaman “dur” diyeceğiz?
[Cemil Tokpınar] 16.6.2020 [TR724]
“Külliyatın tamamını okudun mu?”
“Okumadım” cevabını verdi.
“Büyük kitaplardan bitirdiğin oldu mu?” dedim. “Sözler, Mektubat veya bir başkasını?”
“Büyüklerden bitirdiğim olmadı, ama özellikle okuma programlarında küçük kitaplardan okudum veya dinledim.”
Eserleri tanıyalı yaklaşık on yıl olmuştu. Her gün iki sayfa okusaydı şimdiye kadar en az bir kez tamamını okumuş olurdu.
Aslında bu verdiğim örneğin benzerleri çok fazla var. Herkes kendi nefsinde, ailesinde, çevresinde Risaleleri tanıdığı halde yeteri kadar okuyamayan birçok kimse bulabilir.
Bugün bu iman derslerinden günlük istifadenin miktarı üzerinde durmak istiyorum. Zaman su gibi akıp gidiyor. Bu eserleri okuyamadığımız her gün kayıp hanemize yazılacak. Nasıl ki, bu eserleri okumak imanda, ibadette, ihlâsta, takvada, ahlâkta terakkiye vesile oluyor; mahrum olmak da ciddi kayıplara sebep oluyor.
Günlük okumanın miktarı kendimiz için belirlediğimiz hedefe göre değişir. Biz bugün en azını ele alacağız. Biliyorsunuz, damlaya damlaya okyanus olur. Az da olsa her gün bir miktar okumazsak hedefteki okyanusu da kaybetmiş oluruz.
Günümüz insanlarının çok fazla meşguliyeti bulunuyor. Günlük koşuşturmalar arasında Risale-i Nur okumaya veya dinlemeye ayıracağımız zamanın ne kadar olacağı konusunda Üstad Hazretlerinin önemli bir tavsiyesi ve teşviki vardır.
Emirdağ Lâhikası’nda yer alan bir mektupta kendisine yapılan manevî bir ihtardan bahseden Üstad Hazretleri, günlük okumayı teşvik ederken muazzam müjdeler veriyor:
“Her bir adam eğer hanesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük Medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlas Risalesi’nde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir, diye kalbe ihtar edildi.”
Bu ifadeleri kısaca tahlil etmek gerekirse, günlük okumanın kimlerle, nerede, nasıl ve ne kadar olması gerektiği ve müjdeli neticeleri gibi hususların açıklandığını görürüz:
Kimlerle ve nasıl okunmalı: Öncelikle ailece okuması tavsiye ediliyor. Ancak yalnız yaşıyorsa veya çocuğu yoksa komşularıyla birlikte okuması gündeme geliyor. Eğer uygunsa hem ailece, hem de arkadaşlarıyla bu ilim faaliyetini yapması çok daha isabetli olur. Bu ifadelerden karşılıklı müzakere tavsiyesini de anlayabiliriz. Böyle bir okuma günlük okumanın yerini tutar. Ancak birlikte okuma imkânı olmazsa herkes kendisi ne zaman ve nerede müsaitse o şekilde okuyabilir.
Nerede okumalı: Eğer dershane ve kültür merkezi gibi kurumsal bir yapı yoksa evlerde okumak veya duruma göre her ikisinde okumak mümkündür. Şu anda yaşadığımız salgın hastalık tedbirlerinden dolayı dijital sistemlerle yeryüzünü dershaneye çevirmek de çok güzel olur.
Günde ne kadar okunmalı: Bu mektupta okumanın en azı “hiç olmazsa beş on dakika” olarak belirtilmektedir. Zamanı sayfaya çevirdiğimizde yaklaşık iki veya dört sayfa olduğunu görürüz. Burada periyot verilmese de üsluptan bunun günlük hedef olduğunu tahmin ediyoruz. “Hiç olmazsa” ifadesi olduğuna göre, müsait durumlarda bu beş on dakikanın artırılması gerekmektedir.
Müjdeli neticeleri nelerdir: Günlük okumayı yapanlar, ilim talebelerinin şereflerine ve faziletlerine, ayrıca İhlas Risalesinde yazılan beş çeşit ibadete mazhar olurlar.
İlim talebelerinin şeref ve faziletleri birçok hadiste belirtilmiştir. O kadar ki hakiki ve halis ilim talebelerinin uykusu bile ibadettir, vefat ederlerse şehit olurlar, dünyevî mübah amelleri de ibadet hükmüne geçer.
İhlâs Risalesinde yazılan beş ibadet ise şunlardır:
1 – En mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmektir.
2 – Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.
3 – Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.
4 – Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5 – Bazen bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî olan ibadeti yapmaktır.
Şimdi bir muhasebe yapalım ve kendimize şu soruları soralım:
Risale-i Nur’u kaç yıldır tanıyoruz? Külliyatı kaç kez aktarabildik? Hayatımızla ve ilmimizle aile fertlerine ve çevremize ne derece model olabildik? Günlük düzenli okuma veya dinleme faaliyetimiz var mı? Eğer yoksa ne zaman olacak?
Ömür rüzgâr gibi geçip gidiyor. Günlük meşguliyetlerimizin arasında mutlaka en az beş on dakika Risale-i Nur okumasına zaman ayırırsak, beş yılda bir kez, 50 yılda 10 kez Risale-i Nur’u okumuş olacağız. Böylece Kur’an’ın imanla ilgili binlerce ayetinin tefsiri olan bu dersleri akıl, kalp ve duygularımıza iyice yerleştireceğiz. İman ve marifeti keşfetmek, huzur-u daimî ve ihsan makamında terakkî etmek, kendimizin imanını kurtarmak ve başkalarına da vesile olmak için günde beş on dakikamız yok mu?
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, Külliyatın tamamını yazılı ve sesli olarak cep telefonumuzda bulundurmak mümkün. Nerede bir fırsat yakalasak hemen üç dört sayfa okuyabiliriz. Ve her gün boş, gereksiz belki zararlı uğraşlara harcadığımız o kadar çok beş on dakikalar var ki…
Eğer düzenli okumamız yoksa bu gidişe bugün “dur” demezsek ne zaman “dur” diyeceğiz?
[Cemil Tokpınar] 16.6.2020 [TR724]
Network Marketing yazıma dair bazı mülahazalar [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
“Network Marketing Sistemi’nin İslam Fıkhı Açısından Tahlili” yazımızla ilgili bazı tenkitler yapıldı, sorular dile getirildi. Bir fikir ve düşüncenin, bir fıkhî tahlilin kritiği yapılabilir, tenkit edilebilir. Bunlar hak ve hakikatin ortaya çıkması, meselelerin doğru anlaşılması açısından faydalıdır. Ne var ki yapılan tenkit ve itirazlara haklılık payı kazandıran da ilmî bir çerçevede ortaya konulması ve müdellel olmasıdır. Biz gücümüz yettiği ölçüde bir meseleyi İslam fıkhı açısından ele alıp incelemeye çalıştık. Bunu yaparken de İslam fıkhının bu tür konulara bakış açısını ve pek çok âlimin, ilim heyetlerinin, fetva meclislerinin, fıkıh komisyonlarının yaklaşımını ortaya koymaya çalıştık. Bu konuda her hangi bir yanlışlık, yorum hatası varsa yapılması gereken itiraz edilen noktaların ilmî kriterlerle ortaya konmasıdır.
Bu yazıyı niye kaleme aldım?
Meselenin ne kadar hassas, tartışmalı ve netameli bir konu olduğunu bildiğim ve konuyla ilgili derin bir araştırma yapmadığım için önceleri gelen soruları bu konuda yazılmış başka yazılara havale ettim ya da kısa izahlarla yetindim. Fakat ısrarlı talep ve sorular beni işin içine çekti.
Ayrıca mensupları arasındaki ilişkilerin uhuvvet, ihlas, samimiyet ve yardımlaşma temelleri üzerine oturduğu dinî ve sosyal yapılarda, bu tür ağların ileri vadede ilişkileri yıpratabilecek olması da yazıyı yazmamda teşvik edici oldu.
Nitekim yazıyı yazdıktan sonra gelen çok sayıdaki telefon, mail ve mesajda aldığım tepki ve yorumlar da bu endişelerimde haksız olmadığımı gösterdi. Çok sayıda okuyucu bu konudaki rahatsızlığını ifade etti. Twitter paylaşımlarımın ve Tr724’deki yazımın altına yazılan yorumlarda da bunu görmek mümkün. Pek çok okuyucu ve takipçi ağ pazarlamanın sebep olduğu mevcut sıkıntılardan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdi.
Dünyadaki çok önemli âlimlerin ve fıkıh heyetlerinin güçlü argümanlar ileri sürerek mahzurlu gördüğü bir sisteme, dinî hassasiyeti olan insanların meselenin önünü ardını iyice araştırmaksızın rahatlıkla girdiğini görünce, en azından konunun farklı boyutlarını onlara arz etmek ve daha bilinçli hareket etmelerini sağlamak istedim.
Yoksa birilerinin kazancına mani olmak veya birilerine zarar vermek gibi bırakalım Allah’tan korkan bir mü’mine insan olan insana dahi yakışmayacak niyet ve düşünceler aklımdan dahi geçmedi, geçmez de. Bir insanın bu tür ağlara üye olması onu benim gözümde hiçbir şekilde küçültmeyeceği gibi, bu tür insanların hedef alınmasını da kesinlikle tasvip etmem. Çünkü herkesin kendisine göre farklı gerekçeleri, düşünceleri veya durumları olabilir. Meselenin şahsileştirilmesi doğru olmaz.
Üstelik her kim olursa olsun birilerinin bu sisteme girmesi veya mesafeli durması da verilecek hükme tesir etmemelidir. Falan şahıs bu sistemin içindeymiş, filan bu sisteme girmemiş düşüncesiyle adım atılması doğru olmaz. Herkes meseleyi okumalı, dinlemeli, araştırmalı, düşünmeli ve neticede kendi aklıyla ve vicdanıyla karar vermelidir.
Niye belirli bir markayı değerlendirmedim?
Çünkü önemli olan ölçülerdir, ilke ve prensiplerdir. Bunlar bilindikten sonra her markayla ilgili sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir. Ayrıca bugün X, yarın Y firması olur. Önemli olan network marketing sisteminin mantığını anlayabilmektir.
Peki, MLM (multi-level marketing) sistemini kullanan firmalar arasında fark yok mudur? Elbette vardır. Fakat bunlar teferruata ait farklardır. Sistemin omurgası, işleyişi ve temel felsefesi hepsinde aynıdır. Dolayısıyla bunlar fıkhî açıdan çok fazla üzerinde durmayı gerektirecek farklar değildir.
Gerçi bakarsanız network marketing sistemini kullanan her firma kendisinin diğerlerinden farklı olduğunu söyler. Yaptıkları açıklamalarla kendilerinin daha çok para kazandırdıklarını, daha legal olduklarını, daha hakkaniyetli ve adaletli kâr dağıttıklarını, ahlakî normlara daha çok riayet ettiklerini, saadet zincirleriyle arasına daha çok mesafe koyduklarını vs. iddia ederler. Hatta Müslüman toplumlarda faaliyet gösteren bazı firmalar kendilerinin daha İslamî olduklarını söylemekten de geri durmazlar.
Ne var ki farklı firmaların sistemleri üzerine yaptığımız araştırma ve kıyaslamalarda biz çok büyük farklılıklar görmedik. Komisyon oranları, ürünlerin iade şartları, sisteme giriş ve çıkış kuralları, distribütör ağının nasıl kurulacağı, hangi katmana kadar komisyon alınacağı, basamak atladıkça ne tür prim ve bonuslar kazanılacağı, ürünlerin nasıl satılacağı, aktif üyeliği devam ettirebilmek için ne gibi zorunlulukların bulunduğu gibi detaya ait konularda elbette her firmanın kendine özgü kuralları, şartları ve işleyişi vardır. Hatta firmaların dağıttıkları komisyonlara, üyelerine, kullandıkları pazarlama sistemine verdikleri isimler dahi farklıdır.
Fakat bu konulardaki farklılıklar söz konusu firmaları network marketing olmaktan çıkarmaya yetmiyor. Daha önceki yazımızda detaylı olarak üzerinde durduğumuz network marketing sistemleriyle ilgili temel ahlakî ve dinî eleştiri noktaları hemen hepsinde mevcut.
Konuyu yeterince araştırdım mı?
Kesinlikle evet. Hem de kendime göre oldukça detaylı ve etraflıca araştırdığımı düşünüyorum. Konuyla ilgili İngilizce, Arapça ve Türkçe çok sayıda akademik ve popüler makale/yazı okudum, verilmiş fetvaları inceledim, Youtube üzerinden çok farklı firmanın ürün ve iş sunumlarını izledim, bizzat sistemin içinde distribütör olarak faaliyet gösteren farklı kişilerle uzun görüşmeler yaptım. Elimden geldiği ölçüde meselenin detaylarına vâkıf olmaya çalıştım.
Dahası konuyu ekonomi uzmanlarıyla konuştum, onların değerlendirmelerini aldım. Farklı ilahiyatçı hocalarımızla uzun müzakere ve tartışmalar yaptık. MLM’lerle ilgili sosyal bilimlerde yapılan saha araştırmalarını inceledim, anketlere baktım, paylaşım sitelerindeki çok sayıda kişinin tecrübelerini okudum.
Yazıyı bitirdikten sonra da 4-5 farklı ekonomistin ve 10’un üzerinde ilahiyatçının yorumlarını aldım. Bu kadar önemli bir meselede eksik ve hatalı bir bilgi kalmasın, gözden kaçan bir şey olmasın diye. Küçük bazı tashih ve tavsiyelerin dışında hepsi yazıyı tahsin ettiler, isabetli buldular. Aslında bunları söylemek istemezdim. Ama yazının ceffelkalem yazılmadığını ifade etmek ve bir kısım sorulara cevap olması adına gerekli gördüm.
Şunu da belirteyim: Hiçbir iddiam yok. Kendimce isabetli gördüklerimi yazdım. Yazıda eksik ve hatalar olabilir. İyi niyetle bunları bildiren dostlara minnettar kalırım. Elbette farklı zihinler, farklı nazarlar farklı değerlendirmeler yapabilir, yapacaktır da. Neticede üzerinde konuştuğumuz konu iman esaslarından biri değildir. Hatta sübût ve delâleti kat’î olan bir nasla yasak edilen bir mesele de değildir. En nihayetinde bu, sosyoloji, psikoloji, tıp, hukuk, ahlâk gibi farklı branşların yanında fıkhı da ilgilendiren tartışmalı güncel fer’î bir meseledir.
Benim yapmaya çalıştığım şey de hem konuya dair fakihlerin değerlendirmelerine dikkat çekmek hem de anlayabildiğim ve görebildiğim kadarıyla kendi değerlendirmelerimi kamuoyuna arz etmekten ibarettir. Elbette kabul edip etmeme, bu tür sistemlere üye olup olmama okuyucuya kalmıştır.
Taraf mı tuttum?
Çok yakışıksız bir itham olsa da maalesef taraf tutma suçlamasını yöneltenler bile oldu. Hemen ifade edeyim: Dinî meselelerde taraf olmaz, hatır gönül ilişkisi gözetilmez. Naslar ve deliller esas alınır. Onlar nereye götürürse de oraya gidilir. Ne birilerinin gönlünü yapmak için yazı yazılır ne de birilerini hedef tahtasına koymak için. Zira bu, Allah’ın ayetlerini dünya menfaati karşılığında satmak demektir ve çok ağır bir vebaldir. Ayrıca böyle bir tavır bana göre ilmin izzetiyle oynamak, hakikate saygısızlık yapmak ve güven kredisini suiistimal etmek demektir.
Nasıl tepkiler aldım?
Gelen tepkilerin ezici çoğunluğu müspet oldu. Tanıdığım tanımadığım çok farklı branşlardan hocalar, akademisyenler, dostlar teşekkürlerini bildirdiler. Onların yazdıklarından veya söylediklerinden sanki çoklarının böyle bir yazı beklentisinde olduğu intibaı edindim. Fakat genellikle bu işle uğraştığı anlaşılan az sayıdaki insandan ciddi tepkiler de geldi. Sitede yayınlanan yazının veya twitter paylaşımlarımın altına yazılan yorumlarda bunu görmek mümkün.
Özellikle twitterda özelden yazanların, “sosyal bir yaraya parmak basıldığı”, “çok büyük bir probleme neşter vurulduğu”, “şu anda karşı çıkanların da ileride teşekkür duyguları içinde olacakları”, “kendilerine yapılan üyelik tekliflerinden bıktıkları”, “geç kalınmış bir yazı olduğu” vs. şeklindeki sözleri ve çok sayıda insanın teşekkür mesajı göndermesi bu konunun üzerinde durulması gereken önemli bir problem olduğunu gösterdi.
Niye ürünler üzerinde durmadım?
Çünkü buradaki asıl tartışmalı konu MLM’lerin işleyiş sistemi ve felsefesiydi. Elbette ürünlerin helal içerikli, yasal, sağlıklı ve güvenilir olması, piyasa değerinde satılması da önemlidir. Fakat ürünlerle ilgili mesele sadece network marketing için geçerli değildir. Bütün firma ve markalar için geçerlidir. Bizim odaklandığımız konu ürünler değildi; ürünlerin satış mekanizmasıydı.
Network marketing üzerinde konuşmaya başlayınca bazıları hemen belirli firmaların ürünlerini methetmeye, onların sağlık açısından ne kadar gerekli ve faydalı olduklarını anlatmaya başlıyor. Zaten kimsenin ürünlere bir şey dediği yok. Kaldı ki bu, benim alanım da değil. Bilakis doktorların ve gıda mühendislerinin araştırma yapmaları ve görüş beyan etmeleri gereken bir alan.
Yazıyı hüküm vermeden mi bitirdim?
Eğer yazı baştan sonra dikkatle okunur ve meseleye bütüncül bakılabilirse konuyla ilgili dinî mahzurların neler olduğunu anlaşılır. Bu basit bir akit değil ki kestirmeden bir şey söylensin. Bu kadar kompleks bir sistem, çok farklı açılardan yaklaşmayı ve değerlendirmeyi gerektirdi.
Üstelik dinî hükümlere sadece helâl ve haram açısından bakılması da doğru değildir. Siyah ve beyaz arasında yüzlerce ton olduğu gibi, haramla helal arasında da çok farklı tonlar vardır. Fakihler genellikle hakkında kesin delil bulunmayan konular hakkında “haram” tabirini kullanmaktan kaçınmış, belirli fiil ve muamelelerle ilgili dinî mahzuru ifade etmek üzere “terki evla”, “la be’se bih”, “tenzihen mekruh”, “tahrimen mekruh”, “caiz değil”, “mahzurlu”, “uzak durulması gerekir”, “bu benim hoşuma gitmez”, “ben bunu kerih görüyorum” gibi çok çeşitli ifadelere yer vermişlerdir.
MLM’lerdeki sakıncalar her ticarette yok mu?
Elbette yazıda ifade edilen problemler pek çok ticari iş için söz konusu olabilir. Fakat bu, çoğu durumda şahısların ahlaksızlığından ve kötü niyetinden kaynaklanır. MLM’lerde ise sistem problem üretmeye, haksızlık ve mağduriyetlere müsaittir. Sadece şahısların iyi niyetli ve ahlaklı olması yetmez. Dolayısıyla şahıslardan kaynaklanan problemlerle, sistemsel problemleri ayrı tutmak gerekir.
Son olarak şu hatırlatmayla sözlerimi noktalamak istiyorum: İnsanlar arasındaki ailevî, içtimaî veya iktisadî muamelelerin fıkhî cephesi ele alınırken salt akılla hareket edilmemeli ve meselelere sathî bir bakış açısıyla yaklaşılmamalıdır. Bilindiği üzere “muamelat” bölümü İslâm fıkhının en geniş bölümünü oluşturur. Fakihler ayet ve hadislerdeki hüküm ve ilkelerden hareketle bu alana dair muazzam bir miras ortaya koymuşlardır. Bir taraftan mutlaka örf ve maslahatların değişkenliği dikkate alınmalı fakat diğer yandan güncel meselelere fıkıh mirasının bize kazandırdığı bakış açısıyla yaklaşılmalıdır.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 16.6.2020 [TR724]
Bu yazıyı niye kaleme aldım?
Meselenin ne kadar hassas, tartışmalı ve netameli bir konu olduğunu bildiğim ve konuyla ilgili derin bir araştırma yapmadığım için önceleri gelen soruları bu konuda yazılmış başka yazılara havale ettim ya da kısa izahlarla yetindim. Fakat ısrarlı talep ve sorular beni işin içine çekti.
Ayrıca mensupları arasındaki ilişkilerin uhuvvet, ihlas, samimiyet ve yardımlaşma temelleri üzerine oturduğu dinî ve sosyal yapılarda, bu tür ağların ileri vadede ilişkileri yıpratabilecek olması da yazıyı yazmamda teşvik edici oldu.
Nitekim yazıyı yazdıktan sonra gelen çok sayıdaki telefon, mail ve mesajda aldığım tepki ve yorumlar da bu endişelerimde haksız olmadığımı gösterdi. Çok sayıda okuyucu bu konudaki rahatsızlığını ifade etti. Twitter paylaşımlarımın ve Tr724’deki yazımın altına yazılan yorumlarda da bunu görmek mümkün. Pek çok okuyucu ve takipçi ağ pazarlamanın sebep olduğu mevcut sıkıntılardan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdi.
Dünyadaki çok önemli âlimlerin ve fıkıh heyetlerinin güçlü argümanlar ileri sürerek mahzurlu gördüğü bir sisteme, dinî hassasiyeti olan insanların meselenin önünü ardını iyice araştırmaksızın rahatlıkla girdiğini görünce, en azından konunun farklı boyutlarını onlara arz etmek ve daha bilinçli hareket etmelerini sağlamak istedim.
Yoksa birilerinin kazancına mani olmak veya birilerine zarar vermek gibi bırakalım Allah’tan korkan bir mü’mine insan olan insana dahi yakışmayacak niyet ve düşünceler aklımdan dahi geçmedi, geçmez de. Bir insanın bu tür ağlara üye olması onu benim gözümde hiçbir şekilde küçültmeyeceği gibi, bu tür insanların hedef alınmasını da kesinlikle tasvip etmem. Çünkü herkesin kendisine göre farklı gerekçeleri, düşünceleri veya durumları olabilir. Meselenin şahsileştirilmesi doğru olmaz.
Üstelik her kim olursa olsun birilerinin bu sisteme girmesi veya mesafeli durması da verilecek hükme tesir etmemelidir. Falan şahıs bu sistemin içindeymiş, filan bu sisteme girmemiş düşüncesiyle adım atılması doğru olmaz. Herkes meseleyi okumalı, dinlemeli, araştırmalı, düşünmeli ve neticede kendi aklıyla ve vicdanıyla karar vermelidir.
Niye belirli bir markayı değerlendirmedim?
Çünkü önemli olan ölçülerdir, ilke ve prensiplerdir. Bunlar bilindikten sonra her markayla ilgili sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir. Ayrıca bugün X, yarın Y firması olur. Önemli olan network marketing sisteminin mantığını anlayabilmektir.
Peki, MLM (multi-level marketing) sistemini kullanan firmalar arasında fark yok mudur? Elbette vardır. Fakat bunlar teferruata ait farklardır. Sistemin omurgası, işleyişi ve temel felsefesi hepsinde aynıdır. Dolayısıyla bunlar fıkhî açıdan çok fazla üzerinde durmayı gerektirecek farklar değildir.
Gerçi bakarsanız network marketing sistemini kullanan her firma kendisinin diğerlerinden farklı olduğunu söyler. Yaptıkları açıklamalarla kendilerinin daha çok para kazandırdıklarını, daha legal olduklarını, daha hakkaniyetli ve adaletli kâr dağıttıklarını, ahlakî normlara daha çok riayet ettiklerini, saadet zincirleriyle arasına daha çok mesafe koyduklarını vs. iddia ederler. Hatta Müslüman toplumlarda faaliyet gösteren bazı firmalar kendilerinin daha İslamî olduklarını söylemekten de geri durmazlar.
Ne var ki farklı firmaların sistemleri üzerine yaptığımız araştırma ve kıyaslamalarda biz çok büyük farklılıklar görmedik. Komisyon oranları, ürünlerin iade şartları, sisteme giriş ve çıkış kuralları, distribütör ağının nasıl kurulacağı, hangi katmana kadar komisyon alınacağı, basamak atladıkça ne tür prim ve bonuslar kazanılacağı, ürünlerin nasıl satılacağı, aktif üyeliği devam ettirebilmek için ne gibi zorunlulukların bulunduğu gibi detaya ait konularda elbette her firmanın kendine özgü kuralları, şartları ve işleyişi vardır. Hatta firmaların dağıttıkları komisyonlara, üyelerine, kullandıkları pazarlama sistemine verdikleri isimler dahi farklıdır.
Fakat bu konulardaki farklılıklar söz konusu firmaları network marketing olmaktan çıkarmaya yetmiyor. Daha önceki yazımızda detaylı olarak üzerinde durduğumuz network marketing sistemleriyle ilgili temel ahlakî ve dinî eleştiri noktaları hemen hepsinde mevcut.
Konuyu yeterince araştırdım mı?
Kesinlikle evet. Hem de kendime göre oldukça detaylı ve etraflıca araştırdığımı düşünüyorum. Konuyla ilgili İngilizce, Arapça ve Türkçe çok sayıda akademik ve popüler makale/yazı okudum, verilmiş fetvaları inceledim, Youtube üzerinden çok farklı firmanın ürün ve iş sunumlarını izledim, bizzat sistemin içinde distribütör olarak faaliyet gösteren farklı kişilerle uzun görüşmeler yaptım. Elimden geldiği ölçüde meselenin detaylarına vâkıf olmaya çalıştım.
Dahası konuyu ekonomi uzmanlarıyla konuştum, onların değerlendirmelerini aldım. Farklı ilahiyatçı hocalarımızla uzun müzakere ve tartışmalar yaptık. MLM’lerle ilgili sosyal bilimlerde yapılan saha araştırmalarını inceledim, anketlere baktım, paylaşım sitelerindeki çok sayıda kişinin tecrübelerini okudum.
Yazıyı bitirdikten sonra da 4-5 farklı ekonomistin ve 10’un üzerinde ilahiyatçının yorumlarını aldım. Bu kadar önemli bir meselede eksik ve hatalı bir bilgi kalmasın, gözden kaçan bir şey olmasın diye. Küçük bazı tashih ve tavsiyelerin dışında hepsi yazıyı tahsin ettiler, isabetli buldular. Aslında bunları söylemek istemezdim. Ama yazının ceffelkalem yazılmadığını ifade etmek ve bir kısım sorulara cevap olması adına gerekli gördüm.
Şunu da belirteyim: Hiçbir iddiam yok. Kendimce isabetli gördüklerimi yazdım. Yazıda eksik ve hatalar olabilir. İyi niyetle bunları bildiren dostlara minnettar kalırım. Elbette farklı zihinler, farklı nazarlar farklı değerlendirmeler yapabilir, yapacaktır da. Neticede üzerinde konuştuğumuz konu iman esaslarından biri değildir. Hatta sübût ve delâleti kat’î olan bir nasla yasak edilen bir mesele de değildir. En nihayetinde bu, sosyoloji, psikoloji, tıp, hukuk, ahlâk gibi farklı branşların yanında fıkhı da ilgilendiren tartışmalı güncel fer’î bir meseledir.
Benim yapmaya çalıştığım şey de hem konuya dair fakihlerin değerlendirmelerine dikkat çekmek hem de anlayabildiğim ve görebildiğim kadarıyla kendi değerlendirmelerimi kamuoyuna arz etmekten ibarettir. Elbette kabul edip etmeme, bu tür sistemlere üye olup olmama okuyucuya kalmıştır.
Taraf mı tuttum?
Çok yakışıksız bir itham olsa da maalesef taraf tutma suçlamasını yöneltenler bile oldu. Hemen ifade edeyim: Dinî meselelerde taraf olmaz, hatır gönül ilişkisi gözetilmez. Naslar ve deliller esas alınır. Onlar nereye götürürse de oraya gidilir. Ne birilerinin gönlünü yapmak için yazı yazılır ne de birilerini hedef tahtasına koymak için. Zira bu, Allah’ın ayetlerini dünya menfaati karşılığında satmak demektir ve çok ağır bir vebaldir. Ayrıca böyle bir tavır bana göre ilmin izzetiyle oynamak, hakikate saygısızlık yapmak ve güven kredisini suiistimal etmek demektir.
Nasıl tepkiler aldım?
Gelen tepkilerin ezici çoğunluğu müspet oldu. Tanıdığım tanımadığım çok farklı branşlardan hocalar, akademisyenler, dostlar teşekkürlerini bildirdiler. Onların yazdıklarından veya söylediklerinden sanki çoklarının böyle bir yazı beklentisinde olduğu intibaı edindim. Fakat genellikle bu işle uğraştığı anlaşılan az sayıdaki insandan ciddi tepkiler de geldi. Sitede yayınlanan yazının veya twitter paylaşımlarımın altına yazılan yorumlarda bunu görmek mümkün.
Özellikle twitterda özelden yazanların, “sosyal bir yaraya parmak basıldığı”, “çok büyük bir probleme neşter vurulduğu”, “şu anda karşı çıkanların da ileride teşekkür duyguları içinde olacakları”, “kendilerine yapılan üyelik tekliflerinden bıktıkları”, “geç kalınmış bir yazı olduğu” vs. şeklindeki sözleri ve çok sayıda insanın teşekkür mesajı göndermesi bu konunun üzerinde durulması gereken önemli bir problem olduğunu gösterdi.
Niye ürünler üzerinde durmadım?
Çünkü buradaki asıl tartışmalı konu MLM’lerin işleyiş sistemi ve felsefesiydi. Elbette ürünlerin helal içerikli, yasal, sağlıklı ve güvenilir olması, piyasa değerinde satılması da önemlidir. Fakat ürünlerle ilgili mesele sadece network marketing için geçerli değildir. Bütün firma ve markalar için geçerlidir. Bizim odaklandığımız konu ürünler değildi; ürünlerin satış mekanizmasıydı.
Network marketing üzerinde konuşmaya başlayınca bazıları hemen belirli firmaların ürünlerini methetmeye, onların sağlık açısından ne kadar gerekli ve faydalı olduklarını anlatmaya başlıyor. Zaten kimsenin ürünlere bir şey dediği yok. Kaldı ki bu, benim alanım da değil. Bilakis doktorların ve gıda mühendislerinin araştırma yapmaları ve görüş beyan etmeleri gereken bir alan.
Yazıyı hüküm vermeden mi bitirdim?
Eğer yazı baştan sonra dikkatle okunur ve meseleye bütüncül bakılabilirse konuyla ilgili dinî mahzurların neler olduğunu anlaşılır. Bu basit bir akit değil ki kestirmeden bir şey söylensin. Bu kadar kompleks bir sistem, çok farklı açılardan yaklaşmayı ve değerlendirmeyi gerektirdi.
Üstelik dinî hükümlere sadece helâl ve haram açısından bakılması da doğru değildir. Siyah ve beyaz arasında yüzlerce ton olduğu gibi, haramla helal arasında da çok farklı tonlar vardır. Fakihler genellikle hakkında kesin delil bulunmayan konular hakkında “haram” tabirini kullanmaktan kaçınmış, belirli fiil ve muamelelerle ilgili dinî mahzuru ifade etmek üzere “terki evla”, “la be’se bih”, “tenzihen mekruh”, “tahrimen mekruh”, “caiz değil”, “mahzurlu”, “uzak durulması gerekir”, “bu benim hoşuma gitmez”, “ben bunu kerih görüyorum” gibi çok çeşitli ifadelere yer vermişlerdir.
MLM’lerdeki sakıncalar her ticarette yok mu?
Elbette yazıda ifade edilen problemler pek çok ticari iş için söz konusu olabilir. Fakat bu, çoğu durumda şahısların ahlaksızlığından ve kötü niyetinden kaynaklanır. MLM’lerde ise sistem problem üretmeye, haksızlık ve mağduriyetlere müsaittir. Sadece şahısların iyi niyetli ve ahlaklı olması yetmez. Dolayısıyla şahıslardan kaynaklanan problemlerle, sistemsel problemleri ayrı tutmak gerekir.
Son olarak şu hatırlatmayla sözlerimi noktalamak istiyorum: İnsanlar arasındaki ailevî, içtimaî veya iktisadî muamelelerin fıkhî cephesi ele alınırken salt akılla hareket edilmemeli ve meselelere sathî bir bakış açısıyla yaklaşılmamalıdır. Bilindiği üzere “muamelat” bölümü İslâm fıkhının en geniş bölümünü oluşturur. Fakihler ayet ve hadislerdeki hüküm ve ilkelerden hareketle bu alana dair muazzam bir miras ortaya koymuşlardır. Bir taraftan mutlaka örf ve maslahatların değişkenliği dikkate alınmalı fakat diğer yandan güncel meselelere fıkıh mirasının bize kazandırdığı bakış açısıyla yaklaşılmalıdır.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 16.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Umut yazısı yazmak neden zor? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Ömrünün en güzel zamanlarında, hayatta en verimli olabilecekleri bir dönemde, toplumlarına en yüksek katkıyı verebilecekleri yıllarında hapishane, tecrit, takibat, sosyal soykırım gibi korkunç muamelelere tabi oldu insanlar. Birkaç neslin önemli yüzdelik dilimlerinden bahsediyorum; üç-beş kişi değil! Tam sayısı bilinmemekle beraber yüz binlerce insan hapiste, yüz binlercesi – özellikle kamuda görevli olanlar – işlerini Kanun Hükmünde Kararname’lerle yitirdiler.
Bu insanların alınlarına “hain” ve “terörist” damgası vuruldu. Var olan anayasa maddeleri ve kanunlar işletilmeden, çoğunun hayatı kişisel şahsiyetsizliklerin ve husumetlerin ürettiği rivayetler üzerine karartıldı. Aileleriyle beraber milyonlarca insan! Aile bireylerinden birinin bu dramın kurbanı olması, anne-babaların, eşlerin, çocukların, kardeşlerin de benzer dramlarla karşılaşmalarına neden oldu. Bir zincirleme kaza gibi, hiç sorumlusu olmadığınız kazanın kurbanı oldunuz aniden.
Bu insanların büyük çoğunluğu toplumun okur-yazar kesimi. Hapse atılan veya KHK’lık olan insanların büyük bir bölümü üniversite mezunu veya üstü eğitim düzeyinde insanlar. Şimdi bazıları ülke dışında kendilerine yeni bir yaşam kurmaya çalışıyor. Bazılarıysa Türkiye’de, hayata tutunma gayretinde. İnşaatlarda işçilik yapan, pazarda limon satan, ürettiği ev yapımı gıda maddelerini internetten pazarlayan, akrabalarının yardımıyla ayakta kalmaya çalışan öyle çok insan var ki! Bu insanların emeklilik primlerini, sosyal güvencelerini, maaşlarını gasp eden rejim, birçoğunun da taşınır-taşınmaz özel mülküne, evine, arsasına, arabasına, hatta bilgisayarına ve cep telefonuna el koydu. Yılların birikimini, maddi ve manevi olarak ne varsa, tümden kaybeden insanlar hala umutla yaşam savaşı vermekteler.
Birçokları hasta oldu. Öyle çok insan kronik ve akut ciddi hastalıklarla boğuşuyor ki! Aileler bölündü. Bunu rejim aparatları bilinçli olarak yapıyor. Anne veya baba, bazen her iki ebeveyn de hapse atılıyor. Çocuklar eğer şanslılarsa, büyükanne veya büyükbabaları sahip çıkıyor. Küçük olanları anneleriyle beraber hapse giriyor. Hapiste doğum yapan anneler var. Sayamayacağımız kadar çok – yüzlerce emziren anne, bebekleriyle beraber demir parmaklıklar ardında, çocuklarının kaderinden ayriyeten ıstırap duyarak, hem dışarıdaki çocuklarına hem içerideki bebeklerine üzülüyor. Birçok kronik hastanın tedavisine izin verilmiyor. Adeta hastalıkları ilerlesin, ölümcül seviyeye gelsin stratejisi izleniyor. İdam cezası sözde anayasaya göre yok. Ama fiilen insanlar infaz ediliyor. Bu bahsettiklerim tek tük münferit olaylar değil. Herkes her gün görüyor ki bunlar artık sistematik rejim uygulamalarıdır.
O kadar çok anayasa maddesiyle çelişkili uygulamalardır ki bunlar, bir gün normale dönülürse eğer, on yıllarca sürecek ve yine de bitmeyecek yargı süreçleri göreceğiz. Mağdurlar haklarını belki de yaşadıkları süre içinde asla alamayacaklar.
Geçenlerde sosyal bilimci bir profesör arkadaşımla telefonda konuşurken bu konulara değindik. Arkadaşım, yıllardır ödenmeyen KHK’lı maaşlarının muhtemelen hiçbir zaman ödenmeyeceğini, şanslıysak belki emeklilik primlerimizin işletilmesiyle emekli olabileceğimizi söyledi. Her ne kadar Türk zulüm tarihinde zulme uğramış olanlar – mesela 1402’likler – maaşları da dâhil tüm özlük haklarını kuruşu kuruşuna ve yasal faizleriyle beraber almış da olsalar, bugünkü uygulamalar Cumhuriyet dönemi zulüm tarihi standartlarının çok üzerinde bir zulüm seviyesine ulaşmış ve hiç olmadığı kadar kitleselleşmiş durumda. Darbe dönemleri dâhil yürütmeyi durdurma (idari yargı) süreçleri işlemiş olan Türkiye hukuk ve kamu yönetimi tarihi, son dört yıldır ciddi istisnai uygulamalar yaptı ve yapmaya devam ediyor. Muhtemelen hiçbir zaman haklarımızı tümüyle alamayacağız.
Hayat bir taraftan devam ediyor. Yaşlanıyoruz. Benim ara rejim süresi hesaplarımı bilirsiniz; birçok kez yazdım. 1980 askeri darbesi sonrasında normalleşme on yıldan fazla sürdü. Yine de 1990’lara gelindiğinde tam olarak normalleşme sağlanamamıştı. Oysa normalleşme için düğmeye 1982 anayasası referandumu ile basılmıştı. Normalleşme için ciddi bir toplumsal uzlaşı ve beklenti mevcuttu. Avrupa Birliği (o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu) dâhil, uluslararası toplum son derece etkili bir baskı politikası uygulamakta ve normalleşmeyi talep etmekteydi. Daha da önemlisi, zamanın ruhu, 1991’de çöken Sovyetler Birliği sonrasında, liberal demokrasilerin ve piyasa ekonomilerinin tüm dünyada tırmanışa geçtiği bir dönemdi.
Oysa bugün tüm dünyada liberal demokrasiler kan kaybediyor. ABD de dahil, birçok ülkede popülist liderler iktidara geldi. Suriye iç savaşı ve sonrasında kurulan İslamcı IŞİD belası nedeniyle milyonlar Avrupa kapılarına dayanınca, liberal ve sol toplumsal ve siyasal kitleler güç kaybına uğradı. Rusya ve bazı doğu Avrupa ülkelerinde, Orta Asya’da ve Asya-Pasifik bölgesinde liberal demokratik reformların başarısızlığa uğradığı birçok ülke var. Kafkasya ve Ortadoğu’da da renkli devrimler başarısız oldu. Her yerde otoriterleşme eğilimleri var.
Kısacası 1980’lerden 1990’lara giderken gözlemlediğimiz olumlu demokratikleşme ve liberalleşme atmosferi bugün mevcut değil. Dahası, Türkiye’de gerek toplumsal gerekse politik düzlemlerde insanların normalleşme için bir uzlaşı ve beklenti de yok. 1980’lerden önce her türlü politik bölünmeye karşın bugünkü kadar derinleşmiş bir kutuplaşma da yoktu. Bugün, 1990’ların başlarında ideolojilerin küçüldüğü dönemlerde, MHP ve MSP gibi partilerin bile daha merkeze kaydığı bir zamanın ruhu bugün yerini en köşeli ve rijit ideolojik pozisyonlara terk etti. 1990’lardan 2000’lere doğru, daha fazla evrensel değerlerle uyumlu olmaya gayret eden bir Türkiye siyaseti vardı. Mükemmeldi ve tozpembeydi demiyorum kesinlikle. Ama Avrupa Birliği ve refah seviyesinin arttırılması gibi somut havuçlar (motivasyonlar) nedeniyle, gerek elitler arasında gerekse de tabanda evrenseli yakalamak ve ilerlemek düşüncesi baskındı. Bugün bu yok.
Düzelme hayali her şeye karşın herkesin yüreğinde bir yerlerde, usulca yerinde duruyor.
Hiç olmadığı kadar dibe vurdu ülke. Bu, sadece politik sistem meselesi değil. Her türlü toplumsal veri olumsuz geliyor. Eğitim kalitesi, cinsiyetler arası eşitlik, genç işsizliği, içe kapanık ülke ve bunu ağır psikolojisi, Rusya ve İran gibi aktörlerle aynı kulüpte Batı karşıtlığını pompalayan anlayış, irredantizmin ve şovenizmin patlama yapması, aydınları kendi aralarında bölünmesi ve mahalle amigoluğu seviyesine düşmüş olmaları hep olumsuzluklar. Dahası, Erdoğan’ın izlediği Kürt ve Gülen Cemaati politikaları dolayısıyla birleştirebildiği Milliyetçi ve Ulusalcı nasyonalistler ve böylece nasyonalizm ile İslamcılık arasında bir yerlerde alternatifsizliğe mahkûm olan bir toplum!
Eleştirel düşünce vatan hainliği sayılıyor. Emin olun sadece bu satırları yazanın başına gelenler bile, bu konuda iyi bir kanıt sunuyor. Hapishaneler düzgün insan dolu. Geminin dümeni ise nerede yolsuz, hırsız, etik ölçütlerden yoksun kifayetsiz muhteris varsa onların kontrolünde. İşin kötüsü, bu rejime ve gidişata her şeyiyle beraber “dur!” diyen hiçbir siyasi parti ve lider yok. Kan kaybı devam ediyor. Ülke gittikçe fakirleşiyor ve radikalleşiyor. Kesimler arasındaki uçurum büyüyor. Fanatik ideolojik ayrışmalar derinden derine geniş fay hatlarıyla ülkeyi bir uçtan diğer uca bölüyor. Dinsel, etnik, coğrafi, ekonomik ve kültürel bölünmeler artık toplumu mikro parçalara bölüyor. Doğru bir diskurla doğru ilkeler bazında toplumu birleştirebilecek bir politik hareket ufukta görünmüyor. Davutoğlu, Babacan, İmamoğlu, İnce, Akşener vs. politik figürlerden medet umanlar çok fena yanılıyorlar. Demirtaş gibi sisteme meydan okuyan, geniş kitleleri kucaklayabilecek liderlerin eksikliği hissediliyor. CHP-HDP ve belki de İYİP’in birleşerek bir tür “dayanışma platformu” kurmaları gerekmez miydi? Bunun olmamasının nedeni, çok derin bir mevzu ve bu yazının hacmini aşar. Ama bu olmadan, klasik siyaset süreçleri içinde bugünkü rejimin çerçevesinde bir değişim beklemek, bana çölde gelişi güzel kuyu kazarak su arayan adamın dramını hatırlatıyor.
Evet, bu bir umut yazısı değil belki. Çünkü bu koşullar değişmeden umut yazısı yazmak dürüst olmaz! Çünkü ihtiyaç duyduğumuz şey, gerçekler! Çünkü olanı kabulle başlamak doğrusu! Çünkü goygoyculuk ve amigoluk zaten yeterince mevcut! Gerçeklerin reddi ve aşırı iyimserlik yerini realizme ve rasyonel akla terk etmeli. Değişim sancılı olacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.6.2020 [TR724]
Bu insanların alınlarına “hain” ve “terörist” damgası vuruldu. Var olan anayasa maddeleri ve kanunlar işletilmeden, çoğunun hayatı kişisel şahsiyetsizliklerin ve husumetlerin ürettiği rivayetler üzerine karartıldı. Aileleriyle beraber milyonlarca insan! Aile bireylerinden birinin bu dramın kurbanı olması, anne-babaların, eşlerin, çocukların, kardeşlerin de benzer dramlarla karşılaşmalarına neden oldu. Bir zincirleme kaza gibi, hiç sorumlusu olmadığınız kazanın kurbanı oldunuz aniden.
Bu insanların büyük çoğunluğu toplumun okur-yazar kesimi. Hapse atılan veya KHK’lık olan insanların büyük bir bölümü üniversite mezunu veya üstü eğitim düzeyinde insanlar. Şimdi bazıları ülke dışında kendilerine yeni bir yaşam kurmaya çalışıyor. Bazılarıysa Türkiye’de, hayata tutunma gayretinde. İnşaatlarda işçilik yapan, pazarda limon satan, ürettiği ev yapımı gıda maddelerini internetten pazarlayan, akrabalarının yardımıyla ayakta kalmaya çalışan öyle çok insan var ki! Bu insanların emeklilik primlerini, sosyal güvencelerini, maaşlarını gasp eden rejim, birçoğunun da taşınır-taşınmaz özel mülküne, evine, arsasına, arabasına, hatta bilgisayarına ve cep telefonuna el koydu. Yılların birikimini, maddi ve manevi olarak ne varsa, tümden kaybeden insanlar hala umutla yaşam savaşı vermekteler.
Birçokları hasta oldu. Öyle çok insan kronik ve akut ciddi hastalıklarla boğuşuyor ki! Aileler bölündü. Bunu rejim aparatları bilinçli olarak yapıyor. Anne veya baba, bazen her iki ebeveyn de hapse atılıyor. Çocuklar eğer şanslılarsa, büyükanne veya büyükbabaları sahip çıkıyor. Küçük olanları anneleriyle beraber hapse giriyor. Hapiste doğum yapan anneler var. Sayamayacağımız kadar çok – yüzlerce emziren anne, bebekleriyle beraber demir parmaklıklar ardında, çocuklarının kaderinden ayriyeten ıstırap duyarak, hem dışarıdaki çocuklarına hem içerideki bebeklerine üzülüyor. Birçok kronik hastanın tedavisine izin verilmiyor. Adeta hastalıkları ilerlesin, ölümcül seviyeye gelsin stratejisi izleniyor. İdam cezası sözde anayasaya göre yok. Ama fiilen insanlar infaz ediliyor. Bu bahsettiklerim tek tük münferit olaylar değil. Herkes her gün görüyor ki bunlar artık sistematik rejim uygulamalarıdır.
O kadar çok anayasa maddesiyle çelişkili uygulamalardır ki bunlar, bir gün normale dönülürse eğer, on yıllarca sürecek ve yine de bitmeyecek yargı süreçleri göreceğiz. Mağdurlar haklarını belki de yaşadıkları süre içinde asla alamayacaklar.
Geçenlerde sosyal bilimci bir profesör arkadaşımla telefonda konuşurken bu konulara değindik. Arkadaşım, yıllardır ödenmeyen KHK’lı maaşlarının muhtemelen hiçbir zaman ödenmeyeceğini, şanslıysak belki emeklilik primlerimizin işletilmesiyle emekli olabileceğimizi söyledi. Her ne kadar Türk zulüm tarihinde zulme uğramış olanlar – mesela 1402’likler – maaşları da dâhil tüm özlük haklarını kuruşu kuruşuna ve yasal faizleriyle beraber almış da olsalar, bugünkü uygulamalar Cumhuriyet dönemi zulüm tarihi standartlarının çok üzerinde bir zulüm seviyesine ulaşmış ve hiç olmadığı kadar kitleselleşmiş durumda. Darbe dönemleri dâhil yürütmeyi durdurma (idari yargı) süreçleri işlemiş olan Türkiye hukuk ve kamu yönetimi tarihi, son dört yıldır ciddi istisnai uygulamalar yaptı ve yapmaya devam ediyor. Muhtemelen hiçbir zaman haklarımızı tümüyle alamayacağız.
Hayat bir taraftan devam ediyor. Yaşlanıyoruz. Benim ara rejim süresi hesaplarımı bilirsiniz; birçok kez yazdım. 1980 askeri darbesi sonrasında normalleşme on yıldan fazla sürdü. Yine de 1990’lara gelindiğinde tam olarak normalleşme sağlanamamıştı. Oysa normalleşme için düğmeye 1982 anayasası referandumu ile basılmıştı. Normalleşme için ciddi bir toplumsal uzlaşı ve beklenti mevcuttu. Avrupa Birliği (o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu) dâhil, uluslararası toplum son derece etkili bir baskı politikası uygulamakta ve normalleşmeyi talep etmekteydi. Daha da önemlisi, zamanın ruhu, 1991’de çöken Sovyetler Birliği sonrasında, liberal demokrasilerin ve piyasa ekonomilerinin tüm dünyada tırmanışa geçtiği bir dönemdi.
Oysa bugün tüm dünyada liberal demokrasiler kan kaybediyor. ABD de dahil, birçok ülkede popülist liderler iktidara geldi. Suriye iç savaşı ve sonrasında kurulan İslamcı IŞİD belası nedeniyle milyonlar Avrupa kapılarına dayanınca, liberal ve sol toplumsal ve siyasal kitleler güç kaybına uğradı. Rusya ve bazı doğu Avrupa ülkelerinde, Orta Asya’da ve Asya-Pasifik bölgesinde liberal demokratik reformların başarısızlığa uğradığı birçok ülke var. Kafkasya ve Ortadoğu’da da renkli devrimler başarısız oldu. Her yerde otoriterleşme eğilimleri var.
Kısacası 1980’lerden 1990’lara giderken gözlemlediğimiz olumlu demokratikleşme ve liberalleşme atmosferi bugün mevcut değil. Dahası, Türkiye’de gerek toplumsal gerekse politik düzlemlerde insanların normalleşme için bir uzlaşı ve beklenti de yok. 1980’lerden önce her türlü politik bölünmeye karşın bugünkü kadar derinleşmiş bir kutuplaşma da yoktu. Bugün, 1990’ların başlarında ideolojilerin küçüldüğü dönemlerde, MHP ve MSP gibi partilerin bile daha merkeze kaydığı bir zamanın ruhu bugün yerini en köşeli ve rijit ideolojik pozisyonlara terk etti. 1990’lardan 2000’lere doğru, daha fazla evrensel değerlerle uyumlu olmaya gayret eden bir Türkiye siyaseti vardı. Mükemmeldi ve tozpembeydi demiyorum kesinlikle. Ama Avrupa Birliği ve refah seviyesinin arttırılması gibi somut havuçlar (motivasyonlar) nedeniyle, gerek elitler arasında gerekse de tabanda evrenseli yakalamak ve ilerlemek düşüncesi baskındı. Bugün bu yok.
Düzelme hayali her şeye karşın herkesin yüreğinde bir yerlerde, usulca yerinde duruyor.
Hiç olmadığı kadar dibe vurdu ülke. Bu, sadece politik sistem meselesi değil. Her türlü toplumsal veri olumsuz geliyor. Eğitim kalitesi, cinsiyetler arası eşitlik, genç işsizliği, içe kapanık ülke ve bunu ağır psikolojisi, Rusya ve İran gibi aktörlerle aynı kulüpte Batı karşıtlığını pompalayan anlayış, irredantizmin ve şovenizmin patlama yapması, aydınları kendi aralarında bölünmesi ve mahalle amigoluğu seviyesine düşmüş olmaları hep olumsuzluklar. Dahası, Erdoğan’ın izlediği Kürt ve Gülen Cemaati politikaları dolayısıyla birleştirebildiği Milliyetçi ve Ulusalcı nasyonalistler ve böylece nasyonalizm ile İslamcılık arasında bir yerlerde alternatifsizliğe mahkûm olan bir toplum!
Eleştirel düşünce vatan hainliği sayılıyor. Emin olun sadece bu satırları yazanın başına gelenler bile, bu konuda iyi bir kanıt sunuyor. Hapishaneler düzgün insan dolu. Geminin dümeni ise nerede yolsuz, hırsız, etik ölçütlerden yoksun kifayetsiz muhteris varsa onların kontrolünde. İşin kötüsü, bu rejime ve gidişata her şeyiyle beraber “dur!” diyen hiçbir siyasi parti ve lider yok. Kan kaybı devam ediyor. Ülke gittikçe fakirleşiyor ve radikalleşiyor. Kesimler arasındaki uçurum büyüyor. Fanatik ideolojik ayrışmalar derinden derine geniş fay hatlarıyla ülkeyi bir uçtan diğer uca bölüyor. Dinsel, etnik, coğrafi, ekonomik ve kültürel bölünmeler artık toplumu mikro parçalara bölüyor. Doğru bir diskurla doğru ilkeler bazında toplumu birleştirebilecek bir politik hareket ufukta görünmüyor. Davutoğlu, Babacan, İmamoğlu, İnce, Akşener vs. politik figürlerden medet umanlar çok fena yanılıyorlar. Demirtaş gibi sisteme meydan okuyan, geniş kitleleri kucaklayabilecek liderlerin eksikliği hissediliyor. CHP-HDP ve belki de İYİP’in birleşerek bir tür “dayanışma platformu” kurmaları gerekmez miydi? Bunun olmamasının nedeni, çok derin bir mevzu ve bu yazının hacmini aşar. Ama bu olmadan, klasik siyaset süreçleri içinde bugünkü rejimin çerçevesinde bir değişim beklemek, bana çölde gelişi güzel kuyu kazarak su arayan adamın dramını hatırlatıyor.
Evet, bu bir umut yazısı değil belki. Çünkü bu koşullar değişmeden umut yazısı yazmak dürüst olmaz! Çünkü ihtiyaç duyduğumuz şey, gerçekler! Çünkü olanı kabulle başlamak doğrusu! Çünkü goygoyculuk ve amigoluk zaten yeterince mevcut! Gerçeklerin reddi ve aşırı iyimserlik yerini realizme ve rasyonel akla terk etmeli. Değişim sancılı olacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 16.6.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Beyrut yanıyor! [Cumali Önal]
Ortadoğu’nun bir zamanlar en renkli ve canlı şehri olan Beyrut alevler içinde. Günlerdir devam eden gösterilerde bankalar, ATM’ler, resmi binalar ateşe veriliyor. Sokaklarda mezhep çatışmalarının provaları yapılıyor. Hizbullah destekli Hasan Diyab hükümeti ise yaşananları seyrediyor. Lübnan’ın üzerinde adeta yeniden iç savaş bulutları dolaşıyor.
Ortadoğu ile özdeşleşen bağnazlık, mezhepçilik, yolsuzluk, kin ve nefret, koltuklarını terketmeyen liderler, fakirlik, ne ararsanız bu küçücük ülkede var. Bölgenin küçük bir aynası gibi…
Suriye ve Libya’daki çatışmaların gölgesinde kalan Lübnan aslında geçtiğimiz Ekim ayından beri diken üstünde.
Hayat pahalılığı ve yolsuzlukları protesto eden halk, önce sokakları karnaval yerine çevirdi. Fakat bu barışçıl gösteriler kısa süre içinde başını Hizbullah’ın çektiği grupların devreye girmesiyle bir anda sokak çatışmalarına dönüştü. Son günlerde şiddetini daha da artıran bu çatışmalar ülkeyi yeniden 1975-1990 yılları arasındaki iç savaşın eşiğine getirdi. Yani yeni bir kıyamet senaryosu konuşuluyor artık Lübnan için.
Cumhurbaşkanının Hristiyanlarda, başbakanın Sünnilerde ve Meclis başkanının Şiilerde olacak şekilde yönetimin üç mezhep ve din arasında paylaşıldığı ülkede 12’si Hristiyanlardan 18 mezhep resmi olarak tanınıyor.
Ama asıl önemlisi Ortadoğu’daki tüm aktörlerin Lübnan’da vekilleri ve uzantılarının olması. En büyük patronlar İran, Suudi Arabistan ve Suriye. İran Hizbullah, Suudi Arabistan Sünni gruplar ve Suriye ise hemen tüm gruplarla ekonomik ilişkilerinden dolayı çok yakın ilişkiler içinde. Lübnan bir nevi Suriye’nin arka bahçesi gibi.
Başta Esed ailesi olmak üzere Suriye’nin önde gelen isimleri BM ambargosuna maruz kalmalarından dolayı Lübnan’ı bir ara istasyon gibi kullanıyorlar. Bu iç içe geçmiş ilişkiler, Suriye’deki ekonomik krizle birlikte Lübnan’da olayların neden başladığını açıklıyor. Yani Suriye hapşırınca Lübnan bir anda grip oluyor.
17 Haziran’da yürürlüğe girecek olan Amerikan Sezar Yasası’nın hem Suriye ve hem de Lübnan üzerinde çok daha derin etkilerinin olması kuvvetle muhtemel. Bu kabus senaryonun gerçekleşmesi durumunda sadece Esed rejimi devrilmekle kalmayacak Elazığ büyüklüğündeki Lübnan’da din ve mezhepler arası çatışmalara sahne olacak.
Koronavirüs krizinden dolayı bir süre hafifleyen gösteriler doların son günlerde hızla yükselmesiyle yeniden alevlendi. Sanayinin neredeyse hiç olmadığı ve hayatın ticaret, turizm ve kumar üzerinde döndüğü Lübnan’da doların yükselmesi ticaretin tamamen durması ve işsizliğin yüzde 35’lerde seyrettiği ülkede çok daha büyük oranda insanın işsiz kalması anlamına geliyor. Sezar Yasası ile Suriye’ye yönelik ambargonun daha da sertleştirilmesi durumunda bundan en fazla etkilenecek de yine Lübnan olacak.
Ekim ayından itibaren serbest piyasada dolar neredeyse Lübnan Lirası karşısında yüzde 70 değer kazandı. Merkez Bankası doları dizginlemek için piyasaya döviz sürünce, Hizbullah karşıtı gruplar bunun Esed’i kurtarma operasyonu olduğunu öne sürmeye başladılar. Bu gruplara göre Merkez Bankası Başkanı piyasaya dolar sürmeye zorlandı ve bu dolarlar yürürlüğe girecek olan Sezar Yasası’ndan Esed’i kurtarmak için bulunmuş bir çözüm.
Merkez Bankası karaborsada altı bin liraya kadar çıkan doları her ne kadar bin 200 lirada sabitlemiş olsa da, bankalarda mevduatları olanlar paralarını çekemiyor. Bundan dolayı da geçtiğimiz günlerde bazı göstericiler Merkez Bankası’nı basmak isterken, bazıları ise ATM’lere saldırdı.
Sorun sadece döviz de değil. Koronavirüs krizinin etkisiyle ekonominin tamamen durduğu ülkede devlet maaşları ödeyemiyor. Enflasyon her gün artıyor. Marketlerde, semt pazarlarında, alışveriş merkezlerinde ticaret bitmiş durumda.
Bundan dolayı halk suçlu arıyor ve sorumlu olarak da ülkedeki iç savaşta her biri milis güç lideri olan şimdinin siyasetçilerini sorumlu tutuyor.
Saad Hariri hükümetinin istifasından sonra başbakanlık görevine getirilen Hasan Diyab hükümetinin Hizbullah destekli olmasından dolayı göstericiler Hizbullah ve diğer Şii grup Emel milisleriyle de sık sık karşı karşıya geliyor. Suudi medyası Lübnan iç siyasetinde iyi polis-kötü polis rolü oynayan Hizbullah ve Emel’in son dönemde aynı çizgiye geldiğini ve aralarındaki ihtilafları ortadan kaldırdığını da öne sürüyor.
Gösterilerin büyümesi, ekonomik krizin derinleşmesi ve iç savaş senaryolarının yeniden gündeme gelmesi ülkedeki kurumların da artık işlevsiz hale gelmesine sebebiyet veriyor. Kimine göre ortada devlet diye bir kurum kalmış değil. Tüm sistem iflas etmiş durumda.
Beyrut alev alev yanarken Hasan Diyab hükümetinin çaresizce gelişmeleri seyretmesi de ülkenin içine düştüğü durumu gösteriyor.
Bölgesel aktörlerin ya kendi aralarında savaşması veya Lübnan’a müdahale edebilecek ekonomik ve siyasi güce sahip olamaması da Lübnan ile ilgili endişeleri artırıyor. Benzer bir durum ABD ve Avrupa gibi küresel aktörlerin bölgeden uzaklaşması ve yaşanan gelişmelere müdahil olmak istememesi ile de ilgili.
Bir dönem Beyrut’un dahi sokak sokak dini ve mezhepsel gruplar arasında paylaşıldığı bir senaryo Lübnan’ın kapısını çalıyor.
[Cumali Önal] 16.6.2020 [TR724]
Ortadoğu ile özdeşleşen bağnazlık, mezhepçilik, yolsuzluk, kin ve nefret, koltuklarını terketmeyen liderler, fakirlik, ne ararsanız bu küçücük ülkede var. Bölgenin küçük bir aynası gibi…
Suriye ve Libya’daki çatışmaların gölgesinde kalan Lübnan aslında geçtiğimiz Ekim ayından beri diken üstünde.
Hayat pahalılığı ve yolsuzlukları protesto eden halk, önce sokakları karnaval yerine çevirdi. Fakat bu barışçıl gösteriler kısa süre içinde başını Hizbullah’ın çektiği grupların devreye girmesiyle bir anda sokak çatışmalarına dönüştü. Son günlerde şiddetini daha da artıran bu çatışmalar ülkeyi yeniden 1975-1990 yılları arasındaki iç savaşın eşiğine getirdi. Yani yeni bir kıyamet senaryosu konuşuluyor artık Lübnan için.
Cumhurbaşkanının Hristiyanlarda, başbakanın Sünnilerde ve Meclis başkanının Şiilerde olacak şekilde yönetimin üç mezhep ve din arasında paylaşıldığı ülkede 12’si Hristiyanlardan 18 mezhep resmi olarak tanınıyor.
Ama asıl önemlisi Ortadoğu’daki tüm aktörlerin Lübnan’da vekilleri ve uzantılarının olması. En büyük patronlar İran, Suudi Arabistan ve Suriye. İran Hizbullah, Suudi Arabistan Sünni gruplar ve Suriye ise hemen tüm gruplarla ekonomik ilişkilerinden dolayı çok yakın ilişkiler içinde. Lübnan bir nevi Suriye’nin arka bahçesi gibi.
Başta Esed ailesi olmak üzere Suriye’nin önde gelen isimleri BM ambargosuna maruz kalmalarından dolayı Lübnan’ı bir ara istasyon gibi kullanıyorlar. Bu iç içe geçmiş ilişkiler, Suriye’deki ekonomik krizle birlikte Lübnan’da olayların neden başladığını açıklıyor. Yani Suriye hapşırınca Lübnan bir anda grip oluyor.
17 Haziran’da yürürlüğe girecek olan Amerikan Sezar Yasası’nın hem Suriye ve hem de Lübnan üzerinde çok daha derin etkilerinin olması kuvvetle muhtemel. Bu kabus senaryonun gerçekleşmesi durumunda sadece Esed rejimi devrilmekle kalmayacak Elazığ büyüklüğündeki Lübnan’da din ve mezhepler arası çatışmalara sahne olacak.
Koronavirüs krizinden dolayı bir süre hafifleyen gösteriler doların son günlerde hızla yükselmesiyle yeniden alevlendi. Sanayinin neredeyse hiç olmadığı ve hayatın ticaret, turizm ve kumar üzerinde döndüğü Lübnan’da doların yükselmesi ticaretin tamamen durması ve işsizliğin yüzde 35’lerde seyrettiği ülkede çok daha büyük oranda insanın işsiz kalması anlamına geliyor. Sezar Yasası ile Suriye’ye yönelik ambargonun daha da sertleştirilmesi durumunda bundan en fazla etkilenecek de yine Lübnan olacak.
Ekim ayından itibaren serbest piyasada dolar neredeyse Lübnan Lirası karşısında yüzde 70 değer kazandı. Merkez Bankası doları dizginlemek için piyasaya döviz sürünce, Hizbullah karşıtı gruplar bunun Esed’i kurtarma operasyonu olduğunu öne sürmeye başladılar. Bu gruplara göre Merkez Bankası Başkanı piyasaya dolar sürmeye zorlandı ve bu dolarlar yürürlüğe girecek olan Sezar Yasası’ndan Esed’i kurtarmak için bulunmuş bir çözüm.
Merkez Bankası karaborsada altı bin liraya kadar çıkan doları her ne kadar bin 200 lirada sabitlemiş olsa da, bankalarda mevduatları olanlar paralarını çekemiyor. Bundan dolayı da geçtiğimiz günlerde bazı göstericiler Merkez Bankası’nı basmak isterken, bazıları ise ATM’lere saldırdı.
Sorun sadece döviz de değil. Koronavirüs krizinin etkisiyle ekonominin tamamen durduğu ülkede devlet maaşları ödeyemiyor. Enflasyon her gün artıyor. Marketlerde, semt pazarlarında, alışveriş merkezlerinde ticaret bitmiş durumda.
Bundan dolayı halk suçlu arıyor ve sorumlu olarak da ülkedeki iç savaşta her biri milis güç lideri olan şimdinin siyasetçilerini sorumlu tutuyor.
Saad Hariri hükümetinin istifasından sonra başbakanlık görevine getirilen Hasan Diyab hükümetinin Hizbullah destekli olmasından dolayı göstericiler Hizbullah ve diğer Şii grup Emel milisleriyle de sık sık karşı karşıya geliyor. Suudi medyası Lübnan iç siyasetinde iyi polis-kötü polis rolü oynayan Hizbullah ve Emel’in son dönemde aynı çizgiye geldiğini ve aralarındaki ihtilafları ortadan kaldırdığını da öne sürüyor.
Gösterilerin büyümesi, ekonomik krizin derinleşmesi ve iç savaş senaryolarının yeniden gündeme gelmesi ülkedeki kurumların da artık işlevsiz hale gelmesine sebebiyet veriyor. Kimine göre ortada devlet diye bir kurum kalmış değil. Tüm sistem iflas etmiş durumda.
Beyrut alev alev yanarken Hasan Diyab hükümetinin çaresizce gelişmeleri seyretmesi de ülkenin içine düştüğü durumu gösteriyor.
Bölgesel aktörlerin ya kendi aralarında savaşması veya Lübnan’a müdahale edebilecek ekonomik ve siyasi güce sahip olamaması da Lübnan ile ilgili endişeleri artırıyor. Benzer bir durum ABD ve Avrupa gibi küresel aktörlerin bölgeden uzaklaşması ve yaşanan gelişmelere müdahil olmak istememesi ile de ilgili.
Bir dönem Beyrut’un dahi sokak sokak dini ve mezhepsel gruplar arasında paylaşıldığı bir senaryo Lübnan’ın kapısını çalıyor.
[Cumali Önal] 16.6.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
