Ey Zekeriya Öz gel misafirim ol!-3 [Mahmut Çebi]

Sosyal medya ispiyoncusu Yüksel Aslan 16 Ağustos’ta Zekeriya Öz’ün benim evde kaldığını yazmıştı. Hürriyet ise 9 Kasım’da aynı iddiayı tekrarladı. Bu durumda Zekeriya’nın 3 aydır benim evde kalıyor olması gerekiyordu. 

Hanımı sorguya çektim. Ben yokken Zekeriya’yı evde misafir etmiş olabilirdi. Hanım soruma kızdı ama Zekeriya’yı tanımadığı için ne olduğunu da tam anlamadı. Şakalarımdan biri zannetti. Kaldığım apartmanın ortak whatsapp’ına Hürriyet’in haberinin resmini atıp “Zekeriya Öz'ü bizim evde gören veya onu gördüğünü iddia edeni bilen varsa söylerse sevinirim. Hem devlet hem aile meselesi.” mesajını attım. Bir kişi “Bu apartmanın sorunu değil, niçin bizimle paylaşıyorsun” sorusunu sordu ben de ona “Benim sorunum ama size de bu vatan hainini niye ihbar etmediniz diyebilirler ve vatan hainliği ile suçlanabilirsiniz. O yüzden bilginiz olması için paylaşıyorum.” cevabını verdim. Apartmandan Zekeriya Öz’ü gören çıkmadı.

Sonra Hürriyet’i aradım. Beni bu olayda polis tarafından kullanılan Hürriyet muhabiri Fevzi Kızılkoyun’un amiri Şehriban Oğhan’a bağladılar. “Evimi kapı numarasına kadar hedef gösteren böyle bir iddiayı hiç soruşturmadan nasıl yazarsınız?” soruma Şehriban hanım, “Beyefendi devletten gelen belgeyi sorgulayacak halimiz yok herhalde” cevabını verdi. Ben de kendisine “Piyasa yalancı polis kaynıyor. ZAMAN da Ergenekon sürecinde polisten gelen belgeleri yayınladı. Şimdi onun faturasını ödeyemiyoruz. Ortada gazete de kalmadı. Siz de sorgulamadan yayınlayın Hürriyet de kalmasın.” dedim. 

Sonrasında Hürriyet “büyüklük” göstererek 10. sayfada “Yanlış yerde arıyorlar” başlığı altında açıklamamı yayınladı. Her tekzip gibi zor görülecek bir yere konulan haberde “Adres Almanya Zaman gazetesi yazarı Mahmut Çebi’ye aitti. Çebi, iddialara şöyle yanıt verdi: “Türkiye, Öz’ü yanlış adreste arıyor. Öz’ü tanımadığım gibi hiçbir iletişimim de olmadı.Zekeriya Öz iyi bir ayakkabı değil, kumpasçı. Bence Türkiye Öz’ü yakalamak isteseydi böyle yanlışlarla olayı sulandırmazdı.” şeklindeki telefondaki görüşmemden alınan sözlerime yer verildi. 

Ben Hürriyet’e ve onu kaynak gösterip aynı haberi yayınlanan sitelere ise aşağıdaki açıklamayı göndermiştim:

“Hürriyet’in “İşte adresi hemen verin” başlıklı haberde benim Zekeriya Öz’ü evimde misafir ettiğim yazmaktadır. Hürriyet’ten Şehriban Oğhan ve muhabir Fevzi Kızılkoyun ile görüşmemde habere kaynak olan dosyanın Emniyet istihbarat tarafından yapıldığı ve İnterpol üzerinde iade amacıyla Almanya’ya iletildiği, haberde yer alan bilgilerin de dosyadan alındığı söylendi. 

Dosyada iki vahim hata vardır. Birincisi Zekeriya Öz’ü benim evimde misafir ettiğim doğru değildir. Ben Zekeriya Öz'ü hayatımda hiç görmedim, telefonla bile hiç konuşmadım, aynı mekanda bulunmadım, evimde misafir etmedim, ortak toplantı yapmadım, Almanya’da görmedim, göreni de görmedim. 

Kaldığım ev dört katlı bir binanın giriş katıdır. Etrafı duvarla çevrili değildir. Ana cadde kenarındadır. Binada kalanların hemen hepsi Türktür. Dolayısıyla bir istihbarat elemanı böyle bir evde Zekeriya Öz’ün kalıp kalmadığı çok rahat anlayabilir. Bizim eve hiç uğramamış Zekeriya Öz’ü gördüm demesinin hatayla olması mümkün değildir. O yüzden bu haberin kasıt taşıdığını ve operasyon amaçlı olduğunu düşünüyorum.. 

İkinci olarak, haberde yazılan Wallstrasse 148 Offenbach adresi de yanlıştır. Offenbach’ta bu isimde bir cadde yoktur. Samanyolu binası Sprendlingerland strasse’dedir. En işlek caddede ve 18 dönüm üzerine kurulu binanın internette de var olan adresinin yanlış yazılmasını mantıkla açıklamak mümkün değildir. Zekeriya Öz bugüne kadar bu binaya da hiç gelmemiştir. Kalmamıştır. Binada bu şahsı gören olmamıştır.

Kaldığım ev Hürriyet’in Almanya’daki merkez binasına 21 km. uzaklıktadır. Hürriyet istese manşetten verdiği haberi yarım saatini ayırarak test kontrolünden geçirebilirdi. Fakat gazeteciliğin temel kuralı olan bu kontrolü yapmak yerine adres yayınlamak suretiyle çocuklarımla kaldığım evi kötü niyetli insanların hedefi haline getirmiştir. Hürriyet’ten bu haberi sorgulamadan aynen alıp yayınlayan yirmiye yakın site de aynı amaca hizmet etmiştir.  Bir gazeteci bu duruma düşüyorsa gariban vatandaşın biz gazetecilerden neler çektiğini artık siz tahmin edin. 

33 yıllık gazeteciyim. Seviyenin hiç bu kadar düştüğüne şahit olmamıştım. Yıllardır herkese tavsiye ettiğim mesleğimden artık iğrenmeye başladım...

İnşallah eski şerefli günlerine geri döner...”

Bu açıklamamı Hürriyet yayınlamadı. Gönderdiğim haber siteleri arasında sadece Diken yayınladı. O kadar site içinde gazetecilik ahlakıyla hareket eden tek site olan Diken’e teşekkür ediyorum. 

Sonraki görüşmelerimiz ve benim de konu hakkında yazı yazmam üzerine Hürriyet internet sitesindeki haberinden (http://www.hurriyet.com.tr/ev-nosu-bile-verildi-40272435 …) benim ismimi ve adresimi sildi. Fakat iftiracı haber sitelerini bu olay da kesmedi. Başta Odatv, Aydınlık ve Sözcü gazeteleri olmak üzere yirmiden fazla site kaynak olarak Hürriyet’i göstermesine ve Hürriyet’teki haberde bu bilgi yer almamasına rağmen Zekeriya Öz’ü hala “benim evimde misafir etmeye” devam ediyorlar. 

Laf anlamazlıkları o düzeyde ki, Odatv’ye haber yapan bayan muhabir bunca olayın üstüne benden yine Zekeriya Öz’le bir randevu ayarlamamı istedi. Bunun üzerine ben ona “Bunca basın açıklamamdan sonra bunu bana teklif ederek sen şu an bana yalancı dediğinin farkında mısın?” dememe rağmen “Öyle şey dermiyim, yanlış anlıyorsunuz” dedi. Yalan ve doğrunun iyice birbirine girdiği düzlemde, muhabirler bile ne dediklerini anlayamayacak hale gelmişlerdi. Gazetecilik yerlerde sürünüyordu. 

Hürriyet haberinden beni silmesine, Zekeriya Öz’ü Stuttgart’a taşımasına rağmen Zekeriya Öz’den yine kurtulamamıştım. O yüzden konuyu bitirmek için aklıma gelen son çare olan çağrıyla bu seriye son veriyorum. 

“Ey Zekeriya Öz her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan, Allah rızası için gel misafirim ol. Ben seni hiçbir şey talep etmeden evimde üç gün ağırlamayı vaat ediyorum. Gel siteleri, gazeteleri ve yüce AKP devletimizi iftiradan ve yalan konuşmaktan kurtar. Gel ki seninle görüşmek isteyen gazeteciler muradına ersinler. Bu ızdırap bitsin. Sen de kurtul, ben de kurtulayım.”

Mahmut Çebi /Zaman

Zekeriya Öz nasıl üstüme kaldı?-2 [Mahmut Çebi]

İlk ispiyonu Milli Görüşçü Aslan yaptı

Zekeriya Öz’ün benim evimde kaldığını Hürriyet’ten önce AKP’nin uçbeyi akıncılarından olan Yüksel Aslan yazdı. Berlin’de oturuyor ama her nedense Frankfurt Bad Soden’de Fidelis ImmobilienInvest GmbH firmasında emlak işleri yapıyor. 

Yüksel Aslan Milli Görüş camilerinde yetişmiş, stajını holding vurgunu zamanında bir holding firmasında yıllarca muhasebecilik yaparak tamamlamış biri. Vurgun olayı bitince, yani yolunacak vatandaş kalmayınca 2002’li yıllarda “Sahte-kar” isimli bir kitap yazdı. Dilinin yanı sıra kalemi de güçlü biri. Kitap Milli Görüş camilerinde yapılan on milyarlarca marklık vurgunu eleştiriyordu. Yani Yüksek Aslan en kirli işlerden bile kendini tereyağından kıl çeker gibi çekip aklamayı başaracak kadar da uyanık bir kişi. 

Onu tanıyanlar holding vurgunu zamanında Milli Görüş camilerinde milyarlarca markı yolunan insanları “refah vaadi” ile yönlendiren, yolunacak tava getiren şahısların başında geldiğini söylüyorlar. 

Yüksel Aslan şimdilerde sosyal medyada yine yönlendirme yapıyor. Bu seferki vaadi ise “adalet ve kalkınma”. Bunun için AKP borazanlığı yapıyor. 2000 öncesinde yaptığı Refah vaadi Avrupalı Türklere sefalet getirmiş binlerce aileyi mahvetmişti.  Yeni vaadi olan Adalet ve Kalkınma’nın ise adaletsizlik getirdiği şimdiden belli, kalkınma kısmı “Alman bankalarından paranı çek, bize yatır” noktasına geldiğine göre yakında beli olur. Zaten bu çağrı Yüksel Aslan’a yabancı değil. Çünkü önceki holding vurgununda da benzer çağrılar yapılmış ve tutmuştu. 

Ne yazık ki büyük yıkıma sebep olan Holding vurgunu Avrupa’daki Türklerin geçmiş birikimlerini çalmıştı. Avrupalıları çok rahatsız eden UETD merkezli yeni kasırga ise büyük ihtimal Avrupalı bir çok Türk’ün geleceklerini çalacak ve çok kişiyi etiketleyip zan altında bırakacak. Olay yine “yasal” yapıldığı için suçlu bulunamayacak. Bulduğunuz muhatap ise “Yaparken bana mı sordun kardeşim” deyip işi kapatacak.

Çizdiğimiz bu çerçevenin assolistlerinden olan Yüksel Aslan beklentileri yüksek biri. Şimdilerde en çok istediği ise kayyum olmak. Sosyal medyada sık sık buna vurgu yapıyor. Kendini öne atıyor. Bunun için Güneydoğu’da el konulan belediyelere bile talip olacak kadar gözü kara. Et ürünleri satan İsmail’in Yeri’ne el konulunca attığı sevinç mesajı çok ilginçti. Herhalde cami günleri aklına gelmiş milletin helal parasına el koyup, iç etme zevki bir kez daha damağına yapışmış olmalıydı ki, binbir emek ve helal para ile büyütülen bir firmaya haksızca el konulmasına seviniyor ve herkese çağrı yapıp “El koyuldu, afiyetle  yiyin” diyebiliyordu. 

Sosyal medyada “Almanya’daki işadamı ve vatandaşlarımızın çocukları FETÖ okullarında okuyor. “Ben çocuğumu FETÖ okulundan aldım, ya sen?” kampanyası ne zaman başlayacak” çağrısı yapacak kadar da gözü kanlı bir AKP tetikçisi olan Yüksel Aslan en son beni hedef aldı. Durduk yerde 16 Ağustos 2016’da attığı facebook mesajında “Mahmut Çebi, meşhur kaçak savcı Zek’i evinde sık sık misafir ettiğini ve cemaatınızın Offenbach’daki misafirhanesinde konaklattığınızı da biliyoruz” yazdı. 

Ben kendisine “Yüksel bey, Zekeriya Öz'ü bırak misafir etmeyi, şu ana kadar bir kere bile görmüş değilim. Onunla ilgili düşüncemi facebook’a yazdım. Ben Zekeriya Öz'ün de Ergenekon projelerinden biri olduğuna inanıyorum. Böyle bir yalanı nasıl bu kadar rahat yazabiliyorsunuz.” dememe rağmen 17 Ağustos’ta verdiği cevapta “Mahmut Çebi, ZEK konusu yalan değil” dedi. 
Benim evin yerini bilmeyen Yüksel Aslan bir istihbaratçı gibi evimde kimin kaldığını benden iyi bildiğini iddia ediyordu. Üstelik iftirasına itirazımı kabul etmeyerek beni yalancı durumuna düşürüyordu. Bu yüzsüzlüğü yaparken ise en küçük bir rahatsızlık duymuyordu. Ben ona “En azından Offenbach'ta bu yalanı uyduranın ismini ver gidip görüşeyim.“ dememe rağmen ne yalanından geri adım attı, ne de kaynak verdi.  

Üç yıldır hergün yeni bir yalan ve yalancı ile uğraşmaktan bıktığımız için “Allah’ından bul” deyip konuyu kapattım. Yalan kirliydi. Söyleyen de temiz biri değildi. Onbinlerce insanın mağdur olmasına sebep olan bir kişi için bir yeni bir mağdur çok önemli olamazdı. Laf anlatmak da imkansızdı. O yüzden bulaşmak istemedim, konuyu kapattım. 

Fakat ben Zekeriya Öz aleyhinde yazdıkça adeta cezalandırılıyordum ve onu üstüme üstüme atıyorlardı. Sanki birileri cemaat içinde Zekeriya Öz hakkında benim olumsuz bir hava oluşturmamdan rahatsızdı. Nitekim 9 Kasım’da Hürriyet hem de birinci sayfa manşetten Zekeriya Öz’ü evimde sakladığımı yazdı. Üstelik gazetecilik tarihinde bir ilke de imza atarak evimin açık adresini manşet spotundan yayınladı. 

İş ciddiye binmişti. Açık adresim manşetlere ve internete düşmüştü ve ailemle hedef gösteriliyordum. 

Bunun üzerine kendimce Offenbach’da bir araştırma yaptım. AKP’nin Almanya kolu olan UETD’nin eski yöneticilerinden olan Muhsin Şenol’un yeniden AKP’nin gözüne girmek için cemaat mensuplarına dair fişleme amaçlı adres topladığı iddiası üzerine Muhsin Şenol’la görüştüm. Şenol bana UETD’cilerden ayrıldığını, adres tespit edilmesi gibi bir işle de alakasının olmadığını söyledi. Ona beni hedef gösteren Yüksel Aslan’ı tanıyıp tanımadığını sordum. “Çağrışım yapmadı, tanımıyorum” cevabını verdi. Sözleri inandırıcıydı. Görüşmeyi uzatmadım.

Daha sonra Yüksel Aslan’a Facebook’tan konuyla ilgili soru yönelttim. Bana cevap vermek yerine “ben kimseyi ihbar etmedim” diyerek beni blokladı. Ben de cep telefonunu bularak cepten aradım. Komşularıyla sonbahar yaprağı topladıkları ana denk geldiğimiz için kısa konuştuk. “Zekeriya Öz’ün benim evimde kaldığı bilgisini nereden aldığını ve benim yalan dememe rağmen nasıl bu kadar ısrarla doğru olduğunu iddia ettiğini” sordum. 

Yüksel Aslan bana “Ben duyduğumu yazdım.” dedi.  Nereden duydun? soruma ise “Frankfurt’ta Offenbach’te her yerde konuşuluyor.” cevabını verdi.  

Nerede konuşuluyor? soruma ise “Camilerde Türk lokantalarında konuşuluyor.” cevabını veren Aslan bana “Sen camilere gitmiyor musun?” karşı sorusunu yöneltti. Ben de ona “Ben artık dedikodu, gıybet ve hakaret duymak istemediğim için Türk camilerinin yerine Faslıların camisine gittiğimi ve rahat ettiğimi söyledim.  

Hangi camide konuşuluyor ve hangi Türk lokantasında konuşuluyor isim ver oraya gideyim? sorularımı da Yüksel Aslan cevapsız bırakınca başka soru sormaya gerek kalmamıştı. “Çamur at izi kalsın” vaziyeti belli olmuştu.  Son olarak kendisine Muhsin Şenol’u tanıyıp tanımadığını sordum. “Gayet iyi tanırım” cevabını verdi. 

Cevaptan sonra telefonu kapattım. 

İspiyonculuğun da bir şerefi olmalı diye düşündüm.

Devam edecek…

Mahmut Çebi /Zaman

Zekeriya Öz nasıl üstüme kaldı? [Mahmut Çebi]

Ergenekon savcısı Zekeriya Öz Ağustos 2015’de yurtdışına çıktı. AKP onu meslekten çıkartmasına rağmen hakkında “yurtdışına çıkış yasağı koymamış ve pasaportunu da iptal etmemişti. O yüzden Zekeriya Öz pasaportu ile tıngır mıngır yurtdışına çıktı. 

CHP İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel Zekeriya Öz’ün kamu kaynaklarını kullanarak yurtdışına kaçtığına ilişkin iddiaları  en son yirmi gün önce 3 Kasım 2016’da Meclis gündemine taşıdı. Ama AKP bu sorulara önceden olduğu gibi yine cevap vermedi.

Sözcü gazetesi yazarı Saygı Öztürk “Her ne kadar kayıtlarda öyle geçse de Zekeriya Öz’ü kimsenin arayıp sorduğu da yok” diyor. Onun yurt dışına çıkışına bilerek göz yumulduğunu ve  konuşması halinde bugün etkili konumda olan bazı kişilerin hayli zor durumda kalacağı yorumlarına yer veren Saygılı, Zekeriya Öz’ün Gürcistan’a kaçışıyla ilgili de şu bilgiyi aktarıyor:  “Bu durumu Acara Özerk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Zurap Pataradze'ye sordum. Böyle bir şeyden haberinin olmadığını söyledi. Dahası, Türkiye'nin bu kişilerin arandığına ilişkin kendilerinden de bir talebinin bulunmadığını ekledi. Demek oluyor ki, bazı makamlar bu gidişten memnun bile oldu.”

Gördüğünüz gibi Zekeriya Öz’ün yurtdışına kaçışıyla ilgili olarak benim hiçbir dahlim yok. Aksine olay daha çok AKP organizesi gibi görünüyor.

Buna rağmen Zekeriya Öz’ün üstüme kalmasında, benim evime kadar sokulmasında kabahatim ne olabilir? Sebebini bilmiyorum ama kabahatimin en küçük irtibatımın olmadığı Zekeriya Öz aleyhinde yazı yazmam ve paylaşımlarda bulunmam olduğunu düşünüyorum. Arzulanan bir imaj vardı ona darbe vurmam birilerinin hoşuna gitmemiş olmalıydı.

Onun aleyhinde ilk yazıyı yurtdışına kaçışından 3 ay sonra 9 Kasım 2015’de facebook’da yazdım. Mesaj aynen şöyle: 
“Zekeriya Öz'ü şahsen tanımıyorum.
Sorduğum kişiler "cesur biri" diye tarif ediyorlardı. 
Fakat "Cesur adam"la yakınlık kurabilen yoktu. 
Ergenekon sürecinde her davaya maydanoz oluşundan hazzetmemiştim.
Emre Erciş "sözde" Öz'e dair yazmış.
Mutlaka okunması gereken bir yazı...
http://www.objektifanaliz.com/m/?id=27&t=makale …“

Yazı özetle Zekeriya Öz’ün firarına göz mü yumuldu? diye soruyor ve buna cevap arıyordu. Hem Zekeriya Öz’ün ve hem de onun kaçışına göz yuman AKP’nin aleyhine bir yazıydı. Yazının şu an internette bulunamadığını ve her nedense AKP ekiplerince silindiğini belirtelim. Zekeriye Öz’ün üzerime yapışması ise bu mesajı paylaşmamdan sonra oldu. 

Mesajın üstünden ay geçmeden Almanya’daki Türk gazeteciler beni arayıp veya bizzat yanıma gelip kendilerini Zekeriya Öz’le görüştürmemi, röportaj ayarlamamı istemeye başladılar. Ben her seferinde “kendisini görmediğimi ve tanımadığımı, kendisini tanıyanı ve yerini bileni de görmediğimi, benim de gazeteci olduğumu, bulsam kendimin röportaj yapacağını ” söylememe rağmen resmen bıktıran taleplerin arkası kesilmedi. En son bir HR Rundfunk Alman kanalının çalışanı gelip benden aynı ricada bulununca tepem attı. Buna bir son vermek için 24 Temmuz 2016’da yine facebook’tan aşağıdaki mesajı paylaştım.

“ZEKERİYA ÖZ'E DAİR AÇIKLAMA

Çok soran olduğu için bu konuda bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim.

Zekeriya Öz'ü ne Türkiye'de ne de geldiği söylenen Almanya'da gördüm. Gördüğünü söyleyen kimseye de rastlamadım. Benden röportaj ayarlamamı isteyen en az dört gazeteci oldu. Onlara cevabım ise "Ben de gazeteciyim, bulsam kendim yaparım, size niye o fırsatı vereyim ki" oldu. 

Ben Zekeriya Öz'ün niçin saklandığını da anlamış değilim. Söyleyeceği her şeyi zaten söylemişti. Yeni söyleyecekleri varsa asıl şimdi söylemesi lazım. "Kurgu Darbe" baskısı altında olan Cumhurbaşkanı Erdoğan onun vereceği şok bilgilerle batıda iyice sıkışır. 

Öldürülmek korkusuyla saklanıyorsa bu da onun konuşmasına engel değil. Bir video çekimine konuşursun o Alman veya başka ülke televizyonlarında yayınlanır. Yine senin nerede olduğunu kimse bilmez. 

Zekeriya Öz bu tavrıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP'nin ekmeğine yağ sürüyor.

Tipi bu kadar belirgin bir şahsın başka bir ülkede gizli servislerden saklanması bence mümkün değil. Bakalım bunun altında nasıl bir katakulli çıkacak?”

Bu mesajım herhalde Zekeriya tezgahını kuran ve büyük ihtimalle  AKP’li olduğunu zannettiğim organizatörleri rahatsız etmiş olacak ki, tetikçilerini devreye sokup işi daha ileriye taşıdılar. Zekeriya Öz’ü açıkça benim evimde misafir ettiğimi yazmaya başladılar.

Devam edecek…

Mahmut Çebi /Zaman

Cemaat'i suçlayan Başbakan'a ekonomi soruları [SHaber]

1- Cemaat ekonomiye nasıl müdahale ediyor bizi aydınlatır mısınız?

2- En iyi durumdaki iki üç bankadan biri iken devletin bütün imkanlarıyla Bank Asya'yı batırmaya çalışmanızın ekonomiye etkisi olmuş mudur?

3- Her yıl ihracatı artırmak için ülke ülke gezip pazar arayan TUSKON'a ve üyelerine yaptıklarınızın ekonomiye nasıl etkisi olmuştur?

4- Ülkenin en iyi markalarına sahip şirketleri gasp etmenizin ekonomiye etkisi nedir?

5- On binlerce kişiye iş imkanı sağlayan fabrikaları kayyım adı altında ele geçirmenin ekonomiye etkisi nedir acaba?

6- Vergisini düzenli şekilde yatıran ve katma değer üreten şirketleri batırmanızın ekonomiye etkisi nedir?

7- Karlılığı olan şirketlere hukuksuz bir şekilde el koymanın ekonomiye etkisi nedir? Hukukun olmadığı bir yere kim yatırım yapar?

8- Parasını ülkesinde yatırıma dönüştürenler mi bu krize neden oldu, yoksa Panama'ya götürenler mi?

9- Üç milyona mal olacak işleri 13 milyona ihale edip, birilerini zengin etmenin krize etkisi var mıdır?

10- Sonra bu ihaleleri dolar veya euro ile yapmanın nedeni nedir ?

11- Bu ihaleler çok iyi planlanmış mıdır? Nasıl ve kim tarafından planlama yapılmıştır? İhaleler için devletin kasasında para var mıydı? Yoksa yandaşı zengin etmek için yüksek faizlerle dolar/euro bazında hazine garantili olarak borçlandınız mı?

12- Bu borçlanmalarla ülkenin geleceğini yabancılara peşkeş çektiniz mi?

13- Yap-işlet-devret olarak yaptığınız köprülerin, yollarının garantileri ve  işletme süreleri kimi zengin etmek için yapıldı?

14- Ülkenin bütün kaynaklarını birilerinin üzerine aktarmak üzere yapılan bu ihalelerde kamu yararı var mıdır?

15- Sizden öncekilerin yaptıklarını haraç mezat satarak bitiremediklerinizin yerine siz ne yaptınız? Üretim yapan kaç fabrika açtınız?

16- Kaç tane Türk Telekom gibi şirket kurdunuz veya kurulmasını sağladınız? Kaç tane Tüpraş ve Petkim inşa ettiniz?

17- Yandaşın milyarlık vergi borçlarını silip on milyarlarca ihaleyi Cemaat mi verdi?

18- Küçük esnafı yüksek vergilerle kıskaca Cemaat mi aldı?

19- Tarımı Cemaat mi bitirdi?

20- Dünya Bankası'ndan gelen kredileri Cemaat mi çarçur etti?

Şimdi bütün bu sorular ortada dururken siz hala Cemaat diyorsunuz...

Basını ele geçirmiş siyaseten siyaha beyaz beyaza siyah dedirtiyor olabilirsiniz. Ama para ve ekonomi siyasete benzemez.

Halk mutlaka bunun hesabını sorar.

Kısaca ekonomik kriz Cemaat çuvalına sığmaz bilesiniz...

SHaber.com /28.11.2016

MHP, Cumhuriyet’in anahtarlarını Saray’a teslim ediyor [Sefer Can]

MHP ile AKP arasındaki anayasa görüşmelerinde mutabakata varıldığı haberleri sıklaşıyor. Aslında “MHP hemen teslim olmadı, çetin pazarlık yürüttü” diyebilmek için ‘mış gibi’ yapıldığı iddiasını destekleyen veriler çoğalıyor.  Gazetelerdeki “MHP,  mevcut Cumhurbaşkanı’nın yeni sistemle ilgili yapısal düzenlemelerde “Kararname  çıkarma” yetkisini kullanmasını kabul etti.” bilgisi yeterince aydınlatıcı. Cümle açık ama yine de tane tane söylemekte fayda var: Yeni sistem kurulurken parlamento tamamen devre dışı kalacak.

Türkiye Cumhuriyeti yeniden kuruluyor ve yetki Tayyip Erdoğan’ın tekelinde olacak. MHP sistemin anahtarlarını Saray’a teslim ediyor. Yasama yetkisi, cumhurbaşkanının iki dudağına havale edilirken denetim yetkisi dahi parlamentoda olmayacak. Korkudan iki üyesinin tutuklanmasına bile ses çıkaramayan, hukuksuz KHK’larda başını kuma gömen Anayasa Mahkemesi, Erdoğan’ı denetleyecek(!)

TECAVÜZ YASASINA NEDEN DİRENİLDİ O ZAMAN

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, teslimiyetçi politikasını “fiili durumu hukuki statüye kavuşturmak” şeklinde basitleştiriyor. “O zaman çocuğu istismar yasasına neden destek vermediniz? O da benzer şekilde fiili durumu kitabına uydurmaya çalışmaktan ibaretti.” Sorusu haklı değil mi? Bir devlet yöneticisine yapılabilecek iki büyük suçlama var. Biri yolsuzluk diğeri de vatana ihanet. Bahçeli, seçim meydanlarında Erdoğan hakkında bu iki suçlamayı en fazla dile getiren kişiydi. Odasındaki takvimi 17-25’te durdurmuş ve bunu kamuoyuna ilan etmişti. Ne oldu da birden bire Cumhuriyete baştan sona format atacak salahiyeti ona devretmekte beis görmüyor. Birkaç ay önce söyledikleri yanlış idiyse aynı şekilde kamuoyu önünde özür dilemesi gerekir. “Yolsuzluklar yokmuş, kandırılmışım” demeli, 17-25 takvimini gazetecilerin önünde törenle indirmeli. Meral Akşener’in başını çektiği muhalif hareketin bastırılması konusunda hem yandaş medyanın hem de kontrol altındaki yargının performansı ortada. Ancak bütün bunlar böylesine bir keskin dönüşü izah etmeye yetmiyor. Kirli bir pazarlık ya da şantaj değilse Bahçeli bunu da kamuoyu ile paylaşmalı.

BÜROKRASİ PAZARLIĞI DA ALDATICI

MHP tabanına tamamen teslimiyetçi görüntü vermemek adına ‘bürokrasi üzerine pazarlık var’ havası kurgulanıyor. Haberlerde şöyle geçiyor: Parti’nin önerisinde Cumhurbaşkanı’nın bürokratları atama yetkisi de bulunuyordu. Ancak,  MHP bu yetkinin sınırlandırılmasını gündeme getirmişti. AK Parti, bu talebe de olumlu cevap  verdi ve MHP’nin isteği doğrultusunda büyükelçi atamalarında Meclis onayı şartı aranmasını  kabul etti. Yeni sistemde, büyükelçilerin atanması ancak parlamento onayı ile olacak. MHP’nin talebi ile yüksek yargı organlarına yapılacak atamalarda  Meclis’in daha etkili olması gündeme geldi.” Fanteziye bakar mısınız! Büyükelçi ataması Meclis onayından geçecekmiş. Devlet tepeden tırnağa değişirken minder dışına atılan parlamento yeni yetkiler elde ediyor.

MHP tabanı “iktidar şart değil bürokrasi de olalım yeter” önermesini satın almaya alışık. Fakat hiç bir ballı koltuk fanatik AKP’liden başkasına verilmiyor. MHP’liler, AKP’lilerin olmadığı ya da tenezzül etmediği işlere veriliyor. Seçim döneminde kaç yüksek bürokrat MHP’den kaç tanesi AKP’den aday oldu sorusu tabloyu özetliyor. Bir de şehit cenazelerine bakmak lazım.

Başkanlık sistemi, MHP’nin yok olması anlamına geldiği için orada da bir kandırmacayla ‘cumhurbaşkanlığı’ sistemi diyorlar. Devlet Bahçeli kötü bir jübileyle gidiyor. Erdoğan’a Ahmet Davutoğlu’nun esirgediği desteği veren adam olarak tarihe geçiyor. Ne yapalım kendi tercihi…

Sefer Can, 28.11.2016 /TR724

Fidel Castro: Kahraman mı, Despot mu? [Haber-Portre – Kemal Ay]

“Küba’da ve dünya etrafında hem hayranları hem de sıkı karşıtları vardı. Bazıları onu insan haklarını ve özgürlükleri kısıtlayan acımasız bir despot olarak gördü; başka birçokları, kalabalıkların ilk gece yaptığı gibi, onu yıllarca bir devrimci kahraman olarak yüceltti.”

Bu cümleler, Küba’nın tarihî lideri Fidel Castro’nun ardından The New York Times’ta yayınlanan geniş biyografide (obituary) yer alıyor. İnsanlığın onu bir kahraman olarak mı, yoksa modern zamanların bir başka diktatörü olarak mı göreceği hâlâ tartışmalı. Muhtemelen her ikisi de. Yetiştirdiği hayli başarılı doktorları gönderdiği 100’den fazla ülke, ona hâlâ minnet duyuyor. Onun rejiminden kaçarak ABD’ye sığınan yüz binler ise öldüğü gün bayram etti.

Havana’ya giriş

Castro, 1959’da Havana’ya girdiğinde onu pek tanımasa da çılgınca alkışlayan kalabalıklar, 10 Mart 1952’de bir darbeyle başa geçen ve seçimleri iptal eden General Fulgencio Batista’dan kurtulduğuna sevinmişti. Fidel ve arkadaşları, Batista rejimine ilk kez 1953’te saldırmış, ancak başarısız olmuştu. Diktatör Batista, Fidel ve arkadaşlarını sürpriz bir şekilde affetmiş ve Meksika’ya sürmüştü.

Küba dışında örgütlenmeyi sürdüren ve 1956’da Küba’ya dönerek Batista’nın askerleriyle çatışan Fidel Castro, beraberinde kalan 12 arkadaşıyla Maestra Dağları’na çekildi. O günden itibaren gerilla savaşı sürdüren Fidel, 3 yıl içinde ‘devrimi’ başarmıştı.

O günlerde The New York Times’ta yayınlanan Castro röportajı, onu bir ‘özgürlük savaşçısı’ olarak resmediyordu. Batista’nın ülkeden kaçmasıyla, bütün gözler Fidel ve arkadaşlarına çevrilmişti. Nasıl bir Küba olacaktı? Özgür ve demokratik seçimler gelecek miydi? Serbest ticaret yapılacak mıydı? Ekonomik sıkıntılar giderilecek miydi? ABD’yle ilişkisi ne olacaktı?

Beklenmedik komünist

Başbakan olarak göreve başlayan Fidel Castro’nun ilk icraatlarından biri, Batista döneminden kalma bazı yüksek memurları kurşuna dizdirmek oldu. ABD’den bununla ilgili uyarılar gelince, “Batista’nın zulümlerine ses çıkarmadınız, bana bir şey demeye hakkınız yok!” karşılığını verdi Castro. Amerika’dan gelen baskılar artınca, Fidel ve arkadaşları ülkenin yönünü Sovyetler Birliği’ne çevirdi. Fidel, pek çok silah arkadaşını bile şaşırtarak Marksist-Leninist olduğunu açıkladı. Karar merciinde bulunması, onu pragmatist bir lider yapıyordu belki de. Yakın arkadaşı Che Guevera’yla bile anlaşmazlığa düştü.

Toprak reformu ve kamulaştırma yapmaya başlaması karşısında isyan etmek isteyenler oldu ama 1959 ile 1965 yılları arasındaki bu isyanların tamamını bastırdı. Kendisine rakip olabilecek bütün politikacıları çeşitli şekillerde diskalifiye etti. Küba’da başlattığı uygulamalar sonrası 1 milyona yakın orta sınıf Kübalı, ABD’ye göç etti. Muhalifleri hapsettirmeden ‘duramıyordu’.

ABD’nin abartılı Küba politikaları

Amerika’nın Küba’yı kafaya takması ve CIA eliyle Castro’yu defalarca öldürmeye çalışması, ona iç politikada inanılmaz bir güç verdi. Çok iyi bir hatip olan (12 saat konuşma rekoru mevcut) Castro, Amerika’nın başarısız hamlelerini çok iyi kullandı. 1961’de Kübalı muhalif askerleri eğiterek bir işgal denemesi yapan ABD, Castro’yu tamamen Sovyetlerin kucağına itmiş oldu.

Haliyle Küba ekonomisi, her yıl Sovyet Rusya’dan gelen 5 milyar dolarlık yardıma, daha sonraları Venezüela’dan gelen petrol desteğine bağımlı oldu. Amerika ile ticarî bağları tamamen koparak Castro, bununla sürekli övündü. Ülkede teorik anlamda mutlak bir sosyalizm yoktu ancak devletin piyasa üzerinde mutlak hâkimiyeti vardı. Buna “tropikal komünizm” deniyordu.

Anti-emperyalizmin sembolü

Bu arada Fidel Castro, Kübalı gençleri (kendi oğlu da dâhil) Sovyet ülkelerine eğitim için yolladı. Ülkede sağlık ve eğitim alanında ciddi ilerleme kaydetti. Öyle ki, okuma-yazma oranı UNESCO’nun hedeflerinin bile ötesine geçti. Dahası, Afrika’daki komünist örgütlere askerî yardım göndererek ‘uluslararası bir figür’ olmaya yöneldi. 100’ün üzerinde ülkenin bir araya gelerek ‘Bağlantısızlar Hareketi’ oluşturmasında ciddi rol oynadı. Dünyanın her yerinde anti-emperyalist düşüncenin sembolü oldu.

Castro, Latin Amerika toplumlarına özgü ‘lider kültü’nü en iyi temsil eden kişilerden biriydi. Bağımsız bir yargı, özgür bir basın ya da akademi oluşmasını engelledi. Uzunca bir süre interneti ülkeye sokmadı. Komşuların birbirini ihbar etmesini sağlayan bir sistem kurdu. İyi bir propagandacıydı. Sık sık ABD’deki yayın organlarına röportajlar verdi. Ancak vatandaşlarının sık sık Amerika’ya göçmen olarak gitmelerine engel olamadı.

Amerikan Doları’nın zaferi

İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (HRW) göre, Küba hükümeti muhalefet üzerinde her türlü istihbarî gözetleme, dayak atma, sokak ortasında aşağılama ve rastgele gözaltılarla kontrolü sağlıyor. Ancak buna rağmen 2000’li yıllarda görünür bir ‘muhalefet’ oluştu. 2003’te önde gelen insan hakları aktivistleri, gazeteciler ve akademisyenlerden oluşan 75 kişilik bir grubu tutuklattı. İşkence vakaları yaşandı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Küba ekonomisini kurtarabilmek için bazı prensiplerinden taviz vermek zorunda kaldı. Amerikan Doları üzerindeki yasağı kaldırdı ve Küba, turzimden gelen dolarları, ülkenin ikincil para birimi gibi kullanmaya başladı. Ülkedeki pek çok eğitimli kişi, işini gücünü bırakıp dolar kazanabilmek için turizm sektörüne geçti.

Diktatör değil tiran

Nihayet hastalıkları artınca yetkilerini kardeşi Raul Castro’ya devretti. Raul, ordunun başındayken ‘infazcı’ olarak tanınsa da, Küba’nın dışa açılmaya başlamasına öncülük edecekti. 5 yıl önce görevinden ayrılan Fidel Castro’nun mirası, daha şimdiden dökülmeye başladı denebilir.

Fidel’in Küba’dan kaçmayı başararak Amerika’ya sığınan kızı, Amerika’daki bir dergiye verdiği röportajda babasını “diktatör” değil “tiran” olarak tanımlıyor. Zira diktatörlerin geçici bir süreyle ülkelerine musallat olduklarını, babasının ise kalıcı bir baskıcı rejim inşa edebildiğini anlatıyor.

Sosyalizm nostaljisi

ABD hegemonyası ve liberal demokrasinin II. Dünya Savaşı sonrası göreceli zaferi, eleştirel entelektüellerin her zaman bir ‘alternatif arayışı’ içinde olmalarına sebep oldu. Amerika’nın Vietnam gibi açık yürüttüğü savaşlar ve CIA’in dünya genelindeki örtülü operasyonları, anti-Amerikan fikirlere de güç verdi. Küba ve Venezüella gibi örnekler, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra sosyalizm ve komünizm için bir çeşit ‘nostalji’ imkânı sundu.

Haliyle ülkesinde hayli baskıcı bir rejim inşa eden Fidel Castro’nun ölümünden sonra dünyada özellikle sol, sosyalist çevrelerden gelen ‘badem gözlü’ yaklaşımı, ideolojilerle ve kimliklerle ilgili çok önemli bir gerçeği yeniden hatırlamamıza vesile oldu.

Badem gözlü oldu

İnsan, belki de fıtratı gereği, kendi kimliğinden, kendi ideolojisine yakın olana karşı merhametli, karşı kamptakilere ise acımasız oluyor. Başkasında görse amansızca eleştireceği bir davranışı, kendinden olandan gelince ‘bahanelere’ sarıp sarmalıyor. Fidel Castro’nun dünya genelindeki iyi insanî ilişkileri ve ‘diyalektik materyalizmin’ nadide örneklerinden aforizmaları, bunu daha da kolaylaştırıyor. Sartre’la, Marquez’le, Muhammed Ali’yle dost olabiliyor.

Bir diktatörü devirerek Küba’yı özgürlüğüne kavuşturan otuzlarındaki genç devrimciyle, ülkesini dünyaya kapatarak sürekli şahsi gücünü pekiştiren pragmatist, zalim politikacı aynı kişi. Amerika’nın işgalci politikalarına karşı çıkarken ne kadar haklıysa, ülkesinde hiçbir zaman seçim yaptırmayıp muhalifleri sürekli ezerken o kadar haksız.

Politikayı bu ‘post-truth’ (yalanların revaçta olduğu) dönemden çıkarmanın yolu, belki de herkesin en çok da kendi ‘kampına’ çeki düzen vermesidir…

Kemal Ay, 28.11.2016 /TR724

Renk diktatörleri ve insanca yaşam [Veysel Ayhan]

Büyük fizik bilgini Newton’a kadar tüm fizikçilerin yanıldığı bir nokta vardı. O güne kadar tabiat felsefecileri “beyaz ışığın” saf, berrak ve temiz olduğuna inanıyorlardı. Buna karşılık diğer renkler ise kesinlikler saf ve temiz değildi.

Geçtikleri kirli ortamlar onları kırmızı, sarı, yeşil ve mavi yapıyordu. Örneğin saflık biraz bozulursa ortaya “kırmızı”, daha fazla bozulursa “mavi” ışık çıkıyordu. Onlar, cam prizmadan geçen beyaz ışığın gökkuşağındaki renkleri bu yolla oluşturduğunu sanıyordu.

Newton ise uzun deneyler sonrasında prizmadan geçen renkli ışığın değişmediğini tersine saf ve değişmez olanın beyaz ışık değil renkli ışık olduğunu bulmuştu. Bu olağanüstü keşfi sonrası heyecanlanan Newton, bu raporunu İngiltere Kraliyet Derneği’ne rahatça kabul ettireceğini sanıyordu.

Newton, derneğin fizikçilerinden beklediği kabulü göremedi. Bilakis dernek başkanı Robert Hooke kendisinden 7 yaş küçük bu yeni yetmeyi çekemedi ve klasik “renk teorisi”ni canla başla savunmaya devam etti.

FİZİKTEN SOSYOLOJİYE: FATİH HARBİYE

Tüm bilimler arasında paralellikler vardır. Fizikten sosyolojiye geçiş yapalım. Sosyolojik hayatta da “beyaz ve aydınlık” tıpkı fizikteki gibi renklerin karışımıyla ortaya çıkar. Eşyanın tabiatı bu. Barış ve bir arada insanca yaşamanın sırrı bunda gizli.

Türkiye, rengârenk bir topluma sahip. Tarih boyunca da bu böyle oldu. Kozmopolit semtler, farklı etnik kökenler, birbirine aykırı görüşler. “Renkler” bu ülkede “halk” düzeyinde hiçbir zaman bir diğeriyle çatışmadı. Her “etnik köken” ve “farklı görüş” bir renkti. Nişantaşı vardı, Beyoğlu vardı Fener vardı ama Fatih de vardı. Üsküdar da vardı. Hiçbir “rengi”, bir diğerine dönsün diye zorlayan yoktu. Herkes kendi “rengine” göre yaşam tarzı oluşturuyor, “rengine” uygun kıyafetler giyiyordu. Her renk, bir diğerine saygı gösteriyordu.

Kimse “sen niye kırmızısın, hayır beyaz olmalısın!” veya “Benim rengimde değilsen çek git!” demiyordu. Aksini iddia edenler tarih boyunca “diğer renklerin” dünyasını kararttı ama asla kendi rengine dönüştüremedi.

Halk düzeyindeki cari olan bu birlikte yaşama kültürü devlet düzeyinde maalesef sık sık bozuldu. Diktatoryal yönetimlere paralel gelişen devlet refleksleri hep aynı zulmü netice verdi.

KAHRAMANCIKLAR!

Bunun bozulduğu dönemler Türkiye’nin en kötü, en korkunç dönemleri oldu. “Bunu giyeceksin”, “Böyle inanacaksın”, “Sen Sünnisin”, “Sen Alevisin”, “Sen Kürt değil Türk’sün”. “Sen ticaret yapamazsın”. “Siz ülkeyi terk edin”…

Ve sonrası: İstiklal mahkemeleri, Dersim, 6-7 Eylül, Varlık Vergisi ve taş ocakları, 28 Şubat ve bugünün kıyımı…

Renk dayatma zorbalıkları ne yazık ki bizim toprakların karakteri. Ülke her zayıfladığında ortaya kahramancıklar çıktı. Her kendini kahraman sanan ülkeyi kendi çiftliğine çevirmeye kalktı.

PEKİ, BU GİDİŞİN SONU NE OLACAK?

Ne evrenin yasaları sosyolojiden bağımsız, ne de sosyoloji fizikten… Fizikte “beyaz”ın diğer “renkleri” kabulü yıllar alsa da Newton tüm renklerin alkışlarıyla 1727’de diğer âleme göçtü. “Sir Isaac Newton” unvanıyla ve “Royal Society of London”a başkan olarak hükümdarların taç giydiği, en soyluların gömüldüğü Westminster Manastırı’na gömüldü. Tabutunu üç Dük, iki Kont ve Lordlar Kamarası Başkanı taşıdı. Hayatının barış ve insanlığa adayanlar toplumlar toplu hipnoza tutulduğunda lince uğrasa da hipnozdan çıktığında asli saygınlıklarına kavuşuyordu.

HİTLER’İN AKİBETİ

Eşyanın tabiatına direnenler, evrenin yasalarına baş kaldıranlar ise kendini tarih çöplüğünde buluyor. Tıpkı hayatını Newton’un tezlerininin yanlışlığına adayan Robert Hooke gibi. Ve sosyolojide Hooke gibi masum olmayan “renk” “dikte-torlar”ı.

Hitler, Musolini, Stalin gibiler ve halen yaşayıp kendilerini ebedi sanıp 2023 rüyaları görenler.

Veysel Ayhan, 28.11.2016 /TR724

Erdoğan’dan Avrupa aşırı sağına gollük paslar [Analiz: Efe Yiğit]

Siyasetlerini göçmen karşıtlığı ve özellikle İslam düşmanlığı üzerine kuran popülist aşırı sağ partiler, Avrupa’daki siyasetin bir gerçeği. 10 yıl öncesinde Meclis’te sadece birkaç sandalye kazanabilen bu partiler, bugünlerde birçok ülkede iktidarların politikalarını belirler hâle geldi. Aşırı sağ partilerin güç kazanmasında, merkez partilerin göçmen sorununda kendi vatandaşlarını tatmin edememesi ve göçmenlerin katıldığı kriminal olaylar büyük rol oynadı. Buna bir de Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi “Müslüman liderlerin” söylemlerini eklemek gerek.

İsterseniz bu popülist aşırı sağ partilerin yükselişinin nedenlerine bakalım önce…

Fabrikaların teknolojiye yenilmesi: Yıllarca Avrupalıların çalışmaktan kaçındığı ‘zor ve kötü’ şartlardaki fabrika işlerinde göçmenler sorunsuz çalıştı. İlerleyen yıllarda fabrikalar teknolojik gelişmelere yenilince, bir zamanlar ihtiyaç duyulan göçmenler ‘yük’ olarak görülmeye başlandı. İşsiz kalan her Avrupalı, bunun sorumluluğunu göçmenlere yükledi.

Mülteci sayısının artması: 1980’lerden itibaren Avrupa’ya mülteci olarak önce Filistinliler geldi. BM sözleşmeleri gereği çalışmayan mülteciler, geçimlerini devletten aldıkları sosyal yardımlarla sağladı. Filistinlilere Afganlar, Somalililer, Boşnaklar ve Iraklılar eklendi. Ekonomideki durağanlığın faturası bu mültecilere çıkartıldı.

Basının yanlı tutumu: Özellikle bulvar gazeteleri yabancı kökenlilerin karıştığı olayları manşetten duyurdu. Sıradan bir vaka bile büyütülünce, toplumdaki tüm olayların sorumlusu olarak yabancılar görülmeye başladı. İstatistikî olarak karşılığı olmasa da, ‘göçmenler=bela’ algısı yerleşti.

Misafirlikten kalıcılığa geçiş: ‘Misafir işçi’ ya da ‘kısa süreli sığınmacı’ olarak görülen göçmenlerin ülkelerine geri dönmemeleri, aksine toplumda yükselmeleri sıkıntıya yol açtı. İşçiyken ya da misafirken göze batmayan yabancıların ‘patronluğa’ terfi etmesi milliyetçilik duygularını depreştirdi. Siyaset ve ticarette yabancıların yakaladığı başarı, bir çeşit kıskançlığa yol açtı.

Müslümanların ve camilerin artması: Müslümanların giderek artması aşırı sağın en önemli propaganda malzemesi oldu. Müslüman nüfus abartılarak 50 yıl içinde ülkedeki çoğunluğun Müslüman olacağı yalanı sürekli gündemde tutularak İslamofobi oluşturuldu. Yine eğitim kurumlarında başörtülü Müslümanların sayısının artmasına paralel olarak düşmanlık da arttı.

 ***

Avrupa’daki en büyük göçmen nüfuslarından birisi Türkler. Haliyle aşırı sağ partilerin en önemli argümanlarından birisi de Türkiye’yle ilgili: Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliği. Önceleri Türkiye’yi Müslüman olduğu ve nüfusunun Avrupa’ya akmasından korkulduğu için istemeyen Avrupa’daki radikal sağ partiler, şimdilerde Erdoğan yönetiminin anti-demokratik uygulamalarını da sık sık gündeme getirir oldu.

Erdoğan bu süreçte boş durmadı ve göçmen karşıtı aşırı sağ partilere ‘gollük paslar’ attı. Onlara değinelim…

‘Ey Avrupa’ aşırı sağa oy oluyor: Erdoğan’ın Avrupa’ya ‘haddini bildirme’ çabası, merkez partileri zayıflatırken, milliyetçi duygulara hitap eden aşırı sağın işine geliyor. ‘Gururu incinen’ Avrupalılar, merkez partilerinin Erdoğan gibiler karşısında ‘aciz’ davrandığını düşünerek aşırı siyasî akımlara yöneliyor.

Salon toplantıları entegrasyonu engelliyor: Özellikle Almanya’da Erdoğan’ın Euro Türkler’le yaptığı salon toplantıları öncesi bilboardlarda yer alan ‘Başbakanımız-Cumhurbaşkanımız geliyor’ cümleleri, aşırı sağ için bulunmaz propaganda malzemesi. Başbakan-Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan’ı görenlerin ülkeye uyum sağlamadığı ve Türkiye merkezli yaşayıp, bulundukları ülkeye katkı vermemeleri konusu aşırı sağ için oy kazanabileceği bir argüman.

Kapıları açarız tehdidi: Erdoğan’ın en son Avrupa Parlamentosu kararından sonra da dile getirdiği ‘sınırları açarız, 3 milyon Suriyeli Avrupa’yı istila eder’ tehdidi, zaten başarısız göçmen politikaları yüzünden oy kaybeden merkez partilere en büyük darbe. Bu da aşırı sağın işine geliyor. Radikal popülist politikacılar böylece kapıların kapatılmasını ve göçmenlerin ülkeden gönderilmesini savunuyor.

Türkiye gündemini Avrupa’ya taşıması: Bulundukları ülkelerden ziyade Türkiye merkezli yaşayan Avrupalı Türkler, seçme hakkının verilmesiyle tamamen Türkiye merkezli oldular. Buna ilaveten Erdoğan’ın son 3 yılda yürüttüğü cadı avını Diyanet ve arka bahçeleri UETD aracılığıyla Avrupa’ya taşıyıp, istenmeyen olaylara sebebiyet vermesi “Türkler Türkiye merkezli yaşıyor” tezini işleyen aşırı sağ partilere yeni malzeme oldu.

Efe Yiğit, 28.11.2016 /TR724

İtibar, itina ile bertaraf edilir: Döviz derbesinden çıkış yolu var mı? [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Maruz kaldığımız kur şoku öylesine derinden gelen bir dalga ki Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz artışı ve döviz satışı ile mahdut kalacak bir reçete ile bu sarsıntıyı atlatmak mümkün değil.

24 Kasım’da politika faizinin Saray ve avanesinin telkinlerinin aksine 50 baz puan artırılması, Merkez Bankası’nın bağımsız karar alabildiğini göstermesi açısından altın kıymetinde bir pastı. Kararın hemen akabinde doların 3,42’den 3,37’ye gerilemesi, faiz artışının piyasa üzerinde tesirli olduğunu gösterdi.

Ancak hükümet bu isabetli atışı hoyratça harcadı. Aynı gün Türkiye ile devam eden Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakerelerinin askıya alınması tavsiyesinin Avrupa Parlamentosu’nda (AP) ezici çoğunlukla kabul edilmesi TCMB’nin tesis etmeye başladığı güveni sarstı. Ankara’nın kararı doğru okuması ve mutedil bir yaklaşım sergilemesi halinde kriz fırsata çevrilebilirdi.

Hariciye Vekili Mevlüt Çavuşoğlu’ndan Reis-i Cumhur Tayyip Erdoğan’a kadar yetkili zevatın kullandığı tehditkâr üslup nispeten düzelen moralleri bozdu. Yatırımcı, TCMB’nin inisiyatif aldığına, piyasa dinamiklerine göre adımlar atılacağına tam ikna olmuştu ki 24 Kasım akşam saatlerinde iklim yeniden bir gün evveline döndü. Dolar/TL 3,45’e, Euro/TL 3,64’e fırladı.

Yabancı, Türkiye’nin elinin zayıflığının farkında. Gerilim siyasetinden medet umanlara böyle giderse evdeki bulgurdan da olacakları lisan-ı münasiple ifade edilmeli. Ekonomi ince bir buz tabakasının üzerinde kayıp giderken kavga ve gerilimin kaybeden tarafı maalesef Türkiye olacak. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin “OHAL istemiyorum” sözleri krizin müsebbibini ele veren itiraf cümlesi sanki. Öyle ya, eser miktarda hukuk cari olduğunda hayalini dahi kuramayacakları icraatları KHK marifeti ile tahakkuk ettiriyorlar.

Günden güne derinleşen iktisadî krize bizzat imza attıkları hukuk cinayetlerinin sebep olduğunu geç de olsa idrak etmişe benziyorlar. Başvekil Binali Yıldırım da Şangay İşbirliği Teşkilatı’nın AB’nin alternatifi olamayacağını ve dalgalı denizde ayakta durmaya çalıştıklarını söyleme cesaretini göstermiş. Esas mesele başka.

GÜVEN BUNALIMININ ÇARESİ VAR

Hükümet cenahı inisiyatifi tam manasıyla ele almadıkça böylesi beyanların netice vermesi zor. Küsuratı ile bin odalı Saray’da mukim zatı Başkanlık sevdasından vazgeçirmeleri ve anayasanın çizdiği sınırlara çekilmesini sağlamaları şart. Bunda muvaffak olabilirlerse sükûnet içinde krizden çıkışa odaklanabiliriz.

Memleketin varı yoğu ve dahi istikbali bir adamın iki dudağı arasına sıkışmışsa güven bunalımına çare bulunamaz.

Merkez Bankası’na da memlekete de geçmiş olsun. Aralık’ta Amerika’da faiz arttığında yeni bir tsunami alarmı verilecek. Bizim gibi döviz açığı had safhadaki ekonomilerin iliğini kurutacak bir fon akışı var okyanus ötesine.

TL, YABANCILARIN İNSAFINA KALDI

Doların ne kadar yükseleceği Türk Lirası enstrümanlara para koyan yabancıların insafına kaldı. Her fon yöneticisi, Türkiye’yi idare edenlerin çıkmaz sokağa girdiğinin farkında. Suriye’de askerî harekâtın getireceği ağır maliyeti risk hanemize daha yeni yazıyorlar.

OHAL kalkmadıkça, AB ile münasebetleri düzeltmedikçe radikal faiz artışının bile bu saatten sonra işe yarayacağı kanaatinde değilim.

Kur riskini yönetmek birilerinin iddia ettiği gibi vatan hainliği olmadığı gibi ticaretin olmazsa olmazıdır. İnsanları böyle itham edeceklerine 3 TL’den dolar bozdurdukları halde 45 kuruşa varan artışa niye mani olamadıklarını izah etsinler.

Böyle giderse, kurda her geri gelişi satın alma fırsatı olarak görmeye devam edebilirsiniz.

Semih Ardıç, 28.11.2016 /TR724

Bir cinayetin derin bağlantıları: Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz olayı [Mehmet Yıldız]

İstanbul Adliyesi Cumhuriyet Savcılarından Mehmet Selim Kiraz 31 Mart 2015 tarihinde görevi başında menfur bir terör saldırısı ile şehit edildi. Üzerinden neredeyse 20 ay geçmesine rağmen olayın bağlantıları hala aydınlatılamadı, aydınlatılma iradesi de yetkililerde görünmüyor.

Olaylar nasıl gelişti? Hatırlayalım

Şehit savcı Mehmet Selim Kiraz, Çağlayan Adliyesinde Memur Suçları Bürosunda görev yapmakta aynı zamanda Berkin Elvan’ın ölümüne ilişkin soruşturmayı da yürütmekteydi. Soruşturmada önemli mesafe kat etmiş ve olayı aydınlatmak üzereydi.

31 Mart 2015 tarihinde saat 10.36 da, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin büyük bir bölümünde -nedeni hala öğrenilemeyen- elektrik kesintisi yaşandı. O gün Çağlayan Adliyesinde de elektrikler kesilmiş, nedense jeneratörler devreye girmemiş, duruşmalar yapılamamıştı.

Saat 12.30 sıralarında önce sosyal medyaya sonra da haber ajanslarına Çağlayan Adliyesinde bir savcının teröristler tarafından rehin alındığı haberi düştü. Ardından yapılan resmi açıklamalarla olay doğrulandı, teröristlerle müzakere yapıldığı ve görüşmelerde mesafe alındığı açıklandı.

Akşam 20.20 sıralarında savcının rehin alındığı odadan arka arkaya silah sesleri geldi. Tanıklara göre, içerden militanların sloganları yükseldi. Bunun üzerine güvenlik güçleri olaya müdahale etmişti ancak Savcı Kiraz maalesef bu müdahale esnasında şehit oldu. Polis baskını sırasında Savcı Kiraz’ı rehin alan teröristler de öldürüldü.

2006 yılında gerçekleşen Danıştay saldırısından sonra ilk kez böyle bir olay yaşanmış, bir savcı görevi başında şehit edilmişti. Hiç şüphesiz olayın görünen faili bir terör örgütü olan DHKP-C. Ancak Berkin Elvan soruşturmasını ilk kez aydınlatmaya yaklaşan bir savcının, beklenmedik bir şekilde makamında rehin alınarak şehit edilmesi, olayın arkasında başka iradeleri de aramaya itiyor.

Neden Selim Kiraz?

Kendisini tanıyanlar Şehit Savcı Kiraz’ın mütedeyyin, hakperest ve doğru bildiğinden şaşmayan bir yapıya sahip olduğunu söylerler. Hatta bu özellikleri nedeni ile 17/25 Aralık’tan sonra özel oluşturulan ‘terör büroda’,  kimseye haksızlık yapmak istemediğini belirterek görev almayı kabul etmediği de iddia edilmişti.

O günlerde acılı ailesine başsağlığı için gidenler, ayaküstü bir sohbette bile fark edecekleri babasının halinden nasıl bir ailede yetiştiğini anlayabilirlerdi. O Anadolu’dan İstanbul’a gelip imkânsızlıklar içinde okumuş tertemiz bir ailenin çocuğuydu.

Savcı Kiraz’ın şehit edilmesiyle kime ne mesaj verildi?

Kanaatimce görevi başında bir Cumhuriyet Savcısının şehit edilmesi ile bütün hakim ve savcılara, özellikle görevden kaçan bazı yandaşlara mesaj verilmişti. Bu olaydan sonra Çağlayan Adliyesinde hakim ve savcıların da katıldığı törende konuşan İstanbul Başsavcısı Hadi Salihoğlu ‘daha dökülecek kanlar da olsa adaletin gerçekleşeceğini’ belirtti.

Olaydan bir sene sonra yapılan anma töreninde Başsavcı Salihoğlu yine konuştu: “Ülkemiz üzerinde oynanan terör ve hainlik devam ediyor. Bu süre içerisinde nice aslan gibi vatan evlatları şehit oldu, şehit olacak.” Başsavcının bir anma töreninde hakim ve savcılara hitaben yaptığı ‘kan döküldü dökülecek, şehit oldu, şehit olacak…’ şeklinde bir söylemi ısrarla sürdürmesi çok ilginç değil mi?

Hala cevap bekleyen sorular…

“Senin yönettiğin adliyede, bir mesai arkadaşının şehit edilmesi olayının ardındaki bağlantıları aydınlatacağına niye sürekli nutuk çekiyorsun,” diye sormazlar mı adama? Sorumlu olduğu adliyede güvenlik zafiyeti olan Başsavcı Salihoğlu hakkında HSYK bir soruşturma başlatmış mıdır? Sanmıyorum. Olsa duyulurdu.

Onlarca defa girip çıktığım için biliyorum, çok iyi korunduğunu sandığım Çağlayan Adliyesi’ne silah, bomba ve örgüt flamaları nasıl sokulabilmiştir? Rehine durumu oluştuğunda polislerle teröristler arasında nasıl bir pazarlık yapılmıştır?

Saldırıyı gerçekleştiren Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol ile bu olaydan bir gün sonra Vatan Emniyet Müdürlüğüne saldırı düzenleyen DHKP-C militanları Elif Sultan Kalsen, daha önce başka bir davadan tutuklu yargılandıkları halde, dosya önüne gelir gelmez hangi hâkim tarafından tahliye edilmişlerdir? Bu hâkimin başka hangi olaylarla ilgisi vardır?

DHKP-C militanlarını tahliye eden mahkemenin hâkiminin, Silivri’de tutuklu bulunan Hidayet Karaca ve bazı polisler hakkında tahliye kararı verdiği için ‘sanıklarla fikir ve eylem birliği içinde’ denilerek tutuklanıp, meslekten ihraç edilmiş Hâkim Mustafa Başer’den bir farkı var mı? DHKP-C militanlarını tahliye eden hâkimlerin de ‘sanıklarla  fikir ve eylem birliği içinde hareket ettiği’ pekâlâ söylenemez mi? Her konuda pek cevval olan HSYK bu olaya ilişkin neden soruşturma dahi açmadı? Sadece tutarsızlık deyip geçmeli miyiz? Yoksa bir gizli el mi olayları yönlendirmektedir?

Olayı aydınlatmak isteyenler…

Şimdi olay anına geri dönelim ve o günlerde adliye içinde çok konuşulan bir dedikoduyu tekrar hatırlayalım:

Savcı Kiraz’ın başına silah dayayan teröristler bir yandan da kendileriyle müzakere eden kişiyle telefonla konuşuyor, güvenlik görevlileri de bu konuşmayı yan odadan dinliyor. Konuşma olağan seyrinde devam ederken birden silah sesleri duyuluyor. Teröristler telefonu kapatmayı bile beklemeden rehin aldıkları savcıya ateş etmeye başlıyorlar. Belki de telefonla konuştukları kişi de duysun istiyorlar.

Şimdi bir sorumuz daha var: Teröristlerle telefonda müzakere eden kimdi? Müzakere heyetine nasıl girmişti?

Olayın ardından konunun üzerine gitmeye çalışan bir başsavcı vekilinin neden apar topar tayini çıkarıldı? İstanbul’ un yeni başsavcısı eğer olayı aydınlatmak istiyorsa, bu soruların cevaplarını aramakla işe başlayabilir.

Bir kısım cevaplara ulaşması zor değil zira. Cesaret mi? O biraz zor işte!

Mehmet Yıldız, 28.11.2016 /TR724