Karnavalda Erdoğan’lı geçit: Alman tankıyla Suriye'ye gidiyor ve kontrol Putin’de

Almanya’nın Düsseldorf şehrinde düzenlenen sokak karnavalında AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan protesto edildi.

Karnaval etkinlikleri kapsamındaki geçit törenine katılan ve Suriye yönüne giden Alman malı tankın üzerinde temsili Erdoğan ve onu kumandayla yöneten temsili Rusya Devlet Başkanı Putin maketi dikkat çekti. Bu protesto ile Alman silahlarının Türkiye’ye ihracatı da tartışıldı.

Çekimi yapan Türk vatandaşı ise bu durum için, ‘içler acısı’ sözüyle tepki veriyor.

Karnaval kapsamında İngiliz Avam Kamarası’ndaki milletvekillerine sonsuz bir Brexit tartışmasında iskelet olarak gösterildi. Brezilya Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro maketi yanmış yağmur ormanlarında kömürleşmiş samba dansçılarının önünde geçit yaptı. ABD Başkanı Donald Trump’ın maketi ise Roma İmparatoru ve kundakçı Nero ile gösteri yürüyüşü yaptı.


[TR724] 24.2.2020

5 milyon kişi kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemedi

CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre, 2019’da 2 milyon 500 bin kişinin bireysel kredi ve 2 milyon 700 bin kişinin de kredi kartı borcunu ödeyemediğini belirtti.

KRONOS -24 Şubat 2020

Borç sorununun artık can almaya başladığını belirten CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, “Acilen bireysel borçlular için Borç Yapılandırma Fonu kurulmalı. Aksi halde sosyal patlamalar kaçınılmaz olacak’ demiştik, maalesef 2020 yılı bu öngörümüzü haklı çıkarıyor” dedi.

175 BİN KİŞİ YASAL TAKİPTE

2019 yılında yaklaşık 97 bin kişinin bireysel kredi, 78 bin kişinin de kredi kartları borçlarını ödeyemediği için yasal takibe düştüğünü söyleyen CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemeyen kişi sayısındaki artışın arkasındaki temel nedenin, iktidarın kötü yönetiminin yarattığı kriz ortamı olduğunu söyledi:

‘DÜŞÜK ÜCRETLER VATANDAŞI BORÇ ÖDEYEMEZ HALE GETİRDİ’

“Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin son rakamlarına göre 2019 yılı sonunda bireysel kredi borçlarını ödeyemeyip takibe düşen vatandaş sayısı 96 bin 683 kişi, bireysel kredi kartını ödeyemediği için yasal takip başlatılan kişi sayısı ise 78 bin 395. Henüz takibe düşmemiş ama bireysel kredi borcunu ödemekte problem yaşayan vatandaş sayısı 2 milyon 536 bin, kredi kartı borcunu ödeyemeyen vatandaş sayısı ise 2 milyon 694 bin kişi. Ücretlerin hızla enflasyona yenildiği bir ekonomide, insanlar geçinebilmek için zorunlu olarak krediye yöneldiler ama gerek ücretlerin düşüklüğü gerekse hayat pahalılığı nedeniyle vatandaşın önemli bir kısmı borcunu ödeyemez duruma düştü.

‘GÜNDE 8 KİŞİ İNTİHAR EDİYOR’

Bu durumda zaten zor koşullarda yaşamaya çalışan insanlarımızın bir kısmı ne yazık ki hayatına son vermeyi seçiyor. TÜİK’in son rakamlarına göre günde 8.6 kişi intihar ediyor. Bu korkunç bir rakam. 2020 yılında gelen haberler bu sayının daha yukarı çıkacağını gösteriyor. Eğer hükümet bu soruna el atmazsa borç sorunu artan bir hızla can almaya devam edecek.”

[Kronos.News] 24.2.2020

Gelecek Partisi’nden Avrasya Tüneli ve toplu taşıma zammına dava

Avrasya Tüneli ile toplu taşımaya yapılan zamma karşı Gelecek Partililer dava açtı.

KRONOS -24 Şubat 2020

İstanbul Adliyesi önünde toplanan Gelecek Partililer hem Avrasya Tüneli’ne hem de toplu ulaşım zamlarının iptali için başvuru yaptıklarını açıkladı.

Gelecek Partisi İstanbul İl Başkanlığı, Avrasya Tüneli geçişine yapılan %56’lık zam ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin toplu ulaşım ücretlerine yaptığı %35’lik zammı yargıya taşıdı.

İstanbul İl Başkanı Av. İsa Mesih Şahin, İBB zammının iptali için İdare Mahkemesi’ne, Avrasya Tüneli’ne yapılan zam için ise ilk etapta Tüketici Hakem Heyeti’ne itirazda bulunduklarını söyledi.

Şahin, İstanbul Adliyesi önünde yaptığı açıklamada şunlar söylendi, “Açıklanan enflasyon oranlarının çok üzerinde olan, fahiş ve ölçüsüz bu zamlar İstanbulluların kaldıramayacağı bir yüktür. Biz zamlara ilişkin olarak ilk gün de açıklama yaparak tepki gösterdik ve bu zamların ya kaldırılması ya da makul bir orana çekilmesi gerektiğini ifade ettik. Bir süre bekledik; ne Avrasya Tüneli zammını yapanlar ne de İBB yetkililerinden hiçbir geri adım göremedik. Biz de yasal hakkımızı kullanarak bu zamlar için yargı yoluna başvurduk. Bu ölçüsüz ve fahiş zamlar hakkaniyetli değildir. Bu konunun yargı tarafından düzeltileceğini umuyoruz.”

[Kronos.News] 24.2.2020

Ölüm orucundaki Bölek: Özgürce türkülerimizi söylemek istiyoruz [Işıl Sipahi]

Sağlık durumu her geçen gün daha da kötüye giden, kalp çarpıntısı, kemik erimesi, böbrek yetmezliği, tansiyon, sindirim problemi, enerji kaybı, bağırsak problemi yaşayan Helin Bölek ve bugün için tahliye kararı çıkan İbrahim Gökçek konuşmakta bile güçlük çekiyor.

IŞIL SİPAHİ -24 Şubat 2020

Cezaevinde tutulduğu dönemde hücre cezası verilen, elektriksiz bir hücreye atılan ve 24 saat yüzüne projektör tutulan Grup Yorum üyesi Helin Bölek, ölüm orucu eylemini sürdürüyor.

Halkların Demokratik Partisi eski vekillerinden Mehmet Ali Aslan’ın ziyaret ettiği Bölek hayati tehlike yaşıyor.

HELİN VE İBRAHİM GÜNDEN GÜNE ERİYOR

Sağlık durumu her geçen gün daha da kötüye giden, kalp çarpıntısı, kemik erimesi, böbrek yetmezliği, tansiyon, sindirim problemi, enerji kaybı, bağırsak problemi yaşayan Helin Bölek ve bugün için tahliye kararı çıkan İbrahim Gökçek konuşmakta bile güçlük çekiyor. Sıvı ve şeker alımı düşen Helin ve İbrahim’in durumuna dikkat çeken arkadaşları ise ne olursa olsun bu mücadeleden vazgeçmeyeceklerini söyledi.

“GRUP YORUM’U TERÖRİZE EDEREK İMHA ETMEK İSTİYORLAR”

Aslan’ın ziyaret ettiğini Bölek, ve Grup Yorum üyeleri yaşadıkları süreçle ile ilgili olarak düşüncelerini şöyle açıkladı:

Bizim taleplerimiz ekmek kadar, su kadar nefes almak kadar doğal bir ihtiyaç. Berker Can denilen bir gizli tanığın iftiralarıyla bizler terörist ilan edildik ve bu dosya kapsamında tutuklayabildikleri tüm Grup Yorum elemanlarını tutukladılar. Yakalayamadıkları arkadaşlarımızı ise İçişleri Bakanlığı’nın aranan teröristler listelerine aldılar. Bazı arkadaşlarımız hakkında vur emri çıkartıldı. İktidarın politikası, Grup Yorum’u terörize ederek imha etmek. Hakkımızdaki en temel suçlama Grup Yorum elemanı olmak. Terörist ilan edilmek için Grup Yorum elemanı olmak yeterli. Biz bunu kabul etmiyoruz. Grup Yorum’u terörist olarak gösterip halkın nezdinde yok etmeye çalışmalarının karşısında olduk, olmaya da devam edeceğiz. Konserlerimiz yasaklandı. Bunun üzerine hukuki yollarla hakkımızı aradık ancak hukuki yollarda da umduğumuz sonucu elde edemedik ve biz konserlerimizi kamyon kasalarının üzerine çıkarak vermeye çalıştık. Mahallelerde sokaklarda konserler verdik. Ama bize karşı saldırılar devam etti. Daha da şiddetlendi. Bunun üzerine açlık grevine başladık.

AÇLIK GREVİNDEN ÖLÜM ORUCUNA

Geçtiğimiz ay ise açlık grevini ölüm orucuna çevirme kararı aldık. İki arkadaşımız İbrahim Gökçek ve Helin Bölek şu an ölüm orucunda. İki türlü ölüm var. Ölüm orucuyla da yaşamınızı yitirilebilirsiniz ama diğer taraftan da sizin sahip olduğunuz tüm emekleri, en temel haklarınızı, ait olduğunuz değerleri ve tüm düşünceleri terketmeniz istenerek bir “ölü” haline gelme durumu dayatılıyor.

“BİZE BİÇİLEN KEFENİ KABUL ETMEDİK”

İnsan kendini var eden değerlerden soyutlandığında ve ölüm karşısında buna boyun eğdiğinde de zaten bir çöpe dönüşüyor. Boş bir çuvaldan farkınız yok. Biz faşizmin bize biçtiği kefeni kabul etmedik. Gerekirse mücadele vererek öleceğiz ama bizden sonra gelecek olan kişiler Grup Yorum’u yaşatacaklar.

“KONSER VERMEK İÇİN AÇLIK GREVİ YAPMAK ÜLKEDEKİ FAŞİZMİ GÖSTERİR”

Biz bugüne kadar türkülerimizle halkın sesi olmaya çalıştık, ama bugün konser verebilmek için açlık grevi yapmak zorunda kalıyoruz. Bir ülkede konser vermek için açlık grevi yapılıyorsa bu durum o ülkede faşizmin varlığının en büyük ispatıdır. Listeler kaldırılsın istiyoruz.

YALANCI TANIKLARLA DAVA

Konserlerimize devam etmek istiyoruz. Hakkımızda yalancı tanıklarla davalar açılmasın istiyoruz. Arkadaşlarımız serbest bırakılsın istiyoruz. Özgür bir şekilde türkülerimizi söylemek istiyoruz.

ASLAN: HERKES SAHİPLENSİN

Halkların Demokratik Partisi eski vekillerinden Mehmet Ali Aslan da, açlık grevi yapan ve ölüm orucunda olan Grup Yorum üyelerine destek verdi. Sanatın ve kültürün en temel ihtiyaçlardan biri olduğunu belirten Aslan, ziyarette şunları söyledi:

Yaşanılan bu durumu herkesin sahiplenmesi gerekiyor ancak görüyorum ki gereken destek verilmiyor. Ne sanat, ne de siyaset dünyası Grup Yorum’un haklı taleplerini dile getirmiyor.


[Işıl Sipahi] 24.2.2020 [Kronos.News]

‘Birkaç şehit’ mi yoksa daha fazlası mı…! Adem Yavuz Arslan yorumladı

Türkiye’nin önemli gündemlerinde biri olan Libya’da şehit olan askerlerin gizlice defnedilmesinin arkasındaki plan ne? Libya’da gerçekte kaç askerimiz şehit oldu?

BOLD-AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Birkaç şehit” diyerek neyi perdelemeye çalışıyor? 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturmasında gündeme gelen ‘Sıfırlama’ tapelerinin gerçek olduğu ortaya çıktı. Kaçırılan kişilere işkence yapıldığı iddiaları Baro’ları harekete geçirdi.

Mahkeme işkence için suç duyurusu yaptı…Bahçesaray’da 41 kişiyi çığ değil yolsuzluk öldürdü…Gazeteciler Adem Yavuz Arslan ve Fatih Akalan gündemin sıcak başlıklarını Bold Medya’nın Youtube kanalından değerlendi.


[Bold Medya] 24.2.2020

Erdoğan, Boğazları Rus gemilerine kapatabilir mi? [Fatih Yurtsever]

Erdoğan rejimi sadece yolsuzluk tapelerini sıfırlamakla kalmayacak, Cumhuriyetin ne kadar kazanımı varsa, onları da gitmeden önce sıfırlayacak…

FATİH YURTSEVER-ANALİZ

BOLD-Diplomasi tarihi yazarları 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra Erdoğan Rejimi ’nin dış politikasını yazarken, yeni bir kavram kullanmak zorunda kalacaklar.  İçerisinde şantaj, ilkesizlik ve mafyatik yöntemleri barındıran “Kasımpaşalı Diplomasisi” günümüz koşullarını en iyi resmedebilecek kavram olmaya aday. Anlaşılan Erdoğan rejimi sadece yolsuzluk tapelerini sıfırlamakla kalmayacak, Cumhuriyetin ne kadar kazanımı varsa, onları da gitmeden önce sıfırlayacak.

Rusya ve “Dostum Putin” ile İdlib konusunda uzlaşmaya varamayan Erdoğan, bugünlerde yeni bir kartı oyuna sürmekle meşgul. Habertürk Gazetesi yazarı Muharrem Sarıkaya pazar günü kaleme aldığı köşe yazısında krizin gidişatına göre, Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesinin kendisine verdiği hakları kullanarak Boğazları Rus gemilerine kapatabileceğini ifade ediyor. Peki, gerçekten Türkiye şu an içerisinde bulunduğumuz koşullar altında Montrö Boğazlar Sözleşmesine göre, Boğazları Rus gemilerine kapatabilir mi?

Montrö Boğazlar Sözleşmesi savaş gemilerinin geçişini üç durum altına düzenliyor. Bunlar barış durumu, savaş durumu ve Türkiye’nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidine maruz görmesi durumu.

TÜRKİYE’NİN TARAFIZ OLDUĞU SAVAŞ DURUMU

Türkiye herhangi bir savaşın tarafı değilse savaşan herhangi bir ülkeye ait olmayan bir ülkenin savaş gemileri, boğazlardan barış koşullarında düzenlenen şartlar doğrultusunda geçebilir. Türkiye çok zorlama bir yorumla şu anda Rusya’nın Suriye’de bir savaş içerisinde bulunduğunu öne sürerek Rus gemilerinin geçişini engellemeye çalışabilir. Ancak, Rusların 2015 yılından itibaren Suriye rejiminin davetiyle bir askerî harekât icra ettiği göz önünde bulundurulursa, olmaz denilen şeyleri olduran Erdoğan Rejiminin bile, böyle bir zorlama yorumu tercih etmeyeceği söylenebilir.

TÜRKİYE’NİN MUHARİP OLDUĞU SAVAŞ DURUMU

Türkiye herhangi bir savaşın tarafı ise, Boğazlardan geçecek savaş gemileri konusunda tam yetkiye sahip. Türk Hükumeti istediği ülkenin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişini engelleyebilir. Erdoğan daha önce yaptığı bir açıklamada ifade ettiği gibi, Suriye ile yaşanan çatışmalarının bir savaş olduğunu öne sürerek Boğazları Rus gemilerine kapatabilir. Ancak bu karar da kendi içerisinde zorlama yorumlar ve uluslararası hukuk açısından sakat durumlar içeriyor. Türk askeri şu anda Suriye’de Meclise sunulan tezkereye göre terörle mücadele harekâtı için bulunuyor. Bir ülkenin topraklarında terörle mücadele harekâtı icra etmek hukuksal olarak o ülke ile savaş durumda bulunmak değil. Ayrıca, Anayasamıza göre de savaş ilanı TBMM yetkisinde. Bu koşullar altında Erdoğan ancak TBMM’de Suriye savaş ilan edildikten sonra Boğazları Rus savaş gemilerine kapatabilir.

TÜRKİYE’NİN KENDİSİNİ PEK YAKIN BİR SAVAŞ TEHLİKESİ TEHDİDİNE MARUZ GÖRMESİ DURUMU

Türkiye kendisinin pek yakın bir savaş tehdidi altında olduğunu öne sürerek, savaş gemilerinin boğazlardan geçişi konusunda kendisinin tarafı olduğu bir savaş zamanı geçiş düzeninin uygulanmasını talep edebilir. Ancak Sözleşme bu hakkın kullanılmasından önce Türk Hükumetinin sözleşmeyi imzalayan ülkeleri ve Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğini bilgilendirmesini düzenliyor. Sözleşmeye göre bu kararın uygulamaya konulması için, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nun üçte iki çoğunlukla Türkiye’nin yakın bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu kabul etmesi ve imzacı devletlerinin çoğunluğunun da aynı görüşü paylaşması gerekiyor. Milletler Cemiyeti’nin yerine Birleşmiş Milletler kuruldu. Birleşmiş Milletler ile Milletler Cemiyeti arasında fonksiyonel bir bağ yok. Oluşan fiili boşluk nedeniyle imzacı devletlerin Türkiye’nin yakın bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu kabul etmeleri durumunda Türkiye savaş zamanı rejimini uygulayabilir.

Erdoğan Rejimi Suriye ile yakın bir savaş tehlikesinin bulunduğunu, Rus askeri gemilerinin Suriye’ye hem fiili hem de lojistik destek sağladığını öne sürerek imzacı devletlerini onayını isteyebilir. SSCB’nin dağılmasından sonra Ukrayna ve Rusya halefiyet yoluyla Montrö Boğazlar Sözleşmesine taraf oldu. Gürcistan ve Yugoslavya’nın yıkılmasından sonra ortaya çıkan devletler sözleşmeye taraf olmak için herhangi bir talepte bulunmadı. Güncel durumda imzacı devletler; Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Fransa ve İngiltere. Çoğunluğunu Batı bloğu ülkelerinin oluşturduğu, AB ve ABD’nin İdlib’de Türkiye’ye destek açıkladığı dikkate alınırsa Erdoğan rejiminin imzacı devletleri bu konuda ikna edebileceğini söyleyebiliriz.

Erdoğan rejimini kendi bekası adına her şeyi yapabilecek faydacı bir bakış açısına sahip. Daha düne kadar stratejik ortak olan Rusya ile bugün savaş ihtimali gündemde. Türkiye II. Dünya savaşı koşullarında bile Montrö Boğazlar Sözleşmesini tartışmaya açmadan başarıyla uygulamış bir ülke. Ancak bugün sadece Rusya’yı bir şeylere zorlamak için, neden müdahil olduğu konusunda kendi kamuoyunu bile ikna edemediği Suriye konusunda Karadeniz güvenliğini tehlikeye atacak şekilde Montrö Boğazlar Sözleşmesi aşındırmaya yönelik zorlama yorumlara girilmesi, tek adamın ömrünü uzatsa da Türkiye’ye zarar verir.

[Fatih Yurtsever] 24.2.2020 [Bold Medya]

Devrimin gizli kalmış kitapları [Rüya Karlıova]

Yeni bir kitap Fransız Devrimi'ne giden yolda etkili olan ancak pek bilinmeyen kitapları gün yüzüne çıkarıyor.

RÜYA KARLIOVA -24 Şubat 2020

Fransız Devrimi öncesinde Avrupa’da yayın dünyası oldukça canlıydı. Ancak bir yandan da sansür ve ağır vergilerle boğuşuyordu. Devrime giden yolu da sansür altında yayımlanan kitaplar döşemişti. Fransız Devrimi üzerine yaşayan en önemli otorite kabul edilen tarihçi Robert Darnton daha önce bu konuda pek çok yayın yapmıştı. Darnton şimdi de dönemin Fransız yayın dünyasındaki kıyıda köşede kalmış kitapları gün yüzüne çıkardı ve bugularını yeni bir kitapta okura sundu.

Tarihçinin A Literary Tour de France (Fransa’da Bir Edebi Gezinti) adlı kitabı dönemin yazarları, yayıncıları, matbaacıları tarafından yazılan mektupları ve çeşitli belgeleri inceleyerek Fransız Devrimi devrinde yayın dünyasının nasıl işlediğini gözler önüne seriyor.

Kitap, Fransa’nın en kritik dönemeçlerinden birinde kitap kültürünün sosyolojisine de ışık tutuyor. İsviçreli bir kitapçı olan Jean-Francois Favager’in 1778’te çıktığı kitap turunun izinden ilerleyen çalışma, hemen hemen bütün Fransa’yı katediyor.

Rousseau, Condercet, Voltaire, ünlü Ansiklopedi’nin yazarları gibi Aydınlanmacıların Fransız monarşisinin devrilmesinde ve devrime giden yolda çok etkili oldukları biliniyor. Ancak etkili olan ve bilinmeyen pek çok eser de var. Darnton bu eserlere de değiniyor kitapta. Aslında yayıncılık sektöründeki isimlerden çok kitaplara değindiği ve böylece Fransa’nın kitaplar yoluyla bir edebi haritasını çıkardığı söylenebilir.

Oxford University Press tarafından yayımlanan kitabın aynı zamanda tüm belgelerin incelenebileceği bir internet sitesi var.

[Rüya Karlıova] 24.2.2020 [Kronos.News]

GÜNDEM“Türkiye ardı ardına depremlerle sarsılacak”

Deprem uzmanı Prof. Dr. Ahmet Ercan İran Hoy’da ki depremin Van’da yıkıma ve 9 cana mal olmasını ‘utanç verici’ diye tanımladı. “Türkiye bundan sonra ardı ardına deprem haberleriyle sarsılacak” uyarısında bulundu.

BOLD – Türkiye ve çevre ülkeler son dönemde depremlerle mücadele ediyor. En son İran Hoy’da meydana gelen sarsıntı sebebiyle Van’da 9 vatandaş hayatını kaybetti.

Deprem uzmanı Prof. Dr. Ahmet Ercan, Türkiye’nin ‘deprem yılları’ diye adlandırdığı bir dönemden geçtiğini ifade ederek “Türkiye bundan sonra da ardı ardına deprem haberleriyle sarsılacak” diye konuştu.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE ÖLDÜRÜCÜ OLMASI UTANÇ VERİCİ

Sözcü’den Latif Sansür’ün haberine göre İTÜ Maden Mühendisliği Fakültesi Öğretim Üyesi Ercan, Van’da can kaybı ve yıkıma yol açan İran merkezli depremle ilgili “Bu büyüklükteki depremin Türkiye Cumhuriyeti’nde öldürücü olması utanç vericidir. Halkımızın oturdukları yapılar 3 bin 500 yıl önceki Hitit dönemindeki yapılardan daha kötüdür” yorumu yaptı.

AKHİSAR, MANİSA, SINDIRGI, BİGADİÇ, BALIKESİR 15 YILDIR İZLENİYOR

2019 ila 2022 arasının ‘deprem yılları’ olacağını sürekli yinelediğini söyleyerek “Bu depremler ola geliyor. Türkiye bundan sonra da ardı ardına deprem haberleriyle sarsılacak ikazı yaptı.

Akhisar, Manisa, Sındırgı, Bigadiç, Balıkesir arası gerginliği 15 yıldır izlediklerini, bunun 6 ya da daha büyük bir depremle boşalmasını beklendiğini ve sarsıntıların süreceğini dile getirdi:

BÖLGEDEKİ GERGİNLİK BOŞALMA DÖNEMİNE GİRDİ

– Ancak bu büyüklükte deprem olmadı. Bu aslında Akhisar için çok olumlu bir olay. Türkiye depremlerinde çok az rastladığımız bu durumda, bölgedeki gerginlik daha küçük depremlerle boşalıyor.

– Orta küçük büyüklükteki depremler; Balıkesir, Manisa ile İzmir’de korku yaratıyor. Şükretsinler ki 6- 6,5 Richter büyüklüğünde bir sarsıntı olmadı. Buradaki gerginlik boşalma dönemine girdi.

DEPREM ODAĞI MANİSA’YA DOĞRU KAYIYOR

– Depremler gün geçtikçe düşüyor. Deprem odağı da Manisa’ya doğru kayıyor. Bu durum ikinci olumlu bir gelişme. Kuzeye doğru gelişmiş olsa Sındırgı, Bigadiç arasında Simav göçüntü kırığıyla kesişecekti. Bu kesişmenin yaratacağı deprem büyüklüğü 6’dan daha büyük olurdu.

Hoy depremin İran yerine Başkale köylerinde ölümcül olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ercan şöyle devam etti:

İRAN’DAKİ YAPI NİTELİĞİ KÖYLERDE BİLE DAHA İYİ
– Bu depremin Richter büyüklüğü 5,9, Mercalli-Cancani yıkım gücü 7 oldu, yıkımcıl, ayrıca ölümcül (9 kişi) oldu. İlginç olan, aynı deprem İran’da yaklaşık 4-5 yıkım gücünde duyuldu. Bunun ana nedeni İran’daki sosyo- ekonomik koşulların, yapı niteliğinin köylerde bile daha iyi olmuş olmasıdır.

BÜYÜKLÜK AYNI AMA DOĞUDA ÖLÜM VAR BATIDA YOK
– Van’daki deprem ile Akhisar depremin büyüklükleri de aynı olmasına karşın yıkım şiddeti, Van’da 7, Akhisar’da ise 3 oldu. Neden? Bütün sorunların yanıtı burada yatıyor. Neden aynı büyüklükteki depremde, Doğu Anadolu’da 7 şiddetinde 9 kişi ölürken, Akhisar’daki hiçbir yapı yıkılmıyor, ölen yok.

HİTİT DÖNEMİNDEKİ YAPILARDAN DAHA KÖTÜ

– 21. Yüzyılın deprem ayıbı; 5,9’luk depremde 9 kişinin ölmüş olmasıdır. Bu büyüklükteki depremin Türkiye Cumhuriyetinde öldürücü olması utanç vericidir.

Deprem ölümlerinde dikkatleri sosyo-ekonomik koşullara çeken Ercan sözlerini şöyle bitirdi:

– Doğuda, Van kesiminde, deprem bölgesinde yurttaşların aylık geliri 500 lira dolayında. Oturdukları yapılar ise 3 bin 500 yıl önceki Hitit dönemindeki yapılardan daha kötü. Halk yoksulluk içinde yaşıyor.

TAMAMEN TOPLUMUN GELİRİYLE, SOSYAL DEVLET İLKESİYLE İLİŞKİLİ

– Batı Anadolu’da ise betonarme yapılarda oturanların ortalama aylık geliri 10 bin lira dolayında, ikisinin arasındaki fark bu. Deprem her yerde yoksulları öldürür. Deprem tamamen toplumun geliriyle, ayrıca ülkenin sosyal devlet olmasıyla ilişkili bir olaydır.

DİĞER ÜLKELERLE KIYASLAYINCA FARK ORTAYA ÇIKIYOR

– Amerika’da depremin yıkım eşiği 7,8, kişi başına yıllık düşen geliri ise 69 bin dolardır. Japonya’da en yoksulun yıllık geliri 39 bin dolardır. Depremin yıkım eşik değeri 7,7’dir. Türkiye’de ise kişi başına düşen yıllık gelir 9 bin 500 dolar (aylık 4 bin 500 lira), yıkım eşik değeri de 5,5’tir. Aynı ülke, aynı yönetim, Doğuda depremin öldürücü yıkım eşik değeri 4, Orta Anadolu’da 5,5, Batı Anadolu’da ise 6,4 tür.

[BoldMedya] 24.2.2020

Erdoğan’ın “Birkaç tane şehit var” dedikleri arasında; Birlik Komutanı Tuğgeneral de var!

Libya’daki TSK unsurlarına yapılan saldırıda Birlik Komutanı Tuğgeneral Halil Soysal’ın de şehit olduğu ifade edildi. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Libya’da birkaç tane şehidimiz var” diyerek gizlediği olaya sosyal medyadan tepki yağdı.

BOLD-AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın isteği doğrultusunda TBMM’de AKP’li vekillerin oylarıyla Libya’ya asker gönderme teskeresi, muhalefetin tepkisine rağmen MHP’li vekillerin desteğiyle kabul edilmişti. Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne askeri destek amacıyla gönderilen Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait birlik geçtiğimiz günlerde Hafter Güçleri tarafından saldırıya uğradığı iddia edilmişti.

Cumhurbaşkanlığı ve hükümet yetkililerinin sakladığı saldırıda TSK personelinden şehitler vardı. İzmir’in Kınık ilçesinde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hafter’e karşı kahraman askerlerimiz ve Suriye Milli Ordusu’ndan ekiplerimizle beraber oradayız. Mücadeleyi orada sürdürüyorlar. Tabii birkaç tane şehidimiz var. Birkaç tane şehidimizin karşılığında yüze yakın orada lejyonerlerden etkisiz hale getirdik. Şehitler tepesi hiçbir zaman boş kalmayacak.” ifadelerini kullanmıştı.

Kamuoyundan saklanan ve sosyal medya “sessiz şehitler” diye tabir edilen askerler arasında Libya Türk Birliği Komutanı Tuğgeneral Halil Soysal’ın da olduğu belirtildi. Tuğgeneral Soysal’ın cenazesi askeri tören dahi yapılmadan sessiz bir şekilde Aydın’da toprağa verildiği öğrenildi.

[BoldMedya] 24.2.2020

Türk Hava Kurumu’nun uçakları ihaleye sokulmadı: Şartnameye öyle bir madde koydular ki...

Orman Bakanlığı 'orman yangınlarıyla mücadele' adı altında ihale açtı. Öyle bir şartname hazırlandı ki, THK’nın 'Ateş Kuşu' adı verilen 9 uçağı ihaleye giremedi. THK’nın uçakları 4 bin 900 litre kapasiteliydi, ihaleye 5 bin litre şartı konuldu.

Orman Bakanlığı, 2020 yaz aylarında çıkacak muhtemel orman yangınlarına müdahale için uçak kiralama ihalesi açtı.

İhale “açık” usulde planlandı. İhalenin doğal katılımcılarından biri elbette Türk Hava Kurumu'ydu. THK'nın elinde tüm dünyada kullanılan Bombardier marka CL-215 yangın söndürme uçaklarından 6’sı faal tam 9 tane vardı.

THK, CL-215'lerle ihalenin en güçlü adayıydı. Ancak Orman Bakanlığı, öyle bir şartname hazırladı ki, Türk Hava Kurumu'nun CL-215'lerle ihaleye başvuru dahi yapamadı.

THK'nın elindeki uçakların su taşıma kapasitesi 4 bin 900 litreydi. Teknik Şartname'ye konulan sınır ise sadece 100 litre fazla, 5 bin litre olarak belirlendi.

YABANCI ŞİRKETLER KATILDI

Sözcü'den Yusuf Demir'in haberine göre ihale uluslararası şirketlerin katılımıyla geçen hafta, Orman Yangınlarıyla Mücadele Dairesi Başkanlığı’nın Beştepe’deki binasında toplandı. Katılımcıların listesi kamuoyuna açıklanmadı. Ancak Rusya'dan, Kanada'dan katılımcılar olduğu öğrenildi. Sürpriz bir şekilde hiçbir şirket teklif vermedi. İhale iptal edildi.

RUSLAR UÇAK TEMİN EDEMEDİ

İlk bilgilere göre Be-200 uçaklarıyla ihaleyi almalarına kesin gözüyle bakılan Ruslar uçak temin edemedi. Be-200 uçaklarını Cumhurbaşkanı Erdoğan Rusya'da beğenmiş, Bakan Pakdemirli bizzat test etmiş ve Rus uçaklarının Türkiye’de uçabilmesi için mevzuat değiştirilmişti. İhalenin hemen ardından Sözcü'ye konuşan Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey, “Firmalar geldi, teşekkür mektubu verdiler. Teklif veren olmadı. Henüz detaylı görüşemedik ama uçak temin edememiş olabilirler” dedi.

GENEL MÜDÜR: 'TEKRAR GÖZDEN GEÇİRECEĞİZ'

Karacabey, Türk Hava Kurumu'na ait uçakların durumunu da çok açık bir şekilde kabul etti: “THK'nın elindeki CL-215 uçakları kapasitesi ve motor durumu bakımından bu ihaledeki teknik şartnameye uymuyordu. THK, uçaklarının maksimum kapasitesi 5 bin litrenin altında olduğu için ve yakıt nedeniyle katılamadı.”

Karacabey şöyle devam etti: “Bu nedenle THK kurumu bu uçaklarla ihaleye giremedi. Ama biz bunu gözden geçireceğiz, değerlendireceğiz. Zaten ihaleye erken çıkmamızın nedeni de bu… Yangın mevsimi gelmeden sonuçlandırmak, hazırlıklarımızı tamamlamak istiyoruz. Hazırlıklarımızı yapacağız, en kısa sürede ihaleye çıkarız diye düşünüyorum.”

BAKAN GEÇEN YIL DA THK'YA İZİN VERMEDİ

Orman Bakanlığı ile THK arasındaki gerilim geçen yıl su yüzüne çıkmıştı. Orman Bakanı Bekir Pakdemirli THK'nın uçaklarının arızalı olduğunu iddia etmiş, THK ise 6 uçağın uçuş için hazır olduğu açıklamıştı. İddiaya göre Bordo Mimarlık'a 18 helikopter için uçuş garantisi verildiği için THK'nın uçuşuna izin verilmedi ve 500 hektarın üzerinde orman kül oldu. Bu gelişmelerin ardından THK yönetimi istifa etmiş ve yerine 3 kişilik kayyum heyeti atanmıştı.

18 HELİKOPTERE 5 AY İÇİN 113 MİLYON LİRA

Orman Bakanlığı geçtiğimiz yıl Nisan ayında “açık” usülle değil “21b-Pazarlık” usülüyle kapalı kapılar ardında yaptığı ihaleyi mimarlık şirketine vermişti. Bordo Mimarlık'a 5 aylık kiralama için tam 113 milyon lira ödendi.

Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, geçtiğimiz yıl orman yangınlarında uçak kullanılmasıyla ilgili araştırmaları sürdürdüklerini açıklamış, “Japon ve Rus menşeili uçaklar var gelecekle ilgili bunları orman envanterine katmayla ilgili çalışmaya da başladık” demişti.

THK CL-215 uçakları bugüne kadar binlerce orman yangınına başarıyla müdahale etti. 2011'de İtalya'ya bu uçaklarla hizmet verildi. 2016 yılının sonunda Kudüs dahil, 13 noktada çıkan yangına THK ekibi 3 CL-215 yangın söndürme uçağıyla müdahale etti. Dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin ve Başbakan Netanyahu “Ateş Kuşları” ekibine teşekkür etti.

[Samanyolu Haber] 24.2.2020

BM: Libya’da taraflar kalıcı ateşkes için taslak anlaşmayı kabul etti

Birleşmiş Milletler’den yapılan açıklamaya göre Libya’da savaşan taraflar ateşkesin kalıcı hale getirilmesi için sunulan bir anlaşma taslağı üzerinde uzlaştı.

Birleşmiş Milletler (BM) Libya’da çatışan tarafların Cenevre’de yaptıkları müzakerelerin son oturumunda ateşkesin kalıcı hale getirilmesi için hazırlanan anlaşma taslağını kabul ettiklerini açıkladı.

BM’den yapılan açıklamada “sivillerin kendi bölgelerine güvenli bir şekilde dönüşünün kolaylaştırılması”na yönelik anlaşma taslağı iki taraf temsilcilerince kabul edildi.

Fayiz Serrac liderliğindeki Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’ndan askeri temsilciler arasında yapılan son müzakerelerde kabul edilen taslağın Serrac ve Hafter’in onayına sunulacağı belirtildi.

Müzakerelere katılan askeri temsilcilerin gelecek ay yeniden Cenevre’de bir araya gelerek anlaşmanın ayrıntılarına şekil verme sözü verdikleri belirtildi.

[Samanyolu Haber] 24.2.2020

Kuzu Göbeği Mantarı [Abdullah Aymaz]

Şubat 2020  tarihli ÇAĞLAYAN  Dergisinde “Yeraltındaki  Hazine: TRÜF”  başlıklı yazısını okurken Ali İhsan Tola Ağabeyimizin “Kuzu Göbeği Mantarı” ile ilgili yaptıklarını hatırladım.

Kani Kucur diyor ki: “Ali İhsan amcayı ziyarete gitmiştim. Küçük odanın bir köşesine oturdum. Kapı çalındı. İlk olarak Denizli’den bir aile içeriye girdi. Dede, babaanne ve torunu gelmişlerdi. Dedenin, Milli Eğitim Müdürlüğünde müstahdem olarak çalışmakta olan oğlu kör olmuş. Ankara’dan dört farklı doktora gitmişler. Doktorlar  yapılacak bir şeyin kalmadığı, ellerinden geleni yaptıklarını söylemişler. Ali İhsan Tola amcanın ismini duyan aile tavsiye üzerine buraya gelmiş. Ali İhsan amca körlüğün geçeceğini, on gün içerisinde gözünün açılacağını söylemiş. Bu sürede gözü açılınca aile de Ali İhsan amcaya teşekkür etmek için ziyarete  gelmişler.

Torunu, Ali İhsan  amcaya yönelerek; ‘Dedeciğim, babamın gözlerini açtığınız için size çok teşekkür ederim.’  dedi. Baktım köşede babaanne de ağlıyor. Çocuk babasının iyileşmesinden dolayı sevinçli, baba anne de mutluluktan dolayı ağlamakta. Bu tablo karşısında ben de bir-iki damla göz yaşı döktüm. Dedim ki: ‘Ya Rabbi bu nedir? Göz nasıl açılır? Şaşırdım kaldım…’    Dede, bu durum için adak adadıklarını ve ne yapmaları gerektiğini sordu. Ali İhsan amca torununu kast ederek ‘Ömer halleder’  dedi. Ali İhsan amca bu aile gidince hemen mevzuyu açarak: ‘HASTALIKLARI  kuzu göbeği mantarı suyuyla iyileşti’  dedi. Hadis-i Şerifte KUZU  GÖBEĞİ  MANTARI  SUYUNUN  göz rahatsızlıklarına iyi geldiğinden bahsetti. Tabiî bunun yanında başka ilaçlar da kullanılmıştı. Fakat en tesirli olan kuzu göbeği mantarı suyuydu. Ben İstanbul’a geldiğimde ‘Bu Hadis-i Şerif nerdeymiş’ dedim. Bunu  tenkit mânâsında değil meraktan dolayı demiştim. Evde, bulunan her biri altı yüz sayfa  olan, on yedi ciltlik hadis kitaplarından bir tanesini elime aldım ve rast gele bir sayfa açtım. Çok şaşırdım. Çünkü bu kuzu göbeği mantarıyla ilgili Hadis-i Şerifin olduğu sayfaydı. Hadis-i Şerifte, kuzu göbeği mantar suyunun göz rahatsızlıklarına faydalı olduğunu anlatıyordu.”  (Ali İhsan Tola, Nur’un Hadimi) 

Kendisiyle Amerika’da tanışıp çiftliğinde dolaştığımız Fethi Yelmi, kuzu göbeği mantarından bahsederken “Halk arasında, şimşek veya gök gürültüsüne bağlı olarak artış gösterdiği inancından hareketle ona, ‘gök gürültüsünün kızı’  denilmiştir. (…)  Bazı bitkiler hayatlarını devam ettirebilmek için trüf (kuzu göbeği) mantarına ihtiyaç duymaktadır. Trüf mantarları, fotosentez yapamadıkları için organik besin bakımından bitkilere muhtaç oldukları gibi, bitkiler de özellikle çorak ve kurak topraktan daha fazla su ve mineral alımında trüf mantarlarına ihtiyaç duyarlar. Bir çay kaşığı orman toprağında mantar hiflerin toplam uzunluğunun bir km’den fazla olduğu tahmin edilmektedir. Trüf hifleri, ağaç köklerinin toprakla temas yüzeyini yüzlerce kat artırıp bitki köklerinin ulaşamayacağı kadar uzak bölgelerdeki su ve minerallerin de alınmasına vesile olur. Bu sayede bir damla yağmur toprağa düşer düşmez, gözle görülemeyecek kadar ince ve kilometrelerce uzunlukta hiflerle bitkilerin istifadesine sunulur. Trüf mantarları ile bitkiler arasında bu ortaklık olmasaydı, topraktan yeterli suyu ve minerali alamadıkları için ormanlarda gördüğümüz dev yapılı ağaçlar, yeterince gelişme sağlayamayacak ve muhtemelen ÇALI  FORMUNDA  bitkiler olarak kalacaklardı.

“Nesli her geçen gün azalan hayvan türlerinin korunması, aynı zamanda TRÜF  TÜRÜ  ÇEŞİTLİLİĞİNİN korunmasına bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında, fıtrî alanlar dahi trüf mantarları YABANΠ HAYVANLARIN  RIZIKLARIDIR. ‘Bizim hissemiz bağlarda ve bahçelerdedir. Bizim rızkımızı Cenab-ı Hak oralarda tayin etmiştir. Bu yabanî meyveler, yabanî hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız lazımdır’ diyen Bediüzzaman Hazretlerinin, dağlarda bol miktarda elma ve armuda rastlayan ve bunları yemek isteyen talebelerine engel olduğu bilinmektedir ki, bu yaklaşım, sürdürülebilir ormancılık ve ekosistem konusunda da rehber bir anlayıştır.” demişti. Sonra  Dr. Fethi  Yelmi kendisinden bu anlattıklarını yazması istenince bir yazı yazıp Çağlayan’a gönderdi. Böylece bu yazı ibret nazarlarına arz edilmiş oldu.

Kilosu bin dolardan aşağı olmayan bu trüf  mantarları üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Hem tedavî hem de ticarî yönden…

[Abdullah Aymaz] 24.2.2020 [Samanyolu Haber]

Erenler İçin 'Ayak' Meselesi! [Kadir Gürcan]

Şer'i Şerifin en küçük detayı dahi önemlidir. Buradaki detay 'olsa da olur, olmasa da' laubaliliği değil, esas, rükün ve şart gibi ana kalemler dışında kalan kısımlar için kullanılır. İbadet-ü taatta ise ayrıntı ve detaylar ihmal edilmez. Çünkü ibadetlerde ihtiyat ve sağlama almaktan başka seçenek yoktur. Şartlarına uygun yaptınız yaptınız. Aksi halde telafi ve final şansınız yok.

Abdestte ayakların yıkanması meselesi ehl-i sünnet için farz. Ehl-i Sünnet dışında kalan ve kendilerini bir şekilde isimlendiren İslami yönelişlerin, ibadetler konusundaki yaklaşımları kendilerini ilgilendirir. Geçenlerde mescidde görevli bir arkadaş, nezaketen mihraba geçirdiği birisinin, neden sonra abdestte çıplak ayaklarını mest ettiğini fark etmiş. Misafirin arkasında kıldığım öğle namazını hemen kaza ettim.

Misafirlik ve nezaket de bir yere kadar değil mi? Krom musluklardan, 35-40 derecedeki ılık su ile abdest alırken madem ayağını yıkamak zor geliyor, imamlıktan bari uzak dursana be adam! Cübbeyi savura savura mihraba geçme şehvetine yenik düşüp, böylesi bir vebal altına girilir mi? Yalnız başına kılarken istersen hiç abdest alma; “Abdestsiz Bektaşi'ye namaz mı dayanır!”

Türkiye'nin Siyasi gündemi, Suriye sınırındaki sıcak çatışmalara rağmen, her zaman olduğu gibi, boş, bir yere varmayacak, seviyesi düşük ağız dalaşı ile meşgul ediliyor. Ortaya, karışık servis edilen 'Siyasi Ayak' arayışı, nereden bakarsanız bakın, Sağlık Bakanlığı'nın bile gözünden kaçmayacak kadar kötü bir üretim. Malum Bakanlık, piyasadaki sahte gıda kalemlerini, piyasaya sürüldükten ancak beş yıl sonra fark ediyor! Şimdi bunu da aştılar, stoklar tükensin diye sahte balın piyasaya sürülmesine onay vermişler. Saray naylon gündem üretir de, bakanlık aşağı kalır mı?

İktidar ve Saray'ın Suriye önünde maruz kaldığı yaylım ateşine kendisini siper eden medya esnafı kevgire dönmüş durumda. Türkiye, altı senedir stratejik ve bir o kadar da fiili savaşın içinde sürekli kaybediyor. Asıl meseleye geçmeden önce; Türkiye'nin küçük ya da büyük bir savaşı devam ettirecek, karada, havada ve denizde bir gücünün olmadığını hatırlatalım da kısa metrajlı operasyonları kıyamet senaryosu olarak gören budala takımı ile aramıza mesafe koyalım.

İşte bu şaşkınlık içinde, Türk Halkı'nın “Ne oluyoruz? Suriye'de neden bir neticeye varılamıyor? Neden her gün ortalama 5 şehit veriyoruz? Askeriye içinden gelen bu pis kokuların sebebi ne? Kışlada ve cephede asker neden rahatsız?” gibi kitabın ortasından soruları savuşturmak için “Siyasi Ayak!” saçmalığının iç siyasete haftalık bir meşgale olabileceği düşünülmüş. Saray'ın gazabına uğramaktan korkan herkes konu ile alakalı mutlaka bir şey söylemek gerektiğinde hem fikir. Borucu, emekli genel kurmay başkanı da garnitür ve kolay tüketim için masada duruyor ama, bizim gibi, kimse onu ciddiye almıyor. Onu herkes, Ortadoğu ve Balkanların en beceriksiz genel kurmay başkanı olarak hatırlayacak.

Gazetelerde ya da internet sitelerinde daha çok ilmihal bilgilerini paylaşan meslektaşlar da gündemin içinde. Onlar da ne yapsın; “Madem bir 'Ayak'tan bahsediliyor, biz de abdestte ayakları yıkamanın farz olduğunu köşemize taşıyalım. Çorba'da tuzumuz olsun!” telaşına düşmüşler. Hatta biri, daha dikkatli ve temkinli. O, “Mestler üzerine mesh etmek!” şeklinde konuya açıklık getirmiş.1 Anlayacağınız, ne şiş yansın ne kebap! Dolayısıyla, başlığınızı aynen bizim yaptığımız gibi, “Ayak Meselesi” olarak attığınızda Saray'ın hedefi olmaktan kurtulmuş oluyorsunuz. Ne anlattığınızın bir ehemmiyeti yok!

Siyasi stratejisini din ve dindarlara savaş açarak belirlemiş olan Halk Parti zihniyeti içinde, dini bir yönelişin izlerini aramak kadar abes bir konu olamaz. Maalesef, Türk Siyasetinin dikta bir rejim ile son bulmasının en önemli sebeplerinden birisi Türk Halkı'nın dini eğilimlerini bir türlü anlama becerisi gösteremeyen Halk Partisi zihniyetidir. İstanbul'un genç belediye başkanının geçen yıl herkesi şaşırtan başarısı bile köhne ve demode Halk Partisi zihniyetine hayat öpücüğü olmadı. Anamuhalefet Partisi, ayağına yuvarlanan fırsatları gole çevirebilecek bir insiyatif ve beceri gösteremezken, dışarıdan gelecek hangi düşünceye “Ayak” olabileceğine inanmamız için, Saray'ın daha inandırıcı numaralar bulması lazım.

Bizim meslektaşlar kadar, yılların yazar ve çizerleri de beyin travması geçiriyorlar. Güya Anamuhalefet'in içinde, Siyasi Ayak muhabbetinin sorumlusu ABD imiş. Nereden belli? Son beş senedir, ABD'nin Halk Partisi zihniyeti ile herhangi bir yerde görüştüğü ya da nezaketen de olsa ülkelerine davet ettikleri vaki mi? Son yarım yüzyıl hak etmedikleri bir mirasa bağlı olarak yoğun bakım ünitesinde hayat süren bir siyasi yapıdan, kimse yeni bir doğum beklemiyor. İstanbul Belediye Başkanı'nın haline bir baksanıza. Zavallının, Saray'ın emireri İçişleri Bakanı ile uğraşması yetmiyormuş gibi, parti içindeki hiziplerle uğraşmaktan alnının teri kurumuyor.

Yıllar önce bir tanıdık, Halk Partisi'nin Türkiye'nin dini anlayışı ile tanışma ihtimali olmadığını söylemişti. Ona göre, Halk Partisi önce, Bektaşi Meşrep bir düşünce ile tanışmalı ardından eğer yeterince ömrü varsa, İslam ve Müslümanlığın ne olduğu konusunda kendilerine özel bir rehabilite programı uygulanmalı. Haksız sayılmaz, daha bir kaç hafta önce, geç-menopause krizine girmiş bir aklıevvel, İstanbul Belediyesinde çalışan başörtülüler ile uğraşıyordu. Anamuhalefet “Bizim içimizde siyaset yok ki, Siyasi Ayağa zemin olsun!” cevabını bu şekilde kamuoyuna duyurmuş oldu. Fazla söze ne hacet!

Suçsuz yere yıllardır içerde yatan binlerce başörtülü bayan ve kendileriyle aynı hisleri paylaşan sayısız ehl-i iman'ın Siyasi bir ayak için Halk Partisi'ne yatırım yapacakları söylentisi bu yüzden kimseyi güldürmüyor. Borucu emekli genel kurmay başkanı ne kadar asker ise, an itibariyle Anamuhalefet Partisi de o kadar siyasi bir kurum.

Dini konular yazmayı seven arkadaşların ele aldıkları konuların hepsi önemli. Bununla birlikte abdest almaya üşenen Bektaşi Meşrep takımının fazla üzerine gidip ürkütülmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Erenler zaten yaşam ünitesinde hayat sürdürüyorlar, ibadet ü taat sorumlulukları üzerlerinden kalkmış durumda.

İstanbul Belediye Başkanının, Saray ve ekibini tek başına kaldırıp yere çarptığını zevkle izledik. Yeni bir siyasi oluşum meselesine gelince o ayrı bir iş. Farkında olmadan, ayağını mesh eden misafirin arkasında kıldığımız namazı boşuna kaza etmedik. İşi şansa bırakmaya tahammülümüz yok!

[Kadir Gürcan] 24.2.2020 [Samanyolu Haber]

Ahmet'in Acısı [Asım Yıldırım]

Dışarıda hafif hafif yağmur yağıyor.

Çiseliyor aslında.

Ama saatlerden beri böyle.

Ne yağıyor ne yağmıyor!

"Bir şey olmaz" diyerek çıktığınız yürüyüşten sırılsıklam olmasa da ıslanarak dönersiniz yani.
Yerler ıslak.

Şimdi.. şu saatte.. gecenin koynuna kıvrılmaya hazırlandığımız bu demlerde..

Kimileri de sabahı etti, güneş "merhaba" dedi ışıklarıyla.

Kimi okuluna gitmeye hazırlanıyor, kimi işine.

Kimi akşama ne pişireceğini düşünmeye başladı.. kimi ise sırtındaki "rızk bulma" sorumluluğunu.
Bazısı işin magazininde.. eğlencesinde.. gülmecesinde.

Bazısı için başkalarının karnının açlığı ya da tokluğu ya da derdi tasası ya da acısı sancısı..hiç mühim değil. Daha doğrusu farkında da değil.

Bazısı kahır taşıyor sırtında tonlarca. Derdi, sıkıntısı, tasası dağ olmuş yüreğinde. Acı veriyor hatta eziliyor altında...

Yaşayanı da, yaşadığını zannedeni de aynı hayat diliminde, aynı gök kubbenin altında.

Şimdi güne uyanan da, geceye uyuyacak olan da nefes alıyor.

Ama kemik kanseri Ahmet'in annesi gece uyuyamadı.

9 yaşında, kanser tedavisi olması gereken Ahmet'in annesi dertli.

Zalimler yaşarken aynı hayatı aynı gök kubbenin altında.. kanser hastası bir sabînin annesinin elinden tutarak tedaviye gitmesine izin vermediler.

Anne diyor ki; "oğlum gözlerimin önünde ölüyor..." amma zalim kaskatı olmuş yüreğiyle kin kusmakta..kendilerinden olmayan hiç kimseye, çocuklarına dahi, hayat hakkı tanımamakta.

Gün bitiyor burada.

Gece, en karanlık noktasına doğru sürmekte atını.. hemen ardındaki aydınlığa kavuşmak için.

Sabahı yaşayanlar ise mutlu ve huzurlu olduklarını sanmakta.. aslında Cehennemin beyazlığında yol alırlarken.

Dışarıda yağmur çiseliyor.. hem yağıyor hem yağmıyor.. ama yerler ıslak.

Geceye dalanlar ise seccadelerine yağdırıyor damlaları.. gönülleri yanık, gözleri ıslak, kolları yorgun, elleri büzülmüş.

Dişler birbirine kenetli.. düşüyor dudaklardan hep aynı sual;

"Ne zaman Allahım..ne zaman?"

[Asım Yıldırım] 24.2.2020 [Samanyolu Haber]

Darbe planları nerede yapılır? [Ali Emir Pakkan]

27 Mayıs darbelerin anasıdır. 60’dan sonraki darbeler, darbe girişimleri ve darbe planları 27 Mayıs’ı örnek almıştır.

1954, 55’ten itibaren cuntalar kuruluyor. Ortamın olgunlaşması bekleniyor.

Peki 27 Mayıs nerede ve nasıl planlanıyor? Hükümet bu faaliyetleri neden haber alamıyor?

Ergenekon Erdoğan dikta rejiminin kapattığı yayın organlarından Aksiyon dergisi, 27 Mayısçı albay Ertuğrul Alatlı’nn günlüklerine ulaşmıştı.

Alatlı, Genelkurmay’da ve bazı evlerde gizlice yapılan toplantılara katılıyor. 27 Mayıs’ın nasıl planlandığını günü gününe anlatıyordu:

“Kurmay Yarbay Orhan Kabibay’ın da yazdığı gibi, bizler, yani 23 numaralı odada toplanan 7 kurmay subay, Genelkurmay karargâh binası içinde yürüttük tüm çalışmalarımızı, yani herkesin gözü önünde. Harp Akademisi’nden sınıf arkadaşım Sami Küçük, Genelkurmay Başkanlığı CENTO şubesinde görevliydi; Şube Müdürü ise Kurmay Albay Muzaffer Yurdakuler idi. CENTO şubesinin bulunduğu odaya ‘Camlı Köşk’ denirdi. Sami Küçük, ‘Benim çalıştığım çalışma grubuna girmek ister misin?’ diye sordu. Çalışma grubunda Fikret Kuytak, Ekrem Acuner, Muzaffer Yuldakuler, Sezai Okan, Orhan Kabibay vardı.

27 Mayıs’a tekaddüm eden 15, 19, 21 ve 22 Mayıs günleri, bence son derece önemlidir.

15 Mayıs’ta Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan toplantıda anlıyoruz ki; Ankara’daki kuvvetle herhangi bir harekete geçmek çok riskli. 5. Zırhlı Tugay, Suriye olayları nedeniyle İslahiye’ye gönderilmiş. Esas tank gücü Etimesgut’ta. Onun başına iktidar kendi adamını getirmiş: Yusuf Demirağ. Ankara’daki birlik komutanları da harekâta emir-komuta zinciri içinde girmek istiyor, oysa emir-komuta zinciri tesis edilememiş henüz.

18 Mayıs, Genelkurmay’ın en üst katındaki 23 nolu odada toplanıyoruz. Yedi kişiyiz: Yurdakuler, Küçük, Acuner, Kuytak, Okan, Kabibay ve ben. Müdahale için harekete geçip geçmeme konusu konuşuluyor; ‘geçelim’ görüşü hâkim. Kabibay mütemadiyen teşvik ediyor ‘hadi hadi’ diye. Belli ki, İstanbul’da bir patlama olacak. Kabibay Genelkurmay’da görevli; ama İstanbul grubu ile yakın ilişki içinde. Ben masadaki takvimin üzerinden bir kâğıt çektim ve Kabibay’a uzatarak, ‘Sen İstanbul’a git, biz sana bildiririz. Bu da şifre olsun’ dedim. ‘İlk iki rakam tarih, diğer iki rakam saat!’ Kabibay gitti.

19 Mayıs, tatil. Bu defa benim evimde toplandık, Aşağı Ayrancı’da, o zamanlar pek göz önünde olmayan bir yerdi. Toplantıda harekâtın başarılı olması hâlinde neler yapılacağı kararlaştırıldı. Ne yazık ki, zabıt tutamıyoruz, ama şu kararlar alınıyor: Bir defa, Anayasa değişecek. Bu toplantıda Yurdakuler, Okan, Küçük, Acuner, Kuytak vardı.

21 Mayıs, cumartesi tatil. Ankara’daki askerî durumu bir kez daha gözden geçirmek için, Yurdakuler’in bacanağının Demirlibahçe’deki evinde toplandık. Ben toplantıya sivil kıyafetle ve bir arkadaşımın (Rasim Dağlı) arabasıyla gidip arabayı uzağa park ettim. Tedirginim. Sanki herkes bizi izliyor duygusu hâkim. Arkadaşlar da geldi, masaya oyun kâğıtlarını yaydık, harita yerde. Olur da birileri gelirse, kağıt oynuyoruz pozundayız. Ankara’daki komutanlar emir-kumanda zinciri talep ediyor. Elle tutulur ve güvenilebilecek tek güç, Harp Okulu olarak görünüyor. Jandarma Muhafız Tabur Kumandanı Acuner’e demiş ki, ‘Üç saat içinde muvaffak olursanız sizinle birlikte hareket ederim, olmazsanız karşınıza geçerim.’ Durum böyle.

22 Mayıs, pazar günü tekrar toplandık ve karar verdik ki, Harp Okulu ile olacak iş değil bu. En hafifinden yapacakları şey, Harp Okulu’nu tahliye etmek, ‘eve gidin’ demekti. Zaten sene sonu da gelmiş, tedrisat bitmiş. Tanka ihtiyacımız var, alınan karar şu: Bu tür hareketler nasılsa çoğalacak. Ankara’daki kuvvetler çoğaltılsın, 5. Zırhlı Tugay’dan ve Konya’dan tank getirilsin diye Genelkurmay üzerinden Sıkı Yönetim’e baskı yaptıralım. Harekâtı, bütün bunlar tamamlandıktan sonra başlatalım, yani D Günü’ne bırakalım. İstanbul’da az çok bir teşkilatlanma var, Ankara’da biz varız, ama İzmir’de kimse yok. Ben görevlendirildim.

Arkadaşlarla aramızda şifre belirledik. Arabanın gümrükteki satış fiyatı, o zamanın parasıyla, 85 bin lira. 85 bin liraya müşteri bulundu derlerse, bu çabuk gel anlamına gelecek. Ankara’dan ayrılmadan önce alınan karar gereğince, harekâtı Madanoğlu başlatacak; muvaffak olamazsa akıbetine razı olacak, muvaffak olduğu takdirde emir-komuta zincirini bağlayacak. Buna yeminli! “
Alatlı’nın hatıraları bu işlerin nasıl gizlilik içinde yapıldığını gösteriyor.

Bu alıntıyı yapmamın sebebi ise şu: Bugünlerde yeni bir darbe planından söz ediliyor. Hatta Hükümete yakın bir tetikçi, darbe planlayanların bir kısmının; “Atatürkçü Terör Örgütü” üyesi olduğunu yazdı.

Sormak gerekir: Bu darbe planları nerede yapılıyor? Hükümete yakın bazı isimler darbe planlarından nasıl haberdar olabiliyor? Neden gereği yapılmıyor? Atatürkçü Terör Örgütü üyeleri kimdir?

Savcılar bu paylaşımlar üzerine bir soruşturma açmış mıdır? Yoksa yeni bir kontrollü darbe hazırlığı mı söz konusudur?

[Ali Emir Pakkan] 24.2.2020 [Samanyolu Haber]

Türkiye sallanıyor! [İlker Doğan]

Türkiye bir günde en doğusundan en batısına üç depremle sarsıldı. İlk deprem 01.26’da Konya’nın Derebucak ilçesinde yaşandı. 4,5 şiddetindeki depremde ölen ya da yaralanan olmadı. İkinci deprem haberi ise İran’dan geldi. İran’ın Türkiye’ye sınır olan Hoy kentinde saat 08.53’de yaşanan 5.9 büyüklüğündeki deprem, Van’ın Başkale ilçesinin sınır köylerinde yıkıma neden oldu. Özpınar ve Güvendik köylerinde 4’ü çocuk 9 kişi hayatını kaybetti, 37 kişi ise yaralandı. Yaralılardan 9’unun durumunun ağır olduğu açıklandı. Üçüncü sarsıntı ise Türkiye’nin batısında yaşandı. Manisa’nın Akhisar ilçesi 15.40 sıralarında 4,5 büyüklüğündeki depremle sallandı. Van’da ‘orta şiddetli’ bir depremde bile can kaybı yaşanması Türkiye’nin yapı stoğu sorununu tekrar gözler önüne serdi.

Türkiye’de deprem kendisini bir günde üç kez hatırlattı. Gece yarısı Konya’da, 15.40 sıralarında ise Manisa’da yaşanan 4,5 büyüklüğündeki depremlerde ölen ya da yaralanan olmadı. Ancak sabah 08.53 sıralarında yaşanan ve merkez üssü İran’ın Hoy kenti olarak açıklanan deprem Van’ın Başkale ilçesine bağlı 4 köyde yıkıma neden oldu. Büyüklüğü 5,9 olarak açıklanan depremin, yerin 5,2 km derinliğinde yaşandığı öğrenildi. Başkale’nin Özpınar ve Güvendik köylerinde 4’ü çocuk 9 kişi hayatını kaybetti. Gelenler ve Kaşkol köylerinde ise çok sayıda ev oturulamaz hale geldi. 4 köyün toplam nüfusunun 2 bin 200 civarı olduğu öğrenildi. Depremden hemen sonra bölgeye 25 ambulans, 1 helikopter ambulans ve 13 UMKE ekibi ve 1.250 çadır sevk edildi.

KÖYLER FAY ZONU ÜZERİNE KURULU

Depremin büyüklüğü 5,9. Yani orta şiddetli bir deprem. Normal şartlarda can kaybı yaşanmaması gerekiyor. Ancak buna rağmen 9 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda ev yerle bir oldu. Bunun en önemli sebebi söz konusu köylerin tam olarak Başkale fay zonu üzerinde kurulmuş olması. İkinci nedeni ise yapıların depreme dayanıksız, yığma binalar şeklinde inşaa edilmesi. Bölgede Özpınar, Güvendik, Gelenler ve Kaşol gibi yüzlerce köy var.

40 KM UZUNLUĞUNDA BİR FAY

Depremin meydana geldiği Başkale fay zonu yaklaşık 40 km uzunlukta. NTV’ye konuşan Cumhuriyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Tatar, söz konu fay zonunun ‘münferit’ olduğunu ve 2-3 parçadan oluştuğunu anlatıyor. 30 km’lik kısmı Türkiye içerisinde, 10 km’lik bölümü ise İran sınırlarında yer alıyor. Deprem ise İran sınırları içerisinde meydana geldi. Artçılar da aynı şekilde İran kaynaklı. Deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, “Deprem Başkale Fayının kuzeydoğu ucunda yaşandı. Bu fay uzunluğu itibariyle 5,8’den daha büyük deprem üretebilir.” diyor.

HAYVANLAR TELEF OLDU

Gelenler Köyü Muhtarı Özcan Işık, 80 haneli köyde bazı ev ve ahırların yıkıldığını söyledi. İnsanlar korktuğu için eve giremiyor. Ahırların yıkılması nedeniyle hayvanlarımız telef oldu.” ifadelerini kullandı. Gelenler köyünden Ferhat Tulan ise, “Köyümüzde 80 hane var. Yaklaşık 40-45 ev yıkıldı. Çok sayıda hayvanımız telef oldu.” dedi.

NE YAPILMALI?

Yıkım yaşanan köylerdeki yapı stoğu son derece kalitesiz. Evler kerpiç bile değil. Yığma yapılar. Yuvarlak taşlar, yuvarlak kalaslarla birlikte harmanlanmış ve üzerine çatı konularak ‘ev’ haline getirilmiş. Evlerin yapımında kullanılan kalaslar bile yuvarlak. Dolayısıyla yıkılması da kolay oluyor. Bu köyler gibi onlarcası var. 5 şiddetindeki bir depremde bile yerle bir olacak onlarca köy, yüzlerce ‘ev’ var bölgede. Uzmanlar, özellikle fay hattına yakın olan köylerde yapı stoğunun ‘ahşap’ olması gerektiğini anlatıyor. Kısa  ve orta vadede prefabrik yapılar da can kaybının önüne geçebilir.

85 ilin 55’i 1. dereceden deprem bölgesinde

Türkiye, depremselliği yüksek olan bir bölgede yer alıyor. İki önemli ve aktif fay hattı üzerinde. Bunlardan birincisi Kuzey Anadolu Fay Hattı. Bingöl Karlıova’dan başlayarak Marmara denizine kadar gidiyor. Uzunluğu yaklaşık 1.200 km. Genişliği ise 100 metre ile 10 km arasında değişiyor. İkinci önemli fay hattı ise Elazığ depreminin yaşandığı Doğu Anadolu fayı. Uzun süredir suskundu, yeniden harekete geçti ve uzmanlara göre bu hayra alamet değil. Antakya- Amik Ovasından başlayan DAF, Karlıova civarında Kuzey Anadolu Fayı ile birleşiyor. Yaklaşık 600 km uzunluğunda. Geçmişte 7,5 şiddetinde depremlerin yaşandığı bir fay zonu. İşte Türkiye bu iki fay boyunca hareket ediyor. 81 ilin 55’i birinci derece deprem bölgesinde. Buna rağmen ülkedeki yaklaşık 20 milyon yapı stokunun 13 milyonu kaçak!

7 milyon konut, dönüşüm bekliyor

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Şubat 2019’da yaptığı açıklamada, Kentsel Dönüşüm Eylem Planı kapsamında 6-7 milyon konutun riskli olduğunu ve acilen yıkılması gerektiğini söylemişti. Söz konusu konutlardan acil, öncelikli denilen 1,5 milyonunun dönüşümünün 5 yıl içerisinde sağlanacağını anlattı o toplantıda. Kurum’un açıklamasına göre yılda 300 bin konut dönüştürülecek! 2012 yılında başlatılan Kentsel Dönüşüm Seferberliği kapsamında şubat 2019’a kadar 590 bin konutun dünüştürüldü. 7 yılda sadece 590 bin konut dönüştürülmüş. Yılda ortalama 84 bin 285 konut! AKP rejimi, 6-7 milyon konutun dönüşümünü 20 yılda tamamlamayı düşünüyor. Ancak dün bir kez daha ortaya çıktı ki, Türkiye’nin 20 yıl vakti yok!

[İlker Doğan] 24.2.2020 [TR724]

Mahkeme, savcılığa suç duyurusunda bulundu: Gökhan Türkmen’e işkence olayı araştırılsın!

Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Temmuz sonrası kaçırılan kişilerden biri olan Gökhan Türkmen’in mahkemede 271 gün boyunca gözleri bağlı şekilde işkence gördüğünü anlatması üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi.

Sözde FETÖ’nün mahrem yapılanmasında yer aldığı iddiasıyla tutuklu olan Gökhan Türkmen, 10 Şubat tarihinde başka bir davada tutuksuz olarak yargılandığı Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıktı. 7 Şubat 2019’da Antalya Kepez Fevzi Çakmak Mahallesi’nde, evinin yakında olan bir temizlik depolama alanında kimliği belirsiz üç kişi tarafından kaçırıldığını söyleyen Türkmen gördüğü işkenceyi mahkemede şöyle dile getirdi:

“Kendilerini polis olarak tarif ettiler. Polis yelekleri vardı. 4-5 saatlik bir araç yolculuğu oldu. Yolda hava kararmıştı. Saat 05.00 civarı idi. Hava karardıktan sonra ormanlık bir alanda kıyafetlerimi çıkardılar. Silahla tehdit ettiler. Elime ve ayaklarıma plastik kelepçe takıldı. 271 gün tutuklu kaldım. Açlık ve susuzlukla ağır işkencelere maruz kaldım. Ailemle tehdit edildim. Tacize uğradım. Bunların birçok detayını daha sonra anlatacağım. Bu 9 ay süresi sonrasında beni tekrar gözüm kapalı şekilde araçla Antalya Emniyet Müdürlüğü personeli tarafından emniyetçe yakalanmışım şekilde Antalya TEM Şube Personeli’ne teslim edildim. Ankara’ya getirildim. TEM’de 8 gün kaldım. Sonra tutuklandım.”

TÜRKMEN MAHKEMEDEN KORUMA İSTEDİ

Kendisi ve ailesinin tehdit altında bulunduğunu belirten Türkmen, “Koruma istiyorum. Kendi tutacağım avukatla savunmamı yapmak istiyorum” dedi. Talebi kabul eden mahkeme, duruşma sonunda dikkat çekici bir adım attı. Duruşmayı 15 Haziran’a erteleyen mahkeme heyeti, “Sanık Gökhan Türkmen’in bu celse SEGBİS sistemi ile alınan savunması eklenerek, sanığın ifadesinde belirttiği iddialara ilişkin ‘gereği takdir ve ifası için’ Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmasına” karar verdi.

[TR724] 24.2.2020

Yeni kaynak arayan Saray, emeklinin belini bükecek!

AKP’nin yeni kaynak arayışına girdiğini söyleyen CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, sosyal güvenlik destek primini geri getirmek, ölüm aylığı bağlanmasına yaş sınırı koymak ve sağlık kesintilerini artırmak için hazırlık yapıldığını açıkladı.

Sigorta Primleri Genel Müdürlüğü ve Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürlüğü’nde emekli vatandaşların aleyhine birtakım hazırlıklar yapıldığını kaydeden CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, ‘‘Kamu yönetiminde israfa son vermeyen, lüksten- şatafattan taviz vermeyen, kamu gelir-gider dengesini bozan Saray ve çevresine kaynak yaratmak için emeklilerin belini daha da bükecek çalışmalar yapılıyor.” dedi.

Neredeyse bütün birimleri vekaletle yönetilen Sosyal Güvenlik Kurumu’nda (SGK) yöneticilerin vekillikten kurtulmak ve kamuya kaynak yaratmak için emeklilerin belini daha da bükecek kanuni düzenleme yarışına girdikleri yolunda bilgiler aldığını belirten Güzelmansur, yapılmakta olan hazırlıkları şöyle sıraladı:

“DESTEK PRİMİ GERİ GELECEK”

“Bu çalışmalardan birincisi Sosyal Güvenlik Destek Primi (SGDP) ödemesinin geri getirilmesi. Emekli olduktan sonra esnaf olarak çalışmaya devam edenlerden 2015 yılına kadar yüzde 15 oranında SGDP kesiliyordu. Sonra bu oran yüzde 10’a düşürüldü, 2016’da da tamamen kaldırıldı. SGK’nın ‘vekil yöneticileri’ şimdilerde SGDP ödemesini geri getirmek için kanun değişikliği çalışması yapıyor.

“ÖLÜM AYLIĞINDA EŞE YAŞ SINIRI”

SGK ölüm aylığına yaş sınırı getiriyor. Mevcut durumda SGK’lının vefatı halinde eşine şartsız ölüm aylığı bağlanıyor. SGK’nın yaptığı hazırlıkta ise eğer vefat eden SGK’lının eşi belli bir yaşın üstünde değilse bu aylığı bağlamamayı öngörüyor. Burada 30-35 yaş gibi bir sınır getirilecek. Bu yaşın altındaki dul eşe 30-35’ine gelene kadar ölüm aylığı bağlanmayacak.

“SAĞLIK KESİNTİSİ YÜZDE 5’E ÇIKACAK”

SGK’daki hazırlıklar içerisinde emekliler açısından en insafsız olanı sağlık kesintisi düzenlemesi olacak. SGK’lı vekil yöneticiler hem kendi ikballeri hem de kamuya kaynak yaratmak adına emeklilerden aylık yüzde 5 sağlık kesintisi yapmayı planlıyor. Büyük çoğunluğu açlık ve yoksulluk sınırının altında gelirle yaşayan, ilaç parasını zar zor denkleştiren emekliler için böyle bir düzenleme vicdanla, adaletle bağdaşmaz.”

[TR724] 24.2.2020

Ölü sayısı 3 bine yaklaştı: İşte koronavirüs’ten korunmak için 10 öneri!

Çin Ulusal Sağlık Komisyonu, ülkede son 24 saatte yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle 150 kişinin hayatını kaybettiğini ve 409 yeni vaka tespit edildiğini bildirdi. Çin’de salgın sebebiyle toplam can kaybı, 2’si Hong Kong Özel İdari Bölgesi’nden olmak üzere 2 bin 594’e çıkarken, kesinleşen Kovid-19 vakası da 77 bin 150’ye ulaştı.

Daha çok hayvanlarda hastalık etkeni olan “korona virüs” ailesine ait mutasyon geçirmiş ve “2019-nCov” olarak adlandırılan virüs, geçen yılın Aralık ayının son günlerinde Çin’in Wuhan kentinde insanlarda da hastalık oluşturmaya başladı. “Koronavirüs” ailesinin SARS ve MERS olarak adlandırılan üyelerinden farklı olarak insandan insana bulaşabilen virüs, akciğer enfeksiyonları ve tedavi edilmediğinde, ağır akut solunum yetersizliği sendromu hastalıklarına yol açabiliyor. Korona virüsünden korunmak için gerekli önlemleri almak yaşamsal önem taşıyor.

HIZLA BULAŞIYOR, RİSK OLUŞTURUYOR

Koronavirüsü, influenza virüsünün neden olduğu gribal enfeksiyonlara benzer şekilde hapşırık ve öksürük sonucu, havadan damlacık yoluyla solunum sistemine ulaşabilir. Ayrıca enfekte yüzeylerden temasla, ağız ve gözler de bulaş yolu olabilir. Virüsün geçişini takiben 5-11 gün içinde öksürük ve ateş gibi genel grip şikayetleri ortaya çıkar. Hastalığın tanısı, solunum yolu salgılarından alınan örneklerle konulmaktadır. Üst solumum yollarındaki bu tabloya, alt solunum yolları tutulumu da eklendiğinde hastanın durumu ağırlaşabilir. Korona virüs; SARS’ta  yüzde 11 -12 ve MERS’te yüzde 35-50 olan yaşam kaybı oranları ile karşılaştırıldığında, yüzde 1-2 gibi oldukça düşük bir orana sahip olsa da hızla bulaşabilme özelliğine sahiptir ve bu nedenle tehlike oluşturmaktadır.

ÖZEL KORUYUCU MASKE KULLANIMI VE HİJYEN KURALLARI ÖNEMLİ!

Virüsün boyutu 3 mikron civarındadır. Bu nedenle normal ağız ve burun maskeleri hastalıktan korunmada yarar sağlamasa da hasta olan kişilerin bu tip maskeleri kullanması, çevrelerine virüsün bulaşmasını önemli oranda azaltmaktadır. Virüsten koruyucu özellikteki maskelerin çok daha özel filtreleri bulunmaktadır ve bunlar, koruma gözlükleriyle birlikte kullanılmalıdır. Hijyen kurallarına uyulması, el temizliğine dikkat edilmesi, eller ile göz, ağız ve burun temasından kaçınılması çok önemlidir.

HASTALIK BU BELİRTİLERLE ORTAYA ÇIKIYOR:

*Ateş
*Öksürük
*Nefes darlığı
*İshal
*Bulantı – Kusma

HASTALIK BELİRTİLERİ GÖRÜLEN KİŞİLERDEN MUTLAKA ÖRNEK ALINMALI!

Hastalığa yakalanan kişilerin tedavisinde özellikli bir yöntem henüz keşfedilmiş değildir. Virüsü taşıyan ve hastalık şüphesi taşıyan kişilerden virüs tanısı için örnek alınmalıdır. Tanı konulan kişiler karantinaya alınmalı ve genel destek tedavileriyle takip edilmelidir. Hastalıktan korunabilmek için henüz bir aşı bulunmamaktadır.

KORONAVİRÜS’TEN KORUNMAK İÇİN BU UYARILARI DİKKATE ALIN!

1-Ellerinizi sık sık, 20 saniye süreyle su ve sabunla yıkayın.

2-Küçük çocuklara hijyen kurallarını sürekli hatırlatın, ellerini yıkamasını sağlayın.

3-Su ve sabun bulunamıyorsa, alkol bazlı bir el dezenfektanı kullanın.

4-Öksürürken veya hapşırırken, ağzınızı ve burnunuzu kâğıt mendille kapatın, ardından mendili mutlaka çöpe atın.

5-Kirli ellerle ağzınıza, burnunuza ve gözlerinize dokunmayın.

6-Hastalarla aynı tabaktan yemek yemek, aynı bardağı paylaşmak veya yakın temastan kaçının.

7-Kapı kolları ve oyuncaklar gibi sık dokunulan yüzeyleri temizleyin ve dezenfekte edin.

8-Riskli bölgelere seyahat edilmesi gerekiyorsa hayvanlarla temas öncesi ve sonrası düzenli olarak ellerinizi yıkayın.

9-Hasta hayvanlarla temastan kaçının.

10-Çiğ ya da iyi pişmemiş hayvan ürünlerini tüketmeyin.

[TR724] 24.2.2020

25 baro ortak bildirgeye imza attı: Tarihin en ağır yargı krizini yaşıyoruz!

Color blindness is the dominant theory in courts, which says that for the law to be fair, it should be blind to race.

Ege, Akdeniz, Marmara Genişletilmiş Baro Başkanları Toplantısı’nın ardından 25 baro tarafından imzalanan 7 maddelik sonuç bildirgesinde “Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır yargı krizini yaşamaktadır.” denildi

İzmir’de yapılan Ege, Akdeniz, Marmara Genişletilmiş Baro Başkanları Toplantısının ardından açıklanan 7 maddelik sonuç bildirgesinde çarpıcı ifadeler yer aldı. Yürütmenin yargıya doğrudan müdahalesinin kabul edilemez boyuta ulaştığı, HSK’nin tamamen siyasallaştığı vurgulanan bildirgede, “Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır yargı krizini yaşıyor.” ifadelerine yer verildi.

Adana, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Burdur, Bursa, Çanakkale, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Antep, Hatay, İstanbul, İzmir, Kırklareli, Kocaeli, Manisa, Mersin, Muğla, Urfa, Tekirdağ, Van ve Yalova barolarının imzalarını taşıyan 7 maddelik bildirge şöyle:

“1- Son dönemde, kamuoyunun dikkatle takip ettiği toplumsal önemi haiz davalarda yaşanan hukuksuzluklar ve yürütmenin yargıya doğrudan müdahalesi anlamına gelecek uygulamalar kabul edilemez boyutlara ulaşmıştır. HSK, mevcut yapısıyla tamamen siyasileşmiş ve yürütmenin talimat niteliğindeki açıklamalarını görev addederek bağımsız yargıçlar üzerinde bir baskı mercii halini almıştır. Barolarımız bu duruma karşı hukuk devletini sonuna kadar savunmakta ve avukatları hukuksuzluğun şahidi konumuna indirgeyen her türlü yaklaşımı temelden reddetmektedirler.

“AİHM KARARLARININ UYGULANMAMASI OLAĞAN HALE GELDİ”

2- Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır yargı krizini yaşamaktadır. Mahkemeler verdikleri kararlar sonrasında dağıtılmakta, karar veren yargıçlar hakkında henüz imzalarının mürekkebi dahi kurumadan soruşturmalar açılmakta, yargıç bağımsızlığı ilkesi her geçen gün yeni bir örnekle ihlal edilmektedir. Bugün, Yüksek Mahkeme ve AİHM kararlarının uygulanmaması dahi olağan hale gelmiştir. Toplumun her kesiminden yurttaşlar, hukuk güvencesinin ortadan kalktığı bir ortamda hayatlarına devam etmektedirler. Bizler aşağıda imzası olan Baro Başkanları, Türkiye’yi evrensel hukukun tüm usul ve kurallarıyla uygulandığı çağdaş bir ülke olmaktan çıkarmaya yönelik her türlü girişimin karşısında olacağımızı bir kez daha deklare ediyoruz.

3- Barolar, yurttaşların özgürlük arayışında onlara ses verebilen yegâne kurum hüviyetini almış durumdadırlar. Bizler, yurttaşların demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinde yaşamalarının garantisi olmaya devam edeceğiz. Bu bağlamda; tüm kişi, kurum ve kuruluşların anayasal sorumluluklarını yerine getirmesi için yılmadan çalışmaya söz veriyoruz. Barolar, halkın adalet arayışının temsilcisi sıfatıyla Avukatlık Kanunu uyarınca görevlendirildikleri tüm alanlarda, her türlü yapıcı çalışmayı sürdürecektir.

“TÜRKİYE, DÜNYANIN EN BÜYÜK AVUKAT HAPİSHANELERİNDEN BİRİ HALİNE GELDİ”

4- Türkiye, son yıllarda yaşadığı demokrasi krizi ile dünyanın en büyük avukat hapishanelerinden biri haline gelmiştir. Meslektaşlarımız, mahkemelerin etki altında bırakıldığı bir ortamda yargılanmakta, usul hukukunun dahi doğru düzgün uygulanmadığı mahkemelerde hüküm giymekte ve avukatlara pek çoğu mesleki faaliyet gereği gerçekleştirdikleri fiiller nedeniyle çok ciddi cezalar verilebilmektedir. Bugün yaşanan Türkiye gerçekliği, meslektaşlarımızın adil yargılanmaya dair talepleri için açlık grevine girdiği bir ülkeyi yansıtmaktadır. Dosyaların esasına girmeksizin mahkemeleri, avukat yargılamalarının tümünde evrensel hukukun zorunlu kıldığı tüm kuralları eksiksiz şekilde yerine getirmeye, her türlü siyasi etkiye karşı koymaya davet ediyoruz. Cezaevindeki avukatların yaşadığı bu süreç, meslektaşlarımızın sağlığına zarar gelmeden demokratik usuller içinde çözülmek zorundadır.

5- Avukatların gerek ekonomik yararları gerekse gündelik iş hayatlarının kolaylaştırılması için gerekli uygulamalarda ortaklaşma kararı alınmıştır. Bu kapsamda, bazı barolarımız tarafından uygulamaya konulan barolar üzerinden ihtarname gönderilmesi çalışmalarının yaygınlaştırılmasına karar verilmiştir.

“AYRIMCI UYGULAMA DERHAL SONLANDIRILMALI”

6- Stajyer avukatların yaşadığı ekonomik sıkıntılar ortada iken Adalet Bakanlığının stajyer avukatların maaş alamayacağına dair görüşü genç meslektaşlarımız için ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Hakim ve savcı stajyerlerine maaş vermekte beis görmeyen Adalet Bakanlığının stajyer avukatlara ücret ödenmesine karşı çıkmasını kabul etmiyoruz. Söz konusu ayrımcı uygulama derhal sonlandırılmalıdır.

7- Avukatlar gerek mahkeme kalemlerinde, gerekse cezaevi ve geri gönderme merkezi gibi kapatılma kurumlarında birbirinden farklı ve çoğu zaman keyfi uygulamalara maruz bırakılmaktadırlar. Pilot icra uygulaması gibi kimi yenilikler avukatların yaşadığı sıkıntılar dikkate alınmadan sürdürülmekte ve meslektaşların yaşadığı mağduriyetler her geçen gün artarak devam etmektedir. Söz konusu hatalı ve keyfi uygulamaların sonlandırılması için resmi kurumlar barolarla iletişime geçmek zorunda olup mevzuatlarını yeknesaklaştırmalıdırlar. Biz aşağıda imzası olan Baro Başkanları olarak, avukatların meslek hayatında yaşadığı ve sürekli hale gelmeye başlayan her türlü keyfi uygulamaya karşı birlikte hareket etmeye söz veriyoruz.”

[TR724] 24.2.2020

Hâkim karşısına çıkan Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik: Sıfırlama tapeleri gerçek!

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik, Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıktı. Mahkemede savunma yapan Çelik, montaj olmayan sıfırlama tapelerinin bilirkişi tarafından incelenmesini talep etti.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu aleyhinde açtığı tazminat davasında mahkemeye sunduğu ve “sıfırlama tapeleri”nin delil olarak gösterildiği cevap dilekçesi nedeniyle hâkim karşısına çıktı. Savunma yapan Çelik, “Benimle ilgili iddia sıfırlama tapelerini dosyaya koymak. Tapeler montaj diyorlar. Bu sıfırlama tapeleri doğru mudur değil midir? Doğruysa ben suç işlemiş olur muyum? Mahkemeniz tarafından bilirkişi tarafından inceletilmesini istiyorum.” dedi. Çelik ardından ‘sıfırlama tapelerinin’ gerçek olduğuna ilişkin bir bilirkişi raporunu mahkemeye sundu.

Erdoğan, 17-25 Aralık operasyonlarını kastederek “ülkenin her tarafını peşkeş çektiniz” diyen Kılıçdaroğlu’na tazminat davası açtı. Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik, Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davaya sunduğu cevap dilekçesinde, CHP liderinin sözlerinin dayanağı olan olguları ispatlayacaklarını ve buna ilişkin delil sunacaklarını söyledi. Çelik daha sonra mahkemeye 17-25 Aralık sürecinde ortaya çıkan ve ‘FETÖ’ tarafından montajlandığı iddia edilen tapeleri delil olarak sundu ve ardından dava açıldı.

Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya Celal Çelik avukatları, İstanbul Baro Başkanı Mehmet Durakoğlu, CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, CHP Milletvekili Ali Şeker, Erdoğan Toprak ve birçok CHP’li siyasetçi katıldı.

ÇELİK: MÜVEKKİLİN HAKLARINI SAVUNMAK SUÇ MU?

Savunmasını yapan Celal Çelik mahkeme heyetinden iddianameye ilişkin bir açıklama beklediğini belirterek iddianamede suçlarla ilgili bir bağ kurulmadığını söyledi. Çelik şu ifadeleri kullandı:

“Bu davanın savunmayı baskılamaya yönelik olarak olduğunu söylemek istiyorum. Savcı hangi gerekçe ile bu davayı açtı anlamadm. Dünyanın hiçbir yerinde böylesi bir dava açılamaz. Bir avukattan müvekkilini savunmaması beklenemez. Karşı tarafta Erdoğan varsa iyi düşünün ve ‘Erdoğan asla ve asla yanılmaz, söylediği herşey doğrudur. Benim müvekkilimin söylediği hiçbirsey doğru değildir. Dava kabul edilsin’ demem isteniyor. Erdoğan tarafından bana açılmış iki dava var. Genel başkanımız Erdoğan’a ‘seni eleştireceğim’ diyor. İktidar partisinin genel başkanını eleştirme hakkına sahip. Erdoğan sıfırlama tapelerinin montaj olduğunu söyledi. Bende müvekkilimin doğru söylediğini ispatlamaya çalıştım. Tapeleri de dosyaya koyduk. Müvekkilimin haklarını savunmak ne zamandan beri suç” dedi.

ÇELİK: TAPELER MONTAJ DEĞİL GERÇEK

Mahkemeler önünde sıfatların bir önemi olmadığını dile getiren Çelik, “Erdoğan vatandaş olarak beni dava etmiş. ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ maddesi AYM’ye aykırıdır. Benimle ilgili iddia sıfırlama tapelerini dosyaya koymak. Tapeler montaj değil diyorlar. Bu sıfırlama tapeleri doğru mudur değil midir? Doğruysa ben suç işlemiş olur muyum? Mahkemeniz tarafından bilirkişi tarafından alındı incelenmesini istiyorum. Rapor talep ediyorum. İddianamede geçen 7 tape var. Tapelerin gerçek olduğuna dair elimdeki raporu mahkemenize sunuyorum. Bu tapelerin gerçek olduğu sabit.” diye konuştu.

Ardından avukatlar söz alarak savunmanın baskı altına alındığını müvekkilleri Çelik’ in derhal beraat edilmesi talep ettiler. Mahkeme heyeti, verilen aranın ardından duruşmayı ileri bir tarihe erteledi.

[TR724] 24.2.2020

Facianın altından yolsuzluk ve talan çıktı!

Bahçesaray’da 41 kişinin hayatını kaybettiği çığ faciasının ardından yolsuzluk ve talan çıktı! İddiaya göre, sürekli çığ olaylarının yaşandığı facia bölgesine yapılması gereken tünelin yeri, ihalenin ardından Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Gülşen Orhan’ın ailesinin çığ tehlikesi olmayan arazisine kaydırıldı. İki tünel, ihalede belirtilen bölgede yapılsaydı söz konusu facia yaşanmayacak, 41 kişi ölmeyecekti. Kamulaştırma bedeli olarak Orhan ailesine ne kadar ödendiği bilinmiyor. İki tünel planda olduğu yerlere yapılsaydı devletin cebinden ‘kamulaştırma’ bedeli de çıkmayacaktı zira ihalede belirtilen araziler Hazine’ye aitti. Şartnameye göre proje 450 günde bitmeli, 18 Eylül 2013’te tamamlanmalıydı. Ancak üç sene gecikmeyle bitirildi. İddia o ki, bu gecikmenin sebebi de Orhan ailesinin bölgeden arazi toplaması… Bu arada iki tünel 51.7 milyon TL’ye ihale edilmişti. ‘Yanlış’ yere yaptırılan tek tünel için 58 milyon TL ödendi!

Van’ın Bahçesaray ve Çatak ilçelerini birbirine bağlayan karayolunda 4 Şubat akşamı 5 kişinin yaşamını yitirdiği bir çığ meydana geldi. Çığ altında kalanları kurtarmaya çalışanlar da çığın altında kaldı. Faciada 12’si asker 41 kişi hayatını kaybetti, 75 kişi ise yaralandı.
Bold Medya’dan Cevheri Güven, faciayla ilgili çok önemli bir dosya hazırladı. Belgelerle yayınlanan habere göre, çığ faciasının yaşandığı bölgeye yıllar önce yapılması gereken iki tünel, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Gülşen Orhan’ın ailesinin arazisine kaydırılmıştı. İşte Cevheri Güven’in belgelerle yayınladığı o haberi:

İHALE ŞARTNAMESİ VE BELGELER İÇİN LİNKE TIKLAYIN…

https://boldmedya.com/2020/02/24/bahcesarayda-41-kisiyi-cig-degil-yolsuzluk-oldurdu-tuneli-caldilar/

“Çığ 65-50 Karayolu’nun 23. kilometresinde meydana geldi. Bu noktaya oldukça yakın 26. Kilometrede Karabet Geçidi isimli bir kar geçidi var. Ancak iki çığ da bu geçidin olduğu bölgede yaşanmadı. Geçidin yanlış yere yapıldığı tartışıldı. Belgeler, bunun yanlışlık değil yolsuzluk olduğunu gösteriyor. İhale şartnamesine göre bölgede sürekli çığ olan iki noktaya iki ayrı tünel planlandı ve ihale iki tünel için yapıldı. İhaleyi alan firma, iki tünel yerine; Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Gülşen Orhan’ın ailesine ait farklı noktadaki araziye tek tünel yaptı. Kimse tünellerin sayısının teke düşürülmesi ve yerinin kaydırılmasını sorgulamadı ve yolsuzlukla gelen facia 41 can aldı. Oysa Orhan ailesinin arazisi güneş alan düzlük bir alandı. Ve karla mücadeleyle temizlenebilecek noktadaydı. İhalesi yapılan ancak inşa edilmeyen iki tünel ise, kenarlarında çığ yapan dağların bulunduğu kuzey cepheli iki noktaydı.

KARABET TÜNELİNDE GARABET İŞLER

Karabet Kar Tünelinin ihale aşaması mercek altına alındığında büyük bir usulsüzlüğün yapıldığı ortaya çıkıyor. Karayolları 11. Bölge müdürlüğü tarafından 2011 yılında Van Bahçesaray yolunda (65-50) karayolu ekiplerince tespit edilen ve sürekli çığ düşen iki noktaya iki ayrı tünel yapılması için ihale ilamı yayınlandı. Buna göre 2011/90268 numaralı ihalede 65-50 (başlangıç noktası Çatak, Bahçesaray yol ayrımında başlıyor) karayolunun 23,100 kilometresinde 200 metrelik kar tünelinin yapılmasına; ikinci kar tünelinin ise 29,800 kilometresinde 1,800 metre uzunluğunda yapılması kararlaştırıldı. Yani toplamda 2000 metrelik iki ayrı tünel.

Mayıs 2012’de Fermak İnşaat Taahhu T A.Ş. firması 51 milyon 798 bin 300 TL’ye ihaleyi kazandı ve hemen yapım işine başladı. Ancak yükleyici firma ihale şartlarının tamamen dışına çıkarak iki tünel yerine tek tünel yaptı. Yapılan bu tünel daha sonra Karabet Kar Tüneli 2016 adını aldı. Sonuç olarak tünellerin karayolları ekiplerince ihale şartlarında belirlenen kilometrelere yani çığ noktaları yerine 26. Kilometreye yapıldığı resmi belgelerle anlaşıldı.

TÜNELİN YAPILDIĞI BÖLGE ORHANLAR’A AİT

Çığ faciasından sonra ismi en çok duyulan kişi iki dönem AKP Milletvekilliği yapmış ve halen Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan Gülşen Orhan’dı. Tek tünelin ihale şartnamesi ihlal edilerek kaydırıldığı bölge Gülşen Orhan’ın ailesine ait. Hatta Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü sistemi üzerinden bölge incelendiğinde; Bahçesaray’ı her yıl dünyadan kopartan karayolu üzerindeki şahsa ait parselli tek arazi olduğu görülüyor. O arazi, Gülşen Orhan’ın ailesine ait. Çığ nedeniyle palanlanan iki ayrı tünel yeri ise kamuya ait mera arazisi. Dolayısıyla tünel kaydırıldığında, Orhan ailesinin kırsal alandaki arazisinin başına devlet kuşu konmuş oluyor. Kamulaştırma bedeli olarak hazinenin Orhan ailesine ne kadar ödediği bilinmiyor. Ancak Fermak A.Ş.’ye iki tünel yapmış gibi ödeme yapılıyor.

Üstelik, 2 ayrı tünel için; 51.798.300 TL‘ye ihale yapılmışken, tek tünele 58 Milyon TL ödendi. İhalede belirtilen iki tünel daha sarp yerlerdeydi ve iki ayrı şantiye kurulması gerekiyordu. Tünelin yapıldığı AKP’li Orhan ailesine ait parsel ise düz arazi ve tek şantiyede inşaat bitirilebildi. Bunlar maliyeti düşürecek kolaylıklar ama aksine maliyet yaklaşık 7 milyon TL artırıldı.

GÜLŞEN ORHAN’IN AMCA ÇOCUKLARI

Tünelin yapıldığı çayırlık alanının mülkiyeti Cumhurbaşkanı Danışmanı Gülşen Orhan’ın akrabalarına ait. Arsalar; Muhli Orhan, Nazmi Orhan, Mehmet Akif Orhan ve Fahri Orhan adına kayıtlı. Öte yandan tünel yapımı için ihale hazırlıklarının sürdüğü 2011 yılında eş zamanlı mevcut tünelin yapıldığı çayırlık alan da Kadastro çalışmasıyla arsaların bu şahıslar adına kaydedildiği iddia ediliyor. Adını vermek istemeyen bir kaynak, bu mülkiyetlerin Koçerlere ait olduğu, daha sonra Orhanların ilk kadastro çalışması sırasında kendi mülkiyetlerine aldıkları ve şuan davalık olduğunu belirtti. Planlanan kar tünelinin ilkinin iki boyutlu harita üzerinde görünümü. Arazi daha önce de çığ düşen dik dağların yanında.

ORHANLAR ARAZİSİNE KAYDIRMA CAN ALDI

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün sistemi üzerinden yapılan incelemede çığ tünelleri, ihale şartlarında belirtildiği gibi yapılmış olsaydı, ilk kar tüneli 41 kişinin canına mal olan çığ felaketinin yaşandığı nokta olan 23. kilometreye yapılmış olacak ve bu kadar can kaybı yaşanmayacaktı. İhale Şartnamesinde iki ayrı tünelin yapılacağı yer şöyle belirtiliyordu: Yapılacağı yer: 65-51 K.K.Nolu İl Yolunun 23+100-23+300 ve 29+800-31+600 km’leri. İhale edilen ikinci kar tünelinin de çığ olasılığı iki boyutlu haritadan görülebiliyor.

İHALEDE ÖNGÖRÜLEN TARİH İHLAL EDİLDİ

Şartnameye göre 450 günde bitmesi gereken projenin 18 Eylül 2013’te bitirilmesi gerekiyordu. Ancak ihale edilen iş 2016‘da tamamladı. Tünelin isminden de bu görülebiliyor. Sözleşmeye göre başlangıç-bitiş ve bedel bilgileri şöyle:
4) Sözleşmenin
a) Tarihi : 22.06.2012
b) Bedeli : 51.798.300,00 TRY
c) Süresi : 26.06.2012 – 18.09.2013
İhale sözleşmesinde iki tünelin yapılması gerektiği ve kilometreleri “3.2” maddede açıkça görülebiliyor. İsmini vermek istemeyen kaynak, tünelin geciktirilmesinin sebebinin, Orhanlar ailesinin bölgeden arsa toplaması olduğunu ileri sürüyor. Bölgede arsalar toplandıktan sonra tünelin yeri ihale şartnamesinin dışına çıkılarak kaydırılıyor. İki tünelin yerine yapılan ve Orhan ailesinin arazisinin yer aldığı bölge ise düz ve güneş alabilen, karla mücadeleyle temizlenebilecek bölgede.

[TR724] 24.2.2020

Çin’den müthiş iddia: Koronavirüs aşısını bulduk

Çin’in Rusya Büyükelçisi Zhang Hanhui, koronavirüs için aşının bulunduğunu ancak piyasaya çıkması için son testlerinin yapılmasının beklendiğini duyurdu.

Çin’in Rusya Federasyonu Büyükelçisi Zhang Hanhui, Moskova’da Rus basınına yaptığı açıklamada, “Çin’deki bilim adamlarımızın bulduğu ilaç etkisini kanıtladı ve testler başarılı şekilde devam ediyor. İlaca yönelik çalışmaların son kısmının kısa süre zarfında bitirilmesi hedefleniyor ve Şubat sonuna kadar Çin’deki tüm şehirlerde hayat normale dönecek. Virüsün yayılma merkezinde ise hayatın Mart sonuna kadar düzelmesi planlanıyor. Dünya Sağlık Örgütü’yle çalışıyoruz. Ekibimizin içinde 2 Rus bilim adamı da var. Rusya’ya ve halkına destekleri için teşekkür ederiz.” şeklinde konuştu.

İlk olarak Çin’in Hubei eyaletindeki Wuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs nedeniyle şu ana kadar 2 bin 600’e yakın kişi hayatını kaybetti. Virüs, son olarak İran ve Irak’ta görüldü.

[TR724] 24.2.2020

İki provokatörün ülkelerine verdiği zarar [Hasan Cücük]

İsveç, Aralık 2010’da başkent Stockholm’ün merkezinde bir intihar eylemine sahne olarak topraklarında ilk kez terörü de yaşamış oldu. Barış, demokrasi ve insan hakları konusunda tüm dünyaya örnek olan bir politika izleyen İsveç’in terörün hedefi olması herkesi şaşırtmıştı. Teröristlerin eylem gerçekleştirmek için ‘bir bahanesi’ olması gerekiyordu. İsveç’te bu bahaneyi sağlayan isim ise tıpkı Danimarkalı Kurt Westergaard gibi, Hz. Muhammed’e hakaret eden karikatürist Lars Vilks’ten başkası değildi.

Westergaard, sıradan bir gazetenin sıradan bir karikatüristken, yaptığı provokasyon ve hakaretle dünya çapında bilinen bir isim oldu. Jyllands Posten gazetesinin 30 Eylül 2005’te yayınladığı ‘Muhammed’in yüzleri’ başlıklı haberde yer alan 12 karikatürden en çok tepkiyi Westergaard’ın çizimi görmüştü. Hz. Muhammed’i başında bombalı olarak tasvir eden Westergaard, provokatif eylemlerine devam etmede bir sakınca görmedi. Diğer 11 karikatürist ortalıkta pek gözükmezken, Westergaard art arda açıklamalarıyla pişmanlık yerine yaptığı hakareti her fırsatta savundu. Westergaard için Danimarka ürünlerinin boykot edilmesinin ve ülkesinin İslam dünyası nezdinde itibarının kaybolmasının hiçbir önemi yoktu.

‘Fırsatı ganimete çevirmek isteyen’ terör örgütleri, derhal harekete geçerek Westergaard’ı öldürülecekler listesinde ilk sıraya koydu. Danimarka istihbarat teşkilatı PET tarafından korumaya alınan Westergaard, 24 saat 30 kişilik bir grup tarafından korundu. Polis, defalarca, Westergaard’ı öldürmeyi planladığı ifade edilen kişileri gözaltına aldı, sorgulayıp serbest bıraktı. Westergaard’a ilk fiili saldırı Ocak 2010’da yapıldı. Çizeri öldürmek için baltayla saldıran 28 yaşındaki bir Somalili, polis tarafından vurularak durduruldu. Bu suikast girişimi başta Danimarka’daki Müslümanlar olmak üzere İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) gibi uluslararası kurumlar tarafından kınandı. Westergaard, hakaretinde ısrarlı olmasına rağmen, Müslümanlar sağduyusunu kaybetmedi. Yapılan saldırıyı protesto ederek terörün karşısında sesini bir kez daha güçlü bir şekilde tüm dünyaya duyurdu.

İSVEÇ’TE BİR RESSAM

Westergaard’ın hakaret ederek yakaladığı üne özenen bir başka isim ise İsveçli Lars Vilks oldu. Ressam olan Vilks, Ağustos 2007’de Karlstadtt şehrinde bulunan Hembygdsgaard Müzesi’nde sergilenecek “Sanatta Köpek” konulu sergi için Hz. Muhammed’e ağır hakaretler içeren 3 karikatür göndermiş, provokosyon, müze yönetiminin sağduyulu hareketiyle son anda önlenmişti. Müze sorumlusu Marta Vennerström, “Karar bana aittir. Güvenlik açısından ve Müslümanları incitmemek için Lars Viks’in eserlerini sergiden çıkardım.” açıklamasını yapmıştı. Hakaretinde ısrar eden Vilks, bu kez Gerlesborg Okulu’na müracaat etmiş ve eserlerinin okulun duvarlarında sergilenmesini istemişti. Müze ve okul yönetiminin sağduyulu yaklaşımıyla umduğunu bulamayan Vilks’in imdadına, tıpkı Danimarka’da daha önce seyrettiğimiz film gibi, Nerikes Allehanda adında küçük bir gazete yetişti.

Nerikes Allehanda, tıpkı Jyllands Posten gibi, hakareti ve saygısızlığı ifade özgürlüğü sınırları içinde değerlendirmekte bir sakınca görmüyordu. Gazetenin editörü Ulf Johansson, “Biz her türlü özgürlükten yanayız. Biz gerektiğinde İsveç’teki Müslümanların haklarını da, dini özgürlükleri de savunuyoruz.” diyerek hakarette ısrarcı oluyordu. İfade özgürlüğü ile hakareti ayırmayan iki kişi, İsveç’i tıpkı Danimarka gibi İslam Dünyası nezdinde zor durumda bırakmıştı.

ÇIKARILAN DERSLER

Ancak İsveç’in, Danimarka’nın hatalarından ders aldığı kısa sürede ortaya çıktı. Karikatür krizi sırasında zamanın Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, olaya ‘ifade özgürlüğü’ sınırı içinde bakıp Müslümanların hissiyatını anlamamakta ısrar etmişti. Dönemin İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt ise Rasmussen gibi düşünmeyip derhal harekete geçerek Müslüman temsilcileriyle bir araya geldi. Reinfeldt, ifade özgürlüğünün önemli olduğunu ancak yapılan saygısızlığı kabul etmediğini söyleyip yükselen tansiyonu düşürmeyi başarmıştı. İsveç’in Riyad Büyükelçisi Jan Thesleff de dönemin İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na ‘rencide edici bu karikatürün yayımlanmasından doyalı içten özürlerini’ resmen iletiyordu.

Lars Vilks, izinden gittiği Westergaard gibi kısa sürede üne kavuşurken, terör örgütü El-Kaide’nin hedefi oluyordu. El Kaide’nin Irak kolunun lideri Ebu Ömer El Bağdadi’nin internet üzerinden Vilks ve Johansson’un öldürülmesi çağrısına uyan Cezayirli ve Libyalı iki kişi ölüm planı yaparken, tutuklanıp demir parmaklıklar ardına gönderiliyordu.

Provokasyonu yaşatma konusunda Vilks ve Westergaard yalnız değillerdi. Terör örgütleri için bu iki isim propagandalarını yapmalarını adına bulunmaz bir nimetti. Özellikle İsveç ve Danimarka’da yaşayan Müslümanlar, Vilks ve Westergaard’ın amaçlarının sadece tahrik olduğunu çok iyi biliyordu. Nitekim Vilks bunu saklama gereği bile duymuyordu. İsveç’te yayınlanan Ekspressen gazetesine konuşan Vilks, “Amacım provokasyon yapmak ve Müslümanları aşağılamaktı.” derken, hakaretine gerekçe olarak da “Bütün ressamlar dikkat çekmek ister ve bu camiada dikkat çekilenler kıskanılır.” itirafında bulunuyordu.

İsveç, topraklarında terör eylemine ilk kez önceki Aralık 2010’da bir Cumartesi akşamında şahit oluyordu. Stockholm’ün en işlek caddelerinden Drottninggatan’da infilak eden bir aracın bir intihar saldırısı girişimi olduğu çok geçmeden ortaya çıkıyordu. İlk patlamadan 10 dakika sonra Bryggergatan Caddesi’nde bir patlama daha olması, İsveçlileri paniğe sevk ediyordu. İntihar eylemcisinin kimliği kısa sürede ortaya çıkıyordu. Bombanın patlamasıyla hayatını kaybeden kişi, Iraklı Teymur Abdülvahap El Abdali’ydi. İsveç, ilk kez terörün korkunç yüzüyle karşılaşırken, tesellisi can kaybının olmamasıydı. Saldırının gerekçesi ise polise gönderilen e-postada gizliydi: İsveç’in Afganistan’da asker bulundurması ve Lars Vilks’in Hz. Muhammed’e haraket eden karikatürleri….

SAĞDUYUNUN ÖNEMİ

Terörün dini, ırkı yoktur. Terör terördür. Bu anlayıştan hareket eden Müslüman ve Hıristiyan sivil toplum kuruluşları, Stockholm’ü kan gölüne çevirmek isteyen bu eyleme karşı ortak bir tavır aldı. Müslüman Örgütler Barış Hareketi ve Hıristiyan Barış Hareketi, Stockholm’ün merkezinde terörü telin mitingi düzenlerken, İsveç İslam Topluluğu Başkanı Abd el Hakk Kielan, “Bu, korkunç bir olay. Bu tip eylemler en çok Müslümanlara zarar veriyor. Bazı kötü niyetli kişiler bu tip dengesiz gençleri kullanıyor olabilir,” açıklamasını yapıyordu. Müslümanların bu sağduyulu yaklaşımı karşılıksız kalmıyordu. Dönemin İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt, patlamalarla ilgili aceleci bir sonuca varmanın yanlış olacağını belirterek “Tabii ki böyle bir ülkede bu tip olayların gerçekleşmesi istenmez ve kabul edilemez. İsveç, bütün farklılıkların birlikte yaşayabileceği, açık toplum ve demokrasi modelini benimsemiş bir ülkedir,” açıklamasını yapıyordu.

Sonuçta barış ve huzurun adresi olan iki ülke, iki provokatörün yaptıklarıyla zor durumda kalıyordu. Özellikle aradan yıllar geçmesine rağmen Danimarka denince akıllara direk ‘karikatür krizi’ geliyor. Oysa her iki ülke de müslümanların inançlarını hiçbir sıkıntıya düşmeden yaşadığı ülkelerin başında.

[Hasan Cücük] 24.2.2020 [TR724]

Fatih’in özgürleştirdiği yaştasın [Alper Ender Fırat]

Tarihimizi daha doğru bir açıdan okumuş olsaydık şehirlerimiz bu kadar harabe ve kaotik, dünyaya bakışımız bu kadar faşist ve ırkçı olur muydu diye hep sorarım kendime.

Netflix’te Osmanlı dizisini izlerken bunu bir kere daha düşündüm. ‘Rise of Empires: Ottoman’ Fatih Sultan Mehmet’i ve İstanbul’un fethini anlatan 8 bölümlük yarı belgesel bir dizi.

Bugün Türkiye’de Fatih Sultan Mehmet kimdir diye sorsanız ülkede yaşayanların yüzde 99.9’u ismini bilir ve İstanbul’u fetheden padişah diye söyler. Hakkında başka ne biliyorsunuz diye sorduğunuzda bunun yarısına yakını kardeşlerine öldürme fetvası veren adamdır der. Onun haricinde yüzde 0.1’i İstanbul’u fethederken yaptıkları haricinde üçüncü bir şey söyleyemez. Buna az çok mürekkep yalamış insanlar da dahildir.

Netflix’teki diziyi izlerken bunlardan başka bir şey söyler mi diye heyecanla bekledim ama maalesef o da başka bir şey söylemedi. Ottoman dizisindeki Fatih Sultan Mehmet sadece savaşan bir adamdan başka bir şey değildi.

Tıpkı bize öğretilen gibi! Maalesef biz tarihi çoğunlukla savaş olarak öğreniyoruz. Bizim tarihimiz, çoğunlukla savaşlarımız, savaşlarımız ve diğer savaşlarımızdan ibarettir. Hamaset ve hakaret arasında gidip geldiğimiz ve nesnel okumayı beceremediğimiz için de bize hiç ışık tutmaz.

Fatih’in ne gerekçeyle olursa olsun kardeşlerini boğdurabilme fetvası çıkarması izah edilir bir şey değildir. Bunu savunmayı, açıklamaya çalışmayı da kendi adıma gerekli görmüyorum. Ancak bir insan mutlak iyi ya da mutlak kötü değildir.

Sultan Mehmet bu iki konu haricinde kendisinden sonra gelecek asırlara tesir eden çok önemli bir şey yapıyor.

Dünyanın göz bebeği olan şehirde farklı dini inanca ve etnik kimliğe sahip insanların bundan sonra da güvenle yaşayabileceği ortamı hazırlıyor. Onları dini ve kültürel bakımdan özgür bırakıyor. Sonra da kendi özgün dokusunu bozmadan kenti yeniden tezyin ettiriyor.

Sultan Mehmet bugün karşı karşıya kaldığımız iki çok temel sorunu, 460 yıl önce bugüne de ışık tutması gereken şekilde çözüyor. 

Bundan beş asır önce, kente insanların barındığı değil yaşadığı yer olarak bakıyor ve buna göre yeniden imar ediyor. İstanbul’un geçmişine saygı göstererek, onun dokusuna uyumlu olarak kendi damgasını vuruyor. Ve kültürel olarak da işgal değil fethediyor.

Sultan Mehmet’in, Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin şehirde özgürce yaşamasına müsaade etmesi iki kelimeyle anlatılacak bir mesele değildir. Bu tavır kendinden sonra gelecek 350 yılda Osmanlı’nın hakim olduğu bütün topraklarda dini özgürlüğün kapılarını sonuna kadar açmıştır. Ve Osmanlı’nın hakim olduğu topraklar bütün inançların varlığını sürdürdüğü bir habitat olmuştur.

O dönem ve sonrasındaki yüzyıllarda Avrupa’da Hristiyan olmayanlara karşı hunharca katliamlar yapılmaktaydı. İspanyollar Endülüs’te, İtalyanlar Sicilya ve çizmenin belli yerlerindeki Müslümanları ya kılıçtan geçirmekte ya da yurtlarını terk etmeye zorlamaktaydılar. Kathar inancına sahip kişileri de hunharca katlediyorlardı. Yahudilerin de başına benzer şeyler geliyor onları ya din değiştirmeye ya da göçe zorluyorlardı. Sultan Mehmet’in İstanbul’da inanç özgürlüğünü teminat altına aldığı dönemde Avrupa’da Hristiyan olmayanlara yok olmaktan başka bir seçenek bırakılmıyordu.

Sultan Mehmet farklı olana özgürlüğün kapısını sonuna kadar açmış, Rum Ortodoks ve Ermeni Patrikhanesi ile Yahudi Hahambaşının bulunmasına da izin vermişti.

Fatihi anarken gemilerini karadan yürüterek İstanbul’u zapt etmesine vurgu yaptığımız kadar farklı dinlerle nasıl uyumlu yaşamayı başardığına vurgu yapabilseydik bugün çok daha farklı bir ülkede yaşıyor olacaktık.

İstanbul’da on yıllardır belediye yönetiminde bulunan milli görüşçüler her kürsüye çıktıklarında “Fatih’in İstanbul’u fetih ettiği yaştasın” şiirini okuduğu kadar Sultan Mehmet’teki kent estetiğini,  sanatını okusalardı o muhteşem coğrafyayı böyle hunharca katlederler miydi?

Fatih’in savaşçılığına sürekli referans veren sağcılar onun estetik ve sanatının yüzüne neden bakmazlar ki?

[Alper Ender Fırat] 24.2.2020 [TR724]

İntiharlar kimin umurunda! [Hakan Taner]

Son 48 saat içinde öğretmen, şöför, işsiz, öğrenci olmak üzere toplumun değişik kesimlerinden 8 kişi aynı sebeple hayatına son verdi.

Hepsinin ortak derdi aynıydı: Yoksulluk, işsizlik ve borçluluk.

Her intihar aslında geride kalanlara ve topluma bir mesaj anlamı taşır.

Bir insan hayatına son vermeye karar vermişse aşamadığı ve içerisinden çıkamadığı dertleri var demektir.

Türkiye’nin son dönemi en çok intihar vak’asının yaşandığı bir dönem olarak da kayıtlara düşülecektir.

İslâm inancına göre kişinin kendi ve başkasının hayatına son vermesi büyük günahlardan kabul edilir.

Son dönemde toplumda gözlemlenen bir realite var:

Kendisini dinin temsilcisi ve savunucusu olarak gören siyasi iktidarın ve iklimin söylemleri ile eylemleri arasındaki büyük tenakuz, insanları dinden imandan soğutmakla kalmadı uzaklaştırdı da.

HER BİR İNTİHAR YÜREKLERİ DAĞLIYOR

İnsanları intihara sürükleyen ortamın mesuliyeti dışında bu durum da mevcut iklim ve iktidarın günah galerisine yazılır.

Toplumun gündeminden uzak tutulmaya çalışılsa da yoksulluk intiharları geride çok büyük dramlar ve çaresizlikler bırakarak yürekleri dağlamaya devam ediyor.

Peki bu intiharlar kimin umurunda?

Toplumsal dayanışma ve paylaşma ruhunun tarumar edildiği, insanların çeşitli şekillerde ötekileştirildiği bir ortamda artık herkes kendi acısıyla baş başa ve kendi acısına ağlıyor. Hem de tek başına ve yapayalnız…

Böyle bir ortamda ekonomi yönetimi de ekonomideki uçuş ve harikulade gidişat ile piyasalara güven vermeye çalışıyor.

Sokak, çarşı-pazar ve market ile iktidar açıklaması birbiri ile örtüşmese de iktidar elindeki medya araç gereçleri ile halka aslında yaşadıklarının bir yanılsamadan ibaret olduğu, her şeyin güllük gülistanlık olduğu anlatılıyor ve buna inanmayan ya da itiraz edenler de terörize edilmekle kalmıyor direkt terörist olarak etiketleniyor.

Bu arada iktidar sözcüleri ve trolleri intihar edenler için iki savunma mekanizması geliştirmişler ve hep aynı şablonu uyguluyorlar:

Troller aslında intihar edenlerin yoksulluk ve yoksunluk sebebiyle intihar etmediğini, psikolojik vb. problemleri olduğunu, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, ellerindeki medya ve sosyal medya vasıtasıyla yayıyorlar.

İktidardaki karar vericiler de “Hiçbir Müslüman intihar ederek ahiretini yakmaz” açıklamasıyla sorumluluklarını yerine getirmiş(!) oluyorlar.

Toplumun geri kalanı da sosyal medyada bir iki ah vah ile vicdanlarını rahatlatıp, sonra bir yeni intihar vakasını paylaşmaya devam ediyor.

Velhasıl ölen öldüğü ile kalıyor.

Toplum her intiharla bir nebze daha çürüyor.

[Hakan Taner] 24.2.2020 [TR724]

Asker sokağa çıktığında… [Bülent Korucu]

15 Temmuz’da asker sokağa çıkarıldığında, üçü rütbeli 13 asker Cumhurbaşkanlığı Sarayının kapısına gitti. İki binden fazla özel eğitimli polisin koruduğu yere sadece ve sadece 13 asker…

15 Temmuz’da 38 asker Taksim Meydanı’nı ‘kuşattı’. Normal günde tinerci sayısı bile daha fazladır o alanda ve bu sayıda asker heykeli kuşatmaya bile yetmedi. O gece çekilen fotoğraflara bakın erlerin yüzündeki panik, şaşkınlık ve acınası halleri görün.

15 Temmuz’da bir binbaşı komutasındaki 59 rütbeli ve 25 erden oluşan 85 ‘darbeci’, 4 polis tarafından teslim alındı. 03.00’te Ankara’ya gelmek üzere yola çıkan füze bataryalarını taşıyan konvoy il girişinde sadece bir polis başmüfettişi ve ona yardımcı olan 3 trafik görevlisi tarafından engellendi. Polis başına 20’den fazla asker düşüyor.

15 Temmuz’da 28. Mekanize Tugayı’ndan çıkarılan tanklar Ankara’nın caddelerinde kayboldu. 36 araçtan, sadece 8’i Genelkurmay’a ulaşabildi. ‘Genelkurmay’a saldırı var’ diye sokağa çıkarılan askerler, telsiz bağlantısı kesilip başı kopmuş tavuk gibi ortada bırakıldı.

Erdoğan ayrıldıktan iki saat sonra Marmaris’e gönderilen SAT birliği, Sakarya’da Valilik binasına giden ve kumpası anlayınca Emniyet’e sığınan EMASYA mangaları, köprüyü tutmak için Yalova’daki kamptan otobüslere doldurularak köprüye getirilip halka linç ettirilen Hava Harp Okulu öğrencileri, boş silahla Genelkurmay’ın bahçesine bırakılan Harbiyeliler… AKP İstanbul İl Başkanlığı’na gidip Başkanla görüşmek için randevu talep eden, bunun için silahını özel kaleme bırakanlar, araç bulamadığı için Digitürk yayınını kesmeye belediye otobüsüyle giden 43 asker…liste uzayıp gidiyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



15 Temmuz gecesi sokağa çıkan askerlerin ufak bir kısmına emir komuta zinciri içinde darbe yapılıyor havası verilmiş. Geriye kalan büyük bölüm terör saldırısı ve tatbikat gibi yemlerle çekilmiş tuzağa. Halkla karşı karşıya gelen askerlerin kayıtlara geçen şaşkınlığı ve hiç orantılı olmayan güçlere teslim olmaları bu yüzden. İstanbul Valiliğinin önünde televizyondan darbeyi öğrenip yığılıp kalan askerler buna en güzel örnek.

Kendi askerine kumpas kuran bir devlet…

15 Temmuz’da asker sokağa çıkmadı, sokağa bırakıldı, terkedildi. Hem de bizzat Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları tarafından. Darbe senaryosuna inandırıcılık katacak miktarda figürana ihtiyaçları vardı. Bazıları ‘emir komuta zinciri içinde bir darbede dışarda kalıp suçlu duruma düşmekle’ korkutuldu. Buna ihtiyaç duyulmayan alt rütbeliler ya da rütbesizler tatbikat ve terör saldırısı yalanıyla tuzaklara çekildi.

Sonuç sadece o gün hunharca katledilen harbiyeliler, işkencehanelerden geçirilen kurmay subaylar ve ailesine tecavüz tehdidiyle ifade imzalatılan askerler değil… Artık şehitler ‘tane’ hesabıyla söylenip geçiliyor; ayıp ve suç işlerken hayatını kaybetmişler gibi gizlice defnediliyor. Daha önemlisi binlercesi Suriye ve İdlib’de ne için olduğunu bilmedikleri bir savaşın ortasında ölümle burun buruna yaşıyor.

Bu arada en büyük mağdur Hulusi Akar’ı da unutmayalım. Adamcağız her sabah hangi sivil kıyafeti giyeceğini düşünmekten helak olacak neredeyse! Kendisi öyle diyor. Gerçekten acınacak halde!

[Bülent Korucu] 24.2.2020 [TR724]

Ahmet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Gözlerimi her kapadığımda karşıma çıkıyor. Onunla ilgili kampanyaya elimden geldiğince destek olmaya çalışsam da, fotoğraflarını paylaşımlarımda kullanmadım – kullanamadım daha doğrusu. O fotoğraflarda gülümsüyordu. Ne de güzel bir gülümsemesi var! Başında hiç kalmamış saçları. Hepsi dökülmüş kemoterapiden dolayı. Vücudu sıskalaşmış, kemikleri sayılıyor. Zaten ağzında yaralar oluşmuş. Yemek bile yiyemiyormuş. İştahı yok, morali de bozuk. Bünyesi çok zayıf; ama psikolojisi daha da kötü durumda! Küçük Ahmet’ten bahsediyorum.

Ahmet bir süre önce Almanya’da kanser tedavisi olmaya gitmişti, fakat annesi yanında olamadı. Ahmet sürekli ağladı, çünkü annesinden hiç bu kadar uzun ayrı kalmamıştı. Babasız kalmış olmanın verdiği o gri ve çaresiz hüzne, bir de annesiz yapayalnız, dilini bile anlamadığı bir başka memlekette olmanın, üstelik acılarla dolu, yan etkileri korkunç olan bir tedavi sürecini de ekleyin! Ahmet bir çocuk! Minicik daha! Sekiz yaşında yakalandığı ölümcül ve hızla yayılan bir hastalıkla mücadele eden bir minicik oğlan çocuğu için bile insafa gelmeyen, empati kuramayan, nefretini ve intikam duygularını ön planda tutmaktan bile utanmayan rezil bir toplum oldu Türkiye! Ahmet’in kürek kemiği alınmış, kanser akciğerine sıçramış, kemiklerine kadar metastaz yapmış! Öyle ki o kütlelerin büyümesi ve dokuyu tahrip etmesinden dolayı durduk yerde bacağı kırılıyor. O yetişkinlerin bile dayanamayacağı azap ve çileleri düşünmek istemiyorum! Ahmet, çaresiz, savaşı kaybediyor.

Ahmet aklımda, ama aklımda olması, onu düşünmek, onun annesini, hapishanedeki babasını düşünmek inanılmaz acı veriyor. Ne hisseder bunu yaşayan bir anne ve baba! Bu nasıl bir zulüm, nasıl bir ıstıraptır? Bu ne büyük bir çaresizliktir?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


BU NASIL EZİYETTİR?

Natali Avazyan ve bir avuç gönüllü bir kampanya başlattı ve Ahmet için tedavi masraflarını karşılayacak bir para toplandı. Fakat asıl mesele annesine pasaport almaktı. Ahmet’in annesi Zekiye Ataç’ın pasaport müracaatı yılan hikâyesine döndü. Ve işte rejim dediğimiz şey tam da bu: Almanya’daki ilk tedavi için pasaport alamadı. Sonra Ahmet geri Almanya’dan dönünce, tedavinin ikinci safhası için yeniden Almanya’ya gitmesi gerekti. Bu kez “annemsiz gitmem!” diye tutturdu. O kadar annesizlikten nefret etmişti ki, kendisi için ölmek demek olacak bu kararı değiştirmiyordu! Haksız mı? Minicik bir çocuk o! Onun yerine başka çocuk olsa annesini bir gün bile görmemeye dayanamaz. Zaten yaralı, kolu kanadı kırılmış, babasız kaldığı için. Üstüne bir de ağır hastalığından kaynaklı acılarını, korkularını ekleyin! Cümle kurmakta zorlanıyorum. Bu nasıl bir acıdır? Bu nasıl bir eziyettir?

Daha ne yazmalı, nasıl yazmalı! İçindeki iyilik pınarları kurumuş, sadece aklını-izanını değil, ruhunu ve yüreğini de yitirmiş bir topluma nasıl sesimi duyurayım? Ne olur dinleyin! İkinci kez Almanya’ya gitmek için pasaport almak üzere mahkemeye başvuruyor annesi. Önce bir mahkemeden olumlu karar çıkıyor. Sonra tam herkes sevinmişken ve rahatlamışken, bu kez bir başka mahkeme olumsuz karar veriyor. Anne pasaport alamıyor! Arada hep Natali Avazyan ve birkaç başka iyi insan, Ahmet için kampanyalar başlatıyor, yine toplumu duyarlı hale getirmeye uğraşıyor. O ara, Natali Avazyan da gözaltına alınıyor, sonra serbest bırakılıyor. Derken anneye pasaport alabileceği haberi geliyor. Git-gel! Bu yazı yazıldığı sırada Ahmet ve annesi hala pasaport sorunu nedeniyle Türkiye’den çıkamamışlardı.

Ahmet’e ve Ahmet gibilere yardım etmek tehlikeli bir şey, Türkiye’de. Ortalık Ahmet gibi, Ahmet’in anne ve babası gibi “teröristlerden” geçilmiyor. En alttakiler, sahipsizler, kimsesizler, fakirler! Onların çocukları diğerlerininki gibi değerli değil anlaşılan! Çaresizlikten gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Benim de iki çocuğum var, aklımda onlar, Ahmet’i, Ahmet’in anne-babasını düşünüyorum. Kalbimde bir ağırlık, içim yanıyor. Bu memleket neden böyle, bu toplum neden böyle diye sormadan edemiyorum. Küfür ediyor, küfür ediyorum! Boğazım düğümleniyor. Kim ne olursa olsun, suçu-suçsuzluğu meselesi falan da değil artık bu! Yaşanan bu dram, 8 yaşında kanserli bir çocuk hakkında! Lanet olsun size! Lanet olsun!

DİBE ÇÖKÜŞ

Ahmet’in annesine aylarca pasaport vermeyen birimlerin en tepe yöneticileri, İçişler Bakanı SS’ten müsteşarına, daire başkanlarından en alttaki kademelerine kadar, alçak siyasetçiler, bürokratlar memurlar! Onu oradan oraya süründüren, bir küçücük masum oğlanın yaşam hakkını elinden alacak kadar rezil bir devlet, bir rejim, bir toplum! Ahmet’in ve Ahmet gibi olanların adlarını bile ağızlarına almayan onursuz ve yüreksiz muhalefet, milletvekilleri, gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum! Bu nasıl bir dibe batıştır? Bu nasıl bir seviyedir? Hitler döneminde dahi onurlu ve dik insanlar çıktı, en azından eleştiremeseler de görevlerinde kalmamayı seçtiler. Özellikle Türkiye dışında yaşayan, fakat Ahmet ve ailesi kendi dünya görüşlerinden değil diye onların sorunlarını yok sayan insanlar, sormak istiyorum size, mutlu musunuz? Yaptığınız ve yapmadıklarınızla gurur duyuyor musunuz? Ahmet’in babasının ve annesinin kimlerden olduğunu sormadan, sadece 8 yaşında bir küçük çocuk kansere yakalanmış, ona yardım oldun diye destek veremediğiniz tarihe geçsin! Ahmet Kürt olsaydı (belki de öyledir, bilmiyorum!) ya da ulusalcı-Kemalist bir ailenin çocuğu olsaydı, ona destek olurdunuz ama değil mi? Bu nasıl rezilce bir tutumdur! O kadar öfkeliyim ki, o kadar büyük bir hayal kırıklığı içindeyim ki, o kadar üzgünüm ki, kelimeler duygularımı dile getirmekte kifayetsiz kalıyor. Ahmet, Berkin’den daha mı az değerli? Ahmet, Nazım Hikmet’in Hiroşima’lı Kız’ından daha mı az değerli? Yahu onları geçtim de, Ahmet günlerdir göklere çıkartılan magazinsel “felsefeci çocuk” yanında daha mı az haber değerini hak ediyor! Ahmet’i ısrarla anmayan, ya da ansa bile öylesine, laf olsun diye tek bir Tweet ile geçiştiren herkes, söz, “insan değil misiniz siz?” demeyeceğim de, sormadan edemiyorum: sizin çocuğunuz, kardeşiniz, yeğeniniz yok mu?

Ahmet için Twitter’da başlatılan kampanyaya katıldım. Ne yaptım ki, sadece bir iki tweet attım! Ben bir şey yapamıyor olmanın verdiği üzüntüyü yaşıyorum. Keşke Ahmet’e ve onun gibi bu akıl almaz zulmün minik kurbanlarına daha fazla yardımım dokunabilse. Keşke bir iki sosyal medya paylaşımı dışında bir şeyler yapabilsem. Aklıma Hayko Bağdat’a ve Can Dündar’a yazmak geliyor. Hayko ile önceden özelden mesajlaşmıştık. Ona yolladığım tweetin linkini gönderiyorum. Can Dündar’a adını paylaşıma ekleyerek ricada bulunuyor, özellikle Ahmet’in durumunun çok acil olduğunu ekliyorum. Ertesi gün sağ olsun, Hayko mesajı paylaşıyor, “Kolay gelsin, sevgiler” yazıyor özelden. Can Dündar’dan ses soluk yok yine! Sonra ona neden yazdım diye hayıflanıyorum. Kendinden başkasına hayrı olmayan, duyarsız biri olduğuna dair kafamda oluşan net bir resim var, ve ben hala haksız olduğumu ispatlayacak bir done bulurum belki diye, onu takibe devam ediyorum. Bir zamanlar kendime dünya görüşü olarak yakın gördüğüm ve işine-emeğine saygı duyduğum o kadar çok insan bu insanlık testlerinde sınıfta kaldı ki! Can Dündar, elindeki olanaklar nedeniyle en çok kızgınlık duyduklarımın başında geliyor.

DUYARSIZLIK ÖLDÜRÜYOR

Ahmet’in durumu bu arada günden güne kötüleşiyor! Annesi Zekiye Ataç anlatıyor: “Hastaneden geldik. Ahmet’i yıkadık. Almanya’dan geldiğinde düz durabiliyordu. Şimdi hamur gibi; kollarını da kıpırdatamıyor. Pazartesi günü [Almanya’ya tedaviye] gitmemiz gerekiyor. Daha işlemlere başlamadık. Lütfen çok acil bir çare bulalım!” Bir anne için bunları yazmak nedir bilir misiniz? Ben bilmiyorum! Sadece acısını ve umutsuzluğunu derinden hissediyorum. Bir de öfkesini.

Türkiye’den kusasım geldi artık! Politika falan değil bu! Yolsuzluklar, kokuşmuşluklar, yalan-dolan, faşizm, polis devleti, işkence, masum yazarların, akademisyenlerin ve gazetecilerin meselesi değil bu! Bu, Ahmet için bir ölüm-kalım savaşı! Bu aynı zamanda bir insanlık sınavı! Bu, toplum olarak var olmaya hakkımız var mı yok mu, buna ilişkin bir test! Bu bizi kötüden ayıracak veya bizi kötünün ta kendisi yapacak bir yol ayrımı! Ahmet, bir minik çocuk! Daha 8 yaşında! Tek haneli bir rakam! Tek hane!

Bu çocuk rezil bir devlet ve onun duyarsız toplumu yüzünden ölüyor! Çocuk! Ölüyor!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.2.2020 [TR724]