Ayşe Koca ve ailesinin 12 Eylül’ü [Yavuz Genç]

Ondan geriye üzerinde "Ayşe Afra Koca, 12.09.2020" yazan bir tahta parçası olan mezar kaldı. Henüz 21 yaşındaki üniversite öğrencisi sonsuzluğa uğurlanırken Koca ailesinin '12 Eylül'ü, etiketi sökülmüş bir su bidonuyla ıslatılmış kara toprakta mühürlendi.

YAVUZ GENÇ 13 Eylül 2020 PORTRE

Tıp Fakültesi öğrencisi henüz 21 yaşındaki Ayşe Afra Koca’nın tutuklu babası başucuna kelepçeli olarak yetiştiğinde farkında bile olmayan kanser hastası kızının son saatlerini yaşadığını bilmiyordu. Birkaç saat sonra cezaevine döndüğünde erkesi gün cenazesi için geleceğini de…

Ayşe Koca’nın ölümüne giden süreç ve yaşadığı zorluklar günden güne bir çığ gibi büyüdü. Gerçek hayatta karşılığı olmasa da duymayan, görmeyen kalmadı ‘sosyal medya’ evreninde. Hayattaki gülen, güçlü, sağlıklı ve umut dolu fotoğraflarına hastane yatağındaki bitkin, erimeye yüz tutmuş ‘ölümü yüzünden okunan’ kareler eşlik ettikçe onun hikâyesine bağlananların sayısı da hızla arttı. Bir zamanlar her şeye susmuş, her şeye sustuğu için de artık bir vicdan taşıdığından şüphe edilenler dahi kayıtsız kalamadı yanyana gelen iki fotoğrafına. Bir yumru gibi oturdu boğaza. Yutkunamadı kimse.

Basit bir ‘vah vah’la geçiştirilecek şey değildi onun ölümü. Sadece acıma duygusu da değildi insanları etrafında toplayan şey. En başta hissedilen, derin utançtı aslında, hâlâ utanmayı becerebilenler için. Utanç. Babasının hasretine dayanamayan gencecik bir kızın kendi payına düşen acıyı alması, susulan, görmezden gelinen, sessizce geçiştirilen daha büyük bir trajedinin kendi gözleri önünde her gün, her gün ama usanmadan her gün tekrarlanmasından duyulan utanç. Yine de yeri geldiğinde desteklenen, yüksek menfaatler ve ‘yerli’ hedefler için yok olmalarına, demir parmaklıklar ardında çürümelerine ses çıkarılmayan kadınlara, gencecik kızlara, kederli babalara, hamile kadınlara, soğuk beton zeminlerde emekleyen bebeklere, ranzaları tırmalayan çocuklara karşı duyulan bir utanç.

Ayşe Afra Koca en zor günlerinde hep tutuklu babasını bekledi:

Kampanya başlatıldı: Ayşe’nin son isteği cezaevindeki babasını görmek

Kanser hastası Ayşe Koca’nın babasına izin çıktı, kızını görebilecek

“Sanki kaçacak”: Tutuklu babası kızı Ayşe’ye elleri kelepçeli namazla veda etti

Ayşe Koca, yakalandığı mide kanserinden hayata gözlerini yumduğunda, ardından yazılan binlerce mesajdan biri şöyleydi: “Babası geldi kızını son bir kez kucakladı toprağın altına koydu ve sessiz sedasız hücresine döndü. Akşam haberlerinde ismi geçmedi. Üniversite bülteninde adı anılmadı. Omzundaki ağır yüküyle yüzündeki kocaman gülümsemesiyle veda etti.” Evet Ayşe Koca, ismi anılmayanlardan. Ülkede gazetecilik konuşuluyorsa görmezden gelinen gazetecilerin, hukuk konuşuluyorsa içi boş iddialarla zindanlarda çürüyen hukukçuların, ebeveynlik konuşuluyorsa sessizce geçiştirilen hamile kadınlarla bebekli annelerin, eğitim konuşuluyorsa kendi babası Ali Koca gibi öğretmenlerin ‘hiç yaşamamış gibi’ sayıldığı bir ülkede, ismi anılmayanların sonuncusu.

Ayşe Koca’nın hapishanedeki babası, kızı hastane odasında son saatlerini beklerken yanında değildi. İki kez görmeye gelebildi, artık adaletin sağlandığı tek mecra olan twitter kampanyaları sayesinde. İlkinde 3 saat kalabildi kızının yanında, ikincisinde 4,5 saat. İkinci görüşme o kadar zorluk, o kadar yoğun direnme sonucu gerçekleşmişti ki babaya izin çıktığı haberini veren ‘candaş’ gazetecinin tweeti gözlerde nem oluşturdu. HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun girişimleri ve sosyal medyadaki duyurularıyla babaya ancak izin çıkabildi. Ama Ayşe, babasını ne kadar gördü bilinmiyor. Bilinci kapalıydı, kendinde değildi. Babasının seslenmesini duydu mu, ona sarılırken hissetti mi, onunla birlikte ağladı mı, saati dolup da cezaevine geri yollandığında ardından ağladı mı bilinmiyor.

Babaya hasret gitti Ayşe Koca. Üstelik o baba cenaze için getirildiğinde ellerinden kelepçeleri hiç çıkarılmadı. Sağlı sollu önlü arkalı etrafını sarmış 12 jandarma arasında ellerinde kelepçeyle kızına karşı son görevini ifa etti. Bu kare de vicdansızlığın geniş tarihinde yerini aldı.

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi Ayşe Koca, adaletsizliğin adalet, vicdansızlığın vicdan, hapsin özgürlük olarak sunulduğu bir toplumun yüzüne suçlu olduğunu ve utanç içinde olması gerektiğini haykırarak hayata veda etti.

Ondan geriye üzerinde “Ayşe Afra Koca, 12.09.2020” yazan bir tahta parçası olan mezar kaldı. Koca ailesinin ’12 Eylül’ü, etiketi sökülmüş bir su bidonuyla ıslatılmış kara toprakta mühürlendi. O aile artık orada. Bugün ebediyete kadar. Kelepçeli babasıyla, gözü yaşlı annesi ve kardeşiyle, ismi anılmayan toprak altındaki Ayşe’siyle…

[Yavuz Genç] 13.9.2020 [Kronos.News]

Müftülük istedi AKP’li belediye İBB’nin İSMEK binasını Diyanet’e verdi

DİB Bağcılar İlçe Müftülüğü’nün isteği üzerine Bağcılar Belediyesi, 2009’dan beri İSMEK olarak kullanılan binayı, “Diyanet Gençlik Merkezi”ne çevirmek üzere Diyanet’e devretti.
BOLD- İstanbul Büyükşehir Belediyesinin (İBB) meslek edindirme kursu İSMEK’in Bağcılar Kazım Karabekir Mahallesi’ndeki binasının Diyanet’e tahsisi, 10 Eylül tarihli Bağcılar Belediye Meclisi’nde gündeme geldi. Meclis gündemine gelen raporda Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) İstanbul İl Müftülüğü Bağcılar İlçe Müftülüğü’nün 24 Haziran 2020 tarihli talep yazısı yer aldı.

KARAR OY ÇOKLUĞUYLA ALINDI

Yazıda, Bağcılar Kazım Karabekir Mahallesi 2550 parsel sınırları içinde bulunan Kazım Karabekir Mahalle Konağı’nın; Diyanet İşleri Başkanlığı’nca başlatılan “Gençliğe Değer Projesi” kapsamında “Diyanet Gençlik Merkezi” olarak kullanılmak üzere müftülüğe tahsis edilmesi talep edildi. Mahalle konağı, mecliste oy çokluğu ile 5 yıl süreyle müftülüğe tahsis edildi.

BAŞKA BİR BİNA DAHA DİYANET’E TAHSİS EDİLDİ

Aynı oturumda Aile Sağlığı Merkezi olarak kullanılan Yenimahalle Konağı da “Aile ve Dini Rehberlik Bürosu” olarak kullanılmak üzere oy çokluğu ile 5 yıllığına Bağcılar Müftülüğü’ne tahsis edildi. Muhalif parti üyelerinin ise oylamada hayır oyu kullandığını öğrenildi.

2020 yılında 11,5 milyar liralık, 8 bakanlığı aşan bütçesiyle tartışma konusu olan Diyanet, son günlerde bünyesine tahsis edilen tarihi bira fabrikası ve Heybeliada’daki senatoryumun yüzünden eleştirilerin odağındaydı.

13.9.2020 [Bold Medya]

Geri itilen KHK’lı müfettiş konuştu: Yunan askerleri bize işkence yaptı, paralarımızı gasp etti [Sevinç Özarslan]

Dört gün önce Yunanistan’dan Türkiye’ye geri itilen KHK’lı müfettiş: “Askeri araçtan hepimizi demir çubuk ve sopalarla döverek indirdiler. Bir Suriyeli’nin sol ayağı neredeyse kırılmıştı. Acı içinde kıvranıyordu. Herkesi 20’şerli gruplar halinde bota doldurdular ve karşıya sürüklediler.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Biri 5 aylık bir bebek, diğeri 7 yaşında bir çocuk olmak üzere 13 Türk, 8 Eylül 2020 Salı günü Meriç üzerinden Türkiye’ye geri itildi. Geri itilenler arasında 31 yaşında KHK’lı bir teftiş kurulu müfettişi de vardı. Güvenlik gerekçesiyle isminin gizli kalmasını isteyen müfettiş, 7 Eylül pazartesi sabahı başlayan Meriç yolculuğunu ve geri itilme olayını Bold Medya’ya anlattı.

Bir geceyi Orestiada’da sınır karakolunda geçiren müfettişin söylediğine göre kendileriyle birlikte yaklaşık 70 Suriyeli ve Afgan, bir gün sonra Türk tarafına bırakıldı. Bırakılmadan önce hepsi, dolduruldukları araçlardan demir çubukla dövülerek indirildi. 25 dakika işkence gördüler ve 7 bin dolar paralarına el konuldu.

672 sayılı KHK ile ihraç edilen müfettiş, kendilerini dövenlerin siyah maskeli, ellerinde demir çubuk ve cop olan kişiler olduğunu belirtiyor. Geri itme olayını yöneten kişinin ise 3 yıldızlı bir Yunan komutanı olduğunu vurguluyor.

İŞTE MÜFETTİŞİN ANLATIMIYLA 4 GÜN ÖNCE GERÇEKLEŞEN GERİ İTME OLAYI

“7 Eylül pazartesi 2020 tarihinde saat öğlen 12 civarında 3 kişi ve 5 aylık bir bebek ile Meriç Nehri’nden 8-9 km uzaklıktaki Orestiada sınır karakoluna vardık. Vardıktan sonra karakolun önünde bavullarımız açıldı. Eşyalarımıza bakıldı. Kimlik tespiti yapıldı. Bir görevli form doldurdu. Ancak parmak izi alınmadı.

Sonrasında bizi içeri aldılar. İçeride 3 nezarethane vardı. Ortadaki nezarethaneyi boşalttılar. Beni ve yanımdaki 2 kişi ve bebeği oraya koydular. Yandaki 2 nezarethanedekiler 6-7 gün önce gelmişler ve onların işlemleri resmi şekilde yapılmış.

İLK BAŞTA PROBLEM YOKMUŞ GİBİ DAVRANDILAR

Bize ilk başta problem yokmuş gibi davrandılar, yemek verdiler. Ancak yanımızdaki 2 nezarette bulunanların ara ara hava almak için dışarıya çıkmalarına izin verilirken bize “Daha sonra siz” diyerek geçiştirdiler. Bizim kimse ile temas kurmamızı istemediler, tecrit ettiler.

Aynı gün saat 16.00 sıralarında yan nezarethanedeki kısa boylu, saçı seyrek olan mülteci Türk, önümüzden geçerek avukatı C. ile görüşmeye gitti. Geri dönerken bize parmaklıklar arasından “Avukat C. burada, sizinle yarın görüşecek” dedi. 7 Eylül pazartesi günü böyle geçti.

“Meriç’i geçince Orestiada sınır karakoluna getirdiler. Tuğlalı duvarın önüne dizip kayıt işlemlerini yaptılar. Eğer silinmediyse kamera kayıtlarında orada kaldığım görülür.” Fotoğraf: Google

Ertesi sabah 8 Eylül Salı günü saat 09.00-10.00 gibi ben ve yanımdaki 2 kişi ile bebeğe “çantalarınızı alın gidiyorsunuz” dediler. “Nereye” diye sordum. “Başka bir polis merkezi” dediler. Telefonlarımızı istedik. Bize telefon vermeyeceklerini söylediler.

BÜYÜK BİR DAMPERLİ ASKERİ ARAÇ GELDİ

Kapının önünde büyük damperli askeri bir araç vardı. Askeri aracın kapağını açtılar. İçeride yaklaşık 70 Suriyeli, Afgan vardı. İçeride hava almak bile mümkün değildi. Bizi buraya zorla bindirdiler. Sonra araç hareket etti ve yaklaşık 15-20 dakika boyunca gittikten sonra durdu. Başka bir resmi polis merkezi, karakol gibi bir yere gelmiştik.

SİYAH MASKELİ, COPLU ASKERLER BİZİ KARŞILADI

Kapının önünde 9-10 resmi araç vardı. Askeri aracın kapısını açtılar. Kapılar açıldığında dışarıda 15-20 askeri üniformalı, siyah maskeli ve gözlüklü, ellerinde demir çubuk, cop, tahta sopa olan kişiler bulunuyordu. 2 kadın asker, 1  kadın polis vardı. Burada küçük, tek katlı bir tarafı resmi görevlilerin girip çıktığı bir yer vardı. Buranın yan tarafında da yaklaşık 200 metrekare büyüklüğünde üstü kapalı salon gibi bir yer vardı. İçinde de 3-4 nezarethane bulunuyordu.

DEMİR ÇUBUKLA DÖVDÜLER

Askeri araçtan hepimizi demir çubuk ve sopalarla döverek indirdiler. Bir Suriyeli’nin sol ayağı neredeyse kırılmıştı. Acı içinde kıvranıyordu. Herkesin çantasını kenarda topladılar. Üzerimizdeki parayı da çantalara koydurttular. Bu kapalı alanda herkesi diz üstünde oturtarak işkence yapmaya devam ettiler.

25 DAKİKA İŞKENCE YAPTILAR, PARALARIMIZI GASP ETTİLER

20-25 dakika işkence yaptıktan sonra hepimizi döverek tekrar askeri büyük araca doldurdular. Çantalarımızı almamıza izin vermediler. Paramız ve tüm eşyalarımızı, yaklaşık 7000 euro gasp ettiler.

Arkadaki büyük araca bir şişme bot koydular. Bizlere işkence yapanların 2-3 tanesi Orestiada’da ilk vardığımız sınır karakolundan gelmişti. Görürsem kolaylıkla tanırım. Hatta 1 tanesi bana hangi üniversitede okuduğumu, ne iş yaptığımı sordu. Bu kişi 1.85-87 boylarında ince yapılı, beyaz tenli, kısa saçlı biriydi.

Askerler arasında kirli sakallı olan gençler vardı. Onların hepsinin başındaki kişi ise iri yarı 1.93 metre boylarında yaklaşık 120-130 kilo civarı olan, göbekli, mavi gözlü, çok sert davranan ve sürekli hakaret eden biriydi. Herkes ondan talimat alıyordu. Bu kişiyi de görsem kolaylıkla tanırım.

İŞKENCE YAPAN HERKESİN ASKERİ ÜNİFORMASI VARDI

Oradaki bayan personelleri de çok rahat teşhis edebilirim. İçlerinden birine “Bize ne yapacaksınız” dedim. Konuşmak istemedi. İngilizce “Bilmiyorum” dedi. Orestiada polis merkezinden gelen yukarıdaki bahsettiğim kişilerin haricindeki diğer işkenceci herkesin askeri üniforması vardı.

Buradaki tüm işkenceyi 1.93 m boylarındaki ve 120-130 kilo civarındaki, büyük göbekli, geniş omuzlu, mavi gözlü askeri üniformalı kişi yönetiyordu. Buradaki işkence bittikten sonra bizi arabalara döverek koyup 20 dakika mesafedeki bir yere götürdüler.

20’ŞER KİŞİ HALİNDE BOTLARA DOLDURUP TÜRKİYE’YE İTTİLER

Askeri aracın kapısı açıldığında Meriç Nehri göründü. Hepimizi indirdiler. Getirdikleri botu şişirttiler. En öne Suriyeli ve Afganları olmak üzere hepimizi nehrin kenarına dizdiler. Bizi 20’şerli gruplar halinde botlara doldurarak Türk tarafına bıraktılar.

Tam bu sırada Türk askerleri gözüktü. “No deport” diye bağırdı ve havaya ateş açtı. Yunanlı askerler 5 dakika bekledi ve sonrasında tekrar herkesi arabalara doldurup 500 metre yukarı götürdüler. Orada herkesi indirip sıraya dizdiler ve botlara bindirip bizleri Türk tarafına ittiler. Bizlere hakaret edip İngilizce “Geri dönmeyin” diye bağırdılar.

3 YILDIZI OLAN KOMUTAN DEPORT YAPILIRKEN HER ŞEYİ İZLEDİ

Bu Yunan askerleri arasında 22-25 yaşlarında 2 genç vardı ve bunlar çok iyi Türkçe biliyorlardı. Bu kişileri de kolaylıkla teşhis edebilirim. Bu kişiler bana “Abi, ben Türkleri çok seviyorum, keşke imkanım olsa sizi hemen alırım ülkeye, ama yukarı makamlardan talimat var, kesinlikle istemiyorlar” dedi.

Yine devamında “Avukatınız dün sizinle görüşseydi kurtulmuştunuz, sizi ve avukatınızı kandırmışlar” dedi. Meriç Nehri kenarındaki tüm bu deport olayları olurken arkamızdan askeri küçük makam aracı ve şoförü olan 3 yıldızı olan askeri komutan her şeyi izledi. Anladığım kadarıyla her şey onun denetimindeydi.

10 KİŞİLİK BİR TÜRK EKİBİNİ DAHA GETİRDİLER

Bu deport olayları olurken Meriç Nehri’nin alt tarafından 10 kişilik bir Türk ekip daha yakalayıp yanımıza getirdiler. Çantalarını boşaltıp onların da paralarını alıp bizle beraber deport ettiler. Bu kişiler arasından 7 yaşlarında bir çocuk vardı. Kafasında Türk askeri şapkası olduğu için 1.93 boylarında iri yarı Yunan askerlerin başındaki kişi şapkayı çocuktan alıp ayağının altında ezdi ve attı. Sonrasında hakaretler etti.

Yine oradaki bir Yunan asker bana “Erdoğan kendini çok akıllı mı zannediyor yoksa salak mı ne düşünüyorsun?” dedi. Ben de “Erdoğan bizim de hayatımızı mahvetti, bizler iyi eğitimli insanlarız, bizlere zulmediliyor” dedim.

KARAKOLUN GÜVENLİK KAMERASINDA HER ŞEY VAR

7-8 Eylül tarihinde Yunan topraklarında olduğumuza dair fotoğraf çekmedim, zaten telefonlarımızı da aldılar. Ancak ilk vardığımız yerdeki Orestiada’daki sınır polis merkezi güvenlik kameraları 7 Eylül pazartesi saat 11.30-14.00 arası silinmediyse her şey görülür. Bizlerin işlemlerini Orestiada’da kapı önünde yaptılar. 7-8 Eylül günü nezarethaneleri gören kamera kaydı silinmedi ise ortadaki nezarethane 3 kişi ve 1 bebek olduğu görülür.

Bizleri işkence yapmak için götürdükleri askerlerin olduğu yerde ise kamera kaydı olup olmadığını bilmiyorum. Ancak yan tarafta üst düzey görevlilerin makam aracını gördüğüm için muhakkak burada da kapı önü kamera kaydı olduğunu düşünüyorum.

TÜM BELGELER YANIMDA OLMASINA RAĞMEN ACIMADILAR

Tüm bunların sonrasında Meriç Nehri’nden çıkıp kendimi evime zor attım. Tutuklanma belgelerim, haksız hapis kararı vs. tüm belgeler yanımızda olmasına rağmen acımadılar. Bizlere bu zulmü yapan, işkence yapan, insanlık dışı muamele yapıp uluslararası hukuka aykırı davranan Yunanistan’daki bu yerlerdeki tüm kamu görevlisi polis ve askerlerden şikayetçiyim.

Bizi götürdükleri karakolun fotoğrafını Google’dan buldum. Karakolu tam gören fotoğraftaki tuğlalı duvar önünde işlemleri yaptılar. Bu karakolun adı Orestiada Neo Himonio Karakolu. Yunan avukattan öğrendim. Kamera kayıtları silinmediyse her şey görülür.

[Sevinç Özarslan] 11.9.2020 [Bold Medya]

Abluka altında son veda: Kızının cenaze namazını kelepçeyle kıldı [Sevinç Özarslan]

Denizli’de bu sabah hayatını kaybeden 4. evre kanser hastası Ayşe Koca’nın babası Ali Koca, tutuklu bulunduğu Denizli T Tipi Cezaevinden cenazeye götürüldü. Acılı baba kızının cenaze namazını kılarken kelepçelerinin çıkarılmasına izin verilmedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Denizli Tekden Hastanesinde 17 gün kanser tedavisi gören Ayşe Koca’nın cenazesi, bugün ikindi namazından sonra Burdur’un Bucak ilçesi Köle Mezarlığında toprağa verildi. Kızının cenazesine katılmak için Denizli T Tipi Cezaevinden saat 15:15’te çıkarılan baba Ali Koca’nın cenaze namazı sırasında kelepçeleri çözülmedi. Ali Koca kızına son görevini 12 güvenlik görevlisinin ablukası altında ve kelepçeli yaptı.

BİR YIL KANSERLE MÜCADELE ETTİ

4. evre mide kanseri Ayşe Koca, bu süreçte tutuklu babası Ali Koca ile 2 kez görüşebildi. İlk görüşmeleri 3, dün gerçekleşen ikinci görüşmeleri ise sadece 5 saat sürdü. İkinci görüşme için mahkemeden izin çıkmasına rağmen savcı ilk başta izin vermedi. Daha sonra HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun girişimiyle Ali Koca hastaneye getirildi. Yüzde 90 bilinci kapalı kızının yanında 5 saat kalabilen baba, tekrar cezaevine götürüldü. Ayşe babasının geldiğini zaten anlayacak durumda değildi.

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi olan Ayşe Koca’ya 8 Kasım 2019’da 4. evre mide kanseri teşhisi konuldu. Bir yandan okulunu okudu, bir yandan ayakta kemoterapilerini almaya devam etti. 18 aydır tutuklu olan babası cezaevinde üzülmesin diye hastalığının ciddiyetini ona hissettirmemeye çalıştı. Tek hayali doktor olmak olan Ayşe Koca, kanser olduğunu öğrenince “Ben bunu babama nasıl söyleyeceğim” demişti. 17 gün önce hastalık şiddetlenince hastaneye kaldırılan Ayşe Koca’nın durumundan babası o zaman haberdar oldu. O günden beri hayata tutunmaya çalışan Ayşe Koca bu sabah hayatını kaybetti.

“MELEK OLDU GÜZEL ABLAM”

Bold Medya’ya konuşan ablası Aybüke Koca, sadece “Melek oldu benim güzel kardeşim” diyebildi. Koca’nın ölümünü sosyal medya hesabından duyuran HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise, “Maalesef kaybettik! Ayşe Koca sabaha karşı vefat etti. Genç Tıp öğrencisi kanser hastalığından kurtulamadı” dedi.

Koca’nın sosyal medya baskısı sonucu babasını son kez gördüğünü hatırlatan Gergerlioğlu, “Tek tesellimiz son nefesinden önce mahpus babasının onu görebilmesi. Mekânı Cennet olsun. Allah sabırlar versin. Çok acı, en çok da mahpus babasına dayanma gücü diliyorum.” ifadelerini kullandı.

5 GÜN PROSEDÜRLE UĞRAŞTILAR

Ali Koca’nın kızını görebilmesi için 2 kez izin için başvuru yapıldı. İlk başvuru 31 Ağustos 2020’de gerçekleştirildi. Aile 5 gün prosedürlerle uğraştı. Hastane ve cezaevi arasında belgeler gidip geldi. Ali Koca 4 Eylül Cuma günü kızının yanına gelebildi. Baba kız dayanamayıp birbirine sarılıp ağladı. Eşi ve küçük kızı Aybüke Koca ile sarılmasına ise izin verilmedi. 3 saat sonra cezaevine gönderilen Ali Koca için iki gün önce tekrar başvuru yapıldı. Çünkü Ayşe’nin durumu daha da ağırlaştı. Bilinci yüzde 90 kapandı. Doktor ancak 1-2 gün yaşar demişti. Mahkeme izin verdiği halde savcı 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nu gerekçe göstererek izin vermedi.

5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nda 116/3. maddesine göre tutuklular ancak 1. derecede yakınının yaşamsal tehlike oluşturacak önemli ve ağır hastalık halleri varsa yolda geçen süre hariç olmak üzere 1 gün ziyaret edebilir. Bu mazeret izni asgari 1 ay ara ile en fazla 2 kez kullanılabilir. Bu izin sadece aynı kişi için en fazla 2 kereye mahsus verilebiliyor. Aynı ay içerisinde 2 gün ya da 2 kez kullanılması mümkün değil. Bu mazeret izninden faydalanabilmek için ceza infaz kurumu en üst amirinin önerisi ile Cumhuriyet Başsavcılığının onayı gerekiyor.

GERGERLİOĞLU: YASA İNSAN İÇİNDİR

İlk başta izin vermeyen savcı ile yaptığı görüşmeyi de aktaran Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Dün Ayşe Koca için izin istediğimde ‘ama yasalar ayda 1 dışında mahpusun hasta yakınına izin vermiyor, siz mv. yeni yasa çıkarın’ diyen savcıya ‘insani, vicdani hal var, yasalar insan içindir, çözüm bulmalıyız’ demiştim. Bugün vefat etti. Son yıllarda hangi yasa insaniydi ki?” diye yazdı.

AİLEYE ATILAN İFTİRALAR DA ÇOK ÜZDÜ

Sabah yazarı Hilal Kaplan’ın “Kızının hastalığını bahane edip tahliye istiyor” diye yazdığı Ali Koca ve ailesi, zor geçirdikleri bu dönemde söylenen yalanlardan oldukça rahatsız oldu. Çok yıprandıklarını söyleyen Aybüke Koca, haklarında yazılan yalan, yanlış bilgilere ve iftiralara Bold Medya’ya konuşarak cevap vermişti.

METAL İŞLERİ ÖĞRETMENİYDİ, İHRAÇ EDİLDİ

Denizli Tavas’ta metal işleri öğretmeni olarak çalışırken KHK ile ihraç edilen Ali Koca (51), 8 Şubat 2019’da tutuklanıp Denizli T Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Bank Asya hesabı, sendika üyeliği, mesajlaşma programı Bylock programı ve tanık ifadelerine dayanılarak 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Koca’nın dosyası İstinaf Mahkemesinde bulunuyor.

Kızının kanser olduğunu öğrendiğinde İstinaf Mahkemesi’ne defalarca dilekçe veren Ali Koca’nın bu isteği dikkate alınmadı. Oysa 5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nda Nisan 2020’de yapılan yeni düzenlemeye göre birinci derecede yakını ölümcül hastalığı olan tutukluların cezaları 1 yıl ertelenebilir. Ancak bu kanun Cemaat ve Kürt soruşturmaları kapsamında tutuklu ve hükümlü olanlara uygulanmıyor.

[Sevinç Özarslan] 12.9.2020 [Bold Medya]

Bilim Kurulu Üyesi Tevfik Özlü: Maske kullanımı aşı işlevi görebilir

Maske kullanımının aşı işlevi görebileceğini belirten Özlü, ”Maske kullanan kişiler, daha düşük viral yüke maruz kalarak, asemptomatik olarak hastalığı geçirip, bağışıklık kazanabilir” dedi.
BOLD – Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi ve Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Özlü, korona konusunda insanların hâlâ tedbirsiz ve kontrolsüz davrandığını belirtti. Her gün 50’den fazla can kaybı yaşandığını hatırlatan Özlü, “Kontrollü sosyal hayat dendi, kontrolsüz sosyal hayat yaşıyoruz. Tedbir denildi, tedbirsiz yaşıyoruz. Her şey bitmiş gibi, virüs yok olmuş, her şey normalmiş gibi yaşıyoruz” diye konuştu.

KIŞ GELMEDEN VAKA SAYISI AŞAĞI ÇEKİLEBİLİR

Bayram ve tatil döneminde Kovid-19’ın ulaşmadığı yer kalmadığını söyleyen Özlü, eskiden bazı şehirlerde görülen yoğunluğun bu iki sebeple her yere aksettiğini aktardı. Özlü sözlerinin devamında, “Şu an virüsün ulaşmadığı bir şehir, kasaba, köy, mahalle, hane yok. Güz geldi; kış gelmeden dikkatli hareket edersek belki vakaları aşağıya çekebiliriz” ifadelerini kullandı.

MASKENİN ÖNEMİ

Maske kullanımının aşı işlevi görebileceğini belirten Özlü, ”Maske kullanan kişiler, daha düşük viral yüke maruz kalarak, asemptomatik olarak hastalığı geçirip, bağışıklık kazanabilir. Bunu destekleyen gözlemler var. Maske ağır hastalığı ve ölümü azaltıyor” dedi.

13.9.2020 [Bold Medya]

57 yaşındaki tutuklunun şartlı tahliyesi uygulanmadı! Bir de Kovid-19’a yakalandı

Gaziantep H Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda şartlı tahliye süresini doldurmasına rağmen serbest bırakılmayan Namık Bingöl’ün Kovid-19’a yakalandığı öğrenildi. 

BOLD – Ocak 2017’de cemaat soruşturmaların kapsamında tutuklanan 57 yaşındaki Namık Bingöl, yaklaşık 4 yıldır Gaziantep H Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunuyor. Şartlı tahliye süresini dolduran Bingöl’ün kızı Hatice Kübra Bingöl, sosyal medyadan yayınladığı bir video ile babasının hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutulduğunu belirtti. 

CEZAEVİNDE BİR ÇOK KİŞİ HASTA!

Hatice Kübra Bingöl yayınladığı video da “Babam üç yıl dokuz ay sekiz gündür Gaziantep H Tipi Cezaevi’nde hukuksuz bir şekilde tutulmaktadır. 

10 Eylül Perşembe günü Kovid-19 test sonucunun pozitif olduğunu öğrendim. Şu an aynı yerde muhtemelen birçok kişi hasta. Babam 57 yaşında şeker ve tansiyon hastası. Bu nedenle cezaevi şartlarında çok da sağlıklı bir tedavinin mümkün olmayacağını düşünüyorum. 

Üstelik bu cuma 11 Eylül günü şartlı tahliyesi olmasına rağmen hala cezaevinde. Hakkı olan şartlı tahliyesinin yerine getirilmesini acil olarak istiyoruz.” sözleriyle yetkililerden yardım istedi.

13.9.2020 [Bold Medya]

Delil olmadan kanaatle insanların hayatının karartılması mahkeme tutanaklarına geçti!

TR724 HABER – 15 Temmuz’da darbeye teşebbüs etmekle suçlanan kişilerin hiçbir delil olmadan sadece mahkeme heyetinin kanaatiyle nasıl hayatlarının karartıldığı mahkeme tutanaklarına geçti.

KKTC’de darbe davasıyla ilgili Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşması 29 Temmuz 2020’de yapıldı. Duruşmada sanıklar ve avukatları hazır bulundu.

Sanıkların son sözlerinin alınması ve müzakere arasının ardından Mahkeme Başkanı Bahtiyar Çolak, mahkeme heyetinin hükmünü açıkladı. Mahkeme Başkanı Çolak, 10 sanıktan 9’una 2 yıl 2 ay ile 15 yıl arasında değişen sürelerde hapis cezası verildiğini 1 sanığın ise beraat ettiğini açıkladı.

Buna göre, olay tarihindeki rütbelerine göre tutuklu sanıklardan Albay Mehmet Yılmaz ile Yarbay Ersan Yağcı, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım” suçundan 15’er yıl hapisle cezalandırıldı ve tutukluluk hallerinin devamı kararlaştırıldı.

Mahkeme, aynı suçtan Yarbay Zafer Güvercin, Yüzbaşı Serkan Cesur ve astsubay Hakan Alp’i ise 12 yıl 6’şar ay hapse mahkûm etti.

Terör örgütü üyeliği suçundan Yarbay Ali Metin Özer’i 8 yıl 1 ay 15 gün hapisle cezalandıran mahkeme, astsubaylar Abdullah Sacid İnceoğlu ve Okan Bölükbaş’a 6 yıl 3’er ay, astsubay Serdal Ayhan’a ise 2 yıl 2 ay 7 gün hapis cezası verdi.

Olay tarihinde albay rütbesinde görevli olan Fahri Nazmi Genç ise üzerine atılı suçlardan beraat etti.

MAHKEME BAŞKANI DELİL OLMADIĞINI SÖYLEMESİNE RAĞMEN CEZAYI AZ BULUP ŞERH DÜŞTÜ

Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen KKTC’de darbe davasının karar duruşmasında Mahkeme Başkanı’nın sanıklara verilen cezaya şu şekilde şerh düşmesi birçok kişinin boş yere hapis yatırıldığının delili olarak kayıtlara geçti.

Mahkeme Başkanı Bahtiyar Çolak’ın düştüğü şerh şöyle:

‘‘Sanıkla ilgili dosyadaki deliller nazara alındığında F.tö terör örgütü ile ilgili herhangi bir delile rastlanmamıştır. Ancak sanık garantör olmasa bile burada sözde sıkıyönetim emrine uyulmaması gerektiğini açık ve net bir şekilde belirterek darbe karşıtı olduğunu ve merkezi otoritenin yanında bulunduğunu açıklamak zorunludur. Sanık bunu yapmayarak F.tö silahlı terör örgütü üyelerinin yaptığı gibi her ne kadar suç teşkil edecek eylemi olmasa da onlarla birlikte hareket etmiş ve darbenin başarılı olmasını beklemiştir. Bu nedenlerle sanığın TCK’nın 314/2 maddesi gereğince cezalandırılmasının gerektiği kanaati ile sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.’’

13.9.2020 [TR724]

Korona olan Namık Bingöl’ün kızı: Babamın şartlı tahliye hakkımızı istiyoruz

Gaziantep H Tipi Cezaevi’nde koronavirüse yakalandığı için tek kişilik hücreye atılan Namık Bingöl’ün solunum sıkıntısı çektiğini belirten HDP Kocaeli Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanlığı’na çağrıda bulundu.

Namık Bingöl’ün kızı sosyal medyadan yaptığı paylaşımda tansiyon ve şeker hastası olan babasının şartlı tahliye hakkını elde etmesine rağmen halen cezaevinde tutulduğunu söyledi.

57 yaşında olan babası Namık Bingöl’ün 3 yıl 9 aydır Gaziantep H Tipi Cezaevi’nde bulunduğunu belirten kızı, babasının 10 Eylül perşembe günü Kovid-19 testinin pozitif çıktığını ve cezaevi şartlarında sağlıklı bir tedavinin mümkün olamayacağını söyledi. Babası Namık Bingöl’ün 11 Eylül 2020 itibariyle şartlı tahliye hakkına kavuştuğunu ancak halen cezaevinde tutulduğuna dikkat çekti.

13.9.2020 [TR724]

Kadrosunu güçlendiren Olay TV’nin sahibi Cavit Çağlar: ‘Yorum yapanı kulağından tutar atarım, baskı olursa kapatır giderim’

Olay TV’nin sahibi eski bakan ve iş adamı Cavit Çağlar, kanalı güçlendirecek önemli adımlar attı. Televizyonun başına Nuri Çolakoğlu’nu getiren Çağlar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi basın ekibinde bulunan Süleyman Sarılar ve gazeteci Nevşin Mengü ile de anlaştı.

HaberTürk yazarı Fatih Altaylı ile yaşanan süreci anlatan Çağlar, “İsimler o kadar da önemli değil, kanalın tavrı önemli” dedi. “Nuri iyidir ama solcudur işte. Solcuları topluyor herhalde” diyen Çağlar, “Tarafsız, bağımsız. Kanalın hiçbir konuda tavrı, bırak tavır almayı yorumu bile olmayacak. Tamamen haber yapacağız. Hiçbir tavır, tutum almayacağız. Tamamen yorumsuz olacağız. Buna uymayan gider. Yorum yapacak olan, taraf tutacak olan bizim orada olmaz. Hemen gider ya da biz yollarız. Yüzde yüz tarafsız, yüzde yüz yorumsuz olacağız.” ifadelerini kullandı. Altaylı ayrıca Çağlar’ın, “Yorum yapanı kulağından tutar atarım” dediğini aktardı.

Çağlar, Altaylı’nın, “İktidar baskı yapmayacak mı? En azından reklam vermeyerek zora sokmayacaklar mı?” sorusuna da şöyle cevap verdi.

“De ki, baskı yaptılar. Kolayı var. Kapatır giderim. Vururum kapıya kilidi, çekilirim. Bir kez daha söylüyorum. Tam tarafsız, tam yorumsuz olacağız. Buna rağmen birilerinin baskısı olursa kolayı var. Kapatırım televizyonu.”

Cavit Çağlar’ın HaberTürk yazarı Fatih Altaylı’ya yaptığı açıklamalar şöyle:

Fatih Altaylı: Çağlar niye televizyon kuruyor, niye dertsiz başına dert alıyor?

“Fatihcim, Olay TV’nin yüzde 100’ü benim. Bursa’dan İstanbul’a taşıdım çünkü medyanın merkezi İstanbul. Türkiye çapında bir iş yapacaksak İstanbul’da olmak lazım.”

“Neredeyse 20 yıldır bankaya el konulması nedeniyle uğraşıyordum. Çok şükür 20 yılda devlete olan tüm borçlarımı ödedim. Yaklaşık 1 milyar dolar borç ödedik. Alacağımızı aldık, satacağımızı sattık. Kimseye tek kuruş borcumuz kalmadı. Benim de işim kalmadı. Şu anda yapacak işim yok. Bari medya patronluğuna döneyim dedim. İşim gücüm yok bir iş yapayım dedim. Sıkılıyordum. Zaten biliyorsun NTV’den bu işi ülke çapında iyi yapmayı da öğrenmiştik.

Medyaya döneyim dedim. Başına da Nuri’ye getirdim (Çolakoğlu) çünkü NTV’yi de onunla kurmuştum. O beni bilir, ben onu. O zaman iyi de iş yapmıştık. O kuruyor. Ben de arkada duruyorum…”

F.A.: Niye arkada duruyorsun, niye bir anlamda saklanıyorsun?

“Fatihciğim o kadar işsiz gazeteci varmış ki, inanamadım. Çoğu da eski dostum. Biliyorsun beni kolay kolay hayır da diyemem kimseye. O yüzden karışmak istemedim işlere. Tüm yetki ve sorumluluk Nuri’de olsun diye.”

“Ben hayatımda Ekrem İmamoğlu ile bir araya gelmedim”

F.A.: Ekrem İmamoğlu’nun televizyonu dediler ona da ses çıkarmadın?

“Herkes her şeyi der. Sonra doğru ortaya çıkar. Ben hayatımda Ekrem İmamoğlu ile bir araya gelmedim. Belki bir iki karşılaşmışızdır. Karşılaşırsak merhaba, merhaba. Tabii ki, İstanbul Belediye Başkanı olarak saygımız vardır ama tanışmayız bile.

“Nuri iyidir ama solcudur işte, solcuları topluyor herhalde”
Süleyman Sarılar’ı getiren Nuri Çolakoğlu. Ben de tanırım Süleyman’ı. Kanal D döneminden. Ama getiren Nuri. Nuri iyidir ama solcudur işte. Solcuları topluyor herhalde.”

“Ben Tayyip Bey’i severim, tutarım”

F.A.: Muhalif kanal olacak diyorlar ama biliyorum ki sen Tayyip Erdoğan’ı her yerde methediyorsun. Nasıl olacak!

“Evet doğru. Ben Tayyip Bey’i severim. Tutarım. AK Partili hiç olmadım ama Tayyip Erdoğan’ın yaptığı çoğu şeyi beğeniyorum. Zaten bizim muhalif bir kanal olma iddiamız yok. Bizim dürüst bir kanal olma iddiamız var. Tarafsız, dürüst, inanılır olmak istiyoruz. Hatırla NTV’nin kuruluşunu.”

“İsimler o kadar da önemli değil, kanalın tavrı önemli”

F.A.: Nevşin Mengü de gelince kesin çok muhalif bir kanal olacak izlenimi oluştu. Sonuçta bazı kesimlerin Fox Haber’e uygun gördüğü, Olay TV olmasa Sözcü TV’de başlayacak olan bir isimdi.

“Ben bu işlere hiç karışmıyorum. Galiba orada bir İzmir dayanışması falan var. Nuri Çolakoğlu ile Nevşin’in ailesinin tanışıklığı var. Nuri getirdi. Gelen kim olursa olsun bizim prensiplere uyacak. İsimler o kadar da önemli değil, kanalın tavrı önemli.

“Kanalın hiçbir konuda tavrı, bırak tavır almayı yorumu bile olmayacak”
Tarafsız, bağımsız. Kanalın hiçbir konuda tavrı, bırak tavır almayı yorumu bile olmayacak. Tamamen haber yapacağız. Hiçbir tavır, tutum almayacağız. Tamamen yorumsuz olacağız. Buna uymayan gider. Yorum yapacak olan, taraf tutacak olan bizim orada olmaz. Hemen gider ya da biz yollarız. Yüzde yüz tarafsız, yüzde yüz yorumsuz olacağız.”

F.A.: Bu zaman tarafsız olmak kolay mı?

“Bana sorarsan kolay. Devletle işim yok. Kendine bak. Yıllardır tanışırız. Bana da neler yazdın, neler dedin. Bir gün küstük mü, bir gün selamı sabahı kestik mi? Çünkü herkes biliyor ki Altaylı tarafsızdır, kimsenin adamı değildir. Yanlış doğru kendi fikrini söyler. Borazanlık yapmaz. Kimse sana dokunabiliyor mu? Demek ki, mümkün?”

“De ki, baskı yaptılar, kolayı var, kapatır giderim”

F.A.: İktidar baskı yapmayacak mı? Bu zamanda tarafsızlık zor ve zahmetli. İktidar onlardan yana durmanı istemeyecek mi, destek vermeni talep etmeyecek mi? Destek vermezsen tu kaka olmayacak mısın? En azından reklam vermeyerek zora sokmayacaklar mı?

“Zannetmiyorum Fatih. Beni bilen biliyor. Bak NTV’yi kurduğumda kendi siyasi partime bile destek vermedim ya da karşı çıkmadım. Tam tarafsızdım. Bugün de öyle olmak istiyorum. Haa de ki, senin dediğin gibi oldu. De ki, baskı yaptılar. Kolayı var. Kapatır giderim. Vururum kapıya kilidi, çekilirim. Bir kez daha söylüyorum. Tam tarafsız, tam yorumsuz olacağız. Buna rağmen birilerinin baskısı olursa kolayı var. Kapatırım televizyonu.”

13.9.2020 [TR724]

Barodan ve hukuk derneğinden gözaltılara tepki: Avukatlar saldırı altında, meslektaşlarımızı serbest bırakın’

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Ankara merkezli 7 ilde müvekkillerini savunma suçlamasıyla gözaltına alınan 48 avukat, 7 stajer avukat ile 3 ihraç hakim ile 1 ihraç hakime yönelik operasyona tepkiler gelmeye devam ediyor.

İzmir Barosu yaptığı basın açıklamasında, “Avukatların görevleri nedeniyle müvekkilleri ile özdeşleştirilmesi anlayışından derhal geri dönülmesini ve mesleki faaliyetleri sebebiyle gözaltına bulunan tüm meslektaşlarımızın serbest bırakılmasını talep ediyoruz.” çağrısında bulundu.

Baro, “Müvekkilerinin işledikleri iddia edilen suçlardan (mahkeme kararıyla kesinleşmiş dahi olsa) avukatlar sorumlu tutulamazlar. Bu bağlamda evrensel hukuk ilkelerinden biri olan suçların ve cezaların şahsiliği ilkesi işletmeyenlerin de bir gün avukata ihtiyaç duyabileceklerini kendilerine hatırlatmak gerekmektedir.” ifadelerini kullandı.

AVUKATLAR SALDIRI ALTINDA!

Diğer yandan yapılan operasyonlara yönelik bir açıklama da Çağdaş Hukukçular Derneği’nden geldi. Dernek, “Bir kez daha, avukatların mesleki faaliyetlerinden dolayı suçlanamayacakları ve savunmaya yönelik saldırılara derhal son verilmesi gerektiği sözümüzü yineliyor, gözaltındaki meslektaşlarımızın serbest bırakılmasını istiyoruz.” dedi.

13.9.2020 [TR724]

Yeneroğlu: ‘Terör örgütü’ yaftası vuruluyor, en iğrenç suçlar gölgeleniyor!

Uşak Emniyeti’nde gözaltındaki 26 genç kıza “çıplak arama” yapıldığının ortaya çıkmasının ardından açıklama yapan Deva Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, ‘‘Çıplak arama, işkence ve kötü muamele yasağına girer. Savcılık, insanlık dışı bu iddiaları derhal ve etkin bir şekilde soruşturmalıdır.’’ dedi.

‘‘İNSANLIK DIŞI BU İDDİALAR DERHAL VE ETKİN BİR ŞEKİLDE SORUŞTURMALIDIR’’

Uşak Emniyet Müdürlüğü’nde 5 gün boyunca 26 genç kıza işkence yapılmasıyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Deva Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, ‘‘Uşak’ta gözaltındaki genç kadınlara “çıplak arama” yapıldığı iddiası ciddi ve bir o kadar dehşet vericidir. Çıplak arama, işkence ve kötü muamele yasağına girer. Savcılık, insanlık dışı bu iddiaları derhal ve etkin bir şekilde soruşturmalıdır.’’ İfadelerini kullandı.

‘‘KORKU İKLİMİNDEYİZ. HEM AVUKATLAR HEM DE MAĞDURLAR SİNDİRİLMİŞ VAZİYETTE’’

Hem avukatların hem de mağdurların sindirildiğine dikkat çeken Yeneroğlu twitter hesabından yaptığı paylaşım şöyle:

‘‘Başlığını FETÖ veya PKK operasyonu koyunca işkencenin meşru kabul edildiği, savcının hukuku işletemediği, gazetecilerin üzerine gidemediği bir korku iklimindeyiz. Hem avukatlar hem de mağdurlar sindirilmiş vaziyette. Özelde meseleyi detayda anlatan şikayetçi olmaktan bile korkuyor.

Bu zihniyet ülkeyi herkesin er geç potansiyel suç mağduru olabileceği bir yere götürüyor. ‘Terör örgütü mensuplarına operasyon’ başlığı ile en iğrenç suçları gölgeleyenler, insanlık onurunu hiçe sayan bu vahşet karşısında annelerinin ve kız kardeşlerinin yüzüne bakıp utanmalı.’’

Uşak merkezli 12 ilde yapılan cemaat operasyonları kapsamında 31 Ağustos’ta gözaltına alınan Uşak Üniversite’nde okuyan 26 kız öğrenciye 5 gün boyunca Uşak Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yapıldığı ortaya çıkmıştı.

13.9.2020 [TR724]

Cep yakan kiralık futbolcular [Hasan Cücük]

Kulüplerin transfer dönemlerinde kadrolarını güçlendirmek için başvurdukları yöntemlerden biri de oyuncu kiralamak. Kadrosu geniş takımlar, ilk 11’de yer bulması zor oyuncularını kiralık gönderip form tutmasını, hatta daha iyisi kendini geliştirmesini ister. Bir ya da birkaç sezon için anlaşılan oyuncunun kiralık ücreti genelde cüzî olur. Ancak bazı kiralık oyuncuların masrafı, baş döndürücü. Gelin bu oyunculara yakından bakalım.

Futbol tarihindeki en pahalı kiralık oyuncu Real Betis’ten Tottenham’a kiralanan Giovani Lo Celso’ydu. Arjantinli genç oyuncu, Temmuz 2016’da 10 milyon Euro bedelle CA Rosario’dan PSG’ye transfer olmuştu. Yıldızlar topluluğuna dönüşen Paris ekibinde forma bulamayınca, kiralık olarak oradan oraya sürüklenmeye başladı. PSG’ye attığı imza daha kurumadan, eski takımı CA Rosario’ya 6 aylığına kiralandı. Aralık 2016’da Paris’e geri döndü ve iki yıl kadroda yer aldı fakat pek etkili olamayınca 2018’de Real Betis’e kiralandı. Üstelik 3 milyon Euro kiralama ücreti ve satın alma opsiyonuyla.

Bir yıl sonraki transfer sezonunda Betis, 22 milyon Euro ödeyerek Arjantinli oyuncuyu renklerine bağladı. Burada kendine bir yuva bulduğunu düşünen Lo Celso, maalesef yanılmıştı. İspanyol ekiple imzaladığı sözleşmenin hemen ardından Premier Lig takımı Tottenham’a kiralandı. Hem de yıllık kiralık ücreti 16 milyon Euro’yu buluyordu. Bu, bir rekordu. Bir sezon için bu kadar parayı kiralık oyuncuya vermek şaşırtıcıydı. Nitekim Tottenham geçen Haziran ayında Arjantinli futbolcunun bonservisini 32 milyon Euro ödeyip aldı. Orta sahanın ortasında oynayan oyuncunun kiralık olarak 37 maçta formasını giydiği İngiliz ekibinde 2 gol ve 3 asisti var.

Pahalı kiralık oyuncularda ikinci sırayı Kolombiyalı Duvan Zapata alıyor. 29 yaşındaki forvet oyuncusunun Avrupa serüveni 2013’te Napoli’ye 7,5 milyon Euro bedelle transfer olmasıyla başladı. Udinese ve Sampdoria’da iki sezon kiralık oynayıp pişmesi beklendi. Ancak 1 Temmuz 2018’de Sampdoria, kontrattaki satın alma opsiyonunu 18,5 milyon Euro’ya kullanarak Zapata’yı kadrosuna kattı. Ancak sadece 11 gün sonra, Atalanta’ya kiralandı. Bir buçuk sezon burada oynayan Zapata’ya yıllık 14 milyon Euro kiralık ücreti ödendi.

Ocak 2020’de ise Atalanta 12 milyon Euro bedelle oyuncuyu takımın parçası hâline getiren anlaşmayı imzaladı. İlginç olan, kiralık ücretinin bonservisten pahalı olmasıydı. Kolombiyalı burada çıktığı 81 maçta 47 gol atıp 17 asist yaparak takıma ciddi bir katkı sağladı. Ücretinin hakkını fazlasıyla verdi.

Listenin üçüncü sırasında ise geçtiğimiz günlerde Everton kadrosuna katıldığı açıklanan bir başka Kolombiyalı James Rodriguez var. FC Porto’da yıldızını parlattıktan sonra Temmuz 2013’te 45 milyon Euro gibi yüksek bir bedelle Monaco’ya transfer olan Rodriguez, 2014 Dünya Kupası performansıyla dev kulüplerin gözdesi hâline gelmişti. Kupadan hemen sonra 75 milyon Euro karşılığında Real Madrid’e transfer oldu. Fakat Madrid’de beklenen performansı ortaya koyamadı. Temmuz 2017’de iki yıllığına Bayern Münih’e kiralandı. Alman ekibi bu kiralama için İspanyol kulübüne 13 milyon Euro ödedi. Haziran 2019’da Madrid’e dönen Rodrigues, teknik direktör Zidane’ın gözüne giremeyince, bedelsiz olarak Everton’a gidip İspanya defterini kapattı.

Futbol tarihinin en pahalı kiralıkları

Oyuncu                 Oynadığı takım       Gittiği takım       Ücreti (€)

Giovani Lo Celso      Real Betis                Tottenham           16 milyon
Duvan Zapata         Sampdoria               Atalanta               14 milyon
James Rodriguez      Real Madrid             Bayern Münih      13 milyon
Carlos Tévez            West Ham               M. United             12,7 milyon
Nicolò Barella           Cagliari                   Inter                   12 milyon
Mattia Destro            Genoa                   AS Roma              11,5 milyon
Gonzalo Higuain        Juventus                AC Milan              10,2 milyon
Sandro Tonali           Brescia                   AC Milan              10 milyon
Philippe Coutinho      Barcelona              Bayern Münih        8,5 milyon
Renato Sanches       Bayern Münih        Swensea                8,5 milyon

[Hasan Cücük] 13.9.2020 [TR724]

Cennet gençlerinden olmak ister misiniz? [Cemil Tokpınar]

Gençlik, hayatımızı şekillendirecek çok önemli ve kritik seçimlerin yapıldığı bir dönemdir. Arkadaş, çevre, iş, eş, meslek gibi önemli seçimlerin tamamı veya başlangıcı bu dönemde belirlenir.

Gençlerin yaptığı seçimlerden birisi de, hayran oldukları, sevdikleri ve modellemek istedikleri kişilerdir.

İşte bu amaçla birçok genç belki de dünyevî üstünlükleri tercihinde esas tutar. Sadece şöhret, zenginlik, makam sahibi olmak gibi kriterleri önemser, sanatçılara, sporculara hayranlık duyar. Böylece örnek aldığı kişi veya kişiler belki de sadece dünya hayatıyla sınırlı kalır.

Oysa birçok hususta bize rehberlik yapan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda da bize yol gösterir ve iki hadiste şöyle buyurur:

“Gökten daha önce hiç inmemiş olan bir melek geldi, selâm verdi. Sonra Hasan ve Hüseyin’in Cennet gençlerinin, Fâtıma’nın da Cennet kadınlarının efendisi olduğunu müjdeledi.” (Tirmizî, Menâkıb: 31)

“Cennet ehlinin gençleri şu beş kişidir: Hasan, Hüseyin, Abdullah ibni Ömer, Sa’d bin Muaz, Übey bin Kâb.” (Câmiüssağîr: 4858)

Böylece Resulüllah (s.a.v.) gençleri, bu büyük sahabelerin hayatını örnek almaya teşvik etmiş oluyordu. Çünkü Cennette gençlerin efendisi olmak büyük bir makamdır. Bu makama ulaşan insanların hayatlarını, ahlâklarını, İslâm’a hizmet edişlerini örnek alan gençler onlara yaklaşır ve arkadaş olurlar. Onları seven, onlar gibi yaşayan gençler, Allah’ın inayetiyle Cennette o efendilere komşu olurlar.

Peygamberimizin (s.a.v.) “Cennet gençlerinin efendisi” olarak müjdelediği sahabeler, gençliklerini Allah’a ibadet ve Onun dinine hizmet yolunda ebedîleştirmişler, yaşayışlarıyla bütün gençlere örnek olmuşlardır.

Bunların ibret verici hayatlarından kısa bölümler vererek, onları çok özet de olsa tanımış olalım.

Hz. Hasan (r.a.)

Peygamberimiz (s.a.v.), Allah’ın emri üzerine sevgili kızı Hz. Fâtıma’yı (r.a.) Hz. Ali’yle (r.a.) nikâhladı. Bu evlilikten Hicretin üçüncü yılında Hz. Hasan Efendimiz (r.a.) dünyaya geldi.

Peygamberimiz (s.a.v.) sevgili torununu çok severdi. Onu koklar, öper, omzuna alır taşırdı. Ümmetine de onu sevmeyi tavsiye etmişti. “Allah’ım ben onu seviyorum, Sen de sev. Onu seveni de sev” diyerek, onu seveni Allah’ın seveceğini bildirmişti. Peygamberimizin (s.a.v.) ona olan sevgisi, sadece akrabalık hislerinden kaynaklanmıyordu. Onun sevgisi, Hz. Hasan’la (r.a.) devam edecek mübarek soyundan gelip İslâm’a hizmet edecek nuranî zincir içindi.

Hz. Hasan (r.a.) sekiz yaşında dedesini, altı ay sonra da annesini kaybetmiş, hüzne boğulmuştu.

O cömertliğiyle tanınmış bir sahabeydi. İki defa malının tamamını, üç defa yarısını sadaka olarak verdi. Sadakaya o kadar düşkündü ki, iki ayakkabısı olsa birini bağışlardı.

İbadete de çok düşkündü. Çok namaz kılar, çoğu günler oruç tutardı. Medine’den Mekke’ye yaya olarak tam 25 defa hacca gitmişti.

Babasının vefatından sonra Müslümanlar ona biat ederek kendilerine halife seçtiler. Sonraki günlerde ona biat edenler 40 bini buldu. Irak, Hicaz, Horasan, Yemen, Mekke, Medine şehirlerinde yaşayan Müslümanların halifesi oldu. Ancak Mısır ve Şam halkı onun halifeliğini tanımadılar. Zaten onlar daha önce Hz. Muâviye’ye biat etmişlerdi.

Müslümanlar arasında birlik temin edilememişti. Nitekim halifeliğin yedinci ayında iki tarafın da ordusu Medâyin’de karşı karşıya geldi. Hz. Hasan’ın ordusu çok güçlüydü. O kadar ki, Muâviye tarafında bulunan Amr bin As (r.a.), Hz. Hasan’ın ordusunu görünce, “Ben karşımda öyle bir ordu görüyorum ki, karşısındaki orduyu yok etmedikçe geri dönmez” demekten kendini alamadı.

Ancak Hz. Hasan Müslüman kanı dökülmesini istemiyordu. Bunun için Muaviye’nin yaptığı teklifi kabul ederek, iki şartla halifelikten vazgeçti. Bu şartlar, bundan böyle halifelerin Müslümanlar tarafından seçilmesi ve oğlu Yezid’i veliaht tâyin etmemesi ile fakirlere sadaka olarak vermek için her yıl bir miktar para göndermesiydi.

Hz. Hasan’ın güçlü olduğu halde sırf Müslüman kanı dökülmesin diye hakkından vazgeçmesi, büyük bir fedâkârlık örneğidir. Bu şekilde Peygamberimizin de (s.a.v.) bir mûcizesi ortaya çıkmış oluyordu. Peygamberimiz, bir defasında torununa hitap ederek, “Bu benim oğlumdur, şeref sahibi bir efendidir. Yakında Allah’ın oğlum vasıtasıyla Müslümanlardan iki büyük fırkanın arasını ıslah edeceğini umuyorum” buyurmuştu.

Hz. Hasan Hicretin 49. Yılında, 46 yaşında iken zehirlenerek şehit edildi.

Hz. Hüseyin (r.a.)

Peygamberimizin (s.a.v.) mübârek neslini devam ettirecek olan ikinci torunu Hz. Hüseyin (r.a.) Hicretin dördüncü yılında dünyayı şereflendirdi. Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v.), kızı Hz. Fâtıma’nın evine daha sık gidiyor, onları sevip okşuyordu. Onlar hakkında, “Hasan ve Hüseyin benim dünyada kokladığım iki reyhanımdır” buyurmuştu.

Bir gün Peygamber Efendimiz onun hakkında, “Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever. Hüseyin torunlardan bir torundur” demiştir. Peygamberimizin vefatından sonra babası Hz. Ali’nin (r.a.) terbiyesi altında büyüyen Hz. Hüseyin’in bütün hayatı sadelik içerisinde geçti. Bütün insanlığa örnek olacak bir hayat yaşadı.

Hz. Muâviye’nin vefatından sonra oğlu Yezid’in halifeliğini kabul etmedi. Çünkü Yezid, zâlim ve fasık birisiydi. Allah’ın emirlerine uygun hareket etmiyordu. Hz. Hüseyin’in böyle birine biat etmesi düşünülemezdi. Onun Yezid’e biat etmediğini gören Kûfeliler, Hz. Hüseyin’i dâvet ederek ona biat edeceklerini söylediler. O da yanına yakınlarını ve çocuklarını alarak Kûfe’ye hareket etti.

Yezid, Hz. Hüseyin’in bu hareketine çok kızdı. Kûfe Valisi Ubeydullah bin Ziyad’a bir ordu hazırlamasını emretti. Yezid’in taraftarları onu susuz, taşsız ve ağaçsız bir yerde konaklamaya mecbur etti. Yezid’in adamları ise suyun başını tuttular. Hüseyin (r.a.) bunların kendisini öldürmeye kararlı olduklarını görünce, yanındakilerin ayrılmasını istedi. Ancak yakınları bunu kabul etmediler.

Hz. Hüseyin’in bütün barış teşebbüsleri neticesiz kaldı. Gözü dönmüş güruh, mutlaka onu şehit etmek istiyordu. Hemen saldırıya geçtiler. Hz. Hüseyin’in yanındakiler ve kendisi şehit edildi. Onun başını keserek Yezid’e gönderdiler. Tarih Hicretin 61. yılını gösteriyordu. Bir gün sonra Gadiriyye Köyü halkı şehitleri defnettiler. Hz. Hüseyin’in kabrini gizlemek istedilerse de, ondan yayılan hoş koku kabrini belirledi.

Onun şehit edildiği gün güneş tutuldu. Gökyüzü kıpkırmızı kesildi. Halk Kıyametin kopacağını zannetti. Onun şehit edilişine sadece insanlar değil, cinler de ağladı.

Peygamberimiz, torunlarının fazileti hakkında şöyle demiştir:

“Hasan ve Hüseyin benim oğullarımdır. Onları seven beni sevmiş olur. Beni seveni Allah sever. Allah kimi severse onu Cennetine koyar. Kim onları sevmez ve düşmanlık ederse bana düşmanlık etmiş olur. Bana düşmanlık edeni Allah sevmez. Allah kimi sevmezse onu Cehenneme koyar.”

Abdullah ibni Ömer (r.a.)

Hz. Abdullah, Hz. Ömer’in (r.a.) oğludur. Babası Müslüman olduğunda 5 yaşlarında bir çocuktu. Bu yüzden hiç puta tapmamıştı. Medine’ye hicret ettiğinde 13 yaşındaydı.

Abdullah 15 yaşına geldiğinde Bedir Savaşı için hazırlanan orduya katılmak istiyor, kabına sığmıyordu. Ancak Peygamberimiz (s.a.v.), yaşı küçük birkaç kişiyle birlikte onun da orduya katılmasına izin vermedi. Bu durum onu çok üzdü. Bu hususta şöyle der:

“Beni ufak tefek bulduğu için savaşa katılmama müsaade etmedi. Sabaha kadar ağlayarak, üzüntü içinde kıvranıp uykusuz geçirdiğim başka bir gece hatırlamıyorum.”

Hz. Abdullah yaşının küçük olduğu gerekçesiyle Uhud Savaşına da katılamadı. Fakat bundan sonra Peygamberimizle birlikte bütün savaşlara katıldı. Büyük kahramanlıklar göstererek, Resulüllahın takdirini kazandı.

Hicretten sonra kendilerini sadece İslâmiyeti öğrenmeye veren ve başka işle meşgul olmayan “Suffe Ashabı”na dâhil oldu. Kısa zamanda Suffe Ashabının mümtaz şahsiyetleri içinde yer aldı. Ebû Hüreyre’den (r.a.) sonra en çok hadîs rivayet eden sahabedir.

Hz. Abdullah’ın mescitte kaldığı günlerde gördüğü bir rüyâ bütün gençlerimize örnek olacak niteliktedir. Rüyâsında iki melek kendisini alarak Cehenneme götürmüştü. 3 defa “Cehennemden Allah’a sığınırım” diyerek duâ etmeye başladı. O sırada onları başka bir melek karşıladı ve Abdullah’a (r.a.) “Korkma” dedi. Abdullah bu rüyayı kız kardeşi Hafsa (r.a.) Vâlidemiz vasıtasıyla Peygamberimizden (s.a.v.) sordurdu. Resulüllah, “Abdullah ne iyi birisidir. Bir de geceleyin namaz kılsa” buyurdu. Bundan böyle Abdullah geceleri pek az uyumaya başladı. Teheccüd namazını hiç terk etmedi.

Sünnete harfi harfine uyardı. O kadar ki, herkes o ne yaparsa sünnetten olduğunu bilirdi. Hattâ bir keresinde saçlarının tamamını kestirmiş, etrafındakilere de, “Ey insanlar bu sünnet değildir. Saçlarım bana eziyet verdiği için kestiriyorum” demek zorunda kalmıştı.

Çok cömertti. En sevdiği şeyleri Allah yolunda fedâ etmekten çekinmezdi. Fakirlere, yetimlere, kimsesizlere çok yardım ederdi. Hicretin 73. yılında 86 yaşında iken vefat etti.

Sa’d bin Muaz (r.a.)

Sa’d bin Muaz, ömrünün sadece altı yılını Müslüman olarak geçirmesine karşılık o kadar büyük hizmetlerde bulunmuştur ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun kendisine “Ensar içinde en sevgili kişi” olduğunu belirtmiştir.

Hz. Sa’d, Medine’nin iki büyük kabilesinden biri olan Evs’in Eşhel kolunun reisi olmakla birlikte, umumî manada Evs’in idâresi de onun üzerinde idi.

Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine’de İslâmiyetin yayılması için Mus’ab bin Umeyr’i (s.a.v.) görevlendirmişti. Hz. Mus’ab vasıtasıyla Müslüman olan Hz. Sa’d, hemen Eşheloğullarını topladı ve onlara şöyle dedi:

“Ey Eşheloğulları! Beni nasıl tanırsınız?”

“Sen bizim efendimiz, en ileri görüşlümüz ve en güvenilir adamımızsın” dediler.

Sa’d bunun üzerine şöyle devam etti:

“Ben de size söylüyorum ki, sizler de benim gibi Allah ve Resulüne iman edinceye kadar, ben içinizden erkek veya kadın hiçbir kimseyle konuşmayacağım.”

Bu konuşma hemen tesirini göstermiş ve o günün akşamına kadar erkek ve kadın tüm Eşheloğulları Müslüman olmuştu.

Hz. Sa’d, Bedir ve Uhud Savaşlarına katıldı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Hendek Savaşında büyük bir yara alan Sa’d bin Muaz (r.a.) için mescidin içinde çadır kurulmuş, kanları akarken orada namazını kılmış ve bu hal üzere vefat etmişti. Hz. Sa’d, namaza büyük önem verir, asla terk etmezdi. Onun vefatı üzerine Peygamberimiz (s.a.v.), “Sa’d’ın cenazesi üzerine Rahmânın arşı titremiştir. Sa’d bin Muaz için daha önce yeryüzüne ayak basmamış yetmiş bin melek inmiştir” buyurdu.

Sa’d bin Muaz’ın cenazesi taşınırken münâfıklar, “Ne de hafif bir cenaze” diyerek alaya aldılar. Bu sözler Peygamberimize (s.a.v.) ulaştığında, “Onun cenazesini muhakkak melekler taşıyordu” buyurdu.

Peygamberimiz onu çok sever, vefatından sonra da onun meziyetlerini ve manevî makamını yâd ederdi.

Übey bin Kâb (r.a.)

Kur’an’ın en güzel şekilde okunmasında büyük hizmetleri olan Übey bin Kâb (r.a.), Peygamberimizin, “en güzel Kur’an okuyan”, “Kur’an okuyanların efendisi”, “Ensârın efendisi” gibi iltifatlarına mazhar olmuştur.

İkinci Akabe biâtından önce Müslüman olmuş, Resûlüllahla birlikte bütün savaşlara iştirak etmişti.

Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine, “Ey Übey! Allah bana, sana Kur’an okumamı emretti” buyurdu.

Übey, “Allah benim adımı zikretti mi?” diye sordu.

Peygamberimiz, “Evet, Mele-i Âlâdaki isminle ve nesebinle zikretti” diye cevap verdi.

Übey de, “Öyle ise okuyunuz ey Allah’ın Resulü” dedi. Sonra bu İlâhî lütuf ve teveccüh karşısında duygulanarak gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı.

Hz. Osman (r.a.) zamanında Kur’an okuma hususunda farklı görüşler ortaya çıktığında, Kureyş ve Ensardan 12 kişilik bir heyet teşkil edilmiş, Hz. Übey bu heyetin başına getirilerek Kur’an’ı okumuş ve Zeyd bin Sâbit de yazmıştı. O, bu hizmetiyle Kıyâmete kadar amel defterine sevap yazdıracak muazzam bir vazifeyi başarmıştı.

Hicrî 35 yılında Medine’de vefat etti.

Rabbim bütün gençlerimize, Cennet gençlerinin efendileri olan bu sahabeleri örnek almalarını ve Cennette onlara arkadaş olmalarını nasip etsin.

[Cemil Tokpınar] 13.9.2020 [TR724]

Cemel’de Sahâbe hassasiyeti [Dr. Reşit Haylamaz]

Dumanlı havayı seven aç kurtlar, belli ki daha fazla kaos ve daha fazla kan istiyordu. Onun içindir ki sulh çizgisinde demir alan kim varsa, o gün onların açık hedefiydi. Şüphesiz bu hedeflerin başında Hazreti Ali, Hazreti Âişe, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr gibi (radıyallahu anhüm) her şeye rağmen “sağduyu” ile hareket edip etrafındakilere de “itidal” çağrısı yapan umde isimler vardı. Mesela, oyuna gelindiğini fark edip insanları uyarmak ve Kur’ân’ın hakemliğinde ittifaka davet etmek için ön saflara kadar Annemiz’in (radıyallahu anhâ) gönderdiği Basra Kadısı Ka’b İbn-i Sûr’a’yı, hiç fevt etmeden dakikasında şehîd ettiler.

Hilafet yılları itibariyle işte böylesine dalgalı bir döneme denk gelen Hazreti Ali (radıyallahu anh), sözün gücünü kullanarak bu badireden sıyrılmayı, daha büyük acılara sebebiyet vermeden süreci noktalamayı hedeflemiş ve büyük bir risk almıştı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Geldi ve önce ilk günlerden bu yana beraber ve omuz omuza mücadele ettikleri Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’e (radıyallahu anhümâ) seslendi:

“Ey Talha!”

“Ey Zübeyr!”

Muhatapları da kendisi gibi küheylandı ve Halîfe’nin davetine icabet ederek saflar arasından sıyrıldı ve öne çıktılar.

Yüz yüze gelince, “Ey Talha!” dedi. “Kendi ev halkın sıcacık yuvanda dururken Resûlullah’ın ailesini yanına alarak cepheye koşmaya nasıl rıza gösterebiliyorsun?”

Canı yanmış bir dost olarak konuşuyordu. Ne var ki dostun sözü bazen acı olurdu. Ancak meydanı dolduran bu samimi ve doğru söze ne denilebilirdi ki!

Sonra, “Sen!” diye seslendi. “Ey Zübeyr! Hatırlıyor musun? Bir gün beni, huzur‑u Resûlullah’a gelirken görmüş ve gelişime tebessüm etmiştin. Bunun üzerine beni kastederek Resûl‑ü Kibriyâ sana, “O’nu seviyor musun?” diye sormuştu da sen, “Evet!” cevabını vermiştin. Bunun üzerine buyurmuşlardı ki:

“Ancak sen, ona zulmetme konumunda kalacak ve bir gün onun karşısında yer alarak onunla savaşacaksın!”

Gerçekten de Hazreti Zübeyr’in hatırladığı sözlerdi bunlar. Âdeta Halîfe Hazreti Ali (radıyallahu anh), ellerdeki kılıçları kınına koymak için söz silahını çekmiş, onu ustaca kullanıyordu. Bir farkla ki artık, Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anh) dünyası da tûfân yaşıyordu. Diyebileceği tek şey vardı:

“Haklısın!”

Sonra da ilave etti:

“Gerçekten de sen bana, unutmuş olduğum bir şeyi hatırlattın!”

Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş ve Resûlullah’ın rahle-i tedrisinden geçmiş ehl-i Cennet bir gönlün, his ve duyguların kabarıp köpürdüğü en çetin demlerdeki duruşuydu bu!

Şimdi onu, fiiliyata dökmek vardı ve kılıcını yere bırakıp Cemel meydanını terk etti.

O gün, Hazreti Talha’nın duruşu da farklı olmadı; o da ayrılmış ve meydandan çekilmişti.

Ne var ki er meydanına gelmek kolaydı ama hakperestçe duruş sergileyip geri dönmek öyle kolay değildi. Zira köşe başlarını tutmuş “keskin” gözler, o gün de iş başındaydı ve önce, bin pişmanlıkla geriye dönen Hazreti Zübeyr’i (radıyallahu anh), ardından da Hazreti Talha’yı (radıyallahu anh) hedef aldı ve oracıkta şehîd ettiler.

Belli ki hakkı teslim edip geri dönen ve başkalarını da hakka dönmeye teşvik eden bu iki umdenin duruşu, ümidini kaosa bağlamış kin tüccarlarının hoşuna gitmemişti ve onlar, bu idrâklerinin bedelini şimdi canlarıyla ödüyordu!

Hazreti Talha’nın (radıyallahu anh) son haline şahit olan Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), dünyası kararmıştı; yanına yaklaşıp eğildi ve üzerindeki toprağı silmeye başladı. Bu sırada şunları söylüyordu:

“Allah sana merhametiyle muamelede bulunsun, ey Ebâ Muhammed! Seni, yıldızların altında kıvrılmış yatıyorken görmek bana çok ağır geliyor. Ne var ki acizliğimi ve hüznümü ancak Allah’a arz edebiliyorum! Keşke, yirmi yıl önce ölmüş olsaydım da bugünleri görmeseydim!”

Bir aralık, büyük bir sevinç ve Halife’den iltifat beklentisiyle Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) yanına İbn-i Cürmûz geldi; büyük bir iftiharla Hazreti Zübeyr’i (radıyallahu anh) öldürdüğünü söylüyordu! Beyninden vurulmuşa dönen Hazreti Ali (radıyallahu anh) hiç eğip bükmedi ve Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğu bir beyanla karşılık verdi ona:

“Safiyye’nin oğlunu (Zübeyr İbn-i Avvâm) öldüreni Cehennem ile müjdele!”

İşte bu, Sahâbe farkıydı. Şartlar ne olursa olsun his ve duygularının esiri olmuyor ve her durumda muhakemesiyle hareket edebiliyordu!

Bir adım daha attı, Hazreti Ali (radıyallahu anh); hiç vakit kaybetmeden Annemiz’in (radıyallahu anhâ) yanına geldi. “Nasılsın ey anneciğim?” diyordu.

“Elhamdülillah! İyiyim.” cevabını alınca, “Allah (celle celâlühû) sana mağfiretiyle muamelede bulunsun!” diye dua etti. Bu samimi ve içten talebe karşılık da yine aynı tondaydı:

“Sana da!”

Bu arada adamlarına emretmiş ve Annemiz için güvenli bir yerde çadır kurdurmuştu.

Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) açık talimatı vardı; Mekke’den bu yana akıp gelen insanlara kötü davranılmayacak, yağma yapılmayacak ve kimsenin canı yakılmayacaktı. Başta Hazreti Talha (radıyallahu anh) olmak üzere o gün ölenlerin namazını bizzat kendisi kıldırdı, hangi safta can verdiğine bakmaksızın her birisi için son vazifeyi de yine kendisi yaptı.

Âişe Validemiz’de de (radıyallahu anhâ) aynı hassasiyet vardı; meydana gelen olaydan dolayı kimsenin bir diğerini incitmemesi gerektiğini söylüyor, kendisi ile Hazreti Ali arasında herhangi bir kırgınlık söz konusu olmadığını, bilakis onun seçkin ve iyi bir insan olduğunu ifade ediyordu. Çaresizlik içindeki insanların yine kendi etrafında toplanmaya başlamaları üzerine onları uyarmış ve sükûnete davet etmişti. “Oğullarım!” diyordu. “Ne yazık ki bazımız bazımızın canını yaktı; üzücü hâdiseler yaşadık ve bir hayli de yorgun düştük! Bu yaşananlardan dolayı ve bundan sonra da başkalarının taşıdığı ‘yalan yanlış beyanlar’ sebebiyle kimse bir diğerine kem gözle bakıp da “taşkınlık” yapmasın! Şüphe yok ki dünden bugüne Ali ile benim aramda, bir kadın ile kayınbiraderi arasındaki meseleden daha büyük bir problem yoktur! Belli başlı sıkıntı yaşasam da benim katımda o, iyilik ve güzelliğini istediğim en hayırlı insandır!”

Kâmeti bâlâ büyüklerden büyüklük sâdır oluyordu! Zira o da biliyordu ki Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), Resûlullah nezdinde ayrı bir yeri vardı. Yıllar önce yaşanan iftira furyasında tuzağa düşüp kendi aleyhinde beyanda bulunan Hassân İbn‑i Sâbit’e (radıyallahu anh) toz kondurmayıp ‘Resûlullah’ın müdâfii’ nazarıyla bakan Annemiz (radıyallahu anhâ), aynı tavrını burada da sürdürüyor ve böylelikle, hâdiseyi daha da büyütmek isteyenlerin iştahlarını kursaklarında bırakmış oluyordu.

Annemiz’den bunları dinleyen Hazreti Ali de duygulanmıştı; ne de olsa Resûlullah’ın risâlet mektebinden ders almış bir “muallime” konuşuyordu! Onun da canı yanmış, sulhu temin adına en yakınlarından binlerce insanı şehîd vermişti. Yüreğindeki yaraya merhem olacak cümlelere karşı önce, “Doğruyu söylüyor ve vallahi ne de güzel söylüyor!” diye mukabelede bulundu. Zira, yarayı sarmanın en belîğ yoluydu bu. Zaten problem edilecek bir mesele yoktu ve aynı delikten ikinci kez ısırılmamak için tarafların teskin edilmesine ihtiyaç vardı. Annemiz’in uzattığı bu elin havada kalmaması gerekiyordu ve etrafındakilere dönerek şu tarihi sözü söyledi:

“Evet, onunla benim aramda sadece bu kadarcık bir mesele vardır! Şüphe yok ki o, dünya ve âhirette Nebî’nizin en kerîm zevcesidir!”

Şüphesiz, yaşanan hâdiselerin tetiklediği daha büyük felaketler bekleyen odakların heveslerini kursaklarında bırakan hamlelerdi bunlar.

Beri tarafta güvenli bir yer hazırlamıştı, Halîfe Hazreti Ali (radıyallahu anh). Mekke veya Medîne’den herhangi birisine geri dönme konusundaki fikrini sordu, Annemiz’e. Emniyet ve güven içinde yoluna gidebileceğini, kimsenin kendisine zarar veremeyeceğini söylüyordu.

Hac mevsimi yaklaştığı için tercih, Mekke istikametindeydi.

Yol için gerekli olan ne varsa hepsini hazırlamış ve Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) emrine tahsis etmişti. Hazreti Ali hassasiyetiydi; güvenliği sağlayacak askerler yanında, yol arkadaşı olarak yanına, Basra önde gelenlerinden kırk tane de kadın katmıştı.

Bir cumartesi günü yeniden yolculuk başladı. Bu yolculuğunda Annemiz’i (radıyallahu anhâ) uğurlamak için onunla birlikte yürüyenlerin başında yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) vardı; oğullarını da yanına katmış, bir müddet aynı yolda birlikte yürümelerini tembih etmişti.

Evet, çok acı bir tecrübeydi Cemel. görüldüğü üzere tarafların teyakkuz ve duyarlılığı, daha büyüklerinden ümmeti korumuş ve aynı delikten ısırılmamak için gelecek nesillere müthiş dersler bırakmıştı.

Dilerseniz, bunları da haftaya konuşalım.

[Dr. Reşit Haylamaz] 13.9.2020 [TR724]

Türkünün öyküsü: Ne adı Mihriban’dı ne de saçları sarı! [M.Nedim Hazar]

Herhangi bir radyo istasyonunda ya da internette bir müzik kanalında rast geldiğimizde takılıp kaldığımız klasik türkülerimizden belki de birincisidir Mihriban. Müziği ayrı, sözleri ayrı güzeldir ve insan kulağından bir şekilde ruhlarımıza sızıp inceden titretir gönül tellerimizi. Söz, müzik ile çok nadiren böylesi muazzam bir uyum yakalar. Mihriban sadece bir müzik eseri de değildir. Malum; her türkünün bir öyküsü vardır. Her öykünün de kahramanları.

Öyle bir derin sevdadır ki bu, doktorlar bile derman olamamıştır. Şair, “Uzuyor uzuyor altın saçları / uğrunda ölünen güzel kızların” (S. Karakoç) der bir yandan ve sanki aynı saç teline bağlamıştır gönlünü başka bir şair ve çözemez bir türlü. Öyle ki, ölüm bile yavan kalır ayrılığın yanında. Sözleri bu kadar etkin kılan şüphesiz yaşanmışlığı ve içtenliği. Ancak şair öylesine edep yüklü, namus değerini öylesine yücelten biridir ki, saçı konusunda da okurunu yanlış yönlendirir. İster ki, bir ihtimal tanıdık biri çıkarsa, sonradan evli barklı olmuş bir kadının hayatına etki etmesin… Daha fazla ayrıntılara dalmadan öyküsüne bir göz atmaya ne dersiniz?

Anadolu kültürünün büyük temsilcilerinden olan şair Abdürrahim Karakoç’un yıllarca içinde tuttuğu bir sırdır aslında Mihriban. Ve gerçek isimden ziyade bir semboldür; âşık olunup kavuşulamayan. Mihriban’ı kısmen de olsa tanımlar şair ama hikâyenin kökenine inmek için, yazıldığı tarihten de geriye, yaklaşık 7 sene evveline, 1960 yılına dönmemiz gerekir. 28 yaşında yağız bir Anadolu delikanlısıdır Karakoç o tarihte. Maraş’ın Ekinozü ilçesine bağlı küçücük bir köyde son derece mütevazı bir hayat sürmektedir. Kalemle olan ilişkisi çok genç yaşlarda başladığı için hayatı bir şair inceliğiyle kodlamaktadır.

Düğünde görüp vurulmuş

Köylerinde düğün vardır o sene. Ve başka köylerden pek çok misafir gelir bu düğüne katılmak için. İsmini cismini bilmediği bu kızı önce uzaktan fark eder genç Abdürrahim. Oracıkta hemen kendi kendine de koyar aslında adını: Mihriban. Şefkat dolu, merhametli, güler yüzlü anlamına gelmektedir Mihriban ve muhtemelen bizim hiç görmediğimiz genç kızın fiziki portresini çizmiştir daha ismini koyduğu anda.

Düğün bitince misafirler o gece orada ağırlanır. Fırsat bulamaz şair genç kızın kimin nesi olduğunu. Sabah kalkınca ilk iş koşarak varır ama çoktan gitmiştir düğün kafilesi… Genç kız büyük bir ihtimal farkında bile olmadığı bir gencin kalbini de alıp götürmüştür…

Abdurrahim’in dünyası artık değişmiştir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar da kavurur… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a giderler, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek,” der, kapatır.

Ancak gönül hanesinde ad alınmak ne kelime, mısralar alt alta dizilmiştir ve 7 yıl tutabilir en fazla içinde. Sonunda sarılır kaleme ve lambadaki alevi üşütecek kadar bir titreklikle döker kâğıda kelimeleri. 4 kıtasını ezbere bildiğimiz türkü daha uzundur esasen:

Mihriban

Sarı saçlarına deli gönlümü,
Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yar, deyince kalem elden düşüyor,
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
Lambada titreyen alev üşüyor,
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz sonra söz ve sonra hile,
Sevilen seveni düşürür dile.
Seneler asırlar değişse bile,
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
Aşk değince ötesini arama.
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmış bülbül gülüne,
Kar koysan köz olur aşkın külüne,
Şaştım kara bahtım tahammülüne,
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı,
Ancak çeken bilir bu derdi gamı.
Bir kördüğüm baştan sona tamamı,
Çözemedim çözülmüyor Mihriban.

Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz.

Tabi Mihriban da…

Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Karakoç’ta bu mektup ikinci bir şiire dönüşür:

Unutursun Mihribanım

“Unutmak kolay mı?” deme,
Unutursun Mihriban’ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban’ım.

Zaman erir kelep kelep…
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep,
Unutursun Mihriban’ım.

Yıllar sinene yaslanır;
Hatıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır.
Unutursun Mihriban’ım.

Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce…
Ha işte tıpkı öylece,
Unutursun Mihriban’ım.

Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir her şeyin rengi.
Bugün değil, yarın belki,
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de,
Unutursun Mihriban’ım.

Kendisine çok kez soruluyor Mihriban’ın öyküsü. Çok ketum davranıyor aslında. Kısa kısa cevaplarla geçiştiriyor. Her satırının arasında bir tevekkül ve kadere rızanın o vakur duruşu var çünkü. “Son bir kez” diyor… “Son bir kez daha görmek istemezdim… O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın…”

Alevi- Sünni kardeşliğinin kanıtı

Mihriban türküsü sadece güzel bir ezgi değil, yazarı ve bestecisinin kimlikleri dolayısıyla çok önemli bir kanıt aslında. Maraşlı Sünni kökenli bir şair ile Mersinli Alevi kökenli bir saz sanatkârının sanat paydasında nasıl beraber olacakları ve ideolojiler bir kenara bırakıldığında ne muazzam eserler ortaya çıkarılabileceğinin de kanıtı.

Bu durum her iki ustaya da soruluyor. Müthiş bir sevgi ve saygı çerçevesinde konuşuyor her ikisi de. Aynı asalette ve derinlikte.

“Beste de güzel olup güfteyle örtüşünce daha bir güzel oluyor… Bunlar birbirini tamamlayan şeylerdir. Bestelendikten sonra herkes hayret etti. ‘40 senedir okuyorsunuz’ dedim. Ama bestelenince daha güzel oldu,” diyor Abdurrahim Karakoç.

Musa Eroğlu: “Keşke diğer sanatçılar de benim gibi Karakoç’un şiirlerini besteleseydi. 500 tane bestesi olsaydı. Müzik insanları Karakoç’u, onun edebiyat çizgisini keşfedemedi. Değerli Karakoç’un sevdaya dair çok güzel ifadeleri, şiirleri var. Ben Karakoç’un dünya görüşüyle değil şair, ozan yönüyle ilgileniyorum ve ondan etkileniyorum. Aynı ülkede yaşayan şairler, ozanlar ve sanatçılar birbirinden etkilenir. Çünkü ülkenin ortak kültürüyle, değerleriyle büyüyor, aynı havayı soluyorsunuz,” diyerek hakkını teslim ediyor rahmetli Karakoç’un.

Türkü “aşka hudut çizilmiyor” diyor ama anlıyoruz ki aslında türküye de çizilemiyor herhangi bir sınır! Yüreğinize, dimağınıza sağlık bu ülkenin iki ustası. Nur içinde yat Abdurrahim Karakoç, Allah uzun ömürler versin Musa Eroğlu…

[M.Nedim Hazar] 13.9.2020 [TR724]

Tatsız duyumlar ve sevindirici adımlar [Veysel Ayhan]

TR724 yazılarını kitap olarak basmak için konuşmak üzere bir matbaaya gittik. Matbaa sahibi fevkalade iyi karşıladı. Bize çok yardımcı oldu. Fakat inkisar-ı hayal içindeydi. Avrupa’da aile ve sosyal ilişkiler üzerine yayın yapan bir “mevkute”nin basımı için kendisine gelmişler. 4 sayı bastırmışlar. Hatta kargoyla abonelere gönderilme işini de ona yaptırıp, posta masraflarını bile ödetmişler. İş ödemeye geldiğinde hep “Bir sonraki sayının parasıyla ödeyeceğiz” diyerek ötelemişler ve sonunda ödememişler. Borç 15 bin Euro’ya dayanmış.

Üzgündü. Güvenip inanmış. Mevkutenin muhtevasını görünce basmaktan da mutlu olmuş. Böylesine kıymetli muhtevaya sahip bir mevkuteyi çıkarandan da aynı hassasiyeti bekliyor insan ister istemez. Mahcup olduk. “Maalesef bizim arkadaşlar…” desek ayrı dert, “Bizim onlarla alakamız yok” desek yalan olacak. Yerin dibine girdik. Yapan arkadaşı hatırladım. Hiç beklemezdim. Ona da ayrıca üzüldüm.

Mevkutede çalıştığını sandığım bir arkadaşı aradım, “Bu mesele doğru mu?” diye. Geçen yıl o mevkuteden ayrılmış ama bilgisi var. “O ne ki daha başka matbaalara da böyle yaptılar” dedi. Başka tanıdık insanlara da böyle yapmışlar. Sonra tanıyan başka bir arkadaşa sordum. O da maalesef iyi şeyler söylemedi.

Ne kadar üzücü bir olay. Ve matbaacının telefonuna çıkan yok. Sadece “ödemiyorum, git kime şikayet edersen et” mealinde Whatsapp mesajları var.

Şimdi böyle tatsız bir olay karşısında ne yaparsınız?

Mevkutenin künyesinde birbirinden kıymetli insanlar var. Muhtemelen yayınla ilgilendiklerinden dolayı olanlardan haberleri yok. Olsa müdahale ederler. Telefonla da ulaşamadık. Cevap hakları mahfuz.

Bize yakışmayan bir durum. İnsanlar size güveniyor. Birbirinden değerli yazarlara güveniyor.

Abone oluyor. Siz ise yaptığınız tahsilatı emek sahiplerine vermiyorsunuz veya ne zaman vereceğinizi söylemiyorsunuz. Söz verip sözünüzü tutmuyorsunuz.

Kendi evini bahçesini temizlemeyi beceremeyen, cadde ve sokakları temizlemeye kalkmamalı. Dünyaya nizam ve intizam getirme niyetiyle yola çıkanların kendi mahallelerindeki pisliklere göz yumması yakışık almaz.

Bu bir haber.

Halının altına süpürdüğünüzde olayı çözmüş olmazsınız.

Süpürürseniz, bu hatayı yapan kişiler, aynı hataları yapmaya devam eder.

Yargıç gibi hüküm vermeye hakkımız yok. Ben birinci elden duyumlarımı ilettim. Yapılacak şey, tarafları dinlemek ve hatanın telafisi için biraz süre vermek.

Sonra da hem haberini yapmak hem de hukuken gereğini yerine getirmek gerekiyor.

Bunu duyduğum gün başka bir hadise daha kulağıma geldi. Hipnoz ve terapi ile hastalarını tedavi ettiğini söyleyen bir doktorla ilgili. Hizmet Hareketi’nin sosyal ağı içine girdiği, hastalarının mahremiyetini ihlal ettiği iddiaları var. Bir yargı kararı olmadan bu ithamla hüküm vermek çok tehlikeli. Ama bu konularda dikkatli olmak lazım. Elinde somut delili olan ya yargıya başvurmalı veya susmalı. Bu insanlar “dindar” ise ve dinin çizdiği sınırlar dahilinde hareket ettilerse böyle bir uygunsuzluk nasıl ortaya çıkar anlamak mümkün değil. En hafifiyle demek ki bu sınırlar önemsenmemiş.

Yapılması gereken, başkalarının da aldatılmaması için gerekli uyarıları yapmak. Dr. İsmail Büyükçelebi uyarısını takipçilerine şu sözlerle iletti.

“Benim referansımı kullanarak çevre edinmeye çalışan bir doktor ile ilgili olumsuz bazı şeyler duydum, çok üzüldüm. Böyle bir kişiye kesinlikle referans olmuyorum. Tüm dost ve kardeşlerimizi bu tür hususlarda dikkatli olmalarını ikaz ediyorum.” dedi.

Ardından dün “Whitetulip Health Foundation” isimli bir kuruluş hiç gecikmeden bir açıklama yaptı.

Hukuki olarak da gereği yapılmış.

Uyarmak doğru ama yargı kararı olmadan “linç” etmek de yanlış.

UMURSAMAZLIK REFLEKSİ

Hizmet Hareketi mensupları hukuksuzluklara karşı “bağışıklık sistemi” veya “umursamazlık refleksi” geliştirmemeli. Ölçümüz “Aldatan bizden değildir” hadisi. Vücut, çürük hücreleri deşifre etmeli ve bünyeden atmalı. Ama bunu zan ile değil delillerle yapmak lazım.

“Sinek küçüktür ama mide bulandırır.” derler. Siz bembeyaz kumaşın üstündeki minicik lekeyi görmezden gelirseniz insanlara sineğin fotoğrafını çekip billboard yapma hakkı doğar. Kimi billboard yapar kimi de lekeyi gözünüze sokmak için yanına onlarcasını ilave eder.

Ölçüsüz davrananlar genellemelerle farkına varmadan vazifesini “peygamberane bir istiğna” içinde eda eden insanların hukukunu çiğner. Vazifelerinden soğutur. Bundan daha büyük bir vebal de düşünemiyorum.  Yüzde birin yaptığı bir yanlış yüzünden yüzde doksan dokuzu zan altında bırakmaya kimsenin hakkı yok.

Her bir insan şahsi hukukundan feragat edebilir. Ama kamu hukuku, Hizmet Hareketi’nin şahsi manevisi söz konusu olduğunda bunu görmezden gelmek doğru olmaz. Şahsı maneviyi yıpratmaya kimsenin hakkı yok. “Merkezdeki küçük bir arıza, muhit hattında daha büyük problemlere sebebiyet veriyor,”  Oradaki yanlış, tek bir yanlış olarak kalmıyor. Yüz binlerce insanın kıblesini sarsıyor.

Dünyaya açılırken, yeni coğrafyalara yayılırken yerli yabancı herkese şunu dedirtmek zorundayız: “Bu insanlar, hukuksuzluk yapanlar kendi içlerinde bile olsa müsamaha göstermez.”

Ve bunu da riya ve gösteriş olarak değil, hak ve hakikat böyle gerektirdiği için yapmak lazım.

“Hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa, ayrım yapmaz ve cezasını verirdim!” diyen bir peygamberin izinden gittiğini söyleyip sonra problemleri görmezden gelmenin, unutulmasını beklemenin faturası çok ağır oldu ve oluyor.

[Veysel Ayhan] 13.9.2020 [TR724]

İmaj [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bir Erdoğan İmajı yarattılar. Bildiğin oluşturdular yani! Olmayan bir şeyi varmış gibi gösterdiler. Algı çalışması ve cilalamayla bir kurucu irade, bir mitsel kahraman, bir devlet başkanı, bir “reis” oluşturuldu. Örneklerini başka otoriterliğe meyilli toplumlarda görebileceğiniz türden bir liderlik kültü kurulması ve eskinin tasfiye edilebilmesi için gerekmekteydi bu. Ve onun gereğini yerine getirdiler.

Öncesi de matah değildi zaten. Türkiye gibi ülkelerde tarihi hep liderler yapar. Genellikle Max Weber’in karizmatik liderlik tipolojisine uyan yapıda bir liderlik geçer akçadır, Ortadoğu’da. Tarihi budur çünkü. E, bu profile uygun adam çıkmazsa ne yapacaksın? Üretmekten başka çare var mı? Demokraside çare tükenmez nasıl olsa, öyle değil mi? Türkiye’de Erdoğan öncesinde paradigmayı hiç kimse bu kadar sorgulamadı. Sorgulamak derken, öyle belli ideallerin yerleşik düzeni sarsmasından falan söz ettiğimi sanmayın. Önemli olan şekildir o coğrafyada.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Mesela bir camide çıkıp Kuran okutursunuz, alın size “laik diktatörlüğe” meydan okuyan dini bütün bir Müslüman lider bir anda çıkıverir! Tek kişinin güdümüne girmek dışında bir ilerleme düşüncesine sahip olmayanların büyük bir çoğunluğu oluşturduğu Osmanlı-Türkiye tarihi düzleminde, hep birilerinin peşine takılarak “ülkeye hizmet edilir”. Hizmetten kast ettiğim bal tutanın parmağını yalamasıdır bira da. Güçlü liderin ekibi çoğunlukla böyle beklentileri olanlardan oluşur. Herkes “lideri duygusal sebeplerle” destekler. Lider de bu “duygusallığı” yitirmemek için, hazineyi seferber eder. İktidarın el değiştirmesi esasında tümüyle sınıfsal eşitsizliklerden beslenir. Ama kitlelere refah üretmeden, kestirme lider ve yakın çevresinin “sınıf atlamasıyla” nihayete erer. Bundan sonrası elde edileni korumak, “derenin yatağı dışına çıkışına” engel olmaya çalışmaktır. Karizmatik lider, tüm bu abrakadabrayı büyük bir retorik süreklilikle gayet başarılı şekilde kamufle eder.

Kavruk gecekondu prototipi İslamcıdan devletin genetiğini değiştirme kapasitesine sahip olan karizmatik İslamcı kurucuya uzanan yolda ne maceralar vardır! Kendisine destek veren geniş kitlelere anlatacağın öykün kadar siyasi ömrünün olduğu bir coğrafyanın çocuğu, tek şansının yazdığı öyküyü bitirmemek olduğunu bilir. İç düşmanlar ve dış düşmanlara karşı olan bir mücadele, “üst akla” karşı dik duruş, “lobilere” karşı koymak, “büyük oyunu” bozmak gibi misyonlar, öykünün ana unsurlarını oluşturur. Öyküye inanmayanları öyküde hain ve terörist ilan ederek çemberi kapatırsın! Oh! Artık muhalefet de dahil, herkesle “aynı dili” konuşuyorsundur.

Kavruk gecekondu prototipi, kendisini kitlelere “ülkenin ikinci sınıf insanı”, bir tür aşağılanan ve ayrımcılığa uğranan kurban olarak sunar. Sosyal ayrımcılığın ve eşitsizliğin korkunç bir astronomide her gün yeni dramlar ürettiği toplumda her fakir çocuk kendisini artık onlardan biri olan liderle özdeşleştiriyordur. Lider, yerleşik düzene kafa tutarak içi boş korkulukları plastikten çakma süngüsüyle süngüledikçe, yükselme şansı olmayan genç taban onu efsaneleştirir. Çünkü lider onların hayatlarına bir anlam vermektedir. Kimse süngülerin aslında plastik olduğunu bilmez. Ve korkulukların içi boş kuklalar olduğunu! Karanlık köşelerde, lider ve ekibi karşısında dik durdukları imajı çizdikleri güç odaklarıyla pazarlığa oturduğunda da, gariban kitleler bunu bilemezler. Bilseler de, bunu itiraf edemezler. Ayırtına vardıklarında duyacakları değersizleşmiş olma acısı dayanılmazdır. Bir de, o işini bilenler gibi “yırtma” düşüncesi hep vardır. Ne yani, daha önce onlar kendi aralarında ganimeti bölüşmüyorlar mıydı? Şimdi de biraz kendileri bölüşse ne olur ki? Hederler büyüktür. Bir o kadar da ulaşılmaz! Ama lider yok mu? Bak o nasıl başardı? Rol model budur. Hatalarının olması kitlesinin umurunda bile değildir. Çünkü lider zaten adil olmayan bir oyunda oyunu kurallarına uygun olarak oynamayı öğrenmiştir. Veya hiç kuralları olmayan bir yerde, güçlünün nasıl güçsüzü ezdiğini, babası ve büyük babasının yaşamlarından iyice öğrenmiştir. Gençlik, tıpkı masallarda padişah olma umuduyla hayatının acılarını fark etmeyen Keloğlan gibidir.

İmaj, güçtür. Çünkü güçsüzü güçlü gibi gösterir. Gücü severiz biz. Gücü kim sevmez? Daha önce sizin burnunuzdan getirenlere onların kullandıkları enstrümanlarla sizin yaşadıklarınızın aynını yaşatmaktan daha haz veren ne vardır? Size tutulan silahı elinize geçirip aynı silahı daha önce onu size doğrultanlara doğrulttuğunuzda, artık muktedirsinizdir. İmaj sizi muktedir yapan; bunu bilirsiniz. Aman kimseye söylemeyin, büyü bozulmasın e mi! Vatanımızı bölemeyecekler!  Bu ezanları susturamayacaklar! Bu Cuma hangi camideyiz? Fransa cumhurbaşkanına üst açıdan çekilen bir fotoğraf servis edelim, hani sayın cumhurbaşkanımızın elini o hergelenin omzuna koyduğu kare var ya, bildin mi? Hah! İşte o! “Türkiye seninle gurur duyuyor”.

Tam 500 sene, Kanuni’nin Fransa kralına yazdığı mektup dışında komplekslerini tatmin edememiş kalabalıklar için bu büyük olaydır. Tarihine salt ordular arası bir güç mücadelesi olarak bakan asimile edilmiş geniş kitlelerin güç karşısındaki tutumu esasında hazindir. Size zenginleşme sözü veremeyen, ama iktidarını da kaybetmek istemeyenlerin size artık savaş ve yayılmadan bahsetmesi ironik midir? Yunan adalarına tatile gitmeyi ne yapacaksın ki? Bak Yunan adalarını alacağız! “En büyük asker bizim asker”. Ve “Her Türk asker doğar”. E ne diyelim, “Her Türk özgür doğar!” mı? Adamı güldüreceksin! Videoyu sosyal medyaya at. Çanakkale anıtı üzerinde F-16 uçurt. Bir iki Mavi Vatan haritası da koy. Yunan ordusunun bizim Ege ordusundan sayıca az olduğunu falan da eklersin. Bunları da ben mi öğreteceğim sana? “Siz nasıl uygun görürseniz efendim!”

Erdoğan’dan bir tek adam çıkardılar. E adam arı su olan havuzda Peugeot araba kaybediyor! Veya en basitinden mahalle sirkinde bile beşinci sınıf illüzyonist şapkadan tavşan çıkartıyor. Erdoğan’ın tek adamlıktan nesi eksik? İmaj ve kadraj arası ilişkiyi iyi kur. Şimon Perez’li videoyu koy. Üzerine üniforma giydir. Mecliste ağlat. Camide Kuran okut. AİHM Başkanı ile fotoğraf verdir. Camide Kuran okut dedim miydi? Dedimse dedim. Yine okutalım.

Zaten sıkıntılı bir devlet vardı – ama devlet vardı yine de – onu yıktılar. Yıkarken, başına kendi bağırlarından çıkardıkları birini geçirdiler. Daha önce kendilerine yapılıyor diye eleştirdikleri her şeyi yapan bir iktidara dönüştüler. Olsun! Kendilerine değil, nasılsa ötekilere yapıyor! Ayrıca yerli ve milli. Yeni kurdukları rejim, ülkeyi bilinen tüm ölçüt, kategori ve klasmanlarda son sıralara attı. Ülke açık hava hapishanesine dönüştü. İşkence hortladı. Eğitimde Avrupa sonuncusu, bilim film! Teknikte aynı anda yüz yirmi döneri eşgüdümlü kesecek otomatik döner kesme makinesi ile dünyayı kıskandırdık. Ekonomide döviz hesaplarından para çekmeye limit getirerek 1970’lerin seviyesine geriledik. Her 100 gençten 70’i Türkiye dışına çıkmaya çalışıyor. Bu arada devlet kendi verdiği pasaportları kullandırmıyor. Ülke bir tür Demirperde ülkesi gibi oldu. Döviz rezervleri buharlaştı. Yabancı yatırımcı çoktan kaçtı. Yerli sermaye parasını yurtdışına çoktan kaçırdı. Nasıl kaçırmasın? Saray şimdi de Türkiye dışındaki 400 milyar dolarlık yerli sermaye istifinin peşine düşmüş! Kovid salgını felaket! Ortam sıkıntılı. Fahrettin’i arayın. İbrahim’i arayın. Berat’ı çağırın! Bir çare düşünün.

“Efendim, şimdi size bu Cuma yeni camiye çevirdiğimiz Kariye’de Küresel güç olan Türkiye’yi çekemeyen uluslararası odakların oyunları bizi yıldıramaz!” dedirtiyoruz. Kuran okurken biraz ağlayabilirseniz ağlayın, olmadı hafifçe boynunuzu yana eğip yüzünüzü konunuzla silin!” Sonra? “Sonra Ege ordusuna bir çıkartma tatbikatı yaptıralım. Siz kaptan köşkünde görünün.” Olur. Başka? “Batman’da bir kuyudan petrol çıkartalım. Olmadı, Toroslar’da uranyum bulunsun mesela!” Güzel. Başka? “KKTC Meclisi Türkiye ile birleşme kararı alsa? Bizim TBMM de başka bir karar alarak ‘şu an için uygulama düşüncemiz yok!’ der. Müthiş karizmatik bir hamle! Harika bir imaj olur.” Yahu siz Kuruluş ve Selçuklu senaryo yazarlarını bile depresyona sokarsınız çocuklar! “Sağ olun Reis’im!”.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.9.2020 [TR724]

Dik durun, üzülecek bir şey yok!

Evlerinden sabah erken saatlerde gözaltına alınan 24 kız öğrenciden biri olan B.A. nezarethane ve mahkeme salonunda yaşadıklarını anlattı.

Uşak Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Hizmet Hareketi'ne yönelik cadı avında İzmir ve çevresindeki birçok ilden 24'ü kız öğrenci olmak üzere 28 kişi gözaltına alınarak Uşak Emniyet’ine getirildi.

Dört gün gözaltında kalıp beşinci gün hâkim karşısına öğrencilerin 22’si serbest kalırken, dört kadın da tutuklandı.

Günlerce avukatlarıyla görüşmeleri engellenen, barodan gelen avukatların bazılarının itirafçı olmaya zorladıkları öğrencilerin çıplak aramaya maruz kalmasına veryansın eden Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu Adalet ve İçişleri bakanlıklarının vahim iddiaların üzerine gitmesini istemişti.

KIZ ÖĞRENCİLER TRAVMA YAŞADI

Gözaltına alınan öğrencilerden 21 yaşındaki B.A., yaşadıklarının bir travma olduğunu ve uzun bir süre unutamayacağını söyledi.

B.A., Uşak’a götürülürken otobüste İzmir’de bazı bölgelerden getirilenlerin çıplak aramaya maruz kaldığını öğrendiğini, kendisi psikolojik olarak buna hazırladığını, arama sırasında çok kötü hissettiğini belirtti.

B.A., Uşak’ta üniversite okuduğunu belirterek, başından geçenleri Kronos'a anlattı.

“Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden edilen babamın durumunu mantıksız buluyordum ki benim başıma fazlası geldi.” diyen B.A., sabah erken saatte henüz uyurken polislerin geldiğini kaydetti.

B.A.: “HAKKINDA ARAMA VAR, UŞAK’A GÖTÜRECEĞİZ" DEDİLER

B.A., Uşak Emniyet Müdürlüğü'ne gidene kadar yaşadıklarını ise şöyle aktardı: “Sabah kapıda sesler duydum. Kardeşimle aynı odadaydık, gürültüye uyandım, İçeri girdiler, polis olduklarını bilmiyordum, sivillerdi. Birden odamı aradılar. Dolaplarımı, çekmeceleri açtılar. Odamdan çıkıp içeri gittiğimde erkek polislerin tutanak tuttuklarını görünce beni götüreceklerini anladım. Neye uğradığımı şaşırdım. Uzun bir süre bekledik. Daha sonra İzmir ve çevresinden toplanan kişiler olarak Uşak’a götürülmek üzere otobüslere bindirildik."

“OTOBÜSTE TANIDIĞIM ARKADAŞLARLA KARŞILAŞTIM”

“Polisler en önde oturuyorlardı, arka koltuklarını boş bırakmışlardı. Ben tanıdığım arkadaşlarımın yanına oturmuştum." diyen B.A., "O tutuklanan arkadaşımdı. Bir dönem beraber kalmıştık. Kendi aramızda konuşuyorduk, fakat sesli değil. Herkes kendi arasında sessizce konuşuyordu. Kendi aramızda saat kaçta alındığımızı, gözaltı sırasında ve Emniyet’te kötü davranışlara maruz kalıp kalmadığımızı paylaşıyorduk.” diye konuştu.

“NEZARETTE KALANLARLA ORADA TANIŞTIM”

B.A. şöyle devam etti: “Uşak’a geç vakit vardık. Nezarethaneye aldılar ve beklemeye başladık. Nezarette kalan diğer iki kişiyle daha önce tanışmıyordum. Orada tanıştık. Öğün başına yemek geliyordu. Tuvalet ihtiyacı da polisten polise değişiyordu. Namazı nezarethanede kılıyorduk. Battaniyeler vardı onlardan birini serdik öyle kıldık. Nezarethane başına 12-13 battaniye vardı.”

“MADDİ GÜCÜM YOKTU”

B.A. sorgu safhasını şöyle anlattı: “Çarşamba günü beni sorguya aldılar. Bir polis vardı. Arkadaşlarda üç dört polis varmış. Prosedür sorularını sordu. Kira ödeyecektik, bir para vardı, onu sordular. ‘Kira ödeyecektim, fatura ödeyecektim’ dedim ben de. 400-600 lira bir şeydi." diyen B.A., "Tek başıma kalacak gücüm yoktu. 850 kira veriyorduk. KYK yurdunun temiz ve iyi duymadığım için başvurmamıştım. Evde kalmayı tercih ettim. İsimler sordu bana tanımıyorum dedim. İkna oldu sanıyorum sorgulayan polis. 'O zaman seni boşuna almışız, özür dileriz' dedi bana. Ben de şaşırdım. Sonra nezarethaneye götürdüler tekrar.”

“KAPALI BİR YERE ALDILAR, KADIN POLİS GELDİ…”

“O kadar çok çıplak arama olmadı, ancak oldu yani.” diyen B.A., “İnsan garipsiyor. Ne oluyor. Affedersiniz, ancak çıkarmasam mı? diye soruyor insan.” dedi.

Kendisini kapalı bir odaya aldıklarını aktaran B.A., “Kapalı bir yere aldılar. Kadın polis geldi. Benim yaşımdaydı neredeyse, genç bir polisti. Çantaya üst aramasından sonra bakıyorlar. 'Eşarbını çıkar' dediler. Tişörtünü kaldırtıyorlar, çıkartma değil de. Pantolonu da çıkarttırıyorlar. Başka yok. İç çamaşırlara dokunmadılar.” diye konuştu.

“BİZE OTUR-KALK YAPTIRMADILAR, FAKAT İZMİR’DE OLMUŞ”

Uşak’a getirilirken otobüste gözaltına alınıp getirilenlerin bazı yerlerde çıplak aramaya maruz kaldıklarını öğrendiğini kaydeden B.A., “Bize otur-kalk yatırmadılar, fakat İzmir’in bazı yerlerinde yaptırmışlar. İzmir’in bazı yerlerinden alınan arkadaşlar anlattığı için biliyorum. Zaten öncesinde de duymuştum çıplak arama yapılıyor diye, ancak o arkadaşlardan dinleyince psikolojik olarak hazır oluyor. Kendisini nelerin beklediğini düşünüyor, tedirgin oluyor.” diye konuştu.

“AKLIMDA HEP KALACAK”

Arama sebebiyle renciden olduğunu kaydeden B.A., “Ne kadar rencide olduğum ilerleyen günlerde belli olur herhalde. O sırada kendimi kötü hissettim. Garip bir ortamdı orası. Bizim yaşımızda biriydi arama yapan kadın polis. Bonemizi tokamızı filan aldılar. Çorapları, ayakkabı bağcıklarını aldılar. Pantolonu dizlerimize kadar çıkarttılar. Unutmak istesem de unutacağım bir şey değil bu. Aklımda hep olacak. Farklı şeyler düşünerek ya da farklı şeyler yaparak belki unutabilirim. Yanımda arkadaşlarım olduğu için iyiydik. Birbirimizde destek olduk.” ifadelerini kullandı.

“6 KİŞİ HÂKİM KARŞISINA ÇIKTIK”

B.A. şu ifadeleri kullandı: “6 kişi çıktık hâkimin karşısına. Bu suçtan suçlanıyorsunuz, emniyetteki ifadenize ekleyecek bir şeyiniz var mı? diye sordu. Ben de söyledim. 'Birisinden bir şey almadım, üzerime atılan şeyler doğru değil. Çok çalıştım dersaneye gittim, başka şeylere ayıracak zamanım yok' dedim. Avukatımız da konuştu. Karar açıklandığında kendi ismimi duyunca çok mutlu oldum. Birkaç arkadaş vardı onların ismini de duymuştum. İçeri alınan arkadaşım, onun ismini de okudu sandım. Kızlar okunmadı dediler. Ondan sonra herkes çok duygulandı.”

“DIŞARI ÇIKINCA AİLEMDEN SONRA ARKADAŞIMIN ANNESİNE SARILDIM”

B.A. şöyle devam etti: “Dışarı çıkınca annemlere sarıldım, sonra o kızın ailesine gittim. Onun annesine sarıldım, ağladık. Onları teselli etmeye çalıştım. İçeride de kızı bizi teselli ediyordu. Yaşı küçüktü, fakat çok pozitif biriydi. Mahkeme salonunda, ‘Dik durun üzülecek bir şey yok, birbirimizi biliyoruz, neyimiz olabilir Uşak’ta’ diyordu bize. Biz ona üzülüyorduk. Bizden küçük, fakat o bizi teselli ediyordu. Gözüm arkamda en çok onda kaldı. Sessizlik olduğunda onun ne yaptığını düşünerek üzüldüm, ağlamaklı oldum. Hep o arkadaşım aklımda. Dışarıda olmanın verdiği özgürlük duygusunu hissettim, nasıl değerli olduğunu.”

BARODAN GÖREVLENDİRİLEN BİR AVUKAT "İTİRAFÇI" OLMAYA ZORLADI

B.A.’nın babası da 160 bine yakın KHK mağdurundan sadece biri. Memurken şimdi geçimini yevmiyeli işçi olarak çalışarak sağladığını belirten baba F.A., Uşak Barosu tarafından atanan avukatların bazılarının öğrencileri "itirafçı" olmaya zorladıklarını anlattı.

“İtirafçı ol örgüt üyeliğinden kurtulursun. Yoksa en az 6 yıl 3 ay ceza alırsın.” diyerek bazı baro avukatlarının ve birkaç diğer avukatın öğrencileri polisle işbirliği yapmaya zorladıklarını kaydeden F.A., “Psikolojik olarak baskı yaptılar. Bir başka kızı, yeni ölmüş babası, annesine ‘kızına söyle buradan kurtaracağım, bize yardımcı olsun, bildiklerini anlatsın’ diyor bir baro avukatı. Bunu aileler kendi arasında konuşurken öğrendik. Atanan avukatların 'itirafçı olun kurtulun' anlayışı vardı. ‘Kızınız bir şey anlatmıyor, konuşmazsa işi zor’ diye anlatıyordu.” diye konuştu.

TAKİPSİZLİK ALMASINA RAĞMEN OHAL KOMİSYONU GÖREVE İADE ETMEDİ

Kendisinin 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün hemen ardından çalıştığı kamu kurumundan ihraç edildiğini kaydeden F.A., gözaltına da alındığını, ancak bir yıl boyunca karakola imza vermeye gittiğini anlattı.

Davadan takipsizlik almasına rağmen başvurduğu Olağanüstü Hâl (OHÂL) Komisyonu’ndan red aldığını belirten F.A., “Takipsizlikten sonra komisyonun cevabı şu oldu: ‘Her ne kadar mahkeme sizi aklasa bile şahitlerin verdiği ifadelerle bizde sizin ‘f.töc.’ olduğunuz kanaatini uyandırdı. Biz sizi göreve döndüremiyoruz’."

“ÜLKEMİZİ SEVİYORUZ AMA SEVGİMİZİ ANLAMIYORLAR”

Çevresinden dışlandığını, iş bulmakta zorlandığını kaydeden F.A., “Şu anda baskı altında olsa bile dışarıda yaşıyoruz. Her ne kadar yaşayışımız açık cezaevi gibi olsa da. İş yok, iş vermiyorlar. Tanıdığımız insanlar selam vermiyor.” dedi.

Anlaşılmadıklarını kaydeden baba F.A., “Türkiye’de yaşamak zor. Ülkemizi seviyoruz, fakat sevgimizi anlamıyorlar. Biz herkese eşit davranıyoruz, seviyoruz ama anlaşılmıyor.” diyerek hayal kırıklığını anlattı.

12.9.2020 [Samanyolu Haber]

Bana da öğret gemicikler almayı Reis!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Türkiye ekonomisi pik yaptı." dediği saatlerde Ankara'da iki üniversiteden mezun olduğu hâlde iş bulamayan biri eylem yaptı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın özel kalem müdiresi Elif Esen'in kocası Muhammet Cahit Şirin'in başkanlık koltuğuna oturtulduğu Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre işsizlik krizde bile düştü.

Bugün Ankara'da iki üniversite mezunu bir kişinin eylemi TÜİK'in verilerinin hükûmeti hoşnut etmekten öte gitmediğini gözler önüne serdi. 

Anayasa ile teminat altına alınan gösteri ve yürüyüş yapma hakkı AKP rejiminde her gün ihlal ediliyor.

"REİS BANA DA ÖĞET GEMİCİKLER ALMAYI"

İsmi açıklanmayan biri kişi Yüksel Caddesi'nde Turhan Kitabevi önünde eylem yaptı. Aynı kişi kartona, "Reis işsizim. İki üniversite okudum. Bana da öğret gemicikler almayı." diye yazdı.

Erdoğan, 2004 yılında bir televizyon programında "Çocuklarınızın gemi filosu var. Herkes bunun nasıl olduğunu merak ediyor. Sırrını anlatır mısınız?" sorusu üzerine, "Gemi var, gemicik var. Taksitle alabilirsiniz." cevabını vermişti.

Caddeye gelen polis ekipleri pankartı kaldırarak eyleme müdahale etti.

12.9.2020 [Samanyolu Haber]

Çarpıcı Korona iddiası!

Çin'den Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) kaçan virolog Dr. Li-Meng Yan, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) insan yapımı olduğunu iddia etti: "Hükûmet verileri örtbas etti ve bana ait bütün verileri de sildi."

12 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıkan ve şu ana kadar 900 bine yakın insanın hayatını kaybetmesine yol açan yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının nasıl ortaya çıktığına dair tartışmalar sürüyor.

Çin’in Hong Kong Özel Yönetim Bölgesi’nden Amerika Birleşik Devletleri'ne (ABD) kaçan Çinli virolog Dr. Li-Meng Yan çarpıcı bir iddiada bulundu.

Dr. Li-Meng Yan, Pekin yönetiminin virüsü örtbas ettiğini ve virüsün insan yapımı olduğunu iddia etti. Çin’in virüse dair kendisine ait verileri sildiğini belirten Yan, iddialarını ispatlamak için bilimsel veriler sunacağını söyledi.

"HAYVAN PAZARI İDDİASI YALAN"

Dr. Yan, Covid-19’un Çin’in Wuhan şehrinde bir hayvan pazarından çıktığı iddialarının yalan ve aldatmaca olduğunu belirti.

Yan, Amerika'da "Loose Women" isimli televizyon programında, "Virüs Wuhan’daki hayvan pazarından, yani doğada ortaya çıkmadı. Bu aldatmaca. Genom dizisinde insan parmak izi var gibi. Buna dayanarak bu şeyleri tanımlayabilirsiniz." dedi.

Dr. Yan, "Bu delili insanlara bunun niçin Çin’deki laboratuvardan geldiğini, niye yapanların kendileri olduğunu anlatmak için kullanacağım. Açıkladığım verileri, biyoloji bilginiz olmasa dahi anlayabileceksiniz." dedi.

"TÜM VERİLERİMİ SİLDİLER"

Dr. Yan, ABD’ye kaçmadan önce Çin hükûmetinin sahip olduğu tüm verileri sildiğini iddia etti.

Yan, “Sahip olduğum bütün verileri sildiler. Böylece hakkımda dedikodu yayarak yalancı olduğumu söyleyebilecek, hiçbir şey bilmediğimi söyleyebileceklerdi.” diye konuştu.

Çin'in Wuhan şehrinde ortaya çıkan Covid-19 sebebiyle hayatını kaybeden kişi sayısı 921 bin 115'e, virüs tespit edilen kişi sayısı 28 milyon 739 bin 407'ye yükseldi.

İyileşenlerin sayısı ise 20 milyon 652 bin 103'e ulaştı.

13.9.2020 [Samanyolu Haber]

Sükûtun çığlığı Tanzanya'da dile geldi

Ümit Nağmeleri, Arabesk müziğinin efsanevi ismi Müslüm Gürses’in "İtirazım Var" şarkısını tekrar yorumladı. Şarkıyı Tanzanya’da zor şartlarda yetişen başarılı öğrenci Said (17) seslendirdi.

Şoför bir babanın üç çocuğundan biri olarak yetişen ve okulda başarıları ile dikkati çeken Said, Türkiye'de Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik cadı avına Müslüm Gürses'in şarkısı ile veryansın etti.

"İtirazım Var" parçası için hazırlanan videoda günümüzde zulme maruz kalan insanların fotoğraflarına yer verildi.

İTİRAZIM VAR MAZLUMU EZENE

Tanzanyalı Said zulme karşı, “İtirazım var bu zalim düzene. İtirazım var mazlumu ezene, zalimin hilesine, dostun ihanetine, haksızlığın cümlesine itirazım var.” diyor.

Özel hazırlanan klipte dünyanın farklı yerlerinde sefalet içindeki çocuklar, Türkiye’deki zulümden kaçmak için Meriç Nehri'nden Yunanistan’a geçen aileler ve yine Türkiye’de suçsuz yere tutuklanan insanların fotoğrafları dikkati çekti.

İTİRAZIM VAR

İtirazım var bu zalim düzene
İtirazım var mazlumu ezene
Zalimin hilesine, dostun ihanetine
Haksızlığın cümlesine itirazım var
Yarım kalan sevgiye, şu emanet gülmeye
Yaşamadan ölmeye itirazım var
Ben hep ezilmeye mecbur muyum?
Bu zulüm ile yaşamaya mahkum muyum?
İtirazım var bu yalan dolana
Benim şu dertlere ne borcum var ki
Tuttu yakamı bırakmıyor
Benim bu kalbimde inancım var ki
Ne yapsa da ufkumu karartmıyor
Ne yapsa da ufkumu karartmıyor
İtirazım var değişmez düzene
İtirazım var güçlüyü övene
Sevginin sahtesine, kedere böylesine,
Tarihin böylesine itirazım var."


13.9.2020 [Samanyolu Haber]